Kur’an’daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap

3.627 kez görüntülendi

Kur’an’daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap

Benzer içerikli yazılara, ‘Ateistlere cevap, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, Kur’an ve mecaz, Müşkilü’l-Kur’an, Kur’an ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar’ adlı yazılardan ulaşılabilirsiniz.

.

Kur’an’da çelişki yoktur!

Yüce Yaradan, “Kur’an’ı   düşünmüyorlar mı? Eğer o  Allah’tan  başkası  tarafından  indirilmiş   olsaydı, onda birbirini tutmayan çok şeyler  bulunurdu.” (Nisa, 82) buyurmaktadır. Ateistler ise Kur’an’da birbiri ile çelişen, birbirine zıt ve çelişkili ayetler olduğunu ileri sürmektedirler. Hâlbuki “Çelişki bulundu zannedilen ayetlerde, yeterli bilgiye sahip olunduğunda hakiki anlamda bir ihtilafın söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır.” (Flamur Kasami, Kur’an’da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 119) “Kur’an semasının yıldızları olan ayetler, gökte intizamsız görünen yıldızların hali gibidir. Üstünkörü bakan, bilgisiz biri onların dağınık zanneder, onların aralarındaki münasebetleri bilen bir astronomi uzmanı ise, nasıl dakik bir saat gibi işleyen bir nizamla yürüyüp kâinattaki ahengi ve dengeyi sağladıklarını bilir.” (Dr Sabri Demirci, Kur’an’da çelişkili ayetler meselesi, s. 12) Çelişkili olduğu iddia edilen Kur’an ayetlerinin “öncesi veya sonrasının okunması, aynı konudaki ayet ve hadislerin bir arada değerlendirilmesi, yapılan çevirilerde kelimelerin karşılıklarının Türkçeye tam anlamı ile aktarılamaması,  ayetlerin neden indiğinin (sebebi nüzul) bilinmesi veya Arap dili edebiyatının bazı inceliklerinin bilinmesi” durumunda, çelişkili zannedilen ayetlerde bir sorun olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu nedenledir ki, “Kuran’ın indiği ortam, dil üstatlarının nitelik ve nicelik açısından zirvede olduğu bir ortamdır. Tarihi hiçbir kayıtta onlardan tek bir kişinin, ‘Kur’an dilinin bozuk olduğunu’ söylediğine rastlanılmamaktadır.” (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu’l-Kur’an’ı Yeniden Değerlendirmek, s. 29, 32) Zaten aşağıda bu konuda bol bol örnek görecek, hemen hemen tüm çelişki iddialarının bu kurallar uygulanınca ortadan kalktığı görülecektir! Kur’an’daki bazı ayetler ise, Kur’an’ın ‘müteşabih’ olarak adlandırdığı ayetleridir ki, onları da İslam âlimleri ‘Müşkilü’l-Kur’an’ adlı eserlerde ele alarak tek tek açıklamış ve aralarında bir çelişkili olmadığını ortaya koymuşlardır. (Bu konuda ‘Müskilü’l-Kur’an’ adlı yazımıza bakılabilir.) İbni Kuteybe hicri üçüncü asırda İslam düşmanlarının “ayetleri yerinden/bağlamından saptırıp onu asli mecrasından ayırarak” Kur’an’da çelişki bulmaya çalıştıklarını ifade etmektedir. (Kuteybe, T. Müşkilu’l-Kur’an, s. 22) O zaman olduğu gibi günümüzde de oryantalist ve ateistler benzer çaba içine girmişler ama hepsi İslam alimlerinin titiz çabaları ile hezimete uğramıştır. İslam alimleri bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, “Kur’an ilminin en büyük değeri ve zevki, uyumlu çeşitlilik içinde müteşabih ayetleri muhkem olanlarla kıyaslayarak Kur’an ayetlerinden Allah’ın hükümlerini okuyup bulmaktır.” (Zemahşeri, el-Keşşaf, I/563) demişlerdir. Kısaca ortada ne bir sorun vardır ne de ateist veya oryantalistlerce ortaya çıkarılan, Müslümanların gizlediği gizli saklı bir konu. Aslında ortadaki tek sorun, İslami kaynaklarda zaten bulunmakta olan cevaplardan ümmetin haberdar olmamasıdır, ‘OKU’mamasıdır!

Reel veya sanal alemde 2023 tarihi ile, 33 senedir karşılaştığım iddia ve ithamları derleyip cevaplarımla aşağıda siz okuyucuya sunuyorum.

Ankebut, 13 ve Fatır, 18. ayetler çelişiyor mu? Bir kişi başkasının günahını yüklenir mi yüklenmez mi?

“Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir.” (Ankebut,13); “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.” (Fatır, 18; Necm, 38) Başkasının günah işlemesine neden olmak (Ankebut, 13) ile kendi günahından başkasının sorumlu olması (Fatır, 18; Necm, 38) farklı şeylerdir. Normal şartlarda tabii ki bir insanın günahını başkası yüklenmez. Yani, Hıristiyanlıktaki asli suç veya babasız doğan çocuklara yapılan sıfatlamaları İslam asla kabul etmez. Suçun şahsiliği esastır. Ama nasıl ki kanunlarda ‘suça teşvik’ diye bir madde varsa aynı durum ayetlerde de söz konusu olmaktadır. Ankebut, 13. ayet, ‘kötülüğe neden olmak, kaynaklık teşkil etmek, kötülüğe ön ayaklık yapanın alacağı günah yükünden’ (Taberi, VIV/94-95; Razi, VV/18) bahseder ki bu konuda başka ayet ve hadisler de vardır: “Kıyamet günü kendi günahlarını ve ilimsizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını taşımaları için bunu söylerler.” (Nahl, 25), “Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Nisa, 85); “Kim İslam’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam’da (Müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Riyâzu’s-Salihîn, 19, bab. 172. hadis, s. 158) Kısaca, kimse başkasının günahını yüklenmez (Fatır, 18; Necm, 38), eğer başkasının günah işlemesine neden olmuyorsa! (Ankebut,13)

Muhammed yalan söylüyorsa veya yanıldıysa bunun cezasını kim çekecektir? 34:50’de Muhammed: “Ben eğer sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem bu da rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz o hakkıyla işitendir, kuluna çok yakındır.” der. bu sav, Kur’an’daki birçok diğer savla çelişmektedir, örneğin “inkar edenler iman edenlere, “yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim” derler. Halbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır.” (29 :12) yani Muhammed insanları yanılttıysa, günahı sadece onun boynuna olmayacak, yanılttığı insanlar da günaha girecektir. Muhammed’in iddia ettiği gibi günahı sadece kendi boynuna olmayacaktır. Kur’an kendiyle çelişmektedir.

Hiç bir kimse başkasının işlediği bir suçtan sorumlu değildir. Temel kural budur: “Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 7-8), “Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiç bir şey (alınıp) taşınmaz. Akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz).” (Fatır, 18), “De ki; Âllah’a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz.” (Nur, 54), “Ey iman edenler! Rabbınıza karşı gelmekten sakının! Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun!” (Lokman, 33) Ama bazen insanlar kendi yaptıkları günahların sorumluluğu kadar başkalarını kötülüğe yönlendirmeleri halinde onlarında günahlarından bir kısmını da yüklenirler. Hukukta da bu böyle değil midir? Suçlu kadar ama ona yardım yataklık yapan da ceza alır. (TCK M 39) “Kıyamet günü kendi günahlarını ve ilimsizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını taşımaları için (bunu söylerler). İyi bilinsin ki, işledikleri suç ne kötüdür!” (Nahl, 25) Aynı şey güzel şeyler için de geçerlidir: Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor“Her kim İslam içinde güzel bir çığırı açarsa ve bu güzel çığır kendisinden sonra da tatbik edilip sürdürülürse, kendi sevaplarından hiçbir şey eksilmeksizin, onu sürdürenlerin sevaplarının benzeri, kendisi lehine yazılır. Ve her kim de İslâm içinde kötü bir âdet çıkarır ve bu kötü âdet kendisinden sonra da sürdürülürse, kendi günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin onu sürdürenlerin günahlarının benzeri de o kimse üzerine yazılır.” (Müslim, İman, 15; Tirmizi, İlm, 14) Kısaca Kur’an’dan hüküm çıkarılmak isteniyorsa o konu ile ilgili tüm ayetleri bir araya getirip sonra bir hükme varmaya çalışmalıdır. Aradan, seçmese, cımbızla genel içeriğinden koparılarak alınan ayetlerden ancak ateistçe sonuçlara ulaşılır. Bu arada ateist merak etmesin, Hz resul kimseyi aldatmamıştır! Ayrıca ateistler asıl kendi ideolojilerini takip edenlerin sonunu düşünsünler!

Kaç tane melek Meryem’le konuşuyordu?

“Meryem’e ruhumuz (Cibril’i) göndermiştik.” (Meryem, 19); “Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı” demişti.” (Ali İmran, 43) Kur’an bizlere Hz Meryem’in sadece bir kere meleklerle konuştuğunu söylememekte aksine meleklerin birden fazla Hz Meryem’e görüldüğünü açıkça ifade etmektedir. “Zekeriyya, Meryem’in yanına mihraba her girdikçe yeni bir yiyecek bulur ve: ‘Ey meryem, bu sana nereden?’ derdi.” (Ali İmran, 37) Bu ayet bize meleklerin devamlı Meryem annemizle irtibatlı olduğunu açıkça bildirir. Yukarıdaki ilk iki ayet bize iki farklı zaman ve mekândan bahsetmektedir. Meryem suresindeki ayetlerde Meryem’in Cebrail ile karşılaşmasında söz edilir. Ali İmran suresindeki ayetlerde ise anlatılan farklı bir olaydır. Bu başka bir yerde, başka bir zamanda Meryem ile meleklerin konuşmasından behsedilmektedir. Dolayısıyla bir yerde çoğul  meleklerden söz edilmesi diğer yerde ise tek ruhtan (Cebrail) söz edilmesi arasında bir çelişki yoktur. Zaten iki Cebrail olduğuna dair hiçbir rivayetlerde İslami eserlerde geçmez.

Allah’ın bir günü dünyadaki kaç güne eşittir?

“Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 47); “Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir.“ (Secde, 5); “Melekler ve Ruh (Cebrail), O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.” (Mearic, 4)  İlk ayette ‘Allah katındaki’ bir günden; İkinci ayette ise ‘yükselen işlerden’; Üçüncü ayette ise, ‘Meleklerin ve ruhun’ çıkışından bahsedilmektedir. Dolayısı ile farklı iki konu ve farklı iki zaman söz konusudur. Bir ateistte aklınca espri (!) yapmış; “Cebrail, Hz Muhammed daha doğmadan 50.000 yıl önce yola çıkmış olmalı.” diye. Hâlbuki mesafe insan için 50.000 yıl olabilir ama melek için bu süre 1 gündür. Herhalde ayetler okunurken sadece rakamlara odaklanıldığından ve rakamlar arasında bir fark çelişki gibi algılanmaktadır. Hâlbuki ayetlerde anlatılan zamanlar kadar olaylarda farklıdır. Ayette geçen Arapça kavram, “Ke elfi senetin” şeklindedir. Arapça, ‘ke’ bağlacı ‘gibi’ anlamındadır ve teşbih için kullanılır, ‘gibi, kadar’ manasındadır. Yani, ‘50.000 yıl gibi, kadar’ şeklindedir ayet ki bu da izafiliğe işaret eder! İzafiyet teorisine göre bir cismin hızı arttıkça, onun için zaman yavaşlar. Örneğin 30 yaşında iki ikiz kardeş düşünelim. Birisini bir uzay gemisine koyalım. Işık hızında ya da buna yakın bir hızla bu uzay gemisinin bir saat gittiğini düşünelim. Bu gemi dünyaya geri döndüğünde gemideki kişi için zaman sadece bir saat geçmiş olsa da, yeryüzünde geçen zaman 30-40 yıl arasında olacaktır. Uzay gemisindeki ikiz kardeş hala 30 yaşında iken, yeryüzünde yaşayan kardeşi 60 yaşına gelmiş olacaktır. Yani, geçen süre ‘yeryüzündekine göre 30 yıl süren bir saatlik gemi yolculuğu’ söz konusudur. Melekler nûr (ışık), işler ise maddi bir yapıya sahip olmadıkları için insanlara göre çok daha hızlı yol alabilmektedirler. “Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır.” (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s.54)

Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır?

“Gökleri ve yeri altı günde yarattık da en küçük bir yorgunluk çekmedik.” (Kaf, 38 Ayrıca; A’raf, 54; Hud, 7; Yunus, 3) Kur’an’da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an’ın terimlerini yine Kur’an’ın bütünlüğünü göz önüne alarak ancak doğru şekilde anlayabiliriz. Kur’an’ın ayetleri birbirini açıklar. Kur’an’da gün kelimesi birçok anlamda kullanılmıştır. Sadece ‘gündüz veya sadece gece’ anlamında kullanıldığı gibi ‘an, devir’ anlamlarında da kullanılmıştır. (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? Deizme Cevap, s. 57) “M.S. 16. Yüzyıl müfessirlerinden Ebu’s-Suud; ‘yaratılışa, her zaman kullandığımız anlamdaki günler halinde değil, ‘dönemler’ halinde gerçekleşmiş gözüyle bakmalıdır.’ demektedir.” (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur’an, s. 221) “Gün diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı ‘yevm’ Arapça’da ‘güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi’ manasına geldiği gibi, ‘ne kadar zaman olursa olsun herhangi bir vakit dilimi’ anlamında da kullanılmaktadır.” (Rağib el- Isfehani, el-Mufredat fi Garibil Kur’an, Darul Kalem, I/894) Kur’an’da gün kelimesinin çeşitli uzunluktaki “zaman devresi” anlamında kullanılmış, ‘gün’ kelimesi de bazı yerlerde ‘devir’ anlamında kullanılmıştır.” (Maverdi, en-Nüket, II/229; İsfahani, Müfredat, “yvm” maddesi) Arapça’daki yevm/gün kelimesi, “24 saatlik zaman birimi dışında dönem, çağ, zaman” anlamlarına da gelir. (E. W. Lane Arabic English Lexicon (1863), sayfa 3064, ayrıca bakınız:  The Hans Wehr Dictionary of Modern Written Arabic, sayfa 1110) Kur’an’da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm kavramı yoktur. Araplarda gün/yevm kelimesinin çoğulunu (Eyyamu’l-Arab) “Arab’ın hadiseleri” diye yani ‘olaylar’ anlamında kullanırlar. Eski Araplar, yevm kelimesinin çoğulu olan “eyyam” kelimesini ‘devlet ve yönetim zamanı’ manasında kullanmıştır (Ferâhîdî, Ebû ‘Abdirrahmân el-Halîl İbn Ahmed, Kitâbu’l-‘Ayn, nşr. Mehdî el-Mahzûmî-İbrâhîm es-Semerrâî, VIII/433; ez-Zebîdî, IVV/115-116; İbn Manzûr, VII/649) Kur’an’ın geneline baktığımız zaman  “yevm” kelimesinin Kur’an’daki ağırlık merkezinin göreceli olduğu görülmektedir. Kur’an’da yevm kelimesi ile “mutlak zaman” (Râzî, tefsir, VVXIII/155; Yazır, I/82)  anlamında da kullanılmıştır. Mesela, “Yer başka bir yere, gökler de (başka gökler) haline getirildi gün” (İbrahim, 48)  ayetinde geçen gün kavramının gündüz yahut gece veyahut da hem gündüz hem gece olması mümkün değildir (Râzî, VIV/115-116) Çünkü bu ayette, kıyametten bahsedilmekte dolayısı ile günü meydana getiren kozmik yapı bozulmuş olmaktadır. Yine “Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar” (Naziat, 46) ayetindeki gün kelimesinin de 24 saat ifade etmediği ortadadır. “Sura üflendiği gün” (Enam, 73); “Allah sizi çağıracağı gün” (İsra, 52); “Kıyamet koptuğu gün” (Rum, 55); “Hesap günü” (Yasin, 54) ayetleri içinde aynı durum söz konusudur. Kur’an’da yevm kelimesinin kapsadığı zaman; ‘an’ (Rahman, 29; Râzî, Tefsir, VII/101), ‘gün, ay, yıl, asır, devir ve bilinen-bilinmeyen zaman ölçülerinden herhangi biri’ (Yazır, Tefsir 1/82) anlamlarında olabileceği gibi; ‘fetih günü’ (Secde, 28, 29); ‘çetin gün’ (Müddessir, 9); ‘göç günü; konaklama günü’ (Nahl, 80) tamlamalarında da gün kelimesi bilinen 24 saat anlamından çok farklı manalarda kullanılmıştır. Ali İmrân sûresinin 140. ayetinde geçen “eyyam” kelimesi de yine 24 saat anlamında olması imkânsızdır: “Eğer siz bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz” (Kurtubî, IV/140; Yazır, II/1182) Kısaca Kur’an da yevm/gün kelimesine mutlak zaman anlamı kazandıran bir kullanımı kesin olarak ortaya koymak mümkün değildir.  (Dr. Faiz kalın, Felsefe ve bilimin ışığında Kur’an’da zaman kavramı) Dolayısı ile Kur’an’da “Gün, belirli devir, dönem veya süreler.” (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 402) anlamında kullanılmıştır ki, bu “Ayetteki gün kelimesi devir anlamındadır.” (Flamur Kasami, Kur’an’da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 137)  

Konumuza devam edelim: “De ki: “Gerçekten siz mi ‘yeri iki günde yaratanı’ inkâr ediyor ve O’na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” (9) “Yeryüzünde onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki ‘rızkları dört günde takdir etti.” (10) “Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi’; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler.” (11) “Böylece onları ‘iki gün içinde’ yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)’ın takdiridir.” (12)  (Fussilet, 9-12) 9. ayette yerin yaratılmasının iki günde olduğu bildirilmektedir. 10. ayette ise dağların ve besinlerin takdir edilmesinin 4 günde olduğu söylenmektedir. ‘Yerin ve göğün yaratılış süreci beraber gerçekleşmiştir.’ Allah göklerin ve yerin birleşik iken onları birbirinden ayırdığını başka bir ayette şöyle bildirmektedir: “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık.” (Enbiya, 30) 11. ayete bakarsanız burada ‘duman halinde olan göğe’ yönelindiğinden  söz edilir. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi ‘bir gök vardır, daha önceden yaratılmıştır.’ Dolayısı ile bundan sonra bir ‘yaratma söz konusu değildir.’ 12. ayette zaten yaratılan yani var olan göğün 7 kat olarak ‘düzenlenmesinden’ söz edilmektedir. Bu 12. ayette geçen ifade ‘yaratmaktan farklıdır.’ 9. Ayette yaratmak için “haleka” fiili kullanılırken, 12. ayette yaratma değil ‘düzenleme anlamına gelen “Kazâhune”  kelimesi kullanılır. Yani burada yaratılmış bir şeyin daha sonradan ‘düzenlenmesi’ söz konusudur.  Bu düzenleme 2 gün sürmüştür. Bu bir ‘yaratılma değil bir düzenlemedir.’ Zaten kullanılan farklı kelimeler de bunu açıkça göstermektedir. Düzenleme, 6 günde yaratmanın dışındaki bir süreci ifade etmektedir. ‘Yaratılmanın olduğu kısım 9. ve 10. ayette bildirilen 6 günde tamamlanmıştır.’ Fussılat 9-12. Ayetlerde anlatılan özetle şudur: İlk iki günde yer yaratılmaya başlanmıştır. Sonraki dört günde yeryüzündeki dağlar oluşmaya başlarken bir yandan da atmosfer oluşmaya başlamıştır. Toplam olarak yerlerin ve göklerin yaratılması bu 6 günde meydana gelmiştir. Sonra yaratma süreci bitmiş ve düzenleme süreci başlamış, gökyüzü 7 kat olarak düzenlenmiştir. Ek bilgi: Müslim’de geçen ve yeryüzündeki ‘topraktan insan, mekruh, bitkilere dek’ yaratılışı günlere dağıtan hadisi (Müslim, Sıfatu’l-Kıyame 27, 2789) Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer bazı hadis âlimleri eleştirmiş, peygamberin sözü olamayacağını ifade etmiş (İbn Kesir, III/178, 166; El-Bidaye, I/17-18) hadisin genel muhtevasının israiliyat kaynaklı. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, 5/353) olabileceği ifade edilmiştir. Farklı bir rivayete göre (Ramuz el e-hadis, 279. sayfa, 1. Hadis; TDV İslâm Ansiklopedisi, sebt maddesi) ise cumartesi günü yaratma eyleminin pazardan başlayıp Cuma gününe kadar sürdüğü ifade edilir, cumartesi günü yaratmadan bahsedilmezki, rivayetin klasik Tevrat kaynaklı (Tekvîn, 2/1-2) israiliyat olduğu açıkça görülmektedir.

Gök mü yer mi önce yaratıldı?

“Yerin üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler.” (Fussilet, 10-11); “Ey inkârcılar! Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah bina etti.” (Naziat, 27); “Bundan sonra da yeryüzünü yayıp döşedi.” (Naziat, 30) Fussilet ve Naziyat suresinde geçen ifadelerden yola çıkarak yerin ve göğün yaratılışıyla ilgili farklı bir sıralamanın olduğu iddia edilmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ‘Yerler ve göklerin yaratılmasında bir sıralama yoktur. İkisi de aynı anda yaratılmıştır.’ Enbiya suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir: “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık.” (Enbiya, 30) Görüldüğü hem gök hem de yer birlikte vardı; zaten yaratılmıştı. ‘Yaratılışlarında bir sıralama olmadığı gibi, zaten yaratılanın,  birlikteyken ayrılması söz konusudur.’ Fussılat 10. ayete bakarsak yerin yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise “sonra duman halinde göğe yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada ‘göğün daha sonradan yaratılması söz konusu değildir. Gök zaten vardır. Eğer 12. ayete bakarsanız konu şöyle devam eder: “Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet, 12) ‘Burada duman halinde var olan gök, yerin yaratılmasından sonra 7 kat gök olarak ‘düzenlenmiştir.’ Burada ‘bir yaratılış değil sadece düzenleme’ söz konusudur. Naziyat suresindeki ayetlere bakarsak da benzer bir duruma şahit oluruz. 27. Ayette ‘göğün yaratılmasından’ bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer ile ilgili şu bilgi verilir: “Bundan sonra da yeryüzünü yayıp döşedi.” (Naziat, 30) Burada da yerin yaratılmasından söz edilmez. ‘Yer zaten vardır.’ Burada söz edilen, ‘yerin düzenlenmesidir.’ Yani bir yaratılış yoktur. Naziyat ve fussilet surelerindeki ayetlerde anlatılan ‘yer ile gökler birlikte yaratıldığıdır.’ Daha sonra da yer ve gök düzenlenmişlerdir. Naziat, 30. Ayet ve Big-bang konusuna ileride değineceğiz!

Ayrıca Naziat, 30. ayet aynı zamanda bilimsel bir içeriğe de sahiptir: “İlk hidrojen ve helyum atomları meydana gelmiştir. Bu atomların çekim yasalarının etkisi ve sıkışması ile yıldızlar oluştu ve daha sonra diğer atomlar (oksijen, kalsiyum, demir) oluştu. Kısacası Evren ilk dönemlerinde gaz halindeydi.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? Deizme Cevap, s. 45) 

Yedi gök tabiri yanlış mı? Aslında atmosfer 5  tabakadan mı oluşuyor?

“Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır.” (Talak 12; Fussılat, 12) Atmosfer 5 büyük katman ve 2 ara katmandan oluşur. Atmosfer, mekânsal olarak beş ana mekândan fakat görevsel ve yapısal olarak yedi tabakadan oluşur. Fussılat, 12. Ayette, “Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti.” belirtildiği gibi, yedi tabakanın her birinin ayrı bir görevi olduğu ifade edilmektedir. Yani Kur’an görevsel olarak yedi tabakadan bahsediyor ki, bilim de bugün Kur’an’ı doğrulamaktadır! Ara iki katmanın Allah tarafından kendilerine ‘vahyedilen’ görevleri: Ozonosfer:  Ozon tabakası olarak da bilinir. Güneş’ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi canlılar için öldürücü olan zararlı ışınları tutar. Bu tabaka delinmiş, incelmiştir. Bunun sonucunda güneş yanıkları, deri kanseri çoğalmış, gözlere zarar vererek (katarakt gibi) insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olmuştur. Ayrıca tarımsal üretimi azalmış ve deniz besin zincirini bozularak balık nüfusunu etkilenmiştir. İyonosfer: elektromanyetik dalgaları, radyo dalgalarını yansıttığı için yeryüzündeki haberleşmeyi mümkün kılmaktadır. Ayrıca yüce Yaradanımız göklerin 5 kat yaratıldığını söylese, ateistler bu defa: “Ama iki de ara katman var, Allah bilmiyoooo…” diye itiraz edeceklerdi. Ayet, baştan genel ve kapsayıcı olanı bizlere bildirmiştir. Tabii şimdide ateist arkadaşlar: “Gökler 5 katman, 7 değil” diyorlar ama bu ‘İtiraz, önyargı, hata/eksik arama, taassup’ onların iç sorunu. Benim şahsi görüşüm, hem atmosfer hem evrenin 7 kat olduğu şeklindedir: “Kastedilen 7 gök çok kapsamlı olup, bizim gözlerimizle veya son teknoloji ürünü cihazlarla görebildiğimiz yıldızlar, gezegenler, galaksiler birinci kat göğü teşkil ediyor olabilir.” (Furkan Şahin, Yüksek lisans tezi, Yeryüzünün ve göklerin yaratılmasıyla ilgili âyetlerin modern ilmî veriler ışığında yorumlanması, s. 126)

A’raf 190, Hz Âdem mi? Şirke düşmüş mü oluyor?

A’raf, 189-190: “Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle ‘mutlu olsun diye’ ondan da eşini yaratan O’dur. Erkek eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir, onu bir süre taşır; hamileliği ağırlaşınca rableri olan Allah’a şu sözlerle yakarırlar: “Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız! Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah’ın kendilerine verdiği bu nimet hakkında (sanki nimeti veren Allah değilmiş gibi) O’na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.”; Rum, 21: “Kendileri ile ‘huzur bulasınız diye’ sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” A’raf 190, Rum 21 ile anlam olarak paralellik içerir ve her iki ayette de ‘insan cinsinden’ bahsedilir. Tüm insanların atası aynıdır. Hepsi tek özden yaratılmıştır. Sonra insan türü erkek ve kadın olarak birlikte olunca, çocuk doğmadan önce anne baba, “sağlıklı olsun yeter” derler. Sonra çocuk olunca, Allah’ın hediyesi olduğunu unutup, onu evrimsel sürecin sonucu olan bir canlı gibi görüp onun yetişmesinde dini prensipler gözetilmeyen bir çizgiye kayılır. Allah’ın yaratılış ve insanca yaşayışa uygun kurallarını unutulur ve şirk düşer.  Zaten İblis’in kibirlenmesi ve Hz Âdem sonrası cinayet olayı naslarda (Ayet ve hadislerde) detaylı olarak anlatılırken, şirk gibi vahyin indirilmesinin en büyük nedeni ve Allah’ın asla af etmediği en büyük günahı -haşa- Hz Adem işlese idi, mutlaka detayları ile olay bizlere aktarılırdı! Çünkü ilahi vahyin temel hedefi, şirki ortadan kaldırmaktır! “Kıssanın Hz Adem ve Havva’ya ait olduğunu söyleyen hadis israiliyyattandır. İnsanların genel durumları ile ilgilidir ayet. Ayetin öncesinde bunu doğrulamaktadır.” (Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, s. 230)  

Ölürken ruhu kim alır?

Azrail, ölüm işi ile görevlendirilen meleklerin başı olup onun emrinde çok sayıda melek görevlendirilmiştir. (Soner Duman, Allah’ım sorularım var, s. 162) Ölüm meleği tek değildir. Kur’an’da çoğul olarak bahsedilmiştir. Nisa Suresi 97; Enam suresi 61; Enfal Suresi 50; Muhammed suresi 27. ayetler. (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 53)

“De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız.” (Secde, 11) Herkese tek melek vekil kılınmakta  ve o melek  bizzat canı almaktadır. Bu yüzden buradaki ölüm meleği ifadesi tekildir. “Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?”  (Muhammed, 27) Burada canları alınan birçok inkârcıdan söz edilmektedir. Onların canlarını alanda birçok melek vardır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için çoğul bir ifade burada kullanılmıştır. Zaten, Enfâl, 50; Nahl, 33. ayetlerde birden fazla ölüm meleğinden bahsedilmektedir. Kur’an’da ve sahih hadislerde Azrail ismi geçmese de tüm bu ayetleri bir arada düşündüğümüz zaman, “Azrâil olarak bilinen meleğin ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu veya meleklerden yardımcılarının bulunduğunu söylemek mümkündür.” (Kur’an Yolu Tefsiri, IV/352) “Allah, öleceklerin ölümleri gelince canlarını alır.”  (Zümer 42) ayetine gelince; vekilin asıl gibidir. Bir mahkeme bir mahkuma ölüm cezası verse, cezayı bizzat yargıç infaz etmez, cellat bu işi yapar. Her ne kadar öldüren cellat ise de, emri veren işin sahibidir. “Allah yarattığı şeyleri zahiri sebeplere bağlamıştır.” (Sabri Demirci, Kur’an’da çelişkili ayetler meselesi, s. 106) “Ölüm zahiren ölüm meleği Azrail’e bırakılmıştır ve onun yardımcıları başka melekler vardır. Kulun eceli gelince Allah, ölüm meleğini onun ruhunu almasını emreder.” (Demirci, s.124-125)

Şer-kötülük Allah’tan mı gelir?  

Nisa Suresi, 78 ve 79. ayetler ve açıklaması “Kötülük Allah’tan mıdır? Kötülük/şer Allah’a izafe edilebilir mi?” başlıklı yazımızda ele alınmıştır.

Ahirette insanların aralarında konuşma olacak mı?

“Kimi kimine dönüp sorarlar.” (Tur, 25); “Sûra üflendiğinde artık ne aralarında akrabalık bağları kalacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!” (Mü’minun, 101) Mü’minun 101’de henüz cennete girilmemiş sadece sura üflenmiş ve daha sevap ve günahlar tartılmamıştır. Tur 25’de ise sevap günahlar tartılmış ve insanlar yaptığı işlere göre cennet ve cehenneme konulmuştur ve bu ayette konuşmanın olduğu yer de cennettir.  (Sabri Demirci, Kur’an’da çelişkili ayetler meselesi, s.182); “Müminun suresi, 101. ayet; Saffat suresi, 50. Ayet: İlk ayet sure üfürüldüğü zamandan, ikinci ayette ise, cennetliklerden bahsetmektedir.” (Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, s. 334; Halil Çiçek, Müşkilu’l-Kur’an’ı Yeniden Değerlendirmek, s. 64) Yani iki farklı alan ve zaman söz konusudur!

Kıyamet günü Allah insanlara soru soracak mı, sormayacak mı?

İbni Abbas: Allahu Teâla onlara, ‘şunu şunu yaptınız mı?’ diye sormayacaktır. Zira O bunları onlardan daha iyi bilmektedir, o yüzden Allahu Teâla, “İşte o gün insanlara da cine de günahı sorulmaz” (Rahman, 39) buyurmuştur. Fakat niçin şunu şunu yaptınız? diye sorgulayacak (Sabri Demirci, Kur’an’da çelişkili ayetler meselesi, s.180-181; Flamur Kasami, Kur’an’da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 165), bilmek değil hesap için sorguya çekileceklerdir. (İbni Kesir, Tefsir, IV/468,469; Zemahşerî, IV/53) “Rabbine andolsun ki yaptıklarından dolayı muhakkak surette onların hepsini sorguya çekeceğiz!” (Hicr, 92; Ayrıca; Saffat, 24)

Hüküm gününde inkâr edenlerin kitapları hangi tarafından verilir?

“Kimin de kitabı ‘ardından’ verilirse” (İnşikak, 10); “Kitabı ‘sol eline’ verilen ise; o da, der ki: “Bana keşke kitabım verilmeseydi.” (Hakka, 25) İnşikak suresinin 10. ayetinde kitabı ardından verilenlerden söz edilmektedir. Burada cehennem ehlinin kitabının arkalarından uzatıldığı anlaşılmaktadır. Hakka suresinin 25. ayetinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verileceği söylenmiştir. Bu iki ayet arasında hiç bir çelişki yoktur. Birinde kitabın uzatıldığı yön yani arkalarından uzatılmasından söz edilmiştir, diğerinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verilmesinden söz edilmektedir. Yani cehennem ehlinin kitabı arkalarından uzatılarak sol ellerine verilecektirÇelişki bir yana iki ayette söylenen ifadeler birbirini tamamlamaktadır.


Allah verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu –

“Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen sadece uyduruyorsun” dediler. Öyle değil, fakat onların çoğu bilmezler.” (Nahl, 101) Burada ayetin değiştirilmesinden kastın ne olduğu hemen bir sonraki ayette açıklanmaktadır: “İman edenlere sebat kazandırsın, Müslümanlara rehber ve müjde olsun diye rabbin tarafından bir gerçek olmak üzere ‘Kur’an’ı’ Ruhu’l-kudüs’ün indirdiğini söyle.” (Nahl, 102) Yani Kur’an ayetler arasında bir değişiklik değil, Kur’an’ın önceki kitapların yerine gönderilmesinden (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 95) söz edilmektedir. İmam Ebü’l-Hasan el-Mâverdî’de, Kur’an’daki bir ayetin başka ayetle değiştirilmesi değil, “Tevrat ve İncil’deki bir hükmü Kur’an’ın bir âyetiyle değiştirmesinin kastedildiğini” (Nüket ve’l-uyûn, III/214) ifade etmiştir. Aynı durum ehli kitap inananlarında da gerçekleşmiştir: Hz. İsa, Hz. Musa’ın dininde yasak olan bazı şeylere cevaz vermişti: “Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve (daha önce) size haram edilenlerden bir kısmını helâl kılmak üzere gönderildim.” (Ali İmran, 50) Allah’u Teâla, bazı toplumlara, onlara özel imtihan için bazı kurallar koymuş, daha sonra gelen (bilindiği gibi Kur’an dışındaki tüm ilahi kitaplar belli bir topluluklara özel gönderilmiştir) bir başka ilahi kitap/suhuf ile bu imtihan konusu hüküm değiştirilmiştir. Ama Kur’an, tüm insanlığa gönderilen evrensel son ilahi kitaptır. Bu nedenle hükümleri sonsuza dek baki, geçerlidir; değişmeyecek, değiştirilemeyecektir!

Bakara 106 ile Fatır 43. Ve Fetih 23 ayetler çelişkili değil mi?

“Biz bir ayetin hükmünü diğer bir ayetle değiştirirsek veya unutturursak (geri bırakırsak), ondan daha hayırlısını yahut onun benzerini getiririz.” (Bakara, 106); “Hâlbuki kötü tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Onlar daha öncekilerin uğradıkları fecî âkıbetten başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın nizamında hiçbir değişiklik bulamazsın!” (Fatır, 43); “Eğer (o Mekkeli) kâfirler sizlerle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçar, sonra da ne kendilerini koruyan, ne de destek olan hiç kimse bulamazlardı. Allah’ın öteden beri câri olan kanunu budur. Ve sen Allah’ın nizamında hiçbir değişiklik bulamazsın.” (Fetih, 23) Her 3 ayette Türkçe’ye ‘değiştirme’ anlamında çevrilse de Arapça asıllarında farklı kelimeler kullanılmıştır. Bakara, 106. ayette ‘Nesh’ kelimesi geçerken, diğer iki ayette ‘tebdîl’ (Fetih, 23) ve ‘tahvîl’ (Fatır, 43) kavramları geçer. Nesh’ten kasıt, ‘aynı doğrultuda ama daha iyiye devam eden bir süreç’ kastedilir. “Allah bazı yasakları aşamalar halinde indirmiştir.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 96) Mesela içkinin haram olması 4 aşama ile gerçekleşir ve her ayette içki haram olsa da uygulama alanı genişletilir. Fetih, 23 ve Fatır, 43. ayetlerde ise ‘sünnetullah’tan bahsedilir ve bunlarda bir tebdil/tahvil yani değişim olamayacağının altı çizilir. Sünnetullah, Allah’ın değişmeyen kurallarıdır. Bunlar, fiziki, biyolojik, toplumsal kurallar yanında, Allah’ın daima iyinin yanında olup, zalimlere karşı olması gibi prensiplerden; iman, ibadet, ahlak gibi kurallara dek, tüm bu tarih boyunca hiç değişmeyen kuralları kapsar. Bu iki ayette de, ‘kâfirleri mutlaka kötü sonun beklediğinin değişmez bir kural olduğu’ ifade edilir. “Onlar ki, iman etmişler ve takvâya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; öyleyse en büyük kazanç budur.” (Yunus,  64) ayetinde de ‘tebdil’ kelimesi geçer ki, ayet zaten kendisini açıklamakta, “Cenâb-ı Hakk’ın, imanlı takva sahibi kullarına verdiği müjdeler O’nun birer vaadidir ve O mutlaka vaadini yerine getirecektir.” anlamına (Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 117) gelmektedir.

Bakara 106’da değişiklikler olabilir denildiği halde, Fetih 23, Fatır 43’de ise Allah’ın kanununda değişiklik olamaz denilmesi, ayetler arasında bir çelişki anlamına mı gelir?

Bakara, 106: “Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?”; Fetih, 23:  “Allah’ın, öteden beri süre gelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”; Fatır, 43: “Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.” Bakara suresinde bir ayetin hükmünün değişiminden bahsedilir. Allah bir hükmü değiştirebilir, mesela içki ayeti: Allah kademeli olarak içkiyi yasaklamıştır ve aşama aşama bu yasağı toplum hayatına yansıtmıştır. Ayetin hükmü değişir ama Fatır ve Fetih surelerinde belirtildiği gibi Allah’ın kanununda -sünnetullah’ında- asla değişiklik olmaz; İçki haramdır! Ayrıca Kur’an’da sünnetullah evrendeki yasalar, tabiat kuralları anlamında da kullanılır ki, bu kuralların değişmezliği ve evrenselliği tartışılmazdır:   “Biz, her şeyi bir kadere (bir düzene, ölçüye, plana) göre yarattık.” (Kamer, 49) ; “O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir. ” (Furkan, 2); “Allah herşey için bir ölçükoymuştur.” (Talak ,3) 

İçki konusu

İslam alkollü içecekleri 4 aşamada yasaklamıştır. “Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl, 67) Nahl suresindeki bu ayette bir durum tespiti vardır. Meyvelerden hem sarhoşluk veren şeyler üretildiğinden hem de güzel rızk üretildiğinden söz edilmektedir. İçki içmek helaldir diye bir ifade yoktur. Sadece bir durum tespiti söz konusudur. Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken şeyin, Kur’an’da ‘Güzel şeyler ile sarhoşluğun ayrı olarak’ zikredilmesidir. “Ayette bu tür içkileri ‘ahlaken kınayıcı bir îmanın bulunduğundan’ şüphe yoktur. Bu ayette içki yasaklanmamış ama “güzel bir rızka” karşıt manada gösterilmiş, böylece Allah’ın onu güzel görmediğine işaret edilmiştir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, I/3107) “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.” ( Bakara, 219) Bilimsel temelde benzer şeyi Y. Z. Auckland Üniversitesinden Rod Jackson’da ifade etmektedir: “Alkolün olumlu etkisi, ne miktarda tüketilirse tüketilsin, olumsuz etkisinden fazla değildir.” (Jackson R., Broad J., Connor J., Wella S., Tıp dergisi, Lancet, 2005, IV/369) Bakara suresindeki bu ayette de içkinin bazı faydaları olabileceğini fakat günahının yararından daha fazla olduğu bildirilmektedir. İçkide günah bulunduğu, dünyevi yararı -zevki ve alış verişinden elde edilen kârına- rağmen terk etmenin iyi olacağı, herkesin içki içtiği bir toplumda içkinin zararlı olduğu zihinlere yavaş yavaş yerleştirilmeye başlanıyordu. “Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 43) Bu ayet ise, zihinlerdeki bilginin pratik hayata aktarılmasında ilk adımları attırmaktadır. Artık günde 5 kere içkiden uzak durulmaya çalışılacaktır. “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide, 90-91) Son nokta konulmuş, zihinler ve bedenler artık haramı kabul edecek kıvama gelmiştir. Bu ayetle artık içkinin haram olduğu ilan edilmektedir. Son ayet inince ne oldu? Sahabelerden Hz. Enes anlatıyor: Biz içki âlemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi “İçki haram edildi” dedi. Arkadaşlar derhal “şu içki kaplarını dök, temizle” emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı. (Nesaî, Eşribe 51) içkinin haram kılındığı haberi üzerine Müslümanlar ellerindeki bütün içkileri dökmüş (Buhârî, Mezâlim, 21; Beğavî, Meâlim, I/250; Zühaylî, et-Tefsîru’l-Vecîz, 124) Medine’nin sokaklarında içki akmıştır. (Buhârî, Tefsîr, 5/11; Müslim, Eşribe, Bab: 1, hadis no: 3)  İslam’da içkinin tüketimini yasaklamakla kalmamış üretiminden satışına kadar bütün mesleklerin kazancının haram olduğunu bildirip yasaklamıştır. (İbn-i Mâce, EşribeVVV/7) “Sarhoşluk veren her içki haramdır.” (Buhari, Eşribe 4; Müslim, Eşribe 67,68; Tirmizî, Eşribe, 1); “Bir şeyin çok miktarda alınması insana sarhoşluk veriyorsa, onun azı da haramdır.” (Ebû Dâvud, Sünen, II/294) Sonuç olarak bu ayetlerin hiçbiri diğeriyle çelişmez. Bunlar birbirini tamamlayan ayetlerdir. Nesh  olayını tedricilik  olarak ele alıp “Toplum  zihnen ve bedenen aşamalı olarak içkinin  yasak olmasına alıştırılmış ve son aşamada da içki haram kılınmıştır.” Amerika’lı bir Ordinaryüs Profesörün sözü ile devam edelim: “Hz. Muhammed Kur’an vasıtasıyla içkiyi men etmiş ve asırlarca büyük insan kütlelerini içkinin zararlarından korumuştur. Bu netice 20. asırda ileri Amerika’da her çeşit popagandaya ve fenni ilerlemeye rağmen elde edilememiştir.” (Ord. Prof.Dr. Julius Hırsch, Hıfzıssıhha Ders Kitabı, No: 34, s. 242) Başa önersek, İçki, hicretin 4. yılında haram kılınmıştır. İçki’nin haramlığı hakkında, Mekke’de bir ayet, Medine’de 3 ayet inmiş ve bu kademeli haram kılma metodu ‘başarılı’ olmuştur! Ve 1300 sene sonra; Amerika 13 yıl (1920-1933) boyunca uyguladığı de her türlü polisiye tedbire rağmen içki yasağında başarıya ulaşamamıştır! Harcanan yüz milyonlarca dolar, binlerce hapis ve yüz milyonlarca dolar para cezasına verilmesine rağmen! Kur’an, 13 yıllık işkence döneminden sonra ‘azıcık’ ümmetin nefes aldığı Medine dönemininde 4. yılında bu yasağı ilan ediyor ve tamamen başarılı oluyor. İslam’ın tedricen uyguladığı eğitim ile sonlanan içki yasağı ile polisiye tedbirlerle ABD’de uygulanan içki yasağı ve sonuç: “ Yasak sonunda bitti”

“Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: “Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti.” (Bodley, Hazreti Muhammed, s.105); “Oysa önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 304) Ateistin iddiasının tuhaf bir diğer bölümü olan, sanki efendimiz de (Haşa) içki içiyordu da kendi bırakamadığı için içkiyi yasaklamadı şeklinde alttan verdiği mesaj ne müşriklerin ne de oryantalistler hiç aklına gelmemiştir o da bizim içimizdeki ateistlere nasip (!) oldu. Bu ayet inince efendimiz -bak ey ateist, bu söz bir hadis, yani bu defa ayet yani Allah değil, efendimiz konuşuyor ve ayeti ‘beyan’ ediyor: “Muhakkak ki Allâh; içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir!” (Ahmed, I/53; II/351; Nesâî, Eşribe, 1-2; Hâkim, II/305/3101); “İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V/238) ‘Kur’an’ yani Allah azze ve celle, Mekke de toplum hazır değilken yasaklama ayeti inse ve o zaman herkes bırakmasa, bu defa İslam düşmanları ne yazacaktı? Medine’deki ilk üç sene içinde yasaklasa ve içki Medine sokaklarında akmasa idi ne diyeceklerdi? Aktığında dedikleri ortada! Sahi ateist arkadaş, sen hiç hayatında bir kişiye olsun sigara içmeyi bıraktırabildin mi? İçkinin sağlık, psikolojik, akıl, mali, toplumsal, güvenlik konularındaki zararlarının örneklerini ‘Alkol neden yasak’ adlı yazımıza bırakıyoruz.

İçki Allah’ın bir nimeti olarak sadece iyi midir (16:67), hem iyi hem kötü müdür (2:219), yoksa şeytan işi olarak sadece kötü müdür (5:90-91)? Üç yönlü bir çelişki söz konusudur.

İçki kademeli olarak, toplumsal zihin aşamalı olarak inşa edilerek haram kılınmıştır. Nahl, 67: “Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının ürünlerinden içki ve güzel besinler elde edersiniz.” Ayette içki ile güzel rızık kelimeleri ayrı ayrı zikredilmiştir. Aradaki ‘ve’ bağlacı zaten bunların farklı olduklarını göstermektedir. Bakara 219: “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür.” İçki satarak belki maddi fayda sağlayabilirsiniz ama zararı faydasından daha fazladır denilerek asıl mesaj zaten ayette verilmektedir. İçkinin zararları hakkında ‘Alkol neden yasak’ ve ‘Zemzem şarap bağlamında, İslam ve Hıristiyanlık’ başlıklı yazılarımız öneririz. Maide 90 ve 91. ayetlerle de son mesajı verilmiş ve içki tamamen yasaklanmıştır. Kısaca, İçki ve kumarın son derece yaygın olduğu bir toplumda, ilk ayet ile üzümden hem güzel rızık ‘ve’ ayrıca hem de şarap yapıldığı ifade edilip ilk mesaj verilir. İkinci ayetle şarabın (üretim, satışı esnasındaki maddi) faydası az da olsa var ise de, zararı çok daha fazladır denilerek artık konu toplum gündemine iyice sokulur. Son ayet ile de, sarhoşluk veren tüm alkollü içecekleri yasaklanır. Zaten hiçbir Müslüman’da ayetleri bu bakış açısı ile anlayıp alkol kullanımına ayetlerden cevaz bulmaya çalışmamıştır!

Kur’an’da içki haram kılınırken, cennette içki içilmesinin helal olması çelişki değil midir?

“Takva sahiplerine va’dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.” (Muhammed, 15) Dünya şaraplarının haram olmasının nedeni içinde alkol olması ve içenleri sarhoş etmesi bunun da aklı kullanmaya engel olmasıdır. Ama cennette içilecek olan şaraplarla ne sarhoş olunacaktır ne de içinde alkol vardır: “İçenlere dokunmaz, ondan sarhoş da olmazlar.” (Saffat, 47); “Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.” (Vakıa, 19) “Cennet içeceklerinin sarhoşlaştırma etkisi yoktur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 100)  Görüldüğü gibi cennet ehlinin içeceği içeceğin dünyadakilerle hiçbir benzer yönü yoktur.

Bir Müslüman kaç kişiye eşittir?

“Ey Peygamber, mü’minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.” (Enfal, 65); “Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 66) İki ayet dikkatli okunduğunda farklı iki durumdan söz edildiği rahatlıkla anlaşılacaktır. Bedir savaşından önce inen Enfal 65. ayette bir Müslüman, inkâr eden 10 kişiye bedel olduğu bildirilmektedir. Bu kişilerin zaafsız olmaları halinde bu oran geçerlidir. Fakat Bedir savaşından sonra inen 66. ayette ise, zaaf halinde olan yüz kişinin, iki yüz kişiyi yeneceği bildirilir. Ayetlerde, Müslümanlar en zor anlarında ilahi yardımla (Enfal, 9-10) kendilerinden 10 kat üstün olan düşmanı alt etmeye kararlı müminler ile, zamanla gevşeyen ama hala kendilerinden sayıca üstün olan düşmanla savaşmaya azimli müslümanların kıyası söz konusudur. İki ayet arasında bir çelişki ya da bir birinin hükmünü kaldırması diye bir şey söz konusu değildir. Zaaf olmaması durumunda 65. ayetteki hükümler geçerli iken, zaaf durumunda ise 66. ayetteki hükümler geçerlidir. Şuurlu mümin 10 kâfire bedelken, bilinç, şuur azaldıkça bu sayı aşağı doğru inmektedir. Tarihte de bunun birçok örneği yaşanmıştır.  Bedir’de 300 müslümana karşı 1000 müşrik; Mute savaşında 3.000 mücahide karşı 100.000 Bizans askeri; Malazgirt: 50.000 müslümana karşı 200.000 Bizans askeri ile savaşıp Allah’ın izni ile savaşları kazanmışlardır. Zemahşeri de, “Önceleri nicelik/sayı açısından Müslümanların sayısı azdı ve daha sonra sayıları çoğalınca yükü hafifleten bu ayet inmiştir.” (Zemahşeri, Keşşaf, 419) demektedir.

Allah sadece dilediğini mi doğru yola iletir?

İbrahim, 4. ayet ve içeriği “Allah kalpleri mühürler mi?” başlıklı yazımızda ele alınıp cevaplanmıştır.

Cennetin genişliği ne kadardır?

“Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” (Ali İmran, 133); “Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) ‘çaba gösterip yarışın’ ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.” (Hadid, 21) Cennet, mekân olarak tek bir yer değildir. Kur’an’da birden fazla cennet olduğundan söz edilir: “Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır.” (Rahman, 46); “Bu ikisinin ötesinde iki cennet daha var.” (Rahman, 62. Ayrıca; Şuârâ, 85; Mâide, 65; Tevbe, 21; Yunus, 19; Beyyine, 8; Tevbe, 72; Ra`d, 23; Nahl, 31; Kehf,107; Mü`minun, 11; Secde, 19; Necm, 15; Yunus, 25; En`âm, 127; Fâtır, 35) Bütün ayet, hadis ve İslam âlimlerin yorumlarından Cennet’in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Taberi, Tefsir, VXI/37-8; Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü’ el-Câmi’ li’l-Usul, fi Ahadisi’r-Rasûl, V/4033; Müslim, İmâre, 116; Nevevi, Şerhu Müslim, VIII/28; Buhârî, Cihad 4) Cennet Tabakaları hakkında İbn Abbas’dan gelen bir rivayette, Cennetin  tabaka sayısı olarak yedi rakamı verilmektedir. (Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, I/119; Şuârâ, 85; Mâide, 65; Tevbe, 21; Yunus, 9; Beyyine, 8, Ayrıca; Tevbe, 72; Ra’d, 23; Nahl, 31; Kehf, 107; Mü’minun, 11; Secde, 19; Necm, 15; Yunus, 25; En’âm, 127; Fâtır, 35) Cennettin 8  kat olduğu rivayeti de vardır. (İbn Hacer, VII/28; İbn Kayyim el-Cevziyye, Ḥâdi’l-ervâḥ, s. 87-89; Buhari, 2790; İ. Hacer, 6/12, 7/28; Ebu Davud, Vitr, 20; Müsned, II/449) Görüldüğü gibi tüm kaynaklarda birden çok cennetlerden söz edilmektedir. Ayrıca Ali İmran ve Hadid surelerinde geçen cennet kelimeleri ‘marife değil nekra’ olarak vasıflanan kelimelerdir. Marife; Bilinen, tanınan, belirli kelimeleri ifade eder ki, ingilizce’de ‘The’ ile kullanılan isimlerin karşılığıdır. Arapça’da bu isimlerin başına ‘elim lam’ takısı gelir. Nekra ise, belirsiz ve bilinmeyen isimler kastedilir. Bu iki ayette de cennet kelimeleri marife değil nekradır yanı başlarında elim lam takısı bulunmaz. Yani bahsedilen her iki cennette, belirli ve bilinen iki cennet değil, herhangi birer cennettir çünkü bu isimler nekradır!

Cennet’te bir bahçe mi, birden fazla bahçe mi vardır?

‘Cennetin genişliği ne kadardır?’ sorusuna verdiğimiz cevap bu sorunun cevabını da kapsamaktadır.

Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım?

“Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29) Hem ateist hem oryantalistler her seferinde aynı hatalara düşmektedirler: Kur’an ayetlerindeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak farklı anlamlara çekilmeye çalışılmakta ve konu tümüyle farklı şekilde yorumlanmaktadır. Oysa bu ayetler Kur’an’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse durum daha net anlaşılacaktır. Ayetteki ifadeye dikkat edilirse burada savaşmanın emredildiği insanlar ‘tüm kitap ehli değildir.’ Ayette ‘ellezî’ bağlacı geçer. Türkçesi, ‘onlar öyle kişilerdir ki’ diye başlayarak, düşman olanlar kimselerin özelliklerinden bahseder. Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onları Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Bu ehli kitaptan (Yahudi ve Hıristiyanlardan) ‘Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kendi resullerinin haramlarına uymayan ve hak ehline yaraşır bir biçimde itaat etmeyenlerle’ savaşılır. Hâlbuki herkesin bildiği gibi, ehli kitaptan birçok kişi Allah’a ve ahirete vd. zaten inanır. Zaten bu ayet ateist ve oryantalistlerin anladığı gibi Müslümanlarca da anlaşılsa idi, yüzyıllar boyunca fethedilen ülkelerde İslam şeriatı altında yaşayan tek bir ehli kitabın bile kalmaması, kendileri ile evlenilen ehli kitap kızların zorla Müslüman yapılması vs. gerekirdi. Savaş ile ilgili ayetler Kur’anın bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Bu iddiaların aksine Kur’an’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların topraklarını fetih etmek için yapılan savaş Kur’an’a göre dini bir savaş olamaz. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kâfirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Bakara, 190/192) Ayetinde ifade ettiği gibi, karşı taraf savaşı başlatınca savaşılır ve bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için de Allah ayrıca inananları uyarır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman  dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kur’an’da savaş ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine, 8)  Bu ayet, tarihte yaşanmış örnekleri de içeren, “İslam barış dinidir”; “İslam kılıç zoru ile yayılmadı”  ve “İslam savaş hukuku” adlı yazılar eşliğinde daha da iyi anlaşılacaktır.

İnsan neden yaratılmıştır?

İnsanın yaratılış evreleri hakkında birçok ayet vardır. Bazılarında insanın topraktan, bazılarında kuru balçıktan, bazılarında sudan, bazılarında ise ‘alak’tan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu farklı ifadeler bir çelişki gibi gösterilmeye çalışılmışsa da aslında tüm bu farklı anlatımlar gerçeğin farklı ifadelerinden başka bir şey değildir. “İnsanın yaratılışı farklı safhalarla olmuştur.” Bu aşamaların farklılığından dolayı ayetler de bu adımlar, farklı farklı ifade edilmiştir. Şimdi ayetlere teker teker bakalım: Hz. Âdem’in yaratılışı temel olarak topraktandır: “Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu ‘toprak’tan yarattı, sonra ona “ol” demesiyle o da hemen oluverdi.”  (Ali İmran, 59) İnsan vücudunda bulunan elementlerin hemen hemen hepsi toprakta daa bulunmaktadır. Allah toprak ile suyu (Enbiya, 30) birleştirmiş bu balçıktan ilk insan ve eşini (Nisa, 1) yaratmıştır: “Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.” (Hicr, 28)  Bu konu ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ ve ‘Hz Adem, Havva ve çocukları, İnsanlık nasıl çoğalmıştır?’ konularında ele alınmıştır. İlk insan Hz Adem ve eşinin yaratılışından sonra genel olarak insanın ayrı bir  yaratılışı vardır. Bu yaratılışın başlangıcı ise  rahimlere dökülen menidir. (Kıyamet, 37; Necm, 46; Vakıa, 58) Ayetlerde ifade edilen insanın bu yaratılışıdır: “Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla meniden (nutfeden). Sonra da sizi çift çift kıldı.” (Fatır, 11) Sperm yumurta ile birleşince alak (zigot) oluşmaktadır. Bu da insanın yaratılışındaki diğer bir safhadır. İnsanlar bu safhadan geçerek yaratılırlar: “Yaratan Rabbin insanı bir alak’tan yarattı.” (Alak, 2) “Sonra nutfeyi, (rahim cidarına yapışan bir hücre olan), alakaya, bunu da (bir çiğnem et görünümündeki) mudğaya, mudğayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!” (Mü’minûn, 14) Sonuç olarak İlk insan Hz Adem’in ve insanın ve yaratılışında geçirdiği safhalar düşünüldüğünde yukarıdaki ayetlerin hepsinin bir gerçekliği ifade ettiği ve kesinlikle aralarında bir çelişki olmadığı açıkça görülmektedir.

Allah, insanı “alak” [kan pıhtısı] dan mı (96:1-2), sudan mı (25:54), çamurdan mı (15:26), topraktan mı (30:20) yaratmıştır? Yoksa hiçbir hammadde kullanmadan, sadece “ol” diyerek mi yaratmıştır (3:47)

İlk insanların topraktan ve sonra normal doğum ile çoğaldığından bahsettik. Bu sorudan ise ‘ol’ emrinin mahiyetinin anlaşılamadığı görülmektedir. Öncelikle ‘ol’ emrinin, ‘hammadde’ gerektirmediğini nereden çıkardı bu bu arkadaşımız? Mesele, hammaddeden çok oluşum sürecini kavrayarak çözülebilir. Gerek Ali İmran, 47 ve gerekse aynı surenin 59. Ayette ve hatta daha geniş anlamı ile Yasin suresi 82. Ayette de aynı kalıp geçer: ‘Kun feyekûn’ “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol!” demekten ibarettir; hemen oluverir.” Kun; ‘ol’ demektir. Allah, ol emrini verir ve artık o iş Allah için olmuş, bitmiş demektir. Ama bir de olayın biz mahlûkat, yaratılanlar açısından gerçekleşmesi durumu vardır. Mekân gibi zamanı da Allah yaratmıştır ve artık Big Bang teorisi sayesinde bilimsel olarak ta bu kanıtlanmıştır ki, “zaman dediğimiz kavram evrenin var olması ile başlamıştır.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 109) Ayetin ikinci bölümü ise biz insanlar için olan süreci ifade etmektedir; ‘Feyekûn’: Kâne fiilinin, ‘devamlılık ifade eden geniş zaman kipi’ olan muzari kalıbı ‘bir süreci’ ifade eder. Süreç; zaman, mekâna bağlı olanlar için söz konusudur. Allah ise zaman ve mekanı yaratandır, zaman ve mekandan münezzehtir. Yani, Allah ‘Kun’ emrini verir ve artık Allah (cc) için zaman gibi bir sınır söz konusu olmadığı için onun indinde/katında o iş olmuş bitmiş demektir ama kulları olan bizler için zaman sınırı olduğu için aynı iş bizim için ‘oluş sürecine girmiştir.’ Allah (cc) ol deyince ‘hemen’ olur, biz insanlar için ise o bir süreç gerektirir ki ayette de, muzari fiil kalıbı ile ‘feyekûn; oluyor’ şeklinde bu ifade edilir. Ama ayeti tercüme edenler genellikle yaratıcının indindeki şekli ile ayeti çevirdikleri için, bu detay meallerde bazen atlanmaktadır. (Mustafa Çavdar, Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Mahmut Özdemir, İsmail Yakıt, Cemal Külünkoğlu, Bayraktar Bayraklı, Ahmet Tekin meallerinde bu detay verilmiştir.)

Kur’an ayetlerinde bildirilen miras paylaşımın da bir hata var mı?

İnternet sitemizde yıllar boyunca İslam miras hukuku ile alakalı, ‘şu paylaşımda hata var!’ diye ortaya atılan birçok örneği ele alıp cevaplarını tek tek verdik. Burada bir veya birkaç örnek vermek yerine bu tür iddiada bulunanların en çok hataya düştükleri ana başlıkları aktarıp, ‘Balık tutmayı’ öğreteceğiz. İslam hukukunda, ölünün mirası ile ilgili haklardan ve mirasın taksiminden bahseden ilme, “Feraiz” denir. Feraiz İslam hukukunda başlı başına bir ilimdir. Diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilmin de birçok konuları ve kendine has terimleri vardır. Kur’an-ı Kerim’de, yalnız veya başkaları ile olmalarına göre mirasçıların mirastaki kendi payları belirlenmiştir. Değişik mirasçıların bir arada bulunmaları ile ilgili örneklemeler yapılmamış, detaya inilmemiştir. Bu nedenle, mirasçıların yakınlıkları ve sayılarına göre bazen payda ile pay eşit olmakta, bazen bu eşitlik bozulmaktadır. Paydanın paydan az olması durumunda, her mirasçının kendi hissesi oranında indirim yapılmaktadır. Payın az olması halinde arta kalanın eşler dışında mirasçıların hissesi oranında arttırılarak denklik sağlanmaktadır. Birincisine “avliye”, ikincisine “reddiye” denilmektedir. Avliye/reddiye meselesi bir matematik sorunudur. İslam miras hukukunun sorunu değil, sonsuz sayıdaki alternatiflerin olduğu meselelerde ortaya çıkan ve günümü matematik problemlerin de kullanılan bir usuldür.  Matematikte yaklaşık değer; doğal sayılarda, ondalıklı sayılarda, kareköklü sayılarda, Pi sayısında vs. karşımıza çıkmaktadır.  Avliya/reddiyeden amaç, ‘Kur’an’da verilen payların uygulanabilmesidir’ yani, avliye/reddiye yapıldığında Kur’an’daki hisselerde azalma veya çoğalma olmaz, o oranlar aynen korunur ve uygulanır. Mirasçı, varislerine miras hukukuna göre mirası paylaştırılmadan önce isterse vasiyette bulunabilir, kendisi malının üçte birini (Buhârî, Vesâyâ 3) miras olarak bırakabilir. Geri kalan 3/2, İslam miras hukukuna göre taksim edilir. Zaten Kur’an, temel prensipler kitabıdır. Detaylar ise hadislere ve bunların çizdiği sınırlar içinde içtihatlara bırakılmıştır. Ateist iddia, bazı miras paylaşımlarında, “Payların mirastan fazla geldiği” şeklindedir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir “mirasçılar tablosu” karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından ibarettir ki buna ‘avliye’ denir. Nisa, 13. ayette zikredilen “Allah’ın hududu/sınırları” ifadesi, orada verilen sayıların sabitliğini değil, onların (üçte bir, dörtte bir gibi) metodolojik olarak hesaplamalarda baz alınmalarının gerekliliğini ve paylaşım tablosu ne olursa olsun, bu ölçülerin değişmezliğini vurgulamaya yöneliktir. Yani, ‘verilen oranlar, hesaplamanın temel oranları olduğunu, bu oranlar baz alınarak hesapların yapılacağına’ işaret etmektedir. Hiçbir artı-eksiye mahal bırakmadan, birçok olasılık ihtimali olan miras paylaşımlarını her seferde tek-değişmez hesap tablosuyla gerçekleştirmek imkansızdır. Bu durum, matematiksel olarak bir kesrin genişletilmesi veya sadeleştirilmesi işlemine denk düştüğü için, kesrin değeri, yani ayetteki ana formül değişmemiş olur. Mesela, 3 ev miras kalmıştır ama 4 mirasçı vardır, burada ‘eşit’ paylaşım beklemek yanlış olur. Sorudaki durumda bundan farklı da değildir. Avliye uygulaması yaparak oranların Kur’an-ı Kerim’deki oranlarda sabit tutulması sağlanmaktadır. Avliye neticesinde dağıtılan oranlar Kur’an-ı Kerim’de belirtilen oranlardan kesinlikle farklı olmamaktadır. İslam hukukunda avliye yapılarak taksim yapılır. Neticede Allah’ın (c.c.) belirlemiş olduğu oranlarda, mirasçılara taksimde bulunmuş olunmaktadır. Ne az ne de fazla çıkmadan! Ortaya çıkan sorunlar, yine ‘ayetler esas alınarak çözümlenmektedir.’

Miras paylaşımı neye göre olur? 

Miras paylaşımıyla ilgili iki ayette çelişki olduğu iddiası vardır. “Sizden birine ölüm yaklaştığında, bir mal bırakacaksa anaya babaya, yakınlara, uygun bir biçimde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu, erdemliler için bir görevdir.” (Bakara, 180); “Allah size çocuklarınız hakkında öğütte bulunuyor. Bu paylaşım vasiyetteki payların dağıtılmasından ve borçların ödenmesinden sonra uygulanmalıdır ki kimseye zarar verilmesin. Bu, Allah’tan bir vasiyettir. Allah bilir, şefkatlidir. (Nisa, 11-12) İddiaya göre, Bakara Suresinin 180. ayetinde varise vasiyetin hak olduğu söylenirken, Nisa suresinin 11 ve 12. ayetlerinde ise miras paylaşımında bazı oranlar bildirilmektedir. Bakara suresinin 180. ayetinde vasiyet etmenin bir hak olduğu, herkesin ölümünden sonra mallarının dağıtımı için vasiyet edebileceği ayette bildirilir. Fakat bir insan vasiyet etmeden ölebilir. Bu durumda ise bu kişinin bıraktığı malları nasıl paylaşılacağı Nisa suresindeki ayetlerde ifade edilmiştir. Bu ayetler arasında herhangi bir çelişki olması söz konusu değildir. İki ayette farklı durumlara göre miras hukuku hakkındaki hükümler bildirilmektedir. Ama ikisini de bir arada yapma hakkı da vardır,  malının 3/1’ini ayette belirtilenler haricindeki istedikleri için vasiyet edebilir, geri kalanı ise Nisa suresi gereğince mirasçılar arasında pay edilmelidir. (İbn Mace, Vesâyâ, 5; Zeylaî, Nasbu’r Râye, IV/399, 400)

Zülkarneyn ayeti, Yer düz müdür, Güneş suda mı batmaktadır? 

“Rahman, 33: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç olmadıkça geçemezsiniz.”; Kehf, 86: “Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin” dedik.”; Kehf, 90: “Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.”; Şems, 6: “Yere ve onu yayıp döşeyene and olsun.”; Nebe, 6-7: “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?”; Hicr, 19: “Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik.” Güneş dünyanın bir ucundan doğup diğer ucundan batıyor. Ayrıca yeryüzü düz müdür?

İslam âlimleri ayette geçen ifadenin gerçek anlamda kullanılmadığını zaten ifade etmişlerdir. Ayette, ‘Güneşin yanında bir kavim buldu’ denilmektedir. Güneşin yanında bir topluluk olmadığı zaten bilinen bir husustur. Bu durum tıpkı, denizde yolculuk eden kişinin güneşi, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. (Fahrettin Razi, Mefatih’ül-Gayb, XXI/495) Ayette de, “Güneş Kara balçıkta batıyordu denmemiş,  bilakis “Zülkarneyn güneşi kara balçık’ta batarken gördü” denmiştir. (Ebu Said Abdullah Kadı el- Beyzavi, Envaru’t-Tenzil, III/291)  Yani ayette edebî bir anlatım tarzı kullanılmıştır. Rahman, 33. Ayette verilen mesaj şudur: Bir gün gelecek yerlerin ve göklerin sınırları aşılacaktır. Bu, bize verilen etkili ‘güç, bilgi, delil’ demek olan ‘sultanla’ (Hud, 96; A’raf, 71) ancak başarılabilecektir. Yani bu ayette bir gün göklerin sınırlarının aşılacağı anlatılır. Bu da gerçekleşmiştir. Zümer, 5. ayetteki, “O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır.” denmektedir. ‘Sarmaktadır’ anlamına gelen kelimenin Arapçası, ‘Yukevviru’dur. Fiilin kökü ‘Kevvere’dir ve Türkçede de dünya anlamında kullanılan küre kelimesi de bu kökten gelmektedir. Yani ayet, gece ve gündüzün birbirine sarıldığını, küre diye de çevirdiğimiz ‘kevvere’ fiili ile ifade etmektedir ki, Arapçada bu fiil, ‘Top gibi yuvarlak yapmak, sarığı başa sarmak’ anlamlarına gelir. (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 22) Gece ve gündüzün küreleşmesi Kur’an’da bu şekilde ifade edilmiştir. Arapçada da “Kurretü’l-Kadem, futbol topu için kullanılmaktadır.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? Deizme Cevap, s. 75) “yukevviru küreleştirmek demektir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 23)

Yasin, 40: “Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.” Küre ne kadar hızlı dönerse, dönsün karanlık ve aydınlık birbirinin sınırını aşamaz! Kehf, 86. ayet, güneş suda mı batmaktadır? Bu ayette, Zülkarneyn’in gün batımı algısından bahsedilmektedir. Güneşin ufukta batışı tasvir edilmiş, betimlenmiştir. Ayette ‘ve-vecede: Zülkarneyn buldu’ ifadesi geçer. Yani ayet bir doğa olayından bahsetmez, Zülkarneyn’in ‘bakış açısı ile’ olayı tasvir eder, O’nun nasıl gördüğünü bize bildirir. Günümüzde de ‘Güneş battı/doğdu’ ifadesini, hem de her dilde (Mesela İngilizcede, ‘Sunset’ kelimesi aynen kullanılır, İngilizler güneşin ‘battığına’ mı inanmaktadırlar? Fransızca, ‘Coucher de soleil’, Almanca, ‘Sonnenuntergang’, Çince, ‘太阳日落’  vb.) Detayı bir aşağıdaki soru ve cevapta ele aldık! İşin ilginci Kur’an’daki bilimsel ayetleri inkâr edemeyen ateistler, Hz Muhammed’in bu bilgileri Hindistan’dan Yunanistan’a, Amerika’dan Mısır’a dek olan (Matematikten astronomiye, tıptan Jeolojiye dek birçok) bilimsel metinlerden elde ettiğini iddia ederler. Ama burada Hz Muhammed’in güneşin nerede battığını bile bilmediğini iddia ederler. O kadar bilgiyi okuma bilmeyen Hz Muhammed öğrendi de bu basit bilgiyi mi atladı? Yoksa ateistler herhangi bir metot veya olmadan sadece saldırı ve hata arama içgüdüsü ile mi hareket etmektedirler?! Efendimizin okuma yazma bilmediği konusu ‘Ümmi peygamber’ başlıklı yazımızda ele alınmıştır. Şems, 6. ayette, dünya misafirhanesinin insan için hazırlandığı anlatılır. Nebe, 6. ayet, insanın kalacağı mekan ile alakalıdır. Hicr, 19. Ayette ise, eskiden dağların yükseltiler olduğu zannedilirdi fakat günümüzde, ayetinde işaret ettiği gibi köklerinin de olduğu bulunmuştur ve bu kökler sarsıntıları en aza (Enbiya, 31; Lokman, 10; Nebe, 6-7)  indirir ki buna ‘izostazi’ denir. Bu ‘yer düz müdür?’ sorusu, ‘Kur’an’da bilime aykırı olduğu  iddia  edilen ayetler’ başlıklı yazımızda ele alınıp cevaplanmıştır. Tekvir, 1-2: “Güneş dürülüp karardığında, yıldızlar dökülüp söndüğü zaman.” Soru: Sanki yıldızlar tavandan yeryüzüne dökülüyor. Ancak düz yüzeyler dürülebilir. Cevap: Güneşin dürülmesini anlatan kelime ‘Kuvvirat’tır ve sarmak anlamındaki ‘kevvere’ kökünden türemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Küre kelimesi de aynı kökten gelir. Ayrıca, “Zümer, 5.ayette, “Gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine sarar; gündüzü de gecenin üzerine sarar.” ayetinde geçen ‘yükevviru’ kelimesi ile Türkçede kullanılan küre kelimesi aynı kökten gelmektedir. Bu kelime Arap dilinde, “yuvarlak bir şeyin etrafına bir şey sarmak” anlamına gelmektedir.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 196) Dolayısı ile düz bir alanın dürülmesi söz konusu değildir. Yıldızların dökülmesi, sönmesini anlatan kelime, ‘İngederet’ kelimesinin kökeni, ‘gedere’ fiilidir. Arapça’da ‘Bulanık olmak’ anlamında kullanılır. Yıldızlarında yakıtı tükenince içe çökerler, gaz devlerine dönüşür, bulut haline gelirler. 

Özetle, “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek yaptım.” (Bakara, 22)  Bizzat bu ayetin kendisi Fahruddin Razi (Razi, Mefatihul Gayb III, IV/164) ve Beyzavi (Beyzayi, Envarul Tenzil, I/55) gibi müfessirler tarafından dünyanın yuvarlak olduğuna delil getirilmiştir. “Ve ardından yeryüzünü düzenleyip yaymıştır.” (Naziat, 30) ayeti kelimesindeki ‘dehâhâ’ kelimesi Fahruddin Razı tarafından şöyle izah edilmiştir: Bu kelime köken olarak dünyanın yuvarlak olduğunu göstermektedir. (Razi, Mefatihul Gayb, XXXI/46) Zümer, 5.ayette, “Gökleri ve yeri hak ile (yerli yerinde) yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine sarar; gündüzü de gecenin üzerine sarar.” ayetinde geçen ‘yükevviru’ kelimesi ile Türkçede kullanılan küre kelimesi aynı kökten gelmektedir. Bu kelime Arap dilinde, “yuvarlak bir şeyin etrafına bir şey sarmak” anlamına gelmektedir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 192) 

Kur’an, sahip olunan bilgi ölçüsünde kendisini okuyucuya açar! Her okuyan Kur’an’dan alacağını alır ama bu herkesin bilgisi ölçüsünde alacağı bir bilgidir!

Kur’an’da güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır?

Kehf suresi 86. ayetindeki “Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batmakta buldu.” ifadesinden yola çıkarak, Kur’an’da, ‘güneşin suyun içine battığını söylendiği’ iddia edilmektedir.  Yine bu ayetlerdeki ifadeden ‘dünyanın düz olduğu sonucunu’ çıkartmaktadırlar. Bu eleştirilerdeki hatalar, kelimelerin anlamlarını kavrayamamak ve anlayış eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu ayette iki yerde geçen ve Türkçeye  “Batmak” olarak çevrilmiş iki  kelime vardır: “Sonunda güneşin battığı (Arapçası; mağribe) yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta (Arapçası; tağrubu) buldu, yanında bir kavim gördü.” Ayette, ‘güneşin suyun içine batıyormuş’ şeklinde bir ifade olduğunu iddia edilmektedir. Halbuki “güneşin batması” ile, “bir şeyin suda batması” türkçede ‘aynı’ kelime olabilir, fakat bu kelimeler arapçada ‘ayrı’ kelimelerdir. Ateistin bu farkı bilmemesi veya karmaşadan yararlanmak istemesi sonucu böyle bir iddia ortaya atılmaktadır. Güneşin batması “Ğarebe” fiiliyle ifade edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler Türkçeye‘de geçmiştir. Örneğin “garb” ya da “mağrib” aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamlarına gelir. Bir nesnenin suda batmasının Arapçası ise “ğareke” fiilidir ve ‘ğarabe’den farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında Türkçeye geçmiştir. ‘Suya gark oldu’ derken bu fiili kullanırız. Kur’an’da da, bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime kullanılır, mesela Kehf suresinde: “İçindekilerini batırmak (ğarake)  için mi onu deldin?” (Kefh, 71) denmektedir. Demek ki ayet güneşin suda battığını ifade etmemektedir. Güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının Türkçede tek bir fiil olan ‘batmak’ fiiliyle kullanıldığını, Arapçada ise farklı iki fiil kullanıldığını görmüş olduk. Dolayısıyla Yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından bahsedilmesi söz konusu değildir. Ayette anlatılan güneşin batışıdır. Aslında Türkçedeki batmak fiilinin Arapça karşılıklarını bilinmese bile, yukarıdaki eleştirileri yapan arkadaşların anladığı gibi anlamak için ancak art niyetli olmak gerekir. Mesela biri “Ben dün deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim” dese bundan ateistler güneşin suyun içine battığını mı anlarlar?  Ya da “Güneş her sabah doğuyor” derken ateist arkadaş güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp, güneşi doğurduğunu mu düşünür? Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına baktığımızda konunun çok açık olduğu anlaşılmaktadır. Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali  “mağrib” kelimesidir. Bu kelime ‘batıda bir yer’ anlamına gelir. Bu ifade batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela, Kuzey Afrika ülkesi Fas’a Araplar “Mağrip” adını vermişlerdir. Çünkü batı yönünde gittikleri en son yer Fas’tır. Mesela günümüzde de Türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır. Japonya bir uzak doğu ülkesidir. İngilizcede de Türkçe’dekiyle aynı anlama gelen “Far East” kullanılır.

Önemli not: Yukarıda örneklerde gördüğümüz gibi, Kur’an ayetleri Türkçeye çevrilirken, Arapça fiil kökleri ile Türkçe karşılıkları bazen tam motamot, birebir çevrilememekte, aslında buna fazla da dikkat edilmediği görülebilmektedir. Tabii bunda, ‘bir gün ateistler çevirilerdeki eksik-yanlışlardan hareketle Kur’an’da hata arar’ diye düşünülememesinin de etkisi vardır. İşin daha da trajıkomik tarafı, ateistlere cevap vermek için Arapça asıllı kelimelerin birebir anlamlarına bizler dikkat çektikçe, ateistlerin bunu ‘Bizi kandırmak için kelimelerin anlamları ile oynuyor, anlamlarını değiştiriyorlar’ türü isnatlarına muhatap olabilmemizdir. Örneğin, ‘hasbelkader’ kelimesi, “rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla” şeklinde Türkçeye çevirmektedir. Kader kelimesinin tesadüf kelimesi ile açıklanmaya çalışılması, bir araya gelmelerine imkan olmayan iki zıttın birbiri yerine kullanılması kadar absürt bir olaydır. Kader ile tesadüf birbirinin zıttı olan iki ‘alternatif’ kavramdır, birbiri yerine kullanılabilmeleri imkânsızdır! İşte ateistlerin anlamadığı, anlayamadığı ve asla da anlamak istemediği realite; hiç bir çevirinin aslın yerini tutmayacağı, tutamayacağı gerçeğidir! Bir de üstüne bu iki kavramın ayrılığı gerçeğini dile getirmemizi, ‘İslam’ı olduğundna farklı göstermeye çalışmak’ türü ithamlara maruz kalmaktayız. Ey aateist arkadaş, hem bilmiyorsun, hem bilmediğini de bilmiyorsun hem de bilmeye niyetin yok ve üstüne bilgiçlik taslıyorsun! Şurası özellikle bilinmelidir ki; İslam’ın kimseye sevdirilmeye ihtiyacı yoktur! Bizim böyle bir gayretimiz olsa; “hadisleri reddeder, mezhepleri savunmaz, had cezalarını yumuşatır, tesettürü değiştirir, sol veya liberal jargonla konuşur, taaddüd-i zevcat yok der, Hz Âdem’in babası var der, evrimi savunurduk” Biz, İslam’a hizmet edebilme lütfuna sahip olabilirsek, şükrederiz!

Kur’an’a göre yeryüzü düz müdür? Şems,6. ayet: “Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun .” ve   Naziat, 30. ayet:   “Ardından yeri düzenleyip döşedi.  ayetlerini nasıl anlamalıyız?

Şems suresindeki 6. ayetteki “tahâhâ” sözcüğü ile Naziat sûresinin 30. âyetindeki “dehâhâ” sözcüğünün anlamları aynıdır. Nasıl ki  aslı “temur” olan sözcük günümüzde “demir” olarak kullanılıyorsa, benzer durum Arapçada da karşımıza çıkmaktadır.  Arap dilinin ünlü sözlük yazarı  meşhur alim İbn-i Manzur’un Lisanü’l-Arab’ı da bunu açıkça dile getirmektedir: Tahâ: “Ferra şöyle açıklamıştır: ‘ طحى – tahâ’ ve ‘ دحى – dehâ’ bir ve aynıdır.” Şimr de şöyle demiştir: “tahâhâ, dehâhâ anlamındadır.  ط – tı harfi,  د – del harfinden dönüşmüştür.” Bu sözcüğün anlamı içerisinde, bitkilerin yeryüzüne yapışması ve yayılması anlamı da mevcuttur. (Lisanü’l-Arab ; V/574) Buradaki mucize, sıradan “yaymak ve döşemek” eylemi için Arapçada “بسط – beseta” ve “وسع – vessea” sözcükleri bulunurken âyette yerkürenin yayılıp döşenmesi için “طحى – tahâ” ve “دحى – dehâ” sözcüklerinin kullanılmış olmasıdır. Çünkü bu sözcükler sıradan ve normal bir yaymayı değil, arzın şekline uygun olan “yuvarlakça yayma”yı  ifade etmektedir. Dehâ: “dahv” sözcüğünün manası, “devekuşu yumurtası” manasındadır. Bu sözcüğün türevleri “devekuşu yumurtası”, “devekuşunun yumurtasını bıraktığı yer” gibi anlamlar taşımaktadır. Bu sözcüğün türevlerinden olan “midhat” sözcüğü, Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bu günkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Bir çukur kazılır, kazılan çukura yuvarlak taş veya ceviz düşürülmeye çalışılırdı. Yuvarlak nesneyi çukura düşüren kişi oyunun galibi, düşüremeyen de mağlûbu sayılırdı. Ebi Rafi’ rivâyetinde, Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. “dahv“sözcüğünün türevlerinden olan “medâhî” sözcüğü de, kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır (Lisanü’l-Arab , III/310-311) “Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğunu ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğunu anlatmaktadır. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit (dönel elipsoit)” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması, gerçek ve büyük bir mucizedir. Peki, İslam âlimleri bu ayetten hareketle dünyayı nasıl tasavvur etmişlerdir? İbni Teymiye “İslam alimleri dünyanın yuvarlak olduğunda icma etmişlerdir.” demektedir. (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, XXV/195) Ayrıca ibni Hazm, ibni Cevzi “dünyanın yuvarlak olduğunu delilleriyle açıklamışlardır.” (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, VI/586; İbni Hazm, elFasl fi’l-milel, II/78) Fahreddin Razi şöyle der: “Bazı kimselere göre, yerküresinin yayılmış olarak sergilenmesi, onun küre şeklinde olmamasını gerektirir. Bu, yanlış bir düşüncedir. Çünkü yuvarlak bir cisim büyük olduğu takdirde, bir sergi gibi üzerinde yaşanmaya müsait olur.” (Râzî, Mefatihu’l-gayb, II/104; Tefsir-i Kebir, 5, 174, 525) İmam-ı Gazali: “Kіmіlerі de göklerіn yuvarlak (kürevі) olduğunu söylemіştіr. Mühendіslerіn hepsі bu görüştedіr. Biz, bu hususta onlarla aynı görüşteyіz.” (Tefsіr-і Kebіr, XVIII/149) Seyyid Şerif Cürcânî de, kâinatta yuvarlaklığın bir kânun gibi göründüğünü, bundan yerküresinin istisna edilemeyeceğini vurgulamış ve ilgili ayetleri bu çerçevede değerlendirmiştir. (Cürcânî, S. Şerif, Şerhu’l-Mevakıf, II/441- 442) Beydavi ve onu takip eden Nesefi, Bakara Suresi’nin 22. ayetinde yer alan “O, öyle bir Allah’tır ki, yeryüzünü size bir döşek yaptı.” cümlesini tefsir ederken, “Arzın insanlar için döşek gibi yayılıp sergilenmesi, onun küre olduğu gerçeğine aykırı değildir.” (Beyzayi, Envarul Tenzil, I/55; Mecmu’t-tefasir, I/75) demektedirler. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin de, Dünya’nın şekliyle ilgili “Yeryüzü bir portakal gibi yuvarlaktır.” dediği nakledilir. (Muvaffak, Menakib-u Ebi Hanife, I/161) 1350 yılında vefat eden İbn Kayyım, Bakara 22. ayeti açıklarken, “bu âyetteki satıh (sutihat) ifadesiyle arzın üzerinin canlıların yaşamasına, yerleşmesine elverişli hale getirildiğinin kastedildiğini, bu durumun arzın kürevî olmasına aykırı olmadığını” söylerken (İbn Kayyımi’l-Cevziyye, et-Tibyân fî Aksâmi’l-Kur’ân, Dâruİhyâi’l-Ulûm, Beyrut, 1988, s. 372); 1064’te vefat eden İbn Hazm, “Arzın yuvarlaklığının beyanı” başlığı altında, ilimde önder vasfını hak etmiş hiçbir İslâm âliminin dünyanın yuvarlaklığını inkâr etmediğini, onlardan hiçbirinin buna aykırı bir söz söylemediğini, bilakis Kur’an ve sünnette arzın kürevî olduğuna dair deliller bulunduğunu” (Muhammed Ali b. Hazm el-Endelusî ez-Zâhirî, el-Faslfi’l-Milel ve’l-Ehvâ ve’n-Nihal, Dâru Sâdır, Beyrut, II, 97) belirtir. “982 yılında Bizans’a elçi olarak giden ünlü İslam âlimi Bakıllani, “Siz de biliyorsunuz ki Dünya yuvarlaktır.” diye söze başlarken 1000 yıl önce yaşamış olan Endülüslü alim İbn-i Hazm, Zümer suresi 5. ayetten hareketle, dünyanın yuvarlak olduğunu açıklamıştır. Kur’an yorumcusu Fahreddin Râzî, “dünyanın küre şeklinde olduğu gerçeğini” 800 yıl önce açıkça ortaya koymuştur.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 57-58) “İmam Razi, Taftazani, Seyyid Şerif Cürcani, Gazali, İbrahim Hakkı ve Hüseyin Cisri gibi alimler dünyanın küre şeklinde olduğunu söylerken batı dünyası dünyanın yuvarlak yuvarlak olduğunu beyan eden bilginleri engizisyona gönderiyor, kitaplarını yaktırıyordu. (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 24) Hıristiyan bilim adamı, dünyanın küre şeklinde olduğu görüşünü Müslüman ilim adamlarına borçlu olduğunu itiraf ederken bizdeki ateistler hala İslam’a çamur atma gayreti içindeler. “Toledo’nun 1085 yılında zaptı, Hıristiyan astronomi bilgisine çok ilavelerde bulundu ve dünyanın küre şeklinde olduğu doktrinini canlandırdı.” (Will Durant, The Age Of Faith, s. 341-343) Batının İslam âlemine gerek bilimsel buluşları gerek Rönesans’ı borçlu olduklarına dair yazılarımıza, ‘İslam felsefesinin özgünlüğü; İslam ve Rönesans; başlıklı yazılarımızdan ulaşabilirsiniz.’ 

Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık…  Yorum 1: “yeri yaydık” ifadesi kesinlikle yeri bir tepsi gibi gösteren bir ifadedir. 2: dağların yerin üzerine daha sonradan bırakıldığı söyleniyor. ama biz biliyoruz ki dağlar volkanik ve tektonik hareketler sonucunda oluşmuş coğrafi yapılardır. öyle gökten zembille inmiş değillerdir. 3-depremi dağlar mı önlüyor şimdi yani, e hadi hiç deprem olmasa neyse de daha 4 yıl önce sallandık.

Önce ateist kesiminde itiraz edemeyeceği bir yazardan alıntı ile konumuza giriş yapalım. Cumhuriyet genel yayın yönetmeni Can Dündar toprak için ‘yeryüzü battaniyesi’ ifadesini kullanır. (Can Dündar, Tutuklandık, s. 238) Battaniye düz yere serildiğine göre ‘Acaba Dündar’a göre yeryüzü düz müdür?’ diye sorabilir miyiz? Yoksa Dündar’ın sanatsal ifadelerle dolu yazılarına bir yenisini daha eklediğini mi düşünürüz! Gelelim ilk soruya: 

Ayetin tam mealinde,  ‘yeri sizin için döşek gibi yaptık-yaydık’ denmektedir. Yani yatakta nasıl insan rahatsa, yeryüzünde de öyle rahat edeceği şekilde yeryüzü yaratılmış denmektedir. Öyle ya, meyve sebze, et süt, yumurta bal… Hiç birini biz tek tek topraktan toplayıp-seçip-eleyip- birleştirip yapmıyoruz.  Bitki topraktaki mineralleri birleştirip meyve sebze yapıyor, göğe yükselen bulutlar uzayda kaybolmayıp yere yağmur olarak iniyor, suyun kaldırma kuvveti denizleri taşımada kullanmamızı sağlıyor, arı tek tek dolaşıp çiçek özlerinden bize bal yapıyor. Allah her şeyden münezzehtir ama mesela, Allah yer çekimi kanununu denize, kaldırma kuvveti yasasını yeryüzüne uygulatsa idi halimiz nice olurdu? Buhar gökte yoğunlaşmasa; yerdeki insan-bitki-hayvan susuzluktan kırılırken başımızın üstünde tonlarca su gezip dururdu!  “Yüce yaratıcı yeryüzünü insan için hazırlamıştır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 166) Gelelim soruya: Ayetteki ‘deha’ kelimesini kökeni dahv’ın anlamı ve içeriği zaten açıklandı.   Zümer suresi 5. ayette gecen “Tekvir” kelimesinin ‘bir şeyin başka bir şeye sarılması’ anlamına geldiğine göre ayette gecen gece gündüzün tekvir edilmesi ile neyin kastedildiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dağların görevine gelince: G. B. Airy ve J. H. Pratt, yüzeydeki düzensizliklerin, yerkabuğunun belirgin kısımlarındaki (dağlar ve düzlükler) kayaların yoğunluklarındaki farklarla dengelendiğini söylerler. Bu denge durumuna “izostesi” adı verilir. (M. J. Selby, Earth’s Changing Surface, Clarendon Press, s. 32) Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın Yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.” The Earth (Yeryüzü) adlı kitabın yazarı olup aynı zamanda ABD Bilimler Akademisi başkanı olan Frank Pres’te bu görüşü savunur.  Dağların yukarıdan bırakılması konusunu da açıklayalım: Peygamber efendimiz bir hadisinde “ Derdi indiren dermanını da indirmiştir.” buyurmuştur. (Tirmizi, Sünen, VI/383, Tıb,2, Hadis No: 2038 ; Ebu Davud, II/331, Tıp,1, Hadis No: 3855;İbn Mace, Sünen, II/1137,Tıb,1 Hadis No.3436) Hastalık ta tedavisi de gökten inmez. Ama her şey yüce yaratıcıdan bize gönderilmiştir. Yüce makamdan; Yaradandan yaratılana gelen ise indirme kelimesi ile hadiste ifade edilmiştir. Dağlar gibi, depremden uzun süre yaşamaya (Mynet, 11 Aralık 2014) suyun yeryüzünde kalmasını sağlamasından obeziteyi azaltmasına birçok faydası olan nimetler içinde yaratıcı aynı kelimeyi kullanmıştır. Hıristiyan bir oryantalist olan Watt kadar objektif olamayan ateistler Kur’an’da hata arama gayretinden vazgeçmeseler de gerçek her zaman sonunda ortaya çıkmaktadır. M. G. Watt, ‘Hz Muhammed’in Mekke’si’ adlı kitabın 17. sayfasında şöyle demektedir: “Eğer Kur’an, -tesadüfen bile olsa- yeryüzünün Güneş’in etrafında dönüyor olduğunu söylemiş olsaydı, bu, düşmanlarına Kur’an’ı reddetmek için ekstra bir gerekçe sunacaktı. Bunun yerine, oldukça açık ifadelerle Allah’ın yaydıkça yaydığı, düz bir yeryüzünden bahsedilir. Bunu ifade etmek için, birkaç farklı Arapça kelime kullanılmaktadır; ancak bunların hepsi kuşkusuz yeryüzünün düz olduğuna dair özel bir vurgu taşımamaktadır.” 

Bakara 22: O rabbiniz ki yeri size döşek, göğü de size yüksek bir tavan yapmış, Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık. Kaf 7: yeri nasıl yaydık. yorum: bu da yeri tepsi yapan bir başka ayet. Enbiya 31: yerin insanlarla sarsılmaması için yeryüzünde sabit dağlar yarattık, yeryüzünde geniş yollar vücuda getirdik ki gidecekleri yeri bulabilsinler. 

Önce tüm ayetlerin tam metinlerini verelim:  “Yeryüzünü uzattı.” (Rad, 3; Kaf, 7; Hicr, 19);  “Yere; nasıl yayılıp döşendi?” (Ğaşiye, 20); “Yeryüzünü yayıp döşedi.” (Naziat, 30). Günümüzden 3.7 milyar yıl önce, şimdikinin sadece %10’u kadar yeryüzünde alan vardı. (von Huene, Roland; Scholl, David W. (1991). “Observations at convergent margins concerning sediment subduction, subduction erosion, and the growth of continental crust”. Reviews of Geophysics. 29 (3): 279–316. Bibcode:1991RvGeo..29..279V. doi:10.1029/91RG00969) Zamanla yeryüzü uzadı ve 3 milyar yıl önce günümüzdekinin % 25’i kadar oldu. 2.6 milyar yıl önce ise günümüzdekinin % 60’ına kadar kıtaların uzaması devam etti. (Taylor, S.R.; McLennan, S.M. (1995). “The geochemical evolution of the continental crust”. Rev. Geophys. 33 (2): 241–265. Bibcode:1995RvGeo..33..241T. doi:10.1029/95RG00262) ve günümüzde de hâlâ kıtaların yani yeryüzünün uzaması devam etmektedir. Tıpkı Kur’an’ın yeryüzünü uzattık demesi gibi. (https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2020/12/yeryuzunun-uclarindan-eksilmesi; https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2020/01/kuranda-dunyanin-sekli-pervane) Dünyanın ilk oluşumu esnasında yer kabuğu soğumaya başlar ama alttaki sıvı magma üzerinde yüzmeye de devam eder. Bu tabaka gerek birbirine çarptıkça gerekse alttan gelen basıncın etkisi ile dağlar oluşmaya başlar. Bu dönemde yer küre girintili çıkıntılı bir yapı halindedir. Zamanla güneşin ve suların aşındırıcı etkisi ile milyarlar yıl içinde dağlar ufalanarak toprağı oluşturmuş ve bu topraklar erozyonla vadilere inmiş ve sonunda da toprakla dolan yer küre düzlenmiş, ‘yayılmış’ ve hayatın oluşması için adeta döşek gibi serilmiştir. (science.sciencemag.org/content/335/6070/810; www.nationalgeographic.org/encyclopedia/weathering; https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-3-642-53715-8_4 ) Ayette geçen firaş; döşek kelimesi yeryüzü ile insanın ilişkisini anlatmak için kullanılmıştır. Bu kelime aynen bir teşbih-benzetme sanatı olarak Nebe, 6. ayette de  geçer ve yine aynı surenin 10. ayetinde bu defa gece bir  ‘örtüye’ benzetilir. Rum 26. ayette de yer ve göklerin Allah’a boyun eğdiğini ifade eder. Mülk 15. ayet, ‘Yeryüzünün insana boyun eğdiğinden’ bahseder. Ayetin devamında ‘yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın’ ifadesi yer alır. Acaba buradan da dünyamızın insana benzetildiği sonucu çıkarılabilir mi? Ateistler burayı nasıl atlamışlar. Yoksa her aklı başında insan gibi ‘Kur’an’da mecaz’ adlı yazımızda da ele aldığımız gibi, bu ayetlerde de hep mecaz kullanıldığı anlaşılmaz mı? Tüm bu örnekler, ayetten kastedilenin mecazi bir anlam olduğunu göstermektedir. Allah yeryüzünü insanın rahatça yaşayacağı şekilde yaratmıştır. Dünya insanın evi imiş gibi rahatça yaşayabileceği bir yer olarak yaratılmış ve tüm detaylar ona  (insana) göre ayarlanmıştır. Yukarıda da değindik, topraktaki mineralleri bitkiler süzer bizim için ve yiyebileceğimiz kıvama (Meyve sebze) getirir, Hayvanlar bize hizmet için yaratılmıştır, inek bitkiyi süt yapar, tavuklar ise yumurta. Aynı çamuru elma tohumu elma, üzüm tohumu üzüm, karpuz tohumu karpuz yapar. Her biri ayrı renk, tat, koku, şekil ve desendedir. Ya göklerdeki ihtişam; Gezegenlerin itme çekme kuvveti ile oluşan denge, kara delikler, “İnsani İlke” (Anthropic Principle) ve “İnce Ayar” (Fine Tuning), dört temel kuvvet -yerçekimi kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet- vb.Tüm bunlar hep bir düzeni işaret eder. İşin ilginci tüm bunlarda insanın hiç müdahelesi yoktur, onun iradesi dışında tüm bu denge kurulmuştur ve işlemektedir. Zaten Bakara 22. ayetin devamın da: “Gökten su indirip onun aracılığı ile size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı” buyrularak konuya açıklık getirilmektedir. Yani asıl amaç uyum-dengeye dikkat çekmek, kâinat kitabını okuyabilmektir.  Diğer ayet (Hicr, 19) yerin dağlara göre daha yayılmış olduğu ifade edilirken ki, bu ayeti yukarıda ele aldık, “Belirli bir ölçü” ifadesi ile de yine aynı mesaja; yeryüzündeki dengeye işaret edilmektedir. Ayrıca ayette (Kaf, 7) yerin yayılmasından hareketle yine uyum-denge-düzene dikkat çekilmektedir. Enbiya 31. ayette ise dağların pek görevlerinden birine işaret edilir ki, onu da ele alıp açıkladık.

Zariyat : 47-48  bu  ayeti anlamamızı kolaylaştırır:”…yeryüzünü de döşeyip  yaydık. bakınız biz ne güzel döşeriz.”

Zariyat 47: “Göğü gücümüzle biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.” diye bilimsel bir mucizeye işaret edilirken (Big Bang) bir sonraki ayetten Kur’an’ın bilim dışılığına delil bulabileceğini zanneden insanlara ancak ateist denebilir! Allah Teala yeryüzünü, hayata beşik olsun diye hazırlamıştır. Ayette geçen “döşeme” fiili ki, ayette ‘Döşedik’ denmekte, ‘yaydık’ denmemektedir, konfor, rahatlık ve düzeni ifade eder. İşte yeryüzü de, insanoğlu için aynen bir beşik gibi rahat ve huzur yatağı kılınmış, herşey orada en ince ayrıntısı ile hayatın kolay olması ve sürmesi için hazırlanmıştır. Artık kula düşen nimetini, rızkını aramaktır. “Ne güzel döşeyiciyiz.” şeklinde son bulan bu ayet, tüm ‘yaymak, döşemek’ şeklindeki eylemlerin amacına işaret etmekte, yaratılanlardaki mükemmelliğe dikkat çekmektedir.

İnsanlar ne için yaratılmışlardır?

Zariyat suresindeki ayette insanların kulluk için yaratıldığından söz edilirken, A’raf suresindeki ayette ise çoğunun cehennem için yaratıldığından söz edilmektedir. Hâlbuki Zariyat suresinde yaratma fiili ‘haleka’ şeklinde geçerken, A’raf suresindeki ayette ise yaratma ‘haleka’ değil, türeyip çoğaltma ‘zare’nâ’ fiili geçmektedir. Zariyat 56: “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım” Burada söz konusu olan durum ilk yaratılmadır. İnsanların yaratılması için “haleka”   fiili kullanılmıştır. A’raf suresindeki bahsi geçen 179. Ayetin öncesini, 175. ayetten itibaren okursak, Allah’ın ayetlerinin kendisine ulaştığı ama ayetlerden yüzçeviren, küfrü tercih eden bu nedenle de Allah’ın hidayetine muhatap olmayan bir kişiden bahsedildiği görülür. 179. ayette ise, Zariyat suresinde de ifade edildiği gibi ibadet için yaratılan insanların tercihlerini, yaratılış amaçlarının dışında kullandıkları ifade edilmekte ve “And olsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi türetip çoğalttık (zare’nâ) Kalbleri vardır, bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.” (A’raf 179) buyurulmaktadır. Burada söylenen ilk yaratılma değil, türetip çoğaltılmadır; ‘zare’nâ’ Türkçeye yaratmak şeklinde çevrilselerde Arapça asıllarında iki ayrı fiil kullanılır, dolayısı ile iki farklı mana kastedilir. Konuya ek olarak, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ ve ‘Kur’an, akıl, kalp’ başlıklı yazılarımızı da tavsiye ederiz.

Allah’ın Resul’ü İsa, yoksa cehennemde mi?

Enbiya 98-99: “Gerçekten siz de, Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız. Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.” Ateist arkadaşlar, ‘Enbiya suresindeki ayette Allah’ın dışında tapılanlar ve onlara tapanların cehennem odunu olduğu bildirilmektedir. Yine başka ayetlerde Hıristiyanların Hz. İsa’yı ilah edindikleri de söylenmektedir. Bu ayetlere göre Hz. İsa’nın da cehenneme gitmesi gerektiğini’ iddia etmektedirler. Hâlbuki ve çoğu zaman olduğu gibi, ayetin devamını okusalar sorun olmadığını hemen farkedeceklerdi: “Daha önce bizden en güzel sonucun vaadini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar. Onlar cehennemin uğultusunu işitmezler, canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.” (Enbiya, 101-102) Hz. İsa ve onun gibi diğer salih olan kişiler kendilerine Allah’ın sıfatlarının verilmesinden ve tapınılmasından masumdurlar. Onların bir sorumluluğu yoktur. Bu iddiada görülen mantık aslında inkârcılar tarafında sürekli kullanılan bir mantıktır. Ayetteki bir ifade konunun akışından çıkartılarak anlamı kaydırılır ve bu tarz iddialara mesnet olarak kullanılır. Oysa ayetler birlikte okunduğunda konu çok farklıdır. Ortada hiç bir tezat olmayan, normal muhakemeye sahip bir insanın okuduğunda rahatlıkla anlayabileceği bir konu, bu örnekteki gibi bir çelişkiymişçesine ortaya atılır. Ayrıca ateist arkadaş keşke ‘Aynı konudaki tüm ayetlere baksa’ idi. “Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. llah şöyle buyurur: “Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, ebedî kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O’nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Maide, 116-119) Biraz daha detaya inelim ve konuya noktayı koyalım: Arapça’da ‘akıllı’ varlıklar ile ‘’akılsız; hayvan ve cansızlara’ hitap türleri farklıdır. Ayeti kerimede “ve ‘mâ’ ta’büdüne” ifadesi geçmektedir. ‘Mâ’ edatı Arapça’da akılsızlar için kullanılır ve tapılan putlar kastedilir. Ayette “ve ‘men’ ta’büdüne” şeklinde geçse, böyle bir sual sorulabilirdi. Ayette akıllılar için kullanılan “men” edatı kullanılmadığı için, Hıristiyanların taptıkları İsa’nın kastedilmesi de imkânsızdır! Ama bu detaya gerek kalmadan, ‘ayetin devamı veya aynı konudaki tüm ayetler bir arada değerlendirilse idi’ zaten konuyu açıklığa kavuşturmaktadır.

Kıyamet Günü İnsanlar Kaç Grup olacak?

“Sizler de üç gruba ayrıldığınız zaman: Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Diğeri amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; İşte onlar nimetlerle dolu cennetlerde Allah’a ‘en yakın’ olanlardır.” (Vakıa 7-12); “Ayetlerimizi inkâr edenler ise, işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.” (Beled, 20) Allah, ilk surede insanların kıyamet günü, kitabı sağından verilenler ve kitabı solundan verilenler olmak üzere iki gruba ayrıldığını söylemektedir. 3. grup ise önde olanlardır. Onlar Allah’a en yakın olanlar olarak kıtabı sağından verilenlerden bir adım önde olan gruptur. Yani iyiller ehli iki gruptan oluşur. Sağdan kitabını alanlar ve onlara önderlik yapandnlar. Fazilette, amel, iyilikte o kadar öndedirler ki sağdakilerden farklı olarak kendilerini taltif etmek için ayet onları ayrı bir grup olarak nitelendirmiştir. Beled suresinde ise zaten kaybedenler grup olan soldakilerden bahsedilmektedir.

Tarık Suresinde bahsedilen meni mi? İnsan mı? 

Tarık 5-8. ayetler.” İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı? O insan dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.  Yine o bel kemiği ile kaburgalar (sulb ve terâib) arasından çıkar. Şüphesiz (Allah), yine o insanı yeniden-döndürüp yaratmaya güç yetirendir.” Ayeti farklı açılardan ele alan ve her biri bilimsel temelli üç yorumu aşağıda veriyoruz. Üçü de birbirini tamamlamaktadır. : Üroloji profesörü Zeki Bayraktar’ın yorumu: Bu ayet, ‘erkek’ anatomisinden bahseder. Ayette “sulb ve terâib” kelimeleri geçer. Sulb (Omurga) bölgesinden kasıt nedir? ‘Ductus deferens’ spermlerin taşındığı kanaldır. Testiste üretilen sperm bu kanalla vücudun içerisine girer, idrar kesesinin arkasını dolanır, prostat bezinin içerisine girer ve oradan idrar kanalına katılır. Terâib: Kaburga bölgesidir. Damar, sinir sistemi, terâib (Kaburga) bölgesinden itibaren başlar. Damar ve sinirler terâib bölgesinden beslenir. Yani sulb ve terâib bölgesinin tamamı, spermin/meninin atılmasını sağlayan, koordine eden mekanizmadır. Yani, ‘atılan su’, sadece testislerden ibaret değildir, bunun damarları, kanalları, sinirleri, dolaşım sistemi vardır ve bu sistem, ayetin belirttiği bölgedir. Bilimveyaratilisagaci.com sitesinin yorumu: Kadın üreme organlarından yumurtalık üzerinde ayda bir defa folikül oluşmakta ve bu folikül patlayarak içindeki yumurta  hücresini fallop tüpüne doğru hızla fırlatmaktadır. Baloncuktaki bu patlama sonucu meydana gelen “tazyikle fırlatılma olayı” sayesinde yumurta hücresinin gideceği yere ulaşması sağlanır. Eğer tazyikle atılma olmasa idi yumurta hücresi rahime varamayıp karında farklı noktalara tutunacaktı. İnsanın yaratılışı bu hücrenin bulunduğu tazyikli suyla başladığı için Kur’an bu olayı tazyikli atılan sudan yarattık diye belirtmiştir. Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın yorumu: “İnsan nereden yaratıldığına bir baksın.” Bakılacak yeri de Kur’an bildiriyor. “İnsan akan bir sıvıdan yaratıldı. O sıvı kaburga ile belkemiği arasından çıkar.” Ayette üzerinde durulan, akan sıvı nedir? İnsan, sperm ve yumurtanın birleşiminden oluşur. Embriyoloji alanında çalışanların açıklaması şöyledir: Erkeklerin ve kadınların üreme hücrelerinin ilk yaratıldığı yer, kaburga ile bel kemikleri arasındadır. Sonra yavaş yavaş kadının yumurtalıkları aşağı doğru akar ve erkeğin de spermleri de testislere doğru gelir.

Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?

Oryantalistlerin İslam’ı, Hıristiyanlığın yayılmasına engel bir din olarak gördüğü için İslam’ın evrensel bir din olmadığını ispat etmeye çalışmasını anlayabilmekteyiz. Aynı sonuca farklı nedenlerle ulaşmak isteyen ateistleri de… Peki ama gerçek nedir?

“Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın.” (İbrahim, 4) ayetini, peygamberimizin sadece Araplara gönderildiğine delil olarak kullanmak isteyenler vardır. Hâlbuki ayet çok açıktır. Elçinin gönderildiği toplum hangi dili konuşuyorsa elçi de aynı dili konuşmaktadır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Ancak bu şekilde elçiler Allah’ın vahyini çevrelerindeki insanlara eksiksiz ve kusursuzca aktarabilirler. Bu sebeple elçiye vahyedilen kitap da elçinin ve kavminin dilinde gönderilmektedir. Bundan daha doğal bir şey de olamaz. Zaten tersi durum olsa idi o zaman ateistlerin iddialarında bir haklılık payı olabilirdi ama aksine ateistler doğru olan metodu bile ‘çelişki’ şeklinde sunmaktan geri durmamaktadırlar. “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” De ki: “O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.” (Fussilet, 44) Kur’an’ın evrenselliğini açıkça gösteren birçok ayeti kerime bulunmaktadır. “Seni insanlara elçi gönderdik.” (Nisa, 79); “O âlemler için bir öğüttür.” (Tekvir, 27); “Kuran bütün âlemlere nasihattir.” (Yusuf, 104); “O Kuran bütün âlemlere bir hatırlatmadır.”; (Sad, 87); “O Kuran bütün âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.” (Kalem, 52); “De ki: “Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim.” (A’raf, 158; Ayrıca, Ali İmran 20 ve 75; Cuma 2; Bakara 78.ayetlere de bakılabilir.) Peygamberimiz önce “Yakın çevresine” (Müddessir, 1-2)  sonra “Mekke’ye” (En’am, 92) sonra tüm  “Âlemlere” (Sebe, 28) peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’an, aşama aşama Mekke’den tüm insanlığa yayılan, mesajı ile evrensel olan ilahi bir kitaptır. Zaten sadece Mekke’ye peygamber gönderilse, Akabe biatlarında Medine halkı O’na neden biat etsin, Medine’ye çağırsın ve en önemlisi neden Mekke müşrikleri peygamberimize ve Medine’lilere “Mekke’ye gönderilen peygamberi siz neden çağırıyor ve sen de neden gidiyorsun?” diye çıkmadılar? Hz. Muhammed’in tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğu ve Kur’an hükümlerinden kıyamete kadar tüm insanların sorumlu olduğu pek çok ayetinde zaten vurgulanmıştır: “Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.” (Sebe, 28); “De ki: Ey insanlar, ben Allah’ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnızca Onun’dur.” (A’raf, 158);  “Müşrikler hoşlanmasa da dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini gönderen Allah’tır.” (Tevbe, 33) Roger Arnaldez, Kur’an’ın evrensel bir ilahi mesaj olduğunu kabul etmiş ve “Kur’an yeryüzünün tanımış olduğu en büyük çaptaki evrensel bir davet getirmiştir.” demiştir. Oryantalist M. G. Watt, “Hicretten önce bile Hz Muhammed’in davetinden evrensel olarak bahsedilmektedir.” (M. Watt, Hz Muhammed’in Mekke’si, s. 131) demektedir. Ayrıca Peygamberimiz sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olsaydı Bizans, Sasani, Mısır, Habeşistan hükümdarlarına neden davet mektubu göndersin ve görevinin sınırlarını aşıp işini zorlaştırsın? Aksine, “İslam evrenseldir, Hz Muhammed hicret’in 7. Yılında, dünyanın belli başlı devlet başkanlarına mektuplar göndermiştir.” (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 70) “Gelen peygamber hiçbir kavmin sözcülüğünü yapmıyor, hiçbir milletin hakimiyeti adına bir şey söylemiyor, tüm insanlığın kurtuluşu için evrensel bir mesaj sunuyordu.” (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 42) İslam’ın evrenselliğini oryantalistler de açıkça söylerler. “İslam’ın çağrısı sadece Araplar için değildi, Hz Muhammed zamanın önemli hükümdarlarına mektuplar da yolladı. (Thomas Walker Arnold, İslam’ın tebliğ tarihi, s. 50); “Allah’ın mesajları sadece Araplarla sınırlı olmayıp bütün insanlık için geçerlidir.  Hz Muhammed muhakkak O’nun elçisi olarak bütün insanları itaate çağırmakla görevlendirilmişti.” (Eduard Sachau, Uber den zweiten Chalifen Omar, s. 293)

Oryantalistler “İlk başlarda Mekke’deki ayetlerde’ Ey iman edenler’ ibaresi varken daha sonra yerine ‘Ey insanlar’ sözü kullanılmaya başlandı, bu da Muhammet hedefini zamanla büyüttü, yorumunu yaparlar. Halbuki ‘Ey iman edenler’ ifadesi Medeni sureler de bile geçer, yine aynı şekilde Medeni sureler de ‘Ey insanlar’ ibaresi de geçmektedir. Mekki sureler de cihanşumul, evrensel davet örnekler vardır. Mesela Tekvir suresinde, “Kur’an âlemler için bir öğüttür, âlemlerin rabbi Allah’tır.” (Tekvir, 27-29) ayeti buna örnek verilebilir. (Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 210) Ayrıca “Mekki bir sure olan Enbiya suresi 107. ayette ” Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” buyurulur. Yine Mekki bir sure olan Sebe suresinin 28. ayetinde de ” Biz, seni bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.” buyurulmaktadır. Oryantalist Caetani’nin İslam’ı, Hıristiyanlığın yayılmasına engel bir din olarak gördüğünü gösteren cümlelerinden sonra İslam’ın evrensel bir din olmadığını ispat etmeye çalışmasını anlayışla karşılayabiliriz. Dünya’nın Hıristiyanlaştırabilmek için İslam dinini Araplara hatta sadece Arabistan’a gönderilmiş bir din olarak göstermeye çalışmaktan daha doğal ne olabilir ki?” (Mustafa Asım Köksal, Oryantalist Leone Caetani’nin İslam Tarihi’ne reddiye) Swamı Ramdas: “Peygambere Tanrı’nın gönderdiği bu vahiy kesinlikle evrenseldir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 16)

Fakat Maide suresi 15. ayette, “Ey ehli kitap, elçimiz size geldi.” buyrularak onlara da peygamber olarak gönderildiği açıkça ilan edilir. (Maşallah Turan, Batılı iki müsteşrik W. Montgomery Watt ve Rudi Paret’in İslam’ı algılama biçimlerinin kritiği, s. 32) Saf suresi 9. ayette de ” O Allah ki, Rasulü’nü hidayet ve hak dinle, o dini, her dinden üstün kılmak için göndermiştir, müşrikler istemese de.” buyrulmaktadır. Ayette geçen “Hak din” ifadesinden kastedilen, İslam’dır: “Allah katında din İslam’dır.” (Ali İmran, 19) Diğer dinler ile kastedilen başta Yahudilik ve Hıristiyanlık tüm ilahi ve ilahi olmayan dinlerdir. Üstünlüğün kapsamı hem dünya, hem de âlemlerdir. Dolayısı ile bütün insanlığın, İslam davetinin muhatabı olduğu görülmektedir. Hz Muhammed’in Bilal’e, ‘Habeşin ilk meyvesi’, Süheyb’e, ‘Rum’un ilk meyvesi’ demesi bu vizyonun göstergesidir. “Selman ise İran asıllı ilk Müslüman idi. İslam’ın Araplarla sınırlı olmadığını Hz Muhammed faaliyetleri ile açık ve net olarak göstermiştir. Daha sonra da bütün topluluklara İslam’ın anlatılması için elçiler gönderilmiştir.” (Thomas Walker Arnold, İslam’ın tebliğ tarihi, s. 52) O nedenle de dünyanın dört bir tarafında 1400 senedir her milletten insana tebliğ yapılmaya devam etmekte ve her toplumdan insanlarda yüzlerce yıldır bu davede akın akın icabet etmektedir. ‘İslam’ın Dünyada Yayılışı’ adlı yazımıza bakılabilir. Tabii diğer bir alternatif te bu kadar zamandır bu kadar inananı olan bu dinin mümessillerinin bunun farkına varamayıp ateist ve oryantalistlerin bunu görebilmeleridir!’ Bu da bir bakış açısı tabii…

“Kur’an, insanların sorunlarını çözen öneriler ileri sürdüğü için evrenseldir. Kur’an’ın ilk muhatapları cahiliye Araplarıdır. Fakat onların sorunları bugün dahi bütün dünyanın içine düştüğü sorunlardır: Şirk, kibir, içki, faiz, zina, hırsızlık, gıybet; iyiliksizlik, adaletsizlik, yardımlaşmama gibi.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 73, 144) “Ateistlerin neredeyse baş tacı ettikleri komünizm, sosyalizm ve anarşizm gibi ideolojilerin ilk metinleri belli bir dilde üretildi. Karl Max’ın İngilizce yazması, bu ideolojinin Rusya’da kabul edilmesine engel teşkil etmedi. Hz Muhammed, Mekke Panayır yerine gelen her milletten insana İslam’ı duyurmayı görev bilmiştir. Medine Döneminde ise İranlı, Rum, Habeşli her ırktan ve her renkten Müslüman olanlar ayrıca, Bizans, İran, Mısır gibi  dönemin en güçlü devlet adamlarına yazdığı davet mektupları vardı.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 114, 115) “İnsanlığın ilk yerleşim yeri Mezopotamya ve Maveraünnehir bölgesidir. Peygamberler sadece Ortadoğu’dan çıkmamıştır. Ama insanlık, orada başlamış, eski medeniyetler orada kurulmuştur.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 46, 49) Hadis kaynaklarında zaten, 124.000 veya 224.000 peygamber gönderildiği açıkça ifade edilir. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, V/265-66) “Kur’an, ilk muhatapların hiç tanımadığı, bilmediği uzak diyardaki peygamberlerden söz etseydi muhataplar açısından verilen bilgilerin doğruluğunu test etme imkanı olmayacaktı.” (Soner Duman, Allah’ım sorularım var, s. 145) “Kıssaların amacı peygamber listesi vermek değildir. Ana hedef, eğitimin unsuru olan mesajlardır. Amaç eğitimse muhatapların tanıdığı ve bildiği coğrafyalardan örnekler getirmek daha doğal değil midir? (Meriç, s. 129) Nuh tufanı benzeri anlatılar ABD’de, Norveç ve Türk efsanelerinde bulunmaktadır. Bu da Hz adem’den itibaren İslam’ın gönderildiğinin delilidir.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 133-135) Bu konunun daha kapsamlı anlaşılması için ayrıca, İslam’ın Peygamberimizle başlamadığını hatırlatalım. “İslam tüm dinlerin özüdür.” başlıklı yazımıza bakılabilir. Kur’an’a göre Musa’da (A’raf, 104, Yunus, 90), Nuh’ta (Yunus, 72), İbrahim ve Yakup’ta (Bakara, 120-132), Yusuf’ta (Yusuf, 38-40, 101), İsa’da (Ali İmran, 51-52) Müslümandır. İslam ise tümünü kapsayan (Ali İmran, 84, Bakara, 137) tek ilahi dindir.

Allah’ın kendi için “Biz” kelimesini kullanması

Bu konu, “Kuran’da ‘Ben, O, Biz’ ifadelerinin kullanımı” adlı yazımızda ele alınmıştır.

Haman kimdir?

Tevrat’ta Hz. Musa’nın hayatını anlatan bölümde, Haman’ın adı hiç geçmez. Fakat Haman ismi Kitabı Mukaddeste, Hz. Musa’dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak geçmektedir. Kur’an’ı Peygamberimizin Tevrat ve İncil’den bakarak yazdığını iddia eden oryantalistler, Hz. Muhammed’in bu kitaplarda anlatılan bazı konuları Kur’an’a yanlış aktardığını ileri sürmektedirler. Oysa bu iddianın tümüyle dayanaksız olduğu Mısır hiyeroglifinin bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, Eski Mısır yazıtlarında “Haman” isminin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır. 200 yıl öncesine kadar Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. MS. 2. ve MS. 3. yüzyılda Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu, yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve zamanla da sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS. 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutulmuş ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmamıştır. Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek. Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen MÖ. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözülmüştür. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki Eski Mısır yazısı çözülmeye çalışılmış, Tabletin tüm çözümü, Jean-Francoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlanmıştır. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış ve eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında birçok şey öğrenilmiş oldu. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Rosetta_Taşı) Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu: “Haman” ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında geçiyordu. Viyana’daki Hof Müzesi’nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz edilmektedir. Aynı yazıtta Haman’ın Firavun’a olan yakınlığı da vurgulanıyordu. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichsche Buchhandlung) Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan, “Yeni Krallıktaki Kişiler” sözlüğünde ise Haman’dan “Taş ocaklarında çalışanların başı” olarak bahsedilmektedir. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band I,1935, Band II, 1952) Gerçekten de ortaya çıkan sonuç müthiş bir gerçeği ifade ediyordu. Haman Kur’an’a karşı çıkanların aksine, aynen Kur’an’da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır’da yaşayan bir kişiydi ve Kur’an’da bahsedildiği gibi o Firavun’a yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişiydi. Nitekim Kur’an’da, Firavun’un kule yapma işini Haman’dan istemesini aktaran ayet de bu arkeolojik bulguyla tam bir uyum içindeydi: “Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.” (Kasas, 38) Sonuçta, Eski Mısır yazıtlarında Haman’ın adının bulunması Kur’an aleyhinde birtakım zorlama iddialar getirenlerin bir iddiasını daha boşa çıkarmakla kalmayıp Kur’an’ın gerçekten Allah katından olduğunu da bir kez daha ortaya koymaktadır. Zira Kur’an Peygamber devrinde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgiyi mucize şeklinde bize aktarmaktadır! Kitabı Mukaddeste geçen Haman bölümü birçok batılı araştırmacı (Prof. Albert A.List, Lewis paton, Carey Moore) kurgu, hatta abartılı komedi içerikli hikâye-masal olarak nitelemektedirler. Kur’an’da geçen Haman karakteri ise eski ahitteki senaryodan çok farklı özellikler gösterir. Kitabı Mukaddesteki Haman karakteri ile ancak isim benzerliğinden bahsedilebilir. Çünkü iki karakter arasında hem zaman hem mekân farklılığı bulunmaktadır. Oxford üniversitesi öğretim üyesi Adam Silverstein (“Hāmān’s Transition From Jāhiliyya To Islam”, Jerusalem Studies In Arabic And Islam, 2008 (published 2009), Volume 34, pp. 285-308.) Ahitteki Haman ile Kur’an’daki Haman arasında üç fark olduğunu belirtir ve aradaki zaman-mekân (Ahitte İran’dan bahsedilmektedir!) farkı, karakterlerin özellikleri ve anlatılan konuların farklılığı üzerinde geniş açıklamalar yapar! Tüm bu farklılıklar, Kur’an’a kaynaklık yapamayacağının da delilidir. (A. H. Jones, “Hāmān”, in J. D. McAuliffe (Ed.), Encyclopaedia Of The Qur’an, 2002, Volume II, op. cit. p. 399) Not: Haman adının Mısır yazıtlarında h-m-n-h  kökeni ile geçtiğini ve haman ile yazıtlardaki hmnh’nin aynı şey olmadığını ileri süren bir görüş vardır. Bu iddiada bulunan kişi hemen sonra haman kelimesinin Humajun  kelimesinden türediği de ileri sürmüştür. Yani Güya Kur’an’a cevap verdiğini iddia eden bu kişi, hmnh kökeni ile haman aynı değil derken, haman kelimesinin kökenini ‘humajun’ olarak göstermektedir ki, isimlerin diller arasındaki geçiş sürecindeki değişimini* ilk önce kabul etmeyen bu kişi, sonra kendi iddiasına delil olarak bu değişimi kabul ederek İslam’a saldırmaya çalışmaktadır. Amaç saldırmak olunca kendi ‘cevabında’ bile böyle tutarsızlıkların farkına varamamaktadır müddeiler! Nefret ve ön yargı böyle bir şey! Daha detaylı bilgi için, yaklaşık 45 sayfa İngilizce ve 15 sayfa dipnotlu şu kaynağa bakılabilir: http://www.islamic-awareness.org/Quran/Contrad/External/haman.html İşin ilginci, farklılıklardan haberdar olanların bu defa konuyu Muhammed yanlış anlamışa getirip yine hata aramaya devam etmeleridir! Kısaca önyargılı bakış açısı ve sübjektif bir bakış açısına sahip olanlarda amaç eksik aramak, çamur atmak olunca, muhatabı ikna etmek mümkün olamamaktadır! “Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler.” (A’raf, 179)

Firavun boğuldu mu boğulmadı mı?

“Derken Firavun, Musa’yı ve İsrailoğullarını Mısır’dan sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.” (İsra, 103); “Nihayet bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğduk.” (Zuhruf, 55) Ayetler Firavunun boğulduğunu ifade ederken, Yunus 92. ayet: ” Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler.” diyerek boğulmadığını belirtir, bu çelişki değil midir?  Firavun boğulduktan sonra bedeni, ibret olması için sahile atılmıştır, denizde çürütülmemiştir.

Nuh’un tüm Oğulları gemiye bindi mi?

“Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.” (Enbiya, 76); “O, dedi ki; “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım”. Nuh da “Bu gün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.” dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.” (Hud 43) İlk ayet ailesi kurtuldu derken, ikinci ayette oğlunun boğulduğu açıkça ifade edilir. Aynı konudaki tüm ayetleri bir arada okursak sorun kendiliğinden hallolur. “Allah: “Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)’den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.” (Hud, 46) Zaten “yakınlarından maksat da kendisine inananlardır.” (Kur’an Yolu Tefsiri, III/692, Hud, 36) Görüldüğü gibi, Allahu Teâla Nuh’un o oğlunu Enbiya 76. ayette geçen ailesinden bir fert kategorisine koymamış ama inananları (Hud, 36) koymuştur.

Allah’ın oğlu olabilir mi olamaz mı?

“Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, elbette yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. Ama o bundan münezzehtir. O, tek ve kahredici olan Allah’tır.” (Zümer, 4);  “Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O’dur. Ve O, her şeyi bilendir.” (En’am, 101) Münezzeh; Uzak, temiz demektir. Ayrıca ayetin sonunda; “O Allah tektir” denilerek yine oğlu olamayacağının altı çizilip sonrada ‘Kahhar’ sıfatına atıfta bulunulup, bu tür iddialarda bulunacaklara nasıl bir sıfatla kendini göstereceğini bizlere haber vermektedir.

Her şey çift mi yaratılmıştır?

Zariat 49 ve Yasin 36. ayetlerde Bütün hayvanlar çift yaratılmıştır deniliyor fakat cifti olmadan bölünerek üreyen birçok canlı vardır. Ayetlerde ‘çift’ diye tercüme edilen kelime Kur’an’da ‘Zevc’ sözcüğü şeklinde geçer. Türkçede bile karı- koca için zevce yani ‘eş’ kelimesi kullanılır. Yani zevç, ‘bir şeyin zıttı ile beraber olması, çift olmasıdır.’ Her şey çifttir. Siyah beyaz, artı eksi, gece gündüz, kadın erkek, beden ruh, dünya ahiret… Müfessirler de  “her şeyden çift çift yaratma”nın anlamını açıklarken daha çok “gece-gündüz, erkek-dişi, yer-gök, insan-cin, iman-küfür, ay-güneş” gibi karşıtlık örnekleri üzerinde durmuşlardır. (Taberi, VVXII/8-9; Elmalılı Tefsiri, XI/4543-4544) “Kara deniz, gece gündüz birer çift hükmündedir.” (Zemahşeri, Keşşaf, s. 1054) “Zevc (çoğulu, ‘ezvâc’) kelimesi, karı koca için olduğu gibi ayakkabılar içinde kullanılır.” (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur’an, s. 304) “Tabatabaî birbirlerine mukabil çiftlerden her birisi diğerini tamamlamaktadır.” (Tabatabaî, Mizan, XVIII/386) Görüldüğü gibi zevç kelimesinden maksat ‘diğeri, karşıtı, zıttı, kendini tamamlayanı’ demektir. “Yüce Allah evreni zıtlıklar ahengi içinde yaratmıştır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 44); “Eğer melekler yaratılmamış olsaydı, zıt çiftler halinde yaratılma kanunu bozulmuş olurdu. Varlıklar ancak zıtları olduğunda bilinebilir. Eğer çirkinlik ve kusurluk yaratılmamış olsaydı, güzellik ve kusursuzluk bilinemezdi, hastalık olmasaydı sağlığın ne derece önemli olduğu takdir edilemezdi. Bu sebeple Allah varlıkları çiftler halinde yaratmıştır. Varlıklar zıtları ile bilinir. Kafamızda sıcak diye bir kavram olmasa, soğukta bilinemez.” (Prof. Doktor Soner Duman, Allah’ım sorularım var, s. 82, 199, 267); Fizikçi Paul Dirac: “Her bir elektronun aynı kütle değeri fakat karşıt yükte bir ikizinin olduğu anlaşılmıştır.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 289) der. Evet, sadece canlı değil, cansızlar da çift yaratılmıştır. Evrende canlı-cansız her şey, elektron, nötron ve protonlardan meydana gelir. Bu üç unsurun da eşleri vardır ki bunlar anti elektron, anti nötron, anti protondur. Buna göre her şey çifttir, ikili sisteme sahiptir. Bir zamanlar okullarda atomu tanımlarken “Bölünemeyen en küçük yapı birimi.” şeklinde tarif edilirdi. Zaten atom Yunancada “bölünemez” anlamına gelen “atomos”tan türemiştir. Hâlbuki artık atomunda artı ve eksi yüklü olduğunu bilmekteyiz. Paul Dirac adlı bilim adamının atom parçacıklarının da çift yaratıldığını, yani elektron karşısında pozitronun bulunduğunu tespit edip “Parite Kanunu”nu keşfetmiş (Hubert Reeves, İlk Saniye, s. 29-43; Murray Gell-Mann, Quark and the Jaguar, s. 177-198) ve bu sayede Nobel Ödülü kazanmıştır. Halbuki 1928 yılında ‘elektronun artı yüklü bir eşinin var olması gerektiğini’ söylediği zaman bilim adamlarınca alaya alınmıştı. Yani artı sadece madde değil, ‘antimadde’den de bahsedilmekte, atom ve atom altı parçacıkların hepsinin karşıtının varlığından bahsedilmektedir. Ünlü fizikçi Hawking, zamanın daha kısa tarihi’nde “Karşıt parçacıklardan yapılmış karşıt Dünyalar ve Karşıt insanlar olabilir.” demektedir. Eşeyli üremede ise, aynı türe ait iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici sitoplazmik köprü oluşturur. Bu köprü aracılığıyla DNA molekülü, tamamen veya kısmen bir bakteriden diğer bakteriye aktarılır. Bu gen aktarımı olayına “konjugasyon” denir. Konjugasyon olayı ile yeni özelliklere sahip ve ortam şartlarına uyum yapmış dayanıklı bakteriler oluşur. Eşeyli üremede gen aktarımında bulunan bakteri erkek, geni alan ise dişi olarak kabul edilir. Olay tamamlandığı zaman bakteriler arasında kurulmuş olan sitoplazmik köprü erir. Salyangozun üremesi için de çift olması gerekir. “Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir.”

Maymunlara dönün ne demek? Bakara, 65; Maide, 60 ve A’raf, 166. ayetlerde insanlar ceza olarak maymuna dönüştürülüyor.

Kur’an usulü hakkında bilgisi olmayan insanların böyle iddialarda bulunması gayet doğaldır. Teşbih, benzetme sanatı Kur’an’ın indiği dönemde, sözlü sanatın geliştiği Araplar arasında çok yaygın olarak kullanılan bir uslüp tarzı idi. Sözlü sanat, şiir o dönemin Araplarında çok yaygın idi. “Araplar belağet konusunda çok ileri gitmişlerdi. Panayırlarda, şairler şiir yarışması yaparlardı.” (Profesör Süleyman Ateş, İslam’a itirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den cevaplar, s. 163) Müberred, el-Kâmil  adlı eserinde: “Şayet bir kimse; Araplar sözlerinde ekseriyetle teşbih  kullanır derse, bu söz doğrudur.” derken, İbni  Abbas: “Kur’an’ın herhangi  bir yeri size kapalı gelirse, şiire (Şiirde kullanılan sanat türlerine ) müracaat ediniz. Zira şiir, arapların divanıdır.” diye açıklamada bulunur. Suyuti, “Mecaz gibi, kinayenin varlığı da alimlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüştür.” (Suyuti, İtkan, 2/789) Ayrıca Câhiz el-Beyân ve’t-tebyîn’de, İbn Kuteybe Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân’da Kur’an ayetlerinin mecazi anlamlarından söz etmişlerdir. (Nasr Hâmid Ebû Zeyd, el-İtticâhü’l-ʿaḳlî fi’t-tefsîr, s. 93; İbrâhim Ukaylî, Tekâmülü’l-menheci’l-maʿrifîʿinde İbn Teymiyye, s. 129; Hulusi Kılıç, “Belâgat”, DİA, V/381) Kur’ân ayetlerinin çoğunluğu hakikat tarzında ifade edilmişken bazı yerlerde ise mecaz ifadeler de kullanılmıştır. (Zerkeşî, Burhân, 2/255-299; Suyûtî, İtkân, 494) Bu konuyu daha detaylı ‘Kuran’da teşbih ve mecaz’ başlıklı yazımızda ele aldık. Dolayısıyla Kur’an, mecazı bir üslup olarak vardır ve kullanılmıştır. Mücâhid, İsrailoğullarının gerçekten maymun olmayıp sadece kalplerinin değiştirildiğini söylemiştir. Bu yoruma delil olarak da, “Tevrat’ı taşımakla yükümlü olup da onun hakkını vererek taşımayanların hali, ciltlerce kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir.” (Cuma, 5) ayetinde görevini yerine getirmeyen Yahudiler’in ‘yük taşıyan eşeklere’ benzetilmesini getirmiştir. (Mücâhid, Tefsîr, s. 205; Taberî, I/332; Prof İsmail Çalışkan, Hakikat ve Mecazın Belirleyicisi Müfessirdir, İslâmî ilimler dergisi, yıl 8, cilt 8, sayı 1, bahar 2013, s. 145) Zaten Türkçede bile, ‘Hevesi, zevki, kararı sık sık ve çabucak geçen kararsız kimse’ anlamında, “Maymun iştahlı” terimi kullanılmaktadır. Gazeteci Ertuğrul Özkök’ün bir yazısının başlığı ‘Ben bir domuzum’ şeklindedir. (Hürriyet, 12.4.2012) Aynı yazısında Özkök, “Bugüne kadar kendimi “bonobo maymunu” sanıyordum, meğer bir domuzmuşum” diye devam etmektedir. Biz Sayın Özkök’e yazılarını yazarken daha dikkatli olmasını tavsiye edelim, yazısını ciddiye alan ateistler çıkabilir!

Ahzab 53. ayette Muhammed, eve gelen misafirlerini Allahın sözleriyle kovuyor.

Kovmak değil, “Ayet misafirlere misafirlik adabını öğretmektedir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 95)  Ayet, evlere izinsiz girmemeyi tavsiye etmekte, oturma, konuşma, misafirlik adabından bahsetmektedir. Bunlar görgü kurallarıdır. Bu kural sadece efendimizin evi değil tüm evler için geçerlidir. Cahiliye dönemi bu kurallardan habersiz insanlar, her konuda olduğu gibi bu konuda da, efendimiz vasıtası ile eğitilmektedir. Zaten aynı surenin 21. ayeti bize efendimizin bizim için “Güzel bir örnek ” olduğu açıkça ifade edilir. O, kendi yaşantısı ile bize örneklik teşkil etmektedir ve bu onun ilahi görevlerinden biridir. Ayrıca bizzat efendimiz bu kurallara zaten uymakta, izin almadan ve selam vermeden evlere girmemekte, izin gelmezse geri dönmekte idi. (Zâdu’l-Me‘âd, 2/381; Rıyazu’s-salihin, 872)  

İsrailliler üstün müdür? Casiye 16, Bakara 47,122. ayetlerde İsraillilerin dünyaya üstün kılındığı anlatılıyor.

Casiye 16. Ayet zaten üstün olma nedenlerini sıralıyor: “Biz, şüphesiz İsrâiloğulları’na da ‘kitap, hüküm ve peygamberlik’ verdik, kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık.” Bakara suresinde ise bu ilahi dinin gönderilmesi bir nimet olarak vasıflandırılıyor. Yani israiloğullarına verilen üstünlük, onlara gönderilen ‘ilahi vahiy, manevi sorumluluk’ idi. Hak din onlara gönderilmiş, onu tebliğ edip yayarak, maddi ve manevi üstünlüklerini koruyacaklarına zamanla ilahi dini bozmuşlar, azgınlık göstermişler, dolayısı ile üstünlüklerini de kaybetmişlerdir. Günümüzde de ilahi mesaja uyanlar, yaşayanlar üstün olarak ilan edilmişlerdir. “Sizin en üstün olanınız, takvâda en ileri olandır.” (Hucurat, 13); “Eğer inanıyorsanız en üstün olan, sizlersiniz.” (Ali İmrân, 139) Kısaca, İslam’da ne üstün ırk vardır ne de ırkçı bir yaklaşım. Prensipler bellidir; uyan üstün olur, hem dün hem bugün!

Ahzab 50-52. ayetlerde hemen hemen bütün kadınlar Muhammed’e helal kılınıyor.

Efendimizin evlilik hayatına baktığımız zaman bu yorumun hayata geçmiş olduğunu görüyor muyuz, hayır! Pratikte uygulama safhasına geçirmeyeceği ayeti neden Kur’an’a yazsın (!) o zaman? Demek ki ateistlerin ayetten anladığı ile ayetin vermek istediği mesaj aynı değil! Peki, gerçek ne? Ayetin ilk kısmı sadece efendimize değil, tüm inananlara hitap eder, yani ilk bölüm zaten özel değil genel hüküm bildirir. Ayet önce mehrini vererek evlenilebilecek olan kadınlardan bahseder, bu genele hitaptır. Sonra ise efendimize özel olan duruma geçer: Ayetin ikinci bölümde efendimizle mehirsiz evlenmeyi kabul edenlerden bahsedilir ki, bu da zaten ayette açıkça ifade edilir: Kendini, mehir almadan efendimize hibe eden yani karşılık beklemeden; mehri almadan efendimizle evlenmek isteyenlerden bahsedilir ki, mehirsiz evlilik sadece peygamberimize özeldir ve bu da karşılıklı rıza iledir. Kısaca ayetin ilk bölümü genel, ikinci bölümü ise efendimize özel durumu açıklar. 52. ayette de  ateist  iddianın aksine “Bundan sonra artık başka kadınlar sana helâl olmaz.” denilmektedir ki ateistlerin Kur’an’da var dedikleri çelişki kendi iddialarında bulunmaktadır aslında: Kur’an’ı kendi yazdı ise neden kendini sınırlasın, tüm kadınları kendine helal kılmışsa neden evlenmedi? Ayetin ikinci kısmı efendimize özel olsa da oradan da genele ait bir hüküm çıkarılabilmektedir: Mehirsiz evlilik yapılamaz! Aynı soru ‘Ateistelere cevap’ başlıklı yazımızda da ele alınıp ayrıca cevaplanmıştır!

Fetva ile takva kavramları. Bir yandan: “İyilik ve fenalık bir değildir. Sen fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost olduğunu görürsün.” (Fussilet, 34) seklindeki hükümler, diğer yandan bunlara ters düsen: “Ey inananlar. Size kısas farz kılındı. Ey akil sahipleri kısas’ta sizin için hayat vardır.” (Bakara 178-179) Ya da, “Bir kötülüğün karşılığı, ayni şekilde bir kötülüktür.” (Şura, 40) seklindeki hükümler bulunur Kur’an’da.

Ayetler Müslümanların önüne iki şık sunmakta ve fetva ile takva arasında tercih yapabileceklerini buyurmaktadır. Her Müslüman fetvalara göre yaşamalıdır ki, bunun içinde kısasta vardır. Ama olaylara takva boyutu ile bakar, af edici olur, bağışlarsa ecrini, mükâfatını Allah insana kat kat verir ki, bu İslam’ı yaşamada ileri boyutta olanların tercih edebileceği diğer bir yoldur. Ama ne fetva ve ne de takva İslam’a aykırıdır ve ne de birbiri ile çelişirler. Sadece İslam’ı yaşamada takva daha ileri bir aşamadır. Kısas’tan amaç adalettir. Ama sevap için afta İslam ruhuna uygun, daha güzel bir davranış biçimidir. Örneğin bir erkek haksız yere öldürülse, şeriata göre yakınlarına üç şık sunulur: Ya devlet katili idam eder ya kan bedeli karşılığı para alınıp katil af edilir ya da işin takva boyutu gündeme gelir; Allah rızası için katil karşılıksız af edilir. Her üç şıktan hangisini tercih ederse etsin, sonunda maktulün ailesi tercihte bulunduğu için, kan davası başta, toplumsal sorunlar da baş göstermez.

Hıristiyanlar cennete girebilecek mi? Bakara 62. ayette Yahudi ve Hıristiyanların cennete girebileceğinden bahsediyor, fakat Ali İmran 19, 85, 113; Maide, 69; Hac, 17; Bakara, 136. ayetlerinde ise hak dinin İslam olduğundan bahsediyor.

Maide 69. ayette, Bakara 62. ayet ile aynı içeriğe sahiptir. Bozulmamış, aslî unsurlarını muhafaza eden her din mensubu cennete girecektir. Yani İslam öncesi yaşayan veya İslam’dan habersiz olanlardan ‘Allah’a, ahirete inanıp iyi iş yapanlar’ cennete gireceklerdir. Yoksa geri kalanlar için efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce İsa’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse o da helâk olmuştur.” (Taberî, I/253-257) Yani, tahrif edilip bozulan, İsa figürlü heykellerle puthaneye dönen günümüz  kiliselerine giden Hıristiyanlar ve ırkçı zalim Siyonist Yahudiler tabii ki cennete gidemeyeceklerdir. Günümüzde hak din sadece İslam’dır. Hristiyanlık ve Yahudilik aslî hüviyetlerini kaybedip bozulmuşlardır. Tek ilaha inanıp, putları reddeden tek din İslam’dır: Beyyine, 6; Nisa, 150-151; Maide, 17; Tevbe, 30-31; Bakara, 116; Bakara, 105; Bakara, 89. “Şüphesiz, Allah katında tek din, İslâm’dır.” (Ali İmran, 19);”Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali İmran, 85); “Bugün size dininizi olgunlaştırdım ve size nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim.” (Mâide, 3) “Kur’an’ın Bizans ve Roma medeniyetlerinin tamamen göçmüş olduğu, Musevilik ve Hristiyanlığın bozulmuş inançlara sahip göründükleri bir devirde vahyedilmiştir. O Kur’an daima gerçek olan, çökmeyecek bir altın çağ açacaktır.” (A. J. Arberry,  The Holly Koran, s. 30)

Hz. İbrahim’in babası Azer mi Tareh mi? Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu, Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmut gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğü” iddia edilmektedir.

Hz Muhammed’in Kur’an’ı kendi yazdığı ve yazarken de Tevrat ve İncil’den faydalandığı iddiası oryantalistlerin temel iddialarından birisidir. Bu konuyu ‘Oryantalistlere cevap’ verdiğimiz yazılarda detaylı şekilde ele alıp cevapladığımız için geçiyoruz. İçerisinde “Hani İbrahim babası Âzer’e, “Sen putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti.” (En’am, 74) ayetleri de bulunan En’am suresi, Mekkî bir suredir, yani mekke’de nazil olmuştur. Mekke’de ise Yahudi yoktur. (Doç. Dr.İsmail Hakkı Atçeken, Bazı oryantalistlere göre asr-ı saâdet’te yahudiler, İstem, Yıl:2, Sayı:4, 2004, s. 106, 108) Yani Yahudilerden bilgi edinme gibi bir durum söz konusu değildir. İkincisi Medine’de mevcut bulunan Hayber, Beni Kurayza, Beni Nadir gibi Yahudi kabilelerinden neden hiç bir Yahudi itiraz edip: “Sen bunu bizim kitaptan aldın ama yanlış almışsın” dememiştir? Kaynaklar onların birçok itirazlarını bizlere haber veriyor ama kaynaklarda bu yönde hiç bir itiraza rast gelmiyoruz! Aksine İslam’a giren birçok Yahudi âlimi bulunmaktadır. Mesela, bunlardan en ünlü ve bilgin olan Abdullah b. Selâm (Buhari, II/335; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, III/108; İshâk, Sîretü’n-Nebeviyye, I/516-517), Uhud Savaşında hemde Yahudilerce hiçbir işin yapılmaması dini bir zorunluluk olan Cumartesi günü Müslüman saflarında savaşıp ölen Yahudi âlim Muhayrık’a (TDVİA, VVVI/22), Yahudi asıllı bilgin iken Müslüman olup ‘İfhâmu’l-yehûd’ adlı yahudiliğe reddiye yazan Samuel bin Yahyâ el-Mağribî’den (Fatıma Betül Taş, Dini Araştırmalar, Temmuz-Aralık 2015, Cilt: 18, Sayı: 47, s. 243- 269) günümüzde Müslüman olan Haham Aaron Kohen (Hürriyet, 4.11.2008),  Haham Yusuf Hattab (Milli gazete, 8 Ocak 2012) Dr. Uri Davis (Dünya Bülteni, 10.08.2009), Yahudi Haham Mort ve ailesine (Yeni Akit,28.12.2021) dek. Bu konuda, ‘İslam’ın dünyada yayılışı’ adlı yazımıza bakılabilir. Kur’an Tevrat’tan alıntı ile yazılsa idi, İbrahim’in babasının adının âzer olarak değil, Terah olarak Kur’an’da geçmesi gerekirdi. Hâlbuki Kur’an, Tevrat ve İncil’deki yanlışları düzeltmiş, eksikleri tamamlamıştır. Bu konu ileride detaylı olarak ele alınacaktır. Peki, Azer ismi nereden gelmektedir? Bazı İslam âlimleri, Bakara, 133. ayette Arapça baba anlamına gelen ‘Ebun’ kelimesinin ‘ata’ anlamında (Ayette çoğulu olan âbâun: atalar kelimesi geçiyor) kullanıldığını, bu kelimenin amca anlamına da geldiğini (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IV/126) belirtip, Azer’in İbrahim’in babası değil amcası olduğu (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, III/289; Muhammed Seyyid Tantâvî, Tefsiru’l-vasît li’l-Kur’âni’l-Kerim, V/108; Sa‘îd Havvâ, el-Esâs fi’t-tefsir, III/1698) görüşünü ileri sürmüşlerdir. Sa’lebî’nin naklettiğine göre, daha önce adı Terah iken, puthanede adı Âzer’e çevrilmiştir. Çünkü Âzer puthanedeki bir putun adı idi. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/126) Terah ve Âzer’den birisinin ismi diğerinin de lakabı olması da muhtemeldir. (Muhammed b. Ömer Fahruddin er-Râzî, ‘Ismetu’l-enbiyâ, VIII/31-32) İşin asıl ilginç tarafı, ateistlerin, muharref/bozulmuş İncil ve Tevrat’taki bilgileri doğru kabul ederek, onların bozulduğunu ileri süren Kur’an-ı Kerim’de Tevrat’la İncil’e aykırı bilgiler bulunduğu gerekçesiyle Kur’an’ı eleştirmeleridir. Ateistsen neden kaynağın Tevrat ve İncil, değilsen neden ateizmin arkasına saklanarak Kur’an’a saldırıyorsun?

Kur’an’daki yeminler

Ateist bir yazar, “İnandırmak İçin Kur’an’daki Tanrı’nın And İçmeleri” başlıklı  yazısına “Kur’an’ın Tanrı’sıyla Tevrat’ın Tanrı’sının birçok benzerlikleri vardır.” diyerek başlar. Aklınca Hz. Peygamberin, İslam’ı Yahudilerden aldığını iddia etmektedir. Halbuki Kur’an sürekli olarak Tevrat’ı ve İncil’in de Allah tarafından gönderildiğini fakat zamanla onların tahrif edildiğini söyler. Bu konuda” İslam tüm dinlerin özüdür.” Adlı yazımıza bakılabilir. Kur’an Arapça indirilmiştir: “Her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik.” (İbrahim, 4); “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf, 2) Dolayısıyla Kur’an’ı,  indirildiği dil ve edebiyatı dikkate alarak anlamaya çalışmak gerekir ki, bunu en başta yukarıda da ifade etmiştik. Türkçe dil kuralları bazı alınarak İngilizce, Fransızca metinler anlaşılmayacağı gibi, Arapça bazı deyim veya dile özel kullanımlarda hemen anlaşılamaz. Mesela, tercümesi yapılan eserlerin dilinin özelliklerini dikkate almayanbu tür kafa yapısına sahip olan taassup ehli (Mutaassıp) bir ateist, İngilizcede “çok yağan yağmuru” ifade için kullanılan, “It’s raining cats and dogs.” (Gökten kedi köpek yağıyor) ya da Fransızcadaki “il pleut des cordes” (Gökten ip yağıyor) cümleleri okusalar nasıl anlardı? Gelelim konumuza. Seyyid Şerif Cürcani, ‘Kitabu’t-Tarifât’ isimli  eserinde yemini şöyle tarif eder: “Lügatte; “kuvvet” demektir. Şer’i ıstılahta (terim) ise; “Allah’ın ismini söyleyerek veya alakalandırarak, haberin iki tarafından birisini kuvvetlendirmektir.” Yani ateistlerin iddia ettiği gibi “inandırmak için” değil anlamı ‘kuvvetlendirmek için’ kullanılır yemin! Celaleddin es-Suyuti de “İtkan” adlı meşhur eserinde, “Kasem (Yemin) ile maksat, haberin gerçekliğini ortaya koymak ve onu pekiştirmektir.” der. Ayrıca Sözün ‘büyüklüğünü, değerini’ göstermek içinde yeminin kullanıldığını söyler. (Suyuti, Itkan, II/250, 345) Nitekim Ebu’l-Kasım Kuşeyri de, “Muhakkak ki Allah kasemi, delilin mükemmel olduğuna işaret ve pekiştirme için ifade etmiştir.” demektedir. Kısaca, Arapça’da bir şeyin önemini, değerini bildirmek için onunla yemin yapılır. Bir şeyin iğrençliğini, adiliğini bildirmek içinde beddua. Yoksa Allah istese hemen bir emir ile yok eder. (Bahaettin Sağlam, İsmail Acarkan, Turan Dursun ve Din, s. 162) Arapça’da edebi eserlerde yemin çok kullanılır. (Prof. Süleyman Ateş, Gerçek din Bu 1, s. 156) Kuran’da “Arap edebiyatının en yüksek üslubu ile inmiştir. Yemin de bu üslubun vazgeçilmez bir yönüdür. Bundan dolayı, vurgulanması gereken bir konu, yeminle vurgulanarak anlatılmıştır. Özellikle de tevhit ve bu çerçevede olan konular yeminle vurgulanır. (Ateş, s. 161) Yine, İslam’dan önce de Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Bunun detaylarını Johs Pedersen “İslam Ansiklopedisi”nde etraflıca izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, VI/374-378) Arapların öteden beri alıştıkları bu usulü Kur’anı Kerim muhafaza etmiştir. (TDVİA, II/290) Yüce Allah indirdiği ayetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle ‘pekiştirmiştir.’ Bunda garip görülecek bir taraf yoktur. Kur’an’ın o anki muhatabı Arap dilini kullanan insanlardı ve hiç bir Arap müşrikte “Allah, Kur’an da niye yemin ediyor?” diye sormak aklına gelmemiştir. Çünkü bu üslup o dile göre normaldir. Yemin her zaman ‘pekiştirmek’ için değil, bazen de o şeyin ‘kıymetine işaret etmek ve kadrini yüceltmek için de’ kullanılır. Yemin, bir şeyin faziletli oluşuna ya da faydasına da işaret eder. “Tin” suresinde Yüce Allah “zeytine ve incire” yemin edilip dikkat çekilmesi gibi. Arapça dilinde bir kural olan isim tamlamasındaki birimnci isim olan ‘muz’af eğer biliniyorsa, hazfedilebilir; yazılmaz.’ Mesela, ayette geçen “Ve’ş-şemsi” (Güneşe yemin olsun) kelimesi “Ve Rabb’i’ş-Şemsi” (Güneşin rabbine yemin olsun) demektir. (Suyuti, Itkan, II/346) Özetle, Kur’an’da neye yemin ediliyorsa, o dilin özelliği gereği, muhatabın ona dikkatini çekmek ve oradan da gerçeğe ulaşmasını ister, amaçlar. ‘Yemin edilenler bilinçli ise şahit, bilinçsiz ise delil hükmündedir!’

Kocası ölen bir kadın ne sürede iddet bekler? Ayetlerin birisinde bir yıllık bir süreden söz edilirken diğerinde ise dört ay on günlük bir süreden söz edilir.

 “Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler.” (Bakara, 240); “İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri, dört ay ve on (gün) beklerler.” (Bakara, 234) Bakara suresinin 240. ayetinden maksat, dul kalmış kadınların kocalarının evinde bir yıl kalma hakkının olduğunun bildirilmesidir. Kocası öldükten sonra miras paylaşımında kocaya ait ev farklı kişilere miras olarak kalmış olabilir. Bu durumda kadının bu evde bir yıl oturma hakkı vardır. Ayrıca geçiminin de sağlanması gerekir. Bakara Suresi’nin 234. ayetinde ise, kocaları ölen kadınların dört ay on gün süreyle beklemeleri ve bu süre içinde evlenmemeleri gerektiği bildirilmektedir. Ama kadın 4 ay 10 gün sonra isterse evden ayrılır ve başka birisi ile evlenebilir. Dolayısıyla iki ayette kadın için farklı iki durum hakkında hüküm bildirildiği görülmektedir.

Yılan mı? Ejderha mı?

“Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi.” (A’raf, 107);  “Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).” (Taha, 20) A’raf suresindeki ve Taha suresindeki anlatılan iki olay birbirinden farklıdır.  Aynı konudan söz edilmemektedir. Eğer ayetten önceki birkaç ayet okunsa bu rahatlıkla anlaşılabilecektir. A’raf suresinin 107. ayetinde firavunla karşılaşma esnasında yaşanan bir olay anlatılır ve ona karşı Musa asasını atar. Taha suresinin 20. ayetinde ise Firavuna gitmeden önce Allah Musa’ya verdiği mucizeleri gösterirken, asasını atmasını ister. (Bülent Tatlıcan, kur’an’da çelişki yoktur, s. 80) Bunun dışında iki ayette geçen kelimeler birbirinden farklı olsa da, ortak sözlük anlamları vardır. Sözlüğe bakıldığında ikisini de “yılan” anlamı olduğu görülecektir. Mesela Taha 20. ayette geçen kelime “Hayyatun”nun anlamı “yılan”dır. (Kur’an’ı kerim lügatı, s. 160) A’raf 107 deki “Su’bân” kelimesinin de yılan anlamı vardır. (Kur’an’ı kerim lügatı, s. 112) Bunlar eş anlamlı kelimelerdir. Flamur Kasami’de bu konu hakkındaki ayetlerden yılanın büyüme aşamalarından bahsedildiğini söyler. Önce “Hızla sürünen bir yılan” (Taha, 20) iken Fravun’un karşısında ejderhaya dönüşmüştür. (A’raf 107; Şuara 32) “Yılan haline geldiği anda küçük ve hızlı bir yılan oldu. Sonra büyük bir yılan haline gelecek şekilde gelişti. Buna göre ”cân’ kelimesi (Neml, 10; Kasas, 31) ile bir hali, ‘su’bân’ kelimesi ile de diğer hali kastedilmiştir. (Flamur Kasami, Kur’an’da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 157-159)

Şeytan Melek mi yoksa Cin mi?

 “Meleklere, Adem’e secde edin demiştik de iblis müstesna hepsi secde etmişlerdi.” (Bakara, 34)

Ayette Allah, iblisi meleklerden ayrı tutmuştur. Ayette gecen ‘İlla iblis: iblis dışında’  cümlesi, meleklerle beraber anılan bir çoğul cümlenin, bunun dışında bırakılan istisnasını ifade etmektedir. Burada Allah’ın seslendiği varlık meleklerdir. Dolayısıyla çoğunluğa sesleniş tarzı, cümlenin kurulumunda etmendir. Örneğin, “müdür kapıdan içeri girince, tüm öğrenciler ayağa kalktı, yalnız öğretmen hariç.” cümlesi bu manayı teyit etmektedir. Burada cümle çoğunluğa göre kurulmuş ve çoğunluğun içinden olmayan istisna da cümlenin sonuna eklenmiştir. Aynı ayette; “ O, yüz çevirdi (ebâ), kibirlendi (ve’stekbere) ve kafirlerden oldu (ve kâne mine’l-kafirîn).” ayeti de, iblisin meleklerden olamayacağının göstermektedir. Çünkü melekler asla Allah’ın emrine isyan etmezler. (Tahrim, 6) İblis kibir gibi bir özelliğe sahipse, bu onun cinlerden olduğunun alametidir; İnsan henüz yeni yaratılıyor, bunun dışında kibirlenme özelliği olan tek yaratık cinlerdir. İnsan ve cinler dışındaki tüm varlıklar Allah’ın emrine itaat (secde, tespih) ederler: Güneş ışık verir, arı bal yapar, dünya yörüngesinde hareket eder, melekler kendilerine verilen görevi ifa ederler. ‘Kâfirlerden oldu’ kelimesiyle, olmadan önceki halinin, meleklerle beraber itaat ettiğini ve Allaha karşı gelmediği anlaşılmaktadır. Aslıda Kehf süresinin 50. ayeti tümüyle konuya açıklık getirmektedir: “Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: “Âdem’e secde edin!” demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” Bakara 34. ayetteki istisna burada ifade edilmiş, “İnsan ve cinlere has olan” kibirlenebilme özelliği Âdem babamızın yaratılması ile depreşmiş, melekler seviyesinden iblis seviyesine inmiştir. Zaten insanlarda tıpkı cinler gibi melekler seviyesine de yükselebilir, aşağıların aşağısına da inebilir. Üstün ve izzet sahibi olup (İsra, 70)  ” En güzel bir biçimde yaratılan.” (Tîn, 4) insan zalimlik yapıp kibirlenirse (Ahzâb, 72; Bakara, 206) “Aşağıların aşağısına inip” (Tîn, 5) ” Hayvanlardan daha aşağı.” (Furkan, 44) seviyeye düşebilir ki iblisin içine düştüğü durum da buna örnek teşkil etmektedir.

Melekler Allah’a karşı gelebilir mi? “Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a boyun eğerler. Üzerlerinde hakim ve üstün olan rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.” (16:49-50) “Hani meleklere, “adem için saygı ile eğilin” demiştik de iblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, iblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.” (2:34) Bu çelişki, iblis’in bir melek olup olmadığı çelişkisi ile de alakalıdır.

İlk düğmeyi yanlış iliklersen devamı da böyle yanlış gelir. İblis melek değil ateist, pardon cin idi.

Tanrı kendi kaldırabileceğinden daha ağır bir taş yaratabilir mi?

Bizde bir soru soralım: Bir Giritli “bütün Giritliler yalancıdır” dese, bu Giritli doğrumu söylüyor yoksa yalan mı? ‘Su her şeyi ıslatır, suyu kim ıslatmıştır?’ Sonsuzdan büyük bir sayı yazabilir misiniz? Evet, tüm bu sorular mantıksızdır ve amaç ta demagojidir. Burada da, “Allah’ın gücü” ve “yaratmak” kavramları birlikte sunulmuş, iki sıfatın yarışına girişilmiştir. Kendi kaldıramayacağı bir taştan bahsedersek; güçsüz, yaratamayacağını ifade edersek; yaratıcılık sıfatı zedelenen bir tanrıdan bahsetmiş oluruz. Bu soru mantıksızdır. Çünkü, Yaratılması düşünülen varlığın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Hayal edilen varlığın yaratılması, Allah’tan beklenmekte, böylece Allah’ın yaratıcı olduğu, o hayalî varlığın ise yaratılan olacağı kabul edilmektedir. O hayalî varlığın yaratılması, Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir. Kısaca Allah’ın nihayetsiz büyük, yegâne yaratıcı, ezelî ve ebedî mutlak kâdir olduğu; sonradan yaratılan taşın ise yaratılmaya muhtaç, aciz, zelil, miskin olduğu sonucu ortaya çıktığı halde, tam tersine o hayali varlığın Allah tarafından kaldırılıp kaldırılamayacağı sorgulanmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple bu soru hiçbir ilmî değere sahip değildir. “Allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? Kaldıramayacağı bir taş olan zatın Allah olması mümkün olabilir mi?” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 101) Dolayısı ile Allah hem yaratır hemde kaldırır!

Gaybı kimler bilebilir? Kur’an’a göre gaybı yalnız Allah bilir, peygamberlerine bildirebilir, O’nun ve bildirdiği peygamberlerinin dışında kimse bilemez. Tabi bazı ayetler bunu söyleyen ayetleri etkisiz kılar: Ali-İmran, 179; Cin, 26-27. Şu ana kadar bir çelişki yok. Peygamberlerinden istediğine bildirebiliyormuş gaybı. Kur’an’a Göre Peygamberler Erkektir: Enbiy, 7; Yusuf, 109, Nahl, 43. Ayetlere bakıldığında, peygamberlerin erkek oldukları ve Allah’ın gaybı istediği peygamberine bildirdiği, onların dışında da kimseye bildirmediğini anlıyoruz. Ama durum bundan farklıdır:  Kasas, 7: “Mûsa’nın annesine şunu vahyettik: “Emzir onu! Onun aleyhinde bir korku hissedince de nehire bırakıver onu. Korkma, üzülme! Kuşkun olmasın ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu resullerden biri yapacağız.” Musa’nın annesine vahyediyor, gaybı bildiriyor (bir kadına). Ali-İmran, 45: “Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.” Meryem’e (bir kadına) İsa’nın doğacağını, geleceği, gaybı bildiriyor. Görüldüğü gibi o ayetler, gaybı peygamberden başkasına bildirmiyor derken, bu ayetlerde Allah peygamber olmayanlara gaybı bildiriyor. Yine görülen o ki Kur’an Tanrı sözü değil, Muhammed’in uydurması.

İyi çalışılmış bir konu gibi gözükse de yine aynı problemle karşı karşıyayız. Aynı konudaki ‘’tüm ayetlerin bir arada değerlendirilmemesi!’ Buradaki problem gayb konusu değil vahiy kavramının tam anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Kur’an’da vahiy kavramı tam anlaşılırsa, sorun kendiliğinden çözülecektir. Gayb, “Gizli kalan, görünmeyen” anlamındadır. (Lisânü’l-ʿArab, ġyb maddesi) Vahiy, ‘Gizli konuşma, işaret etme, ‘emretme’, ‘ilham etme’, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme, acele etme, seslenme vb’ gibi anlamları vardır. (Cevherî, es-Sihah; ibn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “vhy” maddesi) Ayrıca Terim anlamı olarakta, “Yüce Allah’ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesine” de vahiy denir. “Hz. Mûsâ’nın annesine yapılan vahiy muhtemelen peygamberlere yapılan vahiy değil, seçkin kulların kalbine doğan ilham anlamındadır.” (Kur’an Yolu, IV/216) Yoksa Allah arıya da vahiy etmiştir: “Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.” (Nahl,  68-69) Buradaki vahiy ise ‘emretme-görevlendirme’ anlamındadır. (İleride, ‘Kur’an’da secde ve tesbih’ konularını ele alırken de bu konuya döneceğiz.) Kur’an tüm peygamberlerin erkek olduğunu bildirir ve onlar için kullanılan vahiy terim olarak bildiğimiz manada, ‘Allah’ın emir yasaklarını bildirmesi’ anlamında kullanılır. Kelime oyunu veya direk cehalet örneği göstererek Kur’an’a çamur atmaya çalışanın çabası sonunda sadece atmaya çalıştığı çamur izi elinde kalır. Kur’an güneş gibidir, çamur atmakla kirletilemez, atanın eli -Yüzü, ruhu- kirlenir sadece. O nurdan istifade edip önünü aydınlatamayanlara ise, ‘nâr’ eşlik eder ve sonu aydınlığa ulaşmak değil kavurucu bir azaba çıkar. Anti parantez Peygamber erkeklerden seçilmiştir çünkü iftira, hakaret, savaş, öldürülme gibi kesin muhatap olunacak bu zor görev kadınlara yüklenilmemiştir. Hele ki hamilelik veya özel haller gibi ayrıcalıkları da hesaba katarsak, bu Allah’ın kadınlara tanıdığı, aktüel ifadesi ile pozitif ayırımcılıktan başka bir şey değildir. Tıpkı evin ekonomik yönden teminatını öncelikli olarak erkeğe yükmelesi gibi. Ama manevi-ilmî olarak önder birçok kadın da vardır tabii ki: Rabiatül adeviyye: İlahi aşkın sembolü. Amra: Hz. Aişe tarafından yetiştirilmiş büyük bir hadis bilgini, Nefise bintu Hasan: İmam Şafii’ye öğretmenlik yapacak kadar bilgin, Ümmü’l-Hayr Rabia: Hat ustası ve hadis alimesi, Zeyneb bintu Selma: Medine’nin büyük fıkıh alimesi, Zeyneb bintu Abdirrahman: Zemahşeri isimli Türk kökenli tefsircinin hocası, Âbide: İmam Malik’ten hadis rivayet eden âlime, Kerime: Buhari’nin hadislerini Mekke’de rivayet eden muhaddise, şair sahabe kadınları Hz. Fatma, Hz. Şeyma, Hz. Hansa, Hz. Atike, Hz. Naciye vs liste uzar gider.

Müslümanlar Haceru’l-Esved’e taparlar, Kâbe’ye secde edip şirke mi düşerler?

Hacerül-Esved şefaat etmeyecek, şahit olacaktır. (Kenzu’l-Ummal, h. no: 34748) Nasıl ki kıyamet günü, ‘el ayak’ insana şahitlik (Yasin, 65) edecekse, aynı durum H. Esved için de geçerlidir. Yarattığı insanların madenleri konuşturduğu günümüzde yaratıcının bunu yapması güç Yoksa Müslümanların hacerül esvede bakışını Hz Ömer özetlemiştir: “Ben seni öpüyorum, ama senin ne zararı ne de yararı olmayan bir taş olduğunu çok iyi bilirim. Ve muhakkak ki benim Rabbim Allah’tır. Eğer Resulullah’ın/Allah’ın elçisinin seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” (Buharî, Hacc 50, 57, 60; Müslim Hacc, 248, 120; Muvatta, Hacc 36; Tirmizî, Hacc 37) İmam Nevevî’nin de belirttiği gibi Hz. Ömer’in bunu söylemesine sebep: “Müslümanların putperestlikten yeni kurtulmuş olmalarıdır.” (Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, VII/16-17, ayrıca: Kamil Miras, Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, VI/108-109) Tüm hacı adayları her dönüşte H. esved’e selam verir. H. Esved bir bakıma tavafın başlama yeri olarak işaret taşı olarak kabul edilebilir. Yani Hacerül Esved’in işlevi Hz. İbrahim zamanından beri aynıdır; tavafın başlangıç noktasını belirlemek! Peygamberimiz de “güçsüzlere sıkıntı verecekse, tekbir getir ve Hacerül Esved ellemeden tavafa başla” anlamında hadisi (Ahmet, Müsned, I/28)  vardır ki bu da H.Esved’in kutsal olmadığının delilidir. Daha sonra ateist yazarlar Kâbe’ye secde etmemizi de diline dolayıp Kâbe’ye taptığımızı iddia etmektedir ki madem biz Müslümanlar puta tapacaktık (!) efendimiz neden 23 sene çile çekip, savaşlar, mücadeleler sonunda Kâbe’yi putlardan temizlemiştir? Sadece tapılacak putları değişmek için midir tüm bu çaba, emek, mücadele? Müslüman sadece Allah’a  “Kulluk eder, ancak O’ndan yardım ister.” (Fatiha, 4) Ve bırakın Kâbe’deki putları, İslam Hz İsa heykellerine bile karşıdır. Detay, “İsa, Papa, İncil” adlı yazımızdadır. Putçuluğa neden olma ihtimaline karşı efendimiz ne resmini yaptırmıştır ne de heykelini! Şeytan taşlama (cemre) ‘şeytana karşı bir tür tepki ve direnmeyi temsildir, sembolik olarak şeytan taşlanır, yoksa orada şeytan yoktur. Her taş atışta, önceden yapılan günahların terki için söz verilir ve cemre’den de maksat zaten budur! “Kıble, Arapçada ‘yön’ anlamına gelir.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 115) Kâbe Müslümanlar için bir şiar; Yön, işarettir. Hz Âdem ve oğulları tarafından yapılan (İbni İshak, Sire, s. 32-41) Kâbe daha sonra Hz İbrahim’in oğlu İsmail ile temelleri üzerine ‘yeniden’ inşa edilmiştir. (Bakara, 127) Kâbe’nin tarih boyunca defalarca tadilat gördüğü, onarıldığı bilinmektedir. (Ezraki, Kabe ve Mekke Tarihi, 69-105; Zebidi, Sahih-i Buhari Tecrid-i sarih Tercemesi ve şerhi, VI/28-29) Ayrıca Hicr-i İsmail, orijinal Kabe’ye dâhil olduğu halde  (Buhârî, “Ḥac”, 42; Tirmizi, “Hac”, 48; Nesai, “Hac”, 125, 128) günümüzde Kabe’ye eklenmiş değildir. Kâbe’nin asıl şekli küp değil bir kenarı düz diğeri yarım daire şeklinde olan bir binadır, günümüzde Kâbe’ye dâhil olduğu bilinen ama Kabe’ye ek yapılmayan yarım daire şeklindeki yerden -Hicr-i İsmail-  her Müslüman haberdardır ama hala o yer Kabe’ye eklenmemektedir. Bu durum gizli saklı bir şey değildir, İslamî kaynaklarda zaten detaylar da anlatılmaktadır. Yani Kâbe, bizatihi sadece tek başına bir taş bina olarak kutsal değildir, onun değeri taşında değil, içerdiği anlam ve ifa ettiği görevindedir. Onun en önemli asli görevi secde anında ümmete bize ‘yön’ tayin etmesidir. “Kabe bir istikamet noktasıdır. Kâbe içinde vaziyet aynıdır, Allah’a gerçekleştirilen secdenin istikamet noktasıdır. Kâbe birliği sembolize eder.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s.  131-132) Bunun dışında Kâbe’nin asli şekli bilindiği halde şu anki hali ile korunması bile aslında, İslam’da bu binanın sadece taş olarak bir kutsallığının olmadığının ama özelliği nedeniyle de aynı zamanda da önemli bir görevi ifa ettiğinin göstergesidir. Dolayısı ile inananlar olarak bizlere, maddi olarak gözüken yönü ile Kâbe’yi onarmak-korumak görevi, yerine getirilmesi açısından üzerimize düşen önemli bir görevdir. Kısaca Kâbe/Hacerül-Esved taş olarak değil anlam-mana olarak görevi gereği değerlidir! Her ibadetin ruhu, mantığı ve amacı vardır. Namaz spor; oruç perhiz; hac turistik ziyaret değildir. Ama işin kabuğu ile özü arasındaki farkı ayırt edemeyen, yüzeysel ve cahil anlayışa sahip bir kesim her zaman olacaktır. Mesela, namaz aslında ‘ahlaksızlık ve kötülükten uzak durmamıza neden olacak  bir araç’ (Ankebut, 45) olmasını gerekirken, bu ruhu yakalamayan ve sadece sportif faaliyetmişçesine yatıp kalkanların ibadetlerini yüce Yaradan namaz kabul etmemekte ve kınamaktadır. (Maun, 4-5) Bazı cahil Müslümanlar fırsat bulsa Kâbe’den taş kopartıp ülkelerine bile götürmek isteyecek kadar işin özü-ruhundan uzak anlayışa sahip olabilirler. Şeytan taşlama yerindeki ruhu, manayı kavrayamayan bazı Müslümanların bazı eşyalarını cemre’de taş yerine kullanmaları, aynı yanlış bakış açısının tezahürüdür. Bu bilinç düzeyine sahip, normal bir Müslüman için ise, ‘Müslümanlar Kâbe’ye tapıyor’ ithamı kendiliğinden havada kalmakta, temelsiz bir iddia olmaktadır. İçi boş, aslî şekli bilinse de görevini ifa ettiği için günümüzdeki şekli korunan bu taş binanın değeri maddi değil, manevidir. Amaç değil araçtır! Biz Müslümanlara düşen de ruhu yakalamak, hedefe kenetlenmektir. Araç olan bu taş bina, sel veya savaşta, tarihte olduğu gibi, yıkılabilir. Ama nasıl tarihte tamir gördü ise, gerektiğinde yeniden tamir edilir ve asıl olan amacına hizmete devam eder. Dün de devam etmişti, bugünde ediyor, yarında edecek inşallah! Sorun amaç ile aracın karıştırılmamasındadır. Namaz ibadetinden hac ibadetine dek tüm ibadetler için de bu aynen geçerlidir. Emeviler ile Hz. Zübeyr arasındaki halifelik mücadelesi sırasında, ‘Mekke’de’ halifeliğini ilan eden Hz Zübeyr, “Mekke’yi kuşatan Emevî ordusunun mancınıklarla attığı taşlar ve bu sırada çıkan yangın yüzünden Kâbe’nin tamamen tahrip edilmesi üzerine duvarların kalan kısımlarını yıktırıp, binayı Hz. İbrâhim’in temellerini esas alarak yeniden yaptırır.” (DİBİA, Kâbe maddesi) Yani Dan Gibson’ın iddia ettiği gibi ‘yok etmek’ veya ‘taşımak’ gibi bir durum söz konusu değildir! Gibson, önceden kurguladığı senaryoya uyacak malzemeleri tarihten toplamaya çalışmış ama hepsini birbirine karıştırmıştır. Gibson’ın iddiaları ve cevaplarımıza ‘Gerçek Kâbe Petra’da iddiası ve cevabı’ adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Ay tanrısının başka bir ismi: SİN. İslam öncesi Müşriklerde Ay Tanrısı çok popülerdi, farklı kabilelerce farklı isimler verilebiliyordu. Bir ismi de ‘Sin’ idi bu isim Kur’an’da aynen geçmektedir; Kur’an’da bir surenin adı Yâsîn’dir. İslamcılar bu ve benzerlerine anlamı yalnız Allah tarafından bilinen kelimeler diyorlar. Ama öyle değildir. Sure başlığı Yâsîn, bence  ‘Ey Sin’ anlamındadır, yani Sin’e sesleniş var burada. Sin’e hitaben yazılmış bu sure.

Koca tanrımızın (!) bir kelime veya hece olarak değil de yalnızca ‘Bir harf olarak’ Kur’an’da geçiyor öyle mi? Müslümanlara iftira atmak için harflere kadar düştünüz demek, acınacak haldesiniz wesselam! Ateist arkadaşlara bir el atıp, onlara Kur’an’dan ikinci bir delil sunalım o zaman: Şûrâ suresi 2. ayette geçen ‘Sin harfine’bakalım yine ve ancak bir harf bulabildik, tanrımızın adını da nasıl gizlemişsek Kutsal Kitabımıza, ateistlere bulmak (!) nasip oldu!) “Ayn-sîn-kâf” ne anlama geliyor peki? Kâf; Arapça ‘takip etmek’ demektir. Sîn; zaten ay tanrısı demek! Ayn; Arapçada, ‘göz’ demektir. Toplayalım hepsini: Gözü ile takip eden tanrı Sin! Sizce daha mantıklı olmadı mı? Hadi bizde dinsiz ate/deist olup birden aydınlanalım mı? Ciddi olup soralım: Kur’an’da tanrımızın adı neden açıkça geçmiyor da yorumlama ile koca dinin tanrısının adına ulaşmaya çalışıyoruz? Aslında bu tür komik sübjektif iddialar bile, ateistlerin iç dünyaları, bakış açıları ve bilgi düzeyleri konusunda ufuk açıcı bilgiler vermektedir. Ayetleri değil hecelere, harflere bölerek bir yerlere ulaşma gayretinde olmaları zaten ateistlerin içinde bulunduğu zaafiyet ve çaresizliğin de göstergesi olmakta değil midir?  Hoca Karadenizli arkadaşına sormuş, ‘çocuğunun adı ne?’ ‘Oğuz’ demiş Karadenizli. Kızmış hoca ve ‘Kur’an’da geçen bir isim neden koymadın?’ demiş. ‘E ama koydum ya’ demiş laz oğluda. ‘Nerde geçiyor?’ diye sorunca hocada, Karadenizli cevap vermiş, Kur’an’da geçiyor ya: ‘Oğuzu billahi mineşşeytanirracim.” Sin konusu ayrıca, “Allah kelimesinin kökeni, Ay kültü iddiası” başlığı altında da ele alınmıştır. Benzer garip mantığı İslam’da ağaç kültü başlıklı yazısında da işletir dinsiz deist bir arkadaş “Animizm, doğada insan ruhuna az ya da çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden dindir. İnanışa göre ruh sadece insanda yoktur, canlı cansız her şeyin ruhu vardır. İslam’da da bu kült (Ruhun varlığına inanmamızı kastediyor ki sitemizde, ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ başlıklı konuda ele alınmıştır) olduğuna göre İslam’a Animizm de yamanmış demektir. “

İslam’da Ağaç Kültü ve Kökeni. Kasas 30. ayet aynen şöyle der; Mûsâ, ateşin yanına gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” Ayet ne diyor ”ağaçtan seslenildi” sonrasında ne diyor ”Ben Allah’ım” bu da = (eşittir) Allah ağaca girdi, Ağaç Allah oldu, Allah insanın ruhuydu, Ağacın da ruhu oldu. Ağaçtan seslenebilmek için Ağaca girmesi şart, ağacın bedenine girmeden ağaçtan seslenemez. Yani ayet açıkça Allah’ın fizikî olarak bedenlendiğini söylüyor. Zaten Animizm de bu inançtan doğmuştu.

Müfessir (!) ateistler ayetlerde bulmak istediklerini arayınca, bu tür yorumlara da ulaşabiliyorlar. Hâlbuki, ve her zaman olduğu gibi, başka ayete baksalar sorun çözülecek. Şura,  51. ayette yüce Yaradan insanlarla iletişim yollarını sayar ve bir tanesi olarak ta “perde arkasından” iletişime geçtiğini belirtir. Yüce Yaradan Musa ile de perde olarak ağacı kullanmıştır. Asıl önemli nokta da, Şura suresinde de ‘min’ adetının perde kelimesi ile kullanılmasıdır. Yani; ‘ağaçtan ve perdeden’ derken her iki ayette de ‘min’ edatı vardır! Bu müfessir arkadaşa göre, tanrı –Haşa- şimdi de perde olmuş oldu! Şimdi bu ateist arkadaşlara, “Radyo’dan’ bir konuşma” dinlediğinizi ifade etseniz, içinde minik insanlar arayacak mıdır acaba?!

Peygamberimiz  Ad Kavmini başkasından mı öğreniyor?

Ateist bir yazar, Hz Resul’ün Ad kavminden bir sahabenin bahsetmesi üzerine, konu hakkındaki bilgisini öğrenmek için “Ad elçisi nedir?” diye o sahabeye sorduktan sonra onun anlattıklarını dinleyip, Kur’an’dan  aynı konu hakkındaki ayetleri (Zariyat, 41-42) sıralamasından (Tirmizi, Tefsir, Zariyat, 3269, 3270) hareketle bu ayetleri peygamberimiz orada o anda uyduruvermiştir iddiasında bulunulur. Halbuki efendimizin orada okuduğu ayet önceden inmiştir, namazlarda defalarca da okumuş, müminlere ezberletmiş ve orada sadece bir kez daha okunmuştur! İlk kez vahyolunsa idi belki iddia – iftiranın bir temeli olabilirdi. Zariyat suresi Mekke’de inmiştir (DİBİA, XLIV/137) ama yazarın aktardığı olay -Kendisi de itiraf etmektedir- Medine’de geçmektedir.

Rumlar galip mi oldu, Yenildi mi? Ya Allah’ın yanlışı var ya Muhammed’in. Muhammed ‘Rumlar galip oldu.’ diyor, Allah bu galibiyetin üzerine inen ayetinde ‘Rumlar yenildi’ diyor.

Ebu Sa’id anlatıyor: “Bedir günü Rumlar, İranlılara galebe çaldı. Bu zaferden Müminler de sevindi. Bunun üzerine şu mealdeki ayet (Rum, 1-4) nazil oldu (okundu): “Elif Lam-Mim, Rumlar mağlub oldu, yakın bir yerde. Hâlbuki onlar bu yenilmelerinin ardından galib olacaklar birkaç yıl içinde. Önünde de sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler Allah’ın nusretiyle ferahlayacak” (Tirmizi, Tefsir, Rum, 3190) Öncelikle ateist arkadaş daha hadisin ne olduğunu bilmiyor, cehaletini ilan ediyor. Hadis, peygamberimizin sözüdür. Hâlbuki burada görüldüğü gibi bu sözü söyleyen bir sahabi. Eksik bilgisinden veya daha sonra sözü aktaran ravinin eksik bilgisinden okudu sözü nazil oldu şeklinde nakledilmiştir ki, bu hadis ilminde çokça karşılaşılan bir durumdur. Bir olay veya sözün ağızdan ağıza aktarılırken değişikliğe uğraması doğal bir süreçtir. Ateist, sahabenin sözünü peygamber sözü diye yorumlayıp sonrada, sahabe veya daha sonra aktaran ravilerden birisinin hatasını peygamberimize atfediyor. Cehalet üstüne cehalet! Gelelim cevabımıza. Rumlar önce mağlup olmuşlardı. Ama Allah (cc) Rum suresindeki ayetleri indirir ve ‘Şu an Rumlar yenilse de ileride yenecekler’ buyurur. Hatta Hz Ebu Bekir, Übeyy b. Halef adlı müşrik ile bu konuda iddialaşır ve sonra ayetin önceden haber verdiği durum aynen gerçekleşir, Rumlar İranlıları yener. Ama ateist yazar bu Kur’an mucizesinden de İslam’a saldırmak için bir kulp bulmayı başarır!

‘Ednel arz’ kelimesini ‘yakın yer’ diye çevirsek olmaz çünkü 1800 küsür km bulunuyor Arabistan’a. ‘En alçak yer’ diye çevirsek de, Lut gölünde savaş olmadı.

Rum Suresinin ilk 4 ayeti hem geçmiş hem gelecekten mucizevi iki haber verir fakat yine de ateistler burada bile İslam’a saldırma güdülerinden vaz geçmiyorlar!  Lut kavminin başına gelenler, geçmişe ait bir olaydan bahsederken, Rum savaşı gelecekten bahseder ve ikisi de efendimiz zamanında gaybî/bilinmeyen olaylardır!  “Edna” kelimesi, Arapça’da “alçak” manasına da gelen “deni” kelimesinden türemiştir ve “ensaru/efalu” babından türedilen edna kelimesi, “en alçak” anlamına gelir. “Arz” ise ‘yeryüzü’ demektir. Dolayısıyla “edna’l-arz” ifadesi “yeryüzünün en alçak yeri” manasına gelir. Bizans ve Persliler arasındaki savaş sadece Ninova’da olmamış, İki devlet arasındaki savaş; Mısır, Suriye ve Kudüs’ü içine alan bir geniş alanda ve yıllarca süren bir bir savaştır. Tüm bu mekânların merkezinde ise Lut Gölü yer alır  ve Lut Gölü’de, yer kürenin en alçak noktasını teşkil etmekte ve deniz seviyesinin 430.5 metre altında bulunmaktadır! Rum suresi, Bizans’ın mağlubiyetten sonra tekrar galip geleceğini süre belirterek haber vermiştir. (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 484) Müslüman olsun gayrimüslim olsun tüm araştırmacılar, surenin Bizans’ın kazanmaya başlamasından önce indiğini söylemektedir. (Meriç, s. 489) Richard Bell: Muhammed’in, bu kadar erken bir tarihte, Bizans İmparatorluğu’nun siyasi kaderini lehine olan görüşünü açıklamak zordur. Döneme yakın Bizans tarihçisi Theophanes: “Yenilmez Pers ırkının Romalılara arkalarını göstereceğini kim beklerdi ki?” diye hayret eder. Mitşelin ifadesiyle; ‘Gidişat olağanüstü bir şekilde tersine döner.’ Edward Gibbon: “Bu önsezinin söylendiği zamanda, bunun gerçekleşebileceğine inanmak kuşkusuz çok zordu.” Onun belirtilerin lehinde olduğu bir savaşta dahi böyle bir öngörüde bulunması beklenemezdi. Zira bu, tüm iddiasını lüzumsuz yere riske atmak olurdu. Bunun haber verilmesi, gerçek bir mucizedir. “Ve o gün Müminler feraha erecekler” (Rum, 4) gerçekten ayetin nazil olduğu Mekke’de Müslümanlar baskı altında iken, Bizans zaferinin geldiği dönemde Medine’de baskılardan uzak bir halde yaşıyorlardı.  (Meriç, s.502-503)

Rum Suresinde (Rum, 2-5) Rumların üç ila dokuz yıl arasında galip gelecekleri yazıyor. Fakat Rumlar 627 yılına kadar İranlıları yenememişlerdir!  Ayet ile tarihler uyuşuyor mu?

Rumlarla İranlılar arasındaki savaş, 610’da başlamış, 616’da Rumlar yenilgiye uğramıştır. Rum Sureside, Romalıların yenildiği 616 yılında inmiştir. Romalılar, 622’de karşı harekete geçmişler, Bedir zaferinin de tarihi olan 624’te savaşı kazanmaya başlamışlar ve 625’de kesin zaferi elde etmişlerdir. (Tirmizî, Tefsiru sureti 30/31; Hâkim, II/410; Taberî, XI (21. cüz) /16-18;  el-Mevdûdî, Hz. Peygamber’in Hayatı, 387) yani tam ayetin ifade ettiği tarihte! Evet, sayın okuyucu, görüldüğü gibi İslam’ın hak din olduğunu gösteren mucizevi delillerden biri bile ateistlerce dinsizliğe vesile kılınmaya çalışılmaktadır. “Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’râf, 179)

Ama yabancı  kelimeler var Kur’an’da. Zümer, 28: “Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur’an indirdik.” Kur’an’da anlamları sadece Allah tarafından bilinen  ve anlamlarını insanların ancak kıyamet günü öğrenebileceklerine  inanılan, anlamı çözülememiş kelimeler vardır. Eğer Kur’an saf Arapça ise yukarıdaki savunmada da olduğu gibi her kelimesini her Arap’ın anlayabilmesi gereklidir. Anlaşılamayan kelimeler içermesi Kur’an’ın pürüzsüz Arapça olmadığı sonucunu doğurur.

Soruda iki farklı soru gündeme gelmektedir. İlki anlamı çözülememiş ayetler meselesi, diğeri Kur’an’ın pürüzsüz Arapça olması! İlkini Kur’an zaten açıklıyor: Kur’an’da müteşabih ayette bulunmaktadır: “(Kur’an) bir kısım âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te’vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler.” (Al-i İmran, 7) Muhkem müteşabih: Sıradan halkında akademisyenlerin de, her bilgi seviyesindeki insanların cennete gidebilmesi için kendisine gerekli olan tüm bilgileri muhkem ayetler verir. İlimde derinleşmiş olanlar için ise ayrıca, müteşabih ayetler vardır!  Müteşabih ayetler, zamanla sırlarını ortaya çıkan ayetlerdir. Bu da Kur’an’ın bir başka mucizevi yönünü oluşturur. “Bazı ayet manalarının müteşabih göstermesi, insanların tekamülüne imkan vermek, diğer taraftan alimlerin derin kavrayış ve keskin nazarlarını çalıştırmak hedefine yöneliktir. Kur’an’ın her ayeti, kesin hatlarıyla herkes tarafından aynı şekilde anlaşılsaydı akli delilere ihtiyaç duyulmaz ve insan aklı dondurulmuş olurdu. Halbuki oradaki bazı kapalı veya çelişkili gibi görünen ayetler sebebiyle akli delillerden yardım isteyerek, insan aklı çalıştırılmış oluyor.” (Dr Sabri Demirci, Kur’an’da çelişkili ayetler meselesi, s. 213) “Müteşabih ayetlerin indirilmesinin hikmeti: Akıl ve düşünme yeteneğimizi kullanmaya teşviktir.(s. 138) İkinci hikmeti, ilmin ve ilim sahiplerinin değerlerinin anlaşılmasıdır. Böyle bir kişinin imanı, taklidi değil tahkiki imandır. Burada bilmeyenler kınanmıyor, onlardan bilenlere müracaat etmeleri isteniyor. “Şayet bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun.” (Enbiya suresi 7. ayet) Üçüncü hikmeti, bir iyi niyet ve irade sınaması olmasıdır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 139, 140) Kur’an’daki yabancı kelimeler konusuna gelince, Kur’an apaçık Arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini bilen herkes Kur’an’da söylenenleri anlar. Kur’an’da Arap diline daha önceden başka dillerden geçmiş kelimeler olabilir ama bunlar da zaten Arapçalaşmış, Arap dilinde kullanılan kelimelerdir. Zaten Montgomery Watt, “Kur’an’daki yabancı kelimeler ve özel isimlerin, Peygamberimiz ortaya çıkmadan önce Mekke’de bilindiğini” söyler. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 231) Türkçede kullanılan ‘Kitap, kalem, defter’ gibi kelimelerin anlamını her Türk bilir ama bu kelimelerin aslı Arapçadır! Aslında bu iddiada, dil bilimi konusunda bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir itham vardır. Bu özellik sadece Arap dilinde değil her dilde vardır: Her dile başka dillerden kelimeler geçmiş ve yerleşmiştir. Aynı şey Türkçede de geçerlidir. Örneğin “Kemal, final imtihanında kopya çektiği için fakülte konseyi kararıyla üniversiteden uzaklaştırıldı”. Bu cümle Türkçe bir cümledir ve okuyan herkes tarafından anlaşılır. Halbuki bu cümledeki kelimelerin tamamına yakını başka dillerden Türkçeye geçmiş kelimelerdir. Kelimelerin başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu cümle içindeki kelimelerin hemen hemen hepsi yabancı dillerden geçmiş kelimeler olsa da, herkesin anlayabileceği açık bir Türkçedir. Kur’an’da bu şekilde, anlaşılır bir Arapça ile gönderilmiş ilahi bir kitaptır. Ayetlerde de Kur’an’ın bu yönü açıkça vurgulanmaktadır. “Aynı kelime ortaklığı sadece Kur’an, Tevrat’a ait bir özellik değildir. Bu, aynı dil ailesine bağlı tüm dillerde var olan bir olgudur.  Coğrafi, tarihi ve kültürel olarak birbirleri ile iletişim halinde yaşayan toplumların kullandıkları dillerde ortak kelimelerin olduğu tarihte en çok bilinen meselelerdendir. Çok eski zamanlarda gerçekleşen diller arası kelime alışverişlerinde, bir kelimenin hangi dilden diğerine geçtiğini tespit edemeyiz. Latince ile Fransızca dillerinde ortak kullanılan sayısız kelime vardır. Bugün İngilizceye ait birçok kelimenin dünyanın çok farklı köşelerinde birçok dilde kullanıldığına şahit olmaktayız. Arapça ile aynı dil ailesine ait olan Aramice, Süryanice, Akkadça, İbranice, Habeşçe gibi diller tarafından kullanılan kelimelerin Kur’an’da da bulunması gayet doğaldır. Kur’an nazil olduğu toplumda kullanılan dili kullanmıştır. Zaten dünyadaki tüm diller de bu şekilde gelişmiştir. Kur’an kullandığı kelimelerin orijinalini değil, Araplar arasındaki kullanım durumunu dikkate almıştır.” (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an’ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 97, 98, 101,102, 103) “Arapça, Sami dillerinden olan Nabatçanın gelişmiş şeklidir  (Ali Cevâd, el-Mufaṣṣal fî târîhi’l-‘Arab kable’l-İslâm, I/16-17; Hakkı Dursun Yıldız, “Arap”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, III/272) 

Kur’an saf Arapçadır. Ancak neden Kur’an içerisindeki bazı kelimeler Arapça kökenli değildir?  “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf, 2)

“Hz Peygamber bütün Arap ve topluluklara gönderilmiştir. O halde Kur’an’da bütün Arapların ve diğer ümmetlerin dil ve sözcüklerinin bulunması zorunludur. Kur’an’daki her kelime Arapçadır. İnişinden önce kullanılıyor ve dinleyenler tarafından bu dil anlaşılıyordu. Bunlar, artık Araplaşmış kelimelerdir. Bu kelimelerin hepsi de Kur’an’ı nüzulünden önce Araplar tarafından kullanılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın indiği dil olan Arapçanın bir parçası olmuşlardır. İnsanlar, kendilerine okunup tebliğ edilen Kur’an’ı anlamışlardır.” (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 173-175) “Kur’an müminin imanını kâfirin ise küfrünü artırır.” (Tevbe, 124-125) 

Bu yazıda Kur’an’ın sadece iç çelişkilerinden söz edilecektir. Bunlar en vahim çelişkilerdir, dış kaynaklara başvurmayı gerektirmeden, Kur’an’ın sadece kendi metni ele alınarak Kur’an’ı çürütmeye kâfi gelmektedirler. Aşağıdaki listenin Kur’an’daki iç çelişkilerin tam bir listesi olduğu iddia edilmemektedir, birçokları daha mevcut olabilir.

Bakalım ne tür çelişkiler (!) bulunmuş? (Daha önce cevaplanan soruların cevapları burada tekrarlanmamıştır!)

Kur’an apaçık bir kitap mıdır?

Enam suresi, 38. ayet: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” Ayette geçen kitap Kur’an değil, ‘Levh-i mahfuz’dur. (Taberi, Beğavi, Maverdi, İbn Atıye, Kurtubi, Meraği ilgili ayet tefsiri; Şatıbî, II, 78; Şimşek, 106; Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, s. 216) Kaf suresi, 4. ayette de kitap kelimesi, yine aynı anlamda kullanılmaktadır. Kur’an’da levh-i mahfûz ayrıca, kitâb mübîn, yani “apaçık kitap” (Yûnus,61; Sebe, 3); Kitâb meknûn” (Vâkıa, 78); “Kitâb mestûr” (İsrâ, 58; Ahzâb, 6); “Ümmü’l-kitâb” (Ra‘d, 39; Zuhruf, 4) tamlamaları ile de geçer. Kelime anlamı, korunmuş levha demektir. Olmuş ve olacak tüm her şeyin kayıtlı olduğu -kıyas yaparak daha iyi anlaşılabilmesi açısından, güncel bir terim olan tablet ile kıyaslayabileceğimiz anlayabileceğimiz- bir ilâhî muhafaza levhası; kâinat programıdır! Kur’an tefsirinin en temel kuralı, aynı konu hakkındaki tüm ayetleri bir araya getirerek değerlendirme yapılmasıdır! “Kur’an, her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağı’dır.” (Nahl, 89); Kur’an’da muhkem ve müteşabih ayetler vardır. (Ali İmran, 7-8) Muhkem ayeti okuyan herkes anlar, müteşabih ayetin anlaşılması için ise alimlerin açıklamasına ihtiyaç vardır. Kur’an’ı okuyan, araştıran herkese bilgisi ölçüsünde açıktır, açıklayıcıdır, yol göstericidir! Kur’an’ı okuyan, araştıran herkese bilgisi ölçüsünde açıktır, açıklayıcıdır, yol göstericidir! Kuran’ı herkes,  ‘seviyesine göre’ anlar. “Kuran’ı her insan kendi kapasitesine göre anlar.” (Prof. Muhsin Demirci, Kuran ve Tefsir, s. 182) Kur’an’da ana konuları ile dünya ahiret mutluluğunu sağlayacak her şey vardır. En cahil birisi de Kur’an’ı okuduğunda ne yapıp neden kaçması gerektiğini bilir, âlim de. Ama âlimin imanı derunidir/içseldir! (Fatır, 28) Herkesin her okuduğu konuyu kendi başına anlayabilecek altyapıya sahip olduğunu düşünmek mümkün değildir. Halk, yılın aylarını ve günlerini bilir, astronomi âlimi ise uzayı ve derinliklerini. Astronomi âlimi, avamın baktığı ama göremediği detayları anlatır, açıklar. Hz. Muhammed’in tebliğden farklı bir diğer görevinin de ‘Tabyin/ Kur’an’ı açıklama’ olması, zaten konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Tarih boyunca, İslam âlimleri Hz. Peygamber’in tebliğ vazifesini yürüttükleri gibi, tebyin/açıklama görevini de sürdürmüşlerdir. Zaten bu iki ayet başından itibaren okununca konu daha net anlaşılmaktadır: 38. ayet: “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp rablerinin huzuruna getirileceklerdir.”; 59. ayet: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” Kitap’tan kasıt nedir, o da Buruc, 21-22. Ayetlerde açıklanır: “Şüphesiz o (asılsız saydıkları kitap) şanı yüce bir Kur’an’dır; Levh-i mahfûzdadır.”; Rad, 39: “Ana kitap ‘O’nun katındadır.”; İsra, 59: “Kıyamet gününden önce ya helâk etmiş veya onları çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız. Bu, kitapta yazılıdır.” Nahl, 89. ayette, “Biz sana her şeyi açıklayan kitabı bir rahmet ve hidayet kaynağı olarak indirdik.”; Yusuf, 111: “Kur’an’da anlatılan peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, her şey için detaylı açıklama, hidayettir.” buyrulur. İşte bu ayetlerde kastedilen ise, elimizdeki Kur’an’dır. Maide, 15; Neml, 1; Hicr, 1; Yasin, 69. ayetlerde Kur’an için ‘Mubîn’ yani apaçık kavramı kullanılır. Bu kelimeyi nasıl anlamalıyız? Bunun içinde yine Kur’an’ın en büyük ‘açıklayıcısı’ olan Kur’an ayetlerine başvurarak, ‘mubin’ kavramının ne anlamda kullanıldığına bakmak gerekir. Yasin, 60: “Şeytan size apaçık (mübin) bir düşmandır.” ‘Göremediğimiz’ şeytan bize nasıl ‘apaçık’ düşman olabilir ki? Demek ki, apaçık/mübin kavramı ile kastedilen, “Şüphesiz, inkâr edilemez” manasıdır.

Kur’an yazılı hale getirilmeden önce, Kur’an’da kitap kavramı neden geçiyordu?

Kur’an’da kitap kavramı ile kastedilen şey levh-i mahfuzdur. (İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, V, 450; VI, 189, 481; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXIX, 237) Kâinatta meydana gelecek bütün varlık ve olaylar levh-i mahfûz adlı bu kitapta yazılmıştır: Kur’ân-ı Kerîm’de levh-i mahfûz, “kitâb” (En‘âm, 38; Kāf, 4), “kitâb mübîn” (Yûnus, 10; Sebe, 3), “kitâb meknûn” (Vâkıa, 78), “kitâb mestûr” (İsrâ, 58; Ahzâb, 6), “ümmü’l-kitâb” (Ra’d, 39; ez-Zuhruf, 4) kavramları ile geçer. “Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza bir şey gelmesin ki, Biz onu yaratmadan önce, bir Kitapta bulunmuş olmasın.” (Hadid, 22); “Mutlaka O’nun bilgisiyle düşen bir yaprak, yerin karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta bulunmuş olmasın.” (En’am, 59) ayet mealleri de bunu açıkça ifade etmektedir. En’âm, 7. ayette: “Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkârcılar, “Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil” derlerdi.” buyrulmaktadır. Bu ayette de, kitap şeklindeki bir Kur’an’dan bahsedilmediği açıkça görülmektedir. Kısaca, ateistlerin iddia ettiği gibi, Kur’an’da geçen ‘kitap’ kavramı ile kastedilen Kur’an’ı kerim değil; Levh-i Mahfuzdur. 

Müzzemmil suresi, 4. ayet: “Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.”; Kamer suresi, 17. ayet: “Andolsun ki Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık fakat düşünen var mı?” Çelişki değil mi?

“Kur’an’ı her insan kendi kapasitesine göre anlar.” (Kur’an ve Tefsir, Prof. Muhsin Demirci, s. 182) Kur’an’ı anlamak kolay; her kültür seviyesinden insan okuyunca ilmi ölçüsünde kolayca anlar ancak “bu kolaylığı insanlara anlatmak ağır ve zordur.” (Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, s. 483)

Müminun suresi, 58-59. ayetler: “Rablerinin ayetlerine inanırlar, Rablerine ortak koşmazlar.” Çelişki değil mi? 

İlk ayette iman etmekle, ikinci ayette ortak koşmamayı ifade etmektedir. Şirk için önce mümin olmak gerekir. Sonra o imana ortak/şirk koşulur!

Fecr suresi, 22. ayet: “Rabbim gelip melek(ler) saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır.” Tek melekten kasıt ne? 

Arapçada çoğul yerine tekilin kullanılması geçerli bir kuraldır. “Sizler kitap(lar)ın tümüne inanırsınız.” (Ali İmran, 119) “Kur’an, Arapça nazil olduğundan Arapça kurallarını uygulamaktadır.” (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 509) Tabii, ateistler Arap dili kurallarını bilmeyip, bir de bilgiçlik taslayıp cahillerini ortaya çıkardıklarını da bilmeden ukalalık yapabilmekte ve Kur’an’da hata (!) arama faaliyetlerden vazgeçmemektedirler. Bu konuda, “Ateistlere Kur’an dersi” adlı yazımıza da bakılabilir.

Lokman suresi, 34. ayet: “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanı (Mâ fi’l-Erhâm) O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine kimse nerede öleceğini bilmez.

Lokman, 34. ayette bildirilen hususların Allah tarafından bilindiği haber verilmektedir. Ayette insanın kıyametin saatini, yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyeceği belirtilmektedir ki bu sıralananlar bugün de bilinmemektedir. Kıyamet için, ‘indehu’ kelimesi kullanılırken, yani o bilgi ‘sadece Allah’ın katında’ olduğu bildirilirken, kazanç ve ölüm için olumsuzluk eki, ‘mâ’ edatı kullanılır ki bu da, ‘Allah dışında bu bilgiyi kimsenin bilemeyeceği’ anlamına gelmektedir. Yani kıyametin saati kesin Allah’ın katındadır, ölüm ve rızık konusunu da ‘sadece’ Allah bilir. Rahimlerde olan için ‘İndehû veya mâ’ edatları kullanılmaz: Ayet, ‘yağmuru indirir/yağdırır’ derken, rahimdekiler için de, ‘rahimlerdekini bilir.’ Demekte fakat diğer sayılan üç şey için kullanılan, ‘sadece’ veya ‘olumsuz anlam’ ifade eden istisna edatları bu ikisi için kullanılmamaktadır! Ayet zaten yukarıda arapça olarak ta verilmiştir. Ayet, kıyamet, ölüm ve rızık kesinlikle ve sadece Allah tarafından bilinir derken, diğeri için sadece ‘bilme ve indirme’ ifadelerini kullanılır. “Ayet, yağmurun Allah tarafından indirildiğini belirtmiştir. Allah dışında bu olayı gerçekleştirmek, kimsenin gücü dâhilinde değildir. Ayet, rahimdekinin cinsiyetine değinmemiştir. Ayette, ‘kim’ anlamına gelen ‘men’ edatı yerine ‘şey’ anlamına gelen ‘mâ edatının gelmesi de önemlidir. ‘Mâ’ akılsız olan şeyler, ‘Men’ akıllı olan (insan) için kullanılır. Dolayısı ile ‘Men’ yani ceninin ‘kim’ olduğu değil; ‘mâ’ yani, ceninin ‘nasıl büyüyeceği, ne kadar yaşayacağı, iyi mi kötü mü olacağı’ vs. konularına atıf yapılır. (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 363-365) 

Enfal Suresi, 44. ayet: “Allah olacak, bir işi yerine getirmek için savaş alanında karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu.” ne demek? Düşmanların az gösterilmesi, Müslümanlara  moral vermek amacıyla idi. Müslümanların az gösterildiği içinde müşrikler savaşı ciddiye almamış, işe gerektiği gibi sarılmamışlardır. Eğer Allah onları çok gösterseydi,  Müslümanlara karşı daha fazla hazırlık yaparak çıkacaklardı. (Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler,   s. 234) Sonuç zaten ortadadır, Bedir savaşı kazanılmıştır.

İlk Müslüman kimdir? Muhammed mi (6:14, 6:163), İbrahim mi (3:67), yoksa İsa mı (3:52, 5:110-111)?

“Her peygamber, kendi çağının ilk iman edeni olmak zorundadır elbette. Kendisi, inanmadığı bir dine mi insanları çağıracak?” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 57) “İslam, Hz Adem ile başlamıştır. Dolayısı ile ilk Müslüman da Hz. Adem’dir. Her peygamber çağının ilk iman edeni, aynı zamanda Hz Adem’in mirasçısıdır. En’am, 14: “De ki: “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi).” ; En’am, 163: “ve ben Müslümanların ilkiyim.”; Ali İmran, 67: “İbrâhim ne Yahudi ne Hristiyan idi; bilâkis o, tek Allah’a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi.”; Ali İmran, 52: “İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler.” Maide, 111: “Havârilere ‘Bana ve peygamberime iman edin’ diye ilham ettiğimde onlar ‘İman ettik, şahit ol ki bizler yürekten teslimiyet içindeyiz’ demişlerdi.” Bir insan bir konuda bir şeyler konuşmak istiyorsa önce o konu hakkında biraz bilgi sahibi olması gerekmektedir. Aslında Yüce yaradan hep aynı emir ve yasakları insanlara bildirmiştir. Haşa, “Bir topluma içki içebilir, diğerine puta tapabilir, diğerine de iyiliğe gerek yok” dememiştir! “İlk insandan itibaren gelen dinin adı İslam’dır.” Daha bunu bundan haberi olmayan Kur’an uzmanı ateist arkadaş bir de Kur’an’da çelişki bulduğunu iddia ediyor! Bu konu “ İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımızda ele alınmıştır. Soruya da kısaca, ‘her peygamber, geldiği toplumun ilk inananıdır’ şeklinde cevap verelim. Zaten din, önce imanı yerleştirip sonrada amelleri iyiye yönlendirmek için gelmemiş midir? “Yeni gelen bir dinin esaslarına inanan ilk kişi, o ümmetin peygamberi olduğuna göre burada garipsenecek bir durum yoktur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 74)

Cehennemde insanlar ne yiyecektir? Acı ve kötü kokulu bir dikenli bitki mi (88:6), kanlı irin mi? (69:36) İki ayet de, söz konusu yiyeceklerin cehennem’deki tek yiyecek olduğunu iddia etmektedirler, birebir çelişmektedirler. Bunlarla bilahare çelişen 37:62-68, cehennemde insanların zakkum ağacının meyvelerini yiyeceğini ve kaynar sudan karışık bir içecek içeceğini iddia etmektedir. Üç yönlü bir çelişki söz konusudur.

İnsan menüyü bu kadar mı merak eder? Aynı konudaki ayetleri bir arada okumadan sonuca ulaşmaya çalışmak insanı ancak cahil bilgiç ate yapar deyip cevaba geçelim. Cehennem 7 kattır (Hicr, 44) Her katın ayrı ceza şekli vardır. Hatta bazı ateistler, ‘İslamiyet, sıcak bölgede faaliyet gösterdiği için, insanlar hep ateşle korkutulmuştur. Kutuplarda olsaydı, soğuk azaplardan bahsedilirdi. Şimdi din kitaplarında niye soğukla azaptan bahsedilmiyor?’ demektedirler. Merak etmesinler, ‘Zemherir’ adlı soğuk cehennem azabı da (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 10; İnsân, 13; Tirmizi, Cehennem 9, (2595); Hadislerle İslam, VII/656) onları beklemektedir. Hatta bazı ateistlerde, ‘Şeytan ateşten yaratıldığı için Cehennem ateşi onu yakamaz, onun için şeytan açıkça meydan okuyor.’ Diye iddia etmektedirler. Bu konuda farklı ve makul başka cevaplarda varsa da bu cevapta ayrıca onlara gelsin diyelim.

Bir Müslüman’ın kaç annesi vardır? 58:2’ye göre bir (“onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır.”), 33:6’ya göre ise birden fazla (“onun [ Muhammed’in] eşleri de Müminlerin analarıdır.”)

Şimdi bu iddiada bulunan akıl yoksununa cevap vermeye gerek var mı acaba? Hadi bir tane de biz ekleyelim, sütanneyi de ekledik etti üç! Neyse cevap: Biri öz, diğeri Müminlerin manevi anneleridir.

Allah, firavun’a bir peygamber mi (7:103,73:15), iki peygamber mi (10:75) göndermiştir?
Önce Musa (as)’ı tek başına firavuna göndermiştir. Daha sonraları Musa kendine yardımcı isteyince Harun (as)’ı da Allah görevlendirip Musa ile beraber yeniden firavuna göndermiştir. Yanı önce bir sonra iki!  Bu olay Kuran’da şöyle anlatılır. Furkan35. Ayet: “Kardeşi Harun’u da ona yardımcı yaptık.” Ama ateistimiz yine aynı konudaki tüm ayetleri bir arada değerlendirmemiştir!

Allah, ad kavmini bir günde mi (54:19), birden fazla günde mi (41:16, 69:6-7) yok etmiştir?

Kamer 19. ayette kasırganın başladığı günden bahsederken, diğer ayetler ise kasırganın sürecinden bahseder. Zaten Hakka suresi 7. ayette “Allah o kasırgayı ‘ardarda’ (Ayette; Husûmen) yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi.” buyrularak olaya açıklık getirilmektedir. Fussılat, 16. ayette de kasırganın günlerce sürdüğünü ifade edilmiştir zaten.

109:1-6’da Muhammed, kâfirlerin tapındığı tanrının veya tanrıların Allah’tan farklı olduğunu söylemektedir. Burada kâfirler ile kime atıfta bulunulduğu belli değildir — ehl-i kitap (Yahudiler ve Hıristiyanlar) ya da putperestler söz konusu olabilir. Halbuki Kur’an, Yahudiler ve Hıristiyanların da (2:62, 2:139, 3:64, 29:46), putperestlerin de (16:35, 39:3) Allah’a inandığını öğretmektedir. İddiaya göre putperestler Allah’a ortak koşmakla birlikte Allah’a inanmayı sürdürmektedirler. Muhammed’in iddiası yalanlanmaktadır.

Kafirun, 1-6. ayetlerde kendisine tapılan yaratıcıların farklılığına vurgu yapılır ki hakikat ortadadır: Yahudiler ırkçı, Hıristiyanlar üçlü put inancına, müşrikler putlara taparlar. İslam’da ne ırkçılık vardır ne de putlara tapma! İlk ayetteki ‘Kâfirler’ hitabından tüm İslam dışı inanç sahipleri kastedilir: Tanrı anlayışımız da, dinimizde farklıdır mesajı verilir.  Bakara, 62. ayette ise genel anlamda, İslam gelmeden önceki Yahudi ve Hıristiyanların cennetlik olduğundan bahsedilir. Ayeti yukarıda ele almıştık. Zaten 134. ayette bu açıkça ifade edilir: “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir.” 139. ayette ise özellikle, ‘Allah’ adı zikredilerek ‘teslis ve Yahuda inanışı’ reddedilmekte ve O (cc) İbrahim’in de, İsa’nın da rabbidir, aslında sizin de sizin de asıl rabbinizdir, O’na gelin” denilip, ‘Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir.’ diye de ayet bitirilerek, Kafirun suresi ile aynı içerikli mesaj verilmektedir. Yani hep İslam mesajı ayetlerde verilmekte, İslam’a insanlık çağrılmaktadır. Ali İmran suresi 64. ayette ise Hıristiyanların en temel 3 imanî sorunlarının altı çizilmekte ve bu, “içeriği çok derin bir kavram olan ‘Rab’ kavramı ile” açıklanmaktadır. Hıristiyanlardan istenen, “Sadece ‘Allah’a ibadet, O’na hiçbir şeyi ‘ortak koşmamak’ (Şirk; putperestlerin de temel sorunu) ve din adamlarını ‘rab’ edinmeme” Rab kavramını çok kısa bir tanımla, ‘Hayatımızı düzenleyen kuralları koyan’ şeklinde tanımlayabiliriz. Dikkat edin lütfen yine şirk merkezli eleştiri hâkimdir ayete! Ankebut suresi 46. ayette ise: “Ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir.” denmektedir. Ayetin ilk cümlesine dikkat edilirse, ‘Ehli kitab’la mücadele devam etmekte’ fakat bunun özellikle yumuşak bir üslupla yapılması gerektiği ifade edilmekte ve “Ey Ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar, Biz Tevrat, İncil, Zebur-un bozulmamış asıllara- inanıyoruz, bizi de, sizi de yaratan aynı ‘Allah’ (Bakara, 139) denilmekte, şirksiz aslî tevhit inancına atıfta bulunulmaktadır. Ama hala ayrı din, ayrı tanrı, ayrı inanç sahibidir onlar:“Şüphesiz ki: “Allah ancak Meryemoğlu İsa Mesih’tir”, diyenler kâfir olmuşlardır. Ey Muhammed! Deki: “Allah, Meryemoğlu İsa Mesih’i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese, O’na kim engel olabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti yalnız Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir.” (Mâide, 17); “Şüphesiz, Meryemoğlu Mesih (İsâ), Allah’ın kendisidir.” diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki bizzat Mesih şöyle demiştir: “Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Çünkü kim Allah’a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar. Allah, şüphesiz üçün (üç Tanrının) biridir.” diyenler kâfir olmuştur. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiç bir ilâh yoktur. (Mâide, 72- 73); “Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur.”* dediler. Hristiyanlar da: “Mesih (İsa) Allah’ın oğludur.” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkarcıların sözlerini taklit ediyorlar.” (Tevbe,  30) Putperestlere gelince; Nahl, 35. ayette müşrikler yanlış kader inançları nedeni ile eleştirilmekte, Zümer 3. ayette ise, şirke düşmelerinden dolayı ‘Yalancı ve inkâra saplanmış’ olarak nitelendirilmektedirler. Müşrikler zaten bir yaratıcıya inanırlar ama putları aracı kabul ederek te şirke düşerler. Kısaca; Kafirler; Ehli kitapta ve putperestlerde bir yaratıcıya inanırlar. Ama sonra O’na kabul edilemez sıfatlar ekler, ‘melekler kızlarıdır, oğlu vardır, putlar bizi ona yakınlaştırır.’ türü sapık inançlara dalarlar. Tanrıya inanırlar ama bu tanrının içeriği boştur, şirkle doludur! Zaten müşrik olmak için önce tanrıya inanmalı, sonra ona ortak/şirk koşulmalıdır. Tanrıya inanmadan müşrik olunmaz, tanrıya inanmayana ateist denir. Ateistler hep aynı yanlışa düşmekte, aynı konudaki tüm ayetler bir araya getirilmeden, sadece ortamında koparılıp keyiflerine göre ayetler yorumlamaktadır ki bu durum art niyet ve sübjektivizmle ancak açıklanabilecek bir durumdur ki, buna hem ateist hem oryantalistlerde sıkça rastlamaktayız.

* Yahudi din âlimleri olan Rabbilere göre Hz. Mûsâ daha önce gelmeseydi Tevrat Ezrâ’ya verilirdi. (Sanhedrin, 21b) Üzeyir, Tevrat’ı ezberden yazdırıp Yahudilere öğretince onun ‘Allah’ın oğlu’ olduğu görüşü Yahudiler arasında yaygınlık kazanır. (Ali b. Muhammed el-Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, II/351-352; Sa’lebî, Kasasu’l-Enbiyâ Arâisü’l-Mecâlis, 309; İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, X/111; Muhammed Ali Sabûnî, Safvetü’t-Tefâsîr, I/396; Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/213; Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir II/757-8;  İbn Kesir, Tefsiru‘l- Kur‘ani‘l-Azim, II/336) ve bu inanç zamanla Hıristiyanların “Mesih Allah’ın oğludur” sözlerine kapı açar. (Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/213) Yahudi asıllı İskenderânî Hicaz bölgesindeki Karâîler’in bu inanca sahip bulunduklarını nakleder. (Lazarus-Yafeh, Intertwined Worlds: Medieval Islam and Bible Criticism, s. 53) Bu görüş daha yaygındır. (Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm ez-Zahirî, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâi ve’n-Nihal I/99; el-Mutahhar b. Tahir Makdisî, el-Bed’ ve‘t-Târîh, IV; 35; Baki Adam, “Üzeyir”, DİA, XLII/402) Ayrıca bu söylemin Medine’deki bir grup yahudi (İbn Ebû Hâtim, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, VI/1781; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, III/424) Yemen civarında yaşadıklarını söylediği Sadûkiler (İbn Hazm, el-Faṣl, I, 99); ve Filistin yahudileri (Makdisî, el-Bedʾ ve’t-târîḫ, IV/35) arasında yaygın olduğu da rivayet edilir. Bazı Yahudiler ve Hıristiyanlar İsrail oğullarından olan peygamberlerini Allah’ın oğulları olarak kabul ettiklerinden kendilerini ayrıcalıklı olarak görmüşlerdir. (İbn Cevzî, Telbîsu İblîs, 77) Günümüzde de Yahudi Mistisizminde (Kabbalism) Tanrı oğlu Metatron (Enoh) figürünün bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır. (Selim Özarslan, İslam kaynaklarına göre yahudilerin allah’ın oğlu olarak niteledikleri üzeyir ile ilgili bazı meseleler, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 49, s. 29)

Kıyamet gününde, şefaat (aracılık) mümkün olacak mıdır (20:109, 34:23, 43:86, 53:26), olmayacak mıdır (2:122-123, 2:254, 6:51, 82:18-19)?

Allah’ın izni dışında şefaatçi olmayacaktır. Bazı ayetler geneli ifade ederken yani, şefaat olmayacak derken; bazısı da istisnaları ifade eder. Meleklerin secdesinde şeytanın melek olmadığını başka ayetin ifade etmesi gibi. Peki, neden aynı konudaki ayetler peş peşe Kur’an’da sıralanmamıştır? Çünkü herhangi bir konu Kur’an’da aranırken; O konu ile ilgili tüm ayetler taranırken tüm Kur’an gözden geçirilmek zorunda kalmaktadır ki, bu da aradığımız konunun tüm Kur’an içindeki konumunu, yerini daha iyi anlamamıza neden olmaktadır. Kur’an’ın üsluplarından biri de bu metottur!

Kötülüklerin kaynağı Allah mıdır (4:78), insanın kendisi midir (4:79) yoksa şeytan mıdır (38:41)? Özellikle arka arkaya gelen 4:78 ve 4:79’un birbirleri ile birebir çelişmesi dikkat çekicidir. Bu üç yönlü çelişki, günah / kader çelişkisi ile de alakalıdır.

Sad, 41. ayette Eyyüp aleyhisselam, şeytanın kendisine verdiği vesveselerden (Aşur, Tefsir, XXIII, 270) rabbine sığınmasından bahsedilir. Şeytan insanlara “Kötülüğü, ahlaksızlığı ve Allah’a bilmediğimiz şeyleri yakıştırmamızı emreder.” (Bakara, 169) Ama unutmayalım ki şeytanın “Zorlayıcı gücü ancak onu veli/dost/arkadaş edinenlerle, onunla Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 99-100) Yoksa şeytanın “Bizi zorlayacak gücü yoktur; onun yaptığı bizlere çağrıda bulunmaktan ibarettir; arzusuna uyan da onun çağrısına uymaktadır.” (İbrahim, 22) Yani, kötülük kaynağı insandır, şeytan sadece teşvik eder, insanı tahrik eder, arzularının peşinde koşanda o teşviklere uyar. Ama asla unutulmamalıdır ki, “insanların yaptıkları kötülükler için şeytanı bahane etmeleri gerçekçi olmadığı gibi Allah katında da herhangi bir değere sahip değildir.” (DİBİA, Şeytan maddesi) Peki kötülüğün kaynağı –haşa- Allah mıdır? Bu konu detaylı şekilde, “Kötülük/şer Allah’a izafe edilebilir mi?” başlıklı yazıda ele alınmıştır.

Allah çirkin işlerin yapılmasını emreder mi? 7:28 (“şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez.”) ve 16:90’da (“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.”) Allah’ın çirkin işleri emretmediği öğretilir. Hatta 2:169’da çirkin işleri şeytan’ın emrettiği belirtilir (” o [şeytan], size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”). Ayrıca Allah’ın bir ülkeyi haksız yere helak etmeyeceği öğretilir (6:131). Fakat tüm bu öğretiler 17:16’da yalanlanmaktadır: “Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.” Allah insanlara çirkin işlerin yapılmasını emretmekte, sonra da bunu bahane olarak kullanıp ülkeyi haksız yere helak etmektedir. Çelişki ortadadır.

Bu sorunun cevabı ile ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımızın içeriği paralellik arzetmektedir, okunmasını tavsiye ederiz. Özetle, ‘Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkça, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkça’ atasözümüzde özetini bulan bu konuyu şöyle açıklayabiliriz. Allah (cc) hiçbir kulunun kötülük yapmasından razı olmaz: “Onlar çirkin bir iş yaptıklarında; ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, esasen Allah böyle yapmamızı emretti.’ derler. De ki; şu bir gerçek ki, Allah asla çirkinliği emretmez.” (Araf, 28); Allah kullarının inkâra / küfre sapmalarına razı olmaz.” (Zümer, 7) Peki, ‘Helak etmek istediğimizde’ cümlesinden ne kastedilir? Allah, bir kavım helakı hak etmek için yarışmadıktan, kötülük bataklığı içinde yüzmedikten sonra onları helak etmez. Ama o kavım helak olmak için her şeyi, adeta yarışırcasına, yaparsa; onların başına bir zalim idareci getirtir! O zalimde onlara, o hak ettikleri cezayı verir. Allah hak etmeyene ceza vermez, ama edene ‘nasıl’ ceza verdiğini de ayet bizlere haber verir. Aslında bu ayet ilahi bir ikaz mahiyetindedir: “Başınıza zalim idareci geldi ise, bu size helakın yaklaştığının da göstermektedir’ uyarısını da yapar. Zaten tarih bunun delilleri ile doludur. Diğer rivayetlerde bunu teyit etmektedir: “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 6/89, Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 82); “İnsanlar, iç âlemlerinde, özlerinde kendilerini değiştirmedikçe, Cenâb-ı Hakta onlar hakkındaki hükmünü onları değiştirmez.” (Ra’d, 11); “Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.” (Enfâl, 53) Ayetteki, “halka emrederiz” cümlesi de, imtihan dünyasında özgür iradeli yaratılan insanların zihnine müdahele edilmeyeceğine göre; ‘emir almışçasına kötülüğe yönelirler’ şeklinde anlamak gerektiği kanaatindeyiz.

Allah adil midir? 39:69’a göre öyledir: ” Yeryüzü rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir.” Ama örneğin 14:4’e göre, Allah insanları keyfine göre sapkınlığa sürüklemektedir: “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” bu durum, 4:88, 4:143, 6:125, 7:178, 7:186, 13:27, 13:33, 16:93, 17:97, 35:8, 39:23, 40:33, 42:46, 74:31 ile de desteklenmektedir. İnsanları keyfince saptıran Allah, sonra da bu insanları saptıkları için cezalandırmaktadır, mesela 16:94’te belirtildiği üzere: “Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. ( ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır.” veya 72:15’te belirtildiği üzere: “Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” Allah’ın kendi saptırdığı insanları cezalandırılması adil midir? Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir? Günah / kader çelişkisi burada açıkça ortaya konulmaktadır.

Aynı usul hatası ve hep aynı sonuç. Aynı konudaki tüm ayetler bir araya toplansa ortada sorun kalmayacağı çok kere yukarıda gördük hâlbuki. İbrahim, 4.  Ayetten maksat, “Allah Teâlâ âyetlerini gönderdikten sonra tercihini ısrarla inkâr yönünde kullananları zorla doğru yola iletmez. Bilâkis onları kendi irade ve tercihleriyle baş başa bırakır; inkârcılık ruhlarına yerleştikten sonra artık iman etmezler. Gerçeği araştırıp tercihini o yönde kullanmaya çalışanlara da Allah yardım ederek onları doğru yola iletir.” (Kur’an Yolu Tefsiri, III/303) demektir.  Diğer verilen ayetler ve cevaplarını “Allah kalpleri mühürler mi?” başlıklı yazımızda ele alıp yanıtladık. Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir?” sorusuna, ‘metotsuz ve bilgisizce Kur’an ayetleri hakkında ahkâm kesip insanları İslam’dan uzaklaştırmaya çalışan cahil ateistlerdir’ diye cevap verebiliriz. ‘Günah/kader çelişkisi’ iddiası da geçersiz bir ithamdır, ‘Kaza kader’ başlıklı yazımızda konu detaylı ele alınmıştır.

Melekler dostumuz mudur? 2:107 ve 29:22’ye göre Allah’tan başka dostumuz yoktur, ama 41:31’e göre melekler dünya hayatında da âhirette de dostlarımızdır.

Meleklerle Allah’ı bu karsı karsıya getirme mantığı da ne ki? Zaten melekler Allah’ın emirlerini yerine getiren varlıklar değil midir? Hüküm vermede, yaratmada, yönetmede (Bakara, 107; Ankebut, 22) tek dost tabii ki Allah’tır! Ama melekler de unutmayalım ki O’nun emrindedir! (Enbiya, 26-27; Tahrim, 6) Yani, birinin dostu eğer melek ise, aslında asıl dostu Allah’tır! “Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah’tır.” deyip, sonra (da) istikamet üzere olanlara (Allah’a yönelip dîni yaşayanlara) melekler inerler: “Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve vaadolunduğunuz cennetle sevinin! (derler)”  (Fussilat, 30) Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olanlara melekler de yakın olurlar! Ateistin de verdiği ayetin devamında bu dostluğun, ‘hem dünya hem ahireti’ kapsadığı görülmektedir. Görüldüğü gibi, önce Allah’a atıfta bulunup sonra da 31. ayette dostunuz biziz diye açıklamada bulunurlar. Allah’ın bazı işlerini vasıtalarla (Melek, peygamber yaptırdığı bir gerçektir, dolayısı ile yapan – Mesela- melek gözükse de asıl emir veren ve yaptıran Allah olmaktadır.

Her şey Allah’a boyun eğer mi? 30:26’ya göre her şey Allah’a boyun eğer, ama düzinelerce ayet, hem şeytan’ın (7:11, 15:28-31, 17:61, 18:50, 20:116, 38:71-74) hem de birçok değişik insanın Allah’a boyun etmeyi reddetmesinden, başkaldırmasından söz eder.

Özgür iradeli yaratılan insan ve cinler (şeytan da cindir) hariç, her şey Allah’a iteat eder. O nedenle de insan ve cin için cennet ve cehennem söz konusudur. Geri kalan, meleklerden evrendeki tüm canlı cansız varlıklara dek, hepsi Allah’a secde ve tespih eder; iteat eder, emirlerine boyun eğer, verilen görevleri aynen yerine getirirler.

Allah, ‘şirki’ (kendisine ortak koşulmasını) affeder mi (7:153, 25:68-71), affetmez mi (4:48, 4:116)?

Şirk içinde ölmedikten sonra tabii ki Allah günahtan dönenleri affeder. A’raf, 153. ayette af dileyip tövbe edenlerden bahsedilir. Furkan 71. ayette: “Ve her kim tövbe edip iyi davranışta bulunursa, muhakkak o tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.” Yani bir kere hata işleyenin ebedi cehennemlik olması gibi bir şey söz konusu değil! Ateist ayetlerin meallerini yazsalar her şey ortaya çıkacak, okuyan anlayacak hemen sonuca ulaşacak ama araştırmayan, önyargılı birkaç kişiyi kandırmayı marifet zannediyorlar. Allah müşrik olarak öleni ise asla af etmez: Nisa, 48-116: “Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz.”

Nisa 93 Bir mümini kasten öldüren kişinin ebediyen cehennemde kalacağı, Nisa 48 de de şirk koşanın asla affedilmeyeceği yazıyor. Ama Zümer, 53 de Allah’ın bütün günahları bağışlayacağı yazıyor. Şimdi yukarıdaki günahları isleyen kişi affedilir mi affedilmez mi? Ayetleri nasıl anlamalıyız? Yardımcı olur musunuz? Kafam çok karıştı.

Nisa, 48: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” Ayetin mealinde, ‘Limen yeşâ/dilediğini’ istisnası bulunur; “şirkin dışında’, ‘dilediğini’ af eder.” Nisa, 93: “Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir.” Bu ayeti de, A’raf 153, Nisa 116 ve Zümer, 53 ile beraber anlarsak sorun çözülür, çünkü Kur’an bütüncül okunup anlaşılmalı, ayetlerine parçacı yaklaşılmamalı; Aynı konudaki ‘tüm’ ayetler bir araya getirilip sonuca varılmalıdır! Arâf, 153: “Kötülükler yaptıktan sonra ardından ‘tövbekâr’ olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra rabbin elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”;  Nisa, 116: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır.”; Zümer, 53: “De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” 54. Ayette de belirtildiği gibi, “Allah’ın affına lâyık olabilmek için her şeyden önce O’na yönelip teslim olmak gerekmektedir.” Özetlersek, “Allah şirki asla af etmez, haksız yere kul öldüren, tevbe ederse, Allah dilerse; af edilebilir, zira, “Allah tevbeleri kabul edendir.” (Bakara, 37; Tevbe, 104) Af etmediği; affı hak etmeyen ise ebedi cehennemde kalır.  Burada bir konunun altını çizelim: Kur’an’da istiğfar: Söz ile af dilemek demektir. Tevbe ise, sözün fiiliyata, pratiğe geçirilmiş hali ile af dilemek demektir!

Peki bu dünya da şirk günahını isleyen adamı öldüren, tövbe ederse affolunur mu?

Müslüman olsun kafir olsun bir insanın, ‘can, mal, namus, akıl ve dinine’ saldırmak haramdır; Detay, İslami emirler ve hümanizm adlı yazımızda verilmiştir! Eğer bir insan, kafir veya müşrik olsun, yapılan anlaşmayı bozarak saldırı veya Müslüman devlete savaş açarsa, zaten bu İslam savaş hukukuna göre caiz olan bir savaştır ve nefsi müdafaa içerisinde telakki edilir, dolayısı ile ceza gerektirmez. Bu konuda, ‘İslam savaş hukuku’ adlı yazıya bakılabilir. Eğer bir insanı, hele de İslam ülkesi ile anlaşma yapan, müşrik veya kafir (Hıristiyan, Yahudi vs.) birisini (Yani zımmiyi)  öldürürse, bu konu, “Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. ” (Maide, 32) ayetinin hükmü alanına girer: “Bir Müslüman, kasten bir gayrı müslimi (zimmiyi) öldürürse, kendisine kısas tatbik edilir.” (Merginani, el-Hidaye, VI/160; Şeybani, Kitabu’l-hucce, IV/322; Buhari, Diyet, 22; Kitabu’l-hucce, VI/329-345) “Kafir karşılığında Müslüman öldürülmez.” (İbn Mace, Diyet, 21) hadisinde geçen kâfirden maksat, kendisiyle savaş halinde olunan kimseleri ifade etmektedir. (Mevsıli, İhtiyar, 5/27)

“Musa’nın kavmi onun ( Tur’a gitmesinin ) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilah) edindiler.” (7:148) Musa’nın kavmi, Musa Tur’dan dönmeden önce mi (7:149) yoksa döndükten sonra mı (20:91) bu hatalarından vazgeçip tövbe ettiler?

Ateist ayetlerin sıralamasını yanlış yapıyor, geçelim. Taha, 91: “Musa dönmeden tövbe etmeyiz” diyorlar. Yani tövbe ettikleri yok! A’raf, 149: Musa (as) dönünce onları azarlayıp heykeli ateşe atıyor, onlarda tövbe ediyorlar.

Yunus sahile atıldı mı (37: 145), atılmadı mı (68:49)? Nasıl bir yere?

Kalem 49. ayet: “Rabbinin lutfu imdadına yetişmeseydi o mutlaka kınanmayı hak etmiş olarak ıssız bir sahaya atılacaktı.”; Saffat, 145: “Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık.” Her iki ayette de sahile atılmadan bahsediyor. Birinde Allah’ın onun tövbesini kabul etmesinden, diğerinde sağlığından bahsedilse de ortak nokta, “sahile atılmasıdır!” Saffat, 145-146: “Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık; Üstüne (gölge yapması için) kabak türünden bir bitki bitirdik.”; Kalem, 49: “Eğer Rabbinden bir nimet ona erişmeseydi, O mutlaka çorak bir diyara kovulmuş olarak atılacaktı.” Hz. Yunus peygamber bir balığın karnında boş bir araziye atılmıştır. Tabi burada ki boş bir araziye atılış sebebi ayetin iki gerisiyle irtibatlıdır: Saffat, 143-144: “Eğer çok tespih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Anlaşılacağı üzere, Hz. Yunus’un Allah’a tövbesini çokça yapması ve çokça af dilemesi (Enbiya, 87) sonucu, Allahın rahmetiyle, boş bir araziye bırakılmıştır. 145-146. ayetler bırakıldığı yerde, onu koruyucu çevresel etmenlerin oluşturulduğu anlatılmaktadır. Şimdi gelelim Kalem süresindeki ayete 49. ayet: “Eğer Rabbinden bir nimet ona erişmeseydi, O mutlaka çorak bir diyara kovulmuş olarak atılacaktı.” Eğer Yunus peygamber rahmetten uzak olsa idi; çorak bir diyara atılacaktı. Bu Saffat suresinde de aynen belirtilmektedir. Ama ayette, “Şecereten min yaktin” konuyu aydınlatmaktadır. Yunus peygamber sahile atılması, ‘kovulmadan ve Allah’ın rahmeti ile çorak arazide “Şecereten min yaktin”; ‘üzerine bir bitki bitirilerek’ gerçekleşmiştir. Yani Yunus (as) sahile atılması rahmetten uzak olmadan, “el-ara”  gibi  yerde özel bir koruyucu; üstüne gölge yapması için geniş bir bitki bitirilerek gerçekleşmiştir. Kısaca, Atıldı; “Kovulmadan, korunarak, rahmet ile.” Atılmadı; “rahmetten uzak olarak çorak bir araziye.”

Namuslu kadınlara zina isnat edenler (evlilik dışı cinsel ilişkide bulunduğu yönünde iftira atanlar) affedilebilir mi (24: 4-5), affedilemez mi (24:23)?

Cezasını çekip, tövbe eden af edilir. (Nur, 4-5) Ama şu veya bu nedenle bir şekilde bu dünyadaki cezadan kurtulan af edilmez ve ahirette cezalandırılır. (Nur, 23)

Kur’an, önceki kitapları doğrulayıcı mıdır (2:97) yoksa düzeltici ve yerine geçici midir (16:101)?

Bozulmadan önceki hallerini doğrulayıcı, ama bozulmuş su anki hallerinin yerine geçendir!

Kur’an benzeri bir kitap kesinlikle yazılamaz denmektedir (2:24, 17:88) ama aynı zamanda Tevrat ve Kur’an eşdeğer sayılmaktadır (28:49, 46:10)

Kur’an’dan önce inen ve bozulmamış haldeki Tevrat ve İncil’i de indiren, Kur’an’ı da indiren aynı Allah (cc) değil midir? Onlarda Allah kelamı değil midir? Gelelim ikinci bölüme. Kuran geldikten sonra ise asla benzeri yazılamaz; denendi (Haziran 633’da ölen Müseylemet’ül Kezzab’tan 13 Mayıs 2018’ta ölen Anis Shorrosh’a dek defalarca çok kez ama) başarılamadı zaten! Bu nedenle de, “H. de Castries, ‘İnsan aklı, bu ayetlerin ümmi bir adamdan nasıl meydana geldiği hususunda hayrete düşmektedir. Bütün Doğu, insanoğlu düşüncesinin lafız ve anlamda Kur’an’ın bir benzerini getirmekten aciz olduğu hususunu itiraf etmektedir. Ancak biz batılılar düşüncelerimize aykırı olduğu için Kur’an’ı anlayamıyoruz. Jan Jak Russo, şu sözlerinde isabet etmiştir: Bazı insanlar Muhammed’den Kur’an’ı işitseler hemen secdeye kapanır ve şöyle derlerdi: Ey Allah’ın elçisi peygamber. Bizi de yanına al. Çünkü biz senin için ölmeyi veya sana yardım etmeyi severiz.’ (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu’l-Kur’an’ı Yeniden Değerlendirmek, s. 48) demektedir. Özetle, ayetler bizlere, Kur’an’ın kendinden öncekileri bozulmamış asılları ile Tevrat ve İncil’i tasdik ettiğini, kendisinden sonra ise benzerinin asla yazılamayacağını ilan etmektedir. 

Lut’un kavminin Lut’a verdiği cevap nedir? “Lut’un ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış.” (7:82, 27:56) “Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize.” (29:29)

Lut (as) bir kere mi konuşmuştur kavmi ile? 142 yaşında vefat ettiği (The Legends of the Jews, Baltimore 1998, I/ 291)  ileri sürülen ve en az 40 sene peygamberlik yapan bir peygamberin kavmi ile tek toplantı yapıp peygamberliğini sonlandırmış olması mümkün müdür? Tebliğine başladığında (A’raf, 82; Neml, 56) ‘Çıkarılma, kovulma’ tepkisi ile karşılaşır. Yıllarca süren tebliğin sonunda ise kavmi ona tek bir şey tekrar edip dururlar; “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah’ın azabını getir de görelim!” Başlarına gelen malum.

İbrahim’in hikâyesinin 19: 41-49’daki anlatımı, 21:51-59’daki anlatımından oldukça farklıdır. 21’inci surede İbrahim, kavmine putperestlikleri konusunda sert çıkarken, hatta putlarını paramparça ederken, 19’uncu surede İbrahim, babasının tehdidi üzerine putperestlik karşıtı söylemine son vermekte, hatta korkup kaçmaktadır.

Yine aynı hata ve aynı yönlendirme. Şimdi bu ateist arkadaş şu soruyu da sorabilirdi: ‘(Hz) Muhammed Mekke’den hicret mi etti? Yoksa Mekke’yi feth mi etti?’ Hayır, kitlesi de hazır, ne yazsa araştırmadan onaylayacak çevre de ediniyor! Ama gerçeklerin ortaya çıkma huyu hiç değişmez, her şey günyüzüne çıkıyor; araştıran hak olana ulaşıyor.  Bir rivayete göre 175 diğer rivayete göre 200 yıl yaşayan (Sa‘lebî, ʿArâʾisü’l-mecâlis, s. 98-99; Taberî, Tarih, I/312) İbrahim peygamberimiz ömrü tevhit mücadelesi ile geçer. Bu mücadele Kur’an’da birçok ayette anlatılır. Zaten. Ateist iddianın aksine, Meryem, 41- 49. ayetlerde  ‘tebliğe son verme’ diye bir şey asla söz konusu değil; ‘Kavminden yüz çevirme, artık bağlarını koparma’, şirkten ve onların taptıklarından uzaklaşma var: 48. ayet: “Ve ben, sizden ve Allah’tan başka dua ettiğiniz şeylerden ayrılıyorum.” Aksine Hz İbrahim tebliğine devam eder ve Harran, Filistin, Mısır’da risalet görevine devam eder. Aynen peygamber efendimizin hayatında olduğu gibi, İbrahim aleyhisselam’da hicret etmiş ama asla tebliğ görevinden uzaklaşmamış, ‘son’ vermemiştir. Aksine, Kur’an’da defalarca örnek mücadele insanı olarak kendisinden bahsedilen bir peygamberdir: “İbrâhim’de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır.” (Mümtehine, 4); “Bu kitapta İbrâhim’i de okuyup an! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi.” (Meryem, 41. Ayrıca; Bakara 136,140, 258, 260; Âl-i İmran 33, 65, 67, 68,84, 95, 97; Em’am, 74, 75, 83; Hud, 74-77; Yûsuf, 6, 38; Hicr, 51; Nahl, 120-123; Ahzâb, 7; Sâd 45; Şûrâ, 13; Hadîd, 26)

Firavun’un mısırlı sihirbazları Musa’ya iman etti mi (7:103-126, 20:56-73, 26:29-51) yoksa sadece İsrailoğulları kavminin küçük bir bölümü mü Musa’ya iman etti (10:75-83)?

Sihirbazların tümü iman eder ama firavun onların hepsini işkence ile öldürtür. Yunus suresindeki ayetler ise sihirbazlar dışında, Musa’nın kendi kavminden (zürriyyetün min kavmihî) bahseder. Ayette de belirttiği gibi, ‘kavminden ancak az sayıda insan, Firavun ve adamlarının kendilerine kötülük edeceğinden korka korka Mûsâ’ya iman” eder. Yani iki olay bağımsız değil, peşisıra oluşan olaylardır, birbirlerine alternatif değildir ve ‘yoksa’ diye ayrıştırılacak bir konu ortada yoktur!

10: 90’a göre firavun, boğulmak üzere iken tövbe etmiş ve Allah’a iman etmiştir. 10: 91’e göre firavun hayat boyu isyandaydı, kâfirdi. 10: 92’ye göre firavun’un tövbesi kabul olunmuş ve firavun kurtulmuştur. Firavun’un sadece bedenen değil, ruhen de kurtulduğunu kanıtlamak için 10: 103’e başvurabiliriz: “Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (ey Muhammed!) aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız.” ama 4: 18’e göre hayat boyu günah içinde yaşayanların son anda ettiği tövbelerin kabul edilmesi mümkün değildir.

Yunus 90. Ayette firavun iman ettim diyor ama Allah imanını kabul etmiyor. 91. Ayet bunu açıkça ifade ediyor:” Şimdi (mi) (teslim oldun, öyle mi?) Ve sen, daha önce asi olmuştun. Ve sen, fesat çıkaranlardan idin.” 92. ayette ise “Böylece senden sonraki nesillere, bir delil (ibret) olman için, bugün senin bedenini kurtaracağız” denmekte, imanının kabulü ile ilgili hiçbir imada bile bulunulmamaktadır. Ayette “Bi bedenike” denilerek açıkça, Türkçeye geçmiş insan bedeninden bahsedildiği anlaşılmaktadır. Yunus 103. ayetin ise Fravunla hiç ilgisi yoktur. Çünkü sure, 104. Ayetle beraber konuyu genelleştirmiş, Fravun örneğinden hareketle genel hükümler ortaya koymaya başlamıştır. (Yunus, 94-97) 98. Ayette Yunus peygambere atıfta bulunulur sonrada 99. ayetle beraber gene genel hüküm ve mesajlara geçilir. (Yunus, 99-109) Ateist arkadaş, önce kafasında bir senaryo uydurmuş, bağlamından kopardığı ayetleri bir araya toplamış ve hepsini birbiri ile irtibatlandırmaya çalışmış ama becerememiş, kötü bir senaryo ortaya koymuştur! Aslında böylr bir yola sapması bile onun metotsuzluğunu ve önyargısını ortaya koyması açısından ilginç örnek teşkil etmekte ve kendisini ele vermektedir.

Allah’ın kelimeleri tamdır, değişmez. (6:34, 6:115, 10:64) buna rağmen, Allah’ın bazı kelimeleri eksik, yanlış veya geçersiz bulunabilir ve “daha hayırlısı ve misli” (daha faydalısı ve çoğu) ile değiştirilebilir. (2:106, 16:101)

Konu nesh hakkındadır, yukarıda ‘Allah verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu –’ başlığı ve devamındaki yazılarda konu ele alınmış ve açıklanmıştır. Eski kitaplardaki bazı imtihan konusu olan hükümlerin Kur’an ile ortadan kaldırılması ve kademeli olarak emir ve yasakların topluma benimsetilmesinden bahsedilmektedir. Yani “eksik, yanlış veya geçersiz” olan bir hüküm asla söz konusu değildir.

Zinanın cezası nedir? 24:2’ye göre zina yapan kadın veya erkeğe yüz değnek vurulmalıdır. 4: 15’e göre zina yapan kadına müebbet ev hapsi uygulanmalıdır. 4: 16’ya göre zina yapan erkek tövbe edip ıslah olursa hiçbir ceza uygulanmamalıdır.

Nisa, 15: “Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.” Nisa, 16: İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.” Fâhişe kelimesi Kur’an’da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır (Ankebût 29/28). Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır. (Kur’an Yolu Tefsiri, II/29-33)

Günahlardan kim sorumludur? 17: 13-15 ve 53:38-42’ye göre herkes sadece kendi günahlarından sorumludur. Ama Kur’an, Muhammed zamanında yaşayan Yahudileri, binlerce yıl önce başka Yahudilerin bir buzağı putuna taparak işledikleri günah için suçlamaktadır. (2:92-93)

Yahudilerin, Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e inanmayıp eski dinlerinde sebat edeceklerini söyleyince Yüce yaradan bu ayetler ile onların kendi dinlerine bağlılıklarının da asılsız olduğu ortaya koyar. Zira onlar daha önce kendilerine Tevrat’ı getiren ve çeşitli mûcizelerle peygamberliğini kanıtlayan Mûsâ’ya karşı da sıkıntılar çıkarmış; onun yokluğunu fırsat bilerek uydurma bir tanrı bile edinmişlerdi. Onlar, Hz. Mûsâ’nın ikazlarına, “İşittik ve isyan ettik” şeklinde karşılık vermek veya bu anlama gelebilecek eylemlerde bulunmuşlardır. Medine Yahudileride, “Biz sadece bize indirilene inanırız” diyorlardı. Oysa onların inanç tarihleri, bir sürü sapmalarla doludur. Ayetler de bunu ortaya koymakta, tarihte olduğu gibi şimdi de dinlerinde samimi olmadıklarını bu örnek üzerinden açıklamaktadır. Günümüzde de ‘Öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın’ türü ayetlere olan yaklaşımları, hala hiç bir şeyin değişmediğini göstermektedir.

Yahudiler cennet’e mi (2:62, 5:69) cehennem’e mi (3:85) gidecektir? Hıristiyanlar cennet’e mi (2:62, 5:69) cehhenem’e mi (3:85, 5:72) gidecektir? 5:69’da cennet’e layık görülen Hıristiyanlar’ın sadece 3 ayet sonra, 5:72’de, cehennem’e layık görülmesi özellikle ilginçtir.

Abakara 69 ve Maide 69. ayetleri yukarıda ele alınıp açıklandı. Maide 70.  ayette ise, “Andolsun biz İsrâiloğulları’ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler.” denilerek, zaten farklı bir kesimden bahsedildiği açıkça ifade edilmektedir. Ayet  ‘yalanlayan ve peygamberi öldürenlerden’ bahsetmektedir! Ateist arkadaş yine bağlamından ayetleri koparıp kendi hazırladığı senaryoya göre ayetleri yorumlama gayretine girişmiş ve ‘ayetleri yalanlayan ve katilleri’ cennete sokmaya çalışmışlardır! Cennete girecek olanlardan farklı olan bu grubun özellikleri 74. ayete kadar tek tek sıralanır ve sonra onlar tövbe etmeye çağrılır: “Hâlâ Allah’a tövbe edip O’nun bağışlamasını dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlamakta, çok esirgemektedir.” (Maide, 74) Ateist arkadaş, Kur’an’ın tövbe etmeye çağırdıklarını cennetlik ilan etmektedirler!

Firavun, İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını ne zaman öldürtmüştür? Musa peygamber olup firavun’a dinini anlatınca mı (40:23-25), yoksa Musa daha çocukken mi (20:38-39)?

Mümin suresi 25. ayette firavunun Musa’ya iman edenlerin çocuklarının öldürülmesi kararından bahseder. Tâhâ suresinde ise hepimizin bildiği olaydan, belli tarihte doğan tüm çocukların öldürülmesi ve bu sırada Musa (as)’ın sandıkla ırmağa bırakılmasından bahseder. Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Kasas, 4; Bakara, 49. ayetler.

Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir? Her şeyin kaderi, yaradılıştan önce Allah tarafından belirlenmiş miydi? (57:22) Evrenin kaderi, her yıl bir kez olmak üzere kadir gecesi’nde Allah tarafından mı belirlenir? (44:3, 97:3-4) Her insan kendi kaderini kendi mi belirler? (17:13)

Ateist arkadaş meal üzerinden tüm kitap anlamına gelen kelimeleri kader şeklinde yorumlamış! Hadid, 22. ayet levhi mahfuzdan bahseder. Duhan, 3. ayette bahsedilen Kur’an’ın ramazan ayında indirilmeye başlandığıdır; kaderden bahsedilmez! Levh-i mahfûzda bulunan Kur’ân-ı Kerîm’in (Buruc, 21-22) ayetleri ramazan ayında Kadir gecesi Beytülizze’den efendimize şart ve ihtiyaca göre bölüm bölüm indirilmiştir. (Bakara, 185; Duhân, 2-3; Kadr, 1; İbn Ebû Şeybe, Muṣannef, VI/144; Hâkim, Müstedrek, II/223) İsra, 13. ayette, kader konusunda ana mesaj verilir: “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik.” Kader konusunu özel olarak açıkladığımızı belirtip özetle bu konuyu şu şekilde özetleyebiliriz: Tüm işlerimizi bizler özgür irademizle yaparız, zamandan münezzeh olan Allah ise bizim ne yapacağımızı önceden bilir

Şarap iyi midir kötü müdür? 2:219’da içki (dolayısıyla şarap) günahı yararından büyük olarak, 5:90’da da şeytan’ın işi pislik olarak tanımlanmaktadır. ama 47:15 ve 83:22-25’te cennet’teki şarap ırmaklarından söz edilmektedir. şeytan’ın işi pisliğin cennet’te ne işi vardır?

Her iki konuyu da yukarıda ele alıp cevapladık.

Cinler ve insanlar Allah’a kulluk etmek için mi (51:56), yoksa cehennem’e gitmek için mi (7:179) yaratılmışlardır? Yaratılış amaçları cehennem’e gitmek olan cinler ve insanlar, yani kafir olacak şekilde yaratılmış cinler ve insanlar, Allah’a nasıl kulluk edebilirler?

‘Allah kullarını neden yaratmıştır; cennete gitsin diye!’ Nereden biliyoruz? Çünkü ona akıl verdi, vicdan verdi, kitap gönderdi, peygamber ile yolu ve yapması gerekenleri gösterd! E buyursun ateist arkadaş, iman edip, iyilik yapıp (‘İslami emirler ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılmasını tavsiye ederiz.) dünyada iyi bir insan olsun ve sonunda ahirette de cennete (Bakara, 62, 82, 277; Ali İmran, 57; Nisa, 57, 122, 124, 173; Maide, 9, 69, 93; A’raf, 42; Yunus, 4, 9; Hud, 23; Rad, 29; İbrahim 23; Nahl, 97; İsra, 9; Kehf, 2, 30, 48, 107; Meryem, 60, 96; Taha, 75; Hac, 14, 23, 50; Nur, 55; Kasas, 80; Ankebut, 7, 9, 58; Rum, 15, 45; secde, 19; Sebe, 4, 37; Fatır, 7; Sad, 28; Fussilat, 8; Şura, 22-23, 26; Casiye, 30; Muhammed, 2, 12; Fetih, 29; İnşikak, 25; Buruc, 11; Tin, 6; Asr, 3) gitsin!  Ama aksine cehenneme gitmek için yaptığı kötülükler ve yapmadığı iyilikler dışında, bir de Kur’an’a savaş açanlara Allah (cc) buyuruyor ki, “Ey insan-cin toplulukları, sizleri cennete gitmeniz için yarattım ama birçoğunuz cehenneme gitmek için yarışıyor ve bu şekilde de devam ederlerse, kendi yaptıkları kötülükler sebebi ile cehenneme gidecekler! İşte Allah bizleri (cc )uyarıyor, “Yaptığınız kötü amellerinizle “ çoğunuz cehennemlik oluyorsunuz, sonunuzu görün, dönün!” Zaten ateist arkadaşın, ‘Allah cehennem için mi yarattı?’ diye sormasına neden olan ayette (A’raf, 179) insanların cehennemlik olma nedenleri de açıklanır: Bu insan ve cinlerin, yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamaları! Bu konuda, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz. Kısaca ateist arkadaş hata bulduğunu iddia ettiği ayetle hatalarını itiraf etmektedir ama bunu bile farkında değildir!

Tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem’e gidecektir. İnananlar bir süre cehennem’de kaldıktan sonra kurtarılacak, kâfirler ise sonsuza dek cehennem’de bırakılacaktır. Bu kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. (19:71-72) ama bu sözde kesin hükümle çelişkili olarak, şehitler cehennem’e hiç uğramadan direk cennet’e gidecektir. (3:157-158, 3:169, 9:111)

Cehenneme uğramak illa yanmak anlamında anlaşılmamalıdır. Cennet ehline de “Kurtuldukları yeri bir görmeleri için” cehennem gezdirilir. Ama yanmaları için değil; oraya şahit olmaları için! Böylece cennet ehli iki kere şükreder, hem cenneti kazandıkları, hem o yerden kurtuldukları için. Ali İmran ve Tevbe surelerindeki ayetlerin hiçbirinde ise direk cennete gitmekten bahsedilmemektedir: ‘Allah’tan gelecek bir bağışlama ve bir rahmet; Allah’ın huzurunda mutlaka toplanmak; Rableri yanında rızıklara mazhar olmak ve karşılığında cennet vermek’ten bahsedilir.

66:8’e göre Allah Müslümanları utandırmayacaktır. Ama 19:71-72’ye göre Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem’e gidecektir, ve 3:192’ye göre cehennem’e giden herkes rezil edilecektir, yani Allah tüm Müslümanları rezil edecektir. Direk bir çelişki söz konusudur.

Ali İmran 190. ayette ‘aklıselim sahipleri’nden bahsedilir, 191. Ayette onların tefekkürleri sonucu ulaştıkları sonuçlardan bahseder ve 192. ayette de şöyle dua ettikleri aktarılır: “Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.” Ateist arkadaş burada kendinden değil de müminlerden bahsedildiğini nereden çıkardı, ‘Yansıtma’ (Kendine yakıştıramadıklarını, başkalarına yakıştırma şeklinde tezahür eden psikopatolojide paranoya ile birlikte anılan savunma mekanizması) mı yapıyor acaba bu arkadaş? Meryem, 71. ayeti yukarıda açıkladık. Kısaca, ateist arkadaşlar tefsir yapmak (!) yerine ayetleri yaşamaya başlasalar iyi olur yoksa onlar her ne kadar farklı tefsir (!) yapsalar da müminler değil de kafirler ahirette ‘rezil’ olmak olacaklardır!

İsa cehennem’de yanacak mıdır? İsa Allah katına yükselmiştir (4:158) ve Allah’a yakın olanlardandır (3:45), ama Allah’tan başka kulluk edilenler ve onların kulları cehennemliktir (21:98)

Yukarıda konuyu açıkladık.

Allah’ın bir oğlu olabilir mi (39:4) olamaz mı (6:101)?

Konu yukarıda açıklandı.

Kaç yaratan vardır? 23:14 ve 37:125’e göre, Allah yaratanların en güzelidir. Sözü edilen diğer yaratanlar kimlerdir? Eğer birden çok yaratan sözkonusu ise,

2:54, 6:102, 12:101, 13:16, 14:10, 15:86, 35:1, 35:3, 36:81, 39:46, 39:62, 40:62, 42:11, 56:59, 59:24 gibi birçok ayette, niye Allah’tan tek yaratan olarak söz edilmektedir?

Mü’minun 14. ayette insanın anne karnındaki gelişimi anlatılır. Allah (cc) ilk insanı yoktan var etmiş (Bedi’) sonra da her yaratılış safhasında en güzel şekilde yaratmaya (Halk) devam etmiştir. Saffat suresi 125. ayette ise Bal adlı puta tapanlardan yani bırakın yaratmayı sonradan kendisi yaratılan; şekil verilen bir puttan bahsedilir. Allah yer ve gökleri ‘Yoktan’ var eden ve sonrada onlara en güzel şekil verendir. Kur’an’da ‘örneği ve modeli olmadan yoktan yaratma; Bedi’ kelimesi ile (Bakara, 117) ifade edilirken, Allah’ın yarattıklarına sonradan ‘şekil vermesi’ ise, ‘Ehsenu’l-Hâlikîn’ tamlamasında olduğu gibi, ‘halk’ fiili ile ifade edilmiştir. Müminun 14 ve Saffat 125. ayetlerde ‘yaratmak’ şeklinde çevrilen kelime, ‘Bedi’ değil, ‘Halk’ fiilidir. Yoktan var etmek anlamında Allah tektir, ama yoktan var edilene şekil vermede birçok ‘şekil veren; Ehsenül’l-hâlikîn olabilir. Ama onlarında da en güzel şekil vereni yine Allah (cc)’dır. Günümüzde ‘Biyomimetik’ ilmi bunun en güncel örneklerini teşkil eder. Yaratılanı taklit ederek yapılan teknolojik buluşlar hala, taklit edilen seviyesine ulaşamamıştır! Ateistin verdiği diğer ayetlerde ise, sırası ile ‘Rab (Yaratıp düzenleme); Hâlık; Fâtır (Özgün yaratma demektir); Halk; Fâtır; Hallâk; Fâtır; Hâlık; Halk; Fâtır; Halk; Halk; Fâtır; Hâlık; Hâlık’ kavramları geçmektedir ki, bu kavramlar aslında ateistin iddiasını tam anlamı ile temellendirememektedir! Ateistin ‘Yoktan ve örneksiz tek yaratan’ diye kastettiği ‘Bedi’ kelimesidir ve onu da meallerde bulamamıştır! Ama biz maksatını anladığımız için, eksiğini de düzelterek ona cevap vermiş olduk!

33:37’de Müslüman erkeklere, üvey oğullarının boşadıkları eşleri ile evlenme izni verilmiştir. Bu iznin özellikle gelecekte Müslümanlara zorluk çıkmaması amacı ile verildiği belirtilmektedir. Ama bu iznin bir anlamı yoktur, çünkü Kur’an aynı surenin daha önceki ayetlerinde evlat edinmeyi yasaklamaktadır. (33: 4-5) evlat edinemeyen bir adamın üvey oğlu olamaz, üvey oğlunun boşanmış eşi ile evlenme konusunda zorluk yaşaması da söz konusu olamaz. 33:37’de verilen iznin sözde verilme sebebi dolayısı ile yalanlanmaktadır.

Ahzab, 4 ve 5. ayetler evlatlığı yasaklamıyor. “Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı. Evlâtlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın” denilerek psikolojik bir tespit yapılmaktadır. 3. ve 4. ayetler konuyu psikolojik temelli ele alıp toplumun gündemine yerleştirirken, 37. ayet ile de konuyu sosyolojik ve hukuki süreçle ele alıp son noktayı koymuştur. İslâm’a göre himayeye muhtaç çocuklara bakmak, onları beslemek, büyütmek sevaptır ve şerefli bir insanlık ödevidir: “Kimsesiz çocukları koruması altına alan kimse ile ben, cennette yan yana iki parmak gibi beraber olacağım” buyurmuştur. (Müslim, “Zühd”, 42) ‘İslam evlatlık kurumunu koruyucu aile statüsüne taşımıştır.’ Ateistin buradan maksadının farklı olduğu, kullandığı son cümle ile de anlaşılmaktadır ki, peygamberimizin Cahş kızı Zeynep annemizle evliliğini de, ‘Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’ başlıklı yazımızda ele alıp ve cevapladık. Ek bilgi: Bazı ateistler evlatlık kurumunu düzenleyen ayetlerden hareketle sanki İslam’ın yetim, korumasız çocukları önemsemediği gibi bir izlenim uyandırmaya çalışmaktadır. “İslam evlatlık müessesesi yerine ayrıca ‘Lakît’ kurumu getirmiştir. Terk edilmiş, sahipsiz veya bulunan çocuklar kastedilir bu terim ile. Bunların resmi kayıt altına alındıktan sonra korunması ve sahiplenilmesi farz-ı kifayedir. Başka bakacak kimse yoksa bu fazla ayn olur! Bu her Müslüman için hem hukuki hem de ahlaki bir görevdir. Bu çocuklar bir evlat gibi sevgi ve şefkat ile bakılıp büyütülür. Bakıp büyüten istersen ona ev, arazi, iş hibe edebilir, bunu vasiyet edebilir. Ama çocuk büyüyünce mahremiyet ve halvet hükümlerine dikkat edilmesi gerekir.” Prof. Faruk Beşer. Zaten sadece IHH tek başına dünyada 125.000 yetimi koruma altına almıştır. Yetim bir peygamberin ümmetine hiç kimse, ‘insanlık, hümanizm’ dahil suçlamada veya ithamda bulunamaz! 

Sadece insanlar mı peygamber olabilir? (12:109, 21:7-8, 25:20) yoksa melekler de peygamber olabilir mi (22:75)?

Ateist arkadaş, farsça olan peygamber kelimesi ile arapça olan resul kelimesini ve bunların kelime ve terim anlamlarını karıştırınca ortaya böyle sorular çıkmaktadır! Türkçesi ‘göndermek’ anlamına gelen arapça ‘rsl’ kökünden türeyen resul, elçi demektir. Kur’an’da, peygamber anlamında değil, bildiğimiz elçi anlamında da resul kelimesi kullanılmıştır. (Yusuf, 50; Neml, 35) Allah azze ve celle melekleri de insanları da elçi olarak gönderir: “Allah meleklerden ve insanlardan elçiler seçer. Doğrusu Allah işitir ve görür.” (Hac, 75) Allah ile peygamber arasında elçilik yapan melekler de vardır ama onlar peygamber anlamında resul değil; elçidirler. Ama Allah ile insanlar arasında elçi olanlara resul yani peygamber denir. Zaten meleklerin özgür iradeleri olmadığı için anladığımız manada peygamber olamazlar. Yoksa Mekkeli müşrikler meleklerden elçi-peygamber gelmesini istemiş ama Kur’an bu anlayışı reddetmiştir. (Hud, 12; İsra, 95) “Meleklerin elçiliği insanlara tebliğ etmek değil, sadece seçilmiş peygamberlere gerçekleri bildirmektir.” (Flamur Kasami, Kur’an’da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 146-147) Ayrıca A’raf, 37. ayette de ölüm melekleri için yine elçi kelimesi kullanılmıştır. Ama görevi mesaj getirmek değil, can almaktır!

Son peygamber Hz Muhammed değil mi?, A’raf, 35: “Size ayetlerimi kıssa eden resuller geldiği zaman.”

“Ey Âdemoğulları! İçinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelir de (onları dinleyerek) kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” Allah’ın gönderdiği her peygamber ademoğulların içinden çıkmamış mıdır? Meleklerden elçi talebi zaten İslam’a aykırıdır! (İsra, 95; Fussılat, 14) Ayrıca ayette peygamberimizden sonrasından bahsedildiğini ateist arkadaş nereden çıkardı? Ayet bu anlama gelse, efendimizden sonra günümüze dek ortaya çıkan ve kendilerinin peygamber olduğunu iddia edenlere ümmet neden karşı çıksın? Birkaç meczup dışında neden herkes onları yalanlasın? Ayrıca “Zaten her mümin, Allah’ın ayetlerini kullara ulaştıran gönül elçisidir.” (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar,  s. 145)

Ceninin cinsiyeti, döllenme anında mı (53:45-46) yoksa bir süre geliştikten sonra mı (75:38-39) belirlenir?

Necm, 45 ve 46. ayetlerde cinsiyetin belirlenmesinden bahsedilmez; erkek ve dişilerin meniden yaratıldığı ifade edilir: Bu ayetlerde Allah’ın kullarına olan nimetleri sıra ile değil, karışık olarak verilmiştir. Necm 43-44: “Güldüren de O’dur, ağlatan da. Öldüren de O’dur, yaşatan da.” Necm, 45: “Rahime atıldığı zaman nutfeden erkeğiyle dişisiyle iki cinsi yaratan da O’dur.” Eğer ateistin iddia ettiği gibi bir sıralama olsa idi, dişi erkek yaratılmadan, sonra yaşatmadan sonra güldürme ve ağlatmadan en sonunda da öldürenden’ şeklinde bir sıralama yapılmalı idi. Ama hayatta her şey içiçedir, bir insan yaşarken diğeri ölmekte, biri gülerken diğeri ağlamaktadır! Ayetlerde, “insanın hayat-ölüm çizgisi içinde cereyan eden her oluşun ve evrende olup biten her şeyin Allah Teâlâ’nın irade ve kudretine bağlı bulunduğunu gösteren örnekler verilmektedir.” Yani özellikle bir sıralama yoktur ayette. Çünkü hayatta her evresi ile insanlar yaşamaktadır. Kıyamet suresinde (37-39) ise doğal süreç sıralanır: O akıtılan meniden bir damlacık (sperm) değil miydi? Sonra o, alaka (asılıp tutunan zigot) olmuş, derken Allah onu yaratıp ­şekillendirmiş; Ondan iki eşi, erkek ve dişiyi yaratmıştır.”

Bir Müslüman, kâfir anne babası ile nasıl geçinmelidir? 31:15’e göre kafir anne babanın inançlarına uyulmamalı, ama onlarla iyi geçinilmelidir. 9:23’e göre ise böyle bir durumda anne baba dost edinilmemelidir, yani onlarla iyi geçinilmemelidir.

Tevbe 23. ayette ‘veli’ edinmemekten bahsedilir. Mesela okula kaydolurken bir veliye ihtiyaç vardır. Sizden sorumlu olacak olan, sizin hakkınızda söz sahibi olacak olan kişidir veli. İste bunun gibi, dini konularda onlardan veli edinmeyin ama ne olursa olsun; sizi dinden döndürme çabaları dışında onlarla asla irtibatınızı kesmeyin, onlara iyi davranın ve onlarla iyi geçinin.  Lokman, 15: “Eğer anne baban, bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma ama yine de onlara dünyada iyi davran.” Görüldüğü gibi iki ayette de imani noktaya dikkat çekilmektedir.

Kafirler Müslüman olmaya zorlanmalı mıdır (8:38-39, 9:29) zorlanmamalı mıdır (2:256, 3:20, 109:6)?

Tevbe, 38. ayette Kafir iken Müslüman olanların durumu ele alınmakta ve “Allah onların kâfir iken yaptıklarını bağışlayacaktır” müjdesi verilmektedir: “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır.” 39. ayette: “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.” buyrularak, insanlığa zarar veren her türlü kötülük (Fitne) ortadan kalkana dek müminlere mücadele görevi yüklenmektedir. Tevbe, 29. Ayeti yukarıda ‘Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım?’ başlıklı yazımızda ele alıp açıkladık. Peki, Müslüman olmayan birini zorla Müslüman yapmak İslam’da var mıdır? “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru, yanlıştan kesin ayrılmıştır” (Bakara 256) Zorla Müslüman yapmak İslam’da caiz olsa idi 300 sene Osmanlı hakimiyeti altında yönetilen balkanlar, 1000 sene İslam ile yönetilen Anadolu ve 1400 senedir İslam hakimiyeti altındaki afrikada bir tane bile Hıristiyan, Yahudi, Yezidi veya Zerdüşt kalmaz idi! Bu konu hakkında sitemizde, “İslam kılıç zoru ile yayılmadı, İslam’da savaş esnasında uyulması gereken kurallar  ve  İslam barış dinidir” başlıklı yazılara bakılabilir.

Hıristiyanlar şefkatli ve merhametli midir (57: 27) yoksa zalimler topluluğu mudur (5: 51)?

Hadid, 27: “Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” Görüldüğü gibi ‘Hz İsa dönemi’ özellikle ayette vurgulanmış ve daha sonra ortaya çıkan ruhbanlık kurumu eleştirilmekte ve bu çoklarının yoldan çıktığı ifade edilmiştir. Zaten İncil içerik olarak ahlak odaklı ayetleri barındırmakta idi. Ahlakta şefkat ve merhameti ortaya çıkarır ve yayar. Ta ki bozulana kadar! Maide suresi 51: “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir.” denmektedir. Dikkat edilirse, kafir olan anne babaların da (Tevbe, 23)  zalim olan Yahudi ve Hıristiyanların da ‘veli/dost’ edinilmemesi istenmektedir. Günümüzde bozulmuş Hıristiyanlık ve Yahudi inancına tabi olup, emperyalist zalim politikalar güdenlerden bahsedilmekte ve onlarla dost olup zulümlerine ortak olunulmaması istenmektedir. Günümüz ehli kitabına örnek olarak; Haçlı seferlerinden Irak, Bosna, Afganistan, Filistin örneklerini verebiliriz. İngiltere eski Başbakanlarından Churchill’in Avam Kamarası’nda ifade ettiği ‘Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.’ cümlesinde özetini bulan emperyalist batı dünyası hakkında, “batı medeniyeti, İncil ve Hıristiyanlık, Dinsiz ahlak olur mu?, Ateistlere cevap” başlıklı yazılarımıza bakılmasını tavsiye ederiz.

Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda, önemli konularda ve çözümü imkansız çelişkilerin varlığı, Kur’an’ın geçersizliğini tartışma götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır.

Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda önyargı, iftira ve yalan-dolanın, usulsüz ve kuralsız bir şekilde ve kendi içinde bile çelişen iddialarla ortaya atılmasının, ateizmin çıkmazlarını ve geçersizliğini tartışma götürmeyecek şekilde ortaya koymakta ve kanıtlamaktadır.

Aşağıda, farklı zamanlarda kitaplarda ve sanal âlemde karşılaştığım ve ‘çelişki’ diye ortaya atılan iddialara cevap vermeye devam edeceğim.

1400 yaşında olmasına rağmen, bugünün ihtiyaçlarına da cevap verdiği ve bilim yanlısı olduğu iddia edilen Kur’an’da şu sorularımın cevaplarını bulamadım.

   Aşağıda verilen soruların bilimin ne ilgisi var acaba? Kur’an bu detaylar üzerinde dursa hacmi ne olurdu ve o zaman da bu arkadaş, “Bu işe yaramaz bilgilerin kutsal olduğu iddia edilen kitapta ne işi var?” demez mi idi acaba?

Adem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi tarihte cennetten kovuldular?

Kur’an tarih kitabı mı, pratikte ne faydası olacak günümüz insanına bu bilgilerin? Kur’an bir tarih verse o tarihe itiraz etmeyecek misin? İnsanlık, tarih sınavı gibi tarihlerden imtihan edilmeyecek, içindeki evrensel ilkelerden sorgulanacak olan bu ilahi kitabın hacmini artırmanın kime ne faydası olabilirdi ki?

Önce Adem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı? 

Allah önce bir öz yaratılıyor (Nisa, 1) ve bu özden önce Adem sonra Havva annemiz yaratılıyor. Aralarındaki yaş 1 gün olsa ne olur, bir yıl olsa ne olur, hem zaten inanmıyorsun, sana ne? Ben sana maymun atanın balıktan primata geçiş tarihini soruyor muyum?!

Doğmadıklarına göre Havva ve Adem’in göbekleri var mıydı? (hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan)

İlk insan çamurdan yaratılmıştır. (Secde, 7) Çamurdan yaratılma safhası ilk insanın yaratılışı ile biter ki, konu sitemizde “ Ahiret, beden, ruh” başlığı altında işlenmiştir. Göbekleri büyük ihtimal yoktu çünkü ilk prototip idiler. İlk insanın yaratılışında anneden beslenme olmadığına göre, göbek bağının da bulunması mantıklı olmaz. Ateistler, ‘sonradan göbek bağı oluştuğuna gore evrim var’ diye iddia edemezler çünkü evrim, türler arası (Bitki, hayvan, insan) geçisi savunur. Halbuki bir insanın her an binlerce hücresi değişip yenilenmektedir. Ama bu, farklı türe dönüştüğü anlamına gelmemektedir! Bu konuyu ‘Evrim teorisi’ adlı yazımızda ele alıp cevapladık.

Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı? 

Cennet ‘hayali’ ise, bu detaylardan sana ne?! Niye aklınız hep belden aşağı konulara odaklanıyor?! İlahi kitapta aradığınız mevzuya bakın! Ama çok meraklı isen, Zebur’un günümüz bozulmuş versiyonlarında senin gibileri tatmin edecek çokça bölümler var.

Vardı ise ne için vardı? (mademki cinsellik yasaktı?) 

Kim demiş yasaktı veya değildi diye? Cennette yasaklanan tek şey, ‘yasak ağaç’ idi. (Bakara, 35) Bu ayette Hz Havva için, ‘zevc’ kelimesi kullanılır. Cinselliğin, hatta dünyada bile, yasaklanması görüşü ‘ateistlere’ Hıristiyanlık inancından geçmiştir! Cinsellik vurgusu ise Tevrat kökenlidir. Kısaca ateistler Tevrat ve İncil’i esas alıp Kur’an’da hata arama gayretine girmektedirler!

Havva, adet görüyor muydu? 

Adetin kadınlar için bir ceza olduğu iddiasının kökeni israiliyattır. Tevrat ve İncil’e göre yasak meyveyi yiyince Hz Havva’ya ceza olarak adet görme cezası verilir:  “Bütün doğum sancısı, adet, hamilelik mide bulantısı gibi etkiler bu cezadan kaynaklanır.” (https://www.kutsalkitap.org/havva-kimdir) İslam’da ise adetin, Allah’ın Âdem’in kızlarına bir yazgısı (Buharî, Hayız, 1) olduğu şeklindeki rivayetten hareketle, hayzın kadının asli yaratılışından kaynaklandığına dair yorumlar yapılmıştır. (Kastalani, İrşadü’s-sari, 1/619; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/400; Ayni, Umdetü’l-kari, 3/256) Peki cennette adet var mı idi? Büyük ihtimal cennette hayır! Ama farklı ortam -Dünya ortamı- bu özelliği başlatmış olabilir. Ne yani, muhteşem evrenin darwinist mantıkla tesadüfen oluşabileceğine inanıyor da ateistler, zaman faktörünü yaratan rabbimizin vakti gelince bu özelliği Havva annemize kazandırabileceğini mi inkar edecekler? Tüm evrenin tesadüfen oluşması ihtimalini kabul edebilenler için bu itiraz edilemeyecek küçük bir adım değil midir?

Adem ile Havva’nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı? 

Abiye idi! Neyse, ilk insan aynı zamanda Allah’ın eğitiminden (Bakara, 31) geçmiş olan ve peygamber olan bir kişi idi. Yani mağara devri ‘hayali’resmedilen ilk insan resimleri sadece evrimcilerin hayal gücünü yansıtır! Eğiteni Allah olan ve cennette yaşayan Hz Adem ve Havva’nın hayat standartları da mutlaka belli bir seviyenin üstündedir! Ama ‘başörtüsü’ değilse de ‘tesettür’ emri ilk ne zaman inzal olunmuştur bu bilinemez, büyük ihtimal dünya hayatı ile başlamış bir kural olmalıdır.

Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular? Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?

Cenneti bu kadar merak eden ateistin cennet için yanıp tutuştuğunu zanneder okuyanda! Veya sorduğu soruların odak noktasına nasıl bir bilinçaltına sahip olduğu hakkında epey bilgi sahibi olur. Cinselliğin cennette de dünyada da tabu sayılması ve hatta cezalandırılması gereken bir şey olarak görülmesinin kaynağı ruhban merkezli Hıristiyanlık inancıdır. Ateist arkadaş bu soruyu papaz, piskoposlara sorabilir! Lütfen ateist arkadaşlar, Tevrat ile (Yaratılış 3/16-22) Kur’an’ı karıştırmaktan vazgeçin artık!

Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı, değil miniye?

Kur’an adı üzerinde durmaz. Allah’ın açıklayamadığını bizimde bilmemizin de imkanı yoktur. İnsanlık için önemli olsa idi Kur’an’da adı geçer idi.

Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? (Adem ve Havva’nın çocukları ensest ilişki ile çoğalmış olmalı. Yoksa, dünya belli bir nüfusa ulaşıncaya kadar ana ve babalar Allah’ın verdiği bir özel formülle seks yapmadan çocuklarını çamurdan mı yapmaya devam ettiler.

Ensesti yasaklayan bizzat Allah’tır, bu bir. İlk insanları istese Allah en az iki üçer Adem Havva olarak yaratır ve buradan çoğaltabilirdi, bu da iki! Ama o zaman, günümüzde dünya savaşlarına, katliamlara neden olan ırkçılığın hangi noktalara gelebileceği ateistimiz tahmin edilebilmekte midir acaba? Konu “Adem Havva ve çocukları” başlığı altında ele alınmıştır.

Adem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler? 

Yine tarih mevzusu. Allah’tan ateist mantığı ile bir ilahı kitap gelmemiş. Tarih, elbise deseni, özel fantezi ile dolu bir hayli hacimli ama içi bos, güncel-aktüalitesi olmayan bir kitap yani tam da ‘Kitab-ı Mukaddes’le karşı karşıya kalırdık ki, Yüce Yaradan bunu kabul etmediği için Kur’an’ı göndermiştir! Dikkat edelim lütfen sorulan soruların çoğu cevaplansa bile, günümüzde pratik hayatı etkileyecek bilgiler değildirler. O zamanda ateistimiz muhtemelen “Yahu bu bilgilere ne gerek var, ilahı kitap dediğin sömürüye engel oluyor mu, adaletsizliği engelliyor mu, insan haklarına nasıl bakıyor, insanı ruhen mutlu kılıyor mu?… Önemli olan bunlar, bana ne ilk insanın özel yaşamından.” derlerdi ki elhamdülillah, kutsal kitabımız Kur’an’ın içeriği bu ilkelerden oluşmaktadır.

Ayrıca, Muhammed’in kendisinin Allah’ın -varsa eğer- elçisi olduğunu iddia ederek İslamiyet dinini ortaya çıkarması üzerine de şu sorular akla geliyor.

Bu da farklı iddiaların bir arada olduğu bir başka yazı. Cevaplarımız aşağıdadır. “Allah’ın varlığının delilleri” de sitemizde bulunmaktadır.

Dünyadaki tüm insanlara hitap edecek bir kitap gönderecek olsanız, sadece arapça dilini mi kullanırdınız? yoksa ne kadar dil varsa o kadar dilde hazırlamış olduğunuz kitapları mı gönderirdiniz?

Allah’ın her kavme kendi dilinde (İbrahim, 4) mutlaka peygamber gönderdiğinden (Nahl, 36; Tatır, 24; İsra, 15. Ayrıca, Kasas 46; Secde 3; Maide 19) habersiz ateist arkadaş bu ithamı ile aslında kendisini komik duruma düşürmektedir. Bu konu sitemizde “İslam tüm dinlerin ortak adıdır.”  başlığı altında ele alınmıştır. Yoksa bu ateist arkadaş efendimize dünyadaki tüm dillerde aynı mesajı içeren kitaplar mı gönderilmesini istemektedir? Arabistan’da Çince bir kitap, yanında Afrika dillerinde hazırlanmış bir nüshalar! Kim taşıyacak bu kadar kitabı ki o zaman kâğıtta bu kadar bol değil! Hele bir de yukarıdaki soruların içinde olduğu külliyatı düşünün! Küçük kabile dillerini de katsak binlerce dil eder. Peki, Kur’an sadece Araplara indiğini de iddia eden ki, bu iddiaya da yukarıda cevap verdik, bu kesime şunu sorsak: Dili Arapça kitap olan İslam şu an tüm dünyaya yayıldı mı? Peki, sen bu mesaj sana ulaştığı halde inanıyor musun? O zaman bırak, Yaradan kendi mesajını istediği ve mutlaka en doğru olan yolda, kullarına ulaştırsın! Herkes kendi sorumluluğuna odaklansın!

Dünyadaki tüm insanlara zaman zaman mesajlar iletmek isteseniz, bir aracı (elçi/peygamber) mi kullanırdınız yoksa doğrudan mı iletirdiniz? 

Önemli olan mesajın her topluma ulaşıp ulaşmamasıdır ki, mesaj tüm dünyaya ulaşmıştır. Yoksa “İmtihan dünyası” olarak yaratılan gezegenimizde “ Görülen bir yaratıcı” ile ne kadar imtihan ortamı oluşturulabilirdi? Ayrıca işte bu ilahi mesaj ateiste ulaştı da sonuç ne oldu? Yahudilerin peygamberlerden istedikleri ortada, tarih insanların bitmek bilmez istekleri ile dolu iken ateistin talebi yerine getirilse de talepler bitecek miydi acaba?

Dünyadaki tüm insanlara en son dini göndermek isteseniz, sadece Arabistan’a bir elçi mi gönderirdiniz, yoksa dünyanın her bir yerine aynı anda aynı şeyleri anlatmak için birden çok elçiler mi gönderirdiniz? 

Her yere zaten elçi gönderilmiştir, bunu yukarıda açıkladık. Kur’an’dan önce gelen her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. O kavmin ortam ve durumuna göre ihtiyaç duydukları mesajlar kendilerine ulaştırılmıştır. Her yerin ortamı ve özellikleri farklıdır, az sayıda insana sahip olan toplumların yapması gerekenler bellidir. Evrensel mesaj gelene dek insanların yapması gereken de aynıdır; tek yaratıcıya iman ve ahlak temelli bir yaşam. Kıyamet yaklaştığı için (Kıyamet, 1) tüm dünyaya son evrensel mesaj gönderilmiştir ve kısa sürede de bu mesaj tüm dünyaya yayılmıştır. Dünyanın tahmini yaşı düşünülünce 1400 sene o kadar da uzun bir süre değildir. Ayrıca ateiste aynı soruyu tekrar soralım, sana ilahi mesaj ulaştı da, sen ne yapıyorsun, bırakın yapmayı, yapmaman gerekenleri yaparken kendi cehennem kütüğünü dünyada hazırlamıyor musun? Kısaca başkalarına akıl vermek yerine önce herkes kendine odaklanmalıdır yoksa gülünç durumlara düşülebilmektedir.

Dünyadaki tüm insanların iyi olmasını ve doğru yolu bulmasını mı isterdiniz? Eğer bu sorunun cevabı “evet” ise, onlara kötülüğü veren şeytana karışmadan, şeytanlığını yapmasına müsaade eder miydiniz? (tavşana kaç, tazıya tut mu derdiniz?) şeytanı yok etmez miydiniz? 

Sadece iyilik yapan varlıklar zaten yaratılmıştır; Melekler. Onlar Allah’a asla isyan etmez, görevlerini aynen kendilerine kodlandığı şekliyle aynen yerine getirmektedirler. Melekler gibi hayvanlar, bitkiler, canlı cansız tüm evren bu görevleri ifa etmekte, yerine getirmektedirler. Bunun iki istisnası vardır: Cinler ve insanlar. Bu iki grubun önünde iki tercih vardır. Cennet ki bu yol hem iyi, kolay, huzur doludur hem de sonu cennete ulaşır. Konuyu sitemizde “İslami emirler ve hümanizm.” başlığında işledik.  Diğer yol cehennemdir: Rabbimiz akıl vermiştir, içimize vicdanı yerleştirmiş, doğru yanlıştan ayıran kitaplar göndermiş ve bu ilahi kitapları açıklayıp uygulamasını gösteren peygamberler göndermiştir. Tüm bunlardan sonra Allah (cc) tercihi insanlara -ve cinlere, “Cinlerin varlığı” adlı  yazıya müracaat edilebilir- bırakmıştır. İnsan isterse kendi iradesi ile kötülük yaparak cehenneme isterse, dünyada ahlaklı ve erdemli bir hayat sürerek kolayca cennete gider. Zaten şeytan insanlara sadece vesvese verebilir, insanı zorla kötülüğe sevkedemez. Dünyayı kötü bir yer yapan bizzat insanın kendisidir. Hatta ateist burada bile kendisinde hata aramak yerine suçu dolaylı yoldan şeytana atmaktadır. İyi olacak kurallar bellidir, uymak isteyen mazeret aramaz! Ayrıca bu konu, ‘özgür irade’ ile de alakalıdır ki bu konu ‘Kaza ve kader’ başlıklı yazımızda detaylıca ele alınıp işlenmiştir. Kısaca bir yol düşünelim, yolun iki tarafında beyaz ve kırmızı ışıklı levhalar bulunmaktadır. Elimizde trafik rehberi, önümüzde kılavuz olan bir trafik polisi vardır. Ayrıca Allah insana akıl ve vicdan da vermiştir. Şimdi polis yolu gösteriyor, trafik rehberi yol hakkında bilgi veriyor ve sınır taşları (Ayet ve hadisler) yolun sınırlarını çiziyor, akıl da doğru yolu bulabiliyorken bir kişi bu yolda kaza yapsa, yoldan çıksa uçuruma (cehennem çukuruna) düşse suç kimde olur? Şoförde mi, kılavuz da mı, rehber de mi, sınır çizgilerinde mi?

Elçinizi görevlendirirken, kimsenin şahit olarak bulunmadığı bir mağarada mı görevi tebliğ ederdiniz? Sonra da herkesin bu elçiye inanmasını bekler miydiniz?

Bilim adamları deney yaparken halkı etraflarına mı toplarlar yoksa o en önemli aşama kendi ortamında gerçekleştirildikten sonra mı sonuç ve detay halka açıklarlar. Önemli olan mesaj ve içerik değil midir? Yok, illa mucize beklenmekte ise, tarihte insanlığa birçok mucize gösterilmiştir. Ama o zamanda inanmak istemeyenler yine inanmamıştır, günümüzde de inanmak istemeyen yine inanmamaktadır. Yani Cebrail mağara yerine şehrin ortasında ilahi mesajı efendimize tebliğ etse idi ateistimiz o zaman inanacak mı idi? İlk vahiy anındaki ortam malumdur: Vahye ilk muhatap olmanın şaşkınlığını yaşayan hatta korkan, ürken bir insan profili. Bu anlar özeldir ve ilk anlar görevlendirilen kişinin ruh hali açısından da çok önemlidir. Önce o kişinin bunu içselleştirmesi lazımdır. Bu özel durum kabullenilip temel sağlam atıldıktan sonra tebliğe başlanmıştır. Ayrıca zamanla vahiy peygamberimiz toplum içinde iken de gelmiştir! (Buhârî, Îman, 37; Müslim, Îman, 1, 5; Ahmed, I, 293-294; Heysemî, IX/276; Buhârî, Bed’ü’l-Vahy I/2, Umre 10; Müslim, Fedâil 87, Hudûd 13; Tirmizî, Tefsir XXIII/3173; Ahmed, V/327; Ahmed, V/190-191; Ahmed, II/176; VI, 445; İbn-i Sa’d, I/197; Taberî, Tefsîr, VI/106) 

İslam, inananlarını “öteki dünya” için şartlandırdığından sürekli olarak dünyasal yaşamı aşağılama eğilimindedir.

Ateistler bir taraftan  ticarete  izin verdiği için İslam’ı  kapitalist olmakla suçlarken diğer taraftan da dünyevi olmamakla suçlayabilmektedir. Önyargısız okuma yapsalar, Müslüman’ın tanımının, “Dünyaya nizam vermekle görevli olan kişi/halife” olduğunu anlayacaklardır ama tabii ki sadece dünya için çalışmakta İslam’ın ruhuna uygun değildir. Sadece dünya için çalışılan din Yahudilik, sadece –teoride- ahiret için çalışılan din ise Hıristiyanlıktır. İslam’da ise, ahiret mutluluğunun temeli dünya hayatına bağlıdır. Kısaca İslam’a göre “Dünya ahiretin tarlasıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, I/412) Peki, dünya hayatına ahiret perspektifinden bakarsak ne olur, iki örnek verelim: ahiret korkusu Van’da 23 Ekim 1011’deki 7.2’lik, 9 Kasım’daki 5.6’lık depremler sonrası halka 80 bin çadır dağıtıldı. Zamanla depremzedeler konteyner evlere yerleştirildi. Ama sadece 10 bin çadır geri verildi. Bunun üzerine Van Müftüsü vaaz verip “Çadırları teslim etmezseniz başkalarının vebalini alırsınız. Allah katında günaha girersiniz.” Dedi. Bir anda çadırlar geri geldi. (Posta, 14.6.2012); 3 trilyonluk fetva. Van müstüsü’nün ‘Kaçak elektirikle ısıtılan suyla alınan abdest ve gusül geçersizdir.’ Fetvasıdan sonra, ilde tahsilat ayda 2 trilyondan 5 trilyon liraya çıktı. (Yeni Şafak, 21.7.2005) 

İslam’da en büyük suç inanmamaktır. Eğer inanmıyorsanız öldürülürsünüz.

“İslam barış dinidir.”  Dinimizde Müslüman olması için kimse zorlanamaz. Ama “ Savaş  durumu için indirilen ayetleri” barış anında  gündeme getirmeye kalkarsanız burada bir iyi niyet olmadığı da çok açık ortaya çıkar. Mesela; ceza,  normal vatandaş için  anormal bir durumdur, ama suçlu insanlar söz konusu olunca bir zorunluluk haline gelir. Savaşla ilgili ayetler de yeri gelince uygulanır, zaten adı barış olan ve pratiği özgürlük ve barış üzerine kurulu olan dinimizinde zorlayarak Müslüman yapmak yasaktır. (Bakara, 256; Kafirun, 6) Bu konularda detay ve örneklere, “İslam barış dinidir, Teori, pratik; İddialar, gerçekler, İslam savaş hukuku, Batı medeniyeti, İslam kılıç zoru ile yayılmamıştır, İslam’ın yayılışı” başlıklı yazıları tavsiye ederiz.

Kur’an’ın tamamı hazır olduğuna göre; kitabın aza azar, yıllar süren bir süreç içinde indirilmesinin de bir anlamı yoktur. Furkan 25. ayet -32: ”İnkâr edenler dediler ki: “Kur’an ona toptan, bir kerede indirilseydi ya!” biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. Biz onu parça parça/ayet ayet okuduk. Tabii ki, her şeye gücü yeten tanrının böyle bir savunma yapması son derece mantıksızdır.

Konunun Allah’ın iradesi, gücünün yetip yetmemesi ile ilgisi yok ki. Burada amaç insanların inen ayetlerle o ayetleri uygulamalarının paralel gitmesidir. Bir anda içki yasak olmamış, bir anda oruç, 5 vakit namaz ilk ayetle farz kılınmamıştır. İslam ilk geldiğinde yaşam kurallarını sıfırdan yeniden ve tamamen değiştiriyordu. İçki, fuhuş, faiz vb var, namaz, oruç, vb yok. Bir anda tüm Kur’an indirilse idi insanlar bir anda bu kadar mükellifiyetin içine girebilirler mi idi acaba? Ateistler bu defa, “Bir anda bu kadar sorumluluk yüklemek mantıklı değil” demezler mi idi? Güç yetirememe, isyan, istese de yapamama durumu genel olarak görülmez mi idi? 23 senede bile o kadar saldırı, düşmanlık, iftira oldu, isyan oldu! Yoksa ateist aslında bunu mu amaçlamaktadır?

Müşrikleri sövmekEn’am 6 ayet -108: “ Onların Allah dışında dua ettiklerine/ çağrıda bulunduklarına sövmeyin. Yoksa onlar da düşmanlıkla ve bilgisizce Allah’a söverler. Biz her ümmete yaptığı işi bu şekilde süslü gösterdik. Sonra hepsinin dönüşü rablerinedir. O, onlara, yapmakta olduklarını haber verecektir.”  Ancak bir başka ayet de söven kendisidir. Tevbe 19 ayet 28. Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir.”

Ateistimiz yine ayeti eksik nakletmektedir. Tevbe, 28: “Ey iman edenler! Müşrikler bir pislikten ibarettir. Onun için, bu yıldan sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar.” Ayette görüldüğü gibi mescide yaklaşılması müşriklere yasaklanıyor ve buna sebep olarakta onların pis olmaları gösteriliyor. Buradaki pislikten kasıt ‘manevi kirdir (Menar, X/322)’ Bu pislikten maksat ise, manevi pislik sayılan cünüplük halidir. Bu durum, müminler için de söz konusudur. Cünüp olan bir mümin de yıkanmadan camiye giremez.  Yoksa elbisesi temiz ve yeni yıkanmış müşriğin de mescitlere girilmesine izin verilmez! Ayette sövmek değil, manevi kire atıf vardır ve bu kir mümin olanda var ise o da mescide yaklaşamaz!

Cinler, insan. A’raf 7 ayet -179: “Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık.  Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; Gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. Zariyat 51 ayet -56: “ Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”

A’raf, 179. ayet, anlamayan, bakan ama görmeyen, duyan ama işitmeyenler, aklını kullanamayan hayvanlara benzetilmiştir. Çünkü verileri kullanarak bilgi elde etme, zihinsel faaliyet yapma yeteneğinden hayvanlar yoksundur. Var olan yetenekleri kullanmayarak bazı insanlarda onların seviyesine inebilmektedir. Ayetlerde yaratmak diye Türkçeye tercüme edilen kelime genellikle Kur’an’da, “Halk”, “Fatır” veya “Bedi” şeklinde kullanılır. Bu ayette Allah (cc) bu kavramlardan birisini kullansa, ateistin itirazı dikkate alınabilirdi. Ama ayette kullanılan ve yaratmak diye tercüme edilen kelime ‘Zerae’ fiilidir. Bu kelime, ‘Kulun iradesine paralel olarak, kulun iradesine göre’ yaratma manası verir. İrade sahibi insan ve cinler kendi tercihlerine göre dünya hayatlarını şekillendirmekte ve bunun karşılığını da ahirette görmektedirler. Yani insan ve cinler zorunlu olarak cehhenme için yaratılmamışlardır fakat onlar kendi arzularını ilah edinerek (Furkan, 43) dünyayı cehennem çevirmekte, göz, kalp ve kulak yeteneklerini kullanmayıp, kendi iradeleri ile cehennemi boylamaktadırlar. Kalbinin, vicdanının sesine kulak vermeyen, hakikate gözlerini kapayan sağır ve kör insanların varacağı yer cehennem çukurudur. “Akıl yönetici, din yol göstericidir.” (Ragıb El-Isfahani, ez-Zeria ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 207) Aklını kullanmayıp dinin emirlerine uymayanlar, bizzat kendi yaptıkları ile cehenneme koşarlar. Sen de ey ateist arkadaş! Buyur inan; cehenneme gitme! Bak, ayet açıkça uyarıyor, insan ve cinlerin çoğunluğu cehenneme koşuyor! Bu bir ikazdır. Uyarıyı dikkate al, sen de cehennemlik olma! Ama işin ilginci, ateist arkadaşın hala mesajı alamamış gözükmesidir! Bu konu, ‘Kaza ve Kader’ başlıklı yazı ile ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazılarla da irtibatlıdır, bu yazıların da okunmasını tavsiye ederiz

Hac kabul oluyor mu? 22 – Hac suresi – ayet 27: “ Bütün insanlar içinde “ Haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerek uzak yoldan gelen incelmiş develer üzerinde sana gelsinler.” Devenin de “incelmişi” isteniyor. Türkçe tercümelerde, Elmalı’lı Hamdi Yazır, “İncelmiş deve” kelimesini açıkça kullanmıştır. Y. Nuri Öztürk’de “İncelmiş binit” diyerek “deve”yi kastetmiştir. (incelmiş uçak ya da incelmiş araba olamayacağına göre.) Diyanet ise tercümesinde “ince” ya da kalın olduğuna bakmadan “binek” demeyi tercih etmiş. Uçak ya da araba için “binek” öneki kullanılmadığına göre, burada da hayvan, yani “deve” belirtilmiş oluyor. Bu durumda hac’ca uçak araba ya da otobüsler gitmiş olanlar, bu yaptıkları seyahatin Kur’an’a ters olduğunu görmüş oluyorlar.  Dolarlar ve onca zahmet boşa gitmiş demek ki. Neyse, bir kez de “yürüyerek” veya “deve” ile hac farizasını yerine getirirler de, Allah’ın-varsa eğer- takdirine mazhar olurlar.

Bu kadar yüzyıl ve alim bunu fark edemedi ama bu 1400 sene sonra bir din alimi (!) ateiste nesip oldu! Veya ateist nerede hata yapıyor? Hac, 27: “İnsanlara hac ibadetini duyur; gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar.” Sanat meraklısı olarak kendilerini lanse eden ateist kesimin edebi inceliklerden bu kadar uzak olması üzücü bir durumdur! Kur’an’da edebi sanat bol miktarda kullanılmış ve bu konuda ‘Kur’an ve mecaz’ başlığı altında ele alınmıştır. Bu ayette deve kelimesine takılmak mesajı anlamamaktır. ‘Deve ile veya yürüyerek gelin’ deniyor ayette ama yürümek zaten meşakkatli, zor bir iş iken bir de devenin ‘incelmişinden’ bahsederek, binilen devenin bile o hac yolculuğunda zayıflamasından söz edilmekte, kısaca bu ibadetin ne kadar zor bir ibadet olduğu edebi bir üslup ile anlatılmaktadır. Aynı ayetteki ‘Uzak yol’ ifadesi de bunu desteklemektedir. Bu soru bana rahmetli Muhammed Kutup’un bir anısını hatırlattı. Profesör Muhammed Kutup, İslam’ın etrafındaki şüpheler (s. 227) isimli kitabında, Birleşmiş Milletler görevlisi bir İngiliz ile yaptığı sohbetten bahseder. 3 saatlik sohbet sonunda epey ikna olduktan sonra İngiliz şöyle der: “Ben medeniyetin meyvelerinden mahrum olmak istemem, uçakta yolculuktan, radyoda müzik dinlemeye.” Muhammed Kutup ona sorar: “Seni onların hepsinden alıkoyan nedir ki?” İngilizce cevap verir: “İslam bana çadır hayatına dönmemi emretmez mi?” Elin İngiliz’i kadar dine uzak ama bilgiççe Kur’an’da çelişki bulduğunu iddia eden bir ateist ve sorduğu soru bana bu anıyı hatırlattı nedense! 

Sana Kur’an’ı

“Kur’an’ın aslı yakıldı mı?” ve “Kur’an’ın kaynağı nedir?” başlıklı yazılarımızın konu ile bağlantılı olduğunu, onların da okunmasının faydalı olacağını ifade edelim ve konua geçelim.

  (Radikal, 16.08.2000)

Radikal gazetesinden bir haberle konuya başlayalım: “1972’de Sana’daki Ulu Cami’nin onarımı sırasında Yemen eski eserler müdürlüğü reisi kadı İsmail el-Akva’nın bulduğu, 7. ve 8. yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen elyazması bir Kur’an metni, 1979’da Yemen’e giden Puin’in dikkatini çekmiş ve incelemeleri neticesinde, Kur’an’ın evrim geçirdiği sonucuna varmıştır. Kur’an saf Arapça sözcüklerden oluşmadığı, yazılışında değişiklikler vuku bulduğu, hareke işaretlerin sonradan eklendiği gibi tezlerinin büyük gürültü koparacağı iddialarına da aldırmadığı.” gazetede ifade edilmektedir. Radikal  gazetesindeki   bu haber aslında,  Hz Osman döneminde çoğaltılan Kur’an nüshaları dışındaki diğer el yazması Kur’an’ları yaktırmasının önemini ortaya çıkarmaktadır. Efendimiz zamanında Kur’an’ı ezberleyemeyenler yazılı metin haline getirdikleri ayetlerin yanlarına o ayetleri açıklayıcı cümleleri ekliyorlardı. Zamanla bu  açıklayıcı, yorum cümlelerinin Kur’an ayetleri ile karışma ihtimali ortaya çıkınca, Ebu Bekir döneminde yazılı hale getirilen Kur’an, Osman döneminde Cem edilip-çoğaltıldıktan sonra tüm açıklamaları ile ayetlerin karışık oduğu özel Mushaflar yakılmıştır. Bu konu, yukarıda verdiğimiz yazıda ele alınıp açıklanmıştır. Buna rağmen kenarlarına ayet açıklamalarının yazılı olduğu bazı nüshaların sahiplerince yakılmayıp saklandığı bilinmekte ve adları da İslami eserlerde zaten geçmektedir. ‘Sana Kur’an’ı olarak oryantalistlerce farklı amaçlarla kullanılmaya çalışılan ama sonradan gerçeğin ortaya çıkması ile özür dilemek zorunda kaldıkları bu Kur’an nüshası da, bu özel notların kenarında tutulduğu Kur’an’lardan günümüze ulaşmış olanlarından sadece birisidir. Oryantalistler ayetlerin açıklayıcı yorumlarının kenarına not edilen bölümlerini de Kur’an’dan kabul edip, günümüz Kur’an’ı ile arada fark olduğu iddiasını gündeme getirmeye çalışmışlardır. Oryantalistlerce Kur’an’ın aslının bozulduğuna dair ortaya atılan ithamların ne ilk ne sonuncusu olacaktır. İddialara bakalım: “Puin önce surelerin dizilişinde bazı ufak farklar görmüş.”: Bu ufak farklara bir bakalım: Surelerdeki sıralanış farklılıkları gizli bir şey değildir ki! Her tefsir usulü kitabında bu açıkça yazar. Nazil olan ayetler ve sureler belirli bir sıra ile gelmiyordu. Bir sure tamamlanmadan başka bir sure inebiliyor ve ayetler de belli bir sıra takip etmiyordu. Cebrail her ayet geldikçe Hz. Muhammed’e konacağı sureyi ve sure içindeki yeri de öğretiyordu. Bu konu yukarıdaki başlıklarda detaylı olarak açıklanmıştır. Kısaca ayet ve ayetlerin hangi surede olduğunda bir sorun yoktur. Hz. Osman zamanında Kur’an derlenirken, surelerin önce uzunlukları, iniş tarihleri ve birbirleriyle münasebetleri göz önünde tutularak sıralama yapılmıştır. Rivayetlere göre İlk önce Alak, sonra Kalem, sonra Müzzemmil, sonra Müddessir surelerinin baş tarafları, ardından da Fatiha Suresi bütün halinde inmiştir. Kimi Kur’an derlemelerinde iniş sıralaması gözetilirken kiminde Hz. Osman’ın (as) sıralaması tercih edilmiştir. Bu  gizli saklı bir bilgi değildir ve dolayısı ile bu bilgi bozulmaya delil teşk,l etmez, sadece sıralama tercihine delil teşkil eder. Zaten sahabenin derlediği özel Mushaflardaki sure sıralamaları kendi içtihatlarına göre olmuştur. (Zerkeşî, Burhân, I/257; Kurtubî, Câmi’, I/59; Muhsin Demirci, Kur’ân Tarihi, s. 155; İbn Kesîr, Tefsir, (Zeyl), IV/25; Suyûtî, el-İtkân, I/85-86; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 79-88)  Kur’an için iki tertip söz konusudur. Birisi, sûrelerin terti­bidir. Yedi uzun sûreyi öne alıp, ardından miûn yani âyet sayısı yüz civarında olan sûreleri getirmek gibi. İşte bu taksim sahabenin yapmış olduğu bir taksimdir. Kur’ân’ın ikinci tertibine gelince o da, Cebrail, bunu Allah’tan aldığı emir üzerine Resûlullah (sav)’a tebliğ ettiği ve O’nunda bu emri yerine getirdiği sıralamadır. (Zerkeşî, el-Burhân, I/258-259; Suyûtî, el-İtkân, I/82) “Sonra da parşömenlerin üzerinde önceden yazılar olduğunu, sonra bunların silindiğini ve tekrar yazıldığını, yani elindekilerin ‘palimpsestus’ olduğunu.” iddiası: Özellikle 7. ve 12. yüzyıllarda kullanılan ‘palimpsestus’ yöntemiyle, papirüs veya parşömenin üzerindeki yazılar silinir, sonra tekrar yazılırdı. Rönesans döneminde ilkyazının okunması için kimyasal yöntemlerin kullanıldığı ‘palimpsestus’ incelemeleri başladı, böylece birçok antik çağ metni ortaya çıkarıldı. Bu bulgulara dayanan Puin’de Kur’an’ın evrim geçirdiği sonucuna varmıştır. Sana’da bulunan bu Kur’an  yazmasının  eski olması da aslında bizim görüşümüzü desteklemektedir. Vahyi kaynağından duyan insanların kendi özel Mushaflarındaki ayetlerin etrafına o  an efendimizin anlattıkları açıklamaları yazmaları ve daha sonra bunların orjinal ayetlerle karışma ihtimaline karsı silinmesi olayı tam tarihi gerçeklerle örtüşmekte, Hz. Osman zamanında yapılan yakılma işleminin önemi ve lüzumu gözler önüne serilmektedir. Bulunan el yazması Kur’an’da bu gerçeğin delilini teşkil etmektedir. Haccac’a ait bir söz ise özellikle çarpıtılıp verilmektedir: Bilindiği gibi Hz Muhammed döneminde Arapça metinler üzerinde hareke ve noktalama işaretleri yoktu. Zamanla İslam ülkesinin sınırları genişleyince, Arap olmayanlarında Kur’an’ı öğrenmelerini kolaylaştırmak amacı ile bir çalışma içine girilmiştir. Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde Ebu’l-Esved, harflerin okunuşunu kolaylaştırmak için nokta şeklinde ‘hareke’ işaretleri koymuş, Abdülmelik b. Mervan döneminde ise Nasr b. Âsım ve Hayy b. Yasmur, Kur’an’daki bazı harfleri birbirinden ayırmak için ‘noktalar’ koymuştur. En son aşamada ise harekeler nokta yerine “Fetha, Damme, Kesre ve Sükûn” şeklinde gösterilerek okumayı öğrenme en kolay şeklini almıştır. “Anlamı asla değiştirmeyen ama okumayı kolaylaştıran” harekeleme-noktalama aşamasından sonra Kur’an, öğrenimi Arap olmayanlar arasında hızla yayılmıştır. Günümüzde Arapça öğrenmeye çalışanlar da önce harekeli Arapça öğrenirler, daha sonra asıl harekesiz Arapçaya geçerler. Tüm bunlar da bir sır-giz değil, tüm İslami kitaplarda yazan, Arapçayı öğrenmek için kullanılan bir metotlardır. Kur’anın nokta ve harekelenmesiyle ilgili birçok eser yazılmıştır. Bunlar arasında Ed-Dani’nin El-Muhkem fi Naktil-Mesahif adlı eseri meşhur olanıdır. (Itkan, 2/170-171; Burhan, 1/376-379) Ayrıca bu haber, Kur’an’ın orjinalleri nerede diyenlere de cevap niteliğindedir çünkü “İlk  Mushaflardan en az   üç   tanesinin günümüze kadar gelmiş olduğunu” bizlere haber vermektedir. Cambridge üniversitesi öğretim üyelerinden Tarif Halidi’de “Sana Kur’an’ının Hz. Osman’ın kaleme aldırttığı Kur’an’ın henüz ulaşmadığı kesimlerce kullanılan kötü bir kopya olduğunu” söylemektedir. Habere devam edelim,  Puin’in diğer ses getirecek teorisi ise, “Kur’an’ın İslam öncesi kaynaklardan beslendiği” iddiası, “Kur’an’ın saf Arapçayla yazıldığı inancını da sorguluyor. İncelediği metinde birçok yabancı kökenli kelime bulmuştur.”: Bu iddiaların cevapları, “İslam tüm dinlerin özüdür.”; “Kur’an’ın kaynağı nedir?”; “Kur’an’da çelişki var mı?”; “Ateistlere cevap” başlıkları altında ele alınıp açıklanmıştır.

Puin, klasik oryantalistlerin karakteristik tüm özelliklerini bünyesinde barındıran, yüzyıllardır batılılarca ortaya atılan ve “Kur’an’ı Muhammed yazdı, Kur’an bozuldu, Kur’an’da çelişkiler var.” türü iddialarını tekrarlayan, tarafsızlık özeliğini kaybetmiş, önceden verdiği hükme delil arayan bir önyargılı kişidir. Sana Kur’an’ı, orjinal Kur’an’ın  yanına eklenen açıklamalardan -ki sonradan o açıklamalar da silinmişlerdir- hareketle Kur’an’ın değiştirildiğini iddia etmiştir.

Puin hatasından dönüyor! Puin’e ve  Von Bothmer, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nün reisi Kadı İsmail el-Ekva’ya 14 ve 15 Şubat 1999 tarihli birer mektup göndererek gelişmelerden ötürü duydukları üzüntüyü dile getirip özür diliyorlar; Ortada siyasî bir komplo olduğunu, kendilerinin bu tür sözler söylemediklerini; aksine, yaptıkları incelemelerden sonra Yemen nüshalarıyla Müslümanların bugün ellerinde bulunan standart Kur’an nüshaları arasında ciddi hiçbir farklılığın bulunmadığı sonucuna vardıklarını ve Leiden’de düzenlenen bilimsel bir konferansta da bu sonuçları ilim dünyasına açıkladıklarını belirtiyorlar. (Yeni Şafak, 16 Ağustos 2000) Dr. Puin’in el-Ekva’ya yazdığı mektup: Sayın Kadı İsmail el-Ekva hazretleri, zat-ı âlinize en muhlisâne hürmet ve selâmlarımı sunarım. Yemenli dostlarımdan bana ulaşan haberlere göre, alman araştırmacıların Yemen’deki eski eserler arasında bir elyazması Kur’an nüshası bulduklarından ve bu elyazması nüshayla Müslümanların bugün ellerinde bulunan Kur’an nüshaları arasında ciddi farklılıklar tesbit ettiklerinden söz eden [‘the atlantic monthly’ adlı] Amerikan dergisinin yaptığı neşriyât, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nde görev yapan yetkililere karşı halkın büyük bir tepki göstermesine sebebiyet vermiş. 312 sayılı el-Belağ dergisinin iddia ettiği üzere, güyâ Yemen’li yetkililer İslâm dünyasında büyük bir fitnenin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla uzun bir süredir bu gerçeği (!) saklamaya çalışıyorlarmış. Sizi temin ederim ki el-Belâğ’ın hem Amerikan dergisinin neşriyâtından, hem Yemen yazmalarına dair söylenenlerden hareketle yaptığı suçlama ve karalamalar tamamen asılsızdır ve hiçbir esasa dayanmamaktadır; Benim ve meslektaşım Dr. Graf Von Bothmer’in Saarbrücken üniversitesinde sürdürdüğümüz Kur’an araştırmalarına ilişkin mâhud  “iddialar da aynı şekilde gerçek dışıdır. Yemen ile Almanya’nın bilimsel işbirliği çabalarını baltalamayı hedef alan bu müessif saldırılardan dolayı fevkalade üzgün olduğumu belirtmeliyim. Amerikalı yazarı [Toby Lester] şahsen tanımam, kendisiyle sadece birkaç kez telefonla görüştüm, o kadar. Benim samimi kanaatime göre, ‘söz konusu yemen nüshalarıyla eldeki Kur’an nüshaları arasında ciddiye alınabilecek hiçbir farklılık mevcut değildir; bu yeni nüshalarda tesadüf edilen yegâne ihtilaf, -Allah’a şükür- sadece sözcüklerin imlâsıyla ilgili Kur’an’ın kendisine aslâ zarar vermeyecek olan küçük birtakım yazım farklılıklarından’ ibarettir. Zaten “ibrahîm-ibrahim”; “Kur’ân-Kur’an”; “simâhum-simahum”, vb. farklılıklara da Kahire’de basılan Mushaflarda işaret edildiği herkesçe bilinmektedir. Gözlerini kin bürümüş birtakım cahillere gelince, onları ciddiye almayıp kendi hallerine bırakmak en doğrusu olacaktır. Son olarak, hem sizin adınıza, hem kendi adıma, yemen yazmaları etrafında kabaran bu kin ve nefret dalgalarının dinmesini temenni ediyorum. Vesselâm! Not 1: Arapça ifadelerimin bozukluğundan dolayı özür dilerim. Dostunuz Dr. Gerd R. Joseph Puin, Saarbrücken, 14/2/1999. Olayın uluslararası siyasi boyutuna bakacak olursak, ABD  ile  AB  (AB’nin baba’sı  Almanya) arasındaki siyasi çekişmede, Almanya ile Yemen’in birbirine “bilimsel” temelde yaklaşmasını istemeyen ABD’nin dolaylı yollardan böyle bir falso yapmış olması ve bu birlikteliği baltalamaya çalışmış olmasını anlarız da, emperyalist düşmanı (!) sosyalist-ateistlerin veya yerli “radikal” uzantılarının olaya böyle, kime hizmet ettiklerine bakmaksızın (!) balıklama dalmalarını hala anlayamamaktayız.

Ateistler, ‘değiştirilmiş kitap Kur’an’ adı altında yayın yapmış, videolar yayınlamışlardır. Kaynakları ise National Geograp kanalının, ‘Sana Kur’anı Belgeseli’dir. Belgeselde 3 iddia yer alır. İlk iddia muhatabın cehaletini istismardan başka bir şey değildir. Sana Kur’an’ı ile günümüz Kur’an’ları arasında birçok fark vardır. Olayın aslı nedir peki? Kur’an, sonradan harekelenmiş ve harflere noktalar sonradan eklenmiştir. Arap olmayanlar Kur’an’ı okumakta zorlandıkları için yapılan bu çalışma gizli saklı bir şey de değildir ve kimin ne zaman yaptığı bilinen bir tarihi olaydır. “Noktasız Kur’an ile noktalı Kur’anın anlamları aynıdır” ve tek amaç, okumayı kolaylaştırmaktır. Arada hiç bir fark yoktur. Arap birisi harekesiz de aynı Kur’an’ı okur, Arap olmayan da harekeli olarak, aynı Kur’an’ı. İkinci iddia, Kur’an surelerinin sıralanışının farklı olduğu şeklindedir. Kur’an surelerinin sıraları değişik olabilir. “Kimi iniş, kimi nüzul sırasına göre sıralanmıştır.” Yani, ‘surenin’ yeri değişse de, içerik tamamen aynıdır! Bu da tüm İslam âleminde bilinen bir durumdur. Bu günümüzde de bazı meallerde aynen uygulanmakta, sure sıralamaları iniş veya nüzule göre değişiklik arzedebilmektedir. Üçüncüsü, iddia bile değildir aslında, bizzat belgeselde, “her ne kadar silinen metinlerde herhangi bir anlam farkı bulunmasa da” şeklinde açıklama zaten yapılmıştır! Yani, bazı ayetler silinip, yeniden daha güzel şekilde yazılmıştır.

Bir gün dünyanın kendi etrafındaki 24 saatlik bir dönüşünden meydana geldiğine göre, dünya yaratılmadan önce böyle bir dönüş olamayacağından bu zamanı gün olarak hesaplamak mümkün mü?

Zaten kullanılan gün kavramının 24 saat şeklindeki dünya günü olmadığı, ‘dönem, devir’ anlamında olduğu yukarıda açıklanmıştır.

Kur’an’da sağmal hayvanların sütünden bahsedilirken, gıdaların toplandığı işkembeden ve sonra kandan süzülerek temiz süt verildiği bildiriliyor. Hâlbuki bilim, sütün memede oluştuğunu açıklıyor.

Gıdalar ağız yolu ile alındıktan sonra mide, 12 parmak ve ince bağırsaklarda emilmeye hazır hâle getirilir. Vücut için lazım olan amino asitler, yağ asitleri, mineraller, vitaminler, glikoz kana geçer. Hamilelikte meme dokusundaki değişimlere paralel olarak kandan süt yapımı için gerekli maddeler alınmaya başlanır. Alınan bu maddeler salgı hücrelerinde süt haline getirilir. Ayete bakalım: “Süt veren hayvanlarda da size ibretler vardır. İşkembedeki pislik ile (necis) kandan (iki pislik arasından) meydana gelen, içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz.” (Nahl, 66) Yani bilimle ayet arasında bir zıtlık yoktur. Sadece ateistin bilgiçliği ve cehaleti söz konusudur. 

Allah beddua eder mi?

Dua ve beddua birinden bir şey istemek demektir. Allah isteyen değil, istenen makamdır. O halde beddua diye anladığımız hitaplar farklı hedefleri amaçlar. Kur’an indiği halkın lisanı ile muhatabına hitap eder. Allah “yapılan kötü işlerden ötürü”, yapılan fiillerin kötülüğüne dikkat çekmek için o kötü fiilleri işleyenlere lanet etmiştir. Allah istese lanet ettiği kişileri direk yok ederdi ama amaç, indirilen halkın hitap tarzı ile “Yapılan işin Allah tarafından razı olunmadığına” dikkat çekmektir. “Allah’ın laneti ‘zalimlerin’ üzerine olsun!” (A’raf, 44); “Bozgunculara lanet olsun.” (Rad, 25);  “Biz, kitapta açıkça belirttikten sonra, indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti ‘gizleyenler’ var ya, işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” (Bakara, 159) Allah’ın lanetledikleri, “Zalim, bozguncu, gerçeği bile bile gizleyenlerdir.” O insanlar “lanetli oldukları için kötülük yapmıyorlar, kötülükleri yüzünden lanetlenmişlerddir!” Kötü, zalim, gaddar olanların Allah tarafından lanetlenmesi ayrıca Müslümanlara durması gereken yerleri de göstermektedir! Kuran’a göre insanlar, yaptıkları zulüm ve haksızlıktan dolayı lanetlenirler. Bu açıdan acımasızca insanları bombalayan; kadın, yaşlı, çocuk demeden hedef gözetmeksizin insanları öldüren, kendisi üstün bir ırk zannederek başkalarının topraklarına el koyma hakkının olduğunu düşünen ve savunmasız insanları yurtlarından çıkaranlar lanetlenir. Allah’ın ve tüm insanların laneti, bu zalimlerin üstüne olsun.

Âyet-el kürsi’de, (Allah’ın kürsüsü) olduğu bildiriliyor. Kürsü ne demektir?
“Onun kürsüsü (saltanatı, kudreti) gökleri ve yeri kapladı. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, Ona hiç zorluk vermez. O, çok yüce ve çok büyüktür.” (Bakara, 255) Ayetin devamı konuyu açıklıyor: “Gökleri, yeri koruyup gözetmek ona zorluk, ağırlık vermez”. Yani kürsü, ‘koruyup gözetme kudretidir.’ Güç, kuvvet, saltanat demektir. ‘Kur’an’da mecaz’ adlı yazımızda bu konulardaki örneklerden oluşmaktadır.

 Hac suresinin, “İnkâr edenler için ateşten bir elbise giydirilecek ve başlarına kaynar su dökülecektir” anlamındaki 19. âyeti ile, Haşr suresinin, “Allah rahman rahimdir (esirgeyen, bağışlayandır)” anlamındaki 22. âyeti çelişkilidir. Affedici olan Allah, inkârcıları hiç cezalandırır mı?”

Affedici olmak, mazlumun hakkını zalimden almamak mıdır? Suçluları adaletle cezalandırmak, affedici olmaya aykırı mıdır?  Her şeyi yoktan yaratan Rabbimizin, emrini dinlemeyenlere ceza verme yetkisi yok mudur? Cezayı suçluların kendisi mi tayin eder? “Rabbin elbette hem çok bağışlayan, hem de çok acı azap verendir.” (Fussilet, 43) Ayrıca sormak gerekiyor, neden bazı insanlar Allah’ın rahmet sıfatını değil de cezalandırıcı sıfatını ön plana çıkarma gayreti içindedirler? Eylemlerimize göre Allah’ın sıfatları tecelli eder. Bu soru ile aslında ateistler bilinç altlarında başlarına geleceklere itiraz mı etmektedirler acaba?

Aşağıdaki ayetler çelişkilidir. Aynı surede hem istisna var, hem de yok. “Namuslu kadınlara zina isnat edip de, sonra (bu durumu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. Ama bundan sonra, tövbe edip düzelenler bundan istisnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. “(Nur 4,5), “Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetliktir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahitlik ettikleri gün, onlar büyük azaba uğrayacaklardır. O gün, Allah onlara hak ettikleri cezaları verecek ve onlar Allah’ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”  (Nur 23,24,25)
Birinci âyette, (İftira edenlere gerekli cezayı verin, şahitliklerini de kabul etmeyin. Ama tövbe edip düzelenler bundan istisnadır) deniyor. Yani tövbe ederlerse şahitliklerini kabul edin deniyor. Zaten ayetin sonunda Allah’ın çok bağışlayıcı ve merhametli ifade edilerek  vurgu tövbe ve bağışlama çizgisine çekilir. İkinci ayette ise, iftira edenler lanetliktir, onlar dünya ve ahirette cezalarını bulacaklardır deniyor. Bunun tek istisnası tövbe etmeleri durumudur. Ayetler arasında bir çelişki yoktur, aksine bir arada değerlendirildiğinde ayetler iftiranın büyük günah olduğunun, dünya ve ahiret cezasının olduğunun altı kalın çizgi ile çizilir ama tövbeyle ve cezalar çekildikten sonra, af kapısının her daim açık olduğu da belirtilerek (Nur, 5) umutsuzluk girdabına muhatabın girmesine de izin verilmez.

Enfal 1’de ganimetlerin tamamı Allah’ındır denirken, Enfal 41-de ganimetlerin 1/5’inin Allaha ait olduğu söyleniyor ve bunun bir çelişki olduğu iddia ediliyor.

Enfal, 1: “Sana ganimetleri soruyorlar. Ganimetlerin Allah’a ve resulüne ait olduğunu söyle!”; Enfal, 41: “ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.” Kur’an’da bahsedilen bir konu ile ilgili bir sonuca varmak için o  konu ile ilgili tüm ayetleri gözden geçirmeli, Kur’an’ın genel çizgisi içinde değerlendirip öyle sonuca varmalıdır. Enfal 1. ayetin detayı, aynı surede 41. ayette verilmektedir. Yani burada yanlış yapan, Kur’an’ın tefsiri konusunda metot-usul kurallarından habersiz olanlardır. Birinci ayette ganimetlerin tamamının Allah ve Peygamberi’ne ait olması, “Mülkiyetin Allah’a, kullanım ve dağıtım şekillerindeki tasarruf hakkının da Resûlullah’a ait” olması demektir. Birinci ayet, dağıtım yetkisini halktan almakta, ikinci ayet (Enfal, 41) ise dağıtımın nasıl yapılacağını anlatmaktadır. Birinci ayette ganimetin Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in öğretilerinde (Sünnetlerinde) yer alan ilkelere göre kamu malı kabul edilip nasıl dağıtılacağı anlatılır. Enfal 41. ayette, Allah ve peygamberinin olan 5/1’de yine yetim, miskin, yolcuya dağıtılması gerektiği açıkça ifade edilmektedir. Yoksa Allah’ın ganimete ihtiyacı yoktur, Hz Resul’de tüm gelirlerini Allah yolunda dağıtmıştır. “Enfal suresinin ilk ayeti bölüştürme hakeminin Hz peygamber olduğunu bildiriyor. 41. ayet ise Hz peygamberin payının beşte bir ve bu payın nerelere sarf edileceğini açıklıyor.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 131) Detay için, “Hz. Muhammed neden çok evlenmiştir?” ve “Oryantalistler ve Hz Muhammed” adlı yazılarımıza bakılabilir.

Peygamberimiz payına düşen ganimeti ne yapardı?

“Ganimetlerden mal biriktirmeye kalksa Hz peygamber çok zengin olurdu. Nimetler içinde yaşayabileceği halde eşleri ve kendisi kanaatkar bir şekilde yaşamıştır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 162, 171) Taberi, tefsirinde Ali b. Ebi Talha’nın Abdullah b. Abbas’dan şu rivayetini aktarır: “Resulullah bu beşte bir’den hiçbir şey almazdı. Kalan yetim, yolda kalmış ve miskinlere dağıtılırdı.” Mı­sır âlimlerinden Muhammed Mahmud Hicazî, Furkan tefsirinde: ” Peygamber (sav) efendimiz, ganimetin beşle birini de beşe böler; bir payı kendisi alır, aldığı bu payı Müslümanların çıkarlarına sarf ederdi.” demektedir. Mufassal Tefsir’de: “Beşte birlik pay üzerindeki tasarruf yetkisi de Müslüman cemaat içindeki peygamberin muhtaç akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yarı yolda kalmışlara vermek üzere Peygamber’e bırakıldı.” denilerek efendimizin 5/1 hakkının da muhtaçlara sarf edildiği belirtilmektedir. Resûlüllah Efendimizin, kendine düşen payı, evine değil de muhtaçlara dağıttığı sahîh rivayetlerle sabit olmuştur. Nitekim İmam Şa­fiî’nin, Ubâde b. Sâmit’den yaptığı rivayete göre, “Resûlüllah Hayber günü, aldığı beşte bir hisseyi olduğu gibi Müslüman fakirlere da­ğıtmıştır.” (Nesâî, Ganâim) Peygamberimizde: “Allah’ın size vermiş olduğu gani­metlerden beşte birden başka bir payım yoktur. Zaten beşte bir de size ge­ri dönmektedir” diyerek payının kamuya, muhtaçlara kullanıldığını bizzat ifade etmiştir. (Ebû Dâvûd, Cihâd 121,149; Nesaî, Kasınu’1-Fey” 5; Muvatta’, Cihâd 22; Müsned, 128, V/316, 319, 326) “Peygamberimiz savaş ganimetlerin beşte birini almaya hak sahibi idi ama bunları gazileri donatmak, elçileri karşılamak ağırlamak, köleleri hürriyetine kavuşturmak, Müslüman köleleri satın alıp özgür kılmak, masrafı karşılayıp hacca gidemeyeceklerin hac masraflarını karşılamak, kefaret vermesi gerektiği halde buna parası olmayanlar için, bunları harcardı.” (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 325) Bir hadisi Şerif’te Peygamberimiz, ‘Allah’ın size ganimet olarak verdiği şeylerden benim hakkım ancak beşte birdir. Bu beşte bir de yine size iade edilmektedir.’ buyurmuştur. (Nesai, Fey, 6; İbni Hişam II/492) “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir.” (Tevbe, 60) Allah’ın payı olan 5/1 için Ömer b. Abdülaziz ve İbnü’l-Arabi “Allah yolunda sarf edilir.” anlamındadır.” demişlerdir. (Tefsirul Munir) Hz. Peygamber (s.a) her savaştan sonra şöyle derdi: “Sizin iyiliğiniz için kullanılacak olan beşte birden başka benim şahsıma ayrılan bir parça yok.” (Tefhimul Kur’an) Kısaca 5/1 Allah ve resulünün ama onlarda kamu için kullanılır, geri kalan zaten kamu -halktan- mücahitlere, kısaca tümü kamu yararına pay edilirdi. Bu ganimetlerin hedefini Seyyid Kutup “Karşılaşılan pratik ihtiyaçları gidermek için” (Fi zilalin Kur’an); Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır “kamu yararına” (Hak Dini Kur’an Dili); Muhammed Esed “kamu yarar ve ihtiyaçları gözetilerek” (Tefsirul Mesaj) şeklinde açıklamışlardır. Zaten İslam karşıtı oryantalist Margoliouth bile bunu itiraf etmektedir: “Muhammed’in kendisine tabi olanların yaşadığı sefaleti onlarla beraber paylaştığını kabul etmemiz gerekir. Verilen zekâtları kendi özel ihtiyaçları için kullanmayı reddetmiştir.” (Margoliouth, Muhammed ve İslamın Yükselişi sayfa 212)

Rahman 19-22. ayetler ile Furkan 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?

Rahman 19, 20, 22: “İki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar.”; Furkan 53: “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhat koyan O’dur.” Rahman suresinde yüce Allah (cc), iki denizden inci ve mercan çıktığını bize bildirir. Ayette acı ve tatlı sulardan bahsedilmez. Sadece iki deniz (Bahreyn) ifadesi geçer. Furkan 52. ayette ise, biri tatlı diğeri tuzlu iki sudan bahsedilir ama inci-mercandan bahsedilmez! Dolayısı ile iki farklı surede bahsedilen her iki ayette de bilime aykırılık söz konusu değildir. Tatlı ve tuzlu iki sudan inci mercan çıktığı iddiası Kur’an’dan değil, insanların yorumlarından ulaşılan bir iddiadır. Peki, bazı müfessirlerin ‘tatlı ve tuzlu sularda inci ve mercan çıktığı yorumu’ bilimsel olarak ne kadar geçerlidir? “Son dönemlerde yapılan bazı araştırmalar, ‘inci ve mercanın deniz ve nehir sularında bulunduğunu’ ortaya koymuştur. İncilerin en bol şeklide umman yarımadasından Katar yarımadasına kadar uzanan büyük körfez açıklarındaki sularda bulunduğuna dikkat çeken kaynaklar, bunların kuzey yarı küre ılıman kuşağındaki tatlı sularda bulunduğunu belirtiyorlar. Özellikle Mississippi ve onu besleyen ırmaklarda çok değerli incilerin bulunduğu kaydedilmektedir. Yine bu kaynaklara göre Asya, Avrupa ve Amerika’nın bazı ırmak ve  akarsularında inci bulunduğu belirtilmektedir. Mesela Avrupa kıtasında çıkan en kıymetli incilerin kaynağı, Bavyera ormanlarındaki akarsulardır. Çin’de ırmak inciliği çok öncelerden beri bilinmektedir.” (The encyclopedia  americana, 1973, “pearl” mad.; the world book encyclopedia, 1978, “pearl” mad.; encyclopedia  of science and tachnology, 1971, “perl” mad.; ana britanica, 1992, (inci) mad.)   Reşid Rıza’nın bildirdiğine göre, bazı Hint nehirlerinde incilerin bulunduğu kesin olarak tespit edilmiştir. İngiliz asıllı müsteşriklerden ve Kur’an’ın meşhur İngilizce mütercimlerinden biri olan George Sale (1697-1736) Kadı Beydâvî’nin bu ayetin tefsiri ile ilgili açıklamasına ek bilgi çerçevesinde yaptığı incelemede, söz konusu tespitlerin doğru  olduğunu ifade etmiştir. (Reşid Rıza, Tefsiru’l-menâr, VIII/106)   Dr. İbrahim Avd’da, bu konuda değişik araştırmalar yaptığını ve netice itibariyle inci ile mercanın, Kur’an’ın ifade ettiği şekilde tuzlu sularda olduğu gibi,  tatlı  sularda da -özellikle İngiltere, İskoçya, Çekoslovakya ve Japonya’nın tatlı sularında- bulunduğunun tespit edildiğini ifade etmektedir. (İbrahim Avd, Masdaru’l-Kur’an, s. 278–281) kuyumburada.com adlı siteden: Tatlı su incileri:  Bu inciler dünyanın her yerinde tatlı su nehirlerinden veya göllerden çıkar. Tatlı su incilerinin renk birleşimi tuzlu su incilerinkini geçer. İnternetten tatlı su mercanları ile ilgili bir başka bilgi: “Tatlı su mercanları da var. Fakat bu deniz mercanları gibi bir yapıda değil. Daha yumuşak gövdeye sahiplerdir. Bunun sebebi de, kabaca söylemek gerekirse, iskeletleri deniz mercanları gibi calsiyum tuzlarından oluşmuyor.” İki görüşü de verdik, en doğrusunu Allah bilir.

İki deniz suyu karışmaz mı?

Furkan suresi 53. ayeti, ilk tefsir âlimleri nasıl anlamışlardır ona bakalım: Kadı Beydavi, Furkan 53. ayeti yorumlarken aralarındaki engeli ‘kara’ olarak açıklar. Ünlü müfessir İbni Kesir’de engel’den kastın “kuru toprak” olduğunu söyler. Taberi’de bu ayeti açıklarken, ‘araya kara parçası sokulmuştur.’ der. Zaten Rahman suresi 21. ayet: “Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”sorusu ile bunun bir ‘nimet’ olduğunun altını çizer. Düşünsenize, dünyadaki suların yüzde 96,5’i okyanus/deniz sularından oluşmaktadır.  Bir de bu azınlıktaki kalan tatlı suların bu tuzlu sularla karıştığını tahayyül edin?! Bundan büyük nimet mi vardır?
Not: İki denizin karışmamasını, “haloklin bariyer” ile açıklayan yorumlarda vardır. (Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224;Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93) Bu yoruma da saygı duymakla beraber, şahsen yukardaki yorumu kabul ettiğimi belirtmek isterim.

Bakara,233 ve Lokman, 14. ayetler, Ahkaf 15. ayet ile çelişmez mi?

“Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi mükemmel şekliyle uygulamak isteyenler içindir.” (Bakara, 233); “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur.” (Lokman, 14) Bakara suresinde  ‘kamileyn’ olan 2 yıldan bahsedilir, yani ‘mükemmel olan’ 2 yıldır. Lokman suresi ise, ‘Fî ameyni’ denilerek “Çocuğun sütten kesilmesi ‘iki yıl içinde’ olur.” denilmektedir. İki ayette en üst sınır olarak 2 yılı verir. Bakara üst sınırı verir, Lokman suresi iki yılın içinde emzirmeden bahseder. Peki bu iki yıl içindeki alt limit nedir? Çocuğunu daha az emzirme sürersi nedir?: “Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.” (Ahkaf, 15) Bakara 233 ve Lokman 14. ayetler üst sınırdan emzirme süresini (24 ay) bize bildirmektedir. Ahkaf 15. ayet ise ’emzirmenin alt sınırını’ bize haber verir. 30 aydan hamilelik aylarını çıkınca, kalan süre emzirme ayının en az olan sınırını olur: 21 ay!

İslam’da  soru sormak yasaklanmış mıdır ? Gerçekten de din adamı’nın belletmesine göre Muhammed, Tanrı’nın iğrenç bildiği üç şeyden birinin “Kesret-i sual” (fazla soru) olduğunu bildirmiş ve: “Ben sizi bir şeyden nehyedersem, ondan uzak durunuz, bir şeyin ifasını emredersem, onu da yerine getiriniz” demiş ve dini islerde aşırı inceleyip sik dokuyanların helak olacaklarını eklemiştir. Din adamı, bundan başka bir de Kur’an’ın: “Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyler sormayın” (K. Maide 101-102) şeklindeki ya da buna benzer diğer ayet’lerini öne sürerek mü’min kişileri soru sormak ve hele tartışmak hevesinden uzak kılar 191. Çünkü soru sorma ve tartışma geleneğinin İslam dini’ni temellerinden sarsabileceği görüsüne saplıdır.

Maide 101 ve 102. ayetler,  Surake b. Malik’in hac ayeti inice “Hac her sene mi?” diye sorması ve  bu sorusunda ısrar etmesi üzerine iner. Peygamberimiz bu soruya cevap olarak “ hayır” cevabını verir ve devamında “Evet dese idim bunu yapamayacaktınız, sizin serbest bırakıldığınız konularda sorular sorarak ileride sizi zor duruma düşürecek ortamlar oluşturmayın.” buyurmuşlardır. Yani ortada soru sorulmasının engellenmesi veya sorudan korkulması söz konusu değildir! Benzer durumu Yahudiler yapmış, Allah onlardan bir kurban istemiş, ama onlar durmadan, ‘cinsi ne olsun, rengi ne olsun’ gibi sorularla normal ibadeti kendi gereksiz soruları ile zorlaştırmışlardı. (Bakara, 67-71) “Hemen ineği (güç belâ bulup) kestiler; amma az kalsın kesmeyeceklerdi.” (Bakara, 71) Allah onlara kolay bir emir vermiş ama gereksiz, sonunu düşünmeden sorulan sorular ile kendilerini zor duruma sokmuşlardı. Hâlbuki Allah kulları için kolaylık ister, zorluk istemez! (Bakara, 185) Ama ateist yazar konuyu farklı alana taşır ve sanki İslam’da soru sormanın ve öğrenmenin yasaklandığı gibi bir izlenim uyandırmaya çalışır. Hâlbuki İslam’ın ilk emri ‘Oku’dur: Bu konuda ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazımıza bakılabilir. İlim araştırmaya büyük önem vermiş, teşvik etmiş, öncülük etmiştir. Ama önyargılı, karalamak amaçlı, cahilce ve muhatabı köşeye sıkıştırmak için sorulan sorular; öğrenmek için sorulan soru değildir. İbadeti zorlaştıracak veya amacından saprtıracak, amaca hizmet etmeyen sorular İslam’da yerilmiş, hoş karşılanmamıştır. İslam’da soru sorma ve cevap verme yasaklansa bu eser neden ortaya çıksın? İslam’ın yasakladığı şey için neden 30 küsur sene heba edilsin? Ateistler keşke Tennessee Üniversitesi doçenti bayan Rosalind kadar Kur’an’a objektif yaklaşabilse idiler: “Akıl yürütme ve tartışma Kur’an’ın muhtevasına o kadar bileşik ve yapısından o kadar ayrılmaz bir özelliktir ki, Kur’an âlimlerinin zihnini dahi şekillendirmiştir.”  (Rosalind Ward Gwynne, Qur’an, s. 203); “Kur’an’ın birçok farklı konudaki bilinçli suskunlukları İslam’ın birçok farklı koşula uyumunu sağlayan esnekliğe izin vermiştir. Maide, 101: “Ey iman sahipler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.” Bu ayet, hakkında açıklama yapılmayan konuların insanların inisiyatifine bırakıldığını göstermektedir.” (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? 329, 332) Bir sahabe Peygamberimize gelip “İçimizden öyle şeyler hissediyoruz ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük günah sayar.” dediğinde, Peygamberimiz: “Bu imanın ta kendisidir.” (Müslim, İman, 209) buyurmuş ve bu tür yaklaşımları kınamamıştır. Kur’an, ‘Atalardan gelen her şey doğru değildir, araştır’ der. (İsra, 36); İbrahim peygamberin hayatı sorgulama üzerinden örneklenir. (En’am, 74-82) Kur’an ‘Düşünmeyi, aklı kullanmayı’ emreder. (Ali İmran, 65; Enam, 32; A’raf, 169; Yunus, 16; Hud, 51; Yusuf, 109; Enbiya, 10, 67; Müminun, 80; Kasas, 60;  Saffat, 138; Yasin, 68; Hadid, 17; Yunus, 100) Kur’an; evrenin yaratılışını (Enbiya, 30); insanın yaratılışını (Kıyame, 37); atalarımızın dinini (Bakara, 170); peygamberi (Yunus, 38) sorgulamamızı ister. Kur’an’da tüm ayetlerin birbiri ile sıkı bağlantıları vardır, tüm ayetler iç içedir, bir bütünün parçasıdır, Kur’an’da bir kavram aranırken tüm Kur’an taranmak zorundadır bu da, aranan kavramın tüm Kur’an içindeki yerinin kavranmasına da sebep olur. 

semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda Kur’anı yazan kişinin bir türlü karar verememesi: deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (A’raf 78) -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)-bela yağmuruna tutularak (furkan 40)-azap yakalamasıyla (şuara 158)-tuzak kurarak (neml 50-51)-şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)-korkunç ses (sad 13)-yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)-yıldırım çarpması (zariyat 44)-korkunç ses (kamer 31) adminim bunu bir açıklar mısınız?

Allah Semud kavmini doğal felaketle yok etmiştir: Şiddetli bir deprem ve onunla beraber gök gürültüsü-yıldırım ile! Allah bu helakı farklı surelerde farklı açı ve anlarla aktarmaktadır! Tıpkı insanın yaratılmasının aşamalarının, farklı surelerde aktarılması gibi! Furkan 40. ayette; “bela yağmuru” kavramı ile de bu anlatılır yani bela bir tane (sadece deprem veya yıldırım değil) değil, ardarda sağanak gibi yağmıştır! (Deprem ve onunla beraber yoğun bir gökgürültüsü ve yıldırım) Detayı ise, A’raf 78; Hud 67-94; Fussilet 13-17; Zariyat 44. ayetlerde bildirilir. Ayrıca Sad, 13. ayette ise ” korkunç bir ses”ten bahsedilmemektedir! 

“Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik.” (Nisa, 157) İsa’ya inanmayan Yahudiler O’na Allah peygamberi der mi?

Efendimiz döneminde yaşayan Yahudiler, peygamberimiz ile konuşurken, Hz Muhammed onlara, İsa peygamberin hayatını anlatır. Onlarda bu ifade (Allah’ın peygamberi) ile ima yollu olarak peygamberimize, ‘senin peygamber dediğin kişiyi biz öldürdük, senin de sonun aynı olabilir.’ anlamında tehditte bulunmuşlardır. Ayet bunun üzerine inmiştir. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 18) Ayrıca ayet, tek cümle ile 3 din mensubuna mesajda verir: ‘Allah’ın resulü’: İslam inancının tebliği, ‘Meryem’in oğlu’ (İnsanoğlu insan) İsa: Hıristiyanlara mesaj, ‘İsa Mesih’ (Mesih: El ile sıvazlayan, iyileştiren): Lakabı ve Yahudilere mesaj

Allah, samed (Kimseye muhtaç olmayan, herkesin muhtaç olduğu) midir? (İhlas, 2), yoksa Muhammed, 7. ayette yazıldığı gibi, ‘Siz Allah’a yardım ederseniz’ mealindeki gibi, Samed değil midir?

Muhammed 4: “Ayetlerin mealine bakalım: “Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” Allah kendi davası olan hakikat, adalet ve özgürlüğün kullarının eliyle yükselmesini murat etmektedir. Eğer her zorluğu Allah giderseydi, mücadele ve mükafatın bir değeri olmazdı. Emeğin olmadığı yerde imtihandan söz edilemez. Allah’a yardım edin denilen ayetin öncesinde, Allah’a yardımın; onun yoluna, davasına yardım olarak anlatıldığı açıktır. Bakara 245. ayetteki, ‘Kim Allah’a güzel borç verirse’ şeklindeki ayette bu şekilde anlaşılmalıdır. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 51) “Onlarla savaşın, Allah onlara sizin ellerinizle azap edip onları rezil eder ve onlara karşı size yardım edip inananların gönlüne ferahlık verir.” (Tevbe, 14) Benzer mealde hadis: Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: “Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.’ buyuracak. Âdemoğlu ise ‘Ya rabbi! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ diyecek. Allah şöyle buyuracak: ‘Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın.” (Muslim, Birr, 43)

Bakara 253. Ayette, “peygamberlerin bir kısmının diğerine üstün kılındığından “bahsedilir ama Bakara, 285. Ayette ise, “peygamberler arasında ayırım yapılmadığı” bildirilir. Hangisi doğru?

Allah’u Teala her peygambere farklı yetenek ve mucizeler vermiştir. Bu açıdan peygamberler arasında farklılıklar vardır. Bakara 285. Ayette ise, ayırım yapmadan tüm peygamberlerin hak olduğuna imandan bahsedilir ki bu zaten İslam’ın temel inanç esaslarındandır. (Tüm dinlerin özü İslam’dır adlı yazıya bakılabilir.)

Evren neden bu kadar büyük? Tanrı bu kadar küçük bir dünya için neden bu kadar büyük bir evren yarattı? Hac, 65. Ayette, “Görmüyor musun ki, Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur.” deniyor, Allah tutmasa yere mi düşecek? Milyarlarca galaksi, bir nokta kadar küçük dünyaya düşebilir mi?

Öncelikle bu soru bilimden uzak bir zihniyetin sorusudur, çünkü Big Bang teorisine göre dünyamızın yaşamsan özelliklerini koruması ve hayatın devamı için, genişleyen evrenin bu aşaması ve devamı zorunludur. Evrensel dengede bu büyüklük ve devamı şarttır. Hac, 65. Ayette ise altı çizilen tabiat kuralları denen evrensel yasalardır. Kur’an’da Allah’ın emri ifadesi, evrensel, biyolojik ve fiziksel yasalara işaret eder. Öyle ya, yasaları bulan insanlar büyük ilim adamı ilan ediliyorsa o yasaları koyup akılsız canlılara uygulatan, bu bilinme ve tazime daha çok layık değil midir? Su kendinden daha az yoğunluğa sahip cisimleri yüzeye iter. Atmosfer ise tam tersi bir durumla, yerçekimi kuvveti, dünya dışındaki kütle çekim ve merkez kaç kuvvetlerinin etkisi ile atmosfer yere düşmez. Etkisi ile gökyüzü yeryüzüne yakın, dengede tutulur. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 127) ve “Kainat, çekim gücünden ancak genişleyerek kurtulmaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 196) 

Araf, 80-84. Ayetler eşcinselliği aşağılamaktadır ki, eşcinsellik psikolojik bir rahatsızlıktır ve günümüzde bu yaklaşım bilimle hareket eden ülkelerde ağır bir suçtur. Araf, 80: “Lût´u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?” Eşcinsellik daha önce başka alemde işlenmemiş mi?

Ali İmran, 33:” Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem´i, Nuh´u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.” Ayetin de gösterdiği gibi alem demek, bu kişilerin yaşadığı insanlar ve toplumlardır. Ayette geçen peygamberler de içinde bulundukları zaman dilimi içinde ve bölgede üstün tutulmuşlardır. Sodom ve Gomora denen şehirlerindekiler bu suçu saldırgan bir şekilde geçen kervanlara gruplar halinde saldırarak (Ankebut, 29) yapıyorlardı. Kur’an bunu toplu olarak yapan bu insanların yapmayanları evlerinden uzaklaştırma ile tehdidini (Neml, 56) de bizlere bildirir. Hayvani güdüleri kontrol ettiğimiz oranda insanızdır. Bu tarz sapık ilişkilerle neslin devamı da mümkün değildir. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 133)

‘Şakk-ı sadr’ yani ‘göğsün açılması’ olayı nasıl anlaşılmalıdır?

İnşirah, 1-4. ayet: “Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi?” Ayetteki göğsün açılması, ferahlama, genişleme ve sükûna ermedir. Sırttaki yük manevi sorumluluktur. İsmin yücelmesi, namın duyulmasıdır. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 180) Zaten ‘göğsün açılması veya yarılması’ iki ayette de mecazen kullanılmaktadır: Zümer, 22: “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?” Enam, 125: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir.” 

.

.

         

Gelen Sorular ve  cevabımız:

-Sorular yaklaşık 10 küsür yıllık sorular. Zamanında verdiğimiz cevapların bazıları zamanla düzenlenerek sayfamızda genişçe açıklanmıştır.-

1- Zümer 3. ayet ne anlatıyor?

” İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar.”

Aslında tek kelime ile ‘şirk’ nedir, onu anlatıyor. Şirk Allah’a inanıp, O’na ait bazı özellikleri başkalarına izafe etmek demektir. Bu başkası, put olabilir, bir ideoloji lideri olabilir hatta bir şeyh bile olabilir. Biz şu an en güncel olan son şıkkı ele alalım:

İslam tarihinde ne yazık ki, tasavvuf yani İslam’ın ahlak ile ilgili emir ve yasaklarını disipline eden kurum her zaman pratiğe yani tarikatlara tanım olarak yansımamıştır. Akıldan çok, aşk, muhabbet, hatta delilikte bile velilik özellikleri arayan, aklı devre dışı bırakan bir sistem olarak günümüze dek gelen bir anlayış hakimdir halk arasında.

– Kur’an sınırları içindeki – aklı öne çıkaran İslam hukuk- fıkıhçıları ile tarikatçılar yüzlerce yıldır bu iki anlayış nedeni ile , ne yazık ki, zıtlaşmışlardır.

Özellikle “Gassal elindeki meyyit” olma kuralı ne yazık ki insanları Kur’an’dan çok şeyhlerin dediklerine önem verir hale getirmiştir. İslam dışı inançlar zorlama yorumlarla İslam içi gibi gösterilmiş, bu da ana damarı aşındırmıştır. Tarih “İsmet” ( Günahsız ) sıfatlı insanlar sadece peygamberlerdir. İsmet sıfatı olmayan insanların her dediğini yapmak yerine, şeyhlerin söylediklerini Kur’an’la kıyaslamayınız. Ayette “İbadet ediyoruz.” kısmı da önemli. Şeyhe ibadet eden var mı? Burada şu husus ön plana çıkıyor; bir çok tarikat ne yazık ki şeyhlerini olduğundan üstün görme eğilimindeler. Her tarikatın şeyhi “En üstün, kutup, kutbul aktap”. Hatta daha da önemlisi “Allah’ın peygamberine vermediği özellikleri şeyhine izafe edenler, hatta Allah’a ait bazı özellikleri şeyhinde olduğunu” iddia edenler bulunmaktadır ve işin en ilginç yönü bu tür iddialar hep tarikat çevresinden gelmektedir.

Çözüm ne? Onu da tarikat değil ama tasavvuf önderlerinden verelim:

“İlimsiz tasavvuf zındıklıktır.” İmam-ı Gazali.

İlim, fıkıh, ilmihal, en önemlisi de iman- küfür- şirk kavramlarının içeriğini bilmeden tasavvufu yaşayacağını iddia edenler bu kavram kargaşasını oluşturmaktadırlar. Cahil iken İslam’ı yaşama iddiası insanı dinden çıkaracak ritüelleri İslam adına yapmasına sebep olabilir. Önce ilim, sonra tasavvuf.

Not: Tasavvufun, ahlak, nefis terbiyesi, yardımseverlik, kibirlenmeme, tesbihat… vs gibi bir çok olumlu yönünü asla, kimse inkar edemez. Sözümüz, “İlimsiz tasavvuf olamayacağı” yönündedir. İlim ile tasavvuf yolunda yürüyenlere ne mutlu.

2- http://www.td.com/forumlar/showthread.php?t=8 sitesindeki iddiaya cevap:

Kardeşim, ben sitemi 2012 yılında açtım. Aynı isimle demek daha önce site açılmış, oradan alıntı ile sorular sıralanmış sitede. Ama biz yinede cevap verelim:

İddia: bir kere burda Allahın dağları dünya ile birlikte yarattığı gibi komik bir iddia var. eğer herhangi bir jeoloji kitabına bakarsanız orda dağların nasıl oluştuğunu anlattığını görürsünüz:

Cevap: Allah dünyadaki yaratmasını vasıtalar kullanarak yapar, buna sünnetullah denir. Tabiat kuralları, biyolojik kurallar hatta toplumsal kurallar. Bunlar sünnetullah kavramının alt başlıklarıdır. Ne yani dünyadaki tüm insanların kalpleri motorsuz atarken, uyurken bile akciğerimiz nefes alıp verirken, suyun döngüsü her yerde aynı kurallar bağlı iken, yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti vb. genel kural iken tüm dünyada aynı özelliklere sahip canlıların ve onların sahip olduğu kuralların bir koyanı olmayacak, “Tesadüf ve seleksiyon ” isimli tanrıların bunları yaptığı ileri sürülecek, sonra gelip bizim iddialarımıza bilim dışı denecek.

Buradaki asıl kavram kargaşası, zaman kavramı etrafında dönmektedir. Allah (cc) tabii ki yaratandır, ama ı yaratma süresi- zamanı ne kadar sürmektedir. İşte burada zaman kavramının muhatabı olan insan devreye girmekte, kendisi gibi zamanı da yaratan Allah’ın dağları yüzlerce yılda yarattığını zannetmektedir. Halbuki yaratan, arattığı ile sınırlandırılmaz. Allah (cc) zamandan münezzehtir. Ne yazık ki daha bu bir Müslüman’ın ilk bilmesi gereken temel prensiplerden habersiz insanlar bir de ateizm iddiası ile ortalıkta dolaşmaktadırlar. İnkar ettiğin şeyi bilmeden nasıl insan münkir olabilir ki? ‘Bil, seni tatmin etmesin sonra reddet!’

Soru:Deprem ilahi bir ikaz mıdır?

Cevap: Ama depremin sonucunda hatası olan kişiler yüzünden ölenler, dünyada kurtulsalar bile ahirette sorumludurlar, deprem bir ikaz mıdır, “Allah kimsenin günahını başkası yüklenmez.” ( İsra, 15) diyor. Yani içki- fuhuş yapıyorlar diye deprem ile cezalandırılanların kıssaları Kur’an’da tabii ki geçer. Ama unutmayalım ki deprem riski olan yere ev yapan kadar, o evi alan, orada kirada oturan da sorumluluktan ve sonuçlarından kurtulamamaktadır. Yani, evi alan araştırmasını yapmıyor ise evi yapan kadar sonuçlarına katlanır ama ahirette o evi deprem – fay hattı üzerine yapanın cezası ayrıdır.

Soru: Dinazorlar evrim:

Cevap: Dinozorlar konusuna gelince sadece kelime oyunu oynanmış. Evrim teorisi tüm canlıları bir evrim silsilesi ile birbirine bağlar. Yani dinozor ile kuşlar arasında ne kadar canlı olursa olsun, sonuçta alıntı yaptığı yazarında açıkça yazdığı gibi:” pek çok sürüngen ve dinozor turu, hem memelilere hem de kuşlara evrimleşmelerini sürdürmüşlerdir” Yani kuşların ataları Bir veya birden çok; ama hepsi sıra ile evrimleşiyor, evrimleşerek değişiyor.Kısaca hepsi sudan karaya çıkmadı mı, aynı tür-kök zamanla başkalaştı. Sitedeki , ” Hiçbir bilim adamı evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez.” cümlesinden sonra gelen ” evrim olgusunu açıklama yolunda bu kurama seçenek sayılabilecek başka bir kuram da bugüne değin ortaya atılmış değildir.” En iyisi ” evrim ile ilgili sayfamızı “önerelim, umarım faydalı olur.

Soru: semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda Kur’anı yazan kişinin bir türlü karar verememesi.
-deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (A’raf 78) -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)-bela yağmuruna tutular…ak (furkan 40)-azap yakalamasıyla (şuara 158)-tuzak kurarak (neml 50-51)-şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)-korkunç ses (sad 13)-yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)-yıldırım çarpması (zariyat 44)-korkunç ses (kamer 31)
adminim bunu bir açıklar mısınız ?
Cevap:
Kardeşim, Kur’an’ın üslubuna tam hakim olamayanlara, ateist veya oryantalistlerin klasik kafa karıştırma amaçlı sorduğu sorulardan bir tanesidir bu tip sorular!
Benzeri bir soru: Allah insanı neden yarattı; topraktan mı? sudan mı?, çamurdan mı?, meniden mi?…diye de sorarlar. Halbuki Kur’an’ın tamamına bakınca ilk insanı çamur (su ve toprak karışımı) sonra her insanların doğal yollarla çoğaltıldığı görülür! (Bu konuda detay: http://islamicevaplar.com/Kur’andaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html adlı sayfada, “İnsan neden yaratılmıştır?” başlıklı bu sayfadaki yazı! )Burada da aynı şey söz konusu :Allah Semud kavmini doğal felaketle yok etmiştir: Şiddetli bir deprem ve onunla beraber gök gürültüsü-yıldırım ile! Allah bu helakı farklı surelerde farklı açı ve an ile aktarmaktadır! Tıpkı insanın yaratılmasının aşamalarının, farklı surelerde aktarılması gibi! Furkan 40. ayette; “bela yağmuru” kavramı ile de bu anlatılır yani bela bir tane ( sadece deprem veya yıldırım değil) değil, ardarda sağanak gibi yağmıştır! (Deprem ve onunla beraber yoğun bir gökgürültüsü ve yıldırım ) Ankebut 40. ayette helak edilme yolları sayılmıştır ki detayı ise A’raf 78; Hud 67-94; Fussilet 13-17; Zariyat 44. ayetlerde bildirilir. Ayrıca Sad, 13. ayette ise ” korkunç bir ses”ten bahsedilmemektedir!

furkanpkr21@gmail.com

YAZI İÇERİĞİ ÇOK GÜZEL AMA BİRAZ SİTEYİ MODERN YAPMANIZ LAZIM İNSAN OKURKEN GÖZLERİ BOZULUYOR,ODAKLANAMIYOR BİRAZ DAHA SIKILMADAN RENKLİ BÜYÜK OLURSA SEVİNİRİM BİRDE KİTAP ÖNERİSİ YAPSANIZ ÇOK İYİ OLUR.

CEVABEN
Aynen, sonuna dek haklısın. İçeriği bitirebilsek, ona da yoğunlaşacağız, inşallah…
Ateizm, deizm konudunda: Selçuk Kütük, İslami eserler konusunda diyanet kitapları, ilk aşamada tavsiye edebileceğim eserler.
Dua bekleriz, selamlar

Murat
muratcansev33@gmail.com

Admin kardeşim. İmanimda vesveseye düştüm. Allah rızası için cevaplar mısınız 1) nisa 12 de artan 1.25 Lil payi nasıl paylastiracagiz 2) artan payı avliye reddiye yaparsak oranlar bozulmaz mi 3) nisa 8 de artan payı paylaştırın demiyor ki mirastan onları da riziklandirin diyor yani pay artmazsa vermiyecek miyiz

CEVABEN
Güzel kardeşim. Bir kere miras paylaşımından önce İnsan isterse, mirasın üçte birini istediği gibi dağıtabilir. Kalan mirasçılara bölüştürülür.
Avliye ve reddiye, oranların, doğal olarak, bölüşümü esnadında ortaya çıkan bir durumdur yani, ‘son tahlilinde’, en son yapılan paylaşım usulüdür
Kişi, 8. ayet gereği, ‘eğer birisi orada hazır bulunursa, mirasımın üçte birinden onlara şu kadar verin’ diyerek, kalanının mirasçılar arasında paylaşılmasını isteyebilir.
Eğer Kafanız çok karışıyor ise, konuyu detaylandırmamak için alıntılar yapmadığımız, Halis Bey eserini size tavsiye ederim ama, imanınızı etkileyecek kadar ortada bir sorun olduğunu düşünmüyorum, o sadece ‘vesvese’!
Miras özet: Miras bırakan, 3/1 miras bırakabilir.
Kalan oranlar belli; dağıtılır.
Ihtimallerin çok fazla olduğu ortamlarda, avliye ve reddiyediye yapılır ki son tahlilde, yine ‘ayetlerin verdiği oranda’ yapılır dağıtım!
Bu arada, teşvik babında 8. ayet gereği, miras bırakan, ister başta ister sonda, orada hazır olan gruba pay verilir.
Olayın özeti bu, kafanız rahat olsun.
Selamlar.
EK: kardeşim deminden beri düşünüyorum kafanızın nerede karıştığı noktasını bulmaya çalışıyorum. Galiba buldum:
Miras direkt paylaşırsa ve hiç pay artmasa veya, fazlalık veya eksik çıktığı için avliye reddiye yapılsa bile Sonuçta tüm miras yine, “Kur’an’da belirtilen oranlara göre” dağıtılır!
Oranlar sabittir, vasıta olan Avliye reddiye’dir!
Şimdi tamam mı ????

Murat
muratcansev33@gmail.com
demıssınız kı miras arttıgında (nısa 12 ye gore) artan mıras nısa 8 e gore fakırlere paylastırılır. ama nısa 8 de ARTAN MIRASI fakırlere paylastırın demıyor ki. sadece mirastan onları da rızıklandırın dıyor

CEVABEN
Murat kardeşim,
“O fakirlerin,/yakınların rızkı, artan orandır!” Çünkü miras paylaşımında mutleka o gruptan en az biri orada bulunur. Ayetlerde ayetler tefsir edildiği için, paylaşım öncelikle nas/ayetin gösterdiği yönde yapılmalıdır. Bu, muhtaçların mirasta bile gözetilmesidir!
Biliyorsunuzdur, Miras Hukukunda ‘avliye ve reddiye’ diye iki unsur vardır. Sayıların, oranların ve alternatiflerin sonsuz olduğu bir ortamda, bu iki kavramın ortaya çıkması gayet doğaldır ve matematik ilminde hala uygulanır! İşte böyle durumlarda, eğer de 8 ayet gereği, bu gruplardan birine, “avliye veya reddiye yapmak yerine”, onlara ayetin işareti gereği hakları verilir. Neden, çünkü ilahi hikmet gereği artan bir oran vardır ve bu oran öncelikle nas/ayetin gösterdiği yerlerde harcanmalıdır.
Canlı iken insanların mallarında, kurban, zekat, sadaka, akika vb. vasıtalarla fakirin hakkına işaret eden yaradan, burada da ölen insanların mirasında yine, o gruba yardımı hedef olarak bize göstermekte, bizi yönlendirmektedir.

M.Ferda Yamanoğlu
ferda.y@hotmail.com
Kur’an’da evren ”gökler ve yer” olarak yazılır.Fussilet suresi-9-10-11-12 ayetler de tekil sema yani gök kelimesi yazılmış.Atmosferin katları ve manyetik alanın yaratılışı yazılmış.Kitabımdan geniş olarak okuyabilirsiniz. http://www.isikdamlalari.com

Furkan
furkanfiliz590@gmail.com
hocam nolur cevap verın cok kotu vesvese gelıyor ???? dınsız deıst… tek tek yorum olacak bana cevap verır mısınız.

FURKAN KARDEŞİM,
MÜTEŞABİH AYTLERİN HAKIKI ANLAMINI ALLAH BİLİR, ALİMLER BU KONUDA ARAŞTIRMA YAPIP, BU ANLAMI YAKALAMAYA ÇALIŞIR. HİÇ BİR ALİM, BU MÜTEŞABİHİN ANLAMI ‘KESİNLİKLE’ ŞUDUR, DEMEZ!
YABANCI KELİMELER KONUSUNA ŞU NEDENLE; “Eğer Kur’an saf Arapça ise” CÜMLESİNE ÜZERİNE, CEVAP OLARAK DEĞİNDİK, KONUYU SAPTIRMASINA GEREK YOKTU DİNSİZİN! “YABANCI KELİMELER KONUSUNA GELİNCE” ŞEKLİNDE BAŞLAYAN CÜMLEMİZ DE, O KONUNUN FARKLI OLDUĞUNU ZATEN AÇIKÇA İFADE EDER. ANLAMAYAN DİNSİZ İSE, BİZ NE YAPALIM?!**
DİNSİZ BİZİ ÇELİŞKİLİ OLARAK İTHAM EDERKEN KENDİ ÇELİŞKİYE DÜŞER. HEM İDDİAYI REDDEDER HEM, “İÇİNE ALIYOR OLSA BİLE” DEYİP ÖNCEKİ İDDİASINI REDDEDİP SONRA YİNE BAŞA DÖNER!
YABANCI KELİMELERDEN BAŞKA DİLLERE GEÇİŞ DOĞALDIR, DİNSİZ DE BUNU İTİRAF EDİYOR, SONRA SUYUTİ’NİN KÖKENLERİ ARAŞTIRMASINI TUHAF KARŞILIYOR. FİLOLOJİ İLMİ DİYE Bİ Şİ DUYMADI MI BU DİNSİZ ARKADAŞ ACABA?! ASLINI ARAŞTIRMANIN, BAŞKA DİLE GEÇMESİNE NEDEN MANİ OLACAĞI DA BAŞKA BİR GARABET!

DİNSİZ HEM KUR’AN’IN ARAP DİLİ VE EDEBİYATINA ETKİ ETTİĞİNİ KABUL EDER HEM DE SONRA BUNU “DİLBİLGİSİ HATASI” İLAN EDER! ETKİ EDEN, NASIL HATALI İLAN EDİLEBİLİR?!!

MÜTEŞABİH AYETLER KONUSUNDAKİ İDDİASINA CEVAP, ATEİSTLERE CEVAP BÖLÜMÜMÜZDE ELE ALINDI!

KUR’AN’IN KAYNAĞI KONUSUNDAKİ İDDİALAR İSE SİTEMİZDE BİR ÇOK YERDE ELE ALINDI:KUR’AN’IN KAYNAĞI NEDİR ADLI YAZIMIZ VE ORADAKİ UZANTILAR!

KUR’AN’IN TOPLANMASI VE ÜMMİ PEYGAMBER KONULARI DA ZATEN AYNI BAŞLIKLA CEVAPLARI İÇERİR.

NOT:Her okuduğun ile hemen telaşa kapılma, “zamanla” her cevaba ulaşılıyor, bunu bizzat yaşayarak gördüm!
Şu an iki üç konu üzerinde araştırma yapıyorum, dua et. selamlar

** ANLAMA SORUNLU DİNSİZLER İÇİN YAZIMIZA BİR CÜMLE EKLEDİK!:
Soruda iki farklı konu geçmektedir, ilki anlamı anlaşılamayan ayetler meselesi, diğeri saf Arapça iddiası! Kur’an cevap veriyor: Müteşabih ayette var Kur’an’da!

Allah razı olsun hocam Allah kolaylık versın sızden bır ıstegım olucaktı : Bos oldugunuz zamanlarda dınsız deıst blog sayfasına bır yazı detaylıca hazırlar mısınız yazıya ekledıgınızde bıldırım gelmıyor goremıyorum. Bos zamanınızda boyle bır sey yapsanız olur mu Allah kolaylık versin.

CEVABEN
Zaman…olsa!!
Dua et. soruna cevabı düzelttim, bi daha bakıver. selamlar

hocam rahatsız edıyorum ama aklımdakı soru yıne rahatsız edıyor cevabını bulamadım ayrıntılı bır cevap verır mısınız bu sefer iddia su : İçki, hicretin 6. yılında haram kılınmıştır. Muhammed 40 yaşında peygamber oldu(sözde) 23 yıl bu mesleği icra ettikten sonra vefat etti.Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke’de, 10 yılı Medine’de geçmiştir.Bunları içkinin Müslümanlar arasında ne kadar uzun süre içildiğini göstermek için anlatıyorum.

13 yıl boyunca Mekke’de, 6 yıl da Medine’de olmak üzere tam olarak 19 yıl rahatça kadeh kadeh içkilerini içmişlerdir Müslümanlar.Şimdi bunları ayet ve hadislerle kanıtlamaya çalışacağım:

Önce Ömer Muhammed’e istekte bulunur:
Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500 : 592: Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh) anlatıyor: Ömer: “Allah’ım, şarap hakkında bize tatminkâr bir açıklamada bulun” diye dua etmişti ki Bakara suresinde bulunan şu ayet indi: “Sana içki ve kumarı sorarlar de ki: “İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.” (Bakara 219).
Ve Bakara 219. ayet iner.Bu içki sınırlamasıyla ilgili ilk ayettir ve Hicretin 4. yılında inmiştir.Fakat tam olarak içki yasak olmaz yine içenler vardır.Sonra Ömer tekrar devreye girer:
Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500: Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) çağırıldı ve ayet kendisine okundu. Ömer yine: “Allah’ım şarap hakkında bize tatminkâr bir açıklamada bulun” dedi. Bir müddet sonra Nisa suresindeki: “Ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, -yolcu olan müstesna- gusledene kadar namaza yaklaşmayın…” (Nisa, 43) ayeti nazil oldu. Ömer (radıyallahu anh) çağırıldı ve ayet kendine okundu. Ömer yine: “Allah’ım şarap hakkında bize tatminkar bir açıklamada bulun” dedi.
Görüldüğü gibi Ömer’in siparişi üzere inen bu ayet sadece namaz zamanlarında içkiyi yasaklıyor.Normal zamanlar hala serbest.

Sonra:
Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500: Bir müddet sonra, Maide suresindeki ayet indi: “Ey iman edenler! İçki , kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?” (Maide 90-91). Ömer yine çağırılıp ayet kendisine okundu. Bu sefer “Evet Rabbimiz vazgeçtik, vazgeçtik” dedi.
Ve sonra Maide ayetleri iner Hicretin 6. yılında.Ve bu yılda tam olarak içki yasaklanmıştır. Tekrar görebildiğimiz gibi Müslümanlar toplam 19 yıl boyunca içki içmişlerdir.

Şimdi Müslümanların savunmalarına geçelim.Şüphesiz en meşhuru aşama aşama yasaklandığıdır. Peki ne kadar mantıklı? Tabi ki hiçbir doğruluk payı yoktur.

Diyelim ki doğru :

Muhammed neden bunun için 19 yıl bekledi?Hadi biz sadece Mekke döneminin tamamıyla,Medine döneminin 3 yılını alalım,böylece toplamda 16 yıl eder.Mantıksızlığı görüyorsunuz değil mi?Eğer aşamayla bıraktırmışsa neden 16 yıl bekledi?Zaten bu 16 yıl hesabı aşama işinin mantıksızlığını gözler önüne seriyor.Muhammed’in işine geliyormuşki 16 yıl boyunca beklemiş(daha fazlada düz hesap yapıyorum). Şüphesiz ki daha kısa sürede bırakabilirlerdi.

Muhammed Zeyd’in karısı Zeyneb’i Zeyd’den alırken,koskoca geleneği bir anda kaldırıyor.Eğer aşama işi varsa koskoca geleneği nasıl kaldırıyor bir seferde?

Köleliği neden kaldırmadı peki? Bir seferi geçtim aşamayla olanına da razıyım?

Görüldüğü gibi Muhammed uzun yıllar içkiyi yasaklamamış,19 yıl gibi çok uzun bir sürede yasaklamıştır.Bunun kıvrılacak bir yanının olmadığı çok açıktır.Ayrıca her ne hikmetse her defasında Ömer’in isteği üzerine ayet iniyor.Acaba Muhammed Ömer’e göre mi yazıyor Kur’an’ı?

Sizlere bol aydınlık günler diliyorum böylece İslam’ın bir çelişkisini daha açıklamaya çalışmış oldum.

hocam nolur detaylı bır acıklama yapın

CEVABEN
İçki haram mı haram! Kalktı mı, kalktı! Kafirrin hesabına göre değil, hatta peygamberin kendi talebine göre de değil, Allah’ın istediği zaman ve yerde, Allah’ın kanunuları uygulanır. Hz Muhammed’in istediği bir çok şey Kur’an’da yok, istemediği ise var. Zeyd’in hanımı ile evlenmeyi istemediğini biliyoruz ( Efendimizin evliliklerinde bu konu işlendi) Bazen müşrikleri İslam’a davet ederken, önce zenginleri davet etmek istedi, ayetle uyarıldı, fakir ve kör birine öncelik vermesi istendi ki, bu konu ‘ zelle’ başlığı altında meşhurdur.
Kur’an’ı Hz Muhammed yazdı,iddiasında olanların ithamlarından biri de bu iddiadır ki sitemizde bu konuya da cevap verildi. “Kur’an’ın kaynağı nedir?, Kur’an’daki bilimsel ayetler, Oryantalistler ve Hz Muhammed” gibi yazılara bakılabilir.
Biz asla ‘kıvırma’ gayretimiz yoktur, bunları yazan sanki, eminim şu an alkol kullanmıyor da, yeşilay derneğine üye birisi ve ” keşke daha kısa sürede alkol yasaklansa idi” diye hayıflanan birisi… Asla değil! Dünyada içkiyi yasaklayan en büyük din (Şarap ve zemzem başlıklı yazı ve içki neden haram adlı yazı) İslam, bu konuda bile hala çamur atmaktan utanmıyorlar!
Kölelik başlıklı yazımıza bakıver, orada, “Kölelik ya da benzeri sistem hep var olacaktır. Kur’an bu yüzden kölelikten çok, onu ortaya çıkaran bozukluklarla savaşmıştır.” cümlesi çok önemli! Çağdaş kölelik; asgari ücretlileri veya sex kölelerini, köle olarak düşünen yok günümüzde, ne yazık ki!! Bu konuda ( Genelev, fuhuş, tele kız vs. ) bir kelam eden ateist veya oryantalist var mı? ( “Batı medeniyeti”, “modernizm ve kadın” adlı yazılara bakılabilir)
İslam tarihinde “Muvafaka-ı Ömer” enen bir konu vardır ve tüm bu bilgiler ‘İslamî kaynaklardan’ oryantalistlere ve onlardan ateistlere geçmiştir. Biz Müslümanların gizleyecek, gocunacağımız bir konu yoktur, bize atılacak iftiraları bile biz ( doğru yanlış olduğunu biz zaten söylüyoruz, bizim kaynaklarımızdan bularak saldırmaktadırlar ki bu konuda da, “Müslüman alimlerin objektifliği” adlı yazıya bakılabilir.) Muvafakatı Ömer konusuna ise, ‘Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar’ adlı yazıda, ‘Hz Ömer’den alındığı iddiası’ başlığı altında değindik!
Başa önersek, İçki, hicretin 4. yılında haram kılınmıştır. İçki’nin haramlığı hakkında, Mekke’de bir ayet, Medine’de 3 ayet inmiş ve bu kademeli haram kılma metodu ‘başarılı’ olmuştur! Amerika 13 yıl (1920-1933) boyunca hem de her türlü polisiye tedbire rağmen içki yasağını başaramadı! 250 milyon dolar masraf ve yüzlerce idam ve binlerce hapis ve yüz milyonlarca dolar para cezasına vs. rağmen! Kur’an, 13 yıllık işkence döneminden sonra azıcık ümmetin nefes aldığı Medine döneminde 3. yılında bu yasağı ilan ediyor ve tamamen başarılı oluyor.

Polisiye tedbirler ile ABD’de içki yasağı ve sonucunu ile İslam’ın tedricen uyguladığı eğitim ile sonlanan içki yasağı ve sonuç!
“Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: “Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti.” (Bodley, Hazreti Muhammed, s.105) “Oysa önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 304)

Ateistin iddiasının tuhaf bir diğer bölümü olan, sanki efendimiz de ( Haşa) içki içiyordu da kendi bırakamadığı için içkiyi yasaklamadı şeklinde alttan verdiği mesajı ne müşrikler ne oryantalistler hiç bir zaman dile getirememişlerdir, bu da ateiste nasip (!) oldu…
Bu ayet inince efendimiz – bak bu söz hadis, yani bu defa ayet yani Allah değil, efendimiz konuşuyor ve ayeti ‘beyan’ ediyor: “Muhakkak ki Allâh; içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir!” buyurdu. (Ahmed, I, 53; II, 351; Nesâî, Eşribe, 1-2; Hâkim, II, 305/3101); “Sarhoşluk veren her şey haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” (İbn-i Mâce, Eşribe, 10; Nesâî, Eşribe, 24, 48); “İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V, 238); “Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimse, üzerinde içki bulunan sofraya oturmasın!” (Tirmizî, Edeb, 43/2801)
TOPLUM ARTIK HAZIR OLUNCA Ayet indi ve , “Medîne sokaklarından içki aktı.” (Buhârî, Tefsîr, 5/11) Hedef on ikiden vuruldu ve sahne kapandı!
‘Kur’an’ yani Allah azze ve celle, Mekke de toplum hazır değilken yasaklama ayeti inse ve o anda herkes bırakmasa bu İslam düşmanları ne yazacaktı? Medine’de ilk üç sene içinde yasaklasa ve içki Medine sokaklarında akmasa idi ne diyeceklerdi? Aktığında dediklerine dikkat!
Kafirler ( Hıristiyanlar da dahil ateist, agnostik, deist, nihilist, misyoner ve oryantalistler) İslam’a saldırmak konusunda hiç bir hususu, konuyu atlamazlar, onlar için hak, doğru, adalet gibi hususlar önemli değildir, temel metotları ‘çamur atmak’tır! Kime tutarsa!
Tutmasın! Zaten tutmadı, tutmuyorda…
NOT, RAHATSIZ ETMİYORSUN DELİKANLI AMA ZAMAN PROBLEMİM VAR, İŞ ÇOK, ZAMAN VE KİŞİ AZ…DUA ET!

hocam Allah rızası ıcın son yorumumu kelımesı kelımesıne DETAYLICA cevaplar mısınız aklıma cok takıldı ıckı ve kole meselesını ama kaynak sunmayın kopyala yapıstırda olur yeter kı yorumuma yazın

CEVABEN
“SON SORU” YA CEVAP VERİLMİŞTİR!
MÜSADEN İLE, ASLÎ İŞLERİME DÖNÜYORUM DELİKANLI.
GÖRDÜĞÜN GİBİ CEVAPLARIN ÇOĞU SİTEDE, KONULARINA GÖRE DAĞILMIŞ HALDE VAR.
SİTE YAZILARINI OKUMADAN BAŞKA SORU YASAK!
SEN DE ATEİST SİTELERDEN UZAK DUR, EN AZINDA BEN KAFAMDAKİ İŞLERİ YAPIP, KİTAPLARI OKUYANA DEK! :))
CEVAPLAR YA SİTEDE VAR YA DA ” ZAMANLA, TEDRİCEN ? ” SİTEYE EKLENECEKTİR, Bİ-İZNİLLAH!
NOT: BUNDAN SONRA SORACAĞIN SORULARI KENARA NOT EDECEĞİM, SİTEYE EKLEME SIRASINDA KOYDUĞUM KONULARLA ÖRTÜŞÜNCE CEVAP YAZACAĞIM!
DUA ET, SELAMLAR.
BU RİCA DA ÇOK CİDDİYİM, LÜTFEN BENİ KIRMA;
ARAMIZDA KALSIN, BANA KAHVALTI YAPTIRMADIN, ŞU AN ÖĞLE EZANI OKUNUYOR VE BEN ŞİMDİ KAHVALTIYA BAŞLADIM … ?

hocam ısıd ıle ılgılı bır yazınız var mı bulamadım da

CEVABEN
Tekfircilik, Haricilik, Gulat şia…
Listede varda, sıra gelmiyor!
Ümmete bela akımlar!

hocam Allah razı olsun bıde soyle bır ıddıa var tarlan ve curcan katlıamında araplar turklerı katlettı bu konu hakkında yazınız var mı ara kısmında goremedım

CEVABEN

TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMASI- TÜRKLR HAKKINDAKİ HADİSLER BÖLÜMÜNDE BU KONU, BİLİNEREK ATLANMIŞTIR!
MOĞOL KATLİAMI, HÜLAGU VAHŞETİ…TARİHTEN DERS ALINMALI, AYRILIK TOHUMLARI DEĞİL!
CEZAYİR’İ BM LERDE DESTEKLEMEYEN TÜRK, ARAP AYDINLARI ASAN OSMANLI…LİSTE UZUN!
ALMANYA VE FRANSA II. DÜNYA SAVAŞINDA BİRBİRİ İLE SAVAŞTI, SAVAŞTAN 5 YIL SONRA BİRLEŞTİLER, AB Yİ KURDULAR…
BEN OLAYA BURADAN YAKLAŞIYORUM…
NOT: İSLAM YAŞANIRSA TESİR EDER, BU KONULARI Bİ SÜRE ERTELE ARTIK … LÜTFEEEENNNN … ?
SELAMLAR

Hocam sizden bir mantık almak istiyorum lise okuyorum lisede bize bı ilahiyatci hoca konferans vermişti soru sormuştu doğru bilene 6 kitap hediye edicekti ben doğru bildim 6 cilt araştırma inceleme kitabı yazmis bana verdi eve gittim kitabı bı göz geçirdim hoca kendini yok 4 üni bitirdim ingilizce biliyom falan diye tanıttı kitabın kaynaklarına baktım fetullah gulen den kaynak almış Kur’an’a atfedilen bilimsel ayet yalanları diye bı başlık acmis ateist sitelerin yazısını koymuş bide 6 cilt hocam fıkıh daha ağırlıklı yani demek istediğim ben dinimi nereden ogrenecem herkes kendi kafasına göre konuşuyor ilahiyatçı hoca dediğim adamv6 cilt hayvan kadar kitap yazmış ama dedigm bölümdeki yazı ateist site kopyala yapistir neymiş Kur’an bilim kitabı değil öğüt kitabiymis o kadar umitlenmistim sonunda adam gibi dinimi ogrenecem diye adam edip yukselden fala yararlaniyor hele Fetullah i gördüm direk bıraktım kitabı hocam ben dinimi nereden ogrenecem herkes tarikatlara ayrılmış kendi kafasına göre biseyler söylüyor adam bir meal hakkında nerdeyse bütün mealciler yanlış tek Süleyman Ateş doğru çevirmiş diyor . Kendi nefsine göre hareket ediyor hocam bana doğru düzgün sağlam kaynaklı dinimi ogrenebilecegim bı kitap ismi verseniz olur mu nolacam bizim halimiz İslami parça parça ettik 

CEVABEN
Bunlar doğal!
İnsan aklı varsa orada farklılaşma doğar.Sola bak mesela; sol, sosyalizm, demokratik sol, demokratik sosyalizm, sosyalist demokrasi, sosyalist demokrasi, komünizm, liberal sol…İnsan varsa bir yerde, anlamada farklılık normal! Neyse,
Sen diyanet yayınları, mealleri, ilmihalleri ile başla. Özellikle son dönemde süper eserler yayınlıyorlar.
Rahat ol, sakin sakin; adım adım…selametle
Not: yazdıklarının hepsini tek mesajın altına (Kur’an’da çelişki yoktur) ekliyorum, mesaj bölümü forum sayfası gibi oldu ?
Not 2: Ben ilahiyatta başlamıştım ateizm araştırmalarına, sen lisede, demekki beni geçicen, bu güzel. Ama önce yaşa; araştırmalarını yıllara yay..selametle

hocam elımden geldıkce bu tur konulardan bır sure yanı sızın ısınız bıtene kadar uzak durmaya calısacagım ? bıde ben bı blog sıtesı actım da https://ibfd1.blogspot.com/ sızın yazılarınızdan kaynak vererek paylasabılır mıyım

CEVABEN

HAYIRLI OLSUN
DÜKKAN SENİN :))

hocam bu kıtaplar ucretlı demı muftuluklerde var dıyorsunuda kıtaplar ucretlı mı ucretsız mı https://yayinsatis.diyanet.gov.tr/ateizm-cikmazi mesela bu 6 lıra 240 sayfa

CEVABEN
Tümü ücretli. Ama bu kitap müftülük değil, diyanet kitap evlerinde bulunur
Ama bunu okumamıştım, bunu da listeye aldım sayende..
Acele etmezsen bir iki seneye buna da sıra gelir, inşallah.
Bu tür eserleri sonraya bırak. Önce temel eserleri tavsiye ederim:
İslam tarihi, tefsir, hadis, kelam, daha da öncelikli olanı, ilmihal.
Ateizm, II. aşama olsun, önce temeli at. Klasik bilgileri oku, bence…selamlar.

hocam bu ıckı ıle son olarak su soruyu sormak ıstıyorum

1- hz Muhammed ıckı tam haram kılınma ayetı ınmeden once ınsanları ıckı ıcmemeye tesvık edıyor muydu hadıs var mı

2- son cumlelerınızı anlamadımda dedıgım gıbı ılmım daha yok bıraz daha acıklar mısınız

2 soru 2 cevap sonra insaAllah kafamdakı sorular bıtıyor

CEVABEN
Bir çok hadis var ama asıl unutulmaması gereken;
Allah’ın emir veya yasaklarını Hz Muhammed’in açıkladığıdır. Yani önce ayet gelir (emir veya yasak) sonra hadis buyrulur.
Ayetin sınırları içinde bir çok hadis var, sanal da rahat bulursun ama yukarıdaki kuralı unutma.
Emir yasağı Allah kor, Resul açıklar , uygular , gösterir . Kısaca ayet- hadis ilişkisi , formülü budur.
Içki dört aşamada haram kılınmıştır Mesela bir aşamada, namaz kılacağını zaman içki içmeyin anlamına gelen bir ayet vardır Bir önceki cevabım da bunu kast etmiştim.
Selametle

hocam soru o deıl recm le ılgılı hz omerın hadısı var mıs recmle ılgılı onu soruyorum kecı ayetı falan yemıs

CEVABEN
1- “Recm konusunda ayet inmişti. Bu ayet, karyolamın altında bir sayfada yazılıydı. Resulullah (sav) vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir keçi gelip onu yedi ve ayet Kur’an’dan çıktı.” (İbn Mace, Nikah, 36)
Hz. Ömer’den recm ayetiyle ilgili önceden ayet olduğu sonra Allah tA’rafından Kur’an’dan tilavetinin kaldırıldığı rivayetini aktaran ravilerden bir kısmı, cerh ve tadil âlimlerince zayıf kabul edilmiştir. (Tirmizi, Hudud, 7; İbn Ebi Hatim, Kitabü’l-Cerh ve’t-Tadil, IX, Beyrut 1953, s. 265; Hâkim, Müstedrek, 4/360) Subhî Salih, rivâyetlerin ahâd (bir veya bir kaç kişinin) haberi olduğunu, dolayısıyla bunların ayetin varlığı hususunda bir katiyet ifade edemeyeceğini söyler. (Subhi Salih, el-Mebahis, s. 265; Veysel Güllüce, Ayetlerin Mensuh Sayılmasında Rol Oynayan Yaklaşımlar, 2006, İstanbul ) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibul Kemal 24/422) İmam Müslim, İmam Malik de rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü, Ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir. İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443) Ahmed bin Hanbel de rivayeti sahih kabul etmediğini söylemiştir .(43/343) Zehebi de bu rivayetlere münker demiştir. (Siyer-7/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kaale alınır, meçhul tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Tarihu Bağdadi Hatib 1/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir!
2- Rivâyetlerde gelen Recim âyetinin metni, farklılık göstermektedir. Bu ise, bu metnin âyet olma ihtimalini zayıflatıyor. zaten bu rivayetler ehad yani, mütevatir olmayan rivayetlerdir! Kısaca hem metin sorunludur hem de rivayet zinciri yani hadisi aktaranların seneti mütevatir/kesin değildir!
Rivâyeti detaylı bir şekilde inceleyen Selçuk Çoşkun, muhtemelen hadiste râvi tasarrufunun ( Hadis metnine ekleme yapması şeklinde bir müdahelenin) vuku bulduğu kanaatine varmıştır. Ona göre recm âyetiyle ilgili rivâyetin farklı tarîklerinde, ‘âyet’ kelimesi geçer. Bazılarında ise geçmez. Diğer bazılarında ise “Allah’ın indirdiği bir farz olarak” ifadesi yer alır. Bunlar, lâfızda birliğin olmadığını gösterir. Ayet olsa idi, üzerinde uzlaşılması gerekirdi. Bu mesele, ‘manayla rivâyetten’ kaynaklanan bir râvi tasarrufudur. Rivâyette geçenin âyet olduğunu kabul edersek, bu, her zaman Kur’ân âyeti anlamına gelir mi? Ayrıca rivâyette geçen “Kitab” her zaman Kur’ân manasına gelir mi? Çoşkun’a göre bu her zaman böyle değildir. Çünkü;

I. Tevrat’ta recm âyetinin olduğuna dair rivâyet vardır. Bu, âyet kelimesinin Tevrat cümleleri için de kullanıldığını gösterir.

II. “Recm âyeti Allah’ın Kitabı’nda vardı” demek Allah’ın hükmünde vardı, demektir. Bütün bunlar Kur’ân’da böyle bir âyetten bahsedilemeyeceğini gösterir. Râvilerin Kitab kelimesinin Kur’ân veya âyet zannederek tasarrufta bulunmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. (Bkz.Hadîse Bütüncül Bakış, s. 233, 236)
3- Şeyh kelimeleri yaşlı erkek ve yaşlı kadın demektir. Bu kelimelerin anlamına göre, evli olsun, olmasın, kırk yaşını geçenler/yani yaşlı olanlar zina ettikleri takdirde recim cezasını görürler. Yaşları kırkın altında olanlar -yaşlı sayılmadıklarından- yine evli olsun olmasın yalnız yüz değnekle cezalandırılır. Bu ise, recim cezasını yaşlı olsun, genç olsun, evli olan herkes için geçerli olduğunu ifade eden pek çok hadise ters düşmekte ( Cezerî, el-Fıkhu ala’l-Mezahibi’l-Arbaa, IV/258-259) iken, recmin olmadığını kabul eden kişilerin görüşleri ile de, ters düşmektedir. Yani bu rivayet recmi kabul eden görüşe de recmi kabul etmeyen görüşlere de zıt, çelişkili bir rivayettir. Yani rivayet hüküm olarak da sorunludur!
4-Kur’an’ın yazılması esnasında – ki bu konu sitemizde, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazıda ele alındı – herkesin, bildiği, ezberine aldığı, sayfasına yazdığı âyetleri getirmeleri istenmiştir. Bu görevi yerine getirmek, İslam inancına göre, hem Allah’a, hem Resulüne hem de halifeye karşı bir sorumluluğun gereğidir. Durum böyle olunca, Hz. Ömer gibi sahabilerin bildiği ve ezberinde bazı âyetler bulunduğu halde, bunu ortaya koymamaları düşünülemez. Kaldı ki, Kur’an’ı bir araya getirenler, birer hafızdırlar. Özellikle heyet başkanı Hz. Zeyd, Hz. Peygamber’in vahiy katibi, Kur’an hafızı, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in güvenini kazanmış büyük bir insandır. Böyle bir olay olsaydı, en az birkaç kişinin daha bilmesi ve bunu heyete bildirmesi kaçınılmazdı. Hz. Zeyd b. Sabit de herkesten önce bunu bilmesi gerekirdi. Hem vahiy kâtipleri hem de hafız olanların içinde bulunduğu Kur’an’ı toplama heyetinde hiç kimsenin böyle bir noksanlığı fark etmemesi mümkün değildir. Hem unutmayalım ki, ayetlerin Kur’an’daki mevcut tertibindeki sıralamanın, vahiy ile tespit edilmiştir. (Suyutî, İtkan, I/76-83; Profesör doktor Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 49) “Ayetlerin sureler içerisindeki sıralamasını tertibini bizzat Peygamberimiz, Cebrail’in yönlendirilmesi doğrultusunda yapmıştır. Ayetlerin hangi sure içinde, surenin hangi sureden önce ya da sonra yer alacağı o zaman belirlenmiştir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 75)
5- Zinanın cezası bellidir, ayetle sabittir: “Zina eden kadın ve erkeğin her birisine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin.”(Nur, 2)- Konu sitemizde, ‘Had cezaları’ başlığı altında işlenmiştir.”
6- Konuyu tamamlayan, “Müslüman alimlerin objektifliği” adlı yazıya bakılabilir.

Hocam tamam anlasma var ama anlasmayı soyle duzenlesek olur mu ?

o 2 hads sorusuna cevap versenız bıde varaka oldukten sonra vahıy bır muddet kesılmıs bunun sebebını soylesenız bende artık Allah ın ıznı ıle soru sormasam olur mu bıde yasamaktan kastınız nedır

CEVABEN
-Kısaca-
“Kiyamet gunu aziz ve celil olan Allah soyle buyuracak: “Ey ademoglu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin!” Kul diyecek:”Ey Rabbim, Sen Rabbulalemin iken ben seni nasil ziyaret ederim?” Rab Teala diyecek:”Bilmedin mi, falan kulum hastalandi, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eger onu etseydin, yaninda beni bulacaktin!”
(Muslim, Birr 43)
Her şey Allah’ın iradesinde ama Allah vasıta kullanarak olayları tecelli ettirir. Kur’an’ı ben koruyacağım ( Hicr, 9) der ama yazım ve ezber işini Hz Ebu Bekir ve hafızlara yaptırır. Herkeste bu hayırlı işte aldığı role göre sevap kazanır. Muhammed suresi 7. ayeti de buna örnek verebiliriz: Ey iman edenler! Eğer siz (cihad ederek) Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım edip zafere ulaştıracaktır.
Bakış açısını kavradı isen, sorunun cevabı bu mantıkta…
Varaka öldü, ondan vahiy adı altında ayetleri alıyordu, o nedenle bir süre vahiy gelişi olmadı anlamı çıkarmak mantıklı değil,
1- Bu konu sitede ele alındı, Kur’an’ın kaynağı nedir başlıklı yazıda
2- Vahiy sonra gelmeye devam etti, – haşa – yeni Varaka mı bulundu, kimse “önce varaka sonra başka biri” iddiasında bulunmadı, …
3- Bu bilgi, direk islami kaynaklarda geçer, gizleyecek bi şi olsa, neden kendi ayağımıza kurşun sıkalım. Olay tamamen bir tevafük, bi bakıma, rastlantı….
SON SORU: Yaşa; namazın faydası – hümanizm adlı yazıda var- var ama onu bilmek, okumak vs. işe yaramaz; YAPMAK gerekir!
OKU, temiz ol, yardımlaş, güvenilir ol…göreceksin, soru sorun takıntı bitecek…
bana da dua et.

hocam Allah razı olsun sizden. Çok şükür o yazınızı okudum varaka ile ilgili olanı. Okuduktan sonra şunu anladım. Bu bilgiyi ben kendi kendime söylemem bunu bana ancak şeytan VESVESE ile ulaştırır. Bir ricam olucaktı. Yazılarınızı kaynak vermeden paylaşsam olur mu çünkü kaynak verirsem art niyetli kişiler bu kaynak sağlam değil dicekler veya da sizin siteye çökecekler.

CEVABEN
Amin
dükkan senin, …
dua bekleriz ?
Allah istikametten ayırmasın!

hocam Hakikatin İzinde-Din Bilim ve Ateizm kıtap yenı cıktı ben alamıyorum da sız alsanız sıtede ozetını cıkartsanız olur mu

CEVABEN

Yazar türkiyede biraz sorun çıkarsa da amaç ateizme cevap…
Deizm ve Ateizm Çıkmazı ile bunu listeye aldım zaten!
Ama en erken seneye onlara sıra gelir…liste uzun…

hocam rahatsız edıyorum ama Kur’an okurken su ayet kafama takıldı Denizlerde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi de O’nun kudretinin delillerindendir.(sura 32 )

Eğer O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler. (sura 33)

hocam ruzgar gemıyı durdursa bıle o zamanda kurek vardı bırı cıkıp soyle dıyebılırdı “ey Muhammed rüzgar olmazsa kürek var.” hasa hasa ayet hata mı ıcerıyor

CEVABEN
Her şeyde hata aramasan?! ?
Burada rüzgarın oluşumu ki kurallar silsilesidir, yapana işaret vardır ve;
gemilerin suda batmaması yani suyun kaldırma kuvvetine dikkat çekilir ayrıca da günümüzde bile kömürden patrole ve nükleer santrale … hep O’nun belirlediği kurallar ve yarattıkları ( akıldan enerji maddelerine dek) kullanılmaktadır.
Bunlar hep ONDANDIR, O’na işaret eder!

hocam bır sorum olcaktı erdogan aydının nasıl musluman olduk kıtabında kendsı ıturklerın zorla musluman oldugunu DETAYLI VE KAYNAKLARLA acıklıyor kıtap 300 KUSUR sayfa sızın yazınız sankı bıraz sonuk kalmıs gıbı dusuncenız nedır

CEVABEN
Furkan kardeşim,
Oryantalistler, Yuhanna ed-Dımeşki’den beri İslam’a saldırılır. Yani 1400 senedir ve milyonlarca dolar yardım, binlerce akademisyen … vs. + ateistler! Yani, sayfa sayısını kıyaslıcaksak olursak, bu dükkanı çoktan kapatmamız lazımdı!
Ben bir ( sayı ile; 1 ) kişiyim. Oryantalist veya ateist vb. zümreye cevap verenler, saldıranların onda biri sayısında bile değildi hiç bir zaman! Ama bir gün işin uzmanları davulu ele alınca, tokmağın sesi daha gür ve daha kalın olur, merak etme, o zamana dek tek davulcu, devam!
“Yüzlerce, hatta binlerce” iddia ortada, geneli ile cevaplar verilmiş midir, aynen verilmiştir!
Kelime kelime cevap yazdığım dönemler de oldu ama, şu an bile, ‘site çok yoğun bilgi dolu, okunmuyor’ eleştirisi alıyorken, … bundan uzun zaman önce vazgeçtim. O eski günlerdeki gibi her cümle, iddiaya cevap yazsam, kimse okumaz bile! E amacımızda, kitlelere cevapları ulaştırmak bizimde!
Her iddia için, ‘yeteri’ kadar cevap vermek en ideali, bizde ( bende) onu yapıyorum!
“Nice az sayıda bir ‘topluluk’ Allah’ın izniyle çok sayıdaki ‘topluluğu’ yenmiştir.” ( Bakara, 249)
SAYI, NİCELİK, KANTİTE YE DEĞİL; KALİTE, NİTELİĞE BAKALIM, NE DERSİN !?… ?
Not 1: Site amacımız bölümünde en sona yazdım: “Zamanla yeni kaynaklara ulaştıkça, cevaplar daha da kaliteleşiyor” diye! Yani işin farkındayım ama; soru çok, zaman ve kelle sayısı az!
Not 2: Yıllardır hayalim: Alanında uzman akademisyenlerden oluşan ( Tıpçısından uzay bilimcisine, müfessirinden kelamcısına … ) bir ekip ile, sıra sıra ve tek tek, tek işi ithamlara cevap veren bir ekibin içinde olmak! Hatta bu talebi, bu konu üzerinde araştırma yapan Prof. Mahmut Hamdi Zakzûk (islamicevaplar.com/oryantalizm-veya-medeniyetler-hesaplasmasi.html) ve Prof. Özcan Hıdır (islamicevaplar.com/batida-hz-muhammed-imaji.html) dile getirmişlerdir ama tekrar hatırlatalım: İftira çok, işe eğilen ise az! Zaman, zaman, zaman… Cevap var ama kelle sayısı ve zaman az! Cevap veriliyor ve zamanla cevap kalitesi artıyor! Ama yine aynı karardayım, uzman ekip bile bu işi yapsa, sayfa sayısı az ve yazı dili sade olacak!
Not 3: 30 yıldır ateist eserler okurum, cevapları kenara not ederim ama bir gün site veya kitap çalışması düşünmediğim için, son 8-10 sene hariç okuduğum eser ad ve sayfalarını hiç kenara not etmemiştim. Bu da bugün kaynak gösterim sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Ama emin ol, OKUMADAN buraya bir şey aktarmadım, buna da kader diyelim…

hocam acıl yardımınıza ıhtıyacım var sızın arap dıl bılgınız var ama hocam lutfen cevap verın bu cok onemlı Allah rızası ıcın: enbıya 33 te gece ve gündüz ayrı 2 gök cismi mi sayılıyor kı sayılması lazım cunku eger sayılmassa tesnıye kullanılması lazımdı dıyorlar eger sayılmassa hasa dıl bılgısı hatası olurdu dıyorlar

CEVABEN
Kur’an ve teşbih yazımızı oku. oradaki gece gündüz bunların gerçekleştiği DÜNYAYA işaret eder. Hemen sonra ay ve güneş gelir ve hepsinin yörüngesi vardır, denir!Yani ayet ilmi bir gerçeğe işaret eder. Ay, güneş, dünya yörüngeye sahiptir, der. Bu ayetten bile hata arayana ne demeli?!

hocam anlamadım ? mantıgı anlamadım yanı bıraz daha detaylandırır mısınız

﴾106﴿ Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kald‎r‎r veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her ‏eye kādirdir.(bakara 106) hocam bu ayetın gunumuzdekı hukmu duruyor mu

CEVABEN
ALLAH AZZE VE CELLE İMTİHAN OLAN İSTİSNALAR DIŞINDA KURALLARINI DEĞİŞTİRMEZ!
Tabiat kurallarından İslamın emir ve yasaklarına… Ama azan kullarına imtihan için istisna ceza hükmünde yasaklar getirebilir – Yahudilere cumartesi balık yasağı gibi – Ama istisna kaide-kuralı bozmaz!
Kullarına merhametli olan Allah azze ve celle, aşamalı olarak kurallarını kullarına uygulatır – mesela içki yasağı –
Aynı şartlar oluşunca, hüküm yeniden aşamalı uygulanır. Yani bu ayette evrenseldir! -Nesh konusu-
kısa ama geniş anlamı bu

hocam selamunaleykum. ben bı kıtap aldım. barıs peygamberı hz muhammed (s.a.v) kıtabın yazarı sınan yagmur hocam kendısı ılahıyatta YUKSEK LISANS yaptı ama bıde sıze danısım dedım verdıgı bılgıler dogru mudur cunku wıkıpedia gibi sitelerde bıyografısı yok ınsaAllah bosa almamısım dır

CEVABEN
Aleykümselam delikanlı, ne yazık ki bu yazarın eserlerini, ilgi alanımın dışında olduğu için herhangi birini okumadım ama Diyanet Yayınları’ndan başlarsan daha emin ve ilmi olur zannediyorum.dualarında unutma.

hocam es selamu aleyke bir sorum olacaktı babam zanında ruhul beyan tefsirinin tamamını almıs yaklasık 20 kusur cılt tefsırı tavsıye eder mısınız ısmaıl hakkı hazretlerı hakkında fazla bır bılgıye sahıp degılım de ???? hocam bır de ımam gazalı hzretlerinin kitapları var islam ahlakı vs kendisi hakkında olumsuz seyler soylenıyor okumamı onerır mısınız ve kendısı hakkında KISACA bılgı verırmısınız nasıl bırıdır dıye

CEVABEN
Açıkçası, bu tefsir bstini içeriğe sahip bir tefsir yani bazı zorlama yorumları içerisinde barındırıyor.
Daha önce de söylediğim gibi Diyanet’in tefsiri veya Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini tavsiye ederim.
Gazali’nin tüm kitaplarını tavsiye ederim Sadece, hadislerde bazen uydurma olanlarıda kitaplarını almış ama geneli itibariyle başta, İhya olmak üzere tüm eserlerini tavsiye ederim. hakkında ileri sürülen iddialar çoğu, onu tanımamaktan, önyargıdan kaynaklanıyor.kendisi eski bir felsefeci Ama eserlerinde yine felsefi metotları kullanmıştır, hataları, insan olmasından dolayı mutlaka vardır ama, ondan alınacak çok şey de vardır, tavsiye ederim.
Not: felsefecileri tekfir ettiği meseleler konusunda kendisine katılmıyorum bunu da belirteyim, sitede de bu konuyu ele aldık.

Ece
ece42@gmail.com

iyi de ilk müslüman kim sorusuna yanıt alamadım ben. Bana bir açıklama yapar mısınız:)

CEVABEN
Ece Hanım,
İlk Müslüman; İlk insan Hz Adem’dir!
Zamanla İslam’ın emir yasakları insanlarca unutuldukça, İslam’ın emirleri ile gelen her peygamber, kavminin içindeki ilk Müslüman’ı ve ilk tebliğcisi olmaktadır.
İnsanlıkta ilk Hz Adem, kavmi içinde ilk; gönderilen peygamber.
Cevap yeterli zannederim. Selamlar
Ekstra detay için, “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazıya bakılabilir.

Sorgulayan Müslüman
ottoman43043@gmail.com

Allah sizden razı olsun

AMİN, ECMAİN GÜZEL KARDEŞİM

Kadir
narino_23@hotmail.com
Emeğinize ve yüreğinize sağlık. Şu ateistler inançlı insanlara koyun deyip durur ama çelişkili olduğu iddia edilen ayetlere ise balıklama atlarlar.
EYVALLAH KADİR KARDEŞİM,
ÇELİŞKİ VE TUTARSIZLIK ATEİZMİN ÖZÜNDE VAR VE PRENSİP VEYA METODOLOJİ DİYE DE BİR DERTLERİ YOK, NEDENSE…
MUHABBETLE.
M. EHAD

Sorgulayan Müslüman
ottoman43043@gmail.com

Siz varya siz Kralsınız kral Allah yolunuzu her daim açık eylesin

ESTEĞFURULLAH, AMİN, ECMAİN…
KARDEŞİNİZ VE DUALARA MUHTAÇ GÖNÜLDAŞINIZ’DAN SELAM VE MUHABBETLE

Furkan
haruncan5625@gmail.com

Necm 27 de
Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar.
Der ama ateistlerde ahirete inanmaz ama onlar meleklere dişi ismini takmiyorlar ? Bu felsefi bir çelişki değilmi?

CEVABEN
Mekkeli müşrikler ahirete inanmazlardı: “Bu size va’d edilen, çok çok uzak bir şey” (Mü’minun, 36), “Hayat sadece bu dünya hayatıdır, ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zamanın geçmesi helâk eder” (Casiye, 24), “Kıyamet vaki olmayacak” (Sebe, 3), “İlk halimize geri çevrilecek değiliz” (Naziat, 10-12) “Biz azab edilecek değiliz” (Şuara, 137) diye bazıları kesin, bazıları da, “Biz kıyamet saati nedir bilmeyiz, biz sadece bir zan içindeyiz, yakinen bilip inanmıyoruz” (Casiye, 22); “Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, biz tekrar mı diriltilecekmişiz?!” (Mü’minûn, 82; Sâffât, 16; Vakıa, 47)
Mekkeli müşrikler ile ortak noktaları bulunuyor diye her ayeti de kendilerine yontmasın ate arkadaşlar, bu ne kibir yahu ????
Bu ayet Mekkeli müşriklerden bahseder. O zamanki muhataplar müşriklerdir. Benzer zihniyetin devamına ateizm veya oryantalizm denebilir mi, bence evet! Ama küçük farklılıklar vardır. Mesela o dönem ki müşrikler putlara tapardı, günümüz ateistleri de kendilerine idol ( Putlar) bulmuşlardır. Farkında değillerdir ama belli insan veya fikirlere toz kondurmaz, hatasız hatta tanrı/peygamber ilan ederler. Örneğin ateist Lawrence Krauss, cinsi sapık Jeffrey Epstein için “peygamber” sıfatını kullanır. Komünist ( Ateist sosyalist rejim) ideolojide parti liderleri putlaştırılır. Konuya verilecek bol örnek vardır, uzamasın, konuya dönersek;
Mesela 20 ayette de melekleri kız hatta putlara bile kız isimleri verildiği ( aynı sure, 19. ayet ) bahsedilir. Erkek çocuklar kendilerine, hakir gördükleri kızları (Nahl,58-59; Zuhruf,17-19) melek veya put vasıtası ile tanrıya izafe ederler.
Not, Sitemizin amacı adlı sayfada, “Mekkeli müşriklerde; deist, komünist ve oryantalist izler!” adlı minik bir dipnotta da benzer içerik vardır, selametle

Iyide allah Kur’anda ” bu apaçik kitaptır diyor ve biz kıyamete kadar sürecek kitaptan bahsediyoruz ve apaçık şekilde ” AHİRETE İNANMAYANLAR ( ateistler , budistler , hindular , afrika ve amerikan yerlileri vb.) MELEKLERE DİŞİ İSMİNİ TAKIYORLAR ” Der
Iyide budistlerde hindularda ve amerikan ve afrika kabileleride ahirete inanmazlar ama onlar meleklere dişi ismini takmiyorlar zaten onlar meleklerede inanmaz ? Insan inanmadiğı şeye nasıl dişi sıfatını taksın?? Ve ayrica bu ayet müşriklere hitap ediyorsa neden ayette müşrikler demezde daha genel tanım olan ” ahirete inanmayanlar ” der ????

CEVABEN
Kur’an yine açık kitap ama okumasını bilene! Kur’an hangi konudan bahsediyorsa o konudaki tüm ayetleri bir araya toplayıp sonuca gitmelidir. Kur’an’ın indiği dönemde muhatap alınan kesim müşriklerdir. Zamanla Hırisityan ve Yahudiler… de muhatap kabul edilmiş ama ana tema ve mücadele daima müşriklerle olmuş! ( İsa tasvirli putları düşününce aslında müşriklerle Hırisityanların farkı var mı ayrı konu!) Ahirete inanmayanlar hitabından kasıt, Kur’an geneline bakınca zaten müşriklerdir, mesele, Kur’ana bakışımızın yanlış olmasında! Kur’an yorumlanacak, açıklanacaksa bunun kuralları vardır ve ilklerinden biri de aynı konudaki ayetlerin bir arada yorumlanması konusudur.
Ahirete inanmayanların “meleklere dişi ismi takma”sından kasıt nedir? Allah’a olan imanda zaafiyet olması, kendi ego, kişilik veya ideoloji-dinlerini önceleyip, inandıklarını iddia ettikleri yaratıcıya tazim, görevlerinde kaypak olma, lakayt davranmaktır. Bu açıdan bakınca, Hıristiyanlarda Allah’a dişi melek izafe ederek ahirete gereği gibi inanmıyorlar diyebiliriz, Yahudiler de zaten ahiret inancı çok muğlak hatta tevratta yok gibidir, onlarda dişi melek inancı vardır, mesela, Hz.Süleyman’ın yaptırdığı Bet Hamikdaş‘ın kapısının anahtarının üzerinde, Ahit Sandığının üzerindeki Kerublardan – meleklerden – biri olan, soldaki dişi Kerub’un resmi kazılıdır. Ayrıca Budizmde ahiret inancına karşılık gelecek bir çok inanış vardır. İlk dönem hinduizmde de ahiret inancı vardı, sonradan tenasüh inancına evrildi. Amerikan kızılderilileri ise Vakui adını verdikleri cennete inanırlar…!
Asıl meseleyi ıskalamamak lazım. ‘Gerçek’ , hakiki ahirete inanıyorlar mı? İçeriği ve özellikleri hak olan ahiret inancı hangisinde var, İslam hariç hiç birinde! Yoksa müşrikler de Allah’a inanıyor hem de Allah adı ile ama bu inançlarını Allah kabul etmiyor! Çünkü inancın içeriği sapkınca, yok hükmünde!
Bozuk inanç hemen hepsinde var ama hakiki inanç karşısında eriyen buz hükmündeler ve sonuçta her inan sisteminde yaradana, layık olmayan özellikler izafe ediliyor. Burada melek sadece bir örnek, asıl mesaj, kibir ile hareket edip, menfaat ve büyüklüğü kendine izafe ederler inandığı iddia edilen yaratıcı için samimi duruşların, eylemlerin gösterilmemesi.
Özetle, burada asıl üzerinde durulması gereken, ‘meleklere dişi isim verilmesi’ konusudur. Buradaki eylemin altında yatan mantık, insanların değerli gördükleri şeyleri kendileri için ayırırken, inandıklarını iddia ettikleri ama aslında ‘gerçek anlamı ile inanmadıkları’ hatta, kabul etmediklerini ileri sürdükleri ama zor anlarında kendisine yöneldikleri yaratıcı söz konusu olduğunda O’na gereken hürmet, saygı ve tazimin yapılmaması, ertelenmesi veya önemsenmemesidir. Gerçek anlamı ile inanılmayan veya reddedildiği iddia edilse de zihnin derinlerinde var olana, gerekli değerin verilmemesidir asıl mesele! Örnekler değişebilir, zihniyet daimi, devamlıdır, ne yazık ki!
Selametle

Kur’an kiyamete kadar sürecek kitap değilmiydi ? Hem ayet genel bir tanım yapar ve ayetin apaçik olduğunu söyler yani ahirete inanmayanlar diyerek genel bir tanım yapar . Peki Kur’anin yazari geleceği bilmiyormuydu? Felsefeyi bilmiyormuydu? Bana aciklama olarak müşriklere istinaden indirilmiştir o Ayet dediniz .hz muhammedin etrafinda müşrikler vardı ve hz muhammedde onlara istinaden bu ayeti yazdı görüşü benim kafama daha iyi yatiyor . Yani siz ne kadar kıvırtmaya çalışsanizda kusura bakmayın burda apaçik bir hata ve çelişki var ve bu ayetteki çelişkide ateist olmak için yeterli bir sebep.

CEVABEN
Ayetin indiği döneme önce hitap etmesi gayet doğal. 1400 sene sonrasını değil Hitabın ‘önce’ örnek olacak nesli yetiştirmesi kadar normal bir şey yoktur.
Peki ayetin günümüze bakan yönü nedir?
“Günümüzün müşrik ve dişi meleklerini bulmak” yeterlidir ki bunları da, bizzat senin verdiğin örnekler üzerinden cevapladım. Unutmayalım ki “ruhuna uygun yapılmayan hiçbir ibadet ya eylemi” Allah asla kabul etmez. Mesela, Kur’an namaza büyük önem verir ama Maun suresinde ( 4. Ayet) ruhuna uygun olmayan namaz kılanlar için, ‘ yazıklar olsun O namaz kılana’ denilmektedir. Ahiret inancı için de aynı durum söz konusudur! Hristiyan, Yahudi, Budist, hinduist veya Amerikan yerlileri… fark etmez. Ruhuna aslına uygun olmayan inanç; yok hükmündedir ve bu inanç sahipleri mutlaka Allah’a hak etmediği sıfatları da yakıştırmışlardır; Melek örneği sadece bir misaldir, örneğin güncel versiyonu ise değişebilir!
Kısaca ortada çelişki asla yok!
Ateizme ve onların çelişkilerine tutarlı örnek varken, “göğe merdiven de dayasak, insanları inandırma konusunda ısrar da etsek” ( Nahl, 82; Yunus, 99) karar kulun vicdanı ile yaradan arasındadır.
Yoksa bize düşen ” sadece tebliğ ” ( Enam, 35) etmektir.
Selametle.

Ben Kur’ani iki kapak arasi 60-70 kez okumuşumdur belki . Ama ben Kur’anda hikmetli , mucizeli şeyler bulmak istiyorum. Yani Kur’andaki hikmetleri bulmak , keşfetmek istiyorum. Bunun için napiyim?
CEVABEN
Yaşa!
O zaman hem hayatın hem ruhun anlam bulacak! Geleceğie de umutla bakacaksın ve seni dünyada yenebilecek, zorlayacak, baş eğdirecek şeylerin epey az olduğunu göreceksin!
Not, Kur’an dışındaki TÜM fikirlerin hatta bilimsel olanları dahil 50-100 yıl civarında eskidiğine şahit oluyoruz! Kur’an hala dünyaya umut saçıyor!
1440 sene önce çöl ortasında okuması olmayan birisinin insanlara tebliğ ettiği kitapta güncel birçok bilimsel gerçekler var: Eşya nakli ( canlı nakli değil!) gibi geleceğe dönük ufuk açıcı olanları dahil!
Bilim ve insan tecrübesi ilerledikçe Kur’an’a yaklaşıyor ( İslami emirler ve hümanizm adlı yazımız)
Bu kadar çok saldırılan ( Mekke’li müşriklerden günümüz yaşayan ateist ve oryantalistlerine dek ) bir kitap hala dimdik ayakta ve insanlığın tek umudu ve kafirin de tek korkusu …
Bence arama değil yaşama zamanı geldi.
Kal sağlıcakla. selam ve dua ile.

.

.

.

.

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

  1. Kubilay dedi ki:

    Hocam merhabalar, buradaki konuyla ilgisi yok ama haberlerde sentetik insan embriyosu üretildiği yazıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    CEVABEN
    Şu an sadece işleyen bir sürece aradan giriş çabaları var ama bu şekilde devam ederse çarkı ve sistemi tamamen bozup sonunda; Yecüc ve mecüc bu üretimler sonucu ortaya çıkacak! ŞAHSİ kanaatim bu. Kıyametimizi hazırlıyoruz…
    “Onlar iktidarı ele geçirince ekini ve nesli yok ederler.” (Bakara, 205); “Onlara “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” dendiği zaman: “Biz sadece düzelticileriz” diye cevap verirler.” (Bakara, 11)
    Not: İslam fıkıh ve kelamcıları bu konuda çalışmalara başladılar. Bende takip ediyorum. Ama daha önce de dedim, önümüzdeki en az 2-3 senem dolu. Ya nasip!

    *
    Hocam merhaba bazı ateistler ve deistler nahl suresi 76.ayete bakarak engellilerin eşit olmadığını ve yük olduğunu söylüyor. Ben tabi saçma buldum bunu mantıken saçma geldi de siz ne düşünürsünüz?

    CEVABEN
    Selam Kubilay kardeşim. Tefsir ilminde temel kural ki, birçok kez bunu zikrettik ve ateistlerin en büyük yanılgıların başında gelir, İslam’la ilgili bir konuda sonuca ulaşmak için o konu hakkındaki tüm ayet ve hadisler toplanıp bir arada değerlendirilerek gerçeğe ulaşılmalıdır!
    Kur’an ve hadisler ışığında İslam’ın engellilere bakışı için şu uzantıyı okumanızı rica edeceğim:
    http://islamicevaplar.com/islamagoreengelliler.html
    Ateist, deist, oryantalist eserleri 30 küsur yıldır okurum ve “saçma” iddialarının hiç bir zaman sonuna gelemedim. Her zaman başka bir soru, itham, suçlama, saldırı! Ben bu kadar süre sonunda şu sonuca vardım: Bir 30 sene daha geçse de ne onların ithamlarının sonu gelecek ne de cevabı verilmemiş tek bir ithamları kalmamıştır. Onlar soracak ve cevaplarını alacaklar ama zaman da geçiyor… Ne ithamları bitecek ne cevap verilmeyen soruları kalacak. Ama yine soracaklar, yine saldıracaklar!!!
    Bence söylem değil eylem yani yaşamak için Kur’an ve hadislere yoğunlaşalım… Bana da dua edin inşallah! Selam ve muhabbet ile.

    *

    Anladım hocam teşekkür ederim. Bu arada geçen de şöyle bir şey gördüm Twitter’da: “Akşam akşam niye böyle bir twit?
    Çünkü bazı arkadaşlar, Kuran’ı incelemediğimi söyleyip İslam’da köleliğin olmadığını ileri sürmektedirler.
    Tamamen yanlış!
    İslam sadece Müslümanın Müslümanı köleleştirmesini yasakladı. Hz. Muhammed’in cariyeleri köledir.
    İslam ordusu fethettiği yerlerde özel köle pazarları kurardı, gelirini de Divan listesine göre taksim ederdi.
    Gerçek budur ve IŞİD buna dayanarak Suriye ve Irakta köle pazarları kurdu.
    Bu gerçeği inkar etmek insanı iyi Müslüman yapmıyor.” Bunu Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nden aldığını söylüyor. Sonra diyorki: “Bakın, Nahl Suresi, ayet 75,76:
    Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarfeden kimseyi misal gösterir; Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeye layık olan Allah’tır…”
    Konu bu kadar açık!” Bu konu hakkında tabi siz yazmışsınız ama sizin de diyeceğiniz var mıdır efendim? İyi günler.

    CEVABEN
    Kölelik:
    http://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html
    İşid, tekfircilik:
    http://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html
    Not: Kubilay kardeşim, sitemizi bir gözden geçirmenizi rica edeceğim. Gördüğün gibi size cevap vermek yerine uzantıları sizinle paylaşıyorum. Nedeni de şu ki; Şu an tüm sitedeki yazıları tek tek gözden geçirip düzenlemeye çalışıyorum. Bir yıl geçti daha 4 veya 5 te birini ancak düzenleyebildim. Arada yeni eserler okuma, gelen sorular veya gündelik meşguliyetler cabası… Bana dua et de önümüzdeki yoğun geçecek en az 2-3 sene sonunda bu site tamamen kitaplaşacak konuma gelebilsin. muhabbetle.
    Not 2 : her 2 sorunu da tek başlık altında toplayacağım inşallah.

    *

    Allah yardımcımız olsun hocam. Selametle

    AMİN, ALLAH RAZI OLSUN.

  2. cemal dedi ki:

    hocam nisa 34 e gore evlilik hukukuna uymayan kadina ogut verin diyor. ogut verdigimizde anlamazsa yalniz birakin
    ondan da anlamazsa dovun diyor. dovsek yasaya gore suc ve hapsi boylariz ama dinde suc degil? ne yapmaliyiz? dine mi uyalim yasaya mi?

    CEVABEN
    Selam Cemal kardeşim.
    Bu ayetten amaç “illa kadını dövün” değildir! Zaten açıklamamızda da bunu ifade ettik! Sosyal nizamın temeli ailedir ve bunun da sağlam olması toplumu ayakta tutar. Sözlü uyarı, yatakları ayırmadan sonra iki yorum gündeme geliyor:
    Ortada suç kapsamına girecek bir şey varsa sözlü uyarı ve psikolojik uyarı (yatak ayırma)da işe yaramıyorsa diğer yoruma odaklanıp eşlerin birbirinden ayrılmaları en doğru yol olarak gözükmektedir. Sonuçta bu yorum da Kur’an’dan çıkarılan bir hükümdür!
    Selametle kalınız.

  3. Muratovic dedi ki:

    hocam merhaba. ilim ve irfaniniz siginarak sormak isterim ki; kassas 59 Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe rabbin memleketleri helâk etmez. Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde karar kıldığı durumda helâk ederiz. hocam dunya uzerinde tarih boyunca bircok memleket helak edildigi ortada. onlara peygamber gidildigine dair hicbir ibare yoksa bunu nasil okumaliyiz?

    CEVABEN
    Selam murat kardeşim.
    “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımımızda belirttiğimiz gibi; Her topluma peygamber gönderildiğinin izleri kıtalar arası mesafe olsa da her yerde var. Dolayısı ile arkeolojik ve tarihi kitap niteliğindeki belgeler helak olan veya olmayan her topluma ELÇİ GÖNDERİLDİĞİNİ İSPATLAMAKTADIR!
    Selam ve dua ile

  4. bilhane dedi ki:

    selamlar. gecenlerde kuran in mealini okudum. kole ve cariyelerle ilgili bircok meal var. tefsirlerine de baktim. bircok tefsirde mal olarak sayiliyorlarmis. bunu savaslardaki ganimet ile ilgili ayetlerden biliyorum. islamiyette kolelik ve cariyeligin devam etmesi ve olagan gorulmesi hakkinda bir de sizden bir seyler dinlemek isterim. kolelik ve cariyelik mesru mu? bugun bir insan kendisine esinin yaninda cariye alsa sorun olur mu?

    CEVABEN
    Selam kardeşim.
    “İslam, kölelik ve cariye” adlı yazımızda bu konu ele alındı kardeşim. Amaç, düşman olan asker kadın veya erkeğin aynel yakin eğitim ile İslam’ı öğrenmesidir. Sonra zaten serbest bırakılır. Detay yazımızdadır.
    Selam ile.

  5. Kubilay dedi ki:

    Hocam merhaba. Geçen haberde görmüştüm. Bilim insanları Zambiya’da 500.000 yıllık ahşap yapı keşfetti. Bu konudaki düşünceniz nedir?

    CEVABEN
    Selam Kubilay kardeşim,
    Bunu evrimi savunan yoldaşlara sormak lazım. Ben bunu normal karşılıyorum, İlk insan aynı zamanda Allah’tan eğitim almış ilk peygamberdir. Olay, Müslümanlara göre normal de, darwinciler ne dicek, bekleyip görücez :))
    *
    Anladım hocam. Bu arada dinlerin 6-7 bin yaşında olduğunu söyleyen bazı hocalar var. Bununla ilgili bi yazınız var mıdır? Ya da ne dersiniz?

    CEVABEN
    Din, ilk insan ile yaşıttır. “Tüm dinlerin özü İslam’dır! adlı yazımızı tavsiye ederim

Yorum Yaz


Yukarı Çık