Bilim değişmez mi?

1.826 kez görüntülendi

Resim bulunamadı

 Konuya ek olarak ‘Evrim’, ‘ Ateist akıl’, ‘Ateizm Yanılgısı, ‘Deizm Yanılgısı” adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz.

Bilim yanılmaz, değişmez, tek gerçek kaynak mıdır? 

Albert Einstein: “Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.” (Alice Calaprice, The Ultimate Quotable Einstein, s. 404) derken Stewart Cole ise ‘Demokraside liberal eğitim’ adlı eserinde bilim adamını şöyle tarif eder: “Bilim adamı, doğrunun yolunda ilerlemek için doğanın temel yasalarına ve zekasına güvenen inançlı ve bütünlüklü bir insandır. Amacı insanoğlunun refahıdır.” Aslında “Bilim adamları bay Cole’un inandığı gibi olmak zorunda kalsalardı, sayıları çok az olurdu.” (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 12) “Bilim adamı, geleneksel dini inançların yerine geçecek yeni kavram ve düşünceler arama yolunda bir sorumluluğu olandır.” (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 17) diye tarif yapanlar da vardır. Hâlbuki “Bilimin yanılmaz ve eleştiri ötesi olduğu düşüncesi bir yanılsamadır, dahası tehlikeli bir yanılsamadır.” (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 25) “17 yüzyılda tabiata tahkim eden insan” şeklinde Francis Bacon’da ifadesini bulan sömürgeci karakteri eleştiren, “mekanik dünya görüşüne sarılmanın bizi yok olmanın eşiğine getireceğini” söyleyen, “ABD’de yapılan araştırma ve geliştirme harcamalarının yüzde yetmişinden fazlasının askeriye tarafından yapıldığını” belirten parçacık fiziği, yüksek enerji fiziği ve teorik fiziği uzmanı Fritjof Capra’da, ”Bilimden pek ümitli değilim.” demektedir. (İzlenim dergisi, Mart 1993, s. 54-56)

“Bilim, deneyler ve deneylerden ulaşılan kanunlar ya da matematik ve geometri ile formüle edilen şeylerin ‘gerçek kabul edilmesi’ neticesinde, doğru bilginin ‘kıstaslarını değişmesi’ ile oluşur.” (Bertrand Russel, Bilimden beklediğimiz, s.14; Alekandre Koyre, Bilim tarihi yazıları I/66; John Henry, Bilim devrimi, s.15; Kostas Gavroğlu, Bilimlerin geçmişinden tarih üretmek; Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 60) Einstein modeli Newton modelini yerini aldı. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 298) Bilimin vardığı sonuçlar değişmez sonuçlar değildir, bütün sorulara cevap veremez. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 304) Bilimsel sonuçlar, değişken ve mutlak olmayan işler olarak kabul edilmelidir. Bilim değişebilir. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 300) “Gerçi bilim vardığı sonucu değiştirip yerine yenisini koyuyarsa da, uzun vadede tabiatın hakikatine biraz daha yaklaşarak ilerlemektedir.” (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 161) Bilimsel bilgi ve ilahi vahyin iki farklı bilgi kaynağı olduğunu belirtmemiz gerekir. Bir tanesi sınırlı niteliklere sahip olan insan zihninden, diğeri ise tanrıdandır. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 301) Asıl konumuz olan bilimsel bilgi konusunda “Ateist Sam Harris bile, bilimsel kuramların hatalı olabileceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 81) Samerset Maugham ise bu konuda, “Avrupa Bugün yeni bir Tanrıya inanmıştır, o da ilimdir. Fakat ilim devamlı değişen bir varlıktır. İlim dün inkar ettiğini bugün İspat eder ve bugün ispat ettiğini de yarın inkar eder. İşte o sebepten dolayı, ilmin kullarını düzen ve huzurdan uzak, daima bir ıstırap ve gönül darlığı için de bulursun.” (Profesör Muhammed Kutup, İslam’ın etrafındaki şüpheler, s. 20) demektedir. Prof. Popper’in bilime yaklaşımı da aynıdır. “Karl Popper, ‘Bilimsel Araştırmanın Mantığı’ isimli kitabında, “Bilimsel bilgilerin değişimi açıktır, geçicidir, geçicilik özelliği taşır. Yeni bir bakış açısı geldiğinde, yeni veriler elde edildiğinde, bilimsel bilgi değişime uğrayabilir.” Bilimsel bulguların kesin değişmez gerçeklik olarak dayatılmasının da, ‘bilimi bilim olmaktan çıkarıp bir çeşit dogmatik inanç ya da din haline getirdiği’ unutulmamalıdır. Sonradan yanlış olduğu ortaya çıkan teorileri ortaya atanların da, kendi dönemlerinde teorilerini kabul etmeyenleri bilim dışı, akıldışı ya da bilim karşıda olmakla suçladıkları çokça görülmüştür.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 25, 75) “Bilimsel bilgiyi şaşmaz bir kılavuz olarak gören ve ‘her şeyin açıklamasını bilimden bekleyenler, bilimsel kalıpların sürekli değiştiğini’ unutmamalıdır. Bilim sürekli bir şekilde değişime uğramaktadır. Bilimsel bilgi, son noktayı koyan değişmez bir içeriğe sahip bir bilgi türü ortaya koyamaz. Bilim, yanlışlarını düzelterek ilerler.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 12, 85, 164) “Bilimin geçmişteki delillerinde daima yanlışlama özelliği söz konusudur.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm sonuçsuz serüven, s.  221) “Bilim sürekli kendini yalanlayıp yenileyen bir alandır.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 306) “Bilim ve teknik teoriler sürekli gelişir, çoğu kere de değişir ve başkalaşır.” (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 308) “Bilimsel bilgi sürekli değişime ve gelişime açık bir yapıdır.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 82) “Deistler akla sonsuz güven duyarlar ama sınırlı ve dar oluşundan haberleri yoktur.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 264) “Akıl insan zihninin ürettiği bir bilgidir. Tek bir akıl yoktur, tasavvurlarını bilgi kültür ve tecrübe tabanından beslenerek kurgular.” (Baloğlu, s. 285) “Bilim,’sınırlı gözlemlerinize dayanarak, belirli bir olgu için elimizdeki en iyi açıklama budur’ demektir. Bilim değişkendir. Bilimsel sonuçların mutlak olarak doğru olduğunu ve hiçbir zaman değişmeyeceğini varsaymak açıkça yanlıştır. Tarih bize gösteriyor ki, bilim vardığı sonuçları sürekli değiştirir.” (Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 278, 299, 300) “Bilim hakkında asıl sorulması gereken soru, Bilimin bizi nereye götürdüğü değil, kendisinin nereye gittiği, sorusudur. Nereye gittiğini bilmesek bile, nereye gitmediğini biliyoruz artık! Bilim, hakikate doğru gitmiyor. Hakikati keşfettiğini iddia eden her bilimsel teorinin, bir bakıyorsunuz bir süre sonra hakikati keşfetmediği anlaşılıyor. Bundan sonra üretilecek olan bilimsel teoriler de, bundan öncekiler gibi hakikati keşfettikleri iddiası ile ortaya çıkacak ama bir daha asla yanlışlanmayacak biçimde ortaya koyacak bir teorinin olabileceğini düşünmek pek mümkün görünmemektedir. Edgar Morin, ‘Bilimsel teoriler nesnel olamaz çünkü bilim, insan zihninin gerçek hakkındaki düşüncelerinden ibarettir. Nitekim aynı objektif verilerin; Ptolemaios, Kopemik, Newton ve Einstein gibi birbirinden farklı, hatta birbirine karşıt teoriler tarafından kullanılmış olması da bunu gösterir.’ demektedir.” (HilmiYavuz, Modernlesme Oryantalizm ve İslam, s. 92) “Bilim değişime açıktır. Dolayısıyla bilimsel ispat diye bir şeyden bahsetmek tehlikelidir. Çünkü bu terim, varılan bilimsel sonuçların taş üzerine oyulmuş yazılar gibi olduğunu ima eder ve bu anlayışı güçlendirir.” (G. Barker and P. Kitcher, Philosophy of Science, s. 17) “Bilimin doğruları hep değişmektedir. Devamlı değişen bilim nasıl olur da insanlar için değer üretmeye yönelik bir konum da kabul edilir?” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 108) “Bilimin ürettiği bilgilerden hangilerinin gelecekte doğrulanıp hangilerinin yanlışlanacağını bugünden kestirmek imkânsızdır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 91) “Modern bilim anlayışında mutlak doğru yoktur, güncel doğru vardır. Bilim bugün doğru dediğini yarın yalanlayabilir.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 158)  “İlerleme, ‘geçici hakikatler ile’ günü kurtarmaktan başka bir şey değildir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s.  90) “20. yüzyıl fiziği bize, bilimde hiçbir mutlak doğru olmadığını ve bütün kavram ve teorilerimizin sınırlı ve tahmini olduğunu çok kesin bir şekilde göstermiştir.  Bilimsel teoriler bize hiçbir zaman gerçekliğin tam ve nihai bir tasvirini sağlayamaz. Onlar daima, nesnelerin hakiki özelliklerine yönelik tahminler olarak kalmak zorundadır. Bilim adamları gerçekliği yalnızca sınırlı ve yaklaşık tanımları ile uğraşırlar.” (Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası, s. 47, 58) “Hawking’de, bilimin önemli bölümünün kesin olmadığının anlaşıldığını ifade etmektedir. Galileo, Batlamyus’un evren modelini sahneden kaldırmıştır. Newton’un durağan ve kesin zamanlı evren modelini de Einstein, Hubble, Lemaître ortadan kaldırmıştır.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 17, 250) Bu nedenle de Harvard üniversitesi profesörü Dr. William MC. Dougal, “Bugün biz fizikçiler, madde karşısında 19. yüzyılın fizikçileri gibi değiliz, ‘hepsini anladık’ demiyoruz, daha anlamadığımız pek çok şey vardır.” (M. Rahmi Balaban, İlim ahlak iman, s. 77) demektedir. Tüm bunlara rağmen ateistler hala “Dogma haline getirdikleri birtakım bilimsel sonuçların her şeyi açıklayabileceğine inanıyorlar.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 16) Akılcılar, “Aklın sınırlı olduğunu itiraf ettikleri halde ona her türlü şeyin üstüne koyma çelişkisine imza atarlar.” (Rene Guenon, Doğu ve Batı, s. 44) “Bilgilerin temelinde, doğrulanamayan inançlar vardır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 77) “Her bilimsel teorinin doğru olamayabileceği ya da belli bir süre sonra yanlışlanabileceği unutulmamalıdır. Bilim, henüz tamamlanmamış ve belki de insanlık var oldukça tamamlanamayacak bir araştırma sürecidir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 84) “Her bilimsel yöntemin ve bulgunun temelinde bir dünya görüşü yatar. Dünya görüşleri ise bir takım ön kabullere dayanır. Dolayısı ile bilimsel önermelerin mutlak ve evrensel olduğu iddiası akla uygun değildir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 86)

Ama bilimi kurtarıcı bir din gibi görenler de vardır. “Bilim, bir inanç kategorisi haline gelmiş durumdadır.” (Edward Said, Oryantalizm, s. 56) “Kutsallardan arındırılmaya çalışan akıl zamanla kendisini kutsallaştırmıştır.” (Neşet Toku, Kültürel rölativizm zemininde insan, Düşünen siyaset, sayı 15, s. 78)  “Akıl ve bilim her nedense fakirliğe açlığa sömürüye adaletsizliğe işgallere ve savaşlara engel olamazken.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 284) “Yuval Noah Harari, salgınları dize getirerek insanın Tanrılaşacağını iddia ediyordu. İnsanlığın verdiği mücadeleyle bütün hastalıklarla başa çıktığını söylüyor. O, Post-modern yalancı bir peygamber! Yalancı peygamber, insanı Tanrı ilan ediyor (homodeus): “Bize bol gıda, ilaç, enerji ve hammadde sağlayan olağanüstü ekonomik büyümemiz sayesinde kıtlık, salgın ve savaşları dize getirmeyi bildik” (Harari, Homodeus, s. 24) Harari’nin amentüsü ilerlemedir. Buna göre artık ne salgın, ne kıtlık ne de savaş olacak. Bütün yalancı peygamberlerin sonu hüsrandır. Koronavirüs, deizm ve “İnsan Tanrı” yalanını yerle bir ediyor. Bütün dünyayı kuşatan bir salgın var artık.” (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 15 Mart 2020) Halbuki aynı Hariri, “Max Planck, Einstein’a, ‘bilimin cenazeden cenazeye ilerlediğini.’ söylediğini (Y. N. Harari, Homo Deus, s. 38) aktarır. İsrail’li ateist Hariri gibi, “Türkiye ateistlerinin sorularının çoğunun da, bilimi kutsal bir inanış görmekten kaynaklandığı görülmektedir.  Batı, materyalist bilimselliği 19. yüzyılda bıraktı. Bu ateistler hala ikinci el bilim anlayışından kurtulamadılar. Bugünkü dünyanın çektiği sıkıntıların temelinde çok tapınılan bilimin, her şeyi tüketen insanoğlunu bir türlü doyuramaması yatmaktadır.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 20) Aslında “Modern bilimin meselesi, hakikat değil hâkimiyet’tir. O yüzden güç üreten araçları kutsamış, araçlar insanı kölesi yapmış, şiddete dayalı bir dünya üretmiştir.”  (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 5.12.2021) Uzun zamandır “Batı bilimi insan ve doğaya hükmetme aracı olarak kullanmıştır.” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 173) ve “Ortaya çıkan savaşlar, bilimin vücut verdiği nükleer ve ekolojik tehditler, beraberinde rasyonalizm ile ortaya çıkan ve büyük anlatılara neden olan güvenin artık kaybolmasına neden olmuştur.” (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Profesör Dr Kasım Küçükalp, s.104) Ama ateistlerin hayallerinin sınır yoktur: Meşhur ateist Celal Şengör, “Günün birinde insanların beynini bilgisayar programlarına download ederek ölümsüz olacağını ve bütün evrene yayılıp nüfuz edeceğini.” iddia etmiştir ekranlarda. Tabiatı kontrol etme ve ilahi güce ulaşma hedefleri hep bilim adı altında gizlenmektedir.   (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 117, 119)

“Fizikçiler, yaptıkları keşif ya da ürettikleri aletlerin kendi deha ve güçlerinden kaynaklandığına inanarak güçlü olduklarına inanmaktadırlar. Bu tarz çabalarla aslında, inanmadıkları tanrının yerini almaya çalışırlar.”  (John Horgan, Bilimin sonu, s. 255) “Bilimsel emperyalizmden” (E. F. Schumacher, Aklı karışıklar için kılavuz, s. 19, 68) bahsedenler kadar,  “Bilimsel teknolojik zaferin, insanı çöküşe sevk ettiğini.” (Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, s. 333) ileri sürenler de vardır. “Akılcılık, artık bilimci uzmanların dediğine’ teslim olmak’ manasına gelmektedir. Akılcılık artık bir iktidar odağı haline getirilmiştir.” (Paul Feyerabend, Akla veda, s. 21-22) “Bilim/akıl en militan din kadar dar kafalı olabilir, var olan bütün güçler gibi en şeytani güçlerin hizmetine koşabilir.” (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 110) “Aklı yanılmaz bir bilgi kaynağı olarak gören akılcılar, bilim ve felsefe tarihlerine baksalardı, karşımıza çıkan birbiriyle çelişik sayısız düşünce ve teorinin varlığı karşısında insanların evrensel bir akılda birleşemediklerini göreceklerdi. Akıl, metafizik ve tanrısal bir konuma taşınmıştır. Bir nimet olan akıl, tanrı pozisyonuna yerleştirilmiştir. Bilgi ve veri akışının uzun vadede sürekli bir değişime uğradığı ortada olduğuna göre, akıl yürütmenin de değişime uğrayacağı açıktır. Akıl hakikatı icat etme kapasitesine sahip bir cevher değil, hakikatin kavramaya yarayan bir araç olmalıdır. Akıl, modern dönemde bir ‘değer üretmek kaynağı’ haline getirilmiştir. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 85-87) ‘Bilimci’, bilimi kendine mahsus kuralları olan yeni bir din haline getirir.  Bilim tarihine baktığımızda, ‘bilim adına konuşan’ birçok bilim adamının ve felsefecinin bugün için komik görünen fikirler ileri sürdüklerini rahatlıkla görebiliriz. Ünlü bilim adamı Lord Kelvin 150 sene önce, ‘havadan daha ağır cisimlerin uçamayacağını’ savunuyordu. Pozitivisterden Ernest Mach, atomun varlığını reddediyordu. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 118-119) “”Materyalizmi benimseyen analitik filozoflar, bilimsel beyanların ‘eksiksizliğine’ güçlü bir biçimde bağlıdır.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, Dennett’ten Dawkins’e yeni ateizmin felsefi temelleri ve teistik eleştirisi, s. 70) “Yeni naturalizm, bilimin bir özü olmadığını, bilimsel olan ile olmayan arasında keskin bir ayrım yapmanın oldukça sorgulanabilir olduğunu savunur. Bilimlerin birliği ideali, gerçekleştirilmemiştir ve gerçekleştirilemeyecek bir rüyadır. ‘Bilimci’ naturalistin açık, tartışmasız ve kullanışlı bir bilim tanımı da yoktur. Naturalizm dinsel olarak nitelenebilecek birtakım özellikler de sergiler.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 171) “Bilim pek çokları için, dinin üstünde bir hakikat terazisi olarak konumlandırılmıştır.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 99) “Sıradan bir bilim tarihi ve felsefesi okuyucusu bile, açık, tartışmasız bir bilim tanımı olmadığını görebileceği gibi, açık, tartışmasız bir bilim metodu olmadığını da görür.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 174) “Bilim başarılarını oldukça sınırlı bir alana odaklanmasına borçlu iken, bilimcilik, desteksiz genelleştirmeler yapmaktadır. Bu nedenle, “bilim” ve “bilimcilik” birbirleri ile bağdaşmaz. Bilimcilik ciddi bir şekilde benimsendiğinde “sahte din” haline gelir.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 160) ve yaşamın anlamını ve uğrunda savaşılacak idealleri verir.” (Karl Giberson, Artigas, Oracles of Science, s. 40) “Doğanın dışında başka hiçbir şey yoktur.” şeklindeki kapsamlı naturalist iddiaya doğanın içinde kalarak ulaşma imkânı yoktur. Bu iddia fiziksel gerçeklerin terkibinden daha fazlasını, bir felsefeyi, metafiziği içerir.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 175)

Hâlbuki “Bilim, İlahi Kanunların keşfi neticesinden ortaya konan prensiplerdir. Bilim, 108.000 km/saat hızla “dünya dönüyor” diyor, din ise; sebepler dairesinde ve hikmetine binaen Yüce Kudret tarafından “dünya döndürülüyor” diyor. Maneviyattan ve vahiyden kopuk bilim, olayın failini terk ediyor ve işi tesadüflere bırakıyor. Kaldı ki, İslam taklidi bir imanı değil, araştırmaya ve delile dayalı bir inanmayı esas alır.” (Mehmet Bahadır, Modern Bir Put: Bilim, Derin Düşünce, 4.5.2010) Bu nedenle “Kuantum hipotezini ilk ortaya koyan Max Planck, “Din ile bilim arasında asla gerçek anlamda bir zıtlık olamaz. Çünkü, biri diğerinin tamamlayıcısıdır.” (Max Planck, Edt. Charles C. Gillespie, Dictionary of Scientifik Biography, s. 15)

Ayrıca “Bilimin kendisi birçok kabul üzerinde yükselir. İnsanlar, örneğin akli melekelerinin manipüle edilemediğini veya algılarının kendisini yanıltmadığını varsayar. Einstein, “Doğada her şeyi kuşatan yasaların var olduğuna yönelik inancımız, bir tür imanın üzerine bina edilmiştir.” (A.Einstein, Einstein on Cosmic Religion and Other Opinions and Aphorisms, s. 33) derken, bunu kast etmektedir.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s.  74) “Bilim varlığını, bilişsel yetilerimize güvenliğimiz kabulüne borçludur.” (Bilgili, s. 76) “Bilgi, ‘inancın’ gerçeğe dönüşmüş hali değil midir? Bilimsel teoriler, belli dönemlerde belli açıklama tarzlarıdır. Dawkins, darwinizm’in hipotezlerini kanıtlanmışçasına savunmaktadır. Dawkins, bilimsel kesinliği öylesine yükseltmektedir ki, asla değiştirilemez kesin yasalar olduklarını savunmaktadır.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 28, 43, 281, 282) 

Bilimin yanılmaz ve tek gerçek kaynak olduğunu savunanlara bir hatırlatma ile başlayalım: 1911 yılına dek Thomson atom modelini bilim adına savunmuşlardı. 1913 yılına dek ise Rutherford’un atom modeli bilim adına savunulmaya başlandı. 1913’ten itibaren ise Bohr atom modeli yeni bir model çıkıp, yanlış olduğu ortaya çıkana dek savunulacaktır. Kısaca Bilim, ‘Yanlışlana dek doğru kabul edilen şey’dir diye tanımlanabilir! Bilimci putperestler, bilim ve teknolojiyi elinde bulunduran devletler, bunları insanların yararına kullanmak yerine insanları sömürme aracı olarak kullanmaktadır. İlaç sanayinden silah teknolojisine, Medyadan oryantalist araştırmalara dek. Bilimi kutsayanlar; ölümsüzlüğe çare olacağını, dinin yerini alacağını düşünen hayalperestler, tüm sahte Tanrılar gibi bir gün bilim putunun da, kendine ‘yüklenen bu anlamıyla’ beraber yıkılıp gideceğini göreceklerdir.

Giriş

Tabiata tapınan (Natüralizm adlı yazımıza bakılabilir) veya ineği kendileri için kutsal sayanlarla fizik veya kimya bilimlerini ilah edinenler arasında ne fark vardır? İnek’te yaratılan bir varlık, fizik de evrenin yaratılmasından kullanılan bir vasıtadır ama iki araçta amaç haline getirilmiş, ilah seviyesine yükseltilmiştir. Altını özellikle çizelim ki burada bilimi değil bir zihniyetin eleştirisini yapmaktayız.

“Dolayısıyla bilimsel bilgi, mutlak doğruları değil, doğruya şu an için en yakın olanı yansıtır. Bununla yetinmemizin nedeni ise, daha geçerli olana henüz sahip olamamış olmamızdır. Bu nedenle bilim adamı “bilimsel gerçekler” yerine şu anda sahip olduğumuz “bilimsel veriler” ışığında konuşur. Gerçek, evrendeki varlıklar ve olaylardır. Gerçekler, kişilerden bağımsızdırlar ve değişmezler. Bilim ise, gerçek değil, gerçeğin bizim tarafımızdan bir algılanma biçimidir, bir yorumdur. Bu yorum ise, yorumcunun durduğu yere ve önceki donanımına bağımlıdır.” (Prof. Tevfik Özlü, Bilim Yobazlığı, Zafer, sayı: 429, Eylül, 2012)

Bilimsel iddia ve buluşlar, teori (mesela evrim) veya geçici doğrular mertebesindedir. Dolayısıyla her an yanlış oldukları ispatlanabilir olan zamana bağlı doğrulardır. Yani bilim, yanlışlanması zamanla ispatlandırılacak olan geçici doğrulardır. Bilimi tanrı edinenlere üzülerek belirtmeliyiz ki, bilim hiçbir zaman “Sonunda Tanrının olmadığı bulundu” gibi bir keşifte bulunamayacaktır. Ayrıca unutmamalıyız ki, bilimin açıklayamadığı pek çok şey vardır ve öyle de kalacaktır. Bilim bir rehber değil; ancak önümüzü aydınlatan bir ışık olabilir. Işık olsa da yine yolumuzu bulmamız için bizlerin bir rehbere ihtiyacı vardır. O rehber de dindir; İslam’dır. Bilimin metotlarını ve bilim yoluyla üretilenleri, mesela çekiç ya da kerpeteni birer araç gereç olarak görebiliriz. Birisi çıkıp çekicin dünyanın tüm sorunlarına çözüm olacağını söylerse, onun deli olduğunu düşünürüz. Başınızın üstünde bir dam olsun istiyorsak çekiç şarttır ama çekiç ile mesela huzuru bulacağını iddia edenlerden de uzak durmak gerekmektedir.

“Bilim tarafsızdır”, “Doğrunun ölçütü bilimdir” gibi pozitivist inanışlar artık eskisi kadar taraf bulmuyor, bulamıyor. (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 197) Positivist bilimciler, dinin alanına girdiğinde positivistlikten taviz vermiş felsefe yapmaya başlamış olmaktadırlar. Pozitivistler herşeyi parçaladıkları için manayı kaybetmektedirler. Aşkı, korkuyu, sevinci hormonal “fenomenler” zannetmektedirler. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya. Biz buna “pozitivist iman” diyoruz. Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Semavî dinlere alternatif bir ilahiyat ürettiler: “Yerçekimi gibi bir kanun var olduğu için Kâinat kendi kendini hiçten, yoktan yaratabilir ve yaratacaktır. Dünyamız Fizik Bilimi tarafından yaratılmıştır.” (The Great Design, Stephen Hawking) Aslında Filozof Stephen Tanrı’yı tefekkürle bulmuş ama ona “Fizik” adını vermiştir olay bu kadar basittir. (Mehmet Bahadır, Modern Bir Put: Bilim, Derin Düşünce, 4.5.2010)

Bilim yanılmaz mı? Kesinleşmiş bilgi var mıdır? Bilim dogma olabilir mi?

Bilimi adeta bir din gibi algılayan, kesinleşmiş doğru (dogma) olduğu savunulan bilimin inanç sistemi haline getirilişini biraz irdeleyelim.

Cinlerin varlığı kabul edilse, psikolojik birçok rahatsızlığın tedavisi mümkün olabilecek, ruh’un varlığı kabul edilse tıp farklı bir bakış açısı kazanacak ve yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilecek iken, ayrıca darwinist ve libido eksenli insan tanımları ve bunlardan hareket eden tedavi yöntemleri insan doğası ile ne uyumlu olduğu, günümüzde artan psikolojik sorunların devamlı artması ile daha net anlaşılmaktadır. Parapsikoloji, alternatif tıp, metafizik Avrupa, Rusya, ABD’de, kimi 50 kimi 100 yıldır üniversitelerde kürsüsü kurulmuş birer bilim dalı olarak var iken, ülkemizde hala bu konulara eğilenere bilim dışı yaftası vurulmakta ve birçok konuda olduğu gibi bu konuda da geri kaldığımız görülmektedir. Alternatif tıppı küçümsemek acaba ilaç firmalarının bir politikası olabilir mi? Bilimin amacı insanlığı  doğruya, hikmete, güzele  yönlendirmek olmalıdır ama şu an bilim; çıkar, ekonomi ve siyaset çerçevesinde,  insanlığa  hizmet amacının uzağında bir seyir izlemektedir. Bilimi  ve ürettiklerini inkar etme gibi bir niyetimiz tabii ki yoktur ama bilimin insanlık yerine bazı çıkar çevrelerine hizmet ettiği düşüncesi de asla göz ardı edilmemelidir ve bizim de karşı olduğumuz konulardan biri de budur! “Dinin yerine en yüksek zihinsel otorite olarak geçirilen akıl” (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 66) ve özellikle de “Batı aklı, yalnız dünya işlerinden faydalanmaya dönük ve hayırlı insanlardan çok kötü insanların yararlandığı din dışı bir akıldır.” (Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l Akl, I/12) 

“Görünen şeylerden biri şu olmuştur; son yüz elli yıldır. Bilim sosyokültürel ortamdan ve felsefi eleştiriden bağımsız bir statüye sahip değildir. Bilimin özcü yorumunun yüceltilmesi, sanıldıgının tersine bilime pek yarar da getirmemiştir. Tam tersine bilimin dogmatikleştirilmesine, bilimin bir tür dine dönüştürülmesine yol açmıştır. Özellikle uygulamalı bilimlerde politik yönlendirme ve baskı, günümüzde eskisine oranla çok daha fazla artmıştır.” (Doğan Özlem, Bilim Nedir? Ne Değildir? Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, 2, 7-18. 2001, s. 16) Paul Feyerabend, ‘bilim insanı araştırmasını destekleyen kurumun dünya görüşüne uygun davranmak, onu desteklemek zorundadır.’ demektedir. (Feyerabend, Akla veda, s. 292)  Richard Lewontin de, “bilimin sosyal etkilere açık olduğunu, hakim ideolojilerden az ya da çok etkilendiğini söyler.” (Richard C. Lewontin, Biology as Ideology, s. 9) ‘Bilim tarafsızdır’ iddiası hatalıdır. Çoğu araştırmanın neye yöneleceği ona para yatıranlarca belirlenmektedir. Ayrıca bilim adamları da yaşadıkları zamanın dünya görüşleri ve ideolojilerinin etkisi altında kalırlar. (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 198)

“Bilim adamları “gerçeği” aramakta ve test etmekte olduklarını kabul etselerde, gerçekleri “üretmez” veya bilmezler. Bilim bir din veya inanış değildir.  Dinler insanın varoluş nedenini, ruhunu, ölümden sonrasını, yaratana karşı adanmaları gibi konuları inceler. Bilim ise, “fiziksel olarak” algılanabilen evrenin kökenini, yapısını ve doğasını anlamaya/açıklamaya çalışır.” (Bilim Nedir? Ne Değildir?, https://www.siirt.edu.tr/dosya/personel/bilim-tarihine-giris-2-siirt-2017330153315437.pdf)

Bilimin siyasallaştırılması

Bilim adamlarının “Ben kimim, nereden gelip nereye  gidiyorum?” sorularına cevapları genellikle bilimsellikten uzak,  ideolojik ve siyasi sınırlar içinde kalmaktadır. Bu da yetmez gibi bir de bilimi inanç haline getirenler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki bilim daima ileriye doğru hareket halinde, devamlı ilerleyen ve değişen bir süreç olma özelliğine sahiptir. Atomun tanımı eskiden “Parçalanamayan en küçük yapı taşı” iken artık günümüzde, nötron-proton-elektronlardan hareketle atom enerjisi üretilmektedir. Tıp ülser’e eskiden süt önerirken, şimdi özellikle kaçının demekte, önceden perhiz için sıcak su önerilirken şimdi vazgeçilmektedir. Terli su içilmemesi tavsiye edilirken şimdi ise önerilmekte, dişleri önce  sağa sola, sonra yukarı aşağı, en son daire şeklinde fırçalama önerilir olmaktadır. O zaman eskiden bilim adına yapılanlar bilim dışı mı idi? Eskiden bilim adına dogmalarla (!) savaşanlar aslında birer Don Kişot mu idiler? Günümüzde bilim adına dogmatik görüşler savunanların yarın yanlış yaptıklarının ortaya çıkmayacağı ne malumdur? Newton’un yasalarını yerle bir eden Einstein yasaları ve  şimdi eleştirilmeye başlanan Einstein’in  görüşleri. En  son deprem uzmanlarının birbirlerini basında “şarlatanlıkla” suçlamaya varacak  kadar  bilimsel temelde birbirlerine zıt ileri sürdükleri fikirler. Tüm bunlardan sonra  bilimi bir inanç sistemi haline getirenler ne yapsınlar, onlarında durmadan kıble değiştirmekten başları dönmeye, kafaları karışmaya başlamıştır herhalde!

Bilim  vardığı bazı sonuçları zamanla değiştirmekte  olsa bile, iyi, güzel ve hikmete  her geçen gün biraz daha yaklaşmaktadır. Din ise insanlığın araştırıp bulması için zaman ve çaba harcamalarına gerek kalmadan; İyi, güzel ve hikmetli olanların listesini bir kitap halinde insanlara sunmuş bulunmaktadır. Yani bilim hızla dine yaklaşmakta, dinin ileri sürdüğü  fikirleri doğrulamakta, her emir ve yasağını tasdik etmektedir. Din, bilimin varacağı son noktada onu beklemektedir! Bu konuda “İslami emirler  ve  hümanizm” adlı yazımızı tavsiye ederiz.

Hawking kara delikler konusunda yanıldığını itiraf etti. İngiliz teorik fizikçi Stephen Hawking, kendi geliştirdiği kara delik teorisinden 30 yıl sonra kara delikler konusunda yanıldığını itiraf etti. Kara delikler maddeleri yutmuyor. (DW, 27 Temmuz 2004)

‘Einstein yanıldı!’ Ünlü fizikçi “en şok edici keşfe” karşıydı. Albert Einstein, kendi neslinin en parlak zekâsı olsa da onun zekâsı bile yazar Elsie Burch Donald’ın 20. yüzyılın “en şok edici keşfi” olarak adlandırdığı kuantum teorisinin önemini fark edemedi. (Hürriyet, 13.09.2021)

Bilimin verileri dışındaki hiçbir fikri – Din dâhil – kabul etmeyenler Sabah Gazetesinin 21.12.2001 tarihli manşetini nasıl yorumlayacaklar: “Bilim adamları kafa karıştırdı. Yaşam uzayda başlamış olabilir. “ O da ‘Olabilir!’ Bu haeri ilk okuduğumda yazdığım bu yazının üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçti ve şimdi bu yazıyı güncellerken sanala düşen en güncel haber: Rus ve ABD’li bilim insanları kanıtladı: Yaşam, Dünya’ya uzaydan gelmiş ‘olabilir.’ (Sputnik Türkiye, 15.11.2023)

Bilim insanları: Mars’ın oluşumuna dair yanılmış olabiliriz. Araştırmacılar, gezegenin düşündüğümüzden çok daha uzun bir süre önce oluşmuş olabileceğini söylüyor. (Indyturk, 13 Şubat 2020)

“Bilim insanları, İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in cinsel seçilim hakkında yanıldığını ortaya koydu.” (Şarkul Avsat, 22 Haziran 2021)

Bilim Dünyası Ay’ın Oluşumu Konusunda Yanıldı mı? “Apollo 16’daki astronotların 1972’de getirdiği kaya örneklerine bir de bugünün teknolojisiyle bakan bilim insanları Ay’ın bugüne dek sanılandan çok daha genç olabileceği sonucuna vardılar. Hem de 200 milyon yıl kadar.” (VOA Türkçe, 18 Ağustos 2011)

Uzmanlar yeşil çay hakkında yanıldı! “Yapılan son araştırmalar, antioksidan deposu yeşil çayın meme kanserine karşı korumadığını ortaya koydu. Daha önceki araştırmalarda, hayvan ve insan hücreleri üzerinde olumlu etkileri ortaya çıkan sonuçlara dayanarak açıklama yapan bilim insanları, sıcak yeşil çay içilmesi tavsiyesinde bulunmuştu. Ancak 54 bin kadını konu edinen son araştırma, yeşil çay içmekle meme kanseri arasında herhangi bir ilişki olmadığını ortaya koydu.” (Basından, 03.11.2010)

Bilim adamları yanıldı! “Bilim adamlarının kuyruklu yıldızlar ile ilgili bilgileri yanlış çıktı. Kuyrukluyıldızların Güneş Sistemi dışında oluştuğuna inanılıyordu. Science dergisinin son sayısında yayımlanan makaleye göre, Stardust uydusunun 15 Ocak’ta yeryüzüne getirdiği kuyrukluyıldız tozlarını inceleyen uzmanlar, kuyrukluyıldızın Güneş Sistemi’ndeki diğer gökcisimlerinden pek farklı yapıda olmadığını saptadı.” (Basından, 15 Aralık 2006)

Işık hızı aşıldı. Bilim dünyasında şok: Einstein yanıldı. Işık hızının saltanatı yıkıldı. Albert Einstein’ın izafiyet teorisine göre evrenin hız sınırı olan ışık hızı, nötrinolar adı verilen çok küçük kütleli parçacıklar tarafından geçildi. Nötrinolar, CERN’in Cenevre yakınlarında bulunan merkezi ile İtalya’nın başkenti Roma’nın doğusundaki Gran Sasso laboratuarı arasındaki 730 kilometrelik mesafeyi ışıktan yaklaşık altı kilometre daha hızlı bir şekilde kat etti. Işık hızı saniyede 299 bin792 kilometre458 metreye tekabül ederken, nötrinoların hızını saniyede 299 bin798 kilometreve454 metreolarak belirleyen fizikçiler hâlâ ölçüm aletlerine inanmakta güçlük çekiyor. (TV24, 25.09.2011)

      

Bir zamanlar “Bilimsellik” adına savunulanlar günümüzde adliyelik olay kabul edilmektedir!

1939’da, Nobel Tıp Ödülü’ne de layık görülecek olan İsviçreli kimyager Paul Hermann Müller tarafından keşfedilen DDT, sivil ve askerler arasında da kullanılır. 1970’li yıllarda ABD ve Avrupa’da daha sonra da ülkemizde yasaklanır. 

Bilim kutsal bir inektir!

Bilim, bilimsel olarak elde edilen bilgilerin tümüdür. İlk adım gözlemdir. Bir dizi gözlem bir araya toplanır ve bilim adamı kendisiyle bir müzakereye girerek hipotezini kurar. Bu gözlediği verilerin şu ya da bu şekilde bir açıklamasıdır. Bir hipotez, bir tür tahmindir. Sonraki aşamada ‘Eğer hipotezim doğruysa o zaman şu deneyi yaptığımda bu sonuca ulaşmam gerekir’ denir. Son aşama uygun deneyi yapmak ve hipotezi sınamaktır. Eğer deney yanlışsa hipotez tamamıyla reddedilir, doğruysa hipotez geçici olarak kabul edilir ve  hipotez sürekli olarak deneylerle sınanır. Ancak çok kuvvetli teoriler bile yanlış çıkabilir. (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 21) Modern bilim Gelileo ve Newton’la başlamış ve o zamandan beri hızlı bir şekilde ilerlemiştir. Einstein ve Bohr gibi bilim adamlarıyla korkunç bir ivme kazanmıştır. Ama aynı hikâye alçaltıcı ters bir dille de anlatılabilir. Eğer bilimin doruğu atom hakkında şimdi bildiklerimiz ise, on yıl önce bilinenlerin kesinlikle kusurlu olması gerekmektedir. Çünkü bilim o zamandan bu zamana kadar büyük aşama kaydetmiştir. Yirmi yıl önce bilinen daha da kusurluydu, 50 yıl öncenin biliminde bilinmeye değer çok az şey vardı. Biraz hayal gücü kullanarak bundan 20 ya da 30 yıl sonra bilimin ne hale geleceğini sorabiliriz. (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 24) Bir zamanlar ise bilimin, geleneksel dini inançların yerine geçecek yani kavram ve düşünceler arama yolunda bir sorumluluğu olduğuna inanılırdı. Berhelot, dinin yerini bilimin aldı” dediğinde yıl 1901 idi.  Zamanımızda bilimi büyük kutsal ineği olarak gören kimseye rastlanmaz oldu, en azından bu sayı epey azaldı. Buyrun size bir bilimsel yaklaşım: Adamın biri pazartesi günü viski soda içerek sarhoş olur, Salı günü konyak ve soda içerek sarhoş olur, Çarşamba günüde cin ve  soda içerek. Ortak payda, soda! Bilimsel sonuç; Soda sarhoş eder! (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 19) Ayrıca astronomi de bir bilimdir ama yıldızlarla deney yapmaya imkan yoktur. (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 21) Tarih bilimi de deneysel değildir. Yine bilimin de yapabilecekleri de sınırlıdır. Bilim, cinlerin olmadığını kanıtlayabilir mi? Hadi bir ortaya bir soru daha atalım: İki nokta arasındaki en kısa mesafe doğru bir çizgi midir? Söyler misiniz  bana Amerika ile Türkiye arasında direk bir doğru çizgi çizebilir mi? İlginç değil mi evrende her gök cismi ‘daire’ çizerek hareket eder! 

19. Yüzyıl’daki  “bilimsel” birçok iddia artık çöplükte değil mi? O zamanın havalı bilim adamları şimdi arkalarından gülünen birer eski teorisyen değil midirler? “Atom mu, parçalanamayan en küçük yapı taşıdır” o! E ama parçalandı!  O zaman etrafa bilim adına hava atanlar günümüzde tekrar geri gelselerdi insan içine çıkabilirler mi idi yoksa onlara da “gerici, çağdışı” falan denir mi idi?! 19. yüzyılın  şaşaalı günlerinde fizikçiler her şeyin kurallara uygun yürüyeceğine inanıyordu. Doğanın yasaları keşfedilecek ve her şeyi görmek mümkün olacaktı. Yıldızlar, paylarına düşeni yapıp hep birlikte yerçekimi yasasına uydular. Işık dalgalardan  meydana geliyordu ve bunlar oldukça iyi anlaşılıyordu. Elektrik biraz daha belalıydı ama yasalarının çoğu bulunmuştu ve geri kalanı da zamanla keşfedilecekti ve doğanın bütün yasaları bulunduğunda, gerekli  verilerinde yardımıyla, her şeyin sırrı çözülecekti. Eğer evrendeki bütün maddenin her atomunun pozisyonunu, hızını ve belki  birkaç şeyini daha bilebilseydik, sistemin tümünün bütün geleceğini öngörmekte kullanılabilecekti. Bu inanca determinizm denir. 19. yüzyılın sonuna kadar oldukça makul görünüyordu. Ama yüzyılın dönümünde geliştirilen kuantum teorisi, onu temelinden sarsmışve o zamandan beri fizik, kendine duyduğu pişkin güvenin çoğunu kaybederek büyük bir aşama sağlamıştır. (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 53) Bilim adamlarının idolleri bir totem kazığı gibi birbirinin üzerine dizilseydi, en tepedeki ölçüm adı verilen sırıtkan bir fetiş olurdu. Hem kimyacı hem fizikçiler ölçümün önünde eğilip ona taparlardı. Oldukça doğru bir saptama yaparak bütün fiziksel bilimlerin sadece özenli ölçümlerle ilerleyebileceğini  söylerler. Hemen herkes  fizikteki herhangi bir şey hakkında muğlâk, nitel ve kesin olmayan bir açıklama getirilebilir ama bu nicel bir sınavdan geçtiğinde çökmeye mahkûmdur. (Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 58)  

 

Işık hızı saniyede 300.000 idi. Ama son yıllardaki araştırmalar 300.000*300 rakamına işaret etmektedir. Uzun yıllar devam eden durağan evren modeli, 2 bin yıllık Öklid geometrisinin yetersizliği, peşinden yıllarca koşulan “eter”in elden uçup gitmesi. Bir dönem bölünemeyen en alt parça olarak adlandırılan “atom”un, aslında daha alt parçacıklar olan proton, nötron ve elektronlardan oluştuğu anlaşıldığında yaşanan irkilme. Ardından proton ve nötronların da aslında temel yapı olmadığı, onların da kuarklardan oluştuğunun anlaşılması. Özetle, bilime yeniden bilimsel bir yaklaşım gerekmektedir. Şüpheciliğin, bilimin bizzat kendisine uygulanması akıl ve bilimin bir gereğidir. Bilimin varmış olduğu son nokta aslında ilerde varacağı yeni ve farklı bilimsel kanunların ilk adımıdır. Kısaca bilimde kesin ve son yoktur.

Bilim adamların, “bilimin henüz yapamadıkları-bulamadıkları” konusunu düşünüp tevazu ile başları önde yürüyeceklerine, geriye bakıp  bilimin geldiği şu an ki aşamayı kendilerine mal edip kibir ile yollarına devam etmektedirler. Ayrıca “bilimin insana neler yapabileceği düşüncesi de korkunçtur. Atom enerjisi, radyoaktif gazlar,  biyolojik virüsler vb. birçok bilimsel araştırmanın hedefini, doğruluk derecesini ve doğruluk neticelerini ancak ona maddi destek veren çevreler belirlemektedir. Ayrıca, ‘hiçbir bilim adamının yaşadıkları zamanın dünya görüşlerinin ve ideolojilerinin etkisi altında kalmadığı’ asla iddia edilemez. Sartre,   “Atom bombasının silah olarak mükemmelleştirilmesi için çalışan bilim adamlarına aydın diyemeyeceğim.” demektedir. (J.Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, s 12) Bilim diye ortaya çıkan bir çok buluşun insanları ‘hafiften delirttiği’ de gerçek  değil midir: Telefon, televizyon, aşı, vitamin hapları gibi.

Bir durumu ölçerken, mesela bir kuantum  parçacığını ölçerken hem hızını hem de konumunu aynı anda ölçmek mümkün değildir. Diyelim ki konumunu ölçülebilmektedir ve bilgi edinme kesinliği çok fazladır. Bu kesinlik ne kadar fazla artarsa, hızın belirsizliği o kadar da artar. Bu da şu anlama geliyor ki, hiçbir zaman maddenin gerçek bilgisine sahip olamayacağımız!
Bilim kanıtlanmış bilgidir ama o kanıtlanmış bilgi her zaman bir başka kanıtlanmış bilgiye terk edebilir yerini. Nitekim bunun binlerce örneği vardır. Demek ki bilim de, “mutlak bilgi” değildir. “Mutlak” olduğu kabul edildiği gün bütün gelişmeler durur. Varsayımlara dayalı hipotezler ise doğrulandıklarında o ana kadar ”meçhul olanı kavramamızı” sağlar. Üstelik bir hipotez, diğer bir hipotez onu yanlışlayana dek geçerlidir. İnanç: Şüphe ettiğine araştırarak ulaşamıyorsan ”Onun yine de o olduğuna” inanmak ise, her bilim, kesin doğru olana dek inanç değil midir ki, zamanla o kesinleşenin de yanlış olduğu ortaya çıkacaktır! Artık “akıl ile her şeyin bulunacağı” iddiasının şimdiye kadar doğrulanmamış başka bir inanç olduğunun farkına varmış mıyızdır acaba?

Harward tıp fakültesinde beyin üzerinde çalışan bir bilim adamının yazar  Cüneyt Ülsever’e söylediği şu cümle üzerinde biraz düşünmemiz gerekir. “Ben tıp bilimine bir tanrı tanımaz olarak başladım. Ancak hala beynin ne menem bir şey olduğunu %8-%10 biliyoruz. Beyine düşünmeyi sağlayan mekanizmanın ise katiyen farkında değiliz.” Bu tıp adamı şimdi dinleri inceliyordu. Bilim felsefesine merak salınca da, zaten bilimin de yola bir takım varsayımlarla  ve doğru olduğu kabul ettiği bulgularla çıktığını, sadece aynı koşullarda  aynı sonucu almanın peşinden koştuğunu bilmek aslında bir inanç değil midir? Varsayımlar  ”inançtan” başka bir şey değildir midir? (C. Ülsever, Teneke Evin Torunu) Ya bilimde ”tesadüfe” yer olduğunu iddia edenlere ne demeli? İşte darwinizm. Karl Popper, “Darwin kuramı sınanabilir olmadığı için bilimsel değildir, sahte bilimdir. Metafizik bir şeydir.” sözü de bir kenara yazılmalıdır. (The Logic of Scientific Discovery)

Biz bilime karşı değiliz ama bazılarınca kutsallaştırılan ve amacından saptırılan bilimcilerin gerçek yüzünü de göz önüne sermek bizim görevimizdir. Gerçek bilim adamı kendisine şu soruyu sormalıdır: Bilim gelişmesini nereye kadar devam ettirebilecektir? Şu anki bilim hangi aşamadadır? İnsanlık tarihi buna yetecek midir, yeterse vardığı yer neresi olacaktır?

Bilim vardığı birçok sonucu değiştirip yerine bir yenisini koyuyorsa da uzun vadede kainatın gerçeklerine biraz daha yaklaşarak ilerlemeye devam etmektedir. Kainatın gerçeklerini açıklayan ise dindir. Aslında bilim; Allah’ın evreni yaratış sırrını çözmektir. Bilimin amacı da, Allah’ın kainatı yarattığı dili çözmek olmalıdır. Bilim adamlarının amacı zamanla değişecek ve adına bilim denecek kısa dönem buluşlara tapınmak değil, Allah’ın kainatı yaratırken koyduğu kuralları açıklamak olmalıdır.

André Vayson de Pradenne`in `Prehistorik Arkeolojinin Sahtekârlıkları` isimli kitabında sıraladığı arkeoloji tarihine geçmiş pek çok sahtecilik örneğiyle de sınırlı değil bilimsel aldatmacalar. Bilim dünyasında günümüzde de şarlatanlar çıkabiliyor. Hileli laboratuvar fareleriyle deney yapan bir Amerikalı immünolog, fosillere makyaj yaparak bilime katkıda bulunan (!) Japon bir paleontolog, deneylerini kaçakçılığa alet edebilen Alman bir fizikçi ya da klonlama alanındaki sahte süper deneyleriyle ülkesinde milli kahramana dönüşebilen Koreli bir biyolog olarak karşımıza çıkabiliyor bu sahtekârlar. (Birol Biçer, Aktüel dergisi)  

Dün ilaçtı, bugün zehir ilan edilmek üzere!

bilimyanilir-1

En ‘bilimci’ site bile, bilimin varsayım/önkabul/iddia ile başladığını kabul ediyor. İman bilimde bile var. 

Bilimperestlerin Yanılgıları. “Koyu “laikçi” Prof. Dr. Celal Şengör’ün “dindarlar üniversitelere alınmasın” önerisi, gündeme geldiğinden beri eleştiriliyor. Jeoloji profesörünün “din, bilime dayandırılamaz” kuralından, “dindarlar bilim yapamaz” gibi vahim bir sonuç çıkarmasının yanlışlığı, zaten ayan beyan ortada. Ama aslında bundan da ileri gitmek ve Sayın Şengör ve onun gibi düşünen “bilimperestlerin” dünya görüşünü biraz kurcalamakta yarar var. Prof. Şengör, “Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan bir düşünce sistemidir” diyor. Yani bilimin salt “somut gerçekliğe” dinin ise sırf “inanca” dayandığını ileri sürüyor.” Oysa bakın dünyanın önde gelen astrofizikçilerinden biri olan Arizona Eyalet Üniversitesi öğretim üyesi Paul Davies, 24 Kasım 2007 tarihli New York Times’daki makalesinde bu konuda ne demiş: “Bize sürekli bilimin dünya hakkındaki en güvenilir bilgi kaynağı olduğu, çünkü test edilebilir hipotezlere dayandığı, dinin ise inanç üzerine kurulduğu söylenir. Bu ayrımdaki sorun şudur ki, bilimin de kendi inanç-bazlı iman temeli vardır. Tüm bilim, doğanın rasyonel ve anlaşılabilir bir düzene sahip olduğu varsayımı üzerinden işler. Eğer evrenin anlamsız karmaşalar ve keşmekeşlerle dolu olduğunu düşünseydiniz, bilim adamı olamazdınız.”  Prof. Davies, bundan şu sonuca varmış: “Dolayısıyla hem dinin hem de bilimin temelinde inanç vardır: Her ikisi de evrenin dışında bir şeyin varlığını kabul eder: Ya açıklanamayan bir Tanrı’yı, ya da açıklanamayan doğa kanunlarını.” Bu gerçek, bir “bilimci” ile bir “dinci” arasında aslında bir “inanç dozajı farkı” olmadığını gösteriyor. Elbette eğer “dinci”nin inandığı dinin öğretileri fiziksel veya sosyal gerçekliği görmesini engelleyecek katılıktaysa, ortaya ciddi bir dogmatizm sorunu çıkar. “Dünya dönmüyor” diye fetva veren Ortaçağ Katolik Kilisesi veya Suudi “alim” İbn Baaz örneğinde olduğu gibi. Ama bir “bilimci” de alabildiğine dogmatik olabilir. Sovyet tarımını “diyalektik materyalizm”e göre çarpıtıp mahveden Trofim Lysenko veya Prof. Şengör’ün “Erke”cilik oynayan ideolojidaşları gibi. Bu, Türkiye’deki “bilimperest”lerin göremediği gerçeklerden biri. Bir diğeri de, bilimin bize öğretebileceklerinin sınırı ile ilgili.
Prof. Şengör bilimi sınırsız görüyor. Hatta “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyor. Bu, vahim bir yanılgıdır. Başka her şeyden önce bilimin kendi disipliniyle çelişir. Çünkü bilimin yöntemleri deney ve gözlemden ibarettir. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” önermesini ise ne deney ne de gözlem yoluyla test edemezsiniz. Bu, felsefi bir iddiadır. Nitekim zaten Prof. Şengör de dayanak olarak bir felsefeci olan Bertrand Russell’a başvurmuş. Gerçekte insanlığın bilimden başka daha pek çok “bilgi kaynağı” vardır. Örneğin ben “insanlara adaletli ve merhametli davranmak gerekir” önermesinin doğru olduğunu biliyorum. Beni buna iknaeden hiç bir fizik kanunu, kimya formülü veya biyoloji teorisi yok. Hatta “bilimperestler”in pek sevdiği bazı biyoloji teorilerinin sosyal uyarlamalarına, örneğin Sosyal Darwinizm’e bakarsak, adalet ve merhametin çok aptalca şeyler olduğu sonucu çıkabilir. Ama “vicdan” (sezgi), “gelenek” ve Prof. Şengör’ün hiç hazzetmediği anlaşılan “vahiy” gibi bilgi kaynakları, beni söz konusu değerlere inandırıyor. Aslında dünya tüm bunları göreli ve kaba pozitivizmi aşalı çok zaman oldu. Sorun, bizim bilimperestlerin fanus içinde yaşamasında. (Mustafa Akyol, Star, 6 Şubat 2008)

Rektörler bir bilim kilisesi mi oluşturmak istiyor?

YÖK”ün bünyesinde bulunan rektörlerin ve yakın arkadaşlarının bilim, din, vahiy konularında, yaptıkları açıklamalardan anladığımız kadarıyla bilimi bir din gibi algıladıkları için “Scientific Church” Bilim Kilisesi kavramını kullanmayı bir zihniyeti anlatmak üzere uygun bulduk. Ancak hemen hatırlatalım ki, bilimi bir din olarak görmeleri de sadece bir slogandan ibarettir çünkü bilim üretmede yetersiz oldukları ve ideolojik bir bataklığın içine saplandıkları için din olarak gördükleri bilimin gereğini de yapmazlar. Sadece, halkın tarihsel yürüyüşüne uygun değerleri, yargıları, sembolleri, anlam ve kavram çerçeveleri, sosyolojik bir gerçek olarak, demokratik bir seçim yoluyla çevreden merkeze yöneldiği zaman, karşılarında halkın özgürce seçtiği bir meclis ve Başbakan dahi olsa, kilise hiyerarşisinden devşirilen cüppelerini giyerek bilim, aydınlanma, laiklik ve ulusalcılık adına Anıtkabire yürümektedirler. Abartısız Rusya, Küba, Çin dâhil dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir bilim adamları prototipleri yoktur. Bu zihniyetin batıda nasıl iflas etmiş olduğunu bilahare fazla detaya girmeden genel hatları ile açıklamaya çalışacağım.

Bilimperest rektörlerin düşünsel arka planı

Bilindiği gibi 1789 Fransız ihtilalinden sonra gelişen pozitivist bilim anlayışı ki bu kavramı ilk önce St. Simon kullandı.- Fizik bilimlerinde meydana gelen büyük atılımlarla 19.asırda sosyal bilimleri de kapsayacak şekilde Kıta Avrupa”sında hakim bir paradigma haline geldi. Öyle ki St. Simon”un öğrencisi Aguste Comte bu paradigmayı sosyoloji alanında öyle bir noktaya ulaştırdı ki; artık pozitivizm ve onun kavramlar çerçevesi, aynen doğa bilimlerinde geçerli olan sebep-sonuç ve determinist ilkelere göre, zorunlu olarak insanlığın ortak dini olacak ve dolayısıyla vahye dayanan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinler tarihsel ve toplumsal yasaların bir gereği olarak, insanlığın tarihi serüveninden silinecekti. Çünkü ona göre, insanlık Teolojik dönemden Metafizik döneme, Metafizik dönemden de zorunlu olarak Pozitivist döneme geçerek bu “üç hal” kanununun bir gereği olarak, insanlık mistifiye olmuş boş inançlarından kurtulup bilimsel kavramlar çerçevesine dayanan pozitivizm tek geçerli yaşama biçimine, yani bilimsel bir dine dönüşecektir. Bu görüş özellikle sol ve ateist aydınları derinden etkilemiştir. Zaten Marksist bilim adamlarının düşünme biçimi de öyledir. Zira Marx kendi teorisini “Scientific Socialism” (Bilimsel Sosyalizm) olarak isimlendirmişti. Zira ona göre de, aynen Aguste Comte”de olduğu gibi, komünal toplumdan başlayan insanlık tarihi kölelik, ağalık, feodalite, kapitalizm ve sosyalizm aşamasından sonra determinist (zorunlu) yasaların gereği olarak komünizm”e (sınıfsız topluma-dünya cennetine ki, bu liner tarih anlayışı, St.Agustini”in teolojik tarih felsefesinin mataryalize edilmesidir) ulaşacaktır.Dolayısıyla üst yapının en dominant unsuru olan din kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Zira din insanlığın afyonudur, o işçi-proleterya sınıfının sömürülmesi için burjuva sınıfının uydurduğu bir sömürge aygıtından başka bir şey değildir. Bugün üniversitelerimizin en önemli mevkilerini işgal eden akademisyenlerin birçoğu hemen hemen böyle düşünürler. İdare-i maslahat icabı her zaman itiraf etmeseler de! Dolayısıyla bu pozitivist-Marksist mantalitenin aşkın bir anlayışa, metafiziğe kapı aralayan, daha açık bir ifade ile Tanrıya belli bir dine inanan bir bilim adamına, başı örtülü dahi olmasa herhangi bir öğrenciye tahammül edemeyeceği açık ve seçiktir. Şimdi gelelim bu söylediklerimizin YÖK”le ne alakası var işte meselenin de püf noktası burada düğümleniyor. Zira YÖK”ün özellikle Kemal Gürüz, Erdoğan Teziç, Celal Şengör gibi bireylerin tarihsel ve toplumsal olaylara, dolayısıyla dine, dile sanata kültüre ve bilime yaklaşım biçimi çok fazla bilimsel çalışmalarla ilgilenmeseler de pozitivist-marksist bir mantaliteye dayanır.

Nedir pozitivist mantalite; gözlenemeyen, olgulara dayanmayan, deneye indirgenemeyen yani empirik anlamda test edilip genelleştirilemeyen her önerme ve inancın yadsınmasıdır… Tıpkı Viyana ekolünün, neo-pozitivistlerin özellikle Carnap ve Raihanbach gibi naiv düşünen mantıkçı felsefeciler gibi. Onlara göre metafiziğe dayanan tüm yargılar ve onun üzerine inşa edilmiş hayat biçimleri zihinsel bir yanılma ve sapmadan ibarettir. Çok açık bir örnek verecek olursak, Tanrı vardır, Ahiret vardır, öldükten sonra dirilmek vardır, yargı günü gerçektir gibi önermeler empirik anlamda doğrulanamayacağı için anlamsızdır dolayısıyla bilimsel değildir. Pozitivist mantalite kelimenin tam anlamıyla budur. Halbuki bu yargının kilise kurumunun “extra ecclesiam nulla salus” (kilise dışında hiçbir hakikat yoktur.) dogması ile hiçbir farkı yoktur.

Fakat “teist” Allah”a, vahye ve onun öngördüğü hayat biçimine inanır. Yani pozitivistin tam karşıt yönünde de bir düşünce ve inanca sahiptir, bundan dolayı pozitivizmi bir kilise ve din olarak algılayan YÖK ve onun rektörlerine göre açıktan söylemeseler bile, dini simgeyi çağrıştıran her kıyafet, hatta dille ifade edilemeyen dini motifli her düşünce tarzı hissedildiği anda üniversite kampüslerinden kovulmalıdır. Zira pozitivist dinin kâfirleri de teist”lerdir (yani inananlar) keşke mümkün olsa da pozitivist tapınaklarda büyük rahip Auguste Comte”un başkanlığında pozitivist engizisyonda yargılanıp pozitivist cehennemde layık oldukları şiddetli azabı tatsalar. Allah”a inanan adamdan bilim adamı olmaz. Çünkü o apriori, önsel olarak Allah”a inandığı için dogmatiktir. Öyle ya bu kafaya ve mantaliteye göre Aristoteles, Platon, Plotinus, Descartes, İbn-i Haldun, Leibnize, Farabi, İbn-i Sina, Blace Pascal, Spinoza, Immanuel Kant, Hegel, Einstein vs. bile aydın sınıfına giremezler çünkü ne de olsa adlarını saydığımız bu zevat şu veya bu şekilde Tanrı”nın varlığını kabul ederler.
Maalesef bu zihniyet Avrupa kaynaklı Baron de Holbach, Abbe Meslier, Ludwing Buchner, David Strause, Diderot, Neitsche, J.P.Sartre gibi ateist-pozitivist düşünürlerin ve onların ilk çömezi sayılan Abdullah Cevdet ve onun naiv tilmizleri sayesinde yerleşti. İstiklal şairi Mehmet Akif”e hakaret edecek düzeyde tarihsel ve toplumsal değerlerimize düşman Nurullah Ataç gibi bireylerin İnönü döneminde cumhurbaşkanı danışmanlığına getirilmesiyle de sosyo-kültürel alanda tam bir pozitivizm, kamusal alanda ise Sovyetik tipi bir laiklik uygulaması yerleşti. Peki, yukarıda kısaca anlattığımız bu bilim anlayışına ve dünya görüşlerine Kıta Avrupa”sında ne oldu? Orada üniversiteler halen katı bir pozitivizmi ve determinizmi mi seslendiriyorlar? Farklı inanç, fikir ve ideolojilere sahip akademisyen ve öğrencileri kapı dışarı mı ediyorlar yoksa orada üniversiteler aklı, bilimi özgür düşünce ve araştırmayı bırakarak apriori olarak, görevlerinin resmi ideoloji veya Marksizm, sosyalizm, kapitalizm, pozitivizm, Hıristiyanlık gibi dünya görüşlerini savunmak, entelektüel ve epistemolojik anlamda onları meşrulaştırmak olduğunu mu söylüyorlar? Öyle ya bizim bilim adamlarımız, kendilerinin savunduğu akıl, deney, özgür düşünce olgularının aksine üniversitede görevlerinin “Kemalizm”i” savunmak olduğunu söylüyorlar. Zira onlara göre Kemalizm, yeryüzünde hakikatin, gerçeğin kendisidir. Ki bu Kemalizm denilen düşünme biçiminin cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk”le hiçbir alakası yoktur. Zira özgün yazılarının ve söylevlerinin yer aldığı “nutuk”ta böyle bir düşünce mantalitesi yok. Bu kavram daha çok 1940″lı yıllardan sonra mantıkçı-pozitivizme prestij eden, devlet düzeyinde laikliği Tanrıyı yeryüzünden kovma harekatı olarak algılayan Sovyetik tipi laisizmi savunan, elitist, jakoben bireyler tarafından ortaya atılmış ve içeriği doldurulmaya çalışılan bir kavramdır. Tam anlamıyla bir rekonstrüksiyondur. Zira Atatürk kendisinin milletine ve Türk Gençliğine hiçbir dogma bırakmadığını, sadece aklı ve özgür düşünceyi ölçü ve hakem olarak bıraktığını açıkça söylemiştir.

Türkiye”de bilim siyasallaşmıştır

Evet, Avrupa”da, Amerika”da, gelişmiş demokratik ülkelerde bu bilim anlayışına ve mantalitesine sahip hiçbir üniversite yoktur. Zira bilim Türkiye”deki gibi siyasallaştırılmamıştır, herkesin hangi düşünce ve inançtan olursa olsun akademik özgürlüğü vardır. Örneğin Amerika”da bırakın bir öğrenciyi bir Yahudi profesör Yale Üniversitesi”nde kipa”sı ile derse girebilir, ders anlatabilir hiçbir makam ve otorite onun bilim adamlığını sorgulayamaz, ta ki kendi inançlarını bilim adına öğrencilerine dayatmadığı sürece…Şimdi gelelim bir dönem Avrupa”ya da hakim olan pozitivist bilim anlayışına ne oldu, öyle ya kadim filozof Herakleitos”un söylediği gibi “Panta rei” her şey akar dolayısıyla köprünün altından çok sular geçti , ta 1950″lerde Amerika”da “Science is Sacred Cow”:  “bilim kutsal bir inektir” gibi kitaplar kaleme alınmaya başlandı. Kıta Avrupa”sında fizik bilimlerde pozitivizme ve dolayısıyla determinist anlayışa darbeler vuruldu. Şimdi bu tarihsel gelişmeyi kısaca açıklayalım. 

                             

Bilim kilisesinin iflası

19. asrın ikinci yarısında öklitçi olmayan geometriler ortaya çıktı. Labochevsky . (1793-1856), doğru çizgiyi değil, iki nokta arasında bir eğriyi kabul ediyordu. Rieman ise üçgenin iç açıları toplamının 180 dereceden fazla olduğunu söylüyordu. Yine aynı dönemde Newtoncu paradigmanın aksine bilimsel bilgiyi mutlaklaştıran, bilim kilisesine dönüştüren pozitivizm ve onun uzantısı siyantizm( bilimi kutsallaştırmak) anlayışına karşı bilimin yapısını eleştiren felsefeler ortaya çıkmıştı. İşte bu göreli/göreceli (relativist) anlayışlar fizikçi Einstein”in (1878-1955) “özel ve genel relativite” teorilerini ortaya atmasına yol açtı. O, zaman ve mekânın rölatif olduğunu, mutlak eş zamanlılık olmadığını kabul ettirdi. Max Planck(1850-1947) 1901″de “Planck Sabitesi” denilen değişmez sayıyı keşfetti. Niels Bohr(1883-1962) 1913″te bugün de geçerli olan “atom modeli”ni çizdi. Louis de Broglie(1891-1977) dalgalar mekaniğini kurdu, ışığın ve sesin dalga dalga yayıldığını ortaya koydu. Werner Heisenberg(1901-1977) atomların iç dünyasında “kesinsizlik”(incertitude) olduğunu ortaya koydu. Ona göre hareket halindeki bir elektronun yerini tam olarak tespit etsek, hızını tespit edemiyoruz, hızını tespit etsek yerini tespit edemiyoruz. Elimizdeki cihazlar çok mükemmel de olsa sonuç değişmez. Böylece Heisenberg klasik fiziğin sıkı sebep-sonuç ilişkisinin burada geçerli olmadığını, olayların ihtimal bağı ile bağlı olduğunu ortaya koydu. Böylelikle doğa bilimlerinin dayandığı determinizm ilkesi sarsıldı. Tabiri caizse determinizmin, dolayısıyla pozitivizmin ve onun kavramlar çerçevesinin duvarında Planck Sabitesi kadar büyük bir çatlak meydana geldi. Louis de Broglie, (madde ve ışık) Sonuç olarak doğa kanunları “zorunlu (determinist)” olmaktan çıkıp “olumsuz (zorunsuz)” olarak görülmeye başlanmıştır. Bunlara diğer ilimlerdeki ilerlemeleri de katmak gerekir. Mesela 1950″li yılların sonunda hücrede keşfedilen RNA, DNA denilen bilgi yüklü parçacıklar, biyolojiye dayanan yeni bilgi teorisi geliştirilmesine yol açtı. Peki, felsefe düzleminde ne oldu, fizik bilimlerdeki bu pozitivist çöküş elbette bilim felsefesini etkiledi. Bilindiği gibi mantıkçı pozitivistlerin hedefleri bilimi metafizikten (dinden) temizlemek, Tanrıyı en azından yeryüzünden kovmak ve felsefeye bilimsel bir kimlik vermek idi. Ve onların ölçütü ise daha önce bahsettiğimiz gibi “doğrulamak” idi. Bilimi ve özellikle felsefenin alanını, daraltan bu akımın çeşitli eleştirilerle yetersizliği ortaya çıktı ve dolayısıyla mantıkçı pozitivizm ve dünya görüşü etkisini kaybetti. Bunu da özellikle Karl Poper (1902-1994)”in çalışmaları sağladı. Popper “doğrulanabilirlik” ölçütüne karşı “yanlışlanabilir” ölçütünü seçenek olarak ileri sürdü. Ona göre hiçbir önermenin- bilimsel olsun, olmasın- doğruluğu mutlak olarak ispatlanamaz, metafizik, estetik ve etik önermeler için de doğrulayıcı deliller getirilebilir. Popper”in bu devrimci çıkışının yanında üç önemli gelişmeye işaret etmek gerekir. N.H.Hanson, geleneksel emprisizm”in temel varsayımı olan bilimin gözleme dayandığı tezine karşı çıkmıştır. Ona göre gerek bilimde, gerek günlük hayatta nesne ve olguları olduğu gibi algılayamıyoruz. Yani gözümüze yansıyan şeyle gördüğümüz algıladığımı mutlak olarak aynı şeyler değildir. Örneğin suda doğru bir çubuğun eğri görünmesi gibi… Zira deney ortamı bireyi bazen yanıltabilir. Thomas Kuhn ise (1922- 1962)”de yayınladığı “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” (The Structure Of Scientific Revolutions) adlı eseri ile bilim dünyasında yeni bir dönemin açılmasını sağladı. Normal bilimin işi… O, mantıkçı pozitivistleri ve yerleşmiş anlayışın aksine bilimin doğrusal olarak değil, aksine seyrek de olsa devrimsel atılımlarla gerçekleştiğini ilk defa açıkça ortaya koydu. Kuhn”a göre bilimsel etkinlik, iki dönemli bir süreç halinde ortaya çıkmaktadır: Normal Bilim Dönemi  ve Olağanüstü Bilim Dönemi. Normal Bilim, belli bir alanda, meslek çevresinin bağlandığı bir kurum çerçevesinde yürütülen bir etkinliktir. Kuhn bağlanılan bu kurama-teoriye “paradigma” ismini verir. Normal Bilim dönemi, devrimci hamlelere kapalı olup mevcudu koruma dönemidir. Yeniliğe izin vermez tıpkı YÖK”ün baskıcı ve dogmatik bilim anlayışını korumaya çalıştığı gibi. Normal bilimin işi, yerleşik paradigmaya uymayan sonuç ve oluşumları açıklığa kavuşturmak ve onları sapkın (hetorodoks) ilan etmek, ortaya çıkan sıradan sorunları çözmektir. Yalnız sorun çözme gayreti, bilimsel atılım için değil, paradigmayı korumak ve tahakkümü, despotizmi sürdürmeye yönelik bir amaç taşır. Paradigmayı yıkıcı ve sarsıcı arayışlara yer vermez. Çünkü burada paradigma bilimsel kılıf altında “mutlak hakikatin” kendisi olarak algılanır yani bir nevi “dindir.” Bu anlamda paradigmaya bir çeşit, hâkim dünya görüşü veya inanç sistemi denebilir. Bundan dolayı bir paradigmadan diğerine geçiş, din değiştirmeye benzer, köklü bir değişimdir. Ancak bir dönem gelir ki bilim adamlarının paradigmayı koruma çabaları yetersiz kaldığı zaman, bunalım ortaya çıkar. Tarihsel ve toplumsal gelişmeler paradigmayı çepeçevre sarmıştır. İşte bunalımdan çıkış için ortak ölçülerin yerine bireysel görüşlerin geçtiği bir dönem gelir ki bu “Olağanüstü Bilim” dönemidir. Elbette Kuhn gözlem ve deneyi inkâr etmiyor, ama göz ardı edilen bazı hakikatleri yüzeye çıkarıyor. Çünkü tüm bilimsel teori ve paradigmalar çeşitli metafizik unsurları beraberinde taşırlar. Çevrenin sosyo-politik, sosyo-psikolojik ve tarihsel şartları altında oluştukları için peşin hükümleri (ön yargılar) bünyelerinde barındırırlar. Kuhn”un bilim anlayışında, pozitivistlerin ve mantıkçı pozitivistlerin aksine tarih ve bilim tarihi büyük önem kazanır. Paradigma değişimlerini anlamak ancak tarihe yönelmekle mümkündür. Acaba bizim YÖK yöneticileri, rektörleri, dekanları yaşadığımız ülkenin tarihsel ve toplumsal değerlerini ne kadar bilirler ki, Paradigmal değişimleri anlayabilsinler. Daha sonra Stephen Toulmin(D.1922) yine Paul Feyerabend(1925-1994) “Metoda Hayır” adlı bir kitap yazarak, klasik pozitivist görüşü eleştirdi. Ona göre bilim adamının içinde yetiştiği ortam, inanç, norm, dil ve kültür boyutu göz ardı edilemez. Yani psiko, sosyal, siyasal, tarihi ve kültürel şartlardan soyutlanarak bilim yapılamaz, bilim adamı yetişmez. Bilim insanlığın bütün problemlerini çözme iddiasında olamaz. O, belli şartlarda, belli imkânlarda elde edilmiş akli bir bilgi insanın ortaya koyduğu bir ürün bir etkinliktir. Bu uzun sayılabilecek anlatımdan hareketle YÖK ve onun hâkimiyetinde bulunan üniversite yöneticilerine ve öğretim üyelerine diyoruz ki, bilim bir din değildir. Artık katı pozitivist ve determinist bilim anlayışı batıda terkedilmiştir. Bilim mutlak hakikatin kendisi değildir. Hayata bir anlam veremediği gibi değerler manzumesi de üretemez. O mutlak var olanı ortaya çıkarmaz, ancak varlık üzerinde etkinlikte bulunur ve gücü ölçüsünde hakikati açıklamaya çalışır. Ancak hakikat hiçbir zaman insan etkinliği ve zihni ile kuşatılacak bir şey değildir. Onun ezeli ve ebedi bir mahiyeti vardır. Zaman ve mekânla kayıtlı olan insan ise kendi çabası ve ürünü olan bilim yoluyla hakikati kuşatamaz. Zira insanın hakikati arama çabası kıyamete kadar devam edecektir. Bilimin onu üreten insan zihniyle direkt bağlantılı bir mahiyeti vardır. Yani onun ölçüsü insandır. Daima bir rölativiteyi içerisinde barındırır. İnsan ise yapısı itibarı ile külli anlamda hakikati kavrayamaz. Bundan dolayı bilimin ortaya çıkmasında, yukarıda bahsettiğimiz gibi olaylar ve olgular arasında mutlak bir zorunluluk değil, olasılık geçerlidir. Lütfen modern dünya görüşünden post-modern bir döneme geçilen dünyada, artık üniversitede öğrencileri ve öğretim üyelerini inançlarından, fikirlerinden, görünüş ve kıyafetlerinden dolayı fişlemek, başörtülü kızları ikinci sınıf vatandaş, onları oluşturduğunuz kast sisteminin paryaları olarak görmek yerine, bilim üretin, Türkiye”nin küresel ölçekte büyük bir devlet olabilmesinin epistemolojik, entelektüel ve sosyo-politik temellerini oluşturabilecek araştırmaları yaptırın. Bu millet bunun için size maaş veriyor. Onların değerlerini aşağılayasınız diye değil. Dogmatik ve zihinleri felce uğratan katı ideolojik zihniyetinizi değiştirin, kampüslerde akademik özgürlüğe ve nesnelliğe, akla (ratio) önem verin.

Üniversitelerimizin durumu

Lütfen! üniversiteleri pozitivizmin mabetleri, kiliseleri, öğretim üyelerini buraların rahibi olan, bilimi dinin yerine geçiren, köhnemiş ve çürümeye yüz tutmuş paradigmanızdan vazgeçin. Bırakın üniversiteler küresel düzeyde fikirlerin, inançların, teorilerin bilim anlayış ve felsefelerinin rahatça tartışıldığı, üretildiği özgür eğitim kurumlarına dönüşsün. Zira Bertrand Russel şöyle der: “Eğer bir eğitim ve öğretim kurumunda öğretmenler, bilim adamları istedikleri gibi düşünüp konuşamıyorsa, öğrenciler ve toplum onların söylediklerini reddetme yahut kabul etme özgürlüğüne sahip değilseler siz o üniversitelerden özgür ve aydın bireyler değil ancak yobaz sürüleri üretirsiniz. Artık 1940″lı yıllardan sonra üretilen çağdaş dünyada anlamını kaybeden paradigmanızı, halkın tarihsel ve toplumsal değerlerini küçümseyen mantalitenizi terk ederek akla ve gerçeğe dönün. Siz de görüyorsunuz ki, tarih Aguste Comte”u ve Karl Marx”ı haklı çıkarmadı. Din, pozitivizmin öngördüğü determinist yasalar gereği ortadan kalkmadı. Bilakis Samuel Hungtington”un ve Alvin Toffler”in de itiraf ettikleri gibi dinler, yüzyılımıza damgasını vurdu. Öyleyse yapılması gereken ne bilimi dinin yerine geçirmek, ne de dini bilimin yerine koymaktır. Her ikisi de farklı gerçeklik alanlarına hitap eder. Din ve insanı çevreleyen kültür “Tarihselci bilim felsefesinin “konusudur. İnsani alanda doğa bilim yöntemleri geçerli değildir. Şimdi başlık olarak attığımız sorulara cevap verelim. Türk üniversitelerinin ne bir bilim kilisesidir sadece bilim kilisesinin zihniyeti hâkimdir o kadar – ne de bilim felsefesinden haberi (özellikle resmi ideolojiyi dayatanların) vardır. Haberi olan birkaç mümtaz, bilim adamı hariç… Zaten onlar da üniversiteden atılacakları korkusuyla konuşamazlar. Öyleyse üniversitelerimiz olsa olsa az gelişmiş, lise düzeyinde olan, fakat gelişmiş ülkelerde eşi benzeri olmayan, bilim adına ideolojik dogmatizmin dayatıldığı verimsiz, içinde özgür düşünce ve sanatın bulunmadığı donuk ve karanlık nekropollere (ölüler kenti) benzemektedir. Tabii ki, YÖK ve atadığı rektörler sayesinde.  (Dr. Lütfü Özşahin, Milli Gazete, 02.11.2008)

Bu icatlar tamamıyla kaza eseri bulundu

Birçok icadın keşfedilmesi kimi zaman çok uzun yıllar alırken, kimileri de tesadüfen ya da bir kaza sonucu ortaya çıkabiliyor. ‘HowStuffWorks’ isimli internet sitesinde yer alan habere göre, işte ilginizi çekebilecek tesadüfen bulunmuş icatlar:

Anestezi: Anestezinin gerçek kaşifi itiraz etmesine rağmen, anestezinin gelişimine ve kullanımına katkıda bulunanlar ise mucidin benzer tesadüfi gözlemden esinlendiklerini belirtiyorlar. Crawford Long, William Morton, Charles Jackson and Horace Wells gibi bazı bilim adamları bazı vakalarda eter ve azot oksitin (gülme gazı) insanlarda ağrıyı önlediğini fark ettiler. 1800’lü yıllarda, bu bileşenlerin hem eğlenme hem de oyalanmak için solunması çok modaydı. Anestezinin kaşifleri, gülme partileri veya eter eğlencesi olarak isimlendirilen bu eğlencelere katılıp bu bileşenlerin insanların acıyı algılamalarını nasıl etkilediği konusunda çok şey öğrendiler. Bu bileşenlerin tesadüfi keşfi acıyı önlemek için tıp alanında da kullanılmaya başladı. 1844 yılında Horace Wells bir sergiye katıldı ve bir katılımcının gülme gazının etkisinde bacağını yaralamasına şahit oldu. Bacağı kanayan adam Wells’e hiç acı hissetmediğini söyledi. Bu tesadüfi keşiften sonra Wells dişini çekerken bu bileşeni anestezik olarak kullandı.

Penisilin: İskoç bakteriyolog Alexander Fleming, laboraturındaki kaza sonucu penisilini keşfetti. Mucidin laboratuarı hep dağınık oluyordu. 1928 yılında 2 haftalık yolculuktan döndükten sonra, Fleming dağılmış çeşitli deneyleri düzenlerken ilginç bir mantar kolonisi keşfetti. Mantarlar “Staphylococcus aureus” bakterisi tarafından sarılmış kaplarda yetişmişlerdi. Fakat bu mantarlar, zararlı olmaya potansiyeli olan bakterileri yıkıyordu. Başka bir ifadeyle, mantarlar zararlı hücreleri yok ediyordu. Bunun önemini hemen kavrayan Fleming bir yıl sonra (1929’da) Penisilin adını verdiği keşfini duyurdu. Ancak Fleming’in bu keşfi tedavi için kullanılmadı. Yaklaşık 13 yıl sonra Howard Florey, Norman Heatley ve Andrew Moyer penisilininin geliştirilip etkili bir hale getirilmesini sağladılar.

Cırt cırt: Pıtrak (dulavratotu) bitkisini duydunuz mu? Elektrik mühendisi olan George de Mestral, İsviçre dağlarında köpeğiyle gezerken dulavratotunun köpeğin tüylerine ve elbiselerine yapıştığını görür. Mikroskopla bu iş nasıl oluyor diye inceleme yapar ve bitkinin üzerinde sayısız kanca görür. 1955 yılında, De Mestral kazara bulduğunu icadını mükemmelleştirmek için naylon üzerinde deneme yapmaya karar verir ve günümüzde kullandığımız cırt cırtı icat eder.

Kalp pili: Mühendis Wilson Greatbatch, 1958 yılında Cornell Üniversitesi’nde kalp seslerini kaydeden bir cihaz üzerinde çalışıyordu. Yaptığı cihazdan yanlış parçayı çıkaran Wilson gerekli enerjiyi cihaza verdiğinde, icadı normal bir kalp gibi çalışmaya başlamıştı. Yeni cihazını 1960 yılında bir insanın kalbine yerleştirmeden önce hayvanlar üzerinde denedi ve ince ayarlarını yaptı.

Mikrodalga fırın: İkinci Dünya Savaşı sırasında bilim adamı olan Percy Spencer, Raytheon Şirketi’nde bir laboratuarı ziyaret etti. Bir cihazın önünde dururken ilginç bir şey fark etti. Spencer’ın cihazın yanındaki cebinde bulunan şeker yumuşamıştı, diğer cebindeki ise yumuşamamıştı. Bunu fark eden Spencer daha sonra mısır taneleri denedi ve onların patladığını gördü. Böylece 1945 yılında mikrodalga fırını keşfetmiş oldu.

Sakarin: İlk yapay tatlandırıcılardan biri olan sakarinin nasıl keşfedildiğini biliyor musunuz? John Hopkins üniversitesi’nde bulunan Ira Remsen Laboratuarı’nda çalışan Constantine Fahlberg bazı kimyasalları sentezlerken 1879 yılında tesadüfen buldu. Bilim adamı, farkında olmadan ellerinde kalan maddeyi evine getirdi. Evde yemek yerken, ekmeğine şeker eklememesine rağmen ekmeğin tadının biraz tatlı olduğu fark etti. Noktaları bir araya getiren Fahlberg, tatlılığın laboratuarında üzerinde çalıştığı maddeden geldiğini anladı. Bu ilginç, şekerli madde üzerinde daha fazla test yaptıktan sonra, Fahlberg kendi başına sakarinin patentini aldı.

Dinamit: İsveçli kimyager ve mühendis olan Alfred Nobel patlayıcılarla uğraşmanın işi olmayanlara göre olmadığını öğrendi. Nitrogliserini dengeleme çabalarında, Nobel ve laboratuar çalışanları birkaç kaza geçirdi. Stockholm’deki bir patlamada Nobel’in küçük kardeşi ve birkaç kişi daha 1864 yılında öldü. Bu kaza onu patlayıcı maddeleri daha güvenilir bir şekilde saklamak için bir çözüm bulmaya sevketti. Nitrogliserinin kararsız olduğunu bilen Nobel, sürekli olarak patlayıcıları patlatmak ve depolamak için çeşitli yöntemleri test etti. Nitrogliserini taşırken kutulardan biri kazayla kırıldı, sızıntı oldu. Kizelgur isimli toprağın sıvıyı mükemmel bir şekilde absorbe ettiğini fark etti. Kizelgur toz haline getirilip nitrogliserinle karıştırılınca kazara patlaması önleniyordu. 1867 yılında dinamitin patentini aldı.

Mısır gevreği: 1894 yılında Dr. John Harvey Kellogg, bu karışımı Michigan’daki bir sanatoryumda, sıkı bir vejataryen rejim uyguladıkları hastalara da verdiler. Bu mısır karışımının mısır gevreği haline gelmesi ise Dr. Kellogg ve ağabeyi Will Keith Kellogg’un sanatoryumda işlem sırasında, pişirdikleri mısırın yanlışlıkla preslenmesi sonucu oldu. Bu yeni şeklin tutacağını düşünen Kellogg kardeşler küçük bir bütçe ile üretime geçmeye, mısır hamurunu silindirlerden geçirip kurutarak gevrek haline getirmeye karar vermişler. 14 Nisan 1894 tarihinde ilk üretimi gerçekleştirip hastalarına vermeye başlamışlar ve 31 Mayısta “Granose” ismi ile ürünün patentini almışlar. Şeker ve süt ile karıştırılan bu gevrek hastalar arasında çok popüler olmuş. Bunun üzerine Kellogg kardeşler diğer tahıllarla da aynı sistemi denemeye başlamışlar. 1906 yılında Kellogg firmasını kurarak ürünü pazarlamaya başladılar.  (T24, 25 Mayıs 2012; Milliyet, 05.09.2012)

 Tüm bunlara kafaya   düşen elma ile yerçekimi kanununun (Isaac Newton); hamamda batmayan tasl ile suyun kaldırma kuvvetinin bulunmasını (Arşimet) da ekler bir de Biyomimetik; yaratılanları taklit ile yeni bilimsel icatlar bulma ilmini eklersek aslında bilimin aynı zamanda “İlham” ve kopyalama yöntemi ile de ilerlediğini rahatlıkla iddia edebiliriz.

Bana ne illa da bilim diyenlere; Bilim kanıtladı! İslam en doğrusu

Bilimsel yönden de İslam’ın en mükemmel ve doğru din olduğu kanıtlandı.
İslam’ın en mükemmel ve doğru din olduğu “moleküler” olarak saptandı! Japon bilim adamının yaptığı araştırmalara göre Kur’an okurken veya hoca ezan okurken, sudaki moleküller meydana gelen titreşimle mükemmel bir dizilime ulaşıyor. İnsan vücudunun yüzde 70’i de sudan oluştuğu için İslam dünyadaki en doğru din oluyor. (Mynet, 16 Ağustos 2009) Bu konuda ayrıca ” İslami emirler ve hümanizm.” adlı yazımıza bakılabilir.

Bile bile lades olanlar

Bebeklere, hamilelere Mozart dinletmek medeniyet göstergesi sayılırdı, o da gerçek değilmiş!

İlle dinleticem diyosanız, buyrun!

haberturk_211215

                                                    Bilimi din haline getirenler de dogmatik değil midir aslında?

İslam ve akıl, bilim, sınırları

İslam vahyi inancın akla dayandırılmasını istiyor; yani Allah, vahyinde (Kitabında) öyle dediği için değil, aklın da aynı sonuca ulaştığı için inanılmasını istiyor. Akıl ile çelişmek başkadır; bir konunun, aklın bilme alanına girmesi başkadır. Bir mümin ruha inandığı zaman aklı ile ters düşmez, onun yeterli olamadığı bir alanda başka bir kaynaktan bilgi edinmiş ve buna inanmış olur. İslam inancını anlatan kitaplarda bilginin kaynağı 5 duyu organı, vahiy ve akıl. Yine İslam düşüncesinde kural haline gelmiş olan bir ifade vardır: “Sahih (kaynağına; yani Allah’a ve peygambere ait olduğu kesin bulunan) vahiy ile apaçık ve kesin akıl hükümleri arasında çelişme olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa önce araştırma yapılır; nakil (vahiy ile gelen bilgi) sahih, aklın bilgi ve hükmü de açık ve kesin ise vahiy (âyet ve hadis) tevil edilir; yani yorumlanır, ilâhî maksadın ilk bakışta ve sözün sözlük manasından anlaşılan olmadığına, ortada mecazi, temsili bir anlatımın bulunduğuna hükmedilir. İslam başka dinlerde bulunmayan ölçüde ictihada yer vermiştir. İctihad, vahyi anlama, yorumlama, açıklanmamış konuları açıklananlara kıyas ederek sonuca varma ve neyin, nerede, ne zaman faydalı veya zararlı olduğunu objektif ölçütlere, dinin genel amaçlarına göre belirleme, buna göre vahyin, amacına uygun olarak uygulanmasını bir manada akıl ile kontrol etme şeklinde yürütülür. Şu halde ictihad, akıl ile vahyin birlikte devrede oldukları bir beşeri faaliyettir. “Bilhassa ruhsal hayatımızla pek derin bir sûrette ilgisi olan birçok meseleler vardır ki, anlayabildiğimize göre insan aklının kudreti şimdiki tertibinden başka bir tertip kazanmadıkça, o akıl için bu meselelerin halli mümkün olmayacaktır.” (B. Russel, Felsefe Meseleleri, Çev. A. Adnan Adıvar, s. 213) “Demek ki insan Rönesans’tan beri beş duyunun hudutları içine hapsedilmiştir. Bugün inkâr edilmesi imkânsız birçok telepati vakalarını biliyoruz.” (Dr. A. Carrel, İnsanlar Uyanın, Çev. Leylâ Yazıoğlu, s. 105) “Gözlemlerin toplam sonucu olan bilim, hiç bir şekilde evrenin açıklaması değildir; sadece Valery’nin deyimiyle: ‘Başarı sağlamış bir yöntemler bütününden ibarettir’ Bu yöntemler hiç başarı da sağlamayabilirdi. Eğer şu anda elimden şu kitabı bırakırsam ve yere düşecek yerde tavana doğru yükselirse çok şaşardım, ama bu, bilimi altüst etmezdi. Olsa olsa, bu fenomeni de içine alan daha karışık bir yasa aramaya koyulurdum.” (A. Maurois, Yaşama Sanatı, Çev. Nihal Önol, s. 20, 22, 23) “Zaman ve mekân hakkındaki eski Newtoncu telâkkiye göre, dünyanın mekân içinde bir hıza sahip olacağı neticesine (istidlâl) yol açıyordu. Tecrübeler hadisenin böyle olmadığını gösterdi ve fizikçiler zaman ve mekâna ait ilmî telakkileri izafiyet teorisine yol açacak şekilde kökten değiştirmek zorunda kaldılar. Bir inanç sisteminin tahkike elverişli olmayışı onun ehemmiyetsiz olduğunu göstermez. İnsanı son derece ilgilendirmesi bakımından önemli olan pek çok meseleler vardır ki bunlar normal vasıtalarla, hatta belki hiçbir şekilde tahkik edilemez.” (K. Boulding, Yirminci Asrın Mânâsı, s. 45, 47, 54, 69) “İlim adamının dediği, düşündüğü, inandığı her şeyin mutlaka ilim olması şart değildir. İlim adamının dünya hakkındaki umumi intibaının ancak bir kısmı ilimdir. Bu kısım aklımızın tenkitçi, karşılaştırıcı ve düzenleyici fonksiyonunun bir neticesidir.” (Aliya İzzet, Doğu ve Batı Arasında İslam, s. 193) “Akılcılık (rasyonalizm) kilisenin dogmatizminden hiç de geri kalmayan kendi dogmatizmini tesis etti. Din ve bilimin yetenekleri karıştırılmamalıdır. Din hayatın gayesi ile ilgili sorulara cevap sunar, bilim ise hayatı ve tabiatı birer fenomen olarak inceler. Ne bilim hayatın gayesi ile ilgili soruları cevaplandırabilir, ne de din tabiat kanunlarını tarif edebilir. Mutlak bilgiyi sunuyormuş gibi gösteren bilim inkar ve nihilizmle sonuçlanır. Faust’taki giriş monoloğunu hatırlayalım.” (Aliya, Özgürlüğe Kaçışım, s.121, 219) “1994-98 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapan ve “dünya sistemleri analizi” diye bilinen anlayış konusunda önemli eserler veren, mevcut kapitalizm analizlerine geniş bir bakış açısı ve tarihsellik boyutu getiren Immanuel Wallerstein: Bilgi her zaman bir arayış olarak kalacak, hiçbir zaman bir varış noktası olmayacaktır. Newtoncu bilim her şeyi açıklayan basit temel formüller olduğunu varsayıyordu. Karmaşık çalışmaları bu tür formüllerin en iyi olasılıkla kısmi olabileceğini ve hiçbir zaman geleceği değil, olsa olsa geçmişi açıklayabileceğini ileri sürer. Fiziksel bilimciler ve matematikçiler artık bize kendi alanlarındaki hakikatin karmaşık, belirlenmemiş ve bir zaman okuna bağlı olduğunu söylüyorlarsa bu sosyal bilimciler için ne anlam taşır?” (Aliya, Özgürlüğe Kaçışım, s. 230-231) Kaynak: Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 31.12.2017; 04-5.01.2018

Modernistlere ve bilimi kutsayanlara sayın Prof Yusuf Kaplan’dan hatırlatmalar: “Son zamanlarda, Batı’da bile çoktan terk edilen akılcılık projesini İslam dünyasına “satmaya” çalışan tipler türedi. “Dini hurafelerden temizleyeceğiz” diyerek, sığ bir akılcılık, kör bir bilimcilik gibi çağdaş hurafeler üretiyorlar! Kur’an’ı, akılcılıkla, bilimcilikle yorumlamaya çalışıyorlar! Dini, ruhsuzlaştırıyorlar! Din, aklı da, bilimi de aşan bir anlam ve ruh dünyasına sahiptir. Aklı, bilimi, çağı, eksene alarak Kur’an’ı yorumlayan kişiler, aklı, bilimi, çağı Kur’an’ın önüne geçirdiklerini, dolayısıyla aklı da, bilimi de, çağı da kutsadıklarını göremeyecek kadar hem zihnî felçleşme yaşıyorlar hem de çağdaş düşüncenin, dünyayı yaşanamaz bir yere dönüştürdüğünü söyleyerek modern akılcılığı kıyasıya tartıştığı ve aştığı yakıcı gerçeğini göz ardı ediyorlar ya da bilmiyorlar bile! Bu nasıl bir eziklik psikolojisidir böyle, inanması zor gerçekten! Akıl, bilgiye götürür, bilgeliğe değil. Kuru bilgi, ruhsuzdur; felâkete sürükler insanlığı -bugün iliklerimize kadar yaşadığımız gibi son bir asırdır.. İşin ürpertici yanı şu: Batı’da pozitivizmin çoktan aşıldığı, tarihselciliğin kıyasıya tartışıldığı, modern akılcılığın seküler, kapitalist zorbalık ve hegemonya biçimlerini aklamaktan, hayatı çölleştirmekten ve cehenneme çevirmekten başka bir işe yaramadığı yakıcı gerçeğinin bütün düşünürler tarafından kabul edildiği bir zaman diliminde, Türkiye’de pozitivizmin ve tarihselciliğin kutsanması, Nietzsche’nin sarsıcı ifadesiyle “bilim kilisesinin rahipleri”nin bize her Allah’ın günü televizyonlardan, medyalardan seküler vaazlar vermesi, insanların bu sığ ve acınası kişileri ağzı açık dinlemeleri hem sığlığın işaretidir hem de eziklik psikolojisinin ve çıkmaz sokaklara sürüklendiğimizin.” (Kaplan, Yeni Şafak, 14.10.2018) 

Bu konuyu ayrıca ‘Ateizm yanılgısı’ adlı yazımızda da ele aldık.

Dinsiz bir pozitivist bilim adamından ancak yamyam olur! 

Sonuç

2000’li  yıllardan itibaren  yeni (militan) ateizm ortaya çıktı. Onlara göre bilim hayatın her alanını, ahlak dahil açıklamaya yeterlidir. Halbuki bilim ancak, deneyle, ölçülerle cevaplanabilecek sorulara cevap verebilir. Ama deneylere kapalı, bilimin açıklamayı hedeflemediği alanlarda vardır ve tarihten sanata, felsefeden dine dek bu geniş alan uzanır!

Aslında bu kişiler bilim adamı değil, ‘bilimci’dirler. Bilimin söz sahibi olamayacağı, otoritesini aşan alanlarda konuştuğunu ileri süren bu kişiler aslında, kendi ideolojilerini bilime konuşturma çabasındadırlar. Bir bilim adamı kendi alanında uzman olabilir ama din hakkında konuşurken bilimsel ve nesnel yaklaşmak yerine ideolojik yaklaşarak ve de bilimi de kullanarak sübjektif yorumlara yapabilir ki, bilimci militan ateistlerin yaptığı da budur! Bilimci ateistler, kendi ideolojilerini bilime söyletmeye çalışırken aslında bilime hizmet etmemekte, aksine bilime kötülük etmektedirler. Çünkü kendi iddiaları çürütüldükçe, insanlar bilimden soğumakta, bilimden uzak kalmaktadırlar. Halbuki bilim bir Müslüman için Allah’ın evreni yaratma dilini keşfetme aracıdır. Yani Müslüman’ın bilimle uğraşması, dini bir görevdir ki, evreni araştırmayı tavsiye eden, buna yönlendiren birçok nasta bulunmaktadır.

Bu ateistlerin iddialarından biri de dinin dogma olduğu, bilimin ise olmadığı şeklindedir. Ama bilimde de önce dogma, ispatlanamamış bir ön inanış vardır, zamanla yapılan deney, bilimsel ölçülerle o inanılan şey ispat edilmeye çalışılır ve ispat edildiği anda da, dogmaya yani sorgulanamaz hale dönüşür. Dindarlar da sorgulayarak (tahkiki iman) iman ederler. Bilim tarihi de, dindar hatta din adamı olan bilim adamları ile doludur.

Bilim bize bir insanın ne kadar acı çektiğini söyler ama, insanlara acı çektirmemek gerektiğini söylemez! Bilim atom parçalayabilir, uzaya bile mekik yollayabilir ama bu, bilimin iki tane dünya savaşının çıkmasına engel olamamıştır. Aydınlanma dönemini yaşamış, bilimde en önde giden ülkeler, dünyada eşi görülmemiş katliamların yaşandığı yerler olmuşlardır. Dünyayı sömürmüşler, insanları bedenen, zihnen köleleştirmişlerdir. Dinden uzak, hatta ateist olan komünist ülkelerin tarihine, insani değerlere, hukuka yaklaşımlarına baktığımızda, dinden uzak bu toplumların neden olduğu savaş ve katliamların sonuçları, din karşıtı  bilimcileri düşündürmesi gerekmez mi? Bir komünist ölünce (Küba) yerine kardeşini, diğeri (Kuzey Kore) oğlunu bırakmıştır. Komünist Çin’in (!) kapitalizmin merkezine dönüşmesi de ayrı bir çelişkidir!

Bilim tek bilgi kaynağı mıdır? Bu, bilimsel değil felsefi bir iddiadır. Bilimin de sınırları vardır. Tıpkı aklın sınırları olduğu gibi. Bilimin cevap veremeyeceği sorular vardır. Adam öldürmek kötü müdür? Bu, hukuk ve ahlakın alanıdır. Ahlakla ilgili konularda bilim söz sahibi olamaz. Aksine bilim, hukuk gibi konular ahlaka dayanmaktadır! Bilimsel araştırmaların etik kurulları neden vardır? Hangi sanat daha üstündür? Güzellik, estetik nedir? Sanat, tiyatro gibi alanlar da bilimin ilgi alanları değildir. Şiir, ne kadar bilimseldir? Vicdan kaynaklı eylemleri bilim ne kadar açıklayabilir? Felsefe ne kadar bilimsel metot ve deneyle alakalıdır? Bilim, “hayatın anlamı, neden oluş var, ölüm sonrası?” gibi sorulara cevap veremez.

“Bir konunun aklı aşması ile akıldışı olmasının aynı şey olmadığını unutmamak gerekir. Hakikati bilimle sınırlandırmanın, bilimin emrettiği bir netice olmadığını, böyle bir yaklaşımın bir ideoloji olduğunu unutmamak gerekir. Bilim adamı, kendi metotları ile yakalayamadığı hakikatleri yok saymaktadır. Evreni tanıma faaliyeti, yaratıcıyı tanımaya vesile olduğu için de, teist inanca sahip olanlar için bir motivasyon kaynağı olabilmektedir. ” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 68)

Kısaca bilim adamı geçinen bilimci ateist militanlar, hem bilime hem insanlığa büyük zarar vermektedirler. Her ilmin alanı, sınırı vardır. İslam, her birini kendi alanında ve bir bütün oluşturacak şekilde ele alır, Müslümanları bu şekilde çalışmaya yönlendirir! 

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

  1. Kemal Kocer dedi ki:

    Yazilanlarin hic bir tutarli yani yoktur, bastan sona kadar carpitmadan baska bir sey degildir,

    Hele yazinin en alt kismindaki …..”Bilimi din haline getirenler de dogmatik değil midir aslında?”….. soru sorulmasi, gercekten bunu da iyi düsündünüz mü?

    Soru’nun cevabi zira soru diye yönelttiginiz yazinin icindedir.

    Evet bilimi “din” diye tanimliyorsunuz ve bunun adina da “DOGMA” diyorsunuz? Eee…bu durumda zaten “dogma” olan din, bununla birlikte din’inizin birer “DOGMA” oldugunu tastik ettiginiz icin, sizi tebrik ederim 🙂

    CEVABIMIZ:

    Önce selam 🙂

    Bizim iddiamız, bilim ilerledikçe dinin – İslam’ın – emirler ve yasaklarını zamanla onaylayacağı, kabul edeceği, destekleyeceği yönündedir.

    Yani İslam, bilimin en son varacağı noktada bilimin kendisine ulaşmasını beklemektedir. Konu hakkında ‘İslam emirler ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir.

    Günümüzde bilimi, değişmez en doğruların ulaşıldığı, tek hakikat kaynağı kabul edenler yok mu?

    1- Yukarıda, ‘Zamanla değişeceğini kabul ettiği halde bilimi-n günümüz bilgi seviyesine göre doğru kabul ettiği ama zamanla yanlışlığı ortaya çıkacak şeyleri – kendine kılavuz edinen Tuncel Kurtiz adlı sanatçı gibi bir çok pozitivist,

    2-‘Agnostizm ‘ adlı sayfamızda yabancı bir yazarın ( Sam Harris) ‘bilim dini yok etmelidir’ türü temenniler,

    3-‘Evrim ‘ adlı yazımızda ise daha teori aşamasını aşamamış iddiaları kesinleşmiş birer kural gibi savunan, kesinleşmesini temenni eden hatta delillendirilememiş bu teoriyi iman esası gibi, dinin yaratılış teorisine alternatif olarak, alternatif dini inanç imiş gibi savunanların görüşlerini göreceksiniz.

    Kısacası çok ümitlenmiş gibi gözüktüğünüz, bilimi din kabul edenler aslında dogmaya inananlardırlar ve bunun bir gün yanlış olduğunu görecekler, dolayısı ile İslam’da birdin olduğuna göre onunda yanlışlığını görecekler anlamı çıkmaz: Bilim zamanla değişir ama İslam – değişen ve değişmeyen kuralları ile ( İslam fıkhı adlı yazımıza bakılabilir ) – bilimin en son varacağı yerde bilimi beklemektedirler. Değişken kurallar sahip bilim, değişmez doğrular bütünü İslam’a yönelmiştir. İlahi olmayan dinler kategorisine pozitivistlerce sokulan bilim, değişken tabiatı nedeni ile kesin doğruları insanlara veremez. dolayısı ile bilimi din kabul edenler, zamanla değişecek kuralları benimseyenler; dogmadisttir. İslam ise realist, hümanist, hikmet kaynağı, insanın dünya ahiret tek mutluluk kaynağı olacak kurallar bütünüdür.

    Bilime evet, çünkü Allah’ın yaratma dilini anlamamıza, yarattığı kainatı okumamıza yarayan en mükemmel metottur ama asla dinin- İslam’ın – yerini tutmaz, tutamaz.

    Kısaca bilimin değişmez doğruları bulduğunu savunmak aslında dogmayı savunmaktır İslam ise değişken ve asla değişmez doğruları ile asla dogma değildir ve zamanla bilimin ulaşacağı en son noktadır.

    Bir soru: ” din’inizin birer “DOGMA” oldugunu tastik ettiginiz icin” diye bir cümle kurdunuz.Peki sizinkinin adı ne, İslam olmadığı “din’inizin” kelimesinden belli, o halde ne peki?: Bilim, Hinduizm, Hıristiyanlık…?

    Muhammed EHAD
    Not: Bilim konusundaki yukarıdaki yazı ‘şahsi’ görüşümüzü ifade etmektedir.

    1. Aqşin dedi ki:

      Selamun aleykum.Çok güzel bir yazı.Teşekkür ederim.İki sorum olacak.Birincisi şudur.Önceleri islam dünyasının ilimde ilerilerde olduğu bilinmektedir.Daha sonra 19 asrdan itibaren batı dünyası bunu bizden devraldı.Sorum şu.Müslümanların terakkisinin ne denli ireli seviyyede olduğunu varsayarsak birden bire bu durumun aksine dönmesine sebep olan ana etkenler nelerdir?Bu konuda doyurucu bir makaleniz var mı? İkinci sorum.Bu site gibi başka siteler önere bilirmisiniz? Teşekkürler.

      Cevabımız:
      Ve aleyküm selam,
      Muhterem kardeşim,
      Öncelikle Allah razı olsun!
      Gelelim sorunuza, bu konuda benim şahsi kanaatim şu; Allah azze ve celle Kuran’da şöyle buyuruyor:Bu (Medeniyet günlerini)insanlar arasında döndürüp dururuz!( Ali İmran, 140) İbni haldun’da Mukaddime adlı eserinde devletlerin doğup büyüyüp öldüğünü bildirir. Kuran bu sürenin uzaması için bize gönderilmiştir ama insan fıtratı her daim hataları tekrar ettirmiş ve zamanla batıl-zulüm-sömürünün iktidar olmuştur. Tabii bu gerilemenin görünürde sebepleri mevcuttur; zamanla ilmi gelişmenin durması; geçmişi tekrarlama; ‘iki günün eşit’ olması, ‘oku’mama…!

      Ama şurası asla gözardı edilmemelidir; İslam karşıtı dünya ilmi hem Müslümanlardan almıştır hem bu aldığını işgal, sömürü için kullanmıştır:
      tevafuk bugün bir sosyal medyada paylaştım; batı ilim ve sömürü:
      1- Önce bilimi sahiplerinden isim değiştirerek aldılar. ( İbni Sina; Avicenna, İbni Rüşt; Averroes, el-Kindi; Alkindus diye isimlendirilirdi) Sonra bunu insanlığa hizmet için değil sömürü için kullandılar.! GDO’dan atom bombasına dek…
      2- Ülkeleri işgal ettiler. Yeraltı-üstü zenginlikleri sömürdüler, insanları köle ettiler, sonra rahat yönetebilmek için önceden topladıkları bilimsel verileri (!) – Oryantalist çalışmalar, misyonerlik faaliyetleri raporları, azınlık okulları…- ile kaşınacak noktalara çalıştılar: Milleti sadıka’yı ermeni terörü ASALA yaptılar, Çanakkale de beraber savaştığımız Arap, Kürt dindaşlar ile aramıza suni ayıraçlar – Milliyetçilik, yalan haber ile düşman etme- koyup bizi ayırdılar. İstihbarat servisleri ile halk arasında ikilikler çıkarıldı, eğitim, kültür emperyalizmi ile sadece topraklar değil beyinler de işgal edildi.
      3- Artık ülkelerin özgürleşme vakti gelmişti, nasılsa eğittikleri yerli (!) kişiler iktidarda idi ve hala onların kuralları/talepleri ile ülke yönetilecekti.
      4- Ve bir gün yeter! mi dedi, O batı düşmanı, demokrasi-özgürlük karşıtı, radikal … idi! Hapsedilse de , öldürülse de özgür batının kurallarını kabul etmediği sürece her şeye müstahaktı!

      Size sorularlaislamiyet.com sitesini tavsiye edebilirim. İlmi , akademik ve kadrosu seçkin insanlardan oluşuyor.
      selam ve dua ile

Yorum Yaz


Yukarı Çık