Ehli Sünnet

1.341 kez görüntülendi

Ehli Sünnet

 Bu konuda, ‘Modernistler’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz.

Ehl-i Sünnet, peygamber ve sahabesinin yolundan gidenler ve onun sünnetini birebir uygulayanlar demektir. Bu kelime aynı zamanda Sünni mezheplerin tamamını içine alan geniş kapsamlı bir terimdir. Dört büyük Sunni mezhep, sırasıyla Hanefi, Hanbeli, Şafii ve Maliki mezhebidir. Ehl-i Sünnete göre, sahabeden aktarılan hadisler alınırken Şiilikte ise sadece on iki imamdan nakledilen hadisleri sahih kabul eder. Peygamberimizden sonra İslam ümmetinden önce hariciler sonra şiiler kopmuştur. İşte ehl-i sünnet, peygamberimizden itibaren devam eden ana gövdenin adıdır! Zaten, Şii veya Sünni gibi isimler kullanılan metodolojiye göre verilen isimlerdir. Yoksa hazreti peygamberden itibaren ümmetin kopmadan devam eden ana gövdesi ehl-i sünnettir!

Ehl-i sünnete göre hüküm çıkarmada başvurulan esaslar: Kur’an, sünnet, icma ve kıyas’tır. “İslam’ın bilgi ve hüküm kaynağı yalnızca Kur’an değildir; Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyastır (ictihaddır) Biri çıkar da “Kur’an’da yok, şu halde İslam’da da yok” derse bu kişi kesin olarak hatalıdır, İslam bilgisi ve uygulaması sahih İslam’ın dışındadır.” (Hayrettin Karaman, Yrni şafak, 11 Ekim 2020)

İslam’ın orta Ümmet çizgisi Ehl-i sünnet: Hıristiyanlar, ehl-i sünnetin peygamber kabul ettiği Hz. İsa’yı tanrı katına yükseltmiştir. Şiiler ise, diğer halifelerden üstün olarak Hz Ali’yi kabul ederken aynı zamanda bir kesimi de (Nusayriler) onu, Hristiyanların Hz İsa’ya yaptığıgibi tanrı seviyesini yükseltmiştir! Ehl-i sünnet ise, diğer üç halife gibi Hz Ali’yi de sever, saygı duyar. Hz. İsa diğer peygamberler gibi bizim peygamberimiz, Hz Ali ise, diğer halifeler gibi halifemizdir! Ehl-i sünnet içinde, gulat şiilerin aşırı 3 halife düşmanlığına rağmen, reaksiyon olarak Hz Ali düşmanlığının çıkmaması da orta ümmet olduğunun en büyük delilidir.

Ehl-i Sünnet, aşırı iki uç olan tekfircilik ile gulat şia ve mealcilik ifratı ile tarihselcilik tefriti arasında, 1400 senelik İslam’ın ana çizgisi olmuş, orta yol ümmetinin ortak adıdır ve tekfirci olmayan selefilerden şirkten uzak duran tarikatçılara dek, geniş bir yelpazeden oluşur!  

Ehl-i sünnet, bir toprak parçasına sıkışmış basit bir yorum, belli bir zaman için geçerli bir uygulama veya klikleşmiş basit ve küçük bir cemaat değil; İslam’ın 1400 senelik tarihi boyunca binlerce alimin, tefekkür, münazara, mücadelesi ile oluşmuş fikir ve eserlerin, farklı iklim ve kıtalardaki Müslümanlarca benimsenip etrafında kenetlenmesi ile İslam’ın ana yorumu ve damarını oluşturmuştur!

Günümüzde ehl-i sünneti birçok kesim suçlamaktadır. Ehl-i sünnet’e karşı olmak ne kadar huzur verici ve rahatlatıcıdır halbuki! Hem 1400 senedir, insan yapısından kaynaklanan ve doğal olarak ortaya çıkan eksik, yanlış, hataların sorumluluğunu yüklenilmemiş olunmakta hem de yeni (!) bir iddiada bulunulduğu için daha hata yapılmamış, tertemiz ve bembeyaz bir sayfa ile ortaya çıkılmaktadır! Oysa tarihte söylememiş söz, fikir kalmamıştır! 100 sene sonra bu kimse fikirleri hatırlamayacaktır da! Kurtuluş, hurafe ve şirkten temizlenerek rotadan; Ehl-i sünnet çizgisinden sapmamaktadır.

Ehl-i sünnet, 1400 senelik İslam tarihinin ana omurgası olduğu için; Ne şirke ulaşmış tarikatlar, ne tekfirci Selefilik, ne sahabeye hakaret eden şiiler ve ne de İslam’a ekleme veya çıkarma yapan ideolojiler İslam’ın özüne/bünyesine virüs gibi girip sızlamıyor… Kurtuluş; ‘Şirk ve tekfir’siz ehli sünnet çizgisinde!

Bir ucu tarikatlar, diğer ucu selefiliğe kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahip olan Ehl-i sünnet, selefilerin tekfirciliğini; tarikat ruhu ile aşarken, tarikatlardaki şirke bulaşan fikirleri de selefiliğin tevhid akidesi ile düzeltecek, İslam’ın orta yolu; ümmetin kurtuluşu bundan sonra da olacaktır, bi-iznillah!

“İslam‘ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan “fırkalaşma” olgusu, beraberinde son derece yoğun bir ilmî hareketlilik de getirmişti. O kaygan ve heterojen zeminde Ehl-i Sünnet ulemanın, Sahabe‘den devralınan sahih İslami çizginin bir yandan gayrimüslimlere, bir yandan da içteki bid’atçi fırkalara karşı müdafaası için gösterdiği gayret, sadece samimi bir bağlanışla değil, aynı zamanda yüksek bir ilmî performansla hedefe ulaşmıştı.” (ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/islam-dunyasi-ve-tercume-faaliyetleri)

Ehl-i sünnet, İslam düşünce tarihinde, İslam mesajının anlaşılması ve yaşanması konusunda Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayacak çözümler üreten, siyasi-itikadı ve aynı zamanda fıkhî bir düşünce ekolüdür. Ehl-i sünnet, Hz. Peygamber ve ondan sonraki ilk nesillerin din anlayışına bağlı kalan ve genel dini akımdan ayrılmayan kimselerin adıdır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, tek bir eğilimi temsil eden bir akım olmayıp, farklı eğilimleri içinde barındıran dini-toplumsal yapıdır. Bu yapıyı temsil eden Sünniler, Hadis taraftarları, Eşarilik ve Maturudilik adı altında güçlenmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Eş‘arîler’den Abdülkahir el-Bağdâdî ehl-i sünneti: “Ehl-i bid‘atın görüşlerini reddeden kelâm, fıkıh, tefsir, kıraat ve Arap dili âlimleri, şeriata bağlı sûfîler, Müslüman mücahidler ve Sünnî akaidin hâkim olduğu coğrafyada yaşayan Müslüman halk kitlesinden oluşur.” (el-Fark beynel fırak, s. 12, 189-191) şeklinde tarif etmektedir.

İbn Hazm İslâmi mezhepleri, ‘Ehl-i sünnet ve cemaat, Mu’tezile, Mürcie, Şîâ ve Hariciler olarak beş grupta toplamış, bunlardan ehl-i sünnet’i hak ehli”, onun dışındakileri ise, bâtıl ehli” olarak belirttikten sonra, ‘ehl-i sünnet’i, sahabe ve tabiînin seçkinleri, ehl-i hadis ile onlara uyanlar’ (İbn Hazm, el-Fısal, II/113) şeklinde tarif etmiştir.

İmam Tahâvî ise bu konuda şunları söylemektedir: “Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle ta’tilin (Allah’ın sıfatlarını tümden reddetmek) ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden, müşebbihe, mûtezile, cehmiyye, cebriyye, kaderiyye v.s. gibi ehl-i sünnet ve’l cemaat’e muhalefet eden, dalâlete sapan mezheplerin görüşleri ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir.” (Tahâvi, Şerhû akiteti’t- Tahaviyye, 586-588)

Günümüzde ne yazık ki Ehl-i sünnet olduğunu söyleyenler de karşı olanlar da Ehl-i sünnetin tanımını ve sınırlarını, ne yazık ki bilememektedir. Birbirlerini tekfir etme noktasına gelen selefilikte sufilikte, Ebu Hanife’de Buhari’de Ehl-i sünnetin içindedir. Zaman, onların bir arada yaşanıp içselleştirilebileceğini, kabul edilip pratiğe yansıtılabileceğini bizlere göstermiştir.

Ehl-i sünnetin genel özellikleri:

Tekfirci değildir; “ehli kıble tekfir edilemez!” görüşünü kabul eder. Ehl-i sünnet tekfirden sakınılması konusunda büyük hassasiyet göstermiştir. Hanefi alimi imam et-Tahavî, ‘Ehli kıbleden hiç kimseyi cennete veya cehenneme indirmeyiz, onların gizli hallerini Allah’a havale ederiz.’ (İmam Ebu Cafer et-Tahavi, el Akidetü’t-Tahâviyye, s. 21)  demektedir. Müctehid imamlar, “Kıble ehlinin tekfiri caiz değildir.” hükmünde ittifak etmiştir. (İmam-ı Azam-ı Fıkh-ı Ekber (Aliyyû’l Kari Şerhi), s. 424, Molla Hüsrev- Düreri’l Hükkam, II/376) “Ehl-i bid’at mezheplerinden bazısının diğer Müslümanları tekfir etmesine rağmen, ehl-i sünnet’e, göre kim olursa olsun ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez; onların arkasında namaz kılmamazlık edilmez; büyük günah da işleseler onların cenaze namazı kılınır ve hayır dua edilir.” (İbn Mâce, Cenâiz, 31; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II/32) “Ehl-i kıble zarûrât-ı diniye üzerinde ittifak eden kimselerdir.” (Ali el-Kâri, Şerhu’l-Fıkhı’l Ekber, 139) Ehl-i kıbleyi, ehl-i sünnet ve ehl-i bid’at şeklinde ikiye ayıran âlimler Mutezile, Şia, Kerrâmiye, Mücessime, Müşebbihe, Mürcie gibi bid’at mezheplerini de ehli kıbleden saymışlar; fakat açıkça İslâm’ın temel nasslarını değiştiren, bozan, reddeden Batınîlik, Gulât-ı Şia, Hâriciye (Müslüman kanını helal saymışlardır), Cehmiye, Bahâiye, Kadıyânilik, Ahmedîlik, Nusayrilik, Dürzilik gibi fırka ve mezhepleri ehl-i dalâletten saymışlardır. Açıkça kelime-i şehâdet getiren ve kıbleye dönüp namaz kılan her Müslüman, cemâattendir; bir insanın diliyle söylediğinin aksini yapana kadar ona inanılır; Hz. Peygamber’in bu konuda “Kalbini yarıp da baktın mı?” (Buhâri, Zekât, 1, Müslim, İman, 8) uyruğu esas alınır.  Nitekim Resulullah Efendimiz, Ebu Zerr’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte, “Kimse kimseyi fasıklıkla itham etmesin. Buna hakkı yoktur. Aynı şekilde küfürle de itham etmesin. Şayet küfür ithamında bulunur da, itham edilen böyle bir sıfatın sahibi değilse, bu sıfat muhakkak itham eden kimseye döner” buyurmuştur. (Buhari Edep, 44) “Halîfe Hz. Ali’ye karşı olan Hâricîler, “Hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir” (En’am, 57) mealindeki âyeti kendilerine göre yorumlayıp Hz. Ali’nin, Muâviye ile ihtilafında çözümü hakeme bırakmasını tekfir sebebi saymış ve ona “kâfir oldun” demişlerdi. Büyük fıkıh (İslam ibadet ve hukuk) alimi Serahsî bu konuyu değerlendirirken iki önemli kuralın altını çiziyor: Hz. Ali, onların doğru olmayan tevillerine dayanarak yaptıkları bu ağır ithama karşı misliyle mukabele etmedi, onları, yanlış da olsa bir âyetin teviline (yorumuna) dayanmaları sebebiyle “din kardeşleri” olarak kabul etti, hayat ve söz hakkı tanıdı. Şu halde Ehl-i Sünnete göre, tevîl varsa tekfir yoktur.” (Hayrettin Karaman, Ehl-i Sünnet tekfirden kaçınır, Yeni Şafak, 8/01/2016) Elbette tarihi süreç içinde Ehl-i sünnet içinde de birbirini tekfir edenler de çıkmıştır ama bu bir kural olarak yerleşmemiş, ümmetçe benimsenmemiş ve şırı ve istisna olarak kabul edilmişler ve ehl-i sünnet bünyesine yabancı olduğu için zamanla bu aşırı tepkiler devamlılık kazanmadan ortadan kalkmıştır! Tarihi süreç içinde Buhari ve Ebu Hanife birbirileri ile zıtlaşma içinde olmuştur ve bu gizli saklı bir şey değildir. Ama zamanla bu ayrılık ortadan kalkmış ve her ikisi de ehl-i sünnet içinde özümsenmiş, benimsenmiştir. Olayların içinde iken gösterilen tepki, olaydan uzaklaştıkça azalmış ve herkes hak ettiği makama, mertebeye sahip kılınmıştır! Bu ve benzeri örnekleri gösterip ehl-i sünneti eleştiren kardeşlerimize bir kaç hatırlatma yapalım. ‘Modernist/mealci/muzezili’ istediğimiz ismi verelim, günümüzde Ehl-i sünneti eleştirenlerle bakalım: Prof. A.B., Prof. MÖ’ü eleştirirken; M.Ö., M.İ’nu Kur’an  usulü konusunda eleştirmekte, A.B. ayrıca M.İ.’nun evrim konusundaki görüşlerini de kabul etmemekte, Prof  İ.G. ise, Kur’an usulü konusunda M.İ.’nun yaklaşımını yermekte, M.Ö., Prof C.T. ve A.B’a eleştiri getirmekte ve tüm bu eleştirilerde bazen ağır ithamlarda da bulunabilmektedirler! Daha bu kişiler ortaya çıkalı, meşhur olalı 15-20 sene olmadı, şimdiden bu hale geldiler! Benzerinin yaşandığı ve zamanla suların durulduğu, ana damar olan ehl-i sünnete eleştiri yaparken biraz da kendilerine bakmalarını rica ediyoruz!

İslam dünyasının, ortalama, % 85-90 arasındaki oranı Ehl-i sünnetten oluşmaktadır. Sünnîlerin önemli bir kısmı, Hanefi’dir. Hanefilerin büyük çoğunluğu itikâdı konularda Mâtûridî’dirler. Ehl-i Sünnetten Şafîi ve Maliki olanların çoğu itikatta Eş’âri, Hanbeliler ise genelde Selefîdirler. “Ehl-i sünnet, Kur’an -ı Kerim’de ya da sünnette geçen bir kavram değildir. Resulüllah’ın ashabına öğretip yaşadığı İslam’a uymayan inanç ve davranış gösterenlere karşı olan Müslümanların bir konum belirlemesidir. Yani bu kavramı bize Resulüllah öğretmedi, ‘biz Ali’nin şiasıyız/taraftarıyız’ diyenlere karşı tepki gösteren Müslümanlar kendi konumlarını belirleme ifadesi olarak ‘siz öyleyseniz biz de Ehlisünnet ve’l-cemaatiz’ dediler. Bu anlamda bunda bir sakınca yok ve farklı anlamalar içerisindeki konumunuzu kast ediyorsanız ben Ehl-i sünnetim demenizde de bir sakınca yok. Ama asıl kimliğinizi belirlerken doğru olan, ben ‘Ehl-i sünnetim’ demek değil, ‘ben Müslümanım’ demek olmalıdır. Pek çok İslam anlayışı var, sen nasıl bir Müslümansın diye sorulduğunda o zaman! Ben Ehl-i sünnet bir Müslüman’ım! deriz ve Ehl-i sünnet’le Resulüllah’ın öğretip yaşadığı İslam’ı kast ederiz. İslam küfrün ve inkârın alternatifidir, Ehl-i sünnet ise diğer mezheplerin.  Ehl-i sünnet yerinde kullanılırsa doğru bir kavramdır ve biz Ehl-i sünnetiz demekten gocunmayız ama o İslam’ın bir vasfıdır, kendisi değildir. Çünkü biz bugün Müslümanların onda birini oluşturan Şia’yı ve Ibadiyye’yi de, yanlış görmekle beraber, Müslüman sayarız. Müslüman ve İslam ümmeti dediğimizde hepsini kuşatırız. ‘Şia bizi öyle görmese bile.’ Zaten yanlış olmalarının bir sebebi de bu değil midir?  Kaldı ki, özellikle günümüzde ‘Ehlisünnet’ ismine sürekli vurgu yapıp, kendi düşüncelerine bununla meşruiyet arayan pek çok kişi ya da grup, Ehl-i sünnetten, yani İslam’ı Resulüllah’ın ve onun ashabının yaşama biçiminden, en az Şia kadar uzaktırlar. Hatta günümüzdeki tarikatların çoğu Ehl-i sünnet değildir, batınî tarikatlardır.” (Faruk Beşer, Müslüman mıyız Ehlisünnet mi? Yeni Şafak, 1/05/2016) “Tarih boyunca İslâm atölyesinde işlenen bütün fikirlerin yongaları (Küçük parçaları) sayılan şaz fikirler dahi atılmamış, bir tarafa kaydedilmiş, ama sevad-ı azam, ana damar, ana atölye orta çizgiyi hep muhafaza ede gelmiş, İslâm’ın bütünlüğünü korumuş. İcmaın bir anlamı da budur. İslâm’ın bozulmadan sürmesinin garantisi de bu ittifaktır. Resulüllah (sa), ümmetin ihtilafı halinde bu ana damara, sevad-ı azama tutunmasını emreder.” (Faruk Beşer, Bana bir İslâm ısmarlayın ki, Yeni Şafak, 23.12.2018) 

Daima (ictihat müessesesi  ile) dinamiktir. Bu konu, İslam fıkhı adlı yazımızda da ele alınmıştır.

Dört mezhebi anayol kabul edip, yola devam eden akımdır ehl-i sünnet. İmam Şâfiî, Medine’de İmam Mâlik’ten fıkıh ve hadis ilmi almış, Süfyan b. Uyeyne’den, Fudayl b. İyâz ve amcası Muhammed b. Şâfi ve diğerlerinden hadis rivayet etmiştir. İmam Şâfiî, H. 187’de Mekke’de ve 195’te Bağdat’ta İmam Ahmed b. Hanbel (Ö. 241/855) ile buluşmuş ve ondan Hanbelî fıkhını ve usulünü, Kur’an ‘ın nâsih ve mensuhunu öğrenmiştir. Bağdad’ta onun eski mezhebinin esaslarını ihtiva eden “el-Hucce” adlı eserini yazmış sonra H. 200’de görüşlerinin en çok yaygınlaşacağı Mısır’a gitmiştir. 204/819’da Receb’in son cuma günü Mısır’da vefat etmiştir. (el-Hudarî, Tarihu’t-Teşrîi’l-İslâmî, s. 254; Muhammed Ebû Zehra, Usulü’l-Fıkh, s.12.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l İslâmî ve Edilletüh, I/35, 36; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, 9, 78) İmam Malik, Ebu Hanife ile görüşüp, onunla münazaralarda bulunurdu. Onların bu görüşmeleri gayet nezih bir şekilde cereyan eder ve her biri diğerinin fıkıhtaki üstünlüğünü överdi. Bunun gibi o, Keys, Evza’î, Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan, Hammad vb. çağın seçkin âlimleri ile ilmî sohbetlerde birlikte olur, onlarla bir araya gelme fırsatı bulduğunda bunu hiç bir zaman kaçırmazdı. İmam Malik’in ilimdeki büyüklüğü hakkında, onun önünde diz çökmüş ve ilminden feyz almış büyük fakîh İmam Şafiî şöyle demektedir: “Malik, Allah Teâlâ’nın, Tabiinden sonra kullarına karşı hüccet olarak gönderdiği bir insandır.” (Suphi es-Salih, Hadis İlimleri ve Hadis İstilahları, s. 330)

Ehl-i sünnet, hadisi red etmeyen ama israiliyat ve mevzu hadise de karşı olan, şirke bulaşmayan tasavvufu savunan, farklı- yeni fikirlere hoşgörü ile bakan, belki ilk başlarda bu yeni fikirlere tepki verse bile zamanla bu tepkiyi azaltıp, 1400 senelik çizgiyle uyum içinde olacak şekilde bu fikirleri özümsen bir fikir akımıdır. Tevhid fikrine zerre toz kondurmayan, tevil yolu ile de olsa bu ana fikre karşı ortaya atılan fikirleri eleştirip, ‘kişileri değil, fiilleri’ reddeden, aklı reddetmeyip, aklın konumunu da ilahi vahyin sınırları içinde tutan yolun adıdır.

Kısaca ehl-i sünnet ana damardır! Güncellnemesi gereken yerler olabilir, yeni sorunlara cevaplar gerekebilir hatta zamanla yanlışı da çıkabilir ama tamamen red sadece zaman kaybıdır!

İslam tarihinde Ehl-i sünnet ana damar olarak; akılcı, batini tüm yorumları geride bırakarak, tarih sahnesi içinde ortaya çıkan aşırı görüşleri törpüleyip, eksik kalan fikirlerin içini doldurup bünyesine alan ve böylece yoluna devam eden İslam’ın ana yorum çizgisidir! Ehl-i sünnet bu yeni görüşlerle ufkunu açar, içine aldıkları ile de gelişerek yoluna devam eder. O, fikirleri bir süzgeçten geçirerek büyür ve ilerler. Bunun için ise yeni fikir, içtihatlara gerek vardır; ‘Müctehit hata yaparsa bir sevap alır, doğru yaparsa iki sevap’ (Buhari, İ’tisam, 21; Müslim, Akdıye, 15)  hadisini de kendine klavuz edinir. Müctehidin hataları, niyeti, sevabı onunla Allah arasındadır! İsmet sıfatlı hiç bir insan ve hatasız tek bir kul ve eser yoktur! Dolayısı ile mezhepler asla din değil, sadece ilim ve ihlasına güvendiğimiz âlimlerin Kur’an ve sahih sünnetten anladıklarıdır; yorumlarıdır! Tarih içinde ümmetin sınırları genişledikçe ve ictihat kapısı kapandıkça nasıl hurafe, bidat ve şirk ümmetin içine İslami görüntü şeklinde girmişse, aynı etki fikirsel bazda Ehl-i sünnet ana damarını da etkilemiş ve zamanla bozulmalar ortaya çıkmıştır. Fakat bu damarın tecrübesinden faydalanmamak ve üzerine önce Kur’an sonra sahih sünnet eksenli ve geçmiş ulemanın yorum ve metotlarından istifade ederek yeniden ekleme yapmak yerine, sıfırdan yeni bir akım ortaya çıkarmaya çalışmak, ehl-i sünneti 1400 sene geriden takip etmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır! Tarih; akıl, vahiy, sahih sünnet ve insan faktörü ile ehl-i sünnet çizgisini oluşturmuştur. İnsanlar “yeniden” aynı tecrübeleri yaşayarak gelecekleri nokta, ehl-i sünnet çizgisi dışında başka bir şey olmayacaktır! Eleştiriye, vahiy eksenli bir arınmaya; temizliğe evet, amerikayı yeniden keşfettirecek zaman kaybına ise hayır!

Ehl-i Sünnet’e mensup olanlara Sünnî denilir. Ehl-i Sünnet’in karşıtı Ehl-i Bid’at’tır ve bu gelenekten ayrılanları ifade etmek için kullanılır. Mehmet Evkuran’ın ifadesi ile “Sünnilik, ortaya çıkış sürecindeki gelişmelere bağlı olarak savrulmaları engelleyen ve aşırı uçlar arasında bir dengeyi merkeze alan ve orta yolcu bir yaklaşımdır. İslam dünyasındaki kuşatıcı ve kucaklayıcı ana dini akımdır. Dinin kendisi değildir. Dini anlama ve yorumlama biçimlerinden biridir. Bunların en doğrusu denilebilir.”

Oryantalizmden etkilenen tarihselcilik veya mutezili /aklı önceleyen akım olan mealcilik! İkisi de iki aşırı uçtur. Gulat ve tekfir gibi bunları da ehl-i sünnet aşmalıdır! Eğer iddia edildiği gibi Sünnetin devre dışı bırakılması Müslümanların saflarını birleştirecek olsaydı, Mealciler tek vücut olur, kısa zamanda pek çok fırkaya ayrılmaz, liderlerinden birbirine aykırı görüşler sadır olmazdı. ‘Sünnet’in ümmeti parçaladığını söyleyenler bugün bir ilmihal kitabı yazmaktan aciz oldukları gibi, namazın ne ve kaç vakit olduğu noktasında dahi ittifak edememektedirler. Bir kısmı namazın beş, diğeri dört, üç, başka bir grup da iki vakit olduğunu savunmaktadır. Hatta namaz yerine dua kavramını koyanlar bile mevcuttur!

ABD; milliyetçilik ve wehhabilikle, Rusya; şiilik ve sufizm ile sömürüden pay almak istemektedir. Önlerindeki tek engel, tekfirden uzak ehl-i sünnet!

“İsrailiyyat, Mevzuat, Rical İlmi” ve “Kıyas, Tevil” gibi metotlardan habersiz olanlar, Ehli sünneti; taklitçi ve sorgulamayan ilan edebilmektedirler.

Nurettin Yıldız, Ebu Bekir Sıfil, Faruk Beşer, Yusuf el-Kardavi, Hayrettin Karaman gibi alimler günümüzde ehli sünnet geleneği içinde olup, kendilerinden istifade edilecek alimlerden bazılarıdır.

Ehli Sünnet Bilinci

“Ümmetin toplumsal bütünlüğü açısından avantaj sağlayan bu ana damar çok farklı görüşleri bünyesinde barındırdığından yekpare, statik ve tekdüze bir yapı değil, İslam tarihi boyunca çok farklı görüşleri ve tarihsel figürleri içinde barındıran dinamik ve çok renkli bir oluşumlar manzumesi veya yelpazesi olarak görülmelidir. Çünkü Ehl-i Sünnet kavramı farklı tarihsel dönemlerde farklı fikrî ekollere isim olarak verilmiş, farklı tarihsel süreçlerde farklı oluşumlar tarafından temsil edilmiştir. Ehl-i Sünneti hakkında “havz-ı kebîr-büyük havuz” veya bir “koalisyon” nitelendirmeleri yapılmıştır. Sünnî gelenek içindeki âlimler arasında da önemli görüş ayrılıkları mevcut olagelmiştir. Örneğin; İslam tarihinin erken dönemlerinde nasların zahir anlamlarını esas alan ve te’viline karşı çıkan, aklî argümanlarla inanç esaslarını temellendirmeye dayanan kelam metoduna cevaz vermeyen Selefî anlayış Ehl-i sünnet’i temsil ederken, ileriki yüzyıllarda kelam metodunu kullanan Eş’arî ve Mâtürîdî gibi imamlar Ehl-i Sünnet’in en önemli temsilcileri olmuşlardır. Öte yandan Ehlu’r-re’y  ve Ehlu’l-eser hadis ayrışmasının her iki tarafı da Ehl-i Sünnet’in en önde gelen temsilcileri olarak  Ehl-i Bid’at’a karşı müşterek mücadele vermişlerdir. Hasan el-Basrî, Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel, İbn Küllâb, Kalanisî, Hâris el-Muhasibî, İmam Eş’arî ve İmam Mâtürîdî gibi farklı özellikleri öne çıkan şahsiyetler, Ehl-i Sünnet’in en meşhur prensiplerinin savunuculuğunu yapan ve Ehl-i Bid’at’la mücadele eden âlimlerdir. Sünniliğin öğretilerinin teşekkülünde en etkin olmuş mezheplerden biri olan Mu’tezile başta olmak üzere, mezhepler tarihinden bildiğimiz mezheplerin büyük çoğunluğu yok olmuştur. İslam dünyası günümüzde alt gruplarıyla birlikte iki büyük ana fırkaya ayrılmış vaziyettedir: Ehl-i Sünnet ve Şia. Şia’nın üç büyük alt grubu ise İmamiyye, İsmâiliyye ve Zeydiyye’dir. Günümüzde Sünnî nüfus, Dünya Müslüman nüfusunun %85-90 civarında çoğunluğunu oluşturmaktadır.

Allah’ın sıfatları: Allah’ın zâtî sıfatları konusunda İslam mezhepleri arasında ihtilaf yoktur. İhtilaf, Allah’a görme, işitme, konuşma gibi bazı özellikler yükleyen sübûtî sıfatlar ve haberi sıfatlar denilen insan biçimci benzetmeler türünden olan sıfatlar konusundadır. Bir uçta bu sıfatları, ifade ettikleri şekilde anlayan Müşebbihe ve Mücessime kategorisi altında mütalaa edilen fırkalar vardır. Bunlar Allah’ın bu tür sıfatlarını yaratıkların sıfatlarına benzetme hatasına düşmektedirler. Karşı uçta ise Allah’a herhangi bir sıfat yüklenemeyeceğini savunan, dolayısıyla ta’tîl’e yani sıfatsız bir uluhiyet anlayışına düşen Mu’tezile vardır. Onlara göre ise Allah, zatından ayrı sıfatlarla değil zatıyla bilir, görür, işitir, konuşur ve yaratır. Bu konuda Ehl-i Sünnet teşbihe de, ta’tîl’e de düşmeksizin itidal çizgisini korur. Onlar Kur’an ’da Allah’ın bu sıfatları kendisine yüklediğini, dolayısıyla bunları tasdik etmek gerektiğini, inkârın küfür olduğunu savunurlar. Allah’ın sıfatları ne Mu’tezile’nin savunduğu gibi zâtının aynı, ne de Mücessime ve Müşebbihe’nin savunduğu gibi zatının gayrıdır. Sıfatlar Allah değildir, fakat Allah’tan başka da değildir, Allah ile kâimdirler.

İnsan İradesi ve Hürriyeti: Bu konuda Cebriye mezhebi, Allah’ın mutlak iradesi karşısında kula hiçbir inisiyatif vermeyerek bir uca sürüklenirken, Mu’tezile mezhebi ise Allah’ın, kullarına dileme gücü verdiği ve kulların fiillerine hiçbir müdahalesi olmadığını savunarak karşı uca sürüklenmektedir. Ehl-i Sünnet bu konuda da itidal ve denge çizgisini hassasiyetle korumaktadır. Kullar ne Mu’tezilenin dediği gibi fiillerinin yaratıcısıdırlar, ne de Cebriyenin dediği gibi rüzgâr önündeki yaprak misali ilahî iradenin figüranlarıdırlar. Fiillerinin kesbedicisidirler ama yaratıcısı değillerdir. Yaratma sadece Allah’a mahsustur. Kul diler; kesbeder, Allah da dilerse yaratır.

İman Amel İlişkisi: Hâricîler büyük günah işleyenlerin dinden çıkıp kâfir olduğu görüşündedir. Mu’tezile ise imandan çıktığını fakat hemen küfre düşmediğini, imanla küfür arasında bir yerde (el-menzile beyne’l-menzileteyn) durduğunu, tevbe ettiği ve o günahı terk ettiği takdirde İslâm’a döneceğini, tevbe etmeden ölürse kâfir olarak öleceğini savunmaktadırlar. Mürcie ise iman ile amel arasında ilişki olmadığı kanaatindedirler. Ehl-i Sünnet ise imanla amel arasındaki irtibatı koparmaksızın arada ayniyet olmadığını savunur. Onlara göre büyük günah işleyen tevbe etmese bile mü’mindir ama fâsık yani günahkâr mü’mindir. Tevbe etmeden ölürse Allah dilerse affeder, dilerse günahı oranında azap eder. Ne kadar günahkâr olursa olsun kıble ehlinden ölenlerin cenaze namazı kılınır ve onlar için mağfiret dilenir. İnsanlar hiçbir kişi hakkında cennetlik veya cehennemlik hükmü veremez, bunu ancak Allah bilir. Ehl-i Sünnet bu konularda da yine itidalini ve kucaklayıcılığını sergilemektedir: Mümkün olduğunca ‘Ben Müslüman’ım’ diyenleri İslam dairesinden dışlamayarak kucaklayıcılığını ve kuşatıcılığını ortaya koyarken diğer yandan Allah’ın mutlak iradesine de sınır koymama hassasiyetlerini sürdürmektedirler.” (Prof. Dr.Selahattin Polat, Stratejik Olarak Ehli Sünnet Bilinci, Takdim Dergisi, sayı: 1)

Ehl-i sünnet: Selefiyye ve Mâtûridîyye ve Eş’âriyye olarak, metod bakımından üçe ayrılmaktadır. Selefiyye, yorum ve teşbihe kaçmadan nasları olduğu gibi kabul edenlerin mezhebidir. Meselâ İmam Malik: “Şüphesiz ki Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş üzerinde istivâ etti” (A’râf, 154) âyetinin tefsirinde: “İstivâ malumdur, keyfiyyeti ise meçhuldür. Bu konuda soru sormak bid’attır” demiş, teşbih ve te’vile gitmemiştir (Kurtubî, Tefsir, VII/217-218) İmam Mâturîdî ve Eş’arî’nin temsil ettiği ehl-i sünnet-i âmme ise, Cenab-ı Hakkı mahlukata benzetmekten tenzih gayesiyle müteşâbih nassları te’vil etmişlerdir. (İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmî Kelam, s. 97) Arş üzerinde istiva etti sözünü “Arşda hükümran oldu” Allah’ın eli sözünü Allah’ın kudreti ve rahmeti olarak te’vil etmeleri veya Kevser suresindeki ‘Venhar’ kelimesinin hem kurban kesmek hem elleri kaldırmak anlamına geldiği için, kurban anlamını Hanefi, elleri kaldırmak anlamını ise Şafii hazretlerinin kaldırması gibi. Günümüzdeki Selefîler, sünneti devreden çıkaranlardan ve ‘Kur’an  İslam’ı’ dedikleri şeyin de vahiy İslam’ı değil, kendi küçük akıllarının İslam’ı olduğu anlaşılanlardan (Faruk Beşer, Sünnetin vahiy ile ne alakası var? Yeni Şafak, 30/08/2015) daha tutarlı olarak, ‘Kitap ve sünnet önümüzde, onlara bakar hüküm veririz, mezhepler sonradan ortaya çıkmış bidatlerdir’ demektedirler. Ama onlar da sıkıştıklarında işin içine kendi yorumlarını katıyorlar, ya da ‘bu konuda Bin Bâz şöyle diyor, İbn Teymiye böyle demiş’ demek zorunda kalıyorlar. İşte bu da görüş bildirme adına bir mezhep edinme değil midir? Bunun diğerinden farkı nedir? Yeter ki, mezhep içtihatlarını sabit din olarak görmeyelim.” (Faruk Beşer, Sünnet, mezhep ve Selefîlik, Yeni Şafak, 21/08/2015)

Ehli Hadis (Hanbeli ekolü), kelama karşıdır. Tevile karşıdır. Metin üzerinde yorum yapmazlar. Nasları zahirine göre aldıklarından mücessimeliğe düşme tehlikesi söz konusu olabilmektedir. Bu nedenle ehl-i sünnette en güzel tasnif; ehli hadis ve ehli rey ya da selef ve halef veya kelam ve nakil şeklinde bir tasnif olur. Peki, ehli hadis ile ehli rey ilişkisi nasıl olmalıdır?
Muhaddis el-A’meş Ebu Hanife’ye: “Sizler doktorsunuz, bizler ise eczacıyız” (İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilm, II, 131) diyerek olayı formüle etmiştir! Ehli rey ilaçlar arasında doğru olanı seçen doktor, ehli hadis ise ilaç makamındaki hadisler üzerinde uzman olup onları doktor için hazır hale getiren kişilerdir!

Ehl-i sünnet’ten Şiilere: Ali, Fatıma, Hasan vb adları biz veririz çocuklarımıza ya siz Ömer, Aişe ismi verebilir misiniz çocuklarınıza?! Hıristiyan-Yahudilere: Musa, İsa vb. isimleri veririz biz çocuklarımıza ya siz hiç Muhammed ismi verdiniz mi çocuklarınızdan bir tanesine?

İslam rejimi adı altında wehhabiliği ve şiiliği topluma empoze etmeye çalışan, vahdet kılıfı altında mezhepçilik yapan İran ile Suud rejimlerinin Allah ıslah etsin! Yaşasın ümmet şuuru odaklı ehl-i sünnet merkezli İslam anlayışı!

İslam alemi ümmetim, ehl-i sünnet mezhebim!

 

Ehli Sünnet Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık