Turan Dursun’a cevaplar

8 yıl önce
Resim bulunamadı

“insanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için ( İlahi mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya kalkışırlar: böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor. Böyle birine mesajlarımız aktarıldığında, sanki kulaklarında bir sağırlık varmış da onları hiç duymamış gibi, küstahça yüz çevirir: işte ona (öteki dünyada) acıklı azabı haber ver!” ( Lokman, 7-8)

.

                                                    Din nedir?

   Allah tarih boyunca hep aynı kuralları insanlara emretmiş ve yasaklamıştır. Bununla beraber dinin pratikleri geldiği toplumun düşünsel, kültürel ve sosyal yapısına göre farklılık gösterir. Bu farklılık (ve değişim) kainattaki diyalektiğin gereğidir. Gönderilen her dinde inanç esasları (Allah’ın varlığı ve birliği, iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağı vs) birdir. İbadet ve insanlar arasındaki ilişkiler ve bunlarla ilgili hükümler ise toplumdan topluma değişiklik gösterebilir.

  Din, kişiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barış içinde geçirebileceği mükemmelliğe ulaştırabilecek ve toplumda barış ve adalete dayalı bir yapı oluşturabilecek mükemmel bilgi (tümel akıl) Allah tarafından gönderilmiş çağlar boyu doğruluğu değişmeyecek emir ve  yasaklar bütünüdür.

    Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine insanlığın ilk dini animizm veya totemizm gibi “ilkel” dinler değil, Kuran’ın deyimiyle İslam’dır. İnsan, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taşıdığından Allah’ın insanlar için gönderdiği din, temelde (özde) aynı ve tek olmuştur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduğu, nebilerin de uyup tatbik ettiği din her zaman aynı olmuştur. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaşan insanlar yine temelde aynı şekilde değişen dinler üretmişlerdir. Böylece “ilkel, batıl, şirk dinleri” ortaya çıkmıştır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling şöyle demiştir; “Bütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (yani el-İslam) yıldız yıldız parçalanmış.”

   İnsanı mutlak güzelliğe, barışa ve iyiliğe çağıran,  akıl sahiplerinin özgür iradeleri ile kabul ettikleri ilahi kurallardır. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beş bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma.

 

                                                  Din Afyon mudur?

 İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam) afyon olabilir mi? İnsanları köleleştiren Mekke aristokrasisine başkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilal’e efendisine başkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen Peygamber’in getirdiği din mi afyondur? Kızını öldüren müşrik Ömer’den, adaletin zamanlar üstü örneği olan Hz. Ömer’i çıkaran din mi afyondur? Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlığını feda eden, kadınlık timsali Hz. Hatice’yi şekillendiren din mi afyondur? 15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı, Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları yetiştiren din mi afyondur? Okuma-yazma öğretmeleri karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur?

                                        Alem sevgi üzerine yaratılmıştır

  Rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan” (Araf 156) Rahman ve Rahim  ( Bağışlayan) , Vedud olan ( Karşılıksız seven ) ,Ümitsizliği ve ziyana uğrama korkusunu insanın kendi kendine zulmetmesi olarak nitelendiren (Zümer 5) İnananları ayrıca seven ve onlarca da sevilen  
 (Maide 54, Bakara 165, Meryem 96 ) Allah (cc) aynı zamanda kendinden korkulması gereken de yüce bir yaratıcıdır. Bu korkunun temelini ise O’nun rahmetini, şefkatini kaybetme, O’nun sevgisinden uzak o kalma korkusu oluşturur. Düşünsenize her şeyimizi verenin sevgisini kaybetmekten daha korkunç ne olabilir? Bizi yoktan var edip, her türlü nimeti ( Göz, ayaktan ava, kara, mineralleri yiyebileceğimiz meyveye çeviren bitkilere dek ) veren, cennete gidelim diye, her defasında nankörlük- isyan edip gerektiğinde gönderdiği peygamberleri öldüren, kitaplarını bozan insanlara yine de acıyıp, ölünce cennete gitmelerine neden olacak, dünyada da mutlu yaşamalarına neden olacak emir yasakları gönderen yine O Allah (cc)’dir. “Allah’ın varlığı”  konusunu da ek bilgi olarak tavsiye ederiz.

                                 Kız çocukların diri diri gömülmesi yalan mı?

Nahl 58-59. ayetler. “ Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar! “ O dönemdeki Arapların bir kısmı, kız çocuğunu ileride savaşamayacağı, ailenin şeref ve namusuna leke getirebileceği düşüncesiyle, kızları olduğu zaman üzülürlerdi. Bu düşünceden dolayı Arapların ilkel bazı kabileleri, çocuklarını öldürürlerdi. (İbni Habib, el- Munammak, s. 336; el- Halebi, İnsan, I/201)  Bunun birkaç nedeni vardı: Birinci neden; ekonomik idi. Fakirlik korkusundan, İkinci; kız çocukları savaş zamanlarında işe yaramadıkları gibi korunmaları da gerekiyordu. Kız çocuklarını öldürme adeti; Kinde, Temim gibi bazı ilkel Arap kabilelerinde vardı ( İslam Ans. Cahiliyye mad.) Kureyş ve diğer Mekke kabilelerinde bu yanlış ve çirkin davranış yoktu. Çünkü Mekke civardaki çöl kabilelerine göre zengin sayılırdı. İşte bu nedenle Arap şiirinde bu gelenek çokça yer almamıştır. Ferezdak aşağıdaki şiiriyle dedesinin bu yaptığı isten (öldürülecek kız çocuklarını fidye vererek kurtarması) dolayı övünmüştür; “Dedem ki kız çocuğunu gömenleri men ederek çocukları yaşattı, o zavallılar gömülmediler” Dursun’un iddiasına göre, Arapların hiçbirinde bu adet yokmuş. Şimdi düşünelim; Kuran hiç yapılmayan bir şeyden bahseder mi? Bahsederse kendini yalanlamaları için kafirlere büyük bir koz vermiş olmaz mı? Halbuki Kuran böyle bir adetin yapıldığını söylemiş, hiç kimse de bu yapılmıyor diye itirazda bulunmamıştır. İşte bu âdetin Kuran’da yasaklanması çok önemli bir devrimdir. T.Dursun bu konunun sonunda (s. 244) kız çocuklarını öldürmekle ilgili bir rivayeti aktarıyor: “Kız çocuğunu öldüren de ölen de ateştedir”  Hadis usulünde şöyle bir kural vardır: “Kuran’a zıt rivayetler senedi ne kadar sağlam olursa olsun kabul edilemez, reddedilir” Tekvir 8-9: “İnleye inleye toprağa gömülen kız çocuğu, hangi günahtan öldürüldü? diye sorulunca.” Ayet ortadadır. Ayetçe kınanan bir durumun zıttına bir hadisi efendimiz asla söylemez. Ayrıca hadisin senedi de zayıftır. Aynı nedenledir ki Hıristiyanlar her doğan çocuk günah doğar, ta ki vaftiz olana “ dek anlayışını İslam reddetmiş, her doğan çocuğu masum ve temiz, günahsız hatta İslam üzere doğar kabul edecek kadar temiz olduğunu ilan etmiştir. Turan Dursun, hiçbir anne babanın böyle bir şey yapamayacağını, bunun doğaya aykırı olduğunu da söylüyor. Ama günümüzde henüz dünyaya gelmemiş de olsa anne karnında gelişimini tamamlamış, dünyaya gelmek için hazırlanmış binlerce çocuğun, kürtaj yoluyla katledilmekte olduğun yine doğurduğu çocuğu öldürüp çöp bidonlarına atan yahut sağ olarak cami duvarına bırakanlar bulunduğunu hiç düşünmüyor.

 Weil, kızların öldürülmesinin seyrek olmadığını, fakirlik ve zilletten korunmak için uygulandığını söyler. ( Weil, Mohammed Der Probhet, s. 20) Margoliouth, Arapların şecereye – atalarının soy kütüğüne -önemde Farslardan ilerde olduğunu belirtir. Hicaz bölgesinde ise Kureyş kabilesinin dominant durumda olduğunu ifade eder. Margoliouth ayrıca kızlardan utanç duyma ve öldürme adetinin mevcut olduğunu kaydeder. ( D. S. Margoliouth, Mohammad, s. 28-30)  

1880’li yıllarda yazılan bir kitaptan: İslam Afrika’da ilerledikçe, “Bir zamanlar bütün Afrika’yı saran yamyamlık, ‘diri diri çocukları’ gömme gibi en kötü işler süratle ve bir daha geri gelmeyecek şekilde ortadan kaybolmaktadır.” (R. Bosworth, Mohammedanism in Africa, s. 798-800) 

                                          Sadece o zamanki Arabistan mı? Hala ve her yerde…!
-Ülkemde de çöp kutularından, batı ülkelerinde bebek bırakma kutularından ( Hürriyet, 9 Mart 2000; Radikal, 14 Haziran 2012; Evrensel, 6 Haziran 2015; Cumhuriyet, 24 Ekim 2017 ) bahsetmeyeceğiz!-

 

  Hindistanın Ladhya Pradesh eyaletindeki ormanlık alanda yeni doğmuş bir kız bebek toprağa yarı gömülü halde bulundu… Ülkede son yıllarda ailelerinin kız bebeklerin katledilişi sıkça görülüyor. ( Sabah, 25 Eylül 2013 )
2522014

kizcocuklari-diridiri-11

                                            Cehennem İşkence Yeri mi, Yoksa İlahi Tedavi Merkezi mi?

Cennet ve Cehennem bizim duyu organlarımızla algılayamadığımız gerçekler oldukları için; bize simgelerle anlatılmıştır. Cennet mükemmelliğin, güzelliğin, pozitifliğin merkezleştiği ilahi sevgi ve rahmet ortamıdır. Cehennem ise eksikliğin, çirkinliğin, negatifliğin merkezleştiği yerdir! Dünyada insana en çok acı veren şey ise ateştir. Bu nedenle cehennem ateşle simgeleştirilmiştir.

Allah korkusu, Kuran’ın genel mantığı içinde Allah’ın sevgisini yitirmekten çekinmektir. Yoksa yüksekten korkmak ve yılandan korkmak anlamındaki korkmak değildir.

İslam’da temel olan sevgidir. Yukarıda buna değindik zaten

                                               Cehennem Nedir?

Bilgisiz insanlar, nasıl hekim ve hastabakıcıları işkence yapıcılar gibi görürlerse cehennem ehli de, çektikleri tedavi ızdırabını önceleri işkence sanırlar ama sonra gerçeği görürler. Dünyada nasıl bazı hastalıkların tedavisi için acı ilaçlar, pansumanlar, dağlamalar, yakıcı merhemler, söktürücü sıvılar, serumlar gerekiyorsa cehennem tedavi merkezinde de zakkum simgesiyle belirtilen acı ilaçlar, değişik işlemler, serumlar vardır. Cehennem nasıl sonsuz ruhsal yükselme ortamı ise cehennem azabından amaç da işkence değil, insanı temizlemek ve onu ruhsal yükselmeye layık bir duruma getirmektir. Cehennem, bu hayatta kendilerine verilen fırsatı kaybeden insanların, ilahi adalet kanununa bağlı olarak yaptıklarının karşılığını görmelerini ve bu sayede kendi elleriyle ruhlarında meydana getirdikleri hastalıklardan kurtulmalarını ifade eder. “ Sizden önce nice topluluklara elçiler gönderdik; onları varlığa ve sıkıntıya uğrattık ki doğruyu görsünler. “ (Enam 42) Buradan anlaşılıyor ki, cezadan kasıt yola gelmek, uyanmak ve daha yüksek bir hayata kavuşmaktır… Cehennem cezasının hedefi işte budur… Kuran Allah’ın rahmet sıfatına işaret etmekle, bütün mahlukatın ilahi rahmetten yararlanmak için yaratıldıklarını söylemekle, nihayet hepsinin bu konuda birleşeceklerine işaret eder. Cehennem, bütün dehşeti ile birlikte günahkarlar için “Mevla”: Dost (Hadid 15) ve ümm: Anne (Karia 9) olarak Kuran’da haber verilir. Cehennem asiler ve günahkarların dostudur. Onlar cehennemin sinesinde yeniden yetişecekleri için cehennem onların anaları olur.

                                                  Allah Gökte midir?

“Men fissemai” gökte olan anlamına gelir ve Dursun bundan kasıtın Allah olduğunu, Allah’ın göklerde olduğunu iddia eder. Halbuki burada gökte olandan maksat meleklerdir. “Men” sözcüğü tekil olmakla birlikte anlam olarak çoğuldur, genelleme anlamını verir. Fahrettin Razi tefsirinde men’den kasıt “Allah’tır” demiyor, “Allah’tır” diyenlerin görüşünü alıp yanıt veriyor. Çünkü kendisi Eşari’dir. Eşariler Allah’a mekan isnat etmeye şiddetle karşıdırlar. Bakara 210’da geçen “Allah’ın gelmesi mi bekliyorlar?” deyimini ise bütün İslam düşünürlerince “Allah’ın azabının gelmesini” olarak yorumlanmıştır. Ayetin ayetle tefsiri tefsir metodolojisi gereği bu anlam, Nahl Suresinin şu iki ayetinde çok belirgin olarak görülmektedir; Bilindiği gibi Allah’ın azabı, radyasyon, zehirli yanardağ dumanları, şiddetli fırtınalar olarak bulutlar şeklinde görünür ve gelir: “Onlardan öncekiler düzen kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah, binalarının temelini çökertti de tavanları başlarına yıkıldı. Azap, onlara farketmedikleri yerden geldi.” (Nahl 26), “Onlar kendilerine yalnız meleklerin veya senin Rabbinin buyruğunun gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmemişti, ama onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” (Nahl 33 )

                                                     Neden Ay ve Güneş?

İslam ay ve güneşi ölçü tutmuştur. Bunun birçok hikmeti vardır; İnsanların çoğu teknik bilgiye sahip değildir. Dolayısıyla vakitleri daima güneşe göre ayarlarlar. Bu asırdaki gibi saat imkanı da her zaman bulunmaz.  Vakitlerin esnek, kaygan olması insan ruh ve sağlığı için çok önemli bir unsurdur. İlk olarak insanı sıradanlıktan kurtardığı gibi, canlı, esnek bir düzen verir.  Dünyanın 24 saati, senenin 4 mevsimi, bu 4 mevsimdeki gün ve gecelerin kısalık ve uzunluktaki değişkenliği, doğallığı ve bu değişkenlik içinde sürekli bir ibadet ortamı nerede?Sabahsaat 8,akşam18 monotonluğunun bunaltıcılığı nerede?  İnanmış insan vaktin kısalığına, uzunluğuna, sıcağına, soğuğuna bakmadan, her halükarda günlük görevlerini yerine getirir. Böyle bir durum ise insana güçlü bir eğitim ve sağlık veren bir eylemdir. Eğer Ramazan orucu aya göre, namaz güneşe göre ayarlanmasa idi, Dünyanın bir tarafı hep sıcak günlerde oruç tutacaktı ve hep sıcak saatlerde namaz ödevini yerine getirmek zorunda kalacaklardı. Kuran’da İsra 78. ayetini  “Güneş için namaz kıl!” şeklinde tercüme etmek ise Kuran’ın tümüne zıt bir açıklama olur. Burada Lam harfi illet ve ecliyet içindir, amaç tahsis değildir. Yani “Güneş batıya dönünce namaz vacip olur” demektir. Yoksa “Güneş batıya dönünce güneşe ibadet edin” demekle Kuran’ın tek Tanrı inancı ve sıfatları hakkındaki ayetlerini; Kuran’ın güneşe tapanları yeren kısımlarını görmemek tam bir ahmaklık olur. “Güneş doğunca uyan, batınca yat” denildiğinde acaba uyumak ve yatmak Güneş için mi olur?

                                       Ümmet- Ulus İkileminde İslam’ın Konumu

Arap dil bilgini İbn Manzur, Lisanül Arap’ta ümmet sözcüğü hakkında şunları söylüyor: “Ümmet insan nesli demektir. Her elçinin ümmeti tebliğ için gönderildiği bütün insanlardır”

İslam’a göre ümmet sözcüğünün kavramsal anlamı aynı amaç ve kurallara bağlı olarak bir arada olan topluluk demektir. Kuran-ı Kerim kavimlerin (milliyetlerin) çokluğunu kaynaşmaya vesile sayar. İslam’da hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Son elçinin Arapların içinde ve onlardan biri olarak gelmesi Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmez. Ulus ise daha çok kan, dil, toprak ve kültür birliğine dayalıdır. İslam insanlık alemini aynı barış ve adalet kuralları çevresinde birleştirmek için gönderilmiştir.   Evrensel olmak, tüm insanlığın acı ve ızdıraplarını ve doğal olarak sevinç ve mutluluklarını benliğinde duyabilmeye bağlıdır. Yalnızca kendi topluluğunu, ırkını, bölgesini düşünenler evrensel olamazlar. Hz. Peygambercin Taif’teki insanları iyiye, doğruya ve güzele çağırmasına karşılık Taifliler Onu taş yağmuruna tutup bedenini kanlar içinde bırakmışlardı. O ise ellerini açarak şöyle yakarmıştı: “Rabbim, benim şu topluluğuma doğruyu göster, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” Sizi kanlar içinde bırakanlara benim topluluğum demek, bir başka deyimle düşmanlarınızı bile kendi benliğinizin bir parçası gibi görerek ruh enginliğine ulaşmak. Evrensellik işte budur.

                                                    Din ve Millet Sözcükleri

Kuran’da milletle din kelimesi arasında şöyle bir ilişki vardır: Kuran’da millet Allah’a değil kişilere izafe edilir. Sözgelimi hiçbir zaman Allah’ın milleti denmez. Buna karşılık İbrahim milleti deyimi birçok yerde geçer. Millet sözcüğü Elmalılı Hamdi Yazır’ın belirttiği gibi dinin toplumsal yanını ifade eder. Yani tarih boyunca Müslümanlar İbrahim’in milleti üzere olmuşlardır. Hz. İbrahim dahil İslam’ı din kabul eden ve bu din üzerinde bir millet halinde ümmet oluşturan insanlar hep kardeştirler. Dinden ümmete giden yolun adıdır millet, yani millet bir gidiş, bir yol tutuş demektir. İslam terminolojisinde milletin bugün Türkçede kullanıldığı sekliyle ulus, ırk, kavim ve yabancı dillerdeki nation kelimeleriyle hiçbir ilgisi yoktur.

                       Müslüman’dan Başkası Cennete Giremez mi?

Hz. Muhammed’den önce gelen peygamberlerden herhangi birine inanarak onun getirdiği ilahi mesajı yaşayan insanlar sonsuz mutluluğa erişmeye hak kazanmışlardır. Yine Hz. İsa’nın devrinden Hz. Muhammed’in zamanına kadar olan süre içinde Hıristiyan olarak yaşayan insanlar sonsuz mutluluk yeri olan cennete gireceklerdir. Peygamberlerin mesajını işitmeyen insanlara gelince, bunlar; 

a) Hz. Muhammed’in elçiliğini hiç duymamış insanlar. Bu insanlar İslam’dan sorumlu değildir. Bu kimseler yüce yatıcıyı ‘tek’ olarak kabul ederlerse cennete girebilirler ( En iyisini Allah bilir)

b) Allah’ın sonsuz mesajı olan İslam’ı yeteri kadar duymuş, fakat ihmal, gerçeğe gözünü kapama, gurur veya inat gibi nedenlerden dolayı inanmayan kimseler. Bu gruba giren insanlar sorumludurlar.

                 İslam savaş hukuku – İslam’da cihat niçin yapılır?

 Cihat, çaba, mücadele, gayret anlamlarına gelen bir kavram olup sözlü ve fiili düşünsel, psikolojik ve fiziksel tüm çaba ve mücadeleleri içine alır. İslam’da savaş asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah’ın emri açıktır. “Dinde zorlama yoktur.” Bakara:256) Savaş saldırıyı püskürtmek için yapılır. Bu konuda Kuran’ın şu ayetini görüyoruz. “Kim sizin üzerinize saldırırsa, sizde tıpkı onların saldırdıkları gibi (saldırılarına karşılık olarak) saldırın. Allah’tan sakının. Ve, Allah’ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.” (Bakara:194) “Sizinle din konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah sizi men’etmez; çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden meneder.” (Mümtehine:8-9) Peygamberimiz zamanında savaş iki nedenle yapılmıştır:

1- Düşmanlar saldırılarını doğrudan doğruya Peygambere yöneltiyorlardı; O da bunlara karşılık veriyordu.

2- Müslümanları inançlarından döndürmeye zorluyorlardı. Bu durum karşısında Peygamber, düşünce ve inanç hürriyetine dokunulmasına engel olmaya çalışıyordu. Zaten Efendimizin yaptığı savaşları inceleyince savaşı başlatan tarafın hep Mekke’li müşrikler olduğu rahatlıkla görülebilecektir. Şimdi Kuran’daki diğer ayetlere geçelim. “Size savaş açanlarla, siz de Allah yolunda savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez; onları (size savaş açanları) nerede yakalarsanız öldürün. Onları sizi çıkardıkları yerlerden (işgal ettikleri yerlerden) çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Onlar Mescid-i Haram yanında orada sizinle dövüşünceye kadar siz de onlarla dövüşmeyin. Fakat sizi öldürürlerse siz de onları öldürün. Bununla beraber vazgeçerlerse siz de bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Fitneden eser kalmayıncaya, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık edilmez.” (Bakara:191-192-193) Bu ayetler “İslam’ın savaş tüzüğü” olarak kabul edilmektedir. İslam bilginleri bu ayetlerden savaşın ancak saldırıyı püskürtmek amacı ile yapılabileceği sonucunu çıkarmış ve şu yargıları ortaya koymuşlardır:

1- Size savaş açanlarla Allah yolunda “İlahi adaleti ve barışı yayma yolunda” siz de savaşın. Şu halde Müslümanlara savaş izninin verilişi, düşmanların saldırısına bağlanmıştır.

2- Ancak aşırı gitmeyin. Ayete göre savaşmayan kimseler ve savaş meydanında hiç bir fonksiyonu bulunmayan ve asla savaşa katılmayan insanlara saldırmak yasaktır.

3- Fitneden eser kalmayıncaya kadar, onlarla savaşın. Savaşın amacı; baskıyı, sömürüyü kaldırmak barış ve adaleti sağlamaktır. Herhangi bir dinin, ideolojinin zorla benimsetilmesi de fitnedir. İslam bunu da reddeder ve bununla mücadele eder.

4- Düşmana, davranışının aynısıyla karşılık verilmelidir. Fakat saldıranlar ahlak kurallarından uzaklaşmışlarsa İslam savaşçısı bu yolda düşmanı izleyemez. Ahlak dışı konularda karşılıklı davranış kanunu uygulanamaz. Mesela onlar kadınlara saldırırlarsa biz de aynı şekilde davranamayız. Ölülerimizin cesetlerine saygısızlık yaparlarsa bizler hiç bir zaman onları bu yolda taklit edemeyiz.

5- Savaşta meşru olan ve olmayan hareketler:

a) Din adamlarına dokunulmaz.

c) Çocukları, ihtiyarları ve kadınları öldürmek yasaktır.
d) İslam bir toplumu imhayı reddeder.
e) Savaşılan ülkeyi tahrip yasaktır. (M. Ebu Zehra. İslamda Savaş Kavramı)

                                                          Savaş Esirleri

“Nihayet onların gücünü kırdığınız zaman artık bağı sıkı tutun (onları öldürmeden ve yaralamadan tutsak edin) Ondan sonra ya iyilik yapın (karşılıksız serbest bırakın) yahut fidye alın.”(Muhammed 4) Kuran’ın bu ayeti iki şıktan birinin seçilmesi gerektiğini göstermektedir. Ya karşılıksız serbest bırakma, yahutta fidye ile serbest bırakma, bunun dışındaki uygulamalar İslami değildir. Savaşta bile işkence yasaktır.  “El, ayak, burun, kulak keserek cezalandırmak yasaktır.”(Sünen-i Ebu Davud, Tercemesi, Cilt:10 sh. 217)  “Öldürmede bile insanların en iffetlisi, merhametlisi müminlerdir.” (Ebu Davud Hds. No:2666)

                                            Savaşta kadınları öldürmek yasaktır.

 Resulullah’ın bulunduğu savaşlardan birinde bir kadın ölü bulundu. Bunun üzerine Resulullah kadınlarla çocukların öldürülmesinin İslam’da yasak olduğu söyledi. (Ebu Davud, Hds. No:2668, Buhari Cihad 147-148, Müslim Cihad 25-26, Tirmizi Siyer 19, İbni Mace Cihad 30, Darimi Siyer 24, Muvatta Cihad 29, Ahmed Bin Hanbel c. 2: 23-22, 76, 91)  Yani savaşta savaşmayan insanlarla savaşılmaz, silahsız insanlara dokunulmaz. (Aliyyül Kari, Mirkatül Mefatih c. 4:237) Peygamberimiz Mekke fethinde Mekke halkının hepsini afetmiştir. (Taberi, İbni Sad)  Konu hakkında ”Kölelik- cariyelik “  ve ayrıca  “ İslam savaş hukuku “ adlı yazıyı tamamlayıcı bilgi olarak tavsiye ederiz.

                              Din Özgürlüğü ve Mürted Konusu

Kuran’da mürtedin (İslam’ı terkedip başka bir dine girenin) öldürülmesini emreden bir ayet yoktur. Tersine Kuran bunun cezai müeyyidesinin ahirette verileceğini birçok ayette ifade etmiştir. Ali İmran 90: “ İnandıktan sonra inkar edip, inkarda aşırı gidenler var ya, onların tevbeleri kabul edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır. “  Nisa 137:”  Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri,sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez. “ Maide  54: “  Ey İnananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların O’nu sevdiği, inananlara karşı alçakgönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir. “

Görülüyor ki, bu ayetlerde iman ettikten sonra küfre sapanlara dünyevi herhangi bir ceza yoktur. İslam’da mürtedin öldürülmesi ancak Müslümanlarla savaşması şartına bağlıdır. Açıkçası öldürülme nedeni İslam’dan dönmesi değil, Müslümanlarla savaşmasıdır. Hz. Ebubekir’in mürtedlerle savaşması dinden dönmelerinden dolayı değil, İslam toplumunu parçalamaya ve düzenlerini bozmaya çalışmalarındandı. “Dinini değiştireni öldürünüz” rivayeti de bu düzlemde anlaşılmalıdır İslam dininden dönen eski Arap müşrikleri direkt olarak Müslümanlarla savaş haline geçiyorlardı  Ayrıca bazı Yahudiler insanların Müslüman olmalarını önlemek için şöyle bir yol bulmuşlardı: Önce Müslüman olduklarını ilan ediyor, bir süre sonra da dönüyorlardı. Ki bu yolla Müslümanlar aleyhine konuştukları şeyler inandırıcı olsun.

 Kuran’da Ali İmran suresinin 86-91. ayetlerine bakınca, 89. ayette dinden dönenlerden tevbe edenlerin tevbesini Allah’ın bağışlayacağı, 91. ayette ise kafir olarak ölenlerden bahsedildiği görülür. Dinden dönenlerin direk öldürülmesi hükmü olsa idi, tevbe etmeleri veya ölene dek kafir yaşamalarından Kuran’ın bahsetmemesi gerekirdi. Zaten içten dinden dönen ama dışarıdan Müslüman yaşayanların münafık olacağı ortadadır ki Kuran’ın buna teşvik etmesine imkan yoktur. 

    “Müslüman olmayanlar” Müslümanların Koruması Altındadır

 “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanları diriltmiş gibidir” ( Maide 32).  Ğaşiye 22. ayet: “Sen ancak bir hatırlatıcısın, onlara zor kullanacak değilsin.” Yunus 22. ayet: “Suresinde “Sen mümin olmaları için insanlara zor mu kullanacaksın?” Bir İslam toplumunda herkes, dilediği inanç ve görüşü seçme hakkına ve seçimine göre yaşama, örgütlenme imkanlarına sahiptir. Bu ve başka temel hükümler İslam’ın temel insan hakları bağlamında insan olan herkese tanıdığı hak ve özgürlüklerdir. Elbette bir İslam toplumunda gayri müslimler de olacak ve onların da temel hak ve özgürlükleri bulunacaktır. Hz.Ali’nin formüle ettiği gibi Müslüman olmayanlar “bizim yaratılışta eşlerimizdir.” Bu genel tanım içinde Müslümanlar, farklı din ve siyasi görüş sahiplerinden sadece genel asayişe itaat ve onlara götürülecek hizmetler karşılığında, güçleri oranında vergi (cizye) isterler. Siyasi görüşlerin açıklanması ve siyasal katılım kanalları açıktır. Ancak bir fikri zor ve şiddet kullanarak benimsetmek yasaktır. Meşru bir yönetime karsı silahlı eylemde bulunan (bağy) aynıyla karşılık görür. Ama devlete karşı islenmiş suçlar olmadığı için, silahlı eylemden vazgeçenler (ayetin tanımıyla tevbe edenler) kendi hallerine bırakılırlar. Bu arada adam öldürmüş, kan akıtmışsa bunun hesabını verir. Şüphesiz bunlar en ekstrem durumlardır. Asıl normal sistemde yürürlükte olan ise akıllara durgunluk verecek kadar çarpıcı bir özgürlüktür. İslam, ilke olarak gayri müslim her dini veya kültürel grubu kendi hukukuyla başbaşa bırakır. Peygamberimiz Yahudilerin anlaşmazlığında onlara; “Size hüküm vermemi ister misiniz? İnandığınız Tevrat’a göre mi, yoksa Kuran’a göre mi?” diye sormuş ve talepleri üzerine Tevrat’a göre onlara hüküm vermiştir. Bu, tam anlamı ile dini ve adli/hukuki özerkliktir. Şimdi bu konuda gayri müslim bir tarihçi olan Lübnan Hıristiyanlarından Prof. Philip K. Hitti’nin tanıklığına başvuralım; ” Müsamaha gören dinlere mensup olanlar, yani vahye dayanan kitaplara sahip dini camialardan meydana gelir ki, Hıristiyan, Yahudi ve Sabii olan bu gibi kimselere Ehlu’z-Zimme adı verilir; Müslümanlar, bu gibi kimselerle çeşitli şartlar taşıyan müahedeler yapmışlardı. Kitap sahibi dinlerin mevcudiyetlerinin bu şekilde tanınmış olması, Hz.Muhammed’in getirdiği en basta gelen yeniliklerden biridir. Bu dinlere mensup olanlar, İslam cemiyetinde silah taşımayacaklar ve İslam devletinin kendilerine tanıdığı “himaye” (zimmet) hakkına mukabil ona vergi (cizye) ödemeye rıza göstereceklerdi. Bu hukuki statü muvacehesinde Zimmiler zümresi, arazi vergisi (haraç) ve cizye ödemelerine mukabil, geniş surette müsamaha gördüler. Bir Müslümanın taraf olduğu hukuki ihtilaflar müstesna, bu teba zümresi, hukuk davalarında ve hatta ceza davalarında kendi dini başkanlarının adli teşkilatlarına ve usullerine tabi tutuldular. İslam hukuku bu çeşit gayri müslimlere tatbik edilmekten alıkonulmuştur. Bu ayrı statüye tabi tutulma (adli muhtariyet) sistemi, Osmanlı devletinde son devirlere kadar, Irak’ta ve Filistin’de kurulan İngiliz manda idaresinde meriyette kalmıştır. Köken itibariyle Kuran-ı Kerim de (9/19, 26/105 ve 109, 36/69-72 vd) gösterilen Ehli Kitab’a hasredilen ve ilk İslam devletlerinde meriyette tutulan bu müsamahakar statü, daha sonraları Müslümanlar tarafından Harranlı Sabiiler ve Berberiler’e teşmil edilmiştir” Hz.Ömer yoksul ve çalışamayacak durumda olan gayri müslimlere devlet bütçesinden maaş (işsizlik sigortası) bağlamıştır. Bu dine mensup olanlar ile ateşe, yıldıza, ineğe, bir nesneye (fetişist) tapanlar arasında İslam bakış açısına göre mahiyet farkı değil, biçim farkı vardır. İlk Halifeler ve büyük müçtehidiler Mecusi, Sabii, Yezidi, Budist, fetişist vb din mensuplarını Ehli Zimmet içinde ele aldıklarına ve onlara Zimmi Hukuku’nu uyguladıklarına göre, bizim de, modern zamanların çağdaş din müntesiplerini aynı kategoride ele almamız mümkündür. Gerçek şu ki, eğer tarihte Müslümanlar bu yolu seçmeseydi, bugün Asya’da ve Afrika’da tek bir Mecusi, Budist, Brahmanist vb din müntesibi kalmaz, hepsini kılıçtan geçirip bir soykırıma girişmeleri gerekirdi. Ama Müslümanların böyle yapmadıklarını biliyoruz; bu dinlerin hala yaşıyor olması bunun açık bir kanıtıdır. Bugün İran’da yüzbinlerce Mecusi var ve İran parlamentosunda temsil ediliyorlar. Dahası, Allah’ın en büyük düşmanı Şeytan’a tapan Yezidiler bile güvenlik içinde yaşamışlar. Bugün hala Mardin-Midyat yöresinde ve Musul taraflarında Yezidiler varlıklarını sürdürüyorlar. Eğer bu bölgeye tarihte İslam değil, Hıristiyanlık hakim olsaydı, Kilise hepsini ateşe atıp yakardı. Nitekim kendileri şeytana tapmadıkları halde bilimsel düşüncelerinden dolayı nice insan ateşe atıldı, özellikle kızıl saçlı ve yeşil gözlü kadınlar “içlerinde şeytanı taşıdıkları” iddiasıyla aynı akıbete uğradı. İslam ise şeytana tapanları kendi hallerine bıraktı, tapınaklarına dokunmadı. Kuran “yeryüzünde fitne çıkaranlar”ın zor kullanarak bastırılması hükmünü getirir. Siyasal rejime muhalefet bağlamında burada sözü edilen “fitne” herhangi bir siyasi görüsü anlatma, açıklama, taraftar toplama veya seçimle işbasına gelmeye çalışma değil, doğrudan şiddet ve baskı yöntemlerine başvurma eylemidir. Bugün en demokratik ülkelerde bile durum bundan farklı değil ve siyasi terör örgütleri kurulu demokratik rejimlerin silahıyla mukabele görmektedirler. Schumpeter ve Gaarder da sözgelimi bugünkü marxizmin gerçek anlamda bir din tanımına girebileceğini, hatta buna “Materyalist Teokrasi” denebileceğini söylemektedirler.  (Kitap Dergisi, Mart 1990)

                                                 Küfür ve Kafir Kavramları

   Sanıldığı gibi küfür basit bir inkar değildir. Bu kavramın içinde düşünsel ve eylemsel bir olumsuzluk bulunmaktadır. İmanın iyi anlaşılması için onun tersi olan ve ondan önce gelen “küfr” kavramının iyi bilinmesi ve iyi tahlil edilmesi gereklidir. Küfr, “Ke-Fe-Ra” eylem kökünden mastar olup, sözlükte “bir şeyi örtmek” demektir. Bu açıdan düşünüldüğünde kafir yüce değerlerin özünü, özündeki güzelliği ve mükemmelliği örten anlamını taşır. Bazı ibadetler ve tevbe, birtakım günahları örttüğünden bunlara “keffaret” denilmiştir. Allah’ı, ayetlerini ya da hükümlerini örten, daha çok da Allah’ı evrenden silmeye çalışan, nedenleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri “yok” sayan, evrenin yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi birtakım hayali etkenlere bağlayan, bilmeden her zerreyi ilahlaştıran veya Allah’ın ayetlerinin birini, birkaçını ya da tamamını bu şekilde tanımamaya yönelenlerin artık, kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez (muhakemeleri sağlıksızdır), dilleri hakkı söylemez duruma gelir (Araf 101,179) Görülüyor ki, küfür düşünsel ve eylemsel bir negatifliktir. Buna karşılık iman varlık ve oluş noktasında olumluluğu, pozitifliği içinde barındırır, yani iman; pozitif kutuptaki düşünsel ve fiili bir kategoridir!

                                                          Zina ve Cezası

Kuran’da uzak durulması gereken bir eylem olarak ifade edilen zinaya (ceza olarak), tarafların her birine yüzer kez vurulması emredilmiştir (Nur, 2) Bu vuruştan maksat öldürmek değil, toplumsal bir kınama ve bu kınamanın insanda meydana getireceği yaptırımdır. Zina denince akla gelen recm (taşlama) cezası Kuran’da geçmemektedir. Kuran’ın genel bütünlüğü ve ilahi hikmet açısından da böyle bir cezanın İslam’da bulunması zaten düşünülemez. Bu ceza şekli Tevratta (küçük taşlarla yapılan) sembolik bir kınama cezası iken taşlayarak öldürmek şekline dönüşmüş; bu ceza şekli daha sonra İslam’a dahil edilmeye çalışılmıştır.

                                                     İslam’da recm var mıdır?

Nur Suresi’nin 2. ayetinde zina edenlerin cezası belirtilirken evli veya bekar olmaları arasında bir fark konulmamıştır. Hepsine aynı ceza verilmiştir. Evli olanların zina yapması halinde recm edileceğine ilişkin bazı hadisler nakledilmiştir ki: kendi aralarında çelişkili ve Kuran hükümlerine ters düşen bu sözlerin gerçekten Peygamberin sözleri olduğu düşünülemez.

Bir rivayette Peygamberin emriyle bu cezanın uygulanması sırasında suçlunun kaçmaya çalıştığı fakat yakalanıp öldürüldüğü Peygambere aktarılınca; “keşke bıraksaydınız” dediği anlatılır. Oysa Nur Suresi’nin 3. ayetinde «Cezaları uygularken şefkatiniz size engel olmasın.» denilmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber, bu durumda (rivayete göre) Allah’ın hükmünü uygulamamış oluyor ki, bu Peygambere bir iftiradır. Peygamberimizin ceza konusundaki anlayışı açısından şu rivayet gerçekten dikkate değer: “Ebu’l-Yesar diye bilinen Abbad isimli, Ensarlı bir adam, başından geçen bir olayı Peygambere şöyle anlatmış:  Ey Allah’ın Elçisi, ben kentin kenar bir semtinde bir kadınla yalnız kalıp onunla seviştim. Cinsel ilişki dışında ondan yararlandım. İşte şimdi huzurundayım. Hakkımda istediğin hükmü uygula! Ömer bin Hattab:  Allah seni gizlemiş, sen de kendi hatanı gizleseydin! demiş; fakat Peygamberimiz, cevap vermemiş. Adam yürüyünce ardından birini gönderip onu çağırtmış ve ona:  “ Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür “ (Hud, 114) ayetini okumuştur. Bir adam kalkıp: “Bu yalnız ona mı mahsustur?” diye sormuş. Peygamber;  Hayır, bütün insanlara mahsustur, demiş ( Tirmizi, Tefsir 12 ) Kısacası recm, Kuran’ın hükmü değildir. Eski Arap toplumunun, yahudilikten sızma bir geleneğidir. Kuran’da Nisa Suresinin 25. ayetinde zina eden evli cariyeye hür kadınlara verilen cezanın yarısı kadar ceza verilmesi emredilir. Yüz değneğin yarısı vardır ama, recmin yarısı yoktur. Buradan da anlıyoruz ki recm İslami bir hüküm değildir.

                                             Yaratılışın Altı Devresi 

                                     Kuran’da gün kelimesinin kullanımı

 Gün kelimesi ile genelde güneşin doğusuyla batışı arasındaki süre kastedilir (  er-Râgıb el-isfahânî, s. 553; er-Râzî, Tefsir, XIV, 81; XVII, 11; ez-Zâvî, et-Tâhir Ahmed, Tertibul-Kâmûsi’l-Muhit alâ Tarîkati’l-Misbâhi’l-Münir ve Esâsi’l- Belâğa, ys., İs., IV, 450) Kuran’da ise gün kelimesi bir çok anlamda kullanılmıştır. Sadece gündüz veya sadece gece anlamında kullanıldığı gibi an, devir anlamlarında da kullanılmıştır. Mekâna bağlı olarak farklılık arz ettiğinden ötürü gün kelimesi rölatif, göreceli, değişkendir. Zira, gündüzün kapsadığı süre de, başlangıç ve sona erişi de hiçbir yerde aynı zamanda gerçekleşmemektedir.Araplar yevm kelimesinin çoğulunu (Eyyamu’I-‘Arab) “Arab’ın hadiseleri” diye olaylar manasına kullanırken, geceleri zikretmezler. Eyyam lafzını olaylara tahsis etmeleri, harplerin gündüz olması sebebiyledir. (ez-Zebîdî, Muhammed Murtazâ, Tâcu’l-‘Arûs min Cevâhîri’l-Kâmûs, Dâru Libya,Bingazi, 1306, IX, 115-116; İbn Manzûr, XII, 649) Yevm kelimesi ile “mutlak zaman”(  er-Râzî, tefsir, XXVIII, 155; Yazır, I, 82)  kastedilmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Kur’ân “yevm” kelimesini bu anlamda, oldukça çok kullanmaktadır. “Yer başka bir yere, gökler de (başka gökler) haline getirildi gün” (İbrahim, 48) diye belirtilen günün gündüz, yahut gece, veyahut da hem gündüz hem gece olması mümkün değildir (er-Râzî, a.g.e, XIX, 115-116) Çünkü bu ayette, yevmi meydana getiren kozmik yapı bozulmuştur. Kuran’ın geneline baktığımız zaman  “yevm” kelimesinin Kuran’daki ağırlık merkezinin rölatif olduğu görülmektedir. Yevm kelimesinin kapsadığı zaman; an (Rahman, 29) (ez-Zeccâc, 11, 263; er-Râzî, Tefsir, XII, 1Q1), gün, ay, yıl, asır, devir ve bilinen-bilinmeyen zaman ölçülerinden herhangi biri olabilir (Yazır,Tefsir 1,82) Dolayısıyla, “fetih günü” (Secde, 28, 29) terkibindeki yevm ile yine Kuran’da geçen “çetin gün”, “göç günü”, “konaklama günü” terkiplerindeki yevmin üstlendiği zamanı, kesin olarak ölçmek mümkün değildir. Eski Araplar, yevm kelimesinin çoğulu olan “eyyam” kelimesini devlet ve velayet zamanı manasında kullanmıştır ( el-Ferâhîdî, Ebû ‘Abdirrahmân el-Halîl İbn Ahmed, Kitâbu’l-‘Ayn, nşr. Mehdî el-Mahzûmî-İbrâhîm es-Semerrâî, Beyrut, 1988, VIII, 433; ez-Zebîdî, IX, 115-116; İbn Manzûr, XII, 649)  Al-i İmrân sûresinin 140. ayetinde geçen “eyyam” kelimesi bu manada açıklanmıştır ( el-Kurtubî, IV, 140; Yazır, II, 1182) Şu halde Kuran da yevm kelimesine mutlak zaman anlamı kazandıran bir kullanımı kesin olarak ortaya koymak mümkün değildir.  ( Dr. Faiz kalın, Felsefe ve bilimin ışığında Kuran’da zaman kavramı)

                                               6 gün kavramı

 Kuran’da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kuran’ın terimlerini yine Kuran’ın bütünlüğünü göz önüne alarak anlayabiliriz. Kuran’ın ayetleri birbirini açıklar ve birbirine bakar. Dolayısıyla Kuran’ı anlamak için bütününü dikkate almak gerekir. Bunun aksine çabalar bizi yanlışlara götürür. İşte bu perspektifle Kuran’a baktığımızda gün kelimesinin çeşitli uzunluktaki “zaman devresi” anlamında olduğunu görürüz.  ” Gün kelimesi, devir anlamında kullanılmıştır.” ( Maverdi, en-Nüket, II/229; İsfahani, Müfredat, “yvm” maddesi) Zaten Arapça’daki yevm/gün kelimesi, ” 24 saatlik zaman birimi dışında dönem, çağ, zaman” anlamlarına da gelir (  E. W. Lane Arabic English Lexicon (1863), sayfa 3064,ayrıca bakınız:  The Hans Wehr Dictionary of Modern Written Arabic, sayfa 1110  ) Kuran’da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm {gün}  kavramı yoktur; bilindiği gibi dünyanın kendi çevresindeki hareketi için “24 saat” bir günken güneşin çevresindeki hareketi için “yıl” bir gündür. Her yıldız ve gezegenin günü farklıdır. Günün ve dolayısıyla zamanın izafi {göreceli} olduğunun örnekleri şu ayetlerde açıkça anlatılmaktadır; “Sizin saydığınızdan bin yıl tutan bir günde, yani zaman devresinde” (32:5), “Miktarı ellibin yıl süren bir günde” (70:4) Bu ayetler gösteriyor ki yevm {gün} 24 saatlik bir zaman dilimini ifade etmemekte, herhangi “bir zaman devresi” anlamına gelmektedir.  İşte kainatın yaratılmasıyla ilgili olarak ifade edilen 6 gün de, bildiğimiz 24 saatlik günlerden değildir. Burada geçen ifade, yaradılışın 6 zaman devresine işaret etmektedir. Bu zaman devresinin bizim zaman birimlerimizle ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki evren 6 evrede yaratılmıştır. Durum böyle iken T. Dursunun evrenin yaradılışını anlatan ayetlerde geçen 6 gün terimini “24 saatlik 6 gün” şeklinde anlaması {anlamaya zorlaması} hatadır. Hele hele kendisini Kuran’ın bütününü bilen ve değerlendiren bir insan olarak tanıtan T. Dursun için büyük bir eksiklik ve çarpıklıktır. Bu konuda Müslim’den kanıt olarak gösterilen hadis de bu altı devrenin kısmen dejenere olmuş sembolik bir ifadesidir. Bu hadis israiliyyattan kaynaklandığı için sahih kabul edilmemiştir. Bu hadisi Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer bazı hadis alimleri eleştirmiş ve Peygamberin sözü olamayacağını ifade etmişlerdir. (İbn Kesir, 3:178, 166; El-Bidaye, 1:17-18) T. Dursun birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da Kuran ayetlerinin Tevrattan aktarılma olduğunu iddia ediyor. Halbuki apaçık görülmektedir ki Kuran Tevrattaki doğruları tasdik etmiş, buna karşın Tevratın metnine geçmiş yorum ve eklemeleri düzeltmiştir. Örneğin; 6 zaman devresi, 6 dönem anlamındaki 6 gün terimini açıklığa kavuşturmuş, tasdik etmiş; buna karşın Allah’ın dinlendiği şeklindeki yanlış anlayışı reddetmiştir, “Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı” {Kaf, 38} demiştir. Dursun daha İbn Kesir ve Buhari gibi büyük İslam âlimlerinin eleştirdiği uydurma hadislerle İslam’ı karalama gayretine girişmiştir. “ Kuran’da çelişki iddialarına cevap” başlıklı yazıda bu konu ayrıca işlenmiştir.

                                  İskenderiye Kütüphanesini Kim Yaktı?

  Öncelikle bu iddianın ilk kaynağı olarak gösterilen ve E. F. Gregorios tarafından yazılan Devletlerin kısa tarihi adlı kitabın ilk baskısında ve Süryanice’ye tercüme edilen ‘İslam Fetihleri’ adlı bölümde böyle bir iddia asla yoktur. Ne zamanki kitap İngilizceye çevrilir, kitapta bir anda bu iddia yer alır ve sonra dünyaya yayılır! Kısaca bu iftiranın yer aldığı kaynağın içeriği bizzat zaten sorunludur! (Ali çankırılı, Batıda İlmi Skandallar, s. 45)

 “Bizans, dönemin en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler açıldı.”  (Soner Yalçın, Hürriyet:10 Ekim 2010) Alanında sayısız eser veren Adnan Adıvar’da “ İslam ve İlim” konusunda bunun bir iftira olduğunu belirtir. Princeton Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K. Hitti şöyle diyor: Halifenin (Hz.Ömer’in) emriyle Amr İbn As’ın altı ay boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında, ocaklarında İskenderiye Kütüphanesindeki kitapları yaktığına dair anlatılanlar, tamamen hayali ve farazi tatlı hikayelerden ibaret olup tarihi gerçeklerle alakası yoktur. Büyük Plotemy Kütüphanesi pek erken bir devirde daha M.Ö. 48 senesinde Julius Sezar tarafından ateşe verilmişti. Yeni İskenderiye Kütüphanesi ise İmparator Teodoius emri üzerine takriben M.S. 389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir. Bu duruma göre İslam fetihleri esnasında İskenderiye’de önem taşıyan herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve ayrıca o çağda yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr’a ne de Ömer’e bu konuda bir suç atfetmez. (İslam Tarihi C.l , s. 251; Ayrıca Seyyid Hüseyin Nasr, islam’da bilim ve medeniyet, s. 198; Adem Pak, İskenderiye Kütüphanesi’nin Akıbeti Üzerine Değerlendirmeler, İslami Araştırmalar Dergisi, 2003, XVI/I, 176-183; Mehmed Mansur, İskenderiye Kütüphanesini Müslümanlar mı Yaktı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları; Nuray Yıldız, Eskiçağ Kütüphaneleri, İstanbul 1985, 90-94; Mustafa Fayda, `Hz.Ömer Devri`, DGBİT, c.II, sh.100-104 ) İskenderiye Kütüphanesi üstüne araştırmalar yapan Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Tuncer Tuğcu, İskenderiye Kütüphanesi”nin yakıldığı günü şöyle anlatıyor: “414 yılının Lent bayramında, Hypatia”nın konuşmalarından etkilenen halk kütüphanenin önünde toplandı. Piskopos Cyril”in rahipleri bu kalabalıktan rahatsız oldu ve silahlı güçleri çağırdı. İlk Hypatia tutuklandı, eziyet edilerek öldürüldü. Daha sonra İskenderiye Kütüphanesi”ndeki kitaplar toplatıldı ve hamamlarda ateşe verildi. Ve kütüphane alevler arasında sonsuz bir sessizliğe gömüldü. Böylece insanlık tarihinin bu eşsiz bilim ve kültür hazinesi yok oldu, dünyanın eski çağlarına ait pek çok değerli bilgi bir daha elde edilmeyecek şekilde ortadan kalktı.” Bernard Lewis de konu hakkındaki makalesinde, kütüphanenin Müslümanlar tarafından yok edildiği hikayesini bizzat Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı ilim adamlarının reddettiğini yazmaktadır ( Mostafa El-Abbadi ve Omnia Mounir Fathallah, What Happened to The Ancient Library of Alexandria? Brill, 2008, sayfa 214)

  Yazar Dr. Sigrid Hunke, İskenderiye Kütüphanesinin Başkumandan Amr’ın emri ile yakılması iddiasının tamamen çirkin bir iftiradan ibaret olduğunu ifade eder ( Avrupa’nın üzerine doğan İslam güneşi, s. 255 ) ve Kahire Kütüphanelerinde iki milyon yüz cilt sayısına ulaşan eserlerin, eski İskenderiye kütüphanesindeki kitap mevcudunun yirmi misline ulaştığının altını çizer.

Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kuran’ı kerim adlı eserinde bu konuda şunları söyler: Hz Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yakma yalanı sonradan uydurulmuş bir iftiradır. Çünkü Batlamyus’ların Kütüphanesi, Julius Sezar’ın bir seferi sırasında yakılmıştır. Müslümanlar fen, tarih, şiir, felsefe ve başka konulara ait eserleri saklayarak bunlardan faydalandıkları meydandadır ki değil ki yakmak. Hz Ömer’in kütüphaneyi yaktığını söyleyen Ebulfereç dahi bu uydurma olaydan altı yüz sonra yaşamıştır. Halbuki daha önce yaşayan Hıristiyan ve mısırlı tarihçiler böyle bir şeyden bahsetmezler. Gibbon’olay zamanında yaşayan hırisityan ve Yahudilerin bu konuda Ömer’den bahsetmemelerinin altını çizer. İskenderiye Kütüphanesi üzerine uzman olan Saint Croix, bu iftiranın bir hurafe olduğunu çünkü İskenderiye kütüphanesi dahil bir çok kütüphanenin dördüncü yüzyıldan sonra yaşamadığını ifade eder. (s. 59) Bu iddianın aksine, Araplarca yazılan tarih, tıp, ziraat ve başka ilimlewre ait eserleri, Kuran nüshalarıdır diye yakan kardinal Ekzimen veya Çin İmparatorunun eserlerini yok edenler nasıl oluyor da böyle bir hareketi suç olarak ileri sürebiliyorlar?…  ( s. 60) Bazı kaynaklar Amr’ın İskenderiye Kütüphanesini yaktırdığını yazar, ancak bu şehirdeki kitapların  büyük kısmının 392 yılında Patrik Theophile zamanında harap edildiğini kaydetmek yerinde olur.” ( Will Durant, İslam medeniyeti, s. 170)

 “Ernest Renan, Hz Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yaptırmadığını itiraf etmektedir.” (Namık Kemal, Renan Müdâfaanâmesi, s. 28) 

iskenderiyekutuphanesinikimyakti-2

     “Yunan Kralı İskender Babil’de, bir kitap hariç, bir çok bina ve kütüphaneleri yakmıştır.” ( Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans’ının Oluşumu, s. 48) Ama bu hiç bir zaman, yalan olduğu defalarca ispatlandığı halde, Hz Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yaktığı iftirasının binde biri kadar dillendirilmemiştir!

Hz Ömer’e, kütüphane yaktı. iftirası atanlara güncel cevap, işte asıl kütüphane yakanlar; batı medeniyeti!

.

                                               Allah’ın şekli olur mu?

      Dursun Allah’ın şekli, eli-kolu vardır iddiasındadır ama  “Hiçbir şey onun benzeri değildir” gibi ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde ayetlerdeki el, kol kelimelerinin sembolik oldukları rahatlıkla anlaşılabilir. Allah’ın “eli, yüzü ve gözün”den bahseden ayetler; (Bakara, 115; Raman, 27; Sad, 75; Maide, 64; Hud, 37) “El”, güç ve kuvvet demektir. Ve kuvvet elle kullanıldığından, “el” ile ifade edilmiştir. Maide suresinde “iki eli” diye geçer. Dünya ve ahiret veya menfi, müsbet bütün imkanların Allah’ın elinde olduğuna işarettir. Dilimizde dahi “falanın eli uzundur” denilir. İmkanları bol manasında söylenir. “Yüz”, nurani (ışıksal)şeylerde, bir varlığın yüzü, onun kendisi demektir. Güneşin yüzü onun kendisi demektir. Allah’ın yüzü de kendisi demektir (Yüz çevirmek, yüzüne bakmak)”Göz” ve “Gözlerimiz” (Taha, 39; Hud, 37); kontrol ve müşahedemiz altında demektir. Bu iki kelimenin geçtiği ayetin meali şöyledir; “Ey Nuh sen gemiyi, bizim gözlerimiz )kontrolumuz) ve vahyimiz ile yap” (Hud, 37) Nitekim bizim Türkçede de casuslara “kulak” ve “göz” denilir. Bu konuda” Kuranda mecaz” konusuna bakılabilir.

                                            Hz Adem ve Meleklerin itirazı

Evrensel bir niteliği olan Adem olayında geçen konuşmalarda, sözle değil hal diliyle yapılmış temsili konuşmalardır. Kuran’da bunun örnekleri çoktur; mesela, Allah irade ve kudretini yere ve göklere yöneltmiş, yer ve gök O’nun iradesine göre oluşmuştur (41/11) Yine aynı sembolik anlatım tarzıyla Allah insan doğasının kendisini bilmeye ve tanımaya yönelik bir eğilimi olduğunu anlatırken şu ifadeleri kullanır; 7/172 Nitekim Türkçede de bu tür anlatım özelliği vardır. Örneğin devenin tüm vücut yapısının eğriliğini ifade etmek için şöyle denir; deveye boynun niye eğri? demişler, nerem düz ki? demiş. Melekler Adem’in iki yönlü harika yapısını görmemiş, onun yalnız olumsuz yanını algılamışlardır. Bu yüzden Allah meleklere “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demektedir.

                                       İsrail milleti üstün mü idi? (Bakara 47, 122 )

“Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.”  Ayette kastedilen üstünlük, ırk üstünlüğü değil bilinç ve imandaki üstünlüktür. Maide, 20: “Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: “Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı.” Bunun yanında ayet Yahudilerin tarih boyunca gösterdikleri etkinliğe işaret etmektedir. Ayet İsrailoğullarını Firavunun baskısından kurtarıp onlara İlahi mesajı gönderdiğini hatırlatmakta, bu sayede zalim topluluk karşısında onları yücelttiğini ifade etmektedir.  Kısaca alemde hakiki iman israiloğullarına emanet edilmiş, iman kuvveti onları isteselerdi hem dünya hem ahirette üstün yapabilecekken, onlar azgınlaşmış, üstünlük vesilesi olan vahiyi bozmuş, dolayısı ile üstünlük özelliklerini kaybetmişlerdir. Bu üstünlük tüm vahye muhatap olanlara verilen bir özelliktir: Enbiya, 105: ” Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: “Şüphesiz Arz’a salih kullarım varisçi olacaktır” diye yazdık.” Enam 86. ayette de yüce Allah ( cc) ” İsmail’i, Elyasa’yı, Yunus’u ve Lut’u da hidayete eriştirdik. Onların hepsini alemlere üstün kıldık.” buyurur. Görüldüğü gibi vahye muhatap olup hidayete ermek Kuran’ın deyimi ile “üstün” olmak demektir ve bu her vahiy alan toplum için geçerlidir. Ayette geçen ” f-z-l” kökü ile ifade edilen üstünlük başka bir çok ayette de geçer. Mesela Bakara 253. ayette yüce yaratan bazı peygamberleri başkalarına üstün kıldığını anlatır ve yine aynı “fzl” fiili kullanılır: ” İşte o Resûllerden bazısını bazısından daha üst özellikli kıldık.” Bu fazilet her birine verilen vahiy ile verilen mertebelerdir ve ortak paydaları vahye muhatap olmalarıdır. Ali İmran 110. ayete de baktığımızda hayırlı ümmet olmanın, ” Kuran’a uygun emir ve yasaklara uyma ve bunları tebliğ etme ile Allah’a inanma olduğu belirtilmektedir: ” Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, kötü olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.” Maide 12. ayet ise Yahudilerin neyi yapınca üstün ve artık neden üstün olmadıklarını anlatmaktadır: ” Ve Allah onlara: “Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır.”  Konuya devam edelim:

  “Andolsun, Allah İsrailoğullarından kesin söz (misak) almıştı. Onlardan oniki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: “Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır. Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.” (Maide Suresi, 12-13)  Görüldüğü gibi, İsrailoğulları’nın Turan Dursun’un iddia ettiği manada, yani tüm bir ırk olarak üstün kılınmaları sözkonusu değildir. Allah’ın Hz. İbrahim’e olan vahyini bildiren bir ayet, bu gerçeği vurgulamaktadır: Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti. O da tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim’e): “Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım” dedi. (İbrahim) “Ya soyumdan olanlar?” deyince (Allah:) “Zalimler benim ahdime erişemez” dedi. (Bakara Suresi, 124)  Görüldüğü gibi Allah Hz. İbrahim’in soyundan olanları bir ırk olarak üstün kılmamış, aksine bu ırktan olup da zalim olanların Allah’ın ahdine, yani İsrailoğulları’na verdiği üstünlük ahdine dahil olmayacağını haber vermiştir. Allah’ın Hz. İbrahim’e ve soyuna verdiği üstünlük, ırk manasında bir üstünlük değil, her kim Hz. İbrahim’in yolunu izler, onun ahlak ve inancını takip ederse, onun tarafından devralınacak manevi bir üstünlüktür. Nitekim Allah “doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin velisidir” buyurarak (Al-i İmran Suresi, 68), çağımızda Hz. İbrahim milletinin Müslümanlar olduğunu bildirmiştir.

  “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” Ali İmran, 139

   Turan Dursun ve diğer materyalistler, eğer ırkçılığın kaynağının ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyorlarsa, kendi dünya görüşlerinin temelini oluşturan evrim teorisini incelemelidirler. Çünkü yeryüzündeki ırklar arasında kalıtsal “üstünlükler” bulunduğu, bazılarının “ileri” bazılarının ise “geri” olduğu iddiasının kaynağı, Darwin’in evrim teorisinden başka bir şey değildir.

                               Allah bildi, anladı ne demektir?
   Dursun, bazı ayetlerde geçen ve Türkçeye “ Allah anladı, bildi “ diye tercüme edilen ayetlerden hareketle okuyucuyu yanıltmaya çalışmaktadır. T. Dursun, bütüncül muhakeme ve yargıdan yoksun, Arap dilinin temel özelliklerini bilmeyen, garazlı ve çarpıtıcı bir kişiliğe sahiptir.  Bu kanıya nereden vardır, bir kere tüm Kuran’da Allah’ın tüm zaman zamanları aştığını bildiren bir çok ayet vardır: “Biliniz ki Allah içinizdeki sırları bilir. Ondan sakının.” (Bakara 235), “O, göklerde ve yerde ne varsa her şeyi bilir.’ (Ali İmran: 29), “Göklerde de Ona İbadet edilir, yerde de. Allah açığa vurduğunuzu ve gizlediğinizi bilir. Ne kazandığınızı da bilir.” (En’am: 3) Görüldüğü gibi Allah’ın ilmi sonsuzdur. Zaman ve madde Allah’ın yaratıkları olduğu için, Allah maddeden de, uzaydan da münezzehtir.  Arapçanın bir dilbilgisi kuralı olarak te’kit  (Pekiştirme)  çok kere geniş zaman, geçmiş zaman kipi ile kullanılır. Bunun çok örnekleri vardır:”Biz geçmişleri de bildik (biliyoruz), gelecekleri de bildik (biliyoruz). (Hicr 27),  “(Ya Lut) Sen bildin; (biliyorsun) Senin kızlarında bizim bir hakkımız yok.” (Hud 79), “Siz cahil iken Yusuf a ne yaptığınızı bildiniz mi? (bilmiyor musunuz)”,  “Biz, Yusuf hakkında iyilikten başka bir şey bilmedik (bilmiyoruz)”  (Yusuf  51) Tıpkı bunlar gibi Bakara Sûresi ayet 187, 235’te geçen “Allah bildi” ayetlerinin bizim dilimizdeki karşılığı “Allah biliyor” dur. İnsanlara göre o olayın zamanı geçmiş olduğundan, hem de İlahi ilmin kesinliğini dile getirmek için, “bildi” kelimesi ile ifade edilmiştir. “Beda”‘ (görüş değiştirme) ise, Allah hakkında muhaldir, İslami metinlerde böyle bir görüşü destekleyecek bir bilgi yoktur. “Allah, İstediğini siler, İstediğini sabit bırakır. Ana kitap onun katındadır.” (Rad: 39) Ayetinin ise “Beda” ile hiç ilgisi yoktur. Ayetin Anlamı: “Evrenin temel yasaları ve planları vardır. Bir ağacın çekirdeğinden çiçek verişine kadar, yüzlerce yasaları, planları var, ağaç büyük bir bütünlük içindedir.”, “Evren de, bir ağaç gibi, ilk temel elementlerden, insanın yaradılışına kadar her şey birbirine bakar, birbirini bütünler.” Bu yasalar, planlar, programlar olmakla beraber, Allah onlara bağlı değildir, o planlardan istediğini siler, (zamanı dolduğu için silinir) istediğini de sabit bırakır. Onun sonsuz kudret ve bilgisi olduğu gibi, sonsuz iradesi de var, her an her şeyi yeniden yapabilir.

                                                Allah görüş değiştirir mi?

    Allah kendilerine mesaj gönderdiği toplumun yapısına göre bazı hükümleri toplumsal değişime bağlı olarak kaldırabilir, yerine daha uygununu getirebilir. Yani bazı hükümler deyim yerindeyse geçici maddelerdir. Bazıları ise kalıcıdır. Mesela her devirde insanlara emredilen ibadet şekillerinde ve sürelerinde farklılık olmuştur. Fakat ibadet (Allah’a yönelme faaliyeti) gerçeğinde bir farklılık olmamıştır. Örneğin, Müslümanlar Peygamberimiz döneminde ilk zamanlar Kudüs’e yönelerek namaz kılıyorlardı. Daha sonra Kabeye yönelmeleri emredildi, önce Kudüs’e sonra Mekke’ye yönelmesi, Hz. Muhammed’e gelen vahiyle ondan önceki vahyin (Musa ve İsa’ya gelen) birbirlerine bağlı olduğuna, ikisi arasında inanç noktasında çelişki bulunmadığına, şekilsel farklılığın önemli olmadığına önemli olanın tek Allah’a inanmak ve O’na yönelmek olduğuna işaret etmekti o devirde özden yoksun olup şekle bakan Yahudilerden bir bir kısmı şekilsel değişikliklere bakarak  Hz. Muhammed’i kınıyorlardı. Kur’an buna şöyle cevap veriyor: “Biz ondan daha hayırlısını veya benzerini getirinceye kadar hiçbir ayeti  yürürlükten kaldırmaz veya ertelemeyiz.” (Bakara: 106)   ‘Biz bir ayeti (dinsel bir pratiği veya sembolü) bir başka ayetin yerine değiştirdiğimiz zaman sen yalnızca iftira edicisin, dediler. Hayır, onların çoğu (bu inceliği) bilmezler.” (Nahl: 101) İşte insan biyolojisinden tabiata ve ilahi mesajlara kadar her realitede geçerli olan bu kanuna şu ayet işaret etmektedir “Allah dilediğini siler, dilediğini yerleştirir.” (Rad: 39) Bu ayrıca konuyu “ Kuran’da çelişki iddialarına cevap” adlı yazımızda işledik

                                                    Sâbilik ve Oruç

   İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza , “Tanrım” der; Ay’ı görür, Ay’a “Tanrım” der. Güneş’i görür, Güneş’e “Tanrım” der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, “İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür” diye konuşur. Ne var ki, “Tanrı” dedikleri batınca, onlara “Tanrı” demekten vazgeçer. İbrahim Peygamber önce yıldızdan, sonra Ay’dan en sonunda da Güneş’ten vazgeçer. ( En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78) Hz. İbrahim’in “Tanrı” arayışını Kur’an ayetlerinden aktararak vermektedir. Sonunda da “Güneş’ten vazgeçer. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü.” diye bitirir Dursun. Aklınca Hz. İbrahim’in Yıldızları ve Güneşi Tanrı olarak kabul eden Sabii’lerden etkilendiği imajını vermek istemekte ve buna zemin hazırlamaktadır. Ancak En’am suresinin 78. ayetinin anlamını vermemekte kısa bir cümleyle geçirmekte okuyucuya dürüst olduğunu göstermek içinde sadece 78. ayet numarasını vermektedir. İsteyen okuyucu oraya baksın der gibilerden ama kaç tane okuyucusu açıp Kur’ana bakacaktır ki? Kendisini zamanın en büyük alimi olarak lanse etmiştir ya.  Ama nedense ayetlerin devamı ve sonucu olan “Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” dedi.” 79. Ayet numarasını vermemiştir: “ Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” dedi. Ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. İbrahim’in Rabbini araması, gerçek yaratıcıyı bulmasıyla son bulmuştur.

  “İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar paylaşamaz. Ali İmran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. İbn Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır:“Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.(s.32)”   İslam’ın, Yüce Allah tarafından gönderilen dinlerin bir devamı olduğu, Âdem’den (a.s) beri gönderilen peygamberlerin hep birbirini desteklediğini azıcık İslami bilgisi olan herkes bilir. Konuyu “ Tüm dinlerin özü İslam’dır.” konusunda işledik.

   “Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.” der  T. Dursun.

     Bir dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dilin bir başka dilden kavramlarıyla aynı olması yadırganacak bir durum değildir. Arapçaya, Arapça olmayan birtakım kelimeler de karışmıştır. Bunların bir kısmının harfleri azaltılarak değiştirilmiş, Arapça olmayan kelimelerin ağır söylenişleri hafifletilmiş ve Araplar bu kelimeleri şiirlerinde, karşılıklı konuşmalarında kullanmaya başlamış, nihayet bu kelimeler sahih Arapça kelimeler gibi kullanılır olmuş, bunlarla birtakım hususlar açıklanır olmuştur. İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim de bu gibi kelimeleri kullanmıştır. Dursun bazı İslami kavramların Sabilikten alındığını iddia eder. Bir örnek vererek konuyu geçelim: Melek kelimesinin Sabilerden alındığını iddia eder. Dursun. Ama ilginçtir Sabilerde Melek inancı yoktur.

“ Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle.” Der yazar.n Sâbiîlikte oruç var Müslümanlıktaki oruç ta oradan gelmiştir. “E hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var onlardan gelmiştir” demesi daha mantıklı olmaz mıydı peki? Hem Yahudilik, sâbiîlikten daha önce gelmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara 183) buyurur. Oruç Hz. Âdem’den beri ola gelen bir ibadettir. Yazar “el-fihrist”teki sâbiîlikle ilgili bir bilgiyi alarak istediği gibi evirip çevireceğini sanıyor. Sâbiîlik’te 9 Aralık’ta başlayan ve 9 gün devam eden bir oruç varmış, bu İslam da yok şimdi ne yapacağız. Hz. Peygamberin (s.a.v) tuttuğu ve tavsiye ettiği Pazartesi, Perşembe orucu var, her kameri ayın 13–14–15 inde tuttuğu oruç var, aşure orucu var receb ve şaban aylarında tavsiye edilen oruçlar var ama sâbiîlikteki 9 günlük, 7 günlük, 16–17 günlük oruç yok ne olacak şimdi Turan’ın teorisi suya düştü.Şimdi de sâbiîlik’teki orucun nasıl bir ibadet olduğunu görelim: “Sâbiî geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. sâbiîlikte oruç, diğer dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde değerlendirilir.”

“ Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kâbe’ye saygı gösterirler.”   Sâbiîlikte, yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan  oldukça farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua sâbiîlerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.159) Kâbe’ye sadece sâbiîler değil müşrik Araplar da saygı gösteriyordu. Hatta biz günah işlediğimiz elbiselerle Kâbe’yi tavaf etmeyiz diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Hz. Peygamberin Kâbe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylese daha mantıklı olmaz mıydı?

 “ Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı.” İslam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.” Kâbe’nin güneş tapınağı olarak yapıldığı ve kullanıldığı bilgisine nereden ulaşabiliyor. Tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmış acaba, kimin tarafından ne için yapılmış? Sâbiîlik konusunda Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sâbiîlerin inanç sistemlerinin gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söyler ve şöyle devam eder:  “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle Sâbiîlik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.64) “Sâbiîler yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu” diyen özellikle de güneşe taptığını söyleyen Turan’ın peşinden gidenlere şu örneği de verelim ki kılavuzlarını değiştirsinler. “İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar Abdurrezzak el-Hasanî, Sâbiîlerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sâbiîlerin yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve gezegenlere tapınmanın Sâbiîlerin temel ibadet şekilleri arasında bulunduğunu iddia etti. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap komşularınca Sâbiî olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük huzursuzlukların yayılmasına neden oldu. Zira bu itham, yani Sâbiîlerin yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sâbiîler için dinlerinin temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun üzerine Sâbiî toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açtı. İçlerinde bir de Ganzibra’nın (baş rahip) bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve diğerlerini alarak mahkemeye gittiler. Mahkemede, Sâbiî teolojisinde yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunuldu ve yazar aleyhine tazminat davası açıldı.” (Abdurrezzak el-Hasanî, es-Sâbi’ûn fî Hâdirihim ve Mâdîhim, Sayda (1955). ss.7-8. Krş. Drower, E.S., The Mandaeans of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.xvii vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki Sâbiîlerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, ss. 43-81) İslam öncesinin Mekke’sinde, “puta taparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: “Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..”(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.)Burada sorulması gereken şu: ”Putlara taptıkları” söylenen insanlar, “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı? Müşrik kelimesinin, kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı-gazeteci yazar burada da çuvallamış Mekkeli müşriklerin, Allah’ın varlığını kabul etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiş. Araplar Allah’ı biliyordu bunun en basit örneği Hz. Peygamberin babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Ancak şefaat edecekler düşüncesiyle putlara taparak Allah’a şirk koşuyorlardı. Yani Araplar tanrıya inanıyordu. “Namaz gibi oruç da “Güneş”e ayarlı”…“Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesaba katılmamış.” Diyor ateist yazar. 15 asır önce gelen bir peygamber namaz ve oruç vakitlerini dijital saate göre mi ayarlayacaktı? İslam’da namaz, hac ve oruç vakitleri, modern toplumlardan en gelişmemiş toplumlara kadar her zaman ve mekanda geçerli olan her yerden görülebilen güneş ve aya göre tayin edilmiştir. “kutuplar hesaba katılmamış” diyerek aklınca ofsayttan gol atıyor, kendisi için bir hayli geç ama peşinden gidenlere “deccal hadisini” ve ondan çıkan hükümleri okumalarını tavsiye ederiz, normal şartlara uymayan bölgelerde namaz ve orucun nasıl olması gerektiğini öğrenirler belki. Muhammed, 570 veya 571’de doğdu, 632’de öldü. 40 yaşında da “Tanrı ile insanlar arasında aracılık” görevini aldığını açıkladı. 61-62 yıllık yaşamı ve 21-22 yıllık “Tanrı’nın özel sözcülüğü” içinde topu topu 8 İslam ramazanı var. Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş, 632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. İlk ramazanı Hicri 1 ramazan 2 (Miladi26 Şubat 624), son ramazanı da Hicri 8 ramazan 9 (Miladi12 Aralık 631) olup, günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı dinine. Kendini zeki sanan yazar, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun zorluklarını da  Müslümanların çektiğini ifade ediyor ve yalan yanlış bilgilerle dolu olan yazısını sona erdirmiş. Hem yazar nereden bilecek ki: Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber(s.a.) için oruç tutmak bir nimet çünkü oruçluyken günde iki öğün, iftar ve sahur da yemek yiyecek? Haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tuttuğunu? Receb ve şaban aylarında çok fazla oruç tuttuğunu? Her ayın 13-14-15 inde oruç tuttuğu? Muharrem ayında üç gün oruç tuttuğunu? Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun diye sitem ettiğini?” Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını? Hz. Aişe’nin “aylarca evimizde ocak yanmazdı dediğini?” Eşi Hz. Aişe’nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, “kandilde yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini. ( Kurtubi,Abdullah Muhammed İbn Ahmed Ibn Ebî Bekr İbn Farh el-Kurtubî , İslam ve Bilim, Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, s.10 , Sâbiîler-son gnostikler- Doç. Dr.Şinasi Gündüz.    Rıza Görüş )

Müftü (!) keşke oryantalist kadar İslam’a objektif yaklaşabilse idi: “Müslümanlık insanları azizlere, resimlere tapmaktan, manastırlarda yalnız yaşayıp nefsi kırmaktan alıkoyar. Böyle bir dinin putperestlik, Zerdüştlük ve sabiliği yok etmesine şaşmamak gerekir.” ( Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kuran’ı kerim, s. 50) 

                                                               Kısas

“Cezalar da, yapılanın misliyle kısastı. ‘Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.’ Nahl Sûresinin 126. âyetinde böyle emrediliyordu. Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı.” (s. 58) diyor.

Dursun, Nahl Sûresinin 126. âyetini, yine kasten yarım almış. Ayetin sonundaki “Sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!” cümlesini almamış. Çünkü püf noktası burada. Ayet, affetmeyi, öc almağa tercih etmektedir. Yapılan kötülüğü cezalandırmanın gayesi, intikam almak, kin ve öfkeyi tatmin etmek değil, toplum düzenini korumaktır. Ayette ise toplum düzenine zarar vermeyecekse suçu bağışlamak öğütlenmektedir. Ayetin asıl amacı, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen bir suça, hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi önlemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir. “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan kötülük kadar, işlenen suç kadar ceza verin; ama affederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! “Bu ifadenin asıl gayesi, işlenen bir hatâyı, ondan daha ağır bir ceza ile cezalandırmayı önlemektir. Çünkü bazı kimseler, ailesinden veya yakınlarından bir adam öldüreni öldürmekle kalmaz, onun çoluğunu, çocuğunu, yakınlarını dahi öldürerek intikam alırlardı. Kuran, bu tür aşırı davranışları yasaklamıştır. Suçun cezası, ancak dengi ile olur. Suça daha ağır ceza vermek zulümdür. Bu prensip: “Biri size saldırırsa, siz de onun saldırdığı kadar ona saldırın, Allah’tan (c.c) korkun “(Bakara, 2/194) âyetinde ifâdesini bulmuştur.

                                                 Arşı taşıyan sekiz keçi?

    Turan Dursun Hakka suresinin 17. ayetinde: “Rabbinin arşını onların üzerinde taşıyanlar sekizdir” buyruluyor. Ebu Davud, İbni Mace ve Tirmizi’nin sünenlerinde ise yukarıdaki ayeti bir  hadisle te’lif etmiş. Hadisin metni şöyle: “Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık; 71-73 yıllık. Her iki gök katı arasında da bu kadar bir uzaklık var. Sonra 7 kat sema, sonra yedincinin üstünde bir deniz. Derinliği iki gök katı arası kadar. Bunların üstünde de 8 keçi var. Her birinin çatal tırnaklarıyla omuzları arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadar. Sonra onların sırtlarında Arş varsa Sonra Allah bunun üzerindedir.” Diye açıklayarak güya İslam’a saldırabileceğini düşünmektedir.

    Senette – Hadisi rivayet eden zincirde –  ismi geçen Abdullah b. Amira yalancılığıyla ve hadis uydurmasıyla tanınmış birisidir. Ayrıca Abdullah b. Amîra’dan, Simak’dan başka hiç kimse hadis alıp rivayet etmemiş. Sahabeden bu hadisi rivayet eden Hz.Abbas (ra) ile Abdullah b. Amîra arasında kopukluk var. Bu açığı kapamak için araya “Ahnef” sokulmuş. Fakat Ahnef’le Abdullah b. Amîra’nın görüşmüş olduğuna dair rivayet yok. Hafız Münzirî Sünen-i Ebu Davud’un şerhinde; rivayetteki ravilerden el-Velîd b. Ebî Sevr’in güvenilir olmadığını, onun rivayet ettiği hadisin delil olamayacağını söylüyor. Bu râvi hakkında İbn Kayyim da aynı tespitleri ileri sürer. Bu rivayeti metin yönünden incelediğimizde ise mesele tamamıyla açıklık kazanıyor. Selef âlimlerinden, büyük hadisçilerden; İbn Maîn, Ahmed b. Hanbel, İmam Buharı, İmam Müslim, İmam Nesâî, İbn Adiyy, İbnü’l-Aziz, İbnü’l-Cevzi bu rivayetin sahih olmadığı konusunda ittifak ediyorlar. İbnü’l-Aziz Sünen-i Tirmizî’nin şerhinde, bu rivayetin ehli kitaptan geçmiş olduğunu, sahih hadislerde aslı olmadığını söylüyor. Ebû Hayyan Hakka Suresinin 17. ayetini tefsir ederken; “Buradaki sekiz için yalan şekiller uyduruldu. Biz bundan sekiz safha anlıyoruz” diyor.  Büyük ihtimal Yahudi ve Hıristiyan alimler Müslüman olunca geçmiş kitaplarda veya efsanelerde mevcut bulunan bazı rivayetleri, ayet ve hadisleri açıklarken araya sokmuş olmaları muhtemeldir (Kevseri, Zahid; Makâlât, 308)  Görüldüğü gibi bu rivayetin sahih olmadığı açıktır. Zaten rivayeti kitaplarına alan imamlar da “garip” olduğunu bizzat belirtmişlerdir.

                                           Bedir savaşının nedenleri

    Dursun ticaret kervanını yağmalamak için  Bedir savaşının yapıldığının iddiasındadır. Halbuki Bedir savaşını asıl müsebbibi Ebu Cehil’dir, T. Dursun’un iddia ettiği gibi kervan savunmaya geçmemiş, kervan güvenli bir yere ulaştıktan sonra bile bizzat savaş için müşrik ordusu yola devam etmiştir. Ebu Süfyan, Kays bin İmrü’l-Kays ismindeki adamını Kureyş’e gönderip; “Ey Kureyşliler! Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için Mekke’den yola çıkmıştınız. Biz tehlikeden kurtulduk. Artık geri dönünüz!” dedi. Ebu Cehil; “Yemin ederim ki, Bedir’e varıp üç gün üç gece şenlik yapıp, develer boğazlar, şarap içeriz. Etraftaki kabileler bizi seyrederek, halimize imrenirler ve hiç kimseden korkmadığımızı görürler. Bundan sonra, heybetimizden, kimse bize saldırmaya cesaret edemez. Ey yenilmez Kureyş ordusu! Yürüyün.” dedi.

     Dursun: “İki birlik Mekke ve Medine arasındaki Bedir denilen bir bölgede savaşa tutuşmuş ve Müslümanlar galip gelmiştir. Yaklaşık 70 Mekkeli müşrik bu savaşta öldürülmüş ve Muhammed’in emriyle hepsinin cesedi bölgedeki bir kuyuya balık istifi atılmıştır.” der.   313 kişilik İslam ordusuna karşı Mekkeli putperestler 100 atlı, 700 develi, geri kalanı yaya olmak üzere 950 kişiydi ve çoğu zırhlı ve ağır silahla donatılmıştı. Savaş sonunda Hz. Peygamber birçok Müslüman mücahit yaralı olmasına rağmen Arabistan çölünün kavurucu sıcağında kâfirlerin cesetlerini orada bırakmadı büyük bir çukur kazdırarak oraya gömülmesini emretti. Yani yazara göre kendilerini öldürmeye gelen düşmanlarının cesetlerini çölün ortasında açıkta bırakması ve Medine’ye dönmesi daha iyi olmuş olabilirdi, beklide. O zaman da öyle yaptığı için eleştirecekti, ayrı konu.

   “Hz Peygamberin Bedir’e gidişinin temel sebebi, müşriklerin Müslümanlara yönelik savaş kararı almaları ve bunun akabinde Şam bölgesine gönderdikleri kervandan elde edecekleri geliri, Müslümanlarla yapılacak savaşta harcamayı kararlaştırmış olmalarıdır. ( Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 220) Hz Peygamber bir meydan Savaşı yapmak üzere buraya gelmemesine rağmen, ortaya çıkan durum üzerine müşriklerle karşılaşmadan buradan ayrılmanın doğru olmayacağını düşünmüştür. Bu bir anlamda hem Müslümanlar ile müşrikler açısından psikolojik bir eşikti. Müşrikler, Sadece bazı Müslümanların canlarını değil birçok Müslüman’ın malına zarar vermişlerdi. Ayrıca Hz Peygamber, Abdullah b. Cahş’ın saldırısı sırasında ele geçirilen malları iade etmek istemiş, esir edilen Osman bin Abdullah b. Muğire ile Hakem bin Keysan’ı serbest bırakmak ve öldürülen Abdullah Bin el-Hadramî’nin diyetini ödemek istemiş, ancak müşrikler Allah’ın ilçesinin önerilerine kabul etmemişlerdi.” ( s. 222)   

  Savaşın nedeni  hem Mekke’den göç eden 80–100 civarındaki Müslüman’ın evlerinin ve mallarının Mekkeliler tarafından yağmalanmasıdır hem de Mekke’den hicret edip Medine’ye gelen ama orada da Mekke’li müşriklerin rahat bırakmayıp müşrikler tarafından Medine’ye kadar gönderilen çapulcu birliklerin Müslümanlara zarar vermesine bir misilleme, kervan parasıyla da silah, kiralık asker ve gerekli teçhizat alarak Müslümanları imha harekâtına geçmelerini önlemektir. Zulüm altında baskı görüp, işkence, hakaret, saldırılara  yıllarca göğüs gerip başka çıkış yolu kalmayınca inandığı dava uğruna doğduğu yerleri terk edip geride tüm mal varlıklarını terkedip başka yerlere hicret eden ama oralarda da rahat yüzü gösterilmeyenlerin tepki vermesinden rahatsız olanların  acaba Mekke’li müşriklerle aralarında ne benzerlik vardır üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olduğu muhakkaktır. Zaten Dursun kitabının bir yerinde “Göç eden Müslümanların evini yağmalamaktan dolayı bütün Mekke halkı sorumlu tutulamaz.” derken dolaylı yönden olsa da itirafta da bulunmaktadır. Unutmayalım ki Mekke aristokrasisinin savaş çıkarma kararı almasında sonra  içinde Müslümanların evlerinden yağmalanmış  mallarında olduğu ve savaş hazırlıkları için çıkarılmış  bu kervana karşı tepki vermemek açıkça saflık olurdu. Bedir savaşının fakirlik yüzünden çıktığını iddia eden Dursun, Mekke’deki Müslümanlar arası dayanışmasında  Medine’de Ensar’ın hicret edenlerle kardeş ilan edilmesi arasındaki İslam tarihini iyi özümseyemediği açıkça görülmektedir. Yanı başlarındaki zengin Yahudilerle savaşmayıp Medine’de bile çapulcu saldırıları yetmezmiş gibi kendilerine savaş kararı alan müşriklerin kendi yağmalanan malları ile bu savaşı finanse etmelerine tepki vermelerini yazar ne kadar ters mantıkla bakmaktadır, yorum okuyucuya aittir.

                     Hz. İbrahim’in Babası Azer mi, Tareh mi ?   

Turan Dursun Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğünü” yazmaktadır.

Dursun’un Tevrat’ın bu konudaki ayetinden hareket ederek efendimize Kuran’ı yazmakla itham edecek sonuçlara varması da kendi içinde ikilemi barındırmaktadır. Madem dini metinler delil olacak neden Yahudilerinki delil kabul ediliyor. Madem delil değil, Kuran ayetleri neden reddediliyor? Cevap çok basit aslında; İslam’ı karalayacak malzeme nereden gelirse, Dursun ona balıklama atlar ve atladı da. Gelelim cevaba: İçerisinde “Hani İbrahim babası Âzer’e, “Sen putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorumdemişti.” ( En’âm, 74). Ayetlerinin içinde olduğu En’am suresi Mekkî bir suredir. Efendimiz daha sonra Medine’ye hicret etmiştir. Medine de mevcut bulunan Hayber, Beni Kurayza, Beni Nadir gibi Yahudi kabileleri varken niye hiç bir Yahudi benzer  itiraz etmedi “Sen bunu bizim kitaptan aldın ama yanlış almışsın demedi ?”  Dursun tamam İslam’ı bizden iyi (!) biliyor da Yahudiliği de mi Yahudilerden iyi biliyor acaba ? Muhammed b. İshak, “Âzer, Hz. İbrahim’in babasıdır ve Kûfe çevresinde “Kûsâ” köyü halkındandır” demiştir (Tefsîru’t-Taberî). Ebû Hayyân tefsirinde; Âzer’in, marangoz, yıldız bilimci ve mühendis olduğunu ve Nemrud’un da yıldızlara ve hendeseye özel merakı bulunması nedeniyle, ona ayrı bir değer verdiğini belirtir. Sa’lebî’nin naklettiğine göre, daha önce adı Tarah iken, puthanede adı Âzer’e çevrilmiştir. Çünkü Âzer puthanedeki bir putun adı idi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 126) Yani Yakup peygamberin bir  isminin de İsrail olması gibi, biri isim diğeri lâkap olmak üzere “Âzer ve Târeh ” aynı şahsa ait isim ve lâkap demektir. Kur’an İbrahim’in asıl ismi ile babasına hitabını bize aktarır ve büyük olasılıkla Kurandaki bu konuşma babasının puthanede görev almadan önce gerçekleşmiş bir olaydır. Çünkü o dönemde tüm Nemrut halkı gibi babası da puthanede görev almadan önce de putperest idi!

                                 Rahman arş’a istiva etti ne demektir?

 “İstevâ ale’l-Arş” ( Tahtını arşa kurmak ) ifadesi bir deyimdir. Mülk sahibi olma, hakimiyeti altına alma, mülkü idare etme manalarına gelir (Mu’cemu’l-Vasit, Kâmusu’l-Mühit, Muncid, Mevarid) Nasıl ki Türkçe de, mesela “ Etekleri zil çalmak” deyiminin kelimeleri asıl anlamlarını kaybedip toplu olarak yeni bir anlam kazanırsa aynı kural tüm diller gibi Arapçada da geçerlidir. Bu deyim aslında, Allah arşı ve tüm kâinatı yönetir Anlamına gelir. Ama Dursun ayrıca Kuran’da geçen “Melik” kelimesine de “Kral” anlamını vererek, sonra da bu kelimeyi taht manası verdiği yukarıdaki ayetler irtibatlandırarak; “İslâm’ın Tanrı’sı sarayındaki tahtına kuruldu” diyerek İslam âlimlerinin kabul etmediği bir sonuca ulaşmaya çalışmıştır. Halbuki ” Melik” asıl manası itibariyle “ Mülkün sahibi” demektir. Yani bütün bu kâinat mülkünün sahibi olan Allah-ü Teâlâ’nın bir ismidir (Lisanu’1-Arab, Müncid, Mu’cemu’l-Vasit) Zaten “ Kuran ve mecaz” isimli çalışma okununca bu saptırmanın gerçek yüzü daha kolay anlaşılır. A’raf, 54 ve  Tâhâ, 5. ayette geçen bu kelimeleri şimdi tek tek irdeleyelim: Arş kelime olarak; yükseklik, yücelik, üstünlük ifade eder. Terim olarak ise; her şeyi kuşatan bütün âlemleri içine alan, en dıştaki tabaka olarak tarif edilir. Bu durumda “Rahman Arş’a istiva etti” denildiğinde Allah-ü Teâlâ bir mekâna izafe edilmiş olmaz çünkü “Arş” belirli bir mekân ifade etmiyor. O halde Arş’ın üstünde demek, bütün âlemin dışında, bütün mekânların, cihetlerin üstünde, aliyyü’l-a’lâ demektir (Yazır. Elmalılı Hamdi. Hak Dini Kuran Dili. 4/54) Ayrıca belirtmek gerekir ki ayetteki Arş’ın, Turan Dursun’un dediği gibi koltuk, saray gibi maddî şeylerle alakası yok. Eğer böyle olsaydı, Arş kelimesi “el” takısı almazdı. Arapçada “el” takısı kelimenin belirli olduğunu gösterir. Bu takıyı almasaydı, cins isim olurdu. O zaman belki koltuk, saray denilebilirdi. Fakat “Arş”ın “el” ile beraber kullanılması özel bir isim olduğunu gösteriyor (Yazır. Elmalılı Hamdi. Hak Dini Kuran Dili. 4/54 ) Ayet-i Kerime Allah-ü Teala’nın kâinatı tasarrufu altında tutması, idare etmesi ve her şeyin onun emriyle hareket etmesi, anlamlarına gelir.

Zaten istiva veya arş kelimelerinin geçtiği ayetlerin hemen devamında Allah (cc) tüm yönetimin, hakimiyetin kendi emri altında olduğuna dair ayetlerle istivadan kastını bizlere örneklerle açıkça ifade eder. Mesela Araf 54. ayette: ” … O Allah  istiva etti. O Allah, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrindedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O’nundur.” buyurarak aslında istiva’dan amacın mecazi anlamda ‘işleri idare eden, yürütür, yöneten’ anlamında kullandığını bizlere misallerle açıklamaktadır yüce yaradan. İstiva geçen diğer ayetlerde de aynı bakış açısının hakim olduğu görülür: Rad,2 :” Allah, arşa istiva edendir, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür.”  Yunus, 3: “Rabbiniz Allah arşa istiva etti. İşleri düzenleyen O’dur.” Bakara, 255: “Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. O, kulların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.”  Bakara, 29, ” Allah göğe istiva etti, yöneldi, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. ”  Taha,6:” Rahman, Arşa istivâ etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O’nundur.” 

Aynı kullanım Şura, 12. ayette de geçer: Arşa istiva etmek yerine bu defa ‘anahtar’ kelimesi kullanılır: “Göklerin ve yerin anahtarları, O’nundur. Dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Muhakkak ki O, her şeyi en iyi bilendir.” Görüldüğü gibi anahtar kelimesi bir sonraki ayette açıklanır, rızkı vermek veya kısmak!

Kuran’ın mecaz- benzetme örnekleri ile dolu olduğunu ifade ettik. ” Nerede olursanız, o sizinle beraberdir.” (Hadid, 4), “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16) ayetlerini acaba nasıl değerlendirirdi Dursun veya bu ayete ne derdi acaba?:  “O, insanların vasıflandırdığı şeylerden uzak, büyük ve yücedir. ” (Enam, 100) Netice olarak, Allah (cc) zatı itibariyle, mekândan, zamandan, şekilden münezzehtir. O yarattığı bütün şeylerden, âlemlerden, arşlardan, mekânlardan ayrıdır, hepsinin dışında, hepsinden yücedir. Fakat O, ilmiyle, kudretiyle, hâkimiyetiyle her yerdedir, her şeyi kuşatmıştır. O yücelerden yüce, ötelerin ötesindedir. Hiçbir şey O’nu ihata ve idrak edemez ama O her şeyi ihata eder (Talâk, 12)

İstivâ, hâkimiyeti altına alma anlamındadır. (Eş’arî, Makalâtu’l İslâmiyyîn, Kahire 1969, 1, 285; İbn Hazm, el-Fısal fi’l-Milel ve’n-Nihal, Beyrut 1975, 11, 123)

                                    Rüşvetle Müslüman olmak mı?

   Dursun, Taberi’de geçen rivayetten hareketle rüşvetle insanların Müslüman yapıldığını ileri sürer. Rüşvet sözcüğü, kök olarak sütü memeden sağmak, kuyudan kovayı çıkarmak manasına gelir. Terim olarak: “Bir yanlışı ortadan kaldırmak için yapılan iştir.” (Bakınız Arapça Lügatler (RE-ŞE-WE) maddesi, özellikle “Müncid”) Türkçede rüşvetin hep kötü yönü kullanıldığından ve Dursun bu dil yetersizliğini fırsat bildiğinden bunu, ya kasıtlı olarak Müslümanlara saldırma aracı yapıyor veya cahilliğini, yetersizliğini ortaya koyuyor. Taberi’nin kullandığı “Reşa” sözcüğü bütün sözlüklerde “İp” manasına gelir. (Müncid, Muhtarussihah) Dursun dediği gibi rüşvet manasına gelmiyor. Taberi’nin ifadesinin tam tercümesi “Ebubekir iktidara gelince, (Müellefe-i kulubu İslama bağlayan) ip koptu?” şeklinde iken, Dursun bu kelimeyi rüşvet olarak tercüme etmiştir. Dursun savaş sırasında elde edilen mal, gümüş ve altın, insanlara dağıtılınca bunu rüşvet olarak kabul ediyor. Dağıtılmayınca; savaşların ganimet elde etmek için yapıldığını söylüyor. Peygamberimiz elde edilen mal ve parayı yakıp yok mu etseydi ki o zaman Dursun “  İslam yok edicidir, Her şeyi yakıp yok ediyor.” Derdi.

   Efendimizin savaş ganimetlerini dağıttığı bazı insanların daha sonra söylediklerinden örnekler verelim: Huneyn Savaşı sonrası Malik Bin Avf: “İnsanlar arasında Muhammed’in bir benzerini ne görmüşüm ne de işitmişim. Kendisinden bir şey denildi mi fazlasıyla verir.” (İbni Hişam c.4, s. 134) Cirane’de savaş sonrası Ebu Süfyan: “Sen ne kadar cömert ve iyilikseversin. Seninle savaştığımız zamanlarda sen en iyi şekilde savaşırdın Barış yaptığımızda da sen iyi bir barışçıydın. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.”, Safvan: “Peygamber kalbinden başka hiçbir kimsenin kalbi bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz.” (İbni Esir c.3, s.24) Safvan bir süre sonra Müslüman oldu. O daha sonra şöyle diyecekti: “Allah elçisi bana bu bağışta bulununcaya kadar insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim başka bir kimse yoktu. Ama bu bağıştan sonra insanların bana en sevgilisi haline geldi. (İbni Sa’d c.5. s.449) Ensar’dan bazı gençler bu olaya tam vakıf olamadıkları için ileri geri konuşular. Savaşların kötülüğü ortadan kaldırmak için yapıldığını, ganimet elde etmek için yapılmadığını, İslam’ın ruhunu tam anlayamayan bu gençlere peygamberimiz durumu açıklar (İbn- Hişam. C.4. s. 142-143, lbn-i Sa’d, C.2, s. 154, Ahmed lbn-i Hanbel, C.3, s. 77-188, Buhari, C.3, s. 69, Taberi. C.3  s.138 ) ve sonunda Peygamber Efendimizin  samimi, muhabbet ve sevgi dolu sözleri karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı. Artık kesin kararlarını vermişlerdi: “Biz, ganimet payı olarak Resûlullah’a razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile!”  Kısaca  Müellefe-i kulüp denilen insanlara ganimet ve zekâttan pay verilmesi, o insanlara İslam’ın sosyal adaletini, evrensel sevgisini, merhameti göstermek içindir. Ayrıca: Savaşta elde edilen ganimetlerin Müslüman olmayan insanlara dağıtılması, T. Dursun’un  başka yerlerde iddia ettiğinin (Turan Dursun ve Din 101-108)   aksine savaşın ganimet elde etmek amacıyla yapılmadığının en açık ve net bir delilidir  Ayrıca eklemek gerekir ki kendi menfaatleri için bazı insanlar Müslüman oluyor iddiası da temelsiz bir görüştür çünkü cizye ( İslam ülkesinde gayrimüslimlerden  alınan vergi ) ile Müslümanlardan alınan vergi (Zekat) arasında pek bir fark yoktur ki bu görüşü ünlü oryantalistler Ignaz Goldziher ve Asin Palasios’ta kabul eder. 

“İslam dinini kabul edenlerde aranan özelliğin bir menfaat peşinde olmaksızın gerçekten inandığı için İslam’ı seçmesidir.” ( Thomas Walker Arnold, İslam’ın tebliğ tarihi, s. 122)

                                          Cinler görülebilir mi?

    A’raf suresinin 27. ayetinde, şeytandan söz edilirken: “Sizin onları görmeyeceğiniz yerlerden, o ve topluluğundan olanlar, sizi görürler.” deniyor. Bundan şu çıkıyor açıkça: Şeytan ve topluluğundan olanlar, insanları görürler. İnsanlarsa ne şeytanı, ne de onun topluluğundan olanları görebilirler. “Şeytan ve topluluğu ( huve ve kabiluhu )” anlatımının kapsamı içinde, Kur’an yorumcuları, “cin”leri de görürler. ( Bkz. Taberi, Camiu’l-Beyan fi-Tefsiri’l-Kur’an, 8/113, F. Razi, e’t-Tefsiru’l-Kebir, 13/54.) Böyleyken, Elmalı Hamdi Yazır, “müfessirin (Kur’an yorumcuları) demişlerdir ki bundan, insanın şeytanı hiç göremeyeceği zannedilmemelidir.” diyor. (Bkz. Hak dini Kur’an Dili, 3/2147.) Oysa, ayetteki açık anlatım nedeniyle, “Kur’an yorumcuları”nın tümü bu görüşü paylaşmaz. (Bkz. Taberi, aynı yer; F. Razi, aynı yer; Celaleyn /132;Tefsiru’n-Nesefi, 2/50.) Fahruddin Razi, şu nedenlerle “cin”lerin, “şeytan”ların insanlara görünmemesi gerektiğini yazar: ( Bkz. F. Razi, aynı yer.)

    Gelin görün ki, Muhammed, “Şeytanı”, “Cini”, hem de somut bir biçimde gördüğünü söyler: “Şeytanı yere yatırdım, boğuyordum” Nesei’nin Aişe’den aktardığı bir hadise göre Muhammed şöyle der: “Namaz kılarken şeytan geldi. Hemen yakaladım, yere yatırdım, boğuyordum onu. O denli ki, onun dilinin soğukluğunu elimin üzerinde duydum.” İbn Teymiyye, bu hadisi sağlamlıkta Buhari’nin koşullarını taşıdığını belirtir. (Bkz. Takıyyundin İbn Teymiyye, İzahu’d Delale fi Umumi’r-Risale, Mısır, 1369, s. 41. Bu hadis için ayrıca bkz. Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Ter., 288 no.’lu hadisin “izah”ındaki 2 no.lu not.) Şeytanın “yatırılması”, “boğulması” ve “dilindeki soğukluk, bu soğukluğun elde duyulması”, “beş duyu” içine giren, somut durumlardır. Muhammed’in “şeytanı boğarken onun salyasının eline bulaştığını, elinde bunu duyduğunu (hissettiğini)”anlattığı da aktarılır. ( Bkz. Ahmet İbn Hanbel, Müsned, 3/82.)  Bu alıntı Dursun’un 2000’e Doğru Dergisi8 Nisan 1990, Yıl 4, Sayı 15 yazısından alınmıştır.

    “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. ” ( Araf, 27 ) Ayetin gerek meal ve gerekse tefsirlerine baktığımızda müfessirlerin kısmi azamisi cinlerin ve/veya şeytanların insanlarca görülebileceğini ifade etmektedirler. Oysa t.dursun burada psikolojik bir teknik kullanarak henüz konuyu sunarken girişte yazdığı yazısıyla ” Bundan şu çıkıyor “diyerek, cin ve şeytanların insanları görebileceği oysa, insanların bunları göremeyeceğini’’ bir ‘’ön kabul’’ olarak sunmakta ve sanki ’tek tefsir ‘’ buymuş gibi, okuyucunun dimağını ‘’ böyle düşüneceksin’’ gibi bir mantıkla yönlendirdiğini görmekteyiz! Gelin görün ki, Muhammed, “Şeytan”ı, “Cin”i, hem de somut bir biçimde gördüğünü söyler: “Şeytanı yere yatırdım, boğuyordum” Evet, hemen göze çarpan husus, müfessirlerin bu konuyu nasıl yorumladıklarını aktardıktan sonra, ‘’gelin görün ki’’ kelimeleriyle başlayıp,’’Muhahammed şeytanı cini gördüğünü söyler’’ Anlatımdaki mantık hatası veya maksatlı çarpıtmaya dikkat lütfen, sanki Peygamber aleyhisselam, müfessirlerin görüşlerine uymak zorundaymış gibi sonuca ulaşıp okuyucuyu yönlendiriyor. Halbuki bahsi geçen müfessirlerin Peygamberimizin dininde olan ‘’ümmeti’’ sıfatını taşıyan kimseler olarak, Peygamberimize ‘’tabi’’ olmak zorunda olan kimselerdir. Oysa Dursun tam tersi bir mantıkla yaklaşıp Peygamberimizi bahsi geçen müfessir Raziyle ‘’çelişik’’ göstererek, ayetin tefsiri hakkında Razi’yi baz almakta ve Razi’nin Peygamberi Muhammed aleyhisselamı Razi gibi düşünmemekle itham etmektedir. Kaldıki Razi gibi düşünen müfessirlerin karşısında, yine konu hakkında aksini iddia eden ve çoğunluğa göre de haklı olan tefsirlerde, ‘’cinlerin görülebileceği’’ anlatılmaktadır. Dursun, Peygamberin hayatıyla sabit olan vakaları ve Kur’andaki cinlerin görülebileceğine dair ayetleri acaba neden göz ardı etmektedir: (Neml, 39), (Sebe, 12-13) Ayetteki: ‘’ Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir’’ derken cinlerin ‘’mutlak’’ manada ve ‘’hiçbir zaman’’ görülemeyeceğini değil, onların gözetleme işini ve “gizlenmelerini”  ve bunu yaparken ‘’görülemeyeceklerini’’ anlatmaktadır. Konuyla ilgili hadislere baktığımızda bunu rahatlıkla görmekteyiz. Buhari, Vekalet 10; Tirmizi, Sevabu’l-Kur’an 3; Müsned, 5/423;6/52, Müslim, Selam, 139; Muvatta, İ’tisam, 33; Ebu Davud, Edeb, 174; Tirmizi, Ahkam, 2.

   Evet meseleye bu gibi hadislerin ışı altında baktığımızda, cin ve şeytan taifesi olarak tesmiye edilen varlıkların, görülebileceğini fakat, ayetteki ‘’kendilerini göremeyeceğiniz yerlerden sizleri görmektedir’’ ifadesinin mutlak ve her zaman gibi bir kayda değil, muvakkat (geçici) belki sadece gizlenmeleri anında sizler onları göremezsiniz demektedir. Dursun cinler hakkında Kuran’a genel bir zaviyeden bakmayıp sadece ‘’ işine geldiği’’ yerlerini almış, gerisini bırakmıştır. Müfessirler hakkında da , işine gelen Müfessir bu konuda Razi olduğu için burada Raziyi almış, diğerlerini hatta kısmı azamını almayı bırakın, görmemiştir bile. Kaldı ki biz bahsi geçen Müfessirlerin hepsine hürmet duymaktayız ama sonuçta, bir konuda aynı müfessir her zaman ‘’isabet’’ edecek diye bir kural olmadığı gibi , kalkıp ta Peygamberin ümmetinden olan bir müfessirin tefsirini sanki ‘’Peygamber bu tefsire uymak zorunda’’ gibi dayatmaya kalkmanın ne ilmi ve nede akli bir yönü bulunmaktadır.Sonuç olarak diyebiliriz ki , çelişki ve tezat asıl Dursun’un kendisindedir.

                               İnsan’ın Çamurdan Yaratılması

    Kutsal kitaplarda sözedilen “insanın çamurdan yaratıldığı” fikri, kutsal kitapların ortaya atılmasından çok daha önceki çağlarda yaşayan insanların eserlerinde ve efsanelerinde görülmüştür. Bu durum, kutsal kitapların içine bu eser ve efsanelerden alıntı yapıldığının göstergesidir. Bu efsane ve kutsal kitapların ifadeleri şu şekildedir:

1)Gılgamış Destanı: “Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp yazıya attım. Ve bu yazıda ,kahraman Engidu’yu yarattım.”

2)Sümer’lilerin Enuma-eliş Destanı: “Bunun üzerine ben de Ea’nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu’nun kanıyla yoğurdum. İlk insanı meydana getirdim.”

3)Çin Efsanelerinden: “Bunun üzerine Tanrıça Ngüho yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden sınırlarına itti. Ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı.”

4)Mısır’da Luxor Tapınağı’nda bulunan kabartma bir resim: “Kral Amonhotap III olarak betimlenen Tanrı Khnemu çömlekçi çarkında erkek ve dişi iki insanı yaratıyor.”

5)Hesiodos Destanı. “Namlı, şanlı Hephaisdos’u çağırdım hemen. ‘Bir parça topral al, suyla karıştır’ dedim. ‘İçine insan sesi koy,insan gücü koy.”

6)Yunan Efsaneleri’nden: “Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve yoğurdum (Prometheus anlatıyor.) Bir insan heykeli yaptım. Sonra bu heykele ruh verdim. İlk ölümlü yaratıklar oluştu böylece.)

7)Tevrat’tan: “Ve Rab Allah yerin toprağından Adam’ı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu.”

8 ) Kur’an, Mü’minün 12-16: “And olsun ki Biz insanı süzme çamurdan yarattık.”,  Kur’an, Es-Safaat 11: “Hakikat Biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.”, Kur’an, Sad 71-76: “Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona secdeye kapanın.”

   Her medeniyet yaratılışın topraktan olduğunu kabul etmiştir, o halde hepsi birbirinden iktibas ederek inançlarını şekillendirmişlerdir tezini demektedir T. Dursun

    Allah Kuran’da “Andolsun biz her kavme Allaha itaat edin ve Tağuta kulluktan sakının diye bir peygamber göndermişizdir” (Nahl  38) Dikkat edilirse ayet her kavme bir nebi rasul ve elçinin geldiğini ifade eder.

    İslam’ın Tarih anlayışına göre İnsanlık bir tek ana ve babadan türemiştir. Buradan da sonuç insanlar hakiki bir tevhid inancı ve Rabbani bir anlayışla Tarih sahnesinde adımlarını atmaya başlamışlardır gelecek zamanlara, zamanımıza ve bizden sonraki zamanlara. Yani insanlığın başlangıcı bir Allah inancı, Ahiret inanışı, Yaratılış bilinci ile olmuştur.  Elbette bu hakiki inanca bazen zulüm yani şirk karıştıranlar olmuştur. Böylece de hakk dinden uzaklaşıp zaman dilimi içerisinde adım adım ebedi gerçeklerden uzaklaşmış ve yollarını şaşırır olmuşlardır. Ama bu demek tümüyle kültürlerinin ve temel bilgilerinin hepsini unutmuşlar demek değildir. Bilakis taşıya bildikleri kadar bilgi yükünü gelecek nesillerine aktarmışlardır.

    Aktarmışlardır ki sosyalist düşüncenin babası Hegel’in Tarihi determinasyon düşüncesine göre de yapılacak yorum şekli budur… Çünkü Hegele göre Tarihte yaşamış milletler yaşarlar ve ölürler öldüklerinden genç medeniyetlere iyi yönlerini bırakıp tarih sahnesinden silinirler ve yeni genç medeniyet onlardan devraldığı iyilikler ve güzel yönlerle bunları daha da geliştirir.

   Hasılı gördüğümüz şudur ki medeniyetlerin iktibası gerçektir. Bu iktibas alenen Allahın elçilerinden yapılmış bir iktibastır. Çünkü Allah farklı zamanlarda farklı kavim ve gruplara elçilerini göndermiştir.

    Nasıl Hz. Muhammed bize Nuh’un Tufanını, Musa’nın Kıssasını, Yusuf, Yakub, İbrahim, Adem, Hud, Salih ve Şuayb peygamberlerden bahsetti ise nasıl o bize yaratılıştan bahsetti ise o dönemde insanlığa müjdeci olarak gelen nebiler de bu kıssalardan hikayeler anlatmışlardır.

    Hakikat şu ki, Allah zaman zaman insanlara hatırlatıcı olarak elçilerini göndermiş ve onların bilinç altlarında yatan inanç küllenmelerini közlendirmiş ve alevlendirmeye çalışmışlardır. Nihayetinde her insan yaratılış gibi diğer Rahmani gerçeklere muhatap olmuş ve zaman dilimi içinde uzaklaşmışlar ve elbette bazı birikimler ve yaklaşım tarzlarını örf ve adetlerine geçirmişlerdir. Böylece de haliyle destanlarında ve kendilerince tarihi tutanaklarında bu meselleri işlemişlerdir.

    Ayrıca tüm kavimler eğer bu şekilde izah etmişlerse ki tevatür olur çünkü bu kadar farklı kültürü temsil eden insanların bu kadar farklı insanların tek meselede bu kadar ortak beyanda bulunmaları yalan üzere ittifak olamaz. Çünkü bunların bu halleriyle böylesi bir yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün değildir. Bu konuda sitemizde “ Ahiret, beden-ruh ilişkisi.” Adlı yazımız ve “ Kuran’ın kaynağı Sümerler mi?” başlıklı yazılarımızı öneririz.

 

                                         Peygamberimiz ve Tıp İlmi

Dursun, peygamberimizi” tükürüklü ve tükürüksüz” biçimleriyle tedavi ettiğini yazmış ve bununla alay etmiştir (Din bu 2,263) “İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklardan aldığını” söylediği sağlam hadislerin sağlamlıktan öte sahih bile olmadıklarının altını çizmeliyiz. Hele peygamberimizin iyileştirdiği insanlardan ücret aldığıyla ilgili bırakın sahihi zayıf rivayet bile bulamaz Dursun ve bu konuda bilinen tek bir örnek dahi yoktur. Sadece iyileşen hastaların gönüllü olarak getirdikleri hediyeler vardır bunlarında önemli bir kısmını efendimiz iade etmiştir.(Darimi Sünen ,1/10, Hanbel, Müsned, 4/170)

“Biz sizden herhangi bir ücret istemiyoruz bizim ecrimiz âlemlerin rabbi olan Allaha aittir” (Şuara,127, 145, 164, 180)

Dursun acaba o devirde yetişen hekimlerin tıp fakültesinden mezun olup, ihtisas yapmalarını mı beklemektedir? Ayrıca Dursun Peygamberimiz zamanında tedavisi yapılan hastalıkların “Biyolojik ve fizyolojik” olduklarını vurgulamakta ve “Bunların psikolojik tedavi ile ne ilgisi var?” diye sormaktadır. Hâlbuki günümüzde stres ve sıkıntının başta ülser, gastrit, migren, şeker, kanser gibi hastalıklara neden olduğu bilinmektedir. Psikolojik olarak huzurlu olan insanların hastalıklardan daha kolay iyileştiği günümüzde tıbbi bir gerçekliktir. Ayrıca ruhsal bir takım rahatsızlıkların da tıp ilminin meşgul olduğu sahaya girdiği bir gerçektir.

Dursun’un Efendimizin maddi hastalıkları üfürük yoluyla tedavi ediyor iddiası çok hatalı bir görüştür. “Ey Allahın kulları tedavi olunuz.” (Ebu Davut, Tıb,1/11, Tırmizi, Tıb,2, İbn-i Mace Tıb,1, Hanbel, Müsned, 3/156, 4/278 ) diyen peygamberimiz, insanın maddi ve manevi iki yönü olduğunu bildiği için tedavilerinde de psikolojik ve biyolojik her iki yönü kullanmış, birisi için diğerini feda etmemiştir. Zamanın şartlarına göre ilaç, pansuman, dağlama vs. gibi bir takım tıbbi yöntemlere başvurarak hastalıkları tedavi ederken aynı zamanda hastanın ruhsal yapısını güçlendirici, iç dünyasını teskin edici mahiyette dua maksatlı okuma-üfleme metotlarını da kullanmıştır.

Dursun özellikle belli rivayetleri ele almış bütünlüğünden kopardığı parça rivayetlerle İslam’a saldırmaya çalışmıştır. Yine bir örnek olarak Dursun, Peygamberimizin göz değmesi, zehirli hayvan sokması ve nemle denilen yaraları üfürükle tedavi ettiğini ileri sürmüştür. Bu konuda kaynak olarak ileri sürdüğü hadis şudur “Şifa binti Abdillah: “Ben, Hafza’nın yanında bulunduğum bir sırada Hz. Peygamber yanıma geldi ve bana, ‘Hafsa’ya yazı yazmayı öğrettiğin gibi nemle hastalığının rukyesini de öğretmez misin?’ diye sormuştur.” (Ebu davud, Tıb,18/3887, Hanbel , Müsned, 6/286)

Eğer nemle hastalığının tedavisi için uygulanan rukye okuma-üflemeden ibaret olsaydı bunu Peygamberimizden daha iyi yapacak kim vardı? Bunu da Hz. Hafza’ya bizzat kendisi öğretebilirdi. Peki nemle (bir bakıma egzama) hastalığını Şifa binti Abdillah nasıl tedavi etmekteydi:  “Şifa, za’ferân ağacına alır, buna yedi defa rukye yapar, sonra temiz bir taşa koyup ufalar, üzüm sirkesiyle karıştırdıktan sonra nemle yaralarının üzerine sürerdi” (İbni Esir, Üsdü’l Gabe, 7/163, İbni Hacer, el İsabe,8/121) işte Peygamberimizin Hafsa’dan öğrenmesini istediği şifa yöntemi bu idi tabi Dursun’un da anlamadığı!

Hâlbuki aynı konudaki tüm rivayetler bir araya toplansa ortada sorun kalmayacaktır ama Dursun okuyucuyu bilgilendirmek değil, yönlendirmek hatta yanıltmak istemektedir. Devam edelim:

Dursun, Hayber savaşında yaralanan Ekva oğlu Seleme’nin Peygamberimizce üç kere okuyup üflenmesi ve Seleme’nin “Artık şikayetinin kalmamasını” anlatırken, “yaralanmış, gelmiş, nefes etmiş, kalmamış” gibi -mış’lı kelimelerle hafife anlattığı bu olay ( Buhari,Meğazi,38, Ebu Davud, Tıb, 19/3894 ) kaynaklarda geçer. Seleme’nin yarasının sarılıp akan kanının durdurulup ve daha çabuk iyileşmesi açısından Hz. Peygamber efendimiz tarafından kendisine dua edilerek üflendiğini anlamayan Dursun, yine olayı eksik ve tarafgir olarak okuyucuya aktarmaktadır. Bunu nereden anlıyoruz, Hendek savaşında yaralanan Sâd bin Muaz’ın yarasını bizzat Hz. Peygamber, kanını durdurmak için dağlamıştır ve aynı savaşta kolundan yaralanan Ubey bin Ka’b’ı da dağlayarak tedavi etmiştir (Müslim, Selam,74) Peygamberimiz kılıç yarasını okumakla tedavi etseydi Sâd ve Ubey’i niçin okuyup üfleyerek tedavi etmemiştir? Peygamberimiz biyolojik yaraları önce maddi yöntemlerle tedavi etmiş, manevi olarak ta hastanın rahatlaması için okuyup üflemiştir. Sadece maddi tedavi veya sadece manevi tedavi (okuma-üfleme) İslam’da yoktur, İslam her ikisinin birlikteliğini öngörür. Duanın faydaları, okumanın yararları için sitemizdeki “ İslami emirler ve hümanizm” başlıklı yazımıza bakılabilir.

Dursun, Hz. Ali’nin göz ağrısını tükürüğü ile tedavi etmesini diline dolar. Dursun’un “İlginçtir ki” diyerek başlayan cümlesinin aslında hiçte ilginç olmadığını ispat edelim. Önce bu olayın savaş başlamadan hemen önce, anormal şartlar hakim olduğu bir anda, hızlı tedavinin gerektiği bir ortamda geçtiğini unutmayalım (Buhari, Cihat,102, Müslim, F.Sahabe, 34/2406 )

Tükürük içindeki enzimlere baktığımız zaman (Meydan Larousse, 12-33) tükürükteki Pityalin adlı enzimle, dezenfektan etkisi gösteren, dolayısıyla ağzı enfeksiyonlardan koruyan Lizozim adlı kimyasal madde tükürüğün hafif bir antiseptik etkisi göstermesine neden olur (Doktorumuz, Tıp Ansiklopedisi,7-2350) Parapsikolojide bazı insanların özel yeteneklerle doğduğu anlatılmakta ve bu konu ilmi olarak ispat edilmektedir. Peygamberimizin de böyle özel kişilerden olduğu sabittir. Özellikle Peygamberimizin kendisinin uyguladığı ve bizzat işe yaradığının tarihteki örnekleriyle şahit olduğumuz bu durum peygamberimize özeldir ve zaten Peygamberimizde tükürük ile tedaviyi hiçbir zaman emretmemiştir. İslam tarihinde de böyle bir metoda hiç rastlanmamıştır.

Opiorfin molekülünü 2006’da keşfeden Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nden Catherine Rougeot ve ekibi, genetiği insana yüzde 99 benzeyen fareler üzerinde deney yaparken buldukları molekülün bazı antidepresanlar kadar etkili olduğunu belirledi. Molekül üzerinde sürdürülen araştırmalarda, “Opiorfin”in depresyona karşı etkili olabileceği de tespit edildi. “Journal of Physiology and Pharmacology” adlı dergide iki makale yayımlanan bilim adamları, opiorfinin morfin kadar etkili olmasının yanı sıra, yan etkilerinin çok daha az olduğunu belirtti. Araştırmacılar ayrıca bu molekülün “İmipramin” adlı antidepresan kadar etkili olduğuna ve yan etkisinin bulunmadığına dikkati çekti.   

  Tükürük, salgı bezini terk ettiğinde doğal olarak sterildir (mikropsuz). Tükürük salgısı içerdiği kimyasal ve biyolojik ajanlar sayesinde anti mikrobik (mikrop yok edici) etki yaparak ağız-diş sağlığında koruyucu rol oynar. Son bulgular, tükürüğün çok sayıdaki zararlı organizmaya karşı bizi savunan karmaşık bir madde olduğunu ortaya koyuyor.

                             Hz Hasan, evlilikleri ve Hz Muhammed

Dursun, Gazali’den yaptığı alıntılar ile güya Hz Hasan’ın çok evlilik yaptığını, efendimizin de Hz Hasan’a “ Sen vücutça da huyca da bana benziyorsun ( Gazali, İhya, II/38 ) diyerek onun kadınlara düşkünlüğünü övdüğünü, dolaylı yönden efendimizin de kadınlara düşkün olduğunu kendi ağzından söyletmeye çalışır. Bu bakış açısı Gazali’nin İhya’sındaki metni tahriften başka bir şey değildir. Çünkü Hz Hasan, efendimiz vefat ettiğinde altı yaşında bir çocuktu ve henüz evlilik çağına ulaşmamıştı. ( İ. Esir, Usdu’l-Ğabe, II/11 ) Dolayısı ile efendimizin bu sözü Hasan küçükken, onu severken söylemiş olmalıdır. Dursun, efendimizi gençliğinde bile yapmadığı anormal davranışları onun 50 küsur yaşından sonra yaptığını iddia edebilmiştir hem de rivayetleri çarpıtarak. Yine Dursun kitabında Enes’ten gelen bir rivayeti tahrif ederek,” Hz Peygamber 9 ya da 11 karısı varken, gecenin veya gündüzün belli saatlerinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu.” ( Din bu I/45) demektedir. Hâlbuki Dursun’un delil gösterdiği Tecridi sarih Ter. Hadis No: 192’de, “Hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu.” İfadesi geçmez, böyle bir ifade yoktur hadiste. Efendimiz aile reisi, imam, ordu komutanı, peygamber ve aynı zamanda kadınların özel sorularını cevaplamak üzere eşlerinin evlerinde toplantılar yaptığı, oldukça meşgul biri idi. Ev ihtiyaçları dâhil her türlü gereksinimi için hanımlarını ziyaret etmesi çok normaldir. Zaten Dursun’da Başka rivayetlerde “40 erkek gücünde olduğu bildirilir, bunda bir abartma olduğu açık”  ( Din Bu I/6-47) demektedir. Mademki bunlar doğru değil, abartma, o zaman neden doğru imiş gibi bunlara dayanarak efendimizi kötülemeye çalışır bu zat acaba? Dilinden düşürmediği “ Bilim ve aydınlanma “ bu mudur?

                                      Ateist- oryantalist ittifakı

 Oryantalistler de ateistler de kaynaklara ekleme yapmak konusunda hiçbir utanma hissetmeden ekleme yapar, çıkarırlar. Bilimsellik değil, ideoloji, önyargı onları yönlendirir. Mesela efendimizin Hz Zeynep ile evlenmesi ile ilgili iki örnek verelim:

  “Gençliğinin bütün taraveti içinde utanç ve şaşkınlıktan kıpkırmızı kesilen bu dağınık kıyafetli güzel kadın.” ( Emile Dermenghem, Muhammed’in hayatı, S. 367- 370). Bu da Türk ateistlerden T Dursun’a ait: 2000’e Doğru dergisinden “Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir.” Hâlbuki her iki ekleme de hiçbir rivayette geçmez ama oryantalist ve ateistlerin kafa yapısı, bakış açısı, bel altı vurmada birbirleri ile yarışmalarına ilginç örnektir bunlar.

  Din bu 1 sayfa41’de oryantalist  Leoni Caetani’den alıntı yapan Dursun,  42. sayfada ise  “Ne ölçüde doğru, kesin bir şey söylenemez kuşkusuz” diyerek alıntıların gerçekliğinden kendisinin de emin olmadığını belirtir. Ama İslam düşmanlığı bu dayanışmayı zorunlu kılar, öyle ya, doğru değilse neden alıntılarsın, doğru ise neden şüphe içindesin?

 Ateistlerin de oryantalistlerin de yüzyıllardır İslam hakkında ileri sürdükleri ithamlar aynıdır, Kuran’ı Muhammed mi yazdı, Kuran’da çelişki, Peygamberimizin evlilikleri, İslam’da kadın hakları vb. Cevaplar verilirken gerçekler bir şamar hatta Osmanlı tokadı gibi her iki kesimin yüzüne çarpar.

 

Soru: Selamın Aleyküm saygıdeğer mümin kardeşim size bir soru sorucam www.td—-.com/forumlar/showthread.php?t=208 bu linkteki iddialar doğrumudur?

( Hz Ömer hakkındaki iddialar ve cevapları )

Cevabımız:

                                                      Resmin tamamına bakınca !

   İslam tarihini, olayları ve zayıf rivayetleri alt alta sıralayıp, İslam’ın Şii- alevi- yorumunu haklı çıkarma gayreti içinde imiş gibi gösterip ateizm propagandası yapan, önyargı ve tek taraflı bakış açısı ile kaleme alınmış bir yazı örneğidir belirttiğiniz yazı. Kaynak olarak devamlı tek kişinin kitabından alıntı yapma gayreti ve 1000 küsur yıldır sahabeyi kötüleyip güya ehli beyti yüceltme güdüsünü ateist sitede yapmaya çalışan zihniyetin değerlendirmesini birazdan ele alacağız. Klasik ” Ehlibeyt Hz. Muhammed’in cenaze işleri ile meşgulken, öbür taraf biat işini organize ediyordu” şeklindeki değerlendirme  ile ilk kez karşılaşanlar tereddüt geçirebilmektedirler ama resmin tamamını görmek isteyenler amacın aslında ehli beyt taraftarları olduğunu iddia edip, sahabenin büyük kısmını ağza alınmayacak iftiralarla vasıflandıranların aslında İslam’a saldırmak amacını güttüğünü görmemiz gerekmektedir. Zaten ateist bir sitede bu yazının kaleme alınması da gerçeği arayanlar için ilk hareket noktası olacaktır diye düşünmekteyim.

    Bu zat bunlarla yetinmiyor daha sonra sanal bir sözlükten ” Kuran’ın gerçek yazarı olduğu düşünülen kişi ” diye Hz Ömer’den bahsedildiğini aktarıp bu yorumu yapanı övmektedir. Daha sonra ise bu şahıs bununla iktifa etmemekte, hiç bir oryantalist kitapta rastlamadığım ( Sadece Caetani’nin kitabında ki o da bu seviyede iddialı olmayan bir kaç cümleden ibarettir ki Caetani’ye cevaplar sitemizde mevcuttur)  bir görüşü de destek-delilsiz ve fütursuzca ileri sürmektedir:” İslamiyet’in gerçek kurucusu bana göre Ömer’dir.”

 Sargon müstear isimli yazar “Yukardaki film gibi birçok öyküde despotluk sembolü “kılıç” ile adalet nasılsa birleştirilmiş” diye yorum yaparken acaba adaletin temsilcisi heykelin elinde ne olduğunu bilmemekte midir?

“Hinde Araplarda kadınların yönetici konumlara kadar çıkabildiğini gösteren bir örnek aynı zamanda” diyerek, savaşta şarkı söyleyip insanları savaşa kışkırtmak ve efendimizin amcasının ciğerlerini elleri ile kesip çiğnemek dışında tarihe bir not düşülmeyen – Ama yinede efendimizce daha sonra af edilen bu kadını bu yazar nasıl oluyor da ” yönetici ” olarak nitelendirebilmektedir? Savaşmadığı için miras hakkı kazanamayan, diri diri gömülen, çadırlarda bedeni satılan kadınları, sadece İslam’a saldırabilmek için yönetici konumuna getiren bu kişi ne kadar bilimsel, tarafsız biri olabilir ki?

   Bu zatın verdiği kaynakları sıra ile incelemeye başladım. Hiç biri açılmıyor. Sadece 4. sıradaki kaynak verdiği siteden eleştirdiği rivayeti okuyoruz. Bu zat aynen şunları yazıyor: ” Komedi burda da bitmiyor. Sayın yazar adeta herkesle dalga geçiyor. Ömer’in adını Ömer bin Abdülaziz diye yazıyor, halbuki adı Ömer bin Hattab’dır. Adamın biri cehaletten midir, yoksa milletle dalga geçmek için midir nedir”

Bu şahıs güya Ömer b. Hattab hakkında kendi deyim ile ” masal uyduruldu” derken aslında Hz Ömer’in torunu Ömer b. Abdülaziz hakkında, Torun Ömer’in büyük ahlaki örneklerini sanki kaynak verdiği site karıştırarak Ömer b. Hattab için anlatıyor zannederek aslında kendi cehaletini ortaya koymaktadır. Arada sadece Hz. Ömer’in devlet malı mumu kullanması olayı torun Ömer için aktarılmaktadır, geri kalan tüm rivayetler zaten torun Ömer için tarihi kitaplarda anlatılmaktadır. Bu şahıs ise tüm riayetleri Ömer b. Hattab’a – kaynak sitede böyle bir iddia yokken – isnat etmekte, sonra kendi çarpık ve yanlış mantığını doğru kabul edip eleştiriye başlamaktadır.

   Kısaca Şiilik- Alevilik kılıfı ile ateizm propagandası yapılmaktadır. İşin ilginci efendimizin vasiyet yazmak istemesi ile ilgili “İslami kaynakları delil gösteren” bu mezhepçi ateist, iş Hz Ömer’i takdir eden rivayetlere gelince bunları masal, torunu hakkındaki rivayetler ile Hz. Ömer karıştırıldı gibi sübjektif yorumlar yapmaktadır. Bu metot ise bana hiç yabancı değildir: Oryantalistler tam da bu metodu kullanmaktadırlar.

Kısaca insan ateistse açıkça ateistliğini ilan etmeli, ne diyecekse kimliğini açıkça ortaya koyup öyle söylemelidir,hele oryantalist ağzı – metodu ile İslam’a saldırmaya çalışırken – ki amatörce ve oryantalist zihniyet- metodu ile bunu yaparken hiçte becerememekte ve bunun farkında olan yazar, hedefine Müslümanları ikiye bölerek varmaya çalışmaktadır. Murted müstear ismini kullanna ateist site yöneticisi de aynı metodu kullanır:” Şiilerin tutumu yani bir tarafı lanetleyip diğerine taraf olmaları çok daha tutarlı.” Zaten daha sonra yazanlar sadece Hz. Ömer değil efendimize de hakaretleri kapsamaktadır. Tüm bu iddialara cevaplar ise sitemizde bulunmaktadır.

   Bizi birbirimize kırdırmaya çalışanların oyununa gelmeyelim. Biz;Şii sunni İslam ümmetini birer parçasıyız, oryantalist piyonu ateistlerin ise muhalifi. Selametle.    Muhammed EHAD

turan_dursuna_cevaplar-2-1

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

  1. misafir dedi ki:

    bir dünya yazı yazmışsınız
    iyi güzel peki adam hayattayken neden karşısına çıkıp iki kelam eden olmadı defalarça tartışacak adam arıyorum dediğinde kimse meydana çıkamadı bunun sebebi nedir.

    CEVABIMIZ:
    Sayın misafir, sitemizdeki ‘Kuran’da çelişki yoktur’ adlı yazımızda bir küçük paragraf geçer, dikkatinizden kaçmış olabilir:
    “Dursun yazdığı yazılarda “Müslümanların Pehlivanı yok diyerek” uzun süre havasını attı. Ama Molla Sadreddin Yüksel’in yazdığı “Makaleler” adlı kitap, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin ortaya çıkıp tarafsız bir zeminde tartışmayı kabul etmesini görmezden gelir. Diyanet’in ” Muhatap alıp reklam yapmama” kuralını ise istismar eder. Ahmet kekeç’in karşılıklı sohbetini tahrif ederek dergide yayınlar!”
    Kısaca ya kendisini muhatap kabul etmeyenler, ya adam yerine koyup yapılan sohbetleri tahrifi ya da karşılık bulan pehlivanlık davet ve cevaplarını görmemezlikten gelip ‘bunlardan habersiz siz gibi arkadaşlara’ kendini iyi pazarlamıştır zamanında Dursun.
    Dursun gibi bir çok ateist İslam’a saldırmıştır. Ama onlar tozlu sayfalar arasında unutulurlarken, İslam hala güncelliğini ve aydınlık ışığını insanlığa yaymaya devam etmektedir. Dursun değilse de fikirleri ve cevapları ortadadır! Bu konuda özellikle “Turan Dursun’un hayatı ve kitaplarındaki metodun eleştirisi ” adlı yazımızı tavsiye ederiz, en azından bu sayede onu daha iyi tanıyacağınıza eminiz. Selamlar

  2. Acar dedi ki:

    Peygamberin hz aişe ile çocuk yaşta evlilik yapması, pek çok eşinin olması , eşleri ve cinsel yasami ile ilgili iddialar kafa karıştırıyor.

    CEVABIMIZ:
    Yalçın bey,
    Bu konuyu “Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?” konusunda detayları ile ele aldık. Sizi tatmin etmeyen bir yön varsa bizimle lütfen irtibata geçiniz, selam ile

  3. Ercan dedi ki:

    Hocam yanılıyorsunuz recim inkar edilemez.. neden nesh ve meshu göndeme getirmiyorsunuz . İslam da bütün fırkalarda sadece bir kişi recim mi inkar ediyor.. siz o firkasindasiniz. Oryantalistlik ve reformistlik buna denir

    Cevabımız
    Eğer ayet hadis ile bir kişi konuşuyorsa ona bu kadar ağır ithamda bulunmamak gerektiği dusuncesindeyim! Her konuyu halledelim de bu konu ihtilaflı olsun aramızda Ercan kardeşim, dua edin. Selam ve dua ile

  4. Arda dedi ki:

    hocam nisa 34 te bızım muslumanlar her ne kadar son zamanlarda darabenın yol ayırmak anlamına geldıgını soylesede neden butun eskı ıslam alımlerı dovun dıye meal vermıstır

    CEVABEN
    Arka kardeşim,
    Bu konu islam’da kadın hakları adlı yazıda ele alındı!
    Her ne mana verilirse verilsin amaç kadın dövmek değil, yazımızda bu ele alındı! ayrıca, “modernizm ve kadın” adlı sayfayı tavsiye ederiz.
    Neden bu anlam son zamanlarda verilmeye başlandı, sosyo-ekonomik ve kültürel bir çok nedeni var. Mesele, eziklik hissetmeden, İslam!ı yaşamak ve dünyaya adaleti yaymak. Gerisi uzun ve derin konular…
    Selam ile

Yorum Yaz


Yukarı Çık