Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli’ye Cevaplar

2.163 kez görüntülendi

Resim bulunamadı

Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar II

Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli’ye Cevaplar

(Yazı ana hatları ile Prof. Muhammet Altaytaş hocamızın “Hangi Din?” adlı eserden faydalanılarak hazırlanmıştır.)

-Ateist yazarlarınca ileri sürülen ‘tüm iddialara cevaplar’ ilgili başlıklar altında bu çalışmamızda mevcuttur.- 

Giriş

Din yaşam tarzının adıdır, yaşam tarzımız dinimizdir. ‘Hangi kurallara göre’ yaşıyorsak dinimiz odur!  “Vahyin esas amacı, bir ‘hayat görüşü’ sağlamaktır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 110) Bu nedenle de “Pek çok Müslüman, din terimini, hayat tarzı olarak çevirmeyi tercih etmektedir.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 83) Din  iyiliği yaymak, kötülüğe engel olmak için gönderilmiştir. Pasifizm, nemelazımcılık, enaniyet, bencillik bir Müslümana asla yakışmayan özelliklerdir. İslam’da önce İman gelir. (Buhârî, İlim, 49) Allah’a tevhit bilincine sahip olarak iman etmek. Hz Muhammed’i resul, ahiret gününe iman/kabul etmek gerekir. Daha sonra Ahlak gelir. (Muvatta, Husnü’l Halk, 8; Müsned, II/381) Hayatımızı İslam’ın emrettiği şekilde “ne kendimize ne başkalarına zarar vermeden” İyi, temiz, namuslu olarak yaşamak gerekir! İbadetler de ahlaklı yaşamayı sağlamak için emredilmiştir. (Ankebut, 45) Tüm  bunların olması içinde toplumu ilgilendiren kurallar vardır. Muamelat, adalet, insan hakları, hukuk gibi kavramlar bu boyuttadır. Bu  sıralama önem sırasına göre dizilmiştir ve her üçünün toplamıdır İslam dini! Önce iman, sonra ahlak ve sonra muamelat gelir ve din bunların toplamıdır!

Turan Dursun

Babası daha doğmadan onun için kitaplar satın almaya  başlar. “Basra’da ve Kufe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi ” olacaktır. Küçük yaşta sıkıntılara maruz kalır. Çocukluğunu yaşayamaz. “Ne yapıp edip herkesi geçmeye” karar vermiştir. Arapça ve klasik medrese eğitimi alır ama bunları sadece hedefine götürecek basamak olarak görür. Ama  yaşadığı dünyadan habersizdir. Hayal dünyasında yaşar. Çocukluğunda koşullandığı “En önde olma” , ” Kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirme” tutkuları ve din  adına yaşadığı bütün negatif tecrübeleri ileride bilinçaltından çıkacak ve büyük ölçüde şahsiyetini ve dine bakışını etkisi altına alacaktır. Tüm olumsuzlukların sebebi olarak, dinle özdeşleştirdiği ve “Zalim baba” olarak nitelediği babasını görür. Onun yönlendirmesi ile küçük yaşta girdiği ve yasak olduğu içinde pedagojik formasyondan uzak bir ortama sahip medresede aldığı, modern bilimden ve güncel hayattan uzak eğitim onu hırçın ve agresif yapmıştır. Yıllarını harcayıp aldığı eğitim gerçek hayatta hiçbir işine yaramamakta, toplumda bir saygı görmemektedir. İlkokulu dışarıdan bitirir, müftü olur, farklı uygulamaları ile dikkatleri üzerine toplamak ister, TRT’ye geçer namazı orucu bırakır. Tevrat ve İncil’de Kur’an’da anlatılanların benzerini görünce Hz. Muhammed’in “Bir sahtekar” olduğu fikrine varır ve peygamberlik inancını yitirir. Tabii onun bu  ifadelerinde samimi olduğunu düşünmemiz için onun Kur’an’ı hiç  okumadığını düşünmemiz gerekir. Çünkü bizzat Kur’an’ın bir çok ayeti zaten bu benzerlikten bahsedilmektedir. Hatta tahrifleri dışında bu kitapları onayladığını belirtir. “O an bende öyle bir hınç oluştu ki, çünkü din-peygamber benim gençliğimi çocukluğumu aldı. Onun yüzünden çocukluğumu yaşayamadım.” der.  Dursun sadece dinle kavgalı değildir. Çevresi ile de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerekir. TRT’den emekli olmasına gerekçe olarak “Bunalım içine düşmek, iş çevresi ile uyumsuzluk, psikolojik  dengesizlik ” olarak gösterilir. O bu sürgünleri “Her yerde doğruyu söyleme kararlılığına bağlarsa da” bu gerçekçi gözükmemektedir. O  hayatının her döneminde bulunduğu yer ve konumla uyumlu görüşleri en sivri ve uç düzeyde savunmuştur. Müftülüğünde “İlerici din adamı”, TRTde ” Katı laik “, emekliliğinde “Kesin din karşıtı” kesilir. Onun kişiliğinde cinsel tecrübelerinin de önemli bir payı vardır. Hayatını anlattığı romanında bir koça mastürbasyon yaptırmasını anlatması da bu açıdan ilginç bir kesittir. Çocukluğunda din adına yaşadıkları kişiliğinde derin izler bırakmıştır. Dini anlatırken kullandığı  üslup ancak kendi kişiliğini tanımlaması açısından bir anlam ifade edebilir. Üslup ve ifade tarzının sahibi ile alakası direk ve tartışmasızdır. Değerlendirmeleri çoğunlukla hamasi, agresif, hatta isterik denebilecek özellikler gösterir. O  bir bilim adamı tavrından çok İslam’a duyduğu kin ve düşmanlık sebebi ile ne pahasına olursa olsun onunla mücadele eden bir savaşçı tavrı sergiler. Dünyayı tek başına değiştireceğine inanır. Adeta bir mesihtir o! Bu konuda, gerek ‘metodolojisini’ ve gerekse ‘iddialarını cevapladığımız’ yazıları tavsiye ederiz.

Erdoğan Aydın

Aydın, özellikle İslam’ın bütünü olarak algıladığı sosyal ve hukuki boyutu ile ilgilenir. Dini aşmak gerektiğini savunur. Dini eleştirirken tarafsız ve nesnel bir konumda değildir. O olaylara sosyalist bakış açısı ile bakar ve eleştirilerini siyasi ve ideolojik bakış  açısına sahip biri olarak  yapar. Ama son zamanlarda artık kendini sadece “Özgürlükçü laik, seküler bir düzenden taraf” olduğunu ilan etmiştir. Bu konuda, ‘Erdoğan Aydın’a cevaplar’adlı yazımızıa tavsiye ederiz.

Dine bakış açıları

Dinin politeizmden -Çok tanrıcılıktan- monoteizme -Tek tanrıcılığa-  geliştiğini savunurlar. ‘Dinler, korku ve umut kaynaklı olarak sonradan yaratılmış olup, insanda var olan ölüm, cehennem ve tanrı korkusunu sömürerek  yaşamaktadır’ iddiasındandırlar. Yazarlara göre din; korku, çaresizlik, sırrını çözemediği olağan olaylar karsısındaki cehaletini inançla telafi etme içgüdüsüdür. Onlara göre dinin tarihi insanlık tarihine göre yenidir. Dinler çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru evrimselleşmiştir. Bilimsel gelişmelerin dini ortaya çıkaran çaresizlik ve bilgisizliği yok ettikçe, gerçekte hiç bir şeyin tanrı tarafında yaratılmadığının ispatlanacağını iddia ederler. Bu iddiaya göre dinlerin insanlık tarihinin ilk çağlarında çok daha etkin olması ve günümüze gelinceye dek artık ortadan kalkması gerekirdi. Ama tam aksi bir durum söz konusudur. Hatta ateizmin özel eğitimle halka aşılandığı birçok sosyalist ülkede zamanla din ilk sırada halkın gündemine oturmuştur. Allah peygamber aracılığı ile kitaplar göndermiş, hak dini tebliğ etmiş fakat insanlar zaman zaman putlara, tabiat varlıklarına, heva ve heveslerine tapmış ve onları tanrısallaştırmışlardır. Yani din politeizmden monoteizme değil, monoteizmden politeizme kaymıştır. O zaman Allah (cc) yeniden hak dini hatırlatan peygamberler göndermiştir. Bu konuda “İslam tüm dinlerin ortak adıdır.”  adlı yazımıza bakılabilir. Her üç  kitabî  din dışında, sabilik, mecusilik ve Brahmanlıkta dinin Adem ile başladığı kabul edilmektedir. Bu da zamanla bozulan dinlerin içinde kalan hak kırıntıların ortak paydalarından biridir. İnsan doğasının dine, dinin de  insan doğasına yatkınlığı da dinin ilahi  olduğunun bir ispatıdır. Allah insanın mayasına  inanma ihtiyacını yerleştirmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da, nerede insan varsa orada dinin olduğudur. (Günay Tümer, Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, s. 32) Ünlü fransız düşünür Fellicien Challaye: “İnsanın sonsuz varlığa bağımlı olması, onun önünde eğilip ona tapması onu  evlatça bir sevgi ile sevmesi akla uygundur ve doğaldır. Bu bağımlılık ve sevgi dinin temelidir.” (Challaye, Dinler Tarihi, s. 215) der.

Din insan ilişkileri

Yazarlara göre din insan özgürlüğünü kısıtlar, toplumdaki sömürü ilişkilerini meşrulaştırır: Yoksullar tanrı tarafından sınandığını sansınlar, durumlarına katlansınlar. Kur’an’daki yaratılış inancının asıl kaynağı mitolojilerdir. Materyalist hayat görüşü; Yaratılışı evrimci görüş, tesadüf ve şansa göre işleyen tabii eleme ile  açıklamaya çalışırlar. İnsan ile hayvanı aynı köklerde birleştirirler. Ateistler İslam  dinini Hz. Muhammed ile başlatıp Hıristiyanlık ve Yahudilikten de ayrı tutmaya çalışırlar. İslam’ı sabilik’ten doğma bir din olarak kabul ederler. Ayrıca İslam’ın egemen sınıfın dini olarak ortaya çıkıp, ticareti kabul etmesini de eleştirirler.
Halbuki felsefe, sanat, ahlak, hukuk, politika gibi bütün ilimlerin kaynağının din olduğu birçok felsefe ve dinler tarihçisinin ortak görüşüdür. Tarih boyunca peygamberler hak dini savunup batıl din ve dini anlayışlarla mücadele etmişlerdir. İnsanların sömürülme aracı olan ve yeteneklerini körelten hak din değil, batıl din ve dini anlayışlardır. Hak dinde -İslam’da- varmış gibi gözüken olumsuzluklar  dinin özünden kaynaklanmaz, bu dini pratiğe geçirmeyen insanların zaaflarından ve ahlakı yapısından kaynaklanır. Din sabun gibidir. Sabun satan bile sabunu kullanmazsa kirli olarak dolaşır. Böyle bir durumda hata sabunu kullanmayan kişidedir, sabunda değil. Unutmayalım ki bilim, sanat gibi kavramlarda aynen din gibi, insani veya ahlaki olmayan amaçlar için kullanılabilmektedir. Olumsuzluklar bu kavramlarda değil, bu kavramları hayata geçirmekle mükellef olan insanların zaaflarından kaynaklanır. Ateist yazarların akıl dışı ilan ettikleri   dini inkar yolunda ciltlerce kitap yazma  zahmetine katlanmaları, dine inanmadığını söyleyen insanların da bunları alıp okuması, zihinlerini meşgul etmesi hep, farkında olmasalar da, yukarıda bahsedilen, mayalarında/fıtratlarında olan inanma güdüsünü örtüp yatıştırma gayretinden başka bir şey değildir. İnsan  ile hayvan arsındaki kesin fark fiziki- biyolojik veya zekaî  değil, her şeyden evvel manevidir. İnsanda fayda ve akla dayanmayan ahlaki ve inanç davranışları vardır. Bu konuda, “Evrim teorisi” başlıklı yazımızı da tavsiye ederiz.

İslam

İslam, Hz. Adem’den itibaren gelen dinin ortak adıdır. Ali İmran, 67-68: “İbrahim, ne yahudi idi, ne de hıristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi. Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin velisidir.”;  Zuhruf, 13: “O: “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı).” Tüm ilahi dinleri Allah göndermiştir. Kurallar unutulup  bozuldukça yeniden hatırlatılmıştır. Bu gelenek son peygamber Hz Muhammed’e dek devam etmiştir. Bozulan dini metin ve ritüellerde farklılıklar olması ne kadar doğalsa, bozulmayan ve asıllığını muhafaza eden ritüel  ve ibadetlerinde benzerlik göstermesi o  kadar doğaldır. Birçok efsane de Nuh tufanından bahsedilmesi tufanın olduğunun ve insanların dilinde dilden dile anlatıldığının göstergesidir. Tersi Hz resulün o anlatılanları kitaba -haşa- eklediğinin delili değildir. Zaten efsanelerde gerçek olan şeylerin zamanla mitleşmesi değil midir? Aynı şey, ilk insanın Hz Adem olarak kabul edilmesi, yaratılışın topraktan olduğunun kabulü vb. içinde geçerlidir. Şunu da özellikle belirtelim ki, Sabiilikte Hz resul döneminde İsevi ve Musevilik gibi ilahi dinlerin bozulmuş bir halinden başka bir şey değildi. İlk dönem İslam alimleri sabiileri,  İsevı ve Musevi karışımı bir din olarak anlatırlar (Abbas, Mucahid, Basri, Abdullah b. Zeyd gibi) Özellikle Abbasi halifesi Me’mun zamanında tehditlerden kurtulmak için Harran halkı Sabii ismine sığınmışlar ve bundan sonra Sabiler yıldız, gezegenlere tapanlar olarak tanınmaya başlanmışlardır. Bu konuda Şinasi  Gündüz’ün “Sabiiler” adlı eserine bakılabilir (Yazar bizzat Sabii kutsal metinlerinin dili olan Mandece’yi öğrenip çalışmasını orjinal Sabii  metinlerinden faydalanarak hazırlamıştır.) Dolayısı ile  Bakara, 62: “Şüphesiz, iman edenlerle yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiilerden kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” ayeti Sabiileri kastederken ilahi dinlerin bozulmuş olan halini kasteder. Tabii ayetin bozulmamış asıl isevi- musevi- sabiiliği kastettiğinin altını çizelim. Yıldıza tapan sonraki Harran halkını değil. Yani İsevilik ve Musevilik nasıl bozulmuş bir hak din ise, ayetin indiği andaki Sabii’lerde aynen öyle idiler. Ama ateist yazarlar cahillikleri ile konuyu “Sabiilik İslam’ın kaynağıdır” diyecek hale getirmişlerdir. İlginç bir olayda İ. Cerrahoğlu  Hoca’nın kendi görüşlerini desteklediğini iddia ederken, Cerrahoğlu’nun bunun tam tersini eserinde ifade etmesidir: “Haran sabiileri bu ismi Memun zamanında almışlardır ve bunların Kur’an’da bahsedilen sabiilerle hiç bir ilgisi yoktur.” (Cerrahoğlu, Kur’an’ı Kerim ve Sabiiler, AÜİF, X/115) Zaten Dursun’un kaynak çarpıtmasına bol örnek vardır. Genelde yazarlar marksist ideolojının dine biçtiği şablona göre genelleme yaparak subjektif sonuçlara ulaşırlar. Hele Mekkeli liderleri diğer dinlere müsamahalı davranırken İslam’a olan saldırı ve sert  davranışlarının altında İslam’ın sömürü çarklarına karşı olması varken, ilk Müslümanların köle, yoksul, mazlum kişilerden olması göz ardı edilerek bir de İslam’ı, egemen sınıfın dini ilan etmekten geri kalmazlar.

İslam ve Bilim

Atesit yazarlara göre insan hem dindar hem de akıl ve bilimden yana olamaz.
Kur’an’a göre bilginin kaynakları, “Beş duyu organı, akıl-sezgi ve vahiydir.” Kur’an’da akıl kullanmayla ilgili olumsuz bir ayet bulunmaz. Felsefe, tarih, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimler de pozitif bilim kabul edilmezler. Kur’an tabiatla ilgili açıklamalarda bulunurken doğa sebepleri, tabiat kurallarını inkar etmez, onun inkar ettiği doğal sebeplerin nihai/ili yapan sebepler olarak görülmesidir. İlim kelimesi ve türevleri Kur’an’da 750 yerde geçer. Akıl ve türevleri ise yaklaşık 300 yerde geçer. İslam’da ilime büyük önem verilmiştir. İlk mescidi yanına hemen okul açılmış, bedir savaşında esirler okuma- yazma öğretmeleri karşılığı serbest bırakılmıştır. “Kur’an ve bilim” adlı çalışmamız bu konuları ele almaktadır. Halife Me’mun Bizans’ı yendiğinde savaş tazminatı olarak eski Yunan yazmalarından başka bir şey istememiştir. Kurtuba’da halife El-Hakem’in 400.000 ciltlik kütüphanesi bulunmakta idi. 400 yıl sonra gelen “Bilge” diye anılan fransız kralının kütüphanesindeki cilt sayısı sadece 900 idi. Fransız Rosenthal’ın ifadesi ile  “İslam’da olduğu ölçüde hiçbir bir inanç sisteminde din-bilgi kaynaşması ayrılmaz bir şekilde gerçekleşmemiştir.” (Rosenthal, F. Knowledge Triumphant, Leiden, 1960, s. 334; Mehmet Aydın, İslama Göre İlim, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, İzmir, 1986, sy. III, s. 1) Karen Armstrong ‘Tanrı’nın Tarihi’ adlı eserinde, “Arap Müslümanlar astronomi, simya, tıp ve matematik üstüne öyle başarılı çalışmalar yapıyorlardı ki, dokuz ve onuncu yüzyıllar boyunca Abbasi imparatorluğunda elde edilen bilimsel başaralar o zamana kadar tarihte elde edilenlerden daha fazla idi.” demektedir. “Müslüman bilim öncüleri” adlı çalışmamız bu konuyu ele almaktadır.  Günümüz Müslümanlarının geri kalma nedenini İslam’a mal etmek  yanıltıcıdır. Zira Müslüman olmadığı halde aynı durumda olan toplumlarda vardır. İslam bilime engel olmaz, bizatihi ona motor görevi görür. ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazımızda bu konular ele alınmıştır. Marksistler ne kadar bilimseldir? Mesela Felsefe Profu  Orhan Hançerlioğlu Marxizm  için “İçinde hiç bir hayal, kuruntu, inanç ve benzeri bilim dışı öğe yoktur. Kesinlikle gerçeğe dayanır ve insanları önyargılardan arındırır.” cümlesi ne kadar önyargıdan uzak bir tanımlamadır? Bazıları ideolojileri din gibi algılar. Dursun’un “Aklı olanın dini veya dini olanın aklı olamayacağı” şeklindeki ifadesini düşününce, insan aklın kimde olduğu konusunda inançlı oldukları bilinen Newton’a mı yoksa  ilkokul mezunu Dursun’a mı hak vereceğini şaşırıyor.

Allah  inancı

Aydın, “Artık bilimin, yaşamın evrim sonucu oluştuğunu ispatladığını” iddia etmektedir. Ayrıca, “İslam’ın tanrısının  eli, yüzü, sarayı: Arş, evi: Kabe vardır” iddiasındandır. Allah’ın varlığı, işaretleri bakımından apaçık, fakat zatının duyu organlarımız tarafından algılanamaması bakımından gizlidir. Allah’ın varlığını akıl bulabilir ama mahiyetini, özelliklerini akıl kavrayamaz. Voltaire, Hume gibi filozoflar mutlak ateizmin imkansız olduğunu söylemektedirler. Lokman, 32:  “Dalgalar onları kara gölgeler gibi kapladığında içten bir inanç ve bağlılıkla sadece Allah’a yakarırlar; Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı orta yolda kalır. Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez.” Allah’ın eli, yüzü gibi ifadeler mecazidir. Çünkü bir çok muhkem ayette Allah’ın eşi ve benzeri olmadığı, hiç bir şeye benzemediği açıkça ifade edilmektedir. Şura, 11; Bakara, 117: “O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O’nun benzeri gibi olan hiç bir şey yoktur.”;  İhlas, 4: “Hiç bir şey O’na benzemez.” Ateist yazarlara Kur’an şöyle seslenir: Ali İmran, 7: “Sana Kitabı indiren O’dur. O’ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem’dir; diğerleri ise müteşabihtir. ‘Kalplerinde bir kayma’ olanlar, ‘fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için’ ondan müteşabih olanına uyarlar.” Ayrıca Dursun, “Kur’an da tanrının birliğinin açık olmadığını, meleklerin ise tanrının yardımcıları-ortakları olduğunu” iddia eder. Hâlbuki Allahın eşi benzeri ortağı olmadığının, meleklerın de kul -yaratılan- olduğunu, mutlak güç ve iradenin de sadece  Allah’a ait oldugunu anlatan yüzlerce ayet vardır. (İhlas 1, Müzzemmil 9, Sad 65, Fatır 53, Taha 98 vd.) Tevhid akidesi ilk insandan itibaren ısrarla vurgulanan bir iman kuralıdır.  Ahzab 25: “Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin.” Kur’an’da Allah inanan insana ilk yüzünü gösterir: Merhametli, keremi bol, bağışlayıcı, sınırsız ihsan sahibi. Fesat çıkaran, hafifmeşrep gafillere, hakkı örtenlere -kafirlere- zalimlere, sömürgeci kibirlilere ise ikinci yüzünü gösterir: Sert adil, şiddetli azap ve intikam sahibi. Toshihiko İzutsu: “Dindar mümin için bu iki cephe, tek Allah’ın iki farklı yanıdır ama sırf mantıki düşünen ‘alelade bir zihin’  için bu iki cephe birbirine zıt gözükür.” der. Ateistler amaçları bakımından  ikinci özelliği ön plana çıkarıp birincisini görmezden gelip  yok saymaktadırlar. ‘Allah’ın varlığının ispatı’ ve ‘Kur’an ve mecaz’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz.

İlahi kitap ve peygamberlik

Dursun, Kur’an’ın kaynağı olarak özellikle Yahudiliği gösterir. Ayrıca sorar: “Kur’an tahrif edilmiş Tevrat ve İncil’i nasıl doğrulayıcı olabilir?” İmanın kaynağının Yemen olduğunu iddia eden Dursun, “Muhammed’in peygamberliği maddi çıkar ve şehevi arzuları için araç olarak kullanmıştır, Kur’an’ın  aslı yakılmış ve Kur’an’da da çelişkiler vardır” iddiasındadır. Allah peygamberler göndererek insanları kula kulluktan kurtarmayı, sömürülmelerine engel olmayı amaçlamıştır. Peygamberler ‘aracı değil, yol gösterici’dirler. Vahiy  vasıtası ile Allah kulları ile irtibat kurar ve onlara istediği mesajı iletir. Dursun,   yine belgelerde tahrifat yaparak İbni Haldun’un da  kendisi ile aynı görüşte olduğunu “Peygamberin  gereksizliğini ileri sürdüğünü ”  iddia eder. Halbuki Haldun’un asla böyle bir iddiası olmamıştır. O sadece “Bazı medeniyetlerin peygambersiz de tarihte kurulabildiğini” ifade etmiştir. Haldun,  hiç bir şekilde genel olarak insanlığın ilahi rehberliğe, peygamberliğe ihtiyacı olmadığını veya kendisinin böyle bir inancı olduğunu ifade etmemiştir. O İslam’a inanan mümin bir sosyal bilimcidir. Dursun, anla-ya-madığından -birçok konuda olduğu gibi- bir şahsiyetten seçerek aldığı bir görüşü bütünlüğünden kopararak “İşine geldiği gibi” yorumlayarak kendi görüşüne dayanak sağlamaya çalışmıştır. Aydın’ın, İbni Sina gibi filozofların peygamberliği, felsefenin gücü olarak görüp reddettiği şeklindeki görüşü de gerçeği yansıtmamaktadır. Sina’ya göre “İnsan için mucizelerle desteklenmiş bir peygamber gereklidir.” (İbn Sînâ, Necât, s. 339) Hatta peygamberliği savunduğu “İsbatu’n-nübuvvat” adlı bir eser bile vardır. Yine Filozof  Farabi’nin de nübüvveti inkar edenlere karşı reddiyeler yazdığı bilinmektedir. ‘İmanın Yemenli’ olduğuna dair hadis ise, ‘Yemen halkının imanı tereddütsüz kabullerine karşı söylenmiş bir övgü sözüdür.’ (Ayşe Esra Şahyar, ‘İman Yemenlidir, Hikmet Yemenlidir’ Hadisi Üzerine Din, Şehir ve Medeniyet İlişkisi Bakımından Bir Değerlendirme, Hadis Tetkikleri Dergisi (HTD), X/1, 2012, pp. 32) İkrime ve Mukatil dedi ki: Yemen’den mü’min ve itaatkâr olarak yedi yüz kişi gelmişti. Kimisi ezan okuyor, kimisi Kur’ân okuyor, kimisi “Lâ ilahe illallah” diyerek tehlil getiriyordu. Peygamber (asm) buna çok sevindi. (Müslim, I/72; Buhâri, IV/1594, 195; Tirmizi, V/726; Müsned, II/252, 267, 380; Ebû Yala, Müsned, IV/384; Taberânî, Müsnedu’ş-Şâmiyyîn, I/283) ve Nasr Suresi nazil olup, ‘Allah’ın yardımı’ efendimize müjdelenince, Allah’ın Resulü şöyle buyurdu: “Allahu ekber! Allah’ın yardımı ve fetih geldi! Yemen ehli geldi. Kalbi mütehassıs bir kavim. İman, Yemenlidir; fıkıh, Yemenlidir; hikmet, Yemenlidir.” (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, XXIII/519) Ama ne yazık ki bu övgü ifadesi nerelere çekilmiştir ateist yazarca! Biz de mesela, “Var mı senim gibi cesur birisi” diye bir iltifat cümlesi kullansak, bu cümleden, ‘başka cesur kimse yoktur’ sonucu mu çıkaracağız? ‘Çağdaşları Hz Resul’de asla ahlaki bir kusur görememişlerdir! Sabırla katlandığı eziyet ve imtihanlara göğüs gerişi sadece onun kendine ve Allah tarafından verilmiş olan ödevine derin imanıyla açıklanabilir.’ (M.G. Watt, Hz. Muhammed, 246) K. Armstrong, Hz Ömer’in Arap  şiirine olan kusursuz  vukufiyetinin altını çizdikten ve “Şairler dilin kusursuz kullanımı konusunda ona danışırlardı.” dedikten sonra “O  öyle bir metne daha önce hiç rastlamadığından onun olağanüstülüğü karşısında adeta çarpılarak teslim olduğunu” söyleyerek Müslüman olmasını ve nedenini anlatmaktadır. Kur’an geleneksel  geçmişlerinden  zorlu bir ayrılmayı olanaklı  kılan güçlü bir duygu darbesi ile insanların uyanmasına neden olmaktadır. Dursun ve bazıları siyasi taktik olarak müşriklerin kullandığı yöntem ve iddialara sahip çıkmaktadır: Bazı kişiler görünüşte Müslüman oluyor, bir müddet sonra İslam’dan döndüklerini açıklıyorlar ve şöyle diyorlar: “Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez.” Amaçları Müslümanları dinlerinden döndürmek ve onların şevklerini kırmaktı. Ali İmran, 72: “Kitap Ehlinden bir bölümü, dedi ki: İman edenlere inene  gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise inkar edin. Belki onlar da dönerler.”  İslam tüm insanlığa gönderilen kuralların genel adıdır: Ali İmran, 84:  “De ki: Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O’na teslim olmuşlarız.” Hz. Muhammed’in – haşa- şehvet düşkünü biri olduğu iddiaları haçlı seferleri sırasında batılılarca ortaya atılan  kasıtlı  ve amaçlı iddialardır. (Watt, İslam ve Hristiyanlık, s. 21) Bunun böyle olmadığını önyargısız batılı oryantalistler bile görürken yerli ateistlerin bu iddiaya sarılmaları, onların son tahlilde aslında kime hizmet ettiğini göstermesi açısından da dikkate değerdir. Şehvet için evlense idi Hz resul pekâlâ zengin, soyu ve güzelliği ile öne çıkmış Mekke ve Medine’li kızlarla evlenebilirdi. O asla peygamberliği şahsi çıkarı için kullanmamıştır. Mütevazi yaşamı bu iddiaları yalanlamaktadır. Hz resulun ev hayatı, dar gelirli ve sıkıntılarla iç içe olan bir yaşamdır. Onun hanımları, ağırlarına da gitse, zor da olsa bu yaşam biçimine katlanıyorlardı. Ahzab, 28-29: “Ey peygamber, eşlerine söyle: “Eğer siz dünya hayatını ve onun süslü-çekiciliğini istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım ve güzel bir salma tarzıyla sizi salıvereyim. Eğer siz Allah’ı, Resûlü’nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız artık hiç şüphesiz Allah, içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir hazırlamıştır.” Hz peygamber ve ailesi özellikle Medine döneminde devlet başkanı olarak krallar gibi saraylarda ve lüks içinde yaşayabilirdi. Fakat o  inancı gereği Medine’de mescidin bir bölümünde ümmeti ile iç içe ve mütevazı bir yaşamı tercih etmiştir. Suyuti’nin ‘el-Itkan’ adlı eseri başta olmak üzere bazı rivayetlerinden hareketle Kur’an’a yapılan saldılar vardır. Ama Ö. R. Doğrul ‘un da dediği gibi: Suyuti hadis konusunda şayanı itimat olmadığında ittifak vardır. Buhari gibi muhaddisler, Suyuti’yi tekzip ederler. Tarih boyunca olduğu gibi bu günde dünyanın her yerinde -Mezhebi farklılıklara rağmen- bütün mushafların aynı olması, Kur’anın korunmuşluğunun göstergesidir.  Mervan B. Hakem’in  Hafsa’nın yanında olan Kur’an nüshasını o ölünce yaktırmasının sebebine gelince, Hz Osman’ın çoğalttığı mushaf tek lehçede -Kureyş  lehçesine göre- yazılmıştı. ‘İlk mushaf Kur’anı koruma amacıyla yazılmışken, çoğaltma işlemi artık bu aşamayı geçmiş ve lehçede birliği amaçlamakta’ idi. Zaten hafızlar varken Kur’an nasıl değiştirilebilirdi ki? Çoğaltılan Kur’an’lar zaten bu Hafsa’nın mushafından çoğaltılmıştı. Hz Hafsa daha yıllarca bu Kur’anı yanında bulundurmuştu. Bir tek kelime bile değişse -hafızlardan başka- Hz Hafsa buna itiraz etmez mi idi? Hafsa’nın yanındaki Kur’an ile çoğaltılan Kur’anlar uzun yıllar bir arada oldular ve asla da ihtilaf, eksik- fazlalık iddiası ortaya çıkmadı. 18. yüzyılın sonlarında Münih üniversitesi, 42.000 Kur’an nüshası üzerinde 60 yıl süren bir çalışma yapar. Tüm  mushafların aynı oldukları sonucuna varırlar. (M. Hamidullah, Kur’an-ı Kerim tarihi dersi, s. 9) Kur’anın değiştirildiğini iddia eden Dursun’un diğer taraftan Tevrat’ın tahrif edilmediğini savunması hangi tarih ve bilimsel gerçeklerle açıklanabilir? “Kur’an’ın  iç düzeni kitapların değil hayatın iç düzenine benzer. İnsan hayatında olduğu gibi Kur’an’da da iman, ibadet ve ahlakî  yaşantılar  bütün oluşturacak şekilde baştan sona serpilmiştir. Kur’an edebiyat değil hayattır, hayat tarzıdır. Kur’an insanı hayatın içinde eğitmeyi amaçlar.” Tüm bu iddiaların cevaplarına, ‘Oryantalistler ve HZ Muhammed’, ‘Kur’an’ın yazılması’, ‘İslam’da kadın hakları’ , ‘İslam tüm dinlerin özüdür’, ‘Hz Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’ ve ‘Kur’an’da çelişki iddialarına cevap’ adlı yazılardan ulaşabilirsiniz.

Melek inancı

Ateistlere göre melekler tanrının ortaklarıdır. Rabbin ise kürsüsü, tahtı vardır.
Nahl 49-50: “Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah’a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar. Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” Melekler ortak değil memurdurlar. Ama asla rabbimizin kainatı idare etmesi için bir varlığa ihtiyacı yoktur. Bu sadece rabbimizin kendi seçtiği idare tarzıdır. Yoksa “Her şey O’na muhtac, o kimseye muhtac değildir!” (İhlas, 2) Kur’an’daki arş kelimesi de mecazidir. Yaratılanlar üzerindeki ‘hüküm ve idaresini’ temsil eder. Melek iyiliğin, şeytan kötülüğün temsilcileridirler. Bu konuda, “ Kur’an ve mecaz “ adı yazımıza bakılabilir.

Ahiret

Aydın, ahiret inancının emekçi, dar gelirli ve ezilen kesimin avutulmasına ve uyuşturulmasına hizmet ettiği görüşünü ileri sürer. Ahiret inancının temel fonksiyonu, ahlak imtihanında ve sorumluluk duygusunun kazanılmasında bir basamak teşkil etmesidir. Ahirete gerçekten inanan insan, davranışlarını seçerken iyi olanı tercih eder. Kaybolmuş cüzdanın sahibini aramak bilimsel ve rasyonal olmayabilir ama ahlakî ve ahiret inancının pratiğe yansıması olması acısından önemlidir. Yurdumuzda hangi şehire gidilirse gidilsin “Kayıp cüzdan bulunmuştur” anonsu duyulabilir. Bunu hangi medeni batı ülkesinde görebiliriz ki? Ahiret direk dünya ile alakalıdır. Yoksa dünyevi sorumlulukların ertelenme nedeni değildir: İsra, 72: “Kim bunda (dünyada) -Haksızlık karşısında veya hakkı savunma karşısında- kör ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha ‘şaşkın bir sapıktır.”; Şura, 39: “Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.” Kur’andaki cennet cehennem tasvirleri müteşabih ayetler grubuna girer. Cennet veya cehennemden daha üst bir makam vardır o da Rızaullah’tır! Tevbe, 72: “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” Allah insan ilişkisinde temel etken sevgiye dayanır. Esma’u-l Hüsna’da -99 isimde- iki üç  tane isim (Zalimlere karşı) Kahhar-gazap  ifadesi geçer. Geri kalan tümü,  rıza ve muhabbet  anlamı içerir. İslam’da asıl olan ibadet ile dünya ve ahirette mutluluğunu kazanmaktır. Ceza sadece kötülüklerin önlenmesinde bir tedbirdir! Unutulmamalıdır ki, ceza ve ödüllendirme evrensel bir kabul gören eğitim ilkesidir. Ama bilinçaltı,  cezalandırılma duygusu ile hareket edip sadece gazap ayetlerini görüyorsa bu, o bakış açısına sahip insanların kendi iç dünyaları hakkında bize ipuçları da verir. Bu aslında, Allah’ın insanların içine koyduğu vicdanın, ateistleri rahatsız etmesinin bir göstergesidir. Neden mükafat; cennet, rızaullah ayetlerini hiç göremezler? Sebep suçluluk psikolojisi mi, yoksa  kalplerini katılaşması mı? Belki de her ikisi, kim bilir? Bu konu hakkında ayrıca ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ ve ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz.

Kader

Kader insanı pasifleştirir mi? Böyle bir şey olsa ilk Müslümanlar üzerinde bu etki neden gözükmedi? Bu konularda detay için ‘Kader’ ve ‘Allah’ın kalpleri mühürler mi?’ adlı yazılara bakılabilir. Bilimin gelişmesi ile insanın sınırsız güç ve iradeye erişebileceği iddiası ne kadar mümkündür? Necm, 39: “Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.”; Tur, 21: “İman edenler ve soyları kendilerini imanda izleyenler; Biz onların soylarını da kendilerine katıp-ekledik. Onların amellerinden hiç bir şeyi eksiltmedik. Her kişi kendi kazandığına karşılık bir rehindir.”; Fussilat, 46: “Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.” Suç işleyen biri Hz. Ömer’in  huzuruna getirilince adam, Bu işi ‘Allah’ın takdiri ile yaptığını’ söyler. Hz Ömer’de adama cezasına ek olarak, bir de Allah’a iftira ettiğinden dolayı para cezası verir. Şura, 30: “Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder.”; Ankebut, 41: “İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır.”; Nisa, 79: “Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahit olarak Allah yeter.” Bu konuda, ‘Kötülük Allah’tan mıdır?’ adlı yazımıza bakılabilir. Dünyadaki haksızlıklardan dolayı dini sorumlu tutmak sadece “Hedef saptırmaktır!” Kur’an’a göre bütün adaletsizliklerin sebebi, mal biriktirip ihtirasla çoğaltmaya çalışan değersiz insanlardır. Hümeze, 1-3: “O kişinin vay haline; ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.” Tekasür 1-2: “Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ‘tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü.” 

Ahlak- hukuk

Ateist yazar, İslam’da kadının cinsel meta olarak görüldüğünü iddia ederler. Onlara göre, öbür dünya korkusu ile insanlar sindirilmiştir. İslam’ın köle kavramına bakışı eleştirilir, “Kur’an sadece Arap toplumuna seslenir” derler. Erkeğin kadından üstün kabul edildiği ileri sürer, ‘şeriatın kuralları değişmezdir’ derler. İslam’da hoşgörü ve özgürlüğün olmadığını söyler ve cihadı reddederler. Özel mülkiyeti kabul etmesinden dolayı İslam’ı eleştirirler ve dinsiz de ahlakın olabileceğini iddia ederler. Kısaca onlara göre din karanlık, kötülük ve işkencedir. (Sırası ile cevaplara şu başlıklardan ulaşılabilir: Modernizm ve kadın, batı medeniyeti, ateistlere cevap, Kur’an’da çelişki yoktur, İslam fıkhı, İslam barış dinidir, İslam savaş hukuku, dinsiz ahlak olur mu?, İdealler ve tarihten pratik realiteler. ‘İslam, kapitalizm ve sosyalizm’ konusu zamanla eklenecektir, bi-iznillah!) İslam, İnanç, ibadet, hukuk ve ibadeti ile bir bütündür. Önce inanç, sonra ahlak sonra ibadet, hukuk gelir. Mesela, İslam’ın ilk şartı  kelime-i şehadet, tevhitle alakalıdır. Oruç nefse hâkimiyet, zekat yardımlaşma-sosyal adaleti amaçlar. Hiç bir emir-yasak diğerinden ayrı veya alakasız değildir. İslam bir bütündür ve tüm emir, yasaklar bir biri ile bağlantılıdır. Ahiret inancı olmazsa dünyada ahlak, adalet gibi soyut kavramlar  adına hürriyetini, hayatını feda edenlerin davranışları hangi akli ve bilimsel ölçü ile kazanım hanesine yazılabilir? Emek harcayıp elde ettiğim gelirle aldığım hayvandan bir parçayı fakire verirken, yerde bulduğum cüzdanın sahibini ararken, ahlaksızlık yapma imkanım varken bundan uzak dururken, fakire yardım, mazlumu destek olurken tüm bunları hangi rasyonel ve bilimsel kılıflara vurup  mantıki bir sonuca ulaşabiliriz? Tam aksine,  başkasına faiz ile para vermek rasyoneldir ama ahlaki değildir. Dinsiz ahlak nasıl olabilir? Böyle bir ahlakın normları nasıl oluşacaktır? Nasıl genelleştirilip insanlıkça kabulü onaylanacaktır? Mesela günümüzde homoseksüellik artık normal hale getirilmeye çalışılan bir cinsel hastalık türüdür. Bunu kabul eden ahlaklı mı olacaktır? Bu yaygınlaşırsa aile ve toplum, nesil nasıl ayakta kalacak ve gelecek nasıl korunacaktır? Craig’in, “Bu grup ahlakına uymamayı seçen biri, modaya uygun davranmamaktan başka bir şey yapmamış,” (17 William Lane Craig, “The Indispensability of Theological Meta-ethical Foundations for Morality,” http://www.leaderu.com/offices/billcraig/docs/meta-eth.html, 01.10.2009) yorumuna ne şekilde karşı çıkabilecektir? Asıl sorunda materyalizmin sınırları içinde insanın ahlaklı kalıp kalamayacağıdır. Maide, 8: “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.”;  Nisa, 135: ”Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”; Leyl, 19-20: “Onun yanında hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti (borcu) yoktur.  Ancak yüce Rabbinin rızasını aramak için (verir)”;  Ali İmran, 92: “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” İbadetler ilahi bir terbiye metodudur. Ahlakı destekler! Ramazan da topluma hakim olan o  maddi ve manevi havayı hangi materyalist sistem gerçekleştirebilir? Sadaka maddiyata olan eğilimi köreltir, hac birlik ve evrensel kardeşlik bilincini aşılar. Allah gruplaşmayı, parçalanmayı sürekli olumsuzlar, kardeşlik seviyesine varan birlikteliği över Veda hutbesi başta numarasını verdiğimiz ayetlerde bunları hedefler: 3/103, 49/13, 6/159, 42/13,3/105, 9/7 vd.

İslam hukuku

İslam hukukunun en büyük özelliği esnekliğidir.  Konuya “ İslam fıkhı” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Nisa, 58: “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir.”;
Ali İmran, 108: “Bunlar sana hak olarak okumakta olduğumuz Allah’ın ayetleridir. Allah, alemlere zulüm isteyen değildir.”; Bakara, 185: “Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.”; Maide, 6: “Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.”; Lokman, 20: “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır.”; Ali İmran,  159: “İş konusunda onlarla istişare  et.”;
Şura, 38: “Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler.”; Şûrâ, 15:” Emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum.”;
En’am, 152: “Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah’ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.”;
Bakara, 188: “Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.”;
Ali İmran, 130: “Ey iman edenler, faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin.”;
Nisa, 2: “Yetimlere mallarını verin ve murdar olanla temiz olanı değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir suçtur.”; Şûrâ, 40: “Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür.Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah’a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.”; Maide, 1-2: “Ey iman edenler, sözleşmelerinizi yerine getirin  Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının.”;
Fetih, 17: “Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur.”; Bakara, 173: “O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”; Maide, 3: “Kim ‘şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla  karşı karşıya kalırsa’ -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”
Kur’anda 228 ayet hukuki talimatlara ayrılmıştır. 70’i  aile, 70’i  medeni hukuk, 13’ü yargılama, 10’u anayasa, 10’u ekonomi, 25’i uluslararası ilişki, 30’u ceza hukuku. Tüm bunların amacı ise  ahlaka dayalı bir toplum düzeni inşa etmektir.
“ İslam’da kadın hakları”  konusu dışında son yüzyılda gerçekleşen cinsel devrimle birlikte batıda genellikle çıplaklığı, özelde kadınların bedenlerini cinsel cazibe uyandıracak şekilde fütursuzca sergilemeleri, bir marifet gibi medeni (!) olmanın ölçüsü haline getirilmiştir. Çıplaklık bir özgürlük  kullanımı mı yoksa  kadının kişiliğini , insanlık onurunu ve kadınlığını tahrip eden, onu sadece erkeğin cinsel arzularına hitap eden bir metaa dönüştüren bir tutum mu olduğu, ciddi  şekilde tartışılması gereken bir sorundur.       

İslam iktisadı

İslam iktisadı denince öncelikle akla İslami metafizik ve ahlaki değerlerin hakim olduğu bir iktisadi yapı gelmelidir! Bu yapıda; Her şeyin asıl sahibi Allah’tır. İnsanın mülkiyeti sadece “emanet sahipliğinden” ibarettir. Mala ihtiras aldanıştır. Maide, 17: “Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah’ındır; dilediğini yaratır. Allah her şeye güç yetirendir.”;  Hümeze, 2-4: “Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.Hayır; andolsun o, ‘hutame’ye atılacaktır.”; Haşr, 7: “Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın.”; Bakara, 3: “Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” Kur’an’da mülkün kazanılması ile sabır, şükür, çömertlik, iyilikseverlik, dostluk, dayanışma, huzur  gibi ahlakı değer ile zekât, sadaka, infak, helal kazanç hatta namaz gibi ibadetler arasında  yakın alaka kurulur. Asıl amaç ise ‘Erdemli insan’ yetiştirmektir. İslam zorlama ile yapılan imanı geçerli kabul etmez. Allah yoluna güzel öğüt ve hikmet ile çağırma emredilir. Nahl, 125: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”; İsra, 29: “Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”; Yunus, 99: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü’min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?”;
Ğaşiye, 21: “Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın.”; Bakara, 256: “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur.  Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” İşin ilginç yönlerinden biri de Aydın kitabında İslam’ı zekatları toplama konusunda hem “Ceberrut devlet tavrında olmakla” suçlamakta hem de İslam’ı , “Zekat vermeyenlere karşı yaptırım uygulamadığından” dolayı eleştirmektedir.

Cihad

Bakara, 190: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.”; Enfal, 61: “Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.”; Hac, 39-40: “Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.”; Tevbe, 36: “Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah’ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşmayın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.”; Nisa, 75-76 : “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz . İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.”; Bakara, 192: “Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir.”; Ankebut, 46: “İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: “Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuz.”; Mümtehine, 8-9: “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir.” Batının reformları ve aydınlanma çağı adını verdikleri süreç devamlı olarak ateist yazarlarca övülür ve örnek gösterilir. Halbuki Hıristiyanlık tecrübesinin İslam ile özdeşleştirilmesi yanlıştır. Çevre kirliliği, ırkçılık ,silahlanma, tüketim çılgınlığı, açlık, iki dünya savaşı, gelir dağılımındaki adaletsizlik gibi hususlarda hep bu sürecin sonucudur. İnsanlar tanrısızlık adına da birçok kötülükler yapmışlardır. Sadece din adına mı savaşalar yapılmıştır? Bu konuda, “İslam savaş hukuku”  ve “İslam barış, hoşgörü dinidir.” Başlıklı yazılar okunabilir. “İslam inancında mitlere yer verilmez. İslamî  doktrin basit, açık ve dolaysızdır. Batı mantalitesinde insan hakları tanrıya ve kutsala karşı bir bağlamda ancak gelişebilmiştir. İslam’da ise tersi geçerlidir.

        

 

ilhanarsel-turandursun-eaydin-stan-1

Gelen mesaj ve cevabımız: Arkadaşlar kesin bilgi yayalım. Eğer bu siteyi kuran ve yöneten arkadaşlarımız objektif olsalar idi yazarların karakterlerini değil; kitaplarında İslam dini ile ilgili bilgileri ve kaynakları kontrol edip bu kaynakların doğru olup olmadıklarını araştırırlardı. Ayrıca eğer ellerindeki bilginin, inandıkları şeyin doğru olduğundan emin olsalardı (yani korkmasalardı) arkadaşlar o kitapları da okuyun Kur’anı da okuyun, karşılaştırın derlerdi. Eğer gerçekten korkmuyor iseler, bu mesajı yayınlarlar. Ve o kitaplarda geçen; İslam ile ilgili tek bir örnek vereyim bununla ilgili objektif ve lafı eveleyip gevelemeden bir cevap verebilirler mi görmek isterim. Kur’an’da geçen (Nisa 34) Erkekler, kadınlardan üstündür, çünkü Allah onları birçok şeylerde kadınlardan üstün etmiştir, çünkü onlar, kadınları, mallarıyla geçindirirler, doyururlar; iyi kadınlar da itaatli olurlar ve Allah, onların hakkını nasıl korumuşsa onlar da, kocaları yanlarında olmasa bile, iffetlerini korurlar. Kadınlarınızın serkeşliğinden korkunca onlara öğüt verin, onları yatakta yalnız bırakın, dövün onları. Fakat itaat ettikleri takdirde de aleyhlerine bir sebep araştırmayın, şüphe yok ki Allah çok yüce ve büyüktür. Şimdi bunda ne var diyeceksiniz. O zaman şunu soruyorum: Hatice’nin sahip olduğu mal varlığı ile Muhammed Peygamberi geçindiriyor olması onu Muhammed veya erkeklere göre üstün kılmaz mı? Muhammed Peygamberi doyuran Hatice değil midir?

Cevabımız: Karakteri üzerinden efendimize saldıran eserlerin yazarlarını bu sav ile mi korumayı düşünüyorsun mustafa arkadaş? Sence paradoksa düşmedin mi? Bu çalışmamız zaten ateistlerin fikirlerini çürütmektedir. 30 küsür yıldır ateist/oryantalist eser, makale, yazıları okurum. Zaten burada da önce iddialarını verip sonra cevaplamakta değil miyiz? Ayrıca bu ateist yazarlar efendimizin şahsına o kadar hakaret ederken aklınıza gelmeyen bu hümanist yaklaşım, ateist yazarlara çamur atınca değil; gerçeği dile getirince mi birden aklınıza geldi? Ayrıca savunduğunuz ateist yazarlar gibi, biz kendilerine hakaret etmedik, iftira atmadık ama onlar efendimize, hem de en olmadık isnatlarla iftira attılar! Ayetler geçmiş gelecek tüm insanlığa hitap eder ve ona göre hüküm bildirir. Efendimize hitap eden ayetlerin bile amacı ümmete hitaptır. Bu konu, ‘ateistlere cevap’ adlı yazımızda ele alındı! Bu ayetin amacı da genele hüküm vermektir. O hüküm de 1400 senedir uygulanmaktadır! Ayette “Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle” erkekler kadınlardan sorumlu tutulmuştur. Erkeklerin bazı özellikleri ‘ve’ ekonomik sebepler sıralanır. Meali yanlış verdiniz. Sadece mal sahibi olmak söz konusu değildir ayette, bu bir. İki: Verdiğin örnek üzerinden konuşursak; Sermaye Hatice annemizden emek efendimizdendir. Çalışan da efendimiz idi, evlenirken mihir verende! Hatice annemizden önce de efendimiz ticaretle uğraşırdı evlendikten sonrada! Yani evi geçindiren ve sermayeyi artıran efendimizdir! Bu konuları ele aldığımız “İslam’da kadın hakları” ve “Hz Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?” adlı yazıları tavsiye ederiz. Aslında sizin sorunuz bile, Kur’an’ı Hz Muhammed’in yazmadığının delili değil midir? Kendi yazdığı (!) bir kitaba kendi geçmişi ile çelişen bir hükmü kural olarak neden koyar ki? Demek ki tüm ithamınız mesnetsiz, temelsiz ve tarafgir dolu! Kısaca, o kadar da korkutmadı bizi yazdıkların. Zaten korksa idik, 30 küsür senemizi bu yola verip bir de üstüne “önce ithamları sonra cevapları” yayınlamaz idik! Korkusuz ve tarafsız kalmanın formülü ile bitirelim: Lâ ilahe illâ ALLAH!

Soru: Aynı köşeyi Arif Tekin için de ayırabilir misiniz. Özellikle Kur’an’In kaynağı konusuna.Yazarın kafasında hayal kurduğuna şüphem yok peki alıntıladığı kaynaklardaki olayların aslı astarı nedir cevaplarsanız sevinirim

Cevabımız: Halit kardeşim, Arif Tekin’in iddiaları Turan Dursun’unkilerin yanında çok hafif kalıyor. Yazdıklarında (Kur’an’ın kökeni, efendimiz ve hanımları, Sümerler vs.) klasik materyalist felsefeye oryantalist iddiaları ekleyip hayal dünyası ile süslemekten başka bir şey değil!  Ama onları da aşmış bu arada: Zamanında yaşayan müşrikler ve yüzyıllardır İslam’da hata arayan oryantalistler, Kur’an’a ‘kaynak’ iddiasında o kadar çok farklı ve çelişkili iddialarda bulundular ama gelin görün ki, hepsinin atladığı (!) bir (başka ve asıl) kaynağı Arif arkadaş, 1400 sene sonra fark edip gün yüzüne çıkarıyor. Önce karar verip sonra delil bulma gayretlerini oryantalistler çok yapar ama Tekin hepsini sollamış gözükmektedir. Kur’an’ı Hz Muhammed mi yazmıştır? sorusunun cevabı, “Kur’an’ın kaynağı nedir?” adlı yazımızda ele alıp işlenmiştir. Gelelim yazının kaynakları sorunuza: Sadece Zeyd’in Süryanice öğrenmesi konusunu sana açıklayacağım, yazarın hayal gücünün sınırsızlığının buradan anlaşılacağını umuyorum. 35 yaşında ümmi olan (Delilleri ile ‘’Ümmi peygamber’ başlığı altında konu ele alındı) HZ Muhammed, Kabe’de Süryanice kitap buluyor ve bu Kur’an’ın kaynağını oluşturuyor?! Müşriklerden gizlice (!) elde ettiği bu kitabı Arapça okuma bilmeyen peygamber, Süryanice olarak okuyup, Kur’an’ın temellerini atıyor. Öyle gizli ki efendimizin vefatında uzun yıllar sonra bu kitaptan, hem de İslam tarihi yazan Müslüman yazarlar bahsedilebiliyor?! Peki, o zaman Zeyd’den neden Süryanice öğrenmesini istiyor? İfşa olmamak için tersi olması gerekmez mi? Peygamberimiz Zeyd’den Süryanice öğrenmesini istemiştir, bu doğru ama Kur’an’ın kaynağının Süryani eser olduğu iddiası nasıl gerçek olsun, efendimiz Zeyd’e Süryanice öğrenmesini Zeyd’den ‘Medine’de’ istemiştir! (Tirmizî, İstizan: 22; Ebû Dâvud, İlim: 2; Müsned, V/136) Peki Zeyd ne zaman okuma yazma öğrenmiştir? Meşhur Bedir savaşında (624) esir alınanlardan (Tabakât, II/22; DİA, XXIX/5) öğrenmiş, daha sonra vahiy katibi olmuştur. Ne yani, Mekke’de 13 sene kime ne anlatmıştır? Medine’ye hicrette uydurduğu (!) dinin kurallarını, tercüme ettirerek peygamberliğinin son birkaç senesinde mi ortaya koymuştur? O zaman süryaniler neden bu dine koşarak gelmediler, neden onlar, ‘Ama bu inanç bizimki ile aynı’ demediler?! Sorular çok! ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızda bize gelen bir soruya, “Sayın Çelen” diye başlayan cevabımızın soru kısmı yine Arif Tekin’in bir iddiasına cevabı içerir. İsterseniz bu yazarın hayal dünyasına bir örneği de orada bulabilirsiniz.

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

  1. Halit Akyel dedi ki:

    Aynı köşeyi Arif Tekin için de ayırabilir misiniz özellikle şu iddialara. Yazarın kafasında hayal kurduğuna şüphem yok peki alıntıladığı kaynaklardaki olayların aslı astarı nedir cevaplarsanız sevinirim

    CEVABEN
    Halit kardeşim,
    Arif Tekin’in iddiaları Turan Dursun’unkilerin yanında çok hafif kalıyor. Yazdıklarında (Kuran’ın kökeni, efendimiz ve hanımları, Sümerler vs.) klasik materyalist felsefeye oryantalist iddiaları ekleyip hayal dünyası ile süslemiş, o kadar. Ama onları da aşmış bu arada:
    Zamanında yaşayan müşrikler ve yüzyıllardır İslam’da hata arayan oryantalistler, Kuran’a ‘kaynak’ iddiasında o kadar çok farklı ve çelişkili iddialarda bulundular ama gelin görün ki, hepsinin atladığı (!) bir ( başka ve asıl ) kaynağı Arif abimiz, 1400 sene sonra fark edip gün yüzüne çıkarıyor. Önce karar verip sonra delil bulma gayretlerini oryantalistler çok yapar ama Tekin hepsini sollamış gözükmektedir- Kuran’ı Hz Muhammed mi yazmıştır? sorusuna cevabı, ” Kuran’ın kaynağı nedir” adlı yazımızda ele alıp işlenmiştir. –
    Gelelim yazının kaynakları sorunuza: Sadece Zeyd’in Süryanice öğrenmesi konusunu sana açıklayacağım, yazarın hayal gücünün sınırsızlığının buradan anlaşılacağını düşünüyorum: 35 yaşında ümmi olan ( Delilleri ile sitemizde bu başlıkta konu işlendi) peygamber Kabe’de Süryanice kitap buluyor ve bu Kuran’ın kaynağını oluşturuyor?! Müşriklerden gizlice (!) elde ettiği bu kitabı Arapça okuma bilmeyen peygamber, Süryanice olarak okuyup, Kuran’ın temellerini atıyor. Öyle gizli ki efendimizin vefatında uzun yıllar sonra bu kitaptan, hem de islam tarihi yazan Müslüman yazarlarca bahsedilebiliyor?! Peki o zaman Zeyd’den neden Süryanice öğrenmesini istiyor? İfşa olmamak için tersi olması gerekmez mi? Peygamberimiz Zeyd’den Süryanice öğrenmesini istemiştir, bu doğru ama Kuran’ın kaynağının Süryani eser olduğu iddiası nasıl gerçek olsun, efendimiz Zeyd’e Süryanice öğrenmesini Zeyd’den ‘Medine’de’ istemiştir! (Tirmizî, İstizan: 22; Ebû Dâvud, İlim: 2; Müsned, V/136) Peki Zeyd ne zaman okuma yazma öğrenmiştir? Meşhur Bedir savaşında ( 624) esir alınanlardan (Tabakât, 2/22; DİA, XXIX/5) öğrenmiş daha sonra vahiy katibi olmuştur. Ne yani, Mekke’de 13 sene kime ne anlatmış, Medine’ye hicrette uydurduğu (!) dinin kurallarını, tercüme ettirerek peygamberliğinin son birkaç senesinde, sonradan mı ortaya koymuştur? O zaman süryaniler neden bu dine koşarak gelmediler, neden onlar, ‘ Ama bu inanç bizimki ile aynı’ demediler…Sorular çok!
    Not: ‘Kuran’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızda bize gelen bir soruya, “Sayın Çelen” diye başlayan cevabımızın soru kısmı yine Arif Tekin’in bir iddiasına cevabı içerir. İsterseniz bu yazarın hayal dünyasına bir örneği de orada bulabilirsiniz.
    Selam ile.

  2. Mu dedi ki:

    Arkadaşlar kesin bilgi yayalım. Eğer bu siteyi kuran ve yöneten arkadaşlarımızobjektif olsalar idi yazarların karakterlerini değil; kitaplarında İslam dini ile ilgili bilgileri ve kaynakları kontrol edip bu kaynakların doğru olup olmadıklarını araştırırlardı. Ayrıca eğer ellerindeki bilginin, şnandıkları şeyin doğru olduğundan emin olsalardı (yani korkmasalardı) arkadaşlar o kitapları da okuyun Kuranı da okuyun, karşılaştırın derlerdi. Eğer gerçekten korkmuyor iseler, bu mesajı yayınlarlar.
    Ve o kitaplarda geçen; İslam ile ilgili tek bir örnek vereyim bununla ilgili objektif ve lafı eveleyip gevelemeden bir cevap verebilirler mi görmek isterim.
    Kuran’da geçen (Nisa 34) Erkekler, kadınlardan üstündür, çünkü Allah onları bir çok şeylerde kadınlardan üstün etmiştir, çünkü onlar, kadınları, mallarıyla geçindirirler, doyururlar; iyi kadınlar da itaatli olurlar ve Allah, onların hakkını nasıl korumuşsa onlar da, kocaları yanlarında olmasa bile, iffetlerini korurlar. Kadınlarınızın serkeşliğinden korkunca onlara öğüt verin, onları yatakta yalnız bırakın, dövün onları. Fakat itaat ettikleri takdirde de aleyhlerine bir sebep araştırmayın, şüphe yok ki Allah çok yüce ve büyüktür.
    Şimdi bunda ne var diyeceksiniz. O zaman şunu soruyorum: Hatice’nin sahip olduğu mal varlığı ile Muhammed Peygamberi geçindiriyor olması onu Muhammed veya erkeklere göre üstün kılmaz mı? Muhammed Peygamberi doyuran Hatice değil midir?
    Net bir cevap lütfen!!!!!

    CEVABEN
    1- Karakteri üzerinden efendimize saldıran eserlerin yazarlarını bu sav ile mi korumayı düşünüyorsun mustafa arkadaş. Sence paradoksa düşmedin mi? Sitemiz zaten ateistlerin fikirlerini çürütmektedir. Ayrıca bu ateist yazarlar efendimizin şahsına o kadar hakaret ederken aklınıza gelmeyen bu hümanist yaklaşım, ateist yazarlara çamur atınca değil, gerçeği ortaya koyunca mı birden aklınıza düştü? Ayrıca savunduğunuz ateist yazarlar gibi biz kendilerine hakaret etmedik, iftira atmadık ama onlar efendimize, hem de en olmadık isnatlarla iftira attılar!
    2- Ayetler geçmiş gelecek tüm insanlığa hitap eder ve ona göre hüküm bildirir. Efendimize hitap eden ayetlerin bile amacı ümmete hitaptır. Bu konu, ateistlere cevap adlı yazımızda ele alındı! Bu ayetin amacı da genele hüküm vermektir. O hüküm de 1400 senedir uygulanmaktadır! “-Ayette “Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle” erkekler kadınlardan sorumlu tutulmuştur. Erkeklerin bazı özellikleri ‘ve’ ekonomik sebepler (…بَعْضٍ “وَ” بِمَٓا…) sıralanır. Meali yanlış verdiniz kısaca. Yani sadece mal sahibi olmak söz konusu değildir ayette, bu bir. İki: Verdiğin örnek üzerinden konuşursak; Sermaye Hatice annemizden emek efendimizdendir. Çalışan da efendimiz idi evlenirken mihir verende! Hatice annemizden önce de efendimiz ticaretle uğraşırdı evlendikten sonrada! Yani evi geçindiren ve sermayeyi artıran efendimiz idi!
    3- Aslında sizin sorunuz bile, Kur’an’ı Hz Muhammed’in yazmadığının delili değil midir? Kendi yazdığı (!) bir kitaba kendi geçmişi ile çelişen bir hükmü kural olarak neden koysun ki? Demek ki tüm ithamınız mesnetsiz!
    Kısaca, o kadar da korkutmadı bizi yazdıkların. Zaten korksa idik, 33 senemizi bu yola verip bir de üstüne “önce iddiaları sonra cevapları” yayınlamaz idik!
    Korkusuz ve tarafsız kalmanın formülü ile bitirelim: Lâ ilahe illâ ALLAH!

Yorum Yaz


Yukarı Çık