Türkler hakkındaki uydurma hadisler ve Türklerin Müslüman olması

Within spread beside the ouch sulky and this wonderfully and  as the well and where supply much hyena so tolerantly recast hawk darn woodpecker

 

Birçok konuda olduğun gibi, “Aşırı milliyetçilik duygusuyla uydurulan hadisler de çeşitli uluslar arasında nefret ve düşmanlığa yol açmıştır.” (İsmail Hakkı Ünal, İmam Hatip Liseleri Hadis Ders Kitabı, s.61) “Çok çeşitli nedenlerle hadis uydurulmuştur. Mesela siyasi amaçlar için hadis uyduranlar, itikadi ihtilaflar nedeniyle hadis uyduranlar, din ile aralarına mesafe koyup İslam düşmanlığı yapmak için hadis uyduranlar, ırk, belde ve mezhep taassubuyla hadis uyduranlar, kıssacı/hikayeci vaizlerden olup halkın ilgisini çekmek için hadis uyduranlar, halkı ibadete teşvik ve günahtan sakındırmak için hadis uyduranlar ve şahsî menfaatleri için hadis uyduranlar bunlardan bazılarıdır. (Musa Bağcı, Hadis Tarihi, s. 143-159) Hadis alimleri bunları tek tek tespit edip ortaya çıkarmıştır. (DİA, Mevzu maddesi)

“Haçlıların hakimiyetinin sona ermesinden sonra Müslümanlar, tarihinin en büyük kanlı istilacıları ile karşılaşırlar: Moğollar. Cengiz Han’ın torunu ve Moğol prensi Hülagu Hristiyanlığa eğilimli biri idi. Kendi temsilcisi olarak Nasturi bir din adamına seçmişti.” (Doç.  İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 78) Ama “Moğol istilacıları daha sonra katliamlar uyguladığı toplumun dinini seçmiş.” (Thomas Walker Arnold, İslam’ın tebliğ tarihi, s. 19), “kısa sürede İslam’ı kabul etmişlerdi.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 79) ki bu “Moğolların 4/3’ü Türktür.” (Leon Cahun, Introduction a l’histoire de l’Asie, s. 279)

“Annesi, komutanı ve beş eşinden en sevdiği Dokuz Hatun Hristiyan olduğu için onların yönlendirmesi ile yüzbinlerce Müslümanı katledip” (H. Ahmet Özdemir, Moğol İstilası ve Abbasi Devleti’nin Yıkılışı, s. 200) Bağdat’taki cami ve kütüphaneleri tahrip eden ve kitapları Dicle’ye attıran, nehrin günlerce mürekkep renginde akmasına neden olup, bu istila nedeni ile İslam medeniyetinin duraklama ve gerilemesine neden olan (islamansiklopedisi.org.tr/hulagu), Anadolu’da da komutanları vasıtası ile birçok zulüm yapan (Mustafa Akkuş, Büşra Bağcı, Hülagu han döneminde Anadolu’da görev yapan Moğol komutanları, USAD, Güz 2018; (9): s. 150-171), dedesi Cengiz Han’ın kurduğu devletten ayrılıp işgal ettiği topraklarda yeni bir devlet kuran, öldüğünde cariyelerini kurban ettirtip kendisi ile mezara koydurtan (Yusuf Ziya Karaaslan, Doktora tezi, 2022, İlhanlı hükümdarı Abaka Han ve etrafındaki dünya, s. 55) ve şaman geleneklerine göre gömülen (https://tr.wikipedia.org/wiki/H%C3%BCl%C3%A2g%C3%BB) Hülagu’un Hristiyan olarak yetiştirilen (Thomas Walker Arnold, İslam’ın Tebliğ Tarihi, s. 303) oğlu Teküdar Han daha sonra Müslüman olup Ahmet adını alarak ilk Müslüman İlhanlı hükümdarı olacaktır. (Cüneyt Kanat, Türklük Araştırmaları Dergisi – 12, Eylül 2002, s. 234)

Peki, İslam’a bu kadar düşman olan bu ırk, kendilerini küçümseyen, aşağılayan ve düşman gören bir dine girmiş olabilirler mi? Girdiklerine göre, günümüzde yapılan tüm bu iddialar mesnetten yoksun kalmazlar mı? Bakalım…

Fetihlerle çeşitli din ve uluslara mensup insanlar Müslüman oluyorlardı. Bunlar ne kadar Müslüman olsalar da eski inanç ve kültürleriyle yoğrulmuş insanlardı ve içlerinde o kültürün düşüncelerini taşıyorlardı. Zaten bir anda bunlardan sıyrılmaları da çok zordu. Bunların Müslüman olmasıyla birlikte Araplar da çeşitli kültürlerle temasa girmişlerdi. Kendileri onlara kültür verdikleri gibi onlardan da etkilenmişlerdi. Hint ve Yunan düşüncesi, Mani inançları İslam ülkelerinde tartışılmaya başlanır. Sonuç titbari ile de çeşitli fikir ve inanç ekolleri doğmaya başlar. Her ekol kendi düşüncesine geçerlilik kazandırmak için bunları bir ayete veya hadise dayandırmaya çalışır. Ayetler sınırlı idi. Yeni ayet ilave edilemezdi. Ama hadis uydurmak daha kolaydı. Onun için ekoller kendi düşüncelerini uydurdukları hadislere söyletmeye çalışır. Böylece fıkıh, kelam, felsefe ve tasavvuf sahasında uydurma hadisler de yayılır. Ama hadis alimleri bunları tek tek tespit edip kayıt altına almış ve eserlerinde teşhir etmiştir.

Bugün hadis külliyatlarında peygamberin sözü olarak nakledilen, Türkler hakkında hem leht hem de aleyhte birbiri ile çelişkili bazı hadisler bulunmaktadır. Her iki tür rivayetin de siyasi bir zeminden kaynaklandığı ortadadır. Abbasi sultanları zamanında orduya alınan Türklere karşı ırki bir Arapçılık anlayışı ile aleyhte hadisler uydurulmuştu. Bu tavrı haksızlık olarak değerlendiren bazı Araplar da bu sefer Türkleri savunmak için yeni hadisler uydurmaya başlar. Irkçılığı yasaklayan ve ümmet bilincini savunan bir dinde, Arapları öven veya yeren hadisler olamayacağı gibi, Türkleri de öven veya yeren rivayetlerin bulunamayacağı malumdur.

Rivayetlerin tahlili

Öncelikle ateist ve oryantalistlerin bir çelişkisine de dikkati cekmek istiyoruz. Onlar, peygamberimizin sadece Arap toplumuna gönderildiğini, hatta hicaz bölgesinden başka bir toplumun Müslüman olmasını dahi düşünmediğini ileri sürerler. Sonra da türkleri öven veya yeren rivayetler üzerinden İslam’ı karalamaya çalışırlar. Var sayalım ki Efendimiz bir bir Arap devleti kurmak istedi! Öyle ise, hiç görmediği, bir ilişkisinin olmadığı, belki de varlığını dahi duymadığı Türkleri ne diye Efendimiz övsün veya yersin? Kurduğu din (!) zaten Arap devleti sınırlarına özel değil mi idi?!

Amr bin Taglib’in rivayetine göre Hz Peygamber, “Kıl ayakkabı (carık) giyen bir kavimle çarpışmanız, kıyamet alametlerindendir. Yüzleri, üst üste deri kaplı kalkanlar gibi genis ve yuvarlak olan bir kavimle carpışmanız, kıyamet alametlerindendir.” (Buhari, Mekke, 1376 h. IV. s. 34) buyurmuştıur. Öncelikle bu rivayette Türk adı geçmez. Ayrıca çarpışılacak kavim de ayrı ayrı kavimlerdir. İbn Hacer, bunlardan birinin, zındıkların başı Babek ve yandaşları (Farslılar) olduğunu söylemektedir. İkinci rivayette ise Türk adı geçmektedir: Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Allah’ın elcisi söyle buyurmuş: “Siz, kücük gözlü, kırmızı yüzlü, basık burunlu, yüzleri üst üste deri kaplı kalkanlar gibi yuvarlak ve etli olan Türklerle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. Kıl ayakkabı (carık) giyen bir kavimle carpısmadıkca kıyamet kopmaz.” (Buhari, cihad; 96; Muslim, fiten: b.18 h.65; Ebu Davud, melahim; 9) Bu hadis bizlere olacak olan bir olayı haber vermektedir. “Hadis bir  emir değil haberdir. Hadisin, Moğollar olma ihtimali de çok güçlüdür.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 431, 432)

Ebu Davud’un rivayetinde ise, “Küçük gözlü bir kavim (ravinin izahına göre Türkler) sizinle savaşacak. Onları üç kez Arap yarımadasına kadar kovalayacaksınız. Birinci kovalamada onlardan kaçanlar kurtulurlar. İkinci kovalamada onlardan bir kısmı kurtulur, bir kısmı ölür. Üçüncü kovalamada hepsinin kökü kesilir.” (Melahim, 9, hadis: 4305) Rivayette aktarılan sözler birbirinden farklıdır. Amr ibn Tağlib’in ki daha kısa, Ebu Hureyre’ninkin de ise ilaveler bulunmakta ve yine bunlar da aynı şahsın rivayeti olmasına karşın birbirinden farklı, eksik, fazlalıklar barındırmaktadır. Kimisinde Türk adı geçerken kimisinde geçmemektedir. Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Siz, kıl ayakkabı giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. Yüzleri üst üste deri kaplı kalkanlar gibi geniş, etli ve kıllı yüzlü bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz.” Ebu Hureyre’in diğer bir rivayetinde ise, “Gözleri küçük, burunları basık, yüzleri deri kaplı kalkanlar gibi geniş ve etli” ilavesi bulunmaktadır. (Buhari, cihad, 97; Muslim, Fiten :b.18,h .64) Halbuki Peygamberimizin, “Habeşliler size dokunmadıkça siz onlara dokunmayın. Türkler size dokunmadıkça siz onlara dokunayın” (Ebu Davud, Ssünen,  k. el-melahim, b.8, h.4302; Nesai, cihad, babu’l-Gazveti’t-Türk, h.3178) buyurduğu da rivayet edilmiştir. Müslümanlara saldırmayan bir millete saldırmak, Kur’an’ın buyruğuna da aykırıdır. Çünkü  Kur’an “Sizinle savaşanlara karsı Allah yolunda savasın, fakat saldırmayın. Allah saldırganları sevmez” (Bakara, 190) buyurmaktadır.

Görüldüğü gibi, hadis sahih ise emir değil kıyamet öncesi olacak olan bir ‘haberi’ bildirmektedir. Hadis zayıf veya uydurma ise, içeriği ve rivayetleri çelişkili olan ve diğer ayet ve hadislere aykırı bir (hadis değil) rivayet olma niteliği taşımaktadır!

Kaşgarlı Mahmut ise şöyle bir rivayet nakletmiştir: “Benim bir ordum var. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir millete kızarsam, onları bu milletin basına salarım.” (Divanu lugati’t Türk, Kilisli rifat nesri, matbaatu’l-amire,1333-1335, I/293-294)

“Türkleri öven rivayetleri İslam düşmanları görmek istemezken Türkleri yeren hadis rivayetlerinin üzerine ise balıklama atlarlar. Halbuki iki tür rivayette sadece tarih sahnesinde siyasi nedenlerle uydurulan , İslam ile alakası olmayan uydurma sözlerdir. İslam ile asla ve hiç alakaları yoktur. İslam dini arap ırkçılığını reddeden ayet- hadislerle dolu iken, ne başka ırkları över ne de sadece bir ırktan geldiği için bir toplumu yerer ve kötüler. İslam ferdin yaptığı iyilik ile insanları değerlendirir, peygamber soyundan bile gelse üstünlüğü kanda değil, Allah’ın kanunlarına uymada (takva) görür ve bu prensibi savunur.” (Pr. Dr.Süleyman Ateş, Gercek din bu 2)

Evet, Türklerin aleyhine bir takım hadisler rivayet edilmiştir. Fakat “bunlar Türk düşmanlığıyla sonradan uydurulmuş şeylerdir.” (İsmail Hami Danişmend, Türkler Niçin Müslüman Oldu? s. 144) Molla Aliyy-ül-Kari, “Türklerle Habeşlilerin kötülendiği hadis rivayetlerinin tümü yalan ve uydurma.” (A. Kari’nin uydurma hadisleri ele aldığı ünlü eseri; Mevzuat, s. 119) olduğunu ifade etmiştir. “Türkleri, Habeşlileri, Sudanlıları kötüleyen hadisler uydurma hadislerdir.” (Ali el-Kari, el-Mevzuat, s. 121-122)

Türkler kılıç zoru ile mi Müslüman olmuştur?

“Resulüm! Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yunus, 99)

İslam orduları Türklerle ilk kez Kafkaslarda karşılaşır ve Hazar Türkleri ile komşu olurlar. Toplam üç savaş olur ama Müslümanlar çok az ilerleme kaydeder. Kuteybe b. Müslim vali olduktan sonra yer yer Türklerle savaşsa da Buhara’yı güçlükle ele geçirir. Bu yıllar içinde Türkler arasında İslamiyet’in yayılması yok denecek kadar azdır. Uzun süren savaşlar, akınlar, yıldırma politikaları ve nihayet geçici hakimiyetler hiçbir işe yaramamaz ve iki taraf arasındaki rekabeti körüklemekten başka da işe yaramaz. Zaten Emeviler gerek cizye vergisinde kayıp yaşamamak, gerekse Arap olmayanlara köle muamelesi yapmak gibi hevesleri yüzünden İslamiyet’in yayılması için çok da gayretli davranmamışlardır.

Emevi iktidarı Türklerin Müslüman olması için baskı yapmamış aksine Türkler de dahil tüm ‘mevali’ olanların Müslüman olmaması için çaba sarf etmiştir. Müslüman olanlar arttıkça gelirlerinin azalacağını düşünen ırkçı Emevi iktidarı, baskısını Müslüman olunması için değil, olunmaması için harcamıştır. Kuteybe gibi zalimlerde bu dönemin eserleridir. Emevi iktidarı ne yazık ki İslam ruhu ile değil Emevi ırkçılığının  ve saltanat döneminin fiili uygulamaları ile tarihe geçmiştir. Bu ırkçılık ‘Emeviler dışındaki tüm Araplara da baskı uygulayacak’ kadar da faşistçedir! “Emeviler iktidara gelince ırkçı bir politika izlemeye başlarlar. Arap ve İslam bir kabul edilir. Bu dönem, Müslüman olanların bile hakir görüldüğü bir dönem olur. ” (Louis Gardet, La cite musulmane, vie sociale et politique, s. 211)

Türklerin büyük bölümü ise İslam ordularıyla zaten hiç karşılaşmamıştır. Kırgızlar, Kıpçaklar, Kimekler, Tatarlar, Uygurlar ve Oğuzların İslam ile teması Emevilerden ziyade onları yıkan Abbasiler dönemine rastlar. Göktürkler 745 yılına kadar hüküm sürmelerine rağmen daçenekler, Uzlar, Tuna Bulgarları Karadeniz’in kuzeyinden batıya göç ettikleri ve Hristiyan alemine karıştıkları için Müslümanlarla hiç karşılaşmamışlardır. Tüm bu nedenlerden dolayı kılıç zoru ile Müslüman olma iddiası, tamamı ile sübjektif bir yorum olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir.

Peki, asıl büyük buluşma ne zaman başlamıştır? Türkler, Çin ile Arapların savaştığı Talas Savaşı’nda ezeli düşmanları olan Çin’lilere karşı Müslüman Arapların yanında yer almışlardır. Savaş ve inatlaşmanın olmadığı bu ortamda ise İslam Türkler arasında hızla yayılmaya başlamıştır. 11. yüzyılda Selçuklu ailesinin İslamiyet’i benimsemesi ise Oğuz/Türkmen gruplarının İslamlaşmasını hızlandırmıştır. Oğuzlardan en az 200 bin çadırlık bir grup İslamiyete girmiş ve Oğuzlar önce İran’ı, sonra Irak, Suriye ve Anadolu’yu fethetmişlerdir.

Fransız oryantalist Jean-Paul Roux’un ifadesi ile, “Türkler savaşta yenilmek suretiyle Müslüman olmamış, kendi istekleri ile İslam’a girmişlerdir.” (Jean-Paul Roux, La Turquie, s.  69) Sadece  göçebe Türkler Emevilerin zulümlerine direnmişlerdir. Ama zamanla  onlarda Müslüman olmuşlardır. Emevilere direnişleri de İslam’a değil, Emevi ırkçılığına karşı olmuştur. Ayrıca  bu direnci gösteren Türkler daha sonra Abbasilerle birlikte hareket etmiş ve hatta Abbasi  İslam devletinin çekirdeğini oluşturmuşlardır. Unutmayalım ki Emevi ırkçılığı, sonunda bu hanedanlığın da yıkılmasına neden olmuştur ve onları ortadan kaldıran da Arap-Türk birliği  olmuştur.

Profesör Barthold da diğer dinlere ait propagandalara karşı tamamiyle lakayd kalan Türk ırkının yalnız İslam telkinatına kıymet verip ihtida ettiğini kitabında anlatır. (Histoire des Turcs d’Asie centrale, s. 57) Türklerin İslamiyeti benimsemelerinin birçok nedeni vardır. (Veli Kahraman, Türk’lerin Müslüman Oluşu, Büyük Türkiye’ye Hasret, Ağustos 1975, s. 10) Araplar savaşlarda Türkler karşılaşmış ve duraklatılmıştı. Bu arada da Türklerin ruhunda iman kıvılcımları görünmeye başlanmıştır. Özellikle Abbasiler döneminde karşılıklı işbirliği geliştirilir.” (Veli Kahraman, Türk’lerin Müslüman Oluşu, Büyük Türkiye’ye Hasret, Eylül 1975, s. 10) Antakya Yakubi patriği Süryani-Mikail, Türklerin Müslüman olmasının en büyük nedeninin ‘tevhid inancı’ olduğunu söylemektedir. (Chronique de Michelle Syrien, J.-B. Chabot tercemesi, III/152) Brockelmann, ‘Türkün ihtidasında milli ruhunun İslamiyyetle uyumundan başka bir neden bulunmadığını’ söyler. (Profesör Karl Brockelmann, Histoire des peuples et des Etats islamiques, s. 150) Genel anlamda, “Türklerin Müslüman oluşu asırlarca süren bir olgunlaşma ile ‘yavaş yavaş’ olmuştur.” (Habib özkaplan, Nasıl Müslüman Olduk, Ocak, Yıl 1, sayı: 3, 1 Mart 1968, s. 8; Veli Kahraman, Türk’lerin Müslüman Oluşu, Büyük Türkiye’ye Hasret, Ekim-Kasım 1975, s. 10) T. W. Arnold, ‘Abbasi halifelerinden (El-Mu’tasım) devrine kadar ferdi mahiyette kalan ihtidaların işte o devirden, yani Hicretin üçüncü ve Miladi dokuzuncu asrından itibaren genel bir mahiyyet aldığını’ anlatır. (T. W. Arnold, ‘İntişar-ı İslam tarihi’, Halil Halid tercemesi, s. 220)

Artık Araplardan sonra İslam’a hizmet etme sırası Türklere gelmiştir: “Türk imparatorluğu Arap imparatorluğunun üstüne konuverdi; onu yıkmıyarak katmerlendirdi, ona kendi taze kuvvetini verdi ve onların halefi oldu.” (Rene Grousset, L’Empire des steppes, s. 207)

“Türklerin 900 tarihinden sonra kitleler halinde Müslüman olmaya başlamaları, Türklerin İslamiyet’i zorla değil de kendi arzuları ile kabul ettiklerini göstermektedir. Türkler gerek Selçuklu devrinde Asya’da, İran’da, Irak’ta ve Anadolu’da, gerek Osmanlılar devrinde 3 kıtada imparatorluklarını İslamiyet’ten aldıkları manevi kuvvet ve değerlerle kurma ve yaşatma imkanına sahip olmuşlardır. “Müslümanlık, Türk’ü ayakta ve tarih sahnesinde tutan ruhtur. Bugün Dünya üzerinde Türkler varsa ve yaşıyorlarsa Müslüman oldukları için vardırlar. Müslüman olmayan Türkler hayat sahnesinden çekilmiş, tarihin sinesine gömülmüştür.” Marcel Brion, ‘La Vie des Huns’ adlı eserinin 248. sayfasında, ‘Türkler varoluşlarını ve milliyetlerini İslam dini sayesinde koruyabilmişlerdir. İslamiyet’i kabul etmeyenler veya terk etmiş olanlar bugün yeryüzünde yok olmuşlar yahut çok azalmışlardır.’ demektedir. Türk milletini dininden ayırmak, dini unutturmak isteyenler Türk’ün ocağına incir dikmek isteyenlerdir.” (Tahsin Ünal, İslam Medeniyeti Dergisi, yıl: 2, Sayı: 14, Eylül 1968, s. 28-31) 

 hilalugruna-2

 

3 Comments