Genel kategorisinde 24 kitap özeti

941 kez görüntülendi

Genel kategorisinde 24 kitap özeti

Sömürgecilik ve eğitim

Sovyetler Birliğinde etnik azınlıkların eğitimi

Merkezi hükümetin Rus olmayanlara karşı güvensizliği ve ruslardaki gücün tekelci olması azınlıkların eğitiminde istek ve beklentileri körleştirmiştir. Rus olmayanlar, kültürel olarak Ruslaştırılmıştır. (s. 10) Rus okulları 18. ve 19. yüzyıl boyunca Müslümanlar Tatarları, Hıristiyan Ortodoks mezhebine döndürmeye çalışmışlardır. (s. 101) Profesör Nikolay Ilminski, “Ortodoks dini Rus olmayanlarca kabul edildiğinde, bu onları Ruslara daha çok yakınlaştıracak” (s. 12) Müslümanlar, Rus okullarının İslam’dan Hıristiyanlığa döndürme aracı olarak kullanılması sebebiyle çocuklarını bu okullara kaydettirmeyi reddediyorlardı. (s. 13) İslami kanunları İslam inancından ayırmak mümkün değildir, hepsi pratik amaçlıdır, bir ve aynıdır.  (s. 16) Sovyetlerin diğer uluslararasındaki birçok dostluk ve saldırmazlık anlaşmaları, SCB tarafından tek taraflı olarak bozuldu ve toprakları ilhak edildi. (s. 20) Sovyet eğitim sistemi ile komünist toplumu kurmak görevi birbirine geçmiştir. Okul, komünist toplumun yaratılması için en iyi araçtır. (s. 23) Eğitim, Sovyet insanının oluşturulması için bir yardımcı araç olarak kullanılacaktır. (s. 25) Sovyetler Birliği eğitim amaçlarından biri de, sosyalist bir toplum oluşturmaktı. (s. 28)

Oryantalizmi ve Hindistan’ın okumuş elit sınıfı

Oryantalistlerin çoğu, İngiliz şirketinin resmi görevlileri ile bazı misyonerlerden oluşuyordu. (s. 35) İngiliz oryantalizmi, yöneten ile yönetilen arasındaki psiko-kültürel boşluğu köprü olmayı amaçlar. Oryantalistler, Hindulara İslam öncesi geçmişleri için sistematik bir bakış açısı sağladılar. (s. 36) Oryantalistler, Hindistan’daki İngiliz düzeninin muhkem kullanması için araç olurlar. Oryantalistler, kamu görevlileridirler. (s. 37) Hindu Kolejinde öğrenciler, İngiliz tarihi ve William Shakspeare ile ilgili dersler gördüler. (s. 43) İngiliz oryantalist siyaseti, Avrupa düşüncelerinin yayılımını sağlamıştır. (s. 44) Modern Hindistan eğitim konusunda oryantalistlerin çabalarından çokça etkilenmiştir. (s. 54)

Afrika Üniversitesi

Üniversitelerin sattığı kültürel metalar, yeni Afrika alıcısının ihtiyaçlarıyla gerekli bağlantıya sahip değildir. (s. 61) Günümüzde her Afrika ülkesi bir bağımsızlık günü kutluyor. Fakat bu bağlamdaki bağımsızlık tamamen siyasidir, yabancı ekonomik ve kültürel tahakkümün ağırlığı devam etmektedir. Gelişmiş projelerden ziyade, yabancı metaları neredeyse hiç bir ayrım gözetmeden ithal etmektedirler. Tahakkümün ekonomik yönü, Avrupa’nın emperyalist yayılımından kaynaklandı. Avrupa, yeni fabrikalar için yeni hammadde ihtiyacı, denizaşırı yeni pazarlar bulma isteği nedeniyle, Afrika’yı özellikle kontrol altına almaya ihtiyaç duydu. (s. 62) Emperyalist yayılım son tahlilde, kültürel bir fenomen olan ırk merkeziyetçiliğine dayanıyordu. Hakim ırk ve sosyal darwinizm teorileri, emperyalizmin ortaya çıkışında yer alan güçlü kültürel amillerdi. Seküler evangelizm, cehalet ve barbarlığa son vermeye ve karanlık ve geri toplumlara Avrupa’nın aydınlık meşalesini sunmaya çalıştı. Hıristiyan misyonerler Avrupa’da emperyalizmi sürekliliğini teşvik eden büyük bir lobi idi. Uganda, misyoner baskısı nedeniyle İlhak edildi. Afrikalı üniversite, avrupa kültürel tahakkümünün en açık tecellisi haline geldi. Üniversite, kültürel bir şirkettir. (s. 63) Latince, Yunan ve Roma tarihi, Batı Afrika’daki tüm beşeri bilimlere temel teşkil etti. Afrika dilleri, üniversite seviyesinde yıllarca tahsil edilemedi. Uganda Makerere Üniversitesinde öğretilen tek dil, bağımsızlıktan sonra bile İngilizceydi. (s. 66) Afrika dillerine gösteren kayıtsızlık konusunda şaşırtıcı olan, bu kadar siyah aydın ve bilginin bu duruma meşru gözle bakmaya devam etmesidir. (s. 67) Sanayileşmiş ülkeler enflasyon ve gerilmeden endişeliyken, tarım toplumları sel ya da kuraklıktan endişe duyarlar. Avrupa’nın Afrika’yı sömürgeleştirmesi, Afrika dans modellerinin kısmen terk edilmesine sebebiyet verdi. Okul çocukları kendi kültürel dans miraslarından uzaklaştırılmış oldular. (s. 68) Sömürge döneminin gayesi, batılı ihtiyaçlara göre şekillendirilmiş insan gücü üretmekti. Diğer amaç da, bu pazarı batılı tüketim malları için genişletmekti. (s. 69) Yerel mamullerin çoğu çok uluslu şirketlere bağlıydı. Batı zevkleri, yaşam biçimleri reklam, gazete, filmler ve bireysel numuneler aracılığıyla yaygınlaştı. (s. 71) Batılılaştırılmış insan gücünün üreticileri olarak Afrika üniversiteleri, önemli bir rol oynamıştı. (s. 72) Afrika’nın gerçek gelişimi, Afrika’nın bazı batı medeniyetlerine yönelik bir karşı nüfuz gelişimini ihtiva etmesi ile mümkündür. Üniversiteler Batı medeniyetini yücelten kurumlar olarak tanımlanmıştı. Sömürgeleştirmeye karşı ilk iş, toplumun üniversite siyaseti üzerinde etkisini, batınınki ile dengeleyebilmektir.(s. 77) Ekonomik açıdan bir ülkeye bağlı olmak, çok sayıda ülkeye bağlı olmaktan daha büyük bir risktir. Birbirine karşı oynayabilen çok sayıda Efendi’ye ait olmak, özgürlüğün başlangıcı olabilir.  (s. 79) Hint, Mısır, Çin İmparatorluğu’ndan ortaçağ İslam’ına kadar Batı, zihni ve bilimsel velinimetlerini buralarda bulmuştur.  (s. 81) Afrika’nın bizzat kendisi, Batı medeniyetini etkilemediği müddetçe başarıya tam anlamıyla ulaşmış olmayacaktır. Hızla gelişen bir dünya kültürü var; amaç bu kültürü Batı merkezli olmaktan kurtarmaktır. (s. 82)

Amerikalı yerlilerin eğitim yoluyla asimilasyonu

Okulların müfredat programı, Amerikalı Kızılderililerin uyumlu bir şekilde Amerikalılaştırılmasına çalışmıştır. (s. 87) Kızılderililer sadece şeytanî cehaletin koruyucu fakat medeniyet yolu üzerinde vahşice ve pis bir şekilde duran bir insan sembolü haline geldi. Medeniyet adına oynanan eğitim ve Hıristiyanlaştırma draması, üzücü sonuçları doğurdu. (s. 93) Pratikte medeniyet ve Hıristiyanlık zaten birleşmişti. Misyonerler okulları, Amerikan medeniyetinin aşılanması için bir araç olarak kullanıldılar. (s. 96) Kızılderili okul çocukları yasak Omaho dilini, oyunlarında, maceralarında ve bir arkadaşlarının ölümünde kullandılar. (s. 97) Kızılderili komisyon kurulu şöyle diyordu: Kızılderilileri siyasetimizde güvenilir ve kullanışlı bir unsur haline getirmek için cesurca çalışmalı”. Başarısız bir yüzyıllık yerli nüfusu fiziki olarak yok etme girişimlerinden sonra dil ve din de dahil güzel sözler edebiyatı Kızılderilileri yok etmeye yöneldi. (s. 100) Kızılderili komisyon kurulu şöyle diyordu: “Millet pahalı bir bedelle Kızılderili ile dövüşmektense onu eğitmenin daha ucuz olduğunu öğrendi.”  Kabile topraklarının tüm millete yayıldı. Kırmızı adamın beyaz adamın kültürüne karşı aç olduğunu sanmak büyük bir hataydı. (s. 101) İngilizce, eğitimin aracı adımı olmak zorundaydı. Barış heyeti, ‘dil birliği’nin düşünce birliğini geliştireceğini’ savundu, aynı kabilenin öğrencileri kabilelerin parçalanmasını teşvik etmek için farklı 10 yatılı okul arasında dağıtıldılar. (s. 102) Komiserlik yapan J.D.C. Atkins, ‘yerel dillerin yasak olduğu bir zamanda yerel dilde ( Katolik inancına göre) dua etmenin elbette yasak olmadığını’ yazar.  (s. 103) Yatılı okullar sömürge eğitimi olarak iş görmeyi başardı. (s. 104) Navajo öğrencileri, metropolislerin menfaatine olacak düşük işlerde çalışmak için özel olarak eğitilmişlerdi. (s. 106) Paulo Freire Güney amerikadan bahsederken, “Sömürge durumunda bir sessizlik kültürü” diye atıfta bulunuyor. (s. 131) Sömürge altındaki toplumlar, kendi tarihlerinden mahrum bırakılmışlardır. (s. 133) Sömürülen, sömürgecinin dilini efendisinden daha nazik şekilde konuşmaya yönlendirildi. (s. 134) Hindistan’da basılan kitapların şöyle böyle yarıdan fazlası İngilizce olarak yazılmıştır. Halbuki Hindistan nüfusunun %2’sinden daha azı İngilizce bilmektedir. (s. 154) Sömürgecilik yıllarında yapılmış olan ticari anlaşmalar gelişen ülkelerde devam etmektedir. (s. 167) Dış yardım, alıcı milletin hükümetinin yönlendirilmelerden bağımsız düşünülemez. (s. 169) Bilgi, petrol ya da buğday gibi bir mal değildir ama, uluslararası pazarda mübadelesi yapılmaktadır(s. 172) Üçüncü dünya milletleri arasında iletişim geliştirilmelidir ki, genel sorun ve meseleler doğrudan tartışılabilsin. (s. 174)

Vakıflar, hayırseverlik ve yeni sömürgecilik

Bio-tıp ve tarım eğitimi ve araştırmalarıyla Rockefeller Vakfı, Sosyal bilimlerdeki üniversite temelli araştırmalarıyla Ford Vakfı tanınmıştır. Büyük vakıflar, Amerika’nın çıkarlarını kendileri gibi görecek yerel liderler yetiştirebilme umuduyla stratejik üçüncü dünya bölgelerindeki eğitim kurumlarına destek vermeye başladılar. (s. 179) Vakıf programlarının amacı, Amerika’nın milli güvenliğinden ve ekonomik çıkarlarından haberdar, kendi kültürlerine karşı ise yabancılaşmış yerel halk tabakalarının himayesinde ülkelerdeki şartları iyileştirmekti. (s. 180) Rockefeller Vakfı personeli, programların yerli halkların kendi ülkelerindeki yabancı teşebbüslere sempati ile bakmalarını sağlayabileceklerini işin başından beri biliyorlardı. John D. Rockefeller’in başdanışmanı Frederick T. Gates, Amerikan kültürünün, gelişmemiş ülkelere nüfus etmesinin Amerikan ekonomisinin çıkarları için önemli olduğunu açıkça ifade ediyordu. Gates, Mr. Rockefeller’e gönderdiği 1905 tarihli bir mektupta, Amerikan ihracatının hızlı gelişiminden bahsediyordu. Ona göre bu gelişme “yabancı beldeler, misyonerlerin öncülüğünde ticari açıdan zapturapt altına alınmasaydı söz konusu olmayacaktı.”  (s. 182) Phelps-Stokes fonu ile Rockefeller vaktı,  her iki kurumun da tavsiyelerine yön veren mantık aynıydı, Afrikalıları, kendi sömürge toplumlarının uysal üyeleri yapmaya amaçlayan sınırlı bir eğitim, mevcut emperyalist kontrolünün devamı için mantıki ve kaçınılmaz bir pedagojik vasıta idi. (s. 184) Vakıfların programları son tahlilde, kendi kapital çıkarlarını korumayı amaçlar. (s. 192) Vakıflar kapitalist hegemonyanın yayılmasında da rol sahibidirler. (s. 197) Kültürel kapitalizmin ihdası Carnegie, Ford ve Rockefeller vakıflarının tarihi misyonu olmuştur. (s. 198)

  Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim

*

Ahlakın dini temeli

Giriş

Ahlakın bir felsefi disiplin olarak ele alınışı

Ahlak kelimesi Arapça ‘Hulk’ dan türemiştir ve huy, karakter, hal ve hareket tarzı anlamlara tekamül eder. İnsanda yerleşmiş olan bir karakter yapısına işaret eden ahlak fertlerinin kendi özgür iradesi ile yaptığı hareketlerle ilgilenir. Genel bir hayat tarzını, davranış ifade eder. Ahlaki davranış, olay veya olgular üzerine felsefi olarak düşünmek ise ‘Ahlak Felsefesi’ olarak adlandırılır. Ahlak ile bir tek felsefenin değil bir onun kadar ilim ve dinin de ilgili olduğu yadsınamaz. İlmin ahlaka yaklaşımı, tasnif şeklinde ortaya çıkar. Bu da ahlak fenomenlerinin tarihçi, psikolog, sosyolog gibi sınıflara ayrılması ve konuyu tarihi, ilmi ve tecrübi olarak bölünmeleri anlamına gelir. Bu tasnif yapılırken önemli olan hususlardan biri de geçmişte yapılan hatalardan olan, kendi alanını kayırma mevzu önlenmelidir. Aynı şekilde halkın zümrelerini birbirine üstün görerek ahlak felsefesi yapmak doğru karşılanmaz. Ahlaka kural koyucu, davranışların olabilmesini izah edici bir etken olarak dinin ahlaka yaklaşımı da önemlidir. Din insanlara bireyler arası ilişkiyi, doğru ve güzel davranışların avantajlarını veya yanlış hareketlerin dezavantajlarını öğreterek onları topluma hayırlı birer birey olarak yetiştirme amacı güder. Bir takım ahlaki ilkeler koyucu ve bu ilkeleri ispat konusunda akli deliller geliştiren felsefe de ahlaka katkı sağlar. Ahlakın; bireylerin nefsi hükümranlığına bağlı olması çoğu zaman tanımı veya çizgileri çekilirken farklılıklar çıkmasına sebep olmuştur. Bu sebeplerdendir ki farklı anlaşılan ahlaki unsurları zaman içerisinde birçok filozof kendince tarif etmeyi amaçlamıştır. Eflatun, Kant, Aristo gibi filozoflar buna örnektir. Örneğin; Sokrat’a göre insanın hayatının gayesi mutluluğu elde etmesine bağlıdır. Bunun için insan mutlu olmanın yolunu ahlaklı bir birey olarak yakalar. Eflatun’un ahlak anlayışı ise insanın en iyiyi elde etmeye yönelmesidir. Fazilet; ruhun iç düzeninde sağlığından ve uyumlu olmasından başka bir şey değildir.

Ahlakın bir temele dayandırılma problemi

Ahlakın temellendirilmesinden kasıt ahlakın dayandığı kurallar bütünü ve ilkelerinin temel taşının ne olduğudur. Felsefe tarihi boyunca bu temellendirme değişmiştir. Ahlaka temel olarak düşünülen esaslar ‘din’ ve ‘din-dışı’ olmak üzere ikiye indirgenebilir. Ahlakın din ile temellendirilmesi her devirde değişik filozoflarca değişik tarzlarda yapılmıştır. Din ile temellendirilen ahlak felsefesinin asli karakteri, tanrının varlığı ile vahiy gerçekliğinden hareket etmektedir. Bu bahsi ikinci bölümde Mutezile ,Eşari ve Maturidi ahlak teorisiyle pekiştireceğiz.

Din dışı temellere dayanan ahlak felsefeleri

Akıl ile temellendirilen ahlak felsefesi

Aristo’nun Ahlak Felsefesi: Aristo gayeci bir ahlak teorisi gözetir. İnsan için iyiyi temin eden fiillerle ilgilenir. İnsanın iyiliğini veya gayesini öngören her hareket iyidir. Gayelerin bazıları fiillerin bizzat kendileri bazıları ise bu fiillerin neticeleri olabilmektedir. Bu sebepten dolayı farklı sanat dallarının olması hasebiyle farklı gayeler vardır. Hatta bazı gayeler diğerlerine göre ikinci derecede olabilir. Örneğin bir arabanın motor hızı yüksekken serviste yavaşlatılabilir. Amaç öncelikli olarak hız nedeniyle meydana gelecek kazaları önlemektir. Aristo’ya göre iyi ve kötü hakkında insan kanaatlerinin çeşitliliği ve uyuşmazlığı yüzünden matematikteki gibi kesin ve açık bir tarzda iyinin ne olduğunu açıklayamayız. İnsan için iyi gayeye ‘mutluluk’ adı verilmesinde, insanlar arasında ittifak olduğunu kabul eden Aristo, mutluluğun ne olduğunu araştırırken onun bir hayat tarzı gibi göründüğünü söyler. Mesela hasta olunca sağlığın, fakir olunca zenginliğin, cahil olunca bilgeliğin mutluluk olduğunun farkına varır insan. Aristo iyiyi bir cevher nitelik, görecelik, zaman ve mekan kategorilerinin hepsinde kullanabileceğimizi söyler. Bu sebepten iyi tek bir idea veya form olamaz. Aksi halde onun tek bir kategoride ifade edilmesi gerekir. Ayrıca tek bir iyi ideası bile olsaydı bu insanın elde edebileceği iyiyi aramaktayız. Aristo aklı ‘faal’ ve ‘münfail’ olmak üzere ikiye ayırdı. Mantıki muhakeme yapabilme ve düşünme melaikesi olan faal aklın yanında bu melekeye boyun eğen onun emirlerine itaat eden münfail akıl olmalıdır. Böylece faziletleri de ikiye ayırır. Düşünce faziletleri: Bunlar ’bilgelik’ ve doğru hüküm verme gibi faziletler. Karakter veya ahlak faziletleri: Bunlar da ‘cömertlik’ ve ‘ölçülülük’ tür. Düşünce faziletleri eğitim ile karakter faziletleri ise alışkanlıkla elde edilir. Faziletlerin kazanılmasında haz ve elemde önemli rol oynar. Karakter faziletleri insanın his ve fiilleriyle ilgilidir. Bu fiiller ihtiyari ( Seçilebilen ) veya gayri ihtiyari olabilir. İnsan fiillerine fazilet veya faziletsizlik atfedebilmek için bunların ihtiyari olarak icra edilmesi gerekir. Çünkü Aristo’ya göre insan ancak ihtiyari olarak işlediği fiillerden sorumludur. Düşünce faaliyetlerini açıklayabilmek için ruhun, düşünen akıl yürüten kısmı hakkında görüşlerini belirtmek zorundadır. Ruhun düşünen akıl yürüten kısmı iki farklı varlık türü üzerinde fikir yürütür. 1- Değişmeyen ve zorunlu olan ilk prensiplere dayanan gerçekleri kavrar. 2-Olumsal ve değişebilir şeyler üzerinde fikir yürütür. Aristo ruhun ilmi yetisinin faziletine ‘teorik bilgelik’ adını verir. Bu delilleriyle birlikte bir şeyi ispat etme isnadı ile doğrudan doğruya kavranabilen akıl birliğidir. Doğrudan doğruya kavranan akıl, külli hakikati açık ve aşikar olarak kavrar. Görülüyor ki teorik bilgelik sadece metafiziğin değil matematik ve tabi ilimlerin de konusu olan en yüksek varlık şekli üzerindeki doğru bilginin bir kavranışı olmaktadır.

İmmanuel Kant’ın Ahlak Felsefesi: Kant için ahlak filozofunun asli görevi ahlak bilgimizdeki apriori ( Deneysel olmayan ) unsurları ayırma ve onların kaynağını göstermektedir. Bütün insanlar yalan söyleseler bile öyle yapmamaları gerçeği hususu yinede doğruluğunu kavramaya devam eder. İnsanların doğru söylemesi gerektiği ifadesi, onların gerçekten doğru söyleyip söylemediklerini araştırarak tahkik edilmez. Ahlaki sahada kendisine göre hüküm verdiğimiz ahlaki prensiplerin kaynağının ‘akıl’ olduğunu ifade eden Kant, aklın işleyişte teorik ve pratik olarak ikiye ayrıldığını ifade eder. Teorik akıl hüküm verici pratik akıl ise uygulayıcıdır. Kant saf ahlak felsefesiyle tatbiki ahlak felsefesini de birbirinden ayırır. Kant’a göre bütün tecrübi faktörlerden yüz çeviren bir ahlak metafiziğine tecrübi unsurlar ihtiva eden ahlak kanunlarını da sokar. İnsana uygulandığında, onun kendi bilgisinden hiçbir şey ödünç almayan fakat ona akli bir varlık olarak apriori kanunlar veren saf bir ahlak felsefesi kullanılmalıdır. Demek ki ahlak saf pratik akılla temellendirilmelidir. Kant’a göre ahlaki değeri olan davranışlar ancak vazifeden dolayı yapılandır. Konuyu aydınlatmak üzere kişinin hayatını sürdürmesi fiilini misal olarak verir. Bir insanın hayatını sürdürebilmesi onun için bir vazifedir. Hatta buna herkesin doğrudan eğilimi vardır. Fiilin ahlaki değer taşıyabilmesi için sırf vazifeden dolayı, yani ahlaki yükümlülükten dolayı icra edilmeli. Ahlak kanununun esas karakteri ise evrensel olmasıdır. Buradaki evrensellik fizik kanunlarının evrenselliği gibidir. Evrensel ahlakın temel taşı ise iyiyi isteme ve vazifeden dolayı davranışta bulunmakla ortaya çıkar. Kant vazifeyi açıklarken terminolojide saf akılda temellenmiş ahlakı temsil eden prensibi ve iradenin sübjektif bir prensibi olan maksimi kullanmıştır. Kişinin istemelerinin ahlaken iyi olması için kendisine iradesinin sübjektif prensipleri olan maksilerimizin evrensel bir kanun olmasını isteyip istemediğini sormalıdır. Kant ahlaki felsefe kanunlarını işlerken ‘buyruk’ ve ‘emir’ farklılıklarına da oldukça önem vermiştir. İstemede zorlayıcı ve aklın bir emri ve bu emrin formülüne buyruk olurken konunun ise bu isteme için zorlayıcı olduğunu ifade eder. Kant’a göre isteme kendini belirli bir kanun fikrine uygun şekilde davranışta bulunmak üzere belirleme yetkisidir. İsteme yetisine kendi kendine belirlemede objektif sebep olarak hizmet eden şeye ise gaye denir. Her akıl sahibi istemeye kendi başına bir gaye olarak hürmet etme ve onları bir vasıta olarak görmeme fikri evrensel kanun koyucu bir isteme olarak her akıl sahibi varlığın istemesi fikrine götürür. Netice olarak söylenebilir ki, Kant’ın ahlaki felsefesi pratik akıl üzerine bina edilir. Yüksek önemi akıla vermiştir. Teorik ve pratik kullanımlarıyla dünyevi tecrübe ve bilgileri bize sunan akıl, nasıl hareket etmemiz konusunda da bize öncülük eder. Kant’ın akıl felsefesinin merkezinde tanrı değil pratik aklın kumanda ettiği insan bulunur.

Sezgi ile Temellendirilen Ahlak Felsefesi: Sezgi “bir şeyin doğrudan doğruya ve vasıfsız olarak kavranışı veya bilinmesidir.” Bir birinden farklı sezgici ahlak teorilerinin olmasına rağmen genel olarak ahlaki sezgiciliğe göre ahlaki değerleri sevgi yoluyla kavrarız. Sevgi yoluyla kavranan bu değerler bütün insanlar için objektif olarak doğru evrensel olarak zorunludur. Ahlaki düşünce tarihinde esasta iki tip sezgicilik vardır. Birincisi; ahlaki prensipleri mantık prensiplerine benzeten St. Thoasun sezgiciliği ikincisi ise hissi kavrayış ile ahlaki kavrayış arasında benzerlik kuran Shaftesburg, Hutchesan ve G. E. Moorro ve takipçilerinin sezgisidir.

George Edward Mone’nun Ahlak Felsefesi: George More pek çok filozofun ahlak felsefesini insan davranışlarındaki iyi veya kötü olan şey nedir sualiyle ilgilenen bir akım olarak kabul eder. İyi nasıl tarif edilmelidir sualine moore iyinin yerine başka bir şey koymayacağı için ilginin genel kullanımıyla da ilgilenmiştir.   Moore tabiatçıların yanılgısına da düşen ahlak teorilerini tabiatçı metafizikçi olmak üzere iki gruba ayırdı. Tabiatçı ahlak teorileri; iyiyi tecrübenin varisi olan tabii bir obje ile tarif edilir. Metafizik ise duyular üstü bir dünyada olduğu gibi düşünülen bir obje ile tarif edenlerdir. Görülüyor ki Moore’ye göre ahlak felsefesini araştırma konusu olan iyi, tabi olmayan, tarifi-tahlili de edilemeyen basit bir niteliktir.

Duyu ile Temellendirilen Ahlak Felsefesi

Epikür’ün Ahlak Felsefesi: İnsanın dünyada gerçekleştirmesi gereken en birinci görevin mutlu bir hayat yaşamak olduğunu düşünen Epikür, mutlu hayatın yolunun iki şarta dayalı olduğunu söyler. Ölüm ve tanrı fikrinin davranışlarımıza hiçbir tesiri olmamalı. Bütün arzularımız kolayca tatmin edilebilen cinsten olmak. Epikür’e göre insan bir taraftan Tanrı ile ahret inancını terk ederek ruhunu ölüm korkusundan azat edecek, diğer taraftan son derece basit arzularla idare edecektir. Yani ahlaki tercihlerimizde kriter olarak kabul edilen haz, gelip geçen ahlaki hazlar olarak bilinmektedir.

David Hume’a göre ahlak felsefesi: İnsan tabiatının ilmi olarak gördüğü ahlak felsefesi terimini davranışların kaynağı olarak kabul ettiği insan tabiatının duygusal yönüyle özdeşleştiren Hume, aklın ölümsüz ve değişmezlik ilkesinden çok, aldatıcı ve sonlu bir varlık olduğunu savunur. Hume’un sisteminde akıl yalnız başına herhangi bir davranışı meydana getirecek yetide değildir. Dolayısıyla yalnız başına olan aklın tutku gibi tesirli prensiplere karşı koyması mümkün değildir. Kişiyi asıl davranışta bulunmaya sevk eden bir takım duygu ve tutkulardır. Tutku bir bakıma faydalı olma özelliğini yani faziletlerin değerinin en azından bir kısmını şekillendirmekte ve onlara evrensel olarak gösterilen saygı ve beğenme duygusunun bir kaynağını oluşturur.

John Stuart Mill’in ahlak felsefesi: Ahlak felsefesi üzerinde düşünen insanların farklı ekollere ayrılmasına yol açan esas ahlaki problemin ‘’ahlakın temeli’’ veya aynı anlama gelen ‘’en yüksek iyi problemi olduğunu tespit eden Mill, sezgici ahlak teorisinin ahlakın temeli problemini çözebilecek yeterlilikte olmadığını öne sürer. Çünkü felsefe ile uğraştığına inanan insanlar bile artık, diğer duygularımızın ışık ve sesi ayırt etmesi gibi bu ahlaki yetinin de özel durumlarda iyi ve kötüyü ayırabileceği fikrini terk etmek zorunda kalmıştır. Epikür gibi mutluluk ile hazzı aynileştiren Mill, hazzı arzu edilmeye değer yegane gaye olarak görmektedir. Ona göre her şey ya hazzı artırmak için ya da hazzı yakalamak için arzu edilir. Haz ile özdeşleştirilen mutluluğu beşeri davranışın tek gayesi olduğu konusunda Epikür’ün felsefesini tam benimsemiştir. Mill’in ahlak teorisinde ahlakı iyi veya kötüyü belirleyen esas kriter fayda veya en büyük mutluluk ilkesidir. Yalnız Mill kendi mutluluğunu topluluğun mutluluğunu daha çok önemser.

Din ile temellendirilen ahlak teorileri

Din ile temellendirilen ahlak teorilerinin ayırt edici özellikleri: Tanrının varlığı ve vahiy gerçeğinden hareket etmiş olmalarıdır. Ancak bu ahlak kriterleri temel ahlak kurallarının tespitinde vahye verdikleri öneme göre değişiklik gösterir. Ahlakı iyi ve kötü kavramları tamamen tanrının buyruk ve yasaklarına göre mi tanımlanacaktır yoksa tanrının varlığını kabul eden insanlık için vahiden bağımsız olarak ahlaki iyi ve kötünün bilgisine sahip olma imkanı var mıdır? Bu soruyu Eflatun, ‘tanrı istediği için mi iyidir yoksa iyi olduğu için mi tanrı onu istemektedir?’ şeklinde formül etmiştir ve ahlak felsefesinde buna Euthyphron tartışması adını vermiştir. Hıristiyan dünyasında kullanılan bu isme İslam aleminde hüsn ve kabuh meselesi denir. İşte bu soruya verilen cevapların çeşitliliği din ile temellenen farklı ahlak teorilerini ortaya çıkartmıştır. İslam alemi açısından bakacak olursak mutezili kelamcılar iyilik, kötülük, adalet gibi ahlaki değerleri Allah’ın iradesinden bağımsız gerçek bir varoluşa sahip olduğunu iddia ederler. İmam Eşari ve Gazzali kelamcıları ise adalet, iyilik ve kötülük gibi ahlaki değerlerin Allah’ın Murat ettiği şeylerden başka herhangi bir manaları olmadığını savunurlar. İki grubun birbirinden farklı görüşlere sahip olmasının ana unsuru ise Mutezilenin, Allah’ın adalet sıfatına Eşarinin ise, kudret sıfatına ağırlık vermesidir. İmam Maturidiye göre ise insanın davranışları üçe ayrılır. Bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar. İlk ikisinin bilgisine insan aklı vahiyden bağımsız olarak sahip olurken üçüncü ancak vahiyle bilinebilir.

Mutezilenin Ahlak Teorisi: Mutezile beş esas prensip üzerine durur. Bunların en önemlisi adalettir. Bu görüşe göre insanın iyi ve kötü davranışı arasında tercih yapması gerekir. Fiilleri yaratan Allah değil kulun kendisidir. Bu fiili yaratacak gücü kula Allah vermiştir. Mutezileye göre bilgi ya algı ya da akıl yoluyla doğrudan doğruya kazanılır. Zorunlu bilgi olarak kabul edilen bu bilgiden hariç birde kazanılmış bilgi vardır. Vahiyde kazanılmış bilgi kategorisindendir. Mutezileye göre insan davranışlarında zorlama ahlaki bir davranış değildir. Kişi hürdür. Yani davranışlar failin irade olarak yapıp yapmamasına göre iyi kötü gibi ahlaki değeri haiz olanlar ile ahlaki değeri açısından tarafsız olanlar olmak üzere iki kısımdır. Davranışların ahlaki iyilik ve kötülük vasıflarını Allah’ın emir ve yasaklarının belirlediğini ileri sürenlere karşı Mutezilenin cevabı şudur: ‘Allah’ın bir şeyi yasaklamış olması yasaklanan şeyin kötülüğüne, emretmesi ise emrettiği şeyin iyiliğine delalet eder. Yoksa birinin kötülüğünü diğerinin iyiliğini vacip kılmaz.’ Mutezile bir davranışın ahlaken iyi veya kötü olduğuna karar verirken o davranışın sağladığı menfaat ile sebep olduğu zararı esas alır. Ahlaki hükümleri ise ‘akli’ ve ‘vahyi’ olanlar olmak üzere ikiye ayırmaktaydı. Mutezileye göre aklın sabit olan ahlaki hükümlerde vahiy, akılla bilineni sadece tekit etmektedir. Ancak, akılla bilinemeyen ahlaki hükümlerde vardır ve vahiy tam bu esnada devreye girer. Ayrıca vahyin ahlak kurallarını sosyal hayatta uygulamaya teşvik hususunda da büyük rolü vardır.

Eşarinin Ahlak Teorisi: Eşari ahlak teorisini vahiy ile temellendirir. İnsan davranışlarına ilişkin ahlaki değerler, ancak ilahi buyruklarla belirlenmekte ve değerlerin bilgisi sadece vahiyle elde edilmektedir. İnsan aklının, neyin iyi neyin kötü olduğunu anlama gücü olmadığı gibi iyi ve kötü kavramlarına muhteva kazandıran da bizzat Allah olmaktadır. Buna göre ahlaki iyi Allah’ın emrettiği, kötü ise yasakladığıdır.

Maturidinin Ahlak Felsefesi: Maturidiye göre bilgi ikiye ayrılır. ‘ezeli’ ve ‘hadis’ olarak ayrılan bilgi, ezeli; Allah’ın bilgisi olarak, hadis ise yaratıkların bilgisi olarak açıklanmıştır. ‘Zorunlu’ ve ‘müktesep’ olmak üzere ikiye ayrılır. İnsanın bilgi edinme yolları iyan, haberler ve nazar olmak üzere üçtür. İnsan hayatını idame ettirmek için iyan yani duyguları kullanır. Maturidinin indinde hem dış dünyanın nesnelerinin bilgisi hem insanın iç dünyasının ruhi gerçeklerinin bilgisi duyularla elde edilmektedir. Ama insan duyularının maneviyat ve keyfiyetini bilecek güçte değil. Maturidi tevatürül Kur’an da bilgiyi kaynağı itibariyle üçe ayırır. Birincisi ; ilmul müşahede. İkincisi; ilmüssem ve üçüncüsü ; ilmül istidlal. Sonuç olarak söylenebilir ki Maturidiye göre insan fiillerini yaratan Allah’tır. Çünkü ona göre ‘’sizi ve yaptıklarını Allah yaratmıştır’’ ayetinden bu durum açıkça anlaşılır. Aynı zamanda ‘’insan fiillerinin bazısı iyi bazısı kötüdür. Fakat insan önceden fiilinin iyi veya kötü netice vereceğini bilemez.’’ fikride fiilleri yaratanın Allah Teala olduğunun kanıtıdır. Her ne kadar fiilleri yaratan Allah olsa da fiili gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan hürdür. Özetle Maturidilerin düşüncesi: adalet, doğruluk, zulüm ve yalanın ahlaki iyilik veya kötülükleri normal şartlarda aklen kavranmaktadır. Bu gibi konularda vahyin koyduğu ahlaki hükümlerle, aklen sabit olan hükümler arasında herhangi bir çelişki yoktur. Temel ahlak ilkelerini insan akıl ile belirler.

Din-dışı temellere dayanan ahlak felsefeleriyle dini  temele dayanan ahlak teorilerinin mukayesesi

Bu iki konuda mukayese yapılması gerekiyorsa öncelikle ahlaki değerler açısından başlanmalıdır. Bu başlık altında dini temelin ahlakta ne gibi önemi olduğunu sorgulayacak, eğer herhangi bir önemi varsa bunun hangi yönlerden kendini gösterdiğini belirlemeye çalışacağız. Ayrıca ahlak teorileri, ahlak ilkeleri ve sonuçları da detaya inilmeden anlatılmaya çalışılacaktır.

Her iki teorinin ahlaki değerler açısından mukayesesi

Schaler’a göre ‘bir objenin güzelliğini veya bir hareketin iyiliğini kavrarken biz kendi duygumuzu değil bu objede veya harekette bulunan değer maddesini kavrıyoruz.’ Görüldüğü gibi değer, kişinin bir objeyle bağlantısında beliren bir şey olarak var oluş alanına aittir. Din-dışı temeller arasında ahlaki akıl ile temellendirildiğini gördüğümüz Aristo’nun ahlak teorisinde değerler ‘’ şeylerin tabiatına aittir.’’ Bu değerleri akıl kavramakta veya keşfetmekte. Kant’a göre ise ahlaki daha da kendilerine göre hüküm verdiğimiz temel prensipleri kaynağı olan saf akıl, ahlaki yükümlülüğün merkezindedir. Akıl teorik kullanımda tecrübe ettiğimiz dünyanın bilgisini bize verirken pratik kullanımda da ahlaki hürriyet dünyasına ait genel geçer prensipleri belirlemektir. Yani saf akıl ahlaki değerle bir bütündür. Kant’a göre aynı zamanda değeri koyan insanın kendisidir. G. E. Moore’a göre ahlaki doğrular toplumdan topluma değişir. Ahlaki değeri idrak etme gücü çeşitli sebeplerden dolayı kişiden kişiye değişebildiği için değer hükümleri arasında görülen farklılıkları da değişik idrak çeşitlerinden kaynaklanır. Epikür, Hume ve Mill gibi düşünürler ise ahlaki değerleri duygu üzerine temellendirmiş ve kendinde iyi olan tek şeyin haz olduğuna doğruluk, dürüstlük ve fedakarlık gibi kavramların kişiye haz verdikleri sürece ahlaki fazilet diye isimlendirilecekleri hususunda görüş birliği içindedirler.

Din dışı temler dayanan ahlak teorilerinin ardından simdi din ile temellendirilen teorilerin tahlilini yapacağız. Din ile temellenen ahlak teorileri arasında bu değerlerin bilgisini elde etme noktasında farklıklar ortaya çıkar. Eşari’ye göre değerleri koyan bizzat Allah’tır. Allah’ın iradesinin belirleyip ilahi emir ve yasaklar şeklinde ortaya çıkan ahlaki değerlerin bilgisine insan vahiy ile ulaşmaktadır. Din dışı temellere dayanan ahlak felsefesindeki değerlerin sübjektifliği ahlakı relatizme götürürken Eşari’nin teorisinde değerlerin ilahi buyruklarla belirlenmesi ahlaki relatizmi beraberinde getirmemektedir. Mutezile ve Maturidi için değerlerin kavranması için vahiy zorunlu değildir. Şart ve durumlara göre değişen göreli ahlaki değerler ise ancak ilahi buyruklar vasıtasıyla kavranabilmektedir. Ahlaki değerlerin mutlak olabilmesi ise mutlak bir varlık ile irtibatlandırılmaları sayesinde mümkün olabilir. Değerleri mutlak varlık ile irtibatlandırılan ise dindir. Din dışı temele dayanan ahlak teorisinde doğrulama prensibi açısından, ahlaki doğruyu yanlıştan ayıracak sabit bir ölçütün olmayışı neticede ahlaki relatizme (İzafi- kesin olmamaya) götürmektedir. Ancak din ile temellendirilen ahlak teorilerinde durum tamamen farklıdır. Hatırlanacağı gibi ahlakı tamamen vahiy üzerine temellendiren Eşari’nin teorisinde ahlak prensiplerini bizzat belirleyen Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Mutezile ve Maturidi’nin teorisinde ise vahiy akıl ile belirlenen ahlak prensiplerini doğrulamakta yada çeşitli sebeplerden dolayı aklın yetersiz kaldığı durumlarda ahlak prensipleri koymaktır. Dinde Allah’ın her şeye gücü yettiği ifade edilir, bu da Allah’ın tabi kuvvetleri kontrol ettiğini akla getirir. Gollaway’ın ifadesi ile; Allah her şeye kadir, O hem evvel hem ahir hem zahir hem de batındır. O her şeyi kemali ile bilendir. Allah’ın beşeriyet ve evren ile olan bu canlı ilişkisi onu zat ve ahlaki bir varlık olarak düşünmemizi gerektirir. Sonuç olarak, ilahi buyruklarda bir şeyi değil de ötekini istemesi konusunda Allah üzerinde ahlakı herhangi bir yükümlülüğün olmaması, Allah’ın iradesinin değişken olduğunu göstermemekte; bir yerde emrettiğini başka bir yerde yasakladığı manasına gelmemektedir.

Sonuç

Din ile temellendirilen ahlak teorisinde ahlak ilkeleri ile sadece bir şeyler buyrulmakla kalınmamakta aynı zamanda bu ilkelere uygun hareket edenlere sevap vaad edilmekte, uygun hareket etmeyenler ise ceza ile korkutulmaktadır. Dolayısıyla ahlaken iyi olan bir şey dinen sevap, kötü olan da dinen günah olmaktadır. Dini temel ahlaki sahaya din dışı hiçbir temelin sağlamayacağı bir boyut getirmektedir. Bu boyut hürmet duyulan hem sevgi hemde korku objesi olan bütün bunların yanında emirlere tapınmak seviyesinde saygı duyup itaat edilen mükemmel sıfatların hepsini kendinde toplayan Allah’a inanç boyutudur.   

ahlakin-dini-temeli-1 Prof. Recep Kılıç

*

Mahremiyet eğitimi

Çocuklarda mahremiyet eğitimi

Mahremiyet eğitimi, çocuğun bütün yaşamını kolaylaştıran, kendi duygu dünyasını yönetme becerisi elde etmesini sağlayan kişilik eğitimidir. Mahremiyet eğitimiyle çocuk ‘sadece kendisini korumayı değil, başkalarına da zarar vermemeyi de’ öğrenir. Çocuğa mahremiyet bilinci ‘dört ile yedi yaşları arasında’ verilmelidir. Mahremiyet eğitiminde çocuğa kazandırılması gereken bazı davranışlar vardır. Bunlar:

“Bedenim Bana Aittir” Bilinci

Bebekliğinden itibaren kendini rahatlıkla yetişkinlerin eline bırakan çocuğun, ilerleyen yıllarda kendi bedeninin farkına varması  ve çevresindeki yetişkinlerden ayrı bir birey olduğunu hissetmesi gerekir. Bedeninin kendisine ait olduğu bilincini kazanmamış, vücudu üzerinde başkalarının tasarrufu olduğunu düşünen çocuk rahatlıkla zarara uğratılabilir. Bu bilinç çocuğa dört yaşından itibaren kazandırılmalıdır. Bu bilincin oluşmasından ‘ebeveynler’ sorumludur. Çocuklarının bedenleriyle ilgili tasarruflarda onlardan onay almaları gerekir. Örneğin sıcaktan bunalmış bir çocuğun atleti aniden çıkarılmamalıdır. Bunu yerine “çok terlemişsin. İstersen atletini çıkaralım.” diyerek yaklaşılmalıdır. Çocuk belki başlangıçta kendisinden neden izin alındığını anlayamaz. Fakat ilerleyen zamanlarda ondan izin alınmadan bedenine yapılacak müdahaleleri hisseder ve rahatsızlık duyar hale gelir.

“İzin Verirsem Dokunabilirsin “ Bilinci

Çocuğun kendi bedeni üzerindeki hakimiyetini öğrenmesi yetmez. aynı zamanda bu beden üzerinde söz hakkı olduğunu da bilmelidir. Anne baba bu açıdan bakıldığında çocuklarını “hoyratça” kullanmaktan mutlaka kaçınmalıdır. Her ne kadar çocuk anne babanın bir parçası olsa da ayrı bir bireydir. “Ebeveynler dört beş yaşlarından sonra çocuklarını öperken “seni öpebilir miyim?” diye izin istemelidir. Bu davranış bedenim bana aittir bilincinin oluşmasında oldukça etkilidir.”

“Dokunulması Yasak Olan Yerlerim” Bilinci

Çocuklar dört yaşından itibaren vücutlarının belli bölgelerine temas edilmesinden rahatsız olmaya başlamalıdır. Özellikle genital bölgelere dokunulması çocukta ani tepkilere neden olmalıdır. Doğumdan itibaren çocukların tüm bakımını ebeveyn yapar. Altını değiştirir, üstünü giydirir, banyosunu yaptırır. Özellikle alt değişimi ve banyo esnasında çocuğun genital bölgesine dokunulur ister istemez. Fakat dört yaşından itibaren çocuğun genital bölgelerine temas mümkün olduğu kadar azaltılmalıdır. Bu bilincin kazandırılmasında sadece anne baba değil, çocukla birinci derecede irtibatlı olan herkes hassas davranmalı ve adım adım oluşturulacak bu bilinç zarara uğratılmamalıdır. Çocuk eş, dost, akrabalar tarafından cinsel organlarına dokunularak, öpülerek, vurularak sevilmemelidir. Bu tür davranışlar bilincin oluşmasına zarar verir.

Fiziksel Baskıya Direnme Gücü

Küçük yaşlardaki çocuklar kendi güçsüzlüklerini ve çaresizliklerini, büyüklerin gücünü keşfettikçe anlar. Ne yazık ki yetişkinler, bazen farkında olmadan çocukların üzerinde güç gösterisinde bulunurlar. Örneğin bir amca yeğenini sevmek ister. Çocuksa ondan kaçar. Fakat amcası onu kovalayıp odanın bir köşesinde ansızın yakalar ve içinden geldiği gibi şefkat ve sevgiyle doyasıya ama onu zorlayarak sever. Bu bir amca şefkatidir. Fakat çocuk o esnada kendinden büyük birinin gücüne teslim olur ve ondan kaçılamayacağını hafızasına yazar. Yapılan araştırmalar suiistimal edilmiş çocukların bir çocuğunun bu kanaat yüzünden çırpınmadığını, bağırmadığını, kaçmaya çalışmadığını gösterir. Bundan dolayı da çaresizce kötü niyetli kişilerin eline kendini bırakır çocuklar. Çocuğunda bu olumsuz kanaati oluşturmak istemeyen ebeveynler çocuklarını severken orantısız güç gösterilerinden kaçınmalıdır. Aksine kendisine karşı herhangi bir güç gösterisinde bulunulduğunda direnme ve karşılık vermenin işe yarayacağı bilinci kazandırılmalıdır.

“Vücudum Görünmemeli “Bilinci

Bu, vücudun belli kısımlarının görünmesinden çocuğun rahatsızlık duyma hissi kazanmasıdır. Özellikle genital bölgelerin görünmemesi, çocuğun ortada çıplak bırakılmaması gerekmektedir. Özellikle dört yaşından itibaren çocuk ev içinde veya ev dışında çıplak bulunmamalı, giysilerini kendisinin giyip çıkarmasına izin verilmelidir. Başkalarının yanında kendini çıplak görmeye alışkın olmayan çocuk giysilerinin birileri tarafından çıkarılmasından büyük rahatsızlık duyar.

“Tuvalette Benden Başkası Olmamalı” Bilinci

Bebeklik yıllarından kalma alışkanlıkla çocuğun her türlü tuvalet ihtiyacını gidermeyi kendine görev bilen bazı anne babalar, ilerleyen yıllarda da çocukla aynı anda tuvalette bulunmakta da bir sakınca görmüyorlar. Birçok anne baba tuvalet ihtiyacını giderebilecek çocuklarının, tuvalette yalnız kalmaktan korktuğu gerekçesiyle yanında bulunmayı ya da kapıyı açık tutmayı bir alışkanlık haline getiriyorlar. Her ne sebeple olursa olsun dört yaşına girmiş bir çocuğa tuvaletin “özel” bir mekan olduğu, tuvalet ihtiyacı gideren birinin başkaları tarafından görülmesinin doğru olmayacağı öğretilmelidir.

“Soyunma ve Giyinmede Yalnızlık” Bilinci

Çocuk kendi bedenini izleyen birinden rahatsız olmalıdır. Kötü bakışlara anne babalar engel olamaz, fakat “çocuklarına bu bilinci kazandırarak” onların bunun üstesinden gelmesini sağlayabilirler. Çocuk hem bedeninin özel ve korunmaya değer olduğunu hem de bedenine yönelecek bakışları anında hissedebilecek beceriyi kazanma yoluna girer. Bu becerilerin kazandırıldığı çocuklar dış dünyadan gelecek zararlara karşı kendilerini daha iyi koruyabileceklerdir.

Taciz nedir?

İstenmediği halde, cinsel çağrışım içeren her türlü, söz, fiil ve işaretlerin kullanılması tacizdir. Çocuğun duygularının cinselliğe alet edilerek taciz edilmesine duygusal taciz, cinsel içerik yaşayan dokunmalar da dahil olmak üzere sonucu tecavüz ya da saldırganlıkla biten tüm davranışlara da fiziksel taciz denir.

Taciz yaşayan çocuklardaki davranış bozuklukları

Taciz yaşayan çocuklar farklı tepkiler verir. Bu tepkiler kız ve erkek çocuklarında değişik şekillerde kendini gösterir.

Erkek Çocuklar” Maço” Kimlik Benimser

Zarara uğratılmış erkek çocuğun en belirgin özelliği maço bir karaktere bürünmesidir. Dolayısıyla etrafındaki ahlak kurallarını, olayları hafife almaya başlar, kuralsızlığı benimser. Karşısındaki kişiyi terslemek, hafife almak, azarlamak, dalga geçmek suiistimal yaşayan erek çocukların en belirgin özelliğidir. Böyle bir durum yaşan çocuğun yürüyüşü, tavırları, konuşması farklılaşır.

Kız Çocuk İçe Kapanır

Zarara uğratılmış kız çocuk, erkeğin aksine içine kapanır. Yaşadıklarını kendi içinde sorgulamaya başlar. Çoğu zaman bu olayda payı olduğunu düşünerek kendini suçlar. Bu tür düşünceler çocuğu yorduğu için çocuk çok defa uyumak ister. Çocuk fiziken insanlar arasında yaşasa da düşünce boyutunda sadece kendiyle meşguldür.

Erkek Çocuk Agresif Kız Çocuk Depresif Olur

Önceden halim selim ve sakin bir karaktere sahip erke çocuk, ani bir değişiklikle hırçınlaşmaya, çevresine zarar vermeye başlar. Erkek çocuğun dışına vurduğu bu agresif davranışlar iç dünyasında neler yaşadığının bir işaretidir.

Zarara uğratılmış kız çocuksa erkek çocuğun aksine depresif olur. Yani yaşanılanları içine atar. Bu durumda dışarıdan yapılan eleştirileri kaldıramayabilir. Bu sebeple kız çocuklarına çok daha titizlikle yaklaşılmalıdır.

Erkek Çocuk Kızlarla Oynamayı Bırakır

Suistimalin erkek çocuklarda bıraktığı en derin iz, kimlik bunalımıdır. Çocuk yaşadığı bu olayı herkes öğrenecekmiş gibi, garip davranışlar sergiler. Kendisinin hala “erkek” olduğu vurgusunu yapmaya gayret eder. Bunun için kız çocuklarıyla irtibatını keser. Erkek çocuk kız çocuklarla görülmekten hoşlanmaz. Onlarla oynadığında yaşadığı olaylar ortaya çıkacakmış endişesine kapılır.

Zarara uğratılmış kız çocuğu ise sosyal ilişkilerinde daha farklı bir tutum izler. Erkek çocuklarla görülme sıklığını ve irtibatını güven ihtiyacı sebebiyle daha da artırır.

Geçici Hafıza Kayıpları Yaşanır

Suistimal edilen çocukların zihni otomatik olarak kendini korumaya alır, bu olayın hafızaya yazıldığı noktayı kullanmak istemez. Etrafında yaşadığı farklı olaylar “o anı” hatırlatacak özellikler taşıdığında çocuğun zihni sanki birden durur ve devre dışı kalır. Çocuk fiziksel olarak o mekanda olmasa da zihninde o anı yeniden yaşar. Zihin yaşanan olayların tesirini azaltmak için aşırı hormon salgılar, bu da belli bir düzen içinde devam eden zihin faaliyetlerinin aksamasına neden olur.

 mahremiyetegitimi-1 Pedagog Adem Güneş, Nezaket ve zarafet için mahremiyet eğitimi 

*

Kur’an cevap veriyor

Geri kalmışlık ve zayıflıklarını yegane sebep olarak dini gösteren bazı seçkinler, dinden yüz çevirmişlerdir. Batıda, dini devre dışı bırakmayı kalkınmanın gereği gören anlayış sonucu okumuş aydın arasında, dini görevlere bağlılık sorumluluğu somut bir şekilde zayıflamaya başlamıştır. Bu durum, din eğitiminin gerçek bir şekilde anlatılmamasından kaynaklanmaktadır. (s. 16) İnkarcıların saldırılarında ilk gözettikleri hedef  Kur’an ‘ı kerimdir. (s. 19) Kendine, ‘Üstat Haddad’ adını veren bir Hıristiyan misyonerin, ‘Kur’an dersleri’ adı altında yazdığı bir kitap, Arap sosyalizminin ilk teorisyenlerinden olan sadık Celal el-Azm’ın da çıkmaza girdiği konularda, bilerek ve isteyerek öyle çirkin sapıklık ve çıkmazlara girmiştir ki, utanç vericidir. Bunun üzerine ‘Kur’an ve misyonerler’ adlı eseri kaleme aldık. İslam’da sömürü, büyüklenme, ırkçılık, servet, yoksulluk kutuplaşması ve bu yüzden çekişen sınıflar yoktur. (s. 20) İslam’ın tavafı, şirkin tortularından soyutlanmış, işi asıl temeline oturtmaya yöneliktir. (s. 163)

Kur’an’ın iki tüm içeriği vardır: Esaslar ve vasıtalar. Esaslar, Kur’an ‘ın indiriliş hedeflerini, Allah’ın sıfatlarını ve ahiret gününü, ilahi kitaplar ve peygamberleri, hukuk, ahlak, sosyal, siyasi, ferdi ve toplumsal-ekonomik kuralları içeren bölümlerdir. Bunların dışında kalan kıssalar, uyarılar, teşvikler, deliler, ahiret olayların içeren hususlar, ilke ve hedeflere, esaslara destek sağlayan Kur’an ‘ın bölümleridir. Bunlara vesileler denir. (s.181) Yemen’den gelen Hıristiyan bir heyet, Peygamber Efendimize çeşitli sorular sorar ve her sorularına peygamberimiz cevap verir. Onlar da efendimize cevap veremez duruma düşünce, “Sen, Mesih’in, Allah’ın kelimesi olduğunu söylemiyor musun, bu bize yeter.” deyip konuşmayı sonlandırmışlardır. (s. 187) Bunun üzerine şu ayet iner: “Kur’an ‘ın bazı ayetleri muhkem, diğerleri de müteşabihtir.  Kalplerinde eğrilik olanlar müteşabih ayetlerin ardına düşerler.” ( Ali İmran, 78) Ateistler, “Gaybî şeylere imanın ve dolayısıyla dinin, ilmin ve aklın özgürce ortaya çıkması ve gelişmesi ile çelişmektedir.” derler. Bazı Müslümanlar, dine bağlılıklarını açıklayıp sonra da, yöntemlerinde, yaşamın biçimlerinde, hak yoldan, adaletten, kamu yararından, akıl ve bilimden sapıyorsa bunlar aslında Kur’an’ın muhkem telkinlerinden de saptıklarının göstergesidir. (s. 196) Nitekim, İslam’ın ilk çağlarında yaşayan Müslümanlar bütün bunlara inanıyorlardı. Hayatın her alanında, büyük bir güç ve enerji ile uygarlık alanında eşsiz sıçramalar yapmalarına bu imanları engel olmamıştır. (s. 197)

Müteşabihleri yorumlama konusunda muhkem ayetlere başvurmanın gerekliliği önemli bir husustur. (s. 205) Kur’an, kendi kendisini açıklar, ayetler birbirini tamamlar. Örneğin, Hz Ayşe, “Doğrusu kim,’ Muhammed Rabbini görmüştür.’ derse, büyük bir iftara da bulmuş olur. Allah buyuruyor ki, onu gözler idrak edemez, göremez.” (Enam, 103)

Kitabın 235-276; 352-456 sayfaları, Sadık Celal el Azman, “Şeytan melektir, İnsan kaderin mahkumu mudur? Tevbe, 36” vb. iddialar ve cevaplarından oluşur.

Birçok kimse, bir ayeti incelerken, ayetin önceki ve sonraki ayetler veya aynı şekilde aynı sürede veya diğer surelerde eksikliği gideren açıklama içeren ayetleri dikkate almıyor ve dolayısıyla Kur’an ‘ın, kendi kendini açıklayan mükemmel bir bütün olduğunun farkına varmıyor. Oysa Kur’an’ın bir kısmının anlaşılması için, diğer bir kısmına müracaat edilmelidir. Ayetlerin hepsine, birbirini tamamlayan bir bütün olarak bakılmalıdır. Onda, herhangi bir çelişki söz konusu değildir. ( s. 353)

Örneğin bazı ayetlerde, hidayet ve delalet mutlak bir şekilde Yüce Allah’ın dilemesine bağlanmaktadır. ( s. 355) Kaldı ki, Kur’an ‘ın bütününe baktığınız zaman, hidayet ve sapıtmanın insanların kendi iradeleri ile yaptıklarının sonucunda kazandıkları işler oldukları görülecektir. Zaten, Kur’an’daki ayetlerin anlamı bu şekilde olsaydı, neden iman küfür savaşıyor var olsun, cihat, imtihan gibi kavramlar neden daima gündemde kalsın. Nasılsa, her şey Allah’ın elinde…?! Halbuki durum tam tersidir çünkü, bu tür ayetlerin anlamları bu şekilde değildir. Kur’an ‘ın bazı ayetleri olayların sürecini, bazıları sonucunu bildirir, ayetlere bütünsel yaklaşınca mesaj tam olarak anlaşılır.

Allah; Rahman, Rahim, Kuddüs, Selam, Ğaffar, Vehhab, Rezzak, Razık, Fettah, HakemU’l-Adl, Latif, Halim, Ğafur,  Mucip, Vas’i,  Hakim, Vedud, Hakk, Veli, Hamid, Nasır, Nesir, Mevla, Berr, Tevvab, Afuvv, Rauf, Raşid, Sebur ve benzeri sıfatları sahiptir. Bunlar, Allah’ın kendi kullarına çok merhametli ve şefkatli olduğunun delilleridir. (s. 403)

Hiç kuşkusuz, Kur’an ‘ın konularını, hedeflerini anlamak isteyenin; Kur’an ‘ın bölüm ve ayet toplulukları arasındaki öncelik ve sonralığı, uygunluğu, irtibat ve dokuyu mutlak göz önünde bulundurmaları gerekir. (s. 456) Kur’an ‘da yer alan herhangi bir konuda konuşmak isteyen kimse, öncelikle Kur’an’ı köklü bir şekilde incelemeli, ayetlerine, bölümlerine iyi eğilmeli, ayetler arasında irtibat kurmalı, ayetlerin iyi  anlaşılması için başka ayetlere müracaat etmeli ve öncelikle, Kur’an ‘ı Kur’an ‘la açıklamalıdır. Kur’an ‘ın dilinin, indiği Arap dili ile olan bağlarını da aynı şekilde sürekli olarak göz önünde bulundurmak gerekir. Aynı şekilde Kur’an ayetlerinde, muhkem ve müteşabih (yani vesile ayetlerinin) bulunduğu unutulmamalıdır. (s. 457)

  İzzet Derveze, Kur’an Cevap Veriyor

*

Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti?

Takdim -Profesör Muhammed Yusuf Musa-

Müslümanlar bünyelerine ters düşmesine rağmen Avrupa’nın kıymet ve değerlerine sarılıyorlar. Esas problem, Müslümanların İslam’dan uzaklaşmalarıdır, Avrupa’nın üzerine oturduğu değerlere bağlanmalıdır. (s. 11)

Eğer bizler insanların kumandasındaki yerimize yeniden sahip çıkmak istiyorsak, her şeyden önce, tesirleri sözlerimizle ve hareketlerimize görülebilen hakiki bir imana sahip olmamız gerekir. Müslüman’ın vazifesi,  Allah’ın hükmü tecelli edinceye kadar kötülüklerle yılmadan mücadele etmektir. (s. 14)

Takdim – Profesör Seyyid Kutup –

Bugün Müslümanlar  kendilerini dinlerine bağlayacak bir lidere kadar muhtaçtırlar. (s. 19) İslam, kumanda mekanizmasını ele geçirmedikçe hareket edemez Müslümanların, dinlerinin esaslarından uzaklaşıp omuzlarındaki sorumlulukları attıkları zaman kalplerinin ne hale geldiğini, dünyanın yol gösterici o eşsiz kumandanı yitirip ilk cahiliyetin katran renkli karanlıklarına yuvarlanmakla neler kaybettiklerini bütün ayrıntılarıyla teker teker bu kitapta bulabilirsiniz. (s. 22) Eğer İslam alemi silkinir, dünyayı yok olmaktan kurtaracak yegane nizam olarak İslam’a sarılırsa, Allah’ın izniyle aşamayacağı hiçbir engel yoktur.

Takdim – Profesör Ahmet Şerbasi –

Nedvi, İslami uyanışın ilk kıvılcımlarının ancak Türkiye ve Pakistan’dan çıkabileceğine inanıyordu. (s. 32)

Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti

İslam öncesi dönemde, çocukluk çağının yaşayan Hıristiyanlıkla, son nefesini veren putperestlik hayata hakimdi. (s. 49) Yahudiler, Hıristiyanlara karşı İranlılardan daha katı davranışlardır. (s. 52) İranlılara göre aile içi evlilikler günah sayılmıyordu. Aksine, Tanrıya yaklaşma vesilesi olarak iyi bir iş olarak değerlendiriliyordu. (s. 53)

İran hükümdarları, kisraların damarlarında ilahi bir kanın dolaştığını iddia ediyorlardı. Hatta onlara ilah gözüyle bakıyordu. (s. 55) Araplara göre peygamberler; yemezler, içmezler, evlenmezler, çarşı pazarda dolaşmazlardı. Bütün Araplar, kıyamet gününü inkar ediyordu. (s. 79) İran, Bizans, Çin, Avrupa… Yeryüzünde ne mizacı sağlam bir millet, ne ahlak ve fazilet üzerine kurulu bir toplum, ne merhamet ve adalet esaslarına dayalı bir devlet, ne ilim ve hikmetle vazife yapan bir kumandan ve ne de peygamberlerden intikal etmiş doğru bir din vardı. Her şey silinip yok olmuştu. Gerçek ilmin aşıkları ve hak dine susayanlar hayat pınarını arıyorlardı. (s. 87) Selman-ı Farisi, Şamdan Musul’a, Nusaybin’den Basra’ya seyahat etmiş, her gittiği yerde kendisine başka bir yerde ki ilim adamı tavsiye edilmişti. (s. 88) İran’da monarşik idare, halkın inandığı bir din haline geldi. Bu idare mekanizması, hükümdarların mutlak kutsiyetine dayanıyordu. Çinlilerde, imparatorlarının gök’ün oğlu olduğuna inanılıyordu. Roma İmparatorluğu’nun gözünde diğer milletler ve ülkeler merkeze kan akıtan birer damardı. Bu yüzden devlet, hak hukuk tanımıyor, zulüm ve işkencenin her çeşidini halka reva görüyordu. (s. 92) Aynı düzen günümüzde de aynen devam etmekte; Çin, Rusya, Amerika, İngiltere, Fransa, İran bu kuralı uygulamaktadır.

Robert Brillfaul, “Roma devleti, büyük kitlelerin gözyaşı ve alın teri üzerine küçük bir topluluğun refah tahtını oturtmak için kurulmuş bir sömürü makinesinden başka bir şey değildi. Bu bir avuç insan topluluğu, bunca insanın kanını bir sülük gibi emmekten başka bir şey yapmıyordu.”  demektedir. (The Making of Hummanity, s. 159)

Roma ve İran gibi devletlerde yönetici kadro, hayata bağlılık ve zevkten başka bir kaygı duymuyor, gurur ve kibirden yanlarına varılmıyordu. (s.97) Roma ve İran medeniyeti gururda, liks ve tantanada tıpkı iki yarışçıya benziyorlardı. (s. 98) Bir şahsın kendi giyimine ve boğazına yaptığı masraf, bir köyü veya bir kabileyi doyuracak dereceye varmıştı. Bu geleneğe uymayanlar, ihmal edenlere kötü gözle bakılıyor, küçümseniyorlardı. İnsanlar, lüks hayatı ve onun bozuk geleneklerine yavaş yavaş alıştılar. Bu kendilerinde ikinci bir tabiat meydana geldi. (s. 99) Bir tarihçi, Roma İmparatorluğu’nun siyasetini şöyle dile getirir: İyi çoban koyunlarını yününü zamanında keser, geciktirmez. Roma İmparatorluğu da halkın yününü kırpmış ve soyup soğana çevirmiştir. (s. 101) Çiftçiler, midelerinin doyurulmasından başka bir düşünceye sahip değildi. Bu acı hayattan bunaldıkları zaman, kendilerini eğlence ve içki alemlerine atıyorlardı. Bu güçlüklerden kurtuldukları anda yasaklara dalıyorlardı. Neticede, hayatları zindana dönüşmüştü. Zenginler azgınlaşmış, yoksullar bezginleşmişti. Zenginler lüks ve konfor yüzünden dine aldırış etmiyor, çiftçiler ve işçilerde hayat şartlarının zorluğu, keder ve ızdıraplarının çokluğu nedeniyle, tıpkı zenginler gibi dine önem vermiyorlardı. Fakirin de zenginin de tek düşüncesi vardı, yaşamak. (s.102) Romalılar dizginlerini şeytana kaptırmışlardı. Hayat için gerekli vasıtalarda hayli yol almışlar ve bunlarla böbürleniyorlardı. israflar, kalplerini iyiden iyiye karartarak onları mânen öldürmüştü.(s.103)

Hz Muhammed peygamber olarak gönderildiği zaman paha biçilmez değerlerin bir kısmı temelinden sökülüp atılmış, bir kısmı eğilip bükülmüş, hurda yığını haline getirilmişti. (s. 107) Namuslu, dürüst kimseler her şeyden mahrumdu. Hz Muhammed, bu topluluğun iyi taraflarını inkar etmediği gibi kötü yönlerini de kabul etmemiştir. İçkinin, yalancılığın, dolandırıcılık, faizin, açgözlülüğün, kabalık ve zulmün ulaştığı seviyeyi gördü. Halkın mallarını haksız yere yiyen rahiplere şahit oldu. (s. 108) Günahlar; propagandalar, yayın vasıtaları, kitaplar, konferanslar, broşürler, ağır kanunlar ve cezalarla önlenmez. Bunu ancak derin ruhi bir ıslahat halledebilir. (s. 110) Hz Muhammed batılı batıl ile kaldırmak için gönderilmemiştir, topyekun insanlığı, rabbinin izniyle Allah’a davet eden aydınlatıcı bir meşale olarak gönderilmiştir. (s. 111)

İslam’ın tebliği ile beraber, cahiliye toplumu, cahiliye hayatının üzerine oturduğu bütün esasların ve dayanak noktalarını tehdit edildiğini ve hayatlarının tehlikede olduğunu biliyorlardı. İşte bu sırada tarihin kaydettiği korkunç işkence ve zulümler başladı. Hz Muhammed, davası uğruna dayanılmaz güçlüklere göğüs gerdi, işkenceler onu davasından çeviremedi. Müşriklerin vaatlerine kanmadı, hiç kimseye boyun eğmedi, davasından zerre taviz vermedi. Resulullah’ın etrafını dört bir yandan sardılar ve oklarını ona çevirdiler. (s.  116) Medineliler, Mekkeli  Müslümanları karşıladılar. Aralarında yeni dinden başka bir bağ yoktu. Evs ve Hazrec kabileleri arasında çıkan savaşın izleri henüz silinmemişti. Ama İslam bunların da kalplerini birleştirdi. (s.  119) 10 yıl içinde Resulullah ile birlikte, 27 defa savaşa katıldılar. Resulullah’ın emri ile düşmanla savaşmak üzere yüzden fazla sefere çıktılar. İçkiyi yasaklayan ayet indiği zaman her yer şarapla doluydu, şarap fıçıları parçalandı, Medine sokaklarında şarap sel gibi aktı. (s. 120) Resulullah’ın yaptığı bu inkılap, her sahada eşsiz bir özellik arzeden bir inkılaptır. (s.  121) İslam öncesi gerek Araplar gerekse diğer bütün insanlar, tam bir cahiliye hayatı yaşıyorlardı. Dinleri çok basitti, ne herhangi bir şeye emrediyor ne de yasaklıyordu. (s.  122)

Müminler, Allah’ın gazabından ve ahiretin azabından kurtulmak için kendini dayanılmaz işkencelere seve seve atıyordu. Bu iman, bir seferinde, Maiz ibni Malik’i, başka bir seferinde Gamidiye isimli bir kadını, zina ettiklerini itiraf etmesine neden olmuş ve kendi efendimize gelerek suçlarını itiraf etmiş ve cezalarına razı olmuşlardı. (s. 124) Bu iman, insanı kimsenin göremeyeceği yerlerde kuduran şerbetine, arzu ve ihtiraslarına karşı onu çelikten bir zırh gibi koruyordu. İmanın kontrolünde yaşayan insan hiçbir şeyden korkmuyordu. (s. 125)

Bedir gazvesinde Resulullah şöyle dedi. ‘Genişliği yer ve gökler kadar olan cennete koşunuz.’ Ümeyr ibni Hamam, hurma yiyordu o esnada. Bu sözleri duyunca şöyle der: ‘Şayet bu hurmaları yiyinceye kadar yaşarsam, uzun bir hayat sürmüş olacağım.’ Elindeki hurmaları atarak düşmana saldırır ve şehit olur. (s.  128) Amr ibni Cümuh, fazlaca topaldı. ‘Allah’a yemin ederim ki, ben şehit olup topallaya topallaya cennete gezip dolaşmak istiyorum.’ dedi, Uhud harbi’nde şehit oldu. (s.  129) Böyle bir imana sahip olmadan önce insanlar, ne bir düzene tabi oluyorlar ne de, belli bir yol takip ediyorlardı. Arzu ve heveslerinin izinde yürüyorlardı. (s. 130) Fudala ibni Ümeyr, Beytullah’ı tavaf eden Resulullah’ı öldürmek ister. Resulullah, Fudela’ya, ‘ Allah’tan af dile.’diyerek elini kalbinin üzerine koydu.  Fudela bu anı şöyle anlatır: ‘Allah’a yemin ederim ki, Resulullah elini göğsümden çeker çekmez, Allah’ın yarattığı mevcudat içinde en sevdiğim kişi olmuştu.’ Evime dönerken, daha önce görüştüğüm bir kadına rastladım, bana ‘hadi gel’ dedi. Ben de ona, ‘ Allah ve İslamiyet beni bundan yasaklıyor.’ dedim. (s.  131) İman, hayatım bütün eğriliklerinde doğrultmuş, insanlık bir aile olmuştu. Babaları Hz Adem idi ve Adem ise topraktandı. Üstünlük sadece takvada idi. (s. 135) İslam toplumu, her türlü faaliyet ve davranışlarından sorumlu, olgun bir toplum haline gelmişti. (s. 137) Hükmün temeli, ‘Allah’a isyan edene itaat edilmez.’ prensibi idi. Zenginlerin vazgeçilmezi olan hazine ve mallar, Allah’ın malı haline gelmişti. Bu mallar ancak Allah yolunda harcanıyordu. Müslümanlar, bu hazine ve malların sadece bekçisiydi. Hükümdarların arzu ve isteklerine göre dağıttıkları topraklar, Allah’ın mülkü haline gelmişti. (s. 138) Sevgi denen güçlü duygu, İslamiyet’ten önce kaybolup gitmişti. Resulullah, şaşkın ve mazlum bir toplum içinde faaliyete başladı. İnsanları bir ahtapot gibi saran kötülük bağlarını çözerek, onları esaretten kurtardı. Resulüllah’ı, kendilerinden, ailelerinden, mallarından, çocuklarından üstün tutmak gibi daha önce görülmemiş eşsiz sevgi ve fedakarlık örnekleri gösterdiler. (s. 139) Ebubekir ibni ebi Kuhafe, Müslüman olduktan sonra fena şekilde dövülmüştü, evine götürülür. Mutlaka öleceği düşünülüyordu. Akşama doğru konuşmaya başlar ve ilk sözü şu olur: ” Resûlullah nasıldır?” (s. 140) Uhud Savaşı’nda ensardan bir kadının babası kardeşi ve kocası Şehit düşmüştü Fakat o kadın savaş dönüşü ordunun önünde çıkar ve ilk sorduğu soru şudur: ‘ Resulullah’ın durumu nasıldır?’ Müşrikler, Hudeyb’i darağacına götürüyorlardı. Kahkaha atarak ona sorarlar, Muhammed’in şimdi senin yerinde olmasını ister misin? Hubeyb cevap verir: “Hayır! Yüce Allah’a yemin ederim ki, benim kurtulmam için Muhammed’in ayağına bir diken batmasına dahi tahammül edemem.” Uhud savaşı’nda Sa’d ibni Rabia, son nefesini veriyordu. 70 yerinde kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Son sözü şu olmuştur: “Gözünüzü kırpabileceğiniz müddetçe Resulullah’ı koruma hususunda hiçbir mazeretiniz yoktur.” Uhud Savaşı’nda sırtını Resulullah’a kalkan yapan Ebu Dücane, gelen bütün oklar vücuduna saplandığı halde hiç kımıldamıyordu. (s.  141) Sakif kabilesinden Urve ibni Mesut, Hudeybiye’den döndükten sonra arkadaşlarına şöyle iddia hitap etti: “Ey ahali! Kayser, kisra ve Necaşi gibi birçok hükümdarlara elçi olarak gittim, yemin ediyorum ki, Muhammed’in ashabının kendisine gösterdikleri hürmet ve saygı kadar hiç bir kralın taraftarları tarafından sevilip hürmet edildiğini görmedim. Konuştuğu zaman sükut ediyorlar, sevgi ve hürmetlerinden yüzüne bakamıyorlardı. (s.  142) Sa’d ibni Muaz’ın, Bedir’den önce efendimize şöyle der. “Ben Ensarların adına derim ki, mallarınızdan istediğini alır, istemediğini bize bırakabilirsin. Bizden aldığın şeyler terk ettiklerinden daha sevindiricidir. Vallahi, sen bize denizi göstersen, gözümüzü kırpmadan dalarız.  (Zadül-Mead, 13/125) Ebu Bureyde babasından anlatıyor: Topluca şarap içiyorduk, içkiyi yasaklayan ayet indi. Gittim arkadaşlarıma okudum, ağızlarında kalan şarabı dökerek şöyle dediler: ‘Vazgeçtik, vazgeçtik, vazgeçtik Ya rab!’ (s. 145) Hz Muhammed, insanların kalbine yepyeni bir ruh üfledi. Allah’ın vermiş olduğu güç ve kabiliyetleri bir meşale gibi tutuşturdu. Sonra herkesi yerli yerine yerleştirdi. (s. 147) Tüm bunları çalışma, irade, emekle, uykusuz, baskı altında ölümü göze alarak, dünyalık makam, parayı geriye atarak yaptı. Onu büyük yapan iradesi, azmi, istikametten ayrılmaması ve engin tevazusu idi. Resulullah, tarihin en seçkin şahsiyetlerini ve en üstün dahilerini yetiştirdi. Hz Ömer’i, adalet, devlet idarecisi yaptı. Halit b. Velid’i, Roma İmparatorluğu’nu yenen komutan yaptı. Ebu Ubeyde, Suriye’yi fethetti. Amr b. As, Mısır’ı fethetti. Sad bin ebi Vakkas, İran ve Irak’ı fethetti. Selman b. Farisi, bir çoban’ın oğlu iken İran İmparatorluğu’nun başkentine vali oldu. Bunları, Ebuzer, Ebu Derda, Ammar ibni Yasir, Muaz bin Cebel, iKa’b ve benzerleri takip eder. (s. 149) Müslümanlar tarih sahnesine çıkar çıkmaz dünya liderliğini ellerine geçirmişlerdir. (s. 155) “Allah adaleti emretmiştir.” (Maide, 8; Nisa, 58) Müslümanlar hiçbir zaman böbürlenip kirlenecekleri bir Arap İmparatorluğu kurmak için ortaya atılmadılar, onlar insanları Romalıların ve İranlıların hakimiyetinden alıp, Arapların veya kendi saltanatlarının boyunduruğuna sürüklemek için yola çıkmadılar. Ancak, bütün insanları kula kulluktan, bir olan Allah’a kulluğa çağırmak için gönderildiler. (s. 157) Müslümanlar, kendilerinde bulunan din, ahlak ve ilimden hiçbir zaman cimrilik göstermiyorlardı. İdareci kadroda makam, mansıp konusunda hiçbir soyu, rengi ve vatanı dikkate almıyorlardı. (s. 158) Resulullah’a bağlanan bu bir avuç topluluk insanlığı gölge ve hakimiyeti altında barındırmak, doğru yolu göstermek, dünyayı imar edip, huzur ve refah kavuşturmak için yarışıyorlardı. Dünya üzerinde zayıf milletlere bir av nazarıyla bakıp tuzağa düşürmek için uğraşmıyorlardı. Dünyada amelleriyle Allah’a yaklaşmayı amaçlıyorlardı. (s. 163) “İslam, dünya hayatına tapmaz; onu daha yüksek bir hayat için bir aşama olarak kabul eder. Bu aşama çok lüzumlu olduğundan, hiç kimsenin onu küçük görmeye veya horlamaya hakkı yoktur.” (Muhammed Esed, Leopold Weiss, s. 29) Her Müslüman’ın çevresinde olup bitenlerden kendini mesut tutması, her zaman ve her yerde hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihadı kendine bir vazife telakki etmesi gerekiyor. İslam mücahitleri cihadı, insan ruhunun ilerlemesine imkan verecek en iyi ortamı kurmak gayesi ile yapmışlardır. (s. 167) Hz Muhammed’in İslam devletini ilanı edince ahlak ve dinler tarihinde yeni bir devir, siyasi ve toplumsal alanda yeni bir doğuş oldu ve medeniyetin akışı değişti. Dünya onunla yeni bir istikamet kazandı. Bu medeniyette takva, edep, adalet, ahlak, emanet ruhu hüküm sürüyordu. Üstün ahlak, mal ve makamın üzerinde tutuluyordu. Ruh, içi boş göstermelik motiflere feda edilmiyordu. Bütün insanlar eşitti. Takvadan başka üstünlükleri yoktu. (s. 168) İslam hükümeti, zayıfların hakkını kuvvetlilerden alıyordu. Zalim hükümetin idarecilerinin köpekleri tok gezerken, vatandaşın açlıktan kıvranıyordu. (s. 169) İslam’a girenler, huzur dolu bir kalbe ve öldükten sonraki hayatta tam bir emniyete kavuşuyorlardı. Cahiliye devrinde, bir insanın Allah’a ibadet etmesi zor bir işken, İslam devrinde Allah’a isyan etmek güç bir iş oldu. Dün alenen pervasızca cehenneme davet varken, bugün bu çağrı susturulmuştu. (s. 170) Eşyanın değeri insanların gözünde tamamen değişmişti. İslam tek ileriye düşünce olarak benimseyip kabul edilmişti. (s. 171)

İslamiyet’in tesiri altında, resimleri ve dini heykelleri yıkmaya çalışan bir hareket ortaya çıkmıştı. (s. 172) Hindistan başbakanı Cevahirl Lal Nehru, Discovery od India adlı eserinde, ‘İslam, Hint toplumunda sınıf ayrımını ortadan kaldırmış, dünyadan el etek çekmek arzularını yatıştırılmıştır.’ demektedir. (s. 174) Hz Muhammed’in yetiştirmiş olduğu şahsiyetler birer hâkim idiler, her biri komuta edecek seviyedeydi ve aynı zamanda birer yönetici durumundadırlar. (s. 178)  İctihat: Yeni doğan problemleri, İslam’ın esaslarına uygun olarak çözebilmektir. (s. 181) Hilafetin liyakatsiz ellere geçmesi sonucunda İslam’ın bünyesinde açılan yaralar hala daha sarılamamıştır. (s. 182) Devlet adamları, din ve ahlak yönünden halka mükemmel bir örnek olmaktan zamanla uzaklaştılar. (s. 183)

Selahattin Eyyubi, Fırat’la Nil arasında yaşayan İslam dünyasını birleştirdi. Hıttın Savaşı’nda haçlıları bozguna uğratmıştı. 5 yıl boyunca haçlılarla savaştı. Barış yapıldıktan bir yıl sonra vefat etti. (s. 190) Selahattin Eyyubi, çeşitli unsurları bir potada eriterek aralarındaki cins ve ırk ayrılıklarına, fertler arasındaki iç ihtilaflara ve kabile düşmanlıklarını rağmen onları birbirlerine bağlayıp perçinleştirmişti. Adeta onları  bir vücut haline getirmişti. Her şeyden önce Selahattin Eyyubi bu çeşitli unsurları birleştirirken birçok zorlukla karşılaşmıştır. Hatta yer yer ayrılıklar baş göstermiş, isyanlar bile çıkmıştır. Akrabalarından birisi kendisine karşı ayaklanmış fakat sultan onu affetmişti. (s. 192) Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethi için devrinin her türlü savaş tekniğinden faydalanmıştır. (s. 120) 120 savaş gemisinden 70’ini karadan yürütmüştür. (s. 196) Türkler, ileri görüşlü, kahraman, kalplerinde cihat ruhu coşan, cengaver bir millet idi. (s. 197) Kanuni devrinde Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresinde bulunan topraklar, 14.893.000 km kare idi. (s. 198)

Osmanlı Devleti’nin zamanında doğuda kuvvetli iki çağdaş devleti vardı. Moğollar ve Afganistan’da Safeviler. Yardım ve birleşmek hiç birinin aklına ne yazık ki gelmiyordu. (s. 204) 16. ve 17. Yüzyılda Avrupa, uzun süren uykusundan uyandı. Avrupa, buluşları disiplini ile Türkleri geride bıraktı. (s. 206) Batı medeniyetinin ruhunu ve bu milletlerin hayat felsefesini bilmemiz gerekir. Aslında bu medeniyet, Yunan ve Roma medeniyetinin biri devamıdır. (s. 211) Avrupa milletleri, Yunan medeniyetinin fikrini, edebiyatını bir miras olarak koruyup muhafaza ettiler. (s. 212) Yunan medeniyetinin temeli materyalizmdir. (s. 213) Romalılar, Yunanlıların yerine aldılar. Askeri yönden Yunanlılardan üstündürler fakat, ilim, felsefede geri idiler. (s. 217) Her iki medeniyette dünya hayatına haddinden fazla değer veriyordu. Kavmiyetçilik davasında giriyorlar, kaba kuvvete ibadet derecesinde büyük saygı ve hürmet gösteriyorlardı. (s. 118) Muhammed Esed, Romalıları gayet güzel izah eder: Romalılar diğer milletleri, Roma İmparatorluğu’nun menfaat ve çıkar yolunda kullanıp çalıştırmışlardır: Romalıların meşhur adaleti ise, sadece kendilerini özeldi. İlahlarını pratik hayata müdahale etmelerine hiçbir zaman müsaade etmemişlerdir. (Islam at the Cross Roads, s. 39) Ruhbanlığın en kötü sonuçlarından birisi de, aile hayatını temelinden sarsılmasıdır. (s. 226) Roma imparatorluğu zamanında Hıristiyanlık alemi, ruhbanlıkla şehvetin azgınlığından birini tercih etme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. (s. 228) Kiliselerin bozulması ve Enginzisyon mahkemeleri, reformistlerle kiliseler arasına açmıştır. Zamanla Avrupa, materyalizme yönelir. Bütün bunlar yavaş yavaş meydana gelmiş, daha sonra büyük hız kazanmıştır. (s.  236) Eski putperest Roma ve Yunan medeniyetinin kopyası haline gelen Avrupa, Hristiyanlık adı altında eski kimliğine bürünmüştür. (s. 238) Bugünkü Avrupa’nın dini Hıristiyanlık değil, Materyalizmdir. (s.  239) Avrupa’da sıradan bir kişi, hayatın gayesinin insanın yaşamını kolaylaştırmak olduğuna inanmaktadır. Bu dinin mabed ve kiliseleri fabrikalar, sinema salonları, gazinolar, kimya laboratuarlarıdır. Bu dinin kahinleri bankerler, artistler, astronotlardır. Bu aşırı zevk volkanı, menfaatlerle çatıştığı zaman birbirini yiyip yok etmeye hazır savaş teknolojisinin gelişmesine yol açmıştır. (s. 240) Peygamberimiz, zor durumda kaldığı zaman hemen namaza koşardı. (s.  246) 

“Darwin’e göre insan, diğer hayvanlardan daha ileri bir tekamül safhasına sıçramış bir hayvandır. Darwin öldüğü zaman ise İngiliz Kilisesi onu bir insana verilebilecek en büyük şeref payesi ile taltif edip, din adamlarının defnedildiği yere gömülmesine izin verdi.” (Prof. Ebu’l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 251, 253) 

Troman’ın Filistin’de İsrail Devleti’ni desteklemesi ve Yahudilerin sempatisini kazanmak ve siyasi, iktisadi ve yayın alanındaki ağırlıklarından yararlanıp seçimleri kazanmak için Arapların haklı davalarına karşı çıkması, politik hayatın menfaatler üzerine döndüğünü sergileyen bir örnektir. (s. 255) Şekip Arslan, (Hazıru’l-alemi’l-İslamiyye, I/165) şöyle der: İran’da meydana gelen olaylar, Türkiye’de olanlarla aynıydı, arada pek fark yoktu. Birçok İranlı genç eski İran dini araştırmaya koyuldu. (s. 262) Sömürgecilikte ileri giden milletlerle, efendilik ve hakimiyet sevdasına kapılan milletler arasında birçok savaşlar olmuştur. Fakat bu savaşlar, zalimi tepeleyip mazluma yardım etmek için çıkan savaşlar değildir. (s. 271) Halife Ömer bin Abdülaziz bir defasında valisine, “Yazıklar olsun sana! Hz Muhammed, servet yığmak için değil, hidayet önderi olarak gönderilmiştir.” demişti. İslam hükümetinin temel meselesi ahlak eğitimidir. Bu hükümet siyasi ve iktisadi meselelere dini açıdan bakmakta ve ahlakı maddi menfaatlere tercih etmektir. (s. 273)

Çeşit ve buluşların, esasında amaç değil bizzat başka gayeleri vasıta oldukları unutulmamalıdır. Konulduğu aslî gayeye uygunluk nispetinde başarıya ulaşırız veya kaybederiz. Bizim görüşümüze göre, icat ve keşiflerin amacı, zaaf ve cehaletin insan hayatında doğurduğu güçlük ve zorlukları yenmek yeryüzünde büyüklük ve bozgunculuk taslamadan iyi yollarda kullanmaktır. (s. 277) Keşfedilen aletler, ne iyidir ne de kötüdür. İnsanın kullanımına göre iyi veya kötü olurlar. (s. 281) Maddeyi nerede ve nasıl kullanacağını insana öğreten dindir. (s. 282) Avrupa, uzayın derinliklerine dalmış duruma geldiği halde, yeryüzündeki problemlerini çözememekte ve burnunun ucundaki olayları, meseleleri düzeltememektedir. (s. 284) Dünya seyahat edenler için oldukça küçülmüş ama komşularımızla tanışıp konuşmamıza imkan vermemiştir. Uçaklar, bombalar yağdırmaktadır. Altın ve madenler, Güney Afrika topraklarından Avrupa bankalarına akmaktadır. Bilim ve sanatla ahlak arasında tezat olduğundan, insanlık ıstırap içinde yaşamaktadır. (s. 287) Atom bombasından sonra hidrojen bombası da icat edilmiştir. (s. 291) Kapitalizmle mücadele edenler, komünizmi doğurmuştur. Demokrasi ile yönetmek isteyenler, diktatörlükleri ortaya çıkarmıştır. Sosyal problemleri çözmek isteyenler, feminizm ve nüfus planlaması ile karşımıza çıkmıştır. İnsanın, bozuk bir kökten sağlam bir dal beklemesi düpedüz aptallıktır. (s. 293) İnsanın bir karış midesine olan düşkünlüğü gerçekten büyük felaketlerin habercisi durumuna gelmiştir. İnsanda mide o kadar genişledi ki, hiçbir madde onu doyurmaz hale geldi. (s. 310) Cahiliye devri şairlerinden Turfa ibni Abd, “Mademki ölümüme mani olamıyorsun, öyleyse bırak beni, ne istersem yapayım.” demekteydi. (s. 311) Eşyanın kıymeti insanların gözünde, geçmiş devirlerde görülmemiş bir seviyeye yükseldi. Servet, modern hayat çarkının etrafında döndüğü bir eksen haline geldi. (s. 312) Kur’an “Adaleti titizlikle ayakta tutan hakimler olun; Allah için şahitlik eden kimseler olun; Bir topluma olan kininiz sizi adaletten ayırmasın; Allah size emanetleri ehli olanlara vermenizi emreder; Söz söylediğiniz vakit akrabanız dahi olsa adaleti gözetin; İyilik yapmak ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirimize yarışın” buyurur. ( Nisa, 135; Maide, 8; Nisa, 58; Enam, 152; Maide, 2)

Dünyadaki sorunların biricik çözüm yolu, dünya liderliğini ve hayat rotasını iğrenç emellere alet eden günahkar ellerden alıp, temiz ve becerikli ellere teslim etmektir. (s. 333) İslam aleminin liderlerine düşen en büyük vazife, Müslümanların kalplerine iman tohumunu yeniden saçmak, dini duyguları alevlendirmektir. (s. 343) Bugün İslam aleminin en korkunç hastalığı, dünya hayatına haddinden fazla bağlanarak bütün enerjisini oraya dökmesi, ağlanacak durumları gülerek karşılaması ve hayatın zevkleri uğruna deli divane olmasıdır. (s. 344) İslam alemi, modern ilimleri ruh ve dünya görüşüne uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. (s. 346) İslam alemi dünya liderini tekrar eline almayı arzu ediyorsa, ithal malı eğitim sistemlerini atıp, yerine kendi eğitim sistemini koymalı, ilmi kapasitesini geliştirmelidir. Bu derin düşünce, geniş araştırma ve telif hareketi ister; kolay değildir. (s. 349) Liderlik ciddiyet ister, mücadele, gayret ve köklü bir hareket ister. (s. 350) Arap dünyasının milliyeti; İslam’dır: İman, dün olduğu gibi bugün de onun silahı ve kuvvetidir. Düşmanlarını onunla sindirir, varlığını onunla korur ve düzenini onunla devam ettirir. (s. 354)

“İnsanlar, yalnız inandık demeleriyle bırakılıvereceklerini ve kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar.” (Ankebut, 2) Hz Muhammed’in üflediği iman ve fedakarlık ruhu ile Araplar bütün varlıklarını insanlık uğruna feda ettiler. Mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda mücadele ve mücahede ettiler. İnsanların hırsla sarıldığı her türlü şehvet, arzu, emel ve hayallerini bu uğurda feda ettiler. (s. 359) İnsanlığın kurtuluşu Arap gençlerinin güvenlik ve barışı dünyaya yaymaları, bu uğurda şahsi arzu ve zevklerini feda etmelerine bağlıdır. (s. 360) Ömer bin Hattap, Arap valilerine şu talimatı gönderir: “Zevk ve sefadan ve yabancı kıyafetlerini giymekten kaçının; sade giyinin ve normal yiyin.” (s. 361) Arap alemi, mükemmel bir hazırlıktan sonra İslam dünyasının liderliğini ele geçirerek Avrupa’ya meydan okuyabilir. (s. 370) Araplar, İslam davasına samimiyetle sarılıp uğrunda canlarını feda edince Allahu Teala bu liderliği onlara vermişti. (s. 372) Arap dünyası daha ne zamana kadar eski dünyayı fethettiği o muazzam enerjini, sınırlı, dar sahalara harcayacak? İslam davasını yeniden bağrınıza basınız, uğrunda canlarınızı hiç çekinmeden feda ediniz. Canla başla mücadele ve mücahede ediniz. (s. 374)

  Prof. Ebu’l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?

*

Çağdaş İnanç Problemleri

İman alanı temel alan olup ibadet ve ahlak bunun üzerine kurulur. “Ey iman edenler, iman edin.”  (Nisa, 136) ayeti, imanın daima canlı tutulması gerektiğine dikkat çeker. (s. 9) Doğru bir inanca ve sağlam bir akideye sahip olmak, insan için hayati önem taşır. Zira bütün dini kurallar, bu sağlam akide üzerine inşa edilir. Her peygamber hayatı boyunca yaşadıkları dönemlerdeki itikadî sapmalar ile mücadele etmiştir. (s.  18) Peygamberler tarihi bir anlamda iman ve inkar serüveninin tarihidir. (s. 21) Paranın ve ilerlemenin adeta kutsandığı modernleşme süreçleri, zaman zaman semavi dinlere karşı da bir başkaldırıya dönüşmüş ve pozitivist düşüncenin desteği ile de metafizikten tamamıyla arındırılmış bir bilim anlayışı tesis edilmeye çalışılmıştır. (s. 23) 16. Yüzyıl Avrupa’sında başlayan sanayi devrimi ve sonrasında gelişen süreç, insanların dini bakışında köklü değişikliklere yol açmıştır. Refah seviyesi yükselen insanlar için dinin önemini yitirdiği kehaneti bile öne sürülmüştür. (s. 27)

Hiçbir bilim tek başına Tanrı kavramını değerlendirme yetkisine sahip değildir. (s. 28) Hiçbir felsefi sistem, ilk sebebi inkar edememiştir. Ateizm, bir zihin ve bir davranış problemidir. (s. 29) Tanrı inancı fıtridir. Mutlu ve sağlıklı günlerinde tanrıyı inkar eden bir ateistin, sıkıntılı zamanlarında tanrıya sığınması da bunun bir delilidir. Pek çok ateist ise, belli bir zaman sonra savunduğu temel tezlerin yanlışlığının farkına varmış, bu düşüncelerini terk etmiş ve yüce bir yaratıcının varlığı düşüncesine meyletmiştir. (s. 30) “Serdar Turgut Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. Ateist biriydi. Beyin kanaması geçirdi. Ölümle pençeleşti. Nuriye Akman’la ağlayarak söyleşti, bu kez farklı konuştu. ‘Ateistim zannediyordum. Bunun nedeni de hastalığımdır. Çünkü çok korktum. Bir anda bir baktım, ne yürüyebiliyorum, ne kolumu kullanabiliyorum. Dehşet verici bir şey. Sonra aştık onları; ama bayağı güç bir süreçten geçtik. Dinin, dua etmenin bana çok yararı oldu. Tekrar düşündüm olayları. İçimde güç alacağım yerler aradım. Ve duanın gücünü keşfettim. Allah’tan yardım istedim. Şimdi her şeyi istiyorum O’ndan. Gazete yaparken de, adımımı atarken de. Kurban kestim hayatımda ilk kez.” (Haber 7,  02.01.2005)

Tanrı yokmuş gibi yaşamakla ateist, kendini özgürleştirdiğini düşünmektedir. Ateizmin bu türünde insanın kendine karşı dürüst olmaması ve kendi kendini kandırması söz konusudur. Çünkü inanma, insanın özünde mevcut yaradılıştan gelen bir duygudur (s. 31) Ateistlerin tanrının var olmadığına ilişkin delil getirmeye duydukları ihtiyaç bile, tanrının var olduğunun güçlü bir delili olarak görülebilir. (s. 33)

Materyalizm: Maddeyi ezeli kabul edip onu varlığın ve düşüncenin merkezine yerleştiren eğilimin genel adıdır. (s. 34)

Madde ezeli ve yaratılmamış olduğundan, yaratıcı güç de bulunmamaktadır materyalizm ateizmin beslendiği temel kaynakların başında gelir (s. 35) Ezeli bir maddenin varlığı tezi, hiçbir bilimsel araştırma tarafından doğrulanabilmiş değildir. Büyük patlama, genişleyen evren görüşleri ve termodinamiğin yasaları, alemin yaratılmış olduğu tezini destekler mahiyettedir. Varoluşun, canlılığın meydana gelebileceği tarzda gelişmesi kasıt ve iradeyi gösterir. (s. 36) Hiçbir düzenli iş kendiliğinden olmuyor. Düzen içinde akıp giden gök cisimleri, insanın yaşamasına elverişli bir biçimde tasarlanmış bir yeryüzü ve bunların karşılığı uyumu gibi. Makro alemden mikro aleme ilerledikçe varlıklar basitleşmiyor aksine karmaşıklaşıyor. (s. 37)

Septisizm: Her çeşit bilginin imkansızlığını savunurlar. (s. 38) Descartes’te şüpheciliğin daha metodik bir yansımasını görmek mümkündür (s. 39)

Agnostizm: Yunanca, bilgi ve marifet anlamına gelen gnostos sözcüğünün başına olumsuzluk eki olan “a” ekinin gelmesi ile oluşan bir kelime olup, bilinemezci anlamına gelir. Kuşkuculuğun bir uzantısı olarak görülebilir. Bu düşünce akımına göre, tanrının varlığını veya yokluğunu bilebilmek mümkün değildir. (s. 41) Agnostikler, zihinsel karışıklıklarını en temel inanç konularına bile şamil kılmıştır.

Pozitivizm: Bilginin kaynağını yalnızca deney ve tecrübe ile sınırlayan felsefi akımdır. Bilgiyi matematiksel ve ampirik olanla sınırlayan felsefedir. (s. 43) Pozitivizm, bilginin sınırlarını maddi olana ve hakikati de tecrübe edilebilir olana indirgemeleri yönüyle materyalizme öncülük eder. Pozitivizmin sistematik hale getiren Auguste Comte, bunu üç hal yasası ile açıklar. Mitolojik, metafizik ve pozitif haller.  (s. 44) Mâbet, üniversite ile yer değiştirmiştir. A.Comte, geliştirdiği bu yöntemi insanlık dini diye isimlendirir. Dinlerin tarih sahnesinden silineceği şeklinde ki kehaneti ise tutmamıştır. (s. 45) İnsan yalnızca fiziksel bir varlık değildir. Dini, estetik ve sanatsal merak ve ilgileri de vardır. (s. 46) Din, bilimin yoldaşıdır, eksik bıraktığı alanları tamamlar ve ona derinlik katar. (s. 47)

Nihilizm: Latince, hiç anlamına gelen nihil kökünden türeyen nihilizm, her şeyden kuşku duyan ve hiçbir kural tanımayan bir yaklaşımdır. Nihilistler, umutsuzluk ile düş kırıklığını temsil ederler. (s. 48) En önemli savunucusu Nietczhe olmuştur. Dini ve ahlaki değerlerin yerine üstün insanı ikame etmiştir. Karamsallık yerine bilerek yapılan tercihler, insan hayatında çok daha etkili olmaktadır (s. 49)

Evrimcilik: Teorinin birinci ayağını tabiattaki doğal ayıklanma, diğer ayağını ise türler arası geçiş oluşturmaktadır. Aslında evrim bir teoridir, ancak zamanla ispatlanmış gibi takdim edilmiş ve bir ideolojinin parçası olarak savunulmuştur. İlk varlık başlangıçta tesadüfi olarak var olmuş ve ondan bütün canlı ve cansız varlıklar evrim yoluyla türemiştir. (s. 51) Bilimsel açıklamaların temelinde tesadüflere yer yoktur. Evrim teorisi somut bilimsel bulgulardan çok birtakım zihinsel ve mantıki kurgularla oluşturulmuştur. Evrim teorisi somut bilimsel bulgulardan çok bir takım zihinsel ve mantıki kurgularla oluşturulmuştur. Bugün artık bilinmektedir ki evrimin iddia ettiği gibi başlangıçta basit ve ilkel bir madde yoktur. Tabii ayıklama söz konusu olsaydı, zayıfların yok olup kainattaki bütün canlıları mükemmel olması gerekirdi. Oysaki günümüzde bile hem zayıf hem de karmaşık yapıdaki canlılar hala varlıklarını sürdürebilmektedir. Bu varlık forumları arasında bir mücadele ayıklama değil aksine bir dayanışma ve uyum söz konusudur. (s. 53) Evrimi ispatlayacak fosil kayıtlarına rastlanmamıştır. (s. 54)

Freudcü psikanalizme göre anne, baba, vatan ve Allah sevgisi gibi yüksek değerlere kaynaklık eden cinsellik ve korku duygusudur. (s. 55) Tanrı inancı, gerçek bir inanç olmayıp çoğunlukla baba imajının bir yansımasıdır. Din, nevrotik bir kalıntıdan ibarettir. Bilim geliştikçe dini ihtiyaç da kalmayacaktır. Freud, hastalıklı bireyleri incelemiş ve ulaştığı sonuçları yanlış biçimde sağlıklı insanla tatbik etmiştir. (s. 56) Yüce değerleri cinselliği indirgemek, hastalıklı bir zihnin ürünüdür. (s. 57)

İman merkezli problemler: İman, insanın kendini ve içinde yaşadığı evreni anlama ve anlamlandırma faaliyetidir (s. 63) Kur’an’a göre iman, hakiki anlamını salih amelle kazanmaktadır. (s. 64) İnanç ve davranış hakikatte bir bütünün iki farklı veçhesidir. (s. 66) Davranış, kararların dışa yansımasıdır. (s. 67) İmanın zayıflayıp güç kaybetmemesi ve güçlenerek bütün insanlığa faydalı hale gelebilmesi için de güzel davranışlarla desteklenmesi; iç kararlılığın eyleme dönüşmesi gerekmektedir. İşte bu sebepledir ki yalnızca gönül dünyamıza hapsettiğimiz, güzel davranışlarla bir türlü hayatın içine taşıyamamış iman, meyve vermeyen ağaca benzetilmiştir. Amellerle desteklenmeyen imanın yok olma riskini hesaba katmak gerekir. (s. 68)

İman ve ahlak: Ahlak ticari ve toplumsal ilişkilerimize de yansımalıdır. (s. 69)

Tekfir Meselesi: Sıffın savaşı zemininde siyasi bir tavır olarak ortaya çıkan tekfir, haricilerin iman amel ve büyük günah anlayışlarının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Her türlü ameli imanın aslına dahil ederek, bunları terk eden herkesi büyük günah işlemiş gibi kabul edip tekfir etmişlerdir. (s. 76) Ehli sünnet alimleri, ‘ehli kıbleden birinin tekfir edilemeyeceğini’ ilke olarak benimsemiştir. (Ali bin Muhammed Ebu’l-İzz, Şerhu’l Akidetu’t-Tahaviyye, s. 240; Ebu Hanife’de, ‘ehl-i kıbleden olan Müslümanı küfre nispet etmeyiz.’ (el-Fıkhu’l Eebsat, s. 44) Günümüzde tekfir hareketleri siyasi olup, bir reaksiyon durumunu yansıtmaktadır.

Ey iman edenler! Size selam veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatlerine göz dikerek, ‘sen mümin değilsin’ demeyiniz. (Nisa, 94) Ayrıca efendimizin bir hadisinde, ‘Müslüman kardeşine kafir diyen kimsenin sözü isabetli ise muhataba gideceği, değilse dönüp dolaşıp kendisine geri döneceği’ beyanı tekfir konusunda son derece titiz davranılması gerektiğini vurgulamaktadır. (s. 78) Din hizmetleri açısından internet merkezli alana daha fazla önem verilmesinin zamanı çoktan gelmiştir. Bu konuda diyanet işlerine, akademisyenlere önemli görevler düşmektedir. İnsanımızın sorunlara ve sorulara doğru, gerçekçi ve makul cevaplar aranması zorunludur. (s. 81)

Ruh nedir? Bedenin sürekli değişmesine karşılık, benlik şuurunun değişikliğe uğramadan kalması, bedenden farklı bir unsurun varlığını gösterir. (s. 112) Ruh bedenin suretine giren, süratle hareket eden ve uzun mesafeleri kolayca alan, ancak bedenden bağımsız insanın bilişsel yönünü idare eden nurani ve latif bir cevher olarak nitelemişse de, ruhun mahiyeti ile ilgili görüşler birbirinden farklılık arz etmektedir. (s. 113)  “Ruh, Rabbimin emrindedir. Onun bileceği bir şeydir.” (İsra, 85) Ölen ve çürüyen yalnızca bizim maddi bedenimizdir.  (s. 114) Beden ve uzunlar, ruhun kullandığı aletlerdir. Ruh, bedenin sultanı konumundadır. (s. 115) Ruh çağırma esnasında gelen varlık ruh değildir, cindir (s. 118) Rüyalar, Müslümanların bütünü için teşri kaynağı olmaz. (s. 128)

Cinler ve insan hayatına etkileri: Cin, şuur ve iradesi bulunan, ilahi emirlere muhatap dolayısıyla kafir ve müminleri bulunan bir varlıktır. (s. 171) Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre, şeytan da cinlerden biridir. Hiçbir Müslüman’ın cinlerin varlığını inkar etmesi caiz olmaz. (s. 172) Yahudilik ve Hıristiyanlık başta olmak üzere pek çok kültürde cin inancı mevcuttur. Asurlular, Babürler, Mezopotamya uygarlıkları ve eski Mısır ve Yunan kültürlerinde de cinlere ilişkin inançların varlığı bilinmektedir. Dolayısıyla Kur’an bu konuda yeni bir şey getirmemiş, cin inancını açıklamış, sınırlarını çizmiş, mahiyetleri hakkında doğru bilgiler vermiştir. (s. 173) Allah cinleri insanlardan önce ve dumansız ateşten yaratmıştır. (Bakara, 15) Kısa zamanda uzun mesafeleri kat edebilir, ancak gaybı bilmezler. Cinlerde geleceği bilemezler çoğu kere binbir yalan uydurarak bunları medyumlara ve kahinlere aktardıkları da bilinmektedir. (s. 175) Şekil değiştirebilmektedirler. Cinler insanlardan daha uzun ömürlü olsalar da insanlar gibi onlarda ölümlüdürler. (s. 176) İnsanlar cinlerden üstündür. (Neml, 38-40) Kötülük şeytanın temel amacıdır.  (s. 177) Kur’an-ı Kerim insanların kalplerine vesvese veren bu sinsi ve vesveseciden Allah’a sığınmamızı istemektedir. (Nâs, 1-6) İnsanlar cinleri orijinal şekilleri ile göremezler. (Araf, 27) Enam suresi 130: “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu günümüzün gelip çatacağını hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (Enam, 130)  Cinlere gönderilen peygamberlerin kendi cinsinden olması ve onların konuştuğu dili konuşuyor olması daha muhtemeldir. (s. 181) Cin çağırma aslında ruh çağırma konusunun bir detayı olarak görülebilir. (s. 184) Şeytanlar ve cinler ancak kendi dostlarına hakikati bırakıp da kendine tabi olanlara korku verebilir. (Araf, 175) Kur’an-ı Kerim, azgın cinler grubundan olan şeytanların insanlara görülmeden yaklaşarak onlara vesvese verip onları saptırabileceğini (Nisa, 38; Araf, 98) ifade etmiştir.  (s. 190)

Şeytana tapınma satanizm: Ülkemizde intihar eden ve intihar teşebbüsünde bulunan gençlerin, genellikle maddi problemi olmayan ailelerden geldiği, oldukça iyi eğitim aldıkları ve ülkemiz şartlarına göre oldukça iyi okullarda okudukları, kültür seviyesi yüksek ortamlarda yetiştikleri, çoğunun ya ailenin tek çocuğu ya da iki çocuğundan biri olduğu görülmektedir. Ayrıda ayrıca pek çoğunda kutsal değerlere karşı ilgisizlik yanında aykırı ve protest müzik türlerine eğilim duydukları anlaşılmaktadır. (s. 194)

Okültist eğilimler ve dini inancımız: Ezoterizm kelimesinin eş anlamlısı okültizm, din ve bilimin muhtevasına uymayan periler, ufolar ve vampir efsanelerini de ihtiva edecek şekilde kullanılan bir terimdir. Gizli ve saklı olanın bilgisi anlamına gelmektedir. (s. 205)

Kehanet ve kahinlik: Gaybî meseleleri bildiğini iddia eden ve gelecekte olan olaylardan haber veren kişiye kahin denir. (s. 212)

Astroloji ve burçlar: Astrolojinin, yıldızların hareket ve konumlarından bir işaret sistemi oluşturulduğuna ve bu sistem sayesinde gelecek, şimdi ve geçmişe dair bilgi elde etmenin mümkün olduğuna inanılmasıdır (s. 230) Burç veya yıldız falına, insanları doğdukları tarihlere göre sınıflandırmak ,geleceklerini okumak, karakterlerini tespite çalışmak veya kaderlerini okumak, İslam inancına göre meşru değildir. (s. 232)

Sonuç: Gençleri bu sanal alemde yalnız bırakmamak ve onların dünyalarına iştirak etmek ve bir şekilde doğru bilgiye erişimleri sağlamak son derece önemlidir. (s. 263)

 Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri

*

Kafama takılanlar

Makineyi icat eden insan bir anda, ‘ben de tanrı olabilirim’ hevesine kapıldı. Zihninde öldürdüğü tanrının yerine bir şey koymalıydı, kendisini koydu. Modern insan ürettiği bilimden din çıkartmaya kalkıştı. (s. 14) Bilim insanın dünyevi refahına hizmet eder, din ise insanın toplumsal düzeni, ahlakı ve manevi yönüne hizmet eder. (s. 15) Din yoluyla insan, yaratıcısını ve yaratıcısına karşı görevlerini öğrenir. Baskı yollu müdahale etmez, eğer müdahale ederse insan iradesi devre dışı bırakılır. (s. 21) Bilgi araçları birbirinden koparıldığında insan eksik kalır. İslam akıl dinidir derken, aklın ürettiği din diyorsak, doğru değil, ancak aklın kavrayabileceği ve onaylaya bileceği bir din diyorsak, bu doğrudur. Aklı tek yönlü bakış ve sınırlı bilgiye mahkum eden, aklı devre dışı bırakmış olur. (s. 22) Modern zamanlarda bir hastalık ortaya çıktı; sorumluluk almadan ve görevini yerine getirmeden haklı olma iddiası. Bugünün insanı çalışmadan kazanmak, sorumluluk almadan hak sahibi olmak, görev yapmadan karşılık beklemek yani kısaca, yatarak yaşamak istiyor. (s. 24) Bizi insan olarak ayrıcalıklı kılan bu akıl ve irade gereksiz mi? Modern zamanlarda biz insandan uzaklaştık. İnsanı da doğasından ve doğallığından uzaklaştırdık. Modern zaman insana haz ve hız anlayışını dayattı. Neden acaba yolda, çarşıda, pazarda anne baba çocukların ellerinden sıkı sıkı tutar? Din, koyduğu makul sınırlar ile insanın hem varlığını hem de bütünlüğünü korur. Sınırlar kurallardır. Kuralsız bir hayat ve toplum olmaz. Kaldıralım yollardaki sınırları ve kuralları görelim trafikte neler oluyor. (s. 25) Din insanın doğallığını ve doğasını koruyan bir takım kurallar getirir. (s. 26)  “Biz insana yolu gösterdik. Artık dilerse yolda gider, yolu yapana ve gösterene teşekkür eder; dilerse yoldan çıkar, nankörlüğünü ortaya koyar.( İnsan, 3) Rahmet elçisini görüpte, rahmet pınarından bir yudum su içmeyen nice nasipsizler oldu. (s. 30)

Allah ilk indirdiği ayetlerde yaratıcı ve rab sıfatlarını öne çıkarır. (Alak, 1) Allah bir diktatör değildir. Dünya hayatında herkes özgürdür. Allah’ın kullarına muamelesi hikmet ve adalet çerçevesindedir. (s. 31) Bu dünyada adaletin tam gerçekleştiğini pek göremiyoruz.  Öyleyse mutlak adaletin ve hikmetin gerçekleşeceği bir yerin olması muhakkak.  Gökten yağan yağmurla yerden bitkilerin bitmesi, onlarla beslenen hayvanların etlerinden insanların istifade etmeleri büyük bir nimettir. (s. 32) İnsanoğlu hem sonsuzluk anlayışı içindedir, hem de her şeyin bir yerde son bulması arzusundadır. Tatile çıkar, çok eğlenir, ancak zaman içinde bir bıkkınlık hissi başlar. İnsanın içinde süreklilik duygusunun yanında, tam ona zıt değişim arzusu da vardır. Bu ikisinin dengesi insanın iç huzurunu sağlar. (s. 33) İnsan neden varlıkların sonsuz bir silsile halinde olmasını ister? Halbuki evren ve içindekiler sonludur. Bir başlangıç noktası bulunmaktadır. (s. 34) Big bang ve termodinamiğin ikinci yasası da bunun bilimsel temelini oluşturur. Her meydana gelen şeyin, yakın veya uzak bir sebebi var. Bu kadar dönüşüm ve değişimin yaşandığı evrenin bir sebebinin olması, inkar edilemez bir gerçekliktir. Yaratıcının, evrenin içinde farz edilmesi, onun da aynı dönüşüm ve değişim kanununa tabi olmasını gerektirir. Yaratıcının bu şekilde değişim ve dönüşümü uğraması ise, başka bir yaratıcıya gerek duyulması demektir. Öyleyse Tanrı evrenin dışında olmalı, aynı zamanda oluş ve bozuluş kanuna tabi olmamalıdır. Tanrı oluş ve bozuluş kanuna tabi olmadığına göre, bir başlangıcın ve sonunun da olması gerekmez. (s. 35) Her şeyi yaratanın yaratılması mantık noktasından geçersizdir. Bilimsel çalışmalar, evrenin içindeki Güneş dahil gezegenlere bile ömür tahmin etme noktasına gelmiştir. 20.yüzyılın başlarında evrenin hiç bozulmayacak bir makine olduğu iddia ediliyordu. Bilimsel çalışmalar son derece ilerlemiş olmasına rağmen türlerin tükenişinin ve dünyadaki ekolojik dengelerin bozulmasının önüne geçilebilmiş değildir. (s. 36)

İnsanın ilginç yönlerinden biri de, görünmeyen varlıkları kendisi gibi düşünme arzu ve isteğidir. (s. 39) Hz İbrahim’in kavminin taştan yapıp taptığı putlarını kırıp, sorduklarında ‘şu sizin büyük put kırmış olamaz mı?’ şeklindeki sorusu onları biraz düşündürtmüş, kendisini dahi savunamayan, kimseye bir faydası olmayan putlara ne için tapıyorsunuz sorusu ise cevapsız kalmıştır. (s. 40) Günümüz insanı, kendisini merkeze alarak bir düşünce üretiyor. (s. 41) ve bilim ile dinin ayrıştığı ve benzeştiği tarafları tam olarak kavrayamıyor. Din, insanın hayatına hem bu dünya hem de görünmeyen öte dünya bakımından düzenleyen bir sistemin adıdır. Bu görünmeyen alanın biliminin yöntemleri olan deney ve gözlemle tespiti ve kanıtlanması söz konusu değil. (s. 42) Biz insanlar, zaman ve mekan gibi iki sınırlayıcı gerçekliğin içindeyiz. (s. 44) Allah, hiçbir kulun günah işlemesini hoş görmez ve haksız ceza görmesine razı olmaz. (s. 45) İnsan doğallığını bozmadıkça ve kuralları ihlal etmedikçe, yüce Allah asla ona yönelik cezaî bir yaptırım uygulamaz. Aksine tahminlerin üstünde mükafatlar verir ona. (s. 49) Bu dünyada doğru ve faydalı olanı saptamak oldukça zordur. Hele tek başına, neredeyse imkansız. Öyleyse insanın dışarıdan desteğe ihtiyacı vardır (s. 55) Bunu bilen yüce Allah insana destek olsun diye içlerinden peygamber ve kılavuz olsun diye bir kitap göndermiştir. Zaten her zaman algı ile olgu arasında bir fark söz konusudur. Gerçek soğuklukla hissedilen soğukluk farklıdır. (s. 56) Değişen insan, değişmeyen insanlıktır. İslam düşüncesinde insan, ben diye işaret edilen, ruh ile desteklenmiş beden olarak tarif edilmiş. (s. 61) İnançta bir değişim ve dönüşümden bahsedilemez. Çünkü Allah, evren ve insanın birbirine olan konumlarında bir değişim söz konusu olamaz. Allah, yaratıcı; evren ve insan ise yaratılmıştır. İnsanın insanlığın da da bu yüzden değişim yoktur. (s. 62) Müslümanlar Irak coğrafyasına geldiklerinde birçok milletten, inançtan ve düşünceden insanlarla karşılaştılar. Yeni izah, yeni bir ilmin ortaya çıkmasını beraberinde getirdi: Kelam ilmi. Kelam ilmi, inancı izah ve savunma ilmiydi. (s. 63) Toplum hayatında bir değişmeye dinamik fıkıh anlayışı ile cevap verilmiş (s. 64) Hz peygamber Kur’an’da güzel bir örnek olarak nitelenmiştir. Uygulamada ikinci bir örnek ise, Hz peygamberin övdüğü ilk 3 nesildir. Sahabe, O’nun öğrenciler iyiydi (s.  65) İnsanın önce bedeni sonra da ruhu yaratılmıştır. (s. 72)

İnsanoğlu uyanıkken hayal, uykudayken rüya görür. Herkes rüyasından olumlu ya da olumsuz etkilenir. Çünkü kişi, Rüya kahramanın bizzat kendisidir (s. 87) Baskının olduğu yerde özgürlükten bahsedilemez. Dışarıdan gelen telkinler iyi ya da kötü yönde etkileyici olabilir. Ancak neyin ne kadar etkileyeceğine, oyuncunun kendisi karar verir. (s. 89) Uyurken rüyalarımıza rahmani veya şeytani birtakım etkiler olabilir. (s. 90) Rüya’nın bir çok çeşidinin bulunduğu inkar edilemez bir gerçek. Öyleyse çeşitlerine göre rüyaları ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. (s. 91) Rüyalar kişisel, sübjektif ve her türlü yoruma açık olaylardır. (s. 92) Sorumluluk, görevdir. Görev bir nimetin bedelinin  karşılığıdır.  Öyleyse sorumluluk, bedeli bilmek ve yerine getirmektir. (s. 93) Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra bebeğini onları Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. (Buhari, Cenaiz, 93) Hz peygamber’e ilk inananların birçoğu müşrik ailelerin gençleriydi. (s. 94) Bütün zorlama ve tehditlere rağmen inandılar ve imanlarından vazgeçmediler. Bu yönüyle bakıldığında inanmayan ailede doğmak bir dezavantaj değildir. İslam’ın gerçekliğine vâkıf olduklara sorumluluk doğar. (s. 95) Müslüman olan sayısının az olması biraz da Müslümanların gereği gibi dindar olmadıklarından kaynaklıdır. Endonezya, Malezya, Filipinler Müslüman tüccarlardan etkilenerek İslam’ı kabul etmiştir. Demek ki günümüz Müslümanlarının yaşantısı yeterince kaliteli olmadığından, etkileme düzeyi de son derece düşüktür. Kalitesiz dindarlık da, dindarlaşmanın önünü tıkıyor. Kalitesiz dindarlık ortamında sadece namaz kılanı dindar  saymaya başladık. Halbuki İslam; inanç, ibadet ve ahlak bütünüdür. (s. 96) Bir kısım insanlar hayatlarına inançlarını yansıtmazlar. İnancı yeterince kalbinde yer etmemiş olan insan, erteleme yoluna gider. Bu hal insanda yerleşince umursamazlığa dönüşür. Kur’an’da iman ile amel ayrı ayrı zikredilmiştir. Amel imanın göstergesi, iman ise ibadetin temelidir. Tutarlılık kişinin inandığı gibi yaşamasıdır. (s. 100) Önce İslam’da reform denemeleri olmuş ama tutmamıştır. Şimdilerde ise, bir deizm modası başlatmak istiyor bazıları. Bu, aslında ibadetsiz bir din arzusudur. Kendilerince tanrının karışmadığı, insanın mutlak özgür olduğu bir garip inanç. (s. 101) Din bölünme ve parçalanma kabul etmez. Dünya tarihinde ibadet yönü bulunmayan hiçbir din yoktur. Ortaya atılan ‘doğal din’ fikri bu yüzden tutmamış. (s. 102) Perhiz, dini olmayanın amacı sağlık, dini olanın amacı ise yine ibadettir. Oruçta temel amaç sağlık değil ibadettir. Zaten sağlığı yerinde olmayan da oruç tutmaz. (s. 104) Modern insan maddi olandan bıktı. Yeni şeyler arıyor. Her bulduğuna sarılıyor. (s. 105) İnsanın sınırsız olması mümkün mü? Cinsiyetten birbiriyle sınırlı, zamanla ve mekanla sınırlı, güç ve güçlüklerle sınırlı. İnsan bu sınırları gözeterek yaşamak zorundadır. Sınırsızlık, bir hayal ve rüyadan ibarettir. Rüya bile derin uykuda değil, uyanırken REM evresinde görülen bir olaydır. İslam’ın ibadetlerinde hareketsizlik yoktur ve istenmez de. Namaz harekettir, oruç harekettir, Hac harekettir. (s. 106) Zekat ise, paranın ve  servetin hareketidir. İnsanlar tatil günlerinde bile değişik aktiviteler yapma ihtiyacı hissederler. (s. 107) Münafıklar nerede, nasıl ve ne şekilde rahat ediyorsa oraya yönelirler. Kendilerinden başka kimseyi de düşünmezler. (s. 110) İslam dünyasında ise yüzyıllardır süren sömürge yönetimleri, ardından ortaya çıkan batıcı anlayışlar dindar insanların inançları üzerinde ciddi tahribata yol açmışlardır. (s. 111) Şükreden ve sabreden kazanmakta, aksi davranan ise kaybetmektedir. (s. 112) Deprem:  insanın bu yer hareketini meydana getirmesi de durdurması da söz konusu değildir. Dolayısıyla bu hareketten sorumlu da değildir. Sorumluluğu bu harekete yaklaşımındadır. (s. 114) Afetten değil, tedbirden sorumluyuz. Afet olduktan sonra yeni sorumluluklar doğar. Afete maruz kalanlar, afet ile sınav verirken kalmayanlar onlara karşı tutumları noktasında sınav vermekteler. Allah sistemi böyle kurmuştur. Her halükarda bir sınav içindeyiz.  (s. 116) Allah, dünyada çalışana verir. Ahiretteki güzelliği ise, şükür ve sabır vazifesini yerine getirene verir. Yapılması gereken sıkıntı da sabır, rahatlık da şükürdür. (s. 120) Doktorun tavsiyelerine uymak ve verdiği ilaçları kullanmak nasıl ki iyileşmek için gerekiyorsa, Allah’ın yarattığı şartlara uymak, verdiği imkanları kullanmak da sıkıntılardan kurtulmak için gereklidir, şarttır. (s. 122) Kansere yakalanan nice insanlar, sağlam bir irade göstererek hastalıkların üstesinden gelebilmektedirler. Ama iradesini kullanmayan bir insan, sigara gibi basit bir kötü alışkanlıktan bile kurtulamamaktadır. (s. 123) Ateistler, deistler ve bilimi din gibi gören çevreler özellikle gençlerin kafasını karıştırmaya hedeflemektedirler. Dayandıkları iki temel argüman var: Birincisi kötülük problemi, ikincisi ise evrenin zaten işlediği dolayısıyla bir tanrıya ihtiyaç duyulmayacağı. Biraz da biz ateist, deist ve bilime din gibi inananlara sorular soralım.

1- Sizin bütün kötülüklerin ortadan kalkmasına yönelik uygulanabilir ve sonuç alıcı bir öneriniz var mı?  (s. 124)
2- Bu dünyada kötülük yapanların zulümlerine nasıl bir ceza, mağdurlara yönelik nasıl bir telafi düşünüyorsunuz?
3- Büyük patlamadan önce ne olduğunu açıklayabilir misiniz?
4- Her olgu ve olayın neden sonuç içinde gerçekleşti evrende, bu patlama içinde bir neden gerekmez mi?
5- Büyük patlama sonucu kaos haline gelen evrenin maddesi, nasıl oldu da büyük bir düzene dönüştü? (s. 125)
6- Doğa, türlerini hızla kaybediyor. Bu tükenişi bilimin ürettiği silahlarla gerçekleştiriyor. Evrenin, canavar insana vereceği bir ceza yok mu? Herkesin yaptığı yanına kar mı kalacak? (s. 127)
7- Yıllar öncesinde ateistler evrenin mükemmel bir makine olduğunu, asla bozulmayacağını ve durmayacağını iddia ediyorlardı. Bununla dindarların kıyamet inançlarının boşuna olduğunu söylüyorlardı. Neden şimdilerde telaş içinde, yeşil politika ve slogan üretme derdine düştüler?
8- Dünyanın en kanlı ve en tahrip edici savaşı 2. Dünya savaşıydı. O savaşın tarafları arasında hiçbir din devleti, devletlerin başında da dindar kimlikli kişiler yoktu. (s. 128)
9- Bütün bu vahşeti yaşatanlar, sadece ölmekle kurtuluş mu olacaklar?
10- Acaba ateizm ve evrim, ırkçılığın ve faşizmin merdiveni veya payandası mıdır?
11- Seküler yöneticilerin hakim olduğu bugünün dünyasında neden ölümcül hastalıklarla baş etmek için harcanan para, silah teknoloji geliştirmek için harcanan paradan çok daha azdır? (s. 129)
12- Neden ilaçlar bu kadar pahalıdır? Bilim yuvaları olan tıp fakültelerinde ve araştırma hastanelerinde tedaviler neden bu kadar pahalıdır?
13- İnsan kaçakçılığı ve organ mafyası organizasyonlarını dindarlar mı yoksa dinden uzak olanlar mı kurup yönetiyor? Organ mafyasının işgücünü üstlenen doktorları, neden yaptıkları profan yemin ve bilim engelleyemiyor?
14- Ateist yönetimler neden hep baskıcı, dayatmacı ve mağdur edici oldu? Eşitlik sloganı ile iktidara gelen bu ateist ideoloji neden insanı refah ve mutluluğa götüremedi?
15- Ateist komünist Çin’de işçi ücretleri ne kadardır? Neden batılı büyük teknoloji firmaları bütün ürünlerini orada üretiyor? (s. 130)
16- Neden ateistlerin kıblesi, kapitalist Avrupa ve Amerikadır?
17- Pozitivist anlayışın güçlü olduğu Avrupa ve Amerika’da intihar olayları neden bu kadar yüksektir? Neden bilim insanı rahatlatmıyor, aksine strese sokuyor?
18- Zenginlik ve refah biraz da sömürü, şantaj ve dayatma işi midir. (s. 131)
19- Ateistler ve deistler ne zaman kendi ahlaksızlıklarını görmeyi düşünüyorlar?
20- Bilim neden gittikçe ömrü kısa ürünler üretiyor? Bilimle hayatımız rahatlıyor ve kolaylaşıyor mu yoksa bir labirentin içinde sürekli koşmaya mı zorlanıyoruz?
21- Bilim bizim sömürülmemiz için bir araç olarak mı kullanılıyor? (s. 132)
22- Bilim insanın en iyi ve sofistike sömürü aracı mı oldu?
23- İnsan hakları beyannamesinin yayınlandığı günden bugüne dünyada insan hakları alanında ne kadar iyileşme oldu?
24- Bilimin verileri ile nüfus planlamasının iyi bir şey olduğu yıllarca söylendi. Şimdi ülkeler nüfuslarının artması için teşvikler veriyorlar. Bu yaman çelişki nasıl izah edilebilir?
25- Her geçen gün çözümsüz ve ölümcül hastalıkların ortaya çıkması acaba bu doğallığa aşırı müdahalenin bir sonucu mudur? (s. 133)
26- Feminizm, kadınları daha mutlu edebildi mi? (s. 134) 

 Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 

Kafama takılanlar 2

Bazı sorular var ki övgüye değer ilginin ve merakın değil ancak inanç karşıtlığı takıntısının bir eseri olarak ortaya çıktığı bir gerçektir.(s. 8) Kur’an’daki ‘hamd’ kelimesinin de övmekten çok şükretmek baskın anlamdır. Bununla insan olma bilincine varır, sınırlarını ve sorumluluklarını bilir. Yine bu bilinçle Allah’a şükreder. Allah’ın teşekküre ihtiyacı yok ama insanların ihtiyacı var. Teşekkür etmemek ise, nankörlük.(s. 14) İmtihan, kişinin yapıp etmelerini kendisinin görmesini sağlamak ve bir değer biçmek için yapılır.(s. 16)  Şeytan, “benim yaptığım boş bir çağrıdan ibaretti, ama siz o çareyi hemen uydunuz.” der. (İbrahim Suresi, 22) Yüce Allah, herkese verilen imkan kadar sorumluluk yüklemiştir.(s. 19) Dünya hayatında fakir veya zengin sağlıklı ve hasta olmak değil, yapılan iş, verdiği imkanların nasıl kullanıldığı önemlidir.(s. 21) Deprem, sel ve hastalıklar… Yüce Allah insanları bunlardan değil bunlara karşı tedbir alıp almamaktan sorumlu tutacaktır. Neden burada değil de ahirette, imtihan anında ve alanında ceza kesilmez de ahirete saklanır? Cezalar imtihanın bitmesi ile belirlenir ve kesilir. Dünya hayatı ölüm anına kadar imtihan zamanıdır. (s. 25)

Bu imtihan dünyasında yüce Allah insandan iki şey istemektedir: Zorluk karşısında sabır. Nimet karşısında şükür.(s. 27) Maturidi, “şartlar ve imkanlar gözetilmezse yenilgi kaçınılmazdır.”der.(s. 30) “Allah Petrol verdi. Bir de mühendis versin.” demek ne kadar saçmadır, başarı ve üstünlük sonuca göre değerlendirilir. (s. 32- 33) “Ey Rabbimiz, bize hem dünyada hem ahirette güzellik ver.” (Bakara, 201) Şeytanın yaptığı, insana sadece kötülük fısıldamaktır, insan eğer aklını ve iradesini doğru kullanırsa, şeytanın insan üzerinde hiçbir etkisi olamaz.(s. 35) Şeytan, manevi ve psikolojik tarafımızın mikrobudur. Maçta savunma, kaleci ve rakip takım olmazsa, atılan sert top filelerle buluşsa bile seyirciler bu maçtan keyif alır mı? Bizi iyi ve başarılı yapan şeyler biraz da kötüler ve kötülüklerdir.(s. 36) Refah içinde olan bazı insanların, ucunda ölüm ihtimali bulunan maceralara kalktığını görüyoruz, bundan mutluluk duyuyorlar. Hiçbir şeye mutlak iyi veya mutlak kötü denilemez.(s. 37) Bizler şeytanın gerçekliğini kabul edip ona göre yaşamalıyız.(s. 38) Her tür kötülük ve zorlukla mücadele azmi, insanın mutluluğunun başlangıç noktasıdır.(s. 39) Yüce Allah evreni zıtlıklar ahengi içinde yaratmıştır. Aynı nesne içinde hem zarar hem yarar vardır. Ateş, su, akrebin zehri… İki zıt özelliğinin bir nesnede birleştirilmesi… Bunların tek bir güç sahibinin elinden çıktığını gösterir. (s. 44) İmkan ve şartları yaratan Allah’tır ama bunları kullanma niyet ve kastı insana aittir. Adam öldürmek kötüdür ama, savaşta bir kişiyi öldürmek aynı değildir. (s. 47) Allah’ın yarattığı şeyler kötü değildir, kötülük bizim niyet, istek ve arzularımızla ortaya çıkmaktadır. Zina haramdır ama evlilik helaldir, sarhoş edici içecekler haramdır, etmeyenler helaldir. (s. 48) Kötü dediğimiz şey görecelidir. (s. 53) Deprem gizli değildir, kötü olan varlığı değil bunlara karşı insanın tedbir alıp almamasıdır. Allah’ın yarattığı doğaya uygun davranmalıyız. (s. 54) Mutlak şer hırs, tamam ve ölçüsüzce davranışlar sonucu meydana gelen kötülüklerdir. (s. 55) Küresel erozyon, hayvan türlerinin yok olması, salgın hastalıklar… Bunların nedeni insanlarıdır. Allah insanları imkanları ve şartları kadar sorumlu tutar. (s. 56)

Psikolojisi yüksek olan kişilerin başarı katsayısı katlanır. Güçlü psikoloji nasıl elde edilecek ve sürdürülecektir. Yalnız olmadığı duygusu kişiye motivasyon sağlayan en önemli husustur. (s. 60) Dua en önemli motivasyon aracıdır. (s. 61) Dua İnsanın kendisini bilmesidir, insan zor şartlarda paniğe kapılır ve şoka girer. Dua ile insan yalnız olmadığını anlar. (s. 62)

Evrim teorisinde ilk maddeyi patlamaya götüren neden neydi, cansız maddeden canlı varlık nasıl ortaya çıktı? (s. 64) Evrendeki her gelişmeyi zorunlu sebep sonuç ilişkisine bağlayan materyalistler, evrenin varlığa gelişi ve ilk canlının ortaya çıkışı söz konusu olduğunda bu tezlerini bir yana bırakıyorlar. Evrenin tesadüfen oluştuğunu ileri süren materyalistler gündelik hayatlarında ise işlerini asla tesadüf/şansa bırakmazlar!

Evrenin kendi içinde bir güç barındırma iddiasına panteizm denir. (s. 65) Üreme kabiliyeti bulunan ilk canlı nasıl ortaya çıktı, hayat tek başına kimyasal tepkimelerden ibaret sayılamaz, hücre bile bir bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemi. Evrim bir senaryodur. (s. 66 -67) Evrim teorisinde farklılıklar göz ardı edilip, sadece benzerlikler dikkate alınıyor, başta bilinç olmak üzere!(s. 68)

Yeniden diriliş nasıl olacak? Nohut tanesi toprağa atarsanız, su ve güneş’le buluşturursanız, tohum olur birden canlanır.(s. 70) İnsanı doğumla başlatıyorsunuz, doğum öncesi geçirilen evreleri göz ardı ediyorsunuz.(s. 71) Acbüz-zeneb hiç yok olmayan, insanın yaratılış özü veya çekirdeğidir, yeniden yaratılış bunun üzerinden gerçekleşecektir. (Y. Şevki Yavuz, Acbüz-zebep, DİA) (s. 75) Bilimsel gelişmeler evrenin başlangıcının ve sonunun bulunduğu tezi üzerinde yoğunlaşmış görünüyor.(s. 77) Kişinin öte dünyadaki konumu tamamen bu dünyada yapıp etmelerine göre şekillenecektir. İnsanın içinde bir ebedilik duygusu, Bir de kusursuzluk arzusu bulunmaktadır. Bu ikisini bu dünyada karşılamak imkansız. (s. 79) İki duygunun karşılanacağı bir yerin veya zamanın olması gerekir. (s. 80) Ahirete inansak da inanmasak da bu dünyanın bizim için ebedi olmadığı kesin. (s. 81)

Bir örtüyü yırtmakla bir bayrağı yırtmak aynı kefeye konulabilir mi? Katilin bir saniyelik süre içinde işlediği cinayet süreye göre değerlendirilemez. Ateist Allah’ı yok saymaya deist ise Allah’a sınır koymaya kalkışandır.(s. 83) Allah kendisine başkaldıran kullarına rahmeti gereği bir ömürlük süre tanır. Bu anlayışlarını ısrarla ve inatla sürdürürse, adaleti gereği cezayı keser. (s. 84) Duyguların varlığını akıl nasıl kabul ediyorsa, meleklerin varlığın da aynı şekilde kabul edebilir. (s. 88) Zamanı panteistleri, “Melekler aslında tabiat olayıdır.” derler. (s. 89) Kelamcılar, tabiat olaylarına kanunlarına adetullah adını vermişlerdir. Peygamberler hidayet verici değil, hidayet vesilesidirler. Melekler de bu şekilde görevlidirler.(s. 90) Bilimin ürettiği bilgilerden hangilerinin gelecekte doğrulanıp hangilerinin yanlışlanacağını bugünden kestirmek imkansızdır. (s. 91) Düşüncelerimizi, yanlışlanma ihtimali bulunan gelişmelere bağlarsak insan önünü göremez hale gelir.(s. 92) Sevgi, saygı ve içtenlik gibi duygu ve durumları gözlemlemesek bile onlardan sayısal bir değer üretmemiz imkansızdır. (s. 95)

Hz Muhammed gerçek bir kişilik miydi? (s. 99) Hz peygamberin vefatından on yıl geçmeden, İran ve Mısır’ın tamamı Müslümanların eline geçmiştir. (s. 100) Fetihlerin başlangıç noktası olan İslam’ı bildiren, uygulayan Hz Muhammed Mustafa’dır. (s. 101) Hz Muhammed, ‘Ben Lider olacağım’ demedi. ‘Seni lider yapalım’ teklifi onlardan geldi, ama o bunu reddetti. Medine sözleşmesine rağmen özellikle Yahudiler her fırsatta, hainlik peşinde olmuşlar. (s. 108) Hz Peygamber salt lider gibi davransaydı, 10 yıl kendisine zulmeden şehrinden ayrılmasına sebep olan, hicret ettiğinde de kendisini rahat bırakmayan Mekkeli müşriklerden İntikam alırdı. Peygamberler gelmeseydi dünya tamamen güç peşinde koşan, salt otorite kurmayı amaçlayan liderlere kalırdı. (s. 109)

Sosyal yapı, çatışma üzerine kurulmuştur. Bu da zulümlere ve zararlara yol açar. Öyleyse otorite şart ama bunun, hak ve adalet esaslı olması gerekir.(s. 110)

Kur’an Arapça indirildi, İslam evrensel mi? Kültür değişimi, kültür alışverişidir.(s. 111) Hz Musa sadece Yahudilere değil, aynı ırktan olmayan firavun ve halkına da peygamber gönderilmiştir. (s. 113) Ateistlerin neredeyse baş tacı ettikleri komünizm, sosyolizm ve anarşizm gibi ideolojilerin ilk metinleri belli bir dilde üretildi. Karl Max’ın İngilizce yazması, bu ideolojinin Rusya’da kabul edilmesine engel teşkil etmedi. (s. 114) Kur’an bütün insanlara hidayet rehberidir. (Bakara Suresi 185. ayet) “Seni bütün insanlara peygamber olarak gönderdik” (Sebe Suresi 28. ayet) Hz Muhammed, Mekke Panayır yerine gelen her milletten insana İslam’ı duyurmayı görev bilmiştir. Medine Döneminde ise İranlı, Rum, Habeşli her ırktan ve her renkten Müslüman olanlar ayrıca, Bizans, İran, Mısır gibi  dönemin en güçlü devlet adamlarına yazdığı davet mektupları vardı. (s. 115)

Ebu Leheb peygamberlik davasından sonra, bırakın rahmet elçisinin yanında olmayı tarafsız bile durmadı, sürekli düşmanca davrandı. ‘O bir delidir, tedavisine uğraşıyoruz’ gibi iftiralarda bulundu. (s. 117) İnkarcılara hitap edildiği yerlerde, ‘Onlara de ki’ şeklinde ifade bulunur. Ama Ebu Leheb’in hesabını Allah kesiyor.(s. 119)

Zeyd’in Hz Peygamber de bir akrabalık bağı yoktur. Zeynep de gelini ya da baldızı değildir. Halasının kızı idi ve Hz Peygamberin Zeynep ile evliliği de hala kızıyla yapılmış bir evliliktir. (s. 125) “İnsanları gerçek babalarının ismi ile çağırın. Eğer babalarını bilmiyorsanız, Onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Evlatlık durumu kaldırılmak suretiyle Hz peygamberle Zeyd arasındaki evlatlık ilişkisi sonlandırılmış oldu. Din kardeşliği ve dostluk ise baki kaldı. (s. 129) “Evlatlıkların evlilik ilişkisinin bittiği eşleriyle evlenmeleri hususunda müminlere bir zorluk olmasın diye seni o kadınla evlendirdik” ifadesi, bu evlilik kararının tamamıyla yüce Allah’a ait olduğunu göstermektedir. (s. 130) Zeynep, Hz Peygamberin bilmediği ve görmediği bir kız değildir, halasının kızıdır. Bir gönül işi olsaydı, Peygamberimiz daha baştan kendisine nikahlardı onu. Peygamberin gizlediği şey, Zeynep’in boşanacağı ve kendisiyle evleneceği bilgisidir.(s.131) Toplumsal değişimleri gerçekleştirmek zordur. İslam iki tabuyu yıkmıştır. Birincisi bir çocuk ancak biyolojik anne babasına nispet edilebilir. İkincisi ise boşanmış kadın istediği kişiyle evlenebilir. (s. 132) Hz Aişe: Eğer Hz Muhammed Kur’an’da bir şey gizlemek isteseydi, Bu ayeti gizlerdi. Bu ayet, Hz Peygamberin Kur’an’ı kendisinin yazmadığının açık delili sayılmıştır. (s. 133)

Müteşabih ayetlerin indirilmesinin hikmeti: Akıl ve düşünme yeteneğimizi kullanmaya teşviktir.(s. 138) İkinci hikmeti, ilmin ve ilim sahiplerinin değerlerinin anlaşılmasıdır. Böyle bir kişinin imanı, taklidi değil tahkiki imandır. Burada bilmeyenler kınanmıyor, onlardan bilenlere müracaat etmeleri isteniyor.(s. 139) “Şayet bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun.” (Enbiya suresi 7. ayet) Üçüncü hikmeti, bir iyi niyet ve irade sınaması olmasıdır. (s. 140) İnsan doğal ve normal olmalı.(s. 145) 

 Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2

*

Montgomery Watt ve Rudi Paret

İslam’ı oryantalizm disiplini ile değerlendirme gayretleri yeniden ivme kazanmaya başladı. Oryantalizm, Avrupa kültürünün doğuyu yönetmek ve ona yön vermek için kullandığı sistemleştirilmiş bir disiplindir. Müsteşrikler, batı medeniyetinin kafalarda egemen olmasını amaçlamaktadırlar. Kendi Medeniyetlerinde bir nevi kutsiyet meydana getirerek alternatifsiz bir yol olduğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. (s. 9, 73) Kendi din ve kültürlerini doğu toplumlarında hakim kılmak gayretinde olan ve çoğu Yahudi Hıristiyan din adamlarından oluşan müsteşrikler birçok konuda çalışmalar yapmışlardır çoğunlukla Bu araştırmalarını şüphe davet edici bir üslupla ve İslam inancında ciddi sarsıntılar meydana getirecek tarzda yapmışlardır. (s. 10)

Montgomery Watt, “İlk dönemde Hz Muhammed Allah’ın bir baş tanrı olarak kabul etme şeklinde inanca sahipti.” demektedir. (s. 11) Şayet peygamber risalet öncesi dönemde müsteşriklerin baş Tanrı inancını kabul etmiş olsaydı, müşrik toplumlar mutlaka şöyle derlerdi: “Ey Muhammed, sende önceleri bizim gibi düşünüyordun. Şimdi ne oldu?” Oysa böyle bir itiraz hiç olmamıştır!

Mevdudi, “Peygamberlerin masum olmaları, kasten hiç günah işlemeye yeltenmeyecek kadar nefislerine hakim olup Allah’tan korkmalarıdır.” demektedir. (Mevdudi, Tarih boyunca Tevhid mücadelesi I/55)

Montgomery Watt, Hz Muhammed’in Mekke’si 12. sayfada şöyle demektedir: “Hz Muhammed’in gerçekten bir peygamber olduğuna inanıyorum. Çünkü asırlar boyunca İslam birçok üstün, takva sahibi insan yetiştirmiştir. Kur’an ‘ın ilahi kaynaklı olduğu kabul edilmelidir.”

Hz Muhammed Tevrat ve İncil’den alıntılar yaptı ise, birçok İslam alimi neden İsrailiyat diye bir bilim dalının doğması neden olmuşlardır?

Yunus 16. ayette Peygamberimizin bütün ömrünü Mekkeli müşrikler arasında geçirdiği ifade edilir. Hayatının hiçbir yanı müşriklerden saklı değildir. Peygamber olduğunu söylemeye başladıktan sonra birdenbire dilinden dökülmeye başlayan hikmet dolu sözler hiçbir yerde görülmemiş ve duymamıştı. Kimse onun siyasi veya toplumsal konular ile ilgilendiğini görmemişti. (s. 21) Yalancılık, dolandırıcılık ve benzeri illetler onun yanından bile geçmemişti. (s. 22)

Hıristiyan oryantalist Watt, “Hicretten önce bile Hz Muhammed’in davetinden evrensel olarak bahsedilmektedir.” (M. Watt, Hz Muhammed’in Mekke’si, s. 131) demektedir. Zaten Maide suresi 15. ve 16. ayetlerde de, “Ey ehli kitap, elçimiz size geldi.” buyrularak onlara da peygamber olarak gönderildiği ilan edilir. Kur’an’daki kıssalar ibret alınacak şeylerdir. (s. 32) Tarihsellik, insan ürünleri malzemeleri okumak üzere ortaya atılmış bir yöntemdir. Oysa Kur’an ilahî kaynaklıdır. Zaten bunlar tamamen ithal kavramlardır. (s. 33)

Garanik olay: Ebu Hayyan: Bu rivayet, Muhammed Bin ishak’ın siretinde şöyle değerlendirilir. “Bu zındıkların uydurmasından ibarettir.” Beyhaki de bu kıssa, nakil yönünden sabit değildir, ravileri de yalancılıkla itham edilmiştir.” der. (s. 41) Profesör Doktor Sait Şimşek, ‘Bu kıssanın sahih bir senetle gelen tek bir rivayeti mevcut değildir. İbni Hacer, rivayeti olmuş kabul ederken Said bin cübeyr’in rivayeti hariç, bu konudaki rivayetlerin tamamı zayıf ve munkatıdır.” der. Kabul ettiği tek rivayet zincirindeki Said bin Cübeyr’in, İ. Abbas ile görüştüğünden İbni Hacer emin değildir. ‘Fima ahseb’ (zannımca) diyerek, Cübeyr’in İ. Abbas ile görüştüğünden emin olmadığını belirtir. Mekkeli müşrikler putlarının ismi zikredilince, Müslümanlar Allah’a secde ederken onlar da kendi putları için secde etmişlerdir.  Mekke’de Müslümanlar Kabe’de namaz kılmaya başlayınca ve Habeşistan’da Necaşi’ye karşı, Müslümanlara müsamahakar davrandığı için isyanda başlayınca Habeşistan’daki Müslümanlar Mekke’ye geri dönmüşlerdir. ( Profesör Sait Şimşek, Günümüz tefsir problemleri, s. 498-544)

Hıristiyan bir müsteşrik olan Watt, Hz Muhammed’in Mekke’si adlı kitabın 17. sayfasında şöyle der: “Eğer Kur’an, -tesadüfen bile olsa- yeryüzünün Güneş’in etrafında dönüyor olduğunu söylemiş olsaydı, bu, düşmanlarına Kur’an’ı reddetmek için ekstra bir gerekçe sunacaktı. Bunun yerine, oldukça açık ifadelerle Allah’ın yaydıkça yaydığı, düz bir yeryüzünden bahsedilir. Bunu ifade etmek için, birkaç farklı Arapça kelime kullanılmaktadır; ancak bunların hepsi kuşkusuz yeryüzünün düz olduğuna dair özel bir vurgu taşımamaktadır.”

İslam düşmanı Rudi Paret Hz Muhammed’in, “İnsanî büyüklüğünü kabul eder, gururdan tamamı ile uzak olduğunu” kabul eder.  (Kur’an üzerine makaleler, s. 119,137)

Watt, Hz. Peygamber’in samimiyetini ve beşerî kaynaklardan elde ettiği bilgilerin kaynağını tespit etmeye çalışarak bu konuda üç ihtimal sıralar. Buna göre Hz. Peygamber, ya kendisine aktarılan beşerî kaynaklı bilgilerle vahiy yoluyla gelenleri birbirine karıştırmış ve neticede bunların tamamını vahiy olarak değerlendirmiş; ya bilgilerini telepatik karakter arz eden birtakım normal üstü yollarla elde etmiş olabilir veyahut da “nûhyî= vahyederiz” ifadesi, “ilham ederiz” manasında anlaşılmalıdır. Bu son ihtimale göre Hz. Peygamber’in ilahî mesajları doğrudan vahiy yoluyla değilde ilham yoluyla almış olduğunun belirtildiği açıktır. O, İslamî inanç esaslarının (doctrine) da yeni bir şekillendirmeye (re-formulation) tabi tutulması gereğine işaret etmek suretiyle, İslam ve Müslümanlar hakkındaki objektif sayılabilecek tutumunun, belki de biraz politik mülahazalardan kaynaklandığının ipuçlarını verir. Ona göre Hz. Peygamber, bu heretik bilgi ve kıssaları içerisinde bulunduğu toplumdan öğrenmiş ve herhangi bir kritiğe tabi tutmaksızın onları Kur’ân’a adapte etmiştir. (Doç. Dr. Özcan Hıdır, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz Muhammed (sav) – Özel sayı- Ankara, 2003, s. 301, 304, 305)

  Maşallah Turan, Batılı iki müsteşrik Montgomery Watt ve Rudi Paret’in İslam’ı algılama biçimlerinin kritiği 

*

İslam’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar

Resulullah devrinde yapılan itirazlar gözden geçilince ta asrımıza kadar yapılan itirazların da hemen o devirde yapılanlardan farksız olduğu anlaşılmaktadır. (s. 8) Goldziher; “üstünlük ölçüsü Allah korkusu olmuş, kabile itibarları ortadan kalkmıştır.” (al-Akaide va’ş-Şeria fi’l- İslam, s. 12) Kul kalmak istedi, kulluğu krallığa tercih etti. (s. 17) “Beni övmeyin.” (İbni Hişam, 2/658; aş-Şifa, s.101) “Ben kral değilim.” (İbni Sa’d, al- Tabakat al-Kübra, I/5) “Benim için ayağa kalkmayın.” (Iyad ibni Musa, Şifa, s. 101) “Resul (s.av) hiçbir zaman puta ibadet etmemiştir.” (s. 87) Goldziher, Caetani vb. şu fikirdedirler; Muhammed kavminin düştüğü bataklıkları gördükçe bunları kurtarmayı hayal etmiş, peygamber olduğuna inanmış, tasarladığı düşünceleri ebedi bir üslupla ifade ederek vahiy diye etrafına duyurmuştur. Bu iddialarıyla 1400 sene önceki Ebu Cehil gibi cahil müşriklerin fikrini tekrar etmiş oluyorlar. (s. 126) Goldziher, “Peygamberliğinin başlangıcında düşünceleri, başkalarına ait darb-ı meseller şeklinde harice aksediyordu.(al-Akaide va’ş-Şeria fi’l- İslam, s.8) “Esatirul-awwalin”, Eskilerin masalları diyor Goldziher, tıpkı Mekke’li müşrikler gibi! (s. 127) “Müşriklerden yüz çevir seni alaycılardan koruyacağız yakında bilecekler.” (Hicr, 94-95)

“Güneşi getirip sağ elime koysanız bu davadan vazgeçmem.”(İbni Hişam, Siratün- Nebi, I/418; Taberi, Tarihül-Umumi vel- Mulük, II/66, Taberi, Camiül Beyan, XXIII/71-72; Kadi Beydavi, E. Tenzil, II/339) Allah’ın elçisi, “yarın cevap veririm.” dedi, vahiy bir rivayete göre 15 gün bir rivayete göre 40 gün gecikti.”Hiçbir şey için, ‘ben bunu yarın yapacağım’ deme. Ancak, ‘Allah dilerse yapacağım’ de.” (Kehf, 23) Übey Bin Halef, çürük bir kemiği ufalayarak: Böyle çürüdükten sonra bunu kim tekrar diriltecek? diye sorar. ” Deki, onları ilk defa yaratan diriltir”. Yasin, 77-83); Taberi Camiul-Beyan, XXIII/318; İbni Hişam, I/362)

Araplar belağet konusunda çok ileri gitmişlerdi. Panayırlarda, şairler şiir yarışması yaparlardı. (s.163) Kureyş; “Muhammed’e gelenin çoğunu, o Hıristiyan Cebir öğretiyor.” dediler. Bugün de müsteşrikler rahip Bahira’dan öğrendiğini ileri sürmektedirler. Öyle bir öğretici olsaydı, “bunu ben öğretiyorum” diye ifşa etmez miydi? Çünkü Kur’an’a karşı koymak için o kadar sebep vardı ki, herkes Kur’an’a karşı koyup nazire yapanı başüstüne gezdiriyordu. (s.173)

Müşteşrik Duhl; “Peygamberin Tevrat, Zebur ve İncil’in gerçek manada içeriği hakkında bir bilgisi olmadığını ve adı geçen kitapları okumamış bulunduğunu, İncil’i hiçbir zaman bilmediğini” söylüyor. Peygamberimiz okumak bilmez, yabancı lisan bilmez idi, kaldı ki o sırada ne Ahd-i Atîk (Tevrat) ne de Ahd-i Cedîd ( İncil) Arapçaya çevrilmemişti, bunların Arapçaya tercümesi miladi 10. asırdan sonra olmuştur. (s.175)

Müsteşrik W. Montgomery Watt, “Şurası inkar edilemez bir gerçektir ki, ne Muhammed’in çağdaşları ve ne de sonraki yazarlar Arapçada Kur’an’la baş edebilecek bir söz söylemeye muvaffak muvaffak olamamışlardır.” (W. Montgomery Watt, Islamic Surweys, I/109)

İlim öğrenmek her Müslüman farzdır olmuş. (İbni Mâce, Mukaddime, 17; Feyfü’l Kadir, IV/267) Ebu’d Derda, “İlme gidişi cihad saymayan kişinin aklında ve re’yinde eksiklik vardır.” der. (İhya, 7/19)

A.J. Arberry; “Kur’an’ı anlayabilmek için iyi Arapça bilmek yanında, onu bir Müslüman gibi okumak gerektiğine” işaret eder ve der ki, “değerlendirme bu esaslara dayanınca, bıktırıcı tekrarlar gibi ithamlar manasızlaşır.” (The Holy Koran, London 1953, s. 26- 27) “Ben Kur’an’ın tabiatüstü bir eser olduğundan şüphe etmiyorum zira, büyük bir vahiy hitabesi olmanın bütün işaretini taşımaktadır.” (Marmaduke Pickthall, The Holly Koran, London 1953, s. 31) “Yine de çeviri Mukaddes Kur’an değildir. Ne Arapça Kur’an’ın yerini tutar ne de onun kapsamlı manasını ifade edebilir.” (M. M. Pickthall The Meaninq of The Glorious Qur’an, I/3) Manuell King; “Kur’an’ın Hz Muhammed tarafından vücuda getirildiği ekseriya iddia olunur. Bu görüşe göre Hz Muhammed Kur’an’ı Tevrat ve incil’den intihal etmiştir. Benim kanaatim bunun hilâfınadır.” (s. 282)

İslam mutlaka fazla kadınla evlenmeyi emretmemiş, sadece buna müsaade etmiştir. (s. 437) İslam 4 kadınla evlenmeyi şarta bağlamıştır. İslam çok kadınla evlenmeyi zorlaştırmıştır. (s. 440) İslam birden fazla kadın almaya müsaade etmiş ise de bu teşvik değil hayatın gerekleri karşısında bir müsaadedir. Osmanlı imparatorluğu’nda birden fazla kadınla evli olmanın sayısı çok azdı. (s. 442) İslam’da kız çocuğuna erkek kardeşini yarısı kadar miras verilmesi, kızın erkekten aşağı görülmesinden dolayı değil, erkeğin bir aileyi besleyip geçindirmek zorunda bulunmasından dolayıdır. (s. 449) Serşeklik eden kadın için İbni Abbas ve Ata, misvak ile dövülebilir demişlerdir. (Taberi, Camiul beyan, V/68) Boşama durumu ortaya çıktığında erkek 3 aylık süre içinde karısına dönebilir. (s. 463) Bakara suresinin 229 ayetinden ve gerekse Talak suresinin 1. ayetinden açıkça anlaşılıyor ki, bu 3 boşama bir ağızda söylenecek sözler olmayıp, 3 ay içerisinde ve her ay bir tane olmak üzere verilecek ayrı ayrı talaklardır. (s. 464) Karısını bir defada 3 talak ile boşayıp sonra pişman olan Abdu Yezid’in, peygamber karısına dönmesini emretmiş, Abdu Yezid; Ya Resulallah ben onu 3 talak ile boşadım, demesi üzerine Hz. peygamber biliyorum demiş ve talak suresinin 1. ayetini okumuştur. (s. 465)

Oryantalistler Kur’an’daki kıssaların tekrarlandığını ve bunun bıktırıcı bir şey olduğunu söylerler. Kur’an konuya uygun olarak bir kıssanın belirli bir halkasını zikreder. Kıssanın tamamı tekrarlanmaz. (s. 494) Kıssa tekrar edilmişse, o tekrarında muhakkak yeni bir şey getirilmiştir. (s. 501)

 Profesör Süleyman Ateş, İslam’a itirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den cevaplar

*

Batı düşüncesinde dönüm noktası

Bunalım, modası geçmiş bir dünya görüşünün (Descartesçı, Newtoncu bilimin mekanistik dünya görüşünün) kavramlarını, artık bu kavramların terimleri ile anlaşılamayan bir gerçekliğe uygulamaya çalışmamızdan doğmaktadır. (s. 10)

İlk defa bizler bu gezegen üzerindeki insan ırkının ve her türlü hayatın imhasına yönelik gerçek bir tehditle karşı karşıyayız. Kasım 1978’de Amerika ve Sovyetler arasındaki silahların sınırlandırılması anlaşması tamamlanır tamamlanmaz, pentagon son 20 yıl içindeki en hızlı nükleer silah üretim programını başlattı. 5 yıllık savunma bütçesi 1 trilyon dolar idi. (s. 15) 1978’de dünyadaki askeri harcamalar aşağı yukarı 425 milyar dolardı. Her gün için 1 milyar dolar! Gelişmekte olan ülkelerin silahlanmaya harcadıkları para, sağlık hizmetlerine harcadıklarında 3 kat fazladır. (s. 16) Nükleer silahlar güvenliğinizi değil yalnızca topyekûn imha olasılığını artırmaktadır. (s. 17) Teknolojimizin ekolojik sistemleri yok edebileceği artık gözle görülür hale gelmiştir. (s.18) Sanayileşmiş ülkelerde başlıca  ölüm nedenleri, uygarlık hastalıkları denilen kalp hastalığı, kanser, kronik hastalıkdır. Ayrıca  şiddetli depresyon, intiharlardaki artış, artan alkolizm, davranış bozuklukları, kitlesel işsizlik, servetin kötü bölüştürülmesi, çoğu milli ekonomilerin yapısal tezahürleri de cabasıdır. Birçok sorunların ortaya çıkmasına neden olan doğal çevremizin bozulmasıdır. (s. 19) Canlılıklarının en yüksek noktasına ulaşan uygarlıklar, kültürel enerjilerini yitirmeyle çökmeye başlarlar. Çöküşte ki en esaslı neden esnekliğin yitirilmesidir. (s. 24) Marx’ın gözündeki kendi benlik imgesi, kendisinin de söylediği gibi ‘Sosyolojinin Darwin’i’ olmaktı. (s. 31)

Fizik, 20. yüzyılda mekanistik dünya görüşünün sınırlılıklarını açıkça gözler önüne seren çok sayıda kavramsal devrimler geçirdi. Bu yeni evren, bir makine şeklinde değil, ahenkli bölünmeyen bir bütün halindeki bir evren modelini sunmakta idi. Dinamik bir ilişkiler ağı şeklinde ortaya çıkmaktadır yeni evren.(s. 47)

Bilimsel teoriler bize hiçbir zaman gerçekliğin tam ve nihai bir tasvirini sağlayamaz. Onlar daima, nesnelerin hakiki özelliklerine yönelik tahminler olarak kalmak zorundadır. Bilim adamları gerçekliği yalnızca sınırlı ve yaklaşık tanımları ile uğraşırlar. (s. 47)

16 ve 17. yüzyıllarda dünyayı makine gibi algılamak, modern çağların baskın metaforu haline gelmişti. (s. 54) Bacon’dan beri bilimin amacı, bilgiyi doğaya hükmetmek ve onu denetim altına almak amacıyla kullanmak olmuştur. Ona göre doğa, köle yapılması gereken bir şeydir. (s. 56) Bilimsel bilginin kesinliğine olan inanç, kartezyen  felsefenin temelini oluşturmaktadır ve başlangıçtan itibaren tek tek de Destartes’i yanıltan da bu nokta olmuştur. 20. yüzyıl fiziği bize, bilimde hiçbir mutlak doğru olmadığını ve bütün kavram ve teorilerimizin sınırlı ve tahmini olduğunu çok kesin bir şekilde göstermiştir. Descartes evrenin anahtarlarının matematiksel özelliklere sahip olduğuna inanıyordu ve şunları yazmıştı: “Doğadaki tüm fenomenler matematiksel yöntemle açıklanabilir!” (s. 58) Descartes yönteminin esası radikal şüphedir. O, her şeyden kuşkulanır. (s. 59) Descartes için maddi dünya bir makine idi. Doğa, mekanik yasalara göre işliyordu. (s. 61)  Kartezyen evren anlayışı doğanın sömürülmesi için bilimsel bir onay zemini hazırladı. Descartes ve Bacon bilimsel bilginin bizi doğanın efendileri ve malikleri yapmak amacıyla kullanılabileceğini iddia ediyordu. (s. 62)  Descartes hayvanları, çarklar ve yaylardan oluşan bir saate benzetti ve buna insan bedenini de dahil etti. Kartezyen yaklaşım bilimsel araştırmanın yönünü de sınırlanmıştır. (s. 63)  Kartezyen devrimini tamamlayan insan Newton olmuştur. (s. 64)  Newtoncu evren, kesin matematiksel yasalara uygun olarak işleyen koca bir mekanik sistem olarak algılar. (s. 65)  Newton, çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul eder. (s. 67)  Bu anlayışa göre tanrı başlangıçta maddi parçacıkları çekimleri ve temel hareket yasalarını yarattı. Böylece bütün evrede hareket etmeye başladı ve o gün bugündür değişmez yasalarca yönetilen bir makine gibi işlemeye devam etmektedir. Doğa anlayışı dev kozmik makine anlayışıyla katı bir şekilde sıkı sıkıya bağlanmış oldu. Sistemdeki bir parçanın geleceği, mutlak kesinlikle önceden tahmin edilebilir denmekte idi. (s. 68)

Lamarck evrim teorisini öne süren ilk kişiydi. Darwin tesadüfi oluşum (şimdi tesadüfi mutasyon olarak bilinir) ve doğal ayıklanma kavramlarına dayanarak bir açıklama ileri sürer. Kartezyen anlayışın yerine evren, en basit forumlardan karmaşık yapılara doğru gelişmiş, sürekli değişen bir sistem şeklinde tasvir edilir. (s. 74) Termodinamiğin ikinci yasası, yararlı enerji miktarının gittikçe azaldığını belirtir. Düzenden düzensizliğe doğru geçiş, ikinci yasanın en genel formülasyonudur. (s. 75) 19. yüzyıl sonlarında Newtoncu mekanik, doğa olaylarının ana teorisi rolünü yitirmişti. Görecelik ve kuantum teorileri ile en yüksek noktasına erişen fizikteki iki gelişme Newton mekaniğinin bütün temel teorilerini yerle bir etti.  (s. 77) Artan sayıda bilim adamı, mistik düşüncenin çağdaş bilimin teorileri ile tutarlı-uygun bir felsefi arka plan sağlayabileceği bilincindedir. Eski teorinin bölünmez ve katı parçacıkları olan atomlar, içinde son derece küçük parçacıkların, elektronların, çekirdeğin çevresinde döndüğü şeylere dönüşmüştür. Elektron kimi şartlarda parçacığımsı, başka şartlardaysa dalgamsı bir davranış gösterebilir. (s. 83) Biz, bir atom olayını kesinlikle önceden tahmin edemeyiz. Yalnızca onun meydana gelme olasılığını tahmin edebiliriz. Olasılığın keşfi, klasik katı nesneler fikrini yıktı. (s. 85) Evren birbirinden bağımsız parçalara bölünebilen birleşik bir bütündür. Gregory Bateson, ‘bir şeyin bizzat ne olduğu ile değil, başka şeyler ile ilişkileri aracılığı ile tanımlanması’ gerektiğine inanıyordu. (s. 86) Her olay, evrenin bütünlüğünden etkilenir. Mikroskobik dünyaya indiğimizde, lokal olmayan bağlantıların etkisi artar. Fizik yasaları burada yalnızca olasılık terimleriyle formülleştirilebilir ve bu düzeyde evrenin herhangi bir parçasını, ait olduğu bütünden kopartmak gittikçe daha güç hale gelir. (s. 87) Kuantum teorisinde tek tek olayların her zaman çok belirgin bir nedeni yoktur. Örneğin bir atom altı parçacığının parçalanması, ona neden olan herhangi bir tekil olay olmadan da kendiliğinden meydana gelebilir. Biz bir fenomenin ne zaman ve nasıl davranacağını hiçbir zaman önceden kestirmeyiz. Yalnızca onun meydana gelme olasılığını tahmin edebiliriz. (s. 91) Atom altı parçacıklarının özellikleri hareket, etkileşim ve dönüşüme dayanılarak anlaşılabilir. (s. 938)  Atom altı dünyasında maddi parçacıkların hareket etmek için doğal bir eğilime sahip oldukları görülür, madde daima hareketli bir yapıda olup asla uyuşuk değildir. Ölü bir taş ya da metal parçasını büyüteç altında büyütürseniz görürüz ki, o bütünüyle faaliyet halindedir. Elektronlar atomun çekirdeklerinde tutsak alınmışlardır, onlar çekirdeğin çevresinde son derece hızlı bir şekilde dönmek suretiyle bu tutsaklığa tepki gösterirler. (s. 94)

İzafiyet Teorisi bizi mutlak zaman düşüncelerini terk etmeye zorlar, uzay ve zaman birbirine bitişik ve kopmaz biçimde bağlıdır. (s. 95) Modern fizikte kütle artık maddi bir cevher ile bağlantılı değildir, enerji paketleri olarak görülmüşlerdir. (s. 97)

Atom altı parçacıklar; Proton, elektron, nötron, fotonlardan… oluşur. Kütle, atom ve enerjinin birleşiminden meydana gelir.

Atomlar parçacıklardan meydana gelir ve bu parçacıkların kendisinden yapıldığı madde-cisim söz konusu değildir. Gözlemlediğimiz şey sürekli olarak birbirine dönüşen dinamik kalıplar yani enerjinin kesintisiz dansıdır.

Atom altı düzeyde hareket vardır ama hareket edenler nesneler değildir; faaliyet vardır ama failler yoktur. (s. 99) Biyologlar soluk alıp vermemiz, beden ısısının ayarlanması, sindirim sistemi ya da dikkatlerimizi nasıl topladığımız gibi konularda hala cahildirler. Onlar bazı sinirsel devreleri bilirler fakat bütünleyici eylemlerin çoğu anlaşılmadan kalır. Hastayı bütün olarak tedavi etmeyi savsaklayan batı tıbbı, modern biyolojinin indirgemeci yaklaşımını benimsediğinden doktorlar şimdi günümüzün en büyük hastalıklarından çoğunu iyileştirmek bir yana, anlamayı bile başaramamaktadırlar. (s. 112) Bir hücrenin organizasyonu sık sık bir fabrikanınkine benzetilmiştir. Hücrenin donanım ve mekanizmalarının sabit olmayıp daima parçalanıp yeniden kurulduğu unutulmamalıdır. (s. 118) Darwin erkeğin özelliklerini ‘güçlü, cesur ve akıllı’ olarak görüyor, kadının özelliklerini ise ‘edilgen ve beden bakımından güçsüz ve beyinleri eksik olmak’ şeklinde ifade ediyordu. Erkek diye yazıyordu, ‘o kadından daha yürekli, daha mücadeleci, daha enerjiktir. Üstelik daha fazla yaratıcı dehaya sahiptir.’ (s. 122) Jacques Monod, ‘her türlü yaratılışın kaynağı yalnızca rastlantıdır, rastlantı özgürdür ama kördür.’ der. (s. 124) 19. yüzyılda canlı organizmaların temel yapı taşları olarak hücreler görülürken günümüzde dikkatler hücrelerden moleküllere kaymıştır. (s. 126) Biyologlar, evrensel hayat dilinin alfabesini keşfetmişlerdir. (s. 130) Bireysel psikoloji okulunun kurucusu Alfred Adler idi. O, Freud’un teorisindeki cinselliğin baskın rolünü reddetmiştir (s. 206) Freud’un gözde öğrencilerden biri ve psikanalizin veliahtı olarak düşünülen Carl Gustav Jung, hocasını terk edip gitti. (s. 208)

“Marx, İsa ya da Muhammed düzeyinde ‘dini’ bir önder olarak düşünülmelidir.” (R. Heilbroner, Inescaoable Marx, s. 134)

Oscar Wilde, ‘her şeyin fiyatını bilmek mümkündür fakat değerini asla’ der. (s. 232) Karmaşık fenomenleri temel yapı taşlarına indirgeme yöntemi çoğunlukla, bilimsel yöntemin kendisi ile özdeşleştirilmiştir. (s. 265) İnsan teknolojisi ekolojik süreçlerin şiddetle dengesini bozup çökertmektedir. (s. 266) Birleşik Devletler her yıl 1000 tane yeni kimyasal birleşik üretmektedir. (s. 267) Binlerce yıldır gelişimini sürdüren hayatın bütün dokuları hızla yok olmaktadır. (s. 269) Enerji bunalımının üstesinden gelmek için ihtiyacımız olan şey daha fazla değil daha az enerjidir, sürekli biçimde artmakta olan enerji ihtiyaçlarımız ekonomik ve teknolojik sistemlerimizin geneldeki genişlemesinin sonucudur. (s. 270) Muhtaç olduğumuz şey daha fazla enerji değil tam tersine değer tutum ve Hayat tarzımız da yapacağımız derin bir değişikliktir. (s. 271) Jung’un yaklaşımı daha fazla doğru yollar üzerindedir. Freud’un ruh teorisi, Newton mekaniğinin ilkelerini rehber almıştı. (s. 410) Jung’un yaşadığı pek çok kişisel dini tecrübe onu hayattaki manevi boyutun gerekliliğine inandırdı. Gerçek maneviyatı, insan ruhunu bütünleyici bir parçası olarak gördü. (s. 412)

Sadece kartezyen anlayışla hareket eden bir kişi ruhsal açıdan sağlıklı kabul edilemez. Bu tür kişiler tipik bir biçimde ‘Ben’ merkezli, rekabetçi ve amaca yönlendirilmiş bir hayat sürerler. Bu kişiler, gündelik hayattaki sıradan faaliyetlerden çok az mutlu olabilirler. Hayat standartlarını maddi servet ile  ölçerler. Oysa böyle yapmakla farkında olmadan iç dünyalarına daha da yabancılaşmış hale gelirler. Bu insanlara hiçbir servet, güç ya da şöhret düzeyi gerçek mutluluğu getiremez. Bu kültürel çılgınlığın belirtilerin en psikotik tezahürü muhtemelen nükleer silahlanma yarışıdır. (s. 432)

Mistiklerin yaşadığı deneyimler şizofreniklerin yaşadıklarına çarpıcı bir biçimde benzemektedir. Üstelik mistikler deli de değildirler. Laing, “mistikler ve  şizofrenikler kendilerini aynı okyanusta bulurlar. Aralarındaki fark, mistikler yüzer, şizofrenikler batar.” der. (s. 433) Tedavi süreci artık bir rahatsızlığın tedavisi şeklinde değil, kendi kendini keşfetme macerası olarak görülmelidir. Terapist egemen bir role sahip değildir, o hastanın baş aktör olduğu ve tüm sorumluluğu taşıdığı bir sürecin hazırlayıcısıdır. Terapist kendi kendini keşfetmeye uygun bir çevre yaratır, bir rehber gibi davranır. (s. 439) Var olan tüm ekonomik sorunlarımız artık kartezyen bilim yardımıyla anlaşılamayacak olan sistemsel sorunlardır. (s. 443) Kimi iktisatçılarsa hala Adam Smith’in serbest piyasalar ve tam rekabetin var olduğu görüşünü tekrarlayıp dururlar. (s. 444)

Doğaya zarar veren tek canlı insandır.

Doğal çevremiz su, toprak ve havadaki aynı molekülleri yeni baştan üretip kullanarak milyonlarca yıl boyunca sayısız organizmaların içinde yer aldığı ekosistemler oluşturmuştur. Bugünün en önemli sorunları, topyekün gezegenimizin sorunlarıdır. (s. 4457) Erkeklerin yapabilecekleri katkılardan birisi, doğumdan itibaren çocuklarımızın yetiştirilmesine daha bir itina göstermek olacaktır. Öyle ki, onlar kadın ve erkekleri doğuştan fıtratlarında bulunan insanî potansiyelin tüm tecrübesiyle büyütülebilsinler. (s. 475)

Bacon: 1561-1626; Descartes: 1596-1650; Newton: 1643-1727.

 Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası

*

İslam’ın etrafındaki şüpheler

“Zekat, devlete ödenen bir vergidir.”  (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 30).

Eser, 1950’li yıllarda yazılmış ve zamanının şartlarına göre güncel sorulara cevap vererek önemli bir boşluğu doldurmuştur.

İslamiyet adil ekonomik bir düzen, dengelenmiş toplumsal bir sistem, Medeni ve cezai bir hukuk kurallar bütünü, devletlerarası bir kanun, akılcı bir yönetici, beden ve ruh eğitimcisidir. (s. 11) Lord Allenby’nin I. Dünya harbi’nde Kudüs’ü işgali sırasında söylediği söz: Ancak şimdi Haçlı seferleri sona ermiştir. Başbakan Gladstone: Bu kitap Mısırlıların elinde bulunduğu müddetçe, orada bize hiçbir zaman rahat ve huzur olmayacaktır. (s. 13)

İngilizler Mısır’da okullarda, iktisadi ve sosyal adaleti içine alan bir devlet nizamı, öğretim ve eğitim için bir sistem, başlı başına bir hayat ve hayatı içine alan bir nizam olan İslam’dan hiç bir şeyin kasten talebeye okutulması engellendi. (s. 14) Mısırlılardan Avrupa’ya köle olma şuurunu taşıyan ve bu şuura dibine kadar da ilan bir nesil yetiştirildi. (s. 15) Samerset Maugham: Muhakkak ki, Avrupa bugün yeni bir Allah’a inanmıştır. O da ilimdir. Lakin ilim devamlı değişen bir varlıktır. İlim dün inkar ettiğini bugün ispat eder. Ve bugün ispat ettiğini de yarın inkar eder. İşte o sebepten dolayı ilmin kurallarını, istikrar ve sükûndan mahrum, daimi bir sıkıntı ve Gönül darlığı için de bulursun. (s. 20) Araplar birbirine düşman ayrı ayrı kabileler halinde yaşıyorlardı. İslam onları bir millet haline getirdi. İslamiyet onları kötülüklerden men etti. (s. 24) İslam bağımsızlıktır. İslam, kendi şahsi menfaatleri için insanları köleleştiren azgınların tahakkümünden kurtulmaktır. (s. 25) İslam’ın gayesi, şehvet silahının tesirinden insanları kurtarmaktır. (s. 26) İnsandaki şehevi arzular, hiçbir vakit üzerine fazla eğilmekle doyan şeyler değildir . (s. 27)

Halkı Müslüman olan memleketlerde, İslam hükmetmiyor. O memleketlerin ahalisi ancak ismen Müslüman’dır. (s. 33) İslamiyet, izzet, şeref ve haysiyet dinidir. (s. 35) Beşeriyet İslam’ın zaferine muhtaç durumdadır. İslam’ın zaferi insanlığı, rahata kavuşturacaktır. İlim ilerlemiştir. Lakin insanlık ilerlememiştir. (s. 37) Eski Roma, eski İran ahlaki bir kargaşalığa dalmıştı. Sonra İslamiyet geldi, bunların hepsini tebdil etti. (s. 40) İslam en üstün nizamın ancak cesedin, aklın ve ruhun arzu ve ihtiyaçlarına ölçülü ve kapsayıcı bir tarzda cevap veren nizam olduğunu ilan eder. Şüphesiz İslam’ın kendine has sosyal bir görüşü ve iktisadi bir nizamı vardır. Bazen bu nizam, tesadüfi olarak kapitalizm ve komünizmin bir kısım tezahürleri ile buluşabilir. Lakin İslam kesin olarak kapitalizm ve komünizmden ayrı bir nizamdır. (s. 43) Amr İbnil As, Mısır valisidir. Oğlu bir yarış neticesinde haksız yere mısırlı genç bir kıptîyi (Mısırlı Hıristiyan) döver. Hz Ömer Amr ve oğlunu çağırır, kısas olarak kiptinin, Amr’ın oğluna değnekle vurmasını emreder. (s. 46) Eğer harp olmasaydı İslam köleliği ilga etmeye hakikaten kâdir ve layıktı. (s. 65) Abraham Lincoln köleliği ortamı hazırlamadan kaldırır. Daha sonra aç kalan köleler, köle olarak kabul edilmelerini isteyerek eski efendilerine dönerler. (s. 66) Sömürülenlerin, batının hizmetçisi yapmak için doğuluların gönüllerine yerleştirmiş olduğu gizli köleliğin tesirini anlayacakları umulur. (s. 67) Köleliği içten değiştirmek lazımdır. İslam, köleye insani itibarını kazandırmada akıllara hayret verecek bir dereceye ulaşmıştır. (s. 68) Peygamber, kölelerden bazısı ile efendi Araplardan bazısını birbirine kardeş yapardı. Resulullah kölesi Zeyd’i muhacir ve ensarlardan İslam büyüklerinin içinde bulunduğu bir orduya kumandan tayin ederek harbe gönderdi. (s. 69) Hz Ömer hilafeti bırakırken şöyle demişti: Eğer Ebu Huzeyfe’nin kölesi Salim sağ olsaydı onu aday gösterirdim. (s. 70) İslam eski kölelik bağlarını kuruttu. Kurutulmayan memba harp köleliğidir. (s. 72) Resulullah Bedir Savaşı’nda mübadelesiz olarak müşriklerin esirlerini serbest bırakmıştır. (s. 79) Fransız ihtilâli, köleliği Avrupa’da ilga etti. Peki o zaman Müslüman Cezayir’de Fransa’nın yaptıklarının adı nedir? Amerika’nın Afrika’daki siyahlara yaptıklarının adı nedir? İslam insanlara karşı açık sözlüdür, köleliği ilga yolu da mevcuttur, fakat o yolu açmak, alemin harp esirlerinin köleleştirmemeye ittifak etmesine bağlıdır. (s. 82) Amerikalılar kulüp, lokanta ve otellerine ‘yalnız beyazlara’ veya ‘köpeklerin ve siyahların girmesi yasaktır’ ibaresi yazıları levhaları asmıştı. (s. 83) Harp esiri cariyeler konusunda İslam’ın suçu (!) serbest fuhşu (genel evler veya randevu evi gibi birleşme tarzını) serbest bırakmamış olmasıdır. (s. 85) Sadece unvan değiştiği zaman kölelikte değişen nedir ki? Servet fuhşun çukuruna itildikten sonra, hiçbir istekliyi redde malik olmayan kadının şeref ve hassasiyeti nerededir? Sahte medeniyet, kölelikten beter olan serbest fahişeliğe kölelik demez. Çağdaş Avrupalı erkek, şehevi isteklerini tatmin etmek istiyor. (s. 86) Bir kadın bedeni arıyor. İslam’daki cariye nizamı geçici bir nizamdır. Cariye nizamı mevcut nizamlardan çok daha haysiyetli ve çok daha temizdir. (s. 87)

Avrupa İslam ilimlerini aldı, kendine mal etti, ondan sonra da keşifler ve buluşlar sahasında dev adımlarla yürüdü. (s. 105) Kapitalizm, servetlerin sermaye sahiplerinin elinde toplamasına yol açtı. Kapitalistler sermayenin faizini kendisine mal ettiler. Kapitalizm üretim ve ona uygun tüketim için değil, kazanmak için yapar. Bu yüzden senelerin geçmesi ile mallar birikir, kapitalist devletler imalatlarını sarf etmek için yeni pazarlar ararlar, böylece sömürgecilik ve onu takip eden hammadde kaynakları ve pazarları etrafında boğuşmalar ve didişmeler doğar. Nihayet bu durum yıkıcı ve parçalayıcı harplerle sona erer. (s. 107) Fıkıh başka bir şey, şeriat başka bir şeydir. Şeriat genel prensipleri ihtiva eden sabit kaynaktır. (s. 110) Kapitalizm istismarcılığa, sömürüye ve harplere götürür. (s. 111) İslam bir grubun elinde malların toplanması izin vermez. “Servetlerin, içinizden sadece zenginler arasında el değiştiren bir şey olmamasını” (Haşr 9) ister. (s. 115)

Sosyal adalet, halkın zenginlerin vereceği sadakalara muhtaç olarak yaşaması mıdır? Onların en bariz hataları, zekatı zenginlerin fakirlere ihsan (hayır) olarak verdikleri bir sadaka zannetmeleridir. Zekat aslında, kanunun tespit ettiği bir farzdır. Zekat mâlî bakımından, dünya iktisat tarihinde ilk nizami vergidir. (s. 142) Ondan evvel vergi yükünü daima zenginlerden fazla fakirler veya tamamen fakirler taşırdı. İslam vergiyi zenginlere ve orta hallilere yükledi. Fakirleri bundan muaf tuttu. Zekatı fakirlere dağıtan zenginlerin kendisi değil, bizzat devlettir. Zekatı toplayan da onu dağıtan da ancak ve ancak devlettir; Beytülmalden, maliye bakanlığından başka bir şey değildir. (s.143) Zekat nakit olarak ancak hastalık, ihtiyarlık veya çocukluk sebebiyle acil durumda olanlara verilir. Bunların dışındaki muhtaçlar zekatı, iş ve hizmetler şeklinde alır. (s. 144) Ömer İbni Abdülaziz devrinde zekat toplanıyor fakat toplanan zekatı dağıtmak için fakir kimseler bulunamıyordu. (s. 145)

Batıda teknik ve sanayi hareketi, kadınları ve çocukları çalıştırdı. Hassasiyetinden, ihtiyaçlarından en fazla karşılık ödeyen sadece kadındı. Avrupalı nankördür. (s. 152) Birinci Cihan harbi koptu. 10 milyon insan ölüp gitti. Kadın bütün çirkinliği ile beraber çalışma zorunluluğu ile yüz yüze geldi, milyonlarca kocasız kadın vardı. (s. 153) Kadına erkeğin ücretinden daha az ücret veriyordu. (s.155) “Sizi bir tek nefisten yarattı.” (Nisa, 1) buyrulur. (s. 157) İslam, vazifelerin bir kısmında kadın ve erkek arasında bazı ayrımlar yapar. (s. 162) İslam erkeğe, vazifesine uygun nitelikleri bahşetmiştir. (s. 164) Erkek ve kadın her biri, diğerinin tamamlayıcısı ve birbirine karşı denge unsurudur. Erkek dışarıda hayat mücadelesini yapmakla mükelleftir. (s. 165) İslam’ın en büyük meziyeti, onun tabii bir nizam olmasıdır. Bu nizam daima insanın fıtratına değer verir, onunla çatışmaz. (s. 168) Mirasın taksiminde erkek kadına, aile ve çocuklarına sarf etmek için miras servetinin üçte ikisini alır. (s. 169) İhtiyaç ölçüsü, yapmakla mükellef olduğu görev ve sorumluluğunun gerektirdiği harcama ölçüsündedir. (s. 170) Kadının bilgili sayıldığı sahalarda, kadınlara ait işlerde bir kadının şehadeti öncelenir. (s. 172) Erkeğin sadece boş ol demesi ile talak vaki olmaz. Boşanma ancak, mahkemede gerçekleşir. Yakınlarından birisini hakem olarak gönderir. Nasihat ve barıştırma denenir. Boşanma erkeğin eliyle değil hakimlerin eliyle gerçekleşir. (s. 190) T. Zevcat, geçici hallere ait bir hükümdür. Adalet ve eşit muamele şarttır. Taaddüdü zevcat kanununa, toplumun ihtiyaç olduğu nice mühim devreler vardır. (s. 193) Harpler, taaddüdü zevcatı bir zaruret haline getirir. (s. 194) İlk zevce ikinci eşe razı olursa, erkeğin ikinci kadınla evlenmek hakkı ortaya çıkardır. (s. 196)

İslam, cezaları ölçüsüz olarak takdir etmediği gibi ölçüsüz olarak da infaz etmez. (s. 217) Hz Ömer, açlık senesinde hırsızlık yapanlara el kesmeği tatbik etmedi. (s. 219) ‘Hayatı ve bu kainatı yaratan kimdir?’ diye sorum. ‘Tabiat’ dedi. ‘Tabiat nedir?’ dedim. ‘Sınırı olmayan gizli bir kuvvettir’ diye cevap verdi. Kısaca olay, gizli bir kuvvetin (Allah) yine diğer gizli bir kuvvetle (tabiat) tebdilidir. (s. 256)

Hitler, Stalin, Franco, Malan, Çan Kay Şek, Mao… bunların hepsi dindar mı idi? Fransız ihtilalinde hürriyet adına pek çok iğrenç cinayetler işlenmiştir. O halde, hürriyeti ilga mi edeceğiz? (s. 262) Muhakkak ki, zalim sultanın huzurunda hak ve adaleti müdafaa etmek, Allah katında cihadın en yücesidir.” (Ebu Davut ve Tirmizi) buyrulmuştur. (s. 263)

Din milletlerin afyonudur mudur? Avrupa’da her sene açlıktan binlerce insan ölüyor. Halkın baş kaldırması ihtimali belirince din adamları şöyle seslenirdi: Her kimsenin sağ yanağına bir tokat atılırsa ona sol yanağını çevir, her kim ceketini elinden alırsa, ona gömleğini de ver. (s. 264) Bizzat kilise, arazi sahibi ağlardandı. ‘Din milletlerin afyonudur’ sözü, o zaman için Avrupa’daki Hıristiyanlık hakkında yerinde idi. (s. 265)

Bugün biz Sadr-ı İslam’daki ( İslam’ın doğuş yıllarındaki) Müslümanların karşılaşmış oldukları şeylerin tıpkısı ile karşılaşıyoruz. Onlar iki büyük imparatorluk ile karşı karşıya idiler. (s. 319) Bir avuç Müslüman, Kisra ve Kayseri’nin imparatorluklarını galebe çaldı, kısa bir zaman sonra Atlas okyanusundan Hint okyanusuna uzanan bir ülkeye el koydu. Nasıl oldu bu? Bir tek şeyin onu tefsir etmesi mümkündür, iman… (s. 320)

Hiç kimse, ‘önümüzde ki yolumuz; çiçeklerle bezenmiş güllük gülistanlık bir yoldur’ diyemez. Hayır, önümüzdeki yol ter, kan ve gözyaşı ile dolu bir yoldur. Her dava için mutlaka bunlar lazımdır. İzzet, şeref ve sosyal adaletten ibaret olan gayemiz, elbette uğrunda kurbanlar vermeye layıktır. (s. 321) Bununla beraber, bu uğurda vereceğiniz kurbanlar zillet, fakirlik içinde şimdiye kadar verdiğinizden daha fazla olmayacaktır. Mademki ölümden Kurtuluş yoktur, o halde niçin zillet ve acizlik yolunda ölüyoruz? (s. 322) Bizim harbimiz, iman ve ilim harbi olacaktır. İslam’a saldıran ilk haçlıların beşiği Avrupa’dır. Hala da öyle. O halde değişen nedir? İslami hareket kendi yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. (s. 323)

İslam, maddenin hükmedemeyeceği, iktisat üzerinde koparılan nizamların esir edemeyeceği yeni bir alemin müjdesidir. Öyle bir alem ki, ruh ve maddeden müteşekkil ve her ikisinin birleştiği bir nizamın hükmedeceği bir alem. Maddenin içine dalmış olan, bu yüzden ruhu doymayan, kendisine lazım olan sükun ve istikrarı temin edemeyen, bilakis kendine acı ve devamlı bir boğuşmanın içine atan bir alem değil! İnsanlığın, bir gün madde ve ruhu birleştiren bir nizama, düzene dönmesi şart ve zaruridir. (s. 324)

 Prof. Muhammed Kutup, İslam’ın etrafındaki şüpheler

*

İslam medeniyetinin geleceği

Gelişmekte olan ülkelerin gelecekleri, batının modellerini temel alan değil, kaderlerini kendi elleriyle belirlemelerinde şekillenebilir. Batı ekonomik ve teknolojik sömürü ve tekelleşmeye yönelik planlarını uygulamayı sürdürmüştür. Ona karşı değer sistemlerini muhafaza eden tek medeniyet İslam medeniyetidir, ancak bu medeniyet günümüzde büyük ölçüde canlılığını yitirmiştir. (s. 9) Gelecek bu gündür, şu andır. (s. 10) Biz, geleceğe ait uzun vadeli planlar yapmaya yönelmeliyiz. (s. 12) İslam yaşam tarzı olarak, insanoğlunun varlığı ve icraatı ile ilgili tüm yönlerine hitap eder. İslami hayat tarzının itidale dönük olduğu söylenir. Müslümanlar Kur’an’da ‘vasat ümmet’ olarak gösterilmişlerdir. (s. 21) İslam medeniyetinin vahye dayalı bir referans sistemi vardır. Vahiy, daha önceki peygamberlerin yani Adem, İbrahim, Musa ve İsa peygamber zamanındaki saf ve basit dinlerin en son şeklini alması ile Allah’ın son peygamberi Muhammed’e gönderilmiştir. Kur’an, Allah’ın bir olduğu fikri temel alınarak insan kişiliğinin ve sosyal düzenin değiştirilmesini amaç edinen kılavuz bir kitaptır. (s. 22) Peygamber, teorik taslağı pratikte uygulamıştır. Sünnet yaşanan İslam’dır. Kur’an’da toplumsal davranışın prensipleri sadece ana hatları ile söz konusu edilmiştir, prensipler esnektirler. (s. 23) Bilim, ahlak, adalet… hepsi birer ibadet şeklidir. (s. 24) Çoğu kereler rasyonel olan, aynı zamanda materyalisttir. (s. 28) İslam, materyalizm, rasyonalizm ve mistisizmin uyumlu bir sentezine ulaşır. İslam, kişiler ve toplum etrafında manevi bir bağ oluşturur. Zekat, devlete ödenen bir vergidir. (s. 30)

Oruç yüksek seviyede bir manevi deneyimdir. İslam, akla ve zihinsel araştırmaya kendi normu ve değerleri çerçevesinde tam bir özgürlük tanır. (s. 31) İslam’da, komünist devletteki sınıf mücadelesi karşılıklı saygı, sorumluluk, işbirliği ve ahlak ile yer değiştirmiştir. (s. 32) İslam’ın mistik anlamda kavranması için, hiç kimsenin kendisini toplumdan tecrit etmesi gerekmez. Müslüman arifler toplumun ortamında yaşarlar. Onlar, işçi ve tüccar olarak rollerini yine icra ederler. İşte İslam’daki irfan anlayışı budur. İslam’da insan ne değersiz bir varlık ne de yarı tanrıdır. Ne maddi ne de maneviyattan yoksun yaşayabilir. Bir medeniyet, kendi bilgi teorisi tarafından şekillenir. (s. 33) Lord kelimesi, Er-Rabb’ın basit bir tercümesidir. (s. 39) Hilafet, insanın Allah’ın sıfatlarının vekili olduğunu işaret eder. İslam’da ahlak ve kanun yanyanadırlar. (s. 40) Servet, kendisinin ve çevresindekilerin güvenliğini sağlamak içindir. Kişi, maddi varlığını artırmak isteyebilir, fakat ona esir olamaz. İslam mutlak mülkiyeti tanımaz. İslam özgürlüğün, insanlık dışı biçimlerde kullanılmasını önleyen tedbirler alınır. İslam ekonomik teşebbüs özgürlüğü verirken tekelciliğin gelişmesini kontrol eder. (s. 41) İslam’ın değişmez bir değer sistemi vardır, çünkü ona göre insanın doğası değişken değildir. (s. 42) İslam medeniyeti diğer medeniyetlerin kavramlarını ve değerlerini süzgeçten geçirip kendi temel özellikleri ve ilkeleri ile uyum sağlayanların benimsemiş, kendi değerlerine ve normlarına ters düşenleri ise reddetmiştir. İslam, politik ve sosyal hayatta artık etkinliğini kaybetmiştir. Bunun en büyük nedeni Müslüman toplumun İslam’ı değişen hayat şartlarına göre yorumlayamamasıdır. (s. 43) İslam, yeni hayat şartlarının ışığı altında yeniden yorumlanmalıdır. Müslüman topluluğunun gerilemesi İslam medeniyetinin teorik çerçevesinin pratik bir işlerliğe kavuşturulmuş olmamasından dolayıdır. Bizler salihlerden olmak zorundayız. (s. 44) Adalet, tek başlarına fertler tarafından icra edilemez. Ebedi olan İslam’ın prensipleridir, bunların zaman-mekan içerisinde nasıl işler hale konulabileceği değil. (s. 45) Toplum kolektif hayatını düzenleyecek ebedi ilkelere sahip olmalıdır. Ebedi ilkeler, sürekli değişmekte olan bir dünyada ayaklarımızın sağlam bir yere basmasını sağlar. (s. 46) Savaş ile ilgili genel yasalar: kadınların, çocukların, yaşlıların ve din görevlilerinin öldürülmesini; mal, mülk, ürün vs. imha edilmesini yasaklamıştır. (s. 47) Günümüzde Müslümanlar yalnızca İslam’ı yaşamakta başarısızlığa uğramakla kalmamış, aynı zamanda İslam’ı tam olarak anlayamamışlardır. (s. 49) Ümmetin çok daha acil ihtiyaçları fikir mücadeleleri arasında feda edilmiştir. Gazali, “şüphe etmeyen hiçbir zaman hiçbir kesinlik elde edemez demişti.” (s. 51)

Hiç kimse mükemmelliğe ulaşamaz. Mükemmellik her zaman ulaşılmak istenen bir hedeftir. Bunun gibi hiçbir zaman Medine modeline ulaşamayabiliriz; ancak her zaman onun için mücadele edeceğiz ve bu da mükemmel bir hedeftir. (s. 56) Ümmetin çok fazla düşüş kaydetmesine izin verdik, Bu yokuşu çıkmak şüphesiz ki çok sancılı olacaktır. (s. 59) Allah’ın sıfatlarına ait tecellileri yansıtmak için, bir Müslüman’dan araştırıcı bir kafa yapısı geliştirmesi beklenir. Bir Müslüman, Tanrı ile barış içinde uzlaşır ve bu barışı muhafaza etmek için dış dünya ile ahenk içinde olmaya çalışır. (s. 63, 64) Taklide yönelmiş geleneksel alimler, ikinci dereceden meseleleri esas meseller haline getirdiler. Sakalın uzunluğu, giyim tarzı gibi konular üzerinde durdular. (s. 66) Müslüman toplumları, tarihte birbirine zıt beş büyük medeniyet -Yunan, Sami kavimleri, İran, Hint ve Çin- ile karşılaştılar ve her karşılaşmada kendi kültürel kimliklerini kaybetmeksizin benimsemeyi zorda olsa öğrendiler. (s. 67) Müslüman toplumları hem entelektüel hem de kültürel açılardan zayıflamış ve dejenere olmuşlardır. B. A. Zaki Badawi: “Batı’yı ideal olarak tanıtan iki tip sosyal grup olduğunu belirtmiştir: Batılılaşanlar ve laikler.” Taha Hüseyin: “Gelin, Batı medeniyetini iyi kötü, acı tatlı tüm yönleriyle benimseyelim.” der. ( s. 68) Ne laikler nede batılılar, ümmetten destek görmediler. (s. 69) Sömürgeciler yeni medeniyetleri, ekonomik ve düşünsel bir bağımlılık içerisinde bırakarak terk ettiler. Sosyal açıdan organize olmamış yeni Müslüman devletlerine yardım programları, sömürgeciliğin yeni bir şekliydi. (s. 71) Gelişmiş ülkelerden gıda transferi, gelişmekte olan ülkelerin tarımsal organizasyonunu bozdu. Gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkeleri sömürdükleri açıkça ortadadır. Burada, yalnızca ekonomik ve teknolojik değil, aynı zamanda düşünsel, eğitimsel ve ideolojik bağımlılık da söz konusudur. Taklit, bu ülkeler bağımsızlıklarını elde ettikten sonra ortaya çıkmıştır. (s. 72)

İslam dünyasının da Maoları, Stalinleri olmuştur ve Müslüman Maolar, Stalinlerde orijinallerinden farklı değildiler; yaptıklarının sonucunda aynı neticeye ulaşmışlardır: Baskı, kan, imha, kültürün yıpranması, yabancılaşma. Yalnızca isimler farklıydı. Sosyalizm, milliyetçilik, kapitalizm, modernizm hepsi İslam ruhuna aykırıdırlar. Kaddafi din, milliyetçilik ve sosyalizmi bir araya getirmeye çalıştı. (s.74)

Milliyetçilik; Milli birliğin üstünde hiçbir şey tanımaz. İslam ise, yalnız Allah’a bağlılığı ve itaati ister. Milliyetçilik kabile asabiyetinin gelişmiş bir şeklidir. Milliyetçilik terörün başlıca nedenidir. Milliyetçilik Batı medeniyeti tarihine has bir üründür. Milliyetçiliğin yayılması ile, İslam dünyası Ulus devletlerine bölünerek parçalanmaya başladı. Arap milliyetçiliğinin öncülerinin ve eski liderlerin Hıristiyan ve Yahudi Arapları olduğu ve amaçlarının İslam dünyasını birbirinden kopuk tutmak ve kargaşaya sürüklemek olduğu tarihi bir gerçektir. Arap milliyetçiliği Arapları İslam’dan uzak tutmuştur. (s. 75, 76)

Sosyalizme karşı iddialar: Sosyalizm kabilecilik yerine ekonomik sınıfları koyar. Sosyalizm, kapitalist sistemin katılığına karşı bir tepki olarak doğmuştur. (s. 76) Burjuvazinin hükmettiği özel sektör kapitalizmi ile sözde sosyalist devletin devlet kapitalizmi arasında nitelik farkı yoktur. Her iki sistemde eşit derece zorba ve sömürücüdür.

Kendileri için okuyan kişiler entelektüel değildirler. (s. 77) Aydın Müslüman sınıfının, İslam ideolojisine bağlı tahsilli Müslüman kesimi olduğu şüphesizdir. (s. 78) Müslüman ülkelerde çoğunluk, kökünden kopmuş. Batı’nın ahlaki fırtınalarından darbe yemiş, yabancı sosyal alışkanlıkları ve görüşleri benimseyerek sık sık suç işlemeye, çürümeye, ahlak bozulmalarına ve sefahat düşkünlüğüne uğramıştır. (s. 81) Müslümanlar, bir mahrumiyet hissine kapıldılar. İslam medeniyetinin öncelikle bir miktar kendisini kritik etmesi gereklidir. Kendimize karşı dürüst olmayı öğrenmeliyiz. (s. 83) Hem bu dünyada hem de öbür dünyada kazanç sağlamak için, bu dünyanın sorunlarını çözümlemeliyiz. Kendimiz zengin, dinamik bir topluma sahip olmadan, başkanlarının Kur’an’a uygun olmayan bu tarzımızı benimsemelerini isteyemeyiz. (s. 84) İslam’ın dinamiklerini ve diri kavramlarını çağdaş toplumda işler hale getirebileceğimiz takdirde, İslam’ı anlayabiliriz. (s. 85) Dünya topluluğu, tek bir sisteme doğru gelişmektedir. (s. 87) 1972 Temmuz’unda, ABD hükümeti Rusya’ya buğday satın alabilmesi için üç yıllık 750 milyon dolar tutarında bir kredi verdi. (s. 88)

Dünyadaki hayvanların beslenme kapasitesinin 14,6 milyar kişiye mukabil olduğu hesaplanmıştır. İnsanların 5 katı kadar daha fazla. (s. 94) Tarım alanında temel sıkıntı oluşturan faktör, toprak değil, sudur. (s. 98) Tabii kaynaklar üçe ayrılırlar; Kereste, pamuk, yün, yenilebilen kaynaklar. Su ve çoğu metaller gibi tekrar kullanılabilen kaynaklar. Bir kez kullanıldıktan sonra ebediyen yok olan petrol, gaz, tuz, uranyum gibi tükenebilecek kaynaklar. (s. 97) Enerji tedarikinde iki önemli alternatif kaynak; nükleer enerji ve güneş enerjisidir. (s. 98) Nükleer enerji alternatifi ise kontrol altına alınmış füzyondur. (s. 99) Enerji tüketiminin her bir ana şekli, çevreyi ayrı ayrı zarar vermektedir. (s. 102) Batının bilgilenme yolu müstakil, ahlakdışı ve mağrurdur. (s. 119) Tüketim, Batı medeniyetinin en önemli bir unsurudur. (s. 121) İslami sistemin hedefi, Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaktır, Allah’ı hoşnut edecek tüm tezahürlerin işleyebileceği bir ortam yaratmaktır. Hedef, sistemi dengede tutmaktır. (s. 123) İslami sistem, canlı ve dinamik bir organizmaya benzer. (s. 124) İslami geleceğe ait alternatif görüşler, Medine Devletinin dinamiklerini kazanma çabasını taşımalıdır. Medine devleti, bir takım ruhsal, ahlaki ve kültürel değerler üzerine kurulmuştur. (s. 133)

Medenî bir proje

Ümran, İbn-i Haldun’un başarılı bir medeniyeti ifa etmek için kullandığı bir kelimedir. Ümran projesi, yedi seviyede birden işler.

1- İslam medeniyetinin geleceği, belli bir ideal model üzerine kurulmuştur: Medine devleti.
2- Parametreler: İslami bilgi kuramı, bilim felsefesi, İslami gelişme modelleri, mimariyi İslami yapan, İslami bilimsel aktivite. Bir medeniyetin yapısı bu sorulara verilen cevaplar üzerine kurulmalıdır.
3-İstenen ve istenmeyen değişimleri ayıracak teoriler geliştirilmelidir. (s. 138 -139) İslam’ın bilgi kuramı dahilinde alternatif modeller ve örnekler geliştirmeliyiz.
4- Ümmetin imkânlarının gerçekçi bir biçimde değerlendirilmesini gerektirir. (s. 140) Gelecekte ortaya çıkacak imkanlar planlanmalı ve dikkatlice oluşturulmalıdır. Derin analizler yapacak alimleri sahneye çıkarmalı. (s. 141)
5- Gerçekçi ve uzun vadeli hedefler vücuda getirmeliyiz. (s. 142)
6- Normatif görüşlerimizi ve kesin değer anlayışını, planlama ve politik belirleme sürecine nasıl dahil edebiliriz?
7- Sürekli bir ilerleme, mücadele (içtihat) gereklidir. (s. 144)

Kur’an: İslam için genel bir teorik taslak sağlar. Prensipleri sosyal duruma esnek ve sağlıklı bir şekilde uygulanabilir. (s. 176)  Sünnet: Örnek davranış modelidir. İcma: Müslümanların ittifak anlaşmalarıdır. Kıyas: İki şekilde olabilir: tümdengelimli kıyas, tümevarımlı kıyas. İçtihat: Uzman görüşüdür. (s. 177) İslam, sistemin dinamizmi için içtihat ve icma mekanizmalarını harekete geçirmeyi hedef alır. İmamı Şafi, içtihat ve kıyasın aynı anlamları ifade ettiğini düşünür. (s.178) İçtihadı kurumsallaştırmalıyız. (s.182)

Kur’an, teorik bir İslami çerçeve sağlar, sünnet ise bu teoriyi uygulamaya koyar. (s.184) İbn-i Haldun toplumlara belli özelliklerini veren iki faktör olduğuna inanmaktadır. Fiziksel çevreleri, kültürel ortamları. (s. 200) Mısır tarihi, İslami karakterlerini mümkün olduğunca yok etmek amacından yola çıkarak yeniden yazıldı. Türkiye ve İran’da da buna benzer eğilimler, iyi bilinmektedir. (s. 204 -205) Kapitalizm, komünizm her iki ideolojide ilhamını aynı tarih yaklaşımından almışlardır, ancak görüşleri farklıdır. (s. 206) Çağdaşlaşma taraftarı güçler, kuvvetli ve baskıcıdırlar. Kültür mirasının saklanması bu kişilerce pahalı, kar getirmeyen, gerici çabalar olarak görülür. Yaşanan birçok deneyim, kültür mirasının korunmasının sadece fazla pahalı olmadığını değil, yeni gelişmelerle kıyaslanınca çok daha olumlu olduğunu ve insanın yaşamına ve mutluluğuna katkı kattığı, değerinin ise ölçülemeyeceğini göstermiştir. (s. 217) Tarihin asıl konusu bugün ve gelecektir. Bizler, sürekli olarak tarihin içinde hareket ederiz. (s. 221) İkbal’e göre, kişiliğin kaybolması, tüm kayıplardan daha üzücüdür. Yine İkbal’in düşüncesine göre, Müslümanların geleceği, fert olarak kişiliklerini yeniden bulmalarına ve bilinçli olarak yaşam tarzları ile kimliklerini pekiştirme çabalarına bağlıdır. (s. 225) İlkbal’in mümini, Nietzsche’nin süper adamı, Sartre’nin varoluşçu adamı ile tezattır. İkbal’in mümin karakteri, bir İslami kavram olan ‘tezkiye’den çıkar. Altı unsura ayırır: Zikir, ibadet, muhasebe, tövbe, sabır ve dua. (s. 226)

Tutarlı bir İslam geleceği için günümüzde, kişilik bilincinin yanı sıra güçlü bir toplum bilinci de gereklidir. Müslüman toplumların birçoğunda, sömürgeciliğin izleri kalmıştır. (s. 231) Birçok İslam alimine göre aile ve toplum aynı anlama gelirler. (s. 233) Aileden sonra caminin de, güçlü bir toplumsal kurum olarak geliştirilmesi gereklidir. (s.234) Müslüman toplumlarındaki ilk ve esaslı gerginlik, geleneksellik ve çağdaşlık arasındadır. ‘West ist best’ Batı en iyisidir, çağdaşlık yanlılarının sloganıdır. Çağdaş dünyanın tüm ürünleri kökeninde kötü değillerdir. Geleneksel sistem ile bütünleşebilecek olanları, gerçekten esaslı ilerlemeler oluşturmaya yardımcı olabilir. (s. 238) İkinci gerginlik, Müslüman ülkelerin liderleri ile toplum arasında derin güvensizlik bulunmasıdır. (s. 239) Ömer b. Hattab’ın, savaş sırasında bazı kumaş balyaları ele geçirilmiş herkese birer parça düşecek şekilde halk arasında eşit olarak dağıtılmıştı. Ömer halkla hitaben, ‘halkım duyun ve itaat edin’ diye söze başladığında biri; ‘Hayır! Senin üzerindeki elbise çok fazla kumaştan yapılmıştır, seni ne duyarız ne de itaat ederiz.’ der. Ömer, oğlu Abdullah’ı çağırdı, kendi payına düşen kumaş parçasını babasına verdiğini söyleyerek durumu açıklar. Dinleyici bu defa; ‘Şimdi emret! Biz de dinleyelim ve itaat edelim’ der. (s. 240) Müslüman toplumlarındaki gerginlikler eğitim ile ilgilidir. Yürürlükteki eğitim sistemleri, hizmet ettikleri fertleri yabancılaştırıp idare edebilmektedirler. Toplumumuza yabancı perspektifleri empoze eden eğitim sistemlerini reddetmemiz gerekmektedir. (s. 241) Diğer bir temel gerginlik ise, Müslüman toplumlarında gıda ve sağlığın korunması yapılarıyla ilgilidir. (s. 242) Ümmet, kardeşliğe dinamik bir biçim verir. (s. 245) Sömürgeciliğin İslam ümmeti üzerinde yaptığı en yıkıcı etkilerden biri, onu parçalara ayırması ve ulus-devletler yaratmasıdır. Bağımsızlık sonrası günlerde farklı İslam ülkeleri, özellikle bölgesel sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Ümmetin bölümlerine ait problemlerinde, tümü ile ümmet tarafından üstesinden gelinmelidir. Filistinlilerin özgürlük sorunu hep birlikte tüm ümmetin sorunlarıdır. Çözümleri bölgesel olmaz. Ümmet seviyesinde çözümlenmelidirler. Hz Muhammed (sav) ümmeti bir insan vücuduna benzetmiştir. (s. 247) Ümmet bilinci, Müslüman ülkeleri ayıran farklılıkları yok etmeye çalışma anlamını taşımaktadır. (s. 248) En güçlü gelişim araçları bilim ve teknolojidir. (s. 249) İslam sistemi: canlı dinamik ve zengin bir sistemdir. (s. 257)

Özellikle dört temel hedefi gerçekleştirmeliyiz. Müslümanların ümmete ait olma bilincini en üst seviye yükseltilmelidir. Müslüman fertlerinden ve toplumlardan Batı medeniyetine ait etkileri azaltmaları beklenmektedir. Eleştirinin, olumlu tepkinin, olumlu olduğu bir seviyede yürütülmesini hedef almalıyız. Gerçekçi uzun vadeli hedeflerin, formülasyona ait bilgiye sahip olduklarından emin olunmalıdır. (s. 259-260) Batıcılık, Müslümanlar arasında tehlikeli bir alçaklık kompleksi hissi oluşturan bir dünya görüşünü temsil eder. ‘Gelin batıyı her yönüyle benimseyelim’ gibi sloganlar ürettiler.  (s. 261) Batıcılığın kardeşi olan bir yıkıcı göstergede, modernizmdir. Modernizm, batıcılığın bilim ve teknoloji terminolojisine bürünmüş halidir. Tüm modernizm deneyimlerimiz başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Milliyetçi talepler, bir anlamda bölünmeyi ifade eder. İslam sisteminin gereği ise, parçalanmadan ziyade bütünleşme ve koordinasyon konusunda olmalıdır. Milliyetçilik bölünme, ferdiyetçilik ise kaostur. Peygamber veda hutbesinde şöyle demiştir; ‘tüm inananlar kardeştirler, kimse kimseden üstün değildir.’ (s. 262) Kişisel kurtuluşunu ümmet pahasına arayanlar, bencil davranışların getireceği sonuçlardan kaçamazlar. (s. 263)

Ümit ve nedeni

Müslüman halk iki görev ile karşı karşıyadır: Bir zamanlar zengin ve dinamik olan canlı İslam medeniyetine işlerlik kazandırmak ve insanlığa başında bulunan bela konusunda ve (uzay gemisi) dünyanın dengelenmesinde yardımcı olmak. İslam medeniyeti özünü halen muhafaza eden tek medeniyettir. (s. 275) Ümmetin bağlılığı, tüm çatışma hatlarını yarıp geçer. Amaç birliğinin yanı sıra, hareketlerinde de akıllıca olmalıdır. (s. 276) İslam’ın emirlerini çağdaş gerçeklik ile kavramlaştıracak olan kuşak, muhtemelen bundan sonraki olacaktır. İslami bilgi kuramı, anahtar rolü oynamaktadır. (s. 277) Sistemimizin boşluğunun ve bunun güçlendiren kurumların farkında oldukça, İslam’ın özüne uygun hareket etmeli ve özümüze uygun hareket etmemiz şartı ile sistemimiz yeni unsurları hazmedecek ve ileride Batı ile ilişki kurarak kendisini zenginleştirecektir. Entelektüel açıdan terörize edilmeye göz yummamalıyız. Kültürel ve teknolojik emperyalizm, politik emperyalizmi kadar tehlikelidir. (s. 278) Diyalog, ancak eşitlik gibi karşılıklı saygı esasında ilerleyebilir. İslam sistemi oluşturma çabamız, şüphesiz beraberinde kendi problemlerini getirecektir. Gelecekteki bu problemlerin farkında olmak zorundayız. Esasında çabalarımızın başarısı bile yeni problemler yaratacaktır. Geleceği hazırlarken, doğuracağı problemleri de karşılamaya hazır olmalıyız. Her problem, kendinden büyük, çok boyutlu bir sistemin sadece küçük bir parçasıdır. ‘Problemler arası etkileşim sistemi’ bilinci geliştirmeliyiz. İnşallah kendimize daha iyi bir gelecek kurma çalışmalarımız da başarıya ulaşacağız. Ancak, en önemli başarımızın dahi bizi Tanrı bilincinden ve alçak gönüllülük meziyetinden koparmasını izin vermemeliyiz. (s. 279) Gerek başarılar gerekse başarısızlıklar, kendi problemlerini doğururlar. Öne atılan her adım, yeniden yargılamayı gerektirir. (s. 280) Hamd, alemlerin rabbi olan Allah’adır. (s. 281)

Fazlur-Rahman’ın ‘İslam’ı, İslami oryantalistlerin tarzında yeniden kurmaya yönelik modernist bir teşebbüstür. Onun, sünnet kritiği Schact’a dayanır, İslam tarihi analizi H.A.R. Gibb’inkinin esasına, tüm yaklaşımları ise W.C. Smith’in düşünceleri ile köklenir. (s. 291) Felaketten sakınılacaksa hem adil hem de dayanıklı, yeni bir sosyal düzen oluşturulmalıdır. (s. 300)

   

 Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği

*

 Allah’ım Sorularım Var

Kimi insanlar akıl ve vicdanlarından taşan sorulardan bir ömür boyu kaçarlar. Kimileri bu sorularla sınırlı olan ömürlerini tüketmeleri yerine sınırları maksimum haz parolası ile yaşamaları gerektiğini düşünür. Ama sorular bir süre sonra yeniden gündeme gelir. (s. 16) Cevapların oluşturulmasında akademik üsluptan uzak, olabildiğince herkes tarafından anlaşılabilir bir dil kullanmaya gayret edilmiştir. (s. 17) Burada yer alan sorulara tarihte veya günümüzde çok daha iyi cevaplar verebilecek olanlar bulunmuştur, bundan sonra da bulunacaktır. Yazarının yapmaya çalıştığı şey sadece, bu hususta mütevazi bir katkıda bulunmaktır. (s. 18) Yaratıcısının var olup olmadığı gaybi bir meseledir, gaybi konular ise bilimsel ispatın konusu olamaz. (s.19) Peygamberlik iddiasında bulunan kimseye vahyin gelişine şahit olmuyoruz, bir şey bilimsel izah edilebiliyor ise o şey artık gaybi olmaktan ve iman konusu olmaktan çıkar. (s. 20) Allah’ın varlığı ve birliği konusunda ileri sürülen deliller, evrenin yaratılmışlığı gibi. Ateistlerin büyük bir kısmı, evrenin ezelden beri var olduğu görüşünü savunur. Onlara göre evren tamamıyla maddeler toplamından ibarettir, evrende madde ötesi varlıklar, melek, cin vb. yoktur. (s. 21) Hiçbir şey kendiliğinden bir sebebi bulunmaksızın var olmaz. Maddeyi yaratan, varlığın kendisi de olan madde olamaz. Zira o zaman o maddeyi de bir var eden, onu da var eden olacak ve bu zincir böylece gidecektir. Evrendeki maddelerin her birinin bir zaman sonra yok olduğunu görüyoruz, geleceğe doğru ebedi olmayan bir şeyin geçmişe doğru sonsuz ve ezeli olması mümkün değildir. (s. 22)

Büyük patlama adı verilen teori, evrenin yaklaşık 13 milyar yıl önce bir sıfır noktasından büyük bir patlama sonucu başladığı ve gittikçe genişleyerek büyüdüğünü ortaya koymaktadır. (s. 23)

Evrenin yasaları: Evrenin bir yaratıcısı yoksa her bir noktada var olan bu yasaların kimin tarafından konulduğu sorusu cevapsız kalmaktadır. Bu yasalardaki en ufak bir sapma evrenin yok olması sonucu doğurabilecek bir süreci başlatır. Dünya üzerinde binlerce yasanın bir arada ve uyum içinde bulunması da, bütün bunların ilim, irade, kudret sahibi bir yaratıcı tarafından konulduğunu ve sürdüldüğünü gösterir. (s. 25) Evrendeki hassas ayarlar: Evrende öyle hassas ayarlar bulunmaktadır ki, bu ayarlardaki en ufak bir değişim evrenin varlığını, dünya gezegenindeki milyonlar canlı türünü yok olmaya mahkum edebilir bu hassas ayarların madde, doğa gibi varlıklara yüklenmesi mümkün değildir. (s. 26) Varlıklardaki tasarım: Atomdan galaksilere, hücrelerden her bir canlıya, tüm canlılar yaşadığı bölgeye uyum sağlayacak organlarla donatılmıştır, develerden penguenlere ve kutup ayılarına, her bir canlının kendisine has besin türleri, beslenme biçimleri, savunma ve saldırı sistemleri bulunmaktadır. DNA tek başına mucizedir. (s. 27) Farklı renk ve sistematik tasarımlara sahip binlerce bitki ve hayvanlar, evrendeki binlerce sanatlı tasarım örneklerindendir. (s. 28) İçinde bir tapınak bulunmayan hiçbir antik şehir yoktur. İnsanlık yaratıcının varlığına inanmıştır, bu kabulün bir yanılsıma olduğunu iddia etmek, akıl ve mantıkla izah edilebilecek bir durum değildir. İnsan yeryüzündeki canlıların pek çoğundan daha güçsüzdür, ne uçabilir ne suda yaşayabilir. Ne hızlı koşabilir. Hayvanların tümü, doğuştan sahip oldukları özelliklerle doğaya hemen uyum sağlayabilecek bir vücut yapısına sahip kılınmışlardır. (s.29) Yeryüzünün canlı ve cansız bütün unsurları adeta, insana hizmetçi kılınmıştır. İnsan ayrıcalıklı bir konuma sahiptir, insan bu konumunu kendi güç ve kudretiyle kazanmış değildir. (s. 30) İnanç: İnsan yüce bir yaratıcının varlığını kabul edip ona sığınma duygusuyla doğar, bu duygu bastırılabilir ama yok edilemez. (s. 31) Fıtratımızda sığınma duygusu, sonsuz bir hayat, yaşama duygusu vardır. İnsanın susuzluğunu giderecek su bulunmaktadır, aynı şekilde insandaki ölümsüzlük duygusunu karşılayacak bir alemin de bulunması gerekir. Evrendeki her şey kendine mahsus dil ile Allah’ın varlığını, birliğini, üstün sıfatlarını yansıtmaktadır. (s. 32)  Peygamberler, insanlara ilim, irade, kudret, tekvin sıfatları başta, yaratıcıları olan Allah’ı tanıtmaktaydı. (s. 35) Allah’ın birliği, hem zati hem subuti, hem de fiilleri itibarıyladır. (s. 37)
Allah kendisi gibi bir varlık yaratabilir mi? Bu varlık sonradan meydana gelmiş bir varlık olacaktır. (s. 53) Kadim olmayacak, Kıyam bir nefsihi, Vahdaniyet olmayacaktır, böyle olmayınca da asla Allah’ın dengi olamayacaktır. (s. 54) Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? Aklen imkansız olan bir şey, güç ve kudretin ilişeceği bir şey değildir, sorular tam anlamıyla mantıksızlık ve çarpıtmadır. (s. 55) Allah Haşa egoist mi? (s. 57) Egoist kelimesinin çağrıştırdığı ana tema, çıkardır. Aynı durumda olan iki veya daha fazla kişi arasında bir egoizmden ve çıkar çatışmasından söz edilebilir. (s. 61) Menfaat ancak, kazanma ve kaybetme endişesi olan bir kimse hakkında söz konusu olabilir. Allah, zati sıfatları arasında yer alan kıyam bir nefsihi, onun bir varlığa ihtiyacının olmadığını gösterir. (s. 62) O, es-Samet’tir: Her şey ona muhtaçtır. Emir ve yasakların temel amacı, insanların yararlarını gerçekleştirmek, zararları gidermektir. Din, tanrının çıkarını korumak için değil insanın hem bu dünyada hem de ahirette huzur ve mutluluğunu sağlamak içindir. (s. 63) İbadetlerin de menfaatini yine kullara dönüktür. (s. 64) İnsanlar ve cinler yaratılmadan önce melekler vardı, ibadetler insanların kendilerini gerçekleştirmeleri içindir, Allah’a ait sevgi boşluğumuz doğru şekilde doldurulmaz ise, bu sevgi zamanla insanı sevdiği aciz varlığa karşı kul köle yapacaktır insanı. (s. 65) Allah dışında her şey Allah’a muhtaçtır, insanın kulluk etmesinin yararı kendisinedir. (s. 69) Bir hadisi kutsi de, (s. 70) “Ey kullarım! Bana fayda verebilecek bir duruma gelemezsiniz ki, bana fayda verebilirsiniz.” (Müslim, el Birr ve’s- Sıla, 55) buyrulur. Din, bizim fıtratımızı bizden iyi bilen Rabbimizin bizi mutlu kılmak üzere bildirdiği kurallar bütünüdür, Ruhumuz ibadete muhtaçtır, kulluk ettiğinde İnsan kendi fıtratıyla barışık olur. (s. 72) İnsan muhtaçlığını unuttuğu anda azgınlaşır. (s. 73) “Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez sadece Allah’a secde eder.”( Rad Suresi, 15) Secdede itaat vardır, Allah’a teslim olmaktır. İnsan ve cinler dışında varlıklar açısından secde zorunlu olan bir durumdur. (s. 74) Bir hasta doktorun verdiği ilacı onun tarif ettiği şekilde almadığında bunun faydasını görebilir mi? (s. 75) “Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45) İbadet etmeden ruhun gıdası karşılanamaz. (s. 76-77) “Kalpler ancak Allah’ı zikirle huzur bulur.” (Rad suresi, 28) Müşrik Araplar melekler ile Allah arasında bu türden bir soy bağı kurmaktaydılar. (s. 80) Eğer melekler yaratılmamış olsaydı, zıt çiftler halinde yaratılma kanunu bozulmuş olurdu. Meleklerde sırf akıl vardır ama onları mükellef kılacak bir şehvet yoktur. Hayvanlarda sırf şehvet vardır, akıl yoktur. İnsan ve cinlerde ise hem akıl hem de şehvet vardır. (s. 82) Varlıkların zıt çiftler halinde yaratılması vardır. Rabbimiz her şeyi ‘sebeplilik kanunu’ çerçevesinde düzenlemektedir. Bulut da, yağmurun sebebi kılınmıştır. (s. 83) Melekler müminlere, manevi alemle her an iç içe oldukları şuurunu kazandırır. (s.86) Melekler insana, sürekli azmini bileme konusunda bir dinamizm kazandırmaktadır. (s. 87) Şeytan bir özel isim değil bir sıfattır, kovulmuş varlık anlamına gelir. (s. 89) Kur’an, iblisin şeytan olma hikayesini anlatır. (s. 90) Kur’an’da akıl sahibi varlıklar üç gruba ayrılmaktadır: İnsanlar, melekler ve cinler. Melekler, akıl sahibi olmakla birlikte nefis sahibi olmadıklarından imtihanla yükümlü tutulmamışlardır. (s. 91-92) Şeytan son derece sinsidir, her fırsatı kollar. (s. 94) İman edip de yalnız rablerine tevekkül edenler üzerinde o şeytanın bir hakimiyeti yoktur.” (Nahl suresi, 99) İblis dedi ki: “Rabbim, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım.” (Hicr suresi, 40) Allah doğrudan şeytan yaratmamış, iblis kendi hür iradesi ile Allah’a kafa tutarak şeytan olmayı kendisi tercih etmiştir. (s.103) İblisin şeytanlaşma sürecine 7 farklı surede temas edilir, her birinde diğerinde yer verilmeyen bir bilgiye yer verilir. (s. 104) Tehditvari bir şekilde şeytana müsaade edilmiştir. Öğretmen öğrencilerini imtihan yaptığında, onların tümünün bu sınavda başarılı olmalarını ister ama yine de sınav esnasında yanlışları işaretlemelerine izin ve müsaadesi eder. (s. 105) Bütün varlıkların çiftleri arasında yaratıldığı (s. 107) şu ayette vurgulanmıştır: “Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilemedikleri şeylerin bütün çiftlerini yaratan Allah’ımı tesbih ve takdis ederim.” (Yasin, 36) Cenabı Hak kendisine dik başlılık etmenin, emri tutmamanın ve kibirlenmenin ne kadar vahim sonuçlara yol açtığını, her daim canlı bir şekilde hatırlatmak üzere iblisi helak etmemiştir. (s. 110) Kur’an, canlı cansız bütün alemlerde bir düzen ve ahengin bulunduğunu, bütün bunları tek bir ilahın yaptığını iddia eder.

Eğer bir ateist kanunların bir yapıp var eden olmaksızın meydana geldiğini ispat edebiliyorsa, o zaman Kur’an’ın da insan sözü olduğunu ispat edebilir. Bir ateistin nasıl olup da dünyanın tam da canlılığın sürmesine müsait olacak şekilde olduğunu, damla su olan bir varlığın nasıl olup da varlığa dönüştüğünü açıklaması gerekir. (s. 114-115)

Deistlerin cevaplaması gereken sorular: Tanrı bir daha hiç ilgilenmeyeceği bir evreni niçin var etmiştir? (s. 116) Neden insan akıl sahibi bir varlık olup diğer canlılardan farklıdır? Varlığın anlamı nedir? Eğer ahiret diye bir şey yoksa bu dünyadaki haksızlıklar zulümler ne olacak? Bunlar yapanın yanına kar mı kalacaktır? Ahiret yoksa Tanrı insanlığa en büyük kötülüğü yapmış olmaz mı? Yeniden diriliş denilen şey bir insanın uydurması ise, tabiatta örneklerini sürekli gördüğümüz yeniden dirilişler neyi gösteriyor?  (s. 117) Tevrat’ta baştan sona tanrının seçilmiş ırkı olan İsrail ırkının hayat hikayesinin anlatıldığı görülür. (s. 118)

Kur’an’ın Allah kelamı olduğunun delilleri: İnsanlığın var oluşsal sorularına ikna edici cevaplar vermesi, evrenin nasıl, niçin yaratıldığı, sonra ne olacak? Tüm bunların ve benzeri söylemlerin merkezine Kur’an’ın tevhidi oturtması. (s. 119) Söylemin evrensel karakterli olması, Geleceğe dair verdiği haberlerin tümünün doğru çıkması. (s.120-121) Ortaya koyduğu hukuk ve ahlak ilkelerinin hikmet, adalet ve hakkaniyete uygun oluşu. (s. 122)

Kur’an’ın parça parça inmesi ile İlk Müslümanların Kur’an’ı anlaması ve yaşaması kolaylaşmıştır. Kur’an insanları içinde bulundukları kötülüklerden yavaş yavaş sıyırmış, tedricen onları kendi hedeflediği noktaya götürmüştür. (s. 124) Eğer daha ilk başta ‘şarap içmeyin’ diye bir ayet gelseydi insanlar,  ‘Biz şarap içmeyi asla bırakmayız’ derlerdi. (Buhari, Fezailul-Kur’an, 6) Kur’an insanlar arası ilişkilerde ana ilkeleri belirlemekte yetinmiştir, bu durum onun her çağda ulaşılabilir olmasını da temin etmektedir. (s. 132)

Peygamberlerin gönderilmesine, vahye ne gerek var? (s. 133) Akıl tek başına yeterli değildir, sınırlıdır. Ayrıca vahiyle bildirilen bilgilerin bir kısmı gayb alanına aittir. Allah’ın sıfatları, melekler ve cinler, ahiret gibi. (s. 134) Akıl, her insan da aynı ölçüde değildir. İnsan her an kötülüğe sürüklenebilecek bir nefse de sahiptir. Şeytan da sürekli yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Nitekim günümüzde Alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara sahip olan kimselerin büyük çoğunluğu da, yaptıklarının doğru olmadığını aklen bildikleri halde nefislerine uyara, bu kötü huylarını devam ettirmektedir. (s. 135) Peygamberlerin gönderilmesi, bahaneleri ortadan kaldırmak içindir. (s. 137) Yeryüzünde peygamber gönderilmeyen (s.143) hiçbir topluluk yoktur. (Fatır Suresi, 24; Rad suresi, 7 ayet) Kur’an, ilk muhatapların hiç tanımadığı, bilmediği uzak diyardaki peygamberlerden söz etseydi muhataplar açısından verilen bilgilerin doğruluğunu test etme imkanı olmayacaktı. (s. 145) İnsan, hem iyilik hem de kötülük yapabilecek kabiliyete sahip kılınmıştır. Bu durum insanın, yapısal olarak bir imtihan içinde yaratıldığını göstermektedir. (s. 153) İnsan imtihan etmek için yaratıldıysa, bu imtihanın sonuçlarının görüleceği bir varlık alemi olmalıdır. Her insan, Allah’ın insanı diğer canlılardan farklı ve üstün şekilde yaratmasının hikmet ve gerekçelerini sorgular. (s. 154)

Yakın tanıdıkları vefat eden kimselerin bir gün bu kimselerle tekrar bir araya gelme düşüncesi kendini ortaya koyar.  İnsanoğlunun ölümsüzlük düşüncesi, tarih boyunca hep var ola gelmiştir. İnsanın ölümsüzlük ve sonsuzluk arayışı eğitim öğretim yoluyla elde edilmiş bir duygu olmayıp, onun benliğinde yer etmiş bir duygudur. Dış dünyadaki olaylar, ahiretin varlığına delildi. Ölü toprağın yağmurla diriltilmesi. (s. 156) İlk yaratılışın olması, ikincinin olmasının (Yasin 78-79) delilidir. (s. 157) “İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde Biz kendisini yaratmışızdır.” (Meryem Suresi, 66-67) Varlıkların zıt çiftler halinde yaratılması da ahiretin varlığına delildir. Kutsal kitapların tümünde Ahiret inancı yer almaktadır. (s. 158)

Berzah alemine ilişkin (s. 160) sorular: Azrail, ölüm işi ile görevlendirilen meleklerin başı olup onun emrinde çok sayıda melek görevlendirilmiştir. (s. 162) Ölümle birlikte kıyametin kopuşu vaktine kadar geçecek zaman dilimine Berzah alemi adı verilir. (s.  163) Kabirlerdeki nimet ve azap, kabirde bulunan kimseye kıyamet koptuktan sonra gideceği yerin gösterilmesidir. Sur’a birinci defa üfürülmesine kadar devam eder. (s. 165) Kabir azabının aklen mümkün olduğunu, rüya meselesi üzerinden de ele alabiliriz.(s. 166) Kabir hayatı ifadesi, ölüm ile insan ruhunun hissedeceği birtakım sıkıntı veya nimetleri ifade etmektedir. (s. 167) Zaman kavramı izafi bir özelliğe sahiptir, yerküre açısından gün ve yıl kavramı ile Jüpiter gezegeni açısından gün ve yıl farklı zamanlardan oluşmaktadır. Kişilerin içinde bulundukları ruh hali, onların zamanı olduğundan daha uzun veya kısa hissetmelerine yol açabilmektedir. (s. 169) Kafir bir kimsenin samimi niyetle yaptığı iyilikler, onun iman etmesine vesile olabilir. Hakim bin Hizam’a Allah resulü ‘Sen yaptığın iyiliklerle Müslüman oldun.’ (s. 176) demiştir. Kafir bir kimse yaptığı iyiliklerin karşılığını dünyada görür. (s.  177) Kafir bir insan dünyada bir iyilik yaptığı zaman, bu iyilik sebebiyle kendisine rızık verilir. (Müslim, Sefaü’l-Kıyame,s. 57) Kur’an cehennemin 7 kapısının bulunduğunu (s.  178) haber vermiştir. (Hicr, 44)

İnkar sebebiyle sonsuz azap niye var? Dünyadaki hukuk sisteminde de kabul edilen kural, cezanın miktarını belirlerken suçun işlenme süresi değil, suçun büyüklüğü dikkate alınır. Söz gelimi, cinayet dediğimiz suç birkaç saniyede işlenir. (s. 179) “Eğer dünyaya geri gönderilseler yine kendilerini yasak edilen şeylere döneceklerdir.” (Enam suresi, 28) Kafirler sonsuza kadar inkar etme azminde (s. 181) olduklarından, sonsuza kadar cezalandırılmaktadırlar. “Ey Allah’ım! Kalbimi senin dinin üzerinde sabit kıl.” (Tirmizi, Kader 7) Kadere iman, Allah’ın sıfatlarına imanla ilgilidir. Allah nezdinde önce ve sonra diye bir şey de yoktur, O zamanında yaratıcısıdır. Bizim için gelecek olan şey, O’nun için gelecek değildir. (s. 183) “Gaybın anahtarı Allah’ın yanındadır.” (Enam suresi, 59) Rabbimiz ezeli ilmiyle olmuş ve olacak her şeyi bilir. (s. 188)

Mademki Allah her şeyi yazmış, o halde benim bir şey yapmama gerek yok? Sınava girecek bir öğrenci şöyle düşünse, “derslerine çalışmak yerine sınavdan kaç alacağım Allah tarafından ezelde yazılmış, çalışsam da o notu alacağım çalışmasam da” Bir işçiyi düşünelim, çalışmak yerine, ne kadar kazanacağım Allah tarafından ezelde yazılmış. Bir hasta düşünelim, iyileşip iyileşmeyeceğim Allah tarafından ezelde yazılmış. (s. 189) Bir kimse, “benim cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğim Allah tarafından ezelde yazılmış, biliniyor.” diye düşünse, bu ve benzeri tüm sakat mantık ürünü düşünceler iblisin vesvesesinden kaynaklanır. Allah ne olacağını biliyor ama biz bilmiyoruz. (s. 190) Ben kendi emek ve gayretimden sorumluyum. (s. 191) Varlıklar ancak zıtları olduğunda bilinebilir. Eğer çirkinlik ve kusurluk yaratılmamış olsaydı, güzellik ve kusursuzluk bilinemezdi, hastalık olmasaydı sağlığın ne derece önemli olduğu takdir edilemezdi. Bu sebeple Allah varlıkları çiftler halinde yaratmıştır. (s. 199) Eğer hep iyinin olduğu bir alem istiyorsak, o ahirette hak edenlere cennette bulunmaktadır. Onu da hak eden kazanacaktır!  Bir aslanın bir ceylan yavrusuna saldırıp onu parçalaması evrendeki hassas dengenin bir sonucu olup içinde nice hikmetleri barındırmaktadır. (s. 200) Kusursuzluk, canlıların kendi türlerindeki kusursuzluk olup, her bir ferdin kusursuzluğu değildir. Elma kusursuz olarak yaratılmıştır. Bununla birlikte elmalar içinden çürük olan, tadı bozuk olanlar olabilir, bu durum elmanın mükemmel bir meyve olduğu gerçeğini değiştirmez. Allah, imtihan etmek üzere insanları beden, sıhhat, görüntü, maddi imkan, ırk ve benzeri hususlar bakımından birbirinden farklı yaratmıştır. Bir kusur bulunanlar olabilir. Eksiği olan sabırla, sağlam olan şükürle imtihan olmaktadır. (s. 201) Gözleri görmeyen bir kimse bu yönüyle bir imtihandan geçtiği gibi, onun yakını olan şahıs da bir imtihandan geçmektedir. (s. 202) “Mümin kimsenin bütün işleri hayırdır; şükreder sabreder, onun için bir hayır olur.” (Müslim, ez -Zühd ve’r-Rekaik, s. 64) Bizim İyilik ya da kötülük olarak nitelendirdiğimiz şeyler gerçekten de öyle midir? Bizler geleceği bilmediğimizden, karşılaştığımız olaylar hakkında aceleci yargılarda bulunuruz. (s. 205) Milli piyango kazanmak iyi midir kötü mü? Yağmur çiftçi için iyi, tatilciler için kötüdür vb. İyilik ve kötülük Allah tarafından bir imtihan vesilesi olarak yaratılmıştır. İmtihanımız, iyilik ve kötülük olarak gördüğümüz durumlarda vereceğimiz tepkilerden oluşmaktadır. (s. 207) Hz Süleyman, “Bu şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin gösterdiği lütfundandır.” der. (Neml, 40) Karşılaştığımız kötülük, yaptığımız bir kötülüğün dünyevi cezası da olabilir. (s. 211) “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık mallardan canlardan ve ürünlerden biraz azaltmakla, fakirlik ile deneriz.” (Bakara, 155) Kimi zaman karşılaştığımız bir kötülük bizleri daha büyük bir felakete karşı uyarır, ikaz eder, mesela hafif bir trafik kazası geçiren bir kimse kontrol amaçlı MR çektirdiğinde, beyninde daha önceden oluşmuş bir tümörün varlığı tespit edilir. Karşılaştığımız kötülük, günahlarımıza kefaret olabilir. Bir daha o günahlardan dolayı ahirette hesaba çekilmeyiz. (s. 213) Sa’d bin ebi Vakkas sordu, “Ey Allah’ın elçisi. İnsanların en çetin imtihanlara tabi tutulanlar kimlerdir?” Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdi: “Peygamberler, sonra salihler.” (Tirmizi, Zühd 57; Ahmed b. Hanbel, I/172, 174) İmtihan, tesadüflere değil Allah’ın ilim, irade, kudret ve hikmetine dayanmaktadır. (s. 218) Allah Celle Celalühü sonsuz bilgisi ile herkesin farklı durumlarda neler yapabileceğini bilir. (s. 219) Genç yaşında ölen bir kimsenin uzun süre yaşasaydı ne yapacağını bilir. (s. 220) Bizim sevmeyip kötü gördüğümüz şeyler hakkımızda hayırlı, sevip istediğimiz şeyler hakkımızda kötü olabilir. (s. 221) “Bir şeyi sevmediğiniz halde, o şey sizin için daha hayırlı olabilir. Bir şeyi sevdiğiniz halde, o şeyi sizin için daha kötü olabilir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216) Allah, tarihte ilk bakışta adaletsizlik, haksızlık gibi görünen pek çok durumu kendi elçileri olan peygamberlere de yaşatmıştır. Allah her bir insanı, kendi şartları imkanları içinde imtihan etmektedir. (s. 222) “İleride öyle bir zaman gelecek ki, o zaman da kendisine emredilenin onda birini yapan kişi kurtulur.” (Tirmizi, Fiten, 79)

İslam’dan doğru ve yeterince haberdar olmamış bir kimse Müslüman olmaktan sorumlu değildir. Zengin olan bir kimse, zekat, fitre, kurban, Hac, yakınlarının nafakası gibi mali yükümlülüklerden sorumludur. (s. 223) Allah hiç kimseyi, verdiği imkandan fazlası ile yükümlü kılmaz. (Talak, 7) Allah’ın iradesi başka, rızası başkadır. Allah dileyinin iman etmesine, dileyenin de inkar etmesine müsaade etmiştir ama O’nun inkara rızası asla yoktur. “Allah kullarının küfrüne razı olmaz.” (Zümer suresi, 7. ayet imtihan)

İmtihan şartları eşit olsaydı yeryüzünde hayat mümkün olmazdı. (s. 224) Çünkü insanlar toplum halinde yaşayan varlıklardır ve toplumsal hayat iş bölümünü zorunlu kılmaktadır. “Dünya hayatında onların geçimliliklerini aralarında biz paylaştırdık.” (Zuhruf, 32) İmtihan şartlarımız farklı olduğu gibi, imtihanlarımız da farklı farklıdır. (s. 226) “Şüphesiz her şeyi bilen ve her işi hikmetlice yapan ancak sensin.” (Bakara, 32)  Rabbimiz fertlerin ve toplumların ecellerini de birtakım sebeplere bağlamıştır. (s. 230) “İnsanı imtihan edip rızkını daralttığında ‘Rabbim beni önemsemedi.’ der.” (Fecr, 15) Allah kuluna rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. (s. 231) Fakat o rızkı dilediği ölçüde indirir. Çünkü “O, kullarının durumunu çok iyi bilmekte ve görmektedir.” (Şura, 27) Rabbimiz cimrilik eden, infaktan kaçınanları ise azap ile tehdit etmiştir. “Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?” (Yasin, 47) Tarihte, başta peygamberler olmak üzere nice Allah dostları, alimler açlık ve fakirlikle sınanmışlardır. Rızık için çaba göstermemiz emredilmiştir. (s. 233) “Ey Allah’ın kulları, tedavi olunuz. Allah hangi hastalığı yaratmışsa, mutlaka şifasını da yaratmıştır. İhtiyarlık ise bundan müstesnadır.” (Ebu Davud, Tıp, 1) Rızkın takdiri Allah’tan ancak kazanılması kuldandır. (s. 234) Rabbimiz yeryüzünde tüm canlılara yetecek şekilde rızık yaratmıştır. Eğer yeryüzünde insanlar açlıktan ölüyorsa, bu yeryüzündeki insanların bir bölümünün haksızlık, zulüm ve sömürü yoluyla bu kimsenin hakkını yemeleri sebebiyledir. (s. 235) Bu Dünya, adaletin yüzdeyüz tecelli edeceği bir mekan değildir. (s. 236) “Rabbimiz, seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz.” (Bakara, 32) Ahiret hayatında insanların sonsuz yaşama sahip olmaları ile Allah’ın beka sıfatına sahip olması aynı düzlemde değildir. Bu sonsuzluk, Allah’ın onlara bu özelliği vermesine bağlıdır, bağımlı bir sonsuzluktur. (s. 241) Bu dünya şartlarında bile insanların bıkmadığı, usanmadığı durumlar vardır, insanlar her zaman susadıklarında su içerler, acıktıklarında yemek yerler,.. yorulduğunda tatlı bir uykuya ‘Hayır!’ diyecek insan yoktur. (s.  242) “Cennetlikler cennete 33 yaşında girerler.” (Tirmizi, Ebu Davud,  Sıfatü’l-Cenne)

Dindeki tek delil Kur’an olmayıp, Allah resulünün sünneti de dinde delildir. (s. 247) Önemli olan husus, bir kimsenin ölüm anında mü’min olarak ölmesidir. Hiç kimsenin son nefeste imanlı öleceğine dair bir garantisi yoktur. (s. 248) Hz Yusuf, “Ey gökleri ve yeri yaratan, beni Müslüman olarak öldür, beni salihler arasına kat.” (Yusuf, 101) Allah zalimleri sevmez. (s. 256) Allah’ın kafirler karşısında müminlere yardım etmesi müminlerin o yardıma hak edecek davranışları sergilemesine bağlıdır. İslam ile Müslüman arasında bir ayrım yapmak zorunludur. İlaç tabiatı itibariyle hastalığı giderme özelliğine sahiptir. Bununla birlikte bir hasta ilacı doktorun tavsiye ettiği şekilde kullanmayıp kendi kafasına göre kullanırsa yahut ilaç elinde bulunduğu halde kullanılmazsa, şifa bulamaz. (s. 257) İslam dini Müslümanları bilim ve teknoloji başta olmak üzere dünyevi konularda da üstün bir noktaya ulaşmaları konusunda itici bir güç olur. (s.  258) “Birbirimize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız.” (Enfal suresi, 46) Tarihte Müslümanlar kendi dinlerini doğru anlayıp bu anlayışı hayatlarına yansıttıkları dönemde dünyanın üç kıtasında asırlar boyunca üstün bir konumda hüküm sürmüşlerdi. (s.  259) “Allah vaat etti ki, onlara yeryüzünde iktidar verecek. Şu andaki korkularını güvenliğe çevirecektir.” (Nur Suresi, 55 ayet) Kötülük problemine cevap olarak zikredilen hususlardan birisi, kötülüğün mutlak değil göreceli olduğudur. Bazıları açısından kötü olan bir şey, bir başkası açısından kötü değil iyi olabilir. Bir aslanın bir ceylan yediğini gördüğümüzde içimiz burkulur. (s 264. ) Ancak yavrularını sütüyle besleyebilmesi için ceylanı yemesi gerekir. Bu evrende iyilik asıl, kötülük ise arizidir. Hastalanmış olan kimsenin iğne olması sonuçlar itibariyle güzeldir. (s. 265) Hayatımızda ilk yaşadığımız anda çok üzüldüğümüz, kötülük olarak gördüğümüz olaylara uzun zaman sonra geriye dönüp baktığımızda, bunların birer lütuf olduğunu görebiliriz. (s. 266 ) Varlıklar zıtları ile bilinir. Kafamızda sıcak diye bir kavram olmasa, soğukta bilinemez. (s. 267) Ortada bir imtihan varsa, o zaman hayır gibi şer de olmalıdır ki imtihanın bir anlamı olsun. “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarda imtihan ederiz, sonunda bize geleceksiniz.” (Enbiya, 35) İnsan’a iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti verilmiştir. (İnsan, 2-3;  Şems, 7-10) İnsan tamamen kendi tercihlerinin sonucunda kötülüğü işlemektedir. (s. 268) İnsanlara düşen, gereken tedbirleri almaktır. (s. 269) Biz kul olarak her türlü tedbiri aldıktan sonra da başımıza önleyemeyeceğimiz musibetler isabet etmiş olabilir. Bunu da imtihanımızın bir parçası olarak görmeli, sabretmemiz halinde sonsuz mükafata nail olacağımıza inanmalıyız. (s. 270) Her kötülük cezasını hemen bu dünyada bulsaydı, bu durumda imtihanın bir anlamı kalmazdı. (s. 271) Bize düşen şey imtihana itiraz etmek değil, imtihanda en iyi performansı gösterebilmek için gayret göstermektir. İnsana düşen şeyin tedbir almak, kötülüklerden uzak kalmaya çalışmak ve iyiliklerin peşinde koşmak olduğunu bilmeli ve ona göre bir hayat sürmelidir. (s.  272)

 Soner Duman, Allah’ım sorularım var

*

Gençler inançtan soruyor

Şirk, Allah’tan korkar gibi bir başkasından korkmak, faydayı Allah’tan başkasından beklemek şeklinde kendini gösterir. (s. 2) Şirk çeşitlerinden bir başkası da Allah’tan başka varlıkları sevmek ve Onlara saygı göstermek aşırı gitmek suretiyle gerçekleşir. (s. 5) Resulü Ekrem Efendimiz, aşırı sevgiden dolayı kendisine secde etmek isteyen bir kimseye sert tepki göstererek izin vermemiştir. (Ebu Davut, Nikah, 40) (s. 6) İbadet hayatında gösteriş yapmak, gizli şirk olarak isimlendirilmiştir. (s. 7) Bir müminin, Peygamberimiz dışında ölen bir kimsenin ardından duasında: “Ya Rabbi falan zaten yüzü suyu hürmetine duamı kabul eyle, hacetimi yerine getir.” demesi dört mezhebe göre de hoş karşılanmamıştır. (s. 16) İnsan biçimci yaklaşımlara, müşebbihe ve mücessime denmiştir.(s. 37) Sıfatlar bize Allah’ı tanıtırlar. Selbi sıfatlar Allah’ın ne olmadığını, subuti sıfatlar O’nun ne olduğunu, fiili sıfatlar ise Allah-alem ilişkilerini tanıtan sıfatlardır. (s. 38) “Önce deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah’ı tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60) tevekkülün doğru şeklidir. (s. 43) Hiçbirimiz kader programımızı okuyarak gündelik hayatımızı planlamıyoruz. Biz bir olayı ancak meydana geldiği zaman bilebiliriz. (s. 45) İnsanlığın ilk yerleşim yeri Mezopotamya ve Maveraünnehir bölgesidir. (s. 46) İslam inancına göre insanlığın ilk öğretmenleri peygamberlerdir, her ümmetin bir Peygamberi vardır. (Yunus Suresi 47. ayet) Hadis kaynaklarında ise, 124.000 veya 224.000 peygamber gönderildiği ifade edilir. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, V/265-66). (s. 48) “Elçiler gönderdik, onlardan sonra anlatamadıklarımız var.” (Mümin suresi, 78. ayet) Peygamberler sadece Ortadoğu’dan çıkmamıştır. Ama insanlık, orada başlamış, eski medeniyetler orada kurulmuştur. (s. 49)

Nazar boncuğu, cahiliye adeti olup İslam geleneğine uygun değildir. İnancımızda göz değmesi haktır, nazar bir gerçekliktir. (s. 57) Sihir, İnsanlık tarihi kadar eski bir gerçektir. (s. 60) Her insan, ilahi yazılım/Fıtrat gereği hakkı ve hakikati idrak edebilecek düzeyde yaratılmıştır. (s. 63) Meleklerle iletişim kurma kültürünün ortaya çıkış sebeplerinden ilki, materyalist hayat tarzının yol açtığı maneviyat ihtiyacıdır. Bir diğer sebep hak din olan İslam’ın yayılışının önüne geçmektir. Meleklerle iletişim kurma ve onlardan enerji alarak başarı ya da mutluluk sağlama iddiası bir kandırmacadır. (s. 72) Allah’a bağlanmayı bırakıp melek merkezli bir seküler inanç oluşumuna gitmek İslam’a aykırıdır. (s. 73)

Levhi Mahfuz, kainatta meydana gelecek bütün olay ve varlıkların yazılı olduğu kitaptır. (s. 96) Allah’ın bilmesi insanın özgürlüğünü kısıtlaması manasına gelmez, zaten biz davranışlarımızı onun bizim hakkımızdaki bilgisini okuyarak düzenlemiyoruz. (s. 98)

Hz Adem’den (a.s.) son Peygamber Hz Muhammed’e (s.a.s.) kadar gönderilen ilahi dinlerin ortak adı İslam’dır. (s. 99) İslam’ın hidayet çağrısının kendilerine ulaşmadığı kimseler sadece akılları ile Allah’a bilip bilmemekten ahirette hesaba çekileceklerdir. Çünkü insan fıtratı her şekilde, Yüce yaratıcıyı aramaya, bulmaya ve onun karşısında boyun eğmeye meyilli yaratılmıştır. (s.104) “Mümin bir günah işlediğinde onun kalbinde bir nokta oluşur. Günaha devam eder ve artırırsa leke de artar, sonunda bütün kalbini kaplar ve kilitler. ‘Allah’ın kalplerini karartmıştır.’ buyruğundaki karartmadan maksat budur.” (Tirmizi, Tefsir 5; İbni Mace, Zühd, 29). (s. 111)

Bilimsel verilere göre Güneş ile Dünya arasındaki mesafe 149 milyon km’dir. Canlıların hayatını devam ettirebilmeleri için en uygun mesafe budur. Dünya ile ay arasındaki uzaklık da 380.000 km’dir. Bu mesafenin değişmesi de med-cezir dalgalarının dünyayı kaplamasına yol açacaktır. (s. 119) Yeryüzü, suyu buhar şeklinde buluta gönderir. Bulutta bir takım kimyasal oluşumlardan sonra buz, kar ve yağmur şeklinde onu yeryüzüne iade eder. Kozmik sistemdeki yardımlaşma kanununa göre bitkiler gelişir ve canlı varlıklarını rızkı oluşur. (s. 120) Başlangıçta insan küçük bir döllenmiş yumurtadan ibarettir. Daha sonra ondan et, kan ve kemikler türer, insan olur. İnsanda bu değişimleri yapan bizzat İnsanın kendisi değildir. (s. 121) “O, her gün yeni bir iş başındadır.”  (Rahman suresi, 29. ayet) (s. 122) Musevilik ve Hristiyanlık; tevhid, nübüvvet, vahiy, ahiret inancı ve varlık anlayışı gibi temel konularda İslam’dan apayrı bir anlayışa sahiptir. Yahudiler ilahlarını millileştirdiler. (s.123) Allah’ın rolünü iradesini, sınırlandırdı Hiristiyanlar. Hz İsa’nın ilahlaştırılması ile birlikte tevhid öğretisi bozuldu. İncil metinleri, tahrif edilmekle özgünlüğünü kaybetti. (s.124) Kur’an ilk günden beri otantikliğini korumaktadır. İslamiyet’te din adamları sınıfı, ruhbalık yoktur. (s.125)

Vicdan, insanın iyiden ve doğrudan yana karar verme görgü ve bilgileri ile kendini yargılama yetisidir. İnsanda doğuştan mevcut olan bu duygu, başta sağlam bir din ve değer eğitim ile desteklenmediği takdirde, kötü bir çevre ve alışkanlıkların etkisiyle körelebilir. Vicdan dinden, adalet ahlakından bağımsız bir şekilde doğruya ulaşamaz, yanlış din de vicdanı kötü işler yapmaya sevk edebilir. (s. 127) Vicdan haksızlıklar ve kötülükler karşısında sessiz kalabilir. Vicdanı körelmiş ve kararmış bir kimsede, manevi anlamda kalpte işlevini yitirmiştir. Vicdan azabı bile dini ve ahlaki değer sahibi olan insanlarda vardır. Bugün Suriye’de, Gazze’de, Arakan’da, Cammu Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Yemen’de yaşanan tarifi imkansız acılar ve vicdansızların karşısında en ufak bir vicdan azabı bile hissetmeyenler olduğunu görüyoruz. Allah korkusuyla, helal ve haram, hak ve adalet şuuruyla beslenmeyen vicdanın kötülüklere karşı yaptırım gücü yoktur. (s. 128)

Agnostisizm: Bilinemezcilik manasına gelir. Ateizm ile agnostisizm arasındaki kelime oyunundan başka bir fark yoktur. (s. 143) Her iki durumda da, yüce Allah’a karşı kayıtsız kalma vardır. Su niçin var oldu? denildiğinde suyun anlamına varoluş hikmetine dikkat çekilir. İşte insanı mutlu eden şey, hayatın anlamını kavramaktır. (s. 144) Gündelik hayatımızda her şeyi önceden bilimsel anlamda çözerek hareket etmeyiz. Bilimle birlikte, felsefeye, sanata ve dini tecrübeye göre de hareket ederiz. (s. 145) Agnostisizm tek yol bilimdir diyen, Pozitivizmin desteğiyle yeniden tedavüle sokulmak istenen bir akımdır. Agnostiklere göre, her şey deneysel bilimin tezgahından geçmelidir. Onlara göre tek hakikat vardır, o da bilimdir. Agnostikler bugüne kadar Allah’ın yokluğu konusunda güçlü argümanlar ortaya koyamamışlardır. Big Bang evrenin sonradan var olduğu gerçeğini ispatlamıştır. (s. 146) Entropi yasasına göre bu evrende yaşam tamamıyla sona erecektir. İslam inancına göre başta insan ve evren olmak üzere bütün varlıkların hayatında amaçlılık vardır. ‘Allah yoktur’ diyen bir ateist bilgiyi değil inancı dile getirmektedir. Zira ateistin elinde Allah’ın yokluğuna dair bir kanıt da yoktur. (s. 147) Laboratuvarda yapılan deneyler gibi olmasa da, insan ve tabiat laboratuarlarında gözlem ve akli tecrübe ile Yüce yaratıcının varlığı bilgisine ulaşılabilir. Allah’a iman İrrasyonel değil, rasyoneldir. (s. 148) Yüce Allah’a ve ahirete inananların, dünya hayatları anlamlıdır. (s. 149)

Deizm: ‘Tanrı, alemi ve içindekileri yarattı ve bir kenara çekildi.’ diyen Aristo’nun Tanrı anlayışı şeklindeki bir inanç biçimidir. Deizm, Hıristiyanlığa karşı gelişen protest bir harekettir. Hz. İsa’nın ilahlaştırılması, Asli günah ve kefaret öğretisi, kilisenin yazılmazlığı gibi çarpık dini öğretiler, Deizmin ortaya çıkmasını tetiklemiştir. Deistler, akla mutlak bir yaptırım gücü yüklemektedirler. Deizme göre akıl olduktan sonra ne peygambere ne de vahye ihtiyaç vardır. Dua ve ibadetlere de ihtiyaç yoktur, çünkü ilk başta yaratsa da, hayatın devamında tanrının insanla ilgisi yoktur. Deistler tabiatı makineye, Allah’ı da makiniste benzetirler.(s. 150- 151) Bu bakış, insanı tanrılaştırmakta ve karar verme, uygulama, yönetme, cezalandırma gibi bütün yetkileri insana vermektedir. İslam tarihinde, Ebubekir Er -Razi ve İbn Ravendi dışında deizmi besleyecek bir damar bulmak mümkün değildir.

Mürcie, Haricilik hareketine tepki olarak ortaya çıkmış dini bir yorum biçimidir. Mürcie mezhebi, Emevileri temize çıkaran bir fırka olarak bilinir.(s. 152) Bazı kimselerin inancı sloganlaştırdığı, dinin ameli boyutunu terk ettiği, amelsiz bir Müslümanlıktan yana tavır koydukları söylenebilir.(s. 153) Dini kavramlarımızı doğru bir şekilde ortaya koymadan, doğru bir İslam anlayışına sahip olamayız. Müslümanlar arasında zihni ve kalbi birlikteliği sağlamadan, bedeni birlikteliği gerçekleştiremeyiz.(s. 155) Allah’ın zatını yani nasıl bir varlık olduğunu bilemeyiz ama Kur’an sayesinde isim ve sıfatlarını bilerek onu tanırız. Duyular gibi aklında bir sınırı vardır. Sağlam bir bilgi kaynağından beslenmeye muhtaçtır. (s. 156) Her insanın aklı, alışkanlık, kültür gibi dahili ve harici faktörlerin etkisi altındadır. Dinde emir, nehiy, mubah, haram ve duyu-ötesi (gayb) alanı ile ilgili konular, ancak Vahiy ile bilinir. (s. 157) Deistler, alemin işleyişinin tek yolunu katı determinizm olarak görürler. Modern bilim anlayışında mutlak doğru yoktur, güncel doğru vardır. Bilim bugün doğru dediğini yarın yalanlayabilir. Deizm, İnsanın, Allah’a rağmen kişisel arzu ve isteklerine göre şekillendirdiği felsefi bir inanç biçimidir. (s. 158) Yüce yaratan nasıl olur da alemle ilgilenmez? Allah, bizim kuvvetli ve zayıf yönlerimiz bizden daha iyi bilir. İnsanı, ‘ne halin varsa gör’ derecesine bu alemde kendi başına bırakılmamıştır. Vahiy bilgisi ve terbiyesi olmadan İnsan aklı nefsin isteklerine, bencil ve hedonist hallerine nasıl karşı duracaktır? (s. 159) Bazı insanın aklına göre iyiyken bazılarına göre kötü değerlendirilen davranışlar konusunda nasıl karar verebileceğiz? Eğer ahiret yoksa ahlaki erdemlere uygun yaşamanın ne anlamı olabilir?(s. 160) Hala deizme sığınanlar varsa bu, doğrudan ‘sorumluluktan kaçışın’ bir ifadesidir.(s. 161)

Ateizm: Evreni tesadüfle açıklayan bu akım günümüzde anlamını yitirmiştir. Evrenin hassas bir ayara bağlı muhteşem bir sisteme sahiptir. (s. 163) Evrenin kendi kendine var olması mümkün müdür? Hayır! Çünkü bir şeyin yaratıcı olabilmesi için önce kendisinin var olması gerekir. (s. 165) Big Bang, ‘evren 13.8 milyar yıl önce büyük bir patlama ile ortaya çıkmıştır.’ der. (s. 166) Dünyada kötülüklerin Büyük bir kısmı, insan kaynaklıdır. “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.” ( Rum Suresi 4.1 ayet) (s. 167) Kötülük, İnsanın özgür irade ve seçimi ile ilgilidir. (s. 168) Kötülük bir ahlak sorunudur. (Mülk Suresi 2. ayet; Bakara Suresi 155. ayet) (s. 169)

 Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor

*

Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum?

İnsanın fıtratında, özünde Allah’ın varlığını ve birliğini tanıma eğilimi vardır. (s. 11) “Eğer Rabbim dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi, hal böyleyken Mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın?” (Yunus, 99) Dini esasları çok iyi bilmek, kalbin tasdiki olmadıkça kişiyi imanlı yapmaz. Örnek oryantalistler. (s. 12) Rabbimizin yarattıklarını, eserlerini düşünmek ve oradan Allah’ın varlığına ulaşmak doğru bir yaklaşım olur. Yaratılış fıtratını bozmayan her insan, Allah’ın eseri olan kainata bakarak O’nun varlığını anlayabilecek özellikte yaratılmıştır. (s. 14) “Her Çocuk Fıtrat üzere doğar.” (Buhari, Tefsir, (Rum) 2) Allah’ın varlığını kabul etmeyen bilimsel yaklaşımların hiçbiri şimdiye kadar, değil bir insanı, onun tek bir organını bile O’nun yarattığı mükemmellikte oluşturmayı başaramamıştır. (s. 15)

İnsanın huzuru, psikolojik gücü ile yakından alakalıdır. (s. 16) Zor ve sıkıntılı zamanlarda Allah’a iman, Toplumların en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Mekan, yaratılmışlara ait bir özelliktir. Yarattığı alemde Allah’a bir yer, bir konum atfetmek doğru bir yaklaşım olmaz. Allah zatını, görebileceğimiz bir algılamanın dışında tutmuştur. (s. 18) İslam dini, Hz. Adem’den son Peygamber Hz Muhammed’e (s.a.s) kadar göndermiş olduğu tek dindir. (s. 24) Hristiyanlıkta Baba, kainatı yaratandır. Oğul, bedenleşmiştir. Kutsal ruh, insanın kalbine ilahi sevgiyi aşılayandır. Hristiyanlıkta kutsal ruh olarak isimlendirilen, Cebrail meleğidir. (s. 26)

Fıtrat, Allah’ın tanıma eğilimi, ruh temizliği, hakikati kabule meyilli yaratılma demektir. İslam dini, Hz. Adem’den son Peygamber Hz Muhammed’e (s.a.s) kadar göndermiş olduğu tek dindir. (s. 27) Pozitivizmde bilginin kaynağı olarak sadece deney ve tecrübe kabul edilir. (s. 28)

Psikanaliz yöntemine göre, insanın davranışlarına yön veren onun bilinç altındaki cinsellik ve korku duygusudur. Tanrı inancı, hakikatte var olmayan, hastalıklı bir durumdur. İnkarcı akımların insana anlam ve değer sistemini asla sunamazlar. (s. 29)

Tek tip bir deizmden bahsedebilmek de mümkün görünmemektedir. Tanrının evren ile ilgilendiğine inanmakla birlikte ahlaki alanla tanrının ilgilenmediğine inananlar da bulunmaktadır. Bazı deistler ise dini hakikatleri kabul etmekle birlikte, bunların aklın süzgecinden geçirilmesi gerektiği kanaatindedirler. Deizmde ‘tabii din’ anlayışı fikri savunulur. Deizmde akla daha çok vurgu yapılmakta, ödül ve ceza anlayışı eleştirilmektedir. (s. 30)

Akıl ve vicdana deizmde hak ettiğinden daha fazla değer verildiğini görmekteyiz. İnsanın bir de kişisel arzu ve isteklerinden oluşan yönü vardır. Dolayısıyla arzuların tatmin edilmesi için vicdanın bastırıldığını, aklında bu durumu meşrulaştırıcı bir fonksiyon üstlendiğini sosyal hayatta çokça görmekteyiz. İnsan aklı mükemmel değildir, hata yapabilir. Deizm insan hayatının anlamı ve amacı nedir sorusuna cevap vermekten acizdir. Ahiret inancının reddederek insan hayatında sadece dünya ile sınırlandırdığı için, insanın ufkunu da daraltır. (s. 31) Peygamberin hepsi tebliğ ettikleri hakikatlerin de ilk uygulayıcısıdırlar.

Allah kainatı ve insanları niçin yarattı?

Allah yaratandır ve yaratıcı olduğu için kainatı ve insanı yaratmıştır. Yoktan var eden bir varlığa neden yarattın denilemez. Bu güneşe neden ışığın var demek gibi bir şeydir. (s. 32) Var olmak bir nimettir. Rabbimiz insanı var olmakla şereflendirmiş ve ona değer vermiştir. O yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır. Halife olmasını, onun talimatına uygun bir şekilde yaşamak olarak anlayabiliriz. İnsan Allah’ın düzenini korumak için sorumlu tutulmuştur. (s. 33) İnsan kulluğunu gerçekleştirmediği, buna aykırı bir yaşam sürdürdüğünde yaratılışına ters davranmış olur. Bu yüzden de huzursuzluk duyar, diğer seçenekler onun tatmin olmasını sağlayamaz. Rabbimiz kainatı ve insanı boşu boşuna ve anlamsız bir şekilde yaratmadığını ifade etmiştir (Duhan, 38 39; Enbiya,16). (s. 34)

Her kişi, imtihana tabi olmanın bir takım kuralları olduğunu bilir. Akli melekelere ve özgür iradeye sahip olmak imtihana tabi tutulacak kişilerin en temel hakkıdır. Sınav anında hiçbir öğretmen öğrencinin cevaplarına müdahale etmez. Allah her şeyi zıttı ile yaratmıştır. Zıt olan her durum iyiliğin kıymetini bilmemizi ve ona yönelmemizi sağlar. (s. 36) Ameller imanın bir parçası değildir. (s. 37) İman tohumsa, havası ibadetlerdir. (s. 38) Şirk, Allah’ın sıfatlarında ortağı bulunduğuna inanma demektir. (s. 39) Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; Nisa suresi 48 ayet. İnsan pratiğe yansıtmadıkça, içinden geçen kötü düşünce ve vesveselerden sorumlu değildir. (Buhari, Talak, 11) (s. 42)

Rabbimiz göremeyeceğimiz nice varlıklar yaratmıştır. Hayat gibi, akıl gibi. (s. 46) Melekler gaybı bilmezler. (s. 47) Melekleri yok oldukları için değil, gözümüz onları görebilecek kapasitede yaratılmadığı için göremeyiz. (s. 48)

Bakara suresi 30. Ayetten, Allah’ın meleklerinin Allah’a ibadet eden şuurlu varlıklar olduğunu açıkça anlıyoruz. Melekleri yapay zeka olarak düşünmek mümkün değildir, melekler şuurlu varlıklardır. Mahiyetini anlayamadığımız varlıkları, duyu organlarımızla algılanan varlıklara benzetmek, bizi yanlış inanışlara yönlendirir. (s. 50) Melekler, irade sahibi olmayan, sadece emredileni yapan varlıklardır. (s. 51)

Allah yüceliği bilinsin diye kainatı ve içindeki varlıkları yaratmıştır: Talak suresi 12. Ayet. Ölüm meleği tek değildir. Kur’an’da çoğul olarak bahsedilmiştir. Nisa Suresi 97; Enam suresi 61; Enfal Suresi 50; Muhammed suresi 27 ayetler. (s. 53)

Hamd Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. (s. 54) Melekler ve cinler yaratılış olarak insanlardan farklı varlıklardır. Fiziksel ötesi varlık olmaları, İnsanların sahip olmadığı bilgilere ulaşabilme imkanı sağlayabilir. Melekler ve cinler mutlak gaybı bilmezler. (s. 56) Cinlerin Hz Süleyman’ın öldüğünü fark edememeleri, gaybı bilmedikleri vurgusu ile ifade edilir. Şeytan meleklerin zıttı, alternatifi olarak yaratılmıştır. (s. 57)

Bu usul, sınava giren bir öğrencinin durumuna benzetilebilir. Öğretmen, soracağı soruları ilgili gerekli bilgilendirmeyi yapmış, kaynakları göstermiş ve yanlışa düşecek muhtemel durumlardan da bahsetmiştir. Yanlışlıkların sınav kağıdında yer alması da sınav usulünün bir gereğidir. (s. 58)

Ateşten yaratılan şeytandan Kur’an-ı Kerim’de 88 yerde bahsedilmektedir. Meleklerden Adem’e secde etmelerinin istendiğine dair 9 ayette İblis, insanlara düşmanlık ederek tuzaklarla aldattığını bildiren ayetlerde ise şeytan kelimesi geçmektedir. İblis cinlerdendir. (s. 59) Şeytanlar ve cinler Allah’a sığınan kimseye hiçbir şey zarar veremez. (s. 60) Allah her topluma, kendi içlerinden peygamberler göndermiştir. (s. 66) Dinin değişmeyen inanç boyutu, ilk kitaptan son kitaba aynen devam etmiştir. (s. 67)

Kur’an-ı Kerim’in mesajları evrenseldir. (s. 68) Diğer kutsal kitaplar tek seferde bir bütün olarak indirilmiştir. (s. 71) Kur’an ise Peygamberimiz zamanında yazıya aktarılmıştır. (s. 72) Hz Osman döneminde, Mushaf adı verilen ilk nüshadan, Kur’an-ı Kerim yazılarak çoğaltılmıştır. (s. 73) Kur’an’ın indirildiği dönemde yeni Müslüman olanların kalbinde İslam’ın getirdiği inançların ve değer yargılarının köklenip güçlenmesi için bir süreye ihtiyaç vardı. Ayetlerin sureler içerisindeki sıralamasını tertibini bizzat Peygamberimiz, Cebrail’in yönlendirilmesi doğrultusunda yapmıştır. Ayetlerin hangi sure içinde, surenin hangi sureden önce ya da sonra yer alacağı o zaman belirlenmiştir. (s. 75)

Kur’an-ı Kerim’de insanlığa gerekli olan ilmi gerçeklerin ilham kaynağını teşkil eden ayetler vardır. Ancak Kur’an, ilmi gerçeklerden bir pozitif bilim kitabı gibi bahsetmez. Aleme bakarak yaratıcının kudret ve büyüklüğünü düşünmeye teşvik eder. (s. 80) Kur’an, insanlara dünyaya gönderiliş amacını hatırlatmak, rehberlik etmek üzere gönderilmiştir. (s. 81) Bilimsel bilgi sürekli değişime ve gelişime açık bir yapıdır. (s. 82)

Kur’an’ı herkesten iyi anlayan ve ayetlerdeki Allah’ın kastettiği manayı en iyi bilen Allah resulüdür. (s. 83) Peygamberimiz ayetleri açıklamış fiillerle uygulamasını göstermiştir. (s. 84) Hadisler, dini yaşantımızda rehberlik eden en önemli kaynaktır. Peygamberimizin yönlendirmesine ihtiyacımız vardır. Hadisleri reddeden kimseler, Kur’an’ı anlamak için yine başka insanların yorum ve açıklamalarına başvurmaktadır. Bazen de insanlar hadisler yerine kendi anlayışlarını öne çıkarmaktadır. Bu da farklı ibadet ve din yorumlarına sebep olmaktadır. Diğer semavi dinlerin bozulmasının en önemli sebebi, din adamı sınıfının insanları kendi görüşleri ile yönlendirmeleri olmuştur. Rabbimiz Kur’an’ın çağlar boyunca anlaşılmasını, onun açıklama ve uygulamalarına bağlı kılmıştır. (Enam, 89-90) (s. 85)

İnsan akıl ve duyguları vasıtasıyla pek çok bilgiye ulaşabilir. Ancak insan ömrü oldukça kısadır. (s. 91)

Kur’an’da Allah’ın gökyüzüne, yeryüzüne, arıya, Hz Musa’nın annesine, Hz Meryem’e, Hz İsa’nın havarilerine ve peygamberlere vahyettiğinden bahsedildiğini görürüz, peygamberler söz konusu olunca özel mesajları insanlara bildirmesi, diğer ayetlerde ise bir çeşit yaratılış olayından veya kalbe verilen ilhamdan bahsedildiği görülür.  (s. 96) Peygamberlere Allah verdiği ilâhi lütuf ve imkanlar, karakter özellikleri, sabır, azim ve mücadele yöntemleri birbirinden farklıdır. Bu sebeple aralarında derece bakımından farklılıklar vardır. Müslüman olarak bize düşen hepsinin Allah’ın elçileri olduğuna iman etmek, peygamberler arasında ayrım yapmamaktır. (s. 99)

İbrahim’in eşi Sare’den olan oğlunun adı İshak, diğer eşi Hacer’den olan oğlunun adı ise ismaildir, Yahudilik ve Hristiyanlık oğlu İshak’ın soyundan gelen ve kendilerine İsrailoğulları denen koldan devam etmiştir. Peygamberimizin soyu ise Hz İsmail vasıtasıyla Hz İbrahim’e uzanır. Yahudiler Hacer’i köle olması sebebiyle kabul etmez. (s. 107) Hz Adem’den başlayarak gönderilen bütün hak dinlerin adı İslam’dır. (s. 108) Hz Adem’den Hz Muhammed’e kadar dinin temeli olan iman esasları hepsinde aynı kalmakla birlikte, dünyaya ait işler ve ibadetlerdeki uygulama şekilleri bakımından aralarında bazı farklılıklar vardır. Her devirde o toplumun ihtiyaçlarına göre gönderilen hükümlerde de değişikler olmuştur. (s. 110)

İnsandaki adalet duygusu, ahirete inanmayı zorunlu kılar.  (s. 131) Kabir hayatı için berzah kelimesi de kullanılır. (s. 132) Ölmüş insanların bedenleri çürürken, ruhları berzah aleminde bizim bilmediğimiz bir hayat yaşarlar. Ancak Berzah alemi ile bizim yaşadığımız alem birbirinden çok farklıdır. Dolayısıyla ölü insanların birileri üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?

Türbe ziyarete esnasında, kabirdeki salih kişilerden ev, araba, kısmet, başarı ya da sıkıntılarından kurtulmak için yardım ve benzeri şeyler istemek şirktir. Çünkü dua etmek bir ibadettir ve ibadet sadece Allah’a yapılır. (s. 136)

Allah’ın dilediğini delalete dilediğini hidayete iletmesi öncelikle kulun, iyi ve kötü bütün yolu seçmesinden sonradır. (s. 149) Arapça hlk; yaratma kelimesi bir şeyi yapma üretme anlamında eskiden insanlar içinde kullanılırdı. (s. 166) Küfür ve isyan ifadeleri içeren şarkıları dinlemeye izin verilmemişti. (s. 168)

 TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum?

*

Hz Muhammed’in Peygamberliğinin İspatı

Beni Müslüman yapan delilleri, Ben Müslüman olduğumda bu eserdeki kadar delil bilmiyordum. Bu eser Hz Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin nübüvvetini ispat etmek gayesindedir. Naçizane kanaatim kıyaslamalarla İslam’ın ispatlanabileceği yönündedir. (s. 14) Sahabeyi Müslüman yapan deliller neydi? Bu ince noktayı yakaladıktan sonra her türlü delil, imanımızı takviye edecektir. (s. 15)

Eser’in tüm taslağı, neredeyse her seferinde tekrar değişti. Nihayet bunun, engellenebilir bir durum olmadığı kanaati bende hâsıl oldu. (s. 17)

Veri aktarımını, oryantalist veriler üzerinden yaptım. Bu sayede, tarihi veriye karşı güven problemi yaşayan bir arkadaşımızın, en azından bu verinin Müslüman olmayan yazarlarca da kabul edildiğini bilmesi güven oluşturacaktır. Bu bağlamda çoğu alıntımız düşmanın itirafı mahiyetindedir. (s. 19)

Kur’an’ın yazılması Nebi yaşarken vahiy kâtipleri tarafından yapılıyordu. (s. 24) Kur’an tahrif edildiyse neden ashap arasında bu konuda bir savaş çıkmadı? (s. 29) Emeviler Kur’an’ı tahrif etselerdi onları yıkan Abbasiler, tahrifi yedi cihana duyururlardı. Abbasiler Kur’an’ı tahrif etselerdi Endülüs Emevi Devleti Kur’anı tahrif ettiğini ilan ederdi. (s. 30) Kur’an -haşa- tahrif olsaydı halkın da sürekli namazda okuduğu musafın tahrifinden haberdar olacağını düşünmek gerekir. Hz Ali’yi -haşa- kafir ilan eden haricilerin nasıl Kur’an tahrif edilir de, tek bir ses dahi etmez. Hz Muhammed’den 200 yıl sonra doğan Kadı Abdulcabbar’ın şu tespitleri önemlidir: “Rasulullah’ı yalanlayan kitaplar İslam Devleti’nin en güçlü ve en hakim olduğu dönemde yazıldı. Ravendi, El-Kindi, Er- Razi…gibi İslam düşmanlarının eserlerini sen, bu kitapların bir harf bile değiştirmeksizin sıra sıra Müslümanların dükkanlarında açıkça sergilendiğini görüyorsun. Müslümanlar onları eleştirmek ve cevap vermek için neşrediyorlar.” (s. 32)

Bugün Türkiye’deki Kur’an metinleri 604 sayfa olarak basılmaktadır. (s. 38) Jonathan M. Bloom: 7. yüzyıl başlarında Arabistan’da da kâğıt bilinmiyordu. Kahire Mushafı sayfa kalınlığı 40 santimetre olan 80 kilogramlık bir deri mushaftır. (s. 39)

Hicri 0-100 yılları arasında (Kitapta 42-78. Sayfalar arasında verilen) Mushaflardan bazılarının listesi: Topkapı Mushafı: Deri üzerine kûfi hatla yazılmıştır. 2 varak (sayfa) eksiği mevcuttur. (s. 42) Tiem Mushafı: Elimizdeki mushaftan 3 varak eksiktir. Deri üzerine, kûfi hatla yazılmıştır. (s. 43) Birmingham nüshası: Elimizdeki mushafın yaklaşık 60 sayfasına denk gelmektedir, karbon testinde 568-645 ağırlığına tarihlendirilmesi açısından kıymetlidir.(s. 45) Londra Mushafı: Kur’an’ın %59’unu içermektedir. Elimizdeki Mushafın 356 sayfasına denk gelmektedir. Dutton, Bu metnin Hicri 30-85 arasında tarihlendirilmesinin uygun olacağını söylemiştir. (s. 46) Paris Mushafı: Elimizdeki mushafın %46’sını içermekte ve 277 sayfasına denk gelmektedir. François Deroche, Mushaf’ın 649-675 yıllarına ait olduğunu ifade etmiştir. (s. 47)  Kodex Wetzstein ll 1913- Berlin: Kur’an’ın %85’ini içermekte ve elimizdeki Mushaf’ın 513 sayfasına denk gelmektedir. %72,8 ihtimalle 662-714 tarihleri arasına aittir. (s. 53) San’a mushafı: Kur’an’ın %86’sını içermektedir. Elimizdeki mushafın 520 sayfasına denk gelmektedir. (s. 55) Taşkent Mushafı: 378 varaktan ibarettir. Karbon testi, 640-765 tarihleri arasında ait olduğunu göstermektedir. (s. 65) Kahire Mushafı: Ağırlık 80 kilogramdır. Elimizdeki mushafların yaklaşık 602 sayfasını içermektedir. Tayyar Altıkulaç “musafın I. asrın 2. yarısına ait olduğunu söylemek mümkündür.” demektedir. (s. 69) MS.139 (Cairo); MS. Arabe: 306 varaktan oluşmaktadır. Karbon test sonucu, %95,2 ihtimalle 609-694 arasını göstermektedir. (s. 70) Mefi Mushafı (Kahire İslam Sanatları Müzesi 21145): Kur’an’ın %85’ini içermektedir. Hicri I. asra ait olduğu anlaşılmaktadır. (s. 71) Ms. R.20- The Our’an of Sayyida Umm Malal: Yazma 2400 varaktır. %95 ihtimalle 650-764 tarihleri arasını gösterir. Karbon testi sonucu, Hz. Osman döneminin 6. yılı ile Abbasiler döneminin 14. yılı arasındaki zaman dilimine ait olduğuna işaret edilmektedir. (s. 74) Codex Mushafı Kur’an metninin %9’dan 9’unu içermektedir. Hicri I. yüzyıla ait olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. (s. 75) “Bir mushafta olmayan kısım, diğer mushafta mevcuttur. Kur’an’ın tamamını ya da büyük çoğunluğunu içeren pek çok yazma mevcuttur.” İlk 100 yıla nispet edilen çeşitli ebatlarda 44 yazma Metin, 7 adet tek sayfalık varak, inanılmaz bir rakamdır. Kabaca bir hesaplama ile 2-3 yıla bir Mushaf gibi bir ortalama karşımıza çıkmaktadır. Tayyar Altıkulaç “birbirinden çok uzak coğrafyalarda ve birbirini görmemiş kâtipler tarafından istinsah edilmiş” bu nüshalar bize göstermektedir ki, sayfalardaki satır sayıları ayrı da olsa muhtevaları aynıdır. Yani “nereye gitsek aynı mushafla” karşılaşılmaktadır. (s. 80) İncelediğimiz Mushaflardaki ayetlerin tertibi, elimizdeki Mushaflarla aynıdır. Aynı Yüzyıl içerisinde çeşitli dönemlere ait olduklarını gösterdiği bu mushaflar arasında fark olmaması, vehim ortaya atmaya çalışanlara susturucu bir delil olacaktır. Yeryüzünde, böylesine çok ve erken döneme ait yazması olan başka bir metin daha yoktur. (s. 81) Bulunan Mushafların kıraatlerle uyumlu olması  Kur’an tarihi kaynaklarının güvenilirliğini de göstermiş olur. Yazmalar; hafızların ezberleri, eski tarihi kaynaklardaki bilgiler ve akli delillerle uyumlu çıkmıştır. Bu, yeryüzüne hiçbir metninin ulaşamayacağı bir tarihi güvenirlik seviyesidir. (s. 82) Kâtipler tarafından, birbirinden uzak bölgelerde istinsah edilmişlerdir. Katiplerin birbirlerinden etkilenmedikleri açıktır. Bir ayet, birinden nasıl yazılmışsa, diğerlerinde herhangi bir farklılık olmaksızın aynı şekilde yazılmıştır.

Corpus Coronicum: Oryantalistlere ait bir web sitesi olup onların el yazması mushaflarla ilgili çalışmalarını içermektedir. (s. 83)  

Tevbe suresinin son iki ayetinin web sitesinde çıkan yazmalarının yaklaşık tarihlendirilmesi şöyledir: 606-649. Bu yazmalar %60 ihtimal Hz Muhammed döneminde yazılmıştır, %5 ihtimal Hz Ebubekir dönemine ait, %24 Hz Ömer dönemine ait, %11 ihtimal Hz Osman döneminin ilk 5 yılına aittir. Bu durum dahi Reşat Halife ve takipçilerin iddialarını çürütmek için yeterlidir. (s. 85) Bu metinlerden herhangi birini orijinal kabul eden birisi, nasıl olur da Kur’an hakkında orijinal değildir. gibi bir iddiada bulunabilir? (s. 87)

Sahabe samimiyet ve fedakârlıkla iman ettiler. Kur’an tahrip edilseydi, sahabe topluluğu muhakkak buna tepki gösterirdi. (s. 94)

Lesley Hazleton’a göre baskı olmasaydı bu insanlar, kaçmak için ilk iki defa yerlerini yurtlarını terk etme girişiminde bulunmazlardı. Burada onun kastı, Habeş ve Medine hicretleridir. (s. 97) Akabe’de peygamber, “Bana destek vererek bütün saldırılardan koruyacağınıza ve savunacağınıza dair biat ediniz.” demiştir. Abbas bin Ubade Hazreclilere “bütün dünyaya karşı açtığı savaşları izleyeceğiniz anlamına gelmektedir.” diye hatırlatıyordu. Hazrecliler dediler ki: buna karşı mükâfatımız ne olacak? Hz. Peygamber: ‘Cennet’ dedi. Bu insanlar samimi olmasalardı bu sayılan fedakârlıkları dünyevi olmayan bir karşılık için yüklenirler miydi? Müslümanların komutanlarının, İran komutanına; “Sana, sizin hayatı sevdiğiniz kadar ölümü seven bir orduyla geleceğim.” demekteydi. Bi’ri maune olayında, şehit edilen Haram b. Milhan’ın “Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki ben kazandım” diye haykırmasını, samimi inançtan başka ne ile açıklayabiliriz? (s. 99)

Eğer Kur’an tahrip edilseydi onlar buna neden ses çıkarmasınlar? Zaten Kur’an için her belaya katlanmış değiller miydi? Hangi Bela onların susmasına sebep olabilirdi? Tahrif edilse onlar tüm bu fedakârlıkları neden yapacaklardı ki? Gayrimüslim Kur’an’da hatalı bilgi olabileceğini savunuyorsa bunun, sahabenin fark edemeyeceği şekilde olacağını göstermek zorundadır. (s. 101)

Müşriklerden, Müslüman olan oğullarına işkence edenler mevcuttur. (s. 102) Müslümanların ileri gelenleri, zorlu bir hayat yaşıyorlardı. (s. 104) Hz Ebubekir 23 yıl boyunca her şeyini Nebi (s.a.v.) uğrunda harcamıştır. Armstrong: Ebubekir, boykot yüzünden tamamen batmıştı. (s. 105) Washington Irving: Hz. Ebubekir bir gün iktidarı talep etmemiş, başka sahabeleri kendi aday olarak göstermiştir. Buna rağmen yöneticilik onun olmuştur. (s. 107) Washington Irving: Hz. Ömer’e, oğlu Abdullah’ı yerine tayin etmesini önerdiler. O, gerek yok cevabını verdi. (s. 108) Leone Caetani, “Muhammed ashabı ile devamlı surette temasta bulundu. Kendisini tekmil kusurları ile olduğu gibi gösterdi. Buna rağmen onu yine sevdiler. Takdir ve taziz ettiler. İfk hadisesi Hz. Ebu Bekir Mistah isimli sahabeye maddi yardımda da bulunuyordu. Hz. Ebubekir Mistah’a bir daha yardım etmeyeceğine dair yemin etti. Nur Suresi 22. ayet “vermeyeceklerini yemin etmesinler,  Onlar affetsinler.” Bu ayet indikten sonra Hz. Ebubekir  yemininden dönüp kefaret verdi. (s. 110)  Kendinizi Hz. Ebu Bekir’in yerine koyarak düşünün; Yardım ettiğiniz kişinin ismi, kızınızın iffetine atılan bir iftiraya karışıyor, öfkenize hakim olabilir misiniz? Hz. Ebu Bekir bunu başarmıştır. Bu onun Kur’an’ı olan teslimiyetini göstermektedir. (s. 111 )  

Yusuf suresi 3. ayet “Oysa sen, daha önce bundan haberi olmayanlardandın.” (s. 118) Eğer Hz Muhammed 40 yaşından önce bu kıssaları biliyor ve Mekke ortamında anlatıyor olsaydı sahabeler bundan haberdar olurlardı. İlk Müslüman olanlar, en yakın arkadaşlarıydı. “Bu mesaj, Mekke’de müşriklerin, Medine’de Yahudi ve münafıkların düşmanlığı altında gelişti.” (s.119) Margoliouth: Eğer peygamber, Hristiyan ve Yahudilerin kitaplarında yazılan hikâyeleri anlatmış olsaydı rakipleri, hocasının adını söyleyip kaynakları gösterirlerdi. (Margoliouth, Muhammed ve İslam’ın Yüceliği, s. 130)

Farkında olmayarak yalan söylediği iddiasını çürüten delillerimize Fetanet delilleri, farkında olarak yalan söylediği iddiasını çürüten delillerimize de Samimiyet delilleri adını verdik. (s. 134)  Haberin direkt doğruluğunu ispatlayan delillerimiz vardır ki bunlar, mucizeler dediğimiz şeylerdir. (s. 135)

Duhan suresi 29. Ayet: “Gök ve Yer onların ardından ağlamadı.” Hiyeroglif metinlerinde (S.BM10188) “Diyarlar senin için yas tutar, gökler ve yer senin için ağlar.”  Bu hiyeroglif metni ise 19. yüzyılın başlarında çözüldü, Kur’an, direkt bu metne cevap vermiştir. (s. 140-141) İddialarında tutarlılık gereklidir, Hz Muhammed yaşamamıştır gibi ilginç bir iddianın sahibi, aynı zamanda evlilikleri üzerinden itirazın da sahibi olabiliyor. (s. 142) Özellikle oryantalist yazarlar Bu açıdan ilginç örneklerdir. (s. 143) 23 yıl aralıksız yalan söyleyen bir insan gerçekten ilginç bir karaktere sahip olur. (s. 156) Yunus Suresi 16 ve 17 ayetler: “Kur’an gelmeden önce aranızda uzun bir süre yaşadım. Siz aklınızı kullanıp düşünmez misiniz? Allah hakkında yalan uyduran veya onun ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir?”

Samimiyet Delilleri

Muhammed halkını ve toplumunu değiştirmek için kendisinin melekle görüştüğünü söyledi. Bazıları onun -haşa- kadın düşkünü, iktidar heveslisi, olduğunu iddia etmektedir. (s. 157)

Bu yorum sahiplerinin tarihi verilerin büyük bir kısmını görmezden geldiğini, aleyhlerine olan delilleri görmezden geldiğini ortaya koyacağız. Samimiyet delillerinde, çoğunlukla sıradan bir siyasi önderin kendi iradesiyle tercih etmeyeceği şeyleri yaptığını göstereceğiz. (s. 158) “İnsanların sevdiği şeyleri yasakladığı, sevmediği şeyleri emrettiği” sorusunu siyasetten cevaplamak imkansızdır. Reinhart Dozzy: Araplar içkiye düşkünlükleri ile tanınırlardı. İgnaz Goldziher: Huzeylilerin, peygamberden İslam davasına bağlandıktan sonra dahi fuhuşa devam edebilme talebinde bulunduklarını duymamız hiç de şaşırtıcı değildir. (s. 160)

Goldizher: Bu muhalefet, en şiddetli şekilde cinsel ilişkiye ve şaraba konulan sınırlara karşı yöneltilmiştir. Philip Hitti: Arapların gönüllerinde kadından sonra yatan şarap ve kumar bir tek ayet ile hukuk dışı edilmişlerdi. T. W. Arnold: İçki, kadın, cahiliye dönemi Araplarının vazgeçilmezleri arasındaydı, peygamber ise tavizsiz idi. (s. 161) Fuhuş, içkiyi yasaklamanın, orucu emretmenin ne gibi bir siyasi menfaati olduğunu açıklaması gerekir. Hz. Muhammed bu emir ve yasaklarla neden işini zorlaştırsın? Toplumsal bir hareket başlatmaya çalışan bir yalancı olsaydınız bu denli şiddetli mükellefiyetleri mecbur eder miydiniz? Aksine, Hayat tarzlarını olumlayarak arkanızda toplamaya çalışırdınız. Muhtemelen iki içecek vardı: su ve şarap. Şarabın yasaklanması, esasında çoğu kişi için tek içeceğin su olması anlamına geliyordu. Onu böyle davranmaktan alıkoyan irade neydi? (s. 162)  

Sakif, Hevazin heyetlerinin savaş zamanları topladıkları ordu, Hz. Muhammed’in ordusunun iki katı büyüklüğünde idi. (s. 163) Meir Jacob Kister, bu iki kabilenin temsilciler heyetinin namazdan muaf tutulması yönündeki isteğine özellikle dikkat çekmektedir. Peygamber: ‘namazın olmadığı bir dinde hayır yoktur.’ Kritik bir anda, böylesine önemli bir kabileye karşı öne sürülen bu şart hangi siyasi gaye ile açıklanabilir? (s. 164) Nisa Suresi 101-103 ayetler, Namaz Şüphesiz insanlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır. (s. 166) Savaş esnasında risklere rağmen terk edilmeyen namaz ibadeti siyaseten nasıl açıklanabilir? Hz. Peygamber toplumdaki baskı ve talebe rağmen, kulluk mükellefiyetinden asla taviz vermemiştir. Muhammed’e muarız yalancı peygamber Müseylime, namazdan muaf tutma vaadi ile kendisine taraftar bulmaya çalışıyordu. Müseylime, “Hediye olarak İkindi namazını sizden kaldırıyorum” demişti. (s. 167) Siyasi menfaat için yalan söyleyenin tavrı, mükellefiyetleri askıya alarak taraftar toplamaya çalışmaktır. Nebi neden tepki çekmesine neden olacak bu mükellefiyetlerle işini zorlaştırdı. (s. 168) Tarih boyunca hangi toplum önderi, özetlediğimiz şekilde, hitap ettiği toplumun değer yargılarına muhalefet edip onları şiddetli mükellefiyetle sorumlu tutarak davetine başlamıştır? Ayrıca sünnetlerle hedeflenen ibadet düzeyi sınırsıza yakındır. (s. 169)  

Tüm bu mükellefiyetlerle haşa bilerek yalan söyleyen bir yalancı peygamberin gözettiği siyasi maksat ne olabilir? Hz. Peygamber, bu mükellefiyetleri, onlara emrettiği gibi kendisi de yerine getiriyordu. Bahsi edilen mükellefiyetleri bir ay yerine getirmeye çalışın. Kendinizi bu sorumluluklardan kaçmak için türlü bahaneler uydururken bulacaksınız. Bugünkü büyük işlerle uğraşan bir toplum önderi, sizce neden böyle bir yükle işini daha da zorlaştırsın. Nebi insanları mükellef tuttuğundan daha fazlası ile kendisini mükellef tutuyor. (s. 170) Söylediği yalanının farkında olan bir toplum önderi, neden böyle şeylerle uğraşsın? “Gecenin bir kısmında kalk, namaz kıl. Bu sadece ona farzdır.” (s. 171) 18 yıl nebi  böyle namaz kılmıştır. Niçin? Haşa, farkında olarak söylediği ve insanları kendisi ile kandırdığı bir yalan için mi? İşte tüm bunlar, samimiyet delilidir. Her emrin bu bağlamda bir samimiyet delili olduğunu düşünürüz. Hiçbir hareket adamı, toplumun tamamının kabul ettiği değerlere, durduk yere muhalefet etmez. Hedefine fayda sağlamayacak, pratik faydası olmayan ve sadece zararı olacak temel şeylere yönelmez, gerilimler, hedeflerine ulaşmasına mani olacaktır. (s. 172)

Ben toplumun değerlerine hedefine ulaşmasına engel olacakken saldırmasını, siyaseten anlamlandıramam. Mükellefiyetler ile pek çok güçlü kişiyi neden kaybettiğini anlatmaları gerekmektedir. Hz. Peygamberin getirdikleri, dönemin hâkim değer yargılarına taban tabana zıtlık arz ediyordu.

Ignaz Goldziher: Muhammed’in getirdiği şeyler, atalarının sünnetine tamamen zıt idi. (s. 173)  Maxim’e Rodinson: Yeni dinin ortaya koyduğu ahlak anlayışının, var olan Arap ahlakında, kökten bir kopuşu temsil ettiği doğrudur. (s. 174) Sıkça söylenen “Muhammed, Arapların değer yargılarına din kisvesi giydirdi, gibi söylemlerin hatalı olduğu”, ortaya çıkacaktır. Dinine, geleneklerine, aile bağlarına ve ahlaki yargılarına da muhalefet ederek nereye varmayı amaçlayabilirsiniz? Üstelik Onların dininde çok daha fazla emir ve yasağın olduğu bir din getirerek!

İzutsu, Kur’an’da Tanrı ve İnsan adlı kitabında şöyle demektedir: Kerim; “cahiliyede, lekesiz bir secereyle şerefli bir ataya bağlanan asil biri” anlamına geliyordu. (s.175) “Allah’ın katında en Kerim olanınız, en takvalınızdır.” Hucurat Suresi 13 ayet. Antik Arabistan’da kimse, bu şekilde Kerem (asalet) tanımına, Takva (Allah korkusu) anlamını vermeyi düşünmezdi. (s. 176) Cömertlik ve mal harcama konusunda Arap değerlerinin ters yüz edildiğini müşahede ediyoruz. Sad b. Ebu Vakkas ölümcül bir hastalığa yakalanmıştım. Ey Allah’ın resulü ben varlıklı bir kimseyim. Bana sadece tek bir kızım mirasçı olacak. Bu yüzden malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı diye sordum? ‘Hayır!’ cevabını aldım. Üçte biri dahi çoktur. Bu, mevcut Arap ahlakından bambaşka bir ahlak yapısıdır. (s. 177) Cahiliye şiirlerinden kötülüğe karşı iyilik yapılmaz. (s. 178) Ali İmran suresi 134. Ayet, “Onlar öfkelerini yenerler, insanları affederler.” Maxime Rodinson: “Özgür Araplar, hiçbir yazılı kanunla bağlı değildir. (s. 179) Kim kan davasından vazgeçecek olursa ömür boyunca utanca gömülür.” T.W. Arnold: “Dine yeni giren Müslümanlara, o zamana kadar hakir görülen diğer hükümleri, fazilet diye öğretiliyordu. Resulullah bu ahlakı bizzat kendisi de uyguluyordu.” (s. 180)  Ebu Sufyan’ın eşi Hint, amcası Hz. Hamza’nın ciğerini yarıp çıkarmış ve onu çiğ çiğ çiğ yemişti. Hz Muhammed (sav) Mekke’nin fethinde onu affetmiştir. Nebi vahşiyi de affetti. (s. 181) Hz Muhammed’in (sav) kızı Zeynep ve torununu öldürenleri affetmişti. (s. 183) 23 yıl boyunca -haşa- yalan söyleyen siyasi figürün, güç eline geçtiğinde affedici ve merhametli olmasını beklemeyiz. Hz. Muhammed’den sonra gelen toplum, affediciliği kuşanmıştır. (s. 184) Cahiliye Dönemindeki Arap toplumunda kabile bağlarının çokluğu önemliydi. (s. 185) Muhammed atalarına olan abartılı bağlılıklarını bilmesine rağmen hiçbir siyasi menfaat olmaksızın atalarını tenkit etmiştir. Yalan söyleyen bir toplum önderi olsaydı siyasi açıdan kendisine tamamıyla zararlı olan bu durumu anlamlandırmak imkansız olurdu. (s. 186)  

Goldziher İslam’da; İslam olan bütün insanların kardeş olması bunları aşılıyordu. Kabilelerinin kardeşliği, artık fazla değer ifade edemezdi. (s.187) Izutsu: özetle; kan bağı, cahiliye Araplarının toplumsal anlayışında en belirleyici unsur idi. Maide Suresi 104 ayet: “Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler.” Normalde siyaseten bu söylem bir intihardır, hiçbir toplum önderi, amacına direkt hizmet etmediği için lüzumsuz yere toplumla böyle bir çatışmaya girmek istemez. (s. 189)  T. W. Arnold: Muhammed’in öğretisi, Arapların o zamana kadar çok değer verdiklerine karşı tam bir protesto mahiyetindeydi. (s. 192)  İlginç olan bir nokta, Nebi’nin kendi ataları ile ilgili sözleridir. Hem de siyaseten tek koruyucusu konumunda sayılabilecek kendi kabilesini karşısına alma pahasına. Ebu Talip de ölüm alametleri belirdiği sırada Resulullah amcasına kelime-i Tevhid teklif etmeye devam ediyordu. Ebu Talip demekten çekindi. Resulullah; “Allah azze ve celileden senin için af ve mağfiret dilerim” dedi. Bunun üzerine Tevbe suresi 113. Ayet iner: “Peygamber de onların bağışlanmalarını dileyemez.” (s. 193)  Kur’an’ı, Nebi kendisi yazsaydı, Kendi isteği olan bağışlanması için dua etme fiilini neden kendisine men etsin? O halde ortada iki irade vardır. (s. 194) “Anneme mağfiret dilemem hususunda Rabbimden izin istedim, izin vermedi.” (Müslim, Cenaiz, 105,106,108). (s. 195) Atalarına delice saygı duyan bir kavmin atalarını eleştirmekle kalmamıştır, kendi atalarının durumundan da bahsetmiştir. Buradaki sözleri sebebiyle kabilesinin himayesini kaybetmiş ve türlü çeşit zulme uğramıştır. Ölmüş gitmiş insanların uhrevi durumları hakkında yalan söyleseydi hiçbir menfaat kaybı olmazdı. Bilakis Tüm bu zorluklar ortaya çıkmamış olurdu. Neden tüm akrabalarını rahatsız etsin? Haşa, yalancı olsaydı onların cennette olduğunu söylemesi çok mu zordu? Ölüp gitmiş insanların hükmü üzerinden siyaseten güç kaybetmesini sağlayacak ne gibi bir menfaat olabilirdi? Ebu Leheb, Hz. Muhammed kabile bağları gereği onu koruyacağını ilan etmiş ve himayesine almıştı. (s.196) Reinhart Dozy: Ebu Leheb, yeğeninin yanına döndüğünde, babamın cehennemde olduğuna nasıl inanırsın? diye bu çok açık soruyu Hz. Muhammed’e sordu. Hz. Muhammed de aynı açıklıkla yanıtladı, son koruyucusunu yitiriyor ve hayatını tehlikeye atıyordu. Artık evinde bile tehdit altındaydı. (s. 197) Kabilesinin himayesinden çıkmış birisi, Arap yarımadasında tamamen korumasız durumdadır. Himayenin kaldırılmasından sonra Nebiye, işkenceler ve fiili saldırılar çokça artmıştır. Taif’e gidip himaye aramak zorunda kalmış ve orada da malum olduğu üzere şiddetli hakaret ve saldırılara uğramıştır. (s. 198)

Hz Muhammed her ne hedefliyorsa bunu kabilecilik bağı altında yapamaz mıydı? Hitti: Araplardan gayri hiçbir millet, soy kütüğünü bir ilim derecesine çıkarmış değildir. (s. 199) Emile Dermenghem: İbnü Nadir, kölesini döverken “Ebu Mesut bilesin ki, senin bu köleye gücünün yettiğinden çok daha fazla, Allah’ın gücü sana yeter” der peygamberimiz. “Ben ya Resulallah onu, Allah için azad ettim dedim.” (Müslim, Eymen, 34, 35) der Nadir. Hiçbir siyasi önder o çağda böyle bir faaliyette bulunup prim toplayamazdı.(s.  200) Bernard Lewis: Müslüman teologlar ve hukuk bilginleri, hiçbir zaman Doğu tarafından oluşturulan veya Allah’ın köle olmaya mahkum ettiği insan ırkları fikrini kabul etmemiştir. (Levis Ortadoğu’da ırk kavramı ve kölelik, s. 91) Margoliouth: “İslam kardeşliği doktrini insanların atalarıyla övünmesini sona erdirmişti. Tüm Araplar eşitti ya da sadece dindarlıkları ile farklılaşabileceklerdi ve bu takdim ile birlikte tamamen yeni bir dönem başlamıştı.” Veda hutbesinde Arapların Arap olmayana, Arap olmayanın araba Takva dışında bir üstünlüğü yoktur. (İbni Hanbel, V/411) buyrulur. (s. 201) Bu hadis siyaseten açıklanabilir mi? Bu hutbenin dinleyicileri arasında, Arap olmayan kaç kişi vardı da bu uyarı onlara yapılmıştır diyelim? Toplumsal bilinçaltındaki bu güçlü algıya muhalefetle, sahtekâr ve yalancı dediğiniz şahıs, hangi menfaati elde etmek istemiştir? Hz. Ömer ölmeden önce, Salim sağ olsaydı onu halife yapardım demiştir. Salim (r.a) denilen zat, azatlı bir köledir. Bu esnada Hz. Ömer’in kendi oğlu sağdır. Kısa surede şu toplumun yapısında gerçekleşen bu değişimi nasıl anlayabiliriz? Bir kölenin hilafete layık görüldüğü bir toplum, o çağda hayal edilebilir değildir. Bu İslam’ın başarısıdır. (s. 202)

Philip Hitti: Gassan sarayının son Meliki olan kişi, Müslüman olmuştur. İlk olarak çıktığı haç seferinde, Kâbe’yi tavaf esnasında bir bedeviyi, ihramının eteğine bastı diye tokatlamıştı. Halife Ömer suratına aynen bir tokat indirilmesine razı yahut diyete onu mahkûm etmişti. (s. 203) Artık ayrıcalıklı kişilik yoktur. Mısır valisi Amr b. As’ın oğlu bir Kıpti’yi kırbaçlatıyor. Hz. Ömer, Vali ve oğlunu Medine’ye getiriyor, valinin oğlunu Kıpti’ye kırbaçlatıyor. (s.204) Renan: “Irk ve millet tarafından belirlenen tüm farklılıklar, İslam’a girme eylemi ile ortadan kalkmaktadır. Berberi, Sudanlı, Çerkez, Afgan, Malay, Mısırlı, Nübyalı biri Müslüman olur olmaz, artık Berberi, Sudanlı, Mısırlı vs. değildirler. Bunlar Müslümandırlar. (s. 205)

Philip Hitti: Cyrus, Uvade b. Samit adında bir zencinin başkanlığındaki Müslüman delegasyonu ile karşılaşınca şok geçirmişti. (s. 206) Bugün dahi bir siyahi futbolcu tribünleri birazcık sinirlendirse seyirci muz sallayıp maymun sesi çıkarmaya başlar. (s. 207) Fransa milli takımında 1998 Dünya Kupası öncesinde, Afrika kökenli oyuncular kolay kolay alınmazdı. (s. 208) Bugün dahi halen çözülmemiş bu sorun, onun 23 yıllık hayatında çözülmüştür. Buyurun, bir öğreti ortaya koyun ve toplumun değer yargılarını değiştirin. (s. 211)

Nebi  vahiy almayan bir siyasetçi olsaydı, putperest dinini yükseltmeyi tercih edebilirdi. (s. 212) Leone Caetani: Mekke’de Arabistan’ın diğer yerlerinde olduğu gibi yeni bir din ihtiyacı hissedilmiyordu. Arapların İslamiyet’i istedikleri de yoktu. İslam, ortaya çıktığı toplumda, güçlünün muhalefeti ile karşılaşmış bir yapıdaydı. (s. 213) “İnkâr edilenler, iman edenlere; iki topluluktan Hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi diye sorarlar.” (Meryem suresi 73) Dün olduğu gibi bugün de siyasi değişiklikler yapmak isteyen her şahsın, güçlülerin desteğini almak için onlara yakın olmaya çalıştığını biliyoruz. (s. 215) Nebinin  yanına çoğunlukla ezilmişler, köleler ve itilmişler toplanmıştır. Karen Armstrong; “Kaynaklar, Muhammed’in putperestlik konusunda Kureyş’le uzlaşmayı kesinlikle reddettiğini ortaya koyuyor.” (s. 216) Ebu Talip Muhammed’e “Beni de kendini de tehlikeye atma kaldıramayacağımız bir yükün altına bizi sokma” der. “Güneşi sağ elime ayı da sol elime verecek olsalar dahi ben bu davadan asla vazgeçmem.” Hz. Peygamber bu sözleri söyledikten sonra gözyaşlarını içine akıtarak ağlamaklı bir şekilde çekip gitti. Bu bir samimiyet delilidir. Lesley Hazleton: “Eğer istediğin para ise servetimizden, eğer şereflendirmek istersen seni liderimiz seçeriz.” (s. 217) “Muhammed Yalan söyleyen bir toplum önderi idi” diyenler, kavmin güçlülerinin anlaşma isteklerini reddetmesini, yaşıyor oldukları dünyevi lezzetleri, şarap, fuhuş ve benzeri yasaklamasını siyaseten açıklamak zorundadır. Onun bu tavrı Medine’de de sürmüştür. İsa’nın Allah’ın Peygamberi olduğunu, ilan etmesi, Yahudilerle olan ilişki açısından kritik olmuştur. Hristiyanlara yaranılmaya da çalışılmıyor, teslis açık ifadelerle reddediliyordu. (s. 218) Yalan söyleyen birisi olsaydı, tüm grupları karşısına almasındaki neden ne olabilirdi?

Emile Dermenghem: Şu da bir gerçektir. Hz Muhammed’in kendi döneminde yaşayan insanları kendisine çekip ikna etmek için taviz vermeyi aklına bile getirmemiştir.” (s. 219) Hz. Muhammed, haşa, yalan söyleyen ve yalanın farkında olan biri olsaydı, psikolojik açıdan haberin içeriğinden etkilenmemesi gerekirdi. İbrahim vefat ettiği gün güneş tutulunca, bazı kimseler bu iki olay arasında irtibat kurmuş ve Resulü Ekrem güneşin, “bir kişinin ölümü üzerine tutulmayacağını” belirtmiştir. Sadece bu dahi, yalan söylüyordu görüşünü çürütmeye yetecektir. (s. 220) Yüce insan, hakkı, kendisi aleyhinde ve lehinde dahi olsa anında söylemiştir. (s. 221) Oğlunuzun öldüğü gün, güneş tutulması olsa, halk bunu, sizin peygamberliğinize kanıt saysa, bunu kullanmaz mısınız? Böylesi bir denk gelme, bulunmaz bir ganimet değil midir? (s. 222) Hicret esnasında müşriklerin mağarada onları yakalamak üzeredir. “Hz. Muhammed Ebu Bekir’e; “üzülme, Allah bizimle beraberdir.” (s. 223) der. İnanmayan birisi, böyle bir anda, bu tarz bir tevekkül cümlesini söyleyebilir mi? (s. 224) Taif’te çocuklar tarafından taşlanması sonrasında “Allah’ım gücümün zayıflığını, çaresizliğimi, insanlar gözündeki değersizliğimin halini Sana arz ediyorum. Sen benim rabbimsin. Eğer Sen bana karşı gazap etmemişsen, ben hiçbir şeye aldırış etmiyorum. Bana kızıp cezalandırmandan, yüzümün nuruna sığınırım Rabbim” diye niyaz etmektedir. Ölümünden önceki hastalığı esnasında: “Ey insanlar! Eğer ben, herhangi birinize haksızlık edip onun sırtına vurduysam işte sırtım. O da gelsin bana vursun hakkını alsın. İnsanın, ahirette zor duruma düşmesindense dünyada yüzünün kızarması daha hayırlıdır.” Nebi vefatı esnasında “Allah’ım en yüce dost” demiştir. (s. 225)

Vahyin ilk gelişi

Lesley Hazleton: Muhammed dağdan sevinçten havalara uçarak inmedi. “Yaşasın, Allah’a sonsuz şükür” diye bağırarak koşmadı. Muhammed’in tepkisi sağlıklı tepkiydi. Dehşet ve inkar. (Hazleton, ilk Müslüman, s. 17) (s. 228) Armstrong, tarihsel kayıtlarda Hz Muhammed son derece insani bir figürdür. Bir Hıristiyan Azize hiçbir açıdan benzememektedir.     (Armstrong, İslam Peygamberi’nin Biyografisi, Hz Muhammed, s. 68.) (s. 244) Muhammed akrabalarının güvenini en samimi şekilde kazanmıştı.(Hodgson, İslam’ın serüveni, s. 217.) ( s. 229) İlk inen ayetlerdeki “Okuma, öğrenme, kalem” vurguları, o dönemin Arap zihniyetine yakın olmadığı gibi, haşa, yalancı bir peygamber olsaydı, o demin dönemin Arap toplumunda yetişmiş birinin aklına ilk gelen ifadelerde bunlar olmazdı. Zira bunların hiçbiri Arapların gündemi değildi. (s. 230)

Uyarı ve teselli ayetleri

Bu beni, ateist olduğum dönemde, çok etkileyen delillerden biridir. Kur’an’da hitap Hz. Muhammed’e yöneldiğinde emirler, teselliler ve uyarılar görülür. Üslup, Hz Muhammed iradesinden farklı bir iradeyi işaret eder. Abese 1-2. ayetler: “Yüzünü ekşitip başını çevirdi”.(s. 231). Haşa, sahtekâr neden kendi yazdığı kitapta böyle basit bir şey için kendisini eleştirsin? (s. 232); Ahzab suresi 33. Ayet: “İnsanlardan çekinerek içinde gizliyordun”; İsra 73. Ayet: Seni yerinde sağlam tutmasaydık, neredeyse- biraz da olsa -onlara kayacaktın.” (s. 233) Enam 35. Ayet: “Sakın cahillerden olma”; Enam 52. Ayet: “Zalimlerden olursun”; Kehf 28. Ayet: “Dünya hayatının çekiciliğine meylederek gözlerini onlardan çevirme”; Tevbe 43. Ayet: “Allah seni affetsin niye onlara izin verdin ki?” Ayetleri tekrar tekrar okuyun. Ben, bunlarla Müslüman oldum. Bu üslup Nebiye  ait olamaz. (s. 235) Duha 11. Ayet: “Yetimi ezme. El açıp isteğini de sakın boş çevirme”; Mümin 55. Ayet: “günahların için bağışlanma dile”; Nah 127. ayet “sabret üzülme” Montgomery Watt; “Hz Muhammed inancında, tamamıyla kusursuz bir samimiyete sahiptir.”(s. 241) Kıyamet suresi: “Ey Muhammed onu vahiy çarçabuk almak için dilini kımıldatma” (s. 242)

Papazların metinlerinde, Hz Muhammed, haşa, şehvetperest ve kişisel menfaat için bir din ortaya atan sahte bir peygamber olduğu anlatısı oldukça yaygındır. Oryantalizm, temel çıkış noktası olan Hz Muhammed asla peygamber olmadığı iddiasını değiştirmiş değildir. Ön yargı değişmemiştir. (s. 243) Peşin hüküm, “O, peygamber değildir. O halde ‘muhakkak alıntılanmış olmalı. Yazılı değilse sözlü.’’ şeklindedir. Bu kaba anlatı, bir kısım yerli yazar tarafından benimsenmiş ve saldırgan bir dille halkın üzerine boca edilmiştir. Leone Caetani, “Muhammed, hiçbir zaman bir saray hayatı kurmadı. Gayet mütevazı bir surette, alelade faniler gibi yaşadı. Kendisini tekmil kusurları ile olduğu gibi gösterdi. Buna rağmen, onu yine sevdiler.” (s. 244) Hodgson: “Muhammed her türlü lüksten uzak, tamamen basit ve mütevazı bir yaşam sürmüştü. Kendisine genellikle kolayca ulaşılabilirdi.” Lesley Hazleton: “Mekke’nin fethinden sonra Muhammed istemiş olsaydı saray inşa edip hanedanlık başlatabilirdi. Aksine o, Mekke’yi başkent ilan etmemiş ve Medine’ye geri dönmüştür.” Edward Gibbon: “Muhammed kraliyetin ihtişamına hor görüyordu.” Reinhard Dozy: “Hiçbir zaman zenginlik aramadı.” Bodley: “Hz Muhammed, bir halı üzerinde uyuyor ve ev işini bizzat kendisi yapıyordu.” (s. 245) Fetihlerinden sonra bile Hz Muhammed, o Münzevi yaşayış tarzını değiştirmedi. Emile Dermenghem: “Peygamber hiçbir zaman Dünyaya meyletmedi, dünya malına ve paraya tamahta bulunmadı. Büyüklük taslayıp övünmedi. Evini süpürdüğünü elbiselerini yamadığını kapıcıları olmadığını görüyoruz.”( s. 246) Peygamber öldüğünde de onun zırhı, borcuna karşılık bir Yahudi tarafından alınmıştır. Ölümünün de böyle olması, fakirce yaşadığını gösterir. Azınlık durumundaki Yahudi’nin malına el konulması yerine, borç alınması, toplumun adalet yapısını gösterir. Azınlığa mensup bir şahsın, devlet başkanına borç verecek kadar zengin olması, iktisadi adaleti gösterir. Morgoliouth: “pahalı eşyalardan sonuna kadar kaçındı.” Armstrong: “Arabistan’daki en güçlü adam haline geldiğinde bile lüksten nefret ediyordu. Asla bir takımdan fazla giyeceği olmamıştı. Kendisine hediyeler verildiğinde hepsini yoksullara dağıtırdı.” (s. 247) Hitti: “sahip olduğu elbiseleri sık sık tamir ederken görülüyordu.” (s. 248) Hz Ayşe, “evimizde, Bazen iki üç ay geçerdi de, ateş yanmazdı.” Nebi  koca bir toplumun tek yöneticisi idi. Ancak buna rağmen hanımları, geçim darlığından şikâyet ediyorlardı.(s. 249) Emile Dermenghem: “Resulullah uzanmış yatıyordu, vücudunda hasır liflerinin izleri görülüyordu.” Hazleton: “Uyuduğu odada ne bir kilim, ne bir yatak, ne de bir konfor eşyası vardı, bir devletin yöneticisini arayacağı son yer gibi geliyordu.” (s. 250) Bu güç elindeyken fakirliği tercih etmesini göstermesi açısından kıymetlidir. Bu adanmışlık, samimiyet ispatlamıyorsa yeryüzünde samimi bir insan var mıdır?

Margoliouth: “Muhammed’in kendisine tabi olanların yaşadığı sefaleti onlarla beraber paylaştığını kabul etmemiz gerekir. Verilen zekatları kendi özel ihtiyaçları için kullanmayı reddetmişti.” (Margoliouth, Muhammed ve İslamın Yükselişi, s. 212)  (s.251) Resulullah’ın kızı Fatıma elleri çatlayana kadar el değirmeni çevirir ve göğsü yaralanana kadar kırbayla su taşırdı. Kendisine, “ganimet malları gelmiş, O’ndan istersen iyi olur” denildi. Resulullah ona şöyle dedi: Ey kızım! Bedir yetimleri, senden daha fazla hak sahibidir. Sana daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a tespih etmen, hamd etmendir. O, Haşa bu dini, kendisinin uydurduğunu bilen bir insan olsaydı, tesbihat önerisini nereye koyacağız? (s. 252)

Kadı Abdülcebbar, “Resulullah’a bir mal geldiği zaman onları taksim etmeden evine gitmezdi.” Peygamberimiz bir gece evinden dışarı çıkmıştı. Ebubekir ve Ömer de dışarıdalar, onlara “sizi evinizden dışarı çıkaran sebep nedir?” diye sordular. “Açlık ya Resulullah” dediler. “Sizi evinizden çıkaran sebep beni de evimden çıkardı” Açlıktan dışarı çıkan bir devlet yöneticisi ve onun iki sağ kolu, bu insanların kişisel menfaat peşinde koşmakla, bin yıldan fazla süre itham edilmelerinden daha trajikomik bir durum var mıdır? Onların içinde sefa sürdükleri sarayları nerededir? O sarayın kalıntıları var mıdır? (s. 253)

Ali İmran suresi 144. ayet: “Muhammed elçidir o ölse yahut öldürürse ökçelerinizin üzerine geri mi döneceksiniz?” burada inandığı davayı kendi şahsiyetinin üzerinde gören birini bulmak zor değildir.(s. 255)

İslam, Muhammed’in dahi şahsına bağlı değildir. Şahısların ötesinde, Allah’a aittir. Lesley Hazleton: “Dünyada kendisine güvenli bir yol çizmişti, arkasına yaslanıp keyfini çıkarabilirdi. Bu sakin ve güzel hayatını hangi kişisel menfaat için bırakmıştı.” Leone Ceatani: “Muhammed fikri menfaatten tamamıyla uzaktı. Mekkeliler bunu akıllarına sığdıramıyorlardı.”(s. 256) Kavmine muhalefet ediyor ve onların uzlaşma çabalarını reddediyordu. Menfaat zaten düşmanları tarafından kendilerine en zayıf günlerde teklif edilmişti. Hayatınızda böylesine ilkeli davranan ve rahatını terk edip zorluklar ve belalar içine bile bile atlayan, haşa, bir yalancı ve sahtekâr gördünüz mü? O, önceki hayatında yalancı bir insan değildi. Onun pek çok davranışının siyasi menfaatlerine ters düşmesi olgusunu nasıl açıklayacağız? (s. 257) Para teklifi Müslümanlar ağır işkenceler çekiliyorken gelmedi mi? Ellerinde taşlarla bir beldenin sonuna kadar sizi kovalıyorlar. Sizce bir sahtekârın hayat öyküsü böyle mi olur? Onu seven herkes, işkence altındaydı.(s. 258) Yerinden yurdundan oldu. Sevgili amcası, kızı, torunu, evlatlığı, amcasının oğlu, arkadaşları Onun için can verdiler. (s. 259)

Montgomery Watt: “Hz Muhammed aleyhindeki yaygın temelsiz iddialardan biri onun, tutkularını ve şehvetini tatmin edebilmek için kendisinin de sahte olduğunu bildiği dini öğretileri savunan bir sahtekâr olduğudur. Kendisi ve davası hakkında sağlam bir inanç, Mekke dönemindeki zorluklara ve eziyetlere dayanmaya hazırlığını açıklayabilir.” Reinhart Dozy: “Kötü bir yalancı dünya dini olacak bir inancı, yayacak kadar güçlü olamazdı. İnançlı ve samimi bir güvene sahip olmaksızın Muhammed, 10 yıldan uzun süre kendisini bekleyen aşağılanma ve tehlikelere karşı koyamazdı.” (s. 260) Montgomori Watt: “Bu bir hilekârın ya da yaşlı bir şehvet düşkünü işi değildir.” Bernard Lewis: “Modern tarihçi, İslamiyet menfaatçi bir sahtekâr tarafından başlatıldığını kolaylıkla inanamaz.”

Leone Caetani: “Etkili silah, Muhammed’in şahsen sahip olduğu büyük etkiden ibarettir. Muhammed samimi, namusluydu. (s. 261) Montgomery Watt: “Samimiyetsizlik ve sahtekârlık suçlaması, hala zaman zaman bu tür suçlamalar yapılmaktadır. (s. 262) Bu görüş tatmin edici bir izah getirmemektedir. Batılı yazarlar, Hz Muhammed hakkında, çoğunlukla en kötü şeylere inanma eğilimi içinde ola gelmişlerdir. Geçmişten tevarüs ettiğimiz yanlışları düzelteceksek O’nun, doğru ve dürüst olduğunu kabul etmek gerekir.” (s. 263) Maxime Rodinson: “Samimi bir Muhammed’i açıklamak, sahtekâr bir Muhammed’i açıklamaktan çok daha kolaydır.” Emile Dermenghem: “O’nun samimiyetinden asla şüphe edilmesi mümkün değildir. Onun özü ve sözü, kesinlikle doğru idi. Bütün hayatı daima sıkıntılar çektiğini göstermektedir.” (s. 264)

Fetanet delilleri

Burada, farkında olmadan yalan söylediği iddiasını ele alacağız. Yani ‘O, gerçekten bir melek gördüğünü zannediyordu ancak, bu gerçek değildi’ şeklinde kurguyu ele alacağız. (s. 265) Bu bölümde, haşa, deli olmadığını anlatacağız. Burada, yeryüzünde gelmiş geçmiş en başarılı insan olduğunu ispatlayacağım. (s. 266) Philip Hitti: “Hz. Muhammed peygamberlik, kanun koyuculuk, baş hâkim, ordu komutanı, devlet başkanı fonksiyonlarını şahsında toplamış bir kimsedir.” (s. 267)

Arap coğrafyası, İslam öncesi dönemde, büyük devletler için işgal edilmeye layık bile bulunmayan bir bölgedir. Koca bir çöl, verimsiz bir bölge ve birbiri ile çatışan kabileler. Amstrong: “Büyük güçlerin hiçbiri Arabistan ile ilgilenmiyordu.”(s. 268) Montgomery Watt; “Çöl şartlarında ayakta kalmanın esası, kabile dayanışmasıydı.” Bernard Lewis; “Bedevi toplumunda sosyal bilim, fert değil topluluktur.” Lapitus: “Bedevi klan, hiçbir harici otorite tanımıyordu.” (s. 269) Bu yapıdaki bir toplumu birleştirip onları kendi önderliğinde toplamak da çok zor bir işti. (s. 270)

Montgomery Watt; “Muhammed’in gelişinden önceki yüzyılda, kabileler arası şiddet ve kavgalarda sürekli bir artış olmuştu.” (s. 271) Karen Armstrong: “Kabilelerin her biri diğeriyle savaş halindeydi. Arapların birleşmesi imkânsız gibi görünüyordu. Medeniyetten nasibini almamıştı. Ancak 23 yıl sonra Muhammed neredeyse tüm kabileleri, yeni bir Müslüman toplum olarak birleştirmeyi başarmıştır.” (s. 272) Hz Muhammed büyük başarıyı, bir siyasi güce dayanarak sağlamaması, ayrıca ilginç bir noktadır. Fikir ve ahlak ile bunu gerçekleştirdi. Tamamıyla bir kültürü değiştirdi. (s. 273)

T. W. Arnold; Muhammed’in sözü sayesinde bir gün sürekli olarak birbirlerine kan davası olan irili ufaklı yüzlerce kabilelerden tek bir millet çıkmıştı.(s. 274) Yağma ve intikama düşkünlüğü ile bilinen Arap kabileleri, bu kabil bir emniyeti hiçbir zaman görmemişti. Bu uzlaşmayı temin eden İslam diniydi. Önce Mekke’de bu denendi, reddedildi. Medine’de ilk uygulamasını gösterdi.(s. 275) Değişim tepeden dayatma ile olmadı bir fikir anlatılarak başarıldı. (s. 276) O halde soru şu: Bu değişimi sağlayabilen kişinin deli olması mümkün müdür? Haşa, bunu kabul edenin deli olduğu düşünülür. Hz Muhammed sürekli bir ölümcül tehlike altındaydı ve hayatta kalması mucizeydi. (s. 277)

Morgoliouth: “Araplar düzensiz, lidersiz savaşırlardı.” (s. 278) Hayatındaki ilk savaşa 53 yaşında girmiş olan Muhammed, beklentilerin aksine başarılı olmuştur. Bu 23 yılın ilk 13-15 yılının, ileride bu fetihlerin yöneticileri olacak adamları, dinen ve ahlaken eğitmekle geçtiğini unutmamak lazım. Ondan sonra gelen halifelerin tamamı döneminde gelişmeye devam etmiştir. (s. 279) Emile Dermenghem: “20 yıl, dünyayı tamamen değiştirmeye kafi gelmişti. Yeni bir tohum filizleniyordu. Bu öyle bir filizdi ki, Arabistan’dan Hindistan’ın Doğu sınırlarından Atlas Okyanusu’na kadar uzanan muazzam bir dünyayı aydınlatacak. Muhammed bu başarıları Mekke’de kendini dahi koruyamıyorken vaat ediyordu.”

Bodley: “Hz. Bilal imparator Konstantinati’in oğlu ile müzakereye girişmek üzere, Müslüman elçi olarak vazifelendirildi. Bizans kralının oğlu 20 sene önce, Hz. Bilal’i  kendisine köle olarak bile almazdı.” (s. 281)

Basra körfezinden Atlas Okyanusu’na kadar, asırların tecrübelerinden geçmiş büyük imparatorluk sülalelerinin yerlerini, bu sadık çobanlar, sadık seyyar tacirler ve sadık sarraflar alacaktı. (s. 282) O gün, Kim bunları hayal edebilirdi? Maksime Rodinson: Ebu Talip dedi ki: “Yeğenim, seninle uzlaşmak için geldiler yanıma, onlara bir şey ver.” Hz Muhammed (s a v) amca, bir tek söz versinler” Allah’tan başka Tanrı yoktur.” Kureyşliler el çırptılar ve hayal kırıklığı içinde gittiler. Leone Ceatani: Esved bin Abdiyegus b. Vehb, fakir Müslümanların geçtiklerini gördükçe, “Bunlar, yeryüzünün hükümdarlarıdır. İran imparatorluğuna varis olacaklardır.” Diye alay ederlerdi. (s. 283) Bakara Suresi 214. Ayet: “İyi bilin ki Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır”. Habbab b. Eret: “Ya Resulallah bizim için Allah’a dua edemez misin?” Kureyş müşriklerin işkencelerinden şikayet ettik. Hz Muhammed, “Sizden önce ümmetler için de öyle kimseler bulunmuştur ki, cesedi ikiye bölünürdü fakat bu, onları dinden döndürmezdi. Demir tırnaklar ile sinirleri taranırdı da bu işkenceler, o Mümini dininden çevirmezdi. Allah bu işi mutlaka tamamlayacaktır fakat sizler acele ediyorsunuz.” (Buhari, Menakibül Ensar, 29; Ahmet b. Hanbel, 5/ 109) (s. 285)

O tek başına ve ücretle çalışan bir fakir iken insanlara geldiği ve onlara kızdırdı, öfkelendirdi Onlar, ‘biz seni mağlup ederiz’ dediler. Kâfirlerin galip olması gerekirdi. (s. 286)

Entelektüeller, profesörler, şairler toplanın ve ülkemiz için bir kitap yazın. O kitabı, yavaş yavaş insanları eğiterek uygulayın. Bizi kısa sürede Çin ve ABD’den daha güçlü hale getirecek bir eser ortaya koyun, böyle bir eser ortaya koyun. İşte aciz bırakmak (mucize) budur. Bu Kur’an’ın mucizelerinden biridir, bu kadar kısa sürede böyle bir toplumsal atılımın, dünya tarihinde başka bir örneği yoktur. Tarihte böyle etki bırakmış bir şahsa deli diyebilir miyiz? Üstelik o, bu etkiyi önceden bildirmiş ve haber vermiş iken. (s. 287) Hele de bu kişi 40 yaşına kadar siyasetle uğraşmamış, 53 yaşına kadar da komutanlık yapmamışsa. Mekke’deki dönemin semeresi ileride valiler ve komutanlar olacak muhacir nesliydi. (s. 288)

Huneyn muharebesi için Montgomery Watt: “Bu tehlikeli durumda Muhammed’in kendisi küçük bir grup muhacir ve Ensar’la dimdik durdu. Bu dalgayı tersine çevirdi ve çok geçmeden düşman tamamen kaçmaya başladı.” (s. 292) Hudeybiye Antlaşması: Kureyşlilerden biri, Müslüman olarak da olsa bir gün Medine’ye sığındığı takdirde iade edilecektir. (s. 294) Mekke elçisi Süheylin oğlu Ebu Cendel, bir fırsat olarak Mekke’den kaçmış çok işkence görmüştü, el ve ayaklarında zincirler halen duruyordu. Ebu Cendel, “iade edilirken beni tekrar aynı zulüm ateşinin içine mi atacaksınız?” demesine rağmen götürüldü. Bu sahne sahabeyi inanılmaz bir duygu atmosferin içine soktu. Öfke, üzüntü, hayal kırıklığı ve benzeri duygular yaşadılar. Hz Muhammed, “Ey Ebu Cendere “biraz daha sabret, katlan. Allahu Teâla’dan bunun mükâfatını bekle, sözümüze vefasızlık edemeyiz.” (s. 295) Sonrasında şu ayet nazil olmuştur: Fetih Suresi 1. ayet “Biz sana kesinlikle apaçık bir fetih verdik” (s. 297) Ayet 4 tekid ile iner.

Leone Caetani: Hudeybiye’de Muhammed’in yanında, 1400 kişi vardı, 2 sene sonra Mekke’nin fethinde, 10.000 kişi ile yürüyordu. (s. 299) Carl von Clausewitzin; Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır, özlü cümlesinden tam 11 asır önce Hz Muhammed, onun tam tersini sergilemiş, savaşla elde edilemeyen kazanımları barışla elde etmiştir. Bundan daha iyisini ne Gandi ne de Makyavel yapabilirdi. Normal koşullarda o istişareye önem verirdi. Burada ise tüm sahabe efendilerimiz muhalefet etmesine rağmen vahye işaret etmiş, istişare etmemiştir. Gerçekten de herkes yanılmış ve vahiy doğru çıkmıştı. (s. 300)

Affetmek onun insan kazanma yöntemleri içerisinde en önemlilerinden birisiydi. (s. 301) Affedilen İkrime, adanmış Bir Müslüman haline geldi: “Lat ve uzza için kendimi tehlikeye attım; Allah için onu tehlikeye atmaktan mı kaçınacağım?” Suriye’deki savaşların birinde Şehit olarak can verdi. Süheyl geç Müslüman olmanın üzüntüsünü hisseder, daha fazla ibadet etmeye çalışır,  Kur’an dinlerken ağlardı. Ebu Süfyan, 70 yaşında katıldığı Suriye’nin kapılarını açan Yermük savaşında bir gözünü kaybetmiştir. (s. 302)

Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti. (Bodley, Hazreti Muhammed, s.105).(s. 303) Oysa önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur. (s.  304) Bernard Lewis: İslam toplumu ilke olarak daima, uygulamada ise zaman zaman bir ölçüye kadar insanlar arasında düzey farklılıklarını, hiyerarşiyi ve ayrıcalıkları reddeden bir toplumdu. (s. 306) Karen Armstrong; Hz Ebubekir’in halife seçildiğinde ‘bu yetki bana verildi ama aranızda en iyisi ben değilim, eğer doğru hareket edersem bana yardım edin. Aranızdan zayıf olanlar güçlü olsun. Ben Allah’a ve elçisine itaat ettiğim sürece bana boyun eğin.” (s. 307) Hz. Ömer döneminde İslam topraklarının hacmi, neredeyse İskender’in yönettiği coğrafya genişliğine ulaşmıştır. Peki, onu bu şekilde yaşamaya yönelten ve onu tüm dünya krallarından ayıran his neydi? Philip Hitti: Cyrus’un gönderdiği elçilerin ağzından nakledilen sözler: “Birinin gözünde bu dünya, en ufak bir çekicilik taşımıyordu. Başkanları onların herhangi birinden farksızdı, efendi bir köleden tefrik olunamazdı.” (s. 310) Dünyayı bu denli önemsemez halleri, Müslüman komutanına Pers komutanı karşısında şu sözleri söylettirebiliyordu: “Sana, sizin hayatı sevdiğiniz kadar ölümü seven bir orduyla geldim.” (s. 311) Philip Hitti: Hz Peygamberin vefatına müteakip Arabistan adeta kahramanlar yatağı haline inkılap etmiştir. Halit Bin Velid, Amr Bin As pekâlâ Napolyon, Büyük İskender’le kıyas edilebilir.

İslam öncesi Arap ahlakı ve hukuku

Montgomery Watt: Mekke’de çöl ahlakı büyük ölçüde gereksiz hale gelmişti. Onlar servet ve güçlerini artırmayı düşünüyorlardı. (s. 312) Lesley Hazleton: “Eğer Hz Muhammed kız olarak doğmuş olsaydı, doğar doğmaz sessizce boğdurulurdu.” (Hazleton, İlk Müslüman, s. 31) Maxim’e Rodinson: “Kız çocuklarının öldürülmesini de yasaklamıştı.” (Rodinson, Muhammed, s 267 ).(s. 313) Karen Armstrong: “Kızlar hiç acımadan öldürülüyordu.” (Amstrong, İslam Peygamber’inin biyografisi Hz Muhammed s.81).  (s.  314) Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 2011 Gallup anketine göre, yalnızca bir çocuk sahibi olmanıza izin verilseydi katılımcıların %40’ı bir erkek çocuğu tercih edeceklerini söylerken yalnızca %28’i bir kızı tercih etti. (s. 315) Leone Caetani: Muhammed, anarşi içinde bir memlekette doğdu. Burada hiçbir kanun, hiçbir ayin (Adab, görenek) görenek yoktu. (s. 316) Sir William Muir: Peygamber, bir Fatih olarak Mekke’ye girdi, şehre hoşgörü ve cömertlikle muamele etti. Emile Dermenghem: Resulullah esirlerin tümünü, özgürlüğüne kavuşturup akrabalarına verdi. Ashab da ona uyarak bütün Hevazinli esirleri serbest bıraktılar. Bu davranışlar karşısında Hevazinliler, Müslüman oldular. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti, s. 370) (s. 321) Thomas Bauer: Barbar Arap çeteleri imajı tamamen uydurmadır. Arap hâkimiyetinin görüldüğü her yerde, büyük gelişmeler söz konusudur. Hitti: Sami toplulukları, Müslüman Kuvvetleri müttefiki bulundukları zalim hükümdarlarından kendilerine daha yakın buldular. (s. 322) Hitti: Kadınlar, çocuklar, dilenciler, din adamları, ihtiyarlar, hastalar, şahsi bir gelire sahip bulunmayanlar vergiden muaf tutuluyordu. (Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam tarihi, s. 243) Bodley: Müslüman orduları fethettikleri yerleri, hiçbir zaman birer köle ve ta’bi devlet halinde koymadılar, onların doğal kaynak ve maddelerini kendi faydalarına olarak kullanmadılar. (Bodley, Hz. Muhammed, s.106) Thomas Bauer: İslam toplumları şaşırtıcı derecede bir hoşgörü sergilemeleri ile batıdan farklılaşırlar. (s.  323) Farklılıklara ve karşıtlıklara bir arada olmasına müsamaha gösterme becerileri ile ön plana çıkmaktadırlar. (Bauer, Orta Çağ, s. 18) Thomas Bauer: İslam toplumunda yabancı düşmanlığı diye bir şey bilinmiyordu. (Bauer, Orta Çağ, s. 74) Aydınlanma Çağı iddiası: Öncelikle animizm (nesnelere tapınma) vardı. Sonrasında paganizm (putperestlik) gelişti ve daha sonra tek tanrılı dinler gelişti.

Önce Lange’nin ve ardından Schmidt’in 12 ciltlik ‘Tanrı fikrinin kaynağı’ adlı eserinde, yüzlerce ilkel kabilenin animizmi takip etmediğini ve bunların tamamında muhtelif şekilde de olsa, bir tek Tanrı inancının var olduğunu göstermiştir. ( s. 325)

Dinler tarihçisi sayılabilecek Mircea Eliade, her coğrafyada tek tanrı inancının var olduğuna dair örnekler vermiştir. İlerlemeci Dinler Tarihi anlayışında, tarım öncesi avcı toplayıcı toplumlarda din olmadığı anlatısı da oldukça yaygındı. Göbeklitepe’de tarım öncesi avcı toplayıcı bir topluma ait ibadethane bulunması ile yakın dönemdeki bu değişim, İslam’ın anlatısına uygundur. (s. 326) İslam’a göre nesnelere tapınma, bir başlangıç değil, bozulmanın son kertesidir. (s. 327) Hitti: cahiliye bedevisi, bir din sahibi olsa bile bu, onun hayatında pek önemli bir yer tutmuyordu. Kayıtsızdı. Dini tatbikat, gelenek hususunda sahip olduğu sağlam bir hürmet duygusundan ileri geliyordu. (s. 328) Amstrong: Arabistan modernlik ve gelişmişlikle bağdaştırılan daha ileri dinlerden hiçbiri bölgeye girmeyi başaramamıştı. Goldziher: İslam, şirk unsurlarını hoş görmeyen tek dindir.(s. 330)

Hz Muhammed içinden çıktığı toplum ile oluşturduğu toplumu kıyaslamak faydalı olacaktır. (s. 331) Onlar, dinlerinden dolayı işkence, şiddetten başka bir şey görmemiş insanlar olarak nasıl muamelede bulundular? Levis: Fatihler, fethettikleri bölgelerin sakinlerinin dinlerine ve iç işlerine karışmıyorlardı. İdarenin Bizans’tan Araplara geçmesi, bölge halkları tarafından genellikle sevinçle karşılanmıştır. (Levis, Tarihte Araplar, s. 40) (s. 332) Emile Dermenghem: Hz. Ömer Kudüs’ü fethederken Hristiyanlara nasıl davranmıştı, haçlılar ise yine bir Hristiyan olarak Kudüs’ü Müslümanların elinden aldıklarında nasıl bir davranış sergilemişlerdi? ( Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti, s.337)  (s. 333) Bodley: İspanya’ya Hristiyanlar yeniden hakim oldukları zaman, Müslüman müsamahalarının yerini, mukaddes engizisyon mecburi din değiştirmeleri aldı. ( Bodley, Hz Muhammed s.346) (s. 334) “Hz Muhammed her kim, bir zimmiye (gayrimüslim teba’ya) eziyet ederse kıyamette ben onun hasmı olacağım.” der. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti s. 377)

Merve halkı niçin Araplar için kendi dinlerini terk etti? Araplar dinlerini Terke zorlamamıştı. (Arnold, İslam’ın Tebliğ tarihi s. 118) (s. 335) Askerlik yapmayan bazı Müslüman gruplardan, zekat yerine cizye tahsil edildiği olmuştur. (Arnold, İslam’ın Tebliğ Tarihi, s.92 -93) ( s. 337)

Thomas Walker Arnold: İmparator Heraklius, topraklarına giren İslam ordularını geri püskürtmek için bir ordu toplamıştı. Arap Kumandan Ebu Ubeyde, daha önce savaşın olacağı bölge halkından topladığı bütün cizyenin iadesini emretmişti. “Aramızda anlaşmaya göre, sizleri korumamız gerekiyor. Fakat şimdi bu bizim gücümüzü aşıyor. Geri veriyoruz. Eğer galip gelirsek anlaşmamızın şartları gereği kendimizi sizi korumaya mecbur sayacağız.” Süryani tarihçi Telmahreli Dionysios Armania, Suriye ve Roma ülkesinin merkez topraklarına 300 bin kişilik bir ordu topladı. (s. 339) Ebu Ubeyde, Said b. Kulsum’a, Damaskos halkından toplanmış verginin, aynı şekilde iade edilmesini emretti. “Şayet Muzaffer bir şekilde geri dönersek bunu geri alacağız, muktedir olamazsak verginiz burada, onu alın.” Kendilerine saldıran büyük bir ordudan haberdar olmuş İslam ordusunun, elbette paraya ihtiyacı olacaktır. (s 340) İslam fütuhatının kökenlerini, iktisadi olgularda ya da ganimet hırsında aramak abestir. Fethedilen pek çok bölgede halka, Müslüman olsun diye kendilerine para verilmiştir. (s. 341)

Keşiş Michon, doğuda dini bir seyyah adlı eserinde diyor ki, “şunu esefle ve açık kalplilikle ifade ediyorum ki, ümmetler arasında sevgiyi, Müslüman Hristiyanlara öğretmiş ve davetin nasıl bir müsamaha ile yapılacağını göstermiştir.” (Dermenghem, Hz. Muhammed ve Risaleti, s. 378) Emessa halkı, kapılarını Heraklius ordusuna kapatmış ve Müslümanlara, sizin yönetiminizi ve adaletinizi, Rumların adaletsizliklerine ve baskılarına tercih ederiz demişlerdi. (Arnold, İslam’ın Tebliğ Tarihi, s83-84) (s.342)

Gayrimüslimleri zorla İslam dinini kabul ettirmeye yönelik organize teşebbüslere sistemli bir mezalime dair hiçbir kayda rastlanıyoruz. (Arnold, İslam’ın Tebliğ Tarihi, s. 114) Armstrong: “Fethedilen yerlerde, halk üzerine asla İslam inancı empoze edilmedi ya da zorlama yapılmadı.” (Armstrong, İslam Tarihinin Biyografisi, Hz Muhammed, s.38) Batıda Muhammed’i İslam inancını zorla yaymak için kılıcını çeken bir savaş lideri olarak görme eğilimindeyiz. Oysa gerçek, bundan çok uzaktır. (Armstrong, İslam Tarihinin Biyografisi Hz Muhammed, s.243) (s. 343) Hodgson: Müslümanlar din değiştirmeye zorlamadılar. (Hodgson, İslam Serüveni, s.257) Maxim’e Rodinson: Araplar, dinlerini zorla kabul ettirmeyi hiçbir zaman denememişlerdir. (Rodinson, Muhammed, s. 336 ) ( s.344)

Oryantalizm sömürgeciliğe hizmet etmek için gelişmiş bir sahadır. (Edward Said’in şarkiyatçılık adlı eseri, bu hususta gayet güzel bir çalışmadır. Her ne kadar, Eser’in etrafında akademik yaygara yapılarak kıymeti düşürmeye çalışılsa da eser, ana fikir açısından oldukça başarılıdır biçim yöntem ve delil bakımından tenkit edilebilmesi, ana fikri hatalı kılmaz.) (s. 349)

Kurguya göre batı Yunan felsefesini İbni Rüşd’den teslim almış böylece Doğu’nun kültürel gelişimindeki rolü bitmiş olacaktı. Goldziher: İbni Haldun, Sosyolojinin kurucusu olmuştur.

İslam Orta Çağa sıkışıp kalmıştır. Batı tarafından çıkarılması gerekmektedir, bu siyasi işgali ya da ekonomik işgal şeklinde olabilir. O halde batılı bireylerin, İslam coğrafyasında yaptıkları için vicdan azabı çekmesine gerek yoktur. Çünkü Batı, medeniyete kavuşturmak için işgal etmektedir. Karşılaştığı kültürlerden alımlama yapmayan hiçbir yazar, hiç bir medeniyet yoktur. (s. 351) Gerek Platon gerekse Aristo, ortaya koydukları şeylerin yeni olmadığını, Mısır’dan ve diğer medeniyetlerden alıntı olduğunu ifade etmişlerdir.

Kurguya göre felsefe, Yunan’da başlamaktadır.(s. 352) Platon açıkça “Yunanlılar bir şey bulmadı, sadece aldıklarını geliştirdiler.” der. Kurguda, batıya rasyonel düşünce düşerken doğuya mistik ve mitsel bakış kalmıştır. Doğu batı tarafından zorla geliştirilmelidir. Bunun sömürgeciliği meşru kılan yapısı oldukça açıktır. (s. 353) Lewis, “İslam öncesi Araplar herhangi bir yazılı gelenekleri yoktu.” der. (s. 354). Pedersen, “Arapça kitaplar, ortaya çıkışını İslam’a borçludur.” (s. 355)

Philip Hitti: Cafer Bin Ebu Talib’in ağzından: Biz cahiliye devri insanları fuhşiyata dalar, ailelerimizi terk eder, verdiğimiz sözlerden cayardık. Allah aramızdan seçip Resul olarak gönderene kadar halimiz buydu. Sonra doğruyu söylememizi, borçlu olduğumuz şeyleri sahiplerine iade etmemizi, ailelerimizin yanından ayrılmamamızı, yanlış hareket etmekten kaçınmamızı ve kavga etmememizi emretmiştir. (s. 357) İslam coğrafyasını işgal eden Moğollar, İslam kültürü içinde erimiştir. Mısır’ı, yazısı dahi olmayan bir kavim fethetmiştir ve Mısır kültürü içinde erimemiştir. İran’ı fethetmiş ve bu kültürün içinde erimemiştir. (s. 359) Yüzyıllardır stabil devam eden bir coğrafya, bir anda büyük bir atılıma geçiyor. Eğer Hz Muhammed (sav) bu kültürün tohumlarını atmış olmasaydı, 35 yıllık mazisi olan fütuhat sahibi Müslümanların, binlerce yıllık kültürler karşısında asimile olması beklenirdi. (s. 361) Onun getirdikleri, bu medeniyetin ruhu olmuştur. (s. 362) Hz Muhammed olmasaydı bu başarılarının hangisi gerçekleşirdi? Maxim’e Rodinson: Muhammed doğmamış olsaydı bu gün işler hiç şüphe yok ki, çok farklı olurdu. 20 memleketin Araplaşması, sayısız Müslüman devlet ve imparatorluklar, sanatçılar, mimarlar, Kurtuba Camisi ve Taç Mahal hep Hz Muhammed’den kaynaklanmaktadır. (s. 364) Goldziher: Avrupa’da Simya, Araplara bağlanmışsa da modern kimya, Araplara daha çok şey borçludur. (s. 365)

Arapların ilk yazılı eseri Kur’andır. İslam’dan önce doğru düzgün bir yazısı olmayan bu toplum, hat sanatı gibi sadece yazı üzerinde yükselen bir sanatı oluşturmuştur.(s. 367)

Bernard Lewis Tıp sahasında Müslümanlar, Greklerin temel görüşlerini pratik gözlemler ve klinik tecrübeleri ile zenginleştirdiler. Matematik, fizik ve kimyada onların payı çok daha orijinaldir. Cebir, geometri ve özellikle trigonometri, Müslümanların geliştirdiği ilim dallarıdır. (s. 368) Armstrong: Bizler batıda asırlar boyunca Muhammed’i asık suratlı acımasız bir savaşçı, duyarsız bir politikacı olarak gördük. Oysa son derece nazik ve duyarlı bir adamdı. Örneğin Hayvanları çok seviyordu. (s. 370) Morgoliouth: Karınca yuvasını ateşe verenleri uyararak hemen söndürdü. Bodley: Atış müsabakaları için canlı kuş kullanma usulünü kaldırdı. (s. 371) O çağda hangi filozof, hangi devlet yöneticisi hayvan haklarından bahsediyordu? (s. 372) Bodley: Mekkeliler züppeydiler, bilhassa para hususunda. Hz. Muhammed kafi derecede mükemmel bir aile mazisine sahipti. (s. 375) Armstrong, batılı düşmanların iddia ettiği gibi Hz Muhammed kendisini ortaya atmaya ve dikkat çekmeyi hevesli biri değildi. Ümmi kelimesi annesinden doğduğu gibi olan manasıyla, eğitim almamış kişi anlamında kullanılır.(s. 377) Amstrong; Hazreti Muhammed’in okuryazar olduğunu gösteren hiçbir kayıt yoktur. (Amstrong İslam peygamberinin biyografisi Hz Muhammed, s. 122) “Sen kitap okuyan değildin.” Ankebut suresi 48. ayet (s. 378) O toplumun içinde okuma yazma biliyor olduğu varsayılsa, inanılmaz bir itiraz yaygarası beklenirdi.

Kasas Suresi 86. Ayet: “Bu kitabın sana vahy  olacağını ummazdın” (s. 380)

Epilepsi iddiası

Epilepsi iddiası sağduyudan yoksundur, sadece cehalet ve ön yargıya dayalıdır. (Watt, Muhammed Mekke’de, s, 95) Leone Caetani: Muhammed’in saralı olmadığı sabittir. (Caetani, İslam tarihi, s.255) Emily Dermenghem: Babinski, bu iddianın yanlış olduğunu ortaya koymuştur. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti, s.16) (s. 394) Emily Dermenghem: saralı halini iddia etmek gülünçtür. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti.s. 291) (s. 395) Maxima Rodinson: Muhammed, İsa ile Şarlman onda tek ve aynı varlık haline gelmiş gibidir.

Bernardo Levis: Peygamber hayatında büyük işler yapmıştı. Arabistan’ın putperest kavmine yeni bir din getirmişti. Edward Gibbon: Muhammed’in yetenekleri, bizim nazarımızda takdir edilmiştir. Ama başarısı, Belki de hayranlığımızı çok daha fazla çekmiştir. (s. 396) Onun başarısı, ölümünden sonra devletleri paramparça olan İskender ve Timur’la da kıyaslanacak gibi değildir. O, fikirleri peşi sıra terk edilen Lenin gibi de değildir. (s. 399)

Lipidus: Hz Muhammed’in açık tebliğinin ilk yılları hayal kırıcıydı. Tebliği neredeyse toptan bir muhalefetle karşılaştı. (s. 400) Bernard Lewis: Başlangıçta pek az taraf kazandı. Bunlar da fakir tabakadandı. Hz Muhammed, Platon gibi antik Yunan medeniyetinin beşiğinde doğmamıştır. (s. 401) İskender’in askeri başarısı, için de yetiştiği topluma bağlanabilir. (s. 402) Napolyon, Fransız Devriminin çocuğudur. Lenin, zaten kendisi olmadan önce var olmuş bir hareketin önderidir. Nebi’nin içinden çıktı toplum kadar iptidai, donuk ve yeniliğe kapalı olanını bulamayacaksınız. (s. 403) Michael Hart: Dinsel ve din dışı etkilerin bu emsalsiz karışımı Muhammed’in, insanlık tarihindeki en etkin kişi unvanını hak ettiğine inanmama yol açmaktadır. (s. 406) Montgomery Watt: O, olumsuz şartlara rağmen çoğu kere hata yapma şansı olmaksızın, ama daima erişeceğinden emin olarak hedefine doğru ilerlemişti. (What, Muhammed Medine’de, s. 105) (s. 407)

Kur’an Belagati

Bakara Suresi 23. Ayet: “Kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz, onun misli bir surede siz getirin.” (s. 410) Goldziher: Ayete’l-Kürsi, Tanrı’nın mutlak güç ve kuvvetinin herhangi bir dilde yapılabilecek en yüce ifadesidir. İslam’a ve Kur’an’a saldırmak için harcayacakları enerjiyi böylece bir eser yazıp kendi kitlelerini oluşturmakta kullanmalarına mani olan nedir? (s. 412) Hazreti Muhammed hiçbir destekçisi olmamasına rağmen, Mekke dönemi boyunca eserini yazmaya çalışmadı mı, kavminin tüm önderleri ona karşı değil miydi? O, bahane bulmamıştı, siz neden bahaneler arayasınız? Siz böyle bir çalışma içine giresiniz, çok büyük destekler alacağınıza ben eminim. Hz Muhammed kavminin üzerinde eğitimi olan bir insan da değildir. Kur’an misli eserlerinizi yazıp toplumun ahlakını değiştirin! Siz de Çin ve ABD’yi mağlup edeceğimiz eserlerinizi ortaya koyun.(s. 413)

“Kur’an mislini getirin” diyor. Söz değil, laf değil icraat istiyor. (s.  414) Leslie Hazleton: Şairler, 7. yüzyıl Arabistan’ında Rock yıldızları gibiydi. Montgomery Watt: Şairler basının görevini yerine getiriyordu. Armstrong şairlerinin, Arap dünyasının politik ve sosyal alanlarında büyük önemi vardı. (s. 415) Maxime Rodinson: Arapça, belki de tüm diller arasında spontane şiirinin gelişimi için en uygundur. Geniş bir kelime haznesine sahiptir.(s. 418)

Muhammed Hamidullah: Fransız müzisyen Abdullah Giles Gilbert’in Kur’an Tilavet edildiği kimi toplantılara katılırdı. Okunan metnin şiir değil de düz yazı olduğunu öğrendiğinde öylesine heyecanlanmıştı ki sonunda Müslüman olmuştu. Hiçbir yerde düz yazıda ritim olmaz. (Hamidullah, Kur’an’ı Kerim tarihi, s. 101) (s.420-421) Margoliouth: Onun okuma yazma eğitimi almadığı açıktır. (Margoliouth, Muhammed ve İslam’ın Yükselişi, s. 68)  (s. 422)

Gayb Haberleri

“Kıyametin alameti, ayağı çıplak, giyimsiz, fakir koyun çobanlarının yüksek bina yapmada birbirleriyle yarışmalarını görmendir.” (Buhari, Fiten, 25; Ahmet b. Hanbel, Müsned, II/313) Bugün Dubai’deki Burç Halife, 828 metre ile dünyanın en yüksek insan yapımı binadır. ( s. 427) “Az kaldı ki milletler, değersiz olacaksınız. Allah, heybetinizi düşmanın kalbinden çıkaracak ve sizin kalbinize bir zafiyet koyacak.” (Müsned, 2/359, 7297;Ebu Davud, Melahim, 5) (s. 428) “Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmaz.” hadis emir değil haberdir. (Buhari, Cihad, 95, 96 Menakib, 25; Müslim Fiten, 62) (s. 431) Hadisin, Moğollar olma ihtimali çok güçlüdür. (s. 432)

Kevser Suresi: “Esas senin düşmanlarının soyu kesiktir.” Bugün bakınız, Seyyid ve Şerif olup soyunu Nebiye dayandırmak için insanlar çaba harcarken, kendisini Ebu Leheb ya da Ebu Cehil’e nispet eden kimdir? (s. 433)

Hz Muhammed, kıssaları alıntılamış olsaydı hangi metinleri okumuş olması gerekirdi? Oryantalistlerin ‘Carpus Caranium’ adlı çalışmada, Hz Muhammed tüm Kur’an’ı yazabilmesi için lazım olan eserlerin ‘sadece isimlerinin yazılı olduğu bir liste 24 sayfa’ tutmaktadır. Hz Muhammed (sav) döneminde hangi dillerde olduğu ile ilgili liste (s. 446) şöyledir:

Tevrat: İbranice, İncil: antik Yunanca, Adem ile Havva’nın hayatı: eski Slav dili, Thomas’ın çocukluk İncili: Kıpti, Midraş Rabbah: antik İbranice, Babil talmudu: İbranice, Arda wiraf: Farsça, Bu eserlerin tamamının ilk Arapça tercümesi, Hz Muhammed’den sonradır. Şunu da söylemekte fayda var metinlerin çoğu, 1945 yılında Mısır’da keşfedildi. Aslında bu kaynakların, Muhammed’in bulunduğu coğrafyada, yazılı olarak bilinmesi imkansız olduğu gibi sözlü olarak bilinmeleri de imkansızdır. (s. 447)

Margoliouth; Kur’an’ın kaynakları sayısızdır. Habeş ve Süryani kaynaklarına ek olarak, İbrani ve Yunan kaynakları vardır. (Margoliouth, Muhammed ve İslam’ın Yükselişi, s. 108) Hz Muhammed’in bu kadar dili bildiğine ve 1945’te bulunmuş kitapları okuyabileceğine inanan var mıdır? (s. 448) Pedersen: Hz Muhammed’in Yahudi ve Hristiyan kitaplarına yakından bir aşinalı yoktu. (Pedersen, İslam dünyasında kitabın tarihi s. 29)

Tevrat’la tamamıyla aynı, tek bir peygamber kıssası dahi yoktur. Nuh, şarap içip sarhoş oldu. Harun, bir put yaptı. Lut’un büyük kızı küçüğüne “Babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.” dedi. Kral Süleyman’ın karıları, onu yolundan saptırdılar. (s. 450) Bu örnekler daha da artırılabilir. (s. 451) Eyüp kıssası, Yusuf kıssası, Adem kıssası. Hz Muhammed bu kıssaları, Yahudilerden almış olsa, teolojik tutarsızlıklar oluşturan bu kısımları neden almasın? Kur’an’ın, Yahudilerin eserlerinde yaptıkları bir kısım açık hatayı düzelterek, bir kısım hatayı ise nakletmeyerek onları fazlasıyla aşmıştır. (s. 460)

Montgomery Watt: “Muhammed’in İncil’deki kavramlar ve fikirler hakkında bilgisini, okuyarak ya da belli kişilerle konuşarak değil, Mekke’nin entelektüel ortamından edindiğidir.” Hangi entellektüel ortam? ‘Peygamber değildi’ yargısıyla yola çıktığınız bir okuma tipinde, bir peygamberlik iddiasını ne derece sağlıklı değerlendirebilirsiniz? Onun elinde, o dönem, o coğrafyada, bu kıssaların, bu derecede kompleks bir şifahi (sözlü) anlatımının olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bilakis, lazım olan metinlerin çokluğu ve büyük kısmının sonradan keşfi sebebiyle şifahi anlatının aleyhine deliller vardır. Muhalifimizin tek delili, tartıştığımız konuda peşinen kabul ettiği, “O, peygamber değildi. Muhakkak böyle bir anlatı olmak zorundadır. Önyargısından ibarettir” (s. 464) Delilsiz kuruntu, kabul etmeme delil gibi addedilmeye başlanıyor. Normalde bizim üzerimizde, delil yükümlülüğü yoktur. Muhatabımızın, şifahi anlatının olduğunu ispatlaması gerekmektedir. İddia sahibi odur. Delilde ona gerekir. Ben kıssaların farklılıklarından delil getirdim. Onlara düşen, var olduğunu iddia ettikleri şifahi anlatıyı göstermektir. İlgili iddiaların aleyhine deliller serdedeceğim.

Şifahi anlatı aleyhine deliller

Kur’an’ın kıssalarının çoğunluğu Mekke’de nazil olmuştur. (s. 465) Hud Suresi 49. Ayet: “Bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin, bundan önce bilmiyordun.” (s. 466). Bu bilgi doğru olmasaydı hem müşriklerden itirazlar beklerdik, hem de müminlerden Kur’an’da yalan bilgi varmış şeklinde kırılmalar görürdük. Oysa İkisi de olmamıştır. (s. 467) Sosyal bilimlerde, “olabilir.” demek ne zamandan beri delil sayılır olmuştur? Firavuna ağıtı anlatan hiyeroglif metinlerde şöyle yazmaktadır: Gökler ve yer senin için ağlar. Kur’an’da, firavunun akıbeti anlatıldıktan hemen sonra şöyle buyrulmaktadır. “Gökler ve yer onların ardından ağlamadı.” (Duhan, 29) Bu Metin 1798’de Napolyon’un Mısır Seferi esnasında Rosetta taşı bulunmadan önce okunabilir değildi. Yani bu Metin, 19 yüzyılın başından önce okunabilir durumda değildir, bilinmeyen bir dil ve okunamayan bir alfabededir. (s. 471)

Rum suresi, Bizans’ın mağlubiyetten sonra tekrar galip geleceğini, süre tayin ederek haber vermiştir. (s. 484) Müslüman olsun gayrimüslim olsun tüm İslam araştırmacılar, surenin Bizans’ın kazanmaya başlamasından önce indiğini söylemektedir. (s. 489) Richard Bell: Muhammed’in, bu kadar erken bir tarihte, Bizans İmparatorluğu’nun siyasi kaderini lehine olan görüşünü açıklamak zordur. Döneme yakın Bizans tarihçisi Theophanes: “Yenilmez Pers ırkının Romalılara arkalarını göstereceğini kim beklerdi ki?” diye hayret eder. Mitşelin ifadesiyle; ‘gidişat olağanüstü bir şekilde tersine döner.’ Edward Gibbon: “Bu önsezinin söylendiği zamanda, bunun gerçekleşebileceğine inanmak kuşkusuz çok zordu.” ( s.502) Onun belirtilerin lehinde olduğu bir savaşta dahi böyle bir öngörüde bulunması beklenemezdi. Zira bu, tüm iddiasını lüzumsuz yere riske atmak olurdu. Bunun haber verilmesi, gerçek bir mucizedir. “Ve o gün Müminler feraha erecekler” (Rum, 4) gerçekten ayetin nazil olduğu Mekke’de Müslümanlar baskı altında iken, Bizans zaferinin geldiği dönemde Medine’de baskılardan uzak bir halde yaşıyorlardı. ( s. 503)

Samimiyet delilleri bölümünde farkında olarak yalan söyleyen birisi olmadığını ispatladık. Fetanet delilleri bölümünde farkında olmayarak gerçeğe muhalif haber getiren biri olmadığını ispatladık, hem de mucize iddiasında bulunduk. (s. 510) Bilmelisin ki bu yazdıklarımız, Müslümanların delillerinin yüzde biri bile değildir.

Kullar, hidayeti hak etmezler. Hidayet, başlı başına bir lütuftur. Belki amellerle en fazla Allah’ın (cc) bir lütfu celp edilebilir. Ancak bu bir hak etme değil, lütfetme olacaktır. Ben bu kitaptaki bakış açısı ile Müslüman oldum. Gayrimüslim isen Allah’ın bana nasip ettiğini, sana da nasip etmesini dilerim.

Bu eser lütfedilen bu hidayetin hamdı olsun. (s. 511)

  Altay Cem Meriç, Peygamberliğin İspatı, Haber Delili

*

Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru

Peygamberimize öğrenmek amacıyla soru sorulduğu gibi bunu, sıkıştırma, zorda bırakma ve suçlamak amacıyla da sorular sorulmuştur. Sorular, soranın ilgisini ve kapasitesini de yansıtır. (s. 11) Sorulara, farklı insanların başka cevapları da olacaktır. (s. 11) Her sorunun birden çok cevabı olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Verilen cevaplar, yazara ait bakış açısını da göstermektedir. (s. 13)

Hz Muhammed’in hayatını öğrenmenin ne faydası vardır?

Peygamberimizin tebliğ ettiği mesajın anlaşılabilmesi için hayatının öğrenilmesi zorunludur. Peygamber’in hayatını öğrenmeye, dinin pratiği açısından da ihtiyaç duyulmaktadır. Bugün mesajın pratiğini, Hazreti peygamberin hayatının öğrenerek, Kur’an’dan yararlanarak mümkündür. (s. 16) Peygamberimizin hayatı sadece dini pratikler için değil, ahlak içinde örnektir. Allah’ın vahiy doğrultusunda elçisinin İslam’ı tedricilik ilkesine göre tebliğ ettiğini hatta muhataplarının durumunu dikkate alarak, konuşmalarında farklı yönlere vurgu yaptığını dikkate aldığımızda, katı, şekilci bir yaklaşımın günümüzde bir karşılığının olmayacağı anlaşılır. (s. 17) Mekanizmasının sürekliliği ve canlılık tutulması gerektiği gerekmektedir. (s. 19)

Hz Hatice ile evliliğinden peygamberliğine kadar geçen süre ile ilgili rivayetler neden azdır?

Hz Peygamberin peygamberliğinden hicretine kadar, Mekke’de Müslüman olanların sayısı çok azdı. Allah’ın elçisi çocukluğunda meydana geldiği söylenen bir takım mucizevî hallerin genellikle isnat ve sıhhat açısından sorunlu olduğunu ifade etmek gerekir. Peygamber olmadığı ve tanınmadığı için, Hz Peygamberin faaliyetlerinin kaydedilmesini gerektirecek bir sebep ortada bulunmamaktaydı. (s. 20) Tek bir kişinin perspektifinden değil farklı açılardan yapılan çalışmaları incelemek, onları okumak, değerlendirmek, buna göre bir bakış açısı oluşturmak ve bir kanaate sahip olmak daha sağlıklı olur. (s. 21)

Hz Peygamber döneminden kalma yazılı bir metin var mıdır?

Kur’anı Kerim’in tamamı Hz Peygamber döneminde kaleme alınmıştır. (s. 24) Hz Peygamber kendisine gelen vahiy yazdırmıştır. Buna çok önem vermesi, yazıyı Araplar arasında yaygınlaştırılmıştır. Allah’ın elçisi aynı zamanda yaptığı anlaşmaları, emanları (Bir kimseye, mal ve can güvenliğinin emniyet/güven altında olduğunu bildirmek) yazdırmıştır. İslam’a davet mektupları vardır. Ama ne yazık ki bunların çoğu, Moğol saldırısı, Haçlı Seferleri gibi nedenlerle yok olmuştur. İlk yazılı metinlerin bir kısmı yazarları tarafından, ezberlenmek üzere yazılıyordu. Bu durumda metin ezberledikten sonra saklanmasına gerek duyulmuyordu. (s. 25) Hz Peygamber nâzil olan vahyin tamamının yazılmasına rağmen, bu metinler, Hz Ebubekir döneminde kitap haline getirilmiştir ve bu yazılı metinler önemini kaybetmiştir. Hz Osman, kıraat ile ilgili bazı farklılıklar barındıran kişisel mushaflardan kaynaklanan ihtilaflara son vermek istemiştir. Bu gelişmeler yazılı metinlerin kaybolmasının sebepleri arasında zikredilebilir. Arapların kültürlerini ve geleneklerini sözlü kültür çerçevesinde, hafızalarında koruduklarını unutmamalıyız. (s. 26)

Hz Muhammed diye birini yaşamadığını savunanlar var. Hz Muhammed’in yaşadığına dair tarihsel kayıt, yazılı bir metin yok diyenlere ne cevap verebiliriz?

Efsanelerin mevcudiyeti tarihi bir kişiliğin varlığını inkar etmeyi gerektirmediği gibi yaşamamış bir kişinin kurgulanması ve onun etrafında bir din oluşturulması da imkânsızdır. Hz Muhammed’in yaşadığı dönemden günümüze kalan en sağlam metin Kur’an’ı Kerim’dir. (s. 32) Hz Peygamberin hayatı ile ilgili nakledilen bilgiler de bazı farklılıklar söz konusu olabilir. Bu her tarihi kişilik için söz konusudur. (Mesela, günümüzün en önde gelen şahsiyetlerinden biri hakkında, “Ateist, deist, agnostik, samimi Müslüman ve hatta tarikat ehli” yorumu yapılabilmektedir. Vefatından az bir zaman geçmiştir ve tüm bu tanımlar aynı kişi için yapılmaktadır!) Hz Peygamber’in vefatına çok yakın dönemlerde yazılmış eserler de onun hakkında bilgiler mevcuttur. Süryani, Ermeni ve Bizans yazarların eserleri bunlardandır. Müslümanlar karşı karşıya kaldıkları sorunları çözmeye çalışırlarken, hem Kur’anı Kerim’den hem de Hz Peygamberin uygulamalarından yararlanma ihtiyacı hissetmişlerdir. Allah resulü hakkındaki bilgilerin sonraki nesillere aktarılmasını sağlayacak ilk adımların daha çok, Müslümanların kendi ihtiyaçlarını gidermek üzere atıldığını görüyoruz. İlk zamanlarda, Hz Peygamberin hayatı ile ilgili bilgiler ihtiva eden rivayetler Allah resulü hayattayken başlamış, onun vefatından hemen sonra hızlanarak devam etmiştir.  (s. 34) Tabiîn dönemi alimlerinden bazı kimselerin Allah Resulü’nün savaşlarını konu alan özel eserler yazdıklarını da biliyoruz. (s. 35)

Aynı olayla ilgili farklı rivayetler, hadisler bulunmaktadır

Bunlar ravilerin zaaflarından veya kayıt sürecindeki sorunlardan kaynaklanan farklılıklardır. Aynı olay hakkında, farklı raviler tarafından rivayet edilenler arasında farklılıklar olmasını garipsememek gerekir. Öte yandan, bir olayı anlatan ravilerin ilginç gördükleri hususlara işaret etmeleri bir anlatım farklılığını beraberinde getirmektedir. Çünkü rivayetin şekil alması, o rivayetin oluşum süreci ile ilgilidir. (s. 37) Günümüzde herhangi bir olaya şahit olan insanların anlatımları arasında karşılaştığımız farklılıklar siyerle ilgili rivayetler için de söz konusudur. (s. 38) Hicret yılının takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi Hz Ömer döneminde gerçekleşmiştir. Daha önce meydana gelen olaylar, resmi takvim başlangıcına göre tarihlendirilince, bundan kaynaklı olarak da bazı farklılıkların ortaya çıktığı görülmektedir. Birçok ravi,  anlatmak istediği konuya yoğunlaşırken ayrıntıları önemsemeyebilir. Hz Peygamber hakkında sahip olunan bilgilerin diğer birçok tarihi kişilik hakkına sahip olunan ile karşılaştırıldığında, daha fazla olduğunu da unutmamak gerekir. (s. 39)

Hz Muhammed ile ilgili her geçen gün yeni kitaplar ortaya çıkmaktadır.

Hz peygamberin vefatından sonra, hayatı hakkında büyük ölçüde sözlü gelenek içerisinde ortaya çıkan ve kısa süre sonra yazılı gelenekle nakledilen rivayetler çeşitli kitaplarda ve risalelerin içinde günümüze kadar gelmiştir. Ancak bu bilgilerin ciddi bir incelemeye tabi tutulmadan ve yeniden teklif edilmeden okuyucu tarafından anlaşılması zordur. İlk Siyer eserleri daha çok hazreti peygamber dönemi savaşlarla ilgili yazılmıştır. (s. 40) İnsanların ilgileri, merakları, sordukları sorular zaman içerisinde değişiklik gösterebilmektedir. Bu durum biraz ihtiyaçlarla, insanların ilgileri ile alakalıdır. (s. 41) Hz Peygamberin her dönemde o günün dili ve gündemi çerçevesinde insanlara anlatılması gerekir. (s. 42)

Günümüzdeki İbadetlerin ve hukuku ait birçok düzenlemelerin geçmişte mevcut olduğu iddia edilmektedir.

Hiçbir toplumda, inanç ve değerlerin tamamen batıl olmasını düşünülemez. (s. 58) Hz Peygamber bulunduğu ortamdaki durumun, tevhid akidesine uygun olanları muhafaza olanlarını muhafaza etmiş, bir kısmını geliştirmiş, geri kalanları da reddetmiştir. İslam olumlu gelenekleri kabul edip geliştirmiş, olumsuz olanlara kaldırarak yerine daha iyilerini getirmiş ya da mevcut olanları ıslah etmiştir. İslam inancına göre gerçek din, Hz Adem’den son Peygamber Hz Muhammed’e kadar bildirilen dinin tek olduğunu kabul eder. (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 55) İslam insan onuruna aykırı ve ayrımcı olan hacdaki uygulamaları kaldırmıştır. İslam’ın getirdiği en önemli şey, ibadetlerin Allah’a has kılınmasıdır. (s. 57) Tevhid inancına aykırı unsurlar ayıklandı gibi, zulme, baskıya ve sömürüye sebep olan adetlerde ortadan kaldırılmıştır. (s. 58)

Hz Muhammed’in doğumu ile ilgili anlatılan olaylar doğru mudur?

Kaynaklarda Hazreti peygamberin doğumu ile ilgili anlatılanların önemli bir kısmı, Allah Resulü’nün hayatını anlatan ilk kaynaklarda yer almayıp daha sonraları yazılan eserlerden nakledilmiştir. (s. 78)

Hz Muhammed’in Yahudilere karşı takındığı tavır. Onları tek tek Medine’den kovması nasıl değerlendirilmelidir?

Hz Peygamber Medine’ye gittiği zaman nüfusun yaklaşık 40-45 Yahudi’ydi. Medine’ye gider gitmez yaptığı nüfus sayımında Müslümanların sayısının 1500 kişi olduğu tespit edilmiştir. O sırada Medine’de yaklaşık %40 civarında müşrik de vardı. Hz Peygamberin hicretinden önce burada bulunan müşriklerin ve Yahudilerin birbirleriyle rekabet üzerine bir siyasi etkileri vardı. Bir araya gelmek üzere bir güç oluşturmak ve Medine dışındaki rakiplerine karşı bir tavır ortaya koymak gibi bir siyaset güdememişlerdi. Bunu hazreti peygamber gerçekleştirmiştir. Hz Peygamberin en önemli özelliklerinden birisi, hangi dine mensup olursa olsun insanlarla yaptığı anlaşmalarda, verdiğin sözlerde, söylediklerine uyması konusunda hassasiyet göstermesidir. Allah resulü bunu buna özen gösterirken aynı zamanda muhataplarında da aynı şeyi istemiştir. (s. 206) Medine sözleşmesi sadece taraflar arasında kararlaştırılmış olan siyasi bir sözleşme değil aynı zamanda, farklı dini grupların Medine’de bir arada yaşayabilmeleri için ortam hazırlayan bir sözleşme olarak yazıldığı dönemden çok ileride bir belgedir. O dönemden sonra İslam tarihinde kurulmuş olan bütün devletlerde, Müslümanlarla gayrimüslimlerle bir arada, birbirlerinin alanlarına müdahale etmeden yaşama kültürü geliştirmişlerdir. Hz Peygamber Medine’de ki Yahudilerden anlaşmalara ihanet eden 3 kabileyi cezalandırmıştır (s. 20) Bunlardan kaynukaoğullarını ve  Nadiroğullarının Medine’den sürmüş, Kureyza oğllarını ise, Hendek Savaşı sırasında düşmanla işbirliği yaparak, onların Medine’ye girişini izin vermek suretiyle büyük bir tehlikeye sebep oldukları, teslim olma tekliflerini de reddettikten sonra, Sa’d bin Muaz’ın hakemliğini teklif etmeleri üzerine, Hz. Peygamberimiz bu hakemliği kabul etmiş, onun hakimliğinde verdiği cezayı da kendilerine uygulanmıştır. (s. 208) Hz Peygamber, anlaşmalara uyduğu sürece insanların haklarını korumuş ve onları mağdur etmemiştir. (s. 209)

Hz Peygamber, barış Peygamberi olduğu halde Medine’de birçok savaş meydana gelmiştir.
Hz Peygamber, Müşrikler kendisine ve Müslümanlara herhangi bir baskı yapmadıkları ve onları memleketlerinden ayrılmak zorunda bırakmadıkları halde onlara saldırmış ya da savaş açmış değildir. Allah Resulü ve Müslümanlar kendilerine yapılan haksızlıklarla mücadele etmeyi bir hak olarak görmüşlerdir. (s. 213) Hz Peygamberin imkan bulunması halinde bile İslam’ı tebliğ yerine silah kullanmayı ve savaşmayı tercih etmemiştir. Fakat Müslümanların maruz kaldığı sıkıntılar sebebiyle ya da İslam’a yönelik imha edici tavırlarından dolayı zaman zaman savaşlara girmek zorunda kalmıştır. Hz Peygamberin giriştiği savaşlarda mutlaka savaş hukukunun, savaş ahlakının ve savaş stratejisinin önemsendiğini, bunlar çerçevesinde adımlar atıldığını unutmamalıyız. (s. 214) Cihat, Allah kelamının insanlara ulaştırılmasında önündeki engellerin kaldırılması faaliyetidir. Cihat Allah rızası için gerçekleştirilmesi gereken bir ibadettir ve tek yöntemi savaş değildir. (s. 215)

İslam dönemindeki savaşlar ganimet elde etmek amacıyla yapılmış olamaz mı?

İslam’da elde edilen ganimetlerin dörtte biri gaziler arasında dağıtılır. Beşte biri ise Kur’anı Kerim’de ifade edilen çerçevede dağıtılırdı. (Enfal, 41) Allah rızasına uygun olarak girişilen bir savaşta düşman ile karşılaşıldığında öncelikli olarak muhatabın Müslüman olması için teklifte bulunulur. Müslüman olmayı kabul etmezlerse bu durumda kendisine itaat etmesi teklif edilir, kabul ederse üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi beklenir. Buna da razı olunmazsa ve çatışma meydana gelirse, ele geçirilenlere ancak bundan sonra, ganimet olarak el konulur. Cihat, Allah kelamının insanlara ulaştırılması için ortaya çıkan engelleri ortadan kaldırma yöntemidir. Savaşarak olabileceği gibi savaşmadan da yapılabilir. Hz Peygamber Cihat’ın en güzel örneğini savaşa izin verildikten sonra meydana gelen çatışmalarda göstermiştir. (s. 218)

Hayber ve civarındaki Yahudiler Hz Muhammed’e ne yapmışlardı?

Haber’deki Yahudiler Medine’ye karşı oluşturulan ittifakın içinde yer alırlar. Hayber’de ki Yahudiler Hz Peygamber’e karşı düşmanlık yapmaktan geri durmuyorlardı. Nitekim, çevredeki müşrik Araplardan adamlarla irtibat kurarak, Hz Peygamber’e karşı savaşmak için onları organize ediyordu. (s. 240) Yahudi reislerinden Sellam b. Mişkem’in karısı Zeynep bint Harise, Hz Peygamber’e zehirli bir koyun ikram eder ve onu zehirlemek ister. Hz Peygamber anlaşma ve barış seçeneğini muhataplarına karşı her zaman bir tercih sebebi olarak sunmuş ancak, ihaneti ve Müslümanların güvenliğini tehlikeye atan hareketlere de asla izin vermemiştir. (s. 241)

   Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru  

*

Yolların ayrılış noktasında İslam

Müslüman olduktan sonra da dini cepheden Hristiyan dünyanın din, toplum, kültür, medeniyet, aile, iktisat gibi anlayışlarını çok sert eleştirmeye başlamıştır. 1950’lerde ABD ve daha sonra Avrupa’da kalmasından sonra tutumunda biraz yumuşama olmuştur. Keskin muhalefet batılı kamuoyuna İslam’ı anlatma hedefine ulaşmaya engel olabilirdi. (s. 19) İslam, bir medeniyet için yeterli dinamikleri kendi içinde taşımaktadır. Kur’an’ı ve Hz Muhammed’in ortaya koyduğu anlayış İslam medeniyetinin yeniden ve güçlü bir şekilde ihyasına yeterlidir.  “Bir işin sonu da ancak başındaki usul ve çare ile iyileşebilir. (s. 24) İslam öyle bir hayat düsturudur ki, tarihin doğuşundan bugüne insanı ıslaha yeltenen dini, sosyal ve ahlaki kurallar içinde onun gibisini bulamazsınız. Her millete ve her medeni duruma elverişli tek dindir İslam. (s. 25) İslam hayatım bütününe karışan ve katışan bir dindir: Siyaset, ilim, felsefe, ahlak, ticaret, evlilik, devlet, aile… Bütün bunlar İslam’ın içinde yer alırlar. (s. 26) Dr. Mustafa el Hâlidî

Önsöz

Biz yalnız bizden evvelkilerin ihtiyaç duymadıkları çözümlere muhtaç problemlerle karşı karşıya bulunmakta kalmıyoruz, aynı zamanda problemler bugüne kadar alıştıklarımızdan tamamen farklı yönlerde ortaya çıkıyor. İnsan toplulukları her yerde mecburen esaslı ve köklü bir değişim geçiriyor, bazı eski adetler ikinci defa ortaya çıkıyor. (s. 27) Bütün vaktimi Müslüman doğuda geçirdim, zaman daha sakin yahut isterseniz daha insani diyelim. Bugünkü İslami hayat tatbikatta İslam dini esaslarının sunduğu ideal imkânlardan çok uzak görünüyor, Bugün Müslümanlar arasında egoizm ve kolay hayat düşkünlüğü oluşmuştur.  (s. 28) Geçmiş ve günümüz arasındaki bu açık uzaklaşma beni şaşırtıyor. Müslümanlar arasındaki çöküşün bir sebebi vardır; Müslümanların yavaş yavaş İslami esasların ruh ve manasına uymayı terk etme yolunu tutmuş olmaları. İslam toplumu baştan itibaren dini temeller üzerine kurulmuştur. Bir gayrimüslim olduğum halde İslam’a acıyarak, bizzat Müslümanlara İslam’ı terk ettikleri ve bu yüzden gerilediklerini söylemeye başladım. (s. 29) Beni çeken İslam’ın bütünlüğü, yüksek ahlaki emirlerinin sımsıkı ve düzenli yapısıdır. (s. 30) Bu inceleme ve mukayeseler ben de şu sarsılmaz inancı var etti: İslam hala insanlığın tanıdığı en büyük uyarıcı ve diriltici kuvvet olarak devam etmektedir. Bu kitap, resulullah’ın ashabının gönüllerinde yanan ateşten bir kıvılcım hala gönüllerinde yaşamakta olanlar için yazılmıştır. (s. 31)

Bugün hiçbir millet ve topluluk dünyadan ayrı yalnız başına hayat süremez. Ekonomik faaliyet siyasi sınırları ve coğrafi hudutları tanımaz olmuştur. (s. 33) Kendimizi Hz Muhammed’in izinde gören bizlere göre İslam başlı başına bir kültür alemi ve sınırları belli olan bir sosyal nizamdır. (s. 34) İslam insana, Allah’ın birliğinden doğduğu için hayatında bir bütün olduğunu anlatmakla kalmayıp bize, her dünyevi hayat içinde pratik yolu da göstermektedir. (s. 36) Namaz insanın faaliyet hayatının tümünü içine almaktadır, bütün işlerimizin birer ibadet olarak yapılması gereklidir. Bu, her işimizi şuur içinde, Allah’ın eşsiz olarak ortaya koyduğu evrensel programın bir parçası olarak yapmamız demektir. İslam fert ile onun sosyal çevresi arasındaki münasebetlere de el atmıştır. (s. 38) İnsan dünya hayatında Kemale ulaşabilir. (s. 39) Kötülük Allah’ın bütün insanlara verdiği fıtri ve müspet sıfatları kötü kullanmaktan ileri gelmektedir. Yalnız İslam, insana ruhi yaşayışını bir an zayi etmeden dünya hayatından azami derecede faydalanma imkan ve fırsatını veriyor. (s. 41) Her Müslüman kendisine etrafında cereyan eden olaylardan bizzat mesul bilmelidir. Her vakit ve her yerde Hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihat ve mücadeleyi kendine vazife telakki etmelidir. (s. 44) İslam ilahi devlet şekillerinin en mükemmelidir. Batıda hakim olan gaye, ‘maddi fayda’ ve aktif genişlemedir. (s. 45) İnsanın manevi ilerleme yollarından kendi başına gösterdiği çaba, İslam’ın sosyal yardımlaşma anlayışıyla güç ve denge kazanır. En az güçlük ve en çok teşvikle karşılaşma imkanı olur. Modern batının gerçek mabudu, maddi ferah’tan ibarettir, gücünü kuvvete rağbetten almaktadır. Bu ikisi de eski Roma medeniyetinden ona miras kalmıştır. (s. 47) Batı ile İslam medeniyetleri birbirine benzer ve yakın değildir. Birbirinden farklı kuvvetlere tabi olmuşlardır. İslam imparatorluğu doğdu ve olgunluğuna 80 yıl gibi kısa bir zaman içinde ulaştı. (s. 48) İslam imparatorluğu’nda imtiyazlı bir millet yoktur. (s. 49) Meşhur Roma adaleti yalnız romalılara ait bir adaletti. Nasıl eski Roma’da hakim olan fikri ve sosyal hava, sırf faydaya bağlı idiyse, modern batıda da durum tamamen aynıdır. (s. 50) Batıda hakim olan fikir bütün gücümüzü maddi imkanlarımıza tahsis etmek ve ahlakın kendimizi bağlamasına imkan vermemek şeklindedir. Batı medeniyeti Hıristiyan kilisesinin görüşüyle mücadelesinden doğmuştur. (s. 51) İlim, batıdaki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyla ve ticari münasebetler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Araplar, Yunan ilimlerini diriltmiş ve orijinal bir ilim dünyası yaratmış, yeni araştırma yolları bulup geliştirmişlerdir. (s. 53) Fransız ihtilali kilisenin hakimiyetini tamamen yok etmiştir. (s. 54) Madde ve servet batıda, kendisine tapılan Allah’tan başka bir mabut haline gelmiştir. (s. 55) Hıristiyanlığın dünyayı hakir görmesi ve normal arzuları öldürmesine karşı insanlar isyan etmiştir. Sıradan Avrupalının müspet bir tek dini vardır o da maddi ilerleme ve refaha tapınaktır. Hayatın gayesinin tabiatın zulmünden kurtulmak olduğuna inanmışlardır. Bu dinin mabet ve tapınakları büyük fabrikalar, sinemalar, kimya laboratuarları, dans salonları, elektrik santralleridir. (s. 56) Bu dinin kahinleri ise bankerler, altın babaları, mühendisler, sinema yıldızları, sanat öncüleri ve uzay kahramanlarıdır. Ahlak felsefesi yalnız pratik payı da temeline oturtulmuştur. (s. 57) Nefse hakim olmak ve cinsi alakaları kontrol etmek süratle önemini kaybetmiştir. (s. 58) Kapitalizminde komünizmde temel meyil şudur; insanı ahlaki faziletlerden uzaklaştırmak. İslam’ın hedef ve gayelerinin ilk ve en önemlisi, manevi yükseliştir. (s. 59)

Yunan ve Romalılar yalnız ve ancak kendilerini medeni görürlerdi. Avrupalıların İslam’a karşı duydukları nefret, şiddetli bir taassubun kurduğu temeller üzerinde durmaktadır. (s. 61) Avrupalı oryantalistlerin en ileri gelenleri bile, İslam konusunda tarafgirliğe kapılmaktan kurtulamamışlardır. İslam daima hakimlerin önünde duran bir sanıktır, batılı oryantalistler suçu ispat için uğraşan savcı rolünü oynamaktadırlar, avukat rolünü oynayanlar da müvekkilinin suçlu olduğuna bizzat inanmaktadırlar ve bu yüzden hafifletici sebeplerin göz önüne alınmasını istemektedirler. Meseleye, daha önceden varılmış bir netice ve hüküm açısından bakmaktadırlar. Oryantalistler şahitlerini, daha baştan ulaşmayı tasarladıkları sonuca göre seçmektedirler. (s. 62)

Haçlı savaşları, Avrupalı milletlerin ruhunda son derece derin ve devamlı bir iz bırakmıştır, bu savaşların meydana getirdiği taassup ve tarafgirlik, Avrupanın daha önce karşılaşıp denediği hiçbir şeyle ölçülemez, sonra da böylesini görmemiştir. Avrupa Haçlı savaşlarının ruhundan doğmuştur.  (s. 64) Muhammed’e Mahound lakabı takmışlardır, ‘köpeğim’ anlamına gelir. Haçlıların cahilce taassupları Avrupa’nın her tarafına dal budak salmış, aynı taassup memleketlerini putperestlerin (!) boyunduruğundan kurtarmak için Endülüs Hıristiyanlarını harbe teşvik etmiştir. (s. 66)  Rönesans doğu ile batı arasındaki maddi temasa bağlanır, bu temastan İslam’dan fazla Avrupa istifade etmiştir. Avrupa’da reform devresi gelmiş, buna rağmen İslam düşmanlığı yine eşit olarak hepsinde devam etmiştir. Sonra da Avrupa’da dini duyguların zayıfladığı devreye girilmiş fakat İslam’a düşmanlık yine devam etmiştir. İslam’ı küçük görme hastalığı, Avrupa düşüncesinin esaslarından biri olmuştur. (s. 67) İlk müsteşrikler Hıristiyan misyonerlerdi. Oryantalistlerin İslam’a hücumları onlara miras kalmış bir alışkanlıktır. Haçlı seferlerinin getirdiği etkilere dayanır. Haçlı savaşlarının ruhu Avrupa’ya hakim ola gelmiştir. Misyonerler ve papazlar Müslümanlara çok kere putperest adını takarlar. (s. 68) Müslümanların Batı dünyasına kendilerini saydırabilmeleri için gerekli en iyi yol ve metot kuvvetli olmalarıdır. (s. 69)

Gerçek odur ki, Avrupa hiçbir devirde bugünkü kadar İslam’dan uzak olmamıştır. (Eser 1964 yılında yazılmıştır.)  Batı tesiri İslam toplumunu her yerde sarsıp çökertirken biz uykudayız. (s. 71) Gözümüzün önündeki İslam gençliği davamızı terk ediyor ve ideallerimizden kaçıyor. (s. 72) Müslümanlar, batı medeniyetine, İslam medeniyetini diriltecek tek kuvvet nazarı ile bakmaya devam ettikleri müddetçe, batının, ‘İslam boşuna bir gayrettir’ iddiasını dolaylı olarak teyit etmiş olurlar. Batı prensiplerine göre yetişmiş aydınlar arasında dini inancın süratle çökmeye yüz tuttuğu hususunda şüphe yoktur. (s. 73) Batı medeniyetin de düşünce çevresi şiddetle dinin karşısında bulunmaktadır. (s. 74) Müslüman gençleri batı usulüne göre yetiştirme halinde bunların, dinlerine düşmanca bir tutum alacakları daha kuvvetle ihtimaldir. (s. 75) Tarih ispatlıyor ki, hiçbir din İslam kadar ilimde ilerlemeyi teşvik etmemiştir. Avrupa, kültürünü o meşhur Rönesans sebebiyle İslam’a borçlu bulunmaktadır. Bu acı halimiz içinde, şerefli mazimiz de övünmek hakkımız değildir. İlimle ne doğuludur ne de batılı, evrenseldir. (s. 76)

Batı, materyalist kabiliyet sahibidir ve bu yüzden belli başlı nazariye ve anlayışlarında dine karşıdır. Genel olarak Batı eğitim sistemi de böyledir. Zararlı olan Batı medeniyetinin ruhudur ve Müslüman’ın ilimlere o ruhla yaklaşmasıdır. Müslüman gençleri yetiştirirken -hiçbir devrelerinde- Batı felsefelerine tenezzül etmeyeceğiz. (s. 77) Sanki bütün dünya Avrupa için, onun medeniyeti için var edilmiş, sanki diğer milletçiler birer hizmetçidirler. Böyle bir tarih kültürünün Avrupa dışında kalan millet gençlerinin zihin ve ruhlarında bıraktığı tek tesir, aşağılık duygusudur. İslami görüş noktasından bir dünya tarihi yazabilmek farzdır, aksi halde yeni yetişen neslimiz kendini İslam’ı küçük görmeye sevk eden o gizli cereyanların tesiri altında kalmaya devam edecektir. (s. 80) İslam ırkçılık ve soy taassubunu iptal etmiş, insani kardeşlik ve eşitliğin yolunu açmıştır. fakat Avrupa medeniyeti hala ırk ve cins taassubunun dar ufkundan öteye öteyi görebilmekten acizdir. İslam diğer bütün kültürlerden üstündür. Batı medeniyetini taklit edemeyiz, zaten buna ihtiyacımız da yoktur.  (s. 81) Batı hayat tarzını taklit, İslam medeniyetine yönelen en büyük tehlikeyi teşkil eder. Bu hastalık Müslümanların düştüğü ümitsizliğe bağlanır. (s. 83) Sözde Aydınlar İslam’daki asıl kaynaklara yönelecek yerde zamanımızdaki donmuş fıkıhla şeriatı dolaylı olarak aynı şey gibi değerlendirirler. (s. 84) Batı İslam esasları ile tenkit kabul etmez bir zıtlık içindedir. (s. 85) Bir Müslüman hayat tarzında Avrupa’yı taklit ederse, Avrupa medeniyetini tercih ettiği ortaya çıkmış olur. Taklit aşağılık duygusunun neticesidir. Müslüman’ın İslam’ı yaşatabilmesi için dik başlı olarak yaşaması gereklidir. (s. 86) Hiçbir medeniyet maziye bağlılığını kaybettikten sonra varlığını korumaya muktedir olamaz. (s. 87) Resulullah’ın sünnetini uygulamak İslam’ın varlığını korumak demektir. Sünnet İslam binasını tutan çelik iskelettir.  (s. 89) Resulü Ekrem’in hayatı Kur’an-ı Kerim’in canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’an’ın hakkını ödemiş olamayız. İslam bir insan hayatının ruhi ve maddi tarafları arasında tam bir ahenk kurar. Kuran-ı Kerim ayetlerinden bazılarının 20. asırda yaşayan bizler için değil vahyin indiği Asya’da yaşayan Araplar için gelmiş olduğu şeklindeki anlayış, İslam’a aykırıdır. (s. 90) Arap dilinde 70 rakamını kullanmak daha ziyade çokluk ifade etmek içindir. (s. 91) Asrımızda hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. İlk muhaddisler, özellikle Buharı ve Müslim, her hadisin sıhhatini süzgeçten geçirme hususunda insan kudretinin erişebileceği en ince titizliği göstermişlerdir, öyle ki bu inceleme Avrupa tarihçilerinin eski tarihin kaynaklarını incelerken başvura geldikleri inceleme tarzından çok daha güçlüdür. (s. 94) Hiçbir yalan hadis muhaddislere gizli kalmamıştır. (s. 97) Aynı zamanda hem sünnete uymamız hem de batının hayat tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir. Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikri temellere açıktan açığa karşıdır. (s. 98) İslam’a göre durumumuzu sünnete göre durumumuz belirleyecektir. (s. 100) Felsefe yalnız kendi dar çerçevesi içine bütün sırları ile alemi sığdırma iddiasında bulunarak akıl sınırlarını aşar. (s. 101) Sünneti ayakta tutmayı ve hayatı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır. İslam’daki ibadet anlayışı bütün hayatımızı içine almaktadır. (s. 104) Sünnet davranışlarımızı bir düzene sokar. (s. 105) İslam fertleri adet ve mizaçların benzer olması yoluna sevk etmeyi esaslı noktalardan biri olarak görür. (s. 107) Sünnetle devamlı olarak Resulullah’ın işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. (s. 108) Biz İslam’ı diğer medeni düzenlerden üstün kabul ediyoruz. İslam hayatı bütünüyle içine alıyor. Dünya ve ahrete, ruh ve cesede, fert ve topluma aynı önemi veriyor. (s. 109) İslam kültür hayatının kalıntıları, Batı adet ve görüşlerinin tesiriyle her yerde çökmektedir, bunun manası ölümdür. (s. 111) İslam kültürü ‘zaman aşımına tabidir’ diyemeyiz. İnsanlık, İslam’ınkinden daha güzel bir ahlak düzenini ortaya koyamamıştır. (s. 112) İnsan gayret ve zekasının bütün ürünleri İslam’ı teyit etmiştir. İslam insanlar bulmadan önce iyi ve kötü olanları bizlere bildirmiştir. (s. 113) Kültür ve medeniyetimizi yeniden diriltmek mümkündür. Biz İslam’ın bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Kendi kusur ve kötülüklerimizi ıslaha muhtacız; yoksa İslam’ın sanılan ve aslı olmayan kusurlarını değil. (s. 113) Biz terk edilmiş o eski prensiplere dönmeye ve onları yeniden tatbik etmeye muhtacız. Bizden evvelkiler bütün dünyaya müsamaha ve iyilikle gönüllerini açtıkları halde Biz benciliz, gönül fukarasıyız.  Onların kalbi imanla dolu iken bizimki bomboş. (s. 114) Biz bu utanç veren çöküşten bir yolla kurtulabiliriz ki o da, bu utancın sebeplerin yok etmeye tam manasıyla azmedinceye kadar acısını tatmaktır. Dirilmek iki şeye bağlıdır; bahane bulma, mazeret arama psikolojisini terk etmek ve tam bir azim ve ve şuurla Resulullah’ın sünneti ile amel etmek. (s. 115) Yeni eflatunculuk felsefesinin modası çoktan geçmiştir. Bir Müslüman eski şahsi anlayışları, İslam’ın asıl hedef ve esaslarını temsil ediyormuş gibi kabul edemez. Kur’an ve sünnet ışığında İslami görüşleri gözden geçirmemizin sonucunda çağdaş hayatımızın ihtiyaçlarına da cevap veren bir fıkıh aydınlığa çıkacaktır. Eski fıkıh Aristo felsefesinin hakim olduğu hayatın çağrısına cevap vermiştir. (s. 116) Kaybetmiş bulunduğumuz kendimize güven duygusunu yenileyebilirsek o zaman yolumuzda ilerleme ve yükselmeyi umabiliriz. (s. 117) İslam insanların kendi aralarındaki ilişkileri de idare etmeyi hedef edinmiştir. (s. 121) İslam’ın ileri sürdüğü düzen gibi bir düzen yalnız ahlaki nasihatlerle yaşayamaz. (s. 125) İçtihatlar zamanla kendilerine mahsus yarı mukaddes birer itibar kazandılar. (s. 127) Şâri’ (Allah) umumi hududu tespit etmiş ve sonraki nesillere uygun kararlar alma hürriyetini bahşetmiştir. (s. 128) Aşiretçilik (asabiyet) yapan bizden değildir. (s. 133) Siyasi nüfus ve otoritenin, dini rütbe sahiplerinin eline düşme tehlikesi İslam’da söz konusu değildir. (s. 135)

  Muhammed Esed (Leopold Weıss), Yolların ayrılış noktasında İslam

*

Peygamber Kahraman Muhammed

Thomas Carlyle’ın ve bazı Garp mütefekkirlerinin Hz Muhammed, Kur’an-ı Kerim ve İslamiyet hakkındaki fikirleri

Ay yıldız Matbaası Ankara 1963 ikinci baskı Serdengeçti Neşriyat

Önsöz

‘Kahramanlar’ adlı eserinden alınan bu parçanın yazarı Thomas Carlyle koyu bir Hristiyan’dır. (s. 3. Buna delil olacak cümlelere çevirinin 34, 43, 45, 46, 48, 50, 56,  62. sayfalarında rastlanmaktadır. Yazar, K. Mukaddes’i esas alıp bu eserini yazmıştır. Buna rağmen zamanına göre olabildiğince tarafsız yazılmış bir eserdir!)

Yazar, “Şüphesiz O bir peygamberdi, hem de son peygamber” demektedir. Müslümanlığı, dinimizin ve Peygamberimizin büyüklüğünü o veya bu gibi Müslüman olmayanlardan öğrenecek değiliz. Onlar ne söylerlerse söylesinler, ister olumsuz, ister olumlu, bu sözler bizim imanımızı ne çoğaltır ne azaltır. Bizim yabancıların desteğine ihtiyacımız yoktur. Türkiye, nüfusunun %95’i Müslüman bir memlekettir. (s. 4)

Karlayl, bu eserini 8 Mayıs 1840 tarihinde yazmıştır. Biz Carlyle’in Kahramanlar isimli, oldukça büyük bir kitap olan bu eserinden yalnız Peygamberimize ait olanı aslıyla karşılaştırdık. (s. 7)

Yazar bizim aydınlarımızdan çok daha insaflı, çok daha idrakli, şüphesiz çok daha bilgili bir adamdır. Artık İslamiyet için mücadelelerde eski tarzı bırakmamız gerekiyor. Biraz geniş, biraz müsamahalı, biraz daha anlayışlı olalım. (s. 8) 26 Ramazan 1958 Osman Yüksel Serdengeçti.

Papaz Laura Veglieri diyor ki; Yenilenlerin hakları, malları ve hayatları Müslümanların sahip oldukları korunma şeklinde korunup gözetiliyordu. İslam dininin düşmanları Hz Muhammed’i şehvetine düşkün bir kimse gibi gösteriyorlar. Onlar, cinsiyetin doğal olarak çok güçlü olduğu yaşlarda, Arap muhiti gibi evlenmenin kolay olduğu kadar yaşadığı yerde, taahhüdü zevcat’ın bir kaide kabul olduğu ve boşanmanın çok kolay olduğu bir çevrede yaşamasına, kendisinden büyük dul bir kadın olmasına rağmen, gençliğinin en harareti devirlerinde 25 yıl yani 50 yaşına kadar yalnız Hatice ile evli kaldığı gerçeğini görmezlikten geliyorlar. Bundan sonra siyasi ve toplumsal sebeplerle birçok evlenmeler gerçekleşir. Muhammed bu yol ile bir takım kadınlara şeref bahşetmek ve kabilelerle akrabalık münasebetleri kurmayı amaçlamıştır. O, bazen hiç de genç ve güzel olmayan kadınlarla da evlenir. (s. 11)

Lemartine, Histoire de la Turquie Bismarck diyor ki: Şayet üç büyük ölçü olsa, modern tarihin büyük bir şahsiyetini Muhammed’le bir insan olarak mukayeseye kim cüret edebilir? (s. 12) Prens Bismarck: Ben Kur’an’ı her yönden inceledim. Onun kelimesinde büyük hikmetler gördüm. İslam düşmanları Kur’an’ı Muhammed’in kendi eseri olduğunu iddia ediyorlarsa da, ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed seçkin bir kıymettir. Seninle aynı asırda yaşayamadığım için çok üzgünüm Ey Muhammed. Öğreticisi ve yayıcısı olduğun bu kitap, senin değil. (s. 13) G. Bernard Shaw: Ben bu dikkat çekici adamı inceledim. Bana göre ona ‘deccal’ demek bir taraf, bilakis onu insanlığın kurtarıcısı olarak öğrenmek gerekir. (s.  14) Swamı Ramdas: Arabistan çöllerinden ilahi bir nur yükseliyor. Bu nur Tanrı’nın nurunun ta kendisidir. (s. 15) Peygambere Tanrı’nın gönderdiği bu vahiy kesinlikle evrenseldir. (s. 16 )

J. H. Lenison. Günde 5 vakit namaz kılındığı esnada, gah çölün vahşi yalnızlığında, gah şehrin kalabalıklarında, müminlerin Allah’a itaat ve sadakat arz eden bu kimseler üzerinde derin tesiri icra eder ve bu tesir mutlaka ki benzersizdir.

Raymond Caotier: İslam’ın misyoneri, ruhban sınıfı ve teşkilatlı propagandası yoktur. (s.  18 )

Peygamber, Kahraman Muhammed

Carlyle’in fikirleri: Muhammed gerçek peygamberdir. Entrikacı sahte peygamberlerden değiller, samimidir. Hiç mektep tahsili görmemiştir. Müslümanlık Allah’a teslim olma dinidir. (s. 19) Muhammed’in Kendi hesabına kanaatkar bir insandı, giyeceklerini dahi kendi yamardı. O hakiki bir kahramandı. Gerçek bir kahraman olduğunu 23 yıllık çetin ve müessir bir mücadele ile gösterilmiştir. O tamamıyla riyasız bir insandı. (s. 20)

Arabistan’ın ilk defadır ki onun sayesinde yaşayan bir memleket olmuştur. Muazzam bir inkılap gerçekleştirmiş bu kahramanımız, bir tanrı olarak değil, bir peygamber olarak görülüyor. Dünya tarihinde yeni bir insanın, bu insan ne kadar büyük olursa olsun, artık Tanrı olarak tanındığı görülmeyecektir. O, hakiki bir peygamberdir. Muhammed’in sahte bir peygamber, dininin ihtiraslar yığınından oluştuğu iddiası, bugün artık ayakta duracak vaziyette değildir. (s. 21)

Pococke, Grotius’e: “Güvercine ait masalın delili nerededir?” diye sormuştu. Grotius, bir delil olmadığı şeklinde cevap verir. Artık bu gibi şeyleri atmak zamanı çoktan gelmiştir. (s. 22)

Muhammed’in gerçeklerden  başka bir şeyi söylemiş olması mümkün değildir. Samimilik, derin, engin, büyük, masum bir samimilik. O adeta samimiyetin mahkumudur. (s. 23)

Muhammed, peygamberlerin en sonuncusu değil midir? Her şeyden önce onu dinlemeliyiz. Muhammed’i bir entrikacı gibi tasavvur edebilmeye hiçbir surette imkan yoktur. Getirdiği ağır haber de haktı, gerçekti. Sözlerinde ne sahtegarlık var ne de taklidin izine rastlanır. Muhammed’e isnat edilen hatalar… Öyle mi? Asıl hata onun farkında olmamaktır. Bu söz herkesten daha çok ‘İncil okuyucularının’ kulağına küpe olmalıdır. En ağır günah bence kendini günahsız bilmekten gelen gururdur. Bence ölüm buna derler. (s. 25)

Arap geveze bir millet değildir ama  konuştu mu düzgün ve edebi/sanatsal konuşur. (s. 27)

Muhammed’in yazı yazmasını bilmediği kesindir. (s. 32) Muhammed’in çok tatlı bir gülüşü vardı. Hatice adlı bu kadının hakikaten sevmiş, ondan başkasını sevmemiştir. Muhammed’in ilk gençlik ateşlerinin söndüğü zamana kadar geçirmiş olduğu tamamen kusursuz, sakin ve tertemiz hayatı onun bir sahte peygamber olduğu görüşünü sarsıyor. (s. 33)

Muhammed, “dünyalık gelecek” yoluna dolu dizgin atılmak için ihtiyarlamaya başladığı, dünyanın kendisine gönülden sakinliğinden başka vericek bir şeyi kalmadığı zamanı beklemiş ve bütün karakterini ve bütün mazisini inkar ederek sefil ve boş bir şarlatan olmuştu, öyle mi? O, sessiz büyük bir ruhtu. (s. 34)

İkbal hırsımı? Bütün Arabistan bu insana ne verebilir? Biz Muhammed’in yalancılığı varsayımını asla inanılmaz bir şey olduğu için bir yana atacağız. (s. 36)

Allah’a teslim olmak lazım. Goethe der ki: Eğer Müslümanlık bu ise, hepimiz Müslüman olarak yaşamıyor muyuz?  Aramızdan her kimin hayatında bir parça ahlak varsa Müslüman olarak yaşıyor demektir. Kendi şahsi rolünü umumi kanuna uydurmak ve hükümlülerine tevekkülle itaat etmek… Şimdiye kadar bilinen en hakiki ahlâk şekli budur. (s. 37)

“Güneşi Sağa, ayı soluma koysalar ve bunları beni bu davadan men etmeye kalksalar, gene bundan ayrılmayacağım.” Devamlı itirazlar, kinler, açık gizli tehlikeler bir anda peşini bırakmıyordu. Kureyş’ler gitgide azıtıyorlar, Muhammed’i kendi elleriyle öldürmek için antlar içerek suikastler tertiplenmeye başlıyorlar. Ebu Talip ölmüştü; Hatice ölmüştü, hayatı onun her an, her adım başında tehlikelerle dolu idi. (s. 41) Birçok defa hayatına son verilmesine ramak kaldığı oldu, yolu tehlikelerle dolu idi, hadiselerin dış yüzü ona umutsuzluktan başka bir şey vadetmiyordu. (s. 42) Düşündünüz ki, koskoca dünyada o fikri inanan tek bir kişidir. (s.  )

İslamiyet bütün kavgacı ve boş tarikatlara öylesine bir tırpan atmıştır ki bunda çok haklı idi.. Müslümanların Kur’anlarına gösterdikleri hürmeti, Hıristiyanların pek azı incilerine gösterirler. O her yerde, her işte bir kılavuz, bir düsturdur. İlimde ve hayatta herkes onu rehber olarak ittihaz etmeye mecburdur. Doğrudan doğruya Cenabı Hak tarafından gönderilmiş bir haber olan bu kitaba bütün dünya inanacaktır. (s. 47)

Kur’an’ı hokkabazlık eseri olarak itham etmek, benim aklımın almayacağı bir şeydir. (s. 49)

Onun dini, kolay bir din değil. Sıkı oruçları, abdestleri, günde beş vakit namazı, bölünme yasağı vd. olan bir dine, kolaylığı sayesinde tutunmuş bir din denemez. Muhammed zevk düşkünü bir insan değildir. Bu insanın onu bir zevk düşkünü gibi görmesi, çok hata yapmış olur. Bazen aylar geçer, evde bir ateş bile yanmazdı. (s. 55)

Onda her çeşit iştahtan çok daha yüksek bir şey vardı. Yoksa bu dağlı bedeviler onu bu kadar sayarlar mı idi? Muhammed’in hayatı hiçbir gizli perde ile örtülü değildi. Herkesin gözü önünde hırkasını dikiyor, çorabını yamıyordu. Aralarından bir dakika bile ayrılmadan çalışmakta idi. O tam 23 yıl çetin bir imtihandan geçti. Bu imtihanı kazanmak için hakiki bir kahraman olmaktan başka çıkar yol yoktu. (s. 56) Ölümünden 2 gün önce, son olarak camiye gitti; bir kimsenin zararına dokunmadığını sordu. (s. 57) Muhammed’de kelime hokkabazlığı yoktur. (s. 58) Müslümanlıkta bütün insanlar eşittir. Ahlak, sadaka… Bunlar ne güzel şeyler; bu tertemiz tabiat çocuğunun kalbinde bulunan insanlık, merhametinin ve adaletinin doğal sesi işte böyle konuşuyor. Cennet; Muhammed orada da en yüksek zevklerin manevi olduğunu söylemeyi unutmamıştır: Allah’ı görmek! (s. 60)

Müslümanlar dinlerine bağlıdırlar, onunla yaşarlar. ‘Allahu Ekber’ insanın ruhunda ve gönlünde değişik derin akisler uyandırmaktadır. İmanın büyük belirtisi; bir millet bir kere inanmaya başladı mı, şahlanırlar, yükselir, yükseltir, yenilmez bir kuvvet olur. Büyük adam, göklerde çakan şimşek gibidir. Başka insanlar onu, yanacak madde yığınları gibi beklemişler, şimşek çakınca hepsi bir anda tutuşmuşlardır. (s.  63 -64)

Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed

*

Misyonerlik hakkında 4 kitap özeti

Hıristiyanlık propagandası ve misyonerlik faaliyetleri

Misyoner din yaymaya çalışan papazlara denir. (Alfred Bertholet, Wõrterbuch der Religionen, Stuttgart 1962, s. 362) Misyon teşkilatları içerisinde en eski ve en kuvvetlisinin İngilizlere ait olduğu rahatlıkla söylenebilir. (s. 23) Katolik kilisesi bünyesinde faaliyet gösteren Cizvitler en fanatik grubu oluşturur. (s. 25) Papalık, 1662 yılında Vatikan misyon bakanlığını kurmuştur. Fransa Katolikleri misyonerlik faaliyetleri açısından İngiltere ve Amerika’dan sonra gelir. (s. 26) Papalık, 1593-1608 yılları arasında Portekiz ve İspanya krallarına keşfedilmiş veya keşfedilecek bütün ülkelere misyoner gönderme yetkisi tanımıştı. (s. 27) Misyonerler uzun yıllar sömüren emperyalist devletlere yardım ederler. İslam ülkelerindeki emellerine ulaşabilmek için başlangıçta onları dinlerinden soğutarak, aralarında bir takım anlaşmazlıklar çıkaran misyonerler, çeşitli metotlar uygulamalarına rağmen olumlu bir netice alamamışlardır. Haçlı Seferleri’nin hüsranla sonuçlanması ve zor kullanmanın istenilen neticeyi vermemesi üzerine, misyoner teşkilatı bu sefer de sureti haktan görünerek, cazip birtakım tekliflerle din telkinine çalışmıştır. (s. 28)  Misyonerlik gayesine ulaşabilmek için her çeşit vasıtaya başvurmayı meşru görür. (s. 37) Birinci planda öyle yapalım ki, bütün Müslümanlar, onları sevdiğimize inansınlar.

“Misyonerlere gerekli olan Müslüman milletlerin geleneklerine saygılı davranmaktır. Mesela, İsa mutlaka Allah’ın oğludur demekten kaçınmalı ki onlara yaklaşmak mümkün olunca istenildiği şekilde propaganda yapılabilsin. Misyonerlerin güvercinler gibi masum olmaları gerekir fakat bu, onların yılanlar gibi kurnaz olmasına engel teşkil etmez.” (Trımıngtlam, İslam’ın Ethiopia, London 1948, Charles R. Watlson, İslam and Miss ions, London 1949, s. 53)

Müslümanlar dinlerini yaymak için gayrimüslimlere baskı yapmazlar. (s. 39) Dinde hiçbir zorlama yoktur (Bakara, 256); Sizin dininiz size, benim dinim bana. (Kafirun, 6) Misyonerler, başlıca faaliyet sahaları olarak okullar, kolejler, yabancı dil kursları, hastaneler, kızılhaç gibi kurumları seçerler. Çok fakir bir ülke olan Senegal’e giden misyoner heyet, gıda yardımı yapacağı her aileden bu yardıma karşılık bir çocuklarını vermesini şart koşar. Batılıları oryantalizme teşvik eden bazı önemli faktörler vardır: (s. 40) Dini faktörler, sömürgecilik faktörleri, ticari faktörler, siyasi faktörler, bilimsel faktörler  gibi.

Louis Massignun: Onların her şeylerini yıktık, derin bir boşluğa düştüler. Nöldeki: Eserlerimin gayesi doğuyu ne kadar küçük gördüğümü kanıtlamaktadır. (s. 41-42- 43) Oryantalizm, yaptığı çalışmalarda bir yandan da misyonerlere doküman hazırlanmıştır. (s. 45) İnanç turizmi uğruna, dini ve milli değerleri misyonerliğe zemin hazırlayıcı bir hale getirilmemelidir. (s. 50) Bir kadına hazreti İsa şöyle der: Ben sadece israiloğullarına gönderilmiş bir Peygamberim benden sonra ismi Ahmet olan bir peygamber gelecektir. (Halil Suade, İncil Barnaba, Kahire 1908, s, 126) “Misyonerlik faaliyetlerinde bulunan tabibe gereken kendisinin ilk önce misyoner sonra tabip olduğunu hiçbir zaman unutmamasıdır.” (Y.Urulgiray, Misyonerlik faaliyetleri, s. 35) Bir misyonerin anlattığı şu an ay ne kadar enteresandır: Tıbbi misyona Bir Müslüman çocuğu geldi. Ona, büyük faydasını gördüğü bir ölçü ilaç tertip ettim. Bu iyilik yüzünden çocuğunun bütün ailesi ve bazı komşuları da misyona geldiler ve tanrının sözlerini işittiler. Eğer bir Hıristiyan gitse de onlara İncil’den bahsetse muhakkak taşlanırdı. (s. 56) Bir süreden beri misyonerler, broşürlerle halkımızı Hıristiyanlaştırmaya çalışmaktadırlar. (s. 59)

Rahip Samuel Zwemer, 1911 yılında şunları söyler: “Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak adeta imkansız denecek kadar zor bir iştir. Onlara önce Hıristiyan adetlerini, Hıristiyan bayramlarını, Hıristiyan kültürünü, Hıristiyan ahlakını aşılayalım. Müslümanları o hale getirelim ki, isimleri Müslüman olduğu halde giyinişleriyle, davranışlarıyla, akıl ve hisleri ile tamamen bir Hıristiyana benzesinler. Günü geldiğinde onları toptan vaftiz edebiliriz.” (s. 73) Misyonerlerin hedefleri hem dini hem emperyalisttir. Gayelerine ulaşabilmek için çeşitli kimliklere de bürünmektedirler. (s. 74) Misyonerlerden casusluk yapanlar olmuştur. (s. 75) Yakın tarihimiz, ihtida etmiş görünen casusların maceraları ile doludur. (s. 77) Yehova Şahitlerine göre, Katolik ve Protestanlar doğru yoldan saptırılmışlardır. Yehova Şahitleri Katolikler tarafından daima ciddi bir şekilde eleştirilmişlerdir. (s. 79) Hıristiyan dünyası, Haçlı seferleri ile elde edemediği bu ülkeyi kültür emperyalizmi ile ele geçirmeye çalışmıştır. (s. 93) Misyoner faaliyetleri aynı zamanda kültür emperyalizmin bir uzantısı durumundadır. (s. 94) İstanbul’da Bible House, Uluslararası SOS çocuk köyleri birliği ile Müslüman çocukların devşirme usulü ile Hıristiyanlaştırılması planlanmıştır. (s. 95)

Misyoner James E. Dittes, The Muslim World dergisindeki The Christion mission and Turkish İslam başlıklı makalesinde; “Misyonerlerin Türkler arasına girerek onların senpatilerini kazandıktan sonra dini telkinde bulunmaları, Türk kültür hayatında köklü değişiklikler yapmak için sabırla çalışmaları” önerilmiştir. E. Dittes’e göre modern Türkiye’de İslam’ın bütünleştirici bir merkez olmak hizmetini göremeyecek kadar hırpalanmıştır. (s. 97) Ülkemizde Hıristiyanlık propagandası yapmak kanunen suçtur. (s. 100) Bizde misyonerlik teşkilatına benzer kuruluşlar olsa ve ‘Hıristiyan ülkelerine sızmak’ isteseydi, o zaman Hıristiyan aleminin yaygarasını bir görmeliydiniz. (S. Ayverdi, Misyonerlik karşısında Türkiye, s 178) İslam dünyası tamamen sistemli ve teşkilatlanmış bir misyoner teşkilatı ile karşı karşıyadır. (s. 127) Fatihlerin torunları şimdi çocuklarının ruhunu, haçlıların kültürüne teslim etmek emeliyle, çan kapılarında sıra bekliyor. (Nurettin Topçu, Büyük Fetih, İstanbul 1962, s. 12) İslam’a gönül vermiş insanımız kendi dinini anlatan kitapları aynı şekilde dağıtmayı denemesi en uygun bir davranış olacaktır. (s. 128) Mehmet Akif’in dediği gibi, “Misyonerler gece gündüz çalışırken acaba, oturup vahyi ilahiyi mi bekler ulema.” (s. 130) Bugün yeryüzünde misyonersiz ve propagandasız yayılan yegane din İslam’dır. (s. 136) Fener Rum patriği Grogorios, İstanbul Rum cemaatinden topladığı milyonları Atina’daki Etniki Eterya cemiyetine göndereceği sırada yakalanmış ve 1821’de ölümle cezalandırılmıştır. (s. 145) Papa ll. John Paul 24 Aralık 1999’da Hıristiyan misyonerliğin hedeflerini şöyle açıklamıştır; “Birinci bin yılda Avrupa, ikinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı, üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.” (s. 146)

  Doç. Dr. Osman Cilacı, Hıristiyanlık propagandası ve misyonerlik faaliyetleri

Ey misyonerler cevap verin

Hristiyanlar, Yahova şahitlerin Hristiyan olmalarına rağmen ‘inkârcı kafir elçiler’ diye tanımlarlar. (s. 9) Yahova Şahitlerinin, dünyanın 1975 yılında son olacağı bilgisi boşa çıktı. (s. 12) Kurumun iki ayda bir çıkan Uyan! (Awake) adlı yayın organı -üye olmayanlara yöneliktir- her ay 40 dilde 16 milyon nüsha basılmaktadır. (s. 13) Yuhanna 1:1i Yahova Şahitleri; “Söz (İsa) Tanrıydı.” iken, kurum bu metni “söz bir tanrıydı” diye çevirmiştir. (s. 14)  Yahova şahitleri, kutsal kitab’a ait Hıristiyanlığın bütün ana öğretilerini -üçlü birliği, kutsal ruhun kimliğini ve  rab İsa’nın tanrılığıını- inkar ediyorlar. İsa’nın bedensel dirilişini ve gözle görülen bir şekilde döneceğini reddediyorlar. Cenneti inkar ediyor, Kurtuluş mesih’in ölümüne değil, şahitlerin önderliğine bağlıdır iddiasındadırlar. (s. 15) 1930’larda Katolik piskoposlar, Franco’nun ordularını kutlamıştı. Papa XII. Pius, Hitler’i ve Mussolini yi destekledi. (s. 68) Baba Tanrı imajının, Hıristiyanlıkta ciddi bir ‘insan biçimli Tanrı’ inanışına (atropomorfizme) yol açtığı muhakkaktır. (s. 71) Bu durum daha çok eski Hint Avrupa kültürünün bir sızıntısıdır. Hıristiyan sözcüğü Yunanca ‘Christianos’ sözcüğünden türetilmiş ‘Christos’ Mesih’in Grekçe karşılığıdır. (s.72) Kur’an’da Nasraniyet olarak adlandırılır. Birbirlerine nusrat (yardım) etmelerine nispet olabilir. Hz İsa, genel kabule göre milattan önce (MÖ. 6) doğmuştur. (s. 73) Yaşamı hakkında o dönemden kalma belgelerde onunla ilgili bilgi yoktur. Yoksul bir Yahudi çocuğudur. Mesih, ‘yağ sürülmüş, kutsanmış’ anlamına gelir. (s. 74) Tanrı – insan inancı, Roma imparatorluğu tarafından benimsenmiştir. (s. 75) 3 yıl kadar Yahudileri/İsrailoğullarını imana çağıran Hz. İsa tutuklanmıştı. (s. 76) Pavlus, peygamberlikle görevlendirildiğini ileri sürüyordu. (Galatyalılara mektubunda, 1/11-12) Yahudi olmayan Roma vatandaşları, pagan kültürüne sahip idi. Kardinal Danielou’nun belirttiği gibi, Havarilerin çevresinde oluşan Musevi- Hıristiyanlık (Judeochretienne) ve Pavlus’un oluşturduğu Hıristiyanlık olmak üzere iki akım gelişti. (Doç. Dr. Ahmet Aydın, Batı ve Doğu Hıristiyanlığına Tarihi Bir Bakış. Ank. Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi cilt: 27, s. 123 vd.) Pavlus’un tavrında ısrarı, İsa’nın gerçek havarilerini ve bağlılarını öfkelendirmişti ve bunları kutsal kitabında da (Elçilerin işleri, 21 /17- 40) anlatıyordu. (s. 82) Pavlus, MS. 67 yılında başı kesilerek öldürülür.

Hz İsa’ya iman edenler, önce Yahudilerin komploları, peşinden putperest Roma İmparatorluğu’nun devlet terörü karşısında inim inim inlemişlerdi. (s. 87) Hz İsa’nın bildirdiği din, Pavlus’tan sonra bir de İmparator Konstantin’in, elinde, ikinci bir dönüşüm yaşamıştır. (s. 88) İmparator Konstantin, Kilisenin ve İmparatorluğu’nun düzenini sağlam temellere oluşturmak için 325’te İznik’te bir konsil topladı. (Jaroslaw Pelikan, Jesus: Through The Centuries, s. 52) İznik Konsil’ine katılan piskoposlarına toplam sayısı 2048’dir. İmparator Konstantin, konsili bizzat yönetti ve tartışmalara katıldı. Konstantin’in Hıristiyanlığa girişi ile ilgili epeyce spekülasyon vardır. Hristiyan olan İsa Karataş bile ‘Gerçeği Saptıranlar’ adlı kitabında “bu konuda kesin bir şey söylemek tabii ki mümkün değildir” diye yazıyor. (s. 89) Papaz Arius, Hz İsa’nın tanrılığına karşı çıkıyordu. Karşı görüşte olan imparator Konstantin, Arius ve bazı taraftarlarını zorla dışarı attı ve öldürttü. Hz İsa’nın tanrılığını, 318 delege karar altına aldı. İznik konsilinin karar metninden: “Hak Tanrıdan (doğan) hak Tanrıdır. Babaya eşittir. Hıristiyanlıktan sonra gelen bütün dinler bâtıldır.” (s. 91) Haçlı seferleri’nin temelinde bu inanç yatmaktadır. Garaudy’e göre İznik Konsilinde, Hıristiyanların hemen hemen tamamının anlamadığı bir “amentü/ kredo” empoze edilmiştir. (s. 92) Böylece Hıristiyanlık Romalaştırıldı. (Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 206) Antikçağ Yunan mitolojisinde Herkül, annesi insan babası ise Tanrı olduğu için yarı insan yarı Tanrı bir yaratıktır. Hz İsa’nın tanrılaştırılması sayesinde Hıristiyan İmparatorda Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi konumuna yükseltiliyordu. (s. 93) 325 yıl boyunca, standart bir kutsal kitabı olmayan Hıristiyanlar, İznik Konsilinde bu konuyu da bir sonuca bağlamıştır. İlk kuşak Hıristiyanlar 4 İncil’den açık ve seçik bir biçimde söz etmemektedir. (s. 94) Kutsal Ruhun tanrılığı 381’de İstanbul’da toplanan konsilde karara bağlanmış, böylece Teslis (Trinite) inancına ulaşmışlardır. (s. 95) Teslis inanışının ayrıntısında çokça tartışma vardır. (Eliade, Coulinno, s. 137- 141) Roma İmparatorluğu II.Teodosyus (Theodosius) İstanbul’da bir konsil topladı, Karar metni; Tanrı kutsal Ruh’a da iman ederiz, ona secde ederiz. (s. 97) Havarilerin tebliğinde teslis yer almaz. (s. 98) Teslis inanışının doğuşu Hıristiyan inancının eski Yunan Felsefesi ile harmanlanması sonucu olmuştur. (s. 99)

Hz. İsa’nın dili, İbranice ise de, Hıristiyan kutsal metinleri Yunanca (Grekçe) yazılmıştır. Yunan felsefesi, Hint Avrupa kültürünün izlerini taşır. (s. 100) Konseylerin tümü imparatorlarca toplanmıştır. (s. 101) Hz. Muhammed; eğer sara hastası ise o zaman nasıl oluyor da, her sara nöbetinden sonra dünyanın en harika sözleriyle geliyordu. (s. 104) İncil ve Tevrat’ın büyük bir kısmı zaman içerisinde değiştirilmişti ama küçük bir kısmı olsa da orijinalliğini koruyordu. (s. 106) Hz Muhammed kendilerinden yağmalanan malları geri alabilmek için Mekkelilerle Bedir’de karşılaşmıştır. Onlardan mallarını istemişler, kabul edilmemiş ve böylece savaşmıştır. (s. 109) Medine’deki Yahudilerin hemen hemen yarısı da Müslüman oluyordu. (s. 111) Uhud Savaşı’nda Hz. Muhammed önce Medine’de kalıp savunma savaşı yapmak istedi, gençler hücum savaşı yapmak istiyorlardı, bu kez Uhud dağı’nın eteklerine okçular dizdi. İki durumda Müslümanlar kazanabilirdi. Zaten Müslümanlar savaşı kazanmışken okçuların yerlerini terk etmeleri yüzünden savaş kaybedildi. (s. 111) Uhud Savaşı’ndan sonra 70 kadar Müslüman yola çıkmış, putperestlerin peşine düşmüştü. Bu savaştan sonra İslam’ın büyüme hızı 10 kat artmıştı. (s. 112) Hz Muhammed’in hayatının yarısı açlıkla geçmiş ve hiçbir zaman servet sahibi olmamıştır. (s. 113) Hıristiyanların itikadına göre Hz İsa öldürüldükten sonra cehenneme inip, Hz. Adem aleyhisselam ile zürriyetinden (soyundan) olan bütün peygamberleri oradan çıkarmıştır. (s. 167) Çok ibadet ettiği söylenilen Hz. İsa’nın, bu, İlah’ın kendi kendisine ibadet etmesi gibi abes (saçma) bir sonuç doğurmaz mı? 

Baba tabiri gercek manada değildir. İncil’lerde Cenabı Hakkın insanların da babası olduğu yazılmaktadır. “Ne mübarektir sulh (barış) ediciler, zira onlara evladu’llah (Allah’ın Evlatları) tesmiye (isimlendirme) olunacaktır.” (Beşinci Bab, 9. fırka); “Ta ki, ( babanızın) evladı olasınız.” (Beşinci Bab,45. fırka) Oğulluğun Hz. İsa (Aleyhisselam)’a has (özel) okunmasında bir münasebet (alaka) görülemez. (s. 169)

  Adnan Şensoy, Ey misyonerler cevap verin

Misyonerlere kanmayın

Misyonerlik, Hıristiyanlığı yayma faaliyetidir. Misyonerler sadece inançlarını değil, milli değerleri de hedef almakta, bozup ifsad etmekten de çekinmemektedirler. (s. 13) Avrupa Topluluğu mevzuatta değişiklikler, özgürlükler adı altında çalışmalara başladılar. Avrupa’da inançlara baskı devam ederken, AB’nin Bir Hıristiyan kulübü olduğunu hatırlatmaktadırlar. (s. 14) Biz İslam’a ait her türlü alameti, işareti,  gelişmeyi bastırırken Hıristiyan misyonerler boş durmuyor. İslam gerçeğini bütün insanlığa anlatmak bizim kaçınılmaz görevlerimizdendir. (s. 15)

Yahudiler kılıç ile dünyaya egemen olacak bir peygamber beklerken Hz. İsa gibi yumuşak tavırlı bir peygamber onların beklentilerini karşılamıyordu. (s. 24) İsrail soyundan bekledikleri peygamberin Araplardan çıkması üzerine Yahudiler, Peygamberimizi de kabul etmemişlerdir. (s.33, 63) Gelecek olan Mesih/ kurtarıcı, kılıç kuvveti ile Romalıları yenecek ve kendilerini kurtaracaktı. İsa, hahamlara çatıyor dini otoriteyi reddediyordu. Yahudiler Hz İsa’yı Roma’nın Kudüs’teki genel valisine şikayet ettiler. (s. 25) İstiyorlardı ki bu yumuşak huylu adam gitsin, geleceğini söylediği peygamber gelsin ve beklentilerine cevap versin. (s. 26) Hz. İsa’dan sonra  havariler gizliden gizliye inançlarını yaymaya devam ettiler. Ama Roma devleti de onları izlemeye devam etti. (s. 28) Hıristiyanlık, Hz İsa’dan sonra icat edilmiştir. Nasıra kasabasında doğduğu için nasrani deniyordu. (s. 29) Saint Paul bir ses duyar: “Ben üzdüğün İsa’yım.  Hıristiyan ol” Bundan etkilenen Paul Hıristiyan olur. Bu olayın sahibi de kendisi, yaşayanı da kendisidir. Hıristiyan manası Mesih kurtarıcı demektir. (s. 30) Herkesin kendi çıkarı doğrultusunda bir bekleyiş içerisinde bulunduğu sırada, Hz Muhammed Arapların içinden çıktı. Gelen peygamber beklentileri doğrultusunda olmayınca Yahudi ve Hıristiyanlar onu reddettiler. (s. 33) O gelince de inkar ettiler. Çünkü gelen peygamber, onların beklentileri gibi onların içinden çıkmamış, onların beklediği şeyleri söylememişti. Gelen peygamber hiçbir kavmin sözcülüğünü yapmıyor, hiçbir milletin hakimiyeti adına bir şey söylemiyor, tüm insanlığın kurtuluşu için evrensel bir mesaj sunuyordu. (s. 42) Peygamberliğin 5 yılında 16 kişilik bir grup Habeşistan’a göç etti. 2 sene sonra 90 kişilik Bir kafile daha Habeşistan’a gitti. Müşrikler Kral Necaşi’den göç edenleri teslim etmesini istediler. (s. 43) Müslümanlar:”Biz köle miyiz, biz borçlu muyuz, biz kanlı mıyız? O halde, ne diye bizi istiyorlar?” (s. 44) Necaşi onları teslim etmez.  Vefat edince,  Hz Muhammed, ‘Ona gıyabında cenaze namazı kılacağız.’ der. (s. 47) Selman-ı Farisi’nin dünyaya ve dünya malına değer vermediğini görüyoruz. (s. 58) Dine karşı çıkan toplumun o  zamanki önderlerinin tek korkuları çıkarları adınadır. (s. 76) Eğer o çıkarcılar, toplumun ileri gelenleri kişisel çıkarlarını değil de insanlığı düşünmüş olsalardı tüm insanlığın hidayetine vesile olacaklardı. Ne yazık ki, kişisel çıkarlar toplumsal menfaatlere baskın gelmiştir. (s. 78) Abdullah bin Selam: Hz Musa ve Tevrat hakkında bilgileri olan bir kişi olarak Hz Muhammed’e iman etmesi herkesin dikkatini çekmişti. “Hz Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğunda asla şüphem yoktur.” diyordu. (s. 79) Yahudilerden çok az kişi Müslüman olmuştu, peygamberin kendi içlerinden olmasını ve kendilerini diğer bütün insanlara karşı üstün duruma getirmesini bekliyorlardı. (s. 80)

325 senesinde İznik’te bir sürü kitap ile insanlar toplanıyor ve hangisinin ilahi vahiy eseri olabileceğine karar veriyor. Seçilen dört kitap ise birçok hususta birbirinden ayrıdır, biri diğerine uymamaktadır. Her biri Hz İsa’dan en aşağı 1 asır sonra yazılmıştır. İlk orijinal nüshaları da elde bulunmamaktadır. (s. 120) Hıristiyanlıkta ruhanilerin din adamlarının yetkileri çoktur. Günah çıkartmışlar, kralları bile aforoz ederek din dışına itebilmişlerdir, endüljans senetleri çıkartarak satmışlardır. (s. 123) Birisinin ilhama muhatap olduğunu söylemesi, onun dışında hiçbir kimseyi bağlamaz. İslam’da ruhbanlık yoktur. Ashab Hz Muhammed’e bazı konularda, “Bu vahiy midir yoksa sizin görüşünüz müdür? Eğer izniniz olursa bu konuda bizim de bir görüşümüz var.” derlerdi (s. 124)  Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Ruhaniler/din adamları vahiy alıyormuş gibi davranıyor ve hadlerini aşarak Allah’ın irade ve takdirine karışıyorlar. (s. 127) İslam’da ise vahye tek muhatap peygamberlerdir. (s. 128) Papalar rüşvet almadan hiçbir kardinali tayin etmiyorlar, rüşvetleri halka endüljans senetleri satarak çıkarıyorlardı. (s. 130) Kilise doktrininde ve Aristo’nun kitaplarında bulunmayan hiçbir bilgiye itibar edilmiyor, bilimsel çalışmalarla buluşlar yapan insanlar cezalandırılıyordu. (s. 131) İleride işlenecek günahlar içinde endüljans senetleri satmaya başlamıştı. Aforoz olan kimse ile herkes münasebetini kesmek zorundaydı. (s. 132)

Almanya’da ilahiyat profesörü olan Martin Luther günahların ancak Tanrının bağışlayabileceğini  söylüyor, endüljans senetlerine karşı çıkıyordu. Papa onu aforoz etti, o da bu belgeyi yaktı. (s. 134) Saksonya prensi güçlü bir adamdı ve onu kendi şatosuna alarak korudu. Luther’in en önemli destekleyicileri Almanya imparatorluğu ile anlaşmazlık içinde bulunan Alman prensleri idi ve bunların sayısı 500 kadardı. Bu küçük hükümetler, imparatorun otoritesine karşı koymak için Luther’in fikirlerini desteklediler. Luther, Roma ile bağlantılarının kesilmesini ve her tarafta ayrı kiliseler kurulmasını tavsiye etti. Luther kilisenin elinde bulunan çok geniş topraklarının alınması gerektiğini savunuyordu. Kilise malları yağmalandı ve prensler de bu mallara el koydular. Bu defa, imparator Şarlken ile prensler arasında savaşlar başladı. Şarlken, Luther mezhebinin daha fazla yayılmaması için bir karar aldı. Luther taraftarı olan prensler ve şehirler, bu kararı ‘protesto’ ettiler. Böylece Protestanlık mezhebinin adı oluştu. 25 yıl süren mezhep savaşları başladı. 1555 yılında Protestanlık resmen tanınmış oldu. (s. 135)

Fransız Kalven, İncil’den başka hiçbir kanun tanımıyordu. Fransa’da Kalven taraftarları ile Katolikler arasında şiddetli çatışmalar oldu. 25 Ağustos 1572’de ‘Saint Barthelemy’ yortusu, yani bir Hıristiyan bayramı gecesinden önce Kalven ve taraftarlarına karşı büyük bir katliam düzenlendi, on binlerce insan öldürüldü. Fransa’da 1598’de Protestanlık resmen tanındı. İngiltere’de de yine bir Protestan mezhebi olan Anglikan mezhebi kuruldu. (s. 136) Katolik, Ortodoks ve Protestan mezhepleri oluştu. İspanya’da Engizisyon mahkemeleri çok sayıda Protestan’ı idama mahkum etti. (s. 137) Avrupalı Hıristiyanlar dinlerinde reformlar yaparak dinlerini hayatın dışına çıkardılar. (s. 140) İnsanlar çareyi din ile dünyayı ayırmakta buluyorlar. (s. 143) Hıristiyanlıkta din diye kabul ettikleri ve kabul ettirmeye çalıştıkları şeyler bir maddi menfaatler organizasyonudur. (s. 145) Misyonerlik, Hıristiyanlığı yaymak amacıyla değil sömürü amacıyla yapılmaktadır. (s. 146) 

Kilise, İslam’da olduğu gibi ‘isteyen kabul etsin isteyen inkar etsin’ deyip insanları serbest bırakmamış, kendi prensiplerini kabul etmek istemeyen insanlara şiddet uygulamış, itirazlarını hayatlarıyla ödetmiştir.

 Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın

Dikkat misyoner geliyor

Misyonerlerin amacı ülkemizi bölmek. Bu amaç için inançta büyük bir hasar oluşturmaya çalışırlar. “Ermeni soykırımını kabul edin, Alevi ve Kürtlere azınlık statüsü verin, zorunlu din derslerine son verin, İstiklal Marşı’nı değiştirin, topraklarımızın satışını engellemeyin.” isterler. (s. 7) Türk silahlı kuvvetleri raporuna göre, misyonerler 2020 yılına kadar Türk halkının yüzde onunu Hıristiyanlaştırmayı hedeflemiştir. Misyonerler ‘Türkiye’de silahsız Haçlı seferi yapıyoruz” demektedirler. (s.10)

Kutsal ruh Allah’ın Mukaddes ruhudur ki, o da Allah’tır. Tanrı İsa’da bedenleşmiştir. Pavlus tevhidi Helen Paganizmine boğdurup tanınmaz hale getirmiştir. Pavlus, Hz. İsa’yı ilahlaştırıp, boşalan yere kendisi oturmuştur. 431 yılında Efes konsilinde (ruhbanlar toplantısı) Meryem’in Tanrı annesi olduğu onaylanmıştır. (s. 11) Hamdi Yazır; “Hıristiyanlık şirkin bir tekamülünden ibaret kalmıştır.” der. Aurelius Augustinus; ‘Tanrım, senin karşılığı hiç kimse günahsız değildir, 1 günlük bir bebek bile olsa’ der. (s. 12) 

Kilise, kurumsallaşmış İsa’dır. Katolik inancına göre papa yanılmaz ve yanıltılamaz. 4 İncil ve 27 kitap, yeni ahit olarak tanınır. Söz konusu dört İncil, yüzlerce İnci içinden seçilmiştir. İsa, aramca ya da İbranice konuşmuştur, ancak İnciller Yunanca yazılmıştır. (s. 13) En eski isteyen yazarlardan Clemens (150-215) Yuhanna, İncil’i dostlarının isteği üzerine ama yine ‘kutsal ruhun ilhamı ile’ yazdığını söyler. Katolik mezhebinin merkezi Vatikan’dır, Katolikliğin başı Papadır. (s. 14) Ortodoksluğun birçok merkezi vardır. Protestan mezhebi XVI. yy’da, 1517’de başladığı kabul edilir. Kurucusu Martin Luther’dir. Misyonerlik bugün tamamen siyasal bir saldırıya dönüşmüştür. Psikolojik harp vasıtası olarak kullanılmaktadır. (s. 15)

İlk haçlı ordusu 1095’te harekete geçti, Kudüs’e kadar geldiler. Rene Rousset diyecektir ki: “Haçlılar Kudüs’te o kadar çok Müslüman öldürdüler ki, atların ayakları kan deryasına battıkça insan etleri duvarlara sıçrıyordu.” Meşhur Pierre Lermit, 1097 Antakya kuşatmasında; ‘tuzlayıp pişirerek Türklerin etini yiyebilirsiniz’ derken, Şeyhülislam Abdurrahman Efendi’nin 18 Haziran 1647 tarihli fetvasında ise şöyle diyordu; ‘Hıristiyan ahalinin ibadetleri engellendiği takdirde İslam ibadetinin engellenmesi halinde verilecek cezalar tatbik edilecektir.’ Aynı tarihlerde ise Avrupa’da, mezhep savaşları yüzünden oluk oluk kan dökülmektedir. 1240’ta yüzlerce Protestanı yakan Wilhelm Arnaldi, 1866’da papa IX.Pius tarafından Azizliğe yükseltildi. Papa III. İnnocenz’in Güney Fransa’daki Katharer tarikatının yok etmekle görevlendirdiği kardinal Henri, Beziers’te ‘Herkesi öldürün, Tanrı imanlı ile imansızı kendi ayırsın.’ demekte idi (s. 17) Protestan Calvincilerde İsviçre’de, ilahiyatçı Michel Servet’i yakıyordu. Tarihçi Preserved Simit’in dediği gibi ‘Protestanlarda ceza verme gücüne erişir erişmez, bu gücü kullandılar ve Avrupa tamamen mezarlığa dönüştü.’ (s. 18) Papaz Bleda bir defasında yola çıkan 140.000 Endülüs Müslüman’dan 100 bininin öldürüldüğünü yazar. 700 yıl boyunca tek bir Hıristiyan ya da Yahudi zorla Müslüman yapılmadığı halde, Müslümanlar kılıç zoruyla vaftiz edildiler, zorla Hıristiyan yapıldılar. Montgomery Watt: “Endülüs’te Müslümanların kültürel üstünlüğü karşısında ezilen ve çoğu rahiplerden oluşan oryantalistler, kendi halklarına her şeye rağmen Hıristiyanlığın üstün olduğunu gösterebilmek için İslam imajını çarpıttılar.” der. (s. 20)

Batı tarafından ismi barbara çıkarılan Osmanlı’nın hiç beceremediği bir talan ve vahşeti ve Türklerin 3 yüzyılda sağlayamadığı zenginliği batı, 30 yılda Avrupa’ya getirdi. 16.yüzyılda, 900.000 Afrikalı köle Amerika’ya götürüldü. Sömürgecilik, ‘batınının dışında herkes yerli-barbardır’ düşüncesini putlaştırdı. Herkesi öldürmeye, sömürmeye, Hıristiyanlaştırmaya hakları vardı. (s. 21) Yakmaktan sonra vazgeçemedikleri ikinci öldürme şekli, Müslümanların derisini yüzmekti. Eskice köyü papazı bir kızcağızın memelerini kesip kanı ile ellerini yıkamıştı. Karlova’da bir papaz, ayin sırasında bir demet gül çıkarıp ‘Müslüman kanı ile sulanmış kilise bahçesindendir.’ demişti. (s. 22) ‘Avrupa’yı İslam’dan koruyoruz’ diyen Sırplar, Boşnak esirleri birbirine öldürttü. Annelere çocuklarının gözü önünde tecavüz edildi. Babalarının cesetlerini çocuklara taşıttılar. Luka kampında dişleyerek öldürme yolunu buldular. Esirlerden kan ve organ alıp sattılar. Diri diri gömülen Boşnaklar vardı. Stadyumlar mezarlık yapılmıştı. Batıdaki bazı örgütler Sırp çetniklere öldürdükleri her Müslüman için para ödüyordu. Heyecan arayan kimi zengin Avrupalılar, Bosna’ya gelip uzaktan Müslüman avlıyordu. Binlerce kadın tecavüz sonucu hamile kalmıştı. Fırsat bulduğu yer ve zamanlarda aynı işkenceler şaşırtıcı olmayacaktır. (s. 23)

Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonunun başı Achille Silvestrini, Vatikan’ın PKK’yı desteklediğini açıkladı. Roma Katolik kilisesinin hazırlattığı Kürt Dili gramerinin Tarihi 1787’dir. Kilise yalnızca kilise, misyoner yalnızca misyoner değildir. (s. 26) Papa, 20 Kasım 2000’de Türklerin 1915-1923 arasında 8 milyon Hıristiyan katlettiğini söylüyordu. İtalyan piskoposlarına gazetesi L’Avvanire, 3 Ocak 2000’de; “Avrupalı Fikri, başlı başına düşman İslam dünyasına karşı geldi.” diye yazıyordu. (s. 27) Fener Rum patriği Bartholomeos, 9 Aralık 2001’de yapılan yurt dışında yaşayan Yunanlılar konseyi kongresindeki konuşmasında şunları söylüyordu; “Ortodoks Kilisesi, Helenizm’in şekillenmesine ve devam ettirilmesine büyük önem vermektedir.” Yunan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposunun 23 Ağustos 2004’te söylediği sözler; “Yunan halkı Anadolu’yu geri alma idealinin etrafında birleşmelidir.” Yunan Ortodoks Kiliseleri Başpiskoposu Hristodulos, 29.03.2005 tarihli Hürriyet gazetesindeki demecinde; Türkler şimdi AB ye girmek istiyorlar, Barbarların Hıristiyan âlemi içinde yeri yok. Birlikte yaşayamayız.” Yunan halkı uyanık tutuluyor, oysa Türkiye’de birtakım çevreler çok abartılı bir Yunan dostluğu faaliyeti içindeler. (s. 29) Robert koleji okulunun müdürü olan Washburn amaçlarını şöyle açıkladı; “Bu kolej, Türk halkına Hıristiyan ruhunu, hayat tarzını ve dünya görüşünü aşılamak için kurulmuştur.” Araştırmacı Gold, “Robert kolej olmasaydı Bulgaristan olmazdı” der. Kolej o yıllarda, 13 kilise açtı. Okulda yetiştirilenler Anadolu’ya öğretmen ve vaiz olarak gönderildi. (s. 31)

Türkiye’de 1820 yılında faaliyete geçen Amerikan Bord, kurduğu okullar aracılığı ile hem Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde, hem de Ermeni ayaklanmalarında etkili bir rol oynamıştır. Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddialarını Amerika ve Avrupa’da kökleştirenler “Amerikan Bord” misyonerleridir. Merzifon Amerikan koleji’nin müdürü White, İstanbul’daki Bible House’nin Müdürü Frederic Gudsel’e şöyle yazıyordu; “Türkiye’yi Hıristiyanlaştırmak için gerekirse 500 sene bekleyeceğiz.” (s. 32) Osmanlı önce Katolik misyonerlerle tanışmıştır. Ardından Protestan misyonerlerin geldi. Suriye patrik okulunda cephane ele geçirildi. Misyonerlik ruhani casusluktur ve misyonerlik sömürgeciliğin koçbaşıdır. (s. 33)

Almanya Munster’de bulunan ilahiyat fakültesi, 1910 yılında Alman devletinden bir talepte bulunur. Okulumuzda misyonerlik bölümü açılsın.  Talebinin gerekçesi şudur: Alman devletinin çağımızda sürdürdüğü sömürgeleştirme çabalarını başarılı kılmak. (s. 34) “Ehli kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki; bize indirilene de size indirilene de, iman ettik. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir.” (Ankebut, 46) Agah Oktay Güner Macaristan’a gitmiş ve Estergon kalesini görmek istemiştir. Kilisedeki resimlere bakmak ister. (s. 38) Tabloda Hz İsa çarmıha gerilmektedir ve bu işi yapanlarda ellerinde çivilerle yeniçerilerdir! Bu da ne diye sorar. Cevap şöyledir: “Bu tablo, Estergon’un 600. yıl dönümünde Papa tarafından şehrimize hediye edilmiştir. (s. 39) 

Hıristiyan mezhepleri içinde Tevrat’a en bağlı olan mezhep Protestanlıktır. (s. 40) 1889-1896 Ermeni isyanları, misyonerlerin eseriydi. 1905 Yemen isyanını, İngiliz misyonerler hazırlamıştı. Kiliselerde insanlara soylarını araştırmaları söylenmekte, kiliseleri ziyaret için giden insanlara dahi ‘Siz Rumsunuz, Ermenisiniz, Sırpsınız’ propagandası yapılmaktadır. Misyonerler Kürt ve Alevi gruplarını öncelikli hedef seçmişlerdir. (s. 41) Ünlü misyoner Zwemer, 1930’da Kudüs’te misyoner adaylarına şöyle demektedir; Hıristiyan hükümetlerin sizden İslam ülkelerinde yerine getirmenizi istediği asıl görev, Müslüman ülkelerdeki nesillerin dinini öğrenmesine mani olmak, onları dinlerinden soğutmaktır. Louis Massignon, 1965’te Vatikan’da misyonerlere şu mesajı verir; “Müslümanların her şeyini bozduk ve yok ettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bağlılıkları ve insani duyguları yok oldu.” (s. 44) Papa,”Hıristiyanlık tehlikede. Müslümanları Hıristiyanlaştıramasanız, hiç olmazsa dinsizleştirin.” (s. 45) Misyoner rahip Samuel Zwemer: “İslam memleketlerinde Hıristiyan adetlerini, bayramlarını, Hıristiyan kültürünü aşılayalım.”  (s. 47, 76) Missionary Counacil Sekreteri William Caton: Hıristiyan’ın Müslüman’a ilk mesajı doktrin değil sevgi olmalıdır. (s. 54) 18 Temmuz 1998, İngiltere Lambeth (Anglikan Kiliseleri) toplantısında hedef kitlenin milli ve dini bütünlüğünden koparılmış gençler olduğu açıklanmıştır. (s. 55) James Davidson “İslam, Batı için Sovyet İmparatorluğu’ndan daha tehlikeli olabilir.” der. (s. 56) Alevi dedesi olan Hıdır Bulut: “Bana devletin yıllar önce Ermenilere uyguladığı bir kıyım olduğunu, şimdi de devletin Alevileri, ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğünü, benim desteğim ile Türkiye’yi kurtaracaklarını söylediler. Peygamberimize dil uzattılar.”  (s. 57) Misyoner papaz Geo Harris; “Bir Müslüman’ı Hıristiyan yapmak için onu zorla, dininden şüpheye düşür. Senin dinin çağa uymuyor de, onun geçmişi ile irtibatını kopar.” (s. 64) Victor Hugo: “Eğer Tanrı babalarının hatasından çocuklarını sorumlu tutan tanrı ise… Evet, ey Papaz, ben o Allah’a karşı münkirim. (İnkarcıyım).” der. (s. 65) Pekin’de İngilizler 60 bin el yazması tarihi eseri yaktılar. Hindistan’ın İngiliz genel valisi Kalküta’nın tek büyük caddesinde Hintlilerin 3 gün dört ayak üstünde yürümelerini emretmiştir. Fransız Katolik enstitüsünden Prof.J.Danielov; “Aydınların zihnine, eserlerine Hıristiyan unsurlar sokun.” (s. 66) İngiliz Charles Mismer; “Hıristiyanlar alim olunca Hıristiyanlıkla ilişkileri kesilir. Müslümanlar da cahil olunca İslamiyet’le ilişkileri kesilir.” der. (s. 67) ‘Kur’an’a inanmam’ diyen misyoner sıkıştığında kendini şöyle savunur: “İsa Kur’an’da yok mu? Ehli kitap yok mu?” Misyoner, eskiden Müslüman olduğunu, hem de çok iyi bir dini eğitim aldığını söyleyebilir. (s. 69) Müslüman iken Hıristiyan yapılan ve Tarsus Protestan kilisesi pastörlüğüne kadar yükselen İlker Çınar, “Beni düşünmeye sevk eden şey, misyonerlik kisvesi altında bölücülük yapılmasıydı. Misyonerliğin amacı milleti bölmek. Vaat edilmiş toprakları yine alacağız demekteler. Aleviler ve Kürtler üzerinde çalışıyorlar. Tarihi eser kaçakçılığı da yapılıyor. Tarsus’ta 5000 İncil dağıttık. Bunlar kimseyi sevmiyor, seviyor görünüyor. Sevgiyi, bizi yok etmek için kullanıyorlar.” (29.01.2005, Flash TV)

‘Biz Almanya’da cami açmıyor muyuz, elbette Hıristiyanlarda burada kilise açacak’ şeklinde bir düşünce asla doğru değildir. Türkiye’nin Almanya’da Berlin’i “Ruhani Müslüman devlet” kurma amacı yoktur. Müslümanlar Almanya’da Protestan Katolik savaşını fışkırtmıyor. Hangi Almanın kanında Amerikan, Fransız, Rus kanı var araştırmıyor.(s. 72-73)

638’de Kudüs’ü fetheden Hz Ömer ile halkın malı ve canı korunacaktır dinlerine dokunulmayacak ve onlara mezhepleri konusunda bir baskı yapılmayacaktır. (s. 83) Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, “Avrupa-1809’larda bile, kadının insan olup olmadığını tartışıyordu.” demektedir. (s. 85)

Philips Hitti: “İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardımı ve hediyesi ilimdir. Avrupa’nın ilerleme hayatında İslam kültürünün mutlak tesirini takip edemeyeceğimiz bir tek safha yoktur.”; R.V. Bodley; “Rönesansı İslamiyet’e borçluyuz.”; E.F. Gautier: “Bizim Rönesans’ımız, İslam medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu. Halbuki ona karşı çok büyük minnetleri vardır.”; Montucla: ” 11. yüzyılın karanlıklarını dağıtmaya gelen ilk ışıkları Müslümanlara borçluyuz.” (s. 92); Gustave Edmund: “İslam’ın Batı üzerindeki tesiri çok büyüktür.”; M. Watt: “Avrupa’nın ilk kaynak eserlerinde bulunan birçok atıflar, İslam tesirinin Yunan tesirinden çok daha fazla olduğunu artık kesin olarak ispat etmiştir.” (s. 93)

Yetiştirilmiş, arkasında global sermaye olan bir düşman ordusu ile karşı karşıyayız. (s. 110) Misyonerlik Türkiye içinde büyük bir tehlike haline gelmiştir. Misyonerlik, emperyalizmin mızrak ucudur. 28 Şubat sürecinin toplumda yol açtığı psikolojik yıkım, misyonerlerin ekmeğine yağ sürmüştür. (s. 111) Bir an önce halkımızın misyoner faaliyetlerini tepki göstermesi gerekir. (s. 112) Bir dini onun mensubu olmayanlara anlatmak manasında tebliğ bir haktır. Misyonerlik tebliğ değildir çünkü, hem amaçların hem de araçları meşru ve masum değildir. Misyonerlerin amacı Hıristiyan devletlere daha kolay sömürecekleri ülkeler ve topluluklar kazandırmaktır. (s.117) Bugün geri kalmış ülkelerde Hıristiyanlaştırmış olanlarda, batılı ve beyaz seçkin topluluklara eşit olamamış, her bakımdan ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdir.

Misyonerleri akidelerini başlangıçta gizlerler. İnsanlara, Hıristiyan misyoner olarak yaklaşmazlar. Muhatapların dinleri ve gelenekleri konusunda gerçekleri çarpıtıp, insanların çeşitli ihtiyaç ve zaaflarını iyi kullanırlar. (s. 118) İslam’daki tebliğ ve irşat çabalarının temel amacı, İslami öğretilerin insanlara duyurulmasıdır. Oysa Hıristiyan misyonerliğinde ne yapıp edip insanların kazanılması amaçlanmaktadır. Hıristiyanlar tarih boyunca gittikleri yörelerde sadece Hıristiyan mesajlarını duyurmayı değil, onların Hıristiyanlaştırmayı hedeflemişlerdir. Hıristiyan güçler insanları hızla asimile etmeyi dini bir görev addetmişlerdir. Çeşitli baskılarla yöre hakları hızla Hıristiyanlaştırılmıştır. (s. 124) Misyonerler özellikle genç zihinleri değişik amaçlarla aldatarak dinlerinden döndürülmek istemişlerdir. (s. 126) Misyonerlik, siyasi hedefler gütmektedir. Misyonerler, acıyı ve sevinci kullanmakta ve istismar etmektedirler. Kürtlere ve Alevilere ‘Siz zorla Müslüman yapıldınız’ propagandası yapılmaktadır. (s. 130) “Misyoner faaliyetler uzandıkları yere mutluluktan çok sorun taşıyorlar. Bu gibi faaliyetlerinde kültürel tahribat yarattığını söylemeliyiz. Kendi evinde muhtaç insanlara el uzatmayan misyonerler, Rusya’ya el atıyorlar. Kore bu gibi faaliyetlerden dolayı parçalanmış bir inanç ve kültür ortamına dönüşmüştür. Misyonerlerin açtığı okulların sayısının 400 olarak tespit etmiştim.” İlber Ortaylı  (s. 132- 133)

Türk silahlı kuvvetleri raporundan: Misyonerin hedefi Türk halkının yüzde onunu Hıristiyan yapmaktır. Misyonerlerin Alevi ve Kürt vatandaşlara daha fazla yoğunlaşmışlardır. Misyonerlerin mümkün olduğunca yerli halkı öne sürmekte, kendilerini gizlemektedirler. (s. 153) MİT raporundan: SEV ve ÇEV misyonerlikle bağlantılı vakıflardır. Emniyet Genel müdürlüğü raporundan: Misyonerler için Alevi vatandaşlarımız önemli bir hedef kitledir. (s.156)

 Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor

.

.

Genel kategorisinde 24 kitap özeti Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık