Ateizm ve Deizmle İlgili 33 Kitap Özeti

2.027 kez görüntülendi

Resim bulunamadı

Başka sorulara verilen cevaplara kaynaklık edecek alıntılar o konu başlıklarının altına eklenmiş olup, tekrara düşmemek için çoğunlukla kitap özetlerine bu alıntılar eklenmemiştir.

Ateizm ve eleştirisi

Ateizm, “Theos”tan türemiştir ve “Tanrıtanımazlık” anlamına gelmektedir. Ateizm günümüzde belli bir yaşam tarzını ve davranış biçimini dile getirmektedir. (s. 1-2)

İlâhi olmayan herhangi bir inancı (putperestliği, totemizmi, paganizmi vb.) ya da dinî (Budizmi, Şintoizmi, Afrika’daki kabile inançlarını vb.) reddetmek ateizm anlamına gelmemektedir. Aksine bu durum kelime-i tevhid inancının temelini oluşturur. Ayrıca Yahudilere ait milli bir tanrı inancı veya Hıristiyanlardaki üçlü tanrı inancı gibi inançların büyük bir kısmı Müslümanlar tarafından da zaten reddedilmiştir. (s. 6)

Ateizm günümüzde belli bir yaşam tarzını ve davranış biçimini dile getirmektedir. (s. 2) Özünde materyalist ve sosyalist olan politik yapılanmalarda ateizmi insanlara kabul edilmesi gereken bir yaşam biçimi olarak sunmaktadır. (s. 4)

Teist inanca göre tanrı yasalar sayesinde insanların varlıklarını devam ettirmelerine imkân sağlamaktadır. (H.P. Owen, Theism, The Encyclopedia of Philosophy, I/97)

Ateizmde şekil, yöntem, gerekçe ve amaç itibariyle birbirinden farklılık arz etmektedir. (s. 2) Ateizmin Çeşitleri: Mutlak Ateizm: İnsan doğuştan Tanrı kavramına sahip olmadığı için reddedecek bir şeyi de bulunmadığını ileri süren görüştür. Mutlu ve sağlıklı günlerinde Tanrı’yı inkâr eden ateistlerin sıkıntılı zamanlarında ona sığınması mutlak ateizmin imkânsızlığına dair bir örnek olarak ileri sürülmüştür. (s.  7) Teorik Ateizm: Zihni bir çabayla Tanrı’nın varlığını ve gelen mucize, vahiy, peygamberlik, kutsal kitap, ölümsüzlük ve âhiret hayatı gibi inançlar reddetmektir. Ateistler tartışmalarda kendilerine özgü güçlü tezler ileri sürememişlerdir. (s.  9) Pratik Ateizm: Tanrı’yı hatırlatan her türlü fikir, sembol ve davranışa karşı savaş açan kişilerdir. İnsanları dinsizleştirmeyi kendilerine amaç edinmişlerdir. Pratik olarak inançsız bir toplumun hayalini de kurmuşlardır. Bu yüzden bu kişilere bazen militan ya da eylemci ateistler de denmektedir. Temsilcileri arasında L. A. Feuerbach, F. Nietzsche, S. Freud ve K. Marx gelmektedir. İlgisizlerin Ateizmi: Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu tartışma konusu yapmadan bu konulara uzak durmayı yeğlemişlerdir. (s.  11) İdeolojik (Materyalist) Ateizm: Özellikle Karl Marx, F. Engels ve V. I. Lenin’in görüşlerinden hareketle kurulan sosyalist yönetimlerde ateizm komünist partilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Ateizm, Marxist ve Leninist dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası olarak görülmüş ve “ilmi ateizm” adıyla takdim edilmiş ve ibadetler, törenler, alışkanlıklar, âdet ve gelenekler şiddetle reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Görüldüğü gibi ateizm kendini temellendirme ve herkesin kabul edebileceği ikna edici açıklamalar getirme konusunda farklılıklar göstermektedir. (s. 14)

İlk Müslümanlar mevcut toplumun kutsal varlıklarını (put) reddetmelerinden dolayı ateist olarak suçlanmışlardır. Bu kişiler atalarının dininden (Bakara, 170; Maide, 104; Araf, 70, 173; Yunus, 78; Hud, 87; Enbiya, 53; Şuara, 74) ayrılmakla ve inançsız olmakla itham edilmişler ve şiddetli bir şekilde toplumun sahip olduğu eski alışkanlıkları kabullenmeye zorlanmışlardır. (s. 16- 17)

Ateizm bazen de diğer ekollerle de karıştırılmıştır. Meselâ ateizmin sınırlarının geniş tutulması sonucu panteist düşünürlerin yanında, bazen agnostik (bilinemezci) ve deist (Tanrı’ya inanan ancak vahyi reddeden) düşünürler de ateist olarak değerlendirilmiştir. Meselâ ateist olarak bilinen ünlü düşünürlerden Bertrand Russell felsefî açıdan kendini agnostik olarak tanımlamıştır. (s. 19-21) Çünkü ona göre ‘her şeye rağmen elimizde Tanrı’nın yokluğunu kanıtlayacak yeterli bir delil mevcut değildir.’ (Bertrand Russell, Am I Atheist or an Agnostic, Bertrand Russell On God and Religion, ed. Seckel Al, s. 85) Agnostikler Tanrı inancını reddetmenin yanında ateizmi de eşit derecede reddetmiştir. Zaten kendileri de ‘ateistlerden farklı olduklarını’ söylemişlerdir. (Lightman Bernard, The Origins of Agnosticism, The Johns, s.17) Bir insan inandığı halde tanrıyı bilemeyebilir veya O’nun bilinemeyeceğine inanabilir. Ancak O’nun varlığına inanır. Bu durumda inancında da bir eksiklik görmez. (Thomas McPherson, Religion as The Inexpressible, New Essays in P. Theology, ed. Antony Flew- Alasdair Macintyre, s. 131-143)

Ateizmin Tarihçesi

Ateizmi ana hatlarıyla İlkçağ (Antik dönem), Yeniçağ ve modern dönem olmak üzere üç safhada ele almak mümkündür. (s. 22)

İlkçağ’da Epikuroscular, şüpheciler ve Atinalı sofistler ilk göze çarpanlar olmuştur. Yine bu dönemde Epikuros, Lucretius ve Democritus’un fikirleriyle oluşan Yunan atomculuğu ya da klasik materyalizm de inançsızlıkta önemli bir rol oynamıştır. Materyalizm, maddenin yaratılmadığını, düşünceden önce geldiğini ve hiçbir şeyin yoktan var olmadığını iddia etmiştir. Bunun yanında doğaüstü bir gücün (Tanrı) varlığını da reddetmiştir. Materyalizm günümüze kadar çeşitli biçimlerde de olsa devam etmiş ve etkisini sürdürmüştür. Ortaçağ’da, Vanini ve Bruno gibi kiliseye aykırı konuşan kişiler de bu dönemde yargılanmışlardır. Zaten Aydınlanma dönemiyle birlikte ortaya çıkan ve modern dönemde iyice belirginleşen din düşmanlığının temelinde de Ortaçağ’da kilisenin Tanrı adına yapmış olduğu insanlık dışı uygulamaların büyük rolü olmuştur. (s.  24)

Avrupa’da ise XVIII. yüzyılla birlikte Aydınlanma dönemi başlamış bu çerçevede metafiziğe karşı sistemli bir şüphecilik oluşmuştur. Modern dönemde bazı çevreler geçmişte görülen kilisenin keyfî yorum ve uygulamalarını ateizme ve materyalizme basamak olarak kullanmıştır. Ateizmin modern dönemde politikaya âlet edilmiş, başta Lenin, Stalin, Mao, Pol pot olmak üzere materyalist ateistlerin katliamları, evrimci temelde hareket eden Mussolini ve Hitler’in ırkçı yaklaşımları dünya genelinde on milyonlarca insanın öldürülmesine neden olmuştur. Modern dönemde ise Batı’da insan özgürlüğü ile Tanrı iradesi (Kilise doktrinleri) arasında derin bir uçurum oluşmuş ve insanlar kendilerini bu ikilem içerisinde bulmuşlardır. Auguste Comte, Marx, Nietzsche, Freud, Sartre gibi filozoflar modern dönemde ateizmin öncüleri olmuştur. Materyalizmin iddiaları özellikle Marxist çevrelerde yenilenmiş ve bilimsel ateizm adı altında savunulmuştur. Bu akımların en etkili silahı da pozitif bilimler sayılan varsayımlar olmuştur. Bu iddialar, birer ideoloji dogması haline getirilmiş, tartışılmasına ve eleştirilmesine dahi fırsat verilmemiştir. Dinin pozitif bilime karşı çıktığını söyleyenler, vahyin savunulmasını, bilim çevrelerinde tartışılmasını dahi yasaklamışlardır. Modern dönemde Auguste Comte evrimci bir yaklaşımla “üç hal yasası” denilen bir yönteminin de bugün artık geçerliliği olmadığı tesbit edilmiştir. Tanrı inancının bütün gücüyle ayakta olması ve her şeye rağmen dünyanın pek çok yerinde dinî inançların yaşamlarını devam ettirmeleri Comte’un fikirlerinin yanlış olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Baştan beri düşünme, evreni var kılan bir yaratıcıyı arama, ona hayranlık duyma ve şükretme içinde olmuştur. Bu inanç ve hayranlık bütün karşıt düşüncelere rağmen bugün de devam etmektedir. Gelecekte de böyle olacaktır. Aslında asıl üzerinde durulması gereken şeyin zamanla değişen (gelişen) şeylerin insanın doğası ve inancı olmayıp, dünya ile ilgili olan tecrübe ve bilgilerin olduğu gerçeğidir. Ancak değişen şeylerin yanında kalıcı olan değerler de vardır. Bunların arasında da ahlak, estetik ve dinî değerler bulunmaktadır. Ayrıca bunlar insan doğasının ayrılmaz vasıflarıdır da.

Batılı düşünürler Hıristiyan dünyasının krizleriyle ortaya çıkan ve ‘Batı kültürü için’ çözüm olabilecek iddialarda bulunmuşlardır. Üzücü olan şey Batı için önemli ve anlamlı olan bu düşüncelerin diğer kültürlere de aynen yansıtılması ve kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Halbuki her kültürün kendine has özelliklerinin yanı sıra, kendine özgü hayat anlayışı ve kendini diğer kültürlerden ayıran iç dinamikleri vardır. Artık günümüzde inkârcı ve yıkıcı ideolojilerin de neye mal olduğunu yakinen tecrübe etmiştir. (s.  29-34)

Mutlak ateizmin imkânsızlığı

Bütün insanların zihninde Tanrı kavramı vardır. Değişik kültür ve dinlerde böyle bir fikrin bulunması daha işin başında mutlak ateizm iddialarını boşa çıkartmaktadır. Tanrı’ya inanmadığını söyleyen insanlar zihinlerindeki bu kavrama Tanrı ismini vermek istememektedirler. Onlar da evrende hâkim olan (ya da görünen düzenin arkasında yer alan) gizli bir gücün, sebebin, enerjinin, kozmik bilincin bulunduğunu belirtmişler, Tanrılık işlevi gören bir ilkenin, gücün veya açıklamanın arayışı içerisinde bulunmuşlardır. Özellikle materyalistler, doğanın (kâinatın) kendini Tanrı olarak görmüşlerdir. Doğaya sonsuzluk, sınırsızlık, yaratıcılık, ezelîlik ve ebedîlik gibi nitelikler atfetmekle bir şekilde onu kutsallaştırmakta, aşkın olmayan (maddi olan) bir varlığa Tanrı gözüyle bakmaktadırlar. Hasta insanların ölümüyle Tanrı’yı suçlayan ateist bir ideolojinin üyesi, kendi ilkeleri uğruna, çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden milyonlarca insanın acımasızca öldürülmesi ve sıkıntı çekmesine karşı sessiz kalmıştır.

David Hume: “Evrendeki gaye ve düzen bizi farkına varmadan ilk yaratıcının varlığını kabule götürmektedir.” (D. Hume, Dialogues Concerning Natural Religion, s. 77) Voltaire insan zihninde yaratıcı bir üstün varlık fikrinin daima yer aldığını belirtmiştir. Cemil Sena’da ateizmi kabul etmemiş, Tanrı’sız bir ruh tüm yaşam dayanaklarını ve tinsel varlığının bilincini yitirmiş bir robottur. (Tanrı anlayışı, s. 586-609) demiştir. Issız bir adada yalnız başına kalmış bir insanın dahi, şayet sağlıklı bir yapıya sahipse, en azından zihninde yüce bir yaratıcıyı düşüneceği kesindir. Binlerce yıldır milyarlarca insanın birbirinden farklı zaman ve mekânlarda dahi olsa Tanrı’ya inanmaları bizlere bir mesaj vermektedir. Bütün insanlar gerek içgüdüsel ve gerekse zihinsel açıdan Tanrı inancına doğuştan yatkındırlar. (Paul Edwards, Common consent arguments for the existence of God, I/154) Hz Muhammed bu düşünürlerden çok önce bu gerçeğiifade etmiştir: “Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Buhârî, “Cenâiz”, 80, 93; Müslim, “Kader”, 22-25) Ayrıca ateistlerin sıkıntılı ve acılı günlerinde Tanrı’nın gücünü itiraf ettikleri bilinmektedir. İnsanın zihnî bir şartlanmışlık içine girmeden tabii olarak Tanrı’yı inkâr etmesi mümkün değildir. (s. 35-44)

Teorik ateizmin tutarsızlığı

Ateizmin İddiaları: Ateistler, dini içeriden ve dışarıdan olmak üzere genelde iki şekilde eleştirmeye çalışmışlardır. Bunu da din sonradan ortaya çıkmıştır veya birtakım çelişki ya da tutarsızlıklarla karşılaştığını iddia ederek kanıtlamaya çalışmışlardır. Aktif olan, elinde tezi, iddiası ve kanıtı bulunan teisttir. Günümüz ateistlerinin büyük bir kısmı günlük ideolojilerin yapay ilkeleriyle dinden kopan kişiler olmuştur. Hz. Peygamber’e inanan ve İslam’a ilk giren kişilerin arasında ayrımcılığa uğrayarak ezilen ve haksız muamele gören zayıfların, kölelerin, kadınların ve yoksul insanların çoğunlukta olması ilginçtir. Buna karşın peygambere ilk karşı çıkanların ise zenginlerin, kabile reislerinin, putlardan, hurafelerden ve büyücülükten kazanç elde edenlerin bulunması da dikkat çekicidir. Yaşamın sadece bu dünyada olduğunu zanneden ve ileride yaptıkları kötü işlerin hesabını vermek istemeyen insanlar ahirete de inanmamış ve bedenlerin ölmesiyle birlikte her şeyin biteceğine kanaat getirmişlerdir. (s. 45-52)

Bilimsellik ve Tanrı İnancı: Tanrı, mahiyeti itibariyle aşkın olup dünyevi bir varlık değildir. Tanrı, evrende mahiyetiyle değil, kurmuş olduğu düzenle, belirlemiş olduğu yasalarla, gücüyle, yaratıcılığıyla bulunmaktadır. Din “Tanrı vardır” derken onun dünyamızın bir köşesindeki, herhangi bir varlık gibi var olduğunu iddia etmemiştir. Bu nedenle bizzat Tanrı’nın varlığının pozitif bilimlerle çürütülmesi hayal olmaktadır. Çünkü pozitif bilimin sınırları bellidir. Bilim sonuç itibariyle evrenin yasalarını ve işleyiş biçimini ortaya koyacağına göre, yani kaostan ziyade, bir düzeni keşfedeceğine göre dinin bu sonuçtan rahatsız olacağını düşünmek yanlış olacaktır. Dolayısıyla bütün ilmî çalışmalar insanı Tanrı’ya götürecek ve daima O’nu hatırlatacaktır. (s. 53-59) Unutmamalıdır ki ateistler kadar teistler de evrendeki kuralların işleyişi hakkında bilgi sahibidir. Dolayısıyla ‘aralarında inanç, duygu ve yorum farkı bulunan kişilerin birbirlerini bilim konusunda yargılamaları hiç de doğru olmayacaktır.’ ( John Wisdom, Gods, s.139)

Uzay uçuşu sırasında Dünya bazlı istasyonlar ile yaptığı konuşmaların verbatim kayıtlarında (http://www.cosmoworld.ru/spaceencyclopedia/gagarin/index.shtml?doc10.html) bir delile rastlanmasa ve Gagarin kızını taftiz ettirip evinde ikonlar bulundursa da (Zvyozdny Gorodok’taki (Yıldız Şehri) Başkalaşım Kilisesi’nin ataerkil metochion rektörü Hegumen Iov (Talats) ne Yury Gagarin’in ne de Sergey Korolev’in ateist olmadığına dair kanıt verdi. Peder Iov, Foma dergisinin Nisan sayısına verdiği röportajda, “Yury Gagarin, büyük kızı Yelena’yı uzay uçuşundan kısa süre önce vaftiz etti; ailesi Noel’i ve Paskalya’yı kutlar ve evde ikonalar bulundururdu.” dedi: https://archive.md/20130521231326/http://www.interfax-religion.com/?act=news&div=8361#selection-473.31-493.2; interfax, 11 Nisan 2011) bazı kaynaklar Gagarin’in uçuş sırasında “herhangi bir Tanrı’yı burada görmüyorum” şeklinde konuştuğunu iddia eder. Bu iddiayı gerçek kabul etsek bile aslında kökenlerini Faravunlara dek uzandığı görülür. “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Musa’nın Tanrısına ulaşırım.” (Mümin, 36) Her iki bakış açısı da teknolojik imkanları kullanarak ulaştıkları seviyede bir ‘maddi Tanrı’ aramış ve O’na mekan izafe etmek istemişlerdir!

Rasyonellik ve Tanrı İnancı: Ateistler sanki makul (rasyonel) ve mantıklı olmanın temel şartı inançsız olmak veya dini reddetmekmiş gibi bu kavramları kendi lehlerine kullanmışlardır. Bilimin ve aklın, insanı inançsızlıktan ziyade Tanrı’nın varlığına götürdüğü gerçeğini bir gerçektir. (s. 60-63) Felsefî bir ekol olarak akılcılığın önde gelen düşünürleri Descartes, Spinoza ve Leibnitz gibi filozoflar bırakınız reddetmeyi, bir şekilde Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için çaba sarfetmişlerdir. (John Cottingham, The Rationalists, s. 175-185)

Mantıksallık ve Tanrı İnancı: Ateistler Tanrı kavramının temelinde insanın sebebini bilemediği olaylar karşısındaki ümit ve korkularının yattığını belirtmişlerdir. Hıristiyanların çoğunluğu teslîs, vaftiz, enkarnasyon (Hz. İsa nın insan biçimi almış tanrı olarak kabul edilmesi), aslî suç ve çarmıh gibi konularda mantıklı bir açıklama getirmenin zorluğunun farkındadırlar. Bu nedenle Hıristiyan dünyasında mantık ile inanç arasında bir çatışmanın ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Ancak bu çatışmanın İslam’da da olduğunu söylemek onu tanımamak ve bilmemekle eşdeğerde olacaktır. Unutmamalıdır ki hurafeler, Pagan, totem, kutsallaştırılmış varlıklar bizzat İslam’ın reddettiği kavramlardır. Şayet insan birtakım ümit ve korkulardan dolayı Tanrı fikrini üretmişse, yine aynı insanın benzeri gerekçelerle inançsızlığı ürettiğini söylemek da mümkündür. Sıradan bir insan içindeki doğal eğilime karşı çıkmaya zorlamaz ve reddetmek için özel bir gayret sarfetmez ise o kişi Tanrı’ya olan sevgi ve hayranlığını da gizleyemeyecektir. Her şey bir tarafa, insan niçin pozitivistlerin iddia ettiği gibi gerçekte var olmayan bir şeyi kanıtlamaya ve ona inanmaya çalışsın? Kaldı ki gerçek olmayan bir şeyin binlerce yıldan beri milyonlarca insan tarafından benimsenmesi, zihin ve kalplerde yer alması, biraz şaşırtıcı olmayacak mıdır? (s. 64-72)

Ahlaki Özgürlük ve Tanrı İnancı: Ateistler ahlakın dinden bağımsız olduğunu iddia etmiştir. (s. 73-74) Dinsizliği önemseyen toplumlarda ya da vicdanında inancı bir kenara bırakan kişilerin yaşamında niçin intihar, sapıklık, cinnet gibi bozuklukların, ya da trajik ve dramatik durumların daha çok ortaya çıktığı izah edilememiştir. Gaskin’e göre seküler ahlaka sahip olan ve pek çok ahlakî yükümlülüğü kaldırarak yerine yeni bir şey koymayan modern toplumlar tutarsızlık içinde bulunmuşlardır. Ona göre ahlak sahasında Tanrı otoritesini reddedenler, Tanrı yerine metafiziksel görünümlü olan yeni otoriteler koymuşlardır. Mesela Marxistler proletaryayı emredici ve varlığı kaçınılmaz kutsal bir otorite gibi görmüşlerdir. Yine XX. yüzyıl toplumlarındaki tek partili yönetimlerde parti egemenliği sadece insan davranışlarını etkileyen kaba bir güç olarak kullanılmamış, ayrıca emredilen şeylerin etkili olmasını sağlamak için de bu partinin ilkeleri bir tür metafiziksel güç olarak ileri sürülmüştür. (Gaskin, The Quest for Eternity, s. 163) Gaskin’e göre ateizm adı altında “iyi ve kötü” gibi kavramlar kaybolmuş, ahlak adı altında sadece toplumdaki sosyal haklar, proleter istekler, kişisel ilişkiler ve günlük ihtiyaçlar konuşulmaya başlanmıştır. Batı’daki ahlaki sorumsuzluk ve vurdumduymazlıkları yüzünden dünyanın değişik bölgelerindeki binlerce masum insan, hayvan ve doğal kaynakların göz göre göre yok olup gittiği ortadadır. Ferdiyetçilik, özgürlük, ilericilik ve çağdaşlık adına kişilerin beyni yıkanmış, bu uğurda pek çok insanın zihni bulandırılmış, dini ve ahlaki değerler karalanmış ve kasıtlı olarak kötü gösterilmiştir. Bireyler kendilerini sadece yiyip içen, robot gibi çalışan, fizyolojik ve biyolojik ihtiyaçları için yaşayan sorumsuz birer canlı durumunda görmüştür. Çevresinden ve dininden koptuktan sonra üzerinde ahlaki bir otorite görmeyen pek çok genç insan bir anda kendini kötü alışkanlıkların içerisinde bulmuş, içerisinden çıkamadığı ve bir türlü terkedemediği sapkınlıkların ve tutkuların esiri olmuştur. (s.75-79)

Ateizmin çürütülmesi

Kanıt Problemi: Ateistler kötülüklerin varlığı gibi bir iki konu hariç kendi iddiaları lehinde orijinal bir fikir ileri sürmemişlerdir. Lehlerinde birçok kanıt olmasına rağmen inananlar eleştirilebiliyorsa, ellerinde somut hiçbir kanıt bulunmayan ateistleri tenkit etmek daha kolay ve sıradan bir iş olacaktır. (s. 81-85 )Müminler Tanrı inancını rasyonel yönü bulunan bir inanç olarak ortaya koymaktadırlar. (Mehmet Aydın, Allah’ın varlığına inanmanın akliliği, İslami araştırmalar dergisi, sayı, 2, s. 12-21)

Tanrı’nın Varlığının Delilleri

Bir insanın bu kanıtları öğrendikten sonra ateist olması mümkün değildir. Her şeye rağmen o kişi hâlâ ateizmine devam ediyorsa onda fikirden ziyade ideolojinin ağır bastığı görülecektir. (s. 88)

Varlık Delili (Ontolojik Kanıt): Descartes’a göre Tanrı’nın yokluğunu düşünmek mümkün değildir. (Descartes, A Discourse on Method, s. 120-126) Descartes’e göre zihnimizdeki en mükemmel varlık fikrinin bulunması Tanrı’nın varlığının bir ispatıdır. Var olmayan bir şeyin içimizde doğması ve bizlerin de onu düşünmesi imkânsızdır. İnsanın iç dünyasının sesine kulak vermeden ve doğadan da ders almadan Tanrı’nın var olmadığını iddia etmesi mantıksız ve sağlıksız bir karar olacaktır. Böyle bir kavram gerçekten temelsiz ve asılsız olsaydı insanlık tarafından asırlar öncesinden itibaren terkedilmesi, unutulması gerekecekti. Ontolojik kanıt bir anlamda mutlak ateizmin de olamayacağını kanıtlamaktadır. (s.  89-93)

Alem Delili (Kozmolojik Kanıt): Kozmolojik kanıt evrenin varlığından yola çıkarak yaratıcının varlığına gitmekte ve bizlere olup biten her şeyin arkasında bir Tanrı’nın bulunması gerektiğini söylemektedir. Evren kendi başına var olamaz bir nesneler yığınıdır. Sonradan var olmuştur. Evreni var kılan ve ona hayat veren bir üstün yaratıcı olmalıdır ki O da Tanrı’dır. Evren dahil bütün sonlu varlıklar varolmalarını kendileri dışındaki bir varlığa (Tanrı’ya) borçludurlar. Evrenin var olması da, zorunlu varlığın yani Tanrı’nın varlığının kanıtıdır. Kozmolojik kanıt ikinci olarak evrendeki hareket ve değişmenin nedenini araştırarak Tanrı’ya varmaktadır. Nesnelerin hareketliliği ve değişik biçimler almaları kendiliğinden oluşamaz. Dolayısıyla evrendeki hareketin ve değişmenin arkasında, onlara bu gücü veren bir Tanrı’dır. Yaşamı var kılan Tanrı bizlere en uygun şartlarda ve ortamda hayat imkânını sunmuş, gerek kendi vücudumuzu ve gerekse çevremizi bu yaşama hizmet için mükemmel bir şekilde düzenlemiştir. Kozmolojik kanıt üçüncü olarak evrenin sonlu olmasından hareketle sonsuz olan bir varlığa işaret etmektedir. Herhangi bir zaman dilimi içerisinde var olan ve bir süre sonra yokluğa mahkum olan nesneler gerçek varlıklarını kendileri dışındaki bir varlığa borçludurlar. Dolayısıyla nesneler dünyası içerisinde bulunmayan, onlar gibi belli bir zaman diliminde var olup-yok olmayacak aşkın ve sonsuz bir varlığa gereksinim vardır. Bu varlık ta Tanrı’dır. (s. 93-97) Ateistlere göre ilk çağlarda çok tanrıcı olan ve putlara tapan insan daha sonra tek Tanrı inancına yönelmiştir. Halbuki İbrâhim Peygamber’in de gösterdiği gibi aşkın bir Tanrı inancı insanlığın ilk gününden beri vardır. Tanrı, evreni yaratmakla kalmamış işleyiş ve kanunlarını da belirlemiştir. Yaratılan o kadar mükemmeldir ki bazı ateistler yaratılana tanrı özelliği atfetmişler, tabiatı yaratıcı ilan etmişlerdir. “Tabiat ana verdi, tabiat bahşetti” gibi kavramları gündelik hayatta normalmiş gibi kullanabilmektedirler! İnsan böyle muazzam bir manzara karşısında “şans” ve “raslantı” gibi kavramları tekrar gözden geçirme ihtiyacını hissetmiştir. (s. 98-101)

Nizam ve Gaye Delili (Teleolojik Kanıt): Alemde bir düzen vardır ve herkes bu düzenin farkındadır. Bu düzen bizlere her şeyin arkasındaki bir düzenleyicinin varlığını haber vermektedir. Bir şairin şiiriyle, ressamın resmiyle ya da mimarın eseriyle duygulanan İnsan, Tanrı’nın sanatı karşısında da heyecanını gizlememiş ve daima hayranlığını ifade etmiştir. Bütün varlıkların insan için uygun tarzda düzenlenmesi de evrenin kendi başına ve tesadüfen oluşamayacağına işaret etmektedir. Düşünebilen, konuşabilen, akledebilen, hayal gücü olan, sevebilen, hisseden ve duygulanabilen yapısıyla insan yaratıcının en büyük eseridir. (s. 102-109)

Kötülük problemi ve ateizm: Karşılaşılan kötülüklerin çoğunluğunun insan unsurundan kaynaklandığı görülmektedir. En büyük kötülüğü yapan yine insanın kendisi olmuştur. Hemcinsini öldüren, ona zulmeden, malını çalan, çocuklarını aç bırakan, bir diğerinin kalbini yaralayan insandan başkası değildir. Sonuç itibariyle kötülükler karşısında sorgulanması gereken öncelikle insanın kendisidir. Bazı ateistlerin yaptığı gibi olup bitenden Tanrı’yı sorumlu tutmak insanın kendi sorumsuzluğunun bir örneğidir. “Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere doğar.” (Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 92; Müslim, “Ḳader”, 22-25) Bir çocuğun çevresinden etkilenmeden önce yalan söylememesi, hırsızlık yapmaması, doğruyu konuşması, kötü söz söylememesi gibi hususlar, bunun en güzel kanıtıdır. Başlangıçta tertemiz olan denizleri ve atmosferi kirleten insanın kendisi olmuştur. İnsana özgür irade verilirken ona iyiliği ve güzelliği araması tavsiye edilmiş buna karşın kötülükten iradesiyle kaçınması tavsiye edilmiştir. Tanrı, daima iyiliği istemektedir. (s. 110-116)

Psikolojik delil (Dini Tecrübe Kanıtı): Aşk ve sevgin, sadakat ve vefa duygusu gibi özellikleri Tanrı insanın karakterine işlemiştir. İnsanın bunları başka yerden (doğadan) alması mümkün değildir. İçimizdeki ulvî ve ahlakî duyguların da bir kaynağı olmalıdır. Bu kaynak da Tanrı’nın bizzat kendisidir. (s. 117-120)

Ahlak Delili: İçimizdeki vicdan, merhamet, sadakat, şefkat, vefa ve acıma duygusu da diğerleriyle birlikte Tanrı’nın kalbimize yerleştirdiği ve doğamıza nakşettiği işaretler olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde bu değerler uğruna insanların varlığını, canını ve malını dahi tehlikeye atması, pek çok şeyden vazgeçmesi ondaki Tanrı inancının göstergesidir. İnsan sadece biyolojik ihtiyaçları için yaşamaz. (s. 122-123)

Çağımızdaki ateist görüşlerin çıkmazları

Modern Ön Yargılar: XX. yüzyılın başında rüzgâr gibi esen ve ortalığı kasıp kavuran pozitivist hareket asrımızın ikinci yarısında hızını kaybetmiştir. Çağımızda oldukça etkili olan ateist düşünürler Comte, Feuerbach, Marx, Freud, Nietzche ve Sartre’dır. (s. 125-129)

Comte’un Pozitivizmi: Pozivitizm, Bilimi tek geçerli bir bilgi türü olarak gören bir anlayışın ismidir. Sonuçta pozitivizmin dinle ilgili iddialarının yanlışlığı görülmüş, inançsızlıkla ilgili beklentileri de boşa çıkmıştır. Fransız filozofu Auguste Comte, Tanrı inancının ortadan kalkacağı bir dönem olacağını iddia etmişti. (Şafak Ural, Pozitivist Felsefe, s.19-20) Günümüzde din olgusu ve Tanrı inancı devam etmektedir. Dolayısıyla günümüze kadar yaşamış olsaydı gördüğü manzara karşısında Comte’un dahi hayal kırıklığına uğrayacağı muhakkak idi. Nitekim yüzyılımızda dinden uzaklaşan ya da bir şekilde onunla savaşan toplulukların ne duruma geldikleri ve neler yapabildikleri, dünyamızı ne şekilde cehenneme çevirdikleri gayet iyi bilinmektedir. Comte teolojik, metafizik ve pozitivist evreler dediği şeylerin insanlığın ortak tecrübesi olduğunu görememiştir. Çok eski yıllarda dahi yüksek medeniyetler kurulmuş, bilimsel çalışmalar, felsefî eserler ortaya konmuştur. (s. 130-134)

Feuerbach’ın Antropolojik Ateizmi: Feuerbach, Hıristiyanlığın Tanrı imajının etkisinde kalarak Tanrı kavramıyla insan doğası arasında bir ilişki kurmuştur. Feuerbach’a göre Tanrı kavramı insanın kendi doğasını dışarıya yansıtması sonucu oluşmuştur. Feuerbach’a göre esas olan insanın kendisi ve kendi varlığıdır. (Ludwig Feuerbach, The Esence of Chritianity, s. 5-30) Feuerbach’ın aksine pek çok filozof Tanrı inancının insanın doğasında bulunduğunu ve bunu doğuştan getirdiğini iddia etmiştir. İslam dinine baktığımızda zaten Tanrı’nın nitelikleriyle, insanın özellikleri arasında bir uçurum bulunmaktadır. Başka dinlerde olduğu gibi yarı ilâhî bir kişiden söz edilmez. İslam dininde ne Tanrılaştırılmış varlıklar, ne günahsız azizler, ne ruhban sınıfı ve ne de kilise gibi tanrısal kurumlar mevcuttur. (s. 135-138)

Karl Marx’ın Sosyopolitik Ateizmi: Marx’ın din eleştirisi O’nun dünya görüşünün bir parçası olarak önem kazanmaktadır. Bir anlamda ateist olmak Marxist olmanın getirdiği ve gerektirdiği bir durum haline gelmiştir. (s. 139) Marxizm Batı’nın kendi bünyesinde oluşturduğu kapitalist sisteme karşı bir reaksiyondur. O, gördüğü problemler karşısında siyasî ve ekonomik yapıyı yeniden düzenlemek istemiştir. Marx, insanlık tecrübesini bir tek teoriyle izah etmeye kalkışmış insanın bütün ideallerini, karakterini onun maddî yapısına indirgemiştir. Marxizme göre Tanrı’nın yok olduğunu söylemek ise Proletarya tarafında yer almak ve onların lehinde çalışmak olacaktır. Marx sonuçta pek çok unutulmaz acıların yaşanmasına neden olmuştur. İdeal bir İslam toplumunun kapitalist bir toplum olmayacağı herkesin mâlumudur. Marxizm yok iken ezilen, mağdur olan ve bir şekilde ıstırap çeken insanların yardımına en başta din koşmuş burjuvaya, zalimlere karşı onların haklarını savunmuş acılarını dindirmiştir. Günümüzün olağan üstü zor şartlarında dahi pek çok insan için din bir moral ve motivasyon kaynağı olmaya devam etmektedir. (s. 143) Batı ve Batı kültürü insanlık için genel geçer bir örnek değildir. Marxist tarih anlayışıyla hareket edenler İslamiyet’in evrenselliği, aşkınlığı (vahiy boyutu) ve ahlak anlayışı gölgelemiş, putperestliğe ve zulme karşıtlığını ve adaletin yanında yer alışını görmezlikten gelmişlerdir. Evrim teorisi ile ırkçılık ve faşizm ilerlemiş, Marx’ın görüşleri arkasında yılgınlık, hayal kırıklığı, üzüntü, hatta gözyaşı bırakarak kendi kabuğuna çekilmiştir.  (s.  144-146)

Freud’ün Psikanalitik Ateizmi: Freud sahasının dışına çıkarak dinî konularda birtakım yanlış hükümlere varmıştır. Freud’a göre Tanrı fikri insanın, çocukluk döneminde karşı karşıya kalmış olduğu zorluk ve felâketler karşısında geliştirdiği zihinsel bir savunma sisteminden kaynaklanmıştır. (S. Freud, Totem and Taboo, s. 147-151) Bir insan olarak Freud’ün kokain bağımlısı olmanın yanında, duygusal ve bunalımlı bir kişiliğe sahip olması (Pierre Debray, Freud Skolastiği, s. IX-XI) fikirlerinin doğruluğu hakkında da çevresindekileri ciddi tereddütlere sevketmiştir. Freud’ün Tanrı’ya inanma ile çocukluk devresi arasında kurmuş olduğu ilişkinin tersine çevrilmesi ve ateizmin aleyhinde kullanılması da mümkündür. Ayrıca milyarlarca zeki ve sağlıklı insanın hâlâ Tanrı’nın varlığına inanması ve inanmaya da devam etmesi konunun o kadar basit olmadığını göstermektedir. Freud dinle ilgili değerlendirmelerinde totem, tabu ve fetiş gibi kavramları gündeme getirmiştir. Halbuki İslamiyet daha ilk günlerinde kendine en büyük hedef olarak putperestliği, ilkel inançları, hurafeciliği ve büyücülüğü seçmiş ve olanca gücüyle bunların hakim olduğu Arap geleneğini yıkmaya çalışmıştır. (s. 147-150) Tanrı inancı, yaşamının sevinçli ve kederli bütün dönemlerinde insanı ayakta tutmakta ve insanın dengesini kaybetmesine engel olmaktadır. (s. 151)

Nietzche ve Sartre’ın Varoluşçu Ateizmi: “Tanrı öldü O‘nu biz öldürdük” diyen Nietzsche, bunun sonunda insanın özgürlüğünü ve onurunu yeniden kazanacağını ve kendi özünü yine kendisinin belirleyeceğini ifade etmiştir. Nietzche’den büyük çapta etkilenen Sartre da insanın özgürlüğü için Tanrı’nın yok olması gerektiğini öne sürmüştür. Her iki düşünürün iddiaları Tanrı’nın varlığını çürütmekten ziyade onun ahlaki açıdan var olmaması gerektiği gibi bir ön kabulle yola çıktıkları görülmektedir. Her iki düşünürün de reddettiği Tanrı İslamiyet’in Tanrı’sı değildir. Görünen o ki bu düşünürler daha ziyade Hıristiyanlık’la hesaplaşmaktadırlar. Bu kişiler Tanrı’nın (İsa) trajik bir biçimde çarmıha gerildiği, insanların günahkâr doğduğu ve kiliseye gidip vaftiz olmadıkça aklanamadığı, insanların günah işlediğinde (Ortaçağ’da görüldüğü gibi) acımasızca ateşe atıldığı bir kültürde yetişmişlerdir. Projelerini ve ideallerini de evrensel bir norm olarak düşünmemek gerekmektedir. Ateistlerin iddiasının aksine dinin (İslamiyet) ahlak konusunda olumsuz bir rolü bulunmamaktadır. Ateistlerin ileri sürdüğü özgürlük ideali de sorumsuzluk, kuralsızlık, dağınıklık ve kaos istemiyle eş anlamlıdır. İslam peygamberi görevinin birinci derecede ahlakı kemale erdirmek olduğunu belirtmiştir. (Muvatta, I-II, Hüsnul Hulk, 8) Elbetteki insanların kişisel zaaflarından kaynaklanan olumsuzlukların Tanrı’dan kaynaklandığını düşünmek ve dini eleştirmek büyük bir haksızlıktır. (s. 152-156)

İdeolojik ateizm

Bilimsel (Materyalist) Ateizm Dayatması: Sovyetler Birliği döneminde Marxist ve Leninist dünya görüşünü “bilimsel ateizm” adıyla eğitim ve öğretimde zorunlu bir ders olarak okutulmuş ve dinin ortadan kalkması için yoğun mücadele verilmiştir. Dini inançlar, kurumlar, ibadetler, törenler yasaklanmıştır. Diyalektik materyalizm, evrenin kendi başına var olduğunu, şuurun da maddeden sonra geldiğini ileri sürmüştür. Materyalizm şekilsiz bir maddeden bugünkü evrenin nasıl meydana geldiğini izah edememiş, insanın yaşamıyla, psikolojisiyle, inançlarıyla, etik değerleriyle, düşünce gücü ve arzularıyla ilgili olarak sistemli bir felsefe üretememiştir. (s. 157-160) Bilimsel Ateizm Çarpıtması ve İslam’ın Evrenselliği: Bilimsel (materyalist) ateizm İslamiyet’in yıkmaya çalıştığı eski putperest toplumun sömürü, kölelik, mal hırsı, kabilecilik, büyücülük, kan davası, fetişizm gibi alışkanlıkları İslam’a mal etmeye çalışmıştır. Ateistler tarihte cereyan eden ve hiçbir zaman Peygamber’in onaylamayacağı siyasi, coğrafi ve ticari kavgaları İslam’ın kendisi olarak takdim etmeye çalışmaktadırlar. Marxist ateistler ayrıca Hz. Muhammed’in çevresinden ve eski dinlerden etkilendiğini iddia etmişlerdir. Bununla da kalmamışlar İslamiyet’in gelişmeye, düşünceye ve tartışmaya karşı olduğu yalanını yaymışlardır. İslamiyet’in ilâhî kaynaklı olamayacağını ve Mekke toplumunun bu dini ortaya çıkardığını dile getirmişlerdir. Halbuki Hz. Peygamber’e baktığımızda O’nun gerek şahsiyetinin gerekse getirdiği mesajın, Mekke toplumunun ve o toplumda yaşayan sıradan bir insanın önceliklerinin belirleyici olmayan aksine onların mevcut değerlerini alt üst eden ve kökünden kazıyan inançlar olduğu rahatlıkla gözükebilecektir. Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği düşüncelere baktığımızda o dönemde hâkim olan inançlardan bir eser görmemekteyiz. O, putperestliğe, teslis (üçleme) anlayışıyla, ruhbanlıkla, İsa’yı Tanrı’nın oğlu olarak görmeleriyle ve enkarnasyonla ciddi bir şekilde ihtilâfa düşmüş ve onları kabul etmemiştir. Halbuki ateistlere göre Peygamber’in onlardan etkilenmesi gerekirdi. Hz. Mûsâ, Hz. İsa veya Hz. Muhammed başta olma üzere tarihteki hiçbir peygamber kendi başına yeni bir din getirmemiş, hepsi de tek Tanrı’nın varlığını insanlara haber veren ve ondan başka tapılacak, kutsanacak ya da ilâhlaştırılacak herhangi bir varlığın bulunmadığını öğreten dinin elçileri olmuşlardır. Yine bu peygamberlerin hiçbirisi de insanlardan kendilerini kutsamalarını veya kendilerine tapınmalarını istememiş gerçek Tanrı’nın sadece yaratıcı Allah olduğunu öğretmişlerdir. Özünde bir olan fakat günümüzde bozulduğu için inanç esasları farklı yorumlanan bütün ilâhî dinler kaynak itibariyle bir olup aynı Tanrı’nın göndermiş olduğu dinlerdir. Peygamberler kendilerini aynı halkanın devamı olarak görmüş ve birbirlerini destekleyici şeyler söylemişlerdir. Mevcut sosyal yapının peygamberleri ortaya çıkarması ve onları etkilemesi bir tarafa, peygamberler o toplumu yeniden yapılandırmak ve değiştirmek için gelmişlerdir. (s. 161-166) Materyalist ya da Marxist bir ateizm anlayışında insanlar sadece materyalist bir ateist olma özgürlüğüne (ya da zorunluluğuna) sahiptir. Materyalist bir ateizmin hâkim olduğu yerlerde insanların bırakınız dinsizliği reddetmeyi, ateizmi eleştirme özgürlükleri dahi bulunmamaktadır. (s.167-170)

Ateizm ve İslam gerçeği

İslamiyet’in Ateizme Bakışı: İslam dininde inanç özgürlüğünün çok geniş bir biçimde görüleceği kesindir. Ancak bununla birlikte İslamiyet’in tâviz vermediği ve kesinlikle rızâ göstermediği konular da bulunmaktadır. Bunlardan biri putperestliktir. Bir diğeri de insanlar arasında görülen zulüm, katliam, soykırım, tecavüz, işkence, haksızlık, ayrımcılık ve sömürü gibi insanlık dışı fiillerdir. Kur’an, adaletin, eşitliğin, erdemin ve sevginin yaygınlaşmasını talep etmiştir. Zaten onu anlamlı kılan, farklı dilde, dinde, renkte ve coğrafyadaki binlerce insanın, özellikle ezilmiş, sömürülmüş, yurtlarından sürülmüş, hor görülmüş ve haksızlığa uğramış kişilerin gönlünde yer almasını sağlayan şey de İslam’ın bu evrensel değerleri olmuştur. İslam bizzat anlamı ve içeriği ile de bir barış dinidir. (s.173-174)

Ateizmin İslam’a Yaklaşımı: Ateizmin eleştirilerinin temelinde teorik kaygılardan ziyade ideolojik ön yargılar ve saplantılar görülmektedir. (s. 175-176)

Ateizm Karşısında İslam: İnsanlığa hitap eden din (İslamiyet) ateistlerin düşündüğünün aksine ne bir ideoloji, ne sadece ekonomik ve politik bir yapı, ne de felsefî bir dünya görüşüdür. O evreni ve canlıları kucaklayan, bütün insanları insan olmak bakımından hoşgörüyle karşılayan, onları dili, rengi, kültürü, sosyal statüsü, ekonomik durumu, cinsiyeti, nesebi ya da geçmişiyle yargılamayan tek Tanrı inancını savunan, putperestliği yıkan ve yeryüzünde adaleti amaçlayan engin bir inanç sistemi ve hayat düzenidir. Bu anlamda İslamiyet herhangi bir teorisyenin zihnine sığacak kadar dar olmadığı gibi, bütün varlığa, tarihe, toplumsal yapıya ve insanlığa idelojilerin yaptığı gibi tek bir ilkeyle yaklaşacak kadar da sığ bir bakış değildir. Sosyal alanda toplum ve fert dengesini gözeten İslamiyet, adaleti, çalışmayı, ticareti, dürüst yollarla para kazanmayı teşvik etmiş, aldatmayı, yalanı, sömürüyü ve borçluyu ezmeyi ise şiddetle yasaklamıştır. İslamiyet her türlü egoizmi ve ırkçılığı reddetmiş, bu amaçla öldürmeyi ve zulmetmeyi reddetmiş, bir başkasının canına, malına, ailesine, inancına ve özel yaşamına müdahale edilmesini de yasaklamıştır. Hıristiyanlıkta görüldüğü gibi ruhban sınıfına da (Klerikal yapılanma) imkân tanımamıştır. İslamiyet gerek bireysel, gerek toplumsal ve gerekse evrensel açılardan mutluluğun temini yönünde ilkeler ortaya koymuş, niçin var olunduğu ve nereye gidileceğine dair getirmiş olduğu açıklamalarla insanlara bir vizyon sunmuştur. (s.  177-178)

Ateizmin ise insanlara bir vizyon sunması ve varlık alemiyle ilgili tatmin edici açıklamalar getirmesi bugüne kadar mümkün olmamıştır. Sistemli ve ahenkli bir dünya görüşü ortaya koymak yerine dine ve Tanrı inancına karşı eleştirel bir tutum takınmakla yetinmiştir. Ortaya yeni bir şey koyamadığı gibi insanların ufkunu açacak, onlara ümit verecek ve geleceği aydınlatacak bir sistem de sunmamıştır. Her şeye rağmen İslamiyet bütün sadeliği ve çekiciliği ile insanlığın önünde durmaktadır. Geleneğin bizlere sunduğu İslam’la kaynakların bizlere anlattığı İslam arasındaki farkı hissedip kaynaklardaki İslam’a ulaşınca birçok sorun zaten kendiliğinden hallolacaktır. (s. 179-180)

Sonsöz

İnsanı inançsızlığa götüren yolların temelinde bizâtihî ateizmin kendi gücü değil, din adına sergilenen bilgisizlik, tutarsızlık, iki yüzlülük ve gayri insani tavırlar yatmaktadır. XX. yüzyılda ateizm adına ortaya pek çok şey konmuş ama içeriğinin daha çok ideolojik bilim, ideolojik felsefe ve ideolojik ateizm olduğu görülmüştür. Bu söylemlerin temelinde de pozitivist ya da materyalist esintiler bulunmaktadır. Mutlak bir ateizmden söz etmek imkânsızdır. Bilimsel, rasyonel ya da mantıksal gibi kavramların ateizm adına kullanılması tamamıyla yanıltıcı ve çarpıtıcı bir durumdur. Ateistler, teizmin kanıtlarını eleştirmekten başka bir seçenekleri olmamıştır. Bunun yanında kendi bakış açılarını destekler ikna edici görüşler de ortaya koyamamışlardır. Henüz kanıtlanamayan ve kanıtlanması da mümkün olmayan teorilerinin etkisi ve gücü ise günümüzde oldukça zayıflamış, yaygınlığı da sona ermiştir. Bunların arasında Comte’un pozitivist; Feuerbach’ın antropolojik; Marx’ın sosyopolitik; Freud’ün psikanalitik ve Nietzche ile Sartre’ın varoluşçu ateizmi bulunmaktadır. İddialarını yanlışlayan sayısız örnekler bulunduğu halde fikirlerinden vazgeçmemişler ve ideolojik kaygılardan ötürü bunları kutsallaştırmışlardır. Ateizmi ilke edinen ideolojiler kiliseyi aratmayacak derecede doğmatik, statik ve dayatmacı tavır sergilemişlerdir. Kendilerini ilmî, felsefî ve özgür düşünceli diye tanımlayan ideolojiler insanlık tarihinin en doğma, en katı ve en yasakçı ekolleri haline gelmişlerdir. Bireylerin yaşamlarına, düşüncelerine, inançlarına, kısacası özgürlüklerine dahi ipotek koymuşlar, ideolojilerini XX. yüzyılın çağdaş dinleri haline getirilmişlerdir. Ancak kesin olan bir şey varsa o da artık ateizmin bilimsellik, rasyonellik ya da özgürlük kılıfına bürünemeyeceğidir. (s. 184-189)

ateizm_ve_elestirisi-1-3   Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi

 

Ateizm ve İslam

“İslam dinine göre evren tanrının yaratması sonucu meydana gelmiştir ve kâinatta geçerli kanunlar (Sünnetullah, Âdetullah) vardır. Bilim, düzen ve yasalardan hareketle sonuçlara ulaşmaktadır. Bilimsel sonuçlarının dine muhalif olması söz konusu olamaz.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 79)

Ateizmin Kelime ve Terim Anlamları Ateizm kavramı; yunanca, ilahi dinlerin söylediği bahsettiği anlamda bir ilahın varlığına inanmak anlamına gelen ‘Theizme’ sözcüğünden doğmaktadır. İngilizcede (A) olumsuzluk edatıyla birleştiğinde ise ‘Allah’ın varlığını inkar eden felsefi görüş’ manası taşıyan Ateizm düşüncesi meydana gelmiştir. Ateizmi anlayabilmek için ateizmin reddettiği din düzenini ve dindarlığı bilmek şarttır. (s.  13-16)

Çeşitleri: Mutlak Ateizm: İnsan fıtratında hiçbir şekilde tanrı inancı olmadığını iddia ederler. (s. 18-21) Teorik Ateizm: Ateizmin genel tanımı olarak da kullanılan bu tanım; tanrıyı düşünerek, tartışarak, ilmi bir çabayla reddetmek ve ilgili iddiaları çürütmek fiillerine dayanır. Panteizm ve Deizm de reddedilir. (s. 23) Fiili Ateizm: Pratik Ateizm olarak ta adlandırılan bu ekol tanrı yokmuş gibi yaşamak ve tanrıyı günlük hayata dahil etmemek şeklinde tanımlanır. Pasif ve Aktif olmak üzere ikiye ayrılır. Pasif olanlar ateizmi sessiz, sakin kendi içlerinde yaşarken aktif olanlar ise hem ateizmi yaşarken aynı zamanda çevresindeki tanrı figürlerine savaş açarlar. (s. 25) İlgisizlerin Ateizmi: Tanrıya inanmanın veya inanmamanın eşit derecede anlamsız olduğunu savunurlar. Bu konudaki tartışmadan uzak durmak prensipleridir. (s. 26) İdeolojik/Bilimsel Ateizm: Karl Max, F.Engels gibi düşünceler ateizmin bilimsel bir gerçek, dinin ise toplumun uydurduğu bir problem olduğunu benimsemişlerdir. (s. 27)

Ateizm kavramı, içerik ve şekil bakımından bazen başka birçok terimle karıştırılmıştır. (s. 28) Agnostisizm (Bilinmezcilik): Agnostiklere göre tanrıyı inkar etmek için tüm mevcudatıyla bilmek, tanımak gerekir. Bilinmeyen bir varlığın reddi mantıksızdır. (s. 29) Deizm (İlahçılık): Varlığı akılla bilinen bir tanrı anlayışını savunanların benimsediği yarı dini yarı felsefi anlayış. Tanrıyı kabul eder peygamberliği reddederler. Tanrıya inanmakla birlikte onun yaşama karışmaması gerektiğini savunurlar. (s. 30) Panteizm (Tümtanrıcılık): Tanrının ‘zati’ varlığını reddederler. (s.  32)

Düşünce tarihinin başlarından itibaren bir inançsızlık düşüncesi olmasının ardından ateist düşünce rönesanstan sonra ortaya çıkmıştır. Buna göre gelişen ateist düşünce yapısında maddeyi bütün varlığın kaynağı olarak gören maddeci ateizmin ilk temsilcisi Democritos, şüpheci ateizmin ilk temsilcileri Sofistler, ampirik ateizmin ise ilk temsilcisi Theodores’tir. (s. 47-50) Kilisenin tutarsız bir takım esaslarına ateistler bilim yönünde gelişerek ilmi yönden cevaplar aramışlardır. Ateist zihne sahip kimselerin, toptan dini yok etme çabalarının sonuçsuz kalması, dininde en az bilim kadar insan ruhunun temel fenomenlerinden biri olduğunu göstermektedir. (s. 51-55) Başta felsefe olmak üzere hem sosyal hemde deneysel bilimlerde, sonucu ateizme varan pek çok ‘teori’ geliştirilmiştir. (s. 56)

Materyalizm (Maddecilik): Varolan her şeyin madde ve boşluktan oluştuğu, hayat ve bilinç dahil olmak üzere evrendeki bütün varlıkların maddeden meydana geldiğini iddia eder. Ayrıca materyalizm, madde ve kainatı konu alan diyalektik materyalizm ve sosyal olayları konu alan tarihi materyalizm olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Dünyanın, büyük patlama sonucunda materyalistlerde inanmaktadır. Materyalizmin maddede varolduğunu iddia ettikleri pek çok niteliğin, teizmin bildirdiği tanrının sıfatlarıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz. (s. 57)

Pozitivizm: Auguste Comte’un başını çektiği, doğru bilginin yalnızca bilimsel bilgi olduğu, doğru bilgiye ise yalnızca ampirizm (deneycilik) ile ulaşılabileceğini savunan düşünce akımıdır. Fakat hangi yönüyle ele alınırsa alınsın kuşatıcı vahiy bilgisinin rehberliği olmadığı müddetçe ister akla ister deneye ister duygulara dayandırılsın zan olmaktan öteye gidememektedir. (s.  79)

Ateist Varoluşçuluk: Tanrı insanı bir obje gibi görür. O gözü her yerde olan bir takipçi gibidir. İnsan ise zamanla kazandığı tecrübeden ibarettir. Ateist varoluşçular ‘tanrı yoktur’ prensibinden çok tanrı olmamalıdır prensibini baz alırlar. İnsanı üstün kılma çabaları olan varoluşçular insanı hiçliğe sürükler. (s.  90)

Tabiatçı Ateizm: İnsanın tanrı inancının kaynağı olarak kişinin zihinsel, ruhsal, toplumsal tabiatlarında ve eğilimlerinde aranması gerektiği düşüncesidir. Bu yaklaşımın hedefi, dinin inancın bir tür gerekliliğe karşılık gelmeyen bu tür zihinsel tasarımın sosyolojik veya psikolojik bir yanılsamanın ürünü olduğu iddiasıdır. Tabiatçı Ateistler tanrı inancının kaynağını tabiatta aramışlar ve bu sayede kendi psikolojik durumlarını, iç ve dış alemde yığılı olan ruhi amillerini tanrının emir ve yasakları olarak algılamışlardır. (s. 98)

Modern dönemde ateizmin taraftar bulmasının nedenlerinden en önemlileri, Hıristiyan teolojisindeki dengesizlikler, bilgi felsefesindeki köklü değişimler ve kilisenin fikirlere karşı koyamadığı ilmi kesime kaba kuvvetle baskı uygulaması sayılabilir. Hıristiyan teolojisi gerçekten uzaklaştıkça mucizelerle dine taraftar toplama çabasında bulunmuş ve bu uydurmalarda aşırı giderek dini asıl ritüellerinden uzaklaştırmıştır. Bu inançlar iradi imanın şartı olarak sunuldu ve inanmayanlar aforoz edilerek ateizme yakınlaşmalarına neden olundu. Papazların cennet topraklarını bile insanlara para karşılığında satıyor olmaları insanları şüpheye düşürdü. (s. 113- 167) Din görevlileri dine katı kurallar koymuş ve bilimle din arasında ciddi çizgiler belirlemiştir. (s.168-169)

İslam, akıl ve iman: Kur’ana genel bir bakış açısıyla baktığımızda akla hitap ettiğini görürüz. Onun akla ve aklın kullanılmasına verdiği önem asla göz ardı edilemez. Kur’anın akla olan bu yönelişi katiyen başka kutsal kitaplarda yoktur. Aklın ileri seviyesi ilim ve irfanı ortaya çıkarır ki, ilim ve irfana Kur’an-ı Kerim dokuz yüzden fazla ayetle verdiği önemi ortaya koyar. Dinin en temel şartları akıl sahibi olmaya bağlandığına göre akılla hareketin ehemmiyeti şüphe götürmez. Akıl, muhtelif fikirleri belirli kategorilere ayırma yetisine sahip olan, analiz edince bütünleyici ve birleştirici bir özellik taşır. İşte Kur’an’a göre aklın en önemli yanı burasıdır. Bu sebeple Kur’an’da aklını doğru şekilde kullanamayanlar kınanmıştır. (s. 173-203)

İslam ve bilim: İslam’ın bilgiye verdiği değer, bilgi edinmede kadın erkek ayırmayan, ilmin hangi bölgede kimin elinde bulunursa bulunsun tahsil edilmesi gerektiğini savunan, bilgi kaynaklarını kati delillerle sağlamlaştırmayı prensip edinen İslam dini, bu kurallarda da öncüdür. Peygambere inen ilk vahiy olan ‘Oku!’ bile, İslamın ilime verdiği önemi belirtmeye kafidir. (s. 205)

İslam düşünce tarihinde din bilim ilişkisi:  Ümmi sayılabilecek bir cemaate bildirilen İslamiyet, o dönemin şartlarıyla ilmi en ileri dereceye yükseltmiş olan İslam, o yıllarda koyduğu kuralların evrenselliğini günümüzde de canlılığını koruyarak ispatlamaktadır. İslamiyet aynı zamanda alem ve Allah arasındaki ilişkiye de açıklık getirmiş, insanlar inanmaya yönelebilecekleri bir yaratıcıyla tanıştırmıştır. (s. 206-210)

İslam’da Dünya Ahiret Dengesi: İnsan-Kainat İlişkisi: Kainat insanlığın devamını sağlayacak materyalleri insana susmakla görevlidir. Bilgi seviyesi konusunda dahi insan kainatının merkezindedir. Böylelikle yeryüzünü şekillendirme, imar etme yetkisi de kendisine verilmiştir. (s. 211-214) Allah Teala yaratılmış olduğu insanların değerlerinin ortaya çıkması amacıyla onları sınamak için kainatı yaratmıştır. (s. 215-216) Dünya hayatı Kur’an’da genelde ahiret hayatıyla birlikte alınmış, bazen ikisi arasında karşılaştırma yapılırken ahiret hayatı üstün kılınmıştır. Dünya üzerinde yaşanmış olan hayat, ahiretteki saygınlığı ve muameledeki üstünlüğü belirleyecektir. Yani kısa dünya hayatını İslamın maneviyat şemsiyesi altında geçiren insan ahirette ebedi mutlu olacaktır. Dünya ahiretin bir nevi ön hazırlığıdır. Geçici olan kalıcı olandan değersizdir. (s. 217-219)

  ateizmveislam1-2-3-4 İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam

 

Ateistlere din dersi

Hayatı anlamlı kılan çeşitlilikler ve farklılıklardır. Önemli olan zıtların buluşma noktalarını araştırmak; saldırıya geçmek değil, anlamaya çalışmaktır. Tanımak, kendini tanımlayanın tanımına saygı duyup, onu kendini tanımladığı şekliyle, o halde kabul etmektir. Tanımak ve tanımlamak doğru bir hat üzerinde ilerlerse bundan “tanışmak” denilen şey doğar. Hiç kimse benim gibi inanmak, düşünmek ya da yaşamak zorunda değildir. Bu serbesti, hakikatin kendisinden neşet ettiği yaratıcının insanoğluna bir armağanıdır. Elbette isteseydi o sınırsız kudret herkesi bir millet, bir ümmet, tek bir cinsiyet kılabileceği gibi tek renk ve tek düşünce de kılabilirdi. Hayatın anlam ve esprisi, işte bu hiçbir cebri müdahale olmaksızın herkesin kendi özgür iradesiyle kendi kendisini gerçekleştirebilmesinde saklıdır. İçinde yaşadığımız iklimin ve dünyanın belki de en büyük meselesi birbirini deforme etmeden tanıyabilme sorunudur.İşte bu kitap, uzun süredir ayaküstü konuşulsa da, bir türlü yazı diline geçmemiş böyle bir sıkıntı ve sancıdan doğdu.Maksadım gerçekliğin abartılmış katı somurtkan yüzünü okuyucunun görüntü duvarına kara bir talih gibi asmak değil, aynaya bakma cesareti olanları hakikatin gülümsetip serinleten yüzüyle tanıştırmaktır.Ne kadar ayrı bir heyecan ve çabayla kurulmuş olsa da, ilk satırdan son satıra kadar her cümlenin belleklerde bırakmak istediği iz şudur: Aynı dilden aynı şarkıyı söylüyor olmasak da çamaşırlarımız aynı rüzgârlarla kurumaktadır! Dünyanın daha yaşanılır bir yer olması için bunun ayırtına varmak şarttır. Ateist, agnostik, teist, deist, pantesit, nihilist, hedonist… Hangi içsel coğrafyada yaşarsa yaşasın herkes ait olduğu kültürün insanıdır. Müslüman bir coğrafyada doğup büyüyen bir zat, inanç bağlamında her şeyi reddetse bile kültürel anlamda o Müslüman coğrafyanın bir parçasıdır. İnanmak; ihtiyari, zorlamaya dayanmayan bir bağlanıştır. Dileyen inanır dileyen de inkâr eder. Fakat bilmek ve tanımak, konuşup söz söylemek için mutlak bir zorunluluk ve olmazsa olmaz bir şarttır. Bilmeden inanmak bağnazlık ve taassubu doğururken, inanmadan bilmek başkalarına karşı insaflı ve izanlı davranmayı sağlar. Aynı şekilde, hiç kimse dinin hakikatlerine inanmak zorunda değildir, ama böyle bir gerçekliği yok sayma gibi bir lüksü olamaz; bilmeli ve öğrenmelidir. Yaptığım araştırmalar, edindiğim izlenimler sonucu, ülkemizde kanıtsız ve kaynaksız konuşulan tek alan “din” ve “din’in kutsalları” konusudur. Kutsallar alanı anlamadan, bilmeden ve dinlemeden vurma alanı olmuştur adeta. Konu din olunca “bilmeden muhalefet etmek” garip bir şekilde normal karşılanırken, kırılan potlar ve devrilen çamların verdiği zayiattan kimse kendini sorumlu hissetmemektedir. Tanrının varlığına inananla, buna ihtimal vermeyen kişiler arasındaki tek ortak enstrüman akıldır. Fakat akıl dediğimiz şeyin de onu nasıl kullandığımıza bağlı olarak şekil alan bir cevher olduğunu unutmamak gerekir. Bir şeyi kabul etmek gibi reddetmek de aklı başka türlü kullanma biçimidir. “Ah, şimdiki aklım olsaydı!” diye iç geçirip dövündüğümüz, dünkü aklımızla bugünkü aklımızın birbirini tutmadığı bir hayatta ‘aklı kullanma kılavuzuna’ şiddetle ihtiyaç vardır. Bu kılavuzu kullanmadığımız zaman her şey bir anda izafileşip, mutlaklığını yitirmekte ve hızlı bir şekilde tartışma alanına doğru sürüklenmektedir. Dinsel konuların artan bir hızla magazinleştirildiği bir ortamda bilgi kirlenmesinin olması da vazgeçilmezdir. Manzaranın bir tarafı ne kadar trajikse diğer tarafı o denli komiktir.

Dünyada her şey zıddıyla kaimdir. Hiç kimse başkası gibi düşünmek, inanmak ya da yaşamak zorunda  değildir. Herkes hayatını kendi özgür iradesiyle yaşar ve sonucuna da katlanır. İnanmak seçme ile zorlamaya dayanmayan bir bağlanıştır. Din bir kültür değildir, ahlak ise bilgi. Din; yaşamın bizzat kendisidir. Din, ait olduğu kültürünün yardımcı unsuru, ayrıntı öğesi değil özü ve omurgasıdır. Bir Müslüman için “Müslüman olmak” bilgi olmaktan çıkıp bir bilinç durumunu yansıtırken, İslam’ın dışındaki bütün dinler sadece “bilgi” olmak durumundadır. Din, ateist biri için gerçek anlamda bir kültür, ahlakta sadece bir bilgidir. (s. 7-12)

Ontolojık sorgulama

Ontolojik sorgulamanın birinci basamağı: ” Ben  kimim?” sorusudur. İnsan için öncelikli bilgi, kendini bilme bilgisidir. “Okumanın manası kişi kendin bilmektir. Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emektir. Okudum bildim deme. (s. 33) Çok taat kıldım deme. Eğer Hak bilmez isen. Abes yere gelmektir.” Yunus Emre. İkinci basamak: “Nereden geldim?” sorusudur. Buna ateistlerin cevabı evrim teorisidir. Sokrates: “Evrende tesadüfe tesadüf edilmez.” der. (s. 27) Ateistler de, tesadüf denilen tanrının kullarıdır. Tesadüf tanrısında her hesap, hesap dışı, her kural, kural dışı ve her uyum, bir rast geleliğin sonucudur. Tesadüf tanrısı kullarından hiç bir yükümlülük istemez, çünkü kendi varlığı da aynı rastlantıların sonucudur. Bilim adamları, mucitler bu tesadüf tanrısının elçileri ve yalvaçlarıdır. (s. 31) Üçüncü basamak: “Nereye gidiyorum?” sorusudur. Doğan güne hükmümüz geçmiyor. Kafile kafile, katar katar kervanlar halinde insanlar bir kapıdan çıkıp başka bir kapıya doğru yürüyorlar. Bir yüzyıla kalmadan dünyanın şu anki sakinleri olan bizlerinde yerinde yeller esecek! (s. 36) Bu hareketliliğin mantıklı açıklaması ne? Nereye gittiğini, gittiği yolun nerede bittiği bilen insan için, her şey açık ve anlaşılır bir niteliktedir. Ateistler  ontolojik bir tanrı tanımazlıktan çok, inanan insanların inandıklarına inanmamakla kendilerini ifade ederler. Karşısındakini kendi anlamak istediği gibi anlamak ister, hatta durum niyet  okumaya dek gidebilir. Problem; karşı çıkmanın kendisi değil, önyargısal ve mesnetsiz, tek taraflı okumalara dayanan tutumlarıdır. Ateistler okumaktan da kaçınır. Çünkü okuduklarının etkisi ile kendileri ile yüzleşmekten kaçınırlar. Karşı çıktıkları fikrin ağırlığı, değerini hiç tartmadan  üstünkörü onu ıskartaya çıkartmaya çalışırlar. Ateistlerin tanrıyı reddetme gerekçeleri çoğunlukla duygusaldır.  (s. 13) Kendi psikolojilerini yansıtma metodu ile muhataplarına hamlederler. Allah’a inananların, bu inançlarının temelinde korku ve tedirginlik olduğunu söyleyip dururlar. (Takva’nın Allah’tan korkmak ama O’nun sevgisini  ve rızasını kaybetmekten duyulan korku olduğunu bilmezler, bilmek, istemezler!) Oysa Allah’u Teala Rahman’dır, Rahim’dir, Tevvâb’tır, Gafur’dur, Rezzak’tır, Halik’tır. Raûf’tur. Vahhâb olandır. (s. 18)

Dünya’daki kahır, çile, ıstırap bu dünyanın sahici mutluluk mekanı olmayıp, belli koşullarla sınanma yeri olduğunun en  büyük göstergesidir ve ateistlerinde anlamak istemedikleri budur. Ateist firaridir ve hiç bir zaman yakalanmayacağına inanır. Ateist Allah’tan başka tanrılara evet der ama Allah’a ise hayır! Para, makam, ün veya ideoloji, birer dine dönüşür, ideolog ve idollerde peygamber ve evliyalar; kişiler mit olur, dini hikayelerin yerine geçerler. İnanmadıklarından kendilerine bir inanç manzumesi yapmışlardır. İnanmayan kişi inanmadıklarının derin bir müminidir. Auguste Comte’un 1852 yılında kaleme aldığı pozitivizme dair eserinin adı da ilgi çekicidir: Pozitivizmin İlmihali/Le Catechisme Positiviste. (s. 19, 21)

Tanrılar, tanrılar

Türk ateisti tevhidi ters yüz etmiştir: Allah’tan başka tanrılara evet! (s. 17)

Ateistim diyene şu soruyu sormak gerekir: “Hangi tanrının ateistisin?” Birçok ateist inkar edilmesi gereken sahte tanrıları inkar ederek önemli bir mesafeyi kat ettikleri halde gerçek tanrıya bir türlü ulaşamazlar. (s. 29) Kısaca “La ilahe “: Hiç bir tanrı yoktur, bölümünü geçenler, “İllallah”: sadece Allah vardır, bölümüne geçememektedirler.

Yaşayan ölü tanrılar: Mülkiyet tanrısı: Para; Aydınlanma tanrısı: Bilim, arzular, makam, hırs, şehvet. Bu tanrılara bağlanıp secde edenlerin gerçek tanrıyı (Allah’ı)  araması, arasa bile bulması, bulsa bile bağlanması mümkün değildir. Halbuki bilgi, mutlak sevginin kıvılcımıdır, O’ndan bahşedilendir. Gerçek bilgi O’ndandır ve O’na götürür. Eksik ve yanlış bilgi ise uzaklaştırır. Tanrı: Ra. Her firavun ile yeniden vücutlaşan “ilahi hükümdar”. Kısaca, yöneticilerin yönettikleri  halkı sömürmede araç olarak kullandıkları vasıta. Çapkın, cimri tanrı: Zeus. Olympos’ta -olimpiyat kelimesinin kaynağı- oturan ve Fenike’li güzel kız Avrupa’yı boğa kılığına girerek Girit’e kaçırıp  onunla sevişen  tanrı Zeus aynı zaman cimri bir tanrıdır. Kutsal ateşi insanlardan gizler. İnsanlar karanlıkta gecelerken, o olympos’ta ateşin başındadır. Prometheus dayanamaz ateşi insanlara verir ve ceza olarak Zeus tarafından kayalara bağlanır ve ciğerlerini kargalar yer. İşte inkar edilmesi gereken diğer tanrı bu tanrıdır. Acımasız, cimri, insan düşmanı, devamlı kendisi ile savaşılması gereken bir varlık. Taraf tutan milli tanrı: Yehova. Tevrat’tan: “Rab Yehova sadece İsrail Oğullarının tanrısıdır.” Aynı tanrı Yahudileri özel ve seçkin bir ırk olarak yaratmıştır. Tevrattaki tanrı gezer, dolaşır, güreşir, yorulur, dinlenir. Ateist doğal olarak, “kendim gibi birine tapacaksam neden bunu kutsal kitaplarda arayayım, sokaklarda bir sürü var” der. Gökyüzündeki ‘baba tanrı.’ Hıristiyanlık inancına göre günahlar  ve suçlar genetiktir. Dededen babaya, babadan oğula geçer. “Eğer tanrı bir nevi   papa ve imparator, bulutlar içinde başının üstünde bir kuş, sağında bir melek, solunda bir peygamber, sapsarı ve çivilerle delinmiş oğlu kolları arasında, ilahiler dinleyen kıskanç bir varlık, haydutları inlerinde kutsayan, babalarının hatasında çocuklarını sorumlu tutan, elinde büyük bir kılıç tutan tanrı ise, evet, ey papaz, ben o tanrıya karşı münkirim.” Victor Hugo (s. 41-50)

Köşesine çekilen tanrı. Aristo’ya göre tanrı evreni yaratmış ve köşesine çekilmiştir. Tanrının işini kulları tayin eder bu dünya görüşünde. İnsanlar kafalarına göre yaşar. Tanrı yukarıda varlığından emin ve hoşnut olacağımız şekilde durur. (s. 53)

Plastik- metalik tanrı. Dev alışveriş merkezleri, plazalar ekonomi dininin mabetleridir. Kur’an yerini beşeri kanunlar, peygamber yerini patron almış ve şehevi arzular Put; para tanrı olmuştur. (s. 55)

Ahlak
“Şayet Allah yoksa ahlakta yoktur.” (Dostoyevski, Karamozof kardeşler) Allah’ı hayattan çekince nasıl ve ne şekilde yaşayacağımıza sadece kendimiz karar vereceğimiz  bir dünya ile karşı karşıya kalırız. Allah’a inanmıyorsanız dürüst ve adil olmanın gereklerini anlatmakta zorlanırsınız. Din kökenli ahlakı devre dışı bırakınca geriye dünyevi ahlak kalır. Yani görev ahlakı ve pragmatik ahlak. Karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan, erdem temelinden yoksun ve yaygın popüler bir ahlaktır  bu ahlak. Bu tür ahlakta vicdanın yerini rasyonel gerekçeler, akli çıkarımlar alır. Kısaca menfaatine kadar ahlaktan bahsedilebilir. Menfaat başlayınca ahlak sona erer. Kutsal olanı çekince, evren bir anda çok bilinmezli bir denkleme dönüşür. Kim belirsizliğe doğru tam gazla giden bir otobüsün içinde olmak ister ki? Huzur, ahlak, erdem, mutluluk Tanrı inancı ile başlar. Devamı da tevhit  akidesine sıkı sıkı bağlılıkta aramak gerekir! (s. 57)

Seçkin basınımızdan!

Bazen kitleler bilgisizlikle cahilleştirilirken, bazen de bilgi ve enformasyonla cahilleştirilir. İşte ateist gazetecilerden inciler:Riya olmasın diye cuma namazını evinde kılanlar. Bu sene Hac ile kurban birleşti, diyenler. Orada kulelere çıkıp şarkı söyleyen adamlar gördüm, diye ezan okuyanları anlatan  yabancı bir yazarın eserini tercüme ederken, kendi değerlerinden habersiz çevirmenlik yapanlar. “Pir-i fani izdivaç eyleyince” cümlesindeki Pir kelimesinin yaşlı anlamına geldiğini bilmeden, İslam hukukçuları pirenin evliliğinden bahsediyor diyebilen profesörler. ‘Ayetlerin surelerini hatırlatmaktan’ bahseden yazarlar.’Namazı tutan, orucu kılanlar’ diye yazan yazarlar! Toplu namaz kılmaktan bahsedip, cemaatle namazdan haberdar olmayanlar. İftar yemeği için davetiyede ikindi vaktini iftar saati olarak duyuranlar. İşte ülkemin aydınlarından (!) seçmeler.

Son söz

Allah nasıl ki güneşi, yağmuru, gölgeyi, inançlı inançsız herkese dağıtıp bahşetmişse, bizlerde insan olarak insanlığımızı teist veya ateist herkese dağıtmalıyız. Önemli olan öfkeye dönüşmeyen anlayış sergileyebilmektir. Kimse kimsenin aklının dümenini eline geçirme gayreti içinde olmamalıdır. Başkasının aklına kumanda etme gerekliliği gibi bir şey olsa idi, Allah bu işi, birçok akıl zafiyeti olan bizlere vermez, kendisi her yarattığı kulu hizaya girmiş bir akılla var ederdi. Birçok ateistin anlamadığı da budur: “Madem Tanrı varsa o  zaman niye…” diye başlayan cümlelerin özünde yatan şey, işte bu “özgürlük ” durumunu hesaba katamama olayıdır. (s. 172)

Biraz da tebessüm

Ateist berbere gider. Berber durmadan ölüm ve ahiretten bahseder. Ateist konuyu kapatmak istedikçe berber yeniden konuyu açar. Ateist dayanamaz, kızar. Berber açıklama yapar: “Ben ne zaman ölüm ve ahiretten bahsetsem senin tüylerin diken diken oluyor, bende zorlanmadan saçlarını daha rahat kesiyorum.” der.

Yaşlı kadın oldukça dindar biri imiş: Her sabah kapısının önüne çıkar ve: “Allah’ım bana verdiklerin için sana şükürler olsun” dermiş. Ateist komşusu da: Tanrı yok kadın, yook! diye bağırırmış. Bir akşam komşusu kadına oyun oynamaya karar vermiş. Marketten bir sürü meyve sebze alıp kapısının önüne koymuş. Kadın sabah kalkıp yiyecekleri görünce:” Sana şükürler olsun ey Allah’ım, gönderdiğin yiyecekler için” demiş. Adam ortaya çıkıp, tanrı yok, onları ben aldım deyince, kadın devam etmiş: “Yüce Allah’ım, sana ne kadar şükretsem azdır. Hem bu yiyecekleri göndermişsin hem de parasını bu şeytan adama ödettirmişsin” demiş.

Cenaze namazında imam efendi, “Er kişi niyetine!” diye seslenince, arkadan mevtanın oğlu dayanamaz bağırır:” Na’pıyorsun hocam, babam er değil, rütbeli bir askerdi.” (s. 71-92)

   Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi

 

Ateizmus 1

Arka kapak: Ateizm, bugün bir inanca dönüşmüştür. Bu akım, artık içinde inanç unsurlarını barındırmakta ve tıpkı diğer dinler gibi üyelerine kurtuluş vaat etmektedir. Ateistler, en az diğer dinler kadar saygıyı ve en az kendilerinin diğer dinlere gösterdiği kadar tahammülsüzlük ve saygı saygısızlığı hak ediyorlar.

Önsöz

Ateizmus, ateizmi kesin doğru kabul eden ve ona kendini adayan kişiyi tarifeden ironik bir isimdir. Ateistler, sosyal medyayı kendilerini ifadeden çok başkasına saldırı için kullanmaktadırlar. Tek amaçları saldırmaktır. Bu eserin ikincisi, ateistlere sorulardan oluşacak ve düştükleri çelişkiler göz önüne serilecektir. (s. 10) Müslümanlar, hayatının bir dönemini ateist olarak geçirebilse, inanmanın güzelliklerini çok daha fazla derinden yaşayabileceklerini düşünüyorum. Sahte ilahları reddetmek, Allah’ı kabul etmenin ön şartıdır. (s. 11)

Ateizmus

Türkiye ateizminin bir kısmı, zannedildiğinden çok daha fazla İslam’a yakın bir olgudur. Nasipsiz kısmı görmezden gelirsek, benimle İslam’ı tartışanların tamamı ateizm bahanesiyle İslam’ı aramakta idi. (s. 12)  Türkiye’deki ateistlerin önemli bir kısmı ‘Hanif’tir yani, din adına sunulan çelişkileri görüp, onlarla yaşamaktansa kendi ilkeleri ile yaşamayı çaba edilen hakikat arayıcısıdırlar. Onlar Allah’ı, piyasada hoca namıyla dolaşan insanların anlattığı gibi zannediyorlar. Bu kitapta anlatılan başlıklar, ateistlerle savaşma amaçlı değil, izah ve sohbet amaçlıdır. İslam adına piyasayı baskılayan zevat olduğu gibi, ateizm namına piyasada dolaşan, her şeyi eleştiren piyasa ateistleri de ortalıkta fink atmaktadır. Her ikisi de bizim dostumuz ya da düşmanımız olamaz. Aklını, kalbini çalıştırmayanlarla yolumuz hiçbir yerde kesişmez. Bazıları da, “aman ateistler sinirlenmesin” mantığıyla hareket etmektedir. (s. 13) Bu satırların yazarı, ben, hayatımın önemli bir kısmını arayışla geçirdim. Bu soruları, başkası sorduğu için değil, bir zamanlar daha ağırlarını ben sorduğum ve kendime cevapladığım için burada paylaşıyorum. Dipnot olmaması ise, tamamen dikkati dağıtmama ve hitap edilen kitlenin bunu talep etmemesi ile alakalıdır. (s. 14)

Bu kitabın yazarı kendi ulaştığı şeyin güzel olduğunu düşünmekte ve size güzel olanı iletmeye çalışmaktadır. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 17)

Kur’an nedir?

Ateizmus kardeşler, ilmin özü diyebileceğimiz irfandan habersizler. Kur’an içerisinde bilimsel diyebileceğimiz hakikatler barındırır. Kur’an, bir insanın oturup yazdığı ya da içini doldurdu bir metin değildir. (s. 16) Bunu anlayamayan birisi, “Ya bu ne biçim kitap, tekrar var bunda, ben okuyup anlamıyorum, hani apaçıktı?” türünden hezeyanlarla kendini rezil etmekten başka bir marifet işlemez. Kur’an, peygamberin hayatı bilinmeden, ayetlerin sebebi nüzulü anlaşılmadan, Arapça sözlükle anlaşılabilecek bir kitap değildir. Öyle olsaydı, bütün Araplar alim olurdu. Şöyle de diyebiliriz, Türkçe bilen herkes edebiyat üstadı olamıyor. Kur’an, okundukça değil yaşandıkça değerlenir, anlaşılır. Kur’an, oku üfle, kapat bir kitap değildir. (s. 17) Türkiye ateizmi, diğerlerinden farklı olarak akıl ve bilimden çok, kin ve düşmanlık üzerine kuruludur. Bunun sebebi de, diğer ülkelerdeki ateizmin Hıristiyan karşıtlığını merkeze almasından dolayı, orada üretilen bilginin aynısının İslam’a uyarlanmaya çalışılmasıdır. İlk günah, teslis, tanrının bedenleşmesi gibi gibi efsane ön kabuller, Galilei’nin güneş merkezli evren teorisinin İncil’e uyumuyor diye reddi gibi nedenler, Kiliseyi yaşanan dünyamızın dışına itmiştir. (s. 18) Hadislerin senet ve metin olarak eleştiriye ihtiyaç olduğu, Hz Ayşe başta olmak üzere çoğu sahabe ve Tabiin’in anlaştığı bir noktadır. Buhari’nin sahibi bile, yüz binlerce hadisi eleyerek kitabını yazılmıştır. (s. 19) Hz Aişe, Hz Ömer gibi seçkin sahabelerin metodu olan, duyulan sözü akıl, sünnet ve tecrübe ile tartıp durumun gereğince değerlendirme refleksi, tarih içinde unutulmaya yüz tutmuş, her senetli sözü dinleyen, savunan aşırıcılar karşısına bu seferde, senetli hiçbir sözü kabul etmeyenler çıkmıştır. Din alimleri arasında hiç bitmeyen bu tartışma ve sürtüşmeler, ateizmusların beslendiği damarlardan biri olmuştur. Çocuklar, büyüklerinden dini neden benimsediklerine dair hiçbir şey duymadıklarından, kendi davalarını sosyal medyada yiğitler gibi savunan ateistlere karşı muhabbet besleyip, ‘ben de onlardan alacağım’ diyerek homo ateizmus olabilmektedir. (s. 20)

Din nedir

Birileri din deyince namaz, cami anlıyor. Bazısı, sakal, cüppe. Kimi, cemaat, tarikat. Hangisi doğru ya da yanlış, neye göre? Şöyle mi desek? Ateizm, hangi dine karşı? Vahiyler, toplumların dinlerini değiştirmeye ikna için inmiştir. Putperestler dinsiz değil, yanlış dinli insanlardır. Müşrikler, aşırı dindar bir toplumdu. Din denilince, hep mistiklik, miskinlik, uyuşukluk, meditasyon ve cezbe gibi haller anlaşılmış, anlatılmıştır. Unutulan şu ki bu eylemler, haller dine değil sufiliğe aittir. (s. 21) Mekkeliler, 600 yılında tarihin şahit olduğu ilk vahşi kapitalizm sistemini kurmuşlar ve sistematik hale getirmişlerdi. Sistemin özü; borçlandır, faizlendir, borçluyu çaresiz bırak sonra da haczet idi. İslam, insanlar başka şeylere inanıp kendilerini kullandırmasınlar diye inen bir dindir. Allah’ın dinin kaynağı vahiy, muhatabı akıldır. (s. 22)

Kutuplarda oruç nasıl tutulacak?

Kur’an ne desin, 1300 sene sonra bir yer keşfedeceksiniz, orada şöyle oruç tutun mu diyecekti? ‘Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez’ ayeti ile amel edip, normal en yakın şehir veya Kabe’ye göre oruç tutar kişi, yeter ki amaç, Allah’a kulluk olsun, çözüm her daim var.  (s. 35)

Mirasta adaletsizlik

Her fırsatta adaleti emreden bir kitabın mirasta adaletsiz olduğunu iddia etmek mantıksızlıktır. (s. 45) Kur’an, eşit değil ama adil bir paylaşım sunar. Zaten eşitliğin de amacı adalettir. Aslında bu iddiayı duyanda, cahiliye dönemi Araplarında kadınlar mirastan pay alıyordu da, Kur’an geldi paylarını azalttı zanneder. Elbette hayır. İslam erkeğe çalışma, evin ekonomik yükünü üstlenme görevi vermiştir. Ama günümüzde bazı evlerde kadın da erkekte çalışmaktadır. Yeni bir içtihatla kadın-erkek mirasın eşit paylaşımına karar verilebilir mi, buna müçtehitler karar verebilir. (s. 47)

İlk Müslüman Muhammed, Musa ve İbrahim olduğunu ileri süren ayetler var.

Her peygamber, kendi çağının ilk iman edeni olmak zorundadır elbette. Kendisi, inanmadığı bir dine mi insanları çağıracak? (s. 57) İslam, Hz Adem ile başlamıştır. Dolayısı ile ilk Müslüman da Hz. Adem’dir. Her peygamber çağının ilk iman edeni, aynı zamanda Hz Adem’in mirasçısıdır.

Peygamberin amcasına beddua var

Peygamberimizin amcasının adı Abdu’l-uzza’dır. Ebu Leheb bir kişi ismi değil, bir kişilik sıfatıdır. Allah onu ismen kötülememiştir. Tebbet suresinde eleştirilen sadece o kişi, şahıs, beden değil; hakikate karşı mutlak düşmanlık tavrı yapan ve ona yardımcı olan herkestir. (s. 75)

Kur’an’da galaksiler yok

“Onlar, göklerle yeryüzünün yaratılışını düşünürler de Rabbimiz derler, bunları boş yere yaratmadın. Sen eksikliklerden uzaksın.” (Ali İmran, 191)

Kur’an’da kadınlara hiç hitap yok

Türkçemizde kadın hastalıkları tabiri bulunur. Bu hastalık, kadınlara özeldir anlamına mı gelir? Diğer hastalıklar erkek hastalığıdır, kadınlar yakalanmaz demek değildir bu. Kur’an, bireyin irade, akıl gibi cinsiyetten bağımsız özellikleri söz konusu olduğunda, karışık hitap formu olan erkek formunu kullanır. (s. 121)

Ay’a nur kaynağı diyor

Allah, ayetlerde (Yunus, 5. Ayrıca; Nahl, 16) ‘nur kaynağı’ demiyor, ‘nur’ diyor sadece. Işıldayan, parıldayan şey anlamında. (s. 137)

Allah bazı ayetlerde pazarlık yapıyor

Allah bazı ayetlerde değil, bütün ayetlerinde bir pazarlık gözetir. O da, insanların mal ve canlarına karşılık cennettir. Bir tarihi gerçek olarak, 600’lü yıllarda putperest Arap toplumları bütün Dünya’yı peşinden koşturacak dev bir hamle yapıyor mu? Yapıyor. Bedevi Araplar, 700 senesini geçmeden üç kıtaya siyas, dini, askeri bir genişlemeye imza atıyor mu? Evet. Haydi, hodri meydan, sizde insanlarla bir pazarlık yapmaya kalkışın. Arap bedeviler kadar da mı olamıyorsunuz?  ( s. 183)

Hırsızlık haram ama ganimet helal

Hırsızlık, kişinin helal yolla kazandığı ve sakladığı bir malı sahibinin izni olmaksızın almasıdır. Ganimet, savaş halindeki gruplardan yenenin, yenilenin mallarına el koymasıdır. Mesela, teröristlerle savaşmışız, onların hakkından gelmişiz. Ama onların bizi öldürmek için kullandıkları aletleri, ceplerindeki paraları, sakladıkları silahları almayacakmışız ki, biz oradan gittikten sonra arkadaşları onlara alsın, bizi öldürmeye, öldürmek için finansman arayışlarına devam etsin.  Mantık bu yani. (s.184)  “Che, kamyona, ölülerin yanına mümkün olduğunca çok ganimet yüklüyor.” (Jean Cormier, Che Guevara, s. 158)

Nisan 23’te yasak, Ahzap 50’de serbest

Nisan 23’te, evlenilmesi Helal olan kadınlar sayılır. Ahzap 50’de, Peygamber Efendimizin evlenebileceği hanımlar sayılar. Burada her iki ayette yasaklanan kişilerle Peygamberimizin evlendiği durumu olmuş mudur? Metin ister tarihi açısından baktığımız zaman bunun cevabı, ‘hayır’dır. O halde? (s. 185)

Allah egoist mi?

İddia şu, ‘Allah egoist, bana tapın’ diyor. 93,5 milyar ışık yılı çapında olduğu tahmin edilen evrenin aratıcısının, içerisinde nokta kadar dahi hükmü olmayan bir canlı ırkının neye tapıp tapmadığı, neye inanıp inanıp inanmadığı ile alakalı hırs yapacağını düşünmenin, akla mantığa sığar bir yanı var mıdır? Yoktur. Allah, insanlar azgınlaşıp, birbirlerinin haklarını, mutluluklarını, geleceklerini gasp etmeye başladığında tarihe müdahale etmiştir. Allah’tan başka edinilen ya da sunulan tanrılar toplumun dengesini bozmuş, birilerini zenginleştirirken, diğerlerini fakirleştirmiş, bir grubu semirtirken diğerlerini sömürmüştür. İşte Allah burada devreye girmiş, doğru, insanları mutlu edecek, dünya ve ahiret saadetini sağlayacak hükümleri toplumlara peygamberleri aracılığıyla bildirmiştir. (s. 192)

Allah, ahlaksız ve zalim bir toplumun normalleşmesi için peygamber göndermiştir. Peygamber, insanların dikkatini paradan, kadından, savaştan çekip biraz da etraflarında olup biten gece-gündüz, yıldızlar, bulutlar, dağlar, develer gibi Allah’ın varlığını hatırlatan olaylara, nesnelere çekmeye çalışmıştır. (s. 158) Hollywood yapımlarında karşımıza çıkan kanatlı varlıkların bilinçaltımızda melek olarak tanımlanması, bizim kaybettiğimiz bir kültür savaşından kalan enkaz emaresidir. (s. 168) Batı, materyalist bilimselliği 19. yüzyılda bıraktı. Ateistler hala ikinci el bilim anlayışından kurtulamadılar. Bugünkü dünyanın çektiği sıkıntıların temelinde çok tapınılan bilimin, her şeyi tüketen insanoğlunu bir türlü doyuramaması yatmaktadır. Madem çok matah biliminiz vardı, o zaman hadi şu tüketim çılgınlığına bir çare bulun. Birileri bilime tapıyor olabilir, ben takmıyorum. Bilim ile din birbirleriyle çatışmaz. Beyin ile kalp, kalp ile böbrek farklıdır fakat birbirleri ile çatışmazlar; beraber çalışırlar. (s. 179) Herhangi bir durumu, meseleyi o zamanki hali ile kavramadan, ayetin o zamana ne dediğini de bu zamana ne dediğini de anlamamız mümkün değildir. (s. 195)

Ateizm, Tanrıya inanmama şeklinde yorumlanabileceği gibi, olan biteni tanrının kudretine referans vermeden, onları matematik kuralları çerçevesinde açıklayan bir akımında adıdır. Bazı bilim  adamları, Allah’ın varlığından bağımsız teoriler üretmektedirler. (s. 196) Allah’ın dinine girmek için önce bütün ilahları reddeden irade, ateizmde vücut buluyor. Bu manada ateizm, İslam’a girişin ilk aşamasıdır, diyebiliriz. Allah’ı diğer tanrılardan istisna tutmak ise, biraz daha yüksek bir düşünce ve akıl gerektiriyor. Ateistler müthiş zeki insanlar değillerdir, tıpkı Müslümanlar gibi. Fikirler, ideolojiler ve dinler içlerinde en zekisinden en aptalına her türlü insanı barındırır. Ateistler, İslam ve Müslümanlarla dalga geçerek kendilerini çok zeki olduklarını ispatlayabileceklerini düşünüyorlar. (s. 198) Bilimsellik diye bir tarafını yırtan bu güruhun düşman oldukları dine karşı tamamen kör, sağır, dilsiz, delilsiz, zombi gibi saldırdıkları ispat edilmiştir. Müşrik dediğimiz insanlar Allah’a, kadere inanıyor, namaz, hacc, zekat ifa ediyorlardı. Ama onlar, iman etmeleri durumunda bütün bir ekonominin, zenginliğin, idarenin değişeceğini bildiklerinden buna yanaşmamışlardır. Medine’ye göç ile beraber uygulama sahasına kavuşan İslam, inananlarını adalet, ahlak, iyilik gibi evrensel değerlere çağırarak, inancın düşmanlık değil dostluk üreten bir değer olduğunu herkese ilan göstermiştir. (s. 199) 

  Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1

 

Ateizmin Çıkmazı

“Bir eserle ilgili yapılacak bilimsel incelemeler, eserin yaşını, hangi maddeler kullanılarak yapıldığını, tasarımsal özelliklerini, kullanılış alanlarını ortaya koyar. Eserin sahibi olan zat, bizim eser üzerinde yaptığımız bilimsel metotlar ve incelemelerin alanına girmez. Eseri inceleyerek onu yapan kişi hakkında pek çok bilgiye ulaşabiliriz. Eserin mükemmelliği, tasarımın harikalığı bize onu yapan eser sahibi hakkında zengin bilgiler verir. Ama eser sahibinin kendisi bizim bilimsel metotlarımızın inceleme alanına girmemektedir. Biz eserinden yola çıkarak onun yapan hakkında bilgiye ulaşırız. Ateizmde, eser sahibi bilimsel inceleme alanına girmediğinden yok kabul edilmektedir.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 58)

Yazar, tanrı tanımazlık ile ilgili görüşlerin, ileri sürülen delillerin, iddia edilenin aksine yetersiz, hatta kendi içerisinde tutarsız olduğunu felsefi açıdan eleştirmektedir. Yazar, L’esprit de la Philosophie Medievale (Ortaçağ felsefesinin ruhu) isimli eserinde, “Yahudi ve İslam felsefelerinden soyutlanmış bir Hıristiyan felsefesi düşünülemeyeceği.” (s. 20) belirtir. Avicenne et le Point de Depart de Duns Scot (İbni Sina ve Duns Scot’un hareket noktası) adlı makalesinde, “Bizim için Arap felsefesi tarihi ile Hıristiyan felsefesi tarihinin birbirinden ayrılmaz olduğunu düşünmemiz gerekecektir.” (s. 20) diye yazmakta, Archive d’Histoire Doctrinale (Doktrinel Tarih Arşivi)  ismini makalesinde de, “Arap felsefesi çok yüksek bir kültür birleşiminin örneğini veriyordu. İbni Sina ve İbni Rüşd’ü hesaba katmadan, bir Hıristiyan ilahiyatı tarihinin mümkün olabileceği kabul edilemez.” (XLIV/120) demektedir. Yazar Gilson, asıl problemin tanrının varoluşu olmayıp, tanrının var olmayışının ispatı olduğunu söylemektedir. Bilimin tanrı kavramını değerlendirme yetkisinin bulunmadığını belirtmekte, samimi bir Katolik olarak Hıristiyanî tanrı inancını savunmaya çalışmaktadır. ( s. XVIII)

Ateizmin Çıkmazı

Başkalarının, tanrının var olmadığını söyleyebilmelerine sebep olan delileri merak ediyorum. (s. 7) Ateizmin pek çok çeşidi olduğu gözlenmektedir. Bilimsel ateizm yoktur. Çünkü ilim tanrı kavramını değerlendirme yetkisine haiz değildir. Ancak salt bazı ilmi metotlarla ele alınan, birtakım problemlerle dopdolu bazı zihinlere has bir ateizm vardır. (s. 9) Nietzsche’nin, “Tanrı öldü, size üstün insanı ilan ediyorum.” sözü ile ifade edilen şey; üstün insanın doğuşu, tanrı’nın ölmesinin nedeni olduğu savıdır. (s. 10) Bu söz, bir ölümsüzün ölmüş (!) olmasından başka bir anlama gelmez. (s. 13) Gerçekte ölmüş olan şey, geleneksel ve Hıristiyan ahlakının tanrısıdır. (s.  14, 18) Var olmayan bir şeye karşı isyan edilemez. (s. 17)  Bundan böyle tanrı yoksa kendilerini tanrılaştırma görevi yine kendilerine düşmektedir. (s.  18) Ölüler çok çabuk unutulur. (s.  21) Napolyon’un öldüğü biliniyor. Tanrının ölümü ise pek kesin değil. İnsan inançsızlıklarını delillerle -sözgelimi kötülüğün varlığı gibi- haklı çıkarmaya çalışıyorsa, bu biricik gerçeklik bile problemin (Tanrının olmadığı iddiasının)  hala oldukça canlı olduğunu gösterir. Tanrının varlığını inkar etmeyi düşünen bir tek kişi bile bulunduğu sürece, tanrı asla zihinlerde ölmüş olmayacaktır. (s. 22)

Marx, tanrının varlığını inkar etmekte yetinmemiş, insanların ruhlarındaki mevcut olan, tanrının varlığına inancı fiilen silip atmak istemiştir. Kim olursa olsun, öldürmek bir felsefi eylem değildir. Dolayısı ile Marximde bir felsefe değildir. Zira felsefe tanımak-bilmek çizgisinde kuruludur. (s. 43)  Devrimci teori ile donanmış işçi sınıfı, ideallerin gerçekleşmesi için gözü pek bir savaşçı olmaktadır. (s. 45) Alemin başlangıcının olmadığını kabul eden Marksizm ve materyalizme göre, “maddenin ve tabiatın daima var olduğunu” kabul edilmektedir. Şayet maddeyi kimse yaratmadıysa: dünyanın oluşumu, ilahi yüce bir güce hiçbir yer bırakmamaktadır. Materyalist bir kimse, aynı zamanda bir Tanrı tanımazdır. (s. 47) Marksizm bizi basit bir ateizm ile karşı karşıya bırakıyor: Bir tanrının var olduğunu söylemek, burjuvazi için çalışmak, tanrının yok olduğunu söylemek ise, proletarya için çalışmak demektir. (s. 49) Ruhlardan tanrı kavramını çıkarıp atmak için Marksist tutumun çabaları ve uğradığı başarısızlık iki kat daha manidardır. Nitekim pek çok yazar, filozof, sosyolog ve ekonomistin yokluğunu ispatlamaya çalıştığı tek varlık tanrıdır. İlke olarak, eğer tanrı olmadığından emin olunsaydı bunu ispatlamak için bunca zaman ve para harcanmazdı. (s. 50) İnsanın, bir tanrının var olduğu şeklindeki kendiliğinden inancına aklî bir ispat araması meşrudur. Fakat bu inanç önceden orada bulunduğuna göre, o, bu doğrulamalardan bağımsızdır. Bu inanç, bu ispatların sonucu olmaktan daha çok, onların sebebi gibi görünüyor. (s. 56) Hiçbir tecrübî- deneysel karşılığı bulunmayan bir kavramın, ruhta-insan benliğinde mevcut bulunması esrarengiz bir şeydir. ( s. 59)

Şayet, tanrının varlığına dair birtakım felsefi itirazlar varsa, bunlar onun varlığının onaylanmasından sonra gelir. Dünya ilahi bir yaratıcının eseri olamayacak kadar kötüymüş gibi geliyor insana. Oysa insanlar, sadece kötülüğün varlığına rağmen tanrıyı düşünmezler; aynı zamanda kötülüğün varlığı sebebiyle de düşünürler. İnsanlar acı çektikleri, korktukları ve özellikle de ölüm korkusu onları tedirgin ettiği zaman tanrıyı düşünürler. Korkunun Tanrıya inancın ilk sebebi olduğu şeklindeki, Lucretus’tan beri süregelen düşünce vardır. Kötülük korkusunun tanrıya inancın temel kaynağını teşkil ettiğini ve onun varlığına karşı en kuvvetli delil olduğunu iddia etmek çelişkili gibi görünmektedir. (s.  63) Tanrı fikrinin esası: Felsefe tarihi boyunca kendisinin mevcut olmadığını düşünmenin bile imkansız oluşu onun değişmez karakteri kaldıkça, bu kavram dikkatleri üzerine çekecektir. ( s. 64) Descartes, “Tanrı var oluşu, onu böyle düşünmemi tayin eder.” (Metafizik Düşünceler, 5. düşünce) demekte ve ; “Hayatta, bir varlığı zorun sonsuz olarak kavramaya bizi zorlayan hiçbir şey yoktur. O halde, bizdeki tanrı fikrinin doğuştan olması gerekir ve bu fikrin bir sebebi olması gerektiğine göre de, bizatihi sonsuz olan bir öz ile ben’de ya da benliğimde yerleşmiş olması gerekir.” (Descartes, aynı eser, 3 düşünce) diye devam etmektedir. (s. 67) Tanrının varlığı hakkında ilmî gerçeklikten daha kesin bir aklî gerçeklik vardır. Tanrı varsa, bu durum, onun kavramının daha önceden ruhta var olduğunu da zorunlu kılar. (s. 72)

İnsanların, “imanını kaybetmek” diye isimlendirdikleri şey, onlara asla mutlu bir olay olarak görünmemektedir. Niçinini bilmeksizin, bu durum onlar için büyük bir kayıptır. Bunun böyle olması için hiçbir sebep yoktur. Bunun bir hata veya en azından bir peşin hüküm olduğunu sanacak noktaya varmak durumundan kurtulunca, bu durum daha çok bir sevinç sebebi olmalıydı. ( s. 73) Tanrının var olmadığını ispatlamak için, onun yerine dengi bir şey koymak gerekirdi. Bu öyle bir şey olmalı ki, hem onun açıkladığı bütün her şeyi açıklayabilsin, hem de varlığı ispatlanmış olsun. Var olmayan bir şey karşısında bu direnç neden? Çünkü Tanrının gidişi, hiçbir şeyin gelişiyle telafi edilememekte, onun tuttuğu yeri sonsuz bir boşluk doldurmaktadır. (s. 74) Gerçek bir ateizm, yani bir ruhta tanrı kavramının tam ve sonsuz bir yok oluşu, aslında sadece var olmayan bir gerçek değil, aynı zamanda da imkansızdır. (s. 80) Tanrı kavramının bize toplumdan geldiği kabul edilse bile, bu kavram toplumun kendisine nereden gelmektedir? (s. 105)

  Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı

 

Ateizm Yanılgısı

Astrofizikçi Hugh Ross; “Zaman, olayların meydana geldiği boyut olduğuna göre, eğer madde, Big Bang ile ortaya çıkmışsa, o halde evreni ortaya çıkaran ‘sebebin, evrendeki zaman ve mekandan tümüyle bağımsız olması’ gerekir. Bu da bize, yaratıcının evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu göstermektedir.” demektedir. (Ross, The Creator and the Cosmos, s. 76) Evren’i O yaratmıştır. Zaman ve mekanı da var eden O’dur. O’nun için, zaman kavramı yoktur. (s. 32)

Allah’ın varlığı/zatı bilimsel metodoloji olan deney ve gözlem alanına girmemektedir. (s. 11) Tıpkı, sosyal bilimler alanına giren sosyoloji, psikoloji, eğitim bilimlerinin girmediği gibi. (s. 12) Bu gibi ilimlerde gözlemlenen olgu/varlık üzerindeki etkilerden yola çıkarak, akli, mantıki, rasyonel, kabul edilebilir sonuçlara ulaşılır. Bilgi üretebilecek potansiyelleri olmayan ve hepsi uyumlu bir şekilde tek bir amaca hizmet eden (tabiat kanunları gibi) tüm etkenleri, bilinçlice var eden bir güçten söz edebilirsiniz ki, o güç Allah’tır. (s. 13) Yazı yazana, kod kodlayana, kitap ise yazarına işaret eder. (s. 15) İman, akıl ve kalbin ittifakla kabul ettiği inanıştır. Allah, insanları inanç konusunda serbest bırakmış, kararı onların vermesi gerektiğini vurgulamıştır. (s. 17) “Hak rabbinizdendir artık dileyen inansın dileyen inkar etsin.” (Kehf, 29) Fikre, düşünceye, eleştiriye evet, hakarete, küfre, saygısızlığa hayır! (s. 21) İslam, evrenin işleyişinde rol oynayan -bizim tabiat kanunları diye isimlendirdiğimiz bilimsel yasaları- Sünnetullah/Allah’ın sünneti olarak adlandırılır. (s. 25) Bilim, Allah’ın büyük eseri olan Kainat kitabının bir tür açıklayıcısı ve tarif edicisi rolünü üstlenir. (s. 26) Allah’ın olmadığı, ispatlanmış bilimsel bir bilgi değildir. (s. 27) Ateistler, ateizmi akıllarını kullanarak ve akli göstergeleri, delilleri izleyerek kabul ettiklerini söylerler ve ateizmin aklı temsil ettiğini, inancın aklın önünde bir engel olduğunu savunurlar. Evreni bir tanrının yaratmış olması fikri her yönüyle, onu tesadüflerin ya da bilmezlerin var ettiği fikrinden veya kendiliğinden olması ihtimalinden çok daha akla yatkın olduğu unutulmamalıdır. Evreni Allah’ın yaratmadığına dair hiçbir delil yokken, onu var eden zeka sahibi bir tasarımcının var olabileceğine dair sayısız delil, işaret, gösterge vardır. Tıpkı, sanat eseri ya da mimari bir yapının ya da karmaşık bir makinenin, onu yapana işaret etmesi gibi. (s. 29) Evrenin bir başlangıcı olduğunun kabul görmesi, neredeyse temelini evrenin ezeli ve ebedi olma fikrine göre şekillendirmiş olan materyalizmin de geçerliliğini büyük ölçüde yitirmesine neden olmuştur. Evrenin her yanında aynı işleyen bir düzen ve sistem vardır. (s. 30) Evrendeki maddeler; cansız, somut, akılsız, şuursuz, bilgi sahibi olmayan birtakım madenler, taş, ateş, zehirli gazlar gibi maddelerdir. Neden ve nasıl olup da akıllı zeki düşünen ete kemiğe bürünmüş hayat sahibi canlıları oluşturdukları asla izah edilememektedir. (s. 31) Evren genişlediğini göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktada başladığı ortaya çıkmaktadır. Bu da bizi, tek noktanın, ‘sıfır hacme ve sonsuz yoğunluğa sahip’ olması zorunluluğuna getirir. Bilim, yokluk kavramını ancak sıfır hacimdeki nokta ifadesi ile tarif eder. Bu İslami literatürde, ‘yaratma’ demektir. Ateistler, bir yandan evrende bir düzen olmadığını ve kaotik bir evrende yaşadığımız iddia ederken diğer taraftan, evrende hayatı var edebilecek kadar tutarlı ve bilgi dolu yasaların var olduğunu kabul ederler. (s. 33) Evrende yaşamın kendiliğinden oluşmasının olasılık ihtimali 1010123’de bir ihtimaldir. Bu, evrendeki tüm atomların sayısının toplamından yani, 1078’den bile büyük astronomik bir sayıdır. (s. 37) İnsanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfası miktarda bilgi bulunur. Her insanın DNA sayılarını ve her birinin DNA’sının birbirinden farklı olduğunu düşünün. Bunun yanında, tüm hayvanların, ağaçların, tohumların içerdiği bilgi miktarını buna ekleyin. Eğer bu muazzam bilgi yığınındaki müthiş işareti göremiyorsanız, zaten size söylenecek bir şey kalmamıştır. (s. 38) Çöle gittiğimizi varsayalım. Çölün ortasında beş yıldızlı bir otel ayarında bir yapı bulduk. Odalar klimalı, su, banyo ihtiyacı, tüm ihtiyaçlarımız önceden düşünülerek hazır edilmiş bir yapı. Ateizm mantığı, bu durumun çöl şartlarının gerektirdiği bir zorunluluk olduğunu, onu buraya birinin yapmadığını öne sürecektir. (s. 47) Termodinamiğin ikinci kanununa yani, antropi Kanunu’na göre, evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğu, dolayısıyla materyalistleri iddia ettikleri gibi sonsuz bir evrende yaşamadığımız görülmektedir. Tüm sistem zamanla bozulmaya doğru gitmektedir. (s. 48) Evrim teorisi, canlılıkta basitten komplekse doğru bir değişim geçirdiğini söyler. Oysa termodinamiğin ikinci kanunu, böyle bir sürecin olamayacağını, evrende var olan tüm sistemlerin bozulmaya doğru gittiğini ortaya koymaktadır. Evrimci bilim adamı Roger Lewin, ‘Problem, termodinamiğin ikinci kanunu ile olan çelişkidir.’ diyerek bunu İtiraf etmiştir. ( Lewin, Science, 24.9.1982, 217/1239) Kanal D Londra temsilcisi Ayşegül Ekinci ile yaptığı son röportajda Hawking, ‘Evrenin oluşumu, bilimin gerçekliğine dayanır ama bu hiçbir şekilde bilim kanunlarını koyan ve onları da yaratan bir tanrı olmadığı anlamına gelmez.’ demektedir. (s. 51) Ateist düşünce, hiç bir bilim alanı ile ya da bilimsel gerçeklikle desteklenmemektedir. (s. 52) Kâinat kitabının sayfalarından biri olan uzayı ele alalım. Galaksiler bu uzay sayfasının paragrafları, güneşler yıldızlar cümleleri, güneş sistemleri kelimeleri, her bir gezegen bir harfi suretinde okunabilir. (s. 53) Bilim, görünenlerin dışında olağanüstü süreçlerin olmadığını baştan kabul ederek, dogmatik bir yapıya bürünür. O zaman, bu yasaların ardında yatan gerçekleri hiçbir zaman göremeyecektir. (s. 56) Big Bang, evrenin bundan yaklaşık 14 milyar yıl önce aniden var olmaya başladığını ortaya koymuştur. Termodinamik yasaları, evrenin bir başlangıcı olduğunun yanında, bir sonunun olduğunu da kesin olarak ortaya koymuştur. (s. 48, 64) Ateistler, ‘God of the Gaps’ (Boşlukların tanrısı) argümanını çok sık kullanırlar.  Yani insanlar bilim yolu ile açıklayamadıkları boşlukta kalan doğa olayları için, ‘Allah’ın işi’ demektedirler. Ancak ‘bilim ilerledikçe boşluklar dolmaktadır, birçok olayın hangi sebep ve sonuç ilişkileri içinde gerçekleştiği artık bilinebilmektedir. Bu da sonuçta, tanrı inancına ortadan kaldıracaktır.’ İddiasındadırlar.  (s. 65) Bilimin, evrenin işleyişi ile ilgili birtakım kurallar bulması asla  Allah inancını zayıflatmağı ve ortadan kaldırmadığı gibi aksine, daha da güçlendirir.  Zira, bilim tarafından keşfedilen mükemmel tasarımın, ince hassas ayarların, hayatın bilinçli bir var ediciye işaret ettiği rahatlıkla görülebilecektir. (s. 67) Tabiat kuralları adı verilen kanunlar, kendi başlarına bir şey var etmeye muktedir olgular değillerdir. Bu yasalar, herhangi bir şeyi var edebilecek bilgiye, bilince, güce sahip olamayan bilinçsiz birtakım atomların hareketlerinden oluşmuşlardır. Buna göre Allah evrendeki hemen her şeyi kanunlara, yasalara bağlamıştır. (s. 71) Her yönüyle sınırlı olan insanın, her yönüyle sınırsız olan Allah’ın sınırsız amaca yönelik var ettiği evrenin ve hayatın bütün amaçlarını ve evrendeki gizemin tamamını eksiksiz olarak, aklıyla kavrayamayacağını asla unutmamalıyız. Çünkü insan zaman, mekan, zeka, hata ile sınırlıdır. (s. 78) İnsan, sınırlandırıldığı şartlarla akıl yürütebilir. (s. 81)

Evrendeki görülen kötülüklerin Allah’ın mutlak iyiliği ile nasıl bağdaşlaştığını konusuna gelince: Örneğin, tüm evrendeki sıcaklığın 37 derece olduğunu düşünelim, ne eksik, ne fazla. Böyle bir durumda, sıcaklık diye bir şey hissedilir ve bilinebilir mi? Soğuk ve sıcak kavramları ortaya çıkar mı? Isının anlaşılması için derecelerinin olması gerekir. (s. 83) Evrende karanlık yaratılmamış olsaydı, ışığı ne olduğu ve önemi anlaşılabilir miydi? Dünyada hastalık olmadığı zaman insanlar, sağlıklı olmanın ne demek olduğunu idrak edebilir miydi? Sağlıklı olmak bir değer ifade eder miydi? Evrende kötülüğün bulunmasının temelinde, iyiliğin anlaşılması, var olması, değer ve anlam kazanması olduğunu unutmamalıyız. Kötülüğe ise, iyiliğe hizmet etmek amaçlı izin verildiğini anlamamız gerekir. (s. 84) Evrende zıtlar iç içe geçmiş ve bu sayede neredeyse sınırsız mertebede göreceli hakikatler ortaya çıkmıştır. Evrende kötülük bizzat kötülüğü hedefleyerek değil, aksine iyiliğin anlaşılmasına, değer kazanmasına, bilinmesini hizmet etmeleri için müsaade edilmiştir. (s. 85) Kötülük olmasaydı, güzelliğin, iyiliğin, sevginin, sağlığın ne olduğunu bilmeyen birer mekanik bir robottan farkımız kalmazdı. (s. 87) Allah kötülükleri arzulayarak izin vermemiştir. İzin vermesi, iyiliğin değerinin anlaşılmasını sağlamayı amaçlamaktadır. (s. 88) Unutmamalıyız ki, tarihte en çok sıkıntıları peygamberler çekmişlerdir. Bazı acılar nedeniyle inanç temellerimizi sarsmamızın sebepleri şöyle sıralayabiliriz: İnancımızın güçlü olmayışı, insanın sırf bu dünya için yaratılmış olduğunu zannetmesi, hayatı gerektiğinden fazla sahiplenmesi. (s. 93)

Allah’ın olmadığı evren tasavvuru, ürkütücü, insanı derin bir yalnızlığa iten, hiçlikle her şeyi anlamsızlaştıran, cehennemî bir ortamdır. (s. 96) Dawkins, ‘Gökkuşağını çözmek’ isimli kitabının önsözünde şunları yazar: ‘İlk kitabımın yayıncısı, kitabı okuduktan sonra, verdiği soğuk ve kasvetli mesajdan çok bunaldığını ve üç gece boyunca uyuyamadığını itiraf etti. Bazıları da bana, ‘Sabahları uyanmaya nasıl katlanabildiğimi soruyor. Uzak bir ülkeden bir öğretmen ise, kitabı okuyan bir öğrencinin kendisine gözyaşları içinde geldiğini ve hayatın boş ve anlamsız olduğu düşüncesinin onu olumsuz yönde etkilediğini yazıyordu. Meslektaşım Peter Atkins, ‘The Second Law’ isimli kitabına şöyle başlar: “Biz kaosun çocuklarıyız, temelde bozulma ve kaos vardır, amaç yoktur; yön vardır. Evrenin derinliklerine indikçe kabullenmek zorunda olduğumuz kasvet ile karşılaşırız.” (s. 98) Ateist düşünce, evreni hiçliğe ve amaçsızlığa ve insanı da sadece hayatta kalma mücadelesi veren menfaatperest, aciz bir hayvana indirger. (s. 98) Materyalist felsefe anlayışına göre evren yaratılmamış, kendiliğinden ezeli olarak var olagelmiştir. Yaşamın herhangi bir amacı yoktur. (s. 101) Her ne olursanız olun öleceksiniz. Bu dünyada yaptıklarımızın hiç bir anlamı olmayacak. Sadece size yaşattığı kısa zevklerin, hazların dışında hayatın bir anlamı yok. Öldükten sonra yok alacaksınız. En temel yasa, ‘güçlü olanın hayatta kalması’ yasasıdır. Dünya bir savaş meydanıdır. Güçlülerin hayatta kaldığı, zayıfların haklı da olsalar yok olmaya mahkum oldukları bir savaştır bu. (s. 102) İşte materyalist felsefenin bizlere tasvir ettiği dünya, hayat ve insan. (s. 103) Bilim evrene bakar, evreni bilimsel metotlarla inceler. Hassas ayarlara ve işleyiş süreçlerine bakarak evrendeki işleyişin yasalarını keşfeder. Yani olmayan bir şey, değil, evrende zaten var olan, var edilmiş, evrene yerleştirilmiş olan yasaları, kanunları, kuralları bulur.  (s. 205)

Düşünmeye Kur’an kadar vurgu yapan başkan hiçbir dini kitap yoktur.  (s. 185) Ateizmin önemli bir yanılgısı, insanlığın çağımızdaki sosyal, siyasal, hukuksal, teknolojik ve bilimsel gelişimin salt akıl yoluyla ya da dini red ederek elde ettiğini düşünmesidir.  (s. 185) Kur’an, kötülüklerin aklın kullanılmaması sonucu olduğunu söyler. İnsanları, aklı kullanmayı teşvik eder. (s. 199)

Ateizm bizleri, enerjinin ezeli olması gerektiğine inandırmaya çalışmaktadır. Bize, ‘tanrıyı kim yarattı?’ diye soran ateizme, şu soruyu sorma hakkımız yok mu? ‘Peki, enerji kim yarattı?’ (s. 298)

 Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı

 

Ateizm Yanılgısı 2

“Delilerin götürdüğü yere gitmek istemeyen maksadı, kendi istediği yere gitmektir.” ( s. 67)

Richard Dawkins başta olmak üzere, ateistlerin bilimsel içeriğe sahip olmadığı gibi kitaplarının hemen her yerlerinde yayılmış olan hakaret edici ve kural dışı vuruşlar içeren üslup dikkat çekmektedir. (s. 9) Materyalist ve seküler eğitim sürecinden geçirilen zihinler, bilimsel bilginin artmasıyla tanrıya olan inancın ve ihtiyacın ortadan kalkacağını düşünmüşler ama görünen o ki, bu beklentileri pek de gerçekleşeceği benzememektedir. (s. 10) İnsanlık tarihinde asıl problemin şirk ve tevhitten sapma noktasında düğümlendiği görülecektir.  Ateiste hitap edebilmek için problemi salt bilim ve felsefe düzlemi içinde ele alma zorunluluğu doğmaktadır. (s. 11) Bilimsel gelişmeler ateizmin değil teizmin lehine işlenmeye başlamıştır. Ateistler bilimsel verilerin ve delillerin götürdüğü yere gitmek yerine, kendi gitmek istedikleri tarafa yönelmeyi seçmişlerdir. Tanrı inancının göz ardı edilmesini sağlamak için bilimsel önermelerin ‘öznesiz/bir yapanı olmayan’ yapı içinde sunulmakta, muhatapların zihninde ‘kendiliğindenlik’ izlenimi uyandırılmakta ve hatta dayatılmaktadır. Tabii ki kişisel bir tercih olarak herhangi bir şahsın ateizmi seçme hakkı vardır. Ancak bu tercihini bilimsellik kılıfı altında sunarak insanları yanıltma hakkı yoktur. (s. 15)

Giriş

Allah’ın var olup olmamasından insanın dünya görüşü kökünden etkilenmekte, hukuk, iktisat, bilim ve günlük faaliyetler gibi hayatın tüm alanlarında kendisini göstermektedir. İnsanın bu evrendeki yeri ve değeri nedir? Rastlantı sonucu mu insan ortaya çıkmış anlamsız bir varlık mıdır? (s. 19) Ateislerde pek çok gruba ayrılırlar. (s. 18) Yalnız teistler değil ateistlerin çoğu (Marx-Engels başlamak üzere) agnostizmi tutarlı ve geçerli bulmamaktadırlar. Pozitivist felsefe sürecinde ateizmin atak yaparak ön plana çıktığı görülür. Materyalist algılayış biçimi en büyük darbeyi en çok güvendiği yerden, yani bilimden almıştır. Kuantum teorisi ve evrenin zannedildiğinden çok daha kompleks olduğunun fark edilmesi gibi yeni bilgiler varoluşu açıklamada maddeyi referans almanın yeterli olmayacağını göstermiştir. (s. 19, 53) Önyargısız ve saf bir bilim anlayışından ve objektif net verilerden hareket ederek insanı her anlamda tatmin edecek şekilde ateizme ulaşmanın imkanı yoktur. Buna rağmen ateizmde karar kılmanın tek sebebi, daha düşünmeye başlamadım evvel ‘tanrının yokluğunu’ bir veri olarak kabul etmeleri ve bunu takiben bilime kendi inançlarını doğrultmaya çalışmalarıdır. (s. 20)

Nietzsche’nin ‘Tanrı öldü’ derken, kilisenin ‘insan-tanrı’ olarak takdim ettiği şeyi kast ettiği unutulmamalıdır. Tevhid inancına göre ‘insan tanrı’ zaten hiçbir zaman var olmamıştır. Bu tanrı kilisenin ürettiği tanrıdır ve böyle bir tanrı anlayışının ölmesi zaten gerekmektedir. (s. 21)  Comte başta, maddeci düşüncenin din algılamasını şöyle ifade edebiliriz: Din insan zihninin ürünüdür. İnsan, tabiat karşısındaki acizliği ve korkaklığı sebebiyle doğaüstü bir varlığa dayanma mecburiyetinde kalmıştır. Teknolojinin ilerlemesiyle insan tabiat üzerinde hakimiyet kurdukça tanrı algısı ortadan kalkacaktır. Dinin toplum hayatında görünür hale gelmesi, dinin halkı istismar etmesi anlamına gelir. Bu zihniyetin, dini psikolojik bir sorun, yanılgı olarak tanımlamaya çalışması tarihsel olarak yanlışlanmış bir düşünce tarzıdır. A. Comte bunu üç hal kanunu ile açıklamaya çalışmıştır. Ona göre insanlık son dönemiyle birlikte dini değerlerden tamamen ayrışarak yetkinliğine ulaşacaktır. Ancak 21. Yüzyıl’da bile dinin hem kişisel hem de toplumsal bağlamda son derece etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Comte’un hayatının son zamanlarında kendi pozitivist anlayışı ile çelişen bir insanlık dini peşinde koşması bu düşüncenin gerçekle örtüşmediği ortaya koymaktadır. (s. 24) Semavi dinlere karşı olanların modern tapınma türleri icat etmeleri, bazılarının meditasyon ve benzeri yollarla ruhlarındaki açlığı giderme çalışmaları metafiziğin insan hayatından soyutlanamayacağını göstermektedir. Dini değerlerin yanı sıra siyaset, iktidar, zenginlik, insan hakları, kadın, demokrasi, bilim gibi pek çok kavramın çeşitli şekillerde istismar ettiği edildiği görülmektedir. Peki, bu değerlerin toplum hayatından tecrit edilmesi ve sadece vicdanlarda yaşatılması neden teklif edilmemektedir. (s. 25) Hawking, “Evren hakkında daha fazla şey keşfettikçe evrenin ‘mantıklı kanunlarca’ yönetilmekte olduğuna dair daha fazla şey keşfederiz.” (Hawking, Zamanın kısa tarihi,  s. 175) derken, Paul Dirac, “Tanrı üst düzey bir matematikçidir ve evreni yaratırken ileri düzeyde matematik kullanmıştır.” (The Evolutian, Scientific American 208, sayı: 5) görüşünü dile getirmektedir. Gazali, bugünkü anlamda filozofları değil eski Yunan’ı ve onun taklitçilerini eleştirmektedir. Gazali’nin bunun için felsefe yöntemini kullanılması da ayrı bir dikkat çekici husustur. Karşı çıkılan felsefe diye sunulan Aristo metafiziğinin, dinin ontoloji ve kozmolojisinin yerine ikame edilme çabasıdır. (s. 30) Ateistlerin teistlere yönelttiği diğer bir eleştiri, inanç sahibi olmak bilgiye ve akla dayalı bir mesele olmayıp, sadece bir tercih sorunudur, yaklaşımıdır. Kelam ilmi mahiyeti ve dini anlayışın araştırmaya teşvik eden Kur’an’daki akletme, tedebbür, düşünme ve tabiatı incelemeye yönelik ayetlerinden bu yaklaşımın yanlışlığı kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Ateistlik argümanların bilimsellikten son derece uzak olduğu açıktır. Evrenin Yaklaşık 15 milyar yaşında olduğu yani ezeli olmadığı bilinmektedir. Ateizmin, tanrının var olmadığına inanmak şeklindeki yaklaşımının da bir inanç olduğu göz önünde alınmalıdır. Acaba ateizmin iddiaları ne derece akla, mantığa ve bilimsel verilere uygunluk göstermektedir? ( s. 31) İslam’da esas maksat araştırarak imana ulaşmaktır. Tahkiki iman; akıl ve ilim kullanarak bilme halidir. Ateistler insanlara neye inanıp nelere inanmamaları gerektiğini söylemek konusunda kendilerini yetkili görmektedirler. (s. 33) Ateist, herhangi bir manevi değere sahip olmadığından her şeyini maddeye ve dünyaya bağlamak zorundadır. (s. 34) Dawkins, Tanrı Yanılgısı’nda, ‘yaşamın kaynağını hayati önem taşıyan koşulların ortaya çıkmasını sağlayan kimyasal olay veya olaylar dizisine bağlar.’ Bu kimyasal olayların nasıl ve niçin başladığına dair açıklama yapmaz ve  okuyucusunu zeka özürlü yerine koyar. Eğer bu tarz bir metotla düşünmeye başlarsak, tek boynuzlu atlar veya gençlik iksiri gibi şeylerin şaşırtıcı ölçüde imkansız olsa da meydana gelebileceğini kabul etmemiz gerekir. ( s. 37) David Ruelle, ‘Rastlantı ve Kaos’ isimli kitabında şöyle der: “Evrende oldukça büyük bir rastlantısallık vardır. Günün birinde evrende yaşam ortaya çıkmıştır. Nasıl olduğunu tam olarak bilmiyoruz. ‘Küçük genetik iletiler’ kendilerini gelişigüzelliğe uydurmayı başardılar. Daha sonra bir araya gelip yeniden düzenlenmiş iletiler oluşturmayı ‘öğrendiler.’ Bunun sonucu olarak da genetik iletiler evrendeki düzenin bir bölümünü ‘kendi amaçları’ için kullanma olanağına kavuştular. Bir süre sonra yaşamın zeki adını verdiğimiz yeni bir öğesi ortaya çıktı.” (Ruelle, Rastlantı ve Kaos, s.151-158) Yaşamın özünü oluşturan genetik ileti ne demektir? Bu iletiler hangi bilgi bilinç ile hangi amaç için deneyip durmaktadırlar? Zeka nasıl ortaya çıkmıştır? (s. 38) Bu kadar akılsız bir evren nasıl olur da düzgün amaçları, üreme kabiliyetleri ve “kodlanmış kimyaları” olan varlıklar yaratabilir? Hayatın ve bilincin maddeden hareket ile açıklanmaya çalışılması üzeri örtük bir inancı içermektedir: Canlılık ve bilinç maddede içkin olarak mevcuttur! Aslında bu inanış soyut bir tanrı anlayışını çok gerilerde bırakmaktadır. Ben varım. Bu “Ben kimdir?” , “Nerededir?” Varlığınız (siz) belirli bir beyin hücresinde veya vücudumuzun herhangi bir bölgesinde yer almaz. Vücudunuzdaki hücreler sürekli değişir ve “siz” yine de aynı kalırsınız. (s. 41) “Var olduğumu nasıl bile bilebiliyorum?” sorusuna bir profesörün verdiği ünlü cevap, ” Peki bu soruyu kim soruyor?” olmuştu. Benlik, bizim olduğumuz şeydir, sahip olduğumuz değil. (s. 42) “Bilgisayarın yaptığı şeyi ‘anladığını’ söylemek, bir akım kablosunun hür irade sahibi olduğunu ya da bir DVD çalarım çaldığı müziği anladığını ve ondan keyif aldığını söylemek gibi bir şeydir.” (Anthony Flew, Yanılmışım Tanrı Varmış, s. 168) Düşüncenin belirli bir sinirsel etkileşim olduğunu söylemek, adalet fikrinin kağıt üzerine yazılmış birkaç şeyden başka bir şey olmadığını iddia etmek kadar anlamsızdır. (s. 44)

Varlık hakkında cevaplanması gereken belki de en önemli ve en derin sorunun “Hiçbir şeyin var olmaması mümkün iken, için bir şeyler var?” olduğunu söyleyebiliriz. Ateist bilim adamları,  “bilim niçin değil nasıl sorusu ile ilgilenir” derler. Teist açısından bakıldığında niçin sorusu, amaçlılığın olmasına işaret etmesi sebebiyle çok anlamlı ve akla uygundur. Diğer taraftan, teistik açıdan nasıl sorusu evrenin işleyişi ne ışık tutması itibarıyla tanrının sanatını ifade etme açısından son derece önemlidir. Niçin sorusunun cevaplanmaması, nasılın anlamını ve önemini göz ardı etmeye yönelik bir girişimdir. (s. 46) Barrow, “fiziksel kanunların niçin bizim gözlemlediğimiz değer ve özelliklere sahip oldukları sorusu devam edecektir.” demektedir. (John D. Barrow, The Anthropic Cosmological Principle, s. 523)

Comte’a göre üç döneme ayırdığı insanlık tarihinin birinci evresi olan teolojik evrede, insanlık doğada cereyan eden olayları tanrı ve ruh gibi doğaüstü nedenlerle açıklamıştır. İkinci dönem olan metafizik evrede ise olaylarının nedenlerini soyut bir biçimde de olsa yine doğada aramıştır. Hayal yerine aklını kullanmaya başlamıştır.  Üçüncü dönem olan pozitif evrede ise insanlık deneyle doğayı anlamaya çalışmıştır. Comte, insanın olgunlaşmasını dinden uzaklaşmasına bağlamıştır. Son yüzyılda dinden uzaklaşan, onunla savaşan toplulukların ne duruma geldikleri ve neler yapabildikleri, dünyamızı ne hale getirdikleri ortadadır. (s. 52) Materyalizme göre evrendeki tüm denge ve düzen bir tesadüfün ürünüdür. Astronomi ve biyolojideki yaşanan gelişmeler, ateist dünya görüşünü temelinden çökertmiş durumdadır. Bilim evrende son derece açık bir tasarımın ve hassas bir düzenin var olduğunu keşfetmiştir. Materyalizm, maddenin yaratılmadığını, hep var olduğunu iddia etmektedir. (s. 53) Pozitif (Nietzsche, Freud, Marx gibi) ateistler tanrı inancını çürütmeye çalışmakla kalmamış, inançsız bir toplumun hayalini de kurmuşlardır. (s. 54) Tanrıya inanmak fıtrata/yaratılışı ait bir özellik olduğu için, kasıtlı bir tahribat yapılmadıkça insanın imanlı olması onun doğal halidir. Materyalist bir kişi bir tanrının varlığının itiraf etmemekle beraber onun yerine koyduğu ‘tabiat’, ‘madde’, ‘zaman’, ‘evrim’,  ‘tesadüf’ gibi tanrı fonksiyonunu icra edecek başka şeylere yer vermek zorunda kalmaktadır. İnançlıların tanrıya affettikleri özelliklerin birçoğunun ateistler tarafından maddeye havale edildiği görülmektedir. (s. 55)

Ateistlerin bazı yanılgıları şunlardır: Teistin, tanrının bilimsel anlamda incelenebilir ve gösterilebilir olduğuna dair bir iddiası yoktur, tam tersine teist, tanrının mahlukattan yani yaratılandan herhangi bir şeye benzemediğini ve yaratılandan ayrı olduğunun altını çizer. Sanat, edebiyat, müzik, resim, tarih gibi alanlarda bilimsel bilginin onayına başvurulmaz. Benzer şekilde, tanrının da deney veya gözlem gibi bilimsel incelemeye konu olması beklenemez. Madde cinsinden olan ve deneye maruz bırakılabilir bir varlığın tanrı olarak kabul edilebilmesi gerçekten çelişik görünür. Tanrının varlığına dair pek çok bilimsel destek söz konusudur ancak, tanrının özellikleri, nitelikleri, maksadı, insan ve evrenle olan ilişkileri gibi meseleler bilimin faaliyet alanının dışında kalır. (s. 56) Sorun, bilimsel açıklama perdesi altında ateistik yorumlara ve sonuçlara ulaşılmaya çalışması ve bunun bir dayatmaya dönüşmesidir. Evrenin işleyişini sağlayan kuralları koyan tanrıdır. İlahi dinleri gönderen de tanrının kendisidir. Her ikisi de aynı elden çıktığına göre, aralarında bir çatışma ve çelişki olması mümkün değildir. Aynı kaynaktan gelen bilgilerin birbiriyle zıt konumda olması beklenemez. (s. 57)

Agnostikler, “Metafizik argümanların doğruluğunu ya da yanlışlığını tespit etmek mümkün değildir. Bilgimiz başlangıç problemini çözmeye yetmez.” demektedirler. (s. 59) Ateistten beklenen şey, tanrının yokluğunu göstermesi değil var olduğunu bildiğimiz şeyin (evren ve içindekiler) var olma sebebini ve nasıl ortaya çıktığını akla uygun bir şekilde açıklamasıdır. (s. 62) Ateiste düşen görev, tanrı inancına sahip olanların ileri sürdükleri delilerin yetersizliğinden veya başarısızlığından fayda beklemek değil, kendi ateistlik delillerini ortaya koymak olmalıdır. Ateistlerin, evrenin ezeli olduğu şeklindeki iddiaları, Russell’in kutsal demlik örneğine daha uygun düşmektedir. (s. 63)

Din ve bilim ilişkileri

“Bilgi ve bilimin yanı sıra, din, modern çağda da, önemli bir güç olmaya devam etmektedir.” (P. Davies, Tanrı ve Fizik, s. 1-8) Evrim teorisi, ‘yaşam zamanla bilinçsiz maddeden türemiştir.’ iddiasındadır. Newton, evrenin işleyişini mekanik bir yapı ile açıklamaktadır. Bu tür, maddenin kendisine dayalı açıklamalar, dinlerin sunduğu tanrının varlığı ve evrene müdahale ettiği düşüncesine alternatif olarak kullanılmıştır. (s. 70) Pozitivist ve materyalistlere göre bilim; aklı, özgür düşünceyi, aydınlığı, bilgiyi, deney ve gözlemi olgusal olaylara dayanmayı kısaca, ‘gerçeği’ araştırır. Halbuki metafizik; dogmaları, batıl inançları temsil eder ve benimser. Dolayısıyla insanlığın ilerlemesi ve kurtuluşu için bilimden başka sarılacak bir şey yoktur. (s. 72)

Descartes, din ile ilmin birbirinden bağımsız olduklarını ileri sürer. İlmin kendine mahsus bir alanı vardır: Tabiat. Kendine ait aletleri vardır: Matematik ve deney. Din ise, birtakım inanç esaslarına dayanır, iddiasındadır. (s. 75) Bilimi tek yol gösterici kabul edenler, kendi bakış açılarının oldukça mantıklı ve tutarlı olduğundan emindirler. (s. 76) Einstein’ın görecelik teorileri mekanik nedenselliğin yetersiz kalmasına yol açmıştır. (s. 77) Ateistin temel argümanı, bilimsel gelişmenin dini inanışları zayıflatarak ortadan kaldıracağı yönündedir. Halbuki tarih ve bilimin sunduğu imkanların tanrı inancını kuvvetlendirici bir etki yaptığını ortaya koymuştur. Bunun en bariz örneği August Comte’un üç hal kanunudur. Bilim netice itibari ile evrenin kanunlarını ve işleyiş biçimini ortaya koyma çabası olduğuna göre, yani kaostan ve tesadüflerden ziyade, verili düzeni keşfedeceğine göre teistin bu sonuçtan rahatsız olacağını düşünmek yanlış olacaktır. Tanrının özelliklerinin bilimsel incelemeye konu olmadığı ortadadır. Çünkü tanrı evrenin bir ‘parçası’ değildir. Ateistler Tanrıyı herhangi bir nesneyi inceler gibi ele almak ve masaya yatırmak konusunda ısrar etmektedirler. Tanrı test edilebilecek bir nesne değildir. Aslında zamanla, mekanla sınırlı, görülen, tutulan ve ölçülebilen bir varlık nasıl tanrı olabilir? (s. 79, 99)

Bilimsel bilginin elde edilmesi başka bir şey, bu bilginin ortaya çıkmasını sağlayan düzenin niçin ve nasıl var olduğunu sorgulamak başka bir şeydir. Teist, hiçbir şekilde bilinen fiziksel kanunlara itiraz etmemektedir. Burada tartışma konusu olan şey tabiatın işleyişi değil, kökeninin ne olduğudur.  Maddenin, kendi kendini idare edecek kanunları belirlemesi iddiası, maddeye ‘hâkim’ sıfatının yakıştırılmasını gerektirir ki bu bir tür bâtıl ve ilkel inanç olur. Kanunların maddeyi belirli bir şekilde davranmaya zorlaması beklenemez. Matematik formülleri, bir matematik sorusunu çözemez, ancak bir uygulayıcı kişi çözebilir. (s. 81)  Mahkemede davalar kanunlara uyularak çözülür, hakim bunu neresindedir denilemez. Tanrı, ressam konumundadır, resme dahil değildir. Bir ressamın, kendi tablosunun içinde görülmemesi o resmin kendiliğinden var olduğu anlamına gelmez. (s. 82) Ateistin anlamakta zorluk çektiği diğer bir mesele, bilime konu edilebilecek olan şeyin tanrının bizzat kendisi değil, yarattığı şeyler olmasıdır. Bir motorun şans eseri ortaya çıktığını savunmak bilimsel olurken bir mühendisin eseri olduğunu söylemek neden bilim dışı olsun? (s. 83) Teistin dikkat çekmek istediği husus tabiat kanunları adı verilen düzenin kaynağına yöneliktir. Mekanik, dinamik, termodinamik vs. gibi fizik kanunlarını teist elbette bilmekte ve bunlara herhangi bir itirazı bulunmamaktadır. Teist şu dört sorunun cevabını istemektedir: Fizik kanunlarının kaynağı nedir? Neden başka bir kanun kümeleri yoktur da sadece gözlemlediklerimiz vardır? Nasıl oluyor da elimizde hiçbir özelliği olmayan elementlere hayat veren, bilinci ve zekayı yönlendiren bir kanunlar kümesi vardır? Neden hiçbir şeyin var olmaması mümkün iken, böyle bir evren vardır? (s. 85)

Tanrının varlığını kabul etmek, bilimsel metodolojiyi reddetmeyi zorunlu kılan bir şey değildir. (s. 86) Maddenin bilinci olmadığına göre, tabiat kanunlarını kendisinin tesis etmiş olamayacağı çok açıktır. En azından maddenin bilinçli bir tasarımcı gibi davranmış olduğunu ileri sürmenin bilimle ve akılla bir alakası olamayacağı bellidir. Böyle bir evrenin ortaya çıkması bilgi, irade ve amaçlılık ister. Bu özellikleri ise maddede mevcut değildir. Maddenin kanunları ürettiğini söylemek hiç mantıklı görünmüyor. Madde ve kanunların ikisi arasında görülen uyumun kaynağı nedir? Fizik kanunlarının kökeninin ne olduğu sorusuna ateistin verdiğini nihai cevap ‘maddenin davranışı böyledir’ demekten ibarettir. (s. 87) Garip olan iddialar silsilesi şöyledir: Tüm canlıları olduğu gibi insanı da yaratan maddedir. Madde insanı yaratıp, kendisinde bile bulunmayan canlılık, akıl, görme, duyma, çeşitli duygular ve bilinç gibi özellikleri insana vermiştir. Madde, insanı üreterek kendi davranışlarından ibaret olan tabiat kanunlarının sırlarının çözülmesini sağlamaktadır. Bu anlayışla, ezeli ve ebedi olan mutlak ilim ve hikmet sahibi bir tanrı yerine maddeyi koymaktan başka bir şey yapılmamaktadır. Neden kaos ve karmaşa yerine düzen ve bilimsel kanunlar var? Bilimsel kanunların var olması ve evrenin bilinen her yerinde aynı şekilde işlemesi bir açıklama yapılmasını zorunlu kılar. Bilimi mümkün kılan şey bu kanunların varlığı olduğuna göre, sözü edilen düzenin kökeni üzerinde düşünmekten kaçınılmamalıdır. (s. 88)

Tanrının hangi özelliklere sahip olduğu ancak kendisinin insanlara verdiği bilgiler bilinebilir. (s. 98) İnsan bilgisinin tanrıya bir nesne gibi masaya yatırmaya çalışması anlamsız bir çabadır. Tanrının anlaşılması doğrudan değil ancak dolaylı yollardan mümkün olabilir.  (s. 99) Hiçbir ateist yeryüzünde varoluşunun sebebini ve anlamını açıklayabilecek durumda değildir. Ateist anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde ne hayatın ne de ölümün (ve sonrasının) manası üzerine tatmin edici şeyler söyleyemez. Ateistin ileri sürdüğünün tam aksine akıl, bilinç ve anlama yeteneği insana tanrının varlığını kavrayabilmesi için özel olarak verilmiş şeylerdir. (s. 100)  Ateist kendisinin bilimsel olarak açıklayamadığı (hayatın nasıl başladığı, evrenin niçin var olduğu, fizik kanunlarının niçin başka şekilde değil de böyle işlediği gibi) meseleler önüne konulduğunda, ‘bilimin gelecekte bu soruları cevaplayacağı’ düşüncesini ileri sürer. Ümit ve beklenti kişisel bir olay olup, inanca dayalıdır. (s. 103) Ayrıca böyle bir durumda teistte, ‘öldüğün zaman çok net olarak göreceksin.’ diyebilme hakkına sahip olmaz mı? Ateistin bu temelsiz delillere da yanmasının sebebi, henüz düşünmeye başlamadan önce, tanrının var olabileceği ihtimalini devre dışı bırakmasıdır. Bu seçenek göz ardı edilince de geriye sadece elde kalanlar üzerinde ısrar etmekten başka yapılacak bir şey kalmamaktadır. İnsan zihni her tür düzenin arkasında bir neden ve fail aramaz mı? (s. 104) Ateistlerin cevabı şöyledir: “Belki de evren kendisinin nedensiz var olmasını sağlayacak ve bizim henüz bilmediğimiz bazı çok özel niteliklere sahiptir.” (s. 105) Ateistler, teistlerin tanrı için geçerli gördükleri bazı şeyleri madde için geçerli görmektedirler. Ateist, bir yandan her şeyi maddenin dışına çıkmadan açıklamak girişiminde bulunurken diğer taraftan da maddeye ezeli/ebedi olmak, varlığı kendinden olmak gibi metafizik özellikler yüklemektedir. (s. 106) Sorun, ilk nedenin varlığından ziyade ne olduğu noktasına taşınmaktadır. Bu konuda nedensellik halkası tatmin edici bir noktada sona erdirilmelidir. Mesela son derece dağınık halde bıraktığınız evinize akşam geldiğinizde her yerin düzenlendiğini, temizlendiğini, bulaşıkları yıkandığını gördüğünüz zaman ilk olarak akla, yerlerin elektrik süpürgesi tarafından temizlendiği, bulaşıkların mutfaktaki makine ile yıkandığı gelebilir mi? Nedensellik zincirinin daha geri götürülmesi gerekmez mi? (s. 107) Nedensellik zinciri bilinçli bir faile ulaştığı zaman sona erdirilebilir. (s. 108) Bir şeyin nihai nedeninin, o şeyin kendisi olduğunu ileri sürmek sadece bir inançtır.  (s. 109) Kanunların tatbik edicisinin (uygulayıcısının) var olması gerekir. Düzen, hesap ve sistem bir zekayı işaret etmeyecekse neyi ima edecektir? Düzen bir tasarım neticesi değilse neyin sonucu olarak ortaya çıkar? (s. 110)

Evrenin ve dünyanın her yerinde aynı şekilde geçerli olan, uzun zaman diliminde gözüken bu düzenliliğin bir açıklaması olması gerekir. Bir düzenin arkasında bir plan ve tasarımın olması kaçınılmazdır. (s. 114)   Evren, akıllı bir tasarımın ürünüdür. Fakat evren çok karmaşık ve insan yapımlarından daha büyüktür. Öyleyse evreni tasarlayan sonsuz güç ve akıl sahibi bir tasarımcı vardır. (s. 120) Nükleer zayıf kuvvet, yerçekimi gücünün 1028 katı bir değere sahiptir. Daha zayıf olsaydı suyun oluşması mümkün olmayacaktı, daha güçlü olsaydı protonların şekillenmesine izin vermeyecektir ve atomlar oluşmayacaktı. (s. 122)  Evreni idare eden (!) kanunların bir anda var olduklarını kabul edilse, bu sefer söz konusu kanunların neden hiç değişmeden, bozulmadan ve ısrarla bu şekilde işlemeye devam ettiklerinin açıklanması gerekir. Bu, kanunlara metafizik bir amaçlılık yüklemekten başka bir şey değildir. Olasılık argümanına göre evrenin şu andaki halini var olması tesadüfi açıdan ele alınacak olursa imkansız mertebesindedir. (s. 127) Krishna, “Bir milyon tane madeni paranın aynı anda atıldığında, hepsinin tura gelmesi çok olası olmamakla beraber imkansızda değildir.” der. Görüleceği üzere ateistik yaklaşım pratik olarak imkansız bir durumun gerçekleşmesinin olanaksız olmadığı düşüncesinden hareketle, kendi iddiasının doğruluğunu temellendirmeye çalışmaktadır.  Krishna, şans ve rastlantı kabulüne dayalı bir yapıyı belirleyici olarak sunmaktadır. Bir milyon tane madeni paranın tura gelme olasılığı ile böyle bir evrenin şans eseri meydana gelme olasılığı kıyaslanabilir şeyler değildir. Milyonlarca paranın defalarca atılması ve her defasında hepsinin tura gelmesi durumunun da ateist tarafından açıklanması gerekir. (s. 129) “Bir milli piyango bileti aldığınızı düşünün. Muhtemelen milyonlarca bilet satılmıştır ve bütün bu biletler içinden sadece biri büyük ikramiyeyi kazanacaktır. Sizin kazanan biletinizin seçilmiş olması olgusundan, bunun rastgele bir seçimden daha fazla bir şeyin eseri olması gerektiği sonucunu doğurmaz.” (Nigel Warburton, Felsefeye Giriş,  s. 17) Piyango çekilişi bir organizasyon gerektirdiğine göre söz konusu çekiliş kim ya da ne tarafından düzenlenmiştir? Bu çekiliş sürekli olarak tekrarlamakta mıdır? Her çekilişte büyük ikramiyenin sürekli olarak aynı kişiye çıkması durumu ise, herhalde şans faktörü ile açıklanamaz! (s. 130) İlginç olanda, bu düşünce tarzının tüm ateistlerde geçerli olmasıdır. Mesela Dawkins’te ‘Gen bencildir’ adlı eserinde ‘toto’ ve ‘Şikago gangsterleri’ örnekleri ile Nigel Warburton tarafından verilen örneklerde mantık olarak hiçbir fark yoktur! ’Ateist Poidevin, evrendeki ortaya çıkan değişimler birtakım rastgele süreçlerin sonucu değildir itirafında bulunmaktadır: “Evrende ortaya çıkan değişimler birtakım rastgele süreçlerin sonucu değildir. Şans faktörü ateizm açısından umut verici değildir.”  (Poidevin, Ateizm, s. 97, 101) Roger Penrose’a göre evrenin şimdiki durumunda olabilmesi olasılığı, 10123’tür. (Kralın Yeni Usu,  s. 344) Üzerinde düşünülmesi gereken asıl konu, hiçbir eğilimi bulunmayan maddenin nasıl olup da böyle bir evreni ortaya çıkarabilecek şekilde organize olduğu sorusudur. Olasılık argümanına göre, olguların gerçekleşme ihtimalleri hesaplanıp elde edilen neticelere baktığımızda en iyi açıklamanın tanrı varlığı olduğu çıkarımına ulaşılmaktadır. (s. 133) Tanrı tarafından belirlenmiş kuralların (bilimin) tanrının varoluşunu yanlışlayacak bir sonuç vermesi (suistimal edilmedikçe) elbette beklenemez. “Bilim, evrenin ‘neden bu şekilde’ olduğunu ve varsa bir ‘amacını’ ortaya koyma hususunda sessizdir.” (Hawking, Kara Delikler ve Bebek Evrenler,  s. 99) Robot, kendi yapılış nedeni ve programına bağlı olacak şekilde hareket etmektedir. Robotun kendisi bilinç sahibi olmasa bile, onu yapan ve programlayan bir bilincin çevresinde hareket etmektedir. (s. 136) Ateist Poidevin, “Görülen o ki, ateistin evren yasalarının niçin hayattan yana olduklarını açıklama sevdasından vazgeçmesi daha iyi olacaktır. Öyle görünüyor ki, teist bu tikel muharebeyi kazanmıştır.” (Poidevin, Ateizm,  s. 115)

Marksizmin ünlü savunucusu olan G. Politzer, “Evren, yaratılmış bir şey değildir, yaratılmış olsaydı yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Bu ise bilimin kabul edebileceği bir şeyi şey değildir.” görüşünü,  ‘Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ adlı kitabında iddia etmektedir. Politzer yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken, bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. (s. 140) Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan süreçte evrenin/maddenin ezelden beri var olduğu düşüncesi, herhangi bir bilimsel desteğe sahip olmamasına rağmen, sanki ispatlanmış bir gerçek gibi kabul gördü. Bilim dünyasının, sözü edilen dönemde materyalist ve pozitivist zihniyetin tesiri altında olduğu görülmektedir. (s. 143) Big Bang teorisi, evrenin zaman açısından bir başlangıcı olduğunu, başlangıç durumunda maddenin çok yoğun ve sıcaklığın son derece yüksek seviyede bulunduğunu, evrenin genişlemesi ile sıcaklığın ve yoğunluğun düşmesi ile atom-altı parçacıkların ve galaksilerin meydana geldiğini ileri sürer. İlerleyen süreçte, gözleme dair veriler elde edilir. Uzay ve zamanın birbiriyle bağlantılı olması, klasik fizikteki mutlak zaman ve mekan anlayışı ortadan kaldırarak izafiliği ortaya çıkarır. Genişleyen evren, geriye doğru kapandığında her şeyin birleştiği ve uzayın yok olduğu an, zamanında olmadığı sonucuna ulaşılır. Big Bang teorisiden, maddenin yanı sıra uzay ve zamanında bir başlangıcı olduğu sonucuna varılmaktadır.  (s. 146) Büyük patlama ile; Bir- Evren/madde ezeli değildir. İki- Patlamanın öncesinin olmaması, evrenin ve maddenin daha evvel var olan bir şeyden türemediğini göstermektedir. Daha öncesinin olmaması, evrene madde ötesinden bir müdahalenin yapıldığını göstermektedir. Üç- Söz konusu patlama, sıradan ve rastgele bir patlama değildir. Çünkü herhangi bir patlama ve kontrolsüz enerji dağılımı, bir düzenden ziyade kaos ve karmaşaya yol açar. (s. 148) Ateist, hep var olan şeyin madde değil enerji olduğunu ileri sürebilir. Yukarıda, madde için geçerli olan tüm problemler enerji için de söz konusudur. Ayrıca, patlama şeklinde tezahür eden enerjinin herhangi bir bilinç ya da plan söz konusu olmadan nasıl böyle bir evreni ortaya çıkardığı sorunu hala cevaplanmamıştır. Çünkü Salt ve kontrolsüz enerji, bilinç olmaksızın kendi başına düzenli fiil yapamaz. Ezeli olan şeyin maddi değil enerji olduğu kabul edilirse bile, enerjinin nasıl ve niçin maddeye dönüştüğünün açıklaması da gerekir. ( s. 163)

Antropik prensip (İnsancı İlke): Evrenin belirli bir amaca yönelik olarak tasarlandığını, evrende gözlemlediğimiz hassas, dengeli ve inanılmaz kompleks yapının tesadüfe veya şansa dayalı olarak açıklanamayacağını, bir tasarımcının varlığının kabul edilmesi gerektiğini savunur. Evrenin mevcut halini alabilmesi için son derece özel şartların yerine gelmesi gerekmektedir. Bu şartlar, öylesine özeldir ki, sonsuz ihtimal arasından istenilen durumunu elde edilmesi pratik olarak sıfırdır. (s. 169) Tüm evren insanın varlığını mümkün kılacak şekilde kurulmuştur. İnsanın hayatı esasen arzu edilir olmalıdır ki, bu evrenin varlığına neden oluştursun. ( s. 170) Evrendeki düzen ve amaçlılığın her türlü tesadüfi açıklamayı aşacak mahiyette olduğunu gösteren pek çok fiziksel özelliklerden bahsedilir. (s. 187) Evrenin planlı, maksatlı ve son derece kritik bir denge üzerinde var olması, söz konusu yapının tesadüfi veya rastgele oluşu biçimindeki yorumları açıkça bertaraf etmektedir. (s. 188)

Evrendeki düzenin tesadüfe yer bırakmadığını gösteren örnekler: Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleri ile birbirlerini dengeler. Eğer bu denge sağlanamasaydı canlılık için gerekli atomlar var olmayacaktı. Süpernova patlamalarının uzaklığı, yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Karbonun var olabilmesi için evrenin yeteri kadar yaşlı olması gerekir. Hayatın ortaya çıkabilmesi için en temel şartlardan biri de, evrenin şu andaki mevcut yaşında olması gerekliliğidir. Dünyada yüzü aşkın kimyasal madde, dünyadaki kompleks yaşamı oluşturacak şekilde ayarlanmıştır. Evrendeki madde miktarı az olsaydı, maddenin evrende dağılımı da az olur, galaksiler oluşmazdı. Daha fazla olması halinde ise, kara delikleri oluşturur, evren kendi içine çökerdi. Şu andaki kütle yoğunluğu, olması gereken yerdedir. Başlangıçta bir ateist olan Fred Hoyle şöyle der: “Evren süper hesaplama yapan bir entelektüel güç tarafından yaratılmıştır. Aksi takdirde, bu kadar çok ilgisiz ve imkansız tesadüfün muhteşem bir şekilde bir arada işleyip yaşamı mümkün kılan bir evreni meydana getirmesi beklenemezdi.” Dünyanın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer dünyanın çekimi daha az olsaydı, atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı. Kütle çekim kuvveti mevcut değerinden daha küçük olsaydı, her şey sadece gaz ve toz bulutu halinde kalacaktı. Daha büyük olsaydı, güneş daha kısa zamanda söner ve hayat için gerekli maddelerin oluşmasına yetecek zaman kalmazdı. Güneşin dış yüzey sıcaklığının 6000 derece olması, fotosentez olayının gerçekleşmesi açısından zorunludur. Güneş ışığının özellikleri ile bitkisel yaşam arasında tam bir uyum vardır. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, oksijen dengesi bozulurdu. Daha ince olsaydı, her yerden sürekli volkanlar fışkırırdı. Dünyanın çevresindeki manyetik alanın büyüklüğü daha küçük olsaydı, güneşten gelen zararlı ışınlar hayatın oluşmasını engellerdi. Daha büyük olsaydı, canlılık için gerekli ışınlarının dünyaya ulaşması  önlenirdi. Yeryüzüne ulaşan ışık ile yansıyan ışığın oranı daha büyük olsaydı, sera etkisi sebebiyle aşırı ısınma olurdu. Daha küçük olsaydı, yeryüzünü buzullar kaplardı. Atmosferdeki oksijen miktarı kritik bir değere sahiptir, daha yüksek olsaydı, sürekli yangın çıkardı. Daha küçük olsaydı, solunum yapmak mümkün olmazdı… (s. 188-192)

Big Bang, ‘evren çok küçük bir entropi düzeyinde oluşmuştur’ görüşünü savunur. Buna göre evren ebedi değildir ve evrenin bir sonu vardır. Evren sonsuzdan beri var olsaydı, aradan geçen zamanda evren çoktan termodinamik dengeye gelip, ‘ısı ölümünü’ yaşıyor olması gerekirdi. Evren sonsuzdan beri var olamıyorsa, evrenin bir başlangıcı var demektir. Evren düşük entropili bir halden yüksek entropili duruma doğru gitmektedir. Evrenin genişleme hızında şansa yer bırakmayacak derecede bir hassas ayar bulunduğu görülmektedir. Biraz daha yavaş olsaydı, evren ilk patlamada sonra tekrar geriye çökmüş olurdu. Daha hızlı olsaydı, hiçbir galaksi genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. (s. 195) Stephen Hawking, “Evren, on milyar yıl sonra bile, hala kritik hıza yakın bir hızla genişlemektedir. Büyük patlamadan bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin  milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu.” demektedir. (Hawking,  Zamanın Kısa Tarihi, s. 122) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması gerekir. Ufak bir değişiklik, nefes almamızın imkansız olmasına neden olurdu. ( s. 196)

Antropik Yanılgı: Antropik ilkeye göre zeki canlı üretebilecek koşullara sahip olmayan bir evrende zaten gözlemci oluşamayacak ve bu durumu sorgulayamayacaktır. Bu nedenle gözlemci, kendini sadece zeki hayata izin veren evrenlerde bulacaktır. Antropik ilke geçerli olabilmek için çoklu evrenler sistemine veya fizik kuralları bölgeden bölgeye değişebilen sonsuz bir evrene ihtiyaç duyar. Ayrıca antropik ilke evrenimizin ince ayar sorununa karşılık verme iddiasındadır.  Bizlerin evrende gördüğü düzen ve hassas denge, insan olmamızın ve bilincimizin bir ürünüdür. Ortada Tanrı’nın varlığına işaret edecek ve şaşıracak bir şey yoktur, iddiasında bulunulur. Her şeyden evvel, şahit olduğumuz düzen ve ince ayar, zihnimizin uydurduğu subjektif bir yargı değildir. Evrendeki düzeni açıklarken teistler kendi kişisel ve sübjektif gözlemlerine değil, bilimsel verilere dayanarak hareket etmektedirler. (s. 200) Ama ateistler her fikri sübjektifleştirmektedirler! Ateizm, antropik yanılgı argümanı ile tanrının varlığına çok kuvvetli işaret eden kozmolojik ve mantıksal delilerin tümünden sıyrılmayı denemektedir. Ancak bu yaklaşım birçok açıdan tutarsızlık içermektedir. Hepimiz evreni bilincimiz sayesinde algılamakta ve çözümlemeye çalışmaktayız. Diğer taraftan evrende görülen düzen, insan zihni tarafından uydurulan bir yapı değildir. Dış dünyada düzensizlik ve anlamsızlık söz konusu olsaydı, tüm insanlık birleşse bile bunu anlamlı hale getirecek bilgi bütününü (bilimsel bilgiyi) kuramazdı. (s. 201) Ateistin, tanrının varlığı hususunda bilinçten bağımsız bir delil istemesi gerçekten de iyi niyet ve tutarlı bir beklenti değildir. Ateistin evrene bakarak yaptığı çıkarım da, neticede kendi bilincinin bir ürünüdür. O halde, kendisi de düzenin ve tanrının olmadığı konusunda aynı antropik yanılgıya maruz kalmaktadır. (s. 202) Laboratuar şartlarında dahi basit bir hücrenin elde edilmesi halen başarılamamıştır. Bu nedenle ateistin, çamurlu sudaki hayatın nasıl ortaya çıktığını açıklaması gerekir. (s. 203) Arkeologlar yaptıkları kazı çalışmaları neticesinde birkaç kırık testi, tabak ve süs eşyası bulduklarında o belgede bir medeniyetin var olduğu çıkarımını yaparlar. Böyle bir durumda hiç bir ateistin, bulunan eşyaların toprak altında tesadüfen oluştuğunu ileri sürdüğü görülmemiştir. Halbuki aynı ateistler, evrende gördükleri sayısız tasarım deliline rağmen, bunların bilinçli bir varlık (tanrı) tarafından yapılmış olabileceğini kabul etmezler ve bunu bilim dışı olarak değerlendirirler. (s. 204)

Termodinamiğin birinci kanunu, kapalı bir sistemdeki toplam enerjinin sabit olduğunu ifade etmektedir. Evrendeki her tür hareket, bir enerji dönüşümü sonucunda meydana gelir. Her dönüşüm, kullanabilir enerjide bir kaybın ortaya çıkmasına yol açar. Buradan çıkarılacak en basit sonuç, canlı veya cansız her şeyin zaman içinde aşınıp bozulacağı ve dağılacağıdır. (s. 207) Entropi (termodinamiğin ikinci kanunu) enerjinin daha az kullanılabilir bir yapıya doğru değişim gösterdiğini ifade eder. Evrenin sonlu oluşu, semavi dinlerin kaynaklarından gelen bilgiler ile uyum içindedir. (s. 208) Semavi kaynakların itibar görmediği ve bilimi kendisine destek alan maddeci anlayışa en büyük darbe yine bilimden gelmiştir. (s. 209) Termodinamiğin ikinci kanunu, enerji sabit kalmakla beraber kullanılabilir enerjinin gittikçe azalmakta olduğunu ortaya koymuştur. (s. 210) Evrenin toplam enerjisi muhtevası sabittir ve entropi (düzensizlik) sürekli artmakta ya da başka bir ifade ile kullanılabilir enerji miktarı sürekli azalmaktadır. Evrenin başlangıç şartlarında çok düşük bir entropi seviyesine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Evrenin, tıpkı insanlarda olduğu gibi, asla geri dönüşü olmayan bir yaşlanma sürecine sahip olduğu görülmektedir. Güneş ve diğer yıldızlar soğuk uzaya ısı yayarak entropiyi sürekli arttırmaktadır. Fakat yayılan bu enerji miktarı değişmemesine rağmen, kullanılabilir enerji kapasitesi sürekli azalmaktadır. Evreni, ezeli ve ebedi olarak düşünen maddeci felsefe her şeyin fiziksel dönüşümler yoluyla sonsuza kadar devam edeceğini ileri sürmektedir. Fakat evrenin ve hayatının belirli bir sona doğru ilerliyor olması,  ateizm açısından varoluşsal bir krize yol açmaktadır. (s. 214) Ateizm, tanrının varlığını reddedebilmek için, evrenin ezeli olduğunu kabul etmek ve maddeye tanrısal vasıflar yüklemek zorundadır. Evrenin yaklaşık 15 milyar yaşında olduğu bilindiğine göre, ateistlerin bu evrenin ezelden beri var olduğunu söylemelerinin bir anlamı yoktur. Kısaca ateizm, bilimden ziyade bir inanca dönüşmektedir. (s. 215) Evrenin, hiçbir doğaüstü etki ve kontrol olmaksızın kendiliğinden şekillendiği iddiası da geçersizdir. Çünkü büyük patlama sonucunda ortaya çıkan evrende düzensizliğin hakim beklenirken, neticede son derece ince ayara sahip bir yapı var olmuştur. Bir otomobilin en küçük parçalarına kadar sökülüp bir yığın  haline getirildiğini ve bu onun içine bir bomba yerleştirildiğini düşünün. Bomba patladığında, otomobilin yeniden ortaya çıkması beklenebilir mi? (s. 217) Paul Davies, “Evrende nereye bakarsak bakalım, en uzaktaki galaksilerden atomun derinliklerine kadar, bir düzenle karşılaşırız. Evren, zembereği yavaş yavaş boşalan bir saate benzemektedir. Öyleyse ilk başta nasıl kurulmuştur?” (Davies, Change or Choice, s. 506) diye sormaktadır.

Big Bang teorisi ile yüksek entropi miktarının uyumlu olması önemli bir göstergedir. Canlılar dünyasında görülen düzenlilik artışının, dünyanın başka yerlerinde daha fazla düzensizlik üretmesine yol açtığını fark edilmemektedir. Canlılar, düşük entropiyi (düzeni) alarak, artan entropiye rağmen hayatta kalmayı sürdürürler. (s. 221) Kant, Newton fiziğine dayanarak ancak bilimsel bilginin mümkün olabileceğini ileri sürmüş ve varlığın genel ilkeleri, tanrının varlığı, ruhun ölümsüzlüğü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği bilgi dışına itmiştir. (s. 227) Ateistin varlığı/maddeyi yine maddeye dayanarak açıklamaya çalışması bir manzara resminin, ressamdan bağımsız olarak sadece boya ve kağıtla izah edilme girişimine benzer. Kağıt ve boyanın kaynağı nedir? Manzara resmi nasıl ortaya çıkmıştır? Manzara resminin var olma sebebi nedir? Bir ressamın varlığı anlaşıldığı zaman tüm bu sorulara makul, akla uygun cevaplar verilmesi mümkündür. (s. 232) Ateiste göre varlık ve madde hep var olduğu için nasıl ortaya çıktığı sorusu anlamsızdır. Her şeyden önce maddenin ezeli olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel delil ortada yoktur. Maddenin ezeli olduğu iddiası, bilimden uzak tamamen inanca dayalı bir düşüncedir.  (s. 238) Haklı olduğunu varsaysak bile, ateistin dağınık halde bulunan maddenin böyle bir netice verecek şekilde nasıl ve niçin organize olduğu sorusuna cevap vermesi gerekecektir. Ateist, varlığın nasıl ve neden var olduğu sorusunu gereksiz bulmaktadır. Başlangıç mutlak yokluk değil, varlık hali olmalıdır. Ancak hep var olan bu varlık madde değil, zorunlu varlık olmalıdır. (s. 239) Tabiat kanunlarının vücudu olmadığına göre, maddi varlığı olmayan şeylere hangi anlamda var denilebilir? Tabiat kanunları madde var olmadan evvel mi vardı yoksa maddenin ortaya çıkışından sonra mı kendini gösterdi? Maddenin son derece karmaşık bir takım yasalar ürettiğini iddia etmek pek akıllıca görünmüyor. Maddenin bizzat kendisinin de uymak zorunda kalacağı son derece kompleks ve bilmeceler ile dolu bir evren tasarladığını varsaymak aklen ve ilmen makbul görünmüyor. (s. 240)

Ateist ya evrenin ezeli olduğunu ispatlamalı ya da maddenin sebebi bilinmeyen bir şekilde (nedenselliğe bağlı olmayarak) ortaya çıktığını kabul etmelidir. Evrenin eğer bir nedeni varsa bunun madde cinsinden olmaması beklenen bir şeydir. Yokluktan varlığa geçişte ne fiziksel bir nedensellik ne de tanrıyı yaratmaya zorlayacak başka harici bir neden yoktur. Ateistin, nedenselliğin fiziksel evrende sona ermesi yüzünden vereceği cevapta yoktur. Tanrı zaten tüm nedenleri nedenidir. (s. 262) Tabiatta gözlenen kanunlar zaten tanrı tarafından belirlenen şeylerdir ve olaylar bu şekilde cereyan eder. Maddenin var olma nedeni ya kendisi ya da kendisi dışında bir şey olmalıdır. Maddenin var olma sebebi olarak yine kendisi gösterilirse kısır bir döngüye girilir. Sebepler dizisinin fiziksel dünya yerine tanrıda nihayet bulunmasının nedeni açıktır: Kendisi zaten başka bir şeyin neticesi olan bir şey, başka bir şeyin hakiki sebebi (faili) olamaz. Sebepler dizisi, ancak sebeple sonucun aynı cinsten olmadığı bir noktada sona erdirilebilir. Mesela resmin kendisi resim yapamaz, resmi yapan fırça da değildir, çünkü fırça, boya, kâğıt gibi şeyler aynı cinsten (fail olamayan) faktörlerdir. Resmin ortaya çıkabilmesi için şuurlu, sanattan anlayan ve belirli bir maksada yönelik fiilde bulunan bir failin (ressamın) var olması gerekir. (s. 263)

Ateist tanrıya ulaşmamak ve fiziksel dünyanın dışına çıkmamak için nedensellik zincirini sonsuza kadar uzatmak niyetindedir. (s. 264) Zinciri ne kadar uzatırsa uzatır neticede bir yere bağlamadıkça sadece problemin cevabının ötelenmesini sağlanır. Evrenin belirli bir yaşı vardır ve sonsuz değildir. O halde nedensellik ilkesine dayanarak fiziksel süreçlerin sonsuz miktarda olması beklenemeyeceğinden son noktada kesilmesi gerekmektedir. Maddenin bizzat kendisini nihai sebep ve nihai fail olarak görmek ne pratik ne de teorik anlamda kabul edilemez. (s. 265) Evrende gözlemlediğimiz ve belirli bir anlam taşıyan tüm olguların arkasında ilim, irade ve kuvvet gerektiren bir özneye bağlı olduğu çıkarımı yapmakta zorluk çekmeyiz. Basit tasarımların bile nedensiz ve failsiz olamayacağını hemen kavrayabiliriz. İnsan fiilleri ile tanrı tarafından yapılan işlerin zaman, mekan ve ölçek açısından birebir aynılığını söylemek tanrıyı fiziksel faktörler ile sınırlamak ve eksiklik atfetmek anlamına gelecektir. (s. 272) Tanrı, zaman ve mekandan bağımsız olması nedeniyle fiillerini zaman içinde yapmaz ve herhangi bir araç kullanmaz. Herhangi bir eserin nasıl ortaya çıktığı bilinmese dahi, buradan ‘o eserin failinin olmadığı’ gibi bir netice çıkarılamaz. Mesela, Mısır piramitlerinin o günkü şartlar altında nasıl yapıldığı hala bilinmemektedir. Fakat hiç kimse bu piramitlerin failsiz meydana geldiğini ileri süremez. (s. 273)

Teizme karşı sürekli olarak bilimsel düşünme metodunu ortaya koyan ateistler, yirminci yüzyılın bilimsel verilerinin kendi aleyhine yönelik bir gelişim içinde olduğunu görerek ciddi bir problemle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. Bilimsel alandaki gelişmeler zannedildiğinin aksine teistik argümanları destekler nitelikte idi. 

Çoklu evren tezi, bilimsel verilerden hareket etmekten ziyade, evrenin bir başlangıcı olamayacağı düşüncesine bir imkan sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. (s. 279) Çoklu evrenler tezi ile biyolojik evrim teorisi arasında ilk göze çarpan benzerlik, her ikisinin de temelinde tesadüf ve şans faktörlerin yer almasıdır. Diğer bir benzerlikse, her iki yaklaşımında başlangıç sorununu çözememiş olmasıdır. Ayrıca her iki teoride ortaya koydukları argümanlar açısından deney ve gözleme açık olmaması itibarıyla kabul edilebilir olmaktan uzaktırlar. ‘Sonsuz evrenler’ projesindeki temel yaklaşım, son derece düşük olasılığa sahip durumları gerçekleşebilir ve makul kılmak için evren sayısını sonsuza çıkarma yoluna gitmektir. “Eğer sonsuz sayıda evren varsa, bu evrenlerden biri olan bu evrendeki hassas ayarların varlığına şaşırmamak gerekir. Çünkü sonsuz sayıda evrenlerden birinde bu olasılığın gerçekleşmesi muhtemeldir.” Bu iddiaya göre, evren sonlu olmadığı için entropi artışı sonsuza kadar devam edebilir. Çünkü açık sistemlerde dışarıdan enerji akışı sürekli olarak devam edecek ve sistemdeki kullanılabilir enerjinin sona ermesine imkan vermeyecektir. (s. 280) Ateistler, sonsuz evrenlerin nasıl ortaya çıktığı ve niçin bu evrenlerin var olduğu sorularına makul bir açıklama getiremiyorlar. Ateist açısından sunulan çözüm, ancak bir evrenden diğerine kaçış şeklindedir. Sonsuz, çok büyük bir sayıyı demek değildir. Sonsuz, fiziksel bir büyüklüğe karşılık gelmediğine göre, fiziksel bir büyüklük olarak evrenin ve maddenin sonsuz olması mümkün değildir. Herhangi bir modelin metafizik bir inancın ötesine geçebilmesi için, bilimsel verilerle teyit edilmesi gerekir. Şu anda eldeki bilimsel veriler, parçacık sayısının 1079  mertebesinde olduğunu göstermektedir. (s. 282) Sonsuz büyüklükteki bu evrenin zaman açısından bir başlangıcının olması gerekecektir. İçinde bulunduğumuz evrenin ötesinde ve hiçbir zaman ulaşılamayacak bölgelerinde sonsuz sayıda başka evrenlerin var olduğunu iddiası gözlem ya da diğer bilimsel veri toplama yöntemlerine uygun düşmez. (s. 283) Ateistler metafizik yorumlara yönelmek zorunda kalmaktadır. Metafizik senaryolara sığınılması ateist açısından ironik bir tablo oluşturmaktadır. Bilimsel metot, bilinen şeylerden hareket ederek bilinmeyene ulaşmak prensibine uygun olacak şekilde işler. Burada bilinen şey, içinde bulunduğumuz evrenin kendisidir. Halbuki ateistler, varlığı ve mahiyeti bilinmeyen evrenlere dayanarak içinde bulunduğumuz evreni açıklamaya kalkışmaktadırlar. Ateist meseleyi daima sonsuzluğa havale etme girişiminde bulunmaktadır. İçinde bulunduğumuz tek bir evrene bile bir açıklama getiremezken, çözüm olarak sonsuz sayıda evrenin varlığının ileri sürülmesi hiçte mantıklı görünmemekte ve sorunu kendileri açısından daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. (s. 284) Ateist, tanrıyı devre dışı bırakabilmek için bilimsel bilginin tam tersine, yani bilinemeyen ve daha ötesi bilimsel olarak bilinmesi mümkün olmayan şeylerden hareket ederek açıklama üretmeye çalışmaktadır. Evrenimizin düzenlediğini açıklamak için, bir tanrı yerine trilyonlarca evren varsaymak, mantıksızlığı en üst yüzeyi gibi görünüyor. Hawking’in çalışma arkadaşlarından birisi olan Martin Rees şöyle söylemektedir: “Gözlemlenemeyen ve muhtemelen de asla gözlemlenemeyecek olan bölgelere başvurmak pek de ‘bilimsel’ olmasa gerek.” (s. 285) Hawking, “evrendeki her bir parçacığın bütün muhtemel yolları alacağını ileri sürerek ve çok uzun bir zamanın geçmesine müsaade edilirse şu andaki evrene ulaşılabileceğini” söyler. (The Universe in A Nutshell, s. 83-87) Ayrıca, birden fazla evren olması durumu, ilahi kaynak sorununu ortadan kaldırmaz. Evrenlerin yine tanrı tarafından yaratılmış olduğu görüşü geçerliliğini korumaya devam edecektir.  Diğer evrenlerin düzensizliği iddiası bilimsel açıdan ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir bir yapı taşımaz. (s. 288) Eğer diğer evrenler düzenli ise, ateist bir yaratıcının var olduğu gerçeğinden nasıl kaçmayı planlamaktadır? (s. 289) 

Wheeler, tarafından ortaya atılan, ‘Salınımlı evrenler’ kuramına göre, bizim evrenimizin başlangıç noktasından önce başka bir evren vardı. Bu evren çöküş sürecine girerek bizim evrenimizin başlamış noktasındaki tekilliğe gelmiştir. Bu görüşe göre, söz konusu süreç sonsuz bir şekilde devam etmektedir. Bu varsayım test edilebilmekten uzak ve spekülatif bir yapı sunulmaktadır. (s. 293)

Bu teoriye göre, maddenin aşamalı olarak ışınıma dönüşmesi suretiyle kütle çekimine karşı gelen basınç artacak ve sonuçta genişleme işlemi birbirini takip eden her çevrimde daha uzun sürecektir. Dolayısı ile her evrenin genişleme ve kapanma süresi bir öncekinden daha fazla bir zaman alacaktır. Her açılıp kapanma döngüsünde gittikçe artan miktarda zamana ihtiyaç duyulacak olması ve dolayısıyla da entropinin artması, bu bu modeli yine ısıl denge sorunu ile karşı karşıya getirmektedir.

Acaba içinde bulunduğumuz bu evren, baştan kaçıncı döngü sonucunda ortaya çıkmıştır? Ayrıca bu iddiaya göre, döngünün sayısı ne kadar olursa olsun döngülerin bir başlangıcı olduğu anlamı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ateist ise buna asla kabul etmeyecektir. Çünkü ateistin bu modelleri ileri sürmesinin gerçek nedeni, zaten bu başlangıç sorunundan kaçabilmektir.

Döngüden evvel sonsuz uzunlukta bir zaman olmalıdır. Bu da entropinin maksimum değere yükselmiş olmasını zorunlu kılar. Ama hayatın var olması ise, böyle bir durumda mümkün değildir. Ayrıca, bizim burada olmamız, yaşamamız, bunun doğru olmadığını açıkça göstermektedir. Bilimsel olarak başlangıç anından daha önce evrenin var olduğunu bilimsel olarak göstermenin de imkanı yoktur. Ateist bu düşüncesini, saf bir inanç bağlamında ifade ediyor olabilir ve buna inanmak kendi tercihidir ama bunu bilimsel ve ispatlanmış bir bilgi olarak sunmaya kimsenin hakkı yoktur! Vheeler’e göre kozmosu harekete geçiren ‘rastlantısal’ olarak işleyen patlama ve çatırtılardır. Bu, başa dönüş ve rastlantıya ilahi bir anlam yüklemektir! Büyük bir çöküşün ardından tekrar bir patlama neticesinde yeni evrenin nasıl oluştuğu bilimsel olarak açıklanmalıdır!

Evrenin çöküşü sırasında son derece büyük bir çekim kuvvetinin hakim olacağı bellidir, tam tersi yönde evrenin patlamasına ve açılmasına sebep olan şey nedir? Bilimsel olarak şu an böyle bir kuvvetin varlığı bilinmemektedir. Ayrıca bu iddiaya göre evrenin entropi değerinin sonsuz olması gerekir. Ama bunun böyle olmadığı da açıktır!

Entropinin artması kozmik radyosyonun döngü ile birlikte artması anlamına gelir ki, şu anda kozmik radyasyon oldukça zayıf olduğu bilinmektedir! Dolayısıyla geçmişte sonsuz sayıda çevrimin meydana gelmiş olması mümkün değildir! (s. 295-300)

İşin özeti: Çoklu Evren teorisi,  salınan Evren teorisi gibi ateistlerce ileri sürülen  birçok teori, ‘bu evrende ispatlayamadıkları’ Evrim teorilerini, “ne deneysel ne bilimsel olarak ispatlanması mümkün olmayan”, sadece teoride kalan ve topu taca atmak anlamına gelecek olan bilim dışı iddialar ile savunma gayretlerinden ibarettir.

Ateist, nedensellik sorunundan kaçabilmek için kuantum mekaniğinin bilinen bazı yorumlarına başvurur. Fiziksel herhangi iki olay arasında nedensellik ilişkisi yoktur. Belirsizlik maddenin ya da enerjini kendi tabiatında var olan bir şeydir. Buna göre, evrenin bir nedeninin olmasına gerek yoktur. Tüm belirsizlikleri belirleyen tanrının bizzat kendisidir. Ateistin belirsizliğe dayalı nedensizlik çıkarımına daha yakından bakarsak şu cevabı ulaşırız: A olayının ardından herhangi bir olayın gerçekleşeceği kesin olarak bilinemez. Fakat bu, A olayının bir ‘neden’ olmaz statüsünü kaybettiği anlamına gelmez. Kaybolan şey kesinliktir, nedensellik değildir. Her şeyin bir nedeni vardı, ama bu nedensellik bir olasılık dağılımı şeklinde kendini gösterir. Nedensellik fiziksel dünyada hep işler, zorunlu olmayan şey determinizmdir. (s. 303)

 Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı

 

İnanç Sorunları

Allah, peygamberler vesilesi ile insanlara tercih yolu göstermiş, bu şekilde iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etme imkanı vermiştir. İlahi kuralları öncelikle ve tüm içtenlikleriyle peygamberler uygulamış ve örnek oluşturmuşlardır. (s. 7) Kelam, İslam dininin ilkelerini naslardan hareketle belirleyen ve akılcı yöntemlerle temellendirip destekleyen bir ilimdir. Kelam ilminin en özgün yanı, onun nasları merkeze alan bir disiplin olmasıdır. (s. 9) Günümüzde dini-İslami değerlere yönelik eleştiriler, dönemine göre daha güçlü olarak şekillenmektedir. Zira akla gereğinden fazla anlam yükleyen yeni nesil için bilimsel ve teknolojik gelişmeler tartışılmaz kaynak konumuna gelmiştir. (s. 10) Yeni olarak çıktığı düşünülen akımların geçmişte izlerini araştırmak gerekmektedir. (s. 11) Darwin bilimin amentüsü kabul edilmektedir. (s. 12) Dr. Fatih Kurt

Sahabenin soru sormaktan amacı tartışmak değil, bilgilenmekti. Onlar dini yaşamayı gaye edinen bir anlayışa sahiptiler. (s. 15) İslam’ın ilk yıllarında sorular; başta Müslümanlar olmak üzere müşrik ve gayrimüslimlerden gelmiştir. Sorular daha çok uluhiyet, peygamberlik, kaza ve kader, Kıyamet, ruhun mahiyeti gibi inanç konularında olmuştur. (s. 16) Sahabe Peygamberimize gelip: “İçimizden öyle şeyler hissediyoruz ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük günah sayar.” dediğinde, Peygamberimiz: “Bu imanın ta kendisidir.”(Müslim, İman, 209) Vesvese içinde, “Bu, imanın halis olanıdır. (Müslim, İman, 211) buyurmuşlardır. (s. 17) Tarihte kalmış (Şiilik, sunilik gibi) sorunlar şayet günümüze taşınırsa, Müslümanların birliği ve kardeşliği bundan büyük zarar görecektir. Bizi birleştirecek sadece asgari müştereklerimiz değil, aksine azami müştereklerimiz vardır. (s. 21) Profesör Ramazan Altıntaş

İnançsızlık, insanın kendisini her şeyin ölçüsü olarak görmesi ile başlayan bir tutumdur. Sonuçta da, hayatındaki yegane hakim unsurun kendi aklı ve iradesi olduğuna inanmaya başlar. Hayatına hükmeden tek harici unsur zamandır. Bu tür insanların ilahları ve rableri artık kendi ölçüsüz ve sapkın arzuları olmuştur. (s. 23) İnsan iradesini, aklın yanında, nefis, ölçüsüz arzu ve istekler gibi daha pek çok unsur yönlendirmektedir. (s. 24)  İnsan için bir değerler manzumesine ihtiyaç vardır. Bu değerleri, ilahi öğretiler ve peygamber yöntemleri oluşturur. (s. 22)  İnsan, kendisini diğer tüm canlılardan ayıran akıl ve vicdan gibi üstün özelliklere sahiptir. (s. 25) Profesör Metin Özdemir

Bireyselleşme sürecinde insan, dini değerlerden uzaklaşmakta ve egosunun kucağına düşmektedir. Günümüz insanının içinde bulunduğu bunalımların temelinde, pozitivist eğitim, maddeci hayat anlayışı, alemin mekanist açıdan izahı bulunmaktadır. Bu zihniyet yerleşince, diğer problemler kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. (s. 29) Bunalımlara neden olan felsefe akımları; Materyalizm, pozitivizm, varoluşçuluk, satanizm, evrimcilik, freudizm, sekülerizm, nihilizm, varoluşçuluk gibi, genellikle batı kaynaklı ideoloji ve felsefi akımlardır. Materyalizm kökeninde maddecilik vardır, manevi cevherlerin,  bu maddenin bir tezahürü olduğunu ileri sürer. Pozitivizm kurucusu Comte, gerçekliği beş duyu organının verilerine indirgemiştir. Ona göre deneyle sağlanamayan her türlü bilgi, metafiziktir, hayal ürünüdür. Ampirizm ile sosyalizmin birleşmesi ile ortaya çıkan bir akımdır. Freudizm, ruhsal sorunların kaynağını bastırılmış ve bilinçaltına itilmiş sorunlarda arar. Bilginin artmasıyla, dini inançlardan kopuşta artacaktır görüşünü ileri sürer. Deizm, vahiy inkar ederek, İnsanın aklı ile gerçeğin bulunabileceğini ileri süren felsefedir. Sekülerizm, hayatın vahiy ile ilişkisini koparmayı hedefleyen öğretidir. Nihilizm, her şeyi inkar eden felsefi öğretidir. (s. 31) Gayesizlik, kötümserlik ve olumsuzluk ifade eder. Varoluşçuluk, insanın kendi kendisini var ettiğini ileri süren bilim dışı burjuva öğretisidir. Hippiler tarafından yaygınlaştırılmıştır. Kullandıkları uyuşturucu maddeler de, onların bu anlayışlarının başyardımcısı olmuştur. (s. 32) Yalnızca dünyaya yönelik zevk türleri, soyuttan uzaklaşarak sırf somutlara bel bağlamak insanların sorunları için çözüm olamaz. İnsanın İslam dininde kendine özgü üstün bir yeri ve mevkisi vardır. (s. 33)  Ölüm dahil hiçbir şey, tevhit inancına sahip bireyi yıldırmayacak, karışıklık ve yalnızlığa sevk etmeyecektir. Çünkü o birey bilmektedir ki, varlığı imanla birlikte güven ve emniyet içerisine alınmıştır. İnsanın varoluş gayesi, kendini ve âlemdeki yerini bilmesidir. Eşyanın hikmetini ve hakikatini kavramasıdır. İnsandan beklenen şey, insanın niteliklerini geliştirmesi, sevgi ile yaratıcıya muhabbet ve ibadet etmesidir.(s. 34) Tevhid inancı, insanın akıl ve  his, ruh ve ceset, ibadet ve muamelat bakımından Allah’a tam teslim oluşunu ifade eder. (s. 37) Profesör selim Özarslan

Neden ve niçin sorusuna karşılık verecek bir başka anlam sistemi yoktur yeryüzünde. Yaratılış gayemizi, nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi söyler din. Varlığı ve hayatı anlamlandırır, materyalist düşüncenin kaybettiği nokta, işte tam da burasıdır. Çünkü varoluşu yokluk üzerinden açıklamaktadır. (s. 38)  Bir felaketle karşılaştığımızda, dine yöneliriz. İsyanlarımızı dindirecek, hayatın cilvelerini kabullendirecek dinden daha iyi bir psikologumuz yoktur. (s. 39) Ölüme çare bulunmadıkça, din yok olmaz. Hayat ancak ölümle barışık olanlar için anlam kazanır. (s. 40) Ölümü hatırlamak değil midir insanı insan yapan, onu kötülüklerden alıkoyan, yanlış davranışlardan pişmanlık duymaya sevk eden. Son nefese kadar, kesin olarak kazanılmış ya da kaybedilmiş hiçbir şey yoktur bu alemde. XX. yüzyılın o büyük icatlarından, nimetlerinden hangisi, bir yakınını kaybetmiş insanı teselli edebilir ki? Bu soruya ancak din cevap verebilir. Nereye gittiğimizi söyler din. (s. 41) Önemli olan yolun nasıl bittiğidir; yoldan çıkmalarımızdan pişmanlık duyabilmektir yolun kalan kısmında. (s. 42) Yüce Allah’ın, ‘ruhuna üfledim’ dediği kullarının, yaratıcı tarafından sevildiğini hissetmesinden daha güzel bir psikoterapi olur mu? (s. 43) Profesör Doktor Ali Köse

Dünyevileşme, sonsuzluğu şimdide aramaktır. (s. 45) Kur’an’da uyarı, sadece dünya hayatının, ahiret hayatı göz ardı edildiği takdirde Allah’la olan ilişkiyi saptırıcı mahiyetine yöneliktir. (s. 44) Güçlü ahiret inancıyla donanmayan insanlarda servet, seküler bir zihniyet oluşumuna yol açabilir. “O kimsenin vay haline, malının kendisini ölümsüz kılacağını zanneder.” (Hümeze, 3) Ahiret yurdundaki beklentilerin kaynağı ve meşru zemini dünyadır. İslami literatürde, dünya insanın ilgi yönünü temsil eder. Kur’an’da hayat kelimesi ile birlikte kullanılır ve ahiret kavramının mukabil olarak zikredilir.(s. 46) Dünya, Allah’a giden yolda yol gösterici olmak bakımından bir araç olarak çok değerlidir. İslam’da çalışmayı emreder, ama  İslam servetin belirli ellerde tekelleşmesine karşıdır. (Haşr, 7) İslam, birikimi üretime dönüştürür ya da zekat vermek ve infakla, servetin toplumsal hayatta ihtiyaç sahiplerinin ekonomik anlamda güçlendirilmelerinde kullanımına yönelik teşvikte bulunur. (s. 47)  Dinle ilişkisi sınırlandırılan bir dünya anlayışında hırs ve açgözlülük ön plana çıkar, insanda doyumsuzluk derinleşir. Dünyevileşme, açgözlülük, anlık doyumlara dayalı yaşam biçimini beraberinde getirir. Maddi hazlarını yaşama uğruna her şeyi mübah olarak görür. (s. 48) Öyle bir kimse, dünya hayatını ahirete tercih eder. İnsanın dinle ilgisi zayıfladığı için: insafsızlık, hırs, israf, fuhuş, hıyanet, gıybet gibi rezaletler ortaya çıkar. Kur’an’da sürekli ahiret bilincini diri tutma vurgulanır. Çünkü bu kötülüklere engel olur. (s. 49) Profesör Doktor Ramazan Altıntaş 

Ateizm, deizm ve nihilizm, Rönesans sonrasında hızla bir yaşam biçimi haline gelmiştir. (s. 50) Teizm, bir ilahın varlığına inanmaktır. Ateizm ise, Allah’ın varlığını inkar eden felsefi görüştür. Âlemin tesadüfen meydana geldiğini kabul eder. Deizm/ilahçılık Latince’de deus kelimesinin türetilmiş ateizm karşıtı bir dünya görüşüdür. Allah’ın alemi harekete geçirdiğini fakat artık aleme karışmadığını  tasavvur eden bir anlayıştır. (s. 52) Nihilizm, hiçbir şeyin hakikatini kabul etmeyen görüştür. Bu bakımdan insan eylemlerini belirleyen ahlaki değerlerden bahsedilemez. Ateizm, deizm, nihilizm hepsi tepkisel hareketlerdir. Rönesans sonrası geniş kitlelerin yaşam biçimi haline gelmiştir. Kiliselerin, tanrının bedeni olduğuna inanılması gibi inançlar, ekonomik anlamda halkın sömürülmesine alet edilmiştir. (s. 53) Peygamberlik makamı, ruhban sınıfına terk edilmiştir. Sonuçta batı, helal haram diye bir sınır koymayan Allah inancına yönelmiştir. (s. 54) Ülkemizde din karşıtı akımlara yönelimlerin başlıca nedenleri:  İslam’ın bilim ile çatıştığını, insana özgürlük tanınmadığı iddiası vardır ki, sanattan eğlenceye genel olarak popüler kültürün de bu yapıyı beslediği bilinen bir gerçektir. İslam dünyasının bilim ve teknolojideki geriliği, Müslümanların bir eksikliğidir. Bu durum telafi edilmez bir durum değildir. Günümüzde deizmi bir dünya dini haline getirmek isteyen küresel güçler vardır. (s. 55) Marjinal grupların aşırı yorumlarını hariç tutarsak, İslam mezhepleri arasında temel konularda derin görüş ayrılıkları yoktur. Din istismarı da, inkarcılığa yol açabilmektedir. (s. 57) Mistik çevreleri hariç tutarsak, İslam’da dünya ahiret dengesi kurulabilmiştir. (s. 58)  Profesör Doktor İbrahim Coşkun

İbadetin terkinin, zaman içinde ibadetsiz bir din anlayışına götürmesi kaçınılmazdır. (s. 60) İbadet, kulun Allah’a karşı samimiyetinin testten geçirilmesidir. Bir kısım insan, hayatlarına inançlarını yansıtmazlar. (s. 62)  İnancı yeterince kalbinde yer etmemiş olan insan, erteleme yoluna gider. Bu hal insanda yerleşince, umursamazlığa dönüşür. Sonunda inancı hatırlatacak kişilerden uzak durma psikolojisi insanı kaplar. Samimiyet eksikliği zaman içinde inançlarda aşınmaya yol açar.  Kur’an’da, inancı ifade eden iman kelimesi ile dinin pratik tarafını ifade eden amel kavramının ayrı ayrı zikredildiği bir gerçektir. Ancak vahyin bütünlüğü çerçevesinde bakıldığında, iman ile amelin ayrılmaz bir bütünü ifade ettiği de bir gerçektir. Çünkü amel imanın tezahürü, imanda amelini dayanağıdır. İbadetten uzak duran insan, Allah ile irtibatını zayıflatmış demektir. (s. 63) Bazı insanların inandığı halde, inanmamış gibi yaşamayı arzuladıkları bir gerçektir. Bu arzu bilinçli bir tercihin ürünüdür. Bugünün insanına göre ibadetler hayatı kısıtlamakta, gündüz çalışmayı ve gece eğlenceyi bölmektedir. Onlara göre ibadet, özgürlük için bir tehlike ve bir tehdit unsuru olmaktadır. (s. 64) Abdullah Cevdet gibileri, içtihadı bir reform aracı gibi kullanmaya kalmışlardır. Namaz kılmayı iş kaybı veya iş akışını aksatıcı bulurken oruç tutmanın, verimliliği azalttığını düşünürler. (s. 65) Profesör Dr. Cağfer Karadaş

Deizmin birçok çeşidi bulunmaktadır. (s. 69) Metafiziksel kötülüklere depremler, salgın hastalıklar gibi örnekler verilebilir. Ahlaki kötülük, her türlü zararlı ve çirkin fiillerdir. (s. 70) İnsan adaleti herkese ait olanı vermekten, Tanrı adaleti ise herkese vermiş olduğunun hesabını sormaktan ibarettir. (J. J. Rousseau, Terbiyeye dair, s. 313) İnananın Allah’a yüklediği sıfatları, inkârcılar tabiata yükler. Ateistler, maddi öze tanrısal nitelikler yükler. (s. 71)  Elektriğin varlığını eserlerinden ve fiillerinden hareketle bilebiliriz. Allah’ın beş duyu organıyla algılanması demek, maddesel bir varlık olduğu anlamına gelir. Bu da mümkün değildir. (s. 72)  Özgürlük gerçek anlamda iyilikler ve kötülükler gibi zıtlar arasında tercihte bulunmak suretiyle gerçekleşebilir. Özgürlüğün dünyada ödenen bedelleri ahirette fazlası ile telafi edilecektir. Özgürlüğün istismarından kaynaklanan suçlar ve kötülüklerin ahirette hesabı sorulacaktır. (s. 75) Kötülüklerin varlığı sadece özgür irade ve manevi yükseliş açısından bakıldığında anlamlı görülebilir. Bu arada ödenen bedeller ahiret yurdunda telafi edilecek, iyilikler karşılık bulacak, kötülüklerin ise hesabı sorulacaktır. (s. 76) Deneme, özgürlüğün kaçınılmaz bir sonucudur. (Kehf, 29; Müzzemmil, 19; Müddessir, 55)  Allah, azap  etmekte acele etmez. İnsana aklını başına alabileceği bir süre ve fırsat  (Fatır, 37) verir. (s.78) “Eğer kulak vermiş ve aklımızı kullanmış olsaydık bugün çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık.” (Mülk, 10) (s. 79)  Profesör Doktor Metin Özdemir

İnternetin yerli seyyar ateistlerine el uzatmalıyız. Bunu, kalpleri taşlaşmadan, mühürlemeden yapalım. (s. 80)  İngiliz ateist yazar Christopher Hitchen, seyyar ateist kavramını internette gezinen bilinçli ve aktif Ateistler için kullanır. Bu kişiler, sürekli sorular sorarak ve cevapları dinlemeyerek, dinlerin korkulardan türediğini, hurafelerden oluştuğunu ileri sürer. Cımbızlayarak, alay ederek, hakaretlerle insanlarla konuşurlar. (s. 83) İnternet ateistler için, inançsızlık halini açıkça ilan etme hususunda bulunmaz bir fırsat sunmuştur. Birbirlerine destek vermeleri, moral motivasyon aşılamalarını temin eder. (s. 84) Yeni Ateizm öncüleri olarak, S. Harris, D. Dennett, R. Dawkings, L. Krauss, L. Moran gibi isimleri sayabiliriz. Dini ve dini inançları eleştirirken sıklıkla müracaat ettikleri alan tabii bilimlerdir. Onlar için deneysel bilimler, gerçek bilgisine ulaşmada yegane kaynaktır. Özetle, tanrıyı inkar ederler, bilime iman derecesinde güvenirler, dinin sert ve amansız biçimde eleştiriler. (s. 85) Evrimi savunurlar. Tanrıya inanmazlar, kötülük problemini ön plana çıkarırlar. (s. 87) Profesör Dr. Adnan Bülent Baloğlu

Yeni Ateistler, bilimin insanlık için tek rehber olduğunu iddia etmekte ve bilimden ahlaki konular da dahil olmak üzere pek çok konuda yol göstermesini beklemektedirler. Onlara göre din, felsefe ve sosyal bilimler gibi diğer bilgi kaynakları gayri meşrudur. Onlar hem dini hem de bilimi, hatalı bir şekilde tasvir ve tarif ederler. Dinle bilim arasındaki ilişkiyi kendi ideolojileri uygun olacak şekilde çarpıtırlar.  Yeni ateistler, bilime bilimin alanının dışında rol biçmeye çalışırlar. Onlara göre, dinleri insanlar yaratmıştır. (s. 93) Doğa olaylarından korkan ilkel insanı hayal etmek yeterlidir. Bu insan, sözgelimi, bir yıldırım’ın düştüğünü görür ve bunu doğaüstü bir gücün öfkesine bağlar, böylece Tanrı fikri ortaya çıkar. (C. Şengör, Newton niçin Türk değildi, s. 125) Boşlukların Tanrısı fikrine göre; tanrı fikri bizlerin bilgi eksikliğimizin bir sonucudur ve bilimin, dini yerinden edeceğinden bahseder. (Marx, Din üzerine, s. 189)  Harari, dinlerin insanlar tarafından uydurulduğunu iddia eder. Avcı toplayıcıların nasıl hissettiklerini bildiğini iddia eden akademisyenlerin teorileri, Taş Devri dinlerinden ziyade bu kişilerin kendi önyargılarına ışık tutar. Küçük bir tepe sayılabilecek mezar kalıntılarının, mağara resimlerinin ve kemik heykelciklerinin üzerine koca teoriler inşa etmek yerine, samimi olup eski avcı toplayıcılarının inançları üzerine son derece belirsiz bir kavrayışımız olduğunu itiraf etmek gerekir. (Harari, Sapiens, s. 67)  Burada sorulması gereken şudur. Eğer Dinlerin ortaya çıktığı dönem ile ilgili bilgimiz çok kısıtlı ise,  dinlerin insanlar tarafından yaratıldığından nasıl bu kadar emin olunabilmektedir. Bu iddialar, yazarların önyargıları ile şekillenmektedir. (s. 95)  Doğayı araştırmayı öğütleyen onlarca ayete rağmen, insanları doğayı araştırmaktan ve bilim yapmaktan alıkoyacak tek bir ayet bulunmamaktadır ve tüm bu ayetlerin yarattığı zihinsel devrimin doğal bir sonucu olarak Müslümanlar birkaç yüzyıl içinde trigonometriden analitik-geometrye, optik’ten astronomiye, biyolojiden ve coğrafyadan antropolojiye kadar bilimin hemen her dalında dünyayı değiştirecek buluşlara imza atmışlardır. (s.  97) Yeni Ateistler sadece bilimsel bilgiyi geçerli gördüklerini öne sürerler. Ahlaki öğretilerimizi bilimsel bir yöntemle elde etmeyi savunurlar. Şu an rüyada olmadığımızın bilimsel bir kanıtını sunamaz veya algılarımızı bizi yanıltmadığını doğa bilimleri ile ispatlamak mümkün değildir. (s. 100)  Dr. Alper Bilgili

Sekülerizm ve pozitivist dünyada, değerin yerini fayda almaya başlamıştır. Cafeler, restaurantlar ve AVM’ler insanlara var olma hissiyatı aşılayan imaj ticarethaneler olup çıkmıştır. (s. 106) Profesör Dr. Kasım Küçükalp

Pozitivizm, bilimsel keşiflerin kendisine verdiği imkanla kainatı en küçük parçasından en büyük sistemlerine kadar tanıyabileceğini iddia ediyordu. Böylece maddede cereyan eden sebep-sonuç ilişkisi tespit edilebilir ve ilkel insanlarda olduğu gibi, meydana gelen hadiseleri olağanüstü bir irade ve kudrete nispet etme acziyetine düşülmezdi. Bilim, ideolojiler için araçsallaştırılmıştır. Gelinen durumun dini bağnazlıktan bilimsel bir bağnazlığa geçiş serüveni olduğu açıkça görülmektedir. (s. 111)  Nihilizm, hiçbir değer tanımamayı ifade eden bir kavramdır. Ahlaki nihilizm, aslında pratik alanda nihilizmin insanlığa ne vaat ettiğinin görülmesi bakımından önemli veriler sunmaktadır. (s. 112) İnsan, başta tanrı ve ahlak olmak üzere tutsağı olduğu değerleri kendisini dizginlemek için bizzat kendisi yaratmıştır, iddiasındadırlar. Nihilizm, batı medeniyetinin geldiği noktanın bir tezahüründen ibarettir. (s. 113) Nihilizm, bir bakıma boş vermişlik şeklinde kendisini ifşa eden edilgen bir tutumdur. Bütün değer yargılarını yok eden, bunun karşılığında yeni bir şey ortaya koymayı başaramayan batı medeniyetinin nihilizme savrulması kaçınılmaz bir son olarak görülebilir. Önce deizm ile başlayan Tanrı tasavvuru, daha sonraları ateizmle başka bir boyuta taşınmıştır. Her türlü ahlaki ilkenin kendisine dayandığı güçlü dayanak, ateist dünya görüşünün de revaç bulması ile birlikte otoritesini tamamen yitirmiştir. Böylelikle doymak bilmeyen arzu ve hırslarını tatmin etmeyi yegane hedef haline getiren hazcı ve hedonist bir dünya görüşü daha da güç kazanmasına imkanı bulmuştur. (s. 114) Batı medeniyeti, bilimsel manada elde ettiği her birikimi Tanrıya rağmen elde edilmiş bir kazanç olarak görmüştür. Bu durum bir noktadan sonra kendilerini Tanrıdan bağımsız görmek gibi bir sonucu doğurmuştur. Sorunların halledilemediği anda, ateist zihniyetin nihilizme savrulması gayet tabiidir. Batı medeniyetinin dünyada cari olan zulüm, işgal, zorbalıklara karşı gösterdiği duyarsızlığı anlamak için söz konusu tutumun ardında, böyle bir zihinsel arka planın bulunduğunu unutmamak gerekmektedir. (s. 115) Nietzsche gibi nihilizmin en önemli temsilcileri bile batı uygarlığının son dört asırlık serüveninin mantıksal sonucunun, nihilizm olduğunu söyler. (s. 116)  Doçent Doktor Faruk Sancar

Din savaşları, Avrupa toplumlarının zihin yapısında ve toplumsal hayatında derin yaralar açmıştı. Toplumsal huzuru tehdit ettiğine inanılan din, toplumun kıyısına konuşlandırılmıştı. Aydınlanma sürecinde, dini olan ile dini olmayan arasına kalın bir ayrım çizgisi çekilirken; gerekçe din ve devlet ittifakının toplumsal huzuru bozabilecek potansiyel bir tehlike olduğu endişesiydi.(s. 119)  Şiddeti ideolojik hedefleri için bir vasıta kabul eden gruplar, yaptıkları eylemlerle, İslam’ı ve Müslümanları karalamayı bir kazanç sektörüne dönüştüren uluslararası güç odaklarının değirmenine su taşımaktadırlar. (s. 120) Neoselefilere göre, bozulma ve dini gevşemenin sebebi, tasavvuf yoluyla giren hurafe ve bidatler, bir diğer sebep ise, Batı eliyle sokulan modern devlet kurumları ve seküler normlardır. İslam Devleti kuruluncaya kadar mücadele devam edecektir. Cihat, dinsel bir vecibedir. Dinsel metinlerin yalnızca lafzi manaları, ilk anlamları geçerlidir.  Her türlü tevil, yorum yasaktır. Reddeden, kâfirdir. Şiilik ile mücadelede esastır. Selefi gruplar yekpare değildirler. Müslümanlara şiddet, demokrasi gibi konularda aralarında ihtilaf vardır. (s. 121) Ülkelerin fakirlik, yolsuzluk, kaynakların israfı ve yabancılara peşkeş çekilmesi, adaletsizlik, ülkelerinin işgal altında olması gibi sebepler isyan etmelerine neden olmaktadır. Din, onlar için bir kutsal şemsiyedir. Rusların Afganistan’daki yenilgileri, binlerce Müslüman gencin ülkelerine dönmelerine sebep olmuş, mücadele kıvılcımlarını kendi ülkelerinde çakmaya başlamışlardır. (s. 122)  Ahmet Bin Hanbel’i, selefiyyenin temellerine harcı ilk koyan kişi olarak kabul ederler. İbn-i Teymiye ile İbni Kayyım el-Cevziyye, İbni Kesir, Hacer el-Askalani onların üstatlarıdır. Yirminci asırda, Hasan el-Benna, Seyyid Kutup’un fikirlerinden ilham almışlardır. Tabii, Muhammed bin Abdülvehhab, önemli bir yere sahiptir. Onunla beraber selefilik, aşırı ve tavizsiz bir karaktere bürünmüş, onun bu çizgiyi devam ettiren Elbani, ibni Bâz, İbn’ul-Useymin gibi takipçileri de vardır. (s. 123)  Neoselefi grupları salt dini oluşumlar olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Bunların hepsi tepkisel hareketlerdir. Mevcut radikal selefilik, tarihteki selefiliğin genleriyle oynanmış, başkalaşıma uğramış halidir. Ufku dardır, gelecek vizyonu yoktur, derinlikten yoksundur. (s. 124) Selefilik, dini hayatta bir daralmayı, katılığı ve statikliği ifade eder. Neoselefilik şiddet ve hiddetiyle nefret ve düşmanlık tohumları ekmektedir. (s. 125)  Profesör Dr Adnan Bülent Baloğlu

  Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet

 

Ateizm Sonuçsuz Serüven

Ateizm, insanı evrim ağacının bir üyesi olarak görür. (s. 10) Allah problemleri var eden değil, o var olan problemlerin çözümü için yol ve yöntem belirleyendir. (s. 14) Düzen belli gayelere hizmet etmekte hayatın devamını sağlamaktadır. Parçalar, bütünden habersizdirler. (s. 15) Gücün olmadığı yerde düzenden söz edilemez. (s. 17) Kainatın her yeri insanoğlunun yaşaması için uygun olsaydı, o zaman bir tesadüften bahsedebilirdik. Bu dünyada sadece insana bir bilinç verilmiştir. (s. 18) Her şeyin bilgi ile hareket ettiği bir yerde, sıradanlık hakim olamaz. Bütün insan topluluklarında tanrı inancı vardır. (s. 26) Allah’u Teala iradesiz varlıklara yol ve yöntem tayin etmiştir. Yıldızlardan bitkilere kadar, Allah dünyayı yönetme yetkisini insana vermiştir. (s. 29) Ayetler insanı fıtratı ile baş başa bırakmaktadır. Kendi kendine kurallar olmadığına göre bu kuralları ortaya koyan bir varlığın olması bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. (s. 33) Tanrı anlayışı insan fıtratında zaten mevcuttur. Bu fıtrat, hayatî durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bir hastalık durumunda dua etme isteği oluşur. (s. 34) Bir tehlike anında yaşamı bize veren varlığın kim olduğu, fıtrat gereği devreye girer. (s. 35) 

Evrim Kendinden daha güçsüz olan varlıklara gösterilen merhamet duygusunu asla açıklayamaz. (s. 38)  İnsanoğlu çerçevesinde gördüğüm muhteşemliği alışkanlık perdesinden dolayı sıradan görür. Tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. (s. 40) Türler arası geçiş günümüz biyolojisinde imkansız olarak görülmektedir. (s. 44) İnsan, hiçbir hayvandan olmayan düşünce gücü sayesinde kâinattaki sırların ifşa edilmesine vesile olmaktadır. İnsana şeref kazandıran, insanın ruhsal boyutudur. İnsanın hayvandan farklılığı, bedensel özelliğinden değildir. (s. 48) İnsanın manevi anlamda ilerlemesi gereklidir. Bedensel anlamda ilerlemesi gibi bir özelliğe sahip değildir. (s. 57) Dünya alanında insanın sahip olduğu yetenekleri geliştirmek için eksik olan hiçbir şey yoktur. (s. 58) Madde, potansiyelini ortaya koyarak geliştirmektedir. İnsanın cehenneme atılmasını nedeni, potansiyelini geliştirmemesinden kaynaklanmaktadır. (s. 63)  Varlık sahasında olan her şey bir yaratıcıya muhtaçtır. (s. 67)  Cansız bir varlığın bütün kainatı yarattığını söylemek insan için kabul edilebilir bir şey değildir. Bu cansız varlık yasaların bilincinde olması gerekir. …Tanrı yoksa neden tartışma konusu olmuştur. (s. 69) Maddenin yaratıcılığını kabul etmek doğru bir düşünce olmamaktadır. (s. 70)  Kainatın bilgi yüklü olması, onun çok bilgili biri tarafından yaratıldığını ortaya koymaktadır. (s.  71) Allah, Hz Adem’e tüm isimleri öğretmiştir. (Bakara, 30)  İnsanoğlunu değerli kılan yasaların bilgisine sahip olacak yapıya sahip olmasıdır. (s. 73) Allah’ın kudretini anlamak açısından, her şeyin aklımıza hitap edecek şekilde yaratılmış olması bizler için çok önemlidir. (s. 76)  Tesadüfen oluşan  bir şeyde aklîlik mevcut değildir. (s. 80)  Madem her şey tesadüf, neden kâinattaki her bir varlığın özelliklerini öğrendiğimizde hayretimiz durmadan artmaktadır? (s. 83)   Yağmurun bir kere yağması, bir tohumun bir ağacın bir defalığına çıkması tesadüf olarak değerlendirilebilir. (s. 86)  Düzen, devamlılığın göstergesidir. Devamlılık varsa yasa, kuralda vardır. (s. 89)  Dawkins, yaratıcılık özelliğini zamana vermiştir. ‘Zaman ile her şey tesadüfen oluşabilir’ görüşündedir. (s. 90) Bir olayın arkasında bilginin var olması, bunun şans eseri olmadığını gösterir. Karmaşıklık arttıkça ihtimal azalır, amaç da artar. (s. 95)

Yaratılışa anlam katan şey, yaratılışın bir amaç taşımasıdır. (s. 96) Kainattaki varlıkların yaptıklarını bir düzen çerçevesinde yapmaları, yaratılış bilgilerinin kodlanması çerçevesinde hareket ettiklerini göstermektedir. (s. 97 ) Kainatın kendi kendine oluştuğunu savunmak gerçekten büyük bir iman gerektirir. (s. 98)  Uygun suretler verip program yüklemek, bunlara aynı sistemin birer parçası haline getirmek hatta hepsini birbirine muhtaç haline getirmek gerçekten büyük bir sanatçıyı gerekli kılmaktadır. (s. 99) Her varlık müthiş yeteneklerle donatılmıştır ve bu yetenekler sayesinde varlığını devam ettirmektedir. Hayvanların bu yetenekleri kendilerinin ortaya çıkarmadığı gün gibi ortadadır. (s. 101) Yaratılış birbirine o kadar iç içe girmiştir ki, varlıklar için yaşam alanı ortaya koymak, bilinçli bir irade tarafından oluşturulduğunu ispat etmektedir. (s.102 ) Tanrı korkusu, sevgi temelli bir korkudur. (s. 103) Allah korkusunda, sevgisini kaybetme korkusu vardır. (s. 105) İlk insana ruhundan üflendiğinde, Allah bilinci de oluşmuş olmaktadır. (s. 107 ) İnsanoğlunun aslî amacı dünyevî kaygılardan ziyade bu dünyaya imtihan için geldiğini bilip ona göre yaşamaktır. Allah, herhangi bir sıkıntı veya hastalık vererek insanlara kendini hatırlatır. (s. 116 ) “İnsanın başına bir sıkıntı gelince yan yatarken de, oturup kalkarken de bize yalvarıp yakarır; ama ne zaman ki sıkıntısını gideririz, nankörce davranmaya devam eder.” (Yunus, 12)  İnsanoğlu her gün çevresindeki varlıkların ‘düzen içinde’ hareket etmelerinden habersizce yaşamayı sürdürmektedir. (s. 118) Hastalıklar bize sahip olduğumuz nimetlerin vazgeçilmez olduğunu öğretiyor. Allah’ın yol göstermesi, rahmetinin sonucudur. (s. 119)

Allah kainatta bulunan bütün varlıklarla iletişim (Nahl, 68-69) kurmaktadır. (s. 122) Dua ile insan Allah’a olan bağlılığını daha çok hisseder. (s. 127)  “Zekeriyya, eşi ve Yahya bize bollukta da darlıkta da yalvarıp yakarırlardı.” (Enbiya, 89-90) Atalarından gelme değerlere sarılmak insanda mevcut olan en büyük hastalıklardan biridir. Kainatta var olan bu düzene  sıradan bir bakış var olduğu sürece, yerini alışkanlığa götürür. Vahiy, akıl melekesinin harekete geçmesi için Allah’ın bir uyarısı olmaktadır. (s. 130) İnsanda tanrı anlayışı bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın bir şekilde doyurulması gerekir. (s. 142) “O, karada ve denizde olan biten her şeyi bilir; hiçbir yaprak düşmez ki o bunu bilmesin.” (Enam, 59) Öncelikten yoksun varlık acizdir. Zamanın esiri olmuştur. Maddenin belirli yasalar çerçevesinde hareket etmesi, maddenin yaratıcı ‘olmadığının’ göstergesidir. (s. 147 ) Tanrı yasaların üstünde, yasaları var edendir. (s. 148)  Entropi yasasının 2. maddesi, “evrende ısı ölümü” yaşanacak demektedir. (s. 152 ) İnsan sevdiği şeyi ilah edinecek kadar kendine yakın hissetmektedir. Sevginin ilerlemiş boyutudur ilahlık. (s. 157)  İnsanlar siyasi otoriteleri ilahlaştırmaktadır. İnsana baktığımızda 3 türlü otorite kabul eder: Kendi nefsini ilah edinir, siyasi otoriteyi ilah edinir veya kabul ettikleri ‘dini otoriteleri’ ilahlaştırırlar. (s. 160) Ateizm, delillerini Tanrı üzerinden temellendirmeye çalışmaktadır. (s. 164) Yüce yaratıcı yeryüzünü insan için hazırlamıştır. (s. 166)  Ahiret olmasaydı, insanlara Allah istedikleri gibi yaşamalarına izin verirdi. Bunca güzel nimeti ve imkanı bana veren varlık, övülmeyi hak ediyor. (s. 172)  Kainat, kurallar bütünüdür. (s. 174)  Maddenin işleyişinde herhangi bir düzensizliğin ortaya çıkmaması, Tanrı tarafından delil gösterilerek, asıl  yönetme yetkisinin kendisine ait olması gerektiği sık sık vurgulanır. (s. 177) Allah insanın onurunu korumak için de, vahiy gönderip insanları yönetmek istiyor. (s.  178)  Dinin gönderiliş amacı,  iradeler savaşına son vermektir. (s. 179)  Yaratıcılık sıfatı ile bizlere sevgisini gösteren Allah (cc) bize yaşantı modeli sunmaktadır. (s.  180) Allah, gelecek hayat aşaması için bizlere uyarılarda bulunuyor.(s. 181)  Din, yaşam şekli anlamına gelmektedir. (s. 185)

Dinin toplumsal yapıyı ayakta tuttuğu vurgulansa, dinin değeri daha iyi anlaşılır. (s. 186) İslam komünizmin toplum anlayışındaki eşitlikten daha onurlu bir davranış modeli sunmaktadır. (s. 192)  İslam insanları sosyal sınıflardan ziyade kardeş olarak görerek, bütün insanlığın tek bir atadan var olduğu üzerinde durur. (s. 193) Komünizm de kapitalizmde insan fıtratına aykırı olan bir durumdur. (s. 197) Kapitalizm ve komünizm insanı bir makine haline getirmektedir. (s. 198) İnsan maddenin esiri haline getirilmiştir. (s. 199) Bütün insanlar ölüyorsa, hayatın gayesinin zevk olmadığı ortaya çıkmaktadır. (s. 200) Bilim sadece hassas ayarların nasıl meydana geldiğini, nasıl devam ettiğini ortaya koyabilir. Kim tarafından konduğunu açıklayamaz. (s.  202) Bilim her gün farklı yasalar keşfediyorsa, bu yasaların kim tarafından konduğunu neden hiç sorgulanmaz? (s. 202) İnsanoğlu, maddeye bir şekilde kendi kendini yaratma yetkisi vermiştir. (s. 205) Sonradan yaratılan kainat bir iradenin hâkimiyetinde olduğunu göstermektedir. (s. 206) Maddenin yaratılmışlık ve sonluluk  özelliği taşıması, berili yasalara tabi olması, kainatın yaratıcı değil de yaratılmış olduğunu gösterir. (s. 207) Tanrıyı görmenin bir ihtiyaç olmadığı ortadadır. (s.  207)  Dünyada güzelliklerin var olduğu ortadadır. Dünya o kadar güzel ki dünyevi nimetlere ulaşmak için habire çalışıyoruz. Güneş, yağmur, yeşillikler, kuş cıvıltısı, meyveler güzellik değil de nedir? İnsan bedeni dünyaya uyumlu bir şekilde yaratılmıştır. Kötülük olan yerde, her şeyin emrine verilmesi tesadüf öyle mi?! (s. 211)  Kötülük olmadan iyiliğin tanımını yapamayız. (s.  212) Bir Hayvan olarak da yaratılabilirdik. (s. 216)  Nasıl ki, bir kasap tarafından kesilen bir hayvana karşı “neden onu kesiyorsun?” demiyorsak, hayvanlarda da bunu normal görmeliyiz. (s. 217) Unutmayalım ki antiloplar, geyikler aslanlar sayesinde yaşar.  Aslanlar yaşlı ve hasta olanları yakalar, genç ve sağlıklı olanlara daha çok yiyecek kalır! Din ve bilimin verileri birbirini destekleyecek mahiyette olma ihtimali yok mu? Görülen bir şeye iman edilmez. (s.  219)  Çölün ortasında hiç eğitim almamış biri neden kainatın yaratılışını merak etsin? (s. 222) Bilimin doğrularının, sabitlerinin olması gerekir. Bunu, ancak din yapabilir. (s. 223) Din ve bilimin alanları farklıdır. Bilimsel gelişmeler hayatı kolaylaştırır. Bilimin verileri, maddenin sırlarını çözmemize yardımcı olmaktadır. Peki bu sırların asıl sahibi kimdir? (s.  226) Bilim ‘nasıl’ olduğunu ortaya koyar. Din niçin ve hayatın gayesi nedir’ sorularına cevap verir. (s. 227)  Ateizm, nasıllığının ortaya çıkmasıyla dinin de ortadan kalktığını iddia ederek, insanları dinin hakikatinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.  Halbuki ‘din nasıllığın kim tarafından ortaya konulduğunu da’ ortaya koymaktadır. (s. 228) “O’dur gökten yağmuru indiren.” (Enam, 99) Madde sadece bir varlığın otoritesine itaat etmektedir. (s. 229) Bizim insan vücudunu öğrenmemiz için ilim öğrenmemiz, zaten bu işin ilimle meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Müdahale edilmeden devamlılık olmaz. (s.  231) Allah yaratıyor ve yönetmeye devam ediyor. (s. 232) Big Bang öncesi yer, uzay ve zaman diye bir şeyin olmadığı ortadadır. Evren, 10-43 saniyede bitişiktir. Bu, bir Saniye’nin milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda birinin, onda biri demektir! Kâinat bu zaman aralığında yaratılmaya başlanmıştır. (s.  233) Muhammed peygamberin kainatı gözleyecek hiçbir teleskopu yokken, nasıl olur da bu gerçekleri bilebilir?

Bilimsel yasalar evrenin varoluş şartlarını açıklamaktadır. Evrenin yaratılış sırlarına vakıf olmak bizleri Allah’a yaklaştırır. (s. 238) Kuantum teorisi ile, ışığın olduğu gibi diğer mikro parçacıkların da, hem parçacık hem de dalga gibi davrandıkları ortaya konulmuştur. (s. 241) ‘Üçüncü halin imkansızlığı’ ilkesinin değiştirilmesi gerektiği ortadadır. (s. 242) Ölümün bir son olmadığını, aslında ölümün atomların dağılma sürecine girmesi anlamına gelmektedir. Yeniden diriliş ise, dağılan atomların tekrardan birleşmesi anlamına gelmektedir. (s.  245) “Gökleri ve yeri yoktan, eşsiz ve benzersiz yaratan O’dur.” (Bakara, 117) Atomlar birbirleri ile sayılamayacak kadar türde birleşip ayrılma gerçekleştirir, sonra tekrar birbirleriyle kenetlenerek çevremizde gördüğümüz sonsuz sayıdaki maddeyi oluştururlar. Ama asla  ve asla yaşlanıp ölmezler. (s. 248) Evren, dinamik bir yapıya sahip olduğuna göre tanrının müdahalesi de devamlılık arz etmektedir. Newton fiziğinde kainat mekanik bir şekilde algılanmıştı. (s. 250) Kuantum teorisi, kainatta mevcut şartlar dışında, farklı alternatiflerin de olabileceğini ortaya koymuştur. (s. 251) Evrende neden sonuç ilişkisi hep geçerli değilse, bu bir şekilde bilinçli müdahaleyi de gerekli kılmaktadır. Kuantum teorisi şu anlama gelmektedir ki, Tanrı var olan olasılıklar içinde istediğini seçerek evrene müdahale etmektedir. (s.  252)

  Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven

 

Gençlerin inanç sorunları

Kur’an’da 1000’den fazla ayet bilimden bahseder (s. 12) Allah, tanıma itibarıyla yaratılmamıştır. Allah’ın tanımı yaratılmamış olmasıdır. Her yaratılanın yaratıcısı vardır. (s. 14)  

O’na ibadet etmesem dahi bir problem olmamalı, beni cehenneme koymamalı. (s. 15) Allah’ın bizden kendisini övmemizi isteme sebebi, onun faydasına değil, bizim faydamızadır. Allah insanları farklı şekillerde ikna eder. Zeki insanlara mantıklarını kullanırlar. Bazı insanlar uyarılmak ister, bazıları ceza ister, bazıları da mükafat ister. (s. 19) Öğretmen her halükarda seni geçirseydi çalışacak mıydın dersine?

Allah’ın bizden kendisini övmemizi isteme sebebi, onun faydasına değil, bizim faydamızadır. (s. 19) Allah biliyor ki; eğer başka bir şeye ibadet edersen ve onu takip edersen, sana zarar verecektir. Allah yarattıklarının zarar görmesini istemiyor. (s. 22) Eğer Allah’a teslim olmazsanız, asla huzuru yakalayamayacaksınız. (s. 167) Ego – Haşa- Allah’ta değildir, ego insandadır, inancındadır. (s. 24) Emirleri yaratıcının ihtiyacı olduğu için yapmıyoruz. Müslümanlar olarak biz kendi ihtiyacımız için ibadet ederiz. (s. 26) Sınavlardaki amaç, seni sınıfta bırakmak değil, yeterli donanıma sahip olup olmadığını ortaya konulmasıdır. (s. 31) Allah bizim yaratıcımız olarak insan psikolojisini en iyi bilendir. Bazen mantık, bazen uyarı, bazen ödül, bazen de ceza metotlarını kullanır. (s. 20)

Bilim, insan vücudundaki tüm elementlerin aynı zamanda toprakta da olduğunu belirtir. Kur’an’da insanoğlunun spermden, topraktan, sudan yaratıldığı ifade edilir. (s. 28)

O’na ibadet etmekle, ona uymuş oluruz. (s. 32)

Birisini soyup bin rupisini alırsam onun emeğini çalmış olurum. Onun için kötü bir durum, benim için değil. Benim için neden kötü olduğunu mantık çerçevesinde açıklayın. (s. 34) Başkalarının haksızlığa uğramaları umurlarında değildir. Herkes kendisine adil davranmasını ister. (s. 37)

Allah niçin yarattı? Çünkü meleklerden üstün bir yaratılış olduğundan dolayı. (s. 47) Allah çok farklı ve mükemmel olan bir durumda yaratabilirdi. Böylece hata yapmazdık. Allah bunu melekleri yaratarak yaptı zaten. İnsanlar meleklerden daha üstün bir yaratılışa sahipler. (s. 43) Allah Özgür iradeleri olan varlıklar olarak insanları yarattı. Hatalar insanlara aittir. Allah’a değil. (s. 44) Allah bize ne olmak istersin diye seçenek sundu, biz insan olmayı tercih ettik; Bu yüzden biz sorumluyuz, Allah değil. (s. 50) Yüce Allah Kur’an’da insanlara sorulduğunu bize haber verir ve bizler imtihanı seçtik, insan olmak için. (s. 47) Sınav devam ediyor öğretmene, ‘Hocam ben kitaba bakmak istiyorum, çünkü hatırlamıyorum’ diyebilir misin, Hayır! (s. 48)  irade  Sınavdan kalan öğrenci, kalması sebebiyle öğretmeni suçlayabilir mi? (s. 82)

Kıyamet gününde Hiç kimse Allah’ın adaletini sorgulamayacaktır. Onlar sadece Allah’tan bir fırsat, şans daha talep edecekler. Allahu Teala bize bu dünyada bir fırsat vermiştir; tövbe fırsatı veriyor. (s. 47)

Franciz Bacon’un bir sözü vardır: “Derinlemesine bilim yapmak Allah’a inanmanı sağlar.”

Ölen insanların sınav süresinin bitmiş olması herkesin sınavda başarısız olduğu anlamına gelmez. (s. 58)

Neden bir dine ihtiyacımız var? İnsan makinesinin açıklamalı kullanma kılavuzuna ihtiyacı yok mu? (s. 65)

Allah elçilerini tek bir dini tebliğ etmeleri için göndermiştir. O’na İslam diyoruz. (s. 70)

Doktor sana, “kesinlikle şeker yok” diyor. Eğer doktora inanıyorsan onu dinlersin, yoksa dinlemezsin. (s. 78) İslam, iyi şeylere ulaşmak için izlenilmesi gereken yolu da gösterir. Zekat, tesettür gibi (s. 100)

Kader  Mesela, önümüzde dörtyol olduğunu düşünün. Allah önceden biliyor ki, siz o 4 yola geldiğinizde C yolunu seçeceksiniz. Allah,  o yolu seçmen için değil, sen o yolu seçeceğin için yazıyor.  (s. 82, 83)

Bugün bazı bilim adamları eşcinselliğin genetik olduğunu söylüyor. Bu iddiayı ortaya atan kişinin kendisi homoseksüeldi. (s. 86) Pornografik filmler, anne babaların çocuklarını yetiştirme şekli sonunda çocuklar filmlere ve yetişme tarzlarına göre kişilik kazanıyor. Kopma noktası burada. (s. 87)

Dini anlamak istiyorsan onu takip edenlere bakma, metinlere bak. (s. 92)

Bakara suresinin 106; Nahl suresinin 101.ayetler Tevrat ve İncil gibi, Kur’an’dan önce indirilen kitaplardan bahsetmektedir. (s. 95) Nasih ve mensuhta olan şudur: Allah bazı yasakları aşamalar halinde indirmiştir. (s. 96)

Fars Kitabeleri, Hindu kutsal metinleri. Bu dinlerin kitapların hepsi insanlara tek tanrı inancını; Tevhid inancını vaaz eder. (s. 99)

Kur’an’da örtünmeyi önce erkeklere, sonra kadınlara emretmiştir. (s. 102) Kur’an hicabı ilk önce erkekler için belirtir. Daha sonra da kadınlar için. (s. 134) Kur’an’da bir kadına baktığımda ki o kadın benim eşim, annem veya kızım olmadığı sürece bakışlarımı indirmemi söylüyor. (s. 126)

Kur’an’daki hükme, şeriate göre, bir kadına kıza tecavüz eden erkeğe ölüm cezası verilir. (s. 104)

Tevbe suresinin 5. ayetinde, ilk satırda Müslümanlar ile Mekke müşriklerin arasındaki barıştan söz eder. Bu barış Mekkeli müşrikler tarafından bozulmuştur. 5. ayetle müşriklere barışı sağlamalar için 4 ay müddet verilir. Aksi takdirde bir savaş olacağı bildirilir. (s. 106) Yani Tevbe 5. ayet, savaş ortamında inmiş bir ayettir. 6. ayet diyor ki; “Barış isterse öldürmeyin. Onları güvenli bir yere götürün.” Rabbimizin bırakın gitsinler demiyor, güvenli bir yere kadar eşlik edilmesini istiyor. (s. 107)

Bir Hristiyan’a İncil’den, bir Hindu’ya da kendi kaynaklarından örneklerle cevap verilmelidir. İslam şeriatının mükemmel olduğunun farkına varmalıyız. (s. 108)

Peygamber Efendimiz, karınca yuvası yakınında ateş yakmaya çalışan bir sahabeyi uyararak bir başka yerde yakmasını istemiştir. (s. 108)

Vejetaryen olmayan otçul hayvanların dişleri düz olur. Etçil olan hayvanların dişleri sivri olur. İnsanların dişleri incelerseniz, hem düz hem de kesici dişleri vardır. İnek eti sindiremez Aslan sebzeleri sindiremez. İnsanoğlunun sindirim sistemi ikisinin de sindirebiliyor. (s. 111) Bugün biliyoruz ki bitkiler de can sahibidirler. (s. 113)

Kıble, Arapçada ‘yön’ anlamına gelir. (s. 115)

Dindar biriysen hayatın tadını çıkarabilirsin. Ama yaratıcının izin verdiği sınırlar dahilinde. İnsanlar, “hayatın tadını çıkarmak istiyorsan içki, kadın ve paraya sahip olmalısın” diye düşünüyorlar. Başkalarına gülmek ve onlarla alay etmek haramdır, yasaklanmıştır. (s. 130)

Hindistan’da doğan her 10 dişi bebeğin 4’ü ölüme terk edilmektedir. (s. 141)

ABD’de erkeklere oranla 7.8 milyon kadın nüfusu fazladır. Bu sayı İngiltere’de 4 milyondur. Almanya’da ise fark 5 milyondur. Rusya’da erkeklere oranla 9 milyon kadın vardır. (s. 141)

Evlenmeden önce 8 cinsel partnere sorun yok diyenler, birden fazla eşe gelince ‘sorunlu’ diyebiliyorlar. Metres hayatı yaşayan bir kadın aşağılanır, hiçbir hakkı yoktur. (s. 142)

Hz Peygamberin bütün evlilikleri ya bir sosyal düzenleme ya da siyasi bir sebepten dolayı olmuştur. (s. 147)

Tövbe ettikçe Allah bütün günahlarını bağışlamaya hazırdır. (s. 163) Tövbe ederse bir gün inşallah Allah onun bu günahını affedecektir. (s. 164) Kur’an, aşırı dürüst, aşırı adil olmanı ister. Doğru yönde aşırı olmalıyız, yanlış yönde değil. Medya İslam’a saldırıyor; Biz ise kendimizi savunuyoruz? En mükemmel dine sahibiz; Peki neden çekiniyoruz, neden korkuyoruz? Durumu tersine çevirmemizin zamanıdır. (s. 172)

Arapça ezan İslam dünyasının milletlerarası simgesidir. (s. 175) 

  Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları

 

Muhtelif-1

Burada okuyacaklarınız beni tatmin eden ve bana yeterli gelen cevaplardır. (s. 13) Yazı yazan şahsın bazen anlam dünyasına saldırıldığını hissettiğinde bilmen gereken, seni tahrik etmek değil anlam dünyasının saygınlığını korumaktır. (s. 14) Bu kitabın yazarı kendi ulaştığı şeyin güzel olduğunu düşünmekte ve size güzel olanı iletmeye çalışmaktadır. (s. 17)

İslam ülkeleri neden geri? Mağlup bir medeniyet ekonomisi ve sosyal koşulları ile kınanamaz. Mağlubun halinin çok kötü olması galibin ahlaksızlığını gösterir. Bunun için Endülüs’ün Müslümanlar fethedildikten sonraki haliyle Hıristiyanlardan sonraki haline bakmak yeterlidir. Yahut Kudüs’ün Müslümanlar fethettikten sonraki haliyle Hıristiyanlardan sonraki haline bakabiliriz. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 43)

Kur’an’da gramer hataları iddiası: Arapların Kur’an’dan önce herhangi bir gramer kitabı yoktu. Arapçada kullanılan gramer zaten Kur’an’dan sonra bizatihi Kur’an metinlerinden çıkarılmıştır. Yani Kur’an, gramerin kendisinden türetilen kitaptır. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 45) Gramerin kaynağı Kur’an, o gramer kurallarını yazanlar Müslüman ama o yazılan gramerden Kur’an’da hata bulan 21. yüzyıl insanı! Ne denilebilir ki? (Meriç, s. 48) Cahiliye şiirleri Kur’an kadar eskiye nispet edilmiş değildir. Şiirler Kur’an gibi kelime kelime korunmuş, tamamı derlenebilmiş değildir. (Meriç s. 51)

Evlatlıkla evlenme: Ahzab, 37. ayetin anlattığı şey farklıdır ateist ve misyonerlerin iddia edip ortaya attığı şey farklıdır. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 54) “Muhammed bir gün Zeynep’i görmüş, ondan etkilenmiş” Bu tümüyle uydurma bir rivayettir. (Meriç, s. 57) Biz bazı mucize iddialarına, Kur’an’ı öven bazı rivayetlere de uydurma diyoruz. (s. 59) Evlatlığın  öz oğul olması algısını kıran şey bu evliliktir. (Meriç, s. 65) Katade, İbni Abbas ve Mücahit’ten nakledildiğine göre, Zeynep’in ailesi ilk başta Hz Muhammed’in Zeynep’e talip olduğunu zannetmişlerdir. Hz Muhammed isteseydi o zaman Zeynep’le kendisi rahatça evlenebilirdi. Hz Muhammed’in böyle bir isteği yoktu. O’nun istediği şey, soy üstünlüğü kavramını yok etmekti. (Meriç, s. 70)  William Montgomery Watt, “Bu suçlama haksız bir çıkarımdır” der. (Watt, Muhammed Medine’de, s. 336) Hz Muhammed böyle bir evliliği istememiştir. Bu durumdan dolayı kendisi ayetlerle ikaz edilmiştir. (Meriç, s. 81)

Hz Ömer halifeliği döneminde Zeyd’in oğlu Usame’ye kendi oğlundan daha fazla maaş bağlar. Oğlu “neden böyle yaptığını” sorunca, Hz Ömer oğluna: “Üsame Resulullah’a senden ve babası Zeyd’de senin babandan daha sevgilidir.” Diye cevap verir. Hamd, böyle insanlar yaratan yüce Allah’a, salat ve selam bu insanlara hidayet öğreten Hz. Muhammed’dedir. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 68)

Kur’an’ın kendine has üslubu vardır. Eskiden ateist iken İslam’a dönen Altay Cem Meriç Kur’an incelemeleri sonucu vardığı sonucu şöyle özetler: “Kur’an üslubundan anladığım o ki, Kur’an’da bir sure içerisinde bir konuyu anlatırken özellikle farklı tekil örnekler verilir ve ardından bir kritik cümle ile çok geniş bir şekilde bütün olguları toplayıp eline alır. Eğer tekil örnekler arasındaki bağlantılara dikkat etmezseniz burayı ıskalamanız muhtemeldir.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 80)

İslam deyince coğrafyasının başlangıcından bugüne “en zayıf olduğu dönemde” ama yine de en hızlı yayılan din İslam’dır. Bu da “İslam’ın kılıç zoruyla yayıldığı” söylemini çürütmeye yetecek bir delildir. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 86) Doğum oranı denklemden çıksa dahi İslam hızla büyümeye devam ediyor. (Meriç, s. 98) 2010-2050 arasında yüzde olarak en hızlı Müslüman nüfus artışının Kuzey Amerika’da gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Bu, bölgenin genel nüfusunda beklenen artışın 7 katından fazladır! (Meriç, s. 103)

Evren kaotik midir, düzenli midir? Ateistler evrenin düzensiz, kaotik olduğunu iddia etmektedir. Ortaya koydukları deliller; hastalıklar, açlıkların neden olduğu ölümler, hayvanların birbirini yemesi gibi olgulardır. Aç kalan insanlar anlayamadığımız bir şekilde kaotik olarak ölmüyorlar. Pek çok faktörü mantıklı bilebiliyor ve mantıklı tahminler yürütebiliyoruz. Kaotik bir evrende bilim yapılamaz. Kaos, sistemlerin kendisinde değil biz insanların algısındaki sınırlılıklardan dolayı vardır. İnsanoğlu çok sayıdaki değişkenleri kapsayacak kadar bir analiz metoduna sahip olmadığı için sistemler hakkında öngörüde bulunamaz ve hatalı sonuca ulaşarak kaos iddiasını bu noktada ortaya atar. İnsan vücudundaki ayrı ayrı pek çok sistemin çok kompleks yapı içerisindeki harikuladeliği, baş döndürücü bir mahiyet arz eder. Sistemlerin hepsi ayrı ayrı, çok büyük ve inanılmaz düzen örüntüleridir. Hastalıklar bir düzen içerisinde olmaktadır. Bilgisizlik, düzensiz zannetme sebebidir. Zira konunun cahili olan için örüntüler bilinmemektedir. Tümüne vakıf olamayan cahil, her şeyi rastgele zannetmeye meyillidir. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 110-120)

Peygamberler Ortadoğu mı? Nisa 164. ve Mümin 78. ayetlerde “Bir kısım peygamberleri sana anlatmadık; Sana kıssalarını, durumlarını bildirmediğimiz peygamberler de vardır”  buyrulur. Ayetlerde görüldüğü gibi, Kur’an adı geçen dışında peygamberler olduğunu anlatılmaktadır. Nahl 36. ve Fatır 24. ayetlerde “Allah her topluluğa mutlaka bir peygamber gönderdiğini” bildirmektedir. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 125, 126) Kıssaların amacı peygamber listesi vermek değildir. Ana hedef, eğitimin unsuru olan mesajlardır. Amaç eğitimse muhatapların tanıdığı ve bildiği coğrafyalardan örnekler getirmek daha doğal değil midir? (Meriç, s. 129) Nuh tufanı benzeri anlatılar ABD’de, Norveç ve Türk efsanelerinde bulunmaktadır. Bu da Hz Adem’den itibaren İslam’ın gönderildiğinin delilidir. (Meriç, s. 133-135)

Garanik olayı: İbn-i ishak’ın israiliyattan rivayetleri naklettiği olmuştur. (s. 140) İbni Atiyy tefsirinde bu rivayet için, “lafızları karışıktır” demiş, sahih dememiştir. Taberi ise, “denildi ki” diyerek olayı aktarmıştır ki onun bu üslubunun rivayeti sahih görmesi anlamına gelmediği ortadadır. (s. 141) Garanik hadisesini oryantalistlerden Karen Armstrong, Leone Caetani, Maurice Gaudefroy-Demombynes, Louis Massignon “asılsız” olarak nitelendirirler. Bu rivayet Buhari, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, İbni Mace, Darimi, Ahmet Bin Hanbel gibi hadis alimlerinin eserlerinin hiçbirisine girmemiştir. (s. 145) Olayın naklinin kendisine nispet edildiği Tek Sahibi olayın yaşandığı zamanda henüz doğmamıştır. (s. 146) Razi, Ebu Bekir İbni Arabi, Kadi İyaz, Kurtubi, Kırmani, Ayni, Şevkanî, Alûsî, İbni Kesir, Ebu Suud, Hatib Şirbini, Zeccac, Tahir bin Aşûr gibi alimler de bu rivayete uydurma demişlerdir. (s. 153)

İrtidat cezası: İslam’da dinden dönen değil, dinden döndükten sonra İslam devletine karşı ‘Siyasi, sosyal ve ekonomik’ faaliyetler içinde bulunup terör eylemleri gerçekleştirenlere ceza uygulanır. Bunun birçok delili vardır: Bernard Lewis, “Din alimlerinden kafirlik suçlaması yüzünden yargılanıp suçlanan ve hüküm giymiş yok gibi görünmektedir.” (s. 154) demektedir. Riddet; toplumsal, siyasal başkaldırı ve terör anlamına haiz bir kavramdır. (s. 157) Bernard Lewis, “Mürtetler, siyasal bir anlamlılık kazanmış olmaktadır.” (s. 164); Montogomery Watt, “Ridde hareketlerinde dini ve siyasi faktörler birbirinden ayrılmayacak şekilde iç içe girmişlerdi. İslam’ın dini, siyasi ve sosyal, ekonomik sisteminden uzaklaşma hareketiydi ve bu yüzden de İslam karşıtı bir hareketti.” (s. 166) demektedir.

Ureyne kabilesine yönelik uygulanan cezanın kısas olduğu ve onların çobanlara yaptıkları eziyetin aynı ile cezalandırıldıkları görülmektedir. Bu kişiler hasta idiler, efendimize gelirler, efendimiz onların yanlarına bir deve çobanı vererek iyileşene dek onları Zü’l-Hader denen bölgede misafir eder. Bu kişiler iyileşince çobana işkence ederek öldürür ve kaçarlar. Bu kişilerin bir terör faaliyeti, eşkıyalık uygulamasında bulundukları açıktır. (s. 167) O nedenle dinden döndükleri için değil, kısas gereği işledikleri suça ceza uygulanmıştır.

Buhari’de geçen “dinini değiştireni öldürün” (Buhârî, Cihâd, 149) hadisine gelince. Rivayet haberi vahittir ve ravi İkrime rivayetlerinde cehr edilmiş; reddedilmiştir. (s. 172) Biz, “Böyle bir hadis yoktur, hadis delil değildir” diyerek kolayca işin içinden çıkabiliriz. Ama biz ehli sünnet olarak hadisleri delil kabul etmekteyiz. O halde bu hadisi nasıl anlamalıyız? Bir kere “Hz Muhammed’in siyasi terör faaliyetine bulaşmamış bir mürtedi öldürdüğüne dair örnek yoktur. Bu rivayetin en çok gündeme geldiği konu, Hz Ebubekir döneminde yaşanan kitlesel irtibat savaşları dönemidir. Burada durumun silahlı bir isyan, siyasi bir başkaldırı olduğu açıktır. Hz Ebubekir ortaya çıkan isyanı bastırma çabasıyla kılıç çekmiştir. Terör faaliyetini bırakıp tekrar eski haline döndüklerinde ise onlar affedilmiştir.” (s. 168- 169) Efendimiz diğer bir hadisinde, “Müslümanı öldürmek, şu üç sebep hariç helal değildir… İslam’dan çıkarak ‘Allah ve Resulü ile harbe tutuşan’ kişi ya öldürülür ya asılır ya da sürgün edilir.” (Ebu Davud, Hudut, 1; Nesai, Kasame, 14) Hadisin mesajı açıktır: Dinden dönen savaş açarsa öldürülür! Ayrıca kadınlara mürted cezasının uygulanmaması meselesi de önemlidir! Kadınların “savaş gücü oluşturmadıkları için” onların dinden dönmesinde ceza uygulanmayacağı söylenmiştir İbn Abbas’ın irtidat eden kadının öldürülmeyeceği yönündeki ifadesini, Ömer Bin Abdülaziz’in irtidat eden bir kadına ölüm cezası vermediği rivayeti destekler. Piri fani (hayli yaşlı) irtidat etse de öldürülmez. (Haskefi, ed-Dürrü’l-Muhtar, III, 224) fetvası da bu görüşü destekler! . (s. 172)

Özetle, mürtetle ilgili ceza bireysel bir inanç değişikliğinden ziyade kılıçla bir başkaldırı anlamı taşıyan ve modern hukukta terör suçlarına denk gelen suçlar için öngörülmüş bir cezadır. Bu yüzden irtidat konusu, Serahsi’nin Mebsut’u gibi önemli bir eserde “devlet hukukuna dair” Kitabüs- Siyer bölümü içinde ele alınır. (s. 174) Yani riddet kelimesi ile “siyasi içerikli silahlı bir terör faaliyeti” kastedildiği açıktır.  (s.176)

  Altay Cem Meriç, Muhtelif-1 

 

Ateizm ve Deizm Eleştirisi

Ateizm ve deizm eleştirisi birçok disiplini birlikte ele almayı gerektirmektedir. (s. 12) İnsanlar farklı delillerden farklı derecede etkilenebilir. (s. 13) Ateizm, teizm önüne, ‘olmayan veya değil’ anlamındaki ‘a’ ekiyle ile oluşturulur. (s. 24) Ateizm, panteizm ve deizmi reddetmektedir. Farklı türleri vardır. Materyalist ve sosyalist politikada kullanılmaktadır. Ateizm 5 gruba ayrılabilir: Mutlak, teorik, pratik, ilgisizler ve ideolojik ateizm. (s. 25) Deizm Latince’deki ‘deus’ kelimesinden türetilmektedir. Evrene müdahale eden tanrıyı kabul etmezler. Dünya kendi yasalarıyla işlemek üzere bırakılmıştır. Deizm; mono, poli, pan, ruhsal, Hristiyan, bilimsel, hümanistik gibi kategorilere ayrılabilir. (s. 27) Deizmin ana vatanı İngiltere’dir. Amerika’da yayılmıştır. ‘Klasik deistler’ kilise karşıtıdır ama kendisini Hristiyanlığın bir parçası olarak görürler. Modern deizmde inanılan Tanrı, ‘doğanın tanrı’sıdır. Modern deistler tek bir yapı halinde bulunmamaktadır. (s. 28) Vahyi, mucizeyi, dini inkâr ederler. (s. 29)

Kötülük problemi: Allah’ın bilmesi insanın iradesini ortadan kaldırmaz. İnsana kötü yol ve iyi yol seçme iradesi verilmiştir. (s. 47) Allah insanları akıl, vicdan, irade gibi kabiliyetlerle donatmıştır. Kitaplar, peygamberler göndermiştir. (s. 48) Evren insanın imtihanına uygun şekilde takdir edilmiştir. (s. 49) Kötülük probleminin çözümünde temel ilke ahirete imandır. (s. 50) İnsanın özgür bırakılması, iyiyi de kötüyü de seçmesine imkân tanınması söz konusudur. (s. 51) Allah’ın insanların iman etmesine ihtiyacı yoktur, mahlûkat Allah’a muhtaçtır. İnsanlar iman etmekle yahut salih ameller işlemekle kendileri fayda görmektedir. Fayda da zarar gören kullardır. (s. 56) Bu konular ‘Kader’ ve ‘İslami emirler ve hümanizm’adlı yazılarımızda detaylı olarak ele alınmıştır.

Natüralizm: Bu kavrama hem yaratıcı hem de yaratılmışlık atfedilmektedir. Fiille fail karıştırılmasının sonucunda böyle bir çelişkili durum ortaya çıkmaktadır. Bütün varlıkların mikro ve makro planda her hallerinden haberdar bir tabiat profili çizilmektedir. Tabiata ilim, kudret, irade verilmektedir. (s. 58) Materyalizm evrendeki düzeni reddetmekte ve evreni tesadüflerle açıklamaya çalışmaktadır. (s. 59) Ateist, tablonun gerisindeki ressamı fark etmelidir.  Görülene hapsolunmayıp ötesine geçmelidir. Kehanetteki uyum ve ritmi, düzeni, sistemi görmelidir. (s. 60)

Materyalizm ve pozitivizm temel noktalarda örtüşen tezlerdir. (s. 67) Günümüz dünyasında zanni bilgilerin bile bilimsellik adı altında kesin bilgiler olarak kabul edilmesi dayatmasıyla karşı karşıyayız. “Duyularla algılamayan yoktur” mantığı tutarsız bir yaklaşımdır. Bu mantık sahipleri kendi hayatlarında birçok şeyin varlığını kabul ettikleri halde duyularıyla algılamamaktadırlar. (s. 68) Yerçekiminden akla kadar birçok varlığın bizzat kendisi duyularıyla algılanamadıkları halde bunların eserlerine ve sonuçlarına bakarak varlıkların kabul etmektedirler. (s. 69) Kur’an üzerinde biraz düşünen kimse, akla, ilme ve fikre ne derece önem verdiğini hemen fark eder. İslam Müslüman’a tefekkürü ve eğitimi farz kılmaktadır. Kainatı yaratan da İslam’ı gönderen de Allah olduğu için bunlara dair bilgilerin çelişmesi düşünülemez. (s. 73) Batıdaki bilimsel gelişmelerde İslam medeniyetindeki çalışmaların etkisi bulunmaktadır. (s. 74)

Zulüm kavramı, alimlerin çoğuna göre ‘bir şeyi kendi yerine koymamaktır.’ (s. 82) Sait Havva evrim teorisini reddeder; ara canlıların bulunamaması, türler arası değişimin hiç gözlenememesini delil olarak getirir. Hayatın başka gezegenlerde oluştuğu iddiası da oldukça kaçamak bir cevaptır. İnsan farkında olmasa da vücudunda birçok fizyolojik organizasyonlar anbean devam etmektedir. (s. 97) “O her an yaratma halindedir.” (Rahman, 29) Hikmet, bir şeyi ‘yerli yerine koymaktır.’ (s. 107) Her nimetin arkasında o nimeti veren vardır, insana verilen ikramlar ve nimetler sayılamayacak kadar çoktur.  (s. 109)

Deizmde yaratıcı evreni kendisinin müdahale etmeyeceği tarzda, yani saat saatçi ilişkisi şeklinde kurgulanmıştır. (s. 115) Hz peygamberin Allah’ın elçisi olduğunu ispatta O’nun mucizeleri ile insani özellikleri birlikte kullanılmalıdır. Hz peygamber de bulunan güvenilirlik, akli yetkinlik, davetinin sonuçları ve inen Kur’an-ı Kerim’deki insanı aşan bilgilerin bulunması gibi konular üzerinde tefekkür edilmesi gerekmektedir. (s. 123)

Hz Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunun delilleri

Hz peygamberin özellikleri ve örnekliği üzerinden delillendirme: Hz Muhammed insanların güvenini kazanması, onu inkar edenlerin sonradan ona iman etmesi, büyük bir samimiyetle İslam’a girmeleri peygamberin doğruluğuna delildir. Müşrikler iman etmedikleri halde kendi kıymetli mallarını, eşyalarını peygambere emanet etmekteydiler. (s. 128) Peygamber sahabelerle iç içe bir yaşam yaşamaktaydı, yemesinden içmesine, yolculuklarına kadar sahabe ile birlikteydi. Hayatı gizlilikler üzerine değil, açıklık üzerine kuruluydu.  Peygamber olmadan önce de toplum içinde açık bir yaşantı sahibiydi. Müslümanlar İslam’ı, mal, evlat, eş ve vatandan öte görüp çok fazla sevmişlerdir. Bütün bunlar, imandaki kuvvet ve yüksek güvenilen ileri gelmektedir. (s. 129) Peygamberimiz mizahlarında dahi yalan söylememiş, doğruluğa sadık kalmıştır. (s. 131)

Gerek teori ile gerek pratiği ile kamil manada uyum sergileyenler peygamberlerdir. (s. 138) Hz peygamber dünyalıklara ulaşabilecek imkana sahip olduğu halde zühtü ve infakı tercih etmiştir. (s. 141) Mekke fethinde yaptığı birçok insanı affetme politikası ve Bedir’deki esirlere yapılan muamelesi de onun şefkat ve merhametini yansıtan olaylardır. (s. 143) Hayatındaki bütün yoğunluğa rağmen, amel ve ahlakıyla tebliğ ettiği din arasında uyum gerçekten çok etkileyicidir. Bu derece ibadete, duaya vakit ayırması ise ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. (s. 144) Peygamberler için tebliğleri öncelikli davalarıdır. (s. 145)

Resulullah’ın davet yolunda uğradığı eziyet ve işkenceler çok fazladır. Yüzüne tükürenler, toprak atanlar, küfür edenler, üstüne pislik savuranlar, onunla alay edenler, taşa tutanlar, öldürmek isteyenler. Bütün bunların yanında eziyetlerin sadece kendisine değil sevdiklerine, dostlarına da yapılması ayrıca zor bir durumdur. Bütün bu eziyetlere davasına inanmayan ve samimi olmayan birisinin katlanamayacağı açıktır. (s. 147) Toplumda yerleşmiş adet ve örflerin değiştirilmesi ve bunlara karşı gelinmesi gerçekten davanın yayılmasını zorlaştıran unsurlardandır. (s. 148) İslam davetine karşı uygulanan çeşitli baskı metotları bulunmaktadır. Alay etmek, yalan propagandalar yaymak, pazarlık teklifinde bulunmak gibi. (s. 149) Müşrikler boykot uygulamış ve boykota 3 sene devam etmişlerdir. Tüm bunlara rağmen Resulullah dininden taviz vermemiş, tebliğ vazifesini açıkça yapmaya devam etmiştir. (s. 150) Resulullah ne savaşta ne de barışta tebliğ görevini gerçekleştirmekten vazgeçmemiştir. (s. 152) Batıda peygamberin imajı negatif yansıtılmaktadır. (s. 157) Peygamberimiz Uhud Savaşı’nda mağlubiyet esnasında sebat etmiş, Hendek Savaşı’ndaki ablukaya karşı ümitsizliğe kapılmamıştır. (s. 158) Ganimetlerden mal biriktirmeye kalksa Hz peygamber çok zengin olurdu. (s. 162) Hz. safiye deveye binerken hazreti peygamberin dizlerine basarak binmekteydi. (s. 168) Nimetler içinde yaşayabileceği halde eşleri ve kendisi kanaatkar bir şekilde yaşamıştır. (s. 171) Hz peygamber okuma yazma bilmemektedir. (s. 177)

Mucizeler üzerinden delillendirme: Fussilat 53. ayette göğe çıkılmasının kalbi daraltacağı ifade edilmektedir: Feza yolculuğu yapan kimsede nefes almakta sıkıntı darlık hissedilmektedir. (s. 201) Müminun suresi 14. ayette ceninin aşamaları anlatılmakta, hicr 22. ayette rüzgarın aşılayıcı özelliği dikkat çekilmekte, Nebe 6-7. ayetlerde dağların yer altında bulunan köklerine işaret edilmekte, Yasin 38. ayette güneşin yörüngesinin haber verilmektedir. (s. 203) Devamına ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Me’rib seti üzerinde Ebrehe’nin ismi ve sıfatları yazılı olarak bulunmuştur. (s. 205) Maide 67. ayeti kerimede Allah’ın peygamberi koruyacağı ifade edilmektedir ve bu hayatının sonuna kadar bu koruma devam etmiştir. Rum suresinin ilk 6 ayeti Bizans İranlılar savaşı hakkında gelecekle ilgili bilgi vermekte, Müddessir suresi ve Tebbet surelerinde bildirilen 3 kişinin inkarcı olarak ölecekleri ifade edilmektedir. Bu üç kişi de (Velid b. Muğire, Ebu Leheb ve eşi) İslam’a girmeden dünya yaşamlarını sonlandırmışlardır. (s. 207) Hristiyanlar peygamber olmayan bazı kimselere İsmet sıfatını vermişlerdir. (s. 209) Nisa 39-40. ayetler denizaltı dalgaları hakkında bilgiler vermektedir. (s. 212) Karl Marx komünist ihtilali’nin sanayi gelişiminden dolayı İngiltere veya Almanya’da olacağını düşünmüştü. Lakin bu ihtilal Rusya’da meydana gelmiştir. (s. 221) İslam daveti, tevhid inancı, ahiret merkezli yaşam anlayışı, insan tasavvurundaki ıslah, ferdi sorumluluk, adalet, hakperest şahsiyetler yetiştirmesi ile toplumda insanlığın önünü açmıştır. (s. 222 242) Günümüzde Ehl-i sünnetin temel sabitelerini tartışmaya açanlar doğrudan yahut dolaylı şekilde ateizm ve deizmin önünü açmaktadırlar. Modernistler sistemli bütüncül din anlayışından uzak algılarıyla, denetimsiz birçok mezhepler kurmaktadırlar. Dindeki en temel konuları bile ilmi düzlemden çıkararak tartışmak, kişilere ilim ve kapasitelerinin üzerinde bir yol göstererek dini amelî düzlemden çıkarmaya sebep olmakta değil midir? (s. 258) 

  İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi

 

Sorun kalmasın

Kitabımız teknik bir kitap değil, gençler uzun uzun izahları, teknik dili sevmedikleri için cevapları tutabildiğimiz kadar kısa tutmaya ve sade bir dille ele almaya çalıştık. (s. 13) Evrenin oluşum aşaması yanında, mevcut düzen yüzyıllardır nasıl sağlanıyor?  (s. 15) Bir kitap yazarları, tasarımcıları, matbaacıları olmaksızın kendiliğinden var olabiliyor mu? Yaratıcının var olduğu inancı insanın fıtratına yerleştirilmiş bir duygudur. (s. 16)  Çünkü burada insanların anlaşarak bir şeye inanmaya dair aldıkları bir karar yok. Uzay boşluğunda bulunup, devasa bir kütleye ve enerji çekirdeğine dönüşen şey nereden geldi? Bilim, yokluktan varlık elde edemeyeceğini kabul etmektedir.  (s. 17)  Hayatta tüm patlamalar yıkımlara, kaoslara sebep olurken bu nasıl bir patlamaymış ki, muhteşem evrenin oluşumuna sebep olmuş, bin yıllardır hassas dengeleri kurgulayabilmiş? Patlama denen şey, belli bir zekaya sahip midir ki? (s. 18)

Kelami deliller

Hudûs delili: Evren sürekli değişiklik gösteriyor, her değişiklik gösteren şey de sonradan var edilmiştir. O halde, alemde sonradan var edilmiştir. Alemin sürekli değişikliğe maruz kalır, çocukluk, gençlik ve yaşlılık gibi. (s. 21) İmkan delili: Yaşadığımız alemin var olması zorunlu olan bir şey değildir. Bu alemin varlığını yokluğuna tercih edecek bir zat gereklidir. Gaye ve nizam delili: Bunca muhteşem dengelerle ve düzenlerle donatılmış evrenin bir gayesi yok mudur? Niçin bu hayattayız, evrendeki maddelerin doğası entropiye meyilli iken, bu nizamı takip eden bir varlık olmalıdır ki evren mükemmel işlesin, O da Allah’tır. (s. 24) İlk muharrik delili: Bir nesne durağan ise bir etki olmadığı sürece harekete geçmez. (s. 25) Hareketi ilk olarak kim vermiştir. Antropolojik deliller: insanların çeşitli yönlerini inceleyen bilim dalıdır. Atomik ve çeşitli hücrelerin sayısı sayılamayacağı kadar çok ve hareketleri kavramayacak kadar fazladır.  (s. 26) Kozmolojik deliller: Evren bilimini ifade eder. Galaksiler müthiş bir ahenk içinde, hassas dengede devam ediyor. (s. 29) Zoolojik deliller: Hayvanları inceleyen bilim dalıdır. (s. 30) Bal arıları, yarasalar, kangurular, yaratmadaki kudret ve nizam’ı gösterirler. İnsanın hayatını zor anlarında ortaya çıkıveren sığınma içgüdüsü de bir ispattır. (s. 32)

Dinsiz toplum yoktur, dinin düsturları insanın vicdani hislerini de olgunlaştıran düsturlardır. (s. 38) İntihar vakalarının en fazla olduğu ülkeler, bilim ve teknik açısından en gelişmiş ülkeler olabilmektedir. (s. 41) Ateizm, taraftarlarına, bireyler arasında koca bir ‘hiç’i vaat etmektedir. İslam Müslümanlara bu hayatta bulunmasının amacını öğretir. Bilimsel noktada hayli mesafe kat eden  ülkeler, fakir ülkeleri sömürmek ve fiilen işgal etmek teşebbüsünden geri durmuşlar mıdır? (s. 42)  ABD ve Avrupa ülkelerinde mevcut düzen sömürü sistemi ile ayakta durmaktadır. (s. 44) Akıl dediğimiz şey de Göreceli bir kavramdır. Herkesin aklı, kendine göre doğruyu göstermektedir. (s. 44)

Akıl sağlam bir zemine oturtulduktan sonra insanı selamete çıkarabilir.  Dinsizlik, bedenin ihtiyaçlarının normal çizgide neler olduğunu bilmediği için  sağlığına da zarar verir ve de ruhu inkar ettiği için insanı yaşarken ölü hale getirir. (s. 45) Seküler kesimin ruh açlığına örnek olarak yoga yönelimi misal verebiliriz. (s. 46) A. Comte, insanlığın tarihini üç devire ayırır: Fetişizm, çok tanrıcılık ve tek tanrıcılık. Kendisi de  bir din kurgular ve formüle ettiği din, ilahsız, seküler hümanist bilim dini, kısaca, ‘insanlık dini’dir ama o da başarısız olmuştur. (s. 52) Dinin insanlar tarafından icat edilmiş bir şey olduğu iddiası tamamen bir varsayımdır. Öncesinde hocası Tylor’un monoteizm görüşünü benimseyen Andrew Lang, daha sonra ilkel halklarda atalar kültürüne de doğa kültürüne de rastlamadığını söylemiştir. (s. 53) Dinin kaynağının korku, tabiatta karşılaştıkları bazı olayları anlamlandırabilmek için dini icat ettikleri iddiasına cevaplar: Bu tezin belgelendirilmesi kesinlikle mümkün değildir, ümit ve korku dinin kaynağı değil, fıtratta var olan din duygusunun gelişme sebebidir, din olmasaydı insanoğlu ibadet etme yolunu aramazdı, toplumu ayakta tutan dinin ta kendisidir.  (s. 54) Dinin kaynağı korku olsa idi, ilerleyen zamanla olayların mahiyeti anlaşıldıkça insanların dinsiz kalmaları gerekirdi. (s. 55) “Kendilerine kitap verilenler aralarındaki kıskançlıktan ötürü anlaşmazlığa düştüler.” (Bakara Suresi, 213)

Din afyon mudur? Marks’ın düşüncesinde din bir sebep değil sonuçtur. (s. 64) Kastımız, Marks’ın bu sözünü dinin tüm kötülüklerin kaynağı olduğu şeklinde anlayan yeni ateist kesimin anlayış sığlığını ortaya koymaktır. (s. 65) İslam, mazlumun hep ezildiği bir ortamda, zalimin elinden gücü teslim almayı hedeflemiş ve bunu başarmıştır. Müslümanların o günün burjuvazisine boyun eğmemişlerdir. (s. 67)

İslam, insanların malını haksız yolla ele geçirmeyi yasaklar. (Bakara suresi, 188); ‘Adaletli olun’ der. (Maide Suresi 8); Tabiata karşı bizleri duyarlı olmaya çağırır. (Ahmet bin Hanbel,  Müsned, XX/251, no:12902); ‘Hayvanlara güzel davranmayı şiddetle emreder.’ (Buhari, Kitab-ül Musakat, No: 22 36, Müslim kitabı Selam No 22 42)

Adına ‘gönüllü kölelik’ dediğimiz bu sistemde, her biri birer afyon olan futbol, alışveriş, eğlence ve kadının modernlik, özgürlük, meşhurluk, cinsel objeye indirgendiği bu ortamda gidişata dur diyebilecek tek unsur olan dine ‘afyon yakıştırması’ yapılması ancak, ‘akıl tutulması’ ile ifade edilebilir. (s. 69) Din komünizm ve Kapitalizm ile mücadeleyi esas edinmiş kendine özgü ekonomik sistemi olan bir müessesedir. (s. 70) Günümüz dünyasında bir afyondan bahsedilecekse o da bu sömürü düzenini süsleyen insanları modern köleler haline getiren medya kuruluşlarıdır. (s. 71)

Savaşların sebebi faşizm, sömürü, petrol gibi nedenlerdir. Dinin demode olduğunu savunan ülkelerin birbirlerine savaş açtıklarını görmüyor muyuz? (s. 74) İslam astronomiye, paleontolojiye, jeomorfolojiye, zoolojiye, arkeolojiye teşvik eden bir dindir. (s. 78) Müslümanlar tarihte nice icatlara imza atmışlardır: Kaf Suresi 6. ayet; Ankebut Suresi 20. ayet; Ğaşiye Suresi 20. ayet; Nahl suresi 66. ayet; Rum Suresi 9. ayet.

Hiç bir inanç sistemi, mensuplarının zaafları üzerinden sorgulanamaz. Bilim adına yalan söylenen bilim adamlarının sahtekarlığını bilime mal edebilir miyiz? (s. 80) Mekke müşriklerinin ileri gelenleri İslam’a karşı takındıkları olumsuz tavrın benzerini bugün hayli fazlasıyla görmekteyiz. Zira o günde İslam menfaatleri için ciddi anlamda bir tehdit idi bugün de. (s. 84) İslamofobinin önündeki en büyük engel dün de bugün de ‘güzel temsil’ olmuştur ve olacaktır. (s. 85) Avrupa, Osmanlı’nın Avrupa’da Hıristiyanlara yapmadığı zulüm ve asimilasyonları Müslümanlara reva görmeyi vazife saymaktadır. (s. 86) Batı, Hıristiyanlığı benimsediğimden dolayı İslam’a sonsuz bir kin beslemektedir. (s. 88) Korkular önyargılarla doğrudan ilişkilidir. (s. 89) İslamofobi, Müslümanların siyasi alanda düşmüş oldukları zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Dağılmışlık kendimizi ifade edememe, başkalarının karalamalarının önünü açmıştır. (s. 90) Islamofobi, Batı’nın İslam’ı kendi istediği şekilde insanlığa tanımlama çabasıdır. (s. 91)

Allah’ı kim yarattı? Güneş ışığını kimden, nereden almaktadır? Peki su ıslaklığını neyden/kimden almaktadır? (s. 94) Yazılım ile onu üreten kişiler arasında neredeyse hiçbir benzerlik yoktur. (s. 95) İhlas Suresi, 1-4: “O Allah doğurmamış ve doğurulmamıştır, O’nun hiçbir dengi yoktur.” 

Allah varsa neden onu göremiyoruz? İnsan gözü, ışınların sadece % 2.5 kadarını görebildiği belirtilmektedir. Allah’ın görülmemesi, var oluş amacımıza da uygundur. İmtihan edilmek için gönderilmişiz, görülen bir şeye imtihanda olmaz. (s. 99)

Allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?  Kaldıramayacağı bir taş olan zatın Allah olması mümkün olabilir mi ? (s. 101)

Bizle alakalı işler iki kısma ayrılıyor. Kendi elimizle olmayarak gerçekleşen işler. Tırnaklarımızın büyümesi gibi. İkincisi ise, bizzat kendi tercihimizde yaptığımız işler. (s. 104) Bize bir irade vermiş olduğuna göre Allah’ın bizi bu irade üzerinden imtihan etmesinde şaşılacak ne var? İmtihana tabi tutmak için gerekli olan şey bu irade değil midir?  (s. 105)

“Allah bana sormadan beni niçin yarattı, bu zülüm değil midir?” Her türlü güzelliğinden istifade ettiğiniz, asla ölmek istemediğiniz bu hayatta sıra bazı sorumluluklara gelince mi ‘Ben dünyaya kendi tercihimde gönderilmedim’ diyorsunuz? Neydik? Bir hiç! Varlığımız bir nimettir, asıl bu hayata ne için gönderildiğimizi, burada bulunma gayemizin ne olduğunu araştırmalıyız. (s. 110) “Ben isteğimle gelmedim!” Bir şeyin sorulabilmesi için önce var edilmesi gerekir. Ben var olmak istemiyor olsaydım bile ‘var’ olmam gerekirdi. Var olmadan tercih etmem söz konusu olamaz ki? Soru tutarsızdır. (s. 111) Şunu sormalı insan kendine, “ben bu varlığı hak edecek ne yaptım ki, Allah bana bu nimeti verdi?” İnsanoğlu ‘Ben’ diyebilmesini borçlu olduğu varlığını sorgulamaktadır. Varlığını sorgulamak yerine varlığını anlamlandıracak şeylerin peşinde koşmalıdır insan. (s. 112) İnsan neden hayatını zayi ettirecek taraflara yönelir, niçin sadece bu hayatta cehenneme atılmak için göndermişiz ve iradelerimiz elimizden alınmış gibi bir tablo çizmeye gayret eder? İnsan hayatını ebedi mutluluğa çevirmeye çalışmalıdır. Zulüm, başkasına ait olan bir şey de tasarruf yapmaktır. (s. 113) Cenabı Hak, insanın varlığını yokluğuna tercih ederek onu yaratmıştır. Allah için başkasına ait bir şey olmayacağı için, insanı var etmesi asla zulüm olmayacaktır. Ateist var olmadığına inandığı bir yaratıcının onu var etmeden önce kendisine sormasını beklemesi mantıksızdır. (s. 114)

Allah neden günah işlememize engel olmuyor? Cenab-ı Hak iyiyi de kötüyü de yaratmıştır ve bizleri her ikisini de tercih edebilme iradesi vermiştir. İmtihan edilen insanın kaybetmiş olmasının sebebi kötünün varlığı değil, kötüyü ‘tercih etmiş’ olmasıdır. (s. 118)

Allah’ın ibadet etmemize ihtiyacı var mı? Bir hoca talebesinden iyi ders çalışmasını isterken, kendisi ihtiyaç duyduğu için değil talebesi muhtaç olduğu için bunu ondan ister. (s. 121) İbadet etmemiz, menfaati yine bize dönen bir iyiliktir. Bugün insanların dünyevi imkanlara sahip olsalar bile, ruhi bunalım yaşadıkları bizzat gördüğümüz bir durum değil midir? Esasen bunun sebebi bedenin ve ruhun kullanım kılavuzuna göre kullanılmamasından kaynaklanmaktadır. (s. 123) “Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Sizi tertemiz kılmak, size nimetini tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.” (Maide Suresi, 6. ayet) Unutmayalım ki, “Bir şeyi üreten kişi, onun nasıl kullanılması gerektiğini en iyi bilen kişidir.” (s. 124)

Yaratıcı kötülüklere neden müsaade ediyor? Bu problem yeni bir problem değildir. (s. 126) “…Tanrı hem güçlü hem iyi ise neden kötülük var?” der. (David Hume, Din Üstüne,(Trc. Mete Tuncay) İmge Yayınları, Ankara, s. 209) Naturalist ve modernistler, kötü olan bir olaya sadece atomların yer değiştirmesi açısından bakabilirler. (s. 127) Hani siz fizikten öte bir gerçek tanımıyordunuz? Size göre bir depremin, fay hatlarının kırılmasından başka ne gibi bir izahı olabilir? Kötülük göreceli bir şeydir. Zira size göre kötü olan bir şey başkasına göre pekala iyi, hatta bir fırsat bile olabilir. Hasta olan bir kişi için bu durum kötü, doktor için bir iş fırsatıdır. Hastalık ahirette inanan bir kişi için günahların affedilmesi için bir fırsattır. (s. 128) Bir şeyin kusurlu olması amacına uygun kullanılmasıyla anlaşılabilecek bir şeydir. (s. 129) Ateistler, bugün kusurlu olarak niteledikleri şeylerin ne kadar var oluş amaçlarına vakıf olduklarını test ettiler mi? Ateistlerin kusur olarak gördüğü şey, tam da onun var edilmiş amacı olabilir. Aynanın arkasının karanlık olması misali. Karanlık, aynanın varlık amacıdır. Siyahlık kusur değil, lüzumludur. (s. 131) Bakara, 155: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma, fakirlik ile deneriz. Ey peygamber sabredenleri müjdele.” Bu dünyada imtihan olunmak için varız, imtihanlardaki yanlış şıklar doğruyu bulabilmemiz için bir fırsattır. (s. 132) Bir şey eğer amacına hizmet etmiyorsa, kusurlu ve kötü sayılabilir. Nimetlere ulaşabilmek için belli bedellerin ödenmesi gerekiyor. (s. 133) ‘Eşya zıttı ile bilinir’ diye bir kural vardır, kusur olmasa kusursuzluğum bilemeyiz, hastalık olmasa sıhhatin, ölüm olmasa hayatın kıymeti bilemeyiz. Tekdüze devam eden halin insan tarafından kıymeti bilinmez. Hastalık insana, bedenlerinin kendilerine ait olmadığını, Allah’a muhtaç olduklarını öğretir. Ölüm ise, lezzetin fani olduğunu öğretir. Hiçbir şey boş, anlamsız değildir. (s. 134) Sıkıntı olmasa, cennetin rahatlığını cehennemin çetinliğini anlayabilmemiz mümkün olmaz. (s. 135) Allah, imtihan gereği verdiği nimete göre de insana külfet yüklemiştir. (s. 138) Dünyada her kulun farklı imkanları vardır. Dünyada sadece keyif yapmaya gelmişiz gibi bir havaya bürünmek, kendimizi kandırmak olur. Dünya bu maksatla yaratılmış olsaydı hastalık, fakirlik bu dünyada olmazdı. (s. 139) Allah vermediği mal üzerinden fakiri zekatla mükellef kılsaydı, adaletsizlikten bahsetmek mümkün olabilirdi. (s. 140)

Ahiretin sonsuz olmasını aklım almıyor. İnsanın hiç alışkın olmadığı ‘sonsuzluk’ kavramını yüzde yüz anlayabilmesi mümkün olmayabilir. (s. 141) İnsan bu alemdeki her şeyi anlamış mıdır? Bilimin yaptığı şey, merhalelerin nasıl oluştuğunu izah etmektir. Peki, bu düzenekleri kim ayarlamış ve böyle işlemesini sağlamıştır? (s. 143) Anne karnındaki bir bebeği düşünelim. Onunla konuşup şöyle diyebilsek, ‘Burası senin asıl hayatın değil, öyle bir aleme gideceksin ki o alemin ömrü burası gibi kısa değil, gideceğin alemde görkemli bir gök kubbe, çeşitli yiyecekler içecekler var. Bebeğin yaşadığı alemin şartlarına göre, bu dünya hayatının anlayabilmesi mümkün olur mu? Elbette ki olmaz ve bu doğal bir şeydir. Şu an içerisinde bulunduğumuz hayata nispetle, Ahiret hayatı ile ilgili anlatılan şeyler de bizim için böyledir.  (s. 144)

Kafirlere sonsuz cehennem cezası adalet mi? Ceza’nın büyüklüğü, nimetin büyüklüğüne göredir. Bakara suresi, 29. ayet: “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”; Nahl suresi, 12. ayet: “Güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.” (s. 148) Güneş nimetine karşılık gelebilecek bir para henüz hayal hazinemizde bile yoktur. (s. 150) Bugün toplu katliam yapılması belki birkaç saniye olacak kadar kısa süreli bir eylemdir. Bugün bir insanı öldürmenin cezası birçok hukuk sisteminde ömür boyu hapistir. Müebbedin manası, ‘ebedi kılınmış’ demektir. Yani varsayalım ki bu cinayet işleyen kişinin ebedi yaşam durumu olsa, bir daha hapisten çıkması mümkün değildir. Birkaç saniyelik bir fiile ebedi ceza vermek neden? Nedeni açık: Suçun büyüklüğünden. Allah ebedi yaşayacak olsalar bile kafirlerin iradelerini imandan yana kullanmayacaklarını bildiği için onlara ebedi cezayı müstahak görmüştür.  (s. 151)

Diriliş olacaksa neden ölüyoruz? Haramlara, kötülüklere karşı elimizde mühim bir siperdir ölüm. Burada yaptıklarımızın karşılığını göreceğimiz, uhrevi hayatta geçiş için önemli bir merhaledir. Yaptıklarımızın hesabını vereceğimiz ölüm dışında başka bir sebep olsaydı, bu durumda da insanın aynı soruyu o sebebe dair de sormayacak mıydı? (s. 154) Mesela, 60 yaşına geldiğinde kesin öleceğini bilen 10 yaşındaki bir çocuk bile rahat olamaz, 50 yıllık bir ömrünün olması bile onu teskin edemezdi. En güzel düzen Allah’ın kurduğu düzendir, ölüm bitiş değildir. Bir siper, bir vaizdir. Hakiki diri olmak, bu hayatı imanla yaşamaktır. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim (Enam Suresi, 122. ayet) kafirleri diri olarak saymaz. (s. 155)

Allah Kur’an’da niçin ‘Biz’ diyor? Türkçede ‘siz’ ifadesi bir saygı manası içeriyorsa, Allah’ın ‘Biz’ ifadesinde de azametine vurgu vardır. Bu iki ifade arasında çelişki bulunduğunu iddia etmek, edebi zevkten mahrum kalmaktır. (s. 158) Cenabı Hak, melek gibi vazifelileri de dahil ederek ‘Biz’ buyurmaktadır. Bunun dışında, zatından bahsettiği ayetlerde ise ‘ben’ buyurmaktadır. (s. 159)

Allah niçin mahlukatı 6 günde yaratmıştır? ‘Gün’ diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı ‘yevm’ Arapça’da ‘güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi’ manasına geldiği gibi, ‘ne kadar zaman olursa olsun herhangi bir vakit dilimi’ anlamında da kullanılmaktadır. (Rağib el- Isfehani, el-Mufredat fi Garibil Kur’an, Darul Kalem, Dımeşk, Beyrut, 1412, Baskı: I, s. 894) Allah’ü Teala insan neslinin çoğalmasını da doğal olarak bir sebebe bağlamıştır. Adem ve İsa Aleyhisselam dışında. (s. 166)

Hz. Adem’in çocukları konusu Adem, bir batındaki kızla diğer batındaki erkeği evlendirirdi. Kabil kız kardeşiyle evlenmek istedi. (s. 174) Allah insanlığın çoğalmasını -onları yoktan var ettiği gibi- topraktan yaratmakla da devam ettirebilirdi. Sadece akıl zaviyesinden olaya bakacak olursak, nikah yoluyla meydana gelen ilişki ile zina yolu ile yapılan cinsel ilişkinin farkını ne ile ortaya koyabiliriz? (s. 177)

Allah önceki kitapların tahrif edilmesine niçin müsaade etti? Önceki kitaplar sadece belli kavimlere özel olarak indirilmiştir. Evrensel tarafları yoktu. Çünkü bir peygamberden sonra başka bir peygamber gönderilerek insanlar ardı sıra uyarılıyorlardı. Kur’an ise tüm insanlara gönderilmiştir. (s. 183) Dünya dışında hayatın imkanından bahseden ayetler (Şura suresi, 29. ayet İsra suresi, 44. ayet) mevcuttur. (s. 186)

İslam’a göre dünya düz müdür? “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek yaptım.” (Bakara suresi, 22. ayet)  Bizzat bu ayetin kendisi Fahruddin Razi (Razi, Mefatihul Gayb III, IV/164) ve Beyzavi (Beyzayi, Envarul Tenzil, I/55) gibi müfessirler tarafından dünyanın yuvarlak olduğuna delil getirilmiştir. “Ve ardından yeryüzünü düzenleyip yaymıştır.” (Naziat, 30) ayeti kelimesindeki ‘dehâhâ’ kelimesi Fahruddin Razı tarafından şöyle izah edilmiştir: Bu kelime köken olarak dünyanın yuvarlak olduğunu göstermektedir. (Razi, Mefatihul Gayb, XXXI/46) Zümer, 5.ayette, “Gökleri ve yeri hak ile (yerli yerinde) yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine sarar; gündüzü de gecenin üzerine sarar.” ayetinde geçen ‘yükevviru’ kelimesi ile türkçede kullanılan küre kelimesi aynı kökten gelmektedir. Bu kelime Arap dilinde, “yuvarlak bir şeyin etrafına bir şey sarmak” anlamına gelmektedir. (s. 192)

Dünyanın ömrü 7000 sene midir? Kaynaklarda yer alan her rivayet, sıhhat durumu incelemeksizin İslam’a mal edilemez. (s. 196) İbni Kesir, Hz Peygamberin kıyametin vaktini belirttiği hiçbir rivayetin sabit olmadığını, sadece alametlerinden bahsettiğini söylemektedir. (İbni Kesir, en-Nihayet,1/26) Sehavi’de, ahiretin vaktinin beyan edildiği her rivayetin ya aslının olmadığı ya da sabit olmadığını (kesin olmadığını) beyan etmektedir. (Sehavi, el Makasidül Hasene, I/693) Şevkânî, “Nebi’nin vefatından sonra kıyamet gününe kadar bin sene geçmeyeceği” hadisi hakkında İmam Nevevî’nin, “Bâtıldır, aslı yoktur.” dediğini zikreder. (Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, s. 509) Reşid Rıza da “Bu ummetin ömrü de 1500 senedir” haberlerinin İsrailiyat olduğunu söyler. (Rızâ, Muslih ve Mukallid, s. 58) Cibril Hadisi’nde de Hz. Peygamber, kıyametten bahisle: “bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha fazla bir bilgiye sahib değildir” (Buhârî, İman 1; Muslim, İman 1) buyurur. Hadisçiler, dünyanın ömrünün 7000 sene olup Hz. Peygamber döneminin son bin seneyi içine aldığı şeklindeki rivayetleri asılsız kabul etmişlerdir. (Ali el-Kārî, el-Esrârü’l-merfûʿa fi’l-aḫbâri’l-mevżûʿa, s. 452-454) Bu hadis doğru olsa idi, kıyametin saati de bilinmiş olacaktı. Ama bu Kur’an’a aykırıdır! Kur’an-ı Kerim, birçok ayeti size Kıyamet saatinin Allah’tan başka kimse tarafından bilinmeyeceğini beyan etmektedir. Araf 187: “Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır.”

Evren tesadüfen mi oluştu? Proton’un kütlesinin elektronik kütlesine oranı 1836/1 oranında olmamış olsaydı, bu evrende canlılığı mümkün kılan uzun moleküllerin oluşması mümkün olmazdı. Karbon oksijen hayatın devamı için en önemli atomlardır. Karbonun oksijen atomunun rezonansına oranı yüksek olsaydı oksijen olamayacaktı, düşük olsaydı karbon yetersiz olacaktı. Böyle hassas bir ayar tesadüfen oluşacak öyle mi? (s. 200) Jüpiter’in dünya’ya olan uzaklığı, atmosferdeki ozon düzeyi, yer kabuğunun kalınlığı, toprak kükürtünün miktarı, galaksiler arasındaki uzaklık vesaire hepsine baktığınızda, en hassas şekilde tam kıvamında olan bir denge göreceksiniz. (s. 201) “Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsiniz.” (Mülk suresi, 3-4) Madde entropiye meyillidir. Yani sonu kaosa, düzensizliğe gider. Her şey bir yöneticinin kendisini düzene sokmasına muhtaç bu alemde. Bu dengeler tesadüfen devam etmiyor. Bilakis bu dengeleri devam ettiren yasalar var, yasalar bir düzenin devam etmesinde ancak sebep olabilir, düzeni oluşturamazlar. Bir tasarımcıya ihtiyaç vardır, cümlelerin oluşabilmesi için belli kurallar var. Birisi sorsa cümleleri kim yazdı, dil kuralları diyebilir misiniz? (s. 202) 

Evrende Kaos mu var düzen mi? Ateistler evrenin belli bir düzeninin olmadığını, olayların karmakarışık olduğunu, böyle bir evrenin yaratılmış olamayacağını ispatlamak istemektedirler. Yırtıcı hayvanların avlanmasının, güçlünün zayıfı ezmesinin var olmasını, yıldızların patlamasını örnek göstermektedirler. (s. 205) Biz farkında olmasak bile, hemen her şeyi evrendeki düzen sayesinde yapabiliyoruz. (s. 206) Kaos düzenin tersidir, kaosta bir adım ötesini tahmin edebilmeniz mümkün değildir. Yıkım, yeni yapımlar için bir ilk adımdır. Yıkım düzenin bir parçasıdır. Her şeyi defalarca denememiz neticesinde aynı sonucu alıyorsak, burada bir kaosta nasıl bahsedebiliriz. (s. 207) Matematiksel formüllerin var olduğu, bilim yapabildiğimiz bu evrende nasıl kaostan söz edebiliriz? Şunu unutmayalım kaosta kanun olmaz, kaosta olaylar formüle edilemez. (s. 208) Astronomların güneşin yıllar sonra ayın hangi günde tutulacağını hesaplayabilmeleri, evrendeki düzen sayesinde mümkün olmaktadır. Biyoloji baştan sona bir düzendir. Üç milyar baz içeren DNA’nın kendini kopyalayabilmesi ve düzenli şekilde protein üretmesi, kaosla yan yana getirilebilir mi? (s. 209) Dünyanın dönme yörüngesinden endişe duyuyor muyuz? Bilim, maddenin belli bir düzen içinde hareket ettiği ön kabulüne dayanmaktadır. Bir yandan bilime sürekli atıfta bulunup diğer yandan evrende düzenin olmadığını iddia etmek komiktir, teknolojiye hakarettir. (s. 210) Psikoloji, matematik, tıpta… tüm ilimlerde bir düzen mevcuttur. En büyük çelişkilerden biri de evrimi savunanların evrende düzenin olmadığını savunanlarla aynı kişiler olmalarıdır. (s. 211) Kaos teorisi, bilimsel bir verinin ölçülmesinin önünde engel olan ‘farklı faktörlerin bulunması’ ve ‘bizim bunları tespit etmeye gücümüzün olmamasıdır.’ Bir misal, depremi oluşturan fay hatlarındaki harekettir. Bu hareketi sağlayan farklı faktörler olduğu için bugünkü bilim bunları birleştirip çözümleyebilecek bir mekanizma oluşturamamıştır. Burada ölçümü engelleyen farklı faktörleri bizim ölçebilme imkanına sahip olmamamızdan kaynaklanan bir kaos vardır. Deprem, evrende mevcut olan düzen sayesinde olmaktadır. Ortada bize nispetle bir kaos vardır. (s. 212)

Hz Muhammed’in peygamberliğine niçin inanmalıyım? On beş asır öncesine gidelim, putlara tapılıyor, içki su gibi içiliyor, kadınlar satılıyor, zina son derece yaygın, güçlü zayıfı eziyor ve insanlar ölçüsüz, azgınca bir hayat yaşıyorlar. Böyle bir toplum içinde bir kişi çıkıyor ve insanları tek olan Allah’a ibadet etmeye çağırarak, yukarıda saydığımız tüm kötü alışkanlıkları bırakmaya davet ediyor. Bunu yaparken nasıl karşılık göreceğini de gayet iyi biliyor.(s. 215) Öldürülme tehlikesi ile karşı karşıya geleceğinin de farkında. Fakat o, Rabb’inden aldığı emir ile tüm bunlara bakmaksızın vazifesini yapıyor. İşin dikkat çeken yanı, bu zatın davet etmiş olduğu şeyler insan nefsinin arzuladığı şeyler de değil. Aksine nefsin zorlanacağı şeylere davet ediyor çevresini. Oruç var, zina yasak vd. İnsanların hem nefislerinin hoşuna gitmeyen hem de canlarını kaybetmesiyle sonuçlanabilecek olan bu olumlu tepkiye onları iten şey neydi? (s. 216) Öyle bir cazibe gücüydü ki, mali imkânları ile askeri gücüyle elde edilemezdi. Bu bambaşka bir şeydi, o kadar başka bir şeydi ki, savaşlarda onun ashabı ona bir zarar gelmesin diye başlarını ona yönelen okların önüne atıyorlardı. Bu o kadar başka bir cazibeydi ki, asırlardır ve bugün milyarlarca Müslüman, hep aynı aşkla bağlanmıştı ona. Müslümanlar sırf o yapmış diye, binlerce sünneti bir askeri disiplin edasıyla yerine getiriyorlar. (s. 217) On beş asırdır Müslümanlar ağızlarını içkiyi sürmüyorlar. İçki bulunan sofraya oturmuyorlar bile. Milyarlarca insan üzerinde oluşturulmuş olan bu etkinin Nübüvvet gücünden başka bir izahı olabilir mi? Bugün sigara kutularının üzerinde bile sigara içmek sizi öldürür yazıyorken pek de etkili olmuyor. (s. 218) Dünyada hiç kimse onun kadar sevilmediği ve sevilmeyecek. Hiç kimse onun kadar takip ve taklit edilmedi, edilmiyor. Bir insan eğer bu durumu kendi gayreti, kabiliyeti, imkanı ile elde edebiliyorsa neden bunlara sahip ve talip olan birçok insan için böyle bir şey söz konusu olmadı. (s. 219) 

Niçin tüm peygamberler Ortadoğu’dan gönderilmiş? 124.000 peygamber gönderildiğini biliyoruz. (Hakim, el Müstedrek, No: 2/288, No: 3039) “Her millet için mutlaka bir uyarıcı peygamber bulunmuştur.” (Fatır suresi, 24. ayet) “Senden önce de peygamberler gönderdik, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var.”( Mümin, 78) Araplar yazın Şam’a ve kışın da Yemen tarafına yolculuk yapmaktaydılar, Yahudi ve Hıristiyanlardan bu peygamberlerin haberlerini dinlemekteydiler. Kur’an onlarla ilgili doğru haberleri iletmiştir. (s. 223)

Niçin kadın peygamber yok? Eşitlikte her zaman adalet yoktur. Bilakis adalette eşitlik vardır. İslam kadın ve erkeği fıtratlarına, yaratılış biçimlerine uygun vazifeler yüklemiştir. (s. 225) Peygamberlik vazifesi belli tehlikeleri de peşi sıra getiren bir vazifedir. Peygamberler taşlanmakla, sürgüne gönderilmekle, öldürülmekle tehdit edilmişlerdir. Tarihte birçok peygamber dövülmüş bazen de öldürülerek şehit edilmiştir. Kadınların duygusal tarafı daha ağırdır. Bugün bizler taş ocaklarında, ağır işlerde çalıştırılmakta olan erkeklere nispet yaparak ‘kadınlar niçin bu işlerde çalıştırılmıyor, bu erkeklere haksızlıktır’ diyebilir miyiz. (s. 226) Ağır bir yük olan ve zahiri açıdan tehditler barındıran peygamberliğin kadınlara verilmesini nasıl talep edebiliriz? (s. 227)

İslam’da çok eşlilik. “Kimin iki hanımı olursa aralarında adaleti sağlamazsa kıyamet gününde bir tarafı felçli olarak huzura getirilecektir.”( Tirmizi, Kitab-ı Nikah, No: 1141; Hakim, El Müstedrek, No: 27 59) Bir yerde kadınla evlenme söz konusu ise, orada o kadının hakkı vardır. Mihri verilecek. Allah’ın bir emaneti olarak bilinecek, nafakası temin edilecektir. Ömürlerinde onlarca, yüzlerce kadınla gayrimeşru beraber olabilmeyi normal sayıp savunanlar, aile hayatının bir modeli olan çok eşli nikahlılığı eleştirmektedirler. Onlar birlikte oldukları kadını bir şehvet objesi gibi kullanmakta ve bunun karşılığında kadın için hiçbir hak söz konusu olmamaktadır. Bu normal, her şeyi ile sorumluluklarını üstlendiği birden fazla nikahlı eşinin olması anormal öyle mi? (s. 231) Öteden beri Müslüman toplumunda tek eşlilik hep yaygın olan nikah türü olarak gelmiştir. (s. 232) Savaşta nedeniyle erkek nüfusu kimi zaman azalmakta ve kadınlar fazla olabilmektedirler. (s. 233)

Hz Peygamber niçin çok kadınla evlilik yapmıştır? Toplum nezdindeki itibarını hepimiz biliyoruz, bu konumdaki biri şayet zevkini düşünecek olsa en genç kızlarla bile evlenme imkanına zaten sahiptir. Allah resulünü yaptığı evliliklere baktığımızda, Hz Aişe Radıyallahu dışında evlendiği hanımların tamamının dul olduklarını görüyoruz. (Muhammed Ali es-Sabuni, Şubuhât, s. 10) Tek evde olarak geçirip 50 yaşına geldikten sonra bir insan zevk için çok evlilik yapar mı? (s. 239) Hz Cüveyriye, Efendimiz onu serbest bırakınca o Efendimiz ile evlendi. Bunu duyan herkes “bunlar artık Resulullah’ın hısımlarıdır” diyerek esir alınmış herkesi serbest bıraktılar. (Taberi, es-Simtu’s-Semîn, s.198) Hz. Sevde yaşlı birisidir. Zevk için evlenen biri, ilk hanımından sonra yaptığı evlilikte bu denli yaşlı birini tercih eder mi. (s. 240)

Hazreti Aişe ile evliliği on sekiz yaş yaş altı evliliğe kıyameti koparanlar, bunu pedofili suçlu sayanlar hangi hak ve hadle ninelerimizi ve dedelerimizi böyle çirkefçe karalayabilmektedirler. Toplumda sağlıklı aile yapısını tehdit eden tüm unsurları oluşturup desteklemelerine rağmen, 18 yaş altı evliliğin psikolojik sonuçlarından bahsetmektedirler. Bugün 18 yaş üstü evlenip de 2-3 ayda boşuna binlerce çifte de mi yaş problemine takılmaktadır. (s. 246) Nikahlanmak ayrı bir şey, evlenmek ayrı bir şeydir. (s. 247) Hz Ayşe, Hz peygamberden önce Cübeyr b.Mut’im ile nişanlıydı. (İbni Hacer, el İsabe, VIII/232) Sıcak bölgelerinde insanların fiziksel açıdan daha çabuk geliştikleri de unutulmamalıdır. (s. 248) En büyük hikmetlerinden biri, Hz Aişe’nin Allah resulü ile geçirdiği birebir hayatı çok daha iyi nakletmiş olmasıdır. (s. 250) Amerika’daki Rutgers Üniversitesi Sosyoloji profesörlerinden David Popenoe; Bizim çocuklarımızın bugünkü kuşağı şiddet, intihar, uyuşturucu madde kullanımı, evlilik dışı doğumlar, psikolojik baskılar depresyon ve anksiyete alarm düzeyine ulaşmıştır.” (s. 251) demektedir.

Zeynep bintü Cahş ile evlilik meselesi Zeyd, Allah’ın resulünün evlatlığı idi. Sonraları gelen bir ayet, evlatlık uygulamasını kaldırarak herkesin nesep bakımından babası kimse ona nispet edilmesini emretti. Böylece Zeyd’in peygambere nispet edilmesine son verildi. (s. 254) Zeyd, Zeynep’ten boşanmak istediğinde Hz Muhammed, “eşini yanında tut Allah’tan kork” demiştir. Cenabı Hak Hazreti Peygambere kendisinin onunla evleneceğini vahiy yoluyla haber vermiştir. (s. 255) “Allah’ım açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun” (Ahzap suresi, 37) Bazı İslam düşmanları Hz Peygamberin içinde gizlediği şeyin Zeynep’e aşık olması olduğunu iddia etmektedirler. Bunu aktaran Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem yalancılıkla nitelenen bir kişidir. (Ebu Şehbe, el- israiliyat, IV/323) Ayet bize şunu bildirir: Allah’ın açığa vuracağı şeyi, Allah açığa vurmuştur. Allah’ın bu aşkı açığa vuran bir beyanı var mı? Yok. Zeynep, efendimizin halasının kızıdır. Azatlı köle ile hür ve Kureyşli olan bir hanımın evliliğini ile efendimiz sınıf ayırımını ortadan kaldırmıştır. Evlenme niyeti olsaydı onu niçin ısrarla Zeyd ile evlendirmeye çalışsın ki? Evlenme niyeti olsaydı, ‘eşini yanında tut’ der miydi?  (s. 258) Hz Aişe, “Eğer peygamber kendisine vahyedilen şeylerden birisini gizleseydi, bu ayeti gizlerdi” demiştir. (İbni Kesir, II, 3/ 150)

Batı, kadını getirdiği konuma hiç bakmaksızın, İslam’ın kadını aşağıladığı ezberini bugün dahi dillendirmektedir. (s. 261) “Kadını modernleştirmek rahat ettirecek” diye vaat etmiştiniz, feminist zihniyetin kadına verdiği zararı ve kapitalist sistemin kadını nasıl objeleştirdiğine bakalım. (s. 262) Modern dünya toplumlara bütün kötülükleri algı yöntemi ile kabul ettirmektedir. İslam, kadını, küçükken diri diri gömülen, alınıp satılan, köle muamelesi gören, zorla varis olunan, sapkınlıklarda aracı olarak kullanılan (İbni el Hatim, Tefsiru’l Kur’an’ül Azim, III/902; İbni Kesir, Tefsir, II/239 ) bir ortamdan çekip almış ve ona yaratılış amacına uygun bir misyon yüklemiştir. (s. 263) Kadın serkeşlerin sataşmalarına maruz kalmaması için cilbap giymeliydi. Medyanın özgürlükten anladığı şey kendi havuzuna para akıtma projesine hizmet edecek her şeydi. İslam’ın getirdiği kadına ulaşılmazlık hükümlerini kaldırmak istediler. (s. 264) Anneliği kölelik olarak niteleyenler, kendi çocuklarını ihmal ederek, kreşte başkalarının çocuklarına ders vermesini yere göğe sığdıramadılar. Kocasına hizmet esirlik, patronunun bin türlü nazına katlanmak hürriyet idi.  (s. 265) Kadınlara özgürlük dendikçe aileler tarumar oldu. Mahkemeler boşanma davalarına yetişemez oldu. Zina yaygınlık kazandı. Medya organları toplum fertlerine yatak sahnelerini izletip buna teşvik ettiler. (s. 268) İslamî hükümlerin tamamı insanın dünya ve ahiretini düzenlemeye yöneliktir. Günümüz modern kadını, giysisinden yaşam tarzına, bütünüyle İslam dışı mihrakların yönlendirmesi altındadır. Fakat o, bu yönlendirmeyi medyanın süslü göstermesiyle çağa ayak uydurmak olarak benimsemiştir. (s. 269) Kapitalist anlayışın hedeflerinin temelinde para kazanmak vardır. Bu zihniyet, bütün kainatı paraya ulaşabilme aracı olarak görür. Basın kadını tüketime teşvik etmek ve erkekleri de onlara meylettirmek amaçlarını güder. (s. 272) Kapitalist zihniyet, kadını sürekli olarak kendini beğendirme hissiyatına yönlendirmektedir. Moda aracılığı ile gönüllü ve zorunlu bir köle haline getirilen kadını, kendine rol model olarak gösterilen güzellik seviyesini yakalayabilmek için ihtiyacı olmayan şeyleri tüketmeye de adeta zorlanmaktadır. Kapitalist anlayışın dişilikle ilgili söylemi, moda, kozmetik, giyim ve beden endüstrisinin üzerine yoğunlaştı görülmektedir. (s. 273) İlgili ilgisiz her şeyin reklamında kadın figürünü görmek mümkündür, buna erkek ürünleri de dahildir. Cinsellik üzerine kurulmuş reklamların sonucu taciz vakaları artmaktadır. Reklamlarda aşırı kadın sömürüsüne dönüşen cinsellik katkılı gösteriler, kadını bir cinsel objeye indirgemektedir. (s. 274) Günümüz dünyasında kadın teşhir aracı olarak görülmektedir, bunu gizleyebilmek adına içinde ‘özgürlüğüne’ sıkça vurgu yapılmaktadır. Kadını İslam’ın istediği çizgiye getirdiğimizde, ortada ne kadın ticareti, ne reklam sektörü, ne bar-kafe kazancı, ne de medya kanallarının reyting çıkarcılığı kalmaktadır. (s. 275)

Kadın erkek eşit midir? Fiziksel yapısından ses tonuna, Duygu dünyasından düşünce alemine, sahip olduğu fiziksel gücünden suret ve şekline kadar birçok noktada erkeklerden farklı olan kadının, sosyal hayatta kendisine yüklenen misyon açısından erkeklerle eşit olması hangi mantığa sığar? Allah’ın her birine ayrı meziyet ve sorumluluk vermiştir. Allah onlar için fıtratlarına uygun olan şeylerle onları mesul tutmuştur. (s. 276) Kadın ve erkeğin birbirlerinin tamamlayıcılarıdır. Eşitlikte adalet yoktur fakat adalet de eşitlik vardır. (s. 277)

Kur’an kadınlar için tarla diyerek onlara hakaret mi ediyor? Ayette kadınların tarla olması değil, kocalara hitaben ‘kadınlarınızın tarla olması’ mevzusu bahsedilmektedir. Bu iki durum arasında fark vardır. Ayet, Yahudilerin kadınlar hakkındaki (sapıkça cinsel ilişki ile alakalı) yanlış bir inancını düzeltmek maksadıyla inmiştir. Kocaların hanımlarının ön yoldan olmak şartı ile yapılan cinsi münasebetin her türlü serbest olduğunu ortaya koymuştur. Kur’an bu noktada bir teşbih benzetme yapmıştır. Kur’an, hangi nedenle amaçla teşbihi kullanmıştır, Kur’an hangi maksatla kocaların eşleri olan hanımları tarlaya benzetmektedir? (s. 280) Cinsi münasebet gibi mahrem bir hükmü açık ifadelerle değil de, teşbih içeren üstü kapalı anlatımlarla açıklamaktadır. Burada kadının tarlaya değil “kadının çocuğu dünyaya getirmeye vesile olma durumu tarlaya benzetilmektedir.” Başka bir teşbihte de Kur’an, karı kocanın birbirlerine elbise olduğunu (Bakara, 187) ifade etmektedir. (s. 281) Kur’an-ı Kerim eşlerin cinsel anlamdaki birlikteliklerini ‘dokunmak’ olarak ifade etmesi de bu üslubun bir diğer misalidir. (s. 282)

Kur’an hak kitap mıdır? Müşrikler, Kur’an’ın bir şair sözü olduğunu, Hz Peygamber uydurduğunu, onu bir beşerden öğrendiği iddia etmişlerdir. (s. 284) Sahabe, Kur’an ın cem edilme sürecinde sadece hafızalarına ve kendi Mushaflarına İtimat etmemiş, bilakis toplu bir çalışma ile bunu gerçekleştirmişlerdir. (s. 286) Ayetler Peygamber Efendimiz tarafından namazlarda okunuyordu. Kur’an’ın gelecekten haber vermesi Bizans’ın galip geleceğini, Bedir’de müşriklerinin yenileceğini, Mekke’nin fethedileceğini haber vermesi, Allah’ın katından geldiğini göstermektedir. (s. 288) Yasin suresi, 38. ayet: “Güneş kendi içini belirlenen yerde akar döner. İşte bu aziz ve Alim ona Allah’ın takdiridir.” Güneşin sabit durmadığı, bilakis hareket halinde olduğu açıkça söylenmektedir. (s. 290) Hicr suresi, 22. ayet: “Biz Rüzgarı aşılayıcı olarak gönderdik.” Rüzgarlar bitki tozlarını taşımaktadır, bulutların oluşması rüzgarların aşılamasına bağlıdır. (s. 292) Kur’an-ı Kerim 49 yerde akıldan bahsetmekte ve bunların sadece biri müstesna tamamında muzari sıgasıyla kullanılmaktadır; aklı işlevleştirmeye çağırmaktadır. (s. 296)

Mesela Bir ordu ile birlikte kafirlerle Cihad ediyorsunuz, namaz diye de bir ibadet var, beşerin aklına soracak olsak namaz sorumluluğunun düşeceğini, zaten ibadet yapıldığını, İslam’da canı tehlikeye atmanın yasak olduğunu söyleyecektir. Ancak vahye baktığımızda, ordu ikiye bölünecek ve namaz hem de cemaatle ifa edilecektir. Deizm adı altında çalışmalar, faaliyetleri yürütenler, bizi herkesin kendi aklına göre hareket ettiği bir din anlayışına davet ediyorlar. Bugün kim tuttuğu yolun ve yaptığı işlerin yanlış olduğu kanaatini taşıyor ki? (s. 301) Hatta insanlar yaptıkları çirkin işleri kendi akıllarınca makul bir zemine de oturtmuş olabilmektedirler. Makuliyetin ölçüsünü kim belirleyecek? Aklın sahih ve salim bir akıl olabilmesi vahyin çizdiği çerçeve içinde kalması ve ona gösterdiği istikamet çizgisini aşmamasına bağlıdır. Vahiy destekli olmayan akıl Şeytan, nefis ve hevanın kontrolüne girip bütün ölçüleri birbirine karıştıracaktır. (s. 302) Salt akıl, hakikati bulmada yetersizdir ve asla tek merci olamaz. (s. 297) Akıl ile kalp beraber hareket ettiğinde hakikate ulaşmak mümkün olacaktır. Kur’an’ın kastettiği şey akıl nakil dengesinin gerektiği şekilde kurulmasıdır. (s. 298) Kur’an ‘lüb’ akıldan bahseder, ‘tertemiz akıl.’ Akıl, hak ile batılın arasını ayırma aracıdır. (s. 299)

Kur’an’da bilim var mı? Kur’an bir bilim kitabı değildir. Kur’an-ı Kerim insanlara, dünya ve ahiretini kurtaracak hakikatleri, yaşama gayelerini öğretmek için nazil olmuş bir kitaptır.(s. 303) Batı bugün teknoloji noktasında ilerlemesini, ateizm propagandasına çevirmiştir. Bilimsel tefsir, vahyi bilimin kriterlerine uyarlama çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilim sürekli kendini yalanlayıp yenileyen bir alandır. (s. 306)

Güneş balçıkta mı batmaktadır? İslam alimleri, ayette geçen ifadenin gerçek anlamda kullanılmadığını zaten ifade etmişlerdir. Ayette, ‘Güneşin yanında bir kavim buldu’ denilmektedir. Güneşin yanında bir topluluk olmadığı zaten bilinen bir husustur. Bu durum tıpkı, denizde yolculuk eden kişinin güneşi, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. (Fahrettin Razi, Mefatih’ül-Gayb, XXI/495) Alimler Kur’an’da yer alan bazı ifadelerin mecazi mana taşıdığını, gerçek anlamanın kastedilmediğini beyan etmişlerdir. Ayette de, “Güneş Kara balçıkta batıyordu denmemiş,  bilakis “Zülkarneyn güneşi kara balçık’ta batarken gördü” denmiştir. (Ebu Said Abdullah Kadı el- Beyzavi, Envaru’t-Tenzil, III/291)

Kur’an’daki tekrarların sebebi nedir? Kur’an-ı Kerim’de bazı kıssaların cümle veya kelimelerin tekrar edildiği hepimizin bildiği bir husustur. İnsanın bilmediği şeye düşman olduğu inkar edilemez bir gerçektir. (s. 311) Tekrar, edebi açıdan pekiştirme amacıyla getirilen bir sanattır. (s. 312)

Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün ayeti ne anlama gelmektedir? Ayetin niçin indiğini, kimlerden bahsettiğini anlam çerçevesinin ne olduğunu bilmeyen bir kişinin bu ayetten müşrik avına çıkılması gerektiğini anlamaması için hiçbir sebep yoktur. Ayet Resulullah ile anlaşma yapıp da bu anlaşmaya uymayan Müşrikler hakkında inmiştir. (İbnül Cevzi, Zâdü’l-Mesir, II/230)  Ayette kastedilen Müşrikler, sözlerini bozan ve anlaşmaya rivayet etmemiş olan müşriklerdir. (Ebu Suud, İrşadü’l-Akli’s-Selim, IV/43) İslam tarihi boyunca hiçbir halifenin böyle bir uygulamasının olmaması bir yana şayet ayet böyle anlaşılsaydı tarihte İslam ile yönetilmiş devletlerde sokaklarda müşrik aranmış olması lazım gelirdi. (s. 317)

Gayrimüslim ülkelerde doğanların suçu ne, haksızlık değil mi? Soran kişi, insanı Allah katında mesul tutan şeyin “kafir beldesinin doğmak” olduğunu düşünmektedirler. (s. 319) “Ümmette uyanıncaya kadar uyuyan, akıllanıncaya kadar deli ve buluğa erinceye kadar çocuk mesul tutulmamaktadır.” (Hakim, el Müstedrek, No: 8170) “Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz” (İsra Suresi, 15. ayet) İnsan hidayetini de sapkınlığını da kendisi tercih etmiş oluyor. (s. 322) Allah her iki kulunu da hakkı kabul edebilecek fıtratta yaratmış, her iki kuluna akıl vermiş ve her iki kuluna da peygamber göndermiştir. Her iki coğrafyada doğmuş olan kul da bu hususlarda eşittirler. (s. 323) “Allah her şahsi, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (Bakara suresi, 286.ayet)

Ya Ateistler doğruysa? Ne kaybetmiş olacağız? İnancı sayesinde sağlığını elinden alacak azgın istekleri ile mücadele ediyor, mazluma el uzatıp zalimin karşısında yer alıyor. Kader itikadı sayesinde manevi dünyası daha sağlam oluyor. Daha sağlam bir psikoloji ile bu hayatın zorlukları ile mücadele edebiliyor. Yani bu esaslara inanmayan bir insana nispetle çok daha iç huzuru olan bir şekilde hayat sürüyor. Ateist teori açısından bakınca, yok olup gideceğimiz bir hayat niçin alabildiğince pervasızca yaşamayacaksınız ki? (s. 328) Dirileceğine inanarak hayatını nezih şekilde yaşamayan hiçbir Müslüman öldükten sonra diriltilmemiş olsa ne kaybedecek? Ancak, ya Müslümanların dillendirdikleri gerçek doğruysa? Dehşet bir azap? Hem de ebedi… Yani sonu yok. Tek başınasınız ve yapayal mısınız? (s. 329).

 Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın

 

Aklın cinneti Deizm

Arif gönüller her saniye değişen muazzam tablolara hayranlığını hiç kaybetmeden nazar ederler. Bir hak dostu der ki, “Cenabı Allah, zuhurunun şiddetinden gaibdir.” (s. 9)

Ateizm nedir? İnsanın tefekkür dünyasını nefsin heva ve heveslerine ipotek etmesidir, dümeni bozuk bir gemi gibi yaşamaktır, nefsinin uzaktan kumandalı bir robotu olmaktır, ömrünü markaların ve gelgeç sevdaların peşinde tüketmektir. (s. 14) Hayvanlar bile bir gaye ile yaratıldığına göre, insan başıboş gayesiz ve gayretsiz bir yaşayış için mi halk edilmiştir? (s. 17, 58, 190) Sanattan sanatkâra varamamak aklın cinneti değil de nedir? İnsanlar sömürmediği takdirde yeryüzünde açlık diye bir şey söz konusu olmaz, hele israf ve lüks kalksa yeter de artar bile. (s. 18) Bu kâinat kitabının hikmet yüklü satırlarını hakkıyla okuyanlara ne mutlu. (s. 19) Papa Francisco: “Bizim Mukaddes metinlere yaptığımız gibi Müslümanların da Kur’an üzerinde eleştirili bir şekilde çalışmaları onlar hakkında iyi olur, tarihi ve tenkiti yorum yöntemi onların gelişmelerine yardımcı olacaktır.” diyerek kendi düştükleri duruma bizim de düşmemizi istemektedir. (s. 22) Komünizm ve sosyalizm, partili bir azınlığa hizmet etti; kapitalizm ve liberalizm ise tröstler ve kartellere. (s. 25) Deistlerin dinlere karşı ithamlarında ateistlerinkinden hiçbir fark yoktur. (s. 28)

İslam akıl dışı değil, akıl üstüdür. (s. 35) İmansızlık hayat sermayesini fani arzular karşılığında tüketen ebedi bir iflastadır. (s. 36) “Hayat felsefem bu”, “istediğim şekilde inanırım” gibi kelimeler, “Bu da bizim dinimiz” anlamına gelmektedir. (s. 37) Batıda birçok ilim adamı Hristiyanlığın akıl dışlılığı karşısında dinden soğudu ve bu da deizme neden oldu. (s. 38) Hz. Adem’in de, Musa’nın da, İsa’nın da tebliğ ettiği din İslam’dır. (s. 39) Trilyonlarca varlığın rızkını kim tedarik ediyor? (s. 40) Tarih incelendiğinde bilim ve icatlar sahasında Müslümanların büyük hizmetleri görülecektir. Maalesef batıya karşı aşağılık kompleksiyle kaleme alınan ilme dair eserlerde bunlardan hiçbir şekilde bahsedilmez. Bu inkar batının nankörlüğünün tezahürüdür. Doğu için ise aşağılık kompleksinin neticesidir. (s. 44) Batı ulaştığı ilerlemeyi Müslümanlara borçludur. (Fuat Sezgin, İslam’da bilim ve teknik I/163-166)

Oryantalizm gibi deizmin de izlerini cahiliye Müşrik Araplarında görmek mümkündür. Cahiliye Arapları, “Allah var fakat o peygamber göndermemiştir.” diyorlardı. (s. 46)

Deizm yaratıcıyı kabul ediyormuş gibi yapıyor fakat hiç mevcut değilmiş gibi yaşamaktır. Bu adeta ölü bir put ve hayali bir tanrı tasavvurudur. (s. 48) Hak ve hukuk anlayışı olmayan bir put. (s. 49) Ateizm, deizm ve sekülerizm de acımasızlık, vahşet vardır. Endülüs’te, kafkasya’da, Bosna’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Myanmar’da bunları gördük ve hala görüyoruz. (s. 51)

Siz, “Yarın ya oksijen azalırsa, oksijensiz kalırsam!” diye yanında oksijen tüpü ile gezen birini gördünüz mü? Bu güven ilahi kudrete itimat değil midir?  (s. 52)  Deizm çeşitleri olmakla birlikte hepsinin özeti, ‘benim hiçbir arzuma din karışmasın’ şeklinde özetlenebilir. Ahiret olmasaydı, dünyaya gelişinde bir mantığı olmazdı. (s. 54) Kapitalist dünyada merhamet kazınmış, hodgam bir vahşet devreye girmiştir.  (s. 55)

Din akla göre olsaydı, her akla göre bir din zuhur ederdi. Bütün filozofların birbirini tekzip etmesi bunun göstergesidir. (s. 57) Bugün bir kültür istilası vardır, nefisler şehevi arzuların kölesi haline geliyor, ruhlardaki tatminsizlik insanlığı buhranlara sürüklüyor, insanlara ahiretsiz bir dünya anlayışı telkin ediliyor. Hayvanların bile bir yaratılış gayesi vardır. (s. 58) “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyamet, 36) Roger Garaudy, “Maalesef İslam dünyasına Ebu Hanife’nin hukuk mantalitesini ben öğretiyorum, hâlbuki ben yeni Müslümanım, siz hasta olan batıyı taklit ediyorsunuz. Hiç sağlam insan hastayı taklit eder mi?” demektedir.  (s. 60) Pavlos, “siz teslise inanın gerisini bırakın. Ahkam/kanun çıkarma işi Sezar’a aittir.” dedi. (s. 61) 431’de yapılan Efes konsilinde hazreti Meryem’e, ‘Tanrı doğuran’ sıfatı verildi. 787’de yapılan ikinci İznik konsilinde ikonlara tapmanın günah olmadığı kararı verildi.  (s. 62) Ortodoks Hristiyanlar ilk 7 konsili, Katolik Hristiyanlar toplam 21 konsili kabul ederler. (s. 63) Hadisi şeriflere güvenmeyeceksek, Kur’an’ın bugünü bağladığını kabul edeceksek geriye ne kalır? Tabii ki deizm! (s. 65) İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadığı gibi inanmaya başlarlar. (s. 66) İmam-ı Gazali, “Fasıklarla beraberlik zamanla zihni beraberliğe, bir müddet sonra kalbi beraberliğe götürür.” der. (s. 67) “Rabbimiz zahirdir, bu zuhur sıfatları itibariyle aşikârdır.” (s. 79)

Kainat bir iman laboratuvarıdır, inanmamak için kör olmak lazımdır. (s. 579) Descartes, “İnsanın zihnindeki en mükemmel varlık fikrinin yokluğu düşünülemez. Bu da başka bir delil olmasa dahi Allah’ın varlığını ispat eder.” der. (s. 81) Cenabı Hak, nice isyanlarına rağmen inkarcıların bile rızkını kesmez. (s. 106) “Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 44; Ali İmran, 117; Nahl, 33) “İnsan olmak benim tercihim değil” diyen bir kişiye sormalı, “varlığını, o aklını, haysiyetini” bir solucanla, bir fareyle değişir misin? Tercihin miymiş değil miymiş? (s. 111) İnsan ‘sıfır sermaye’ ile yoktan var edilip dünyaya gönderiliyor, sahip olduğu her şeyi tamamen bir lütf-i ilahi. (s. 112) Cenabı Hak, “sen bir hiçtin, seni ben yarattım” buyuruyor. Bir hiç, sonsuz kudret karşısında ne ifade eder? (s. 114) Unutma, Allah’ın sana ihtiyacı yok, seni faziletli bir kul haline getirerek cennetlerinde ağırlamak istiyor. (s. 116) Ey insan! Yokluğu mu cenneti mi tercih edersin? (s. 117) Kul mühürlemedikçe yüce Allah kulunun kalbini mühürler mi? Nankörlük, zulüm, günah, yalancılık gibi kötü özelliklere ısrarla devam edenlerin kalpleri mühürlenmektedir. (s. 118) Ey ölümden korkup kaçan. İşin aslı sen kendi günahlarından korkuyorsun. (s. 120) Ölüm aynasında görüp ürktüğün kendi çirkin yüzündür. Yaşlanmak, kuvvetin azalmaya başlaması, ölmek. Esas hayatın ahiret olduğunu anlatan birer ipucudur. (s. 121) Eşitlik her zaman adalet değildir. Cenab-ı Hakk’ın muhakemesi ve hesabı her bir ferde özeldir. “Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (Bakara, 286) Herkes kendi bulunduğu şartlara göre imtihan olmaktadır. (s. 123) Kabe bir istikamet noktasıdır. (s. 131) Hz Adem’e secde, Allah’a ifa edilecek secdenin bir işareti, bir merkezî noktası olması durumudur. Kâbe içinde vaziyet aynıdır, Allah’a gerçekleştirilen secdenin istikamet noktasıdır. Kâbe birliği sembolize eder. (s. 132) Zekât, infak, sadaka, filtre, vakıf, kefaret ve benzeri ibadetlerle zenginden fakire doğru maddi akış sağlayan ve bunu ibadet niyeti ile gerçekleştiren İslam’dan başka bir nizam var mıdır? (s. 134) Bazı âlimler mucizelerin insan için ilim ve teknik bahsinde bir ufuk çizdiğini söylemişlerdir. (s. 136) İslamiyet’te erkek ve kadın eşit değil,  adalet dengesi içindedir. (s. 139) Kadın ve erkek yaratılışta ve fıtratta eşit değildir. Birbirlerini tamamlar vaziyettedir. (s. 140) İslam yaratılışta var olan farklılığı kadın ve erkeğin hak ve vazifelerine yansıtmıştır. (s. 141) Hz Ayşe validemizin 300 kadar talebesi olmuştur. Osmanlı’da kadınlar tarafından kurulan binlerce vakıf vardır. (s. 142) Endülüs Müslümanlarına ağır zulüm ve işkenceleriyle bilinen Kastilya kraliçesi İsabella, tarihe ‘Kirli İzabella’ diye geçmiştir. Çünkü yıkanmak ve temizlenmek dünyaya değer vermektir onun nazarında. Ömrü boyunca sadece iki kez yıkanmıştır. (s. 149) Hollanda gibi bazı ülkelerde kilise iki erkeğin nikahını kıyıyor. (s. 150) Kaparot ayininde Yahudi kişi bir tavuğu başının üzerinde üç kere döndürür, böylece günahları o hayvana geçer, sonra o hayvanı keserek günahlarını yok etmiş olur. (s. 151) Hristiyanlıkta da, ruhban sınıfı günahları çıkartmaktadır. (s. 152) İslam’da günahları affeden sadece Allah’u Teâlâ’dır. Son nefese kadar Allah’a istiğfar ve ilticaya devam edilir. (s. 153) Din yaratılış gayesini idrak etmemizi sağlar, kundak ile kefen arasını tanzim eder. (s. 157) İslam, barışı esası almıştır. Ancak fitne ve zulümlere mani olmak için savaşı da onaylamıştır. Fakat ona da hak ve hukuk kuralları getirmiştir. (s. 164) İnsaf ile tarihi gözden geçirenler, Müslümanların savaş hukukuna uyduğunu, fethedilen bölgelerdeki halkın sevincini, din ve vicdan hürriyetini, yaşanan huzur ve saadeti inkar edemez. (s. 165) Kapitalist, sosyalist, faşist ve Siyonistler dünyayı kan gölüne dönüştürmüşlerdir. Dünya Savaşının en ufak bir dini sebebi var mıdır? Hitler’in, Missolini’nin herhangi bir dini gayesi var mıydı? Stalin’in bir dini var mıydı? Atom bombasını dindarlar değil, demokrasi, insan hakları gibi mefhumları dava eden ülkeler kullanmışlardır. (s. 168)  Kişilerin şahsiyetlerini aşağılamak doğru değildir, nefisleri tahrik ile hakikatin nuru gönle doğmaz.  (s. 179) Peygamberimiz panayırlarda, Hac zamanlarında, Taif’in çileli yollarında daima müşriklerle muhatap oldu ve onlara İslam’a anlattı. Haliyle, söylemleri ve her şeyiyle daima tebliğde bulundu. (s. 181)

Cevap bekleyen sorular: Senin diğer canlılardan farklılığını hissedebiliyor musun, her şey öylesine de rastgele mi, sayısız varlığın birbirinden farklı katrilyonlarca rızkını kim tedarik ediyor? Bir sahnede iki farklı piyes oynasa birbirine karışıyor; Bak bu alem sahnesine milyarlarca piyes aynı yerde oynanıyor. Yazın sulu karpuz, kışın C vitaminli portakalı kim yaratıyor? Kar kalktığında cesetler manzarasıyla karşılaşmıyoruz, bunu ayarlayan kimdir? ‘Antropik prensip’ kimin eseridir? (s. 182-183) Varlığın mana ve gayesini bildirmeyen bir eğitimden tatmin olabiliyor musun? (s. 184) Deizm ölüm için, ölümden sonrası için ne söyleyebilir? Adaletin yerini bulmadığı haksızlıklar öylece kalmalı mı, yoksa bir gün hak yerini bulmalı mı? (s. 185) Hak din olmadan ahlak olur mu? Akla dayalı ahlakta insanlığın ittifak etmesi mümkün müdür? Hani kapitalistlerin vaad ettiği bolluk, huzur? Kapitalizm ve komünizmden insanların en ufak bir umudu kaldı mı? (s. 186) Kürtaj kimilerine göre hak ve hürriyettir. Cinayeti haklı olarak gören bir ahlak kabul edilebilir mi? Cinsi sapkınlıklara hürriyet namına yol veren hatta teşvik eden akıl savunulabilir mi? Birleşmiş Milletler’de 5 vetocu ülke, kayırmak istediği ülkelerin zulmüne koruyucu oluyor. Bu idarecilerin hepsi materyalist, hümanist, kapitalist veya sosyalist zihniyet sahibidir. Çevre tahribatı, nesli tükenen canlılar, kitle imha silahları, sömürgeler; Bütün bunlar akıl ve bilim temelli dünyanın eseri değil midir? (s. 187) İnsanın taklidinden de aciz olduğu (Biyomimetri)  nice ilahi sanatlar var değil midir? Üç günlük dünya keyfi, ebedi bir ahireti yakmaya değer mi? (s. 188) Karalayıcı ifadeler gerçek bir bilgi sağlar mı? Allah’ın bizden istediği ibadet ve kaidelerin tamamının bizim lehimize, bizim faydamıza olduğunu biliyor musun? Ebedi hayat ile alakalı karar ve tercihlerinde yeterince düşündüğüne emin misin? Yoksa kalabalığa mı uyuyorsun? (s. 189) Hiçbir varlığın başıboş olmadığı bu alemde insanın başı boş bırakılacağını aklın ihtimal veriyor mu? Fizik kanunlarını kim koydu? (s. 190) Bir gün Rabbinin huzuruna getirildiğinde, onu inkar etmiş olmanın bir mazeretini bulabilecek misin? (s. 191)  Freud hayatın bütününden sadece bir yanına alıp, tamamı ondan ibaretmiş gibi yorum yapmıştır. İslam düşüncesi asla meseleleri tek taraftan ele almamıştır. İslam, hayatın her safhasını kuşatmıştır. (s. 197)  Ateist ve deistler sanatı sanatkâr kabul etmelerindeki çelişkiyi fark edememektedirler? Niçin yaratıldık, nereden geldik, nereye gidiyoruz, niçin? (s. 201)

  Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm

 

Yeni ateistlerin yanılgıları

Yeni Ateistler, İslam algısına zarar veren söylemlerini bilimsel renge boyayarak sunarlar. (s. 7) Günümüzde İslami gerçek yüzü ile tanıtmaya her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardır. (s. 8)

İslam farklı kültürlerde çeşitli renklerde hayat bulmuştur. Geleneksel din anlayışını esas kabul eden, mezhebî taassubu öne çıkarılan, batini yorumların esas alındığı din anlayışları ile dini birbirinden karıştırmamak gerekir. (s. 12) Batı kaynaklarında İslam aleyhinde gerçekte bağdaşmayan tahfif edici ifadelerin varlığı dikkat çekmektedir. (s. 14) Yunanca ‘theos’, Latince ‘deus’ sözcüklerinden türetilen ve ‘tanrıcılık’ anlamındaki teizm önüne olumsuzluk ‘a’ eki getirilerek ‘ateizm’ sözcüğü türetilmiştir. Ateizm Tanrı inancına karşı açık bir savaş olarak kendini gösterir. (s. 15) Richard Dawkins, Daniel Dennett, Sam Harris, Christopher Hitchens bilim adına dinlere büyük bir saldırı başlatmışlardır. (s. 17) Yeni ateistler teistlere kaba ve saldırgan davranış göstermekte, dine alternatif yaşam biçimi inşa etmede bilimi bir başvuru rehberi olarak takdim etmektedirler. (s. 18) Armstrong, ateistlerin teist olan muhataplarını aşağılayarak sohbete başladığını söyler. (s. 19) Dawkins, Einstein’ı ateist olarak lanse eder. Sam Harris ‘ister ılımlı ister fanatik olsun bütün dindarlara karşı hoşgörüsüz olmalıyız’ der. (s. 21) Fern Elsdon-Baker, yeni ateizme eleştiri getirdiği için, kendisi de bir ateist olmasına rağmen yeni ateistler tarafından ‘yobazlıkla’ suçlanır. (s. 22) Ateistler felsefi olan bir iddiayı öne sürmüş, bilim kisvesi altında kendi ideolojik fikirlerini savunmuşlardır. Bilim tarihini çarpıtırlar. (s. 23) Onların dünyasında şüpheye yer yoktur, her şey siyah beyazdır. Bu yazarlardan hiçbirisi hayatı destekleyen bir dünya görüşü sunmamıştır. (s. 24) Eski ateist Antony Flew, “Argümanlar beni, var olan; her yerde hazır olan ve Kadir olan bir varlığın olduğunu kabul etmeye götürdü.” der. (s. 25) Davkins’i, Prospect Dergisi ‘dogmatik’; akademisyen Terry Eagleton ‘donanımsız, yanlışlarla dolu kitapların sahibi, çarpıtmacı’ olarak nitelemiştir.  (s. 26)

Harris, Yahudi ve Hristiyanlığı İslam’dan daha mantıklı bir din olarak görür. O, “Biz İslam ile savaş halindeyiz. İslam’ın temelleri bizim için bir tehdittir. İslam’ın barışçıl bir din olduğu fikri tehlikeli bir fantazidir.” görüşündedir. Irak Savaşı’nı, “Medeni Batı toplumu tarafından İslam barbarlığını yenmek için başlayan asil bir haçlı seferi” olarak değerlendirir; “işkencenin ahlaki olduğunu” öne sürer. Yeni ateistlerden C. Hitchens ise, ‘dinlerin insanları ırkçılığa teşvik ettiğini’ savunur. (s. 28) İslamofobinin yayılmasında Ateistler öncü rol oynamışlardır. (s. 29)

Cihad, ‘Can, mal, namus, akıl ve dinin korunması için’ yapılan mücadeleye verilen isimdir. (s. 30) Din kaynaklı bilinen savaşlar dine değil başka çıkar ve menfaatlere dayalı olarak ortaya çıkmıştır. (s. 31) Savaşlar daha ziyade çıkar güç devşirme gibi niyetlere niyetlerle ortaya çıkar.  (s. 116) Yuhanna ed-Dımeşki ve Bizans kaynaklı söylenti ve hikâyeler Avrupa’nın İslam algısını belirlemiştir. Batıda Müslümanlar toplumlar dışlanmakta ve hor görülmektedir. Ateist öğretiler sahipleri ödüllerle desteklenmektedir. (s. 34) Harris Amerikalıların Afganistan’da yaptıklarının meşru olduğunu ifade eder. (s. 36) Halbuki Amerika’nın Irak, Afganistan müdahaleleri sonunda 1.24 milyon insan ölmüş ve 10.1 milyon insan evsiz yurtsuz kalmıştır. (s. 113)   İslamfobi batının tek düze ve homojenize bir İslam algısının sonucudur. (s. 38) Darwin agnostisizmi benimsemeyi tercih etmiştir. (s. 41) Hristiyan mezhepleri birer din haline gelmiştir. (s. 44) Hristiyanlar Hz peygamberi şiddet yanlısı olarak nitelerken, İslam hazreti İsa’yı bir peygamber olarak kabul eder. (s. 45) Ebubekir er-Razi tanrıya verdiği yer verdiği için ateist olarak nitelendirilmesi uygun değildir. (s. 48) Yeni ateistlere göre bilim dinin zıttı olduğu için bu ikisi bir arada olamaz. (s. 49) Dennett, ateistleri ‘parlak zekalı’ olarak tanımlarken dindarları ‘kalın kafalılar’ olarak etiketlemiştir. (s. 50) Tanrı inancına sahip olmak tabiattaki oluş ve durumların nasıllığını açıklamaya engel bir durum değildir. (s. 53) Henry Stubbe, ‘İslam dininin insan aklı ve tabiatına uygun olduğunu’ söylemiştir. (s. 54)

Yeni Ateistler, dinin insanları uyuşturup sürü haline getirdiğini söyler. (s. 61) Halbuki Kur’an-ı Kerim ‘düşünsünler diye bu kitabı sana indirdik’ buyurmaktadır. (Sad, 29) Yine Kur’an isra 36. ayette ‘bilmediğin şeyin ardına düşme’ der. Bakara 44. ayette ‘aklınızı kullanmıyor musunuz?’ diye sorar. Devamı için, ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazımıza bakılabilir.

İslam, düşünme yetilerini kaybettiren içki ve uyuşturucuyu kökten yasaklamıştır. (s. 63) Sürü psikolojisi de dinimiz tarafından eleştirilmiştir. Kur’an, “Ataların fikirlerinin eleştirilmeden kabul edilmesi reddetmiştir. (Bakara, 170) Gustave le Bone, ‘İslam medeniyetinin şanlı ve şerefli bir birikime sahip olduğunu’ ifade etmiştir. (s. 37) Franz Rosenthal,  “Şimdiki Batı uygarlığı da dâhil, bilgi kavramının toplum hayatında klasik dönem İslam’daki kadar büyük bir önem taşıdığı başka bir uygarlık mevcut olmamıştır.” demektedir. (s. 87)

Engels, ‘Doğanın diyalektiği’ adlı çalışmasında dinin bilim karşısında güç kaybedeceğini söyler. (s. 64) “Tanrının yok olduğunu konusunda mutlak bir bilgiye sahip olunamayacağını” kabul eden ve “fizik kanunlarının olduğundan çok az bile farklı olması halinde yeryüzünde yaşamını imkansız hale geleceğini” itiraf eden Dawkins, genlerin yüzlerce başka genlerle işbirliğini ‘rastgele bir sürüklenme’ ve ‘doğal seçilim sonucu’ olarak açıklamaktadır. (Dawkins, Tanrı yanılgısı, 81, 189, 254) İslam dinine göre evren tanrının yaratması sonucu meydana gelmiştir ve kâinatta geçerli kanunlar (Sünnetullah, Âdetullah) vardır. Bilim, düzen ve yasalardan hareketle sonuçlara ulaşmaktadır. Bilimsel sonuçlarının dine muhalif olması söz konusu olamaz. (s. 79) Ateist düşüncenin aydınlatamadığı pek çok konu vardır.  Mesela varoluşun nasıl meydana geldiği, tabiatın kendi kendine şekilsiz maddeden nasıl oluştuğu, insan inançları, düşünce gücü ve ahlaki değerlerin nasıl şekillendiği gibi. Ateist Harris bile bilimsel kuramların hatalı olabileceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır. (s. 81) Tanrı, tecrübe ettiğimiz fenomenler dünyasının sınırları ile kısıtlanamaz. (s. 84) Kur’an “Onlar Allah’ın yarattığı şeyler üzerine düşünmediler mi?” (Araf, 185) buyurur. Müslümanlar kendilerine özgü farklı yöntem ve sistemler geliştirmişlerdir. (s. 88) Kopernik ve Galileo gibi fizikçilerden daha önce Müslümanların güneş merkezli sistemi keşfettiklerini ve dünyanın yuvarlak olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar yaptıklarını bilmekteyiz. (s. 90) Dinin etkinliğinin olmadığı durumda insani olmak yerine ırkî, milli, sınıfsal, siyasi yaklaşımlar ön plana çıkar. (s. 92) Amerikalı felsefeci William Lane Craig, Harris’in “insanın mutluluğuna sebep olan fiillerin neden ahlaki olması gerektiği” görüşünü temellendiremediğini söylemektedir. Ateist olduğunu iddia eden topluluklarda daha güzel bir ahlaki hayat mevcut değildir. Zencilere yönelik ayrımcılığın nedeni bir din olabilir mi? Güçlü devletler tarafından sömürülen ülkelerde yaşayan insanların açlığa mahkûm edilmelerini hangi dini öğreti emretmiştir? (s. 95) Dawkins’in ateist olan Stalin ve Hitler’in bu kötülükleri ateist oldukları için gerçekleştirmediklerini söyler. Ancak ateistler, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde gerçekleşen her türlü eylemden İslam’ı sorumlu tutmaktadırlar. Ahlak kuralları tamamen insanların inisiyatifine bırakıldığında ahlaki öğretilerde birlik sağlamak zorlaşacak, hatta imkânsız hale gelecektir. (s. 96) Mesela Dawkins kürtaj, eşcinsellik ve hayvanlarla ilişkide bulunmak gibi ahlak açısından sakıncalı görülen bazı uygulamaların meşruiyetinden bahsetmektedir. (Dawkins, Tanrı yanılgısı, 262-265)

Tolstoy ve Dostoyevski gibi birçok düşünür tanrısız ahlakın mümkün olmadığını dile getirmek ihtiyacı hissetmiştir. (s. 97)  Din açık olarak kötülükleri reddeder. İyilikte bulunma, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma tutumları hakkında yapılan araştırmalar dindar insanların ateistlere kıyasla önde olduğunu göstermektedir. (s. 99)  Dinin dogmatik olduğu söyleyen yeni ateistlerin öfkeli, hoşgörüsüz, fanatik, radikal söylemlere sahip oldukları ve bu nedenle dogmatik olma vasfının aslında en çok onlara yakıştığı ifade edilmiştir. (s. 106)  Antony Flew, ömrünü ateizme adamış ve onu müdafaa etmek için pek çok kitap yazmış olmasına rağmen sonradan fikrini değiştirmiş ve ‘Yanılmışım Tanrı varmış’ adıyla yeni bir kitap yazmıştır. Kanada’nın matematikçiye Gary Miller Müslüman olmuştur. Francis Collins ve Alister Megrath gibi ateist düşünürler de tek ilah düşüncesine ulaşmışlardır. (s. 107) Yeni ateistler şiddetin en büyük kaynağının din olduğunu söyleyebilmişlerdir. (s. 111) Sosyal adaletin yok sayıldığı dünyada şiddetin öfkenin olması değil olmaması sürpriz olur. (s. 117) İçinde bulunduğumuz düzen, İslam öncesi Arap coğrafyasında cahiliye olarak tanımlanan toplum yapısı ile bazı yönlerden paralellik arz etmektedir. (s. 118) Dünyanın süper güçleri, Orta Doğu petrolünü ele geçirmek için bu ülkeler üzerinde türlü oyunlara başvurmaları, sebep oldukları yıkım ve sömürülerden kaynaklanan çatışmaların sorumluluğunu, sömürdükleri ülke insanlarının omuzlarına yüklemektedir. Terörist nitelemesi, gücü elinde bulunduran devletlerin kendi ideolojik amaçlarına karşı çıkan muhaliflerine yaptıkları bir yakıştırma olarak kabul edilmiştir. (s. 119)  

Kur’an öfkenin kontrol altında tutulmasını ve affetmeyi tavsiye etmekte, şefkat ve merhameti insanlara tavsiye etmektedir. (s. 124) “Sizin en hayırlınız ahlaken en üstün olanınızdır.” (Buhari, Menakıb, 23) buyrulur. İslam’a göre insanlar arasında tek üstünlük vesilesi takva sahibi olmaktır. (Hucurat,13; İbn Hanbel, V/236) Takva sahiplerinin özellikleri; iman eden, namazlarını kılan, zekat veren, yoksullara ve yetimlere yardım eden, öfkelerine sahip çıkan, bağışlayan, hanımlarına karşı hoşgörülü davranan, günahlardan af dileyen, sözlerini tutan, sabreden kimseler olarak Kur’an’da vasıflandırılmıştır. (s. 129) Dawkins, inançların insanlara zarar verdiğini iddia eder. (s. 135) Eğer din ateistlerin iddia ettiği gibi bir virüs ise, insanların bunu fark edip ondan kurtulmaya çalışması gerekir. Oysa tarih boyunca insanların çoğunun bir ilah ve din fikrine sahip olduğu görülmektedir. İslam dini tutuculuğu emretmez. (s. 136) Duyguları, enerjiyi görmek mümkün değildir. (s. 137) Evrende sadece bir düzenin varlığı değil, bu düzenin matematik verilere dayalı olarak kesin ispatları söz konusudur. Doğanın bu şekilde sistematik işleyen bir düzene kendi kendine kavuşması mümkün değildir. (s. 144)  Bir resmin kendinizi ressam olarak görmesi komik olur. Resim yapıcısından izler taşıyabilir, becerisi hakkında tanımaya yardımcı ipuçları verebilir. Ama bu eserin müessir olduğu anlamına gelmez. (s. 148) Russell, Freud, Hume, Demea, din duygusunun kaynağında insanlardaki çaresizlik ve sıkıntı işleri vardır görüşünderler. (s. 149) Aslında tam aksine korkunun imdadına yetişen şey Allah’a inancıdır. “Allah’tan ancak alim olanlar korkar.” (Fâtır, 28) ayeti bize korkunun Allah’a inanmanın sebebi değil sonucu olduğunu gösterir. İnsan neden gerçekte mevcut olmayan bir üstün güce yönelme duygusuyla mevcudiyet kazanmıştır? İnsanın korkularının onu inkâra götürmediğinden nasıl emin olunacaktır? (s. 151) Allah’ın Esmaü’l-Hüsna’sının içerisinde çok azının gazap yahut azap ifade ettiğini görürüz. (s. 152) Teistler, yeryüzüne kötülük getiren bir tanrıya mı inanırlar? Böyle olsaydı o zaman herkesin ondan uzaklaşması beklenirdi. (s. 154) Allah’a inanç insanın huzurlu ve erdemli bir hayat sürmesine vesile olur. (s. 153) Dinin emir, yasak ve tavsiyelerini, kendi şahsi menfaatleri ile çatıştığı durumda göz ardı edip geri plana itenler olabilmektedir. (s. 122) Din gibi, bilim sanat gibi unsurlar da kötüye kullanılabilmektedir. (s. 155) Tanrı kavramına inanmayan bir kişinin reddedecek bir şeyinin de olmaması gerekir, olmayan şey reddedilemez. (s. 156)  Kötü olarak nitelenen bir şey başka kimseler için iyi olarak ifade edilebilmektedir. (s. 164) Zararlı, çirkin ve kötü olarak değerlendirilen bazı varlıklar tabiatta çok önemli işlevleri yerine getirebilmektedir. (s. 165) Zararlı şeylerin ibret vesilesi olma, iyiliğe vesile olma gibi önemli faydaları da bulunmaktadır. (s. 171)  İslam düşüncesinde alem, Allah’ın dışındaki varlıklar şeklinde tanımlanır alem yaratılmıştır ve Allah’ın varlığına alametler teşkil etmektedir. (s. 172) Allah, insanı iyi ve kötü arasında ayrım yapabilecek donanıma sahip kılmıştır. Kötülük olmadan iyinin, çirkinlik olmadan da güzelin kıymetini bilmek mümkün değildir. (s. 180) Filozof Henri-louis Bergson, “ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplumlar bulmak mümkün olacaktır ancak dinsiz bir toplum asla” (s. 189); Mestrius Plutarchus, “dünyayı dolaşınız. Edebiyatsız, kanunsuz, servetsiz şehirler bulacaksınız fakat mabetsiz ve mabutsuz bir şehir bulamayacaksınız.” demektedir. (s. 190)  İnsanı inanan bir varlık yapan yaratılış kodlarıdır. (s. 191) İnsanın korkularına, endişe ve kendini güvende hissetme ihtiyacına en güzel karşılığı din vermektedir. (s. 194) Din varoluşsal sorulara ve kimlik inşasına katkı sağlar. (s. 198) Dinin önerdiği ahla,k akla ve vicdanı hapsedilen ve bu nedenle de herkeste farklı olan teorik ahlak değil tutarlı ve ihlaslı olmayı gerektiren pratik ahlaktır. (s. 202)  İnanç, ahlaki yaşayış için bir motivasyon sebebidir. (s. 203) Mesela hırsızlık yapmak ahlaki açıdan kötü bir davranıştır. Ancak bu dini açıdan kötü olmanın da ötesinde günah bir fiildir ve bu ayrı bir motivasyon kaynağıdır. (s. 204) Din özellikle belli sanat dallarının inkişafına başat bir role sahiptir. (s. 206) Din toplumu aynı düşünce ve davranışları benimseyerek ortak değerler etrafında toplanmasını sağlar. (s. 207) İslam dini insanları kabile, ırk, cinsiyet şeklinde bir takım ayrımlara tabi tutmaksızın üst bir ilke etrafında birleştirerek Hz peygamberin önderliğinde bir araya getirmeyi amaç edinmiştir. (s. 209) Dindeki ahiret inancı ölüm korkusunu önler, sorumluluk bilinci ile hareket eden insanın ahlaki gelişimine katkıda bulunur. (s. 213)  Ahiret inancı insandaki adalet duygusunu tatmin eden en güçlü inançtır. (s. 214) Ahiret inancı acı ve zorluklarla başa çıkmada önemli bir teselli kaynağı olarak işler görmektedir. (s. 216) İslam çevrenin bir emanet olduğu, gelecek nesillere en güzel şekilde aktarılması gerektiği düşüncesini hakim kılmakta, aşırı tüketim, israf, sömürü anlayışlarına karşı durmaktadır. (s. 219) Ateizm insanları amaçsızlığa, yokluğa ve hiçliğe mahkum etmektedir. Sadece yok olmak üzere hayat bulmuş olmak, cevapsız kalan pek çok soru yumağıyla birlikte yok olup gitmek büyük bir yıkım anlamına gelmektedir. (s. 215)  Yeni ateistler tarafından ileri sürülen iddiaların muhatabı büyük oranda Hristiyan dininin öğretileridir. (s. 222) Yeni ateizm bir ideoloji olarak değerlendirilmeye daha müsaittir. Ateistler alternatif görüşlere hakaret edip, kendi ideolojilerini hakikat diye insanlara zorla kabul ettirmeye çalışırlar. Ateist düşünce sadece inançlara değil aynı zamanda akla ve ahlaka da zarar vermektedir. Dolayısıyla ateizmi ahlaki ve insanı bir problem olarak da değerlendirmek gerekir. Din, bilim, felsefe birbirlerini tamamlayan alanlardır. (s. 223) İnsan ve kâinat yaratıcıya işaret eden ayetlerle doludur. Kur’an’da dikkat çekilen özellikler aslında günümüz insanlarının en fazla ihtiyaç duyduğu niteliklerdir. (s. 225)

  Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları

 

Ateist ve deistlere cevap, Ateist ve deistlere güvenmemenin 100 nedeni 

Çalışmaya küçük çaplı bir ateizm, deizm eleştirisi demek bile mümkün. Çalışma bizden, Hidayet yüce Allah’tan. (s. 11) Ateistler, dinin esaslarının tersini yapmayı özgürlük gibi sunuyorlar. Oysa ki, yaptıkları yeni bir inanç oluşturmaktan öteye gitmiyor. Her olaya negatif ve ön yargılı yaklaşıyorlar, doğruyu aramak yerine sürekli yanlış bulma peşinde koşuyorlar, bir takıntı içinde görünüyorlar. (s. 14) Ateistlerin Müslümanlara sordukları sorularla, Hıristiyan misyonerlerinin soruları arasındaki çarpıcı benzerlik, bu kimselerin nereden beslendikleri konusunda ciddi kuşkulara neden oluyor. (s. 15) Dogma haline getirdikleri birtakım bilimsel sonuçların her şeyi açıklayabileceğine inanıyorlar. (s. 16) Müminler güneş ve ay tutulmasında İki rekat namaz kılarlar, bu namaz, tutulmanın giderilmesi için değil sadece Allah’ın rızasını kazanmak için kılınır. (s. 17) Din ile bilimi birbirlerini tamamlar. ( s. 18)

Büyük patlamanın öncesine dair hiçbir açıklama yapamıyorlar. Bilim adına her şeyi sebep sonuç ilişkisi içerisinde açıklamaya çalışırken, diğer taraftan evrenin yoktan sebepsiz yere var olduğuna inanmamızı istiyorlar, fizik kurallarının nasıl oluştuğunu ve nasıl işlerlik kazandığını açıklayamıyorlar.  (s. 20)

Big Bang teorisinin ve entropi yasasının evrenin ezeli olduğu düşüncesini çürüttüğünü göremiyorlar. (s. 21) Hz Adem ve Havva’nın yaratılışını açıklanamaz buluyorlar. Canlı varlıkların cansız varlıklardan nasıl oluştuğunu açıklayamıyorlar, henüz DNA molekülünün nasıl oluştuğunu da bilmiyorlar. (s. 22) Evrim teorisini dogmalaştırıyorlar. (s. 23) Her tercümenin Kur’an’ın yorumu olduğunu bilmiyorlar, Tercüme eserler, akademik çalışmalarda bile ikinci el kaynak olarak görülür. (s. 24) Bilim var olan bir gerçeği açıklar, din ise var olan şeylerin yaratıcısını haber verir. (s. 25) Bilim rutin gerçekleşen yani süreklilik arz eden olaylarla ilgilenir. (s. 29) Evrendeki hakikatleri kavraması için Yüce Allah insanlara akıl ve düşünme melekesi vermiştir. Onlar geçmiş olanın demode olduğunu iddia ediyorlar fakat eski putperestlerin adetlerini ve alışkanlıklarını sahipleniyorlar. (s. 30)

“Kur’an kutuplarda namazdan bahsetmiyor” diyorlar, farklı kıtalardaki ve bölgelerdeki namazlardan da bahsetmez Kur’an, bahsetmesi de gerekmez. Yüce Allah insanı akıl vermiş kutuplarda yemek öğünlerini ve uyku saatlerini ayarlayan insan, namaz vakitlerini de en yakın bölgeye göre ayarlayabilirler.  (s. 31) Kur’an’ın evrendeki her şeyi ayet saydığını, insanları evreni araştırmaya çağırdığını görmezden geliyorlar. (s. 33)

Dünyada kurallara uymayanlar nasıl karşılık buluyorsa öte dünyada da, ilahi kurallara uymayanlar bunun karşılığını göreceklerdir. Toplumun kutsallarını, değerlerini aşağılamayı marifet sayıyorlar, halka tepeden bakıyorlar. (s. 34)

“1400 yıl öncesinin kanunları” diye akılları sıra İslam’ı küçümsüyorlar. Ama kendileri Sodom ve Gomora fuhuşunu, ‘cinsel ‘özgürlük’ adı altında savunuyorlar.  (s. 35) Ahlakı sadece taciz ve tecavüze indirgiyorlar. Halbuki, zina ve homoseksüellik en uç ahlaksızlık olması dolayısıyla İslam’da yasaklanmıştır.  Onlar, ahlaksızlığa götüren diğer fiilleri sakıncalı görmedikleri için taciz ve tecavüzün arttığını göremiyorlar. Nisa, 23. ayetinde yasaklanan evlilikler çerçevesinde sadece halalar ve teyzelerden bahsedildiğini, Ahzap, 50’de ise, evlenilmesi helal olan hala, ‘kızı’ ve teyze ‘kızından’ bahsedildiği ve arada bir çelişki olmadığını göremiyorlar. (s. 36) Bu tür evliliklerin ‘çağdaş hukukta da meşru olduğunu’ bilmiyorlar. Kur’an’ın kadına tarlaya benzetmesini anlayamıyorlar, benzetmede, kadının doğurganlık ve annelik yönüne dikkat çekilmektedir, kadın insanlığın devamının, toprak ise hayatın sürmesini sağlar. ‘Toprak ana’ deyiminin birçok kültürde olduğunu bilmiyorlar.  (s. 37)

Tarafsız ve önyargısız inceleyenler, İslam’ın getirdiği hukuk düzeninin kendi içinde adil ve hakkaniyetli olduğunu görürler. Bir hukuk sistemi kendi bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde ancak doğru ve hakkaniyetli bir yaklaşım sergilenmiş olunur. (s. 38) Kur’an’da hükümlerin sistem bütünlüğü içinde tutarlı ve adaleti sağlayıcı olduğunu kavrayamadıklarından, sistem içinde tek tek parçaları alıp, oradan eşitsizlik ve adaletsizlik çıkartmaya çalışıyorlar. (s. 44)

Örtüyü özgürlük karşıtı bir giyim tarzı olarak lanse ediyorlar. Halbuki belki de asıl örtünmek özgürlüktür. Nitekim pencerelere perde takılması, evde özgürce hareket etmek içindir. Modernite tek tipçi dayatmayla kültürü yozlaştırdı. (s. 39)

Kur’an’da hitap genel itibarıyla Eril (maskulin) kalıpla kullanılır. Onların mantığıyla, inkarcı zalim kadınların cehenneme girmeyeceği bile söylenebilir. (s. 40)

“Ahzab, 56. ayette, Allah Muhammed’e salat ediyor.” diyorlar. Salat kelimesinin her yerde namaz olduğunu zannediyorlar. Kur’an’da salat kavramının Allah’a nispetle kullanıldığında ‘rahmet ve bağışlama’; meleklerin nispetle kullanıldığında ‘dua’; Hz Peygamberin nispetle kullanıldığında da ‘dua ve bağışlama talebi’; müminlerin nispetle kullanıldığında da ‘dua ve namaz kılmak’ anlamında olduğunu bilmiyorlar. Alak suresinde, Ebu Cehil kafirliğinden vazgeçmezse cehennemde nasıl bir cezaya çarptırılacağının anlatıldığını kavrayamıyorlar. (s. 42) “Salat, yardım, destek anlamındadır. Allah sadece peygambere değil, kullarına da salat eder. Ahzab, 43. ayet: ” Allah ve melekleri karanlıklardan aydınlığa çıkmanız için size salat eder.” Yani, Allah bizimle mesajlaşır, varlığını hissettirir. Salat tek taraflı bir eylem olmadığı gibi, peygambere özel bir durum da değildir.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 147)

Kur’an bütün peygamberlerin peygamberlikte eşit olduğunu ama kendilerine verilen bazı özellikler bakımından aralarında farklılıkların bulunduğunu bildirir. (s. 43)

Peygamberin görevi Kur’an’da yer almayan ayrıntıları bildirmek ve uygulamaktır. Yani yüce Allah kitabı bir öğretmenle birlikte gönderir. Lat, Menat ve Uzza putlarının gerçek tanrı olmadığını ifade eden ayetleri, Necm 19-20, ‘Kur’an putları övüyor’ şeklinde çarpıtmaya uğraşıyorlar. (s. 44)

“Kur’an savaşa teşvik ediyor.” diyorlar. Hz Peygamberin “Savaş istemeyin ama, şayet kaçınılmaz olduysa sakın savaştan kaçmayın.” sözünü bilmiyorlar. İslam’da barış asıldır. Savaş geçici bir çözümdür. Bu bir insanın hastalığında tedavi olması veya ameliyat olması gibidir. (s. 45) Dünya vatandaşlığı adı altında, emperyalizmin, kapitalizmin iktidarına teslimiyeti özendiriyorlar. İslami savaşçı bir din gibi göstermeye çalışanlar, terör eylemlerini özgürlük savaşı gibi lanse ediyorlar. (s. 46)

Evrende iyi veya kötü ne varsa her şeyi Allah’ın yarattığını; ama insan bakımından kötü olan işlerin ‘insanın iradesiyle’ kazanıldığını bilmiyorlar. Allah insanı yaratmış ve ona özgür bir alan tanımıştır, ona yol göstermiş, belli ilkeler koymuştur. (s. 47) ‘Allah’ın hidayeti’ kulun istemesine bağlıdır. ‘Biz gidilecek yolu gösterdik, artık dileyen inanır dileyen inkar eder.” (İnsan, 3)

Ateistler hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olmasını arzu ediyorlar. (s. 48) Ahiret, mağdur ve mazlumların uğradıkları haksızlıkların gidereceği yerdir. Ahireti inkarın, dünyadaki kötülükleri teşvik edici olduğunu göremiyorlar. (s. 49) Cinsel özgürlük ve feminizm adı altında toplumun bozulduğunu ve  fuhşun, cinsel sapıklıkların ve bulaşıcı hastalıkların artığını göremiyorlar. (s. 50)

“Erkek olsun kadın olsun, kim bir mümin olarak güzel, faydalı ve dürüstçe işler yaparsa kesinlikle ona çok hoş bir hayat yaşatacağız.” (Nahl suresi, 97) Firavun’un eşine cennette köşk verilecektir. Hz Nuh’un, Hz Lut’un eşleri gibi olanların cehenneme atılacakları belirtilmektedir. Kur’an’da kişinin değeri, cinsiyetine göre değil, inancına ve yaptığı güzel işlere göredir.(s. 51)

Çağdaş dünyadaki kadınları ve hatta çocukları bir ticaret ve eğlence malzemesi olarak kullanan kölelik düzeni konusunda çözüm getirici bir fikir üretemiyorlar. Çağdaş dünyada hala renge ve etnik kökene göre ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı son hızıyla devam etmektedir. (s. 52)

Modern ruhçuların kuvvet bulması biraz da ateistlerin, insanların manevi ve ruhi taraflarını hırpalamaları yüzündendir. (s. 53) İnsandaki ebediyet duygusunu görmezden geliyorlar. (s. 54)

 Hep kötülükten şikayet ediyorlar ama kötülüğün nasıl ortadan kaldırılacağına dair uygulanabilir bir çözüm sunamıyorlar. (s. 55)

Din ile dindar arasındaki farkı kavrayamıyorlar, kötülük yapanlara yönelik sesleri cılız ama dindarların en küçük hatalarında vaveyla’ya başlıyorlar. Dine girmekle bütün hata ve kusurlardan sıyrılmış olunsa, dinlerin haram ve yasaklarının olmaması gerekirdi. Haramlar ve yasaklar işte bu hataları ve günahları önlemeye ve düzeltmeye yöneliktir, kişiler akıllarıyla ve iradeleriyle dinin emir ve yasaklarına uydukları takdirde, dürüst ve iyi kişiler olabilirler. Din yol gösterir, yolda gitmek kişilerin kendi ellerindedir. (s. 56)

Stalin ve Mussolin, Hitler gibi din düşmanı kişiler yüzünden 70 milyondan fazla insanın katledilmesini ve doğanın tahrip edilmesini hiç konuşmuyorlar. Ateistler, komünist ülkelerin neredeyse tamamının neden baskıcı birer diktatörlüğe dönüştüğünü izah edemiyorlar. (s. 57)  İlk 4 halife, seçimle iş başına gelmişlerdir. Bir ateist tecrübe olan Sovyetler Birliği’nin geride büyük bir insanlık sefaleti bırakarak çöküp gitmiştir. Bir köpek öldüğünde dünyayı ayağa kaldırıyorlar, öte yandan ‘bir köpeğe su vererek yaşatan kişinin cennete gireceğini’ müjdeleyen İslam peygamberine dil uzatmaktan da çekinmiyorlar. (s. 58)

Dünyanın en kanlı savaşı olan II. Dünya Savaşı’nın aktörleri ya ateist ya da dindar olmayan kişilerdi. Demek ki dinler devre dışı bırakıldığında insanlık daha iyiye gitmiyor, kurdukları bütün ideolojiler başarısız oldukça hırçınlaşıyorlar. (s. 59)

Doğadaki dengenin bozulmasının en büyük sebebinin, tanrıyı hayatından çıkaran insanın haz tutkusunun ve doyumsuzluğunun olduğunu göremiyorlar. Göremedikleri için Tanrı’ya inanmıyorlar ama dinlerin bir gün sonu gelecek türü asla göremeyecekleri ütopyaya inanıyorlar. (s. 60)

Tabiata hükmedeceklerini zannediyorlar. Basit virüslerle baş etmekten aciz kaldıklarını gerçeğini görmeye bir türlü yanaşmıyorlar. (s. 61) Dinlerin son bulacağı kehane nin hiç gerçekleşemeyeceğinden korkuyorlar. Hak ile görev ve özgürlük ile sorumluluk dengesini bir türlü tutturamıyorlar, her aykırılığı özgünlük ve özgürlük sanıyorlar. Bütün hakların kendilerine, sorumluluklarınsa başkalarına ait olduğunu zannediyorlar. (s. 62) Çıplaklığı ilericilik, giyinmeyi gericilik sayıyorlar, kendi kıyafetlerine saygı beklerken başkalarının kıyafetlerine saygısızlık ediyorlar. Dindeki ibadetleri anlamsız görüyorlar ama çağdaşlık adı altında bir sürü ritüel (ruhçuluk vb.) uyduruyorlar. (s. 63) Evrendeki kanunları işleyişlerini keşfetmek ile o kanunları ve işleyişleri yaratıp ortaya koymanın farkını bir türlü kavrayamıyorlar. Saplantılı dogmatikliğe doğru evirildiklerini bir türlü fark edemiyorlar. (s. 64) 

 Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap

 

Ateistlerin dini: Naturalizm

“Evrende sadece bir düzenin varlığı değil, bu düzenin matematik verilere dayalı olarak kesin ispatları söz konusudur. Doğanın bu şekilde sistematik işleyen bir düzene kendi kendine kavuşması mümkün değildir.  Bir resmin kendinizi ressam olarak görmesi komik olur. Resim yapıcısından izler taşıyabilir, becerisi hakkında tanımaya yardımcı ipuçları verebilir. Ama bu eserin müessir olduğu anlamına gelmez.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 144, 148)

“Birçok materyalist kör determinizmi, Tanrı yerine koymaktadırlar.” (Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 85 ); Ruhun varlığına ve ölümden sonraya hayata inanmayan Mina Urgan, ‘Bir Dinozorun Gezileri’ isimli kitabında, tabiata bakışını ifade eden şu kelimeleri kullanır: ‘Kusursuz’, ‘ruhuma şifa verdiği kesin’, ‘doğanın bu mucizesi karşısında içim açılıyor.’ (s. 77) “Gökyüzünden yeryüzüne sular düşmesini her zaman bir çeşit mucize sayarım.” (s. 160) 

Dengeleri devam ettiren yasalar var, yasalar bir düzenin devam etmesinde ancak sebep olabilir, düzeni oluşturamazlar. Bir tasarımcıya ihtiyaç vardır, cümlelerin oluşabilmesi için belli kurallar var. Birisi sorsa cümleleri kim yazdı, dil kuralları diyebilir misiniz? (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 202) 

Bilim kitaplarında yer çekimi kanunları bulan Newton, suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimet’in isimleri geçer ama, bu kanunları koyan, uygulatan Allah’ın adına hiç rastlanmaz! “Allah yok, tabiat kuralları var” diyen ateistler şunu anlamamakta ısrar etmektedirler: Kanun iş yapmaz. Kanunların şuuru, gücü, iradesi, şefkati yoktur. Kanunları arkada uygulatan biri vardır! Ortada bir resim varsa o resmi kalem değil kalemi kullanan çizmiştir. Ama materyalistler resmi çizenin kalem olduğunda ısrarcıdırlar ve buna pozitivizm, rasyonalizm, bilim adını verirler! Bir insan parmakları ile klavyede yazı yazınca, naturelistlere göre yazıyı yazan parmaklardır ama teistlere göre, irade sahibi bir insan.

“Bu üründeki meyve suyu, doğal meyve ağaçlarının, o ağaçlara ‘kucak açan’ toprağın, ‘su veren’ yağmurun ve onlara ‘yaşam veren’ güneşin sayesinde üretildi. Doğa, ona ‘hak ettiği saygıyı’ göstermenin, ’emek harcamanın’ ve onu ‘sabırla beklemenin’ karşılığını bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini ‘sunarak’ verdi. …’nin lezzetinin kaynağı olan ‘doğaya sonsuz teşekkür’lerimizle” (Bir meyve suyunun üzerinde yer alan tanıtım yazısından) Doğa; ‘kucak açıp su ve yaşam veriyor, saygıyı hak ediyor, emek ve sabır istiyor, bize meyveler sunuyor. Doğa teşekkürü hak ediyor!’ En basit anlatımı ile tarladaki meyve ağaçlarına teşekkür eden ama çiftçiyi reddeden anlayış!

“Evrenin anlaşılabilir olduğu gerçeği bir mucizedir.” der Einstein. (Alice Calaprice, The Quotable Einstein, s. 197) Naturalizm açısından evrenin anlaşılabilir bir yapıda olmasını beklenir kılacak hiçbir unsur gözükmemektedir. Mantık açıdan evrende yasaların var olması zorunlu bir durum değildir. Natüralistlerin kabul ettiği haliyle, maddenin öz ve öz yapısı rasyonalite ile alakasız olduğu için, bu varlıktan rasyonaliteye uygun bir yapının sonradan ortaya çıkmasını beklemek için makul bir sebep yoktur. (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? s. 317)

Gündelik hayatımızda her şeyi önceden bilimsel anlamda çözerek hareket etmeyiz. Bilimle birlikte, felsefeye, sanata ve dini tecrübeye göre de hareket ederiz. (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 145) Evreni tesadüfle açıklayan bu akım günümüzde anlamını yitirmiştir. Evrenin hassas bir ayara bağlı muhteşem bir sisteme sahiptir. Evrenin kendi kendine var olması mümkün müdür? Hayır! Çünkü bir şeyin yaratıcı olabilmesi için önce kendisinin var olması gerekir.(Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 163, 165)

Materyalist politeizm tarikatı:  Neo-paganizm, tabiat, bilim, bir ideoloji veya putlaştırılan bir lider tarikatın adı; Comte, Darwin, new-ateist yazarlar vb. peygamber ve azizleri; Das kapital, Türlerin kökeni, Tanrı yanılgısı vb. kitaplarda kutsal metinleridir.

Naturalizm Çıkmazı

Naturalizm, özellikle 1969’dan itibaren daha fazla tartışılmaya başlanmıştır. Yeni ateist natüralistler, teizme eleştiriden çok saldırılar gerçekleştirmektedirler. (s.  9) Bu çalışmada biz felsefi natüralizmin, kendisini çürüten bir hipotez olduğunu savunuyoruz. Çünkü bugün çağdaş felsefe ve bilim yapma biçimi, ağırlıklı olarak, naturalizm aracı ile yapılır. (s.  10) Dawkins defalarca cevabı verilen şu soruyu sormaktadır, ‘tasarımcıyı kim tasarladı?’ (s.  14) Dawkins’e göre, zeka ve eğitim seviyesi yüksek olanların dindar olması mümkün değildir. Dawkins, ateistlere budala dediğini iddia ettiği Anselm’in küstah olduğunu savunurken, ateizmden deizme yönelen A. Flew’e ise ‘dönek’ (Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 81) demektedir. (s.  15)

Dawkins, dinin saldırgan bir düşmanı olmuştur. Tanrı inancını doğrudan doğruya tehlikeli bulan yeni ateist zümre, kendisine güvenebileceğimiz tek doğru bilgiyi bilimsel bilgi olarak görür. (s.  16) Pek çok filozof, tam gelişmiş bilimci natüralizmin teorik bir alternatifinin olmadığına inanmaktadır. (s. 21) Anglo-Amerikan felsefesinde teizm yükselişte, ateizm iniştedir. (s.  22) Auguste Comte’un, “Yıldızların hangi maddeden yapıldığını asla bilemeyeceğiz.” sözü, bilimin sınırlarını devamlı değiştiğini göstergesidir. (s. 25) Doğa (nature) Latince Natura (doğmak)’tan türetilmiştir. (s.  30)

Naturalizm, doğal olayları açıklamak için, doğaüstü nedenlere referansta bulunmadan, empirik bilimlerin metotlarına başvurmaktır. Naturalizm, var olan her şeyin sonuçta fiziksel bileşkelerden oluştuğu görüşüdür. (s.  32) Naturalizm, doğanın dışında hiçbir olgu ve olay kabul etmediği için varlığı açıklamada aşkın bir ilkeye başvurmaz. (s.  33) Çağdaş naturistler arasında ağır basan eğilme göre teizm yanlış veya tutarsızdır. Naturalist felsefeci Roy Woods Sellars, ‘Biz, doğaüstücülüğün natüralizmin antitezi olduğunu öne sürüyoruz.” der. Armstrong’a göre naturalizmi kabul etmek demek, tanrıyı reddetmektir. (s.  34) İslam felsefesinde çağdaş natüralizmin izlerini, Zekeriya er-Râzi ve İbni Ravendi’de görmekteyiz. Râzi, Tanrı, nefs, ruh gibi doğaüstü varlıkları kabul etmektedir. İbn Nedim’in beyanına göre er-Razi, peygamberliği inkar edenlere reddiye yazmıştır. Onun ‘et-tıbbu’r-Ruhani’ adlı eseri de, Razi’ye yapılan ithamlarla çelişmektedir. Ravendi’nin ise aslında, mümin bir kelamcı olduğu görülmektedir. (s.  36)

Natüralizmin de türleri vardır. (s. 41-57)

Metodolojik (epistemolojik) naturalizm: Bilimin, ateizm varsayılarak yürütülmesi gerektiğini ileri süren görüştür. Bilimi ‘koruyan’, ‘denetleyen’ bir üst yapı yapıdır yani, felsefedir. (s.  41) Pek çok bilim insanı metodolojik ve felsefi natüralizmi varsaymadan bilim yapmışlardır. (s.  42)

Felsefî (metafizik, ontolojik) naturalizm: ‘Her şey doğal varlıklardan oluşmuştur’, görüşüdür.  (s.  43) ‘Doğa bilimleri bize sadece doğru resmin doğru resmini vermez; aynı zamanda ‘tek doğru’ resmini verir’ görüşündedirler.. (s.  44)

Fizikalizm: “Her şeyi fizikseldir.” görüşüdür. (s. 45) Armstrong, fizikalizm ve materyalizmi natüralizmin bir türü olarak görür. (s.  47) Fizikalizm, materyalizmin popüler çağdaş bir versiyonudur. (s.  48) Ateizm, bir tür nihilizm olarak da adlandırılır. (s.  49) Naturalizm ateizmi gerektirir (s. 53, 56) fakat Ateizm natüralizmi gerektirmez. (s.  53) Natüralizmin ampirik bilimsel değil, felsefi bir görüş olduğu görülmektedir. (s.  55) Dawkins, ‘doğaüstü bütün ilahlara saldırdığını’ söyler. (s.  56) Natüralizmin en temel prensibi, teizmin yanlış olduğu iddiasıdır. (s.  57)

Anthony Flew, artık tanrıya inandığını deist olduğunu 2004 yılında ilan etmişti. “Hayatın kökeni konusunda son dönemde ortaya konulan çalışmalar, DNA incelemeleri, yaratıcı bir aklın fiiline işaret eder.” (s.  58) “Çok sayıda elementin muazzam karmaşıklığı ve bu elementlerin birlikte çalışma tarzlarının muazzam inceliği” bu sonuca ulaşmasına neden olur. DNA hakkında sonradan yapılan araştırmalar, Flew’u tanrının var olması gerektiği, DNA karmaşıklığının ancak bu tarz yüksek bir düzey bir akıl tarafından açıklanabilir hale geldiği sonucunu kabul etmeyen zorladığı görürür. Naturalizm, bize, evrenin varlığı için, tatmin edici bir neden sunmaz. (s.  59) “Herhangi bir şey kutsal mıdır? Bu dünya kutsaldır.” Daniel C. Dennett, Darwin’s  Dangerous Idea, s. 520) Neden Tanrı değilde evren kutsaldır? (s.  60)

Evrenin karmaşık yapısının bir açıklamaya ihtiyaç duyduğunu söylemek akla uygun bir iddiadır. Evrenin nasıl ortaya çıktığı, hayatın ve tarihin anlamı gibi pek çok konu, teiste göre ancak tanrının varlığı ile tam olarak aydınlatılabilir. (s. 62) Thomas Nagel, “ateizmin doğru olmasını arzu ediyorum ve tanıdığım bazı çok zeki ve bilgili insanların dindar inananlar olduğu gerçeği nedeniyle tedirgin oluyorum. Mesele şu ki tanrının olmamasını umut ediyorum.” (Nagel, The Last Word, s. 130)

Tanrı tarafından yaratılan fiziksel evren, tanrı nedeniyle, doğa yasaları yoluyla formüle edildiği biçimde işlemektedir. (s. 72) Bazı katı ateistler, örneğin parmaklarımın klavye üzerinde gerçekleşen hareketlerinin, katı bir biçimde, teleolojik (amaçlı, maksatlı) olmayan nedensel terimlerle tamamen açıklanabileceğini düşünürler. Oysa parmaklarımın hareketi bu çalışmanın ortaya çıkmasını sağlasa da, “amaç” çerçevesi içinde, parmaklarımın hareketinin indirgenemez teleolojik açıklamalara sahip “zihinsel nedenlere”, sonuç olarak dayandığını söylemek doğrudur. Öyle ise “seçim”in teleolojik bir savunması, bizi, naturalist iddianın dışına götürmektedir. (s. 74) Görme “amacını” yerine getirmek için bir mum yaptığınızı düşünün. Görme amacınız, elinizin hareketini üretmek için bir etkiye neden olmuştur ki, amaç gibi zihinsel, gayrimaddi, doğaüstü bir olay gerçek maddi dünyada bazı etkileri de bulunuyorsa, tanrı gibi gayrimaddi, doğaüstü bir varlığın amaç ya da niyeti doğada bazı etkilerin ortaya çıkmasını sağladığını ileri sürmek gayet akla uygun görüşlerdir. (s. 78) Naturalizme göre, kişinin beden yanında gayrimaddî bir zihne sahip olduğu görüşü olan dualizm yanlıştır. (s. 78) Descartes, maddi dünyayı bilim adamlarına, zihinsel dünyayı teologlara vermiştir. (s. 79)

Naturalist oldukça zorlu bir görev ile karşı karşıyadır. Tam olarak anlaşılmayan, gizemli bir “sözde varlığı” insanlardan arındırmak. (s. 83) John R. Searle, “Şaşırtan varsayım şu: “Siz” neşeleriniz, üzüntüleriniz, anılarınız, ihtiraslarınız, benlik ve özgür irade duygularınız ile aslında çok sayıda nöron ve bunlarla ilişkili moleküllerin bir arada davranışından ibaretsiniz. Alice bunu şöyle ifade edebilirdi: “Bir nöron destesinden başka bir şey değilsin.” (F. Crick, Şaşırtan varsayım, s. 3) Naturalizm, insanı ‘doğanın’ en üstün ürünü olarak gören, insanı yalnızca maddeci ve biyolojik bir çerçevede doğanın parçası olarak değerlendiren antropolojizmle de ilgilidir. (s. 87) Doğal bilimler, pek çok şeyin maddi terimlerle anlaşılabileceğini göstermiştir. Ancak zihin, bu çerçevede bize en azından iki problem verir: İlki bilinç, ikincisi düşüncenin “niyetliliği” (s. 88) Bilim naturalist felsefe için zihin durumları ile beyin durumları özdeştir. Oysa katı naturalist felsefecilerden Papineau’nun söylediği gibi,” fiziğin eksiksizliği olmaksızın zihin ile beyni özdeşleştirmek için zorlayıcı bir neden yoktur.”  (David Papineau, The Rise of Physicalism, s. 32)

Katı naturalist Crick, “Bilinç öyle bir konu ki, yola birkaç önyargıyla çıkılmaksızın bir yere varılamıyor.” (F. Crick, Şaşırtan varsayım, s. IV) diyerek bilincin gizemini açıkça çözemediğini itiraf eder. Naturalist strateji insanı bir nöron demeti olarak görür ve zihni bu fizik temele dayandırarak açıklamaya çalışır. “Bir dizi sinir hücresinin ayrıntıdaki davranışı olduğumuza inanmak kolay yutulur lokma değildir.” (Crick, Şaşırtan varsayım, s, 8) Bilinç ve düşüncenin “niyetliliği”,  naturalist felsefe için büyük sorun teşkil etmektedir.

Crick, kırmızıyı görmenin sinirsel karşılığının ‘ileride’ bulunacağından umutludur. Ona göre kırmızının kırmızılığının açıklanamayacağı ortaya çıksa bile, bundan sizin kırmızıyı benim gördüğüm gibi gördüğünüzden emin olamayacağımız sonucu çıkmaz. (s. 95)  “En basit soruları yanıtlayabilecek ne yeterince ayrıntılı bilgimiz ne de düşüncemiz var. Renkleri nasıl görüyoruz, tanıdık bir yüzü anımsayınca neler oluyor beynimizde?” (Crick, Şaşırtan varsayım, s. 28) Crick, naturalistlerin sıklıkla yaptığı hatayı tekrar eder: Bir varsayımın, kendisine itiraz edilemez kesin bir ‘bilimsel’ gerçekmiş gibi savunulması. Searle, “Fiziksel hadiseler, sadece fiziksel açıklamalara sahiptir. Gelecekteki eşinize âşık olduğunuz için evlendiğinizi düşünüyorsanız, her halükarda yanılıyorsunuz. Her bir durumda sonuç/etki, fiziksel bir hadisedir.” diye yorum yapar. (John Searle, The Mystery of Consciousness, s. 154)

Ben dediğim şey, benimle aynı şey olarak görünmüyor. Basit bir varlık olarak ben, çok daha karmaşık bir varlık olan beynimi kontrol ederim ve pek çok uzumun hareketine neden olurum. (s. 100) Materyalizm ve fizikalizm naturalist doktrinin bir parçasıdır. (s. 101) Searle, makinenin bilinçli olabileceğini ileri sürer: Beyin bir makinedir. O, bilinçli bir makinedir. Makineler düşünebilir ve bilinçli olabilir. (Searle, The Mystery of Consciousness, 202)  Ilımlı naturalizm, ‘ruh’suz ve ‘tanrı’sız bir bilinçten söz eder. (s. 109) Richard Rorty, “Acı içindeyim” yerine, belli beyin süreçlerine işaret eden, “C liflerim ateşliyor.” (Crick, şaşırtan varsayım, s. 287; Veya Dawkins’te: Bencil Gen, s. 5, 12) demenin daha doğru olacağını savunur. (s. 112) Francis Crick, bir neron destesinden başka bir şey olmadığımızı, benlik, özgür irade, bilinçli anılarımız, üzüntülerimiz, neşelerimiz gibi pek çok zihinsel niteliğin aslında var olmadığını iddia eder ve ‘Şaşırtan varsayım’ isimli eserinde Crick şöyle der: ‘Eninde sonunda’ beyni nasıl çalıştığını gerçek anlamda öğrendiğimizde, algılarımız, düşüncelerimiz ve davranışlarımızın üst düzeyde yaklaşık bir açıklamasını ‘yapabileceğiz’ (Francis Crick, Şaşırtan varsayım, s. 284) Ilımlı natüralistler, özgür iradenin dualizmi içerdiğini düşünürler. (s. 125) İnsanın fiilleri, tek başına nöronların ateşlenmesine ya da Crick’te görüldüğü (Crick, şaşırtan varsayım, s. 287; Veya Dawkins’te: Bencil Gen, s. 5, 12) gibi, beynimizin bir parçasında bulunan ve gelecek için hesaplamalar yapan, bilincinde olmadığımız yere dayandırılan naturalist tez yerine, fiillerimizin neredeyse bütününün bilinçli karar ya da seçimlere ve ardından ortaya çıkan niyetli nedene dayandığını söyleyen teist tez daha akla uygun görünmektedir. (s. 126) Dawkins’in ‘Bencil Gen’ adlı eseri, gen merkezli bir evrim görüşüne dayanır. ( s. 130)

Bilim, en çok bilmeyi istediğimiz dört konuda, kendi kaynaklarına dayalı olarak bize bir şey söyleyememektedir: “Tabiata nasıl değer verileceği, insan tabiatı ve kültürüne nasıl rehberlik edileceği, tarihin nasıl yorumlanacağını ve nasıl bir tarih yapılacağı, neye inanacağımızı ve nasıl davranacağımız.” (Holmos Rolston, Bilim ve değer, s. 157)

Naturalist ateistin değerleri olabilir mi? Modern bilimin gelişimi ile değer yüklü doğa anlayışı yerini mekanik doğa anlayışına bırakmıştı. (s. 142) Naturalist, insanı özgür iradesi olmayan ‘bilinçsiz’ bir makine ve ‘robot’ olarak görür. Onlara göre insan, nöron destesinden başka bir şey değildir. (s. 143) Dawkins gibi natüralistler, insanın seçilmenin sonuç olarak deterministik bir şekilde ya da kör evrimsel süreçle açıklanabileceğini iddia eder. (s. 150)

Bilimin ulaştığı alanı dışında herhangi bir gerçeklik olduğunu reddeden ontolojik naturalizm, bilimsel metot yoluyla incelenebilecek olanın dışında hiçbir varlık olmadığını savunarak -bilimsel değil- felsefik bir iddia ileri sürer. Eğer bilimin ne olduğunu ve onun ulaşabileceği sınırları belirliyorsanız, kendinizi “bilimin dışında” konumlandırarak felsefi bir perspektife dayandırıyorsunuz demektir. (s. 159) Bilim başarılarını oldukça sınırlı bir alana odaklanmasına borçlu iken, bilimcilik, desteksiz genelleştirmeler yapmaktadır. Bu nedenle, “bilim” ve “bilimcilik” birbirleri ile bağdaşmaz. Bilimcilik ciddi bir şekilde benimsendiğinde “sahte din” haline gelir. (s. 160) ve yaşamın anlamını ve uğrunda savaşılacak idealleri verir. (Karl Giberson, Artigas, Oracles of Science, s. 40)

Doğa niçin akıllı anlaşılabilir? Evrenin akıl tarafından anlaşılabilirliğinin doğal açıklaması nedir? Naturalizm için evrenin anlaşılabilirliği sadece (tesadüfen) olan bir şeydir. Bu tür bir cevap, naturalistin evreninin, aslında, akıl tarafından anlaşılamaz olduğunu göstermez mi? Naturalizm, bütünüyle hümanist ve insan merkezinde bir görüştür ancak, insanın evrendeki yeri ile ilgili naturalist öğreti, anti-hümanisttir. Naturalizm insanın önemsizliğini, değersizliğini, çabalarının anlamsızlığını ima eder. (s. 164) “Naturalizm, açıktır ki felsefî bir duruştur, bilimsel bir teori değildir.” (Layman Lettres to Doubting Thomas, s. 19) “İki fiziksel nesnenin etkileşimini incelerken bilim ve uğraşırız. Ancak, bu atom altı parçacıkları nasıl ve neden var olabileceğini sorduğumuz zaman, felsefe ile uğraşıyoruz, demektir.” (A. Flew, Yanılmışım Tanrı varmış, s. 90) Herhangi bir teolojik ‘görüşün’ din ile özdeşleştirilmesi ne kadar yanlışsa, felsefî natüralizmin de bilim ile özdeşleştirilmesi o kadar yanlıştır. (s. 169)

Crick gibi bilimci naturalist bilim insanlarına, ruhunu olmadığını, ölümden sonra kişisel yaşam olmadığını, Tanrı’nın var olmadığını söyleten empirik bilimsel bulgu nedir? (s. 173) Naturalizm bilim aşan iddialara sahiptir. ( s. 174)

“Doğanın dışında başka hiçbir şey yoktur.” şeklindeki kapsamlı naturalist iddiaya doğanın içinde kalarak ulaşma imkânı yoktur. Bu iddia fiziksel gerçeklerin terkibinden daha fazlasını, bir felsefeyi, metafiziği içerir. Dawkins ve Dennett gibi natüralistlerin yaptığı bilim değil bilimciliktir. Bu bilimci naturalizm onları, kötü bir felsefeci ve teoloji okumamış kötü bir teolog yapmaktadır. (s. 175)

Sonuç
Naturalizm bugün akademide egemen olan “bilimsel kılıklı” yarı-dinsel dogmadır ve felsefi gücü gittikçe daha fazla sorgulanmaktadır. Teizm ve naturalizm iki rakip ve karşıt ‘metafizik’ teoridir. Naturalizm, çözüyor göründüğünden çok daha fazla problemlere neden olmaktadır. Naturalizmi benimsemek için zorlayıcı bir neden yoktur. Naturalizm, insanın nasıl ve neden bilinçli bir varlık olduğunu açıklayamamakta, insana bir robot veya makine bir varlık olarak bakmaktadır. Naturalizm, bir robotun, neden ahlaki olan ya da olmayan değerlere sahip olması gerektiğini açıklayamamaktadır. Naturalizm bugün için, problem çözen değil tutarsızlıklara düşerek problem üreten bir felsefi anlayıştır. Naturalizm, birbiriyle çelişen, bilimi aşan iddialara sahiptir. ( s. 178) Teizm, daha rasyonel ve kabul edilebilir bir felsefedir. Hangi bilimsel deney, Tanrının evreni yaratmadığı gibi bir sonuca bizi götürebilir? Teizm, evreni, naturalizme göre daha büyük bir güçle açıklamaktadır. Herhangi bir bilim, bir Tanrının, zihnin, bilincin olmadığını bize söylüyorsa, onu bu iddiayı ampirik bilimlere dayanarak dile getirilmesine imkan olmadığına göre ontolojik, metafizik naturalizme dayanarak dile getirdiğine hükmetmeliyiz. Bilim ve bilimcilik arasında bir tartışma vardır. Naturalizm ile din arasında da tartışmadan söz edebiliriz ama bilim ile din arasında değil. (s. 179)

 Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, Dennett’ten Dawkins’e yeni ateizmin felsefi temelleri ve teistik eleştirisi

 

Din bilim Ateizm 

‘Bilim tarafsızdır’ iddiası hatalıdır. Çoğu araştırmanın neye yöneleceği ona para yatıranlarca belirlenmektedir. Ayrıca bilim adamları da yaşadıkları zamanın dünya görüşleri ve ideolojilerinin etkisi altında kalırlar. (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 198)

Yazar geçmişte bazı üslup hataları yaptığını belirtir: “Birçok şeyi zor yoldan öğrendim.  Birçok kusur ve hata işledim ve bu kitabın büyük kısmı, bunlardan çıkardığım derslerden oluşur.” (s. 19, 28, 421) Müslümanlar tevazu ile kendilerini Allah’ın yanında bir hiç olarak bilirler. (s. 18) 5 Kasım 2000 tarihinde Londra’da Müslüman oldum. (s. 19) Hz Muhammed’in prensipleri üzerinden anladım ki, merhamet her şeyi güzelleştiriyor. (s. 20)

Ölüm üzerine düşünmenin ciddi faydaları vardır. Ölüm bize hayatın ne kadar kısa olduğunu hatırlatır. Ölüm üzerine düşünmek, düşünceyi tetikler. Bir gün, son nefesimi vereceğimi fark ettiğim anda, her şey anlam kazanmaya başlamıştı. (s. 27) Teist, ateist olmayan anlamına gelen ve Yunanca asıllı olan bir kelimedir. (s. 33)  Ateistlerin ateist olmasının asıl sebebi, tanrının varlığına dair ortaya atılan delillerden ikna olmamalarıdır. Bu da aslında, birçok ateistin aslında ateist olmadığı fakat gizli birer agnostik olduğu anlamına gelir. Yapılması gereken, onlara sağlam argümanlar sunmaktır. Ateizm, psikoloji ile derinden irtibatlıdır. (s. 35) Ateizmde temel sorun, kötülük problemidir. (s. 36) Ateistlerin azımsanamayacak kadar çoğunluğu, gizli mizoteisttir. Ateistler, perdelenmiş bir ben merkeziyetçilik ile karşı karşıyalar. Bu,  dünyayı kendi bakış açıları dışında görmemek için özel gayret gösterdikleri anlamına gelir. Tanrıyı insan biçimine sokarlar. Ateistlere göre Tanrı da, bizim dünyayı gördüğümüz gibi görmelidir diye düşünürler. (s. 37) Tanrı kötülükten memnun olduğu için değil, bizim görmediklerimizi gördüğü için bütün bu olayların gerçekleşmesine izin vermektedir. Tanrı, fotoğrafın tamamını görmektedir. Dünyada gerçekleşen her şey, üstün ilahi bir hikmetin dahilinde cereyan etmektedir.

Natüralizm, tanrıyı ve tabiatüstü gerçekliği reddeder. Ateistlerin felsefi natüralizmi kabul etmeleri şaşırtıcı değildir. Dawkins’e göre ateistler, felsefi natüralisttirler. (s. 38) Peygamberimiz, bütün insanların tanrının varlığını tasdik eden bir fıtrat üzere doğduğunu söyler. (s. 39) İslam nazarından bakıldığında ateistler müşrik olarak tarif edilir. (s. 40) İslam tarihinde dehriyyun denen akım sekizinci asırda ortaya çıkar. Onları kainatın ebedi olduğuna inanırlar ve her şeyin ezelden beri var olduğunu ileri sürerlerdi. (s. 41)

1689’da Polonyalı düşünür Kazimierz Lyszczynski, insanların Tanrı kavramını, başkalarına tahakküm aracı olarak üretildiğini ileri sürer. (s. 44) Pozitivistler, fiziki alemden başka bir varlığın olmadığını ileri sürerler. (s. 46) Big Bang, kainatın sonsuz olduğu anlayışını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca ‘hassas ayar’, hücrelerin DNA’sının keşfedilmesi gibi gelişmeler ateizme cevapların bilimsel temellerinden bazılarını oluştururlar. (s. 47) Sekülerizm, genellikle ateizmin siyasi tezahürü anlamındadır. (s.  48) Ateistlerin homojen bir grup olduğunu söyleyemeyiz. (s. 49) Avrupa’da insanların %46’sı, Çinlilerin yarısı kendisini ateist olarak tanımlar. ( s. 50)

Ateizmin bakış açısına göre hayat, saçma ve gülünç bir şeydir. Birçok ateist, kâinattaki bütün olayların fiziki faaliyetler üzerinden açıklanabileceğine inanan felsefi natüralistlerdir. ‘Tanrı yoktur’ fikri, bir ümit, değer ve gayeden yoksullukla sonuçlanır. (s. 53) Ateizme göre, yaşadığımız acılar, duyduğumuz haz kadar anlamsızdır. Erdemler, fedakârlıklar, sıkıntılar yüksek bir gaye için meydana gelmemektedir. (s. 54) Natüralistlere göre var olan her şey aslında, maddenin yeniden düzenlenmesinden ibarettir veya kör fiziksel faaliyetler ve sebeplere bağlıdır. (s. 57) Natüralizmi kabul eden ateistler için duygular dahil her şeyin temelinde, soğuk fiziksel faaliyetler yer alır. Ateizme göre hiç bir şey bir gaye üzerine yaratılmamış ve tasarlanmamıştır. Her şey sadece, soğuk rastgele ve bilinçsiz fiziki faaliyetlerin ve sebepleri sonucudur. (s. 58, 63-64) Natüralizme göre bir katil ile masum bir kişi aynı son ile ödüllendirilir: ölüm. (s. 59)Tanrının bakış açısı, sonsuz ilim ve hikmet üzeredir. (s. 60) Eğer Bizler hayli düzensiz cansız parçacıklardan başka bir şey değilsek, insan hakları iddialarının temeli nedir? İslami açıdan baktığımızda dünya Tanrıya yakınlaşmamıza aracı olduğu için değerlidir. Yani batan bir gemi üzerinde değiliz. Eğer doğru şeyleri yaparsak, tanrının merhametini ve rızasını kazanabiliriz. (s. 61) “Neden buradayız bilmiyorum fakat eminim ki gayemiz bu dünyada sefa sürmek değildir.” Bu söz filozof Ludwig wittgenstein’a aittir. (s. 62) Natüralizmin bakış açısı şöyledir: Bizler evvelden gelen birtakım fiziki hadiselerden meydana gelmişsizdir. Bunlar kör, tesadüfi ve mantıklı bir süreci takip etmeyen bir hadiseler bütünüdür. (s. 63) Bizler, anlam arayışından kaçamayız. Dawkins, ‘Gen bencildir’ isimli kitabında, bedenlerimizin sadece üremek ve çoğalmak için geliştiğini ileri sürer. (s. 64) Bu görüşün temel problemi, bizim varlığımızı uzun süreli bir biyolojik sürecin tesadüfi bir sonucuna indirgemesidir. Ateizmde insan, parçacıkların rastgele çarpışmaları ve moleküllerin rastgele düzenlenmesine meydana gelen bir yan ürün, bir tesadüf varlık olarak görülür. (s. 64) Ateizm, sonsuz ve anlamlı bir mutluluktan yoksulluktur. Zaman hızla tükenmekte ve ölüm vardır. Bir insan böyle bir bakış açısı ile mutlu olabilir mi?  Evrime göre, ‘hayatta kalmak ve üremek için’ varız. Evrimin bakış açısına sahip bir insan yaşamı sadece, ‘hayatta kalma ve üreme’ içgüdülerine indirgenmiş bir hayat olarak görür. Böyle bir  insanın mutlu olması mümkün müdür? (s. 65) Anlamlı bir mutluluğa gerçekten kim olduğumuzu anlamadan ve hayatın ciddi sorunları ile yüzleşmeden ulaşamayız. Natüralizmde, ‘neden buradayız’ sorusunun cevabı yoktur. ‘Nereye gidiyoruz’ sorusunun da….

İslam’a göre, her yaptığımız iş bir ibadet olabilir. (s. 67) Eğer Tanrıya ibadet etmezsek, başka tanrılara ibadet etmemiz kaçınılmaz olur. Arzularımızın kölesi oluruz. Bizim birçok efendimiz olur ve her biri bizden bir şey ister.  (s. 68) Eğer ibadet etmezsek, bizi insan yapan şeyleri de unuturuz. (s. 70) Kendinde akıl olmayan bir şey, nasıl olurda aklı olan başka bir şeyin meydana gelmesine sebep olabilir? (s. 75) Ancak akıldan akıl doğar. (s. 76) Natüralizme göre, fiziki şeylerin hiçbir amacı yoktur. Hiçbir şey, atom, molekülleri bir maksat üzere hareket ettirmemektedir. Eğer durum böyleyse, zihnimizin kavrama kabiliyeti, akıl yürütme nasıl açıklanabilir ve zihin neden vardır? (s. 81, 94) Fiziki süreçler akıldan mahrum ise, nasıl olurda akla sebep olabiliyor, onu nasıl ortaya çıkarabiliyor? Fiziki süreçler tanımları gereği akıl sahibi değildirler. (s. 82) Natüralizm, akıl yürütme kabiliyetimizi açıklayamaz. (s. 83) Natüralizme göre hayatta kalabilmemiz için bir muhakeme kabiliyetine sahip olmamız gerekir. Bu nedenle evrim, bu özelliği bizlere vermiştir. Zihni bir kavrayışa ulaşmak, varlığımızı devam ettirmek için bir şart değildir. Ayrıca keşfetme gibi özelliklerimiz genellikle, hayatta kalmamızı zorlaştırır. (s. 84) Zihnimizin, kainatı anlama kabiliyetine sahip olacak şekilde evrilmesi hiç mantıklı değildir. (s. 86) Sanatla uğraşmak, maneviyat ile ilgilenmek, felsefe yapmak varlığımızı devam ettirmemize, ürememize fayda sağlayan şeyler değildir. Doğal, tabii seleksiyon, bütün bunları ortadan kaldırmış olmalıydı. Çünkü bu davranışların bir faydası yoktur. (s. 87)

Sözde kör, rastgele, fiziki süreçlerden meydana gelen zihnimizle nasıl oluyor da, akıl yürütme kabiliyetimizi kullanarak bir sonuca ulaşabiliyoruz? (s. 94) İnsanlar sadece kavrayış kabiliyetine değil aynı zamanda bu kavrayışlara anlam verme kabiliyetine de sahiptir. (s. 96) Bir bilgisayar kendisini tasarlayanların aklının uzantısıdır. (s. 99) Tanrının varlığı bir kültürün ürünü değildir. Bu inanç evrenseldir. Sosyologlar ve antropologlar, ateist bir çocuğun bir adaya terk edildiği takdirde, adanın bir yaratıcısı tarafından yaratıldığına inanmaya başladığını iddia etmektedirler. (news.bbc.co.UK/today/hi/today/newsid_7745000/7745514.stm)

Ateistler, kainatın bir sebebi veya yaratıcısı olduğunu inkar etmelerini doğrulamak, delillendirmek zorundadır. (s. 112) Bir yaratıcının varlığını inkar ederken, ellerindeki delil nedir?  (s. 113) Tanrının var olduğunun delilleri fıtratı uyandırır, Allah’ın varlığını kabul etmekle insan aslına döner. (s. 115) Akli deliller, fıtratı uyandırmak veya aydınlığa çıkarma aracı olarak hizmet eder. (s. 116) Ateistler, tanrının var olmaması üzerine bir pozitif bir delil getirmek zorundadırlar. (s. 117)

“Acaba onlar bir yaratıcı bulunmadan mı yaratıldılar, yoksa yaratıcı kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar? Hayır hayır! Onlar bir türlü idrak edip inanmıyorlar.” (Tur, 35-36) Kur’an, bir şeyi yaratılışını veya varoluşunu açıklamak için 4 ihtimal olduğundan bahseder: Yokluktan gelme, kendi kendini yaratma, yaratılmış bir mahluk tarafından yaratılma, yaratılmamış mahluk olmayan bir şey tarafından yaratılma. (s. 121) Kainat kendi kendine yaratılmış olabilir mi? Annemizin kendi kendini doğurması mümkün müdür?  (s. 134) Önümüzde iki seçenek vardır: Tanrı mı daimi olarak var, yoksa kainat mı?  (s. 138) Ey ateistler, “Seçiminizi yapın. Tanrı veya Evren. Biri en başından beri daima vardı.” (Anthony Flew, There is a God, sayfa 137) Mutlaka yaratılmamış bir yaratıcı olması gerekir. Kainatı Tanrı yaratmıştır ve yarattığı kainatın kanunlarından bağımsızdır. Başlangıcı olmayan bir şey, yaratılmış olamaz. Kâinatı, kanunları ile birlikte var eden Allah’tır! (s. 141) Yaratılmamış olan yaratıcı ilim sahibi olmalıdır çünkü yaratmış olduğu kainata kanunlar koymuştur. Yerçekimi, zayıf ve kuvvetli nükleer enerji, elektromanyetik güç gibi. Yaratıcı, kudret sahibi olmalıdır. Çünkü kainatta muazzam bir enerji vardır.  (s. 142) Boşluklar Tanrısı safsatadan ibarettir. Bilimin bazı meseleleri henüz açıklayamamış olmasının tanrının varlığına delil oluşturmadığını, çünkü bilimin ileride her şeye bir açıklama sağlayacağını savunur. (s. 163)  Halbuki, bilimin çalışma sahası ‘bağımlı nesnelerin dünyası’ ile sınırlıdır. Dolayısıyla bilim sadece, bir bağımlı nesnenin başka bir bağımlı nesne ile olan irtibatını açıklayabilir. (s. 164)

Daniel Bor: “Nasıl oluyor da 1300 gram kadar sinir hücreleri, her uyanık halimizi kuşatan kusursuz bir hisler, düşünceler, hatıralar ve algılar kaleydoskopunu meydana getiriyor.” Zor problem hala çözülmüş değil. Madde, soğuk, kör ve bilinçten yoksundur. Madde, kendinde olmayan ve potansiyel olarak ortaya koyamayacağı bilince sebep olamaz. (s. 171) Profesör Christof Koch, “Sinir sistemi ile bilinç arasındaki irtibatın nasıl gerçekleştiği hala tanımlanabilmiş değil.” (C. Koch, Consciousness, MIT Press, s. 23) demektedir. Profesör Torin Alter, fiziki bir nesne olan beynin nasıl bilinçli bir tecrübe meydana getirebileceğine cevap bulunamadığına değinir: “Beynimdeki faaliyetler nasıl oluyorda tecrübeleri üretiyor? Neden her fiziki olay bilinçli bir tecrübe ile beraber meydana geliyor? (T. Alter, Hard problem of consciousness, s. 5)  Bütün gerçeklik, fiziksel gerçeklerden ibaret değildir. (s. 179) Öznel bilinçli haller, işlevsel açıdan anlaşılamaz. (s. 188) Ben, başka bir kişinin saldırgan bir hayvan tarafından tehdit edilmesinin, o kişi için nasıl bir his olduğunu bilemem. (s. 189) Bilincin kaynağı nedir?  (s. 196)

Kainat, bir gayeye yönelik tasarlandığını işaret eden muntazam, hassas, engin bir mimariye sahiptir. Kainat hayatın devam edebilmesi için en doğru kanunlar ile donatılmıştır. Eğer bu kanunlar farklı olsaydı bu kitabı okuyor olmazdınız. (s. 201) Güneş ve ay bir hesaba göre hareket eder. Göğü Allah yükseltti ve dengeyi o koydu.” (Rahman, 5-7) “Göklerin ve yerin yaratılışında, akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.” (Ali İmran, 190) İnce ayar, dünyadaki hayatı mümkün kılar. (s. 205) Yer çekimi kanunu:  İki kütle arasındaki çekim kuvvetidir. Yerçekimi olmasaydı yıldızlar ve gezegenler olmazdı. Elektromanyetik kuvvet: Elektronları yörüngelerinde tutar. Güçlü nükleer kuvvet: Çekirdek artı yüklü protonlardan meydana gelir. Normalde dağılması gerekir fakat güçlü nükleer kuvvet sayesinde çekirdek tek parça halinde kalır. Zayıf nükleer kuvvet: Yıldızlara yakıt sağlamaktan radyoaktif bozunmalara dek sorumludur. Neden farklı kanunlar yerine bu kanunlar gözlemleniyor? Bu kanunlar nasıl oluyor da, bilinçsiz, akılsız, kör ve gelişigüzel haldeki fiziki süreçleri insan hayatını sürdürebilecek şekilde yönetebilmektedir?  (s. 207) Einstein, ‘Ben bir ateist değilim. Bizler farklı dillerde kitaplarla dolu büyük bir kütüphaneye giren küçük bir çocuk konumundayız. Çocuk kitapların yazılmış olduğu dilleri anlamıyor. Kitapların yerleştirilmesinde gizemli bir nizam olduğunu düşünüyor.” der (M. Jammer, Einstein and Religion, s. 150) Yine o, “Bilimle ciddi biçimde uğraşan herkes, doğanın kanunlarının insanoğlundan üstün ve karşısında tüm alçak gönüllüğümüzle saygı duymamız gereken bir yaratıcının varlığının tezahürü olduğuna inanır.” (Max Jammer, Einstein ve Din, 93) demektedir. Jüpiter dünyamız için kozmik bir kalkan görevini üstlenmektedir. (s. 209)  Fizik kanunlarının ve birtakım fiziki süreçlerin kainatları oluşturmasına inanmak, Tanrıya inanmaktan çok daha zor ve akıl dışı bir iddiadır. (s. 216) “Tanrı mutlaka kainattan daha karmaşık, anlaşılması zor bir varlık olmalı” diyen Dawkins’e, eski ateist A. Flew şöyle cevap verir: “Tanrı fikri o kadar basit ve anlaşılabilir bir fikirdir ki, bütün semavi dinlerin bağlıları tarafından anlaşılmıştır.” (Flew, There is a God, s. 111) İnsanların, arabalardan daha karmaşık yapıya sahip olması, arabaları tasarlamadıkları anlamına gelmez. (s. 219)

Dünyada kötülükler neden var? – Bu konu, ‘Kader’ adlı yazımızda da ele alınmıştır-
Biz, birer insan olarak empati kurmalı ve diğer insanların yaşadıkları zorlukları azaltmak için yollar aramalıyız. (s. 257) İlahi hikmete erişilememesi, onun var olmadığı anlamına gelmez. (s. 259) Tanrının hikmetini tam anlamıyla kavrayabileceğimizi iddia etmek, aslında Tanrı gibi olduğumuzu söylemektir.  (s. 260) Tanrı insanlara aşkındır ve hikmet ve ilmin tamamına sahiptir. O,  el-Hakim olduğuna göre ve isimleri ve sıfatları mükemmel olduğuna göre, her fiilinin arkasında bir hikmet vardır.  (s. 261) Tanrının hikmeti sınırsız ve eksiksizdir, fakat biz sınırlı bir ilme sahibiz. Aksi iddia, elinde tek parça varken, bütün bulmacayı çözdüğünü inanmaya benzer.  (s. 264) İnsanın başlıca gayesi, geçici bir mutluluk yaşamak değildir. Bilakis asıl gaye, tanrıyı tanıyıp ona ibadet etmektir. (s. 266) Ahlaki ve manevi gelişmemizi sağlamak için zorluklarla karşı karşıya olmamız zorunludur. Eğer karşımıza hiçbir tehlike çıkmıyorsa, nasıl cesaret gösterebiliriz? Hayat, aramızdan kimlerin sonsuz saadeti, mutluluğu hak ettiğini göstermeye yarayan bir mekanizmadır. (s. 267) İmtihan, kullar için sonsuz mutluluk yurdu olan cennet için bir kapıdır. Bizden daha iyi bilen Tanrı, bizleri cesaretlendirerek, bu imtihanları aşmamız için ihtiyacımız olan kuvvete sahip olduğumuzu bize bildirir. (Bakara, 286) Çektiğimiz zorluklar ve çileler, Allah’ın el Hafiz , el-Şafi gibi isim ve sıfatlarını tanımamıza vesile olur. Hayat imtihanında insanlar dilediklerini yapmak için yeterli özgürlüğe sahip olmalıdır.  (s. 269) Çektiğimiz acılar, dünyanın ne kadar düşük bir yer olduğunu gösteriyor ve bizi onun geçici tabiatından koparıyor. Böylelikle Tanrıya yaklaşma imkanı buluyoruz. (s. 270) Ateizme göre bir insan, bütün hayatı boyunca ıstırap çekip sonrasında kendini birdenbire, mezarda bulabilir. Çektiği bütün acılar, sıkıntıların ve yapmış olduğu fedakarlıkların hiçbir anlamı kalmaz. İslam geleneğinde ise, müminin hayat yolculuğuna yardım eden çokça kavram, ilke ve fikir bulunur. (s. 272) Hz Muhammed, “Aç olanları doyururuz, hastaları ziyaret ediniz.”  buyurmaktadır. (Buhari, Tecrid, VII/404) Ateizm mantığı insanı umutsuz bir hale sokar.  (s. 274)

Bilim sadece gözlemler üzerinden çözülebilecek meselelere odaklanır. Tanrı tanımı gereği fiziki alemden bağımsız bir varlıktır. Dolayısıyla onun doğrudan gözlenebilmesi mümkün değildir. (s. 275) Hugh Gauch, “Bilimin ateizmi desteklediğini iddia etmek, yüksek miktarda heyecan, hissiyat ve düşük miktarda mantık ile hareket etmek demektir.” (Gauch, Scientific method in brief, s. 98) demektedir. Gözlem üzerine geliştirilmiş bir düşünce metodu, gözlemlenemeyen bir şeyin varlığını reddedemez.  Bilimin burada yapabileceği şey, tanrının varlığına delalet edecek deliller ortaya koymaktır. (s. 276) Bilimin birçok sınırı ve cevap veremeyeceği birçok soru vardır. (s. 277) Bilim, bütün sorulara cevap veremez, çünkü gözlemlerle sınırlıdır, olayların neden meydana geldiği açıklayamaz, bazı metafizik soruların cevabını veremez, ahlaki olarak belirsizdir, nötrdür, şahsi olan ile alakadar olamaz. (s. 281) Bilim, bize bir şeyin ne olduğunu söyler, ne olması gerektiğini değil. (s. 283) Bilimin, ne-nasıl sorularına cevap verebildiğini, fakat neden-niçin sorularına cevap vermekte başarısız olduğunu görmeliyiz. Neden sorusundan kastettiğimiz, olayların gerçekleşme gayesidir. (s. 287) Newton mekaniği uzay ve zamanın sabit unsurlar olduklarını var sayıyordu, fakat Einstein bu iki unsurun izafi ve dinamik olduklarını gösterdi. Einstein modeli Newton modelini yerini aldı. (s. 298)  Bilim hiçbir zaman sonsuz gerçeklerin bir derlemesi olmamıştır. Kainatın bir başlangıcının olduğu Kur’an’da açıkça ifade edilir. Kur’an’da güneşin bir yörünge üzerinde olduğu da belirtilir. (s. 299) Bilimsel sonuçlar, değişken ve mutlak olmayan işler olarak kabul edilmelidir. Bilim değişebilir. (s. 300) “Gerçi bilim vardığı sonucu değiştirip yerine yenisini koyuyarsa da, uzun vadede tabiatın hakikatine biraz daha yaklaşarak ilerlemektedir.” (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 161) Bilimsel bilgi ve ilahi vahyin iki farklı bilgi kaynağı olduğunu belirtmemiz gerekir. Bir tanesi sınırlı niteliklere sahip olan insan zihninden, diğeri ise tanrıdandır. Bizler hakikatin ancak küçük bir parçasını idrak edebiliriz. Bizim bilgimiz sınırlıdır, tanrının bilgisi ise sınırsızdır. (s. 301) Bilimin vardığı sonuçlar değişmez sonuçlar değildir, bütün sorulara cevap veremez. (s. 304) Kur’an, hiç kimse tarafından taklit edilememesi, İslam ilim geleneğinde ‘i’cazu’l-Kur’an’ olarak ifade edilmiştir. Acizlik, insanı aciz bırakan anlamına gelir. (s. 321)  Profesör Neal Robinson, Discovery the Quran (s. 254) isimli kitabında, ‘Kur’an’da bulunan sanatların, oldukça tesirli belagat ve hitabet araçları olduklarını’ belirtir.

Hz Muhammed peygamberliği boyunca çokça sıkıntılar ve imtihanlar geçirmiştir. Çocukları, hanımı vefat etmiş, boykota uğramış, en yakınları işkencelere uğramış, ve öldürülmüş, çocuklar tarafından taşa tutulmuş, savaşlara katılmış, sürülmüş, çileler çekmiş aç kalmış vb bir çok zulme uğramış ve kendisine teklif edilen zenginlik ve gücü reddetmiştir, tebliğinde hiç bir tavizi vermemiştir. (s. 342, 355) Bir yalancı, genellikle dünyevi menfaatler için yalan söyler. (s. 355) Oğlu vefat ettiği gün vuku bulan güneş tutulmasını Hz Muhammed kendi lehine kullanmamıştır. (s. 356) Hz Muhammed uzaktan bakınca insanların en heybetlisi, yanına gelince tatlı ve çekici idi. Kimseyi kınamaz, ayıplamazdı. (İbni Kayyım, Zadul Mead, s. 50)

İbadet, bizi biz yapan şeydir. Allah’a kulluk etmeyen, başka şeye kulluk eder. İslami açıdan sizin en çok sevip hürmet ettiğiniz şey, sizin tapındığınız şeydir. Bu bir ideoloji, lider, aileden bir fert hatta kendiniz olabilir. Allah’a ibadet etmiyorsak, başka bir şeye tapıyoruzdur. Kendi nefsimize, arzularımıza veya gelip geçici maddi varlıklara. (s. 409, 415) Bizim ibadetlerimiz O’na bir şey kazandırmaz, etmememiz O’na bir şey kaybettirmez. (s. 412) Kur’an, Allah’ı Rab kabul etmezsek, birçok efendilere köle olacağımızı bizlere gösterir. (s. 416)

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle.” (Fussilat, 34) Gelin, fazilet ve güzellik ehli insanlar olalım. (s. 424)

 Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm

 

Din, Bilim, Ateizm: Bilim ne değildir?

Önsöz

Bilim, Jön Türkler ve sonrasında Cumhuriyet elitiyle birlikte doğayı tanımamızı sağlayan bir araç olmanın ötesine geçmiş, toplumsal meselelerde dahil olmak üzere her türlü sorunun çözümü olarak görülmeye başlanmıştır. (s. 8)

Bu kitapta, bilimin doğasını, amaçlarını ve meşru sınırlarını tartışmayı hedefliyorum. Bilimin ideolojiler tarafından nasıl araçsallaştırıldığını, hatta zaman zaman çarpıtıldığını, (s. 9) Celal Şengör ve yeni-ateistler üzerinden tartışılacaktır. (s. 13) Bu kitabı yazmaya ikna olmamın önemli bir nedeni, Şengör’ün toplumdaki saygın bilim insanı kimliğini kullanarak, metafizik ve ideolojik görüşlerini bilimsellik kılıfı altında sunmasıdır. (s. 24)

Giriş

Şengör, Hıristiyan din adamı olan bir jeoloğa, bilim ile dinin çatıştığını ‘öğrettikten’ sonra, iki meslekten birisini seçmesini öğütlemiştir. Tabii Şengör, örneğin, G. Mendel, G. Lemaitre, W. Buckland, J. S. Henslow, N. Steno, G. Mercalli vb. bilim adamlarının aynı zamanda bir din adamı olduklarından haberdar olmalıydı. (s. 12) Şengör, bilime hayalindeki seküler toplumu yaratmada başrolü uygun gören bir yazara dönüşmüştür. Şengör, Big Bang gibi genel kabul gören bilimsel bir teoriyi, ateizmle uyumlu olmadığı gerekçesi ile reddetebilmektedir. (s. 13) Yeni-ateistlere göre bilim, dinin yerini alması gereken bir rehberdir. (s. 15) Che Guevara’yı eşkıya olarak nitelendiren TBMM Başkanı İsmail Kahraman yoğun eleştiriye uğrarken, Guevara’yı Amerikan çete lideri Al Capone’a benzeten Şengör hiç tepki toplamamıştır. (s. 17) Toplumdaki birçok kişi, Şengör gibi doğa bilimcilerin disiplinlerindeki çalışmaları ile elde ettikleri prestijin, onlara hayatın her alanında dilediğince konuşma hakkı tanıdığına inanmaktadır. ( s. 18)

Sosyolojinin kurucularından Saint-Simon, bilimin ona yüklenen öncülük vazifesini yerine getiremeyip, ordunun ihtiyaçlarına uygun bilgi üreterek yıkıcı bir araca dönüştüğünden yakınır. Bilim, tarif eder, açıklar, öngörür; onun hayatlara yön verme gibi normatif bir yönü yoktur. Şengör, sosyoloji, felsefe ve özellikle de bilim sosyolojisi ve bilim felsefesi ile bilim tarihi alanlarında ya bilgisiz ya da manipülatiftir/yönlendirmecidir.  ( s. 22) Hiçbir insanın otoritesi, gerçeğin üstünde değildir. ( s. 23)

Sosyolog Stephan Fuchs, bilimsel sürecin icrasında “inanç ve güven” e ihtiyaç duyulduğunu, yani bu anlamda bilimin de dine benzer öğeler içerdiğini belirtir. ( s. 26)

Şengör ve yeni-ateist düşünürler, modern ve rasyonel toplumlarda dinin yerinin olmaması gerektiğini, gerekirse bunun sosyal politikalarla sağlanması gerektiğini savunmaktadırlar. ( s. 28) Ufuk Uras dinden uzaklaşma sürecini şöyle anlatır: 1968 yılında ‘laboratuar ortamında’ amino asitlerden proteinler yapıldığını öğrenince bende bazı ampuller yandı. (s. 30) Halbuki, onu ateizme götüren bu ilk adımın, ‘özel laboratuar ortamında’ ancak sağlanabildiğinin  farkında olması ve ateizme değil taizme yönelmesi gerekirdi!

Gherman Titov, 1962 yılında düzenlenen bir toplantıda şöyle der: “Uzaya gittim ve tanrı’yı görmedim.” 

   Gherman Titov

Şengör’de, “Küçücük çocukluğumdan beri ateistim. Cehennemdi, melekti falan, bunlar nerede? diyordum, cevap yok.” diyerek, ateist olma serüvenini anlatır. (s. 120) Rus Kozmonot Titov’da, göremediğini iddia ettiği varlıklara inanmadığını söylemişti. Halbuki göremediğimiz varlıkların uydurma olduğunu bilim iddia etmez. Bilim sadece doğanın nasıl çalıştığını inceler. (s. 31) Din, bu görüşe göre, akılsız insanların sığındığı, akılcı insanlara hitap edemeyen bir öğretiler bütünüdür. (s. 32) Titov, bunu yaparken dinlerin tanrı tasavvuru reddederek kendisinin tanrı anlayışına dinlere dayatmaktadır. (s. 35) Yeni-ateistler, tanrının var olmadığından emindirler ve dini, kendisine karşı mücadele edilmesi gereken bir şey olarak görürler. Lawrence Krauss, kendisini ‘militan ateist’ olarak tanımlar. (s. 36) Yeni-ateistlere göre dinler, bilimi baltalayan kurumlardır. (s. 37) Avrupa ve Amerika’da İslam’ın ve İslami hayat tarzının daha fazla görünür olması, islamofobik çevrelerle yeni-ateistleri birbirine yaklaştırmıştır. Örneğin Dawkins, Hollandalı ırkçı politikacı G. Wilders’ı, İslam karşıtı ‘fitne’ adlı filmi nedeniyle kutlanmıştır. Amerikalı siyasetçiler Ben Carson ve Ted Cruz’un işkencenin gerekli olduğunu iddia etmesi de bu minvalde değerlendirilmelidir. Yeni-ateistlere göre bilim, dinin Panzehiridir. (s. 41) Yeni-ateist yazarlar sadece bilim tarihinin çarpıtmakla kalmaz, dünya görüşlerini doğrulamak adına, felsefi açıdan tutarsız ve hatalı birçok iddiada bulunurlar. (s. 43) Rodney Stark’a göre, sadece Robin Hood hikayeleri okuyan bir kişi ortaçağ hakkında ne kadar bilgi edinebilirse, yeni ateist literatürden beslenen bir kişide teoloji hakkında o kadar bilgi edinebilir. (Stark, What Americans Really Believe, s. 120)

Oxford üniversitesinde matematik profesörü olan John Lennox’un da dikkat çektiği gibi, yeni-ateistler ‘gürültücü ve kavgacı’dırlar. Dennett’e göre, evrim teorisine şüpheyle yaklaşanlar “cahil ve kötüdür.” Dawkins ise evrimi reddedenlere birkaç seçenek sunar. Onlar, Dawkins’e göre; ‘cahil, aptal, deli ya da kötüdür.’ Bilimin verilerine atıfta bulunarak tanrının varlığına ikna olduğunu belirten 20. yüzyılın en önemli ateist felsefecisi Anthony Flaw da, ‘satılmış veya delirmiş’ olmakla suçlanmaktadır. (s. 46)

İnsanoğlu, Şengör’e göre, bilimden sapıp dine yaklaştıkça başını belaya sokmuştur. -Bu ithama cevap için sitemizdeki, ‘İslamî emirler ve hümanizm’ adlı yazıya bakılabilir- Şengör, kendi dünya görüşünü bilimin görüşü olarak sunmaktadır. Şengör’ün kavgacı üslubu, diğer görüşlere karşı tahammülsüzlüğü, tarihsel verileri çarpıtması, bazı tarihsel verileri görmezden gelmesi, işlediği mantık hataları ve argümanlarındaki tutarsızlıklar, yeni-ateist literatüre aşina olanlara tanıdık gelecektir. (s.  47, 148) Şengör de, şiddetli bir demokrasi eleştirisine rastlanmaktadır. Şengör, seküler elitlerin yönetiminde olduğu, oligarşik bir sistemi savunmaktadır. (s.  48)

Şengör, dine karşı öfkesi nedeni ile mi bilime yaklaşmaktadır yoksa bilime olan sevgisi nedeniyle mi dine karşıdır? Bu kitapta, şengör’ün dine karşı hissettiklerinin onun yazılarındaki temel motive edici unsur olduğunu iddia edeceğim. (s. 49) Bilimin, ahlaki ve siyasi problemleri nasıl çözeceği konusunda Şengör’den, derin ve detaylı bir analiz bekleyen okurlar sadece hayal kırıklığına uğrayacaktır. (s.  51) Şengör, ‘sürekli akraba evliliklerinin’ zararlarından bahsettiği (Newton neden Türk değildi, s.158) kitabında mantık hatasına düşmektedir: Yahudilikte olan ve sadece belli bir ırk içinde evliliği ifade eden bu görüş ile İslam ümmetinin, ırklar arası kardeşliği savunduğu dünya görüşü asla birbirine karıştırılamaz. -Bu konuda akraba evliliği başlıklı yazımıza bakılabilir.-

Üstünlüğü belirleyen temel kriter eğer zeka ise, zihinsel engelli kişileri ontolojik merdivende nereye yerleştireceğiz? İnsanların diğer canlılardan farklı ve üstün olduğu yönündeki görüşün bilimsel bir desteği yoktur. Bu ontolojik statü farkını bilimle değil insanı eşrefi mahlukat olarak gören dinle temellendirmek ancak mümkündür. ( s.  54)

Şengör, tesettürün yasaklanmasının demokrasiye aykırı olmadığını ileri sürer. (Bir toplum nasıl intihar eder, s. 131) O, Demokrasiler sağlığa zararlı her eylemi yasaklanmalıdır. (s. 57) görüşündedir. -Bu konuda, ‘tesettür kemik erimesine neden olur mu?’ adlı yazıya bakılabilir.- Şengör, bilimin ne dediği ile ilgilenmekten ziyade, kendi ideolojisine bilimsel destek aramaktadır. Şengör’ün İslam karşıtlığının temeli, geleneğe duyduğu tepki oluşturmaktadır. (s.  58) Yeni-ateist yazarlar gibi Şengör de, bilimi tartışılmaz teorilerden oluşan, tüm bilim insanlarının uzlaşı içinde olduğu bir uğraşı olarak resmetmektedir. (s. 59) ki bu tamamen gerçek dışı bir görüştür. -Bu konuda, ‘Bilim değişmez mi?’ adlı yazımıza da bakılabilir- Halbuki Şengör, doğa bilimlerinde bilim insanlarının arasında ciddi görüş farklılıkları olduğunu bilmektedir. Evrim teorisini savunanların arasında, üzerinde ulaşılmayan önemli noktaların bulunduğunu da duymuş olmalıdır. (s.  63) Bilim ne kadar bağımsızdır? Paul Feyerabend, ‘bilim insanı araştırmasını destekleyen kurumun dünya görüşüne uygun davranmak, onu desteklemek zorundadır.’ demektedir. (Feyerabend, Akla veda, s. 292)

Nobel ödüllü fizikçi Max Born, 20. yılın başında dahi, fizikçilerin Newton fiziğinin doğruluğundan şüphe etmeyecek şekilde eğitim aldıklarını hatırlatır.  (s.  66)  M. Planck: Yeni bir bilimsel gerçeklik, ona karşı çıkanları ikna ederek ve onların ışığı görmelerini sağlayarak değil, ona karşı çıkanlar en sonunda öldükleri ve ona aşina yeni bir nesil büyüdüğü zaman galip gelir.” der. (s. 66) Richard Lewontin, “bilimin sosyal etkilere açık olduğunu, hakim ideolojilerden az ya da çok etkilendiğini söyler.” (Richard C. Lewontin, Biology as Ideology, s. 9) Doğa bilimleri de sosyal etkenlerden tamamen korunmuş değildir. ( s. 67)

Şengör, Kark Popper’ın bilim anlayışının çok daha isabetli olduğunu belirtmiştir. Halbuki Popper’a göre, bir iddianın bilimsel olması için onun yanlışlanma potansiyelini içinde barındırması gerekmektedir. (s.  70) Popper, ‘bilimsellik ile doğruluk eş anlamlı değildir’ derken, bilimsellik kavramını bir övgü sözcüğü, bir doğruluk ifadesi olarak kullanmaz. Şengör ise onun bilimsellik ile kastettiğini yanlış anlamış, ‘bilimsel olmayanın ciddiye alınmaz olduğunu’ iddia etmiştir. (s. 71) Popper, militan ve dogmatik ateistlerin aksine bir iddianın bilimsel olmamasının, o iddiayı anlamsız kılmaya yetmeyeceğini düşünür. (M. H. Hacohen, Karl Popper, s. 69) Kısaca Şengör, Popper’i yanlış anlamıştır. (s. 70) Şengör, bilimsel bilgiyi inancın tam karşısına yerleştirir. Sadece dini bilgiye değil, sosyal bilimlere de antipati ile yaklaşır. Ona göre doğa bilimleri, bilginin tek meşru kaynağıdır. (s. 73)

Freud, insanların evrenin merkezinde olmadığını ileri sürer. Hâlbuki bu görüş, bilimsel son gelişmeler ile çelişmektedir; Evrenin insanın yaşamına izin verecek biçimde şekillendiği artık bilinmektedir. (s. 86) Darwin, insanların bir tür hayvan olduğunu iddiası ile ilk, Freud ise, insanın zihinsel olarak hasta olduğunu ileri sürerek insanlığa son darbeyi vurmuştur. (See D. Brett King, William Douglas Woody ve Wayne Viney, A History of Psychology, s. 402)

Şengör, Comte’un çok tanrılı dinlerden tek tanrılı semavi dinlere doğru evrilen ve dolayısıyla ‘insanlar tarafından yaratılan din’ görüşünü benimsemiştir. Bu görüşe göre tanrı fikri, bilgi eksikliğinin bir sonucudur. Bilimsel bilginin artması ile tanrıya olan ihtiyaçta yok olacaktır. (s. 90)  Engels ‘Doğanın diyalektiği’ adlı çalışmasında, ‘bilimin ilerlemesi ile doğanın tüm sonsuz alanı fethedilir ve onda yaratıcı için artık bir tek yer kalmaz.’ (Marx ve Engels, Din üzerine, s. 189) demektedir. (s. 91) Bilim adamlarının arkeolojik ve bilimsel yoldan elde ettikleri bilgilerle vardıkları sonuç hakkında evrimci yazar Harari, “Elimizde neredeyse hiçbir kanıt yok ve olanlarda binlerce değişik şekilde yorumlanabilir. Yapılan her tasvir spekülatif-kurgusal olacaktır. Akademisyenlerin teorileri aslında kendi ön yargılarına ışık tutar.” (Harari, Sapiens, s. 67) derken, aslında ateist ve evrimcilerin, önyargı ve sübjektif bir bakış açısı ile dinlerin insanlar tarafından yaratıkları iddia ettiklerini de itiraf etmiş olmaktadır. (s. 93)

Şengör ve yeni-ateistlerin dinlerin, bilimin gelişimini engellediği terzide yüzeysel ve tarihsel açıdan problemli bir iddiadır. (s. 99) ve sosyolog Rodney Stark’ın, üniversitelerin dinlerin ürünü olduğu görüşü de bu iddiayı yalanlamaktadır. (s. 100) Bugün bilim insanından beklenen, tanrı yokmuş gibi davranmasıdır. (s.  101) Şengör, İslam ülkelerinin 14. yüzyıldan itibaren bilime sırtları döndüğünü ifade etmektedir. Eğer toplumların bilimden uzaklaşma nedenleri din-İslam olsa idi, İslam ile 7. yüzyılda tanışana dek, bilim sahnesinde yer almayan Arap toplumlarının, ondan sonraki 7 asır boyunca bilime ve felsefeye yaptıkları büyük katkı nasıl açıklanabilecektir? -Bu konuda, ‘Müslüman bilim öncüleri ve İslam biliminin Rönesansa etkileri’ adlı yazıları tavsiye ederiz.- Şengör, Bir toplum nasıl intihar eder? adlı eserinin 103. sayfasında, bilim adamlarının ölümleri için ‘hayatlarını vermiştir’ derken, din adamları için seçtiği kelime ise, ‘telef olmak’ olmuştur. (s. 103) İnsanın çoğu zaman doğrunun değil, kendisini mutlu edecek sonuçların peşinde olduğunu iddia eden Nietzsche’nin iddiasına, Şengör ve yeni-ateistler iyi birer örnek teşkil etmektedirler. (s. 105)

Şengör, öncelikle ateizmin doğru, dinlerin yanlış olmasını temenni etmekte, sonra bu temennisini tarihi, bilimsel ve felsefi ‘kanıtlar’ ile desteklemeye çalışmaktadır. (s. 105) Şengör, ‘kainatın ve zamanın ne başı ne de sonu vardır; sınırsızdır.’ ( T24com.tr, ‘Ateizm, tanrı fikrinden tutarlıdır’ adlı video, 6.1.2016) demektedir. Bilimsel veriler, evrenin sonsuzdan beri var olmadığını gösterirken Şengör, hem de bir bilim insanı olarak, metafizik ve ideolojik nedenlerle bu bilimsel verileri reddetmektedir. (s. 106) Alex Wilenkin de, ‘kanıtlar ortadayken, kozmologlar sonsuz bir evren olasılığının arkasına daha fazla sığınamazlar.’ (Vilenkin, Many World in One, s. 176) demektedir. Akla, bilime, tarihe aykırı da olsa her argüman Şengör’ün kabulüdür. Yeter ki o argümanın dine karşı kullanılabileceğini düşünsün. Eğer Şengör gerçekten de açık görüşlü bir bilim adamı olup, kanıtın sürüklediği yere gitmeyi göze alsaydı, metafizik inançlarını bu kanıtlara göre yeniden değerlendirirdi. Ama o, bağnaz bir şekilde pozisyonunu korumak için bilimi verilerini görmezden gelmeyi tercih etmiştir. (s. 106)

Almanya ve İtalya gibi ülkelerde eğitimin sekülerleşmesi, yeni nesillere seküler dünya görüşü kazandırmanın en kolay yolu olarak görülmektedir. Almanya’da biyolog olan Ernst Haeckel, “Darwinistlere göre, evrime inanmak ilerici olmanın sadece bir göstergesi değil, aynı zamanda bir gereğidir.” demektedir. (s. 118) Max Weber’in, ‘Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu’ adlı eserinde şöyle der: Kapitalist ruhun kökeninde çok çalışma, israf etmeme, parayı biriktirme gibi Protestan öğretilerin var olduğu tarihsel olarak gerçektir. Zamanla bu eğilimlerin dini kökenleri unutulmuş olmakla beraber, Protestan inancın seküler kapitalist toplumların oluşmasındaki rolü yadsınamaz.” (s. 119) Şengör, birçok zaman olduğu gibi natüralizm ile bilimi karıştırmaktadır. Natüralizm, doğa dışında gerçeklik olmadığını iddia eden felsefi bir akımdır. Halbuki bilimle uğraşan, Newton, Boyle, Faraday, Kopernik, Kepler, Galileo, Bacon, Descartes vb. bilim adamları inançlı kişilerdir. Şengör, bilimsel devrimin mimarlarının dindar bilim insanları olduğunu ve daha önemlisi de, bu kişilerin dini motivasyonlarla bilimsel araştırmalar yaptıklarını unutmaktadır. (s. 122) Din, bilimin insanlık zararına kullanılmasına da engel olur: Silah Sanayi, GDO gibi konular buna örnek verilebilir. Bilim, tanrının yarattığı doğa ve dolayısıyla Tanrı hakkında bilgi sunma potansiyeline sahiptir. (John Hedley Brooke, Science and Religion, s. 767)

Cebirin öncülerinden olan matematik alimi Harezmi, bilimle uğraşma nedenlerini sayarken en başa, ‘Tanrının bilenlere gösterdiği iltifat ve lütufu.’ koyar. (s. 126) Şengör, dinin dogmatik bir inancı telkin ettiğini ve inancın olduğu yerde aklın olamayacağını iddia eder. Halbuki, örneğin bir Müslüman, cennet hakkında Kur’an’da yazılanları kabul eder. Bununla beraber dinin tamamının dogmatik olduğunu düşünmek hatalıdır. Bir kişi, tanrının varlığının yokluğundan daha mantıklı olduğuna, tanrının insanları yaratıp onlarla iletişime girmemesinin makul olmadığına ve Kur’an’ın Tanrı sözü olma ihtimalinin, diğer kutsal kitaplardan daha ikna edici olduğuna rasyonel süreçlerle ulaşmış olabilir.  (s. 127) Ateist felsefeci Antony Flew, astronomik, fiziksel ve biyolojik verilerin etkisiyle tanrının varlığına inandığını belirtmiştir. (Flew, There is a God, s. 1, 83-158) Ateizmin rasyonel sorgulama neticesinde ulaşılan bir pozisyon olduğu iddiası da çok tartışma götürür. (s. 128) Şengör’de, bilimsel verilerle ateist olmamıştır. ( s. 121)

The Atlantic dergisinde yayınlanan bir değerlendirme yazısında, insanların ateizme yönelme yaşı 14 ile 16 olarak verilmektedir. Bu yaştaki çocukların, ne kadar sağlıklı ve rasyonel bir sorgulamada bulunacakları tartışmaya açıktır. (s. 129) Ateist yazar Thomas Nagel, ‘Ateizmin doğru olmasını umuyorum. Tanıdığım en zeki, en bilgili insanların bazılarının dindar kişiler olması beni huzursuz ediyor. Tanrının var olmamasını ümit ediyorum, tanrının var olmasını istemiyorum.’ (Nagel, The Last Word, s. 130) derken, bu zihniyetteki insanların ne kadar objektif olabilecekleri, bilhassa argümanları ne denli sağlıklı şekilde değerlendirebilecekleri sorgulamaya açıktır. (s. 130)

  Thomas Nagel

Freud, var olmanın beraberinde getirdiği zorluklarla mücadele etmekte zorlanan insanların, dinleri yarattığını iddia ederken Lütz’e göre ise, “Ateistler, öte dünyada hataları ile ilgili hesap verme hissinin verdiği rahatsızlık ve bu dünyada diledikleri gibi yaşayabilme arzusu nedeniyle tanrının varlığını reddetmektedirler.” (J. C. Lennox, Gunning for God, s. 47) demektedir.

Hollanda’da ve İngiltere’de tanıdığım birçok kişi, sorguladığı için değil tam tersine ailesinden gördükleri için sorgulamadan ateist olmuştur. Şengör’ün ve yeni-ateistlerin iddiaları aksine, rasyonel nedenlerle dine yönelmek veya duygusal nedenlerle dinden uzaklaşmak mümkündür. Akılcı metotların önünü kapatmakla suçlanan Gazali, dini metinlerin yeniden sorgulanması gerektiği görüşündedir. (s. 132) Dini, sorgulamaya ve yeniden yorumlamaya kapalı bir olgu olarak görmek ve yüzeysel bir yaklaşımın sonucudur. (s. 133) Şengör, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında süreklilik taşıyan kurumları görmezden gelir. (s. 137) İsrailli bilim tarihçisi Miri Shefer-Mossensohn, İslam’ın altın çağından sonra, Müslümanların bilime ve yeni şeyler öğrenmeye duydukları ilginin yitirildiği tezini tarihsel örnekler vererek reddetmektedir. (s. 138) Şengör, Osmanlı’da mühendislerin üçgenin iç açılarını hesaplayamadıklarını söyleyip bunu aldıkları dini eğitime bağlamıştır. Bu durumda, Harezmi ve et-Tusi gibi matematikçilerin aynı dini eğitimi almalarına rağmen, üçgenin iç açılarını doğru hesaplamakla kalmayıp, matematikte çığır açmalarını nasıl açıklayacaktır? (s. 139) Şengör, dinlere ve dindarlara saygı duyulmaması gerektiğini görüşündedir. (s. 145)

Galileo, dindar bir Katolik olmasına rağmen kiliseden ağır bir tepki görmüştür. Çünkü ‘kutsal metinleri okurken hatalardan kaçınmak isteniyorsa, tanrının eseri olan doğayı, tanrının bahşettiği akıl ve duyu organları ile incelemek ve metinleri bu incelemeden elde edilenlerle yorumlamak gerektiğini’ söylemiştir. (M. A. Finocchiaro, Defending Copernicus and Galileo, s. 83) Katolik kilisesi ise, sadece dini otorite değil, aynı zamanda siyasi ve sosyal bir güç odağı olduğu için, onun bu bakış açısı ile kilisenin dini metinleri yorumlama otoritesini sorgulaması, sonucunda diğer alanlardaki etkilerini de sorgulamayı getireceğinden, bu söylemi kilise tarafından büyük bir tepki ile karşılaşmıştır. (s. 162) Yoksa ondan önce benzer görüşleri (Mesela, Nicola d’Oresme, dünyanın döndüğünü ileri sürmüştür) ileri sürenlere karşı kilise bu kadar tepki göstermemiştir. (s. 162)

Tanrı fikri ile uyumlu olduğu için Big Bang teorisine mesafeli yaklaşan Şengör’den hareketle, ateizmin bilimle çatıştığı da iddia edilebilir. (s. 185) Şengör, seküler dünya görüşünü desteklediği sürece bilimi savunmakta, dünya görüşü ile çelişen bilimsel verileri, örneğin tanrının varlığı ile uyumlu gördüğü Big Bang teorisini ise kolayca reddetmektedir. Oysa her fırsatta akıldan, eleştirel düşünceden, açık fikirli olmaktan övgüyle bahseden bir bilim insanından beklenen, bu tür bir bağnaz tutum takınması değil, A. Flew’nun yaptığı gibi, kanıtların götürdüğü yere gitmesidir. (s. 189) Bilimi otoritesini aşan alanlarda rehber ilan etmek, bu alanlardaki başarısızlıkları da bilime fatura etmeyi beraberinde getirecektir. Hayatın anlamını sorgulayan bir kişi, “Dawkins’in, hayatın anlamını sorgulayan kişiye, ‘bilime göre tek amacımız, DNA’ları sonraki nesillere taşımaktır’ diye cevapladığını görünce” bilimin rehberliğinden de şüphe duyacaktır.  (s. 191)

Şu sözler Şengöre’e aittir: “Bir kere dışkısını yedirmek işkence değil. Ben bal gibi yerim. Kendi dışkımı yedim. Hatta onun dışında İsviçre’de benim doktora alanımda otlayan ineklerinkini de tattım. Dağ keçilerinin de tattım. Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlıydı ama insanınki kadar acı değildi. Bu bir merak meselesidir, merak eden ‘her şeyi’ dener. Ben pornoyu cinsel eğitimin bir parçası olarak gördüm her zaman. Artık çok sık seyredemiyorum. Neden? Geçti de ondan! E vallahi, bir oligarşi yönetmeli bu toplumu. Türkiye gibi toplumlar oligarşi ile yönetilmeli. Okuma yazma bilmiyorsanız oy vermeyeceksiniz. 35 yıldır, Amerika’dan geldiğimden beri halkın arasına karışmıyorum. 1981’den beri ben ne otobüse bindim, ne alışveriş yaptım. Hiç ekmek bile almadım hayatımda. Halkla ilgi bir şeyler yapmayı ya da içine karışmayı da sevmiyorum. “İnsan sevmiyor” lafı doğru bir laf değil. Nötrüm. Ne seviyorum, ne sevmiyorum. Müzik dinlemek istediğim zaman Viyana’ya gidiyorum. (30.000 kişinin öldüğü) 1999 depremi hakikaten çok yakışıklı bir depremdi. Kenan Evren demokrasi düşmanı değildi. Kenan Evren ve arkadaşlarının yaptığı demokrasiyi kurtarmak için yapılan bir müdahaleydi.  Evren’in cenazesine çelengi büyük bir mutlulukla gönderdim. Hatta üzüldüm gidemediğim için. Darbeyi Amerika fişekledi diyecekler, o da doğru değil. Bu konuda iki şahit göstereyim; bir tanesi (28 Şubat darbe liderlerinden) Çevik Bir general. Orgeneral. Diğeri (12 Eylül darbe liderlerinden) Orgeneral T. Şahinkaya.” (Ekşi sözlük (https://eksisozluk.com/entry/82134818), Armağan Çağlayan’la Radikal’de (22/11/2015) ve Neşe Tüzel ile Radikal  gazetesinde (20.10.1999 ) yapılan röportajlar) Ekşi sözlükten iki yorum aktaralım: “Celal bey’in ‘dalga geçtiğini’ anlamayanları görünce şaşırdım.”; “Şengör ‘belki’ bilimsel bir bulgu, bir panzehir, bir fayda aramak için yapmış (.ok yemiş) olabilir.”
Her yapılanda keramet arama mantığı ateistlerde de var yani!

 Alper Bilgili, Bilim ne değildir?

 

Deizm

Zaten dindar olmayan bir kişinin deizme yöneldiğinden bahsetmek son derece yanıltıcıdır. Tanrının varlığına inandığı halde, günlük hayatı sırasında dinin gereklerine uygun hareket etmeyen kişiler aslında üzeri örtük bir deizm içinde sayılırlar. Bu durumda olan kişilerin bir kısmı, deizm gibi bir tanımla karşılaşınca durumun kendilerine uyduğunu görmüş ve deist oldukları sonucuna varmış olabilirler. (s. 8) Deizmin arkasında tepki kaynaklı bir dinden kaçış hareketi ve tanrı ile bağlantının kesilmesi sebebiyle bir dünyevileşme eğilimi olduğu açıktır. (s. 9) İnsanların aklına, kalbine ve sağduyusuna hitap etmeyen hiçbir düşüncenin kalıcı anlamda kabul görmesi beklenemez. Yaygınlık kazanan şey deizm ya da ateizm değil, dünyevileşme eğilimi ve ayak uydurmakta güçlük çekilen hızlı kültürel değişimlerdir. Allah-din-kitap söylemlerini hep ön planda tutanların uygulamadaki çirkinlikleri ile baskı ve dini yükleme operasyonları dinden uzaklaşma eğilimini hızlandırmaktadır. (s. 10) Her sistemli düşüncenin arkasında mutlaka inançlar yerleşik olarak bulunmaktadır Marksizm, deizm içinde bu geçerlidir. Belirli varsayımlar ve kabuller yapmadan ileri gitmenin imkanı yoktur. (s. 14) Hayat ile inançlar arasındaki gerek pratik gerekse zihinsel çelişkiler artık taşınamaz hale geldiğinde insanlar ya deizme ya da ateizme yönelmektedir. (s. 15) Dinin “kötü temsil edilmesi” insanlarda deizm görüntüsü altında bir tür nihilizme yol açmaktadır. Sorun vahyin algılanış şeklindedir. (s. 16) Dinin asıl maksadı insanlığa adaleti, merhameti, vicdanı, paylaşımı, kardeşliği getirmek ve hayatı anlamlı kılmaktır. (s. 17) Deizm, aklı temel alan, bilgiyi vahye dayalı bilginin yerine koyarak felsefi görüşü dinileştirmiştir. (s. 19) 16. Yüzyılda tanrıtanımazlığın karşıtı olarak ortaya çıkan deizm, tanrının belirli kurallara göre işleyecek şekilde evreni yarattığını ileri süren ve sonra her şeyden elini çektiğini kabul eden, akla ve bilime ileri derecede güven duyan felsefi bir harekettir. (s. 20) İnançlarını, özellikle Newton tarafından ortaya konulan mekanik evren modelini temel alarak savunmaya çalışır. En temel iddiası, aklın gerçeği ve hakikati keşfetme yeteneğine sahip olduğudur. Onlara göre kuralları Tanrı değil, insan koyar. (s. 21)  17. Yüzyılda İngiltere’de deizm yaymaya başladı. İlk başlarda Tanrıya ve ahiret hayatına inanmakta idiler. (s. 23) Aklın ahlak kurallarını koyabileceği iddia ederler. İlk kez, İngiliz düşünür Edward Herbert, sonra Voltaire, Rousseau, T. Paine gibi isimler ile temsil edilir. Doğal din anlayışını savunurlar. (s. 24)

Kant, tanrının varlığının teorik akıl ile ispatlanamayacağını savunur. (s. 25) Protestanlığın temel argümanı, ‘herkes İncili kendisi okuyup anlayabilir’ şeklinde özetlenebilir. Liberal düşünce ile deizm arasında bir bağlantı söz konusudur. (s. 27) Kilisenin, Aristoteles kozmolojisini, Batlamyus astronomisini Kitab-ı Mukaddes’in yorumları olarak takdim etmesi sonucunda, dönemin bilimsel verileri ile kilisenin arasında gerginlik meydana gelir. Fideizm, inanca dair hakikatlerin aklın ötesinde olduğu ve hatta bazı durumlarda akılla imanın çatışabileceğini iddia eder. ‘İnanca yol açmak için bilgiyi inkar etmek zorunda kaldım’ diyen Kant, ‘Saf aklın eleştirisi’ (s. 31) adlı eserinde, inançla aklın çatışabileceğini ileri sürer. (s. 29) Galileo’nin, dünyanın döndüğünü ileri sürmesi Vatikan’ın son derece rahatsız etmiştir. Bir makine veya eser ne kadar mükemmel ise, onun yaratıcısı da o kadar mükemmel olduğu sonucuna varmak gerekir. ‘Tanrı akıl ile bulunabileceğinden dolayı, bilime engel olan kilise kurumuna gerek yoktur’ düşüncesi yaygınlaşır. Newton, Galileo, Kepler, Leibniz dindar insanlardı. (s. 30) Kant, aklın sınırları içindeki bir tabii din anlayışına savunur, doğal ya da rasyonel bir dine inanır. Evrenin açıklanabileceği düşüncesi ve kendi kendine yeterli tabiat anlayışının yerleşmesi aydınlanma düşünürlerinin çoğunlukla deist olmasına yol açmıştır. (s. 31) Descartes, din ile bilimin birbirinden bağımsız iki ayrı alan olduğu prensibini ortaya koymuştur. Pozitivist bilim anlayışı, metafiziğin tamamen devre dışı bırakılmasına yol açmıştır. Pozitivizmin kurucusu olan Comte, dini, insan düşüncesinin evrimi sürecinde ilkel, olgunlaşmamış bir aşama olarak tanımlar. (s. 32)

Bazı kişilerin günlük hayatlarında zaten tanrıyı göz ardı etmelerinden kaynaklanan bir tür adı konulmamış deizm söz konusudur. Gerçekte ise söz konusu olan şey, doğrudan sekülerizmdir. İnsanların kendi bildikleri şekilde hayatlarını devam ettirmeleri, zaten deizmin işaretidir. Dolayısıyla burada sorun, geleneksel bir toplumda sekülerleşme sonucunda ortaya çıkan şaşkınlık halidir. (s. 35) Dine eğilimin tüm dünyada pozitif bir ivme halinde olduğu bilinmektedir. Bireyselleşme neticesinde yalnız kalan ve gittikçe kendisine yabancılaştığını hisseden insan bir şekilde Tanrıya sığınma zorunda kalmaktadır. Deizmin asıl nedenleri, bireyselciliğin yükselmesi, tüketim hastalığının hayatı sarması, hızlı zihinsel savrulmalar ve bilimciliğin sahte bir dine dönüşmesi sayılabilir. (s. 36) İşler yolunda giderken kapı dışında bekletilen fakat sıkıntılı hallerde panik butonuna basılarak çağrılan bir tanrı algısı, bireyselleşmiş ve bencil insan tipolojisi için idealdir. (s. 37)

Deizm konusunu sosyolojik ve teolojik olmak üzere iki açıdan ele almak en uygun yaklaşım olacaktır.

Sosyolojik etkenler

Medya etkisi: Aklı başında hiç kimse, bir yakınını ameliyat etmek için internet bilgilerine başvurarak operasyona kalkışmaz. Ekonomi, siyaset, spor gibi alanlarda medyada görülen bilgi kirliliği özel olarak inanç sahasına kaydığında, tam bir körleşmeye yol açmaktadır. (s. 38) Hızla yayılan bilgi, bir şekilde doğruluğun ölçüsü olarak algılanmaktadır. Emek ürünü değerli bilgiler kolayca harcanabilmektedir. (s. 39)

Ailenin fonksiyon kaybına uğraması: Teknolojinin hayat tarzlarını belirleyen bir faktör haline geldiği ortadadır. Gençler doğru veya yanlış son derece farklı fikirlerin bombardımana uğramaktadır. (s. 40) Günümüzde çocuğa, gerçek bir temele dayanmayan özgüven telkini yapılmaktadır. Danışmaya değer herhangi bir otorite tanımadıkları için, uçlara kaymalar söz konusu olmaktadır. (s. 41)

Açıklama kolaylığı: Deist bir kişi, ateist düşüncenin felsefi ve bilimsel açmazlarından, kutsal kitabı kabul etmeyerek ise dini tartışmalardan kolayca sıyırmış olmaktadır.

Gençlik sendromu:  Deizme kaymanın diğer bir sebebi de gençlik döneminin, reaksiyon gösterme eğiliminin fazla olduğu bir dönem olmasıdır. Deizm, düşünce üretmekten ziyade var olana karşı koyma özelliği taşır ve içerikten mahrumdur. Sosyal ve manevi baskıdan kurtulup özgürleşmenin bir aracı olarak algılanır. Kayıtsızlık ve ilgisizliğin diğer adıdır deizm. (s. 42)

Şehirleşme: Çocuklar bir saat içinde, son derece farklı hayat anlayışına sahip bir semte ulaşabilmektedir. Artık kapalı toplumdan kozmopolit bir ortama çocuklar geçiş yapmaktadır. (s. 43)

Kapitalizm: Gençler, reklam, sinema, müzik ve sanat yolu ile gençler belirli tüketim modlarına şartlandırmaktadır. Modern hayatında dayattığı zorunluluklar zaman içinde dini hassasiyetleri eritmektedir. (s. 44)

Dini etkenler

Dinin gerçek amacından uzaklaştırılması, teslis inancı, aslı günah kavramı, gerçek dışı İsa peygamber algısına yönelik gerçek dışı yaklaşımlar.

Gerçek bir örnek göstermeme: Kendini dindar olarak tanımlayan bazı kesimin, söylemleri ile pratik arasındaki uyumsuzluk dine uzak durmanın en önemli sebeplerinden birisi olarak görülmektedir.  (s. 45)

Kızgın Tanrı algısı: Tehdit içeren ifadeler ile bazı kişi ve gruplar cezalandırıcı bir tanrı tanımı yaparak insanları korkutmaya hedeflemektedir. Halbuki tehdit ifadeleri küçük hata yapan inananlara değil, adaletsizlik yapan ve Tanrı’yı dışlayan kişilere yöneliktir. Doğruluktan ayrılmayan insanların tanrının şiddetini değil merhametine muhatap olacağı beklenmelidir.  (s. 46) Tanrının zararlı kişilere karşı herhangi bir yaptırımda bulunmaması, tanrılık özelliğine aykırı bir durum olurdu.  (s. 47)

Din bilim karşıtlığı sorunu: Din alanında Martin Luther ile başlayan Reform hareketi, bilim alanında Newton ile özdeşleşen Doğanın kanunlarının keşfedilmesi ve felsefede de Descartes’in yarattığı aklın nihai kaynak olma iddiası bu kırılmaların en belirleyici olanlarıdır.  (s. 48)

Yabancılaşma: Kişinin  gerçek beniyle olan içsel temasını kaybetmesi, kendinden kopma halini ifade eder. Freud’a göre insan sadece dürtüleri ile hareket eden bir varlık (hayvan) iken birtakım sosyal değerler ile sınırlandırılmakta ve böylelikle kendi özünden  (serbest hayvan olmaktan) uzaklaşmakta yani yabancılaşmaktadır.   (s. 52) İnsan “özü itibariyle anlam arayışında olan bir varlık” olarak değerlendirilirse yabancılaşma “insanın kendini bulma çabasında vazgeçmesi” şeklinde tarif edilebilir.  (s. 53) Kuşaklar arası çatışma, bir anlamda gençliğin toplumla bütünleşememesi, yabancılaşması ve uzaklaşmasıdır.  (s. 54) Yabancılaşma sürecinde kişi artık kendini hiçbir kuruma ve değer sistemine ait hissetmez, topluma karşı sorumluluk düşüncesi kalmaz.  (s. 55)

Diğer genel sebepler

Küresel ölçekte emperyalist güçlerin kontrol altına girmiş bazı militan örgütlerin güya İslam adına bir takım terör faaliyetlerine girişmesi insanları dinden uzaklaştıran ciddi bir faktördür.  (s. 56) Para, aşk, arkadaşlık, dostluk, özgürlük, demokrasi gibi şeyler her zaman suiistimal edilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı ancak, buradan hareketle kimse bunların terk edilmesi gerektiği sonucuna varmamaktadır. Dini anlatma konusunda kendini görevli sayan bazı kesimler, kullandıkları ifadelerle sanki bu çağda değil de asırlar öncesinde yaşıyormuş izlenimi doğurmakta ve bu durum son derece itici olmaktadır. Pek çok kişinin algı alanına girmeyen konular üzerinde durulması, dinin artık zamanı geçmiş bir şey olarak algılanması gibi bir bazı sorunlar doğurmaktadır.  (s. 57) Özgürlük alanını kısıtlayacak otoriter bir dil kullanımı sorunların sağlıklı bir şekilde aşılmasına engel olmakta, insanların dinden uzaklaşmasına neden olmaktadır.  (s. 57)

Deistlerin eleştirileri daha ziyade kişisel ve geleneksel anlayışlara dayanan ve evrensel içerik taşımayan konulara yönelik olduğu görülür.  (s. 50) Deistlerin genel itirazlar ve eleştirileri: Dinler savaşa neden olmaktadır, dinler hakim olduğu yerlerde sorgulama ve gelişme olmamakta, salt inanca dayalı insan tipleri üretilmektedir. Tevrat’a göre Peygamberler büyük günah işleyen, zina, cinayet işleyen kimselerdir.  (s. 61) Deistlere göre insanlara yol gösterecek şey bilimsel bilgidir. Peygamberlerin getirdiği dinler tanrı kökenli değildir.  (s. 62)

Deizme yönelik eleştiriler

A. Comte tarafından üç hal kanunu ileri sürülmüştür. İnsanlık tarihini üçe ayırır: Teolojik, metafizik ve pozitivist dönem. Son dönemde dinler ortadan kalkacaktır. Lakin aradan geçen 200 yıla rağmen kehanet gerçekleşmemiştir. (s. 63) Durumun böyle olması tanrı inancının insanda doğal bir özellik olduğunu göstermektedir. Din gibi akıl da, tanrının insana verdiği büyük bir nimettir ve her ikisinin de kaynağı aynıdır.Deizm, dinlerin yerine aklı koyarak sadece akıl ve doğadan hareketle her şeyin kavranabileceğini  iddiasındadırlar. Lakin akıl bir referans noktasına sahip olmadığı zaman, kişi sayısı kadar farklı düşüncenin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Öyle olduğunda ise, herkes doğruyu belirleme hakkını kendinde bulur. (s. 64) Akıl, insanları herkesin kabul edeceği ortak fikirler etrafında toplama özelliğine sahip değildir. Felsefe tarihine bakıldığında, filozoflar sürekli olarak birbirlerinin yanlışlamaya çalışmışlardır. Herkes kendi aklını beğenir. Mahkemelerde hem davalı hem de davacı kendisini kesin olarak haklı görür. Sorunu ise kişilerin adlı değil, kanun ve hakim çözer. Akıl, bir tanrı varsa peygamber ve kitapların var olmasını makul hatta zorunlu görür. (s. 65) İnsan, salt rasyonel bir varlık değildir. (s. 66) Deistler açısından en büyük sorun, temel sorulara varlığını kabul ettikleri tanrıya referansta bulunarak cevap üretme imkânlarının olmayışıdır.

Sadece yaratıp bırakan ve zihni zorlu sorunlarla boğuşan insanlara bir açıklamada bulunmayan bir tanrı anlayışının sorunlu olduğu açıktır. Varlığıyla yokluğu arasında bir fark olmayan bir tanrının fonksiyonel olması beklenemez. Ölüm sonrası hayat var mıdır, yaratılış amacımız nedir, yeryüzünde inanılmaz kötülüklere imza atanların yaptıkları yanlarına kar mı kalacaktır? (s.  67) Deistin tanrı inancının temeli ve anlamı yoktur. Deistin inandığı tanrının var ya da yok olmasının kendi hayatında ne gibi fark oluşturduğunu izah etmesi gerekir. Tanrı, neden insanlarla ilişki kurma özelliğinden mahrum görünüyor? Dürüstlük, fedakarlık yapan insanlara ödüllendirmesi gerekmez mi? (s. 68) Haklıya hakkını teslim etmeyen bir tanrı kendi tanımı ile çelişiktir. Eğer Tanrı insanları hiçbir sebep gözetmeksizin yarattığı ise, böyle bir tanrı anlamsız işler yapıyor demektir. Böyle bir tanrı algısının arkasında, hayatı dilediği gibi yaşama arzusundan kaynaklanan bir ego olduğu açıktır. Deizm, üzerinde tüm deistlerin ortak bir düşüncede birleştikleri bir tutarlılığa ve iç bütünlüğe sahip değildir. (s. 69)

Akıl yoluyla tanrının tek olması gerektiği neticesine ulaşılması mümkündür fakat bu tek tanrının ne olduğu konusunda bir adım bile yol almak mümkün değildir. (s. 72) Peygambersiz bir tanrı inancı içerik açısından tamamen boştur. Hiçbir Baba, “aklı başına geldiğinde doğru ve yanlışı kendisi ayırt edebilir, aklını kullansın!” diyerek çocuğunu kendi haline bırakmaz.  Tanrının insanları yeryüzünden yalnız bırakması ve bir şekilde yol göstermemesi düşünülemez.  (s. 73) Kant, ahiret inancını ahlakın gerçekleşmesi adına postulat olarak koymuştur. Deistlerin, bu dünya bir imtihan alanı değilse, tanrının neden insanların kötülük yapmasına müsaade ettiği ile ilgili tatmin edici açıklamalar yapmaları mümkün olmayacaktır. Deizm dinlerin insanlar üzerine yüklediği bazı sorumluluklardan kurtulmak bağlamında bir kolaylık sağlamakta, hayatlarını diledikleri şekilde yaşamak konforuna ulaşmış olmaktadırlar. (s. 75)  Deistin, belirli bir süre sonra ya belirli bir dine dönüş yapmaya da ateizme geçme ihtimali yüksektir. (s. 76) İslam dininde kişinin sorumlu tutulma ve muhatap alınma şartı akıldır. İslam’da aklın kullanımında temel vurgu, aklın arzuları gerçekleştirme aracına dönüştürülmesinin yanlışlığına işaret etmektir. İslam alimlerinin tamamına yakını aklı, dini hakikatleri tespiti ve anlaşılması hususunda birincil prensip olarak kullanmışlardır. Diğer taraftan akıl ile kutsal metinler arasında herhangi bir çatışma söz konusu olduğunda, yorumlama yoluna gidilmiş yani, akıl ön plana alınmıştır. (s. 79)

Kur’an’da övülen ve üstün bir vasıf olarak gösterilen akletme fiili ile akılcılık birbirine zıt iki yaklaşımdır. Rasyonalizm ciddi problemler taşımaktadır. (s. 83) Akla, akıl üstü bir pozisyon tayin etmek akıldan faydalanmaktan ziyade onu kötüye kullanmaya dönüştürmektir. Kişisel akıl, genel bir akla bağlanmadıkça sosyal düzenin sağlanmasından bahsetmek anlamsız olacaktır. Herkesin kendi aklını hayatın merkezine koyduğu bir yerde, nihilizmden anarşizme kadar uzanan sayısız düşünce boy gösterecektir. Freud, Marx ve Nietzsche, sosyal düzenin arkasındaki temel motive edici gücü açıklarken, Libido, iktisat ve iktidar iradesi kavramlarına dayanmaktadırlar.  (s. 85) Akılcılığa yönelen en küçük eleştiri bile, bilim ve felsefe dünyasında dışlanma riskini doğurmaktadır. Her şeyi akla indirgeme çabası, gerçek inancın altını yavaş yavaş oyarak gizli bir pozitivizme yol açmaktadır. Burada sorun, tekelleşen güçlerin kendi anlayışlarını evrensel değerler olarak tanıtmalarıdır. Böyle bir aklın yapacağı şey, hakikati belirlemek değil, amaca götüren araçlara meşruiyet sağlamak ve yanlış-batıl düşünceleri aklamaktır. (s. 87) Semavi dinler aklın, vahyin ışığı altında işletilmesi gerektiğini söyler. Tabiatı algılarken ve incelerken tüm olup bitenin arkasındaki ilahi gücün farkında olmak esastır. Modern akıl ise, eşyayı kaba bir maddeciliğe yani fiziksel sebeplere indirgenmiştir. Modern akıl, kendini son sözü söyleme makamına oturtmuştur.  Akla tahsis edilen bu yüce konum, tüm insanî çabaları yalnızca maddi ihtiyaçların tatmin edilmesine doğru yönlendirmektedir. Modern akıl, kendisine tabi olanları bilgi alanında derinleştirmeyi, mutluluğu ve özgürlüğü vaat etmektedir. (s.  88)

Aklı yanılabilir mi? Bir ya da 200 yıl sonra, şu anda elde bulunan bilgi ve algılama tarzımızın geçersizliğinin ortaya çıkmayacağının hiçbir teminatı yoktur ve bu durum ‘ilerleme’ inancının bir paradoksudur. İlerleme, ‘geçici hakikatler ile’ günü kurtarmaktan başka bir şey değildir. (s.  90) Matematik ve mantık, aklı; tabiat bilimleri, gözlem ve deneyi (tecrübeyi); tarih, haberi (nakli) kullanır. Din ise, akıl, nakil ve tecrübeyi, her birinin sınırlarını belirlemek şartıyla, hepsinden faydalanır. (s.  92) İnsan aklı belirli bir kaynaktan yanılmaz birtakım bilgilerle beslenmediği müddetçe hakikati bulamayacaktır. Akıl ancak mevcut bilgiler çerçevesinde değerlendirmek yapabilir. (s.  93) Bilimsel bilginin aklı kısmen tatmin edecek bir yapısından söz edilebilir, fakat insanın varoluşla ilgili sorunlarına, ölüm ve anlam arayışı gibi sorularına aydınlatıcı ve tatmin edici cevaplar sunma imkanı yoktur. David Hume, ‘evrendeki gaye ve düzen bizi ilk yaratıcının varlığını kabule götürmektedir’ demektedir. “Deliler ve bilimsel ispatlar teistin tanrıya olan inancının destekçisidir fakat kaynağı ve sebebi değildir, olamaz. (s.  95) Ateist yaklaşım, kendi tavrının doğruluğunu ispatlamak yerine teizmin iddiaları üzerinden hareket ederek, bu teistik delillerin eksik veya yanlış olduğunu ileri sürme yolunu tercih etmekte ve kendini haklılaştırmaya çalışmaktadır.  (s.  97) ‘Gözüm var, o halde her şeyi görebilirim’ demek yanlıştır. Görebilmek için yeterli ışığa ihtiyaç olduğu gibi, neye bakmamız gerektiği konusunda bir ön bilgiye ihtiyaç vardır. (s.  98) Bilim adamlarının bilimin bir kısmında derinleşmeleri, onları resmin tümünü görmekten alıp koymaktadır. (s.  99) Varlığın, salt fiziğe indirgenemeyeceği gerçeği fark edilmeye başlanmıştır. (s.  100)  Din daha ziyade ‘niçin’ sorusu üzerinde dururken, bilimsel düşünce ‘nasıl’ sorusunu ağırlık verir. (s.  101) Mühendisten ameliyat yapması beklenemez. Yorum yapılmaya başlandığı zaman, artık bilimin sahasından çıkıldığının ve felsefe alanına girildiğinin unutulmaması gerekir. (s.  101) Bilim adamı sadece kendi uzmanlık alanında bilgi sahibidir ve kendisi farkında olsun ya da olmasın bütün bir hakikatin küçük bir parçasını yakalamış durumdadır. Dolayısıyla, noktasal bir bilgiye dayanarak bilimin anlamı veya amacı hakkında genelleyici neticeler çıkarması bağlayıcı değildir, özneldir. (s.  104) Dinin amacı, varlık aleminin arkasındaki birliği fark ettirmektir. Bilimin varlık dünyasına anlam kazandırmayı sağlayacak bir yönteme sahip değildir. (s.  105) Bilim, hiçbir şekilde ahlaki bir öğreti ortaya koyamaz ve doğada ‘ahlaki değerler’ diye bir nesne yoktur. Saf maddeden zorunlu bir ahlaki değerler bütününün çıkarılması söz konusu değildir. Bilgi tabiatta olması gerekeni değil olmakta olan anlatır. (s.  106) Doğada neden matematiğe ve fiziğe uygunluk var? Neden aklın işleyiş tarzı ile tabiat kuralları anlaşılır ve makul hale getirilebiliyor? Demek ki varlık aleminde bir rasyonellik ve akla uygunluk söz konusudur. Fakat rasyonellik doğanın kendinden kaynaklanan bir özellik değildir. Evrenin arkasında söz konusu akla uygunluğu sağlayacak bir etkenin olması gerekir. (s. 109) İnsan-tabiat bütünlüğünün arkasında, bu tutarlılığı sağlayan bir tanrının bulunması akla en uygun açıklamadır.   (s. 110)

Kutsal kitaplarda modern fizik teorilerine açıkça yer verilseydi, insanlar bu tür ayetleri akıllarına sığdıramayacakları için haklı sebeplerle inkar yoluna gidebilirlerdi. (s. 111) Nasıl ki bilim adamlarının tarih boyunca ileri sürdükleri bazı teorilerin yanlışlığından hareketle bilimsel düşünceyi terk etmek gibi bir sonuca varılmıyorsa, aynı şekilde din alanında benzer sebeplerle yapılan hatalar bahane edilerek dinin gereksizliği gibi bir sonuca ulaşılamaz. Sağlıklı bir görme olayının gerçekleşebilmesi, iki gözün birlikte var olmasına bağlıdır. İki tane gözün var olması, ortada bir ikiliğin olduğunu göstermez,  Bunlar aynı hakikatin farklı açılar altında görülmesinden başka bir şey değildir. (s. 112)

Başlangıçta tek tanrı esasına göre bina edilmiş olup zaman içindeki bozulma ve sapmalarla çok tanrılı dinler ortaya çıkmıştır. Peygamberler, varlık aleminin bir tasarıma dayandığının altını çizmeye çalışırlar. (s. 114) Tabiat olayları ismi verilen sistematik düzenlilik, tanrının kanunlarından başka bir şey değildir. İnsanlara Tanrı tarafından evrendeki düzenlediği kavrayabilecek bir donanım ve üstün özellikler verilmiştir. (s. 116) İnsan bilgisinin tamamı, bilimsel bilgiden ibaret değildir. Bilimsel bilgi dışında tarih, edebiyat, sanat ve tecrübeye dayalı pek çok bilgi türü de mevcuttur. Bir şiir, bir sanat eseri bilimsel kriterlere göre eleştirilemez, çünkü alanlar farklıdır. Söz konusu eserler bilimsel bilginin ilgi alanı dışında kaldığı için önemsiz ve değersiz de sayılmazlar.  Pozitivistler, bilimcilik olarak nitelendirilen bir ideoloji-dünya görüşü üretmişlerdir. (s. 117) ‘Bilimci’, elinde tuttuğu küçük bir parça boyalı kağıda dayanarak büyük bir tablonun tamamını ümitsizce anlatma çabası içindedir. Esas mesele, bilimin ‘nasıl’ sorusuna bir şekilde cevap verdikten sonra durup “hepsi bu kadar” dediğinde, din ‘niçin’ diye sormaya ve kendi cevabını vermeye devam etmesindedir. (s. 118) Bilim adamının din  hususlarda söyleyeceği olumlu ya da olumsuz her şey onun bilimsel kimliğinden bağımsız olup vicdanı kanaatidir. (s. 119)

Bilim ve din, her ikisi de tanrının kanunlarını temsil eder. Tabiat kanunları, ‘tanrının kudretinin’, kutsal kitaplar ise, ‘Tanrı’nın kelamının’ görünür hale gelmesidir. Her ikisi de aynı kalemin eseridir. Dolayısıyla aralarında herhangi bir çelişki olması mümkün değildir. Bu alemin kanunları, bizim isteklerimizden bağımsız olarak işlemektedir. (s. 123)

Darwin biyolojide, A. Comte sosyolojide, Freud psikolojide ve  Marx ekonomide her şeyin evrimsel sürece bağlı olarak cereyan ettiğini ileri sürer. (s. 128) Burada en önemli husus, inancın aslında sadece bir gelişim süreci olduğu varsayımının kabul edilmiş olmasıdır. Çok tanrı inancı aslında her şeye gücü yeten bir tanrı anlayışını kavrayamayan zihinlerin tanrının gücünü bazı alt tanrılara dağıtmasından ibarettir.  (s. 129)

Tarihsel bulgular, dinlerin evrimi denilebilecek bir sürecin değil, dinlerin dejenerasyonu denilecek bir sürecin gerçekte var olduğunu ortaya koymuşlardır. ‘Gerçek din’, zamanla dejenere edilmiş, bozulmuş ve çok ilahlı putperest dinlere dönüşmüştür. (s. 130)

Din, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi ve ona uygun şekilde davranmasıdır. Dolayısıyla din, insan için vardır. Aristo felsefesinde, madde veya evren tanrı gibi hep vardır. Tanrı maddeye şekil vermiştir ve varlığı harekete geçirmiştir. (s. 133)

İslam düşüncesinde deizme en iyi karşılık olarak müşriklik ifadesi gösterilebilir. Müşriklerin temelde kabul etmek istemedikleri şey, tanrının kendi hayatlarına müdahale etmesi idi. (s. 134)

Hayatına dini değerlerin ve tanrının karışmasına müsaade etmemek, dünyevileşmek teizm içinde gizli bir deizmdir. (s. 135)

Protestanlık, zaman içinde bireysellik, sekülerleşme ve nihayet deizme uzanan tarihi bir süreç izlemiştir. (s. 136)

Bilimsel bilgi, varlığın fotoğrafını çeker fakat yorumu yapan insan veya bilim adamıdır. Aynı bilgilere dayanarak çok farklı anlamlar üretmek mümkündür. O halde bilimsel bilgi ile yorumları birbirine karıştırmamak gerekir. (s. 142)

Deist açısından bakılırsa, Tanrı insanı ebedi bir yokluğa mahkum etmek için yaratmış olamaz. Böyle anlamsız şeyler yapmak tanrıya yakışmayacağına göre, var oluşun mutlaka bir gayesi olmalıdır. İnsanları cansızlardan, hayvanlardan ayıran en önemli özellik düşünebilmesidir. Bu sebeple, varoluş sebebini merak etmesi, araştırması gayet doğaldır. (s. 143)

Kalp, ‘neden sevgi ve merhamet hissi duyuyorum.’ diye soracaktır. Tabiatta ihtiyaç olan her şey, insan için hazırlanmış gibi! Vicdanımız haksızlıklar karşısında acı çekiyor ve adalet talep ediyor. Halbuki İnsanın hayatta kalabilmesi için merhamet, adalet veya vicdan gibi duygulara hiç ihtiyaç yoktur. O halde insanlarda neden bu özellikler vardır? İnsanın anlam arayışı sadece tanrının varlığı ile temellendirilebilir. (s. 144)

Ahlakın temeli Allah inancıdır. Her varlık, kendi özünde var olanı açığa çıkarmak için yaratılmıştır. (s. 146) İnsan tercihini dilediği yönde kullanabilir. Yapacağı tercihler ona hayvandan aşağı veya hakiki insan arasındaki bir konuma yerleştirecektir. İnsan, iman ve ahlak gibi değerleri kasıtlı reddederse, insan olmak fırsatını ebedi olarak elinden kaçırmış olacaktır. İnsan, tercihleri ile kendisini inşa eder. (s. 147) İnsanın yaratılış amacı, kendisine sunulan insan olma imkanı doğru kullanma serüvenidir. (s. 148) Kendini tamamlayamama ya da gerçekleştirememe durumu kişiye şu da bu derecede ‘bunalım, stres, kaygı, psikolojik bozukluk’ olarak döner. (s. 149)

‘Niçin yokluk değil de varlık durumunun söz konusu olduğu’ sorusuna ancak tanrının varlığı üzerinden bir cevap geliştirilebileceğinin altını çizmek gerekir. (s. 153)

Sahip olunan güzel bir özelliği ortaya çıkarmayı dinlemek ve ‘güzellikten anlayanların algısına sunmak’ bir eksiklik olarak değerlendirilemez. (s. 155) Güneşin aydınlatması, müzisyenin beste yapması nasıl beklenen bir şey ise, tanrının yaratması da yaratıcı olmasının bir neticesidir. (s. 156) Isı ve ışığa ihtiyaç duyan güneş değil, etrafındaki karanlık ve soğuk cisimlerdir. Yaratıcı olduğu halde yaratmasaydı, o zaman neden yaratmadığı sorulabilirdi. İnsan inanılmaz bir öğrenme ve bilgi üretme kapasitesine sahiptir. Mademki insana bu kapasite verilmiştir, o halde gelişme ve öğrenme sürekli olmalıdır. (s. 157) Sınava tabi tutulmak başarılı olmanın ve ilerleme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Dünya, bir imtihan salonudur. Sınav süresi bize verilen ömür kadardır. (s. 158) Her İnsan kendisine verilenlere göre sınav edilecektir. Yani zengin kişi, servetini nasıl kullandığı konusunda zorlu bir sorgulamaya tabi tutulacaktır. (s. 159) İnsana ne verilmişse, onun hesabı sorulacaktır. Sınav, ilerlemenin zorunlu bir şartıdır. Örneğin, dürüst olduğunu söyleyen birinin gerçekten dürüst olup olmadığının anlaşılabilmesi için test edilmesi gerekir. Sınav olmazsa, okul olmasa demek gibidir. (s. 160) Okul olmazsa sınıfta kalma ya da ders çalışma sorunu olmazdı fakat o zaman da herkes cahil kalırdı. Toplumun ihtiyacı olan doktor, mühendis, mimar nasıl yetişecek? ‘Her insan var olmanın sevincini iç dünyasında yaşar.’ İnsan yokluğun ne olduğunu idrak edemediği için varlığın değerini de kavrayamıyor. Hayat, bir ikramdır. Nankörlük etmemek gerekir. Tanrı insanı ‘var olma güzelliğinin’ açığa çıkması için yaratmıştır. (s. 161)

Tanrının insanların ibadet etmesini istemesinin sebebi nedir? Bir beklentinin içinde olmaksızın yapılan her güzel şey, ibadet olarak görülebilir. İbadetin faydası birinci derecede kendisine, ikinci derecede ise diğer insanlara ve tüm varlıklara yöneliktir. Doktor reçeteyi kendi faydası için değil, hastanın yararı için yazmıştır. (s. 164)

  Aklı başında insanlar, ihtiyaç duydukları konu ne ise o konuda bir uzmana başvurur ve onun tavsiyelerine kulak verir. (s. 165)

Tanrı bize yokluktan çıkarıp insan olma fırsatını ikram etmiştir. O halde tanrıya şükran hislerimizi ifade etmemiz gerekir. İbadetlerin tanrıya değil, insana faydası vardır. İç tatmin salt akıl vasıtasıyla başarılamaz. Öyle olsaydı, bilgili ve akıllı kişilerin tam bir huzur ve mutluluk içinde yaşamaları gerekirdi. (s. 166) İbadetler kişiyi zinde tutmaya yarar. Bir tür formda kalmak için sürekli antrenman yapmak gibidir ibadet. İbadet amaç değil, araçtır. Hedefe taşımayan ibadetler hareket etmeyen araç gibidir. (s. 167) Tanrının, insanlardan ibadet etmelerini istemesi onları kötü bir gelecekten ve düşük seviyeli bir varlık anlayışından uzaklaştırmak içindir. (s. 169) İbadet, aslında insanın kendisine ulaşma çabasıdır. İbadet hayatın karmaşası, stres ve zorluklarından uzaklaşma ve nefes alma imkanı sağlar. (s. 170) Her ferdin kendisine sunulan imkanlar ölçüsünde sorgulamaya tabi tutulacağı gözden kaçırılmamalıdır. (s. 172) İnsanın sınavı kaybetmesi ancak fıtratını yani insan olma özelliğini kaybetmesi ile mümkündür. (s. 173) Evrensel ahlaki değerlerden herkes sorumludur. (s. 174) Sınırsız merhamet sahibi ve affedici bir tanrının gazabına uğramanın yolu, tanrının mesajını ‘kasıtlı olarak’ inkar etmektir. (s. 177)

‘Tanrı beni yaratırken bana sormadı ki, kendi isteğimle gelmedim ki?’ sorusunun sahibi ezelden beri var olmadığına göre, ‘ben’ diyebilmesi için, kendisine bu soru sorulmadan önce yaratılmış olması gerekir. Var edilmeden önce kişiye var olmak isteyip istemediği sorulamaz. Kişinin var oluşuna itiraz edebilmesi için bile öncelikle var olması gerekir. Hiç kimse var olmayı hak edecek bir marifette bulunmamıştır.  Var olmak, karşılıksız verilmiş sonsuz bir hazine gibidir. Eğer kişiyi ebedi bir hayatın beklediği gerçeği kavranırsa, insana sonsuz bir ikramda bulunulduğu kolayca anlaşılır. (s. 180) Soru sahibi, kendini her şeyin merkezine koymaktadır. Esas meselenin, kişinin kendisine Allah’tan bağımsız bir varlık biçme çabası ve iddiası olduğu görülecektir. Diğer taraftan, insanın uygun hareket ederse ebedi bir mükafat ve ikrama mazhar olacağı seçeneği neden göz ardı edilmektedir? Kazanma ihtimali yüzde bir olan kumar oyunlarında bile bir beklenti olurken, gerekenler yapıldığında yüzde yüz kazanılacağı binilen ve sonsuz mutluluk getirecek bir seçenek niçin göz ardı edilmektedir? (s. 181) Problemi yokuşa sürmenin sebebi aslında yeteri kadar açıktır: Tanrıyı kendi hayatından çıkarmayı azmetmiş olmak. (s. 182) Söz konusu argüman, varoluşun sorumluluklarından kaçırmak için yapılmaktadır. Aslında kişi, imkan olsa yüzlerce yıl yaşamak ister. Asıl problem, hesap verilmesi gereken bir tanrının var olması ve bu Tanrının kişinin hayatına bazı müdahaleler de bulunmasıdır. (s. 183) Seni sana verene, sana verdiği şeyle (kendinle) itirazda bulunulmasının nankörlüğün en ileri aşaması olacağına dikkat edilmelidir. Kişi eğer inanmıyorsa var olmadığını kabul ettiği bir tanrının kendisine “yaratılmak istiyor musun?” diye sormasını beklemesi anlamsız olacaktır. (s. 184)

İyilikler cenneti kazanmak için mi yoksa cehennemden korkudan mı? Cennet için yapılan ibadette, devreye menfaat girmiş olacaktır. Cezalandırmadan korkma nedeni ile ibadet yapılırsa dürüstlük söz konusu olmayacaktır. (s. 185) Menfaat temeline dayalı bir yaklaşımı tanrının onaylaması zaten düşünülemez. İkiyüzlü bir davranışın tanrıdan gizlenmesi mümkün olamayacağı da açıktır. Davranışın arka planında yatan niyetinde, geçerli ve güzel olması gerekir. Dolayısıyla tanrıyı göz ardı ederek yapılacak fiiller zaten, onun tarafından kabul görmeyecektir. İbadet tanrı ile doğru bir ilişki kurmaktır. (s. 186) Tanrıya inanan bir kişinin bütün davranışlarının temelinde, Tanrı’nın rızasını kazanmak olmalıdır. Hepimiz anne, baba, arkadaş ve sevdiklerinin isteklerini, elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışır. (s. 187) Kutsal kitaplarda yer alan cezalandırmaya yönelik ifadeler, tanrıyı sevenler için değil, ona meydan okuyan ve savaş açanlara yöneliktir. İnsan, güzel olanı doğal bir şekilde sever. Bütün güzelliklerin kaynağı ve yaratıcısı Tanrı olduğundan, insanın sevgisini tanrıya yöneltmesi kendisinden beklenen doğal bir şeydir. (s. 189) Tanrıya güvenerek yaşayan, emin ve mutlu olur. (s. 190)

Tanrı ne yapacağımızı zaten biliyor, yaptıklarımızdan niçin sorumlu tutuyoruz? Çelişki, insan aklı ile kendi tanımladığı tanrı arasında gündeme gelmektedir. Eğer tanrıyı tanımlama işlemi, tanrının kendisine bırakılırsa herhangi bir sorun çıkmayacaktır. (s. 227) Bilmemek, yani cehalet ciddi bir eksikliktir ve Tanrıya böyle bir isnatta bulunmak O’nu yanlış tanımak anlamına gelecektir. Tanrı, bir insanın hırsız olmasını dileseydi işte o zaman o kişinin tanrıya ‘bütün bu sınavlar neden?’ türünden sorular ve itirazlar yönetmesi haklı olurdu. (s. 228) Tanrı insanların özgür iradelerine hiç müdahale etmeksizin onların ne yapacağını bilir. Tanrı açısından zaman bağlayıcı bir faktör olmadığından kendisi için ‘önce ve sonra’ kavramları geçerli değildir. (s. 229) Tanrı’nın mekanla sınırlı olamayacağı az veya çok anlaşılmaktadır. Mekanı yaratanın Tanrı olduğu düşünüldüğünde, tanrının kendisini bu mekanla sınırlamasının anlamsız olacağını fark etmek mümkündür. (s. 230) Tanrının yarattığı bir şey ile kendini bağlaması veya sınırlandırması düşünülemez. (s. 231) ‘İmtihana ne gerek var?’ sorusunda önemli olan, tanrının her şeyi bilmesi değil, insanın kendi sonunu bilmiyor olmasıdır. Önemli olan insanın kendisine tanınan ‘var olma’ imkanı ve şansını bu tür itirazlarla heba etmesi, pek akla uygun bir yaklaşım değildir. (s. 233) Hiç kimse bilerek yaptıkları yanlışlıkları, ‘ne yapalım tanrı kaderime böyle yazmış!’ diyerek kendini aklayamaz. Çünkü bu tür insanlar, elde ettikleri başarıları kendi üzerlerine almasını gayet iyi bilmektedirler. Tanrı insanları anlamsız bir şekilde cezalandırmak istemiş olsaydı, yeryüzüne sayısız elçi ve kitap göndermez, onlara doğru yolu göstermezdi. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 236)

Tanrı inancı olmadığı halde insanlığa önemli katkıları olmuş insanların durumu ne olacaktır? Eğer kişinin maksadı para kazanmak, makam mevki sahibi olmak, şöhret veya siyasi bir menfaat elde etmek ise, tanrı açısından bu iyilikleri hiçbir anlamı yoktur. Kişiler, menfaati elde edecekleri için yaptıkları şeylerin karşılığını zaten peşinden almış olacaklardır. Bu durum, ahlaka uygun bir davranış olmadığından bir ödülü de hak etmiş olmazlar. Tanrıya inanmadığını ısrarla belirten bir kişinin, faydalı davranışlardan dolayı Tanrıdan beklenti içine girmesi son derece çelişkili bir tavırdır. Yapılan faydalı fiiller hangi amaca ve kaynağı yönelik ise, beklentinin de o kaynağı yönelik olması gerekir. Kısaca tanrıyı devre dışı bırakarak yapılan hiçbir fiilin karşılığı Tanrıdan talep edilemez. (s. 239)

Tanrı şeytanı neden yaratmıştır? Şeytanın insanları kötülüğe zorlama gibi bir gücü yoktur. Şeytan kötülüğü teklif eder fakat o yanlış fiili gerçekleştirme ya da karşı koyma kararı insanın iradesine bağlıdır. Yani, karar veren dolayısıyla sorumluluk altına giren insanın kendisidir. (s. 245) Şeytan, ‘iyi ve kötü insanı ayırt edici’ özelliği olan fakat zorlama yetkisi bulunmayan bir görevli gibi düşünülebilir. Hiç kimse test edilmediği bir konuda kendisinin başarılı olduğunu iddia edemez. (s. 246) “Tanrı bizi sevmiyor. Eğer sevseydi bizi sınava sokmadı” şeklindeki ifadeler insan gelişimini engelleyen ve yaratılışın anlamını kavramış olmamaktan kaynaklanan itirazlardır. İnsanı üstün kılan şey, bilinçli ve iradeli olarak ‘yanlıştan kaçınmayı’ seçmeyi isteyebilmesidir.  Bir insan şeytana karşı gösterdiği direnç ve mücadele sayesinde yükselir, kendisini keşfeder. Bu durum aslında çocuklar zorlanmasın diye okulları kapatmayı teklif etmek gibi bir şeydir ve sonucu cehalettir. (s. 247) Tanrı insanlardan yaptıkları kötü fiillerin yanlış olduğunu kabul etmelerini ve bu yanlışlıktan dolayı pişman olduklarını ifade etmelerinin ister. Yanlışlara düşmemek için gayret gösteren bir kişi artık eskisine göre daha ileri bir seviyeye yükselmiş demektir. Hayvanlar ve melekler için makamlarında herhangi bir ilerleme veya gerileme söz konusu değildir. Test yapılmadığı zaman kömür ile elmas arasındaki fark anlaşılmayacaktır. (s. 248) Kişinin cezaya maruz kalmasının tek sebebi, yine kendisidir. Kişi kendini sorgulamalıdır. Tanrı insanları cezalandırmak için değil, kendisine verilen potansiyeli özgürce kullanıp ilerlemesi için yaratmıştır. (s. 249)

Tanrıyı inkâr edenler niçin sonsuz süreli bir ceza ile cezalandırılmaktadır? Bu adalete uygun mudur? Müebbet hapis, ‘sonu olmayan’ hapis cezası demektir. Müebbet zaten ‘ebedi’ yani ‘sonsuz’ kelimesinden türemiştir. Müebbet hapis, cezası kasten öldürme, terör örgütü kurmak, yönetmek ve üye olmak ve bazı anayasal düzene karşı suçlara verilen hapis cezası türüdür. Tüm Batı ve ABD gibi ülkelerinde uygulanır. Bu cezayı alan bir kişi eğer yaşayabilse idi sonsuza dek hapiste kalacaktı! Görüldüğü gibi insanlar bu dünyada bile imkan olsa ebedi ceza ile suçları cezalandırmaktadır. Allah’ı inkar suçunda da “önemli olan suçun ne kadar zamanda işlendiği değil, yapılan fiilin ne derece korkunç olduğudur. Tanrıya karşı savaşmanın faturası elbette ağır olacaktır. Müdür olmak için rakibini devirmeye çalışmak ile devlet başkanını devirmeye teşebbüs etmenin cezası aynı değildir. Aslında böylesine büyük bir cezayı almanın sebebi, gerçeği bilerek inkar etmektir. Bu inkarın arkasında ise, kendini beğenmişlik vardır. Ateist, aklını kasıtlı olarak ifsat ve iptal etmiştir. Ayrıca bir ateistin, var olmadığını iddia ettiği bir Tanrıdan kendisini affetmesini beklemesi tamamen tutarsız ve çelişik bir davranıştır.”  (s. 252-254)

Peygamberlere ve kutsal kitaplarda ne ihtiyaç var? Hiçbir peygamberde fakirleri ezme, lüks hayat sürme, zenginlik sevdası, yalancılık gibi olumsuz davranışlara rastlanmamıştır. (s. 260) Büyük başarılar kazanmış kral, komutan gibi kişilerin bugün itibarıyla herhangi bir etkisinin olmadığını görüyoruz. (s. 261) Hz Muhammed’in en büyük düşmanları bile onu hırsızlık, ahlaksızlık veya yalancılık gibi yüz kızartıcı şeylerle suçlamamışlardır. Böyle bir kişinin, tüm insanları kandıran büyük bir yalancı olduğunu iddia etmenin mantıksal açıdan hiçbir dayanağı yoktur. (s. 262) Hiçbir anne ve baba çocuğuna, ‘Aklım var, doğruyu yanlışı kendin bul’ diyerek başıboş bırakmaz. Defalarca uyarır, tavsiye eder, yol gösterir. (s. 264) Referans noktası olmayan salt akıl yolu ile, son derece çirkin ve yanlış davranışlar bile rasyonalize edilip deist inancın içine dahil edilebilir. Evreni neden yarattığını ve insanlardan ne istediğini bildirmeyen amaçsız bir tanrının varlığıyla yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. (s. 265) Deist açısından var olduğunu ileri sürdüğü Tanrıyı ‘inkar etmenin’ ne gibi bir mahsuru vardır acaba?  Doğal dinin insanlığın orijinal dini olduğunu kabul edilse bile, insanların doğal dinden uzaklaştıklarında Tanrı tarafından uyarılarak gerçeğe çağrılmamaları için ne gibi makul bir neden olabileceğinin açıklanması gerekir.  (s. 266)

Tüm dinlerin inanışları birbirinden kopya ediliyor mu? Bütün peygamberler tüm toplumlara aynı mesajı ilettikleri için, dünyanın çok farklı yerlerinde bile benzer mesajlara ve anlatılara rastlanması son derece normaldir. (s. 271) Çok tanrılı dinlerdeki Tanrıların her biri aslında, birer meleğe karşılık gelmektedir. (s. 272)

Değerlendirme

Dini değerlerin doğru bir şekilde temsil edilmemesi, güzel örneklerin yerine sadece söylemlerin alması dinin inandırıcılığını aşındırmaktadır. (s. 276)

Deizmin temelinde aklı merkeze koyma ve her şeyin bilimsel bilginin açıklayabileceği şeklinde inanca dönüşmüş bazı varsayımlar yatmaktadır. Deizm ruhsuz post modern kültürden beslendiği ortadadır. Film ve müzik endüstrileri ile medya sektörü, dünyaya nihilist ve deist bir kültürü aşılamak için gereken her şeyi yapmaktadır. Özgürlük adı altında sorumluluğu yok eden bir bireyselciliğe yönlendirme, medya yoluyla haz kültürünün yayılması, toplumda yerleşmiş değerleri tanımamayı entellektüellik gibi gösterme türünden faaliyetler, doğru ile yanlışın karıştığı bir ortamın doğmasına yol açmaktadır. (s. 277) Tanrının tabiat kanunlarının yaratıp uygulamaya koyması fakat ölüm, hayat, sosyal ve ahlaki değerler hakkında herhangi bir şey söylememesi akla uygun değildir. (s. 278) Deistler insanları tek tanrının var olduğuna nasıl ikna edeceklerdir? Tanrının insanları yarattığını ve sonra hiçbir şey söylemeden onları yokluğa gönderdiğini ileri sürmek, tanrının absürt işler yaptığına işaret eder ve bu kabul edilebilir bir argüman değildir. Ölümden sonra bir hayat yoksa iyiliklerin bir anlam olmadığı gibi bütün kötülükler ve haksızlıklar da yapanın yanına kar kalacak demektir. (s. 281) Deizmde, aklın sınırları dışına taşayamayan ve doğa kanunları ile uyumlu hareket etmek zorunda olan bir tanrıdan söz edilmektedir. (s. 284)

  Selçuk Kütük, Deizm

 

Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar

Ateist: Tanrıya varlığına inanmayan; agnostik: tanrının varlığı veya yokluğu bilinemez; deist: Tanrıya inanan ama insanlarla iletişim yolu olan dine inanmayan demektir.

Önsöz

Kur’an’da Allah’ın varlığının ispatı değil, var olanın tekliği üzerinden bir anlatım söz konusudur. (s. 5) Türkiye’deki deist veya agnostiklerin çoğu aslında anti-teisttir. Yani din düşmanlığı, özellikle de İslam düşmanlığı yapmaktadırlar. (s. 6) İddialardaki edebe aykırı yerler çıkarılmıştır. İddialardaki tutarsızlıklar Kur’an’dan değil onun yorumlanma metodundan kaynaklandığını anlatmaya çalıştık. (s. 8)

İddia:

“Allah cezalandırmada acele etmese de ihmal etmeyendir.” (Nisa, 12)” Rabbin çabuk cezalandıran ve şüphesiz, O tek bağışlayandır.” (Enam, 165)

İzah: Cezalandırma da mühlet vermesi dünyada geçerlidir. Allah, imtihan süresince cezalandırmada aceleci davranmaz. Nur, 39. Ayette belirttiği gibi, ahrette ise hesabı seri, (çabuk) görendir. İlahi ceza; ancak telafi imkanının kalmadığı zaman seri bir biçimde verilir. Kısaca Enam, 165. Ayet, Nisa, 39 ile beraber anlaşılmalıdır. (s. 14)

İddia:

“Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik.” (Nisa, 157) İsa’ya inanmayan Yahudiler O’na Allah peygamberi der mi?

İzah: Efendimiz döneminde yaşayan Yahudiler, peygamberimiz ile konuşurken, Hz Muhammed onlara, İsa peygamberin hayatını anlatır. Onlarda bu ifade (Allah’ın peygamberi) ile ima yollu olarak peygamberimize, ‘senin peygamber dediğin kişiyi biz öldürdük, senin de sonun aynı olabilir.’ anlamında tehditte bulunmuşlardır. Ayet bunun üzerine inmiştir. (s. 18)
Ayrıca ayet, tek cümle ile 3 din mensubuna mesajda verir: ‘Allah’ın resulü’: İslam inancının tebliği, ‘Meryem’in oğlu’ (İnsan oğlu insan) İsa: Hıristiyanlara mesaj, ‘İsa Mesih’ (Mesih: El ile sıvazlayan, iyileştiren): Lakabı ve Yahudilere mesaj

İddia: “(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız.” (En’am, 151) Haramlar listesine anne babaya iyilik edin, neden yazılıyor?

İzah: Haram kelimesinin iki anlamı vardır: ‘Yasak kılınan’ ile ‘dokunulmaz, hürmete layık olan.’ Hac esnasında giyilen ihram’da haram kökünden türemiştir. Mahrem, yani anne baba gibi yakın akraba kelimesi de haramdan türemiştir. Aslında her yasak içinde bir dokunulmazlığı barındırır. Ayetteki maddeler birbiri ile bağlantılıdır. Çocuklarınızı öldürmeyin emrinin gerekçesi aynı ayettedir, çünkü anne ve babanız zamanında sizi yetiştirirmiş, size iyilikte bulunmuştur. Ayet kendi içinde sebep-sonuç ilişkisine sahiptir. (s. 19)

İddia: Kur’an’da domuz eti, içki yasaktır (Maide, 90) ama uyuşturucu gibi maddelerden Kur’an’da hiç bahsedilmez.

İzah: Bizzat Maide 90. Ayette, ‘Hamr’ kelimesi geçer. Hamr: Aklı örten şey anlamındadır. Başı örten başörtüsü de (Arapçası ‘hımar’) Kur’an’da aynı kökten olan Nur, 31. Ayette, ‘Bi-Humurihinne’ şeklinde geçer. Başı da aklıda örten şeye hamr, denir. Ateist kişi, bilgi eksikliğinden ötürü meali, Allah’ın kelamı ile aynı zannetmiştir. Kısaca Kur’an, aklı örten her şeyi ateistin delil diye verdiği ayet ile zaten yasaklamış, cevap sorunun içinde bulunmaktadır. (s. 21)

İddia: Cehennemliklerin yiyeceği Hud, 16. Ayette, ateş, Gaşiye, 6. Ayette darı dikeni, Duhan, 43. Ayette zakkum olarak geçer. Hangisi cehennem yiyeceğidir.

İzah: Her kapı için cehennemliklerden bir grup taksim edilmiştir. (Hicr, 44) İlahi adalet gereği her suçlunun cezası aynı değildir. (s. 36)

İddia: Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi (Ali İmran, 133); genişliği gökle yer kadar olan cennet mi? (Hadid, 21)

İzah: Ali İmran 133. Ayet, mealinden de anlaşılacağı gibi ‘muttaki’ kullar için olan cennettir. Onlar, infak eder, öfkelerini kontrol eder ve affedicidirler. (Ali İmran, 134) Buradaki kullar iman edip bunu pratiğe döken insanlardır. Hadid 21. Ayetteki kullar ise, sadece iman eden kimselerden bahseder. Bunlar amel yönünden muttaki kullar seviyesine ulaşamamış kişilerdir. Kur’an’da cennet değil, ‘Cennât’ yani cennetler kelimesi geçer. Rivayetlerde cennet 8 tabaka olarak bizlere haber verilir. (Fatır, 35; Secde, 19; Şuara, 85; Kehf,107; Yunus, 25-26; Beyyine, 7-8; Buhari, 2790; İ. Hacer, 6/12, 7/28; Ebu Davud, Vitr, 20; Müsned, II/449) Ceza gibi mükafatta amellere göre değişir. (s. 41)

İddia: “Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık.” Enam, 146. Ayette, Yahudi kelimesi geçerek tüm Museviler kastedilir. Musevilik bir din, Yahudilik ırk adı değil midir?

İzah: Kur’an, bir zihniyet ve tutumdan bahsettiğinde İsrailoğullarını Yahudi diye isimlendirir. Zira Musevi ve İsevilerin Kur’an’daki adı Müslümanlardır. Kur’an’da azgınlaşmış İsrailoğullarına Yahudi denir. (s. 43) Kur’an’da Yahudi bir ırk adı değildir. İslam’da zaten ırkçılık yoktur. (Müslümanların iç meseleleri adlı yazımıza bakılabilir.)  Yahudilik ile bir ırk değil, kötü fiiller kastedilir. Ayrıca bu konuda, T. Dursun’a cevap verdiğimiz yazımızdaki, ‘Yahudiler üstün ırk mı?’  adlı bölüme bakılabilir.

İddia: Allah’ın velisi var mı yok mu? İsra, 111. ayette velisi yoktur. Yunus, 62. ayette ise, Allah’ın velilerine korku yoktur, denmektedir. (s. 49)

İzah: İsra, 111. ayette Allah’ın çocuk edinmeyeceği vurgulanır. O, ne doğan ne doğurtandır. (İhlas, 3-4) O’nun anne babası yoktur. Allah herkese veli olur ama kimse Allah’a veli olamaz. Aksine herkes Allah’ın velayetine muhtaçtır. (Yunus, 62)

İddia: Allah, samed (Kimseye muhtaç olmayan, herkesin muhtaç olduğu) midir? (İhlas, 2), yoksa Muhammed, 7. ayette yazıldığı gibi, ‘Siz Allah’a yardım ederseniz’ mealindeki gibi, Samed değil midir? (s. 50)

İzah: Muhammed 4: “Ayetlerin mealine bakalım: “Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” Allah kendi davası olan hakikat, adalet ve özgürlüğün kullarının eliyle yükselmesini murat etmektedir. Eğer her zorluğu Allah giderseydi, mücadele ve mükafatın bir değeri olmazdı. Emeğin olmadığı yerde imtihandan söz edilemez. Allah’a yardım edin denilen ayetin öncesinde, Allah’a yardımın; onun yoluna, davasına yardım olarak anlatıldığı açıktır. Bakara 245. ayetteki, ‘Kim Allah’a güzel borç verirse’ şeklindeki ayette bu şekilde anlaşılmalıdır. “Onlarla savaşın, Allah onlara sizin ellerinizle azap edip onları rezil eder ve onlara karşı size yardım edip inananların gönlüne ferahlık verir.” (Tevbe, 14) Benzer mealde hadis: Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: “Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.’ buyuracak. Âdemoğlu ise ‘Ya rabbi! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ diyecek. Allah şöyle buyuracak: ‘Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın…” (Muslim, Birr, 43)

İddia: Bakara 253. Ayette, “peygamberlerin bir kısmının diğerine üstün kılındığından “bahsedilir ama Bakara, 285. Ayette ise, “peygamberler arasında ayırım yapılmadığı” bildirilir. Hangisi doğru? (s. 52)

İzah: Allah’u Teala her peygambere farklı yetenek ve mucizeler vermiştir. Bu açıdan peygamberler arasında farklılıklar vardır. Bakara 285. Ayette ise, ayırım yapmadan tüm peygamberlerin hak olduğuna imandan bahsedilir ki bu zaten İslam’ın temel inanç esaslarındandır. (Tüm dinlerin özü İslam’dır adlı yazıya bakılabilir.)

İddia: Tanrı bu kadar küçük bir dünya için bu kadar büyük bir evren neden yaratmış?
Hac, 65: “Görmüyor musun ki, Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.”  Ay’ı ve Güneş’i Allah tutmasa yere düşecek.

İzah: Ayette her şeyin insana hizmet için yaratıldığını anlatır ve iki örnek verir. (s. 127)

İddia: Evren neden bu kadar büyük? Tanrı bu kadar küçük bir dünya için neden bu kadar büyük bir evren yarattı? Hac, 65. Ayette, “Görmüyor musun ki, Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur.” deniyor, Allah tutmasa yere mi düşecek? Milyarlarca galaksi, bir nokta kadar küçük dünyaya düşebilir mi?

İzah: Öncelikle bu soru bilimden uzak bir zihniyetin sorusudur, çünkü Big Bang teorisine göre dünyamızın yaşamsan özelliklerini koruması ve hayatın devamı için, genişleyen evrenin bu aşaması ve devamı zorunludur. Evrensel dengede bu büyüklük ve devamı şarttır. Hac, 65. Ayette ise altı çizilen tabiat kuralları denen evrensel yasalardır. Kur’an’da Allah’ın emri ifadesi, evrensel, biyolojik ve fiziksel yasalara işaret eder. Öyle ya, yasaları bulan insanlar büyük ilim adamı ilan ediliyorsa o yasaları koyup akılsız canlılara uygulatan, bu bilinme ve tazime daha çok layık değil midir? Su kendinden daha az yoğunluğa sahip cisimleri yüzeye iter. Atmosfer ise tam tersi bir durumla, yerçekimi kuvveti, dünya dışındaki kütle çekim ve merkez kaç kuvvetlerinin etkisi ile atmosfer yere düşmez. Etkisi ile gökyüzü yeryüzüne yakın, dengede tutulur. (s. 127)

İddia: Araf, 80-84. Ayetler eşcinselliği aşağılamaktadır ki, eşcinsellik psikolojik bir rahatsızlıktır ve günümüzde bu yaklaşım bilimle hareket eden ülkelerde ağır bir suçtur. Araf, 80: “Lût´u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?” Eşcinsellik daha önce başka alemde işlenmemiş mi?

İzah: Ali İmran, 33:” Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem´i, Nuh´u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.” Ayetin de gösterdiği gibi alem demek, bu kişilerin yaşadığı insanlar ve toplumlardır. Ayette geçen peygamberler de içinde bulundukları zaman dilimi içinde ve bölgede üstün tutulmuşlardır. Sodom ve Gomora denen şehirlerindekiler bu suçu saldırgan bir şekilde geçen kervanlara gruplar halinde saldırarak (Ankebut, 29) yapıyorlardı. Kur’an bunu toplu olarak yapan bu insanların yapmayanları evlerinden uzaklaştırma ile tehdidini (Neml, 56) de bizlere bildirir. Hayvani güdüleri kontrol ettiğimiz oranda insanızdır. Bu tarz sapık ilişkilerle neslin devamı da mümkün değildir. (s. 133)

İddia: Alak 14. Ayette, Ebu Cehil hakkında, “O, Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?” yazmaktadır. Allah’ın Ebu Cehil’in yaptıklarını gördüğünü bu kişi nereden bilebilir?

İzah: Mekkeliler her şeye gücü yeten bir Allah’a zaten inanıyorlardı. Bu gerçeğin üzeri menfaat e çıkarları ile örtülmüştü. Zaten kâfirin kelime anlamı, gerçeği inkar eden değil, gerçeğin üstünü örten demektir. Bu nedenle Kur’an bir hatırlatmadır: “ Onlara, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan mutlaka, Allah derler. (Ankebut, 61; Zümer, 38) Kısaca müşrikler Allah’ın varlığının farkında idiler ama bu bilgi işlerine gelmiyor, çıkarlarına ters düşüyordu. (s. 175)

İddia: Şakk-ı sadr yani göğsün açılması olayı nasıl anlaşılmalıdır?

İzah: İnşirah, 1-4. ayet: “Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi?” Ayetteki göğsün açılması, ferahlama, genişleme ve sükûna ermedir. Sırttaki yük manevi sorumluluktur. İsmin yücelmesi, namın duyulmasıdır. (s. 180) Zaten ‘göğsün açılması veya yarılması’ iki ayette de mecazen kullanılmaktadır: Zümer, 22: “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?” Enam, 125: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir.”

İddia: Kamer suresi, 1. ayet: “ Kıyamet saati yaklaştı, ay yarıldı.” Şakk-ı kamer, ayın yarılması konusu. Bu mucize sadece Araplarca mı görüldü? Çin’de neden görülmedi? Neden dünya üzerindeki hiçbir medeniyet bunu kaydetmemiştir?

İzah: Öncelikle şunun altını çizelim. Ateistler mutlaka itiraz edeceklerdir, bunu yaparlarken de metot, kural dinlemezler! Dünyanın her tarafında, tufan hakkında rivayetler mevcuttur. Buna da itiraz ederler ve çalıntı, efsaneden alıntı diye iddiada bulunurlar. Dünyada yaygın olmasa, bu defa neden rivayetler yok; olmalı! demektedirler. Bu bir paradokstur. Ayetteki ayın yarılması kıyamet anından bahsetmektedir. İkinci ayetteki sihirden kasıtta, ayetlerdir. (s. 182)

İddia: Kamer suresi, 17, 22,  32 ve 40. Ayette, “Biz düşünüp öğüt alınsın diye Kur’an’ı kolaylaştırdık.” denmektedir. O halde Kur’an’ın bir alim tarafından açıklanmasına gerek yoktur mudur?

İzah: Kamer suresinde Hz Nuh’un davetinden bahsedilir. Dolayısı ile bu ayetlerden ilk anlamamız gereken, Nuh kıssası gibi olayların ibret için anlaşılır bir tarzda basitçe anlatıldığıdır. Bu ayeti genelleştirirsek varacağımız sonuç şudur: Kur’an’a verilen emek oranında bu kitap kendini muhataplarına açar. Kur’an’dan köylü cahil de kendine yeterli olacak alacağını alacaktır, bir astronomi profesörü de alacağını alacaktır. İnsanlar Kur’an okurken, bahsedilen konu hakkında ne kadar fazla ön bilgi ve alt yapıya sahipse, Kur’an’dan o kadar fazla şey alacaktır. Arapça bilmek farz değildir, Kur’an’ı anlamak farzdır. Herkes kendi emeği ölçüsünde anladığından sorumludur. Meal manaya en yakın anlatım demektir. Mealler karşılaştırılmalı olarak okunmalı ve hatalar en aza indirilmelidir. (s. 193)

İddia: Nahl, 67: “Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının ürünlerinden hem içki hem de güzel besinler elde edersiniz. Bunda da aklını kullanan bir topluluk için açık ­delil vardır.” Nahl, 115: “Allah size sadece leş,  kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olanı haram kıldı.” Eşek, köpek eti haram değil mi?

İzah: Kur’an’da olumsuz, günah, yapılmaması gereken fiiller sadece haram sözcüğü ile ifade edilmez. Ayrıca, “ İsm, seyyie, münker, fahşa, isyan, fısk, cürm, vizr, şekavet, zulm, cünah, lemen gibi fiillerle de Allah’ın razı olmadığı işler Kur’an’da anlatılır. Bunun gibi birçok kelimeyle Allah, yapmamızı istemediği davranış ve sözleri ifade etmiştir. Kur’an’a göre en büyük günah şirk’tir ve bu günah Kur’an’da rics olarak isimlendirilir. Kur’an haramlarda, günahlardan örnekler vererek kişide bir bakış açısı oluşturmaya çalışır. Yoksa Kur’an, temiz ve iyi olanı helal (Maide, 4; Bakara, 168) kılmıştır. (s. 220)

İddia: Araf, 136:” … Kendilerinden intikam aldık.” denmektedir. Allah intikam alır mı?

İzah: Bu ayet, zalim firavunun sonunu anlatan bir cümledir. Bu intikam Allah’ın kendine yapılan saygısızlığın intikamı değildir, çünkü Allah mühlet verir. (Rad, 32; Yusuf, 110) Yoksa hiçbir günahkar Allah’a kötülük yapıp ona zarar veremez. Bu ayetteki intikam, masum ve zulme uğrayanların haklarının zalim suçlulardan alınmasıdır. Allah’ın el-Muntakim sıfatı aynı zaman da bir uyarıdır.

İddia: Bakara, 191-193. ayetler: “Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir! Eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur.” Günümüzde, nerede kafir görülürse öldürülmeli midir?

İzah: İslam’ barış dinidir ve savaş bile kurallara bağlanmıştır. “İslam barış dinidir” ve “ İslam savaş esnasında uyulması gereken kurallar” adlı yazılara bakılabilir. Ayette fitne çıkararak kaos ortamı oluşturmak isteyen ve daha fazla kişinin ölmesine sebep olan elebaşları kastedilerek öldürülmeleri emredilir. Mekke’nin fethi günü bu ayetten haberdar olan elebaşları korkup Mekke’yi terk ettikleri için öldürülmemiş, düşman üzerindeki istenen etki böylece gerçekleşmiştir. Kaçmayanlar da, ayet gereği düşmanlıklarından vazgeçerlerse, Allah’ın merhameti gereği, pişmanlık hakkı her an saklı kalmaktadır. (s. 225)

H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar

 

Modern Bir Akıl Sapması, Deizm 

Özetini verdiğimiz bu kitap, deizme cevap vermekten çok, evrime,  ‘insanın tekamülü’ anlamı veren ve ‘yaratıcının gözetiminde’ evrim sürecinin gerçekleştiğini savunan Müslümanlara (Caner Taslaman, Mustafa İslamoğlu gibi) ve deizmi, ‘dinciler yüzünden dinden soğuyanların sığınağı’ ilan edenlere (Yaşar Nuri Öztürk gibilere) cevap vermek amacıyla yazılmıştır.

Deizm Latince bir kelime olan ve ‘deus’tan türemiştir ve ‘Tanrıya inananlar’ anlamına gelmektedir. (s. 9) Deizm sözcüğünü ilk kullanan Pierre Viret’tir ve bu sözü ‘Türkler ve Yahudiler’ için kullanılmıştır. Deistler salt akıllı inşa edilen bir ahlak sistemine inanırlar. Vahyi, peygamberi, ruhu inkar ederler. (s. 10, 12, 107) Tanrı ile kainatı bir gören panteizmin aksine deizm, tanrıyı kainattan tamamen ayrı ve farklı bir varlık kabul eder. (s.11) Deizm İngiltere’de doğmuş, Fransa Almanya’da gelişmiştir. (s. 12, 18) Brahmanizm, peygamberi gereksiz gören Hint kökenli bir akımdır. (s. 13) İngiliz deizminin kurucusu Lord Herbert of Cherbury’dir. Deizmin içgüdüsel olarak var olduğunu savunur. John Locke ise, içgüdüsel deizm yerine gözleme dayalı rasyonalist bir çizgiyi savunur. David Hume ise, bilim ve mantığı deizmin belirleyici unsuru haline getirmiştir. (s. 18) Deizm, Fransa’da İngiltere’nin aksine dinsel bütün öğelerden soyutlanarak sadece materyalist ve devrimci bir ruh halini alır. Voltaire, Montaigne, Rousseau bu akımın öncülerindendir. (s. 18) Almanya’da Kant, deizme farklı bir ivme kazandırmıştır. Amerika’da Thomas Jefferson, Benjamin Franklin deizm felsefesinden etkilenmişlerdir. Günümüzde deizmin birçok alt akımları doğmuştur: Monodeizm, Polideizm, pandeizm, ruhsal deizm, Hıristiyan deizm, bilimsel deizm, hümanist deizm gibi… Hepsi de kendilerine özgü bir din yapısı inşa etmişlerdir. (s. 19-20) Ne bundan önce ne de bundan sonra, deizme belli sınırlar çizilebilmiş değildir. İnsan kaynaklı akımlar sürekli değişime maruz kalacaklardır. Yaratıcının insanlara yönelik emirlerini yerine getirmekten kaçındıkları için, yaratıcının böyle emirlerinin olmadığını her ne olursa olsun ispatlamak için uğraşmaktadırlar. Halbuki Yüce olarak gördükleri o yaratıcının kendilerini başıboş yarattığını iddia etmenin onun yüceliğini yakışıp yakışmayacağını yönünde birazcık akıl yürütmüş olsalardı, bu kadar zahmete gerek kalmadığını anlamış olacaklardı. (s. 21) Sözde Evrensel ahlaki esaslar çerçevesinde bir inanç oluşturma iddiasında olanlar, dini hedeflerine almışlardır. (s. 24)  Dünyada kötülük varsa, tanrının insan yaşamı ile hiçbir şekilde ilgisi olmadığındandır, iddiasını ileri sürerler. (s. 26)

Kilise, bilim adamlarına ciddi yatırımlar uygulamıştır. Hatta bazılarını yakmıştır. Kilisenin baskıcı otoritesi, teslis akidesi, evren’i ve insana müdahale etmeyen bir tanrı fikrinin doğmasına sebep olmuştur. (s. 27) Deistlerin bir kısmı, aklın testinden geçerek onaylanan dine evet demektedirler.  (s. 28) Mekkeli müşrikler, Allah’u Teala’nın varlığı konusunda herhangi bir şüphe içerisinde değillerdi. Fakat onu, dünyaya karıştırmayıp hayatın dışına itmekteydiler. Menfaatlerine uygun yaşam biçimlerini ile çelişmeyen, hayata müdahale etmeyen, sosyal hayatı ve hukuki sahayı düzenlemeyen bir tanrı inancına sahip idiler. Evreni yaratan, sonra aşkınlığından dolayı evrenle ve insanla ilişkileri daha alt düzeydeki aracı varlıklara devreden bir güce inanıyorlardı. (s. 33) 

Deizmin asıl ortaya çıkış noktasını, insanın üzerinde bir otorite olamayacağı şeklindeki düşünce oluşturur.  (s. 47) Vahyin bulunduğu yere aklı yerleştirip görüşlerini açıkça ifade eden John Toland ve aklı esas almak suretiyle ortak bir din inşa etmek gerektiğini savunan Rousseau, deizmin önemli sözcüleri olarak dikkat çekerler. (s. 48) Cahiliye Araplarının, peygamber efendimize karşı çıkma sebeplerinin başında tevhid vurgusu geliyordu. Putlar yıkıldığında, idari ve siyasi düzenleri de bozulacaktı. Tebliğe karşı çıkmalarının bir başka sebebi de, ticaret yollarının ellerinden çıkacağı yönündeki endişeleriydi. Günümüzde bazı kesimin, İslam ile olan problemleri de hemen hemen aynı noktalara, tesis etmiş oldukları statükonun devamına mani olacağına yönelik düşüncelere dayanmaktadır. (s. 53)

Ülkemizde mealcilik ve tarihselcilik gibi akımlar, İslam’ın ibadet alanı dışında kalan bölümünü rafa kaldırıp, kendi liberal anlayışlarının hakim olacağı bir alan açmayı amaçlamaktadırlar. Tarihçi zihniyetlerin varacağı nokta deizmdir:  Ver kurtulculuğun, yani batılı zihinle çatışma halindeki inanç esaslarından, ahkama kadar her hükümden vazgeçilebileceği yönündeki kanaatlerin neticesi; yönetim, sosyal hayat ve pratik dini hayat açısından deizmden farklı olmayacaktır. (s. 54) Deist düşünceye göre, bir yaratıcıya inanmak vardır fakat dini sistemler ortadan kalkmalıdır. Yahudilik, Hıristiyanlık içerisinde gerçekleştirdikleri reform’u İslam’a da tatbik etmek için, doğuya saldıkları oryantalistler gibi, içeriden bazı şahısların çalışmaları da ön plana çıkarılmaktadır. (s. 55)

Tarihselcilik gibi, mealci düşünme biçiminin de belli bir usulü bulunmadığından, kendi içerisinde bir tutarsızlık yumağından ibarettir. Deizmle mücadele dini öğrenmekle olur: Mescitlere ve mabetlere sıkıştırılan dinin, yaşayan hayat içerisindeki etkisi yeniden sağlanmadıkça köklü bir çözüm beklentisi içerisinde olmak nafile bir beklenti olacaktır. (s. 57) Kur’an’ı Kerim veya sünnet kaynaklı gelişen tartışmaların tamamı, esasında aklın konumu ve bilgi edinme aracı olarak ne ifade ettiği ile ilgilidir. Dini, yaşayan hayatın dışına iten ateizm olsun, deizm olsun aklı yegane otorite kabul eden sistemlerdir.  (s. 58) Bu gibi akımlarla mücadele etmek, temel ihtiyaçlarımız kadar gerekli bir konudur. Dolayısıyla Müslümanlar bu mücadeleyi yürütebilecek kurumlarını hiç vakit kaybetmeden kurup yola koyulmalıdırlar. (s. 60) Kelamcıların bahsettiği akıl, vahiy ile sınırlandırılmış bir akıldır. (s. 65) Akla sınırsız kredi verenler sanırsınız ki tartışmasız zorunlu ilkelerden bahsediyorlar. Oysaki bahsettikleri kendi gözlemleri, çıkarımlarıdır. (s. 67) Tarih içinde çeşitli yüzleri ile karşımıza çıkan akılcılık, bugün bilimsel etiketi ile, en çirkin yüzü ile karşımıza çıkmıştır. (s. 70)

Bilim, deneyler ve deneylerden ulaşılan kanunlar ya da matematik ve geometri ile formüle edilen şeylerin ‘gerçek kabul edilmesi’ neticesinde, doğru bilginin ‘kıstaslarını değişmesi’ ile oluşur. (Bertrand Russel, Bilimden beklediğimiz, s.14; Alekandre Koyre, Bilim tarihi yazıları I/66; John Henry, Bilim devrimi, s.15; Kostas Gavroğlu, Bilimlerin geçmişinden tarih üretmek, s. 60)

Bilimsel akla karşı batıda yükselen sesler: “Bilimin zihniyeti olan ‘Faust kültürü’, kainatın sırlarını keşfetmek değil onları belirli gayeler yoluna faydalı hale getirmektir. Bilim adamları sözde, Tanrı’ya kavuşmak istediklerini belirtseler de aslında elde etmeye çalıştıkları şey, tabiatta gizli olan kuvvet ve enerjidir.” (Oswald Spengler, İnsan ve teknik, s. 84) “Fizikçiler, yaptıkları keşif ya da ürettikleri aletlerin kendi deha ve güçlerinden kaynaklandığına inanarak -Tıpkı Tanrı gibi- güçlü olduklarına inanmaktadırlar. Bu tarz çabalarla aslında, inanmadıkları tanrının yerini almaya çalışırlar.”  (John Horgan, Bilimin sonu, s. 255) “Bilimsel emperyalizmden” (E. F. Schumacher, Aklı karışıklar için kılavuz, s. 19, 68) bahsedenler kadar,  “Bilimsel teknolojik zaferin, insanı çöküşe sevk ettiğini.” (Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, s. 333) ileri sürenler de vardır. “Akılcılık, artık bilimci uzmanların dediğine’ teslim olmak’ manasına gelmektedir. Akılcılık artık bir iktidar odağı haline getirilmiştir.” (Paul Feyerabend, Akla veda, s. 21-22) “Bilim/akıl en militan din kadar dar kafalı olabilir, var olan bütün güçler gibi en şeytani güçlerin hizmetine koşabilir.” (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 110) 

Tüm akılcılar, ‘bildikleri yöntem’ ile ispatlanamayanı reddeder, iman edilmeye layık görmezler.  (s. 86) Akılcıların kesin olarak takdim ettikleri pek çok şey, kesin olmayıp iman edilen birer ilkedir. (s. 87)  “Aklın sınırlı olduğunu itiraf ettikleri halde ona her türlü şeyin üstüne koyma çelişkisine imza atarlar.” (Rene Guenon, Doğu ve batı, s. 44) Batıda asıl tartışmanın nihai hakikati, doğruyu belirleyecek ve ortaya koyacak vahiy mi yoksa akıl mı olduğu noktasında kilitleniyor.  (s. 92) “Dinin yerine en yüksek zihinsel otorite olarak akıl geçirilmiştir.” (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 66) “Batı aklı, yalnız dünya işlerinden faydalanmaya dönük ve hayırlı insanlardan çok kötü insanların yararlandığı din dışı bir akıldır.” (Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l Akl, I/12) Bugün bilimcilerin dilindeki bilim ile, teknolojiyi üretiminin yanı sıra bir ahlakı ve metafizik telakiyi içinde barındıran felsefesi de kastedilmektedir. Bilim dediğimiz şeyin, hayatı kolaylaştırıcı bir takım aletler üretmekten ibaret olmadığı, kendini varlığa ve hakikate dair belirleyici olarak gören hatta içinde ilahi bir kimlik peşinde olan bir faaliyet barındırdığını iddia edenler vardır. (s. 95) İslam’ın, ilahlaşma ve tabiata hükümran olma hayalleriyle, bilimi bir paradigma olarak görenlerin karşısında olduğu açıktır. (s. 96) “Modern bilim ile üstün hakikatlere ulaşılabileceğini zanneden insanlar vardır. (s.  98) Bilim pek çokları için, dinin üstünde bir hakikat terazisi olarak konumlandırılmıştır. (s. 99) “Bir yaratıcıya inanıyorum. Ölüm sonrası, mutluluk olmasını umuyorum, benim dinim aklımdır.” (Thomas Paine, Akıl çağı, s. 3) “Hıristiyanlıktaki deizm, Hıristiyanlığı bilmekten; İslam’daki deizm ise, İslam’ı bilmemekten kaynaklanır. Batıda akıllı bir adamın yapacağı deist olmaktır.” (Meryem Güneri, Bir İnanç Problemi/Krizi Olarak Deizm ve Temelleri Üzerine Psiko-Kelam Analizleri, İTOBİAD Kongre/19, II. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Kongresi, s. 843 ; Deizm Sempozyumu, Ensar, 2017, s. 12, 235) Dine lakaytlaşan ya da yeni çevresine dinini uyumlu hale getirmeye çalışan deizmin çeşitli yorumlarına savrulan her kimi gördüysek ya gözlerini kör eden bir bencillik-ego ya da dünyaya olan dinginlenemez hırslarından ötürü böyle olduklarını gördük. (s.114) Yeni yorumu ile evrim teorisi, bitmemiş bir evrimi, ‘sürekli evrimleşen insan’ modelini var sayar. Artık Ateistler hala tesadüfen başlangıca, deistler ise mekanik bir yaratma ile başladığına inanmakta; ancak her iki grup da ileriye doğru ucu açık bir evrimi savunmaktadırlar. İşte bugün Müslümanlara kabul ettirilmek istenen bu yeni evrim teorisi modelidir. “Evrim teorisi artık ‘sürekli gelişme’yi ifade eden anlamında anlaşılmaya başlandığını” iddia eden kadar, “Akıllı tasarımcı evrim yoluyla insanları yaratmış ve insanların ruhsal evrimini hedeflemiştir.” diyen Müslümanlara da rastlayabilmekteyiz günümüzde. (s. 116)

Meşhur bir ateist bilimci (Celal Şengör), “Günün birinde insanların beynini bilgisayar programlarına download ederek ölümsüz olacağını ve bütün evrene yayılıp nüfuz edeceğini.” iddia etmiştir ekranlarda. Tabiatı kontrol etme ve ilahi güce ulaşma hedefleri (s. 117) hep bilim adı altında gizlenmektedir.  Dün metafiziği reddederek ilahlık davası güdenler, bugün elde ettiklerine metafizik bir hüviyet yükleyerek aynı davaya gitmektedirler. Yalnızca dil biraz değişmiştir. (s. 119) “Dikkatimizi makinelerden ve fizik âleminden, insanın fizyolojik ve manevi cephesine çevirmemiz gerekmektedir.” (Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, s. 11)  Peygamber Efendimizi ilahlaştırdığımızdan dem vuranlar, bilimin ve bilim adamlarının ilahlık iddialarını görmemezlikten gelmektedirler. (s. 121)

Kur’an’da, kırk dokuz yerde akıldan bahsedilir ve biri hariç hepsi muzari sıgasıyla kullanılmıştır, yani aklın ‘kullanılmasına dönük’ çağrı vardır. Aklın bilgi alanı varlık dünyasıyla sınırlı olduğundan (İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam, s. 47) mutlak gerçeği bütün boyut ve sınırlarıyla kuşatabilecek bir özellik ve mükemmelliğe sahip değildir. (Maturidi, Kitabu’t-Tevhid, s. 183) Ayrıca Maturidi, çevre, zaman ve zeminin aklın doğruyu bulabilmesinin önünde birer engel olabileceğini de söylemektedir. (Maturidi, s. 182) Akıl vahyin düzgün anlaşılabilmesi ve uygulama sahasına dökülebilmesi için Allah’ın bir nimetidir. (s. 143) Hasan-ı Basrî, ‘Bir adamın aklı tam olmadıkça dini tam olmaz.’ (İbn-i Ebi’d-Dünyâ, Kitabü’l-Akl, I/17) demektedir. İslam’a göre yapılan işlerin iyi ve güzel olması Allah’ın tayin ettiği ölçüye uygun olmasıyla belirlenebilecek bir şeydir. (s. 149) Babanın vakarını sıfıra indiren, çocuğu sürekli şımartmayı ”sevdirerek öğretmek” olarak takdim eden yeni terbiye usulü, sokaklarda dolaşan gençlerin içler acısı halini hazırlayan sebeplerin başında gelmektedir. Bu nesil istediği her şeyi yapmaya daha çocukluktan alışmış ve artık şehvetinin önündeki hiçbir maniyi tanımaz hale gelmiştir. Bu saatten sonra, dinsiz fikirlere kayması, yaptıklarına karışan bir iradeyi reddetme, şehevi ve her türlü arzularını tatmin etme yolundaki engelleri ortadan kaldırma çabası doğaldır. Okuyarak öğrenecek kadar gayretleri yoktur. Meseleyi şımarıklığa veya inada vurmuş olanların biraz hayat tecrübesi edinmesi ve ahlaken olgunlaşmasını beklemek icap etmektedir. Tabi, nasihate devam ederek. (s. 168) ” Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır! O inkarcılarla, en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 125) Bize düşen şu anda bu şefkat ve sabırla, güzellikle nasihat etmeye devam etmektir. Bir kişi hem Müslüman hem de deist olamaz. (s. 172) Ehl-i Sünnet, hep Katolik mezhebi ile aynı ruhmuş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. (s. 173) Dini ve dünyevi maslahatların çoğunun akılla bilinebileceğini bir çok İslam alimi ifade etmiştir. (s. 176) ”Dünyevi menfaatlerin ve kötülüklerin çoğu akıl ile bilinir.” (İzzuddin b. Abdisselam, Kavaidü’l-Ahkam) Ragıp el-İsfehahani, ‘Dini anlamak için akla ihtiyaç duyulduğundan, aklî ilimlerin ve mukaddimelerin zayıflığı durumunda dinin yanlış anlaşılacağından’ bahseder. (s. 179) Yaşar Nuri Öztürk kitabında, akla önem veren her fikrin deizme ‘kapı araladığını’ düşünmektedir.  (s. 180) Kitabın özellikle 123-189 sayfaları, Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Deizm’ adlı kitabına cevaplardan oluşur.

  H.Yaşar, Ö. Faruk Korkmaz, Y. Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm

 

 

Deizm ve ateizm üzerine

Türkiye’de kendisine inananları tatmin etmeyen, dine mesafeli olanları iyice uzaklaştıran sahte dindar kimlikler çoğaldı. İslamcılık, muhafazakârlık söylemine dönüştü. (s. 9) Sekülerizmle geleneksel yapının melez bir kültürü oluşturulmaya çalışılmaktadır.  (s. 10) Üst sınıfın resmi dini, alt sınıfa da yayılmıştır.  (s. 17) Yeni nesil, modern dünyanın meydan okumasına alternatif üretememenin ezikliğini yaşamaktadır. Asım’ın neslinin hayaleti Doğu, atmosferi Batıdır. (s. 11) Gerçek din bağı zayıfladıkça, geleneğin bütün anlatıları çoğu zaman kutsanmış, din zannedilmiştir.  (s. 12) Toplumsal dokudan kopuk düşünceler idealleştirilmiştir. (s. 13) Genç nesil ve metropol nüfusu için modernleşme silindirinin etkin olduğunu söyleyebiliriz. (s. 14) Din bugün Batıda Hümanizm değilse de, deizmdir. (s. 18) Modernleşmenin kalesi askeriyeden başlayacaktır. Gösterimi de kadın bedeni üzerinden daha kolay olacaktır.  (s. 19) Dawkins, ateizmi bir inanç biçimi olarak yaymayı kendine misyon edinmiştir. (s. 26)  Korkusu tanrının bir gün hiç habersiz çıka gelmesidir. (s. 27) Bir ateistin, bütün enerjisini ateizme adamasını neye yoracağız? (s. 28)

Hakiki iman, dogmatizme yegane alternatiftir. (s. 30) Dawkins gibi Ateizm misyonerleri, önceden ateist iken teist olan Flew’e kızgınlığını saklamıyor, onu ‘döneklikle’ suçluyor. Flew, kendi ifadesiyle ‘kanıtın götürdüğü yere’ gitmiştir. Patrick Glynn’da ateizmin bir yanılgı olduğunu itiraf etmektedir. Big Bang, alemin bir başlangıcının olduğunu, antropik prensip ise, kainatın insan için hazırlanmış olduğunu kanıtlamıştır. (s. 32) Her şey insan için yaratıldı. Acaba İnsan niçin yaratıldı? Darwinizm, materyalizm ve pozitivizm dine tahammülsüzdür. (s. 33)

Deizm, tanrının insan yaşamına müdahale eden bir tasavvurunu kabul etmez. (s. 38) Dawkins, Darwinci düşüncelerini iman alanına kaydırmıştır. Dawkins, kendi ifadesiyle, Darwincilikten beslenen iyi bir ‘ateizm savaşçısı’dır. (s. 39) Dawkins, kendi tezine iman edilmesini ısrarla savunmaktadır. (s. 41) İnançsızlığın ilmihali, ‘Tanrı Yanılgısı’ kitabıdır. Dawkins’e, inanmadığı için mi Darvincilik çok akıllıca geliyor yoksa Darwinizmin bir sonucu olarak mı inançsız biri olmuştur? (s. 42) Dawkins’in hararetli tartışmaları, onun 19. Yüzyıl başlarında yaşıyor olduğu izlenimini vermektedir. (s. 43) Dawkins, aydınlanma çağının tipik bir takipçisi olduğunu teyit etmektedir. Ne var ki deyim yerindeyse, bu köprünün altından çok sular akmıştır. (s. 287) Darwin düşüncesinin inançsızlığa götürmekten ziyade, inanmama durumuna evrimcilikle temellendirmeye çalışılmaktadır. (s. 308) Aynı mantığı Celal Şengör’de de görürüz! Dawkins, Darwinizm bir havari gibi yaymayı tercih etmektedir. Dawkins, dinlerin insanların ölümüne neden olduğunu ileri sürmektedir ve ‘hiçbir ateist, onlar kadar acımasız olabilir mi?’ demektedir. Hitler ve Lenin’in ateist olduğunu unutuyor tabiî ki. (s. 44) Tıpkı teizm gibi ateizmde, bir kanaatler malzemesi üzerine yükselir. İman var olanın açığa çıkarılması, küfürde gizlenmesi demektir. Jaspers’in ifadesi ile insanlık ‘tanrının otoritesinden kurtulacağım’ derken, kendi tahakkümüne tutsak olmuştur. Otorite baskı değildir. Sadece dağılma ve parçalanma ihtimaline karşı bir önlemdir.  (s. 51) İnsan aklı, Tanrı olarak ikame edilmiştir. Akıl eksenindeki yapıp etmeler, birer ritüele dönüşmüştür. Modern ve kapitalist değerler ekseninde bir narsisizm kültürü geliştirilmiştir. (s. 53) Yunan düşüncesinin vardığı ya da çıktığı nokta deizmdir. Doğal din kavramı, hiçbir aracı olmaksızın sadece akıl yoluyla kavrayabilecek yalın bir tanrı inancını belirtir. Bu inancı benimseyen kişiye deist denir. (s. 71) İnsanoğlu farklı dekorlar da aynı oyunu oynamaktadır. (s. 87) İnsanın ahlak ve kültür varlığı oluşunu ölümü ile fark ederiz. Zira hayvanlar aleminden bir canlının ölmesiyle, leş olurken; insan varlığı için cenaze törenleri ve hatıratlar oluşur. İnsanca oluş, özgürlüğü, sorumluluğu ve hesap vermeyi icap ettirir. Bu yetileri sadece akla bağlamak mümkün değildir. Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır. (s. 97)

Dawkins gibi ateistin dünyasında kalp, olsa olsa kanı pompalayan bir kastır. Oysa gönül bir deryadır. İnsan sadece maddi boyutuyla ele alırsak, onun insan özelliğini iptal ederek sıradan bir canlı hürriyetine mahkum ederiz. Notalar maddi olsa da, ses ve perdeler mânâdır. Dawkins şunu itiraf etmektedir ki, bilinç, ahlak ve ölümlülük konularını Darwincilik ile izah etmek, oldukça zordur. (s. 98) Ahlaklı olmayı Darwincilik de izah etmeye çalışanlar bunu, faydacılık/pragmatizm ile açıklamaya çalışmaktadırlar. Halbuki ahlak bambaşka bir şeydir. Tanrı inancı iptal edilince bencillik kaçınılmaz olur. Ancak karşılıklı menfaat beklentisinden âzad olan iyilik, tam anlamıyla iyilik olabilir. (s.  99) Bilinç, ruhun varlığını kabul etmeyi gerektirir. Önceden ateist olan Patrick Glynn, ruhun varlığını idrak etmeye başlayınca, inanmaya adım attığını söyler. (s. 100) Ölümün kıyısına gelen insanların tecrübeleri hakkındaki raporları incelemiş, ‘hemen hepsi ruhlarının vücutlarından ayrıldığını, kendilerini dışarıdan gördüklerini belirtiyorlar.’ demektedir Glynn. (s. 101)  Bir tıp doktoru, Dawkins’e yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: “Neden hepimiz intihar etmiyoruz? Dünya görüşünüz öğrencilere ve pek çok insana sahiden bu izlenimi veriyor. Size göre hepimiz bir hiç sayesinde, tesadüfen birleştik ve yine bir hiçe döneceğiz. Bir efsaneye inanmak, size inanmaktan iyidir, çok daha iyidir. Ayrıca, sizin dünya görüşünüz insanları endişeye, uyuşturucu bağımlılığına, şiddete, nihilizme, hedonizme, Frankenstein bilimine ve 3. Dünya Savaşı’na sürükler, dünyada cehennemi yaşatır.” (s. 103) Çıkar eksenli ahlak görüşü, ahlak olayını izah edememektedir. (s. 104) Sınırsız cinsellik, alkol tüketimi, uyuşturucu ve diğer alışkanlıklarla birlikte insanlar bazen varoluşta bir tiksinti ve bulantı yaşayarak anlam arayışına girebilir. Nitekim batının pek çok metropolünde insanların ruhsal arınmalara yöneldiği bilinmektedir. İslam dininin ümmet algısı dikkate alındığında, dindarlık için sınırların toprakla değil, iman ve inkar çizgisi ile ayrıştığı dikkat çeker.  (s. 106) Ümmet düşüncesi bir tür ufuktur. (s. 108) Dawkins kendini haklı çıkarmak için Darwinciliğe sarılır. Darwincilik te ısrarla ateizmi dayanır. Tanrı sadece soyut düşüncenin değil, iyi eylemin de o arka planında bulunur. Her daim en büyük iyiliğin kaynağı tanrıdır. Tanrının bir üst değer oluşu, bencillik prangalarından özgürleşmenin de garantisidir. (s. 111) Tarih, inançsızların inananlara direnci olarak karşımıza çıkmaktadır. (s. 112)

Dünyadaki canlı türlerinden henüz sadece 2 milyondan biraz fazlası tanımlanabilmiştir. Henüz tanımlanmamış 10 veya 30 milyon canlı türü vardır. Bakterilerden, yüksekliği 100 metreyi ulaşan ağaçlara, sıcak su kaynaklarında ki canlılardan, Antarktika’daki mantarlara, okyanus tabanlarında ki kurtçuklardan, Everest Dağı’nın yamaçlarındaki çiçeklere, örümceklere kadar. (s. 114)

Muhteşem bir yapı iki soruyu akla getirir: Bu yapı neden vardır ve var olmasındaki amaç nedir? Hayatın cansız materyalden, kendiliğinden oluşunu savunmak sadece bir ön kabuldür. Burada bir şeyin canlı olmasının ne anlama geldiği önem kazanmaktadır. (s. 115) Bir kum yığını ile bir dahinin beynindeki kimyasal yapısının aynı olduğunu söylemek, sadece maddeye duyulan kör ve temelsiz inancın göstergesidir. (s. 1176)

İnsanın dünyaya nasıl geldiğini Dawkins tek cinsiyete kadar dayamaya temayülündedir. Cinsiyetin kadın olma olasılığı üstünde duran Dawkins kendi tezini, İsa’nın mucizevi doğumunda inkar etmiş olur. (s. 117)

Dolly üzerinde klonlama mı yoksa sadece transfer, yer değiştirme mi? Dolly’nin klonlanması: Bir koyunun vücudundaki bir meme hücresinden alınan DNA, annenin yumurtalığındaki döllenmeye hazır bir yumurtanın içine konmuştur. Yani, annenin kendi yumurtası, yine var olan başka bir hazır hücreden alınan DNA ile döllenmiş ve bu yumurta anneni rahmine yerleştirilmiş, böylece gebelik süreci başlamış ve sonunda da, Dolly dünyaya gelmiştir. (s. 117) Yani sahne hazırdır, dekorasyonların sadece yeri değiştirilmiştir.

Pornografi, magazin ve reklamcılık alanlarında, kadınların ne kadar istismar edildiğini kanıtlamak için çok çaba sarf etmeye gerek yoktur. Biyolojik açıdan erkek üstünlüğünü açıkça savunan Dawkins şöyle söylemektedir: “Kadın, doğada üreme açısından silik varlıktır.” (Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 296)

Newtoncu  fiziğin kesinlik ve nedenselci, dolayısıyla determinist tavrının aksine, Einstein teorisi ile, belirsizlik düşüncesini öne çıkarır. (s. 122) Dakwins’in kuantum fiziği ile başı hoş değildir. (s. 123)

Bilim, insanın bu dünyada konforlu yaşamasını hedeflerken din ise insanın huzurlu olmasını merkeze koyar. (s. 127) Pozitivizm ve sekülerizm bir tür inanç ve dolayısıyla dogmatizm üretir. Parola şu: İnsanlar kendilerinden uzaklaştıkça modern çark daha kolay dönmektedir. (s. 130) Doğal teoloji veya naturel ilahiyat, deizmin temel dayanağı iken, ateizm, onu da reddeder. (s. 133) Dawkins, ‘eğer Tanrı diye bir şahıs olsaydı, o muazzam biçimde karmaşık olurdu’ der ve bu mantıkla tanrı inancına karşı çıkar. (s. 134) Öncelikle, tanrının karmaşık olduğu aşikar değildir. İkincisi, Tanrı bir şeyi bildiği için oldukça karmaşık olacaktır. Belki de öyledir ancak yine de Dawkins, bunun neden tanrının ihtimal dışı olacağı sonucunu doğurduğunu açıklayamamaktadır. (s. 159) Dawkins, tanrının varoluşunun ihtimal dışı olduğunu ileri sürmektedir. Bunu destekleyen bir delili sunmak onun borcudur. Ne o ne de başkası geçerli bir delil ortaya koydular. (s. 160) Evrenden hareketle, onun bir yaratıcısı olduğu fikrine ulaşmaya en genel ifade ile doğal teoloji diyebiliriz. (s. 135) Dawkins’e göre doğal eleme, doğanın kör saatçisidir. Görünen bir amaçta yoktur. (s. 136) Yine ona göre, doğal seçilimin aklı ve düş gücünün olmadığını söyler. (s. 147) Kör Saatçi iddiasına rağmen evrendeki düzen şaşmadan işlemektedir. (s.164) Yani saatçi kördür ama, ‘düzlen’ koyabilecek özelliğe de sahiptir! Onun paradoks listesi hayli uzundur. Panteizmi ateizme en yakın düşünce olarak görüp ona prim veren Dawkins esasında bir ikilem içerisindedir. (s. 195) Dawkins, ”doğal eleme sayesinde, üstün türlerin devamı ilkesi evrenin başlangıcında tasarlanmıştır.” demektedir. (s. 164) Darwin, evrenin bir tasarımcı tarafından tasarlanması fikrine şiddetle karşı çıkar. Ona göre en büyük tasarım, doğal seleksiyondur. (s. 236)

 Eğer yer çekimi biraz daha kuvvetli olsaydı veya zayıf olsaydı veya, zayıf ve kuvvetli nükleer güç birazcık daha farklı olsaydı, hayat ortaya çıkmazdı. (s. 161) Dawkins, Darwincilikle ateizmi temellendirmeye çalışır ve dahası, dinlerin inanç sistemlere savaş açar. (s. 149) Evreni, Darwinin türler ve canlılar hakkındaki varsayımlarından hareketle açıklamak, bir ön kabul ve tahminde başka bir şey değildir. (s. 153) Yunan düşüncesinde maddesellik ön plandadır. (s. 167)  Ruh, düşünür, sezer, hisseder, iradeye vb. sahiptir. (s. 168) Dawkins, insanın bir tür ruhsal boyut kazanma hamlesi olan aşk olayını, patolojik (hastalıklı) bir bağımlılık olarak görür. (s. 170) Dawkins, dogmatik bir ateisttir. (s. 172) Dawkins, evrenin harikuladeliğini, karmakarışık doğa olarak insanlara sunar. (s. 174) Darwin, evrenin bir tasarımdan ziyade, yüksek türlerin bir çeşit evrim geçirme sahnesi olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla Darwin’in naturalist olduğunu pekala söyleyebiliriz. Natüralistler, evrenin işleyişini bizzat kendisine verirler. (s. 176) Teizmin deizmden farkı, Tanrının evreni yarattıktan sonra etkinliğinin devam ettiğini iddia etmesidir. Ateizm bir inançtır. (s. 188) İnsan, sadece irade gösteren değil, hisseden bir varlıktır. Doğadan hareketle var olan bir yaratıcı fikrine ulaşmaya teizm (doğal teoloji) denir. İnsan aklının doğaya müracaat etmeksizin bizzat düşünerek Tanrı tasavvurları ulaşmasını ise deizm diye ifade etmek mümkündür. (s. 189) İnsanın ruhunda bir şeyi tabulaştırma özelliği her zaman var olagelmiştir. (s. 199) Antropolog Mary Douglas, ‘Saflık ve tehlike’ isimli kitabında, her kültürde tabunun vazgeçilmez olduğunu ileri sürer. Ona göre her kültürde bir şeyler dokunulmaz ve yasaktır. (s. 198) Ateistin tabusu, Das Kapital,  Türlerin kökeni, Materyalizmdir. Kapitalist ruhun mihrabı ise, paradır. (s. 200) Mesela Japonlar pek çok bakımdan teknolojide söz sahibi olsalar da, tabularını sürdürme konusunda oldukça isteklidirler. Zira kültürlerinin iflas etmesini kesinlikle göze alamazlar. (s. 198) Evrim düşüncesine göre, en yüksek zekaya sahip ve en yüksek tür, evrene en son katılan insanlardır. Halbuki, dünyamızın sorunları, problemler yumağı şeklinde devamlı büyümektedir. (s. 205) Günümüz modernizminin, Tanrı iptal edişinin sonucu olarak, çağımız insanın için para, tüketim ve haz neredeyse çok tanrıcılığın değişik versiyonları olarak görülmektedir. (s. 206) Kişinin, tanrıyı kabul etmemesi durumunda tek ölçüt kendi benliği olacaktır. (s. 223) Geçmişte de günümüzde de din bir boyut olarak gerçekliğini muhafaza etmektedir. Bu da gösteriyor ki, insan dini  (Homo Religious) bir varlıktır. (s. 225) Agnostikliği en iyi ve sistematik olarak ifade eden düşünürler Hume ve Kant dır. Onlara göre evrendeki küçük kesitlerden, evrenin tamam hakkında bir sonuç çıkarmak mantıklı değildir. (s. 226) Kant, evrenin bir mimarı olduğu fikrine ulaşırsa bile, bunun ‘nasıl bir varlık olduğu evrenden hareketle bulunamaz’ görüşündedir. Ancak onlar, tanrının yokluğu hakkında da bir beyanda bulunmamışlardır. (s. 228)  Descartes, Tanrı fikrinin de zihnimizde doğuştan  mevcut olduğunu (Ontolojik delil) söyler. (s. 239) İnsanın içindeki ahlak duygusu ve yıldızlı semaların uyandırdığı his, Tanrıyı inkar etmesine izin vermez. (s. 251) Din, Dede Efendi veya Itri’nin sanatında insanın ulviliğini çok iyi bir düzeyde ortaya çıkarmıştır. (s. 251) Dawkins’in imana açtığı saldırganca savaşı anlamak mümkün değildir. Kitapları ve fikirleri üzerinden kazandığı para ayrı tutulacak olursa, bu kadar ajitasyonu anlamak kolay değildir. (s. 253) A. Comte, pozitivist dinin mimarıdır. (s. 254) İnsanlar daha önce, ruhsal sorunlarla baş edemezken, gelişmiş ve zamanımız içindeki insan ruhsal sorunların üstesinden gelebilmekte midir? Gelişen teknoloji, beraberinde pek çok vebayı da getirmiştir. Eskiden AIDS ve kanserden bu kadar bahsedilmiyordu. Bu, gelişmişliğin aksine bir tür gerilemedir. (s. 262) İman, bilgiyi aşan bir durumdur. Darwincilik, bilgiyi putlaştırmaktadır. (s. 263) Bilim benliği keşfedemez; benlik bilimi keşfeder. (s. 268) Dawkins’in bilinci açıklayamaması gibi, şahsiyet konusunda da sessiz kalması ilginçtir. İnsanın şahsiyetinin gelişmesinde deruni yön, vazgeçilmez bir öneme sahiptir. (s. 269) Kişilik, insanın kendisinin hayatından daha fazla bir şey olduğunun bilincine varması ile başlar. (s.  270) Dawkins, dinin kadını aşağıladığını söylemektedir. Ancak günümüzde, en medeni toplumlarda bile kadın sömürüsü bilinen bir gerçektir. (s. 274) Dawkins, darwinizm’in hipotezlerini kanıtlanmışçasına savunmaktadır. (s. 281)

Dinin en önemli fonksiyonlarından biri, deruni boyut sayesinde şahsiyet gelişimidir. Modernizm, insanlara bireyciliği verdi ancak şahsiyet kazandırma yollarını da birer birer ellerinden aldı. Çünkü şahsiyet gelişiminde ahlaki boyut, dahası insanlarla ilişki ve bu ilişkilerdeki fedakarlık oldukça önemli yer tutmaktadır. (s. 185)

E. Durkheim, ‘Dini hayatın iptidai şekilleri’ isimli eserinde, din, ahlak ve hukukun başlangıçta bir bütün olduğunu söyler. Ama İslam’da şeriat kelimesi, din, ahlak ve hukuku aynı anda ima eden bir terimdir. (s. 291) Dawkins, iyilik yapma dürtüsünün kaynağını, bencil gen teorisiyle açıklamaya çalışır. Ona göre gen bencildir. Aslında gen Bir DNA zinciridir. Ancak bilinçli değildir! Bencil gen teorisi açısından bakınca insanı, kemiğini asla vermeyen ve bunun için mücadele eden köpekten ayırt etmek zor olacaktır. (s. 297) İnsan şahsiyetinin gelişebilmesi bir ölçüde bencil ve egoizmden vazgeçmesi ile mümkündür. (s. 298) Salt bencillik, daima çocuk kalmaktır!Dawkins, Aşk duygusunu patolojik yani hastalıklı bir bulgu olarak değerlendirir. (s. 299) Dawkins, bencilce almayı, normallik olarak görür. (s. 300)

Dawkins, iyilik yapmanın altındaki sebepleri 4 başlıkta açıklar: Birincisi karşılıklı çıkar, ikincisi akrabalık bağları, üçüncüsü şöhret kazanma, dördüncüsü toplum içinde onaylanmak,  kabul görmek. (Dawkins, Tanrı Yanılgısı,  s. 202-206) Aslında bunların tümü ahlak değil, ahlaksızlıktır! Dawkins, menfaatçiliği iyi işlerin nedeni olarak düşünmektedir. (s. 305) 

  Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine

 

Deizm ve ateizm çıkmazı 2

Her insan, Allah’ın varlığına iman edebilecek bir potansiyel ve temayül içinde dünyaya gelir. (s. 17) Ünlü İngiliz felsefeci Anthony Flew, bilimsel gelişmelerin ışığı altında 2004 yılında görüşlerini değiştirerek, ‘DNA üzerinde yürütülen çalışmalar bize, yaratıcı büyük bir gücün, tanrının varlığını göstermektedir.’ diyerek ateizmden dönmüştür. (s. 19) Deizm, Hıristiyanlığa karşı bir protesto hareketi olarak ilk kez 17. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan bir akımdır. Dini kötü temsil eden insanların eylemlerinden dolayı bazı kişilerin de deizme yöneldikleri bilinmektedir. Farabi, ‘önce doğruyu bilmek gerekir, doğru bilinirse yanlış da bilinir. Ama önce yanlış bilinirse, doğruya ulaşılamaz.’ der.  (s. 20)

İnsanlar, ‘ ben niçin yaratıldım, varoluşumun sebebi nedir, içimde duyduğum iyi ve kötü içerikli seslerin anlamı ve amacı nedir, yaşamdaki amacın ne olmalıdır?’ gibi soruları tarih boyunca sormuş ve cevabını aramıştır. (s. 26) İnsanda her zaman, daha mükemmele yönelme arzusu vardır. Newton, ‘Tanrı, eserleri aracılığı ile bilinir.’ der. (s. 27) Din, tarihsel süreç içerisinde insanoğlu ile birlikte varlığını sürdürmüştür. Din yaşam tarzıdır. (s. 28) Gazali, David Hume ve Kant’tan daha geri değildir. İslam filozoflarının, ‘ Hudus, İmkan, Gaye ve nizam, İnayet’ gibi Allah’ın varlığını ispat eden delileri, Kur’an ayetlerine dayalı dini delilerdir. (s. 31) İnsanlık tarihi boyunca genel bir tanrı kavramı evrensel olarak daima vardır. (s. 28, 34) Sokrat’ın en meşhur öğrencisi Eflatun’dur. Eflatun, Aristo’ya da hocalık yapmıştır. (s. 43) Aristo şöyle der, ‘her ne ki sanat ve zeka eseridir, bilinmelidir ki o bir yaratıcının ürünüdür.’ (Ali Fuat Başgil, Din ve laiklik, s. 30)

Nizam delili gök cisimlerinin düzenli hareketlerinden, onu düzenleyene ulaşma şeklinde özetlenebilir. (s. 45) Hudus delili, “Her sonradan yaratılan şeyin mutlaka bir yaratıcısının bulunduğu” şeklinde özetlenebilir. (s. 94) Çiçero şöyle söylemektedir: “Allah fikrini doğuştan insan ruhuna yerleştiren, yine Allah’tır.” (s. 47) Descartes, ‘Ben tanrıyı düşündüğüm için o var değildir. O var olduğu için, ben onu düşünüyorum.’ diyerek ontolojik delili özetlerler.  (s. 50) Goethe, ‘Allah’ın varlığının ve birliğinin delillerini tabiattaki tecellilerden  müşahede edilebileceğine’ vurgu yapar. (s. 56) ‘Kur’an, kitaplarının kitabıdır. Buna bir Müslüman gibi inanıyorum.’ der.  (s. 57) 19. yüzyılda ilmin bütün problemlerinizi çözebileceği iddia ediliyordu. Bu düşünceler materyalist, pozitivist bir dünya görüşünün yansımalarına yol açtı. Comte, pozitif ilme dayanan bir insanlık dini bile kurmuştu. Avrupa’nın sosyal Darwinci materyalist düşüncesi içeride büyük sınıf çatışmalarının, dışarıda ise sömürgecilik politikalarının başlıca itici gücünü oluşturuyordu. Oysa 20. yüzyılda bütün bu teoriler ve felsefeler iflas etmiştir. (s. 61) En pozitif denilen fizikte bile, maddenin en ufak parçacıklarının doğrudan doğruya bilinemediği ortaya çıkmıştır. Max Planck gibi büyük bir fizik alimi bile, ‘fiziğin ilimden daha çok sanat’ olduğunu söylüyordu. İnsan dinin önemini son yüzyılda daha derinden anlamış, dinin en temel dayanağı olan Allah inancına yönelmiştir. (s. 62) Einstein, kütle ile enerjinin eş değerli olduğunu kanıtlamıştır. Maurice Solovin’e yazdığı mektupta, ‘pozitivistler, kainatı her türlü Tanrı anlayışından ve mucizeden kurtardıklarını sanıyorlar. Onların en zayıf yanları esasında budur.’ demektedir. (Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 38) Uygarlığın gayesi ilmin ve makinelerin ilerlemesi değil, insanın ilerlemesi olmalıdır.’ der Alexis Carrel. (s. 70) “Hayatın mümkün olan tek izahı, Allah’ın olduğunu kabul eden görüştür.” (Carell, Yarınlara doğru, s. 24) Fransız filozof Henri Bergson, ‘varlığa dair mutlak bilginin akılla değil sezgi ile elde edilebileceğini’ söyler. (s. 72) Mühendis Profesör Claude Hatavai, ‘her proje mutlaka projeyi yapan bir mühendisin bulunmasını gerektirir.’ der. (s. 77)

Ehli sünnet, aklı nakle tabi kılar. Dinde ana prensip, vahye uymaktır. Naklin akla tabi olması halinde, vahye ihtiyaç kalmaz. Ehli sünnet, Selefiyye, Maturidiyye ve Eşariyye olmak üzere üçe ayrılır. (s. 86) Eşarilik ve Maturidilik ortaya çıkıncaya kadar Sünni Müslüman çevrede hakim olan inanç ‘selef’ inancıdır. ‘Hanefiyye’ ise, aklı yegane dayanak değil, naklin anlaşılması için bir hakem olarak görür. Eş’ari Maturidi bu yolun iki büyük ismidir. (s. 87) Eş’ari, 40 yaşına kadar Mutezile mezhebini benimsemişti. Şafii, Maliki, Hanbelilerin çoğunluğu, Eş’ari mezhebine mensuptur. (s. 88) Maturidilerin metodunda aklın, herhangi bir aşırılığa sapmaksızın ve sınırlarını aşmaksızın büyük bir yeri ve değeri vardır. Maturidiler şöyle der: “Akıl, Allah’a imanın kaynağı değil, fakat aleti, vasıtasıdır.” (s 92)  İmamı Azam, ‘Kainat, tabiatın değil, Allah’ın eseridir.’ derken (s. 98) Gazali, ‘Allah’ı tanımak başka, varlığını bilmek başkadır.’ der. (s. 102)

Kindi: Avrupa ‘da Alkindus adı ile tanınır. Meşşailik (Aristo felsefesinin hakim olduğu) ekolünü başlatan Kindi’ye göre felsefenin amacı, Allah’a ulaşmaktır. (s. 108) Farabi: ‘Toplum sevgi ile kaynaşır, adaletle yaşar.’ der. Batı felsefesini etkilemiştir. Aristo’dan sonra, ‘ ikinci muallim’ olarak kabul edilir. İllet/ilk sebep ve hareket delilleri ile Allah’ın varlığını ispat eder. (s. 112) İbn-i Sina: Batıda Avicenna adı ile tanınır. İslam felsefesi onunla zirveye ulaşmıştır. Garrison ona, ‘jeolojinin babası.’ der. İmkan delili ile Allah’ın varlığını ispat eder. (s. 117) İbni Rüşt, inayet ve ihtira delilleri ile Allah’ın varlığını ispat eder. (s. 120) “Hikmet, ilim ve sanatın birleşmesidir.” diyen Elmalılı Hamdi Yazır, nizam delili ile Allah’ın varlığını ispat eder. (s. 128) Caner Taslaman, Tasarım ve ahlak delillerini kullanır. Big Bang hem patlama, hem madde oranları, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli bir tasarım ürünüdür. Yıldızların birbirine olan mesafesi, süpernova patlamalarının uzak, yakın ve sıklığı, dünyanın manyetik alanının gücü, oksijen ve karbondioksitin oranı, atmosferin basıncı vb. hep bir denge, düzen ve ayarı işaret eder. (s. 137)  “İlim aklın, din ise gönlün ışığıdır.” (A.F. Başgil, Din ve laiklik, s. 37)

Deizm, İngiltere ve Fransa’da 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Voltaire ve Rousseau en tanınmış isimleridir. (s. 160)  “Medeniyetin ürünlerinin ortaya çıkışı, hep dinlerin insanı hayrete bırakan tesirleri sonucudur.” (Ferit Kam, Dini ve felsefi sohbetler, s. 33) 19. yüzyılda endüstri devrimi, 20. yüzyılda ise teknoloji devrimi gerçekleşmiş, insanlığa kurtuluş reçetesi gibi sunulan Marksist felsefe iflas etmiştir. Bunca gelişmeye rağmen kainat hala insan için bir muammadır ve sırlarla doludur. (s. 166) Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, atom-elektronu ancak belli bir durumda tespit edebilmekteyiz. Halbuki o zaman da, onun hareketini takip imkânsızlaşacaktır. Hareketi gözlemleyene kalkarsak, o zaman da maddeyi tespit mümkün olmayacaktır. (s. 167) Dünya kendi etrafında saatte bin mil yapar. (s. 170) DNA’nın şifresi, Big bang ve ince ayar gibi konular Flew’in ateist düşüncelerden vazgeçmesine neden olmuştur. Flew, ‘kanıtın götürdüğü yere gitmelisin.’ prensibini uygular ve yaratıcıya inanmaya başlar. İlahi tasarım delilini bir soru ile özetleyebiliriz: Evren, bizim geleceğimizi biliyor muydu? Fizikçi F. Dyson şöyle der: “Evreni ne kadar incelersem, bizim geleceğimize dair daha fazla kanıt buluyorum. Doğanın kanunları sanki evreni, yaşamın ortaya çıkmasına ve devam etmesine hazırlamak üzere tasarlanmıştır.” Bu, insancıl ilkedir. (s. 179) A. Flew şöyle der: ‘Tanrıyı keşfedişim araştırmanın bir sonucudur.’ (s. 180) “Tanrı Evren’i yaratırken ileri düzeyde matematik kullanmıştır.” Paul Dirac (Flew, Yanılmışım Tanrı varmış, s. 103) Astronomi uzmanı James Jeans, “Dikkatle baktığımda bütün kainatın büyük mimarı bana, saf matematikçi olarak görünüyor.” (J.C.Monsma, Niçin Allah’a inanıyoruz, I/173) Elinize 10 tane marka alın, markaları 1’den 10’a kadar ardarda çekebilme şansının, 10 milyarda bir olacağını göreceksiniz. (s. 184) Kangurular bazen yavrularını emzirirken ikinci bir yavru daha doğurur. İkinci yavrunun doğumu ile bir memeden yeni yavru için berrak, renksiz bir süt gelirken diğer memelilerden ise, büyük yavru için koyu ve yağlı süt gelmeye devam eder. (s. 191) Kalp yumruk büyüklüğündedir. 300 gram ağırlığındadır ve bir yılda 30.000.000 kereden fazla çarpar. Dakikada, 6 litre kan pompalar. Damarların uzunluğu uçucu eklenince, 100.000 kilometreyi bulur. Yani, dünyanın çevresini 2 defa dolaşır. (s. 205) Bir tek hücrede 4 terabayt karşılığı görüntü bilgisi bulunur. (s. 206) İnsanın sahip olduğu maddi elementlerden ve taşıdığı proteinden çok, manevi ve ruhi diğerleri önemlidir. Onun bu yönleri inkar ve ihmal edilirse, geriye sadece insanın posası kalır. Özellikle batılı toplumlar bugün, insanı yeterince tanıyamamanın ve eksik algılamanın sıkıntısını yaşıyor. (s. 208) Nobel ödüllü Christian Duve, “Bugün bilebildiğimiz, bir hücrede neler olduğunun tanımlamasıdır. Nasıl olduğunu bilemiyoruz.” der. Her bir hücrede DNA açılıp ip gibi uzatırsa, uzunluğu yaklaşık 2 metreyi bulur. (s. 216) Galaksiler, birbirine kütle çekimi ile bağlı yüz milyarlarca yıldız, gaz ve tozun karanlık madde denizi içerisinde yüzen sistemlerdir. (s. 245) Bir ışık yılı, 10 trilyon kilometredir. Işık, dünyanın bir ucundan diğer ucuna saniyenin 20’de birinden az zamanda ulaşır. Yaratılışından bu yana Samanyolu’nda ne bir kaos ne de karışıklık görülmüş ve yaşanmıştır. Galaksimizin merkezinde, yaklaşık 4 milyon güneş kütleli dev bir karadelik vardır. (s. 246) Evrende her cisim, hareket halindedir. Samanyolu, saatte tam 2.2 milyon kilometre hızla uzayda hareket etmektedir. (s. 247)

Big Bang: Evrenin yaşı, 13.7 milyar yıldır. (s. 248) İlk patlamadaki zerreler, bir top sarmalı gibi giderek hızla ama muazzam bir ahenk içinde büyüyüp genişlemiştir. Güneş sistemimizin oluşumunun bundan 4.5 milyar yıl önce başladığı düşünülmektedir. (s. 249) Başlangıçta Newton fiziğini benimseyen Einstein, ilerleyen zamanlarda evrenin durağan değil dinamik olduğunu kabul edecektir. (s. 251) İzafiyet teorisi,  zamanın mutlak olmadığını, hıza ve çekim gücüne bağlı olarak değiştiğini göstererek büyük bir zihinsel devrime sebep olmuştur. Newton fiziğindeki mutlak zaman kavramı, Einstein devrimi ile değerini yitirmiştir. Maddenin, uzayın ve zamanın başlangıcı aynı andı. (s. 252) Evrenin sabit, durağan ve sonsuz olduğu anlayışı yerle bir olmuştur. (s. 253) Evrenin başlangıcında, evren sıcak elektron ve protonlar ile yüksek enerjili fotonlarla doluydu. Evren genişledikçe bu ışınım/radyasyon soğudu. (s. 256) Big Bang, evrenin bilinçli bir şekilde tasarlandığını ortaya koymuştur. (s. 260) Sioux Kızılderilisi Cesur Bufalo, “çiçeklere, sizi kim yarattı diye sormak istiyordum.” (s. 267) İnsan, beş duyu ile bildiği şeye ‘iman’ demez. İnsan ancak ‘gaybi bilgilere’ iman eder. (s. 280) “O, her an yaratma halindedir. (Rahman, 29) Kainat var kılındığından bu yana oluşum ve değişim içindedir. (s. 285)

Materyalist felsefenin en temel tezine göre madde ezelidir, yalnız madde gerçektir ve onun dışında hiçbir şey yoktur. (s. 289) Quantum teorisi, izafiyet Tteorisi, kesinsizlik teorisi, ışığın dalgaları teorisi, entropi teorisi madde evreni ile ilgili görüşlerimizi tamamen değiştirmiştir. (s. 291) Pozitivizmin ilkelerine göre zihin ancak, tecrübe ve deneye dayalı hakikatleri elde edebilir. Pozitivizme göre insanların bilimden başka kurtuluşu yoktur. Comte, ‘bütün cemiyetler metafizik safhadan geçtikten sonra pozitivist bir zihniyete ulaşacaktır.’ der. ‘İnsanlara müspet ilim aşılanmalı, onların kafalarından din ve metafizik düşünce çıkarılmalıdır.’ Ona göre bu, tarihi bir kaderdir. Durkheim, toplumun rasyonalist/akılcı düşünce safhasına gelmiş olduğunu söylüyordu. (s. 294)

Sanıldı ki, bir toplum, bir hafıza kaybına uğratılarak topyekun başka bir uygarlığın içine sokulabilir. Bu yöndeki çabalar, bugün çekilen pek çok sıkıntının nedenidir. Dinlerin ortadan kalkacağını iddia eden Comte ilginçtir ki, daha sonra bir din kurma gayreti içine girmiştir. İnsanlık dini! Evet bu yeni dinin tanrısı insanlık, mucizeleri ise ilmi buluşlardı. Comte ise, bir nevi peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Onun bu görüşleri ilmi teori olmaktan ziyade, birer tarihi kehanet doktrininden başka bir şey değildir. Filozof da olsa sosyolog da olsa hiçbir insan bir din ortaya koymak konumunda olamaz. Bunu deneyenler olmuş ama başarılı olamamıştır. (s. 296) Hem dinin hem ilmin sahaları ayrıdır, farklıdır. ‘Neden’ ve ‘niçin’ler bilimin değil dinin sahasına girer. (s. 297) Hawking, “Bilim evrenin nasıl başladığı problemini çözebilirse de, neden var sorusunu cevaplayamaz.” (Hawking, Kara delikler ve bebek evrenler, s. 99) demektedir. Bilim bunların cevabını veremez diye; hayatın, evrenin ve insanı varoluşunun nedeni ve gayesi yoktur denilebilir mi? Evrimciler gibi, meseleyi tesadüflere bağlamak ne kadar hatalı ise, pozitivistler gibi, deneylerin dışında başka bir hakikati tanımamakta aynı şekilde hatalıdır. (s. 298) Bilimsel ateizm yoktur. Çünkü ilim, Tanrı kavramını değerlendirme yetkisine sahip değildir. Söz konusu olan pozitivistler ve bilimci ateizm değil, bunalımlardan kaynaklanan özel bir ateizmdir. Zaten ateizmin insanlara bir vizyon sunması bugüne kadar mümkün olmamıştır. Sistemli bir dünya görüşü ortaya koymak yerine, dine ve Tanrı inancına karşı eleştirel bir tutum takınmakla yetinmişlerdir. Ateist sistem, tamamen bir bunalım felsefesidir. (s. 300)  Tanrı yoktur demekten çok, ‘Tanrı var olmamalıdır.’ demektedirler. Bunun için gösterdiği gerekçeler ve bahaneler aşırılıklar ile doludur. (Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 218) Sovyetler birliği, 26 Aralık 1991’de dağıldı. Bu tarih aynı zamanda, Marksizm, materyalizm ve ateizmin çöküşü olarak hatırlanacaktır. (s.304)  Modern bilimin verileri ateizmi değil, ilahi dinleri haklı çıkarmıştır. (s. 307)

Deizm: ‘Tanrı insanların yaptıkları ile ilgilenmez, insanlara emir vermez, yasak koymaz:’ derler. (s. 308) Deizme yönelişin bazı sebepleri:  Din diye toplumda hurafelerin yaygınlaşması. Dini emirlerin, hikmetlerinin açıklanmadan dikte edilmesi. Dinin sadece şekil ve ibadetler ibaretmiş gibi anlatımı, ahlak ve sosyal yönünün ihmal edilmesi. Yanlış dini bilgilerin gerçek sanılması. Kur’an’ın söyledikleri ile Müslümanların yapıp ettiklerinin arasındaki farklılık, tutarsızlık, ikiyüzlülükler. Bilgi kirliliği.  (s. 311) İslam’da din ve ilim çatışmasının olmadığı, gençlerimize iyi bir şekilde anlatılmalıdır. Akıllar kiraya verilmemeli, gençlere değer verilmeli, her biri adam yerine konulmalıdır. (s. 313) İnsanı inançsızlığa götüren ateizmin kendi gücü değil, din adına sergilenen yanlışlar, bilgisizlikler, tutarsızlıklar ikiyüzlülüklerdir. (s. 315) Reuters Ajansı, ‘eğitim kalitesindeki artışın insanların inanma ihtiyacını ortadan kaldırmadığını’ haber olarak bütün dünyaya geçmiştir. (Radikal Gazetesi,  05. 04.1997) 

  Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı

 

Ateizm ve deizm 3

Kur’an’a göre deizm ile ateizm arasında hiçbir fark yoktur. (s. 9) Ateizmin büyük belirtileri, nankörlük ve gösteriştir. (Furkan, 21) Ateizme kayanlar, anlatılan hurafelerin İslam olduğunu zannederek dini reddetme yoluna gitmektedirler. (s. 11) Deizme göre Allah, insanları ve evreni yaratmış ancak, ondan sonra evrenin işleyişine ve insanlara karışmamıştır. Rahman 29. ayet, Allah’ın her gün bir iş içinde olduğunu beyan etmektedir. Nisa 136. ayet,  kendisine, meleklere, kitaplara, elçilere, ahiret gününe inanmayanları Allah, kafir olarak nitelendirmektedir. Yani Kur’an’a göre deist aslında ateisttir.  (s. 22) Yasin 60 ve Meryem 44. ayetler, ateizm ile deizmi satanizm ile eşdeğer görmektedir. (s. 14) “Kur’an’dan kalpleri katılaştı, onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer, 22) Kur’an’a göre Ateizm ve deizm birbiri ile aynı anlamdadır. Yunus, 100: “Allah, pisliği aklını işletmeyenlerin üzerine salar.” ayeti, din ile akıl çelişir iddiasına çok edebi bir üslupla cevap vermektedir. (s. 16) Ateistleri hidayeti erdirme konusunda iman edenlerin üzerine düşen sadece, apaçık bir tebliğdir. (s. 18) Tebliğ ve öğüdün fayda sağlamadığı durumlarda inkarcılara söylenmesi gereken tek cümle, ‘ Sizin dininiz size, benim dinim banadır.’ ifadesidir.  (s. 29)

Ateistler iman edenleri aptal yerine koymaktadırlar. Bakara 13. ayette, ‘Beyinsizlerin iman ettiği gibi iman mı edelim? derler. Halbuki asıl beyinsizler ta kendileridir ama bilmezler.’ denmektedir. Mümin, 35 ayette ise, Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler kibirli olarak nitelendirilir. (s. 33) ‘İnkâr edenler, bu Kur’an’a da, ondan öncekine de inanmayacağınız, derler. Bir görsen o zalimlerin Rabbi huzurunda durduklarını.’ (Sebe, 31) Zariyat 56. ayette, Allah ‘cinleri ve insanları kendisine ibadet etsinler diye yarattım’ buyrulur. İbadet etmek fiilinin anlamlarından biri de, ‘değer üretmek’tir.  (s. 54)

Cennet ve cehennemde, dünyada var olan sistemden farklı değildir. Bilim ve buluş yapan insanların Nobel gibi ödüllerle mükafatlandırırken, suç işleyen insanlar da cezaevi ile cezalandırılmaktadırlar. (s. 57)

Semavi dinler tabiri yanlıştır. Dinler değil, tek din vardır. Özellikle deistler, ‘Allah tek ise, neden bir kaç din var’ şeklinde bir soru sorabilmektedirler. Allah tek din göndermiştir. Ali İmran 67. ayette Allah, Hz İbrahim’in Yahudi de Hıristiyan da olmadığını beyan etmektedir. Hz İbrahim bir Müslüman’dır. Hz Nuh da Müslüman’dır. (Yunus, 72) Hz Musa’da bir  Müslüman’dır. (Yunus, 84) Hazreti İsa’da Müslüman’dır. (Ali İmran, 52) Tüm ilahi kitaplar, Allah katından indirilmiştir yani, Müslümanlığın kitaplarıdır. (s. 65) (Bu konu, ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazıda ele alınmıştır.) İnkârcıların sürekli eleştirdiği konulardan birisi, de ‘Allah varsa, fakirlik neden vardır’ sorusudur. Rum, 41. ayette, ‘insanların ellerinin kazandıklarından ötürü karada ve denizde fesat ortaya çıktığı’ buyrulmaktadır. Ayetten de anlaşılacağı üzere, yeryüzünde kötülüklerin sorumlusu Allah değil, insanlardır. (Bu konuda, “Kader” ve “İslam ülkeleri neden geri?” adlı yazımıza bakılabilir.)

“De ki, göklerde ve yerde neler var, bir bakın. Ama ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir kavme yarar sağlamıyor.” (Yunus, 101) Gökler tabiri ile astronomi; yer kelimesi ile de, jeoloji ilmine yönlendirme vardır. Aynı durum, Bakara 164 ayette de görülür. Rum, 22. ayette ise, ‘diller ve renklerin farklılığına işaret vardır ki o da, dil bilimi ve antropolojiye işaret eder. (s. 87) Sünnetullah, hem insanların hem de doğanın kanunlarını ifade eder. Kur’an, Müslümanların dürüst olmasını da sünnetullah ile izah eder. Sünnetullah fizik kurallarını da kapsar. (s. 96)

Yunus 5. ayette, güneş için ‘ziya’, ay için ‘nur’ kelimesi kullanılır. Ayrıca Güneş’in ışığından bahsederken, ‘Işıklar’ şeklinde çoğul, ayın ışığından bahsederken ‘Işık’ şeklinde tekil kelime kullanılmıştır. Bu da farklılıklarına işaret eder. Yunus, 5: “O Allah ki, güneşi ışıklar, ayı da bir ışık yapmıştır.” (s. 99)

Yüce Allah (cc) Şura 49’da, ‘dilediğine dişiler bahşeder, dilediğine erkekler bahşeder.’ buyurur. Bugün bebeğin cinsiyeti belirlendiği iddia edilmektedir. Bebeğin cinsiyetinin belirlendiği hücre bölünmesi, tamamen Allah tarafından gerçekleştirilmektedir. (s. 103)

Allah iyiliği herkese vermekte, kötülüğü ise kul azınca ona isabet ettirmektedir. (s. 108) Nahl, 35: “Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen, haram da saymazdık.” Müşrikler, kendilerinin sapıklığa düşmelerini Allah’ın öyle dilemiş olmasından kaynaklandığını söylemektedirler. Allah ise bu yaklaşım tarzını eleştirmek de ve reddetmektedir. (s. 111) Enam. 148: “Putperestler diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık. Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz.”

Ateistler, namazın çok daha önce ateşperestler ve güneş ve aya tapanlar tarafından da yapılan bir ibadet olduğunu ileri sürmektedirler. (s. 115) Halbuki Allah, Fussilat, 37. ayette, Güneşe, aya secde etmeyi yasaklarken, Enam, 162. ayette ise, “namazım sadece Allah içindir.” buyurarak, sadece O’na ibadet etmemizi emretmektedir.

Kur’an, sadece Araplara gönderilmemiştir. (Bu konu, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ başlıklı yazıda ele alınmıştır.) Kur’an, aynı zamanda tüm insanlığa gönderilmiş bir kitaptır. (Tekvir, 27; Ali İmran, 138; Yusuf, 2) Kur’an’ın sadece Araplara indirildiği zannedilir. Halbuki İbrahim 4’te: “Bir elçiyi, ancak kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıklasın.” buyrulmaktadır. (s. 120) İyiliği de kötülüğü de yaratan Allah’tır. Ancak Allah, insanlara iyiliği sürekli isabet ettirmekte, kötülüğü ise, onların yaptıkları hatalardan ötürü isabet ettirmektedir. (s. 128)

Allah’ın bir Peygamberin kıssası ile ilgili, her bir surede bir başka detay verdiği gerçektir. Belirli bir kıssa ile ilgili çeşitli surelerde farklı bilgiler verilerek kıssa tamamlanır. Bu Kur’an’ın edebi üsluplarından birisidir. (s. 130) Meryem 10. ayette Hz. Zekeriya, 3 gece insanlarla konuşmama, Ali İmran 41’de ise 3 gün konuşmama ifadesi kullanılır. Meryem 10’da 3 gece konuşmama yasağı belirtilirken, Ali İmran 41. ayette 3 gün işaret hariç konuşma yasak denmektedir. Yani konuşmayacağı süreye, gece de gündüz de dahildir. (s. 130)

Nisa 17. ayette, cehaletle bir kötülük yapıp yakın zamanda tövbe edenlerin tövbesinin kabul edileceği belirtilirken,  18. ayette ise inkârcılar olarak ölenlerin tövbesinin kabul edilmeyeceği bildirilmektedir. Nisa 168. ayette Allah, inkar edenleri asla bağışlamayacağını ifade etmektedir. Zümer suresinin 53. ayetinde ise, imanlı olan ama günah işlemiş insanların Allah’tan ümit kesmemeleri gerektiği ifade edilmektedir. Kafir veya müşrik, tövbe etmeden öldüğü takdirde af edilmeyecektir. Araf 153. ayette, son nefesten önce tövbeyi tövbeyle iman edildiği takdirde Allah’ın mağfiret edeceğini belirtiyor. (s. 133)

Zümer 10: Kur’an’ın tümü Allah kelamıdır. Hitap şekillerinde değişiklik olması, Kur’an’ın üslubundan kaynaklanır. (s. 137) Allah peygamberlerle bile doğrudan asla konuşmamaktadır. (s. 144) Nisa 15. ayetteki fenalık sözcüğünün, lezbiyenliği de kapsadığı söylenebilir. (s. 155) Nisa, 34. ayetteki ‘darabe’ fiili, ‘uzaklaştırma’ biçimde çevrilmelidir. Zira fiilin sözlük anlamlarında bu manada mevcuttur. (s. 157)

Bakara 227. ayette boşanmada kararlı olmak anlamında kullanılan fiil çoğuldur. İkiden fazla kişiyi ifade eder. Bu Bilgiden de anlaşılmaktadır ki, tarafların aileleri de çiftin boşanmaları konusunda fikir beyan edebilecektir. Sadece kadın veya sadece erkek değil. (s. 166)

Dünyadaki en hızlı savaş uçağı ile bize en yakın olan Sirius yıldızına varmak, yaklaşık 2,5 milyon yıl sürecektir. (s. 185) 

* Kitap farklı evrime, reenkarnasyona, hadise bir yaklaşım içermektedir. Bu nedenle sadece ateist/deistlere cevap bölümleri özetlenmiştir!

  Hüseyin Selim Kocabıyık, Ateizm ve Deizm

 

Deizm eleştirisi

Deizmin aleme müdahale etmeyen ilah anlayışı, insanları, hayata yansıması olmayan kuru bir inanca mahkum etmekte ve insanlar bu mahkumiyeti ironik bir şekilde özgürlük olarak değerlendirmektedir. (s. 7, 17) Modern dönemde sekülerleşme, bilimcilik, insan merkezcilik, dünyevileşme, naturalizm gibi anlayışların artması ile birlikte din hakkında felsefe yapma ihtiyacı daha yaygın hale gelmiştir. Dini düşüncede eleştiriye kapıyı kapatarak dokunulmazlığı çoğaltmak, dine zarar vermektedir. Dini alan yanlış anlamaya ve istismara en açık alandır. İnsan hangi şekil altında olursa olsun, kendi varoluşunu açıklamak zorundadır. İnsanın amaçsız ve anlamsız bir yaşam sürmesi pek mümkün görünmemektedir. (s. 11) Deizm, öne sürdüğü şekli ile tamamen aşkın olan ve aleme hiçbir şekilde müdahale etmeyen bir tanrı anlayışından hareketle, inananların dini duygu ve düşüncelerini tatmin edebilmeleri neredeyse imkansız hale gelmektedir. Deizmin, ateizm olduğunu iddia edenler dahi olmuştur. (s. 12) İnsanın, pişman olmasına, hüznüne, ve neşesine tamamen duyarsız bir kalan bir tanrıya inanması ya da inanmaması arasında herhangi bir fark olup olmadığı ciddi bir tartışma konusu olduğunu söylemek mümkündür. Bazı insanların dilediği gibi hareket etme, akıl ve bilime aşırı derecede güvenme gibi nedenlerden dolayı, hayatlarında ilahi bir gücün etkin olmamasını isteyen bir tutum sergilediklerini söylemek mümkündür. (s. 13) Tanrının ilk fiili, genellikle yaratması olarak anlaşılır. (s. 15) Evrenin tüm aşamalarının bilinçli bir şekilde yaratıldığı görülmektedir. Evrenin her aşaması özel olarak tasarlanmıştır ve bu da, tanrının evrenin her aşamasında aktif olduğunu açıkça göstermektedir. (s. 16) Deizm ile teizm arasındaki en temel farklılık, tanrının alemi yarattıktan sonra müdahale edip etmediği ve buna bağlı olarak da vahyin kabul edilip edilmemesi hususunda ortaya çıkmaktadır. (s. 17)

Her Tanrı inancının, tanrının evrene bir şekilde müdahale ettiğini veya en azından edebileceğini kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde Tanrı’ya karşı hissedilen sevginin ve korkunun bir anlamı olmaz. (s. 18)

Teizm: Tanrı anlamına gelen Yunanca “theos” kelimesinden türetilmiştir. Monoteizm ile eş anlamlı olarak kullanılır. Tanrı alemden tamamen farklı ve ondan yüce olan aşkın bir varlıktır. Bu inanışa göre tanrı doğrudan doğruya karşılaşılabilir empirik bir nesne olarak düşünülemez. O, gayri maddi, eşşiz ve biriciktir. (s. 19) Teistler tanrının mahiyeti itibariyle alemden farklı olduğuna inanır. Bu inanç teizmi panteizmden ayırır. Teizm, alemde sürekli olarak etkin olan tanrı’ya inancı içerir. Bu noktada ise teizm deizmden farklılaşır. (s. 21) Panteizm: Yunanca”pan” (bütün, her şey) ve “theos” (tanrı) kelimelerinin birleşiminden meydana gelir. Panteizm, ilahi içkinliği benimserken ilahi aşkınlığı reddeder. Tüm varlık, tanrının çeşitli biçimlerdeki tezahürleri olarak anlaşılır. Tanrı evrenin bizatihi kendisidir, tanrı her şeydedir. Panteizmi, “her şey O’dur.” ilkesi ile özetlemek mümkündür. (s. 23) Panteizm de tanrıya ibadet etme ve dua etmenin anlamı kalmamaktadır. Tanrının aşkınlığı reddedildiği için ateizme zemin hazırlar. İyi-kötü, günah-sevap gibi kavramların yanı sıra ahlaki ve dini değer yargıları da ortadan kalkar. İnsanın özgürlüğü de tartışmalı hale gelir. İnsanları materyalist bir anlayışa götürür. Tanrı maddi ve somut bir varlık olarak sunulur. (s. 24)

Deizm: Deizm kelimesi Latince “Tanrı” anlamına gelen “deus”tan gelir. Hem deizm hem de tezim kelimeleri, bir tanrının varlığına olan inanca işaret eder. Deizm, tanrının akılla bilinebileceğini, tanrının aleme müdahalesinin olmadığını, dolayısıyla da peygamberliğe ve vahye ihtiyaç olmadığını ileri süren felsefi düşüncedir. Vahye dayalı bir din yerine doğal ya da rasyonel bir dine inanırlar. Onlara göre, insan aklı, dini ve ahlaki doğruya dair bilmemiz gereken her şeyin cevabını bize verebilir. (s. 31) Newton’a göre tanrı o kadar mükemmel bir şekilde evreni yaratmıştır ki, yarattıklarına bir daha müdahale etme gereği duymaz. O, alemi kıyamete kadar işleyecek bir sistem olarak planlamıştır. Deizm, mutlak determinist bir sistem öngörmektedir. Tanrı ilk hareket ettiricidir. (s. 32)  Deizm, otorite üzerine dayanmayan ve akıllı temellendiren bir dindir. Kapalı, belirsiz, uzak bir tanrı artık kimseyi sıkmıyor, günah duygusu, kurtuluştan emin olmamak gibi yüzyıllardır birçok insanın kalbine ağırlık vermiş olan şeyler artık insanoğluna dert olmaktan çıkmıştır. (s. 34) Halbuki, yüce Allah’ın, dünya üzerinde sorumluluk, akıl, yönetim vermiş olduğu insana bazı önerilerde bulunup onu kontrol edip hesaba çekmesi, ödül ya da ceza vermesi yaratıcının adalet ilkesi gereğidir. Deizm, vahyin bildirdiği Allah’ı dini inkar eder. (s. 35) Deistlere göre nedensel olarak işleyen alemde yasaların ihlal edilmesi mümkün değildir. Tanrı, saati yaratan bir saatçidir. (s. 36)  Deist algının, her an bir işte olan İslam’ın Tanrısı için uygun bir tespit olmadığı aşikardır. Deistlere göre dinin temellendirilmesi vahiy ile değil ancak akıllı olmalıdır. Deistlere göre aklın gerçek anlamı ile yüceltilmesi ancak deizm içerisinde mümkün olabilir. Bu mantığa göre tanrı bir bakıma ebedi istirahate çekilmiştir. (s. 38)

Aristo’nun tanrısı, alemin yaratıcısı olmayıp sadece ilk hareket verendir. Deizmin kökenlerinin Grek metafiziğinin “varlık”ına dayandığını söylemek mümkündür. (s. 39) Aristo’nun tanrısı evet vardı ancak, o sadece yaratılışın kendisine isnat edilmesi gerekli bir ilk varlığa ihtiyaç olduğundan dolayı vardı. Bu manada modern insan içinde Tanrı hala var fakat sadece kendi istediği isim ve sıfatlara haiz olarak. Yunanlılar her ne kadar Aristo sayesinde açıkça rasyonel olan bir teolojiye kavuşmuşlarsa da, bu süreçte dinlerini yitirmişlerdir. Aristo’nun Tanrısı kendisi ile birlikte ezeli olan aleme ilk hareketi vermiştir. (s. 40) O’nu fiziksel hareket ettiricilerden farklı kılan şey, kendisinin hareket etmemesidir. Zekeriya er-Râzi öne sürdüğü görüşlerin deizmin temel iddiaları ile ciddi anlamda benzerlik gösterdiği göz ardı edilmemelidir. O, her şeyde akla güvenilmesi gerektiğini ifade eder. İslam dünyasında hiç kimse Zekeriya er-Râzi kadar aklı yüceltmemiştir. O, nübüvvet, vahiy gibi ölçülere tamamen karşıdır. (s. 41) Razi, felsefi ve metafizik meselelere empirik ve tümevarım metotları ile yaklaşmıştır. Razi’ye göre iyi ve kötüyü ayırt etmek için dinlere ihtiyaç yoktur, akıl yeterlidir. (s. 42) Razi’ye göre yüce Allah’a en yakın olan kul, en bilgili olandır. Razi, ahiret inancını aklın ve adalet duygusunun bir gereği saymıştır. (s. 43) Thomas Paine, deizmi savunduğu ‘akıl çağı’ adlı eserinde, öncelikle Hıristiyanlığı eleştirir. (s. 44) O, sade, saf, bozulmamış tanrı inancı olarak tanımladığı deizmin, Hıristiyanlıktan daha güvenli olduğunu vurgular. İnsanın inanacağı son dinin, deizm olduğunu iddia eder. Deizmin temelinde, 17. Yüzyılda doğa bilimlerinin gösterdiği muazzam gelişme olgusunun yattığı görülür. Descartes, Tanrı merkezli din ve dünya görüşü yerine insan merkezli bir dünya görüşünün geçmesine neden olmuştur. Descartes’a göre, Tanrı yaratır, ruh düşünür, cisim ise uzamsaldır, der. (s. 45) Descartes felsefesi deizm ile sonuçlanmıştır. (s. 46) Dönemindeki kilise öğretilerini eleştirerek, akıl dinini savunmuştur. (s. 47) Descartes, Leibniz, Newton gibi düşünürlerle birlikte, evrenin doğaüstü ve mistik inançlara ihtiyaç duymadan tamamen akıl ile izah edilebileceği düşünülmüştür. Deistik düşüncelerin gelişiminde, akla ve bilime duyulan güvene ek olarak, dini çatışmalar, akılla imanı uzlaştırma çabalarında karşılaşılan ve aşılması çok zor görülen güçlükler de etkili olmuştur. (s. 48)

 Deistlerin, tanrının müdahale etmediği bir evren tasavvuru geliştirmelerinin tarihsel olarak açıklanabilecek nedenleri vardır. Tanrının müdahalesi felsefi olarak kabul edildiği zaman, bu müdahale pratik olarak ancak kilise aracılığıyla mümkün olabiliyordu. Deistlerin böyle bir durumu kabul etmeleri mümkün değildi. Deist düşünürlerin ahlaki ve faziletli bir yaşamın, vahiy ve peygamber olmadan akıl ile elde edilebileceğini kabul ettikleri görülür. Onlara göre ahlaki doğrular aklen keşfedilebilir. (s. 50) Deizmde genellikle vahyin imkanından ziyade gerekliliği reddedilmiştir. (s. 51) Hıristiyanlık insan merkezli bir doktrine sahip olup, Hıristiyanlıkta insanın merkezi bir rolü vardır. Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesinin keşfedilmesi, insanın kozmik düzendeki yerinin farklı bir biçimde değerlendirilmesine neden olmuştur. (s. 53) Farklı dini yaklaşımlar, geleneksel dine bakış açısını zayıflatmış, böylelikle bireysel dindarlık ortaya çıkmıştır. Bu da akıl vasıtasıyla hakikate ulaşılabileceği anlayışına zemin hazırlamıştır. (s. 54) Deizmi besleyen en temel sorunun, dindarların ortaya koyduğu tutarsız itikatlar ve fasit ameller olduğu rahatlıkla söylenebilir. (s. 56) Deist gençlerin tamamına yakını, geleneksel din anlayışına ve bu anlayışın İnsan aklı ve yaratılışına uyumlu olmayan iddialarına tepki olarak deist olmuşlardır. (s. 57) Bu eğilimin önü alınmadığı takdirde, belli bir zaman sonra batıda olduğu gibi dinlerinin cevaplarını umursamayan bir neslin ortaya çıkacağı söylenebilir. Gerekli önlemlerin alınmaması durumunda umursamaz, hodbin ve zevperest bir neslin varlığı ile karşı karşıya kalma riskimiz artacaktır. (s. 58)

Deizmin etkin hale gelmesine neden olan faktörler: Dünyevileşme: Modern insanın giderek yalnızlaştığı, modern şartlar altında insanın değersizleştiği bir ortamda teknoloji, şehirleşme, değerlerin dejenerasyonu, tüketim, aşırı bireyselcilik, adaletsiz yönetim, bütün ilişkilerin pragmatist anlayışla belirleniyor olması gibi olumsuz durumlar insanların yaşam tarzlarını derinden etkilemiş ve değiştirmiştir. (s. 59) “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlenceden ibarettir. Elbetteki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız.” (Enam, 32) Doğaüstü vahye karşı olma: Doğal din anlayışı belli seviyede ki zihinlere hitap edebilmekte, belki de bir filozofları grubunun sadece metafizik yorumu olarak kalabilmektedir. Kur’an’da tanrının insana şah damarından daha yakın olduğu bildirilmektedir. (s. 60) Kendisine iman edilen varlık, yalnız var olan değil, aynı zamanda sonsuzca güce sahip, her şeyi görüp gözeten, aldanmayan ve aldatmayan, sonsuzca adaletli bir varlıktır. (s. 61) Din bilim ilişkisindeki problemler: Hıristiyanlığın teslis, enkarnasyon, aslı günah gibi temel mefhum ve doktrinlerinin çoğu zaman birimin hücumuna uğradı görülmektedir. Ortaçağ dünyasında engizisyonlar, papalık, masumluk gibi konular çok ciddi biçimde akıl ve inanç çatışmasını ortaya çıkarmıştır. (s. 62) Hıristiyanlık büyük oranda mucizeler dinidir. Batı düşünce tarihindeki din bilim ilişkisi deizmle bir çözüme kavuşmuş gibi görünse de bu geçici bir çözümdür. (s. 63) Bilimin kaynağını sadece akıl, deney ve duyu organlarından ibaret sayanlar, insanın ruh dünyasını tanıyamamışlardır. İnsan için aklın sahası dışında kalan konularda ilahi mesajlar yönelmekten başka çıkar yol görünmemektedir. Aklın sınırları bulunduğu unutulmamalıdır. Bir konunun aklı aşması ile akıldışı olmasının aynı şey olmadığını unutmamak gerekir. (s. 64) Hakikati bilimle sınırlandırmanın, bilimin emrettiği bir netice olmadığını, böyle bir yaklaşımın bir ideoloji olduğunu unutmamak gerekir. Bilim adamı, kendi metotları ile yakalayamadığı hakikatleri yok saymaktadır. (s. 65) Kur’an ayetlerinin evreni incelemeye yoğun bir şekilde yöneltmesi, Müslümanların bilimle sıcak bir ilişki kurması için yeterli sebeptir. Evreni tanıma faaliyeti, yaratıcıyı tanımaya vesile olduğu için de, teist inanca sahip olanlar için bir motivasyon kaynağı olabilmektedir. Din ile bilim konusunda çatışma olarak görülen şeylerin kaynağında din ve bilim insanlarının kendi doğrularını dayatmaları ve karşı tarafın tezlerini dinlememeleri vardır. (s. 66) Din dilinin ikna edici olma noktasında etkisiz kalması: Modern çağın insanına dini hususları izah eden kişilerin verdikleri örnekler ve anlatım biçimleri, bu çağın insanlarından ziyade yüzyıllar öncesinin itaatkar insanlara hitap eder niteliktedir. (s. 67) Akıl faktörünün dikkate alınmaması: Akletme, tefekkür, tedebbür, tezekkür, teemmül, Kur’an’da en sık kullanılan kavramlardır. İnanılmaya layık din, akla aşanları ihtiva ederken akılla çelişmemelidir. (s. 68) Fideizm, akıl ya da kanıttan ziyade imana dayandığını iddia eden görüştür. Asıl soru, aklın dinde nasıl bir yerinin olduğu veya olması gerektiği sorusudur. (s. 69) Kur’an, aklı ilahlaştırmaz ama aklı kullanmanın dine hizmet edeceğinin dersini, birçok ayet ile verir. Özgürlükten yoksun olma endişesi: İslam dininde, insanın özgürlüğüne ve hür iradesine verilen değer göz ardı edilmemelidir. (s. 70)
İletişim araçlarının etkisi: İnanç dünyasındaki tahribatın ve tahrifatın etkileri, özellikle kimlik bunalımı yaşayan bazı gençler üzerinde çok daha ağır olmaktadır. (s. 71) Hurafelerin insanların din algısına olumsuz etkisi: Din, yaşam içi bir konu olup toplumsal gerçekliklerin düzenlemesi ve hayatın daha kolay ve huzurlu bir şekilde yaşaması için ortaya konmuştur. (s. 72)

Deizme yönetilen başlıca eleştiriler: Deizmin en belirgin özelliği, akla ve bilime duyulan aşırı güven ile birlikte tanrıyı aleme müdahale ettirmeyen bir ilah anlayışına sahip olmalarıdır. Halbuki akli yaklaşımın dini konulardaki yetersizliği ortaya çıktıkça, deizm daha çok problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Deizmde akıldan kastın tam olarak ne olduğu da yeterince açık değildir. Aklın en temel ilkeleri hususunda bile tam bir olarak fikir birliği oluşturulmamışlardır. Rönesans ile din, önce öneri sunan öğreti boyutuna indirgenmiş, sonra ise öğretinin rasyonal olana indirgenmesi yoluna gidilmiştir. Dinin doğaüstü, mistik boyutları, duygu, his, kalp, tutku gibi rasyonel boyutun dışında kalan yanları yok sayılmış önemsiz kabul edilmiştir. (s. 73) Akıl, insanın önemli olmakla birlikte sadece bir yönüdür. Akıl melekesi bireyden bireye farklılaşmaktadır. (s. 74) Pozitivist, materyalist akım ve 18. ve 19. Yüzyıl felsefesinin etkisi ile deneysel olarak doğrulanamayan metafiziksel, estetik ve teolojik önermeler anlamsız sayılmıştır. İnsanın akıldan başka, duygu, irade ve dış şuur gibi güçleri vardır. Hayranlık, takdir vb. akla ait değildir. (s. 76) İlim, hiç bir hadiseyi ebedi ve mutlak olarak açıklayamıyor. İnsanın aklı sınırlıdır. Evreni ve bizzat insanı ele alıp işlerken o, sınırlı ilişkiler içerisinde hareket eder. (s. 78) Rasyonalizm, pozitivizm ve modernite, dünyayı kutsallıktan arındırırken, hem insanın hayatına anlam veren dayanakları eritmiş, hem de onu geleceğe yönelik kaygı ve umutsuzluğun girdabına çeki vermiştir. Deizmin, insanın bütünlüğünü parçalayarak onu sadece akleden bir varlık olarak değerlendirmesi de, sağlıklı bir tutum değildir. Dini inançta, sığınma, yaşama anlam verme, bağlanma, teslimiyet, huzur gibi yaşantılar tek tek veya birlikte bulunabilir. Deizmde, insanların his, irade, duygu boyutu göz ardı edilmiştir. İnsan hem düşünen hem inanan ve hisseden bir varlıktır. Hissetmede kişinin iç dünyası esastır. İç dünyada özlemler, arzular, sevgiler ve diğer duygular ön plandadır. (s. 83)

Bilgilerin temelinde, doğrulanamayan inançlar vardır. (s. 77) Günümüzde insanların bilime olan inançlarının ardında, bilimsel bilginin doğru ve güvenilir olduğu düşüncesi yatmaktadır. (s. 83) Her bilimsel teorinin doğru olamayabileceği ya da belli bir süre sonra yanlışlanabileceği unutulmamalıdır. Bilim, henüz tamamlanmamış ve belki de insanlık var oldukça tamamlanamayacak bir araştırma sürecidir. (s. 84) Her bilimsel yöntemin ve bulgunun temelinde bir dünya görüşü yatar. Dünya görüşleri ise bir takım ön kabullere dayanır. Dolayısı ile bilimsel önermelerin mutlak ve evrensel olduğu iddiası akla uygun değildir. (s. 86) Bilimsel bilgi, tabiatı gereği yanlışlanabilir olmayı içerisinde barındırır. (s. 84)

Tanrının insana akıl melekesini vermiş olmasını yeterli gören deistler, insanın aynı zamanda nefsi duygularla hareket edebilen bir varlık olduğu gerçeğini dikkate almayıp, insan aklını, ilahi akla tercih etme hatasına düşmüşlerdir. Deistin, tanrının ilmi, kudreti, iradesi, merhameti, adaleti hakkında bir şey söyleme imkanı yoktur. (s. 87) İslam vahyi gerçek anlamda iman etmenin en önemli gereklerinden birinin akletme olduğunu vurgulamaktadır. Kur’an’da gözlem yapmaya, araştırmaya teşvik eden yüzlerce ayet bulunmaktadır. Tüm bunlar İslam’da dinin temel akideleri ile aklın birbirini tamamladığının ve desteklediğinin en önemli göstergeleridir.

Deizmin, zaman içinde Tanrı insan ilişkisini zayıflatan bir yapıya dönüştüğü görülmektedir. Deizmin bu noktada insana ve topluma verdiği zarar tahmin edilenden çok daha fazla olmuştur. Tanrı ile olan bağı zayıflayan bir kişi, öngörülmesi mümkün olmayan kötülükler yapabilmektedir. “Din, kişi ile Tanrısı arasında olan bir meseledir.” sözü, bugün artık dini bireysel alana indirgemekle sonuçlanmıştır ve hatta orayı bile çok görerek, dini kalbe hapsetmek için kullanılan bir ifade şeklini almıştır. (s. 88) Tanrıyı aleme müdahale ettirmeyen bir din anlayışının ateizme giden yolun yarıdan fazlasını kat ettiği rahatlıkla söylenebilir. Sanki tanrı yokmuş gibi yaşamanın pratik ateizmden pek farkı olmadığı ortadadır. Deistler, Tanrı ile yaratmış olduğu canlılar ve insanlar arasında ne şekilde bir ilişki bulunduğunu net bir şekilde ortaya koyma konusunda başarılı olamamışlardır. (s. 89)

Çeşitli açılardan aciz olarak yaratılmış insanın, her türlü acizlikten münezzeh olan yaratıcısı ile ilişki içinde olmadığını düşünmek ve insan aklının mutlak bir değer için yegane merci olması imkânsızdır. Her insan aklınca bir ölçü ya da değer takdir edebilir. Ancak bunun bir kesinliği veya evrenselliği olmaz.

Deistler, dini bireyselleştirmek suretiyle onu, sosyal yönü zayıf bir forma dönüştürmüşlerdir. İnsan aklı ile insanların ideal bir şekilde olgunlaştırılması imkânsızdır. (s. 90) Hangi ahlaki normların evrensel olduğu konusunda dahi bir fikir birliği yoktur. Din ve vahiy olmadan, İnsanın neden ahlaklı olması gerektiğinin, ahlaklı davranmamasının sonucunda ne gibi yaptırımların olacağının salt rasyonel çıkarımlar ile izah edilmesi pek mümkün görünmemektedir.

Din, ahlaki boyutunun yanında metafizik boyutu da sahiptir. Emekliye ayrılmış bir tanrı anlayışının dini duyguyu ve düşünceyi tatmin etmesi mümkün değildir. Deizmin, tam ve doyurucu bir tanrı tasavvuruna sahip olmadığı söylenebilir. Deizmin Tanrısı’nın insanların gönüllerine hitap etme şansı yoktur. (s. 91) Deizmde, tanrısının öncelikle otoritesi, bir sonraki adımda varlığı sorgulanır hale gelmektedir. Böyle bir algının, her an bir iş üzerinde olan, bilen, gören, takdir ve müdahale eden bir anlayışı kavrayamayacağı ortadadır. Deizmin, aklı ve tabiat kanunlarını kutsama hatasına düştüğü görülmektedir. Deistlere göre insanın doğal sebeplere sarılması yeterli görülmektedir. (s. 92) Deizmin, doğa yasalarının ihlal edilemeyeceği anlayışı, bilimsel bir iddia değildir. Çünkü bugün Newton fiziğinin aksine kuantum fiziği, tabiat kanunlarının zorunlu yapıda olmaktan ziyade ‘belirsiz yapıda’ olduklarını ortaya koymuştur. Deizmde, dayanma, bağlanma, teslim olma, dua, tövbe gibi dini hayatın merkezinde yer alan olgulara yer bulmak imkansızdır. Tanrı insan ilişkisi, insana yalnız olmadığını hissini vermekte, insana güven duygusu aşılamaktadır. (s. 93) Deizmde, dini ve ahlaki kuralları koymaktan aciz tamamen pasif bir tanrı algısı mevcuttur. Tanrı insan münasebetinin zayıflaması günümüz dünyasında insanları bunalıma sokmaktadır. Deizm, insanların hem inanç noktasında hem de ruhi açıdan ciddi savrulmalar yaşamasına neden olmaktadır. Bazı deistler fiillerimizin bir karşılığı ve yaptırımı olması gerektiğini savunurken, bazıları ise ahiret inancını reddetmektedirler. (s. 94) Tanrının mutlak gücünü, tanrının temel özellikleri ile uyumlu olan bir güç olarak anlamak gerekir. (s. 95)

İslam dininde aklın ve Tanrı-Alem-insan ilişkisinin önemi: İslam dini, eleştirel bakışı talep eder. İmanın bilinçli olarak inanılmışsa bir değeri ve anlamı olacağı için iman; sorgulama, eleştirme, akletme ve tahkik sürecinden geçmek zorundadır. İman yapısı itibariyle böyle bir sorgulama sonrası gerçekleşen zihinsel bir faaliyettir. (s. 97) İlmi, hikmeti ve lütfü ile Allah, aleme her an müdahale eden yüce bir varlıktır. Bilimde; akıl hakim olup, sanatta; duygu ön plandayken din; İnsanın hem akıl, hem duygu, hem de sezgi yönüne hitap eder. Onu, bütün boyutlarıyla bir bütün içinde kavrar ve şahsiyetine şekil verir. (s. 98)

Rasyonel bir temele dayanmayan din ve dindarlık, duygusal açıdan yanıltıcı olabilir. (s. 99) İslamiyet’in rasyonellik anlayışında nakil, akıl ve keşfin birlikte hareket ettiği görülür. İslam, insanların meta haline getirilmesini, ölçüsüz davranışlar sergileyerek zevklerin kölesi haline gelmesini önlemek istemiştir. Kur’an, insanları fıtri olan asli yapılarına ve yaratılış gayelerine uygun bir hayat tarzına davet etmektedir. İslam’ın yolu, aşırılıklardan uzak, denge ve itidal üzerine kurulan bir yoldur. (s. 100)

İnsan, Allah’a biyolojik, fiziksel, sosyal, psikolojik her açıdan muhtaçtır. O’na dua etmek, çeşitli söz ve fiiller ile kulluğunu göstermek ister. Kul açısından dua etmek çok önemli bir ibadettir. (s. 101) “Andolsun biz, insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16); “Hastalandığımda, O bana şifa verir.” (Şuara, 80); “Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüsü O Allah olmasın. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Mücadele, 7); “O, en gizli şeyleri bilendir.” (Enam, 103); “Gerçekten ben kullarıma çok yakınım.” (Bakara, 186); “Ey Muhammed! De ki; Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?”(Furkan, 77) Dua, insanı özüne götürür. (s. 104) Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette iman etme ve salih amel işleme ayrılmaz bir bütün olarak sunulmuştur. (s. 104)

Modern hayat insanı, insani değerleri ciddi anlamda tahrip etmiştir. “Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 28); “O, geceyi gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.” (Nahl,12) İslam dininde Tanrı -alem-insan ilişkisi dinamik ve canlıdır. (s. 107) İslam’da, kilise gibi bir kurum yoktur, papalık, ruhbanlık sınıfı İslam’da yoktur. İslam, inceleme ve araştırmaya teşvik eder. İslam, düşünce ve inanç özgürlüğü ile barış içinde yaşamaya dayalı bir dindir. (s. 108)

Gençlerimizi deizmden uzak tutmak için yapılması gerekenler: İnsanlar arası ilişkilerde çıkarcılık egemen olmuştur. Dinlerin en önemli iddialarının ve işlerinin başında insanlara ahlaki açıdan rehberlik etmelerinin geldiği söylenebilir. (s. 112) Gençlerimizin sağlam bir inanca ve dine yönelik sağlıklı bir bakış açısına sahip olmaları çok önemlidir. Bu yüzden gençlere aklen, kalben ve ruhen tatmin olabilecekleri bir din eğitiminin sunulması gereklidir. (s. 113)

Gençlerimizin ilgi ve dikkatini çekebilecek bir dil ve üslup kullanılmalıdır. Din eğitimi ile uğraşan herkesin, çok güçlü bir empati kurma yeteneğine sahip olması gerekir. Din adamı, herkesten ziyade merhametli olmalıdır. Öğretmen, ruhlar sanatkarı, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insan olduğunu asla unutmadan gençlerin karakter inşaatından etkin bir rol üstlenmelidir. Öğretmen, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade, sanatkârdır. Öğretmen en doğru, en güzel hayat örnekliği yapar, hazırlar, bize sunar; biz yaşarız. (s. 115) Gençlerin bilime ve felsefeye olan ilgilerin görmezden gelinmeyerek onlara dini inancın bunları teşvik ettiği gerçeği güçlü şekilde ifade edilmelidir. Aklın önemine Kur’an kadar vurgu yapan başka bir dini metin yoktur. İslam inancını en güzel şekilde hayatımıza yansıtarak etrafımıza güzel örnek olmamız, hayati öneme sahiptir. Peygamberimizin örnekliğinde doğru bir din anlayışına sahip olmamız şarttır. Dini inancın sağlam bir temel üzerine inşa edilmesiyle birlikte gençlerimizin dine bakış açıları da çok sağlıklı olacaktır. Gençlerimizin Nurettin Topçu, Sezai Karakoç… gibi düşünürlerden haberdar olmaları sağlanmalıdır. (s. 117) Din adamları, gençlerimize inancın insan hayatına anlam kattığını öğretmek gibi bir sorumluluğa sahip olduklarını asla unutmamalıdır. (s. 118) Dinin en belirgin özelliklerinden birisi, insanın hayatı ve varoluşsal sorularına cevap verme amacında olmasıdır. İnsan hem kökenine ve varlık içindeki yerine dair bir açıklama arar, hem de geleceği ve ölümden sonrası hakkında kendini güvende hissetmek ister. Evrende görülen düzen sıradan/bayağı bir yaratılış olmadığının en açık göstergesidir. Akıl, şuur ve idrak sahibi insanın yaşamının ölümle sonuçlanacak bir dünya hayatına indirgenmesi, amaçsız ve gayesiz olması, hikmetle bağdaşmayacağı gibi, bu iddianın akıl ve mantıkla izah edilmesi de mümkün değildir. (s. 119) Yüksek değerler, insanın varoluş sebebi, amacı, anlamı ve gayesine bir cevap verir. Sonsuz yaşam inancı sayesinde ölümün yol açtığı yokluk şoku gibi sorunlar bertaraf edilir. Dine göre hayatın her anı anlamlıdır. Hayat anlamlıdır çünkü Yaradanın hediyesidir. Ahlaki ve manevi gelişimine imkan sağlamaktadır. Yaşadığımız çağda ahlak merkezli Müslümanlığa ciddi anlamda ihtiyaç duyulduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. (s. 120)

Sonuç
İçinde yaşadığımız çağda küçük şeylerden mutlu olmak, kanaatkar olmak, sabırlı olmak, empati yapmak, vicdan sahibi olmak, merhametli olmak gibi insani erdemler göz ardı edilmenin ötesinde, neredeyse yok sayılmaktadır. İnsanların bu kadar çok alternatife sahip olmakla birlikte, daha önce hiç olmadığı kadar yaşamaktan bu denli sıkılmış olmaları gerçekten de izahı zor bir durumdur. Modern İnsan, dinin ve tanrının sunduğu dünya yerine kendi kurduğu dünyada yaşamak istemektedir. Batıda sorun bizzat dindeyken (Teslis, kilise, papa, afaroz vb), bizde din anlayışındadır. (s. 121) Genç nesli deist bir tutum benimsemeye götüren süreç, dinden değil dini ve dini değerleri temsil iddiasında olan kişilerin şahsi yanlışlarına verilen tepkiden kaynaklıdır. İnsanın aklının yanı sıra, inanç dünyasının, gönlünün, duygularının, hislerinin, kaygı ve endişelerinin de tatmin olması gerekir. İnsanın sadece akılla, maddi ve manevi dünyasında ideal bir mutluluğu yakalaması imkânsızdır. Herkes için geçerli olabilecek bir değer, insan aklı tarafından inşa edilememektedir. Bunun için aklın üstünde, her kişinin saygı göstereceği bir makamın olması gerekir. Bu merci ise, ilahi vahiy ve peygamberdir. Tanrı inancı ile beraber vahiy ve peygamber olmaksızın bütün insanların kabulleneceği bir değer oluşturmak mümkün değildir. (s. 122)

Kendi içimizde olan bozulmaları düzeltip iyileştirmeye gayret etmediğimiz sürece, özellikle gençlerin dinden uzaklaşması kaçınılmaz bir son olacaktır. Deist anlayış, insanı dünyanın katı gerçekleri ile baş başa bırakır. Böyle bir durum çoğu zaman çaresizlik ve ümitsizlik doğuracağından, insanın yaşaması için yeterli gelmez. İnsan geleceğe dönük cephesiyle, bir şeyler umma ve bekleme arzuları ile doludur ki, ancak bu sayede realitenin yıkıcılığına karşı koyabilir. Ancak bu arzu ve ümit kendi başına var olarak devam edebilen bir durum olmayıp, onun sağlam bir temele yani geleceği çerçeveleyen kuvvetli bir inanca dayanması gerekir. Deizmin mahiyeti gereği böyle bir inancı sağlayamayacağı ortadadır. Sonuç olarak deizm, insanı Tanrıya, Tanrıyı evrene yabancılaştıran bir doktrin olarak görülmelidir. (s. 123) Metafizik bunalım içindeki insanlığın kurtuluşu, deizmde değil İslam dininin esaslarını uygulanmasındadır. Müslüman toplumların fert ve aile ekseninde şekilciliği reddederek, İslam’ın özü ve evrensel ilkesi olan güzel ahlak prensibini, hayatın tüm alanlarına şamil kılması ve etrafına sevgi ve saygı yansıtan bir dindarlık modelini geliştirmesi gerekmektedir. Son derece zengin ve çeşitli dini fikirlerin doğup geliştiği İslam aleminde, deizm diye adlandırabileceğimiz bir tasavvur pek olmamıştır. İlim, kudret, irade sahibi olan, evreni yaratmış olan ve yürürlükte tutan, insanın ibadet ve itaatine layık olan, ezeli, ebedi, zorunlu ve hür bir zat olan tanrının varlığına inanç, rasyonel ve tutarlı bir inançtır. İslam dini, inanç boyutunda sağlam bir zemine sahip olduğu gibi, bu inancın Hz Muhammed’in örnekliğinde de net bir şekilde görüldüğü üzere hayata yansıması noktasında da çok güçlü bir yapıya sahiptir. (s. 124)

  Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler

 

Deizm üzerine

Tevhid üç adımdan oluşur. Bir: Tasarlama, yaratma, kodlama. İki: Kollama, gözetleme, denetleme. Üç: Hesaba çekme, ödül ve ceza verme. Öteden beri küçük bir azınlık istisna edilecek olursa, tanrı fikri insanlara oldukça sıcak gelmiştir. Bu durum, tanrı fikrinin fıtratla ilişkisi olduğunu göstermektedir. (s. 193) Başlangıçtan itibaren, ‘insanlar arasında var olan’ Tanrı fikrine Kur’an’ın doğrudan onay vermediğini söyleyebiliriz. Bizden istenen, herhangi bir tanrı fikrinin olması değil, Tanrı olgusunun vahiy ile çerçevelenmiş bir yapıda olmasıdır. Tanrı düşüncesinin tarihi seyri incelendiğinde, mücessimeden müşebbiheye, şirkten küfüre, deizmden tevhide geniş bir yelpaze ile karşılaşırız. (s. 194) Sıradan insani bir kurumda bile, işe karışmayan patron imajı oldukça sakat bir algı iken, koca evreni yaratıp sonra denetim ve gözetim görevlerini tanrının yapmadığını iddia etmek, mantıklı bir teori değildir. (s. 195)

Deizm, gerçekliğin küçük bir fotoğrafı gibi durmaktadır. Diyebiliriz ki asıl gerçeklik, insan yaşamının hem bu dünya hem de öbür dünya için kurgulanmış sistematiğini kabul etmektir. Deizm, tanrıyı öncelemez aksine, onu hayatın dışına taşır, uzak bir ülkeye sürgüne gönderir. (s. 201) Deizmin, bire karşı onlarca eğrisi bulunmaktadır. (s. 202) Deizmin sunduğu şekli ile, hesap bilinci gelişmemiş her kişi için, aleme müdahalesi olmayan bir tanrı fikri, gününü gün edenlerin işini daha bir kolaylaştırmaktadır. Deizmin temelinde Tanrı algısı değil, insanın gelişmiş ve haddinden fazla şişkinleşmiş egosu yatmaktadır. Eskinin söylemleri ile bu çağın insanına ulaşabilmenin imkanı bulunmamaktadır. (s. 203) Deizm, dinlerin gereksiz oluşundan tutunda ateist eğilimlerin kamufle edildiği zihniyetlere dek oldukça geniş bir yelpazede yol almaktadır. (s. 205) Deizm bir dinsizlik hareketi olarak doğmamıştır. Yanlış ve akıl dışı din sunumuna karşı akli, bilimsel hatta belli oranda da vicdani bir reddiye olarak görülmelidir. Ortaya çıktığı pagan, putperest ve engizisyon ortamlarında, belli bir haklılık payı da bulunmaktadır. Deizmin önü alınmazsa, dinlerin cevaplarını umursamayan, zevkperest bir neslin varlığı ile karşı karşıya kalabiliriz. (s. 206) Deizmi, tanrının sıfatlarının yok sayılması şeklinde algılamak mümkündür. (s. 207) Deizmde evren mekaniği hakimdir. (s. 208) İslam’da tanrının kainatı yarattığını kabul edilir ve sünnetullah adı verilen kurallarla da kainatın işleyişini ayarladığını kabul edilir. Fakat deizmden farkı, tanrının sürekli müdahalesini kabul etmesi ve tabiat yasalarının yaratıcısının da, tabiatın kendisi veya mekaniğinin değil, doğrudan Yüce Allah olduğu inancıdır. İslam’a göre Allah kainatı yaratıp emekliye ayrılmamıştır ve kurduğu düzenin işleyişini de takip etmektedir. ‘O (cc) her an bir iş ve oluştadır. O, hesap gününün sahibidir.’ İslam’da, tevhit dininden sonra, en önemli esaslardan birisi de ahirete inancıdır. İnsanların yaptıklarından hesap vereceği inancı, insanların bilinçaltında suçluluk psikolojisi oluşturmakta, bu da onlara deizme yakınlık duymasına neden olmaktadır. Allah’ın kainata müdahalesi, insanların iradelerini, eylemlerini devre dışı bırakmaz. Sosyal, psikolojik, fiziki yasaları koyan bizzat Allah’ın kendisidir. (s. 209) Allah, adalet sıfatı gereği ahireti yaratmıştır. Allah’ın Peygamber göndermesi, kurulu ve mükemmel olan düzenin işleyişinde bir sakınca doğurmaz aksine, o düzenle uyum içinde İnsanların yürümesine, yaşamasına neden olur. (s. 210) Allah dualara karşılık verendir, bu konuda, ‘İslam’ın emirleri ve Hümanizm’ adlı yazıya bakılabilir. Daha işin başındayken insanın, neleri yapıp ödül, neleri yapınca ceza geldiğini bile bilmesi, insanı rabbine karşı daha duyarlı ve müteşekkir kılar. İmtihan dünyasında yaşadığımızı bilmek, bizlerin son derece lehine olan bir durumdur. Bu sayede belirsizlikten kurtulan insanoğlu, hem insan-Allah, hem insan-insan hem de insan-tabiat ilişkisinde karakterli ve kişilikli bir ilişki ağına sahip olabilmektedir. (s. 212) İslam ile deizm arasındaki en belirgin fark, kuralları Allah’ın koyduğunu kabul etmenin yanında insanın her an belli kuralların işleyişinden sorumlu olduğu gerçeğidir. Deizmin çeşitli ekolleri bulunmaktadır. (s. 214) Deizmi besleyen; yanlış din algısı ile birlikte bunu kurumsallaştıran din adamlarının tutumu olmaktadır. (s. 215) “Deizm, laikliğin bir tür felsefesidir.” (Yaşar Nuri Öztürk, Deizm, s. 15) Kur’an, aklın olgu olarak faziletinden bahsetse de, daha ziyade aklın ‘işletilen versiyonu’ üzerinde durmaktadır. Bu yüzdendir ki İslam’a, ‘işletilen aklın kurumsal şekli’ ya da ‘akletme dini’ olarak bakabiliriz. (s. 217) Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’dan deizme kapı aralayan ayetler olarak fussilat 30-32. ayetleri verse de, yazar 218-219. sayfalarda bu yaklaşıma eleştirmektedir. Deistik gruptaki kişiler, dinin ibadet mecburiyeti, emir-yasak ve yaptırım boyutundan hoşlanmamaktadırlar. (s. 220)

Deistik eğilimlerin ortaya çıkış nedenleri: Din ile bilim ilişkisindeki sakatlıktan doğan nedenler: Her daim mucizelerin öncelenip Allah’ın, insan ve tabiata yerleştirmiş olduğu yasaların yani sünnetullahın, gözardı edilmesi. Mevcut din dilinin arkaik değerler taşıması: İletişim araçlarını kullanan ve şu an insanına din sunumunu yapan bazı kişiler, değindikleri konular, verdikleri örnekler ve anlatım biçimleri ile bu çağın insanlığına değil, yüzyıllar öncesinin insanına hitap eder gibidir. Dine karşı her daim reaksiyoner tavır ve reaksiyonist karakterlerin bulunması: Emir almaktan hoşlanmayan tiplerdir. (s. 221) Din karşıtı düşüncelerin beslendiği ortamlar: Tanrı tasavvuru: Akıl değerinin kabul etmeyeceği her tanrı fikri, insanoğlu tarafından kabul edilemez bulunmaktadır. Kültürel altyapı: Geleneğin din diye algılandığı her ortamda, geleneği eleştirenler aynı zamanda dinleri de eleştirmiş olmaktadırlar. Bunun yanında, ‘din dilinin otoriter sunumu, özgürlük yoksunluğu, insanın tabiatı, propagandanın gücü’de etkindir. (s. 222-224) Deizm, haz neslinin direksiyonuna geçmiş olan hız çağında, özellikle gençliğin açık iletişime maruz kalmış olduğu okullarda ve sokakta kabul görmektedir. Hala yüzyıllar öncesinin geçersiz argümanları kullanarak arkeolojik bir din dili kullanılıyor. Neredeyse yaşayan insanlara ölmüş bir din dili tercih edilmektedir. (s. 225) Yapılması gereken şey, akıl ile vahiy arasındaki engellerin kaldırılmasıdır. (s. 22) Birbiriyle çelişik fikir ve tavırların, dinin içerisine sokularak anlatıldığı bir tebliğ sürecindeyiz. (s. 227) Bu dinin elçisine, mürşid değil, örnek şahsiyet ve tebliğci konumu verilmiştir. Bu nedenle, onu takip edenlere de sorgulayan ve akleden irade ve kalp gerekir. Dinsel sorgulamayı yasaklayan temel bir iman, deizmin ortaya çıkış nedenlerindendir. İslam’da, taklidi iman değil tahkiki iman önemlidir. (s. 228) Her varlık bağlı olduğu kurallar çerçevesinde sorumlu tutulacaktır, insanın sorumlu tutulacağı alanda, kendi iradesiyle fiilleri işlemiş olduğu ortamlardır. (s. 230) Sonuç olarak denilebilir ki, insan yaptıklarından sorumludur. İnsanlara iyi ve kötü olan şeyler ve sonuçları bildirilmiştir. İnsanın içine fıtrat yerleştirilmiş, vicdan konulmuş, ahiret inancı ile hesap bilinci vahiyle inşa edilmiştir. İnsan, yaşadığı çevresini imar etmekle sorumludur. (s. 232) Tanrıyı gökleri hapsedip, insan için bütün kapıları ardına kadar açmak şeklinde anlaşılabilecek olan deizme mukabil, tanrıyı göklerden yere indirmek projesinin tam adı olan tevhid dini İslam, deizmin büsbütün karşısında durmakta gibidir. Mevcut din ve Tanrı anlayışındaki sakatlıklar, insanların deist olmasına neden olmaktadır. Bunun yanında, ibadetler konusunda üşengeçlik gösteren ve modern çağda görülen yeni sorunlarda (ferdiyetçilik, menfaatçilik, haz-hız çağı) insanların deizme kaymasına neden olmaktadır. (s. 236) Deistler tanrıyı inkar etmeseler de, onun getirmiş olduğu düzeni inkar ettiğini rahatlıkta görmekteyiz. Sonuç olarak, deistlerin eleştirmeleri gereken şeyin, insanların din anlayışı olacağına yüce Allah’ın dini olduğunun farkına varmaları gerekmektedir. (s. 237) Deizmin kaybettiği nokta, aklın konumu, işlevidir. (Bu konuda, ‘ bilim değişmez mi, Kur’an ve bilim, İslam ve Rönesans’ başlıklı yazılarımıza bakılabilir.) Bize düşen, sahih dindarlığın önceleyip, aklın konumunu sınırlarını doğru olarak çizmektir!

 N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine

 

Deizm 3

Bu çalışmamızda, dinsizliği din edinen, alternatif bir din oluşturan deizme yönelik araştırmalarımız yer alacaktır. Akılcı olduklarını ileri sürseler de, baştan aşağı tezat dolu olan bu inanç sistemi, günümüzde popülerleşmiştir. (s. 9) Bazı insanlar din adamı izlenimi veren kişilerin cahilliklerinden kaynaklanan bir travma yaşaması neticesinde bu düşüncelere kapılıyorlar. (s. 11) İslam’ın hükümlerine aykırı davranan aile büyükleri olduğunu da es geçmemek gerekiyor. Çocuklarımızın sorgulamalarına müsaade edebilmesi ve zihinlerini meşgul eden sorularının cevaplandırılması da son derece önemlidir. (s. 12) Ateizm Tanrıyı ve ruhsal varlıkları reddeden akımıdır. Agnostisizm, tanrının varlığının ya da yokluğunun bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır. (s. 15) Teizm; İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi ilahi dinlerin tanrı anlayışı olarak kabul edilmektedir. Deizm tanrının varlığını kabul etmesine rağmen evrene müdahalesini reddeden akımdır. Başlarda deizmde genel olarak ahiret inancı varsa da, şu anda ahiretin olmadığını öne sürmektedirler. (s. 16) 17-18. yüzyıllarda ortaya çıkan bu inanç sisteminde kişi; kitap peygamber ve din olmaksızın, işlerin iyi veya kötü olmasını akla ve doğaya göre belirlenebileceğini ileri sürer. İlaha has vasıfları, akla ve doğaya verirler. (s. 19) Kurucusu John Roland olan deizmin, kendi içerisinde de birtakım farklılıklar vardır. Her Müslüman İslam’ın bir temsilcisidir. Yapılacak yanlış bir hareketin faturası İslam’a kesilebilir ve karşımızdaki kişi İslam’dan soğuyabilir. (s. 20) Deizm mensupları, kendi içerisinde çelişen birçok inanç şekillerine girmişlerdir. (s. 105)

Kainatı yaratıp kenara çekilmek mantıklı bir iş midir? İyilik kötülük veya doğru yanlış kavramları kime veya neye göre belirlenir? Deizmin manası teoride ‘yaradancılık’ olsa da pratikte bunun böyle olmadığını görüyoruz. (s. 21) İlah, boş işlerle uğraşan bir zat mıdır? Deizme göre Tanrı; dünyayı varlığını devam ettirebilecek bir şekilde yaratmıştır. Doğa yasaları ise, Tanrı tarafından ortaya konulmuştur (s. 23) Bir zatın bizden bir şey istemediğini bildirmesi için bile bizde konuşması (Kelam; vahiy) gerekir. (s. 24) Bu zat konuşmuyorsa, yaratıcının bir şey istemediği bilgisini size kim nasıl ulaştırmıştır? Bir kimse bir villa yapsa ama yıllarca bir kere bile oraya gitmezse, “madem bir kere bile gitmeyecektin burayı boşu boşuna neden yaptın?” denilmez mi? (s. 25) Bu iş, ne kadar akıllıca bir iş olur (s. 26) 1958 yılında Çin’de başa geçen Komünist lider bütün serçeleri katlettiriyor. 2 yıl sonra, 1960 ülkede haşere istilası baş gösteriyor. 3 yıl süren, 20 milyon insanın telef olmasını sağlayan bir kıtlık yaşanıyor.  (s. 27) Deizmin anlayışına göre ilah sadist midir? Allah insanları yarattı. Doğun, büyüyün, eğitim görün, yiyin, için, eğlenin, aşk acısı yaşayın, sevdiklerinizin ölüsünü izleyin, sonra kendi ölümünüzü bekleyin ve yok olun gidin. (s. 28)

Allah seni neden insan olarak yarattı? Neden sayısız, bedensel ve zihinsel nimetleri sana verdi? Hakiki yaratıcı seni boşu boşuna yaratmadı. Şayet öyle olsaydı, bu muntazam kainatı ve içindekileri sana hizmet etsinler diye yaratır mıydı? (s. 30) Akıl, IQ seviyesine göre aldığı eğitimlerine göre ve yaşadığı coğrafyaya göre değişiklik arz eder. Böyle bir akıl nasıl kanun koyucu ve yegane kaynak olabilir? Ayrıca akıl eğitimi ihtiyaç duyar (s. 32) Bilimler akademisi başkanı ve The Earth (yeryüzü) yazarı Frank Press, dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye benzetir. Alaska körfezi’nde tatlı ve tuzlu su birbirine karışmıyor. (s. 34) Madde değişkendir. Değişken olan bir maddeden kanun beklemek, yegane kaynak kabul etmek doğru değildir. Deizme göre, insanın iyi bir fert olması için gereken şey nedir? (s. 36) Bir kişinin iyi olduğuna nasıl karar veririz? (s. 38) İlah, sizinle konuşmuyor; peki siz onun böyle bir sistem istediğini nereden çıkardınız? Size vahyetti, vahyi meleklerle bildirdi desek, metafiziği de reddediyorsunuz! Yaratıcının sizden dinsizlik istediğini nereden biliyorsunuz?

Allah’ı tanıyabilmenin doğru yolu, onun kendini tanıtmasıdır. Bizler de Allah’ın akılla bulunabileceğini savunuyor ancak, neleri yasaklayıp neleri beğendiğini, bizi neden yarattığını akıl ile bulmamız mümkün değildir. (s. 41) George Politzer, ‘Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ kitabında; “Evren eğer yaratılmış olsaydı, Allah tarafından yoktan var edilmiş olması gerekirdi.” demektedir. Politzer, ‘durağan evren modeli’ne dayanıyor ve dolayısı ile bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Artık evrenin sabit olmadığı, sürekli ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır. (s. 46) 1929 yılında Edwin Hubble yıldızların bizden sürekli olarak uzaklaştığını keşfetti. Sadece bizden değil birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Varılabilecek tek sonuç, evrenin her an genişlemekte olduğuydu. Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. (s. 47) Yapılan araştırmalar bu ‘tek nokta’nın, ‘sıfır hacme’ ve ‘sonsuz yoğunluğa’ sahip olması gerektiğini gösterdi. ‘Yokluk’ kavramını ancak ‘sıfır hacimdeki nokta’ ifadesi ile tarif edebilmektedir. Evrende yokluktan var olmuştur. Diğer bir değişle yaratılmıştır. (s. 48) Problemlerin temel kaynağı, gerçek yaratıcıyı tanımadığımızdan dolayı ortaya çıkıyor. (s. 65) Kur’an’da, 99 isminden daha fazlası zikredilmektedir. (s. 67) İslam’ın bütün emirleri insanların yararına olduğu gibi bütün yasakları da insanların zararınadır. (s. 80) Allah’ın cezalandırması kendisi için değildir; zulme uğrayanlar içindir. (s. 88) Medine’ye göç ederken ona zulmeden insanlardan bazılarının emanetleri hala kendisindeydi. (s. 106)

Profesör doktor Bosworth Smith, Mohammed and Mohammadanism (London, 1874) adlı kitabında, “Muhammed, rütbe bakımından insanların en yücesi olarak kabul ediyorum. Hatta insanlık onun bir benzerini görmemiş ve görmeyecektir.” demektedir.  (s. 107)

  Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm

 

Deizm 4

Allah, insan dışındaki bütün varlıkların yaşamını düzene koymuştur. (s. 11) Bu dünyada bazen güçlüler, güçsüzlerin ellerinden haklarını almaktadır. Bu durumda adaletin sağlanamaması en büyük haksızlık olur. Allah, adaleti bu dünyada emrettiği gibi, gücü yetmeyenlerin hakkını ahirette teslim edecektir. (s. 12) Deizm, kilisenin bilime baskısına bir tepki hareketidir. Aklın geçerli olduğunu kabul eder. (s. 14) ‘Din yerine bilim önder olmalıdır’ görüşünü savunurlar. (s. 15) “Dinler insanlara durmadan yasaklar koyuyor, insan özgür olmalıdır.” görüşünü savunurlar. (s. 16) Halbuki İslam, Kur’an ile insanlara iyi ve kötü olanların listesini bildirmiştir. (s. 18) Kurallara uygun bir yaşam bu dünyada olacaksa, bu kuralı kim koyacaktır? (s. 21) Allah’ın merhameti öncelemesi, kötülüklere hemen karşılık vermesini engellemektedir. (s. 29) Vahiy, Allah’ın hayata müdahil olması anlamına gelir. (s. 30) İnsanların sıkıntılarına Allah’ın çözümler göndermesi daha mantıklı olmaz mı? (s. 34) Allah’ın vahiy ile içkiyi yasaklaması akıllı çelişmez. Allah zararlı şeyleri yasaklar. (s. 39) Kıyamet günü insanların yaptıklarından dolayı hesaba çekilmesi haksızlık mıdır? (s. 40) Vahiy, Allah’ın insanların yaptıkları yanlış davranışlara müdahale yöntemidir. (s. 41) Deizmin ‘Allah’ın müdahale etmesine gerek yoktur’ iddiasını savunmak için, insanların her yönden mükemmel bir yapıya sahip olması gerekir. (s. 42) Tanrı, bilimin konusu değildir. Çünkü bilim görünen ile ilgilenir. Ama eserlerinden eseri yapana ulaşmakta, gayet mantıklı bir metottur. (s. 43) İnsanlarla iletişimi olmayan bir tanrının varlığına deistler neden iman eder? İnsan neden yaratılmıştır? Yaratılış amacı nedir? (s. 45) Deizmin yeni tanrısı insandır. (s. 48) Birinin size her şeyi serbest bırakması, sizi sevdiği anlamına gelmez. Sevgi, zarar görmeyecek şekilde yaşamın devamını sağlamaktır. Yasaklar, bizim gelişimimiz için gereklidir. (s. 59)

Kuantum dünyasında olasılıkların geçerli olması ve bu olasılıklardan birinin seçilmesi, bunu seçen bir varlığı zorunlu kılmaktadır. Çünkü olasılıkların tüm karmaşıklığına rağmen düzen devam etmektedir. (s. 68, 81) Büyük patlamanın ayarlarını kim belirledi? (s. 70)  Peygamberlerin hepsi, Hz Muhammed hariç, sadece kendi toplumları ile sorumlu tutulmuştur. (s. 73)  Allah’ın mülkünde yaşayıp O’nun verdiği nimetler ve yetenekler sayesinde bu aşamaya geldiğinin şuurunda olup, insanın kul olduğunu bilincinde yaşaması gerekir. Kumar oynayan birinin, kazandıklarının hakkı olduğunu iddia etmesi, akli bir çıkarımdır. (s. 75)  Dünyadaki bütün insanların istedikleri gayet aklî isteklerdir. (s. 76)  Herkes, Allah’ın kulları hakkında istediğini söylesin fakat Allah sussun öyle mi? (s. 79) Dua, fıtri bir ihtiyaçtır. (s. 83)  Peygamberler, görülmeyen bir tanrıdan bahseder. Bu da onların başarı şansını azaltmaktadır. (s. 90)

Vahyin yaşanmadığı evler deizm yuvasına dönüştü. (s. 93)  İnsan neden akıllı, irade sahibi bir varlıktır? Neden hayatta ahlak kurallarının hakim olmasının gerektiğine inanıyoruz? Kötülük yapınca vicdanımız ne için bizi rahatsız eder? İyilikler neden mutlu eder? (s. 95)  İnsan dışındaki tüm varlıklar içgüdü ile hayatlarını yaşarlar. Evrendeki yasaların varlığı, bizi yasa koyucu bir tanrıya götürür. Akılla kavranabilen yasaların olması, bunun arkasında akıllı bir bilincin olduğunu gösterir. (s. 103)  

Evrenin Tanrı olma ihtimali, öncesiz ve sonsuz olma ihtimali Big Bang ile ortadan kalkmıştır. (s. 104) Her varlıktaki yasaların farklı olması ama çevreyle uyum içinde oluşu da buna önemli bir kanıttır. Her tür canlının aynı yasalara sahip olması, kör bir tesadüf ile açıklanamaz. (s. 106) Bilim hayatı kolaylaştırır; din düzene koyar! Bilim nasıl, din kim olduğu sorusuna cevap verir.  Din bu dünyanın mükafat yeri değil imtihan yeri olduğunu vurgular. (s. 109) Allah insanlara akıl melekesini vermiş, Kur’an ile de evreni araştırmasını (Ankebut 20; Ali İmran 191) istemiştir (s. 113)  Hayata müdahale eden tanrının önüne insan devamlı aracı Tanrılar koymuştur. (s. 116) Madde kendi kendine yetecek yol ve yöntem çizecek bir özelliğe sahip midir? (s. 117)

Önemli olan insanların yaratılması olsaydı, insanlara akıl ve irade özgürlüğü verilmezdi. Dine karşı farklı akımların var olmasın nasıl doğal ise, farklı dinlerin varlığı da insanı dinin varlığına inkarı götürmemelidir. (s. 121) Bütün toplumlarda dinin mevcut olması, mantık açısından dinin bir olgu olarak var olduğunu göstermektedir. Sadece bir toplumda dini değerler var olsaydı o zaman belki dinin insan eseri olduğunu söyleyebilirdik. (s. 123) Evrensel dinin en büyük özelliği, bütün insanlığın sorunları ile ilgili çözümler sunmasıdır. Kur’an’ın ana merkezinde devamlı Allah vardır. (s. 126) Hayvani boyutta kalmış bir hayat, yani içme, yeme ve üreme Kur’an’ı göre bir şey ifade etmeyecektir. Deizm, hayvani boyuttaki bir hayatı elzem kabul etmektedir. (s. 128)  Muhammed hiçbir zaman kendisini diğer insanlardan ayrı tutmayıp, inen vahiy önce kendisi hayata geçirmiştir. Kendisini Allah’ın kulu olarak tanıtmıştır. Bir insan menfaat elde ettiğinde bunu kimseyle paylaşmak istemez. (s. 133)

Müşriklerin ilahları gözünün önünde iken Muhammed peygamberin ilah olarak kabul ettiği Allah gözlerden gizlenmiştir. Muhammed peygamberin iddiası gerçekten zordur. (s. 134) Kur’an diğer dinlerden kalan doğru olan kısımları tasdik etmektedir. (s. 135) İnsanın ilahlık özelliklerini bir kenara bırakması gerekir. Kulluk ancak kibirden sıyrılmakla olur. (s. 137) Tanrı ile ilgisini alakasını kesen birçok zalim dünyaya gelmiştir. İnsanın kulluk etmeye de ihtiyacı vardır. İnsan için bu bir zarurettir. (s. 138) Sorumluluk insanı değerli kılmaktadır. (s. 139)  Deist ile inandığı Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen bir teist arasında bir fark yoktur. (s. 141) Allah insanı fıtrat üzere yaratmıştır. (Rum, 30) Bu fıtratta herhangi bir yanlış, kötü bir haslet bulunmamaktadır. (s. 143)  İnsanın asaletini koruyamayan din, insan fıtratına uygun olamaz. (s. 149) Kur’an’ın iman edip salih ameller işleyenler olarak dile getirdiği insanlar, hep imanı yaşamlarına dökenlerdir. (s. 152) İlah hayatı yönetmelidir. (s. 153) Yoksa insan nefsini ilah edinir ve nefsinin isteklerini doğru yanlış demeden yerine getirmeye başlar. (s. 154) ‘La ilahe illallah’ bir yaşantı modeli sunmaktadır. (s. 155) Dünyadaki işleyişe herhangi bir katkısı olmayan tek varlık insandır. O halde benim varlığımın bir gayesi olmalı. (s. 157) İbadet, kişilik oluşumunu sağlar. İnsanın kişilik zafiyeti göstermesinin yegane sebebi, insanın temel ihtiyaçlarını giderirken yasakları çiğnemesidir. (s. 160) Hayvanlar ile ortak özelliğimiz yeme, içme ve üremedir. Oruç, bu sayılan ihtiyaçları kontrol altına alıp, ‘kontrol bendedir’ diyebilmektir. (s. 161) Günah işlemek, Allah’ı yeteri kadar önemsememek anlamına geliyor. (s. 162) Allah her varlığı içinde bulunduğu ortam içinde imtihan etmektedir. (s. 167) İrade sahibi olmak, sorumluluk gerektirir. Bal arısına nasıl bal yapacağını öğreten Allah insana da nasıl yaşayacağını duyurması gerekir. (s. 174) Değer verilmediği zaman bir kenara bırakıp ne yaptığına aldırış edilmez. (s. 183) Allah insana değer verdiği için kendisine muhatap kabul etmiştir. (s. 186) Onun dünya hayatında mutlu olması için emirler göndermiştir. (s. 187) İnsanın bu dünyada Allah’a ihtiyacı vardır. (s. 188) Allah vicdan ile hayatlarımıza müdahale etmeye devam etmektedir. (s. 190)

Dawkins’in dindarların arasında yaşamak istemesi gibi, İslam düşmanlığı ile ünlü Ernest Renan’ın şu sözleri de vicdanında kalan kırıntıların ifadesidir: “İslamiyet’in, din olmak itibariyle güzel yönleri vardır. Her ne vakit bir camiye girsem, şiddetli bir vicdan heyecanından, onu da söyleyeyim mi, Müslüman olmadığım için bir tür üzüntü duyuyorum.” (Renan, L’ıslamisme et la Science, s. 19; Namık Kemal, Renan Müdâfaanâmesi, s. 53; Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 112) 

Kaitan çekim gücünden ancak genişleyerek kurtulmaktadır. (s. 196) Kainatta yıldızların ölmesi, doğması, evrenin genişlemesi yaratılışın devam ettiğini göstermektedir. (s. 197) Tanrıya ilgisiz bir toplum ortaya çıkmamıştır. (s. 204) Sendeki merhamet duygusunu var eden, senden daha mı merhametsizdir? (s. 147) Biz bu dünyada hiçbir şeyi karşılık vererek almadık, her şey Rabbimizin bizlere olan merhametinden, cömertliğinden kaynaklanmaktadır. (s. 255) Allah bizlere Onun rehberliğinden uzaklaştıkça, kalbi sıkıntılar vermektedir. Allah bizim cehenneme gitmemizi istememektedir. (s. 257)

  Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm

 

Deizm 5       

Deizm, ateizmin karşıtı olarak kullanılırken daha sonra Hıristiyanlığa bir tepki olarak kendini göstermiştir. Deizmde Tanrı kabul edilir, akıl/bilim ve doğal ahlak savunulur. (s. 8, 60) “Allah, her an yaratma halindedir.” (Rahman, 29) “Yağmur dolu bulutları meydana getiren Allah’tır.”  (Rad, 12) “Allah her şeyi bilir, hiçbir yaprak düşmez ki, O bunu bilmesin.” (Enam, 59)  Din, insanları bilimde geri bırakmaz, biz eskiden de Müslüman’dık ve bilimde ileriydik. Din geri bırakmıyor, insanların çalışmaması geri bırakıyor. (s. 23) Allah bu dünya hayatının yolunun kurallarını kitap sünnetle belirlemiştir. (s. 28) Bazen özgürlük dediğimiz şey, aslında bizi koruyan çemberden dışarı çıkmaktır. (s. 29) Allah, bizleri ve kainatı niçin yaratmıştır? (s. 34) İnsan niçin başıboş bırakılsın? (s. 35) Günah işlerken vicdanını huzursuz olmasın diye kendi kendine diyorsun ki, bir yaratıcı olsun ama emir ve yasakları olmasın, her şey serbest ve helal olsun, bir hesap ve azap olmasın. (s. 37) Günahları rahatça işleyeyim diye sakın deist olma! (s. 38) Deist kişiye bazı sorular: İnsan nereye gidiyor, bu alem niçin yaratıldı, bizlere verilen bu kadar duygu ve özellikler nedendir, ölümden sonra ne var? (s. 41) Hak yolu bir tanedir, bunun dışındaki tüm yollar delalete gider. (Bakara, 38; Yunus, 32; Darimi, 202; Ahmet, 4437) “Sizi geceleyin ölü gibi uyutan gündüzün Ne yaptığınızı bilen sonra ölüm anı gelinceye kadar gündüzleri sizi uyandırıp kaldıran Allah’tır.” (Enam, 60)  Deistler Allah’a sıfatlarında sınır getirmektedir. Allah’a eksik ve aciz özellikler vermekte, insanı ve bilimi tanrı seviyesinde yüceltmektedir. (s. 49) İnsanın aklı bir yaratıcıyı bulsa da O’nun isim ve sıfatlarını hakkı ile keşfedemez. Bu alemi yaratan kendisini bizlere hakkıyla tanıtacak peygamberler göndermiştir. (s. 50) Putlara tapmayı sadece taşlara tapmak sanıyoruz. Oysa Allah’tan çok önemsediğimiz, öncelik verdiğimiz ve hayatımızın merkezine koyduğumuz her şey bizim putumuzdur. (s. 52) Artık taştan tahtadan putlar yok, fikirden et ve kemikten dünya mallarından putlar var. (s. 52) Şeytan, egosunu ve ilmini tanrılaştırmıştır. (s. 55)  İblis çok bilgili birisi olduğu için, bu bilgi onu şımartmış, kendisini büyük gördüğü için şirke düşmüştür. (s. 57)

Deistlerin bir kısmı aklın testinden geçerek onaylanan dini evet demektedir.  Böyle bir iddiaya getirilecek en açık itiraz “hangi akıl” yahut “kimin aklı” yönündeki sorudur. (s. 69) Deist, ahlaksal ve dinsel açıdan doğru bir yaşamı yalnızca insan aklının sunabileceğine inanan kimsedir. (s. 60) Modern bilimsel anlayış, tanrıyı evrenden dışlanarak oluşmuştur. (s. 61) Modernizm, emperyal bir anlayıştır. Hem doğayı hem de insanı sömürür, gelinen noktada dinin boşluğunda insan evrende mutsuz olmuştur. (s. 64) S. Clarke, “doğa yasaları tanrının ilahi kudretinin işleme tarzlarını gösterir.” der. (s. 73)

Deizm, Hıristiyanlığın yarattığı Tanrı tasavvurunu düzeltmeye çalışırken bir anlamda amacından saparak tanrının insan ve alem ile ilişkisinde belirleyici olan sıfatlarının terkine varan bir noktaya kaymıştır. (s. 74) Deizm düşünce insana sınırsız bir yetki ve özgürlük vererek insanın kulluk vazifelerini dizayn etme yetkisini akla vermiş olmaktadır. Oysaki insanoğlunun dini ve ahlaki açıdan eğitilmesi ve kendisine istikamet kazandırılması ancak insan üstü ilahi bir vahiy ile mümkündür. Bir insanın başka bir insanı hakimiyeti tanrının insana hakimiyeti ile mukayese edilemez. (s. 75, 96) Liberalizmin öncüleri aynı zamanda deizminde önde gelen fikir adamları olmuştur. Sorumluluk hissetmek için insanüstü bir makama saygı duymak, ondan çekinmek gerekir ki, O da tanrıdır. (s. 76) Deist düşünce insana kontrolsüz, sınırsız, sorumsuz bir özgürlük tanımıştır. Yeryüzünde insanları sömürenler işkencelere maruz bırakanlar hep akıllarını esas almışlardır. (s. 77)

“Kendi istek ve tutkularını ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43) Tanrıya inanç ortadan kaldırıldığında, insandaki kontrolsüz hırs ve haz duygusu ortaya çıkar ve her istediğini helal haram demeden gerçekleştirmeye çalışır. (s. 87) Deizmde iyi, A şahsı için geçerli olan bir diğer B şahsı için değer teşkil etmeyebilir. A şahsı için etik olan bir şey B şahsı için etik sayılmayabilir. İnsanın maddi ve manevi dünyasında ideal bir mutluluğu yakalaması için her kişinin saygı göstereceği bir merceğinin olması gerekir. (s. 88)  Vahiy insanın iradesini eğitmekte, onu güdülemekte ve böylece ahlaki bir dönüşüm yaşamayı hedeflemektedir. Vahiy sadece akla değil duygulara ve vicdana da hitap eder. (s. 95) Deistlerin amaçları kendi akıllarına göre dini şekillendirmek istemeleridir. (s. 96) “Kur’an, edebiyat değil hayattır. Dolayısıyla ona bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakmaya başlanır başlanmaz güçlük ortadan kalkar. Kur’an’ın yegane hakiki tefsiri hayat olabilir ve Hz Muhammed’in hayatı da tam olarak buydu.” Aliye İzzet Begoviç  (s. 97) “Önce mabet vardı.” Klaus Schmidt. (s. 124)

 Ekrem Sevil, Allah’a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm

 

Deizm 6

Deizm bir modern hurafedir. (s. 7) Deizm Batı kaynaklıdır, Batı patentlidir.

Deizmin üzerinde ittifak edilmiş kesin bir tanımının olmayışını onun kaygan tabiatına yorabiliriz. (s. 8, 23, 85, 91) 

Deizm sahte bir din kisvesidir. Deistler inkar etseler de deizm, kapitalist küreselleşmenin yeni dünya düzeni için uyarladığı din suretli bir dekordur. Deizm, kapitalist dünyaya biçilen manevi bir dekordur. Kof bir inanç paketidir. Gençlere, kendi köşesinden olup bitenleri seyretmek ile yetinen, yeni ama şirin bir tanrı sunulmuştur. Bu Tanrı bireyci, müsrif, ‘ben nesli’ için tasarlanmıştır. Bu tanrının dünyasında insanlar için helal ve harama riayet etme yükümlülüğü yoktur. Gençliğe güya sınırsız bir özgürlük vaat edilir, ancak bu özgürlük kapitalizmin envai çeşit markasından istediğini seçip tüketme özgürlüğüdür. Tanrının umursamadığı bir dünya, gencin niye umurunda olsun ki. Yapılmak istenen şey, dindarlık adına işlenen tekil gayri ahlaki davranışları genelleştirmek ve böylece dinin kötü olduğu algısını yaymaktır. (s. 9-11)

Ateistlerin neşrettikleri din karşıtı eserler kendini deist olarak tanıtan zümrelerin de besin kaynağıdır. Aralarındaki fark, tanrılı ve tanrısız olmadır. (s. 12) Deizmin tehlikelerine karşı halkımızı uyaracak çalışmanın aciliyetine inanan ve bu konuda teşviklerini esirgemeyen diyanet işleri başkanı Profesör Dr Ali Erbaş’a şükranlarımı arz ediyorum. (s. 13) Göbeklitepe’deki kalıntıları bizlere bir hakikati hatırlatıyor. İnsan daima bir yüce yaratıcı arama çabası içinde olmuştur. İnsan yaratıcıya daima ibadet etme ihtiyacı duydu, buna en taze kanıt olarak yaklaşık 12.000 yıl önce kurulan Göbeklitepe’yi verebiliriz. Din, bilinen en eski çağlardan beri hayatın hep merkezinde oldu ve olmaya devam edecektir. (s. 15)

Tanrıya ve ilahiyata dair konuları tartışmak, Yunan filozoflarını tahminlerin ötesinde meşgul eden işlerin başında geliyordu. (s. 16) John Henry’nin tespiti ile ‘Din modern bilimin gelişiminde önemli rol oynamıştır.’ (s. 17) Din, toplumu kültürel hafızası ile buluşturmak gibi hayatı fonksiyonu icra eder. (s. 18) Bir kısım ateistler nezdinde de, özünü dinden alan kültürel değerler pekala önemlidir. Allah’a iman salt bir inanma eylemi değildir. İrfan, bir arayıştır. İnsan, kendi varlığını sürdürme içgüdüsünü de beslediği için Allah’ı arar. Allah’a iman insanın kendi varlığına cevaptır. (s. 19) Allah, her an yeni bir yaratma faaliyeti içindedir (Rahmân, 29) İman, dengeli ve tevazu sahibi olmak, sınırını ve haddini bilmektir. Küfür, küstahlaşmaktır.

Putların illaki taştan olması gerekmiyor. Bugün insana zarar veren, tabiatı tahrip edenlerin parayı, mevkii, gücü, silahı vb. şeyleri putlaştırdıkları malumdur. Seküler çağda putun anlam ve kapsamı genişlemiş, çeşidi olağanüstü artmıştır. İnsan haddini aşmış ‘Tanrı öldü’ çığlıklarıyla yeryüzünde ilahlığa soyunmuştur. Deist telakkide olduğu gibi, artık yaratmayan bir ilahın yaratma sıfatını sahiplenme ve O’nu köşesine gönderme arzusu sekülerist ruhları sürekli kamçılamaktadır. İnsana ait ideolojilerin tamamı bencildir, güçlüden yanadır, eşitlik, adalet, özgürlük nakaratları keyfidir, kaypaktır. (s 21) Ahlaksız imanın kıymeti harbiyesi yoktur. Dini devreden çıkaran ahlak anlayışında menfaat hakimdir; menfaatin bittiği yerde sorumluluktan bahsetmek imkânsızdır. (s 22) Deizm Batılıdır, kiliseye bir tepki hareketidir. Kur’an mesajı evrenseldir. Kur’an iyi ile kötüyü doğru ile yanlışı, ayıran bir hayat kılavuzudur. (s 23) Kur’an başka kitapların insanlarca tahrif edildiklerini ifade eder. (s 24) Tabiatta Müslümandır. Ahiretin gerçekleşecek olması, Allah’ın adalet ve rahmet sıfatları sebebiyledir. (s 25) Dini kurumların güçlü cazibe merkezleri haline gelmeleri ancak seküler dünyanın her türlü meydan okumasına karşı hazır ve donanımlı olmaları ile mümkündür. (s 28)

Bugün din dendiğinde halkın kültürel değerleri ile özdeşleşen bir yapı anlaşılmaktadır. (s. 29) Gençleri şüphe sevk eden amiller dindarların yaşam tarzlarının sebep oldukları hayal kırıklıkları, hikmetleri anlatmadan dini emirleri yapmaya zorlama, sözde din bilim çatışması. (s. 30) gibi konulardır. Ergenlik dönemi, gençlerin arayış ve sorgulama dönemleri şüphe ataklarının yoğun olduğu dönemlerdir. Vahşi kapitalizm, deizmi sevimli, şirin bir imaj olarak sunar. (s. 32) Kimi genç için moda veya trend olan neyse, hayatta odur. Çağdaş ilkel insan, kendi ihtiyaç nesneleri dışında her şeye karşı kayıtsızdır. (s. 33) Deizm, pozitivisttir. (s. 34) İnsan hayatı piyasanın istekleri ve borsanın düşmesi için hiçe sayılıp harcanmaktadır. Savaşların mağdurları hiçbir zaman seçkinci kapitalist zenginler olmamıştır. Savaş, güçlünün bekası için zorunlu görülen topraklar üzerinde gerçekleşir. (s. 35) Deizmin tanrısı, ilk yaratma ile sınırlıdır. (s. 36) Tabiatın kendisi tanrının varlığını ortaya koymaktadır. Deistler yayımladıkları (deizmdernegi.org/deizm-dernegi-deklarasyonu) bildirgede, laik devlet, seküler toplum idealine de vurgu yaparlar: Kamusal alanda, fundamentalist üniforma giyim tarzları yasaklanmalıdır. Devlet otoritesi insanların cinsel yönelim, istek ve arzularını dinsel dogmalarıyla baskılamamalıdır. (s. 37) Özgürlük talebinde bulunan bildiri sahiplerinin farklı yaşam tarzlarına hoşgörülü olmamak şeklindeki tavırları, dogmalaştırdığı motto ve savları etrafında bağnaz bir yapıya dönüşme ihtimalinde barındırır. ‘Kutsalımız yoktur’ derken, laik, seküler, deizm, deist ve benzeri kavramların gerçekte yerli deistlerin kutsal ve dokunulmazları olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. (s. 38) Siyaset, ekonomi ve din, bu üçlü arazide birbirlerine muhtaçtır. (s. 39) Piyasanın ütopyacı vizyonu, büyüleyici bir din-inanç sistemi sunuyor. Pek çok zeki insan bu piyasa ilkelerine tapmaktadır. (s. 43) Piyasa fikrine, tanrıya iman eder gibi dindarca bir tutumla inanmaktadır. (s. 44) İngiliz filozof Simon Critchley; ‘liberalizm, zayıf bir deistik tanrıdır. Liberallerin istediği, dünyaya müdahale etmeyen bir tanrıdır.’ der. (s. 48) Küresel zengin elitler, dev bütçeli teknoloji yatırımları ile insanı kontrol altında tutmanın formüllerini arıyorlar. Psikiyatr N. Mustafa Merter; Eğer acil tedbirler alınmazsa gittikçe yalnızlaşan, aşırı bencil, zevkperest, kaygılı, öfke ve nefret dolu bir  insanlığa doğru doludizgin gidiyoruz. (s. 49) Hazzın peşinden koşmayı özgürlük sayan bir gençlik var. (s. 50) Anlam haritası tarumar edilen, algısı uyuşturulan genç, kendi kültüründen utanç duymaya, başka kültürlere özenmeye başlar. Dijital üretimin ilk hedef kitlesi, gençliktir. Aynı kalemden çıktığı çok belli olan sorular, genç dimağları şüphe ve inkârcılığa sevk etmek amacıyla her yerlere serpiştirilir. (s. 53) Gençlere, egosunu şişirecek, sade, yalın ama çerçevesi belirsiz idealler aşılanır, ‘başarıya koş, rekabet prangalarından kurtul, özgür ol, çağdaş ol, içindeki sesi dinle, hayatını yaşa, hazzı tat, zevklerine dil uzattırma, anı yaşa.’ Genç, ait olduğu kültür ile içinde eğitildiği ama ne olduğu belirsiz popüler kültür arasında sürekli gider gelir. Ailesiyle ve ait olduğu çevre ile iletişim zorluğu sonucu genç, sıkıntılıdır. Cinselliğin pazara dökülmesi ile birlikte ar, edep ve utanmanın sıradanlaşması, haram helal kavramlarının buharlaşması apayrı bir sorundur. İnternetin beyinde yarattığı anlık hazlarla tutku ve bağımlılığın kapısını aralar. (s. 56) Hazzın gecikmesi ile sabrı tükenen genç, risk almaya hazırdır. Düşünce, anlam ve idrakin yerini anlık haz tavrı alır. Gencin gündelik fikir alışverişi kısacık soru ve cevapların etrafında döner. Genç biri için, bir kitap yazabilecek soruların, kısa bir iki cümlelik cevabını arar. (s. 57) Sade bir dil kullanmak, müjdeyi esas alan bir eğitim vermek, gençleri yetiştirmenin temel ilkeleri olmalıdır. (s. 58) Din karşıtlığının ivme kazanmasının altında yatan sebeplerden biri de, 11 Eylül olayları ile din kisveli köktenci şiddetin tırmanmasıdır. Dine muhalefet bakımından ateist duruşla deist duruş arasında bir fark yoktur. (s. 60) Ahundov,‘insanlar doğanın sırlarını kavrayabilselerdi, dinlere ihtiyaç duymazlardı. Evren, kendi kendine var olan bir bütündür. (s. 61) Yaratan da evrenin kendisidir.’ Din, kişinin toplum, tabiat ve Allah ile olan ilişkilerinin sınırını ve seviyesini tayin eder. (s. 62-63) Deizmin babası olarak anılan Lord Herbert, ölüm döşeğinde iken İrlanda başpiskoposunu çağırır. Deist olanların sayısının giderek arttığı söylemi, kasıtlı bir algı operasyonun parçasıdır ve dolayısıyla bir mittir. (s. 65) Yerli kültürlerin, modern kültürün genişlemiş bilincine cevap verememesi göz ardı  edilmemelidir. (s. 67)

Kapitalizmin pompalandığı deizmi bir ölçü ilan etmek, gençliği de günah keçisi ilan etmek insaflı bir yaklaşım olmayacaktır. Deizmin görevi, genç hayatların alanına sızıp onları çekip çevirmeye elverişli konuma getirecek sarsıntılar meydana getirmektir. Kapitalizm, sürekli üreterek kendini ayakta tutar. Kişinin neyi ne kadar sıklıkla tüketeceğini belirleyen kapitalizm aynı zamanda, gence neye, nasıl ve ne kadar inanacağını da empoze eder. (s. 68) Modern birey, sürekli hareket halindedir. (s. 69)  

Deizmin görevi, genç hayatların alanına sızıp onları çekip çevirmeye elverişli konuma getirecek sarsıntılar meydana getirmektir. Kapitalizm gence neye, nasıl ve ne kadar inanacağını da empoze eder. (s. 68)

Deizmin vahye değil, doğaya ve akla dayandığını ileri sürülür ve savrulmalarının sabit limanları yoktur. (s. 70, 252) Yaşar Nuri Öztürk: “Zavallı deistler, keşke Kur’an’ı tanımış olsalardı.” (Öztürk, Deizm, s. 49) Kendimizi merkezi alarak Kur’an’a görüş ve davranışlarımızı destekler anlamlar yüklemeye çalışıyoruz. (s. 77) Radikal anlayış, insani tecrübe ve birikimi elinin tersiyle itmekle kalmamış, Müslüman toplumun birlik ve ahengini de tarihsiz bir biçimde tarumar etmiştir. (s. 78) Günümüz gençliği sorgulamadan kabullenmemektedir. Sahip olduğu birikim ve kabiliyeti toplumsal hayatın gerçek bildikleri ile örtüştürebilen, gerçek hayattan örneklerle buluşturabilen kişilere ihtiyaç vardır. (s. 79) David Silverman, “İnananlar dinlerin kurbanıdır.” der. Ateizmin ruhsal çöküşe yuvarlaması, muhtemel akıbetlerden yalnızca biridir. Bu konuda, ‘ateist akıl’ ve ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ adlı yazılarımıza bakılabilir. Kapitalizm, doğrudan nefse hitap ederek insanlığı zevk-haz alma gibi şeylerle kendisine bağımlı kılar. (s. 81) Neo-liberalizmin özgürlük vurgusunu gerçekte, bireyin kapitalizmin sunduğu ürün seçenekleri içinden herhangi birini seçme özgürlüğü olduğunu bilmede yarar vardır. (s. 82) Tek tip deizm yoktur, üzerinde ittifak edilen bir deizm tanımı da yoktur. (s. 85) Deizm, tanrının evreni yaratıp daha sonra kendi haline terk ettiğini savunan öğretidir. İlk deistler dini tamamen reddetmemiştir. (s. 86) Deizm etiketi yiyenler genellikle kendilerini hür düşünce taraftarı bir Hıristiyan olarak tanıtmayı yeğlemişlerdir. (s. 89) Bazı deistler de tanrının evrene müdahalesini kabul eder. (s. 90) Her dönemde farklı bir deizm tanımı vardı. (s. 91) Deistler zamanla neo-liberalizmin evrensel hedefleriyle buluşarak kendini ölümsüz kılma hedefine soyunmuştur. Aydınlanma ideolojileri ile aynı kulvarda yürüyen deizmin bir din mi, felsefi ekol mu, mezhep mi, ideolojik yapı mı olduğuna dair tartışmalar hala sürmektedir. (s. 92) Tarih boyunca insan zihnini kurcalayan en temel sorulardan biri de, Allah, kainat, evren ve insan arasındaki ilişkinin mahiyeti olmuştur. (s. 99) Seküler iklim, modern bireyin zihni ile kalbi arasındaki iletişim hattını da koparmış ve onu aklın insafına terk etmiştir. Bu akıl bireyi maddi, fiziksel olanın daha doğrusu görünür ve hissedilir olanın dar ve kısır dünyasına hapsetmektedir. (s. 100) Ortaçağ Avrupa’sında bilim yoktu. (s. 103) Fransa’da kızlarının resmi evlenme 12, nişanlanma yaşı 7 idi. (s. 104) Luther, 1510’lu yıllarda Roma’ya geldiğinde Papa’nın pislik kokan şehri onda büyük hayal kırıklığı yaratır. (s. 105) 1000’li yıllardan itibaren pagan inançları Hıristiyanlaştırılmıştır. (s. 106) Kendilerini özgür ruhlar olarak tanıtan şahsiyetlerin kendi masumiyetleri tartışılmalıydı. Kumar, gayri meşru ilişkiler, hizmetçilere kötü muamele ve dedikodu gibi gayri ahlaki tutum gibi. (s. 108) Voltaire, Fransız akademisinde boş olan bir koltuğa talip olduğunda, kiliseye olan muhalefetini örtbas etmek amacıyla kilise yönetiminden sorumlu Boyer’e mektup yazacaktır: ‘Ben iyi bir yurttaş ve iyi bir Katolik’im.’ Ancak bu, akademideki boş koltuğa oturmasına yetmez. (s. 110) Mason localarının liberalleştirilmiş bir din yaratma çabaları deistlerinde işine gelmiştir. (s. 111) Bir saatçi için saat neyse, doğa için de tanrı odur. Deizmin doğal din vurgusunun temelinde, yukarıda da söylediğimiz gibi, Yunan filozoflarının tanrıyı doğada arama çabalarının yattığını görmek gerekir. (s. 116)
Aristo’ya göre, tabii cisimleri harekete geçiren güç, ‘ilk muharrik’tir. Bu ilk muharrik ile deistik anlayışta evreni yaratarak varlığın yaratılma sürecini başlatan ve sonrasında köşesine çekilen Tanrı arasında benzerlik dikkat çekicidir. (s. 117) Epikürcülerin tanrısı, deistlerin tanrısı, her iki anlayışta da bir tanrı vardır ama insanlarla aralarındaki iletişim hattı kopuktur. (s. 118) Hümanizm, yeni bir insanı oluşturma çabasıydı. (s. 124) Aydınlanma hümanizmi insanı, her şeyin ölçüsü kılar. (s. 126) İtalyan hümanist ressam, şair ve filozofu Albert: ‘Herkes biliyor ki, bütün papazlar en üst derecede para hırslısıdır.’ (s. 129) der. Roger Bacon’ın “felsefe Müslümanlardan alınmıştır.” sözünü nakleden tarihçi Niall Ferguson, Avrupa’nın üretimini ortaçağ İslam dünyasına borçlu olduğunu ifade eder. (Niall Ferguson, Uygarlık; Batı ve ötekiler, s. 76) İslam medeniyeti batılı akla büyük ilham kaynağı olmuştur. Endülüs medeniyeti, Batı medeniyetinin gelişimine katkı sağlamıştır. (M. Aydın, siyasetin aynasında kültür ve medeniyet, s. 309)

Avustralyalı yazar Jonathan Lyons, ‘Hikmet evi’ isimli eserinde Arapların batı medeniyetini nasıl dönüştürdüğünü örneklerle anlatır. Kopernik’in Nasiruddin et-Tusi ve İbnu’ş-Şâtır gibi (ö. 1375) Müslüman alimlerden ilham aldığını söyleyen Lyons, eserini Bath’lı Adelard’ın şu tarihi sözleri ile noktalar: Şüphesiz Tanrı evrene hükmediyor, fakat biz doğayı araştırabiliriz ve bunu yapmalıyız. Bunu bize öğreten Araplardır. (Jonathan Lyons, The House of Wisdom,  s. 201)

Luther’in Katolik kilisesinin temsilcilerini doğrudan hedef alan sözlerinden: Tek çarem krallarla prenslerin güç kullanması, silahlanması, bütün dünyayı zehirleyen bu kötü insanlara saldırması ve bu oyuna, sözde değil silahla, bir son vermesidir. Papalar, kardinaller ve piskoposlar… Niçin elinizi onların kanı ile yıkamıyoruz? (s. 133) Reform tepeden tırnağa ruhban sınıfının ıslahını da kapsıyordu. (s. 134) Kilise mevkilerini rüşvetle dağıtıyor, oturduğu makamı kirli siyaset ve entrikalara alet ediyordu. (s. 135) İngiliz deistlerin asıl derdi Hıristiyanlık değil, ruhban sınıfıydı. (s. 138) Kilise eleştirisi zamanla sert, koyu bir din inkarına dönüşecektir. Kilisenin engizisyon geçmişi bu tablodan sorumludur. (s. 139) Kitap yasaklama ve yakma olayları, bilhassa Katolik Roma Kilisesi’nin tarihinin de bir parçasıdır. (s. 140) Kilise, Kopernik’in kitabını piyasaya çıktıktan 72 yıl sonra 1616 yılında yasaklar.  Bruno, 1600 yılında yakılarak idam edilir. (s. 141) Bruno’ya göre İsa: tanrının cisimleşmiş hali değildi. Luther’e göre İsrailoğullarının başına geçen Yeşu, olduğu yerde sabit durmayı güneşe değil dünyaya emretmiştir. (s. 142) Newton için Teslis, İncil’in tek tanrıcılığından kopuş demekti. Deist anlayış ihtimalini ortadan kaldırmak için Newton, evrende ‘ilahi eylem’ anlayışını tesis etmiştir. (s. 143) Kitab-ı Mukaddes’te tanrının tek bir adı (Yahveh/ Yehova) vardır ama farklı sıfatlarla da anılır. Baba, çoban, Kaya, eğitmen sıfatları vardır. (s. 145) İsa, kilisenin başıydı; kilise onun bedeniydi. (s. 146) Papalık ve papazlar haklarında akıl almaz aşağılayıcı hikayeler anlatılıyordu. Para karşılığında dini görevlerini satın alan piskoposlar, akraba ve yakın arkadaş ayrıcalığı yapan papalar, herkesle yatan rahipler, aylak keşişler vb. (s. 147) Bugün yeni gibi görünen fikir ve akımların kökleri tarihin derinliklerindedir. (s. 149) Trevor-Roper, Rönesans’ın Katolik, aydınlanmanın Protestan olduğunu söyler. (s. 150) İlerleme ve gelişme gibi görülen süreçlerin hem aydınlık hem karanlık tarafları vardır. Rönesans, gerçekte, sadece pagan dininin yeniden canlandırılmasıdır. İspanyol kültür tarihçisi Teofilo F. Ruiz “bilimin en çok gelişmesini sağlayan insanlar ile cadıların yok edilmelerinde suç ortağı olan insanlar aynı kişilerdi.”(s. 152-153) der. Cadılık, itikadî sapma ile aynı sınıfta değerlendiriliyordu. Endüstrileşme yolunda atılan her adımın, sekülerliğin hanesine bir kazanç olarak yazıldığını söyleyebiliriz. (s. 154) İlk deistler, Hristiyan kimliklerini her vesile ile vurgulama ihtiyacı duymuşlardı. (s. 158) Reform hareketi ile bilim, dinden ve ahlaktan bağımsız hale gelir. (s. 159) Liberalistlerin istediği dünyaya müdahale etmeyen bir tanrıdır. (s. 160) Dinin gerçek manada bir tartışma, bir çatışma konusu olmasının Luther’in reform hareketi ile başladığını söylemek gerekir. (s. 161) Tek başına tanrının öfkesini dindirmek gücü bulunmayan insan, günah ve hatalarını İsa’nın kılavuzluğu ile telafi etme şansına kavuşur. Dünya şehrini denetlemede kilise gibi kral da yetkilidir, çünkü tacını ona Tanrı vermiştir. (s. 163) Lutheryanlığı seçen prens, Katolik kiliselerine ve mallarına el koyuyordu. Katolikler ve Protestanlar arasındaki savaşlarda Avrupa nüfusu 1/3 oranında erir. Dinsizler genel manada din kavramına itiraz etmiyor ama Kilisenin elinde Hristiyanlığın hakiki özünü yitirdiğini savunuyorlardı. (s. 165) Modern bilim, hümanizme, rasyonalizme, materyalizme, pozitivizme yaslanır. Modern bilim tabiatın işleyişini, ardında yatan ilahi sırrı, hikmet ve hakikatleri görmezlikten gelir. Modern bilim bir ideolojiye dönüşür. Mantıkçı pozitivizm anlayışta duyularla ölçülemeyen Tanrı, metafizik, ahlak ve tarih hakkındaki sorular bir anlamda yoksundur. (s. 169) Bilimsel ateizme göre kusursuz bir işleyişe sahip bu fiziksel dünyanın bir tanrıya ihtiyacı yoktur. (s. 170) Bilimin verileri ile ispatlanamayan yoktur. Marx’a göre, Hristiyanlık ezen ve ezilen sınıfların varlığını meşrulaştırmıştır. Ezenlere ezmeyi bir hak olarak tanımış. (s. 171) Materyalist bilimde insanlık, nesnelerin kör dünyasına tabii kılınır. (s. 172)

Richard Dawkins militan ateist tavrını Darwinizm ile meşrulaşır. Tasarımcının ya da ruhun olduğu hissini, Darwin’i okuduğunda tamamen kaybettiğini söyler Dawkins. (s. 173)
Flew, tanrıyı yeniden keşfetmesini inanca değil, aklın muhakeme yolculuğuna bağlar. (s. 175) “Evreni araştıran, evrendeki düzenin ardındaki sırrı merak eden kimse tanrıyı muhakkak bulurdu.” (A. Flew, Yanılmışım Tanrı varmış, s. 97) Flew, evrim teorisinin tabiatta olan biteni açıklamadığına kanaat getirir. Ateist ve deistlerin aynı ideallerde buluşmuş olmaları sürpriz değildir. (s. 176) Deizm ile teizm arasında tek ortak nokta Tanrıdır. Ateizm ile deizm, dinin inkarında ve rasyonel bir toplumun inşasında buluşur. (s. 177) Bacon’ın (ö.1626) ifade ettiği üzere, Doğa tanrının kendisini açığa çıkardığı iki kitaptan biriydi; diğeri ise vahiy kitabıydı. (s. 189) Richard Dawkins, Kör Saatçi (Blind  Watcmaker) adlı kitabını yazar. Doğal seleksiyonla işleyen bu evrimsel düzeni, kusursuz işleyen bir saatin dişlerine benzetir. (s. 191) Kilise, Tanrı ile Hristiyan topluluk arasında aracılık yapan bir kurumdu. Luther’in öncülüğünde İncil’in otoritesi ön plana çıkaracaktır. Aydınlanma dönemi ile birlikte de İncil ağır eleştirilere maruz kalacaktır. İncil’in yerine akıl talip olacak. Deistlerin rehberleri ise akıldır, vahiy dininin yerinde olması gereken doğal dindir. İsviçre’li reformist Pierre Viret, deist kavramını ilk telaffuz eden kişidir. (s. 194) ve İncil’i ‘eleştiren kişileri’ kastetmektedir. (s. 195)

İrlandalı felsefeci John Toland’ın neye inandığı, bir ateist mi deist mi olduğunu tam olarak bilinmiyordu. (s. 196) Deizm Temel ilkelerini Herbert, Deizmin sistematiğini kurgulayan ise Matthew Tindal olmuştur. (s. 201) Herbert, bu hayattan sonra bir ceza ve mükafat olacaktır. (s. 202) der. Herbert’in dini vahiy ve asli günahı reddeden bir rasyonel dindir. (s. 203) Deist eğilimli isimler aralarında bir fikir birliği yoktur. Günümüzde Deistlerinden Chuck  Clendenen; “iki deist aynı düşünmez, çoğu modern deist de ilk deistlerin inandıklarına inanmaz.” der. (s. 206-207) Thomas Paine, “Hristiyanlık kılıçla kurulmuştur. Kutsal kitap insanlara sadece zalimlik ve cinayet öğretmiştir.” (T. Paine, Akıl Çağı, s. 216-217) Teslis, tek tanrı inancını zayıflatmıştır . Hristiyanlık denilen bu şey kadar tanrıyı aşağılayan bir başkası daha yoktur. Tevrat ve İncil’in masalları insanda ancak aşağılık duygusu uyandırır. (T. Paine, Akıl Çağı, s. 219-224) Tanrının egemenliğinin varlığı, kilisenin de gerçek ve var olması ile yakından alakalıdır. Yetkisini doğrudan İsa’dan aldığını iddia eden kilise, siyasi entrikalara da bulaşınca toplumdaki hizipleşme ve bölünmenin baş sorumlularından biri olup çıkmıştı. (s. 214) Akıl yalnızca tek bir tanrının varlığını kabul eder. (s. 218) İngiliz deistleri Newtoncu felsefeyi savunuyorlardı. (s. 220) İngiltere’nin deizmin anavatanı olduğunu ve buradan kıta Avrupa’sına yayıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. (s. 221, 236) Kendilerine philosophe diyen bir grup Fransız toplumu yeniden rasyonel temeller üzerine inşa etmek isterler. Rasyonalist ve deist idiler, doğanın ve aklın otoritesine inanmışlardı. (s. 222) “Aydınlanma, temelini İngiltere’ye, derinleşmesine Almanya’ya, söylemini ve itici gücünü Fransa’ya borçludur.” (Ewald, Fransız aydınlanma felsefesi, s. 17, 20) Voltaire, güneşin batışını seyrettiği bir gün kendini tutamayıp “Sana inanıyorum, sana inanıyorum ey güçlü Tanrı, sana inanıyorum” diye haykırır. “Mösyö oğula (İsa) ve anası Madam’a (Meryem) gelince, bu farklı bir hikaye.” (P. Blom, A Wicked Company, s. 89) diye devam eder. Voltaire, ateizmi toplum için bir tehlike, ateisti bir canavar kabul eder. Dünyayı ateistlerden kurtarmayı kendine bir görev olarak belirler. (s. 226) Whitehead, “Newton’un fiziği, Solomonun özdeyişlerinin ve İncil’in baplarının yerini almıştı.” der. (Whitehead, Düşüncenin Serüvenleri, s.  97) Deizm, ateizme değilse bile, agnostizme kapı aralayan bir duraktır. (s. 229)

Matbaaların yayılması ile birlikte, Avrupa’nın hemen her yerinde geniş bir yazma, okuma ve tartışma kültürü oluşur. (s. 230) Kilisenin dokunulmaz ve tartışılmaz kategorisine dahil edip kutsal kitaplarda onayladığı bilim teorileri, birer birer çürümeye yüz tutar. (s. 231) Ünlü Alman edebiyatçı Heinrich Heine; Deist bilinen Goethe’nin panteist özelliğinin ağır bastığını iddia eder. (s. 232) Tarihsel İsa, İncil’in İsa’sı kesinlikle değildir. (s. 233) Amerikalı tarihçi ve yazar Herbert M. Morais, Deizmin üç temel önermesinin olduğunu söyler. Yüce varlık tasavvur eder, insanlar erdemli bir hayat sürmelidir ve ruhun ölümsüzlüğü. Amerika’nın kurucularının bir kısmının deist fikirlere sahip olduğu iddia edilir. (s. 234) Deizmin asıl vatanın Avrupa, özelde ise İngiltere olduğunu söylemeliyiz. (s. 236) Elihu Palmer deizmi toplumun üst sınıfları arasında da yaymak için iki deist gazete çıkarır, bu gazeteler aboneler ücretlerini zamanında ve gerektiği gibi ödememesi nedeni ile uzun ömürlü olmaz. (s. 237) Thomas Paine, tanrının fiziksel olarak doğada, manevi olarak da insanın ruhunda yaşadığını söyler. (s. 239) Jose Rizal, “Adam/ insan İsa, Tanrı İsa’dan daha büyüktür.” der. (s. 243) Günümüz deizmi 17. ve 18. asır deizminden farklıdır. Deizm, rasyonel, bilimsel ve deneysel araştırma metotlarının tamamını sahiplenme ve kullanma ile övünür. Deistler Hıristiyan toplumunda Müslümanlar, Yahudiler ve ateistlerle aynı kategoride değerlendirilmişlerdir. Tek tip deizm ve tek tip deist yoktur. Tek bir deizm tanımı hiçbir zaman olmadı. İlk deistler Hristiyanlığı aslı, saf, özgün, bozulmamış haline yeniden döndürme iddiası içinde olmuşlardı. (s. 244) Klasik deistler ile modern deistler arasındaki en belirgin farklılıklardan biri, ilk deistlerin deizmi bir doğal din kabul etmeleri, modern deistlerin ise deizmin bir din olduğunu reddetmeleridir. Onlara göre deizm, aynı zamanda din karşılıklıdır. Modern deizm, kapitalizmin neo-liberal ikliminde din hasımlığının sembol akımlarından biridir. (s. 245) Lord Herbert, Tanrının dualara cevap verdiğine inanırdı. Modernizmin tanrısı ise, dualara cevap vermez. Modern deizmin dünyasında insanlar sessiz hapishanenin mahkumlarıdır. Çığlıklarını duyan bir Tanrı yoktur. (s. 246) Deizm, Ateizm ile dini reddetmede buluşmuştur. (s. 251) Deistlere göre akıl, doğrunun ve yanlışın yeğeni yargıcıdır. Dinlerin hepsi insan üretimidir. (s. 252) “Hıristiyanlığa karşı öfke ile doldum çünkü aralarındaki en saygısız en zorba din o.” (Yazar yok, Memoirs of a Deist, London 1824, s. 40) İnsan kendi kaderini öğrenmek için kutsal kitabı değil, tabiat kitabını okumalıdır. Tabiatı dikkatlice okuduğunda insan kendisinin tabiatın hiyerarşik düzen basamağının en tepesinde yer alan bir hayvan olduğunu anlayacaktır. Yapması gereken tek şey akletme özgürlüğünü kullanmaktır. (Yazar yok, Bible-Scraps with Notes bu a Deist, London 1834, s. 23) Deist sadece tabiatta ve onun tanrısına inandığımı söyler. Vahiy dinlerinden birine inanan kimse tanrıya değil, onları üreten insanların iddialarına inanmıştır. (Deizm.com/images/leaflet, erişim 02.11.2019) Yaratma gücüne hala sahip bir tanrının niçin yaratmayı durdurduğu konusu deizmde çok net değildir. Tanrının evreni kendi haline, tabiatı da akla ziyan insan eylemlerine terketmesi mükemmellik fikrini sarsmaktadır. Deizmde Tanrıyı temsil eden doğadır. Bu bakımdan doğa tabir caizse tanrının kendisidir. (s. 254)

Deistin ‘var yok’ tanrısı ile ateizmin ‘mutlak yok’ tanrısı arasında fark neredeyse yok mesabesindedir. Günümüz insanına yol gösterecek temel referans çerçevesi hümanizmin ve liberalizmin ideal ve değerleri ile doldurulurken din bu çerçevenin dışında tutulmuştur. Bu tabloda deizmin tanrısı, olabilecek en ideal tanrıdır. (s. 255)

Deizmin tanrısı sembolik bir tanrıdır. Dinin özü yüzeysellik ve şekilcilik ile örtüldüğünde, ahlak ile dinin birbirinin terk etmesi kaçınılmazdır. İnsanın sığınma dayanma ve dua etme ihtiyacı görmezlikten gelinmektedir. (s. 256) Zina konusunda deistin cevabı:”iki taraf anlaşmışsa bunda bir beis yok.” (Francis Gastrell, The Principles of Deism, s. 45) şeklindedir. Deist zihniyetin ahlak anlayışında insanlar arasında yeryüzü kuralları geçerlidir, semavi kurallar değil. (s. 263) Ahlak kurallarını belirleyen otorite ise ortak akıldır. Deistler akla sonsuz güven duyarlar ama sınırlı ve dar oluşundan haberleri yoktur. (s. 264) Deizmin papazları deizmin bir din olmadığını söyleyeceklerdir, peki o zaman, niye onu ‘tabii din’ diye öve öve dünya ile dalga geçiyorlar? Deizm gerçekte, cezai yaptırımları olmayan bir dindir. (s. 267) Bu anlayış sahipleri hayatlarını ahireti akla getirmeksizin yaşarlar, yanlış bir tanrı algısına dayanan deizme uyan en iyi karşılık müşrikliktir. Deizmin günlük pratikler bakımından ateizmden farklı olmadığı özellikle vurgulanır. (s. 271) Deizmin merkezine tanrıyı yerleştirilmiş gibi gözükse de gerçekte merkezde insanın kendisi ve arzuları vardır.

Deistik anlayışta özgürlük ve kendine özgüven sürekli olarak teşvik edilir. (s. 273)

Modernizm, parasız olanın hayallerine ulaşmasını imkansız görür. Deistin iki seçeneği vardır, ya ateist olacaksın ya da tek tanrılı tek din olan İslam ile karşılaşman gerekiyor. (s. 274) Modernizm, Tanrısız ve dinsiz bir yeryüzü toplumunu oluşturma çabası içindedir. (s. 275) Ateist Botton, seküler toplum ahlak sözcüğünden bile korkar hale gelmiştir.(Alain de Botton, ateistler için din, s. 15) demektedir. Sekülerlerin mükemmele ulaşma arzusu o kadar arttı ki finansal büyümeler ve tıbbi araştırmalar birkaç yıl daha sürdürürse cennetin bu dünyada var edilebileceğini hayal etmeye başladılar. (s. 277) Botton, seküler dünyanın yoksun olduğu dua ve dini merasimlerin aynı zamanda bir ruhsal terapi olduğu kanaatindedir. (de Button, Ateistler İçin Din, s. 192-193) Müzeler, üniversiteler inancın azalmasının neden olduğu boşlukları doldurmayı vaat eder. (de Button, Ateistler İçin Din, s. 200-202)

Botton, kendi din ve kiliselerini kurma teşebbüslerine bir örnek olarak, akıl sağlığını zaman zaman yitiren, hayalci ve eksantrik olarak tanımladığı Fransız sosyolog Auguste Comte’ı verir. (s. 279) Kendisine büyük rahip diyen Comte, adını kendisinin verdiği ‘felsefe ayı’nda ölür. Deizm, Ahlak kurallarının vahiyle belirlenmesine karşı çıkar. (s. 280) Gençlerin Deizme yönelmelerinin üç sebebi vardır. Birinci sebep İslam dininin bilimle çatıştığı, ikinci sebep şiddeti ve yasakları öne çıkaran yasa dışı örgütler, son sebep de dünyevileşme arzusunun giderek yaygınlaşmasıdır. Gençler ibadetlerin, emir ve yasakların zorunlu olması mecburiyetinden hoşnut değildir. (s. 281) “De ki, ilkten yaratan da yaratmayı tekrar eden de Allah’tır.” (Yunus, 34) Allah nankörü, bozguncuyu, hak yiyeni, zalimlik yapanı cezalandırır. Allah ilahi adalet gereği, suçluya hak ettiği cezayı kesecektir. Bu cezalandırma bir intikam veya öç alma değil, kişiyi ıslah, toplum düzenini tesis ve adaleti yerine getirme anlamı taşır. Eğer suçlu pişman olur ve samimi biçimde tevbe ederse, Allah azizdir, affedicidir. (Fatır, 28) Akıl insan zihninin ürettiği bir bilgidir. Tek bir akıl yoktur, tasavvurlarını bilgi kültür ve tecrübe tabanından beslenerek kurgular. (s. 285) Vahyin bir rolü de, Allah hakkındaki eksik, kusurlu, yanlış tasavvurları düzeltmek, imkansızsa iptal etmektir. Materyalist ideolojide bilim bir kılıfa yani bilimciliğe yem edilmiştir. Genç Müslüman beyinlerin sınırsız kapitalist üretim ile oluşturulmasında deizmin teskin edici rolü göz ardı edilmemelidir. (s. 286- 287) “O, her an yaratma halindedir.” (Rahman, 29) Modern deizmin liberal değerler üzerinden bir çıkış yolu bulma çabası dikkatlerden kaçmamalıdır. (s. 289) Liberalizm, vahşi kapitalizmin sevimli Truva atıdır. Liberalizm yerli kültürleri, kendi popüler kültürü lehine gevşetip aşındırırken, liberalizmin tüm yıkıcı güç ve potansiyelini aile ve onu ayakta tutan değerler üzerine odaklanması, cinsel dürtülerinin gölgesinde sınırları aşan, biyolojik sorumlulukları kulak ardı eden, sorumsuz bir hayatı vaad etmesi asla bir tesadüf değildir. Liberalizm, kişinin kulağına sıklıkla özgürlük şarkıları mırıldanır. Akılcı olmakla övünen ama aklını başkalarının tasarrufuna teslim edenlerin ruhsuz, tepkisiz, gamsız, lakayt bireylere dönüşmeleri kaçınılmazdır. (s. 290)

Özgürleşme projesi gencin kulağına önyargılı önermeler fısıldar. Mesela, dinin bir yanılsama ve hezeyan olduğunu gibi. Modernlik adına illa bir ilah aranıyorsa, deizmin sessiz tanrısını işaret eder. Bu Tanrı insana sınırlar çizmez, onun zevklerine karışmaz. (s. 291) Ateizmin sert, sevimsiz bir itici karakteri 19. ve 20. yüzyılların dinsiz, ateist ideolojilerinin yol açtığı yıkım hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Bu çerçevede deizmin dinin etki ve gücünü aşındırmada, aktif rol üstlenmiş olması bir tesadüf değildir. Küresel medya kâr ve çıkar amaçlı bir güç olmanın ötesinde, güçlü bir tahakküm ve algı aracı olarak da işlev görmektedir. En bariz örnek, asılsız İslamofobi mitini yayanlar, İslam ve Müslümanları karalamalarıdır. (s. 293) Başka konularda aranan tarafsızlık, her nedense özellikle İslam ve Müslümanlar olduğunda rahatlıkla göz ardı edilebilmektedir. Kimlik olarak Hıristiyan olan ama İsa’yı bir tanrı olarak görmeyen duruşun batıda, özellikle genç nüfus arasında giderek yaygınlık kazandığı bilinmektedir. (s. 294) Bugün internet ve sosyal medyada din merkezli tartışmalarının sayısında büyük bir artış var. ‘Tanrı öldü’ diyenler teker teker ölmekte, bu dünyadan göçmektedir; dinin tezahür etmediği bir sosyal hayat hiç var olmadı. (s. 295)

Hedef kapitalizmin tüketim mantığını özümsemiş bir gençlik inşası ise, deizm epeyce yarayışlıdır. Kulaktan dolma bilgilerle inşa edilen inanç, ustalıkla sorulan sorular karşısında ciddi biçimde tökezlemektedir. (s. 296) Geneli yansıtmayan bazı olumsuz tekil örneklerin gençler için kaçışa bir mazeret teşkil ettiği görülmektedir. Deizm bir Tanrı inancının gölgesinde, dinden arınmış yeni bir yaşam kültürüdür. (s. 297) Bir gencimiz; medyadaki din tartışmalarının benim dine ısınmama değil, ondan uzaklaşmama sebep oldu. En’am suresinin 116. ayetinin yolunu aydınlattığını vurgular. Ben bir gencin inanç ıstırabını bir yaşlıdan daha fazla tadıp yaşadığına inanıyorum. Deist olduğunu söylemekte bir sakınca görmeyen gençlerin deizmle ilgili bir şey bilmediklerini itiraf etmeleri de ilginçtir. Deizmle bir farklılık kazandıkları inancındadırlar. Bir genç şunu söyler; deizmin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum, merak da etmiyorum. Kendimi deist olarak tanıtmaya başladığım günden beri nedense, ailemin ve çevremin odak noktası oluverdim. Bir genç olarak yaptıklarımdan dolayı beni yargılanmayacak bir tanrının varlığı düşüncesine, en azından sıcak bakıyorum. Bu yeni kimlikle, modern dünyanın talepleri ile daha çok uyumlu olduğumu düşünüyorum. Allah inancım var ve bu şimdilik yetiyor. Ona bu tercihin isabetli bir tercih olduğunu hissettirecek pek çok dayanağı (medya, moda, internet, sosyal medya vb.) vardır. (s. 299) Deizmi, ait olunan dinden tamamen kopmadan özgürlükler vadisinde gezinme tercihi olarak görmek de mümkündür. (s. 300) Gençler, çevrelerinde şahit oldukları ahlaki zaaf ve tutarsızlıkları kendi durumlarını meşru kılan bir gerekçe olarak kullanırken, din istismarına ise öfke ve nefret duymaktadırlar. Deizm gençler için; içerdeki boşluğu beyaz yalanlarla dolduran, hazcılığı ve bireysel çıkarları onaylayan şirin bir yaşam tarzıdır. Deizm, neo-liberalizm elinde dini etkisiz ve işlevsiz kılacak bir yeni ideolojisidir. İçi tamtakır olsa da dışı gençler için cilalanmıştır. Deizm, inanmadan, ait olmadan yaşama tercihinin sembol kavramıdır. (s. 301)

İslam hakkında klasik oryantalist ithamlar aynen tekrar edilmiş o kadar, dünya deistler birliği’nde! 

  Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm

 

Deizm 7

Bizde sevdiklerimizde ölümün karanlık kapısından içeri gireceğiz. Buraya bizi kim getirdi? Ölümle beraber nereye gideceğiz? Her şey bu kadar mı? Dahası yok mu? Biz tüm nimetlere, sevdiklerimize Allah sayesinde sahip olduk, bu dünya bir imtihan dünyasıdır. Bu evrendeki tüm varlığı yoktan yaratan Allah için bunları bir kez daha yaratmak çok kolaydır. (s. 11) İslam’ın en önemli mesajı Allah’ı tanıtmaktır. (s. 18) Kur’an, tarih boyunca aynı hakikatin aynı yöntemle yani, insan elçilere vahiy yoluyla bildirildiğini söyler. Kur’an’da ortak öze de göndermeler mevcuttur. Kur’an’a göre dinler arasındaki ihtilaflı hususlar, insanların vahyedilen dinlerde yaptıkları dejenerasyonları sonucudur. (s. 19)

Allah’ın varlığının delilleri

Kelamın Kozmolojik delili: Bu delil hem Kindi ve Gazali, hem de entropi yasası ve Bing Bang teorisi verilerinden hareketle savunulmaktadır. (s. 24)Yasaların varlığı delili: Farklı alanlarda aynı yasaların geçerli oluşunu ifade eder. Evrenin keşfedildiği delili: Evrenin insan tarafından keşfedilmesinin ancak Allah tarafından evrenin böylesine keşfedilebilir bir yapıda oluşturulması ile açıklanabileceğini ifade eden delildir. (s. 25) Evrenin potansiyeli delili: Evrende var olan her şey, evrene konan potansiyelin bir neticesidir. Yasaların ve sabitlerin hassas ayarı delili: Yasalar çok hassas ölçülerle canlılığı ortaya çıkaracak şekilde yaratılmıştır. Bu delil, evrenin her yerinde aynı iradenin geçerli olduğunu gösterir. (s. 26) Fiziki olguların hassas ayarı delili: Evrenin, başlangıçtan milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak canlılığa göre hassas ayarlarla düzenlenmesi kastedilir. (s. 27) Canlıların tasarımı delili: Bu delille milyonlarca canlı türü, Allah’ın varlığını gösteren bir delilin parçası olarak sunulur. Allah, canlıların korunmasından beslenmesine kadar, ihtiyaçlarını tüm ayrıntılarıyla karşılamıştır. (s. 28) Doğal Arzular delili: Arzularımızın bir yaratıcıya yöneltecek şekilde oluşturulduğunu ortaya koyan bir delildir. (s. 29) Doğuştan ahlak delili: Ahlakiliğin doğuştan bir özelliğimiz olmasını, bu özelliğimizin Allah tarafından bize yerleştirilmiş olduğunu ortaya koyan bir delildir. Akıl Delili: İnsanlardaki akıl yürütme özelliğinin var olmasının Allah’ın bu özelliği vermesi olduğunu ifade eden bir delildir. (s. 30) İrade Delili: İradenin, irade sahibi olan Allah tarafından verilmiş olduğunu dile getiren bir delildir. Bilinç ve Benlik delili: Bilinçsiz maddeden bilinç sahibi insanın çıkarıldığını görmekteyiz. (s. 31) Biz evrenin bir parçasıyız. Kur’an Müslümanları evreni incelemeye ve evrendeki olgulardan sonuçlar çıkarmaya davet eder. Kur’an, evren hakkında önemli iddialar ortaya koymaktadır. Evrenin başlangıcı olduğu, tasarlanmış olduğu ve bir gün sonunun geleceği bildirir. (s. 35) Bakara, 117: “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’tır. O, bir işin olmasını dilerse ona ancak ‘Ol’ der ve o olur.” Allah mı Evren mi öncedir? Entropi yasası, termodinamiğin ikinci yasası olarak bilinir. Evrende düzensizlik sürekli artmaktadır. Tek yönlü süreçler, sonun habercisidir. (s. 37) Evrendeki entropi sürekli artmaktadır. Bir gün, ısı ölümü yaşanacaktır. Geçmiş zaman sonsuz olsaydı, termodinamik hareketin durması gerekirdi. Demek ki evrenin bir başlangıcı vardır. Bing Bang teorisine göre evrenin başlangıcı 13.8 milyar yıl önce olmuştur. Başlangıçta tüm hammadde çok küçük noktanın içindeydi. (s. 38-39) Enbiya suresi 30 ayet: “İnkar edenler, göklerle yer bitişikken onları ayırdığımızı görmüyorlar mı? Yine de inanmayacaklar mı?” Genişleme sürekli devam etmektedir, evrenin sınırları var mıdır? Newton, evrenin sınırsız ve sonsuz olduğunu ifade etmiştir. (s. 41) Evren sürekli genişleyen dinamik sınırlara sahiptir. Zariyat, 47: “Biz evreni genişletmekteyiz. (s. 42) Evrenin genişlediğini ifade eden (s. 43)

İlk hidrojen ve helyum atomları meydana gelmiştir. Bu atomların çekim yasalarının etkisi ve sıkışması ile yıldızlar oluştu ve daha sonra diğer atomlar (oksijen, kalsiyum, demir) oluştu. Kısacası Evren ilk dönemlerinde gaz halindeydi. (s. 45) Fussilet, 11:” Allah gaz halinde olan evrene yöneldi.” Gaz aşamasına sanat eserini oluşturacak potansiyeli bilinçli şekilde koymuş olan Allah, bu süreçle kudret ve sanatını  (Sebe Suresi 3; Fussilet 53) göstermektedir. (s. 46) Kur’an’da saat, evrenin sonu için geçen bir kelimedir, Kıyamet ise ölümden sonraki diriliş ve ayağa kalkış için kullanılmaktadır. (s. 47) Kur’an ile insanların buluştukları 7. yüzyılda insanlar, evrenin yok olacağının söylenmesine inanamadılar, itiraz ettiler. (s. 48) Vakıa, 4: “Yeryüzü salınıp sarsıldığında”; Tekvir, 6: “Denizler kaynatıldığı zaman.” Dünyamızın içi sıcak magma tabakası ile doludur ve bu sahne çok büyük bir depremde beklenecek sonuçtur. (s. 49) Zayıf nükleer kuvvetin şiddetindeki 10 binde birlik değişiklik bile canlılığın ortaya çıkması için gerekli moleküllerin oluşumunu imkânsız kılar. 10 binde bir sayısının evrendeki bütün Proton, nötron ve fotonların toplamından çok daha büyük bir sayıdaki parçacığın içinden belirli tek bir parçacığın rastgele bir çekilişte bulunacağı bir oranın ifade eder. Üstelik 10 binde bir olasılık, mevcut bir hassas ayardan sadece birisini göstermektedir. (s. 53) Newton, “Uzay ve zaman birbirinden ayrı ve mutlaktılar.” der. (s. 55) İzafiyet Teorisi ile madde ve enerji birleştirildiği gibi, uzay ve zamanda birleştirildi. (s.56) Yevm kelimesi, dönem anlamına gelir. (s. 57)

Yasin, 38: “Güneşte, bir karar yerine doğru akıp gitmektedir.” Güneş, Samanyolu galaksisinin merkezi etrafında ilerlemektedir. (s. 63) Kur’an’ın vahyedildiği dönemdeki dünya ile ilgili yanlış kabullerin hiçbiri Kur’an’da yer almaz. (s. 67) Talak,12: “Allah, yedi göğü ve dünyadan da bir o kadarını yaratandır.” (s. 69) Alt tabakaları bağımsız birer tabaka olarak alındığında, yerin altındaki ve yerin üstündeki tabakaları yedişer olarak ayırmak mümkündür. (s. 70) Van Allen kuşakları, meteorlardan ve zararlı ışınlardan sürekli olarak bizleri korumaktadır. (s. 74) “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık.” (Enbiya suresi, 32. Ayet) Atmosferimiz, yararlı Güneş ışınlarını dünyaya alırken zararlılarını geri çevirir. (Tarık suresi, 11. Ayet: “ ve geri çeviren gökyüzü.”; (Rahman, 7: ” Göğü yükseltti ve dengeyi koydu.” Zümer Suresi, 5. Ayet: ‘Yukevviru’ kelime ile aynı kökten gelen küre kelimesi, top anlamında kullanılmaktadır. ‘Kurretü’l-Kadem’ futbol topu için kullanılmaktadır. Türkçedeki küre kelimesi de aynı kökten gelmektedir. (s. 75) Rad Suresi 2. Ayet: “Allah gökleri direksiz yükseltendir. (s. 76) İncil’nin en eski baskılarında, göklerin direklerle ayakta durduğu ifade edilmektedir. (The New American Bible, St Josephs Medium Size edition, s. 4-5) En’am suresi 125. Ayet: “Allah saptırmayı dilediğinde de göğsünü öylesine daraltır ki, sanki o göğe yükseliyormuş gibi olur.” Benzetmenin asıl anlattığı manevi daralmadır. Kur’an’daki benzetmeler rastgele değildir. Yeryüzünden yukarıya doğru yükseldikçe atmosfer basıncı azalır, oksijen azalır, akciğerlerde daralma hissi oluşur. Hicr suresi 22. Ayet: “Rüzgarları aşılayıcılar olarak gönderdik.” Rüzgarın bitkilerin üremesinde rol oynamasına Kur’an’da dikkat çekilir. (s. 78) Dağlar kazıklara benzetilir, dağların gözüken yüksekliklerinden çok daha derine inen kökleri vardır. (s. 79) Nur Suresi 40. Ayet: “Derin bir denizdeki karanlıklara benzer. Onu bir dalga kapıyor, onun üstünde de dalga var.”  Dünyanın en geniş karanlık alanı derin denizlerin dibidir. (s. 83) Denizin alt kısımlarında iç dalgaları oluşmaktadır. (s. 84) Tekvir, 18: “Nefes almaya başladığı zaman Sabah vaktine” Güneş ışıklarının dünyaya ulaşmasıyla fotosentez başlar, fotosentez karbondioksidin alınıp oksijenin verildiği bir solunum sürecidir ve bizim solunum yapabilmemiz için varlığı şarttır. Sabah vakti ve nefes alma arasında ilişkinin kurulması olağanüstüdür. (s. 90-91) Nahl, 68: “Rabbin dişi bal arısına vahyetti. Evler edin ve bal çıkar.” Hangi hayvan dünyadan eksilirse canlılar dünyasına en çok zarar göreceğini düşünelim. (s. 93) Kovan inşa etme, Doğada bal özünü toplama, Bal Yapmak hepsini dişi olan işçi bal arıları yapmaktadırlar. (s. 94) Ankebut, 41: “Dişi örümcek bir ev edinir.” Erkekler genç yaşlarda ağ örseler de ilerleyen yaşlarda örme işi tamamen dişilere kalır. (s. 96) Yanlış inançların hiçbiri Kur’an’da yer almaz. Kur’an’ın vahiy edildiği dönemde bilinmesi mümkün olmayan birçok bilgi ayetlerde mevcuttur. (s. 98) Sadece ara cümle olarak geçen kelimeler bile bilimsel mucizelere işaret etmektedir: Dişi örümceğin ev, dişi arının bal yapması gibi.
Secde, 8: “Soyunu bir suyun özünden meydana getirdi.” Çocuğun cinsiyetini spermden gelen materyalin belirlediği, yakın tarihlerde keşfedildiği bir bilgidir. (s. 100) Müminun, 13-14: O damlacığı asılıp tutan (Alak) bir şeye dönüştürdük.” Hac, 5: “Sonra asılıp tutunandan (Alak) sonra şekli belli belirsiz bir çiğnemlik et parçasından (Mudğa) yarattık.” Embriyo, gözle görülemeyecek bir et parçası olmadan önce, rahme sülük gibi yapışma yani Alak aşaması başlar.(s.103) Gebelik sürecinde rahimde kasılmayı sağlayan Alfa 1 reseptörleri azalır ve yerine gevşemeyi sağlayan Beta 2 reseptörlerinde büyük bir artış gözlenir. Eğer gebelik süresince bu eksilme ve artma olmasaydı bebek ölecekti. (s. 104) Rad, 8: “Allah her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir.” (s. 105)

Kur’an’da, insanın kötülük yapma kapasitesi ile ilgili soru işaretlerine, insanın dil konuşma özelliğine (Bakara, 33) dikkat çekilerek cevap verilmiştir.  (s. 112) Fetih, 27: “Mescid-i Haram’a gireceksiniz.” Yaklaşık 2 sene sonra Mekke fethedilmiş. (s. 118)
Tebbet suresinde Ebu Leheb’in ve eşinin cehennemlik olacağının ifade edilmesi. Leheb ve eşinden biri sonradan Müslüman olsalardı, hatta Müslüman taklidi yapsalardı, onların bu davranışı birçok kişinin aklını bulandırırdı. (s.120) Sasanilerin Romalıları yenmesi, Müslümanları üzmüştü. Kur’an, Romalıların yakında galip geleceğini müjdelemiştir. Rum Suresi 2. Ayet: “Yeryüzünün en alçak yerinde yeneceklerdir.” (s. 122) Kur’an Eğer vahyedilmiş bir kitap olarak görülmezse, bu gereksiz ve büyük bir risk olarak değerlendirilecektir. (s. 123) Dünya zemindeki kıtalar içerisinde en alçak tek bir nokta vardır. (s. 124) Kur’an’ın çok temel mesajlarından biri, tarih boyunca gelen peygamberlerin Hz. Muhammed ile aynı mesajı getirdikleridir. Ahkaf, 9: “De ki ben elçilerin ilki değilim.” (s. 133)

Kur’an nasıl sonda Hz Musa’yı ve Hz İsa’yı onayladı ise, Tevrat’ta başta Hz İsa ve Hz Muhammed’i onaylamıştır. Hz Muhammed milyarları sahte ilahlardan kurtarmıştır. (s. 141)
Kur’an, Hz Muhammed’in son peygamber olduğunu söylemektedir. Eski ahitte ve incillerde gelecek olan müjdelenmektedir. (s. 142) Hristiyanlar eski ahit ile beraber yeni ahiti kutsal kitaplar olarak kabul ederler. (s. 143) Hz Yahya, Hz İsa ile aynı dönemde yaşayan bir elçidir. (s. 149) Yeni ahitte ‘Baba’ ifadesinin tüm kulların Tanrısı, ‘Oğullar’ ifadesinin ise sevgili kullar anlamında defalarca kullanıldığı görülmektedir. (s. 153) Günümüzdeki Üniteryan bazı kiliseler ilahi kimliği olmayan İsa anlayışına sahiptir. İslam Yahudilik ve Hristiyanlığı kucaklar ve birbirine bağlar. (s. 154) Kur’an’da 4 İncil de olmayan bilgiler de mevcuttur. (s. 161)

Farz-ı muhal, Hazreti Muhammed apokrif İncillerden (4 İncil dışında kalan İncillerden) alıntılar alıp Kur’an’da kullandıysa, bunların Hristiyanları kazanmayı yönelik bir avantaj değil tam aksine kaybetmesine yol açabilecek dezavantaj oluştururlardı. (s. 164) Dört İncilin seçimi, içinde siyasetinde olduğu bir tercihtir, bu tercih ilahi bir tercih değildir. (s. 165) İslam, tarih boyunca Allah’ın gönderdiği tüm peygamberlerin insanlara ulaştırdığı mesajların adıdır. (s. 169) Hz Muhammed, Allah’ın elçiliği vazifesine sıfırdan başlamıştır. İlmi, siyasi güç, insan kaynağı ve  ekonomik güç açısından, hepsinden sıfırdan görevine başlamıştır. Hz Muhammed’in yaşadığı bölgede ve dönemde bir felsefe okulu yoktu. Bir gözlemevi evreni anlama çabası da yoktu. (s. 171)  Hz Muhammed’in yaşadığı bölgede devlet tanımına uygun bir siyasi yapı da yoktu. Hazreti Muhammed’in düşmanları bu ‘Kur’an şehrin ileri gelenlerinden birisine indirilseydi ya’ (Zuhruf, 31) demişlerdir. Hz Muhammed, sıfır noktasındaki bir yetim olarak vazifesine başlamıştır. O dönemki Araplar dinlerine bağlı cahil bir toplum idiler. Hz Muhammed radikal bir dönüşüm gerçekleştirmiştir. (s. 172) İlk 3 yılda ona uyanlar, 40-50 civarında insan idi. Mekke’deki boykotta ekonomik açıdan oldukça zor bir dönem geçirmiştir. (s. 173) Lamartine, ‘Eldeki araçların kıtlığı, ulaşılan sonucun muazzamlığı bir kişinin dehasının ölçüleri ise, tarihteki hangi insan Muhammed’e bu hususta kafa tutabilir?’ demektedir. (Histoire de la Turquie, I/112)

Muhammed’in menfaat için yalan söylediği iddia etmişlerdir. (s. 175)  Kur’an tüm evrenin sonunun geleceğini iddia eder, bu iddianın bilimsel açıdan doğruluğu Hz Muhammed’in döneminde anlaşılamamıştır. Birçok kimse, Hz Muhammed ile alay etmiştir, menfaat için yalan söyleyen bir kimsenin böyle bir iddiada bulunması değil, bulunmaması gerekir! Bu bilgileri başkasından aldığı iddiası da geçersizdir. (s. 177)

Hz Muhammed’in akıl hastası olduğu iddiası ileri sürülür, onun davası için fedakârlıklarını değerlendiren bir kısım insanlar, böylesi bir tutkunun bir yalan uğruna tercih edilmesinin mümkün olmadığını görmüşler ve bu yola sapmışlardır. (s. 1815) Evrenin genişlemesi, rahim duvarına asılan alak, vb. mikroskopların icadıyla gözlemlenebilen süreçlerdir ve bir akıl hastasının ifadesi olarak bunları söylemek mantıklı bir açıklama değildir. Şizofreni hastaları sosyal ilişkilerinde zayıftır, hâlbuki hazreti Muhammed her alanda sıfır noktasından başlamış olmasına rağmen daha yaşarken büyük bir başarıya imza atmıştır. (s. 184) Şizofrenlerin en yakınlarından başlayarak çevresindekilerin büyük bir kısmı, akli rahatsızlıkları fark ederler. Şizofrenlerin hijyen kurallarını da gözetmediği bilinmektedir. (s. 185) Onun vahiy almasını mümkün olmadığını kabul ettikleri için halüsinasyonla gerçeğin karıştırdığını, akıl hastalıklarından birisine sahip olduğu düşünmüşlerdir. (s. 186) Epilepsi hastalarında hafıza sorunu gözükür, konuşma ve kelime bulma konusunda sorunlar yaşarlar. (s. 187)

Hz Muhammed kendi sahip olduğu maddi imkanları da davası için harcamıştır. O dik durmuş tüm zorlukları aşmıştır, dünyevi teklifleri reddetmiştir. (s. 189) Birçok zaferine rağmen sade yaşantısından vazgeçmemiş, yaşamını değiştirmemiştir. (s. 190) Hindistanlı psikolog ve felsefeci Koneru R. Rao, ‘Şartlar değişti ama Allah’ın elçisi değişmedi, zenginlikte ve yoksullukta aynı kişiydi, aynı karakteri sergiledi.” demektedir. (Rao, Muhammed the Prophet of Islam, s. 24) O hasırda uyumuş, elbiselerini yamamış ve ‘ben kral değilim, sadece sizden birisiyim’ diyerek (Beyhaki,Delailü’l-Nübüvve, I/274) sıradan bir yaşamı tercih etmiştir. O, en güçlü zamanında üstün cesaret ve fedakarlık, en güçlü zamanında örnek tevazu ve sadelik göstermiştir. Tüm bunlar menfaat elde etmek için, insanları aldatan veya akıl sağlığı normal olmayan birisinin benimseyeceği davranışlar değildir. Hz Muhammed aynı zamanda ilettiği mesajın titiz bir uygulayıcısı idi. (s. 192) Geceleyin kalkmak ve ibadet etmek ona farz idi. (İsra, 79) Ölüm tehditleri ve tehlikesi onu yolundan saptırmadı, Kadı Abdulcabbar, Peygamberimizin bütün topluma canı pahasına karşı çıkmasını şöyle anlatır: ‘Araplar develerini ve atlarını ayıplayan kimseye bile sessiz kalamazlarken, ilahlarını, babaların ve akıllarını ayıplayan ve dinlerini sapık olduğunu söyleyen kimseye nasıl sessiz kalsınlar?’ (Tesbitü Delâilü’n-Nübüvve, s. 48) Kur’an’da ne peygamberleri yarıştırma vardır ne de peygamberlerin dini mesajın önüne geçirilmesi mevcuttur. (s. 194) Kur’an’da Hazreti Muhammed’in ismi 4 kere geçer, buna karşılık Hz Musa 136, İsa 25 kere geçer. Hz Muhammed’in babasından ve annesinden Kur’an’da hiç bahsedilmez. Hz İsa’nın annesi hazreti Meryem’in ismi Kur’an’da 34 kez geçerken çok sevdiği eşi Hz Hatice’nin ve oğlu İbrahim’in küçük yaşta ölümü onu çok üzer ama bunlar Kur’an’da yer almaz. Çünkü Kur’an şahıs değil Allah merkezidir. Peygamberler sadece mesajın aracıları olarak kitapta yer alır. (s. 195) Eğer Muhammed kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu ifade etseydi, buna inanacak birçok kimsenin çıkacağını tahmin etmek zor değildir. Fakat Kur’an O’na ‘ben de sizin gibi bir insanım.’ (Keyf, 110) diye duyurmasını istemiştir. Sahte dini liderler kıyametin saatini bildiğini ileri sürerler, hâlbuki Araf, 187. ayette ‘kıyametin saatinin sadece Allah katında olduğu’ ifade edilir. (s. 196) Kur’an’da Hz Muhammed’in bazı hataları da düzeltilir. Kitabı uydursaydı, kendisi ile ilgili inanılmaz insan algısı oluşturmak için Kur’an’ı kullanması beklenirdi. 197 Abese:3, 7, 10: Tevbe, 43; İsra, 73-74; Enfal, 63 gibi Kur’an’daki ayetler Hz Muhammed’in hataları söyler ve Kur’an ile ikaz edilen bir beşer olduğu ortaya çıkarılır. (s. 198)

Kendilerini ‘tarihselci’ olarak niteleyen kesim, Kur’an’ı Hz Muhammed’in sözleri olarak nitelemişlerdir. (s. 199) Kur’an ve hadislerde tekrarlanan kelimeler karşılaştırıldığında Kur’an’da kafiyenin oldukça yüksek olmasına rağmen Buhari’de kafiyenin yok denecek kadar az olduğu, Bir harften oluşan kelimelerin Kur’an’da daha fazla geçerken Buhari’de 2-3 ve 4 harften oluşan kelimelerin daha çok geçtiği, Kur’an’da geçen kelimelerin %83’ü gibi çok yüksek bir oranda kelimenin Buhari’de geçmemesi, Kur’an’da en sık geçen sayının ‘bir’ olmasına karşın Buhari’de en sık geçen sayının ‘üç’ olması, Hz Muhammed’in Kur’an’da geçen konular hakkında konuştuğu, ayrı bir gündemi olmadığını hatırlarsak aradaki bu farklar, ayet ve hadislerin kaynaklarının farklı olduğunu bize gösterir. Muhammed arzusuna göre konuşmaz. (s. 199-204)

Fıtrat, insanların sahip olduğu yaratılış özellikleridir, bu yaratılış din açısından önemli delillerden biridir: “O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel!” (Rum, 30) Yaşam, mutluluk, adalet gibi kavramlar insanların daima ortak arzularını ifade eder, bunlar doğuştan gelen fıtriyi arzulardır. Yine gelecekle ilgili sonsuz yaşam arzusu, ahiret yaşamını işaret etmektedir. Ölüm korkusundan kurtulma arzusunu tatmin edecek tek obje ahiret hayatının varlığıdır. (s. 210)  C. S. Lewis,’Eğer kendimde bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, onun en muhtemel açıklaması başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur.’ o vatan ki ölmeden ona kavuşamam demektedir. (s. 211) Tüm bu arzuların ahirete ve dine inanacak şekilde bizde var olması tesadüfi değildir. (s. 213) Allah acıkanlar için yemeyi, susayanlar için suyu, uykusu gelenler için uykuyu bu dünyada yaratarak doğal arzuların karşılığını da yarattığını göstermektedir. (s. 214) Suya karşı arzumuz suyun varlığını gösterir, yapılan çalışmalar sağlıklı bütün insanların ahlaki bir sistemi öğrenecek ve uygulayacak zihinsel donanıma doğuştan sahip olduklarını göstermektedir. (s. 216) Paul Bloom, ‘bebeklerin yaşamlarını daha ilk yılında ahlakla ilgili doğuştan özelliklerinin gözlendiğini’ ortaya koyan bir psikologdur. (s. 219) Allah, insanları kendisinin buyruklarına uyacak şekilde yaratmıştır. (s. 221) 

Ahlaki sistemlerin Allah’ın buyrukları olmadan rasyonel temeli olamaz. (s. 222) Gerektiğinde şahsi çıkartan vazgeçmenin akılcı bir temeli olmalıdır. Nietzche, ‘iyi ve kötü ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir. O, Allah ile ayakta kalır Allah’sız çöker.’ (Walter Kauffmann, Portable Nietzche, s. 515)  “Ateistler insandaki ebediyet duygusunu görmezden geliyorlar.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 54)

Ünlü ateist Richard Dawkins, merhamet duymamızı, ‘Darwinci hatalar: mutluluk veren, değerli hatalar’ şeklinde tarif eder. (Dawkins, The God Delusion, s. 253) Materyalist ateist Michael Ruse ve Edward Wilson: “Ahlak bize ortak hareket etmemiz için genlerimiz tarafından yutturulan bir illüzyondur, ahlakın objektif bir temeli yoktur, fakat biyolojik yapımız bizi öyleymiş gibi düşünmeye sevk etmektedir.” Demektedir. (The Evolution of Ethics, Philisophy of Biology, s. 314)

İyi olan nedir, iyi olana ahlaki yasalara göre eylemde bulunmak neden gereklidir? (s. 225)

Ateist ontolojide insanın hayvanlardan farklı ahlaki bir varlık olmasını temellendirecek rasyonel bir temel gözükmemektedir. Deistler ise, Allah’ın insanlarla bir iletişim kurmadığını düşündükleri için iyi olanı temellendirememektedirler. (s. 226) İyi, insanların çıkar hesaplarının üzerinde olan bir standarttır. Doğuştan ahlaki özelliklerimizi tesadüfen oluşmuş doğal süreçler sonucu görenlerin, rasyonalitemizi tesadüfi süreçlerin sonucu olarak görenlerin, gereklilik bağlayıcılık hislerini rasyonel bir zeminde temellendirememektedirler. (s. 227) İyi ile ilgili algımız adeta mide guruldaması statüsünde bir olguya dönüşmüştür. Allah’ın buyruklarını bildirmesiyle bağlantısı kurulunca, iyi kavramı ihtiyacı olan yüceliğe kavuşur ve illüzyon olmaktan kurtulur. (s. 228) Yerde bulunan bir para ile hayatın sonuna kadar rahat yaşamayı seçmek daha rasyonel değil midir? (s. 230) Ahlakın uygulanmasında kuralları empoze edenin kim olduğu önemlidir. (s. 231) Allah mukayese edildiğinde, geri kalan varlıkların statüsünün Allah’a göre düşük olduğu gözükmektedir, Ahlaki özelliklerimiz ancak Allah’ın buyrukları mevcutsa illüzyon olmaktan kurtulur. (s. 232)  Akıl seviyesi, salt bu dünyada yaşamayı sağlamaya yetecek bir akıl seviyesinin çok üzerindedir. Bu müthiş potansiyel, aklımızın bize salt bu dünyada yaşamamızı sürdürebilmek için verilmediğini göstermektedir. İnanılmaya layık din, aklı aşan cevapları ihtiva etmelidir. (s. 238)

Bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu iddiası, İslam’ın en temel görüşlerinden birisidir. (s. 240) Neden insanların iradeleriyle hem doğru olanı hem de yanlış olanı seçebilecekleri bir yapının içerisindeyiz? Bu soruya, İslam’ın verdiği imtihan için (Mülk, 2) cevabının dışında hiçbir alternatif cevap yoktur. (s. 241) Neden bilinç ve  benlik sahibi olduğumuz bir dünyadayız? Madem irade ancak bilinç ve benlik ile anlamlıdır tüm bunlar imtihan dünyasında olduğumuzun göstergesi değil de nedir? (s. 245) Varlığımızı ve yaptıklarımızın anlamlı olmasını yaratılışımız gereği isteriz, anlamlı olan değerlidir. Allah bizi, anlamı isteyecek şekilde yaratmıştır. İslam, Hz Muhammed aracılığıyla insanlara ulaştırılan mesajı tanımladığı gibi aynı zamanda, tarih boyunca Allah’ın yolladığı tüm mesajları da tanımlar. (s. 250) İslam, anlam arayışına tatmin edici cevap vermektedir. Ne yaparsan hayatım anlamlı olur, neden buradayım? Tüm bunların ve benzeri soruların cevapları ancak yaratılış gayemize uygun yaşarsak anlamlı olur. (s. 251) İnsanlığı ‘anlamı arayan canlı’ olarak yaratan Allah’tır.  Allah’la ilişkide olmaktan kul olmaktan daha önemli bir şey olamaz. (s. 253) Ölüme doğru, hayat aracında çok hızla yol alıyoruz. (s. 254) İslam, nereye gidiyorum sorusuna detaylı bir şekilde cevap vermektedir. (s. 255) “Hevasını ilah edineni gördün mü?” (Furkan, 43)

Cinsellik, dünyada çok büyük bir endüstri ve hizmet sektörü ile desteklenmektedir. Birçok kişi için yıllarca süren eğitimin amacı, karizma ve para elde etmek olmuştur, kişinin bu planlarını bozan iki tane unsur vardır, birincisi ölüm ve ikincisi anlam arayışıdır. Modern dönemde imamların yerine geçirilmeye çalışılan psikiyatlar ve psikologlar da ölümün karşısında çaresizlik içindedirler. (s. 258) Modern insan neden buradayım, nereye gidiyorum gibi hayatla ilgili en temel sorularla yüzleşmekten kaçar. (s. 259) Evren, 13.8 milyar yıl önce leblebiden küçük noktanın içindeydi, bu noktada kütle çekimi kuvveti diğerlerinden ayrıldı sonra güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet birbirinden ayrılır. Evren sürekli genişlemektedir. Yıldızlarla ilgili süreçlerde bedenimizin Yapı taşları olan karbon oksijen gibi atomlardan oluşmuştur. (s. 260) Sonunda perde iniyor tüm sevdiklerimiz ve güzellikleriyle dünya arkamızda kalıyor, Hayatımızın üçte biri kadarı uykuda, önemli bir bölümü tuvalette ve yolda geçiyor. Bu kısa hayatımızı nasıl yaşarsak hayatımızı anlamlı kılabiliriz? (s. 261) Sıkılma, en istenen şekilde hayatın yaşandığı anlarda da insanı yakalar. Tükenip de yok olanların, anlamlı olduğu düşünülemez. İnsanların en önemli isteklerinden birisi beğenilmektir, bu isteğimizin Allah tarafından beğenilmek için verildiğini idrak edemeyen kişi, içindeki bu hissi insanların gözünde karizmatik olarak beğenilerek gidermeye çalışır. (s. 265) İnsan, Allah’tan insana bir bildiri olmaksızın kendi kendini Allah’la nasıl ilişki kurması gerektiğini bulamaz. Uçsuz bucaksız evrende terk edilmediğimizi bildiren İslam, içimizdeki anlam arayışının karşılığını içinde barındırmaktadır. (s. 266) Anlam da, iyi de, doğru da, güzel de bizi çeker. Nereye, niye? Hiç şüphesiz yaratılışımız-fıtratımız gereği bunların dördünü de arzularız. (s. 271) Akıl yürütme faaliyetinin planlanmamış ve tesadüfi bir doğal seleksiyon süreci ile oluşturduğunu savunan bir materyalist ateist akıl, yürütme faaliyetinin güvenilirliğini savunamaz duruma gelecektir. (s. 278)

Kur’an ve  inşa ettiği zihin

Kur’an insanların hayatının merkezine Allah’ı koyar. (s. 287) Allah adaleti emreder: Nisa, 58; Maide, 8; Hucurat, 13; Rum, 22; Nisan, 135; Maide, 42. Kur’an renk farklılıklarını Allah’ın yaratmasındaki bir çeşitlilik olarak tanıtmış ve bunun üzerinden üstünlük iddialarını reddetmiştir. (s. 289)

İslam fikir özgürlüğünü savunur: Yunus, 99; Nahl, 106; Bakara, 217; Nisa, 140; Maide, 58; Ali İmran, 186; Bakara, 256; İsra, 15; Ğaşiye, 22. İslam Allah’ın sistemidir. İslam’da tam bir fikir özgürlüğü vardır. İslam’ı reddetmenin, putperestliğin dünyevi cezası yoktur. İslam, her bireyin dünya iradesiyle inanmasını ve inkar etmesini ister, inanmayı değerli kılan da budur. Baskılar, ikiyüzlü münafık insanlar üretmekten başka bir işe yaramaz. (s. 291)

Yönetim ilkeleri: Kur’an, detaylı bir şekilde siyasi bir sistem tarifi yapmamıştır. (s. 295) Kur’an’da her çağ için geçerli yönetim ilkeleri bulunmaktadır. Bunlar: Adalet, merhamet, danışma, emanetin ehline verilmesi, dil ve ırk ayırımı yapmamak. Uzlaştırıcı olmak: Haşr, 14. Rüşvet vermemek: Mümtehine, 8; Ali İmran, 159; Araf, 199; Şura, 38; Nisa, 58; Rum, 22; Haşr,14; Bakara, 188; Rum, 22. Allah’ın delilerinden biri de, insanların renklerinin farklı olmasıdır.  

Savaş etiği: Müslümanları öldürmeye kalkanlara karşı koymak değil karşı koymamak etik açısından soruludur. Uluslararası hukukta da meşru müdafaa, insanların en doğal hakkı olarak kabul edilir. Kur’an karşı tarafın saldırganlığı durumunda, savaşmayı onay vermektedir: Hac, 39; Tevbe, 5 Ayrıca bu ayet Müslümanlarla savaşan ve aralarındaki anlaşmanın şartlarına uymayanlara yöneliktir, Tevbe, 1 ve 12. ayetler bunun göstergeleridir. Bakara, 190. ayette aynı anlama gelir. (Bakara, 193 ve Enfal, 61; Tevbe, 4; İsra, 34; Nisa, 90; Enfal, 72) detayları verir, Müslümanların güçlü olduğu Medine döneminde de, bu prensiplere aykırı hiçbir ayet vahiy edilmemiştir. (s. 304)

Zayıfı koruma: İslam, zayıfların aleyhine olan statükoyu bozan devrimci bir dindir. İslam, zayıf olmayı kutsamamıştır ama zayıfların durumunun düzeltilmesi yönünde hükümler getirmiştir. Hinduizm, kast sistemini meşrulaştırmada önemli rol oynamıştır. Muhammet din uydursaydı, kendi ait olduğu cinsi ve sınıfı kayıran, ayrıca İslam’ın ilk muhataplarının ileri gelenlerinin rahatça kabul edeceği bir din uydurması gerekirdi. (s. 305) İslam kadınlara hak ve özgürlükleri vermiş, mirasta pay, istedikleri gibi mülk edilebilme, mehir haklarını kendisine vermiştir. (s. 307) “Peygamber devrinde hakkımızda ayet iner korkusuyla kadınlarımıza elimizi ve dilimizi uzatmaktan sakınırdık.” (Buhari, nikah, 80) İslam’a karşı tavrımızı, Müslümanların uygulamaları değil fakat İslam’ın ne olduğu belirlemelidir. (s. 308) Kur’an uygulandığı takdirde köleliği yok edecek eylemleri ibadet olarak sunmuştur. Günümüzde birçok kimse ekonomik yoksulluklar ve cinsel istismarlar yaşamakta, iradelerini özgürce kullanamamakta, zorla seks kölesi yapılmaktadır. Uluslararası İş Örgütü’ne göre şu anda, kimisi seks işçisi, kimisi zorla çalıştırılan 40 milyon civarında modern köle mevcuttur. Bazılarına göre, dünya tarihinde sayı olarak en çok kölenin olduğu dönem içinde bulunduğumuz dönemdir. (s. 311) Kur’an köleler için yapılacak harcamaların ibadet olduğunu ifade etmiştir. Kur’an hiçbir şekilde özgür bir bileyi köleleştirmeye cevaz vermemiştir. (Muhammed, 4) Görüldüğü gibi köleleştirme diye bir alternatif mevcut değildir. (s. 312)

Bilimsel zihin ve motivasyon: İslam’ın ilk dönemleri birçok kimse için bilimsel çaba, karın doyurmayacak boş bir uğraştı. Böylesi bir ortamda Kur’an birçok ayeti ile bilim yapmaya gereken motivasyonu sağlamıştır. Kur’an yazılı kültüre geçmeyi, yazılı kültürün çok zayıf olduğu bir bölgede sağlamıştır. (s. 314) Evren, bizim anlayış kapasitemizi aşsaydı bilimsel faaliyet mümkün olmazdı. “Evrenin anlaşılabilir olduğu gerçeği bir mucizedir.” der Einstein. (Alice Calaprice, The Quotable Einstein, s. 197) Naturalizm açısından evrenin anlaşılabilir bir yapıda olmasını beklenir kılacak hiçbir unsur gözükmemektedir. Mantık açıdan evrende yasaların var olması zorunlu bir durum değildir. Natüralistlerin kabul ettiği haliyle, maddenin öz ve öz yapısı rasyonalite ile alakasız olduğu için, bu varlıktan rasyonaliteye uygun bir yapının sonradan ortaya çıkmasını beklemek için makul bir sebep yoktur. (s. 317) “Yeryüzünü gezip dolaşın da yaratılışın nasıl başladığını görün” (Ankebut, 20); “Evrende ve yeryüzünde nice deliller vardır.” (Yusuf, 105) Biruni, “Benim bilimle uğraşma nedenim, Ali İmran suresi 191. ayettir (Onlar ki, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda derinlemesine düşünürler) ” der. (s. 325)

Çevre bilinci: Sanayi devriminin sonrası hava, suların kirliliği, canlı türlerinin yok olması, küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, çölleşme, ormanların yok olması gibi konular ortaya çıktı. Günümüzde önemi anlaşılmış olan çeviri birinci konusunda Kur’an 7. yüzyılda çevre duyarlılığı olan bir zihin inşa etmiştir: Rum, 41: “İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıktı.” Kur’an’ın vahyolunduğu bölgede, deniz bile yoktu, (s. 327) Rahman, 7: “Sakın dengeyi bozmayın.”; Araf, 31:”Allah israf edenleri sevmez.”

Bilinçli suskunluklar: Kur’an, insan ürünü bir kitap olsaydı indiği dönem ve bölgenin yanlış inançlarını içermesi beklenirdi. (s. 328) Kur’an’ın birçok farklı konudaki bilinçli suskunlukları İslam’ın birçok farklı koşula uyumunu sağlayan esnekliğe izin vermiştir. (s.  329) Maide, 101: “Ey iman sahipler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.” Bu ayet, hakkında açıklama yapılmayan konuların insanların inisiyatifine bırakıldığını göstermektedir. (s. 332)

Kur’an’ın korunmuşluğu ve matematiksel ölçü

Allah’ın evreni yaratırken kullandığı matematiksel ölçüyü kitaplar yollarken kullanmış olabileceğini düşünmek makul bir beklentidir. (s. 335) Kur’an’da çağını aşan birçok ifade varken o çağın ve bölgenin yanlış inanışlarına da yer vermemiştir. Kur’an’ın 23 yıllık savaşlı, göçlü, çileli, mücadeleli bir dönemde vahyedildiğini, bunun yanında hiçbir editöryal süreçten, düzeltme süreciden geçmediğini hatırlayalım. Kur’an’a insani ilaveler olsaydı, Kur’an’ın iç tutarlılığını bozacaktı. (s. 336) Kur’an’da borçların bile yazılması söylenmiştir. (Bakara, 282) Kur’an’ın vahyedildiği dönemde sayfalara yazıldığı şu ayetlerden de anlaşılmaktadır: Abese, 13,15;           Beyyine, 2; Furkan, 5; Hud, 13; Bakara, 23.  Birçok Müslüman vahyedildiği dönemden başlayarak Kur’an’ı ezberlemiştir, okuryazarlığın yaygın olmadığı ilk dönemde ezberleme günümüzden daha da çok değer verilen bir beceriydi. (s. 339) Hem ellerinde mevcut olan hem gözlerinin üzerinde olduğu, Allah’tan olduğuna inandıkları için bu metinde oynanmasına, eklemeye çıkarmaya elbette müsaade edemezlerdi. Müslümanların her gün namazlarda Kur’an okuduklarını da hatırlayalım. Kesintisiz olarak bugüne kadar gelen namazlardaki tekrarlarda, Kur’an’ın çok iyi korunduğunu göstermektedir. Kur’an okuma, namazın dışında da bir ibadettir. (s. 340) Kur’an’daki matematiksel ölçü ile ilgili verileri hurufilik ile karıştırmak, iki tarafta gök cisimlerinden bahsediyor diye astronomi ile astrolojiyi karıştırmak kadar büyük bir hatadır. Kur’an’daki birbiriyle ilişkili kelimelerin bir ölçüyle kullanıldıklarını görmekteyiz. (s. 343)

Raymond Farrin, Kaliforniya’da Berkeley  üniversitesinde bir akademisyendir. Kur’an’ın yapısındaki halka sistemi üzerine bulgularından sonra, ‘Hz Muhammed’in böyle bir yapıyı oluşturmasına mümkün olmadığına’ kanaat getirerek Müslüman olmuştur. Kur’an’daki simetriler,  paralelizm denilen simetridir. A1 B1 A2 B2 diğeri A1 B1 B2 A2  Kur’an’da en çok gözüken simetri ise, bir merkez etrafında olan merkezli biçimdedir; bu yapı A1 B1 M B2 A2 şeklindedir. Burada aynı harfler birbiriyle ilişkili içeriği göstermektedir. (s. 346)

Farrin, hem surelerin sıralanmasında, hem surelerin içinde hem de kimi ayetlerin içinde halka sistemi olduğunu ifade eder. Hz Muhammed’in peygamberlik öncesi dönemde şiirle uğraştığını gösteren tarihsel hiçbir kayıt olmadığını bir kenara yazalım. (s. 347) Kur’an editöryal bir süreçten geçmiş bir kitap değildir. Kur’an’daki vahiyler, yazıya geçerken ileride hangi olayların olacağı belli değildi. Hz Muhammed sure ve ayetlerdeki simetrik düzenlemeleri kendisi yapsaydı bunlara dikkat çeker ve yaşadığı dönemde kabiliyetini semeresini almaya çalışırdı. (s. 348) Kur’an’ın içindeki simetrik yapılara Fatiha suresinden bir örnek verelim: ‘Yalnız sana kulluk ederiz, yalnız senden yardım dileriz’ merkez ayettir. (s. 349) Fatiha suresinde merkezli simetriler yer almaktadır. (s. 350)

Kur’an’da gün kelimesi 365 defa geçer, (s. 356) Ay (Şehr) Kur’an’da 12 defa geçer, Ay (Kamer) Kur’an’da 27 defa geçer, ayın dünya etrafındaki turunu tamamladığı gün sayısı da, 27’dir. (s. 364) 7 gök ifadesi, 7 kez geçer. (s. 366) Kur’an’da deniz kelimesi 32 defa, Kara kelimesi 12 defa geçer. Kur’an’daki kara ve deniz kelimelerinin birbirlerine oranı 12/32 iken, dünyadaki karaların ve denizlerin oranları da aynı sonucu vermektedir: 0.375 (s. 368) Matematiksel ölçü örneklerini hazreti Muhammed’in oluşturduğunu düşünelim, kendisi yaşarken hiç faydasını görmeyeceği bir ölçüyü oluşturmak için neden uğraşmış olsun ve neden buna dikkat çekmeden vefat etmiş olsun? (s. 373) Kur’an’da dünya ve ahiret kelimeleri 115’er kez geçer. Melek ve şeytan 88’er kez, sıkıntı ve huzur 13’er kez, boşanma ve evlenme 23’er kez, kadın ve erkek 24’er kez, Adem ve İsa 25’er defa geçer. (Ali İmran, 59) O gün ve kıyamet günü 70’er kez, hastalık ve eziyet 24’er kez, kirlilik ve pislik 10’ar kez, kınanma ve yerilme 14’er kez…Matematiksel ölçüyü Kur’anın çok iyi korunduğunu göstermektedir. (s. 399) Her Sure, Kur’an’ın sistemlerini tamamlayan bir parçadır.  Bakara, 32: ‘Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun bir benzeri sure getirin’ (s. 406); İsra, 88: “De ki, eğer bütün insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini oluşturmak için toplansalar ve bu konuda birbirlerine destek olsalar bile, onun bir benzerini meydana getiremezler.”

Ahiret inancının temelleri

İslam inancının üç temel öğesi vardır. Allah’ın varlığı, Hz Muhammed’in peygamberliği, ahiret. Doğuştan sahip olduğumuz yaşam, korkuların giderilmesi ve mutluluk gibi arzularımızın her birinin ahiretin varlığını da gerektirdikleri anlaşılmaktadır. ‘Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.’ (s. 423) Eğer ahiret olmazsa dünyada ortaya konulmuş iyilikler ve kötülükler arasında bir fark olmamış olur. Sonuçta Allah’ın zatının iyi olduğunu anlayan ve dünyada ortaya çıkan olguları inceleyen birisi için ahiretin birçok delili gözükmektedir. Allah dileseydi elbette bize irade vermeyebilirdi, böylece iyi ve kötü kavramlarının bir önemi kalmazdı. O zaman insan eylemi ve kayanın yuvarlanması arasında bir fark kalmazdı. İradesi olan bir varlık olarak olmamızın en iyi açıklaması buranın bir imtihan dünyası olmasıdır. Bu dünyada iradeyle gerçekleştirilen eylemlerin karşılığını bulmadığı çok açıktır. Karşılıklarını bulacakları ahiretin olması gerektiği sonucuna buradan ulaşabiliriz. (s. 426) İnsanın dua edebilecek varlık olarak yaratanın da Allah olduğunu unutmayın. (s. 427) Muazzam bir kadroya ve dekora tanıklık etmekteyiz, bu manzara üzerine düşünenler Allah’ın bu evrende muazzam yapılarla gösterdiği kudret, bilgi ve sanatının, sadece bu kadar kısacık bir ömür için gösterilmediğini idrak edeceklerdir. Eğer bu kısa hayatta ölüm son duraksa, hayattaki her şeyi anlamsız gözükmektedir. (s. 428) Allah Kur’an boyunca inanç ve eylemi hep beraber anmıştır ve inancımızın eylemlerimizde yansıması olması gerektiğini ifade etmiştir. (s. 430) İslam’ın delili, 7. yüzyıldaki bir insanın yazmasını mümkün olmadığı Kur’an-ı Kerim’dir. (s. 431)  Kur’an’ın kökeni ilahidir ama mezheplerin yorumları insanidir.

Zümer, 18: “Onlar, sözü dinleyip en güzeline uyanlardır.”; İbrahim, 1: “Bu Kur’an, insanları karanlıktan aydınlığa, üstün ve övgüye layık olanın (Allah’ın) yoluna çıkarman için sana indirilmiştir.”

  Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? Deizme Cevap 

Ateist İtirazlara Cevaplar

“Her iddia hakkında akademik ve bilimsel araştırmalar yapılabilir, ancak çağımızda uzun yazılar ve araştırma makalelerini okuyanlar azdır. Bu nedenle kısa ve özlü cevaplar vermeye çalıştık.” s.  17, 89

yukevviru kelimesi sarık sarmak manasındadır. s.  22 Yükevviru küreleştirmek demektir. s.  23

İbni Teymiye “İslam alimleri dünyanın yuvarlak olduğunda icma etmişlerdir.” demektedir. (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, XXV/195) Ayrıca ibni Hazm, ibni Cevzi “dünyanın yuvarlak olduğunu delilleriyle açıklamışlardır.” (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, VI/586; İbni Hazm, elFasl fi’l-milel, II/78)

“İmam Razi, Taftazani, Seyyid Şerif Cürcani, Gazali, İbrahim Hakkı ve Hüseyin Cisri gibi alimler dünyanın küre şeklinde olduğunu söylerken batı dünyası dünyanın yuvarlak yuvarlak olduğunu beyan eden bilginleri engizisyona gönderiyor, kitaplarını yaktırıyordu. s.  24

İslam köleliğin kaldırılmasını aşamalı olarak hedeflemiştir ve bu yeni din İslam’ın birçok üyesi köle idi. s.  25  Kur’an kölelerin hürleştirilmesi için ilk ve en büyük çalışmayı başlatmıştır  s.  26 İslam birçok cezadan kurtulma kefareti olarak öncelikle köle Azat etmeyi şart koşmuştur. s.  84

Ateist hareket emperyalist bir projedir. s.  29  Ateistler misyonerlere dayanmaktadır. s.  41 Eski müşriklerin yeni versiyonu ateistlerdir. s.  72  

Ateistlerin birçoğu beraber oldukları kadınlara yani metreselerine sıklıkla şiddet uygularlar. s.  32

Erkek serkeşlik yapan, “yüz kızartıcı suçlar işleyen” eşine üç aşamalı şekilde bir eğitim süreci uygular s.  33

Kara deniz, gece gündüz birer çift hükmündedir. (Zemahşeri, Keşşaf, s. 1054)

Tabatabaî birbirlerine mukabil çiftlerden her birisi diğerini tamamlamaktadır. (Tabatabaî, Mizan, XVIII/386)

“İslam hukuku canlı ve kendini güncelleyen bir dinamiğe sahiptir.” s.  49

“Her şey kendi zıttı ile tanınır.”  s.  55

“Bugün bir avuç Yahudi nasıl oluyor da dünyaya hükmediyor ve Müslümanlara zulmediyor? Bu süreç ne Müslümanlar için ne de Yahudiler ve diğerleri için sonsuza dek sürecek bir durum değildir. s.  62

Kadına cihad, evin geçimi, diyet gibi sorumluluklar yoktur, bunlar erkeklere yüklenmiştir. s.  65 Bu nedenle de kadına bir pay, erkeği iki pay verilmiştir. (Tabatabaî, Mizan, IV/244, 358)

Zemahşeri Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesini şöyle yorumlar: “İnatçılıklarından dolayı “niye Kur’an Arap olmayanların dili ile indirilmedi?” diyenler vardır, böyle olsaydı, bu sefer de “yabancı dildeki bir Kur’an Arap bir peygambere hiç uygun olur mu?” diye itiraz ederlerdi.” Yabancı bir dilde gönderilmiş bir kitabın Arap bir peygamberi mi olur? s.  71   

İbrahim bir Müslümandı. Ali İmran, 67 “Yeni gelen bir dinin esaslarına inanan ilk kişi, o ümmetin peygamberi olduğuna göre burada garipsenecek bir durum yoktur.” s.  74  

Bedir savaşı “Müslümanların Mekke’de kalan mallarını el koyan Kureyş kervanı, Medine civarından geçince Resulullah da misilleme yapmak istemiştir.” s.  79   

“Resulullah’ın çok evliliği şehvet dürtüsü ile olmamıştır, bu evliliklerle arkadaşları ve halkının büyükleri arasında güçlü bir akrabalık bağı kurmuştur.” (Muhammed Rıza Muhammedun Resulullah, s. 402)

Ahzap 53. ayet misafirlere misafirlik adabını öğretmektedir. s.  95  

“Eski Arap geleneğine göre asil bir kadın bir köle ile evlenemezdi. Hz peygamber bizzat kendisi evlendirerek bu geleneği müdahale etmiştir. Hz Zeyd, Hz Zeyneb’i boşandıktan sonra, cahiliye düşüncesine göre Hz Zeynep ancak bir köle ile evlenebilirdi.” s.  98-99 Efendimiz bu iki geleneği de ortadan kaldırmıştır.

Cennet içeceklerinin sarhoşlaştırma etkisi yoktur. s.  100  

Enfal suresinin 65. ve 66. Ayetler: Rivayete göre önceleri nicelik açısından Müslümanların sayısı azdı ve daha sonra sayıları çoğalınca yükü hafifleten bu ayet inmiştir. (Zemahşeri, Keşşaf, 419)

“Peygamber övüp salavat ve selam getirmek nasıl oluyor da peygamberi tanrılaştırma olarak algılanabiliyor? Bazı yalancıları  tapu ve totemleştiren ateistler aslında hazreti Resul aleyhisselam’ı kıskanıyorlar.” s.  128

Enfal suresinin ilk ayeti bölüştürme hakeminin Hz peygamber olduğunu bildiriyor. 41. ayet ise Hz peygamberin payının beşte bir ve bu payın nerelere sarf edileceğini açıklıyor. s.  131

“Kur’an-ı Kerim’i anlamak için Kur’an’daki müteşabih, mutlak mukayyet, mücmel mufassal, siyak sibak, aksam gibi ilimleri bilmek gerekir.” s.  154

“Allah’ın hikmetini sorgulayan iblisle ateist olduklarını sanan deistlerin aynı yolu takip ettikleri görülmektedir.” s.  164

 Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar

 

Ateizm ve Deizmle İlgili 33 Kitap Özeti Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

  1. Mert dedi ki:

    Ateizm yanlışsa bile bu İslamı doğru yapmaz. Siz de bunu idrak edemiyorsunuz bir türlü…

    CEVABEN
    Mert Bey,
    Ama, İslam’ın yanlışlığını da ispatlamaz…!
    Bu konuda http://islamicevaplar.com/sitemizin-amaci-2 adlı uzantıdaki, ‘Adım adım’ başlıklı paragrafa göz atmanızı rica edeceğim… Varsa itirazınız bence bundan sonra konuşalım!
    Selamlar.

  2. Furkan Filiz dedi ki:

    Hocam bir sorum olacaktı. Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz!(Tekvir 29)

    Benim sorum bıraz daha farklı; Şimdi diyelim ki ben bir şey yapmak istiyorum ama Allah bu isteğimi reddetti. Bu özgür iradeye ters değil mi?

    CEVABEN
    Ayet ile alakası yok sonunun, Allah yaratınca dileyebiliriz…
    Sorunuz, duam neden kabul olmuyor diye açılabilir. Cevap ise,
    Ya o istediğimiz zararımıza olacaktır ileride, mesela zenginlik konusunu ele alalım, herkes istiyor ama en çok sapıtanlar da zenginler!
    Ya samimi bir dua edilemiyor,
    ya da istenene, ahirette karşılık verilecektir. Unutmayalım ki hayat ölümle bitmiyor, devam ediyor…
    Her istenen elde edilse, dünyayı insanlık bir günde mahveder 😉
    selam ile

Yorum Yaz


Yukarı Çık