Ateistlere cevaplar

3.384 kez görüntülendi

Resim bulunamadı

Konuyu tamamlayan, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’, ‘Hz Muhammed neden çok kadınlar evlenmiştir?’, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Oryantalistler ve Hz Muhammed’ adlı yazıları tavsiye ederiz.

.

 

Peygamber Mekke’ de içlerinde putlar olduğu halde Allah’ ın evi Kâbe’yi tavaf edip ona dönüp namaz kıldıktan sonra ne oldu da Medine’ de Kudüs’ e dönmeye karar verdi? Sonra ne oldu da 18 ay geçince tekrar Kâbe’ye döndü?

Öncelikle İslam’da 3 mescidin kutsal olduğunu (Müslim, Hac, 511)  hatırlatalım. Kıblenin yönünün değişmesi veya başka etkenler bu durumu asla değiştirmemiştir. Ayrıca bu sorunuz, Kur’an’ı Hz Muhammed’in yazmadığının da delili değil midir? Kıble’nin Kâbe olmasını efendimiz istediği halde, kendi istediği zaman değil, Allah’ın dilediği zamanda  kıble değişimi (Bakara, 144) gerçekleşmiştir. Hicretten önce iki veya üç yıl süreyle efendimiz Kâbe’yi de önüne almak suretiyle Kudüs’e yönelerek namaz kılardı. (İbni Kesir, I/226; İbn Sa‘d, I/243; Kurtubî, II/150; Fahreddin er-Râzî, IV/110) Hicretten sonra da on altı veya on yedi ay bu uygulama devam etmiştir.  (Buhârî, “Ṣalât”, 31, “Tefsîr”, 18; Müslim, “Mesâcid”, 11-12) Taki, yukarıda belirttiğimiz ayet inene kadar. Peki, neden kıblenin Kâbe olması bir sürece yayılmıştır? Aslında, tıpkı içkinin haram olması gibi bu konuda da toplumsal zihniyetin olgunlaşması beklenmiştir! Kâbe’nin aslı zaten, putlara savaş açan bir dinin kıblesi olarak inşa edilmişti. (Ali İmran, 96) Putlar oraya ait değildi ve efendimiz Mekke’den ayrılıp Medine’ye hicret ettikten sonra Müslümanların Kâbe’ye doğru namaz kılmalarını ayet ile farz kılınmıştır. Mekke’de farz olmamıştır çünkü kabe putlarla doludur, direk o dönemde farz kılınsa Müslümanların da putlara secde ettiği iddia edilebilirdi. Zaten ‘garanik’ hadisesi – ki cevabı sitemizde mevcuttur- bile, bize bu konunun ne kadar hassas olduğunu göstermektedir! İslam’a yeni girenlerin putlardan uzak tutulması gerekirdi dolayısıyla mevcut şekliyle Mekke’de bulunan Kâbe’nin kıble olması uygun olmazdı. Hicret’ten sonra, Medine’deki Müslümanların putlara secde etmediğini anlayacakları bir zaman ve mekânda kıble’nin yönü Kâbe’ye çevrilmiştir. Kuran Müslümanları “Orta Ümmet” (Bakara 143) kavramı ile nitelendirir. Asla aşırı gitmeyen, dengeli ve hayırlı topluluk demektir. Kıble tayininde de aynısı olmuş, Kıblenin yönü, ümmet için hayatlarında bir denge unsuru ve aynı zamanda imtihan vesilesi olmuştur. Kudüs’e secde aynı zamanda Müslümanlar içinde bir imtihan vesilesi olmuştur. Zaten Mekke’de yaşayan efendimiz ve ilk Müslümanlar Kâbe’nin öneminden haberdar idiler. Ama 10 sene boyunca Müslümanlar sınandır ve sonunda kazandılar. Yahudi iken Müslüman olanlarda, Kudüs’e secde edilirken memnun idiler, 10. sene sonunda kıble olarak Kâbe’ye dönülünce, yeni Müslüman olanlar da sınanmaya başladılar. Atalarının kıblesinden başka bir kıble kabul etmek ilk Müslümanlar için de ilk Yahudi ve Hristiyanlar için de çok zordu. Bu şekilde Allah’ın gerçek kulları ortaya çıkmıştır. (Mevdudi, I/107) İlk Müslümanlar sabır, sonradan Müslüman olanlar ise sebat ile imtihandan geçirildiler ve kazandılar. Peygamberimiz Yahudilerden ümidini kestiği için kıbleyi değiştirmiş olabilir mi? Kıblenin Kâbe’ye çevrildiğine ilişkin ayet indiği zaman Yahudiler, kıblelerine yeniden dönmesini, bunun karşılığında onun dinine gireceklerini Peygamberimize teklif ederler. Peygamberimiz bu öneriyi reddeder. (İbni Hişam, Siyer, II/550) Dolayısı ile Yahudilerin Müslümanlığı kabul etmesinden ümidi kestiği için kıbleyi değiştirdi şeklindeki iddia tamamen geçersizdir. Üstelik Kıble değişimi esnasında, Kâbe’ye doğru namaz kılmaya başladığında Müslümanlar, Mekke müşriklerinin yakında iman edeceklerini gösterecek bir belirti bulunmuyordu. (Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 182) Ayrıca Peygamberimiz daima Yahudi ve Hıristiyanlara muhalif olmuştur! Onlara Şirin görünmek için, mesela, namaza Yahudiler gibi boru ile çağırın teklifini reddetmiştir. (Hatip, s. 183) Ayrıca amaç kalpleri çelme olsa idi, içinde yaşadığı Arapların birleştirici gücü olan Kâbe’yi kullanırdı. Hem Mekke’de kaç Yahudi vardı ki?! Biz söyleyelim, ‘Mekke’de Yahudi cemaati yoktu’ (TDV İslam Ansiklopedisi, cilt: XLIII/221) “Hz Peygamberin kıble seçmesi, Medine’de değil uzun yıllar önce Mekke’de olmuştur. Yahudilerle olan kötü ilişkilerin kıble meselesini etkilemesi iddiası mantık dışıdır. Çünkü Yahudiler reddedilse bile Kudüs yine de kıble olarak kalabilirdi. Nasıl Tevrat’ta adı geçen peygamberler zinciri ile olan bağlantı kesilmediği halde, bu zincirin hakiki temsilcilerinin Yahudiler olduğu reddedilmişse, aynı bakış açısı, kıbleye konusunda da sürdürülebilirdi.” (Fazlur Rahman, Kuran, s. 270, 271)

Evrende kaos mu var düzen mi?

Ateistler önceleri, Newton’un mekanik evren temelli görüşünden hareketle tanrı-ya ihtiyaç- yok” fikrini savunurlarken şimdi de evrende kaos olduğu iddiasından hareketle yine tanrıyı reddetmeye çalışmaktadırlar. Birbirinden ayrı milyarlarca atom, proton, foton… neden ve nasıl düzeni oluşturacak şekilde hareket edebilmektedirler? Bilim, kuralların genel olarak tüm evrende işlediğini kabul ederek yapılır. Evren, elektronik, biyolojik, fiziksel, kimyasal hatta toplumsal kurallarla işlemektedir. Kaos evrene hakim olsa idi olaylar formüle edilemez ve teknolojik ürünler elde edilemezdi. Soruya dönelim. ‘Her yerde’ ve her zaman ‘işleyen’ kurallar var mı, var! Yani hem kural var, hem kurallara uyuluyor, hem de bu kuralları uygulama gücü/enerjisi de o varlıklarda mevcut! O halde, mikro ve makro âlemde işleyen kurallar bütünü bize düzeni işaret etmez mi? En basiti, trafik kuralları varken bile, akıllı insanlarca uygulamadaki eksiklikler sonucu her gün birçok kazalar olmaktadır! Peki, evrende kuralları var eden, bunu ‘akılsız, irade sahibi olmayan (dilek ve isteksiz gibi özelliklerden yoksun) cansız’ varlıklara bile uygulatabilen kimdir? Her insan, yaptığı ürünün ‘dışındadır!’ Evde yapılan yemekten program/kodlamacılığa, sanattan robot teknolojisine dek. Mesela, bir sanatçı düşünelim. Kendisi ürettiği eserin dışındadır ama sanatı ile kendisindeki kalite, bilgi, irade ve gücü çevresine gösterir! Unutmayalım ki, “Tabiat kanunları doğayı yaşatmaz, bu kanunlarla doğa yaşamını devam ettirir; Yazım kuralları yazı yazamaz, yazım kuralları ile yazı yazılır!” Kurallar eser ortaya çıkaramaz, kurallarla eser ortaya çıkartılır! Devamı için, ‘Allah’ın varlığının ispatı’ adlı yazımıza bakılabilir. Fizikteki kaos teorisi nedir? Bu kavramın, mutlak düzenin zıttı olan kaosla bir alakası yoktur. Kaotik olarak hareket eden bir sarkaç düşünelim. Periyodik yani peşi sıra gelen hareketler yapmayan bir sarkaçtır bu. Veya odada içilen bir sigaranın dumanının hareketini düşünelim. Bu duman düzensiz olarak hareket eder. Ama sonuç itibari ile birçok etken harekete neden olsa da, bu yasalara, kurallara göre hareket edilmediği anlamına gelmez. Buna neden kaotik adı verilmiştir? Çünkü belli bir süre sonra bu cisimlerin nasıl hareket edeceği hesaplayamamaktayız. Yoksa kurallara aykırı bir hareket söz konusu değildir. Hava tahmin raporları neden sınırlı günler için kestirilebilmektedir, çünkü havanın durumunu etkileyen girdiler fazla sayıda vardır ve karmaşıktır. Ne sarkaç, ne duman kuralsız hareket etmez. Moleküller yine belli fizik kurallarına göre hareket eder, sarkacı etkileyen momentum, kütle çekimi, eylemsizlik kuralları bellidir, sadece ihtimaller oranı fazladır! Tahmin edememek, kuralsızlığa işaret etmez, sadece insanın acziyeti, zayıflığı ve sınırlarına işaret eder. İşte insanın tahmin edemeyeceği tüm ihtimaller içinde en uygun olanı seçip hayatı devam ettirene Yaradan, Hâkim, Mâlik, Kadîr denir! Bu konu, Kur’an’da geçen ‘mucizeler’ konusu ile de alakalıdır. Bilim adamları, ihtimallerin sonucunu kavrayamadıkları bu tür olayları, bilim dışı ilan edip, reddedebilmektedirler. Aslında ateistler, tahmin sınırlarını aşan olayları reddederek, kendi bilgi dağarcıklarını ilahlaştırmaktadırlar. Bu konu ileride deizm başlığı altında tekrar ele alınacaktır.

“Ateistler evrenin düzensiz, kaotik olduğunu iddia etmektedir. Ortaya koydukları deliller; hastalıklar, açlıkların neden olduğu ölümler, hayvanların birbirini yemesi gibi olgulardır. Aç kalan insanlar anlayamadığımız bir şekilde kaotik olarak ölmüyorlar. Pek çok faktörü mantıklı bilebiliyor ve mantıklı tahminler yürütebiliyoruz. Kaotik bir evrende bilim yapılamaz. Kaos, sistemlerin kendisinde değil biz insanların algısındaki sınırlılıklardan dolayı vardır. İnsanoğlu çok sayıdaki değişkenleri kapsayacak kadar bir analiz metoduna sahip olmadığı için sistemler hakkında öngörüde bulunamaz ve hatalı sonuca ulaşarak kaos iddiasını bu noktada ortaya atar. İnsan vücudundaki ayrı ayrı pek çok sistemin çok kompleks yapı içerisindeki harikuladeliği, baş döndürücü bir mahiyet arz eder. Sistemlerin hepsi ayrı ayrı, çok büyük ve inanılmaz düzen örüntüleridir. Hastalıklar bir düzen içerisinde olmaktadır. Bilgisizlik, düzensiz zannetme sebebidir. Zira konunun cahili olan için örüntüler bilinmemektedir. Tümüne vakıf olamayan cahil, her şeyi rastgele zannetmeye meyillidir. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 110-120)

Özetle, “Kaos düzenin tersidir, kaosta bir adım ötesini tahmin edebilmeniz mümkün değildir. Yıkım, yeni yapımlar için bir ilk adımdır. Yıkım düzenin bir parçasıdır. Her şeyi defalarca denememiz neticesinde aynı sonucu alıyorsak, burada bir kaosta nasıl bahsedebiliriz. Matematiksel formüllerin var olduğu, bilim yapabildiğimiz bu evrende nasıl kaostan söz edebiliriz? Şunu unutmayalım kaosta kanun olmaz, kaosta olaylar formüle edilemez. Psikoloji, matematik, tıpta… tüm ilimlerde bir düzen mevcuttur. En büyük çelişkilerden biri de evrimi savunanların evrende düzenin olmadığını savunanlarla aynı kişiler olmalarıdır. Kaos teorisi, bilimsel bir verinin ölçülmesinin önünde engel olan ‘farklı faktörlerin bulunması’ ve ‘bizim bunları tespit etmeye gücümüzün olmamasıdır.’ Bir misal, depremi oluşturan fay hatlarındaki harekettir. Bu hareketi sağlayan farklı faktörler olduğu için bugünkü bilim bunları birleştirip çözümleyebilecek bir mekanizma oluşturamamıştır. Burada ölçümü engelleyen farklı faktörleri bizim ölçebilme imkanına sahip olmamamızdan kaynaklanan bir kaos vardır. Deprem, evrende mevcut olan düzen sayesinde olmaktadır. Ortada bize nispetle bir kaos vardır. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 207-212) “Kuantum dünyasında olasılıkların geçerli olması ve bu olasılıklardan birinin seçilmesi, bunu seçen bir varlığı zorunlu kılmaktadır. Çünkü olasılıkların tüm karmaşıklığına rağmen düzen devam etmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 68, 81)

Evren tesadüfen mi oluştu? 

Proton’un kütlesinin elektronik kütlesine oranı 1836/1 oranında olmamış olsaydı, bu evrende canlılığı mümkün kılan uzun moleküllerin oluşması mümkün olmazdı. Karbon oksijen hayatın devamı için en önemli atomlardır. Karbonun oksijen atomunun rezonansına oranı yüksek olsaydı oksijen olamayacaktı, düşük olsaydı karbon yetersiz olacaktı. Böyle hassas bir ayar tesadüfen oluşacak öyle mi? Jüpiter’in dünya’ya olan uzaklığı, atmosferdeki ozon düzeyi, yer kabuğunun kalınlığı, toprak kükürtünün miktarı, galaksiler arasındaki uzaklık vesaire hepsine baktığınızda, en hassas şekilde tam kıvamında olan bir denge göreceksiniz. “Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsiniz.” (Mülk, 3-4) Madde entropiye meyillidir. Yani sonu kaosa, düzensizliğe gider. Her şey bir yöneticinin kendisini düzene sokmasına muhtaç bu alemde. Bu dengeler tesadüfen devam etmiyor. Bilakis bu dengeleri devam ettiren yasalar var, yasalar bir düzenin devam etmesinde ancak sebep olabilir, düzeni oluşturamazlar. Bir tasarımcıya ihtiyaç vardır, cümlelerin oluşabilmesi için belli kurallar var. Birisi sorsa cümleleri kim yazdı, dil kuralları diyebilir misiniz? (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 200-202) 

Kur’an insan sözü mü?

Hakka, 40: “Kur’an elbette değerli bir elçinin sözüdür.” Ayette geçen  ‘Resul’ kelimesi, Kur’an’ın insan sözü olmayıp, onun sadece Allah tarafından görevlendirilen bir haberci olduğunu açıkça göstermektedir. Aynı surenin takip eden 43. ayette Kur’an, “O, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir.” denmekte ve devamındaki 44 ve 45. Ayetlerde de: “O, bizim adımıza bazı laflar uydurmaya kalkışsaydı, elbette biz onu kudretimizle yakalardık.” buyrularak, asırlar öncesinden ayetlerden yanlış anlam çıkartmaya çalışan İslam düşmanlarına cevap verilmiştir. Kur’an’ın 300 küsur yerinde, ‘Ey Muhammed de ki’ emrinin kullanılır. Bu da, Kur’an’ın, hem söz hem mana olarak Allah sözü olduğunu kanıtlar. Kur’an sadece mana olarak peygamberimize bildirilse, söz ile ifadesi peygamberimize bırakılsa, ‘de’ emirlerine de gerek kalmazdı. Kısaca,  ‘de’ emirleri, inen ayetlerin peygambere ait olmayıp Allah’tan geldiğini göstermektedir. Ayrıca ateistler, Kur’an’da bazı tekrarları dillerine dolayıp gereksiz olduğunu ileri sürüp Kur’an’da hata ararken bu kadar tekrarı görmeyipte, ‘de’ sözüne gerek bırakmayan bu ayetten Kur’an’da hata aramaya çalışmaları da paradokslarını, samimiyetsizliklerini gün yüzüne çıkarmaktadır. Kur’an’ı -haşa- Muhammed yazdı ise, kendisini zora, sıkıntıya sokan birçok ayet-sünneti (Musa ismi Kur’an’da 136 kere, İbrahim 69, Nuh 43 kere geçerken Muhammed ismi sadece 4 kere geçer! Neden kendi adını, ‘kendi yazdığı’ (!) kitapta daha fazla geçirmez ki? Bakara, 285. ayette, ‘Peygamberler arasında ayırım yapılamayacağı’ ifade edilir. Bir ayırımcılık yapamaz mı idi Hz. Muhammed kendine? Kur’an’da kendisinden mucize istendiği halde bunun gerçekleşmeyeceği ‘defalarca’ anlatılır? Neden kendi yazdığı (!) kitapta bir insan kendi açığını (!) böyle ulu orta ilan etsin? Kehf, 110. ayette Hz. Muhammed’in, “Ben de sizin gibi bir insanım.” denmesi istenir! O halde bu kitabı neden yazdı, sonuç itibari ile diğerleri gibi sıradan biri olduğunu ilan edecekse, ne gerek vardı bu kadar zaman, emek ve mücadeleğe? Kur’an’da kaç ayette Muhammed hata -zelle- nedeni ile eleştirilir. Kıyametin saatinin Muhammed tarafından bilinemeyeceği ayetlerde ifade edilir? “Bin yıl sonra” dese idi, kim onu eleştirebilirdi ki? Beş vakit namaz dışında gece namazından (İsra, 79) sadece Muhammed’e yani kendine özel bir namazı hem de gece vakti neden farz kılsın? Pazartesi perşembe farz olmadığı halde neden oruç tutup aç kalsın? ) Muhammed neden kitabına (!) yazmış, hayatında uygulamıştır? Bu konunun devamı ‘Oryantalistler ve Muhammed’ ve ‘Kur’an’ı Muhammed mi yazdı?’ adlı yazılarımızda bulabilirsiniz.

Hud, 2’de, ‘Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Kuşkusuz ben de O’nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.’ denmektedir. Konuşan kimdir? Muhammed mi yoksa Allah mı?

Hud suresi birinci ayette: “Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri sağlam kılınmış, sonra da şu şekilde açıklanmış bir kitaptır.” buyrulmaktadır. Yani daha birinci ayette ‘kitabın sahibi, göndereni’ açıklanmaktadır. Gelelim ikinci ayete. İkinci ayette, ‘Hz peygamberin, Allah tarafından görevlendirildiğinin bildirilmesi, duyurulması’ söz konusudur. O bir peygamberdir, herhangi bir insan olarak değil, Allah tarafından gönderilmiş ‘uyarıcı ve müjdeleyici’ bir elçidir! Mesela, Kur’an’ın ilk suresi Fatiha Suresinde, besmeleden hemen sonra, ‘Hamd, âlemlerin rabbi Allah içindir.’ denmektedir. Ayet, ‘De ki’ ey Muhammed!’ şeklinde bir başlamamıştır. Ama Arap dilinde ‘iltifat sanatı’ denen ve ‘sözü söyleyenin kim olduğunun anlaşıldığı’ edebi bir söz sanatı vardır ve bu Arapçada çok kullanılan bir sanat* türüdür. Bu Arap dili ve edebiyatında meşhur bir sanattır ve ateistleri kandırmak için (!) sonradan (!) uydurulmuşta değildir! Bir başka dil ve o dilin edebî sanatı hakkında konuşurken, o dilin özelliklerini bilmelk ve ona göre yorum yapmak gerekir. Kendi dilimizin kuralları ile başka bir dilin, hele bir de sanatsal-edebi örnekleri hakkında yorum yapma iddiası, sadece cehalet veya sınırı aşmakla açıklanabilir. Konumuza dönersek, ayetleri bizzat kendi önce ezberleyen ve sonra da vahiy kâtiplerine yazdıran (Kur’an’ın aslı yakıldı mı? adlı yazımızda konu detaylı ele alınmıştır) Hz Muhammed, Allah’ın peygamberi iddiasında olduğuna göre neden bu ‘gaflarını’ yazdırma esnasında düzelttirmedi? Bu sanatla ilgili Kur’an’da o kadar örnek (Kur’an’da ‘Ben, Biz, O’ ifadeleri’ adlı yazımıza bakılabilir) var ki? O dönemin şiddetli İslam düşmanı olan müşrikler, neden bu sözlere itiraz etmedi, bu konudan dalıp peygamberimize saldırmadı? Yoksa onlar bu sanata vakıf idiler ve onlar açısından gayet normal bir hitap tarzı mı vardı ortada? Ayrıca, hadisleri (Yani kendi sözlerini) ayetler ile hiç birbirine karıştırmayan, Kur’an yazılırken hadislerin yazılımına uzun süre, ayet ve hadislerin birbirine karıştırılma ihtimaline karşı, izin vermeyen bir insan nasıl olur da bu kadar ”gafı” yazılı hale getirtip ölümsüzleştirir? Aynı durum En’am suresi, 114. ayet için de geçerlidir. 111. ve 112. ayetlerde rabbimiz kendi adına konuşurken hemen sonraki ayette, ‘de ki’ lafzı olmadan, aynı sanatsal dil kullanılarak ayete devam edilmektedir. Zaten 115. ayette yeniden rab olan ‘Allah’ın sözü’nden bahsedilmektedir. *İltifat sanatın incelikleri hakkında, “Ahmet Yüksel tarafından yazılan, ‘Arap dilinde iltifat sanatının tarihi seyri ‘ adlı makale ile Muhammed Mahcûb el-Hasen’in, ‘Kurân’ı Kerim’de İltifat Sanatı: Faydaları ve Amaçları’ adlı makaleleri; İsmail Durmuş, İltifat, DİA, İstanbul, 2000, cilt: XXII, s. 152-153; Süleyman Mollaİbrahimoğlu‚ Kur’an-ı Kerîm’de İltifat Sanatı, Diyanet İlmi Dergi, cilt 33, sayı: 1, 1997, ss. 15-35; Abdurrahman Özdemir, Kadîm Bir Söz Sanatı: İltifat ve Kur’ân’da İltifat Örnekleri, İslâmî İlimler Dergisi, yıl: 1, sayı: 2, 2006; Kadir Kınar, Belağatta İltifat, Bilimnâme (Düşünce Platformu), Kayseri, 2006, VII/2, s.75-106; Mehmet Dağ‚ Kur’ân’da Üslûp Diyalektiği: İltifat (Zamanlar ve Şahıslar Arası Geçiş) Salkımsöğüt Yay. 1. Bas. Ankara, 2008” adlı çalışmaları da tavsiye edebiliriz.

Her canlı ölümü tadacaktır deniyor, ama ‘Turritopsis Dohrni’ adlı deniz anası, yaşlanmadan dolayı ölmüyor, olgunluk dönemine ulaşınca hücrelerini yenileyebilir. Ayrıca bölünerek çoğalan bakteriler de ölmüyor.

“Her canlı ölümü tadacaktır.” (Ali İmran, 185; Enbiya: 35; Ankebut, 57) Bu değişmez evrensel bir gerçektir. Verilen her iki örnek, sadece ‘ideal koşullar’ olduğu müddetçe devam eden bir durum için söz konusudur. Ama sinir sisteminde oluşacak bir zarar, dış müdahale veya başka canlı tarafından yenme durumunda, ölüm olayı gerçekleşmektedir. Ateist, ‘Bakteriler ölümsüz’ dese de bilimsel gelişmeler, bölünerek çoğalan bu canlıların simetrik değil asimetrik çoğaldığını ispat etmektedir. Yani bölünme ile çoğalan yeni canlı, ‘farklı bir tür’ olarak çoğalmaktadır. “Eğer bakteriler simetrik olarak çoğalsa, yaşlanma olmazdı. Ama ortada asimetrik bir çoğalma olduğu için, daha fazla zarara sahip yeni hücre yaşlanmaktadır.” (Camilla U. Rang, Annie Y. Peng, Lin Chao.Temporal Dynamics of Bacterial Aging and Rejuvenation. Current Biology, 27 October 2011) Ayrıca bakterilerin de yaşlandığına dair araştırma için tıklayınız: https://journals.plos.org/plosbiology/article?id=10.1371%2Fjournal.pbio.0030045&fbclid=IwAR0uPAgjPNA2-diI-w2l47d0w2O026eDCSgokuSpLIo_jEi_mYk5BTNo20U: Aging and Death in an Organism That Reproduces by Morphologically Symmetric Division: Morfolojik simetrik bölünmeyle çoğalan bir organizmada yaşlanma ve ölüm: Tarih: 1 February 2005) Zaten uygun ortamın her zaman bu dünyada devamlı olması imkânsız bir durumdur. Her canlı; bakteriler ve denizanasının her türü dâhil, belli ısının üzerindeki bir sıcaklığa maruz kaldığında ölmektedir. Basınç, düşmanı tarafından yenme veya doğal ortamların bozulması gibi etkenler sonucu her canlının yaşamı son bulur. Prof Thomas Bosch: ‘Ölümsüzlük diye bir şey yoktur. Yaşlanmadan dolayı değilse de, başka canlıların verdiği zarardan, hastalık veya volkanik patlama gibi çevre koşulları nedeni ile ölüyorlar.’ (BBC Earth, Big Questions, 15 Jun 2015) demektedir. Zaten ‘metal yorgunluğunun’ bile olduğu evrende, dünyanın ve içindekilerinin bir sonunun (Termodinamiğin ikinci yasası) olduğu da (Kıyamet) bilimsel bir gerçektir. Kısaca ölümsüzlük sadece bir iddia ve bir hayaldir. Bu teori de, ateistlerin yine haksız ve bilimsellikten uzak bir başka görüşü olarak anılmaya devam edecektir. (Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=V-I_AB0UEi4) Bizim temel problemimiz, zamanlar üstü Kur’an’ı; zaman, bilim, akıl gibi sınırlı vasıtalarla anlama çabalamamızdır. Hâlbuki –ve şahsen benim defalarca tecrübe ettiğim gibi – zaman geçip bilim ilerledikçe Kur’an’ın söylemlerinin haklılığı ortaya çıkmakta, belgelenmektedir. Örneklerine bu sayfadan veya ‘ İslami emirler ve hümanizm’ adlı sayfadan ulaşabilirsiniz.

Kur’an’ın yazılması mümkün değildir, yazım ve dil bilgisi kuralları daha sonra ortaya çıkmıştır ve Kur’an’da bu dil bilgisi kurallarına göre hataları bulunmaktadır.

“Gramerin (Dilbilgisinin) derlenmesinin, dilin gelişiminde bir aşama olduğu genellikle bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Dilin tarihinin iki farklı safhaya ayrılır. Biri “gramer öncesi”, diğeri de “gramer sonrası” aşamadır. Bir dilin grameri insanlar tarafından ortaya çıkarılır ama bu, o dilin ilk sahipleri tarafından konuşulması ve anlaşılmasından sonra olur. Gramer kuralları dilin ilk sahiplerinin kullanımlarından derlenmiştir. Yani biri çıkıp bir dilin kurallarını ortaya koyana dek uzun bir süre o dil konuşulur. Arap gramercilerin çalışmalarına kaynaklık yapanlar; şairler, yazarlar, hatipler ve o dili konuşanlardı. Gramer sonrası aşamada ise, gramer kaideleri; yazarlar, şairler, hatipler ve diğer dili kullananlar tarafından, kendi yazdıkları ve konuştuklarının doğruluğu için bir ölçü olarak kabul edilmiştir. Arap edebiyatının ittifakla kabul edilmiş başlıca iki kaynağı Kur’ân ile İslam öncesi ve İslam dönemi şiirileridir. Nahiv (Arapça dilbilgisi, Arap dilinin yapısı) kuralları Arap dilinin en temel kaynaklarından biri kabul edilen Kur’an’dan alındığı halde Kur’an’da nasıl hatalı olabilir? Aslında Kur’an’da hata aramak, “tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak kâinatta hata bulmaya çalışmak gibidir.” Nahivciler ile Arap dilinin diğer bütün dilbilimcileri, istisnasız bir şekilde Kur’an-ı Kerim’i, nahvin ve Arap dilinin diğer bilimlerinin kaynağı olarak kabul etmişlerdir. Bu sebeple Arap gramerinin kurucuları olan Sîbeveyh, ez-Zemahşerî, İbn Hişâm, İbn Mâlik, el-Ahfeş, el-Kisâ’î, el-Ferazdak, el-Ferrâ’, Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî ve diğer pek çok meşhur nahivci ve dilbilimci, nahve veya dile ait herhangi bir kuralı tespit ederken, mümkün olan her yerde, iddialarını desteklemek için delil olarak sadece şiir beyitlerini değil aynı zamanda Kur’ân ayetlerini de zikretmişlerdir. Ferâhidî, “Kitâbu’l-Cumel fi’n-Nahv”adlı eserinin mukaddimesinde şunları ifade etmektedir: “Her manayı kendi babında, Kur’ân’dan ve şiirden delil getirerek açıkladık.” Aynı şekilde Howell, “A Grammar of the Classical Arabic Language” adlı eserinin önsözünde şunları ifade etmektedir: “Gramercilerin hedefi klâsik kullanımları izah etmektir. Onların kurallarında kullandıkları şahitler; Kur’ân metinleri, hadis pasajları, meseller, çöl Araplarından işitilerek nakledilen ibareler ile şiirdir.” Şurasıda bir gerçektir ki, beliğ ve dilleriyle gurur duyan Araplar, Kur’an vesilesiyle İslam’a girmeye başladılar. Hz Peygamber nübüvvetinin ilk on üç yılı boyunca, sadece, Kur’ân’ı insanlara sunmuştur. Ne tuhaftır hiç kimse Kur’ân’ın diline veya üslubuna itiraz etmemiştir. Aksine, Müslüman olmayı reddeden Araplar bile Kur’ân’ın dili ve üslubu hususunda hiç bir şey söylememişlerdir.” (M. Vecih Uzunoğlu, Nüsha, Yıl: V, Sayı: 18, Yaz 2005, 7-32)

Kur’an’ı, kendisinin kaynaklık ettiği bir disiplinin altında değerlendirmek veya ona uygun olup olmadığını ölçmek mantıklı bir bakış açısı olmaz. Kur’an’dan önce Arap dili ve grameri üzerine bir kitap yazılsa, ateist ve oryantalist ithamların, en azından, bir haklı dayanakları olabilirdi ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Arap dil bilgisi kuralları üzerine araştırmalar ve eserler, Kur’an ortaya çıktıktan sonra (III. yüzyıl başlarından itibaren) yazılmaya başlanmıştır. Bugün bize farklı gelen ve Arap dil bilgisi kurallarına muhalifmiş gibi algıladığımız bazı dil kullanımları Ebu Ubeyde, Ferrâ, Hamidullah ve benzeri ilim ehlinin de işaret ettiği üzere aslında o günün insanının kullanımıyla uyumludur.  Zira bu ‘kural dışı kullanımlar, gerek Kur’an’ın muhataplarının kullandığı günlük konuşma dilinde gerekse de Arap’ın divanı olarak tabir edilen Cahiliye şiirinde kendisine sıkça yer bulmaktadır.’ Çok geniş bir coğrafyada konuşulan Arapçanın çeşitli lehçelerine ait özelliklerle dolu olan Kur’an’ın, bu dil zenginliğine bağlı olarak gramere aykırı bazı yapıları kullandığı görülür. Zira Arap gramerinin oluşturulmasında edebi lehçe diye anılan daha dar bir dil çerçevesi esas alınmıştır. (Soner Gündüzöz, Kur’an’da yerleşik gramer kurallarına aykırı dil yapıları, Nüsha, yıl: II, sayı: 6, yaz 2002) Kur’an, indiği dönemin ortak edebî dili olan Kureyş lehçesiyle inmiştir. Ancak bünyesinde başka lehçelere de yer vermiştir. Bu sayede Kur’an, Kureyş lehçesi kadar gelişememiş diğer lehçelerin de gelişmesine zemin hazırlamış, farklı lehçeleri birbirine yaklaştırmıştır. Aynı şekilde Kureyş lehçesini konuşanlar da diğer lehçelerdeki kelimeleri öğrenme fırsatı bulmuşlar, dillerinde meydana gelen zenginliğin nimetlerinden yararlanmışlardır. Yani ‘Kur’an, kendi dilini yine kendisi oluşturmuştur.’ Kur’an, ne kelime ne de gramer noktasında kendini tek bir üslup ya da lehçeyle sınırlamamış, Kureyş ortak edebî dil olmak üzere diğer lehçelerden de kelime ve gramer almakla kendi dilini oluşturmuştur. Arapçanın, yazı dili haline gelmesi de Kur’an sayesinde olmuştur. Özetle, “Arapların Kur’an’dan önce herhangi bir gramer kitabı yoktu. Arapçada kullanılan gramer zaten Kur’an’dan sonra bizatihi Kur’an metinlerinden çıkarılmıştır. Yani Kur’an, gramerin kendisinden türetilen kitaptır. Gramerin kaynağı Kur’an, o gramer kurallarını yazanlar Müslüman ama o yazılan gramerden Kur’an’da hata bulan 21. yüzyıl insanı! Ne denilebilir ki? Cahiliye şiirleri Kur’an kadar eskiye nispet edilmiş değildir. Şiirler Kur’an gibi kelime kelime korunmuş, tamamı derlenebilmiş değildir.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 45, 48, 51)

Biz bir gerçeklik varki varız. 1)Evren nihai sonsuz bir varlık olsaydı(Mutlak varlık) Bizler var olamıyacaktık. 2)Tanrıda nihai sonsuz bir varlık olursa(mutlak varlık)bizler var olamayız. Çünkü Mutlak olarak var olan bir varlığın yanında bașka bir varlık daha olamaz. Çünkü varlıkta ikilik olmaz.Varlıkta teklik olur. Yani ya sadece o gerçeklik(Tanrı,vb…) vardır. Yada sadece canlı-cansız tüm varlıklar vardır. Soru:Bu durumda bir paradoks ortaya çıkar. Peki bu paradokstan nasıl kurtulabiliriz??

Temel sorun sonsuzluk kavramı çerçevesinde oluşmaktadır. Bilim evrenin devamlı genişlediğini (Big bang) ispat etti. Ama sonuçta evreninde bir sınırı/sonu vardır ama bir insan şu an dünyadan hareketle evrenin sınırına ulaşmaya çalışsa bunu başaramaz. Çünkü yol aldıkça evrende genişlemeye devam ettiği için bir türlü o sınıra ulaşamayacaktır! Bir sınırı olsa da, insanın bu sınırlı imkân ve yetenekleri ile (Işık hızına ulaşamama, uykuda yolculuğun zorlukları, kara delik, gök taşları vs.)  o sınırlara ulaşılmasını imkânsız kılacaktır. Sorunun cevabı bence burada;  insana göre sınırsız gibi olan ama aslında sonsuz olmayan gerçeklik söz konusu. Bir inek çamura basmış, daha sonra yağmur sonucu orada bir su birikintisi oluşmuş, üzerine de bir yaprak düşmüş. Bir karınca o yaprağın üzerine çıkmış ve demiş ki: “bu deniz’in sahibi benim!” Sonsuz bilgi, güç, merhamet sahibi rabbimize hamdolsun, O’nun varlığı ve bildirdikleri sayesinde sınırlı zekâmız ve imkânlarımızla cevabına ulaşamayacağımız birçok soru ve konuya cevap bulabilmekteyiz.

Ölene kadar rakam veremeyeceğim birçok faktörün etkisi altında kalarak bi haber olduğumuz gerçekle alakalı 5 duyu organıyla belli bir frekans aralığında çok az düzeyde bir șeyleri algılıyor ve bu algıladığımız belli bir frekans aralığındaki sinyallerde birçok faktörün etkisi altında kalarak çarpık bir șekilde beyne geliyor….Bilim, Felsefe, Dinler, Ezoterik öğretiler, İdeolojiler, vb.. șeylerde insanların hakikati anlama çabasıyla bazı gerekçelere baș vurarak bir șeylere anlam yükleme çabası sonucu ortaya çıkan alanlar olduğu așikar.

 O zaman Eflatun’un mağara benzetmesinde olduğu veya günümüzde matrix diye özetleyebileceğimiz, aslında sadece ‘hayaller dünyasında yaşadığımız’ iddiasını mı kabul edeceğiz?! Akıl ile insan sadece belli bir çerçeveyi idrak edebilir! İşte  burada hayata ‘vahiy’ müdahele eder! Aklın (Tıpkı görme, duyma vb.) sınırı vardır, sınırları zorlayınca insan yaratılış amacının dışına çıkar, vardığı yeri amacı olarak kabul eder! Tekrar iddiamıza dönelim: İnsan vahiy iddialı dine odaklanılmalıdır. Yoksa ateizmden komünizme, deizmden uzaylılar tarikatına… Ateizm kokan tüm insan ürünü yorumlar arasında insan kaybolur gider! Değil hak olmayan din; dini reddedenler bile aslında bir dine, ideolojiye, sapık tarikata vb. inanır; İMAN EDER! Hayatını ona adar. İnsan böyle yaratılmıştır mutlaka bir şeye inanmalı; iman etmelidir! Bu konudaki örneklere ‘Ateist akıl’ adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Temel mesele; gerçek inanılması gerekeni bulup onda sebat edebilmektedir. 

Ben Kur’ani iki kapak arasi 60-70 kez okumuşumdur belki . Ama ben Kur’anda hikmetli , mucizeli şeyler bulmak istiyorum. Yani Kur’andaki hikmetleri bulmak , keşfetmek istiyorum. Bunun için napiyim?

Yaşa! O zaman hem hayatın hem ruhun anlam bulacak! Geleceğe de umutla bakacaksın ve seni dünyada yenebilecek, zorlayacak, baş eğdirecek şeylerin epey azaldığını göreceksiniz! Kur’an dışındaki TÜM fikirlerin, hatta bilimsel iddialar dâhil 50-100 yıl içinde eskidiğine şahit oluyoruz! Kur’an ise hala dünyaya umut ekiyor! 1440 sene önce çölün ortasında okuması olmayan birisinin insanlara tebliğ ettiği kitapta güncel birçok bilimsel gerçekler var. ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazımızda bakılabilir! Bilim ve insan tecrübesi ilerledikçe Kur’an’a yaklaşıyor. ‘İslami emirler ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir! 1400 senedir, Mekke’li müşriklerden günümüz yaşayan ateist ve oryantalistlerine dek, kendisine bu kadar iftira atıldığı halde ayakta kalıp hala insanlara ışık saçan mucize değil de nedir? İçinde, insanlığa kurtuluş reçetesi olarak sunulan tekliflere muhalif olan diğer sistemler insanlara ne kadar mutluluk sağlayabilmiştir? ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler’ adlı yazımıza bakılabilir! ‘Kur’an’daki bilim, hümanizm ve pratikler’ yazılarımız teorik ve pratik hikmet/mucizeleri size sunacaktır. Hayatımızda onları tatmak için ise bilmek değil uygulamak; yaşamak; hissetmek gerekmektedir.İşte o zaman kalp mutmain olur, gönül huzur bulur, insanlık dünya ve ahiret saadetine kavuşur!

Allah (cc) neden diğer kutsal kitapları korumadı da sadece Kur’an’ı korudu?

“Özellikle deistler, ‘Allah tek ise, neden bir kaç din var’ şeklinde bir soru sorabilmektedirler. Allah tek din göndermiştir. Tüm ilahi kitaplar, Allah katından indirilmiştir yani, Müslümanlığın kitaplarıdır.” (Hüseyin Selim Kocabıyık, Ateizm ve Deizm, s. 65) Burada asıl ihmal edilmemesi gereken konunun yüce yaratıcının insanları hiç bir zaman vahyinden uzak bırakmaması, her zaman ve mekânda onlara emir ve yasaklarını bildirmiş olmasıdır! Rabbimiz her yere mutlaka peygamber göndererek onları vahyine muhatap kılmıştır! Yapmaları ve uzak durmaları gereken konular hakkında insanları bilgilendirmiştir. Kitaplar insanlar tarafından bozulsa da rabbimiz insanların iyiliğine olan emirleri ve insanlara zararlı olan yasakları her zaman onlara bildirmiş, onları kılavuzsuz bırakmamıştır. Bu konu ‘Tüm dinlerin özü İslam’dır’ adlı yazımızda ele alınmıştır. Kısaca Kitapların bozulması vahyin kesintiye uğraması anlamına gelmemektedir. Ayrıca, mesela İncil korunmaya alınsa bu defa neden Tevrat korunmamıştı sorusu gündeme gelecektir? Tevrat korunsa neden suhuf/sayfalar korunmamıştı sorusu sorulacaktır. Yani amaç kulluğun nasıl yapılacağını sorgulamak değil, nasıl kaçılacağını aramak olunca, amaçtan uzaklaştıran sorular asla son bulmamaktadır! Cevaba geçmeden önce bilinmesi gereken diğer hususun, peygamberimizden önceki tüm peygamberlerin bir bölgeye, şehre gönderilmiş iken, Hz Muhammed’in tüm dünyaya gönderilmiş bir peygamber olduğu (Enbiya, 107) gerçeğidir. “Peygamberlerin hepsi, Hz Muhammed hariç, sadece kendi toplumları ile sorumlu tutulmuştur.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 73) “Önceki kitaplar sadece belli kavimlere özel olarak indirilmiştir. Evrensel tarafları yoktu. Çünkü bir peygamberden sonra başka bir peygamber gönderilerek insanlar ardı sıra uyarılıyorlardı. Kur’an ise tüm insanlara gönderilmiştir.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 183) Bu konu ‘Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?’ başlıklı soruya verilen cevapta ele alınmış ve açıklanmıştır. Diğer bir hususta kıyametin yaklaştığı (Müslim, Cum’a, 43; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)  gerçeğidir! Rabbimiz Kur’an’ı bölgesel değil evrensel mesajla, ilk insandan itibaren gelen din olan İslam’ın son ilahi kitabı olarak insanlığa göndermiş ve onu koruma altına alınmıştır. Bu konu da, ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ başlıklı yazıda açıklanmıştır. Geçelim detaya; Tevrat’ın içinde ‘iman, ibadet ve toplumsal hayat’ ile ilgili kurallar vardı. Zebur daha çok ‘dua’ içerikli iken İncil’de ise ‘ahlak’ ağırlıklı emir ve yasaklar bulunmakta idi. Kur’an’da ise tüm bu içerikler, ‘ bozulmayan ve güncellenen asıl halleri’ ile toplu olarak gönderilmiştir! Yani, Tevrat korunmuş olsa, Kur’an’da var olan ama Tevratta olmayan ahlak ve dua örnekleri eksik kalacak, gelecekteki insanlık bunlardan mahrum kalacaktı ki, diğer kitaplar içinde aynı şey söz konusudur! Suhuflar ise koruma altına alınmamıştır çünkü insanlık daha sonra birçok yeni meselelerle karşılaşmış ve o konularla ilgili hükümler o sayfalara konmamıştı. Mesela Adem aleyhisselam zamanındaki sayfalarda faiz, rüşvet vb. gibi haramların bulunmadığı muhakkaktır. Çünkü ortada ne faiz ne de rüşvet söz konusudur. Allah (cc) son peygamberi gönderdiği ve artık peygamber gelmeyeceği için, son ilahi kitabı koruma altına almıştır. Kur’an içeriği itibari ile kıyamete dek tüm insanların ihtiyaç duyacağı emir ve yasakları bünyesinde barındırmaktadır. Kıyamete dek başka kitaba da ihtiyaç yoktur, o nedenle de son ilahi ve korunan kitap Kur’an’dır. 

Rahman 19-22. ayetler ile Furkan 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?

Konu, Kur’an’da çelişki yoktur  başlıklı yazımızdaki  ‘Rahman 19-22. ayetler ile Furkan 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?’ sorusunda ele alınıp cevaplanmıştır.

Şeytan cennete girip Adem’i nasıl kandırdı?

“Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın çıkarıldıkları yer, her türlü dünya nimetlerinin bulunduğu bir mevki olabilir.” (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 111; M. Şa’râvî, Fetava, III/436) Hz Adem bildiğimiz anlamdaki bir cennette değil, yeryüzünde yaratılan cennet gibi bir yerde yaratılmış ve eşi ile yasak meyveyi yiyince yeryüzünün daha alçak yerlerine sürülmüştür. İbni Abbas, Ebu Hanife, Maturidi’de bu görüştedir. (Kayyım, Hadi’l-Ervah, s. 25, Maturidi, T. Ehli Sünne, I/425, Razi, M. Gayb, III/4) Ayrıca ahiret cennetinde emir, sorumluluk, yasak yoktur. O cennete giren çıkmaz, orada günah olmaz, şeytanda oraya giremez. Zaten Cenabı Allah (cc) Bakara 30. ayette, “Yeryüzünde halife yaratacağım.” buyurmaktadır. Bakara 36. ayette, cennetten inin ayetinde geçen kelime “Hebata” fiilinden türeyen, “İhbitu” fiilidir ki, Ragıb bu kelimeyi , “İnin, gözden düşün” (Ragıb, 781) şeklinde açıklamıştır. Allah yeryüzündeki cennet gibi bir bahçeden yeryüzünün diğer yerlerine gönderdiği iki kulunun gönderdiği ilahi kurallara uyup daha güzel bir bahçeye (cennete) gidebilmeleri için de her türlü şartı ayarlamıştır! Ayet ve hadisler sınır taşları, peygamberler yol gösterici, vicdan doğrudan yana tavır almamızı sağlayacak içgüdüdür. Gerisi insanın tercihine kalmıştır. Detay için ‘Kaza kader’ konusuna bakılabilir.

İslam’ı duymayan insanların hali ne olacaktır?

Ali İmran suresi 85. ayet:” Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır.” diyerek genel bir hükmü bize bildirirken, yine aynı surenin 113-115. ayetleri ise özel bir hükmü bizlere haber verir: Allah’a inanıp, ahireti inkar etmeyen ve iyi işler işleyenlerin amelleri boşa gitmeyecek:” Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (topluluk) vardır ki, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okurlar.  Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır. Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kendisinden gereği gibi sakınanları bilir.” Ama altını çizerek belirtelim bu hükümler günümüz ‘İslam’dan haberi olan’ Yahudi-Hıristiyanları kapsamaz; Onlar için 85. ayet geçerlidir.

Kur’an’da Hz. Muhammed’e özel ayet var mıdır?

‘Yunus Suresi, 94. ayet: “Ey Resulüm, eğer sana indirdiğimizden kuşkuda isen senden önce kitabı Tevrat’ı okuyanlara sor.” Kur’an’ın yöntemlerinden birisi, insanlara yapacağı hitabı Resulullah’ın şahsına yöneltmesidir.’ (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 250) Kur’an Hz Muhammed’in Müslümanlar için örnek-rol-model bir şahsiyet (Ahzab, 21) olduğunu ifade eder. Efendimiz Kur’an’ı hem açıklayıcı (Nahl, 44) hem yaptıkları ile  İslam’ın emirlerinin pratiğe geçirilmesiyle görevli (Tirmizi, tefsir, 2, Buhari, ezan,18, Nesai, menasik, 27) hem Kur’an’ı hayatına aktaran  bir “Yaşayan Kur’an”; ahlakı da Kur’an ahlakı (Müslim, Müsafirin, 139) olan biri idi. Dolayısı ile efendimize yönelik ayetler aslında, insanlara örnek olması istenen kuralların aktarıldığı ayetlerdir. Bakara 204: “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri ‘senin’ hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah’ı şahid getirir; oysa o azılı bir düşmandır.”  Bu ayet aynı zamanda ve aslında bize hitap etmekte değil midir?  Enam, 68: “Ayetlerimiz konusunda ‘alaylı tartışmalara dalanlar bir başka söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Artık zulmeden toplulukla beraber oturma.”  Bu sadece efendimize verilen bir emir midir? Taha, 2: “Ey Muhammed! Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.”  Bu ayet sadece efendimize değil tüm İslam tebliğcilerine hitap etmiyor mu?  Veya Ahzab 32:  “(erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın” derken bu uyarı sadece efendimizin hanımları olan bizim manevi annelerimize yönelik özel bir ayet midir? “Peygamberimizin özel hayatı ile ilgili görünen ayetler aslında hukuki hükümlerin konulmasını amaçlar. Mesela ifk hadisesi ile inen ayetler zina iftirasının cezasını; Tahrim suresi yemini bozarak kefaretin ödenmesi gerektiğini; Zeynep validemizle ilgili ayetler evlatlık müessesesi ile ilgili konuları açıklar.” (Soner Duman, Allah’ım sorularım bitmedi, s. 100) Tahrim 1. ayet ile helal bir şeyi insanların kendilerine haram kılmalarının yanlışlığı aktarılmış, Ahzab 53. ayette ev sahibinin izni ile evlere girilmesi konusunda efendimizden hareketle âdâp-edep kuralı öğretilmiş,  36. ayette Müslüman olduğunu iddia edenlerin hayat standartlarını ve yaşayışlarındaki kuralları Kur’an ve sünnet çerçevesinde çizmeleri istenmiş, Sad 86. ayette İslam tebliği yapanların bunları dünyalık menfaat için yapmamaları hatırlatılmış, Enfal 41. ayetle ise devletin vergilerinin paylaştırılması konusuna açıklık getirilmektedir. Örnekler uzatılabilir.

Ahzab, 28: “Ey peygamber! Eşlerine şöyle de: “Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım.”; Ahzab, 30: “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır, bu Allah için kolay bir şeydir.” ayetlerini nasıl anlamalıyız?

Ahzab 28. ayette Allah, peygamber özelinde, ‘Allah’ı hiç kimse için ikinci planda bırakmayın’ uyarısı yapılmaktadır. 29. ayette, ‘Allah yolunda yaşamı peygamberle beraber ahiret odaklı yaşarsanız, büyük ödül asıl buradadır’ denmek, 30. ayette ise topluma yön veren düşünürlerin, liderlerin savundukları davaya zarar vermemek için yaşantılarına, davranışlarına, sözlerine, aile hayatına diğer insanlardan iki kat daha özen göstermeleri gerektiği mesajı verilmektedir. (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 76)

Ahzab, 50. Ayette peygamberin evlenebileceği kişilerin adları yazar. Bu, ona bir ayrıcalık mı ve O’na özel ayetlerin Kur’an’da ne işi vardır?

Öncelikle ayette sayılanlar tüm müminlere helaldir, bir özel durum söz konusu değildir. Aradaki tek fark, mehirsiz peygamberle evlenme ruhsatıdır. Peki, bu bile O’na özel ayet olduğu iddiasını geçerli kılmaz mı, hayır! Buradan çıkarılacak genel kural şudur: Mehirsizliği yalnız Allah’ın resulu suistimal etmez. Mehirsiz evlenme sadece peygambere özel bir durum idi, nebilik bitti, bu nedenle mehirsiz nikâh kıyılamaz, kıymayın! (Gürger, s. 78) Ahzab, 50. ayette yüce Allah, “mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık” buyrulmaktadır.  Yani ayete göre bir mümine kadın, mehir istemeden peygamberimizle evlenebilir. Ayette, bu durumun sadece peygamberimize ‘özel’ bir durum olduğu bildirilmektedir. O zaman bu ayet, peygambere özel bir ayet değil midir? Hayır! Ayetten tüm müminleri ilgilendiren bir hüküm çıkmaktadır: Hiç bir erkek evlenmek istediği kadına mehir vermeden evlenemez! ‘O’na mahsus’ ayet bile, genele hitap ediyor!

Mücadele Suresi 12 ayet de peygamberle görüşmeden önce sadaka verilmesi istenmektedir. 13. ayette ise ‘sadaka sunmaktan korktunuz mu?’ denilerek sadaka sunma şartı kaldırılmaktadır. Bunun anlamı nedir, günümüzdeki yansıması nasıldır?

Sadaka kelimesi sadakât, sadakatten gelir. Davaya sadık olanların göze aldığı bir bedeldir sadaka. Bazı insanlar paraya sahip olduğu halde, onun kölesidir. Malın kölesi, efendisini veremez! Zaten bu sadakalar Allah’ın resulünün şahsına verilmemek, ‘Beytül mal’ denen devlet hazinesine aktarılmaktadır. Zengin bazı münafıklar, peygamberin vaktini boşa aldıkları için bu ayet inmiştir.  Varlıklı münafıklar da, sadaka verdikleri zaman bu paranın devlet hazinesine girmesini istemedikleri için, özel görüşme isteklerinden vazgeçmişlerdir fakat gerçek ihtiyaç sahibi olup fakir olanlara da, ayetin devamı hitap etmektedirler. Onlar, Peygamber ile görüşmek için sadaka vermek zorunda değildirler. Yani, zengin münafık ‘bulamadım’ diyemeyeceği fakat hazineye yardımda etmek istemeyeceği için peygamberlerle görüşmekten vazgeçmişlerdir. Günümüze bakan yönü ise, insanlar bulundukları mevkiye ulaşınca, etraflarında münafıklar türeyebilir.  Diğer sonuçta, toplumun menfaatini önceleyen kişiler, belirli makamlara öncelikli atılmalıdır. (Gürger, s. 234) Devlet erkânı ile yapılacak bazı özel görüşmeler, geliri devlete vermek kaydıyla, makbuza da bağlanabilir. (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 449) Kur’an’da çok istisna olarak, İslam’ın çekirdek kadrosunun merkezinde bulunan efendimize hitap eden ayetler Kur’an’da bulunabilir mi? Mümkündür. Ama bu temel- merkezin sağlamlığı ve örnek olması açısından gerekli ayetlerdir fakat bunların mutlaka günümüze ait bir mesajı da bulunmaktadır. Yoksa “Ayetler özel bir olay için inmiştir, ancak, aynı şartlarda herkes için genel bir emri ifade eder.” (Muhammed Mustafa el-A’zami, İslam fıkhı ve sünnet, oryantalist Schacht’a reddiye, s. 31) Konuyu son bir örnekle bitirelim, Müddessir suresi ki, inen ikinci vahiydir, Allah (cc) efendimize şöyle seslenir: “Ey bürünüp sarınan, Elbiseni tertemiz tut, kötü şeyleri terket, yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” (Müddessir, 1,4,5,6) Şimdi efendimiz (Haşa) çok mu kirli-kötü idi, çok mu iyiliği başa kalkardı, tabii ki hayır! Aksine “Muhammedu’l-emin” idi O! Asıl mesaj bu ayet ile bizedir. Hitap, efendimize ama asıl muhatap tüm İslam tebliğcileri ve İslam âlimleridir.

Ahzab 50,51,52 Bu ayetlerde hemen hemen bütün kadınlar Muhammed’e mi helal kılınıyor?

Efendimizin evlilik hayatına baktığımız zaman bu yorumun hayata geçmiş olduğunu görüyor muyuz, hayır! Demek ki ateistlerin ayetten anladığı ile gerçek aynı değil, peki gerçek ne? Ayetin ilk kısmı sadece efendimize değil, tüm inananlara hitap eder, yani ilk bölüm özel değil genel hüküm bildirir. Ayetin ikinci bölümde efendimizle mehirsiz evlenmeyi kabul eden bir kadından (wemraeten: Bir kadın) bahsedilir ki, mehirsiz evlilik sadece peygamberimize özeldir ve bu karşılıklı rıza iledir. Ama burada kesin “evlen” diye bir emir söz konusu değildir! 52. ayette de, ateist iddianın aksine “Bundan sonra artık başka kadınlar sana helâl olmaz.” denilerek efendimizin evliliğine bir sınırlama getirilmektedir. Benzer bir soru ve cevap: “Nisan 23’te yasak, Ahzap 50’de serbest”: “Nisan 23’te, evlenilmesi Helal olan kadınlar sayılır. Ahzap 50’de, Peygamber Efendimizin evlenebileceği hanımlar sayılar. Burada her iki ayette yasaklanan kişilerle Peygamberimizin evlendiği durumu olmuş mudur? Metin ister tarihi açısından baktığımız zaman bunun cevabı, ‘hayır’dır. O halde?” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 185) Bu konu aynı zamanda “Kur’an’da çelişki yoktur” adlı yazımızda da ele alınmıştır!

Hz İbrahim şüphe mi etti? Bakara 260. ayette, ölüleri  nasıl dirilttiğini bana gösterir misin?” derken kalbinde bir şüphe mi vardı?

Önce ayetin mealine bakalım: “Bir vakit de İbrâhim: “Ya  Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?” demişti. Allah: “Ne o,  yoksa buna inanmadın mı?” dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: “Elbette inandım,  lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.” Allah ona: “Bir kuş tut,  kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onun birer parçasını koy. Sonra da  onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir,  hakîmdir/üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”

Hz  İbrahim’in bilgi anlamında bir şüphesi yoktur. Kesin bilgi ‘yakîn’ kelimesi ile ifade edilir. Yakîn üç aşamadan oluşur: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn. Bunlardan hiçbiri bir şüphe/vesvese ifade etmez. “Öğrenerek ve düşünerek kesin bilgiye ulaşmak “ilme’l-yakîn”dir, Hz. İbrâhim’le Nemrud arasındaki tartışma (Bakara, 258) İlme’l-yakîne örnektir. Görerek ve duyu organlarıyla hissederek kesin bilgiye ulaşmak “ayne’l-yakîn”dir. Hezekiel ve Üzeyir arasındaki olayda (Bakara, 258) buna örnektir. Yaparak, yaşayarak, deneyerek, olgunlaşarak kesin bilgiye ulaşmak “hakka’l-yakîn”dir. Hz. İbrâhim’in yaşadıkları da bu aşamaya yani en üst bilgi seviyesine örnektir. (Kur’an Yolu Tefsiri, I/413) Hz  İbrahim bilgi olarak Allah’ın yaratıcılığını biliyor (İlmen yakîn), gözleri  ile de tabiattan örneklerle (Ay, güneşin hareketleri, kışın tabiatın ölüp yazın canlanması gibi) bunu  gözlemliyordu (Aynel yakîn)  ama bilgide son aşamaya gelmek istiyor,  ‘hakkel yakîn’e şahit olmak istiyordu. Bu bilgi aşamalarının bir benzeri yine  Kur’an’da Hz Musa hakkında geçer: Hz Musa Tur dağında Allah’tan vahiy alırken  kendisine Yahudilerin buzağıya taptığı bilgisi verilir. İlmel yakîn olarak bu bilgi  Musa’ya verildiği halde aynel yakîn yani göz ile görene dek Hz Musa sakin olmayı  başarır ama gözleri ile bu bilgiyi doğrulayınca sinirlerine hâkim olamaz ve  elindeki levhaları yere atar. (A’raf, 150) Musa (as) ilmel yakîn bildiği halde  bu bilgi aynel yakîne; göz ile görene dek onun tepki vermesine neden olmamıştır.  Hâlbuki her iki bilgi türü de birer bilgidir ama aşamaları ve etkileri farklıdır. Efendimiz Hz Muhammed (sav)’de bu ilim derecelerinin farklılığını  şöyle açıklamıştır: “Duymak (İlmel yakîn), görmek (Aynel yakîn) gibi  değildir.” (İbn Hanbel, Müsned, I/271) Hz İbrahim bilgide son  aşamaya ulaşmış, yaratılışa aynel yakînden fazla şahit olmuş, yaratılışın  aşamalarından görev almış, yaratıcının yaratışına şahit olmuştur. Sonuçta bu  bizzat Kur’an’da anlatılan bir olaydır, saklanacak-gizlenecek, eksiklik izafe  edilebilinecek bir durum söz konusu değildir. 

Kabe’yi su basmıştır, mancınıklarla yıkılmıştır.

‘Kur’an’daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap’ başlıklı yazımızdaki, ‘Müslümanlar Haceru’l-Esved’e taparlar, Kâbe’ye secde edip şirke mi düşerler?’ sorusuna verdiğimiz cevapta Müslümanların Kabe’ye bakışı konusu ele alınmıştır.

Bakara 106’da değişiklikler olabilir denildiği halde, Fetih 23, Fatır 43’de ise Allah’ın kanununda değişiklik olamaz denilmesi, ayetler arasında bir çelişki anlamına mı gelir?

Konu, Kur’an’da çelişki yoktur  başlıklı yazımızdaki ‘Allah verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu-’ başlığı altında ele alınıp cevaplanmıştır.

Kur’an’daki müteşabih ayetler konusu. “Kur’an açık bir kitap” , ” Anlaşılsın diye ” indirilmedi mi?

Müteşabih kelimesi aslında Türkçe ‘de de kullanılan bir kelimedir. ‘Teşbih, benzetme sanatı’ kavramı edebiyatımızda sık kullanılan bir kavramdır. Allah’u Teâlâ, kullarının anlayabilsin ve kavrayabilmesi için, hayatlarında daha önce karşılaşmadıkları, ancak ileride karşılaşacakları ortamve durumları anlatan ayetleri ve konuları, insanların bildikleri kavramlar ile dile getirmiş, kullarının anlayış seviyesine göre kavramlar seçmiştir. Nedir peki, kulların anlayamayacağı ve teşbih kullanılan bu konular? Allah’ın sıfatları, ahiret hayatı, cennet-cehennem gibi konular. Allah kullarının vakıf olamayacağı bu gibi konuları “bilebilsin-anlayabilsin” diye, benzetme yolu ile kullarına bu kavramları “açıklamıştır” ve bunun da zaten başka bir metot; kulların bu konuları anlayabileceği başka yol yoktur! Özetle yaratıcının sıfatlarını, sınırlı olan akıl ve duyu organlarına sahip insanın anlaması veya ileride dünya hayatı ile kıyaslanamayacak özelliklere sahip öteki alemin insan zihninde anlaşılabilir olması için kullanılan metodun adı, teşbih ve bu ayetlere verilen ad ise ‘müteşabih’tir. Ali İmran suresi 7. ayette Allah (cc) şöyle buyurur: “Sana kitabı indiren O’dur. Onun (Kur’an) bir kısım âyetleri muhkemdir ki bunlar kitabın esasıdır (Ümmu’l-kitap), diğerleri ise müteşâbihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te’vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” Şimdi ayeti tek tek inceleyelim. Ümmü’l-kitap: Kitabın anası-esası olan konular zaten muhkemdir, açıktır, yani okununca hemen anlaşılabilir. Bazı konular ise müteşabihtir yani teşbih sanatı kullanılarak aktarılmıştır. Öyle konular vardır ki insan onunla daha önce karşılaşmamıştır ve zihin onu ancak benzetme ile kavrayabilir. Peki,  nedir bu konular? Allah’ın  zatı ile ilgili konular: Mesela Allah’ın Melik (Türkçesi, yönetici, hükümran) sıfatı veya Kürsî (Türkçesi; taht) gibi ifadeler teşbihtir. Bunu nereden anlıyoruz, Allah hakkında genel bilgi veren Şura, 11. ayetten: “Allah’ın benzeri, ona benzer hiç bir şey yoktur.” Bu da bu Melik veya Kürsî kelimelerinin bildiğimiz anlamlarda ‘yönetici ve taht’ anlamında kullanılmadığını bizlere göstermektedir. Zaten insanı yaratan ve görünmez olan ama her şeye hükmeden ve her şeyin sahibi olan Allah’ı da bizim anlayabileceğimiz başka kelimelerle anlatmak mümkün değildir. O, her şeyin yoktan yaratıcısı, her şeyin ‘asıl sahibi’dir ve her şey sonlu iken O sonsuzdur ve her şey sonunda O’na dönecektir. Yüce yaratıcı kendini ve sıfatlarını insanlara, anlayabileceği müteşabih ayetlerle anlatmıştır! Ali İmran 7. ayet zaten teşbihin var olduğunu ve bizzat Kur’an’da kullanıldığını açıkça bize ifade etmektedir. Ayrıca; Cennet cehennem ile ilgili ayetler de müteşabihtir. İnsanlar cennet veya cehenneme öldükten sonra gidebileceklerdir. Orası hakkında aynel veya hakkel yakîn bilgileri yoktur. İşte Allah’u Teala kullarına benzetme ile; bildiklerinden hareketle, ‘anlayabilmeleri için’ ahiret, cennet, cehennem gibi kavrayamayacağı âlemleri teşbih ile anlatmıştır. Bir de klasik anlamda teşbih içeren ayetlerde Kur’an’da bulunur. Bu konuda, ‘Kur’an’da mecaz’ adlı yazımıza da bakılabilir. Görüldüğü gibi Kur’an’daki müteşabih ayetler ve konuları bellidir ve bunlar Kur’an’ın bizzat anlaşılası için de zorunludur. Bunlar Kur’an anlaşılmasın diye değil aksine anlaşılabilsin diye vardır ve insan aklının sınırları dışındaki bu konuların da teşbih olmadan anlaşılabilir kılınması mümkün değildir. Peki, müteşabih ayetleri ne şekilde anlamalıyız, onları nasıl insan zihninin anlayabileceği kalıplara sokabiliriz? Müteşabih ayetler ancak Kur’an’ın “anası olan” muhkem ayetlerin ışığında anlaşılabilirler. Mesela yukarıda örneğini verdik, Melik- hükümran kavramı bildiğimiz anlamda kral-efendi tanrı demek değildir. Bunu nereden anlıyoruz, Şura, 11. ayet bize ışık tutmaktadır, ” O’na benzer hiç bir şey yoktur.” Yani O (cc) bildiğimiz kral değildir, ama O Allah (cc) en yüce olandır. Peki, ama bunun mahiyeti, içeriği nasıldır diye sorarsak bazı yorumlar getirebilsek te sonuçta tam anlamı ile aşkın bir varlık olan yaratıcının, sınırlı bilgi edinme yollarına sahip bizlerce tam anlamı ile kavranması, her yönü ile anlaşılabilmesi mümkün olmadığı için, Ali İmran, 7. ayetin devamındaki cümlelere dikkatinizi çekmek istiyorum: “İlimde derinleşmiş olanlar, “Ey Allah’ım! Senin mahiyetini biz tam kavrayamayız, her şeyin en doğrusunu sen bilirsin.” derler. Biz bu kadar anlayabildik, en doğrusunu, hakikati aynel yakîn olarak zamanı gelince öğreneceğiz! Ali İmran suresi, Necran Hristiyanları hakkında inmiş bir ayettir. Hıristiyanların düştüğü en büyük hata, kendi kutsal kitaplarında olan müteşabihleri, muhkem şeklinde yorumlamalarıdır! Allah’ı zamanla; baba, İsa peygamber; oğul şeklinde anlamalarındaki temel sorun, teşbihe gerçek anlamı vermeleridir. Ayetin içerisindeki bir cümle de çok dikkat çekmektedir; “Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler bulunur.” Tarihte bu ayetlerin içeriğini anlamayan Hıristiyanlar günümüzde de Kur’an’ki bu ayetler üzerinden İslam’a saldırmakta, oryantalist bakış açılarını bu ayetler üzerine yoğunlaştırmakta ve Kur’an’ın deyimi ile “kalplerindeki hastalığı” etrafa yaymaya çalışmaktadırlar. Bu yayılmadan da en çok etkilenenler ateistler olmaktadır!

Selefilikten sufiliğe, Şiilikten mealciliğe neden Kur’an’ın birçok, çeşitli yorumu var?

Bir taraftan İslam’ı dogmadist, donuk din olarak suçlarken diğer taraftan fikri özgürlüğe alan açan tutumunu da yine eleştirmek için kullanmak ateistlerin ne kadar objektiflikten uzak olduklarını göstermesi açısından çarpıcıdır! Tabii ki dinin yorum-anlayış tarzını ifade eden mezhep konusunu burada detaylı ele alamayacağız. Ama önce muhataplarımıza ufuk açıcı bir soru yöneltelim: İslam’a, dine en uzak görüş olan materlalist felsefenin son ideolojisi olan Marxist teoriyi kendine önder kabul edenler, dinin afyon edici özelliğinden en uzak olup bilimsel materyalizm ile hareket eden bu kesim neden ‘Leninist, Maoist, Troçkist, Enverizm, Sosyal demokrat, sosyalist demokrat, demokratik sol, demokratik sosyalist vd.’ gibi sayılamayacak kadar çok kliklere ayrılmıştır. Hepsi de birbirini kafir, pardon ‘hain, revizyonist, oportünist, goşist, sekter, komprador, lümpen, konformist, karşı devrimci, işbirlikçi, lümpen’ ilan edip birbirleri ile ölümüne mücadele etmektedirler? Demek ki, insan olan her yerde fikri ayrılık kaçınılmazdır. “Dine karşı farklı akımların var olmasın nasıl doğal ise, farklı dinlerin varlığı da insanı dinin varlığına inkarı götürmemelidir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 121) Farklılaşmayı en katı ateist ideologlarda bile görmekteyiz ki ileride bu konuya değineceğiz! Evet, insan olan yerde farklılık kaçınılmazdır ama bu farklı yorumların İslami kabul edilebilmelerinin bazı şartları vardır: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11) İslam düşünce tarihinde, özellikle son bir asırdır görülen, İslam sosyalizmi, Baasçılık, modernizm, mealcilik gibi akımlar, batının teknik anlamdaki ilerlemesine karşı duyulan ezikliğin sonucu olarak ortaya çıkan alternatif tekliflerdir. Kendini batıya şirin göstermek, başka düşünce sistemleri ile İslam’ı kaynaştırmaya çalışmak, hep bu ezikliğin sonucudur. Allah herkesin niyetini, ön kabulünü, hatta art niyetini ortaya, gün yüzüne çıkartmak için ayetleri bu şekilde göndermiştir! Herkes, içinde sakladığını ayetlere ‘söyletmeye’ çalışırken aslında kendi kişilik, kimlik ve gizli amaç ve niyetleri yani, Allah dışındaki putlarını gün yüzüne çıkartmaktadır. Allah (cc) gönderdiği ayetler ile bizlere ayna tutmakta; bizi bize göstermektedir! Ali-İmran, 7. ayette Yüce Allah, Kur’an’da müteşabih ayetler bulunduğunu belirtmektedir. Ayetin ifadesi ile “kalbinde eğrilik” bulunmadan, önyargısız, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde, İslam’ın 1400 senelik çizgisinden, ana yolundan sapmadan yapılan yorumlar, İslam’ın ruhunu temsil iddiasında bulunabilir. Ayrıca İslam’da Yoruma izin verilen alanlar vardır ki, İslam zaten buna teşvik etmektedir: ‘Bilmiyorsanız bilene sorun’ (Enbiya, 7; Nahl, 43) ayetinden, Akletmeyi/düşünmeyi emreden yüzlerce ayete dek; ‘Bir müçtehit, içtihat eder ve içtihadında isabet ederse iki sevap; hata ederse bir sevap kazanır.’ (Buhari, İ’tisam, 21; Müslim, Akdıye, 15) hadisinden; Hz. Muhammed (asm), Muâz’a Yemen’de ne ile hükmedeceğini sorduğunda; Muaz’ın, “Allah’ın Kitabı ile” cevabını üzerine Hz. Peygamberin “Allah’ın Kitabında bir hüküm bulamazsan?” sorusuna; “Rasulünün sünnetiyle”, “Onda da bulamazsan?” sorusuna ise Muaz’ın, “Reyimle ictihad ederim!” cevabını üzerine Hz Muhammed’in, “Rasulünün elçisini, Peygamberinin razı olduğu şekilde muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.” (Tirmizi, Ahkâm, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Şafii, el-Ümm, VII, 273) buyurup bunu onaylamasına kadar birçok nas buna işaret etmekte ve teşvik etmektedir. İslam alimleride ictihadı teşvik emişlerdir ki bazıları; Cessas,Fuṣûl fi’l-uṣûl, IV/23; Şafii, el-Ümm, VII/298; er-Risâle, s. 19-20; İbn-i Hazm, İḥkâm, VI/16-59; VII/113-114, 118, 177; VIII/25-26, 36, 38; İbn Rüşd el-Ced, I/14-15, 18-19; Tûfî, Şerḥu Muḫtaṣari’r-Ravża, III/357; Karâfî, el-Furûḳ, II/103;Gazzâlî, Müstaṣfâ, II/229; Şâtıbî,el-Muvâfaḳāt, IV/96,112-113,162-163; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳı,I/4; Beyzâvî, Minhâcü’l-vüṣûl, III/272; Zerkeşî,Baḥrü’l-muḥîṭ, VI/201-202, 212; Molla Fenârî, Fuṣûlü’l-bedâyi, II/416; İbnü’n-Neccâr, Şerḥu’l-Kevkebi’l-münîr, IV/467, 468-471; İbnü’s-Salâh,Fetâvâ ve mesâʾilü İbni’ṣ-Ṣalâh, I/29-38; İbnü’l-Hümâm, et-Taḥrîr, İbn Emîrü’l-Hâc, III/348 vs. Önemli bir konuda, İslam’da üzerinde icma edilen, muhkem konularda yoruma, ictihada izin olmamasıdır. Namaz farzdır, zina haramdır gibi. “Bir yerde İçtihat varsa, orada küfür yoktur; bir yerde icma (dinin kesin bilgileri; zaruratı diniyye) varsa orada da ictihad yoktur.” Son babında: Neden birden çok yorum vardır? Allah bunu istemiş ve bazı hadisleri ve ayetleri bu özellikler ile göndermiştir. Mesela, Kevser suresindeki ‘Ve’n-Har’ kelimesinin iki anlamı vardır. Allah istese, ‘Kat’un’ kökünden gelen bir fiil kullanır ve ictihat alanını kullarına kapatırdı! Ayrıca müteşabih ayetlerde de yüce Yaradan insan faktörü (Akıl, çevre, sosyo-kültürel ortam vb.) durumlara göre farklı yorumlar yapılmasına Yüce Allah izin vermiştir ki, mezhepler de buradan doğmuştur! Ayrıca insan kaynaklı; hadise bakış açısına göre farklılıklar, usul-metot farklılığı ki, bu tür farklı yorumlar dinden uzak, en pozitivist-rasyonelist-materyalist akımlarda dahi, farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Dini yorumlayanlar da insnalar olduğu için bu yorum farklılığı Müslümanlarda da gözükmektedir. Sonuç:
İslam tarihinde bir çok farklı görüşler ortaya çıksa da ümmetin büyük çoğunluğunun etrafında kenetlendiği, toplandığı akım, yüzlerce yıllık akıl yürütme ve binlerce alimin ictihadından oluşan ehli sünnet mezhebidir! Allah, 1400 yıldır, ümmetin ortak buluştuğu payda olan ehli sünnet çizgisinden bizleri ayırmasın! Allah önce niyetlerimizi, sonra amellerimizi makbul olan kullarından eylesin. AMİN! Konuyu tamamlayan, ‘Modernistler’, ‘Mezhepler’ ve ‘Ehli sünnet’ adlı yazıları da tavsiye ederiz! ‘Sufilik ve şiilik’ daha sonra ayrıca detaylı olarak ele alınacaktır, bi-iznillah!

 Hz. Muhammed Yunanlılardan mı bilimsel ayetleri kopyaladı?

Öncelikle efendimizin okuma yazma bile bilmediğini ‘Ümmi peygamber’ başlıklı yazımızda, yerli yabancı yazarlardan alıntı yaparak kanıtladığımızı belirtelim. Peki, Oryantalistlerin; Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Sümer ilimleri yetmedi bir de, Yunan ilimlerine bile aşina olan biri olduğu profili çizmelerinin amacı nedir? Temel amaç, bu bilgilerin toplamı ile Hz Muhammed’in Kur’an’ı bizzat kendisinin yazdığını, Kur’an’ın ilahi bir kitap olmadığını iddia edebilmektir.

Bir kere Hz Muhammed Kur’an’daki bilgileri Yunanlılardan kopyalasa, Hipokrat’ın birçok hatalarını da kitabına (!) alması gerekmez mi idi? Eğer hataları ayıklayıp doğruları sadece almışsa, yanlışlarını nasıl keşfetti? O zaman zaten ondan kopyalamadığı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkmaz mı? Ayrıca, Hipokrat ve Galen’in insan gelişimi aşamaları da Kur’an’da aynen yer almaz! Bu iki Yunanlı embriyonun sülüğe benzemesinden veya mudğa’dan (et parçasından) bahsetmez. Ayrıca bu ikisi kadınlarda da meni olduğunu söylemişlerdi. İncil’de bu aynen vardır (12. bölüm, 1-2 Ayrıca 10. bölüm, 9-10. ayetler aynen Hipokrat’ın birebir kopyasıdır: ‘Süt gibi dökülüp peynir gibi katılaşma’) Bunlar Kur’an’da geçmez. Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Profesörü olan ve Anatomi ve embriyoloji alanlarında Kanada’da anatomi ve embriyoloji dalında nobel ödülü alan Keith Leon Moore: “Hipokrat, Galen, Aristo embiryoloji hakkında çok sayıda yanlış bilgi vermişlerdir. Kur’an o çağlarda var olmayan ek bilgiler bulunur. Bu gerçekleri sadece Muhammed ortaya koymuştur. Son 4 yıl içinde, Kur’an hakkında çok kapsamlı bir çalışma yaptım. Bir embriyonun sınıflandırma sistemini olağan üstü bir şekilde ortaya koyuyor. Hz. Muhammed insan gelişimi ile alakalı gerçekleri 7. yüz yılda bilemezdi. Çünkü bu bilgiler ancak 21. yüz yılda keşfedildi.”  (Prof. Dr. Keith L, Moore, Discover Islam) “Anne karnındaki çocuk fetus halindeyken, hamileliğin yirmi ikinci günü gibi erken bir dönemde kulaklar gelişir ve yeni doğan bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan önce oluşur. Kur’an ayetlerindeki öncelik sırası (Nahl, 78; Mü’minun Suresi, 78; Enam, 46; İnsan, 2) bu bakımdan dikkat çekicidir.” (Prof. Dr. Keith L. Moore,  Journal of Islamic Medical Association) Ayın ışığı hakkındaki bilgi ve dünyanın küre biçiminde oluşu ile ilgili bilgilerinde Yunanlılardan alındığı iddia edilir. Pythagoras’un dünyanın döndüğünü söylediği doğrudur ama aynı kişi güneşin sabit olduğunu da ve güneşin ‘kâinatın merkezi’ olduğunu da söyler. Ama bunlar ne ilginçtir, bunlarda Kur’an’da yer almaz! Efendimiz neden doğru olanları kopyaladı (!) da yanlış olanları almadı? Tüm bunlar kopyalama olmadığının delili değil midir? Hatalar Kur’an’da yok, sadece doğrular var ve hatta Yunan ilminde olmayan, günümüz ilminin ancak yeni keşfettiği doğrular bir arada bulunuyorsa bir kitapta, artık çamur atma veya hata arama güdüsünden vazgeçip iman etme zamanı gelmedi mi?

Allah’ın kendisine ibadet etmemizi istemesi kibir-ego göstergesi değil midir?

Yaratanın tüm emir ve yasakları insanların iyi-fayda-yararınadır ve insanların iyiliği ve faydası içindir. Emir kıldıklarının tümü insanların faydasına, yasakladıklarının tümü de insanların zararına olanların toplamıdır. Allah’ın farz kıldığı namaz başta tüm ibadetler de, yine insanların hem dünya hem ahiret saadetine, huzuruna, iyiliğine yönelik kurallar bütünüdür. (Bu konuda ‘İslami emirler ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir.) Kısaca Allah (cc) insanı yaratırken onun ihtiyaç duyacağı ve kuluna faydalı olan şeyleri emir, kuluna zararlı olan şeyleri de yasak adı altında ilahi kitaplarla insanlara bildirmiştir. Allah yer ve gökleri yoktan var eden Bedi’, her şeye gücü yeten Kadîr, her şeyin tek gerçek sahibi Mâlik, kafir- ateist bile olsa Rahman sıfatı gereği her kuluna rızık veren Rezzâk, her şeyi bilen, işiten, gören; Alîm, Basîr, Semi’ olandır. Başlangıcı ve sonu olmayan Ezelî ve Ebedî olandır. Böyle bir yaratıcının kullarının ibadetine ihtiyaç duyması asla söz konusu değildir. Tüm insanlar Allah’ı inkar etse, yaratıcıdan –haşa- bir şey eksilmez ama tek bir ibadeti bile yapmamak insana büyük zararlar verebilir: Temiz, ahlaklı, OKU’yan, iki günü eşit olmayan, adalete ve danışmaya önem veren, işi ehline verip kul hakkı yemeyen bir insan hem dünya hem ahiret mutluluğunu kazanır. Dikkat lütfen, ibadetler insana dönüktür, insanların ihtiyacı olan şeylerdir! Ayrıca ibadet insanlara, her şeyin en üstünde olan tek varlığın yüce Allah (cc) olduğunu hatırlatır. İbadet ile amir ile memur; komutan ile er; patron ile işçi aynı amaca odaklanır, aynı safta yanyana namaz kılar. Oruç açma anında, cuma namazında her kul aynı duyguları paylaşır, efendimizin deyimi ile “Bir tarağın dişleri gibi eşit” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II/433; Firdevs, IV/301) olduklarını hatırlarlar. Kısaca Allah’ın yarattığı kulunun ibadetine ihtiyacı yoktur ama kulun yaratanına ibadet etmeye ihtiyacı vardır. İbadet, yaratan ve yaratılanlaın makamlarını ortaya koyar. Mahlûk, Hâlik’ine kulluk etmezse, yaratıcının içine koyduğu o kulluk ihtiyacını bu kere kul ya başka kula veya insan ürünü ideoloji veya nesneye taparak gösterir. Unutmayalım ki, dinsiz hiçbir toplum yoktur, ateistler de dahil. Bu konuda, ‘Ateist akıl’ adlı yazımıza bakılabilir. İbadetler –haşa- Allah’ın kibrinin neticesi değildir aksine insanların birbirlerine kibirlenmelerine engel olacak tek etkendir. Herkesin insan olmakta birleştiği dünyamızda, tek olan yaratıcıya ibadet ile insanlar makam-mevki, para ile değil kul olmak ile ancak birbirlerine üstün olabileceği inancını İslam insanlar arasında yerleştirmeyi amaçlar. Kullukta yarışın bir ölçüsü de “kibirlenmemektir.” ve kibirlenmemekte övülen bir özelliktir; erdemdir. Zaten en büyük bir varlığın kendisini büyükletmeye de ihtiyacı yoktur; zaten O en büyüktür. O yaratıcının övülmesi, ona ibadet; onun sıfatlarının gereğidir. İbadete layık olmak, tespih edilmek onun için bir ödül değil, olması gerekendir. Bu yüzden bu tür ibadetlere ihtiyacı olması söz konusu olmayıp, bu tür ibadetler aslında bir durum tespitidir. Bir yaranma çabası değil hakikati ifade, hakikati bilmenin göstergesidir. Olayın diğer boyutu ise, her şeyi olduğu gibi insanı da yaratan ve rızık veren Allah’a ibadet etmemek yaratıcı için değil, yaratılan insan için bir eksikliktir. Yapılan iyiliklerin değerinin bilinmemesi iyiliğe ve o iyiliği yapana eksiklik getirmez, iyilik yapılanın eksikliğini gösterir. Ateist zihniyetin kibiri ortadan kaldıracak tek bir teklifi veya kaldırmak gibi bir amacı bile yokken, kibir gibi toplumu bölen bir manevi hastalığı ortadan kaldıracak tek alternatife savaş açmaları hayli ilginçtir. Aslında onlara kızmıyoruz çünkü ateistler ümmetin kaybolmuş evlatlarıdır. “Şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.” (Ali İmran, 97) 

Kur’an’da neden sadece Arabistan’da yetişen meyve adları geçer. Diğer meyve adları geçmez, Kur’an’ı Muhammed yazdı da diğer meyve adlarını bilmiyor mu idi? Kur’an evrensel ise diğer meyve adları da geçmeli değil mi idi?

Kur’an’ı efendimiz Hz Muhammed (sav)’in yazmadığının delilleri sitemizde mevcuttur: ‘Kur’an’ın yazılışı’,  Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’, ‘Ümmi peygamber’, ‘Kur’an ve bilim’ başlıklı yazılara bakılabilir. Gelelim Kur’an’da adı geçen ve geçmeyen meyveler konusuna. Kur’an’da hurma, incir, zeytin, üzüm, nar, muz, kiraz gibi meyvelerin adları geçer. Peki, neden başka bitkilerin adları geçmez? Kur’an’da mesela Nahl suresi 8. ayette vasıta araçları olarak bazı hayvanların adı geçer ve sonra ‘ Allah binesiniz diye daha nicelerini yarattı’ diye buyurur. Veya aynı sureni 11. ayetinde, bazı meyve adları sayılır ve sonra  ve ‘daha başka birçok meyveler’ diye ayet devam eder. Evet tabii ki başka adını sayılmayan bir çok nimetler de yaratılmıştır ve bunların hepsini yaratan da O’dur. Kur’an’daki meyveler sadece birer örnektir, araçtır amaç değildir. Aslında araçla amacın karıştırılmasından doğan bir zihin karışıklığının sonucu ortaya çıkmış bir soru ile karşı karşıyayız. Kur’an bir botanik kitabı değildir, Kur’an’da evrensel olan, içinde geçen meyve adları değil  mesajıdır! Kur’an’ın asıl amacı, dünyada adalet ve tevhit odaklı,   iman ve ahlak etrafında kenetlenmiş bir toplum oluşturmaktır. Bunun için de Kur’an Allah’ın büyüklüğünü veya Allah’ın verdiği bazı nimetleri aktarırken bazı meyvelerden de bahseder. Amaç verilen nimetlerden hareketle Allah’a ve O’nun mesajına ulaşmaktır. Peki diyelim Kur’an’da Arabistan’da yetişmeyen, avakado veya ananas’tan bahsedilemez mi idi? Bir kere amaçları Kur’an’da hata aramak olan ve devamlı Müslümanları karalamakta olan müşrikler ve Müslüman olmayan insanlar “Biz böyle meyve bilmiyoruz, biz büyülenmiş diyorduk Muhammed’e bakın artık gerçekte hiç var olmayan meyvelerden bahsetmeye başlamış” demezler mi idi? Bu durumda daha başta ilahi mesajın kitlelere ulaşması yanlış örneklerle engellenmez mi idi? Ananas geçse karpuz neden geçmedi diye itiraz etmeyecekler mi idi ateistler?! Kur’an’da bu ve benzeri hatta tüm meyve adları geçse bu seferde ateistler “Yahu Kur’an’ı da ne gereksiz şeylerle doldurmuş Muhammed!” demeyecek mi idi? Yine Kur’an’ın hacmi gereksiz yere artmaz mı idi? ‘Kur’an botanik kitabı mı?’ diye aynı kişiler alay etmez mi idi? Veya, ‘Bakın Muhammed bazı bilgileri nasıl Yunan veya Sümerlerden aldı ise, ticaret kervanları sayesinde bu meyvelerin adlarını da öğrendi’ demeyecekler mi idi? Demediler mi?!! “Gerçekten sen ölülere (Gerçeğe kulaklarını tıkayanlara) işittiremezsin; arkasını çevirip giden sağırlara da daveti duyuramazsın.” ( Rum, 52) İnadi küfür denen bir kavram vardır. Bazıları gerçeği, hakkı, hikmeti aramazlar. Amaçları Kur’an’ı  ve mesajını karalayıp hayatlarına kendi ego-nefislerine göre yönlendirebilmek, ‘egolarını tanrılaştırmak’tır. (Furkan, 43) O zamanlar ateist olan Ahmet Altan, yıllar önce  bir televizyonda programında karşısındaki Müslümanlara “Yahu beni bırakın, ben içki içmek istiyorum, cehenneme gitmek istiyorum, bana tebliğde bulunmayın.” mealinde sözler sarf etmişti. Biz tebliğimizi yapalım, sorulara cevaplarımızı verelim, gerisi muhatabımız ile yaratıcı arasındadır.  Allah doğru yolda olanlara hidayet nasip eder. “Sen ancak bir uyarıcısın.” (Fatır, 23) Tabii bu bakış açısına sahip olanların sorularının (!) devamı da vardır: “Kur’an’da neden kar yok, dinozor yok” vb. Sanki olunca, sözlükten başka kelime bulunup, ‘Neden şu da yok!’ diye sorulmayacak gibi! Neyse, kısaca onlara da cevap verelim. Metot olarak, Kur’an genel kuralları getirir; hadis/sünnet ayetleri açıklar ve uygulamasını gösterir. Yani Kur’an ve sünnet/hadis ile bir bütünlük ifade eder. Her şeyin Kur’an’da olmasını beklersek, ortada tek cilt değil, onlarca ciltlik bir kitabın olması gerekirdi. O zaman hadislere bakalım, hadislerde ‘kar’ ifadesi geçer mi? Hz Muhammed’in kardan haberi var mı idi? Kar kelimesi geçen bazı hadisler: Buhari, Ezan, 89; Daavat, 39, 44,46; Müslim, 304, Mesacid, 147, Zikr, 48; Ebu Davud, Salat, 131; Tirmizi, Daavat, 76; Nesai, Taharet, 47-49; İbn Mace, İkamet, 1; Dua, 2; Darimi, Salat, 27; Müslim, Cenaiz, 85, 86; Nesaî, Cenaiz, 77; İbn Mace, Cenaiz, 23; Buhari, Menakıb, 23; Müslim, Taharet, 26; Tirmizi, Tefsir, 108; İbn Mace, Zuhd, 39; Darimi, Rikak, 113. Peki dinozor kelimesi Kur’an’da (ve hadislerde) neden geçmez? ‘1400 sene boyunca Kur’an ve İslam ile dalga geçilmesin diye’ olabilir mi acaba?! 1400 sene boyunca kimsenin haberinin olmadığı bir canlıdan Kur’an neden bahsetsinki? Bu ifade geçse bile, Arapça kelimesini karşılığının dinozor olduğunu kaç ateist kabul edecekti acaba?! Sanki Kur’an’daki bilimsel ayetleri ateistler çok kabul ediyorlar da! Neden Arabistan çevresindeki peygamberlerden Kur’an’da bahsedilmektedir?  Yeryüzünde peygamber gönderilmeyen hiçbir topluluk yoktur. (Fatır, 24; Rad, 7) Ayrıca “Kur’an, ilk muhatapların hiç tanımadığı, bilmediği uzak diyardaki peygamberlerden söz etseydi muhataplar açısından verilen bilgilerin doğruluğunu test etme imkanı olmayacaktı.” (Prof. Doktor Soner Duman, Allah’ım sorularım var, s. 145) Kısaca ateistler bir taraftan Kur2’an’daki bilimsel gerçekleri Hz Muhammed’in birçok dil bildiğini gizleyerek etrafından topladığını iddia ederlerken diğer taraftan da O’nu, Arabistan dışından haberi olmadığı için yazdığı kşitapta başka meyve, sebze, hayvan, peygamber adı geçmediğini iddia ederler. Ey ateist zümre, önce bir karar verin, Hz Muhammed ümmi mi idi, gizlice birçok dil öğrenip birçok kitabı okuyan biri mi idi? Önce siz bir metodunuzu oturdun sonra iddialarınıza geçin. Birbirini yalanlaya iddialarınıza cevap vermesek bile, kullandığınız metot-suzluk- zaten sizi yalanlamaktadır!

Hz. İsa’nın doğumu ile Horus ve Hz. Musa peygamberin bebek iken nehre bırakılması ile Sargon’un efsanesi arasında benzerlikler var mı?

Bir kere bu iki peygamber hakkındaki iddialara bir Müslüman olarak muhatap olup, “Musa Yahudilerin, İsa Hıristiyanların peygamberi, bizi ilgilendirmez” şeklindeki bir yaklaşıma sahip olmamamız, aslında oryantalistlerin birçok iddiasını da otomatikman devre dışı bırakmaktadır: “İslam, tüm insanlığa, Hz Adem’den itibaren gönderilen dinin adıdır ve biz tüm peygamberlerin ‘bozulmamış’ mesajlarını aynen kendi ilahi kitabımız gibi kabul eder, onlarında bizim peygamberimiz olduğuna iman ederiz.” Bu konuyu ‘İslam tüm dinlerim özüdür’ başlıklı yazımızda ele aldık. Gelelim soruların cevaplarına:

Hz. İsa ve Horus.

Bir kere Hz İsa’nın hayatının Hıristiyan kaynaklarda anlatılan ve İslam’ın anlattığı Hz İsa ile ilgisi olmayan iddiaları, mesela ‘Hz.İsa’nın çarmıha gerilişi, yeniden dirilişi, tanrının oğlu olduğu’ gibi hususları direk konumuzun dışında bırakıyoruz çünkü bu iddiaları zaten Müslümanlar kabul etmemektedir. Üzerinde asıl duracağımız konu, İsa peygamber’in bakire olan Meryem annemizde doğumu ile Horus’un doğumunun arasında bir benzerlik olup olmadığı konusudur. Bir kere Horus’un Annesi İsis ‘bakire değil evli’ bir kadın idi ve doğumu ile İsa peygamberin doğumu arasında bir benzerlikte yoktur. Anlatılan efsanede: “Geb ve Nut’tan 4 çocuk dünyaya gelmiştir: Osiris, İsis, Set ve Nepthys. Osiris içlerinde en büyük olanıydı. Bu nedenle, Mısır kralı oldu. ‘Kız kardeşi İsis ile evlendi.’ Kardeşi Set, Osiris’i kıskanıyordu ve bir gün onu öldürdü ve parçalara ayırdı. Bu sayede, onun yerine Mısır kralı oldu. Kız kardeşi Nepthys ile evlendi. İsis ise ülkeyi gezip, kocasının vücudunun parçalarını buldu ve onları tekrar bir araya getirip, ondan bir çocuk sahibi oldu. İşte bu çocuk, Horus’tur!” (Teksas Üniversitesi, Orta Doğu Araştırmaları Merkezi. {slide=http://menic.utexas.edu/cairo/teachers/osiris.pdf} The Story of Osiris, Isis and Horus: The Egyptian Myth of Creation) Horus, çarmıha gerilmiş ve sonra dirilmiştir ama İslam’a göre Hz İsa ne çarmıha gerilmiş, ne mezara gömülmüş ne de sonra dirilmiştir. Hz İsa’nın doğum tarihi 25 Aralık değildir. Bu sonradan ortaya atılan bir tarihtir. (İmparator Constantinus, bu tarihi kaydettirmiş, sonra tarih iki kere değiştirilmiştir.) Hz. İsa İslam’a göre tanrının oğlu değildir. Osiris-İsis-Horus üçlemesi Hırisityanlıkta Tanrı-Meryem-İsa üçlemesine dönüşmüştür. Bilindiği gibi -İncil, İsa adlı yazımızda ve mevcut kaynaklara göre Hıristiyanlık adlı yazılarımızda da ele aldık-  günümüzdeki ‘muharref’ Hıristiyanlık, Yahudi inanışlarının yeni yorum ve putperest Yunan inancının karışımı ve doğuya ait dini efsanelerin bir karışımı ile oluşmuştur. Bu nedenle, eski efsanelerin, İncil merkezli din yorumlarında olması doğaldır. Çünkü Pavlus bunların birleşimi ile Hırisityanlığı oluşturmuştur. Ama İslam farklı bir İsa profili çizer. Horus, İsa benzerlikleri, değiştirilmiş Hıristiyanlıkla alakalı bir doğal meseledir.

isa-horus-cevap-1

Hz. Musa ve Sargon.

Sargon, Hz. Musa’dan önce yaşayan bir kraldır. Acaba Musa peygamberle ilgili anlatılanlar Sargon’un hayatından alıntı olabilir mi? Bakalım: Sözü edilen Sargon, Akad kralı Sargon’dur ve M.Ö. 2334-2279 arasında hükümdarlık yapmıştır. Zaten Sargon’dan sonra Akad krallığı yaklaşık 125 sene daha hüküm sürmüş ve tarih sahnesinden silinmiştir. (Brown Üniversitesi, Joukowsky Arkeoloji ve Eski Dünya Enstitüsü. http://proteus.brown.edu/mesopotamianarchaeology/1008) Sargon’un doğumu: “Sargon, güçlü kral, Agade’nin kralı, benim! Annem (yüksek rahibedir) bana gebe kaldı, gizlice beni doğurdu. Beni kamıştan bir sepetin içine koydu. Ziftle kapağımı kapladı. Üzerime yükselmeyen nehire beni attı. Nehir bana yardım etti ve beni Akki’ye taşıdı.” (Drews R. Sargon, Cyrus and Mesopotamian Folk History. J Near Eastern Stud, 33 (1974) 387-93) Gelelim iddiayı çürütecek asıl konuya: Sargon, Hz. Musa’dan önce yaşamıştır ama onun doğumunu anlatan efsane, “Musa peygamberden çok daha sonra, Neo-Asur ve Neo-Babil dönemlerinde (M.Ö. 704-539) yazılmıştır.”  (Konstan D, Raaflaub KA. Epic and History. Wiley-Blackwell, (2009), 27. http://books.google.com.tr/books?id=AnXbhhN_kpIC&printsec=frontcover&source=gbs_v2_summary_r&cad=0#v=onepage&q=&f=false) Yani bir etkilenme varsa bu Musa peygamberden önce yaşayan Sargon’un hayatının anlatıldığı efsanenin, yazılış tarihi göz önüne alındığında,  Musa peygamberin hayatından etkilenerek yazılmış olma ihtimalidir, tersi değil!

musa-sargon-cevap-1

Hz Musa ile Gılgamış destanı arasında bağlantı var mı?

Her topluma mutlaka bir peygamber (‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza bakılabilir) geldiğini (Fatır, 24; İsra, 15) hatırlatıp  soruya geçelim: Nuh aleyhisselam milattan önce 3480 ile 6950 tarihleri arasında, Hz Musa’nın  ise M.Ö. 1550’lü yıllarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Bazı kaynaklar Hz Musa için M.Ö 1700 veya M.Ö. 1300’lü yıllarını da verir. Ama önemli olan şudur: Hz Nuh ve Musa aleyhiselam ‘yaşadıktan sonra Gılgamış destanı yazılmıştır!’ Gılgamış destanı üç ayrı zamanda yazılmıştır.  M.Ö. 2000 yıllarında Sümerce yazma, M.Ö. 1800 yıllarında yazılmış olan Babil nüshası ve  M.Ö. 1250 yıllarında Kassitler çağında yaşamış Sin-Lekke-Unnini adında bir şâir tarafından yazılan nüsha. Dinin hayatlarında önemli bir yer tutan Sümer halkı, gerçek olayları destansı bir söylemle yeniden yorumlamış ve Gılgamış destanını yazmışlardır. Gılgamış destanı hakkındaki daha detaylı yazımıza ‘Kuran’ın kaynağı Sümerler mi?’ başlıklı yazımızdan ulaşılabilir.

Hz Musa ve Karun’un hiç bir mısır kaynaklarında geçmediği söyleniyor.

Öncelikle tarihi belgelerin tümünün günümüze ulaşıp, onların tek tek tercüme edildikten sonra böyle bir iddianın ortaya atılması daha mantıklı olur kanaatindeyiz. Hâlbuki işgaller, felaketler (Mesela İskenderiye kütüphanesinin yakılmasından Moğol istilasına dek) birçok kaynağın günümüze ulaşmasına engel olmuştur. Musa’nın (as) yaşamadığını iddia edenler, iki bin sene boyunca hiç yaşamamış birini bu kadar insanın hala nasıl takip ettiğini açıklayabilecekler midir? Tarihte yaşamış önder şahsiyetlerin zamanla aslî özelliklerinin dışında farklı şekilde anlatıldıkları, efsaneleştikleri sıkça rastlanan bir olaydır fakat binlerce insanla beraber yaşamış, özellikle de bir kavme liderlik etmiş, hayatlarına, tarihlerine, dünya görüşlerine bu kadar etki etmiş, mesajları dilden dile veya yazılı olarak aktarılmış bir kişinin, ‘Mısır kaynaklarında’ adına rastlanmadığı iddiası ile inkârı ne kadar akla yatkındır acaba? Peki Mısır kaynaklarında Musa (as) dönemine işaret eden kaynak hiç mi yoktur? Musa (as) hakkında Kur’an’da bahsedilen bilgilerle paralellik arz eden bilgilere, ‘İpuwer Papirüsü’ adlı kaynakta rastlanmaktadır. Analizler, papirüsün M.Ö. 13. yüzyıla ait olduğunu göstermektedir. Fakat bu papirüs orijinal bir ağıtın kopyasıdır ve metin analizinde bulunan uzmanlar ağıtın ilk yazılış tarihinin, M.Ö. 1850-1600 yılları arasında gerçekleşmiş olabileceğini düşünmektedirler. Ağıt Mısır’da gerçekleşen bir seri doğal ve siyasi felaketi tasvir etmektedir ki, bunların tümü Kur’an’da geçen Musa (as) kıssası ile uyuşmaktadır: İpuwer Papirüsü’nden: “Mısır’ın aşağısı mahvoldu. Tüm saray işsiz kaldı. Sahip olunan her şey: buğday ve arpa, kazlar ve balıklar. Böylece ekin her yerde mahvoldu. Dün gördüğüm her şey bugün helak oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak.” A’raf suresi, 130. ayette ise Musa (as) zamanında geçen bir olay şöyle anlatılır: “Andolsun ki biz de Firavun’a uyanları, ders alsınlar diye kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık.” İpuwer Papirüsü’nden devam: “Felaketler her yeri sardı, her yer kana bulandı. Nehir kan doldu, insanlar sudan korkar oldu, su içtikten sonra bile susadılar. Yapabileceğimiz ne var? Her şey talan.” A’raf, 133. ayette ise olay şöyle anlatılır: “Biz de açık seçik mûcizeler olmak üzere onların üzerine tufan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim olmakta direndiler.” İpuwer Papirüsü’nden: “Altın ve lapis lazuli, gümüş ve malachite, carnelian ve bronz, hepsi kölelerin boynunda.” Şuara, 57-59. ayetlerin meali:” Daha sonra onları (Firavun ve topluluğunu) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir konumdan mahrum ettik. İşte böyle. Bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları’na verdik.” İsrailoğulları o dönem, Mısır’ın köleleri idiler! Görüldüğü gibi Papirus belgesi Kur’an’ı tastik etmektedir. Araştırmacı İmmanuel Velikovsky, uzun yıllar bu papirüs ve içeriğini araştırır. Çalışmalarını şöyle özetler: İsrailliler Mısır’ı Hiksos’un işgalinden önce terk ederler. Hz Musa Mısır’dan ayrılmak ister. Firavun izin vermez. Nil nehrinin kan olması da dahil felaketler peş peşe gelir. En son olarak Firavunun ilk doğan çocuğu da ölünce Firavun Musa’nın Mısır’ı terk etmesine izin verir. Hz Musa halkı ile Mısır’dan ayrılır. Daha sonra fikir değiştiren Firavun askerleri ile Musa’yı Pi-hahiroth’a kadar takip eder. Kızıldeniz’in yarılması ile Musa ve halkı karşıya geçer. Firavun ve 13. hanedanlığın tüm askerleri ise suda boğulurlar. Sonra İsrailoğulları çölde Hyksoslar ile karşılaşır. İsrailliler, Rephidim’deki Hiksos/Amelekitler ile savaşırlar ve daha sonra her iki grupta ayrı ayrı yollara giderler. (http://www.henryzecher.com/papyrus_ipuwer.htm) 

Özetle, “Kadim Mısır kaynaklarında düşmanlar ve sevilmeyen kişiler isimleriyle kaydedilmezler. Krallar ise daima muzaffer olarak kaynaklarda geçer. Haman Tevrat’ta İran kralının veziri olarak geçer. Hz Muhammed Kur’an’ı Tevrat’tan alsaydı Haman’ı Pers kralının veziri olarak takdim ederdi ama Kur’an Haman’ı Mısır kralının veziri olarak nakleder. Hof müzesindeki anıtta Haman, Mısır’da yüksek bir mevkide sorumlu bir kişi olarak takdim edilir. Hollanda ulusal müzesinde bulunan İpuwer papirüsünde, Araf, 133. ayette belirtilen kan ve musibetlerden bahsedilir: “Nehirler kan olmuştu, her yer telaf oldu. Yine aynı papirüste, Kasas, 4. ayetle uygun olarak, II. Ramses’in çocukları katlettiğinden bahsedilir. (Hamid Cengiz, Ateist ve deistlerin modern sorularına cevaplar, s. 82-87)

Kur’andaki bazı hükümlerin(ceza hukukunda) Kur’andan 60-65 yıl önce yazılmış olan Jüstinyen Yasalarına benzemesi nasıl açıklanabilir?

Klasik, Hz Muhammed’in Kur’an’ı yazdığı iddiasının farklı bir versiyonla tekrarıdır bu iddia. Nedense ‘ümmi’ (‘Ümmi peygamber’ adlı yazımıza bakılabilir) olan Hz Muhammed, iddialara göre Yunan’dan Hindistan’a, Mısır’dan Maya’lara dek araştırıp Kur’an’ı yazdığı iddia edilebilmektedir. Roma hukukunu güncelleyen Jüstinyen kanunları, kölelik ve kadın hakları çerçevesinde yoğunlaşır. Bir taraftan ‘İslam köleliği yasallaştırdı, İslam’da kadın hakları yok’ denirken (Cevaplar için, ‘Kölelik’ ve ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazılarımıza bakılabilir) diğer taraftan köleliğe karşı olduğu iddia edilen kanunları çıkaran birisinin kurallarının kopyalandığı iddiası çelişkili değil midir? Jüstinyen 533 yılında bir emirle ile ‘Roma, İstanbul ve Beyrut’ dışındaki medreseleri kapatmıştır. Medresesi açık kalan yerlerden olan Roma Müslümanların eline hiç geçmemiş, İstanbul ise ancak 1453’te fethedilmiştir. Beyrut medresesi İslâm fethinden çok önce tarihe karışmıştır. Roma Hıristiyan hukuku, İslam hukuku dışındaki bir hukuktur! İslam hukuku ilahi kaynaklı, Roma hukuku insan kaynaklıdır. Hem İslam Hz Adem’den itibaren gelen dinin adıdır (‘Tüm dinlerin özü İslam’dır’ adlı yazıya bakılabilir) ve her iyi güzel şeyin kaynağı zaten din/İslam’dır. Yani kopyalama varsa, aşırma yapan kral Jüstinyen’dir. C.A. Nallino, C.H.Bousquet, Fitzgerald, Sava Paşa ve Rene David, G. H. Bousquet  (Savaş Kocabaş, İslam hukukunun roma hukukundan etkilendiği tezi karşıtı iki oryantalist, Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2021/2, CİLT: 8, SAYI: 2, s. 485-516; S.V. Fitzgerald, Sava Paşa ve Rene David, “İslam Hukukunun Roma Hukukundan İktibasta Bulunduğu İddiası”, Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 29/4 ( 1963): 1128- 1154; Rum asıllı Sava Paşa, İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüd, (Ankara: Diyanet İşleri Reisliği Yayınları,1956), 12 vd; Yaman-Çalış, İslam Hukukuna Giriş, s. 36; David Rene, Çağdaş Hukuk Sistemleri, s.418, 424’ten naklen; C.H.Bousquet’in 1947’de yayımlanan “Le Mystere de la formation et des origines du Fiqh” (Fıkh’ın oluşumu ve kaynakları meselesi çözülmemiş bir sırdır) isimli makale) gibi oryantalistlerin bile kabul ettiği ve İslam Hukukunu kendine özel ve orijinal olduğu, doğumunu ve gelişmesini hiçbir yabancı sisteme borçlu olmadığını kabul ettiklerini belirtip, etkilenmenin aksi yönde olduğunu söyleyen Müslüman müelliflerin, “İslâm hukukunun başka bir hukuktan etkilenmediği, aksine daha sonraki devirlerde diğer hukukları; İspanya yoluyla Roma hukukunu (Abdulkerim Zeydan, el-Medḫal, s. 89); Batı devletler umumi hukukunu (Muhammed Hamîdullah, İslâmda Devlet İdaresi, s. 55.); Fransız (Hacvî, el-Fikrü’s-sâmî, I/14); İngiliz (M. Abdülhâdî Sirâc, Teʾs̱îrü’l-fıḳhi’l-İslâmî fi’l-ḳānûni’l-İncilîzî, III/7-22; John Makdisi, Islamic Law Bibliography, s. 135-146) ve en son İsrail hukukunu (Yaakov Meron, Points de contact des droits juifs et musulman, LX/83-117) etkilediği iddiasını hatırlatıp konuyu bitirelim. 

Maide 51. ayetteki ” Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeme ” ayetini nasıl anlamalıyız?

Ali İmran 113. ayet, ” Ehl-i Kitabın hepsi bir değildir” der. Maide 5. ayet ile de ehli kitaptan kadınlarla evliliğe izin verilmiştir. Maide, 51. Ayetten kastın, “Âyetin mealinde geçen “müminleri bırakıp da.” kaydından hareketle, burada müslüman olmayanlarla kurulması yasaklanan ilişkinin, müminlere cephe alma niteliği taşıyan ve onlara zarar veren dostluklar olduğu, yine müminleri bırakıp sırf gayri müslimleri dost edinme olduğu” anlaşılmaktadır.   Aynı konudaki tüm ayetleri bir araya getirdiğimizde şunu anlarız: Kâfire askeri, malî, siyasi sırlar verilemez. Onlarla askeri, siyasi ve ahlaki paylaşımlarda dikkatli olmak gerekir. ‘Son tahlilde ehli kitap yine kendi dindaşının yanında yer alır, buna dikkat edin’ demektedir ayet. Bu konudaki örneklere oryantalizm ve oksidentalizm başlıklı yazılarımızdan ulaşabilirsiniz. Zaten ‘Dost’ değil ‘çıkar ilişkisi’ içinde olduklarını bizzat kendileri deklare etmekted hatta tarihte birçok örnekleri ile biz göstermektedirler! Benzer mealdeki ayetler için: Bakara, 257; Âl-i İmrân, 28, 118; Nisâ, 138-140, 144. Ayetlere bakılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken ince bir ayrıntı da bulunmaktadır. Tüm bu ayetlerde, ‘dost edinilmemesi’ istenenler, Arapça dil kuralı ifadesi ile ‘marife’ yani elif lam (İngilizce the) takısı ile gelmişlerdir. Yani, ‘bilinen, malum, tanınan’ bir gruptan bahsedilir. Bunlar, ‘İslam düşmanlığında önde giden, bu özellikleri tescil edilmiş’ gruplardır! “Büyük devletlerin ajandası olur. Dostluk kardeşlik ortaklık gibi motivasyonlara bakmaz. Çıkarla yürürler.” (Ergün Diler, Takvim, 31.08.2018); “İngilizlerin, “Lord Palmerston” olarak bilinen, asıl adı Henry John Temple, dünya diplomasisini de derinden etkilemiştir. Politikasını sonraları çok meşhur olan bir cümleyle şöyle özetlemiştir: “İngiltere”nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez çıkarları vardır.” (Ali Nur Kutlu, Yeni Şafak, 27/10/2013); “ABD için Türkiye’nin dost ve müttefikliği önemli değil.” (Abdülkadir Özkan, Milli Gazete, 7.4.2019); Türkiye-Fransa dostluk grubu bitti. (Milliyet, 23.12.2011); ABD Dışişleri eski bakanı Hennr Alfred Kissinger: “Amerikanın düşmanı olmak tehlikeli olabilir, fakat Amerikanın dostu olmak ölümcüldür.” (Muhammed Enes Öztürk, Mepanews 23.12.2021) Bu sözün 1968’de Nixon’un başkan seçilmesinin ardından söylediği de iddia edilir. (Birgün, 2 Nisan 2022; Yeni Çağ, 11 Ocak 2023) “Türkiye müttefik ama ‘dost’ değil. Alman hükümet kaynakları, NATO üyesi Türkiye’nin ABD, Fransa ve İngiltere gibi ‘dost ülke’ olmadığı, bu nedenle dinlemenin ‘makul’ görüldüğünü söyledi.” (Sözcü, 18.08.2014) ABD Birleşmiş Milletler DaimiTemsilcisi Nikki Haley: “Türkiye dost değil.” (Nikki Haley, Twitter, 7.10.2019) Yahudi, Hıristiyan olan dostuna bile güvenmiyor: İsrail eğitim eski bakanı Naftali Bennett: “Yahudi devleti, büyük dostumuz ABD’de dâhil olmak üzere kaderini asla başkalarının eline bırakmayacak.” (Twitter, 7.10.2019); ABD-AB dost değil. Kamuoyu araştırma sonucu: %83 ABD müttefik değil, %61.1 AB dost değil. (Milliyet, 11.12.2016) Türk özel timine amerikan baskını. (Hürriyet, 5.7.2003); “Aslında Çuval hadisesiyle ipler koptu! Ancak bunu zamana yayan Ankara günü geldiğinde kendi rotasına oturdu. Dost ülke, Dost bildiği ülkenin askerine çuval geçirmezdi. Ama yaptılar!” (Ergün Diler, Takvim, 13 Haziran 2017); ABD’nin eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin: Türkiye dost değil potansiyel düşmanımız. (Mynet, 13 Nisan 2018); Terörist Duran Kalkan’dan, terör örgütünün arkasında Avrupa’nın olduğunu itiraf etti! Avrupa’dan PKK’ya: Savaşı sürdüreceksiniz (Milliyet, 1.11.2021); Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar: Dost bildiğimiz bazı ülkeler PKK’ya füze verdi. (AA, 3.5.2021); ‘Zeytin dalı harekâtı’, devletlerarası ilişkilerde kullanılan ‘dost’, ‘müttefik’ ve ‘stratejik ortaklık’ gibi tanımlamaların ne kadar anlamsız olduğunu ortaya çıkardı. (Yeni Söz, 25.01.2018); Bu ‘dostluk’u not ettik. PKK 13 sivili terör saldırısı ile katleder. AB, Türkiye’nin tepkisi üzerine 26.5 saat, ABD ise 12 saat sonra ‘PKK terörünü’ kınar. ABD kınamasında, ‘PKK yapmış ise’ kaydını da düşer! (Güneş, 16 Şubat 2021); ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı, TSK operasyonuyla etkisiz hale getirilen YPG’li terörist için resmi hesabından taziye mesajı yayınladı. (Akşam, 25 Tem 2022); Türk makamları, Vaşington’un son yıllarda YPG’ye silah nakliyatı için 5.000 kamyon ve 2.000 kargo uçağı kullandığını tahmin etmektedir. (https://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-mevlut-cavusoglu_nun-wp-makalesi.tr.mfa); Batı’dan dost olmaz. Terör örgütü PYD’nin sözde lideri Salih Müslim’in Avrupa Parlamentosu’nda (AP) ağırlanması ve AP Başkanı Martin Schulz’un Türkiye ziyaretindeki çelişkili açıklamaları, Batı’dan Türkiye’ye dost olmayacağını bir defa daha gözler önüne serdi. (Yeni Akit, 3.9.2016); Almanya: Dost mu Düşman mı? (Faruk Aydın, stratejikortak.com, 16 Ağustos 2016) Onların dostluğu değil de insanlığı ne kadar olabilir? Türkiye’de 11 ilde birden deprem olur, dünyanın en fakir ülkelerinden Somali 5 milyon dolar yardım gönderir. Dünyanın en zengin 12 devletinin üyesi olduğu AB ise sadece 5.5 milyon avro! (AA, 17 Şubat 2023) Peki, birbirlerine ne kadar dostlar? ABD Ukrayna sınırına askeri destek kaydırır. (DW, 23.02.2022) Rusya askeri hareket başlattıktan bir gün sonra NATO ve ABD açıklama yapar: Asker gönderme planımız yok. (AA, 24.02.2022) Batı’dan dost olmaz. Batı’nın cılız yaptırım tehditlerine karşı geri adım atmayan Putin, dün sabaha karşı ‘saldırı’ emri verdi. Rus ordusu, Donetsk, Luhansk, Kırım ve Belarus üzerinden Ukrayna’ya girerken, başkent Kiev, Harkov, Kramatorsk, Mariupol, Mykolaiv, Odessa’da bombalar patladı. Ukrayna ise eli silah tutan herkese, “Ülkeyi savunun” çağrısı yaptı. (Diriliş Postası, 25 Şubat 2022); Almanya ile ABD artık ‘dost’ değil. (Ednews, 04.07.2017) Rusya ‘dost olmayan’ ülkeler listesini açıkladı. (NTV, 7.3.2022); Zelenskiy, Ukrayna’ya yeterli destek vermeyen batı’yı eleştirdi. (AA, 8 Mart 2022) Konuyu, İslamî bir dünya görüşüne bağlı olmadığı bilinen, zamanının en örgütlü TİP gençlik teşkilatı sayılabilecek olan bir federasyonun açıklamadan bir alıntı ile bitirelim: “Türk halkı, yurdunun dört bir tarafı dost maskesi altındaki Amerikalılar tarafından sarılmıştır.” (Sosyalist FKF’nin 18 Temmuz 1968 tarihli bildirisinden, Turhan Feyizoğlu, FKF, s. 553) Kısaca Tüm Batı dahil, “İngiliz ve Fransız diplomasisinde ‘iğfal ve aldatma’ zihniyeti hakimdir.” (Naciye Babalık, Türkiye Komünist Partisi’nin sönümlenmesi, s. 35) “Biz Müslümanlara düşen görev, oryantalizme hak ettiği gözle bakıp değerlendirmektir. Bizim onları, değerleri ölçüsünde bilmemiz gerekir. Onlar dostluktan ziyade düşmanlığa yakındırlar.” ( Pr. Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 127)  

Allah eskiden kavimleri ( Nuh, Lut, Ad gibi) topluca helak ederken günümüzde neden bunu yapmıyor, sebebi nedir?

Enfal, 33: “Sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret-istiğfar dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir.” Âlemlere rahmet (Enbiya, 107) olarak gönderilen efendimiz ve tövbe edenler olduğu müddetçe, Yüce Yaradan helakı ahirzaman toplumundan kaldırmıştır. Fakat asıl gözardı edilen daha önemli bir husus vardır. İnsanlık kıyametini, bizzat kendileri hazırlamaktadır! A’raf, 182: “Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.” İnsanlar yaptıkları kötülükler ile dünyanın dengesini bozup sonlarını hazırlamaktadırlar. Ozon tabakasının delinmesinden fosil yakıtların kullanılmasına, bitkilerden hayvan türlerine dek doğaya verilen zararlar kelebek etkisi ile ‘bizzat elleri ile işledikleri sonucu’ (Şura, 30) tek tek kavimler değil, insan topluluklarının tümü hızla sona yaklaşmaktadır. “Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.” (Rad, 11) Ama insanlık yaptıkları ile kıyametlerine-helak olmalarına hızla koşmakta ve kendi kıyametini hazırlamaktadırlar.

Enfal 67.  ayetteki ‘peygamber esir almaz’ ayetini ne demektir?

Ayet meali: “Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” Her ayetin mutlaka bir iniş sebebi, bir altyapısı ve bir amacı vardır. Bunları bilmeden ayetlerin amacına vakıf olmamız mümkün değildir! Bedir savaşında Müslümanlar az bir sayıya sahip iken daha kalabalık ve donanımlı müşriklere karşı savaşlarında zafer elde etmişlerdi. Zafer sonrası esirlerden bir kısmı fidye karşılığı serbest bırakılmışlardı. İşte bu ayet, savaş sonunda esir elde edip sonra fidye karşılığı serbest bırakarak dünyevi menfaat elde etmek için savaşmayın, bu Allah rızası için cihad olmaz aksine dünya hayatı için bir çalışma anlamına gelir; dünyalık değil ahiret -Allah rızası için- mücadele edin anlamındadır. Esir alıp sonra fidye ile serbest bırakmak için uğraşmayın, bu hem zaferi olumsuz etkiler hem de Allah rızasına uygun bir amel değildir. Ayetin devamı zaten bunu açıkça ifade etmektedir: “Siz geçici dünya malını istiyorsunuz” Kısaca buradaki esir =fidye=dünya malı sevdası demektir. Bu da bu ayetle eleştirilmektedir, “siz ahireti=Allah rızasını isteyin.” denmektedir. Ayet Müslümanları incitmeden uyarmakta ve “Ey Muhammed sana esir almak yaraşmaz” mealindeki cümle ile başlarken sonra hitap Müslümanlara dönmekte ve “siz istiyorsunuz” diye devam etmektedir. “Esir almama hükmü İslâm’ı koruma amacından kaynaklanıyordu, yoksa Allah’ın devamlı hükmü bu değildir. Savaşta gerekirse esir de alınacaktı, sonra bunlara adalete uygun şekilde işlem yapılacaktı. (Muhammed, 4) Görüldüğü gibi, anı konudaki tüm ayetler bir arada değerlendirilince ortada herhangi bir soru(n) kalmamaktadır.

Bazı ayetler arasında konu ile direk alakası olmayan, farklı bir konudan bahseden ayet gelmektedir. Bazı kıssalar ise birden çok Kur’an’da yer almakta. Bunlar Kur’an ayetlerinin yazılırken karıştırıldığına delalet etmez mi?

Birer örnekle soruyu cevaplayalım. Mesela, Ali İmran suresi 121. ayetten itibaren Uhud savaşından bahsedilir. Ama 130. ayete gelince aniden konu faize döner. Bu ara cümleden sonra yeniden konu ana düzlemine oturur ve sure normal konusuna devam eder. Peki, 130. ayette  (Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.) geçen faiz konusu neden araya sözkonusu edilmiştir? Çünkü Uhud savaşına neden olan müşrikler, ordularını faiz parası ile techiz etmişler. (Ümit Şimşek, ayet meali) donatmışlardır. Yani Ayetin içerik ve mesajını anlamak için bazen İslam tarihini de bilmek gerekmektedir. Bu küçük tarihi bilgi, 130. ayetin Uhud savaşından bahseden ayetler içindeki konumunu daha iyi anlamamıza neden olmaktadır! Diğer bir örnek, Ali İmran Suresi, 83. ayet: “Göklerde ve yerdekiler ister istemez O’na teslim oldukları halde inkârcılar, Allah’ın indirdiğinden başkasına mı arıyorlar?” İnkârcılar istemediği halde kevni (Yaratılanlar, tabiat) yasalara göre hayatını devam ettirmektedirler. (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 162, 163) Bazı kıssa (Tarihte yaşanmış gerçek hayat hikâyeleri) neden Kur’an’da sık sık tekrar edilmiştir? Kur’an’daki tekrarların iki boyutu vardır. Birincisi konuyu te’kit etmek ve tesis etmek amacını güder yani, pekiştirmek, kuvvetlendirmek ve  anlatılan konular hakkında insan zihnini yeniden inşa etmek, insan zihnini yeniden yapılandırmak için tekrarlar yapılır! Diğer boyutu ise, tekrar gibi gözüken ayetler aslında, ele alınan konuların farklı boyutlarını vurgular, aralarında bağlam farklılığı bulunur. Yani aynı gibi gözüken ayetler; kopyala yapıştır tekniği ile elde edilen tekrarlar değildir. “Kur’an’da kıssalar tekrar eder gibi görünse de amaç tarihi bilgi vermek değil, ‘ibret dersi’ vermektir. Tekrar gibi görünen her olay insana farklı mesajlar iletir. Mesela Hz Adem’in kıssası Kur’an’da 6 yerde geçer, bunların her birinde başka bir mesaj ve ibret dersi verilir insanlara.”  (Profesör doktor Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 120, 126) Kafirun suresindeki, ‘Velâ entüm abidûne ma e’bud’ ayeti iki kere tekrar edilir. Birincisinde ‘ Şu an ibadet ettiklerinize ben tapmam.’ anlamı varken ikinci tekrarda, ‘Bundan sonrada sizin taptıklarınıza tapmam.’ mesajı vardır. Ayette, ‘Putlarınıza önceden tapmadım, sizde benim taptığıma tapmayın, bundan sonrada tapmayacağım, siz de benim ilahıma tapmayın’ denilerek, pekiştirici bir tekrar ve yeni bir dünya inşasına işaret vardır. Kısaca, Kur’an’da bütünüyle bildiğimiz anlamda bir tekrar yoktur. Rahman suresindeki tekrar gibi gözüken ayetlerde de aynı durum söz konusudur. Tüm bu tekrar gibi gözüken ayetlerin siyak sibakına yani, öncesine sonrasına bakınca, o tekrar gibi gözüken ayetler, yeni bir anlam kazanmakta ve mesajını farklı açılardan okuyucuya iletmektedir. Yine bir örnek üzerinden gidelim.  Mesela Lut kıssası Kur’an’da toplam 10 farklı yerde anlatılır. Bu kadar tekrara ne gerek vardır? Dokuzu Mekki, biri Medeni surede geçen bu kıssalar, her geçtiği yerde, olayı farklı açılardan ele alır. Birinde olay peygamberlik görevi, diğerinde kıyamet, farklı yerlerde de, teselli, şahsiyet, yardım, cezalandırma, helak, hayatın doğal süreci… gibi farklı mesajları okuyucuya aktarır. Olay aynı olsa da mesajlar ve hedeflenen amaçlar farklıdır! “Tekrar, edebi açıdan pekiştirme amacıyla getirilen bir sanattır.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 312) Kur’an’daki tekrarlar için oryantalist Arthur John Arberry, The Holly Koran adlı çevirisinde şunu söyler: “Hakikat, tekrarlamakla bulanmaz, aksine açıklık, aydınlık ikna gücü kazanır.” (Oryantalistlerin yanılgıları, s. 31) Fransız oryantalist Henri Masse, Kur’an’daki “tekrarların gerekli ve mantıklı olduğunu” ifade etmiştir. (Masse, L’İslam, s. 72; Profesör Doktor Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 118) “İnsan elinden çıkmış hiçbir kitap ‘herkes için’ olamaz. Fakat ‘herkes için’ olma, vahyedilmiş bir kitabın temel işlevidir. Bu nedenledir ki Kur’an, insanlar tarafından yazılmış eserlerin okunduğu tarzda okunamaz. Güneş ve ay -yağmurda öyledir- herkes içindir, fakat onların faaliyetleri her insana göre farklılık arz eder ve eninde sonunda bazılarınıa hayat vermek de bazılarına da ölüm getirmektedir. Kur’an tekrar tekrar aynı hikâyelere dönmekte, fakat her seferinde, Kur’anî vahyi bir bütün kılan temel hakikatlerin şu ya da bu cephesine küçük bir vurgu farkı getirmektedir. Kur’an kendisine yaklaşanlara bir ayna tutar, yanlış nedenlerle ya da kötü niyetle yaklaşanlar ise onda hiçbir şey bulamayacaklardır. Sığ bir tabiata sahip iseler sığlıkları ölçüsünde yüzeysellikler, eğer derin bir tabiata sahip iseler, enginlikleri ölçüsünde derinlikler bulurlar.” (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 145, 150, 159); “Oryantalistler Kur’an’daki kıssaların tekrarlandığını ve bunun bıktırıcı bir şey olduğunu söylerler. Kur’an konuya uygun olarak bir kıssanın belirli bir halkasını zikreder. Kıssanın tamamı tekrarlanmaz.” (Profesör Süleyman Ateş, İslam’a itirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den cevaplar, s. 494) “Kıssa tekrar edilmişse, o tekrarında muhakkak yeni bir şey getirilmiştir.” (Profesör Süleyman Ateş, İslam’a itirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den cevaplar, s. 501); “Kur’an’da aynı konuya birçok yerlerde temas edilmiş, fakat her defasında meselenin bir başka yönü ele alınmıştır.” (Doç Emin Işık, Kur’an’ın Dil Üstünlüğü, Zafer Dergisi, Mayıs 1986, 113. Sayı) Mesela “İblisin şeytanlaşma sürecine 7 farklı surede temas edilir, her birinde diğerinde yer verilmeyen bir bilgiye yer verilir.” (Soner Duman, Allah’ım sorularım var, s. 104) Blachère, Kur’an’da peygamber kıssalarının tekrarlanmasının sıkıntı ve usanç verdiğini öne süren Batılılar’a karşı bu kıssaların her birinin bir delile dönüştürüldüğünü, meselâ tekrarlanan kıssalarla, ”İstikbali belirleyen mâzidir” gerçeğini hatırlatarak, eziyetlere mâruz kalan müminlerin sonunda Allah’ın yardımıyla kurtulacağı, inkârcıların ise helâk edileceği şeklindeki tarihî kanunu ima ettiğini, böylece bu tekrarların muhatapları ikna vasıtası olduğunu belirtmiştir. (Introduction au Coran, s. 180-181; krş. Esed, Önsöz, I/XXII); “R. L. Blachere, ‘peygamberin surelerde tekrarladığı ayetlerin bir dinamizmi, parlaklığı ve yüceliği vardır. Kur’an her şeyden önce insanların yücelttiği bütün metinlerin üstünde muhteşem edebi ve zarif bir metindir.’ L. E. Cobold, ‘Gerçek şu ki, Kur’an’ın cümleleri ve güzel üslubu kalemin anlatamayacağı ve tarif edemeyeceği bir şeydir. Kur’an şiir, tarih değildir. Budistlerin kitabına benzemez. Felsefi hutbeler de değildir. Belki o yüce kalplerde yankılanan nübüvvet sesidir. Kur’an kıssalarının uyumu, temsillerinin ilginçliği en üst mertebesine çıkmıştır. Okuyucusu asla bıkmıyor ve o da tekrarla yıpranmıyor.’ Kur’an Arap kelamında kullanılan tekrar, mecaz, teşbih gibi üslupları çok büyük bir maharetle kullanmıştır. Kur’an, Arap dilinde birer te’kid/pekiştirme edatı olan kasem/yemin, tekrar türlerini sıkça kullanmıştır. Tekrar Arapların mesaj vermek veya bildikleri mesajı iyi pekiştirmek için öteden beri kullandıkları belagatli kelami bir üsluptur. Razi: “Tekrar pekiştirmeyi ifade eder.” der. Modern zamanlarda yazılı ve görsel medyada günlük reklamların tekrarı bu metodun çağlar boyunca kullanıldığını göstermektedir.” (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu’l-Kur’an’ı Yeniden Değerlendirmek, s. 46-47, 59) A. John Arberry; “Kur’an’ı anlayabilmek için iyi Arapça bilmek yanında, onu bir Müslüman gibi okumak gerektiğine” işaret eder ve “Değerlendirme bu esaslara dayanınca, bıktırıcı tekrarlar gibi ithamlar manasızlaşır.” (The Holy Koran, London 1953, s. 26-27) der. Filozof John William Draper ise, “Kur’an çok sayıda mükemmel ahlaki tavsiyeler içerir ve içeriği küçük bağlantısız parçalardan oluşur, öyle ki tüm insanların onaylaması gereken özdeyişler bulmadan tek bir sayfasını bile geçemeyiz. Kur’an’ın bölümler halindeki bu yapısı hayattaki herhangi bir olayda sıradan insanlara uygun olan, kendi içinde bir bütün olan metinler, özdeyişler ve kurallar meydana getirir.” (A History of the Intellectual Development of Europe, s. 172) demektedir. “Kur’an’ın kelimeleri ve cümleleri birbirine bakar. Kur’an’ın bazen bir kelimesi on yere bakar. Kur’an’ı anlamak için Kur’an’ın kelimeleri arasındaki irtibatı, kelimelerin diğer ayet ve cümlelere bakan yönünü bilmek gerekir. Kur’an’da kelimeler birbiri ile münasebetli ve tamamı gözetilerek anlamlandırılabilecek şekilde yerleştirilmiştir.”  (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 109) “Kur’an kıssalarının bazı manzaralarında yapılan tekrarlar, manzaranın yepyeni başka bir müşahhas parçasını ortaya koymaktadır. Bu, Kur’an’ın kıssaları anlatmadaki önemli bir üslubudur.” (Sabri Demirci, Kur’an’da çelişkili ayetler meselesi, s. 153, 165) Tekrar etmek, önemli konuları pekiştirmek için Arap dilinin özelliklerindendir. Günümüzde siyasi ve ticari şirketler, tekrarı propaganda ve reklamlarda çok kullanırlar. (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s.434, 436) “Bazen Kur’an’ın şaşırtıcı düzeninin (ya da düzensizliğinin) Muhammed’in ifade sanatını güçlendirdiğini; bağlamın, hikâyenin ve biçimsel birliğin yıkılmasının, okuyucuyu sesin yakın ve ezici otoritesine konsantre olmaya zorladığını düşünüyorum. Elçinin dudaklarından çıkmasına rağmen, yüce ve ikna edici bir otoriteye sahip olan bu ses, İncil’deki Tanrı’nın doğrudan konuşmalarını hatırlatır ama onu genişletir” (Harold Bloom, Dahi, Yüz Örnek Yaratıcı Zihinden Bir Mozaik, s. 146); “Edebi bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Kur’an yarı şiirsel yarı düz yazı olarak yazılmış en saf Arapçaya örnektir. Dilbilimcilerin bazı durumlarda Kur’an’da kullanılan belirli kalıp ve ifadelerle uyuşacak kurallar kullandıkları ve Kur’an’a eş bir çalışma üretmek için birçok denemede bulunmalarına rağmen, henüz hiçbirinin bu konuda başarılı olmadıkları bildirilmiştir.” (F. F. Arbuthnot, The Construction of the Bible and the Koran, s. 5)  Kısaca, “Kur’an’ın  iç düzeni kitapların değil hayatın iç düzenine benzer. İnsan hayatında olduğu gibi Kur’an’da da iman, ibadet ve ahlakî  yaşantılar  bütün oluşturacak şekilde baştan sona serpilmiştir. Kur’an edebiyat değil hayattır, hayat tarzıdır. Kur’an insanı hayatın içinde eğitmeyi amaçlar.” (Prof. Muhammet Altaytaş, Hangi Din?, s. 149)

Musa kıssası neden çok tekrarlanır?

Kıssalarda, Hazret-i Musa’nın doğumu, gençliği ve evliliği tekrarlanmaz. Ama her zaman Müslümanların karşılaşacağı durum, şart ve kişi/kimlikler kıssalarda ibret amaçlı anlatılır. Kur’an’daki kıssalar geçmişte olmuş bitmiş birer olay olduğu için değil, aynı olaylar tarihin her döneminde farklı adlarla olsa da her zaman tekrar ettiği, edeceği için tekrar edilmiştir. Yahudilerden neden bahseder çünkü faiz, karaborsa, kapitalizm, materyalizm, üstün ırk iddiası, gizli kuruluşlar, liberalizm gibi zalim sistem ve fikirlerin fikir babası ve koruyucuları onlardır. Evangelizmden illuminateye, siyonizmden pagan putperestliğine dek hala aynı bakış açısı ve sonu, ‘ekin ve nesli yok etmek’ (Bakara, 205) üzere kurulu düzenleri ile aramızda yaşamaya devam etmektedirler. Şu an pratik hayatta hala, Rab olma iddiasında bulunan insanlar bulunmaktadır.  Bir Bedir savaşı veya Talut ile birlikte olanların yaşadıkları günümüzden ne kadar farklıdır? Kıssada yaşananlar, geçmişte yaşanmış birer hatıra değil, içimizde yaşayan, şu an canlı şahit olduğumuz tekrarlanan olaylardır! Ümmetin, kıssalarda anlatılan durumlara düşmemesi için uyarılarda bulunulmaktadır. Şu an içinde yaşadığımız sürecin tarihi köklerini bu kıssalarda görebilmekteyiz: Dünyevileşme, Allah’a isyan, paganizm vb. Ayrıca bu kıssalar ile “Peygamberimizi teskin ve teselli etmek, kâfirleri tehdit, münafıkları ayıplama, Yahudileri kınama, şirk/putlara karşı uyarı, sabrın ve mücadelenin, tevekkülün önemi, Münafıklara karşı dikkatli olunması gerektiği, Allah’ın takdirinin önüne geçilemeyeceği, ümitsizliğin Müslüman’ın hayatında yerinin olamayacağının” mesajları da okuyucuya verilmektedir. Son olarak şunun da altını çizmek gerekir ki insan, kendisinin içselleştirilmesi istenen mesajın çeşitli şekil, üslup ve ifadelerle tekrarı ile verilmek isteneni daha iyi hazmeder. Hayatın meşguliyetleri içinde arka plana atılan mesajlar tekrar hatırlanır, hayatın içine sokulur. Bunların kıssalarla anlatılması da Kur’an’ın bir metodudur. Ayrıca bu üslup, değişik seviye ve zihniyetlere hitap etmekte de bir usuldür.

İnsanlığın yaşı ile ilgili hadisler

Dünyadaki insanlığın yaşı konusu ile alakalı 2 hadis vardır: “Benim ümmetimin ömrü 1.500 seneyi pek geçmeyecek.” (Havi li’l-Fetavi, Suyuti, 2/248; Ruhul Beyan, Bursevi, 4/262, Ahmed bin Hanbel, İlel, s, 89); “Adem’den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.” (Kenzu’l-Ummal, h.no: 16459; Munavî, Feyzu’l-Kadir, III/547; h.no: 4278) Her iki hadisinde kaynağı genelde Suyuti’nin kitaplarıdır. Hadisin merfu senedi bir tanedir, diğerleri kopuk senetle -ravi zinciri ile- gelmiş, dolayısı ile hadis değildirler. Bu tek merfu rivayet için İbni Cevzi, ‘mevzu; uydurmadır.’ derken İmam Nevevi’de “Batıldır; aslı yoktur.” demektedir. (Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, 509) Reşid Rıza, ‘Haberler, İsrailiyattan başka bir şey değildir; israiloğullarının bu kabil haber ve kıssalarına itimat edilemez, güvenilmez.’ der. (Rızâ, Muslih ve Mukallid, 58) Suyuti hadis ilminde, ‘mütesahil’ olarak tanınır, yani efendimize isnad edilen rivayetleri genellikle yumuşak bir yaklaşımla reddetmeme eğiliminde olan bir âlimdir! Bazı âlimlerin uydurma kabul ettiği hadisleri en çok ‘zayıf’ diyerek rivayet eder. Bu iyi niyeti zamanla, bazı rivayetlerin içeriğinin sağlam olmaması nedeni ile sorunlara yol açabilmiştir. Kur’an’a baktığımız zaman, kıyametin zamanını sadece Allah bilir, bilgisine ulaşırız. Bu bilgi peygamberimize bile verilmemiştir: ‘Sana kıyametin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır.’ (A’raf, 187); “Kıyametin ne zaman geleceğini bilmek Allah’a mahsustur.” (Lokman, 34) Peygamberimiz, bu bilgiden muaftı: “Ben gaybı bilmem” (En’âm, 50);  Peygamberimiz ‘Kıyametin vaktini bilmezdi.’ (Buhârî, İman 1; Muslim, İman 1) Uydurma hadisler konusunda uzman olan Prof. Yaşar Kandemir, hadisi uydurma olarak kabul eder. ( Kandemir, Mevzû Hadisler, 181-182) Bu gibi konular, yani Kur’an’ın bildirmediği, efendimizin de bilmediğini açıkça ifade ettiği konulardaki detaylar, israiliyyat denen, Yahudi kaynaklarından gelen bilgilerle doldurulmaya çalışılmıştır. Üstat Nureddin Yıldız’da, araştırmalarında bu hadi için, ‘Böyle bir hadisin varlığını bilmiyorum’ değerlendirmesinde bulunmuştur. (http://www.fetvameclisi.com/fetva-benim-ummetimin-omru-1500-seneyi-pek-gecmeyecek-hadisi-sahih-midir-6815.html)

Dünyanın ömrü 7000 sene midir? 

Kaynaklarda yer alan her rivayet, sıhhat durumu incelemeksizin İslam’a mal edilemez. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 196) İbni Kesir, Hz Peygamberin kıyametin vaktini belirttiği hiçbir rivayetin sabit olmadığını, sadece alametlerinden bahsettiğini söylemektedir. (İbni Kesir, en-Nihayet,1/26) Sehavi’de, ahiretin vaktinin beyan edildiği her rivayetin ya aslının olmadığı ya da sabit olmadığını (kesin olmadığını) beyan etmektedir. (Sehavi, el Makasidül Hasene, I/693) Şevkânî, “Nebi’nin vefatından sonra kıyamet gününe kadar bin sene geçmeyeceği” hadisi hakkında İmam Nevevî’nin, “Bâtıldır, aslı yoktur.” dediğini zikreder. (Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, s. 509) Reşid Rıza da “Bu ummetin ömrü de 1500 senedir” haberlerinin İsrailiyat olduğunu söyler. (Rızâ, Muslih ve Mukallid, s. 58) Cibril Hadisi’nde de Hz. Peygamber, kıyametten bahisle: “bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha fazla bir bilgiye sahib değildir” (Buhârî, İman 1; Muslim, İman 1) buyurur. Hadisçiler, dünyanın ömrünün 7000 sene olup Hz. Peygamber döneminin son bin seneyi içine aldığı şeklindeki rivayetleri asılsız kabul etmişlerdir. (Ali el-Kārî, el-Esrârü’l-merfûʿa fi’l-aḫbâri’l-mevżûʿa, s. 452-454) Bu hadis doğru olsa idi, kıyametin saati de bilinmiş olacaktı. Ama bu Kur’an’a aykırıdır! Kur’an-ı Kerim, birçok ayeti size Kıyamet saatinin Allah’tan başka kimse tarafından bilinmeyeceğini beyan etmektedir. Araf 187: “Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır.” 

Peygamber deve sütünü ve sidiğini içmeyi mi tavsiye etti?

Ehli sünnet çizgisinde ve hadisleri Kur’an’dan sonra ikinci kaynak kabul eden biri olarak, ‘Hadisleri reddeden’ ve nas olarak kabul etmeyen modernist kardeşlerimizden farklı olarak, hiçbir hadisi araştırmadan, kaynağı ve içeriğini sorgulamadan direk reddetmemekteyiz. Özellikle, ‘Sinek, sidik, tükürük’ içerikli hadisleri hem ateist hem modernist kesimden epey eleştiri almaktadır. Biz bu konuda yaptığımız araştırmalar sonucu her üçünün de sahih olduğu ve bilim ile çelişmediği sonucuna vardır. Detaylara geçersek: Hz. Enes anlatıyor: Ukl veya Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Hz. Peygamber (a.s.m)’e biat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber, çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet devlerin süt ve sidiklerinden içtiler ve sağlıklarına kavuştular.” (Buharî, Vudu, 66; Tıp, 5-6; Diyat, 22; Müslim, Kasame, 9-11; Ahmed b. Hanbel III/107,163; Ebu Davud, Hudud, 3; Tirmizi, Taharet, 55, Nesaî, Tahrimu’d-dem, 8-9) Hadisin sadece deve ‘sütü’ içmeyi tavsiye eden rivayetleri de mevcutsa da (Ebu Davud, Taharet, 125;  İbn Hanbel; III/107; Nesaî, Tahrimu’d-dem, 8) bu hadisin Buhari, Müslim gibi kaynaklarda geçmesi nedeni ile özellikle reddedilmeden önce iyice araştırılması gerektiğinin önemini tekrar hatırlatıp detaylara geçelim: Öncelikle hadiste, “herkes deve idrarı içsin” şeklinde bir emir olmadığının altını çizelim. Olay, çölün ortasında var olan imkânlarla doğal tedavi metodu kullanılmasından ibarettir ve sonuçta hastalar iyileşmiştir. Peki, bu tıbben mümkün müdür, idrar tıpta ilaç olarak kullanılabilir mi? Bu durum bilim ile uyuşur mu? NASA’nın laboratuvar verilerine dayanan bir rapor, idrarda faydalı maddelerin bulunduğu ortaya konmuştur. (David F. Putnam, Composition and Concentrative Properties of Human Urine, NASA Contractor Report, Temmuz 1971. Rapor için bakınız; https://ntrs.nasa.gov/archive/nasa/casi.ntrs.nasa.gov/19710023044.pdf) Sağlık alanıyla alakalı kaleme aldığı kitaplarla tanınan Harald W. Tietze’nin ilk baskısı 1996’da yapılan ve “International Bestseller” olan yani Dünya çapında en çok satan kitaplar arasına giren “Urine The Holy Water” yani “Kutsal Su İdrar” başlıklı kitabında, idrar tedavisinin faydalarından bahsedilir ve tedavinin en sık uygulandığı ülkenin Almanya olduğu yazar. (Harald W. Tietze, Urine The Holy Water, Harald W. Tietze Publishing: 2003, 3rd edition, P/L, Australia, s. 15) 44. sayfasında “Deve idrarı”nın kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına iyi geldiğinin yazması da konumuz açısından önemlidir. (Harald W. Tietze, Urine The Holy Water, Harald W. Tietze Publishing: 2003, 3rd edition (3. baskı. 1. baskı: 1996), P/L, Australia, s. 44) Birçok makalenin yer aldığı “Holistic Health Healing & Astrosciences” adlı kitabın ikinci cildinde “İdrar Terapisinin Mucizeleri” başlıklı makalede, İdrar terapisinin soğuk algınlığından kansere ve eklem iltihabından AIDS’e kadar birçok hastalığı tedavi etme potansiyeline sahip olduğu yazmaktadır. (Dr. B.D. Sharma, Holistic Health Healing & Astrosciences (An International Sourcebook), Holistic Health & Healing in 21st Century, cild 2, B. Jain Publishers: 2003, s. 279) Almanya’da faaliyet gösteren “Sağlık Merkezi” isimli kuruluşun internet sitesinde, idrar terapisinin bağışıklık sistemini aktive ettiği ve özellikle de alerji, astım, gut, romatizma, kronik ürogenital enfeksiyon ve cilt hastalıklarının tedavisinde çok iyi neticeler verdiği belirtilmektedir. (Almanya’da faaliyet gösteren “Sağlık Merkezi” isimli kuruluşun internet sitesi için bakınız; https://www.zentrum-der-gesundheit.de/eigenurintherapie.html) (Kaynak: http://belgelerlegercektarih.net/deve-idrari-hadisi-uydurma-degil-adeta-bir-mucizedir) Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (Ulakbim) indeksine göre bilimsel kudreti en ileri seviye kategorisi yani A kategorisinde olan bir derginin, Journal of Ethnopharmacology, 2011 yılına ait nüshasında “Deve idrarının Hepa-c1c7 türü kanserlerini kaynak organizma dışı kullanımda tedavi edici etki gösterdiği ve sitokrom – p450-1a1 enziminin sentezini yok ettiğini yazmaktadır. Bu sitokrom p450-1a1 enzimi kanser oluşturucu etkisiyle biliniyor. Deve idrarı, kanser oluşturucu molekülü diskalifiye ediyor ve kanser tahribatını da restore ediyor.” Hadis desek kabul etmeyecek pozitivist rasyonal arkadaşlar umarım bu konuya biraz daha tarafsız yaklaşabilirler! İdrar konusundaki diğer bazı çalışmalar: Dr. Johann Abele, 1995 yılında yayınlanan kitabında 5 milyon Almanın şifa bulmak için idrar kullandığını ifade eder. (Dr. Johann Abele, Die Eigenharnbehandlung-Erfahrungen und Beobachtungen, (Idrar Terapisi-Deneyler ve Gözlemler), Haug-Verlag, 1995) Japon bilim adamı Dr. Nakao idrarın faydalarını anlattığı video adresi: https://www.youtube.com/watch?v=IEPrB6x02CI&t=1s; https://en.wikipedia.org/wiki/Urine_therapy; Carmen Thomas, Ein ganz besonderer Saft, Urin, (Çok Özel bir Su, Idrar), VGS Verlagsgesellschaft, Kِöln 1993. Bu kitap “Çişteki mucize” başlığıyla türkçeye de çevrildi. Leman Çalışkan’ın tercüme ettiği bu kitap, 1995 yılında “Doğan Kitap” tarafından basıldı; Flora Peschek-Bِöhmer, Urin-Therapie – ein Tabu wird gebrochen, Heilerfolge bei vielen Krankheiten und Beschwerden, (İdrar Terapisi-Bir tabu yıkılıyor, Birçok Hastalık ve Rahatsızlıklarda Şifa Başarıları), Heyne Verlag, 1995; Angela Martens, Heilsaft Urin – Ein altes Mittel neu entdeckt, (Şifa Suyu Idrar – Yeni keşfedilmiş eski bir ilaç), Weltbild Buchverlag, 1999; Gennadi Malachow: Urin-Therapie, (Idrar Terapisi), Verlag Phِönix, 1999; John W. Armstrong, The Water Of Life: A Treatise on Urine Therapy (Hayat Suyu: Idrar Terapisi üzerine bir Araştırma), Published by True Health Publishing Co. By Health Science Press, Rustington, Sussex, 1948; John W. Armstrong, The Water Of Life: A Treatise on Urine Therapy (Hayat Suyu: Idrar Terapisi üzerine bir Araştırma), Published by True Health Publishing Co. By Health Science Press, Rustington, Sussex, 1948. (https://ateistlerecevap.org/deve-idrari-hadisi-hakkinda-detayli-aciklama/; Yeni Akir, 25.7.2017) “Rusya’da Leningrad’daki 12 katlı hastanede sidikle tedavi yapılır.” (Prof Ahmet Maranki, Hürriyet, 5.2.2010); “Çişteki mucize. Saç dökülmesine karşı, Kulak iltihabında, Boğaz iltihabına karşı, Ellerin ve dizlerin titremesinde insanın idrarını yapar yapmaz el ve dizlerini bununla ovması ve yıkaması ile, Vücutta su toplanmaya başlarsa, insan uzunca bir zaman sabah aç karnına kendi ilk idrarından biraz içmelidir. Bunun sarılıkta da yararı olur. Kadınların cinsel organlarındaki yanma ve kaşıntıları sıcak idrar ile yıkamak faydalıdır. Arı sokmasına karşı hemen idrarla ıslatmak birebir gelir. Tecrübeyle sabit… Son olarak şunu söylemek isterim, bu kitap elime geçtikten sonra sifonu çekerken vicdan azabına benzer bir şey duyuyorum. Hani değerbilmez biri olduğuma dair bir his. Klozet yerine kavanoz mı kullanmalı ne…” (Pakize Suda, Hürriyet, 29.7.2006) Ateistler İslam’a kâfirler kadar, sadece bilimsel yaklaşsalar birçok iddialarını terkedecekler aslında ama önyargı ve nefsin arzularını aşamamak onları bir cendere içinde tutuyor, girdaptan çıkamıyorlar!

 

(Carmen Thomas, Ad yayıncılık, Haziran 1995) 

Ateist yazar aklınca alay ediyor: “Size deseler: “Yemek yediğin çanağın ya da su içtiğin bardağın içine sinek düştüğü zaman sineğin her tarafını batır, sonra çıkar at ve yemeğine ya da içmene devam et. Çünkü sineğin iki kanadının birinde hastalık, diğerinde de şifa vardır. Sinek idrak ve ilahi ilham sahibi olduğu için, önce zehirli olan kanadını sokar, deva olan kanadını dışarıda bırakır. Eğer sineğin, dışarıda kalan ‘ şifa ‘ kanadını yemeğin ( ya da içeceğin ) içine batıracak olursan, şifa hastalığı gidermiş olur.”

“Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur.” (Ebû Dâvud, Et’ime 49, Buhârî, Tıbb 58, Bed’ü’l-Halk 14; İbnu Mâce, Tıb 31, Nesâî, Fera’ 11; Ramuz el-Ehadis:66/4) Önce şunu belirtelim. Bu bilimsel olarak kanıtlanmıştır, bu bir. İki:  Çölde su başta olmak üzere gıda maddeleri çok değerlidir. Eksik bilgiden kaynaklı, çok önemli bu tür gıdaların atılmaları yerine yerine, kullanılma usulleri belirlenip kullanışa elverişli hale getirme yolu ifade edilmiştir hadiste. Ama çöl dışında, zorunluluk yoksa tabii ki böyle bir ‘zorunluluk’ yoktur. İslam temizlik dinidir. Öyle değil mi? Askerde kimyasal saldırılara idrarlı bez ile korunma önerilirdi hatta II. Dünya savaşı sırasında ülkemizde sivil halka bile bu öğretilmişti. Ama bu her zaman idrarlı bezle dolaşmalı veya gerek yoksa hala onu kullan anlamına gelmez öyle değil mi? Kısaca zaruret, istisna haller için söz konusu olan hadisi genelleme yapmak sadece önyargı olmakla açıklanabilecek bir özelliktir. İbnu’l-Cevzî der ki: “Bu kimsenin söylediğinde bir gariplik yok. Zira arı, baş kısmıyla bal toplar, aşağı kısmıyla da zehir alır. Zehiri öldüren yılanın eti, zehrin tedavisinde kullanılan ilaca katılmaktadır.” (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/135-137) Görüldüğü gibi hadisi duyan Cevzi hadisi reddetmemiş ve akli bir kıyas ile konuyu temellendirmeye çalışmıştır. Peki, bu konu ne kadar bilimseldir? Sineklerden antibiyotik elde ettiler. “Avustralyalı bilim adamları, her koşulda var olabilen sinek ve benzerlerinden antibiyotik elde ettiklerini açıkladılar.” Sydney’deki Macquarie Üniversitesi’nden Prof. Andy Beattie önderliğindeki ekip çok ilginç bir araştırmaya imza attı. Sinekler, böcekler ve her türlü haşerenin çürüyen et ve gübre dahil her pisliğe karşı dayanıklı olduğunu dikkate alan bilim adamları, ”Bu yaratıkların enfeksiyonlara karşı süper direnci olması gerekli, aksi halde sağ kalamazlardı. Onlardan antibiyotik yapma deneyimlerimiz şimdilik başarılı sonuçlar verdi” dediler. (Hürriyet, 11 Ağustos 2008) Çağın antibiyotikleri kurtçuklardan geliştirilebilir. Bilim adamları, yeşil sinek larvalarının salgılarından elde edilen yeni bir antibiyotik türü keşfetti. Galler’deki Swansea Üniversitesi’nden Norman Ratcliffe ve ekibi, lucilia sericata (şişe camı yeşili sinek) larvalarının salgılarında bulunan, hastane bakterilerinin 12 türünün yanı sıra E coli ve clostridium difficile bakterilerinde de etkili olabilen maddeye “seratisin” adını verdi. Seratisini saf hale getiren bilim adamları şimdi iğne, hap ya da merhem olarak kullanılabilecek antibiyotiğin içeriğini tam olarak tanımlamaya ve bunu sentez etme yolunu bulmaya çalışıyor. Bu çalışma da başarılı olursa seratisin insan hücrelerinde ve sonucunda da klinik deneylerde test edilecek. Araştırmaya maddi destek veren yardım derneği “Action Medical Research”den Doktor Yolande Harley, muhtemel yeni antibiyotiğin keşfinin heyecan verici bir ilerleme olduğunu belirterek, bunun hastane enfeksiyonlarına ya da başka bakterilerin yol açtığı hastalıklara yakalananlar için yeni bir tedavi imkanı sağlayabileceğini söyledi. (Mynet.com, 06.08.2008; Yeni Şafak, 07.08.2008) “Aslında sinekten antibiyotik elde etme çalışmaları geçtiğimiz yüzyılda başlamış, 1930 ve 1947’de İngiliz ve İsveç ilim adamları “cafasin” ve “klotinizin” adlı antibiyotikleri bulmuşlardı.” (Yeni Asya, 19 Mayıs 2020)  E peki şimdi ateistler utanır mı? Hadis değil de bilim söyleyince ithamlarından vazgeçerler mi? Şimdiye kadar görmedim! Devam edelim. Bı konuyla ilgili üç araştırmanın görüntüleri aşağıdadır.

 Özellikle ortadaki araştırmanın başlığı hadis ile tıpatıp aynıdır. “Antibiotic on the the left wing of the the house fly can kill its own bacteria.”: Ev sineğinin sol kanadında bulunan antibiyotik kendi bakterisini yok edebilmektedir. Macquarie Üniversitesi, Biyoloji Bilimleri bölümünde bir grup araştırmacı, sineklerin çürük et, meyve ve gübre dahil olmak üzere her türlü pisliğe karşı dayanıklı olduğu teorisinden yola çıkarak sineklerin sahip oldukları bu antibakteriyal özellikleri farklı gelişim evrelerinde ortaya çıkarmak üzere çalışmalar yaptılar. Grubunun yeni keşfini Melbourne Mikrobiyoloji Konferansında tanıtan Ms J. Clarke, “Çalışmalarının, yeni antibiyotiklerin bulunması için yapılan küresel araştırmaların ufak bir parçası olduğunu fakat kimsenin daha önce bakmayı akıllarına getirmedikleri bir yere odaklandıklarını” söylüyor. Ms Clarke, mide içersinde de meydana gelen antibakteriyal özelliklerin sinek bedeni üzerinde mevcut olduğunu söylüyor ve her iki yerde de bu aktiviteleri görebileceğimizi belirtiyor ve “Sinek bedeni üstüne yoğunlaşmamızın sebebi daha kolay ayrışılabilir yapıda olmasıdır.” diye ekliyor. Biophysical Journal‘da 19 Şubat 2013’te yayınlanan, Avustralyalı ve İspanyalı 14 bilim adamının deneyleriyle kaleme aldıkları Biophysical Model of Bacterial Cell Interactions with Nanopatterned Cicada Wing Surfaces adlı makalede sinek kanatlarının yüzeyindeki nanopatternlarının, temas halinde bakterileri yalnızca fiziksel yüzey yapısına bağlı olarak öldürdüğü kanıtlanmıştır. Makale, Clanger cicada (Psaltoda claripennis) kanadı nanopatternlarını antibakteriyel nanomalzemelerin tasarımına dâhil etmenin faydalarından bahsederek, nanoteknolojinin sinek kanadını model alması önerisini sunmaktadır. Sinek kanatlarının, bakteri kirliliği ve enfeksiyonlara karşı artan dirence sahip yeni işlevsel yüzeylerin geliştirilmesi için model niteliğinde olduğunun belirtilmiştir. Kanada’daki McGill Üniversitesi‘nden kimya mühendisi Anne-Marie Kietzig sinek kanadı nanopatternları modeline dayanarak üretilecek materyallerin, otobüs korkulukları gibi yaygın olarak hastalığı barındıran halka açık yüzeylere uygulanabileceğini öne sürüyor. “Bu, (sinek kanadı nanopattern modelleri) pasif bir bakteri öldürme yüzeyi sağlayacak.” diye ekliyor ve “çevreye zararlı deterjanlar gibi aktif maddeler gerektirmediğini” belirtiyor. (İnternational Weekly Journal of Science; https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3576530/# ) Auburn Üniversitesi Alabama Tarımsal Deney İstasyonu araştırma entomologları Ed ve Mary Cupp karasineklerin (Musca domestica) ağız sıvısında bulunan protein kesilerinin yaraları iyileştirici etkisini tesbit ettiler. Ayrıca araştırmalarına göre, protein cilt ülserleri ve diyabetik ayak lezyonları gibi kronik yaraların iyileştirilmesi için benzer bir şekilde çalışacak. AU Veteriner Hekim Koleji’ndeki küçük hayvan cerrahisi profesörü olan Mary Cupp ve Steven Swaim, antibiyotikleri ve protein iyileştirmeyi birleştiren çözümlerle tedavi edilen cerrahi insizyonların (kesik, yarık) tek başına antibiyotiklerle tedavi edilen insizyonlara göre daha hızlı ve daha güçlü olduğunu belirleyen bir araştırma yaptı. Auburn’un Teknoloji Transfer Ofisi (OTT), teknolojiyi mevcut şirketlere ve bu teknolojinin çevresinde bir girişimde bulunmayı düşünen girişimcilere pazarlamaktadır. (Today in Viddya Cilt 7 Sayı 23, 23 Ocak 2005, Editör: Susan K. Boyer) FEBS Letters’ta 22 Eylül 1997’de Cilt 415, Sayı 1’de 64-66 sayfalar arası yayınlanan ‘Chemotherapeutic activity of synthetic antimicrobial peptides: correlation between chemotherapeutic activity and neutrophil-activating activity‘ isimli makalede bilim insanları; 34 amino asit tortusundan oluşan Sarcophaga peregrina’nın (et sineği) güçlü bir antibakteriyel proteini olan sapecin B’nin aktif çekirdeğini saptadıklarını, bu çekirdeğin, sapecin B’de bir α-sarmal oluşturan 11 amino asit kalıntısı, artıklarının 7-17’den oluştuğunu, bu peptiti daha da modifiye ettiklerini ve hem antibakteriyel hem de antifungal (mantar öldürücü) aktivite sergileyen birkaç antimikrobiyal peptid sentezlediklerini; genellikle, X ve X’in bir hidrofobik kalıntı olduğu her iki uçta ve XXXXX’teki [K veya R] X [K veya R] motiflerine sahip olan undecapeptitlerin potansiyel olarak “bakteri ve mantarların öldürülmesinde aktif olduklarını”, bakterinin ATP’yi sentezleme ve amino asitler taşıma kabiliyetini de kaybettiğinin bulunduğunu belirtmişlerdir. Yukarıda da kısaca değindiğimiz, Avustralya Sidney’deki Macquarie Araştırma Üniversitesi Division of Environmental &​ Life Sciences, Department of Biological Sciences’ta çalışmalar yapan ​J. Clarke ve ekibi, 2003’te yayınladığı ‘Hypothesis driven drug discovery: antimicrobials in flies‘ isimli makalesi ve diğer çalışmalarını sunduğu Australian Society for Microbiology Konferansında üç türün de yüzeylerinin antibakteriyel özellik gösterdiğini kanıtlamışlardır. Ev sineği-karasinek (Musca domestica), koyun sineği (Lucilia cuprina), meyve sineği (Drosophila melanogaster) yüzeylerindeki antibakteriyel aktivitenin daha etkili terapötik ömrünün olduğu belirtilmiştir. Bu konuda bir makale yayınlayan Dr. Samahı, mikrobiyologların sineğin midesinin içinde parazit olarak yaşayan uzun hücrelerinin bulunduğunu keşfettiklerini bildiriyor. Bu mantarsı hücreler, kendi üreme döngülerinin bir bölümü olarak, sineğin solunum kanallarına doğru çıkıntı yaparlar. Sinek, sıvının içine tamamen batırılırsa, osmotik basınçta meydana gelen değişiklik hücrelerin çatlamasına yol açmaktadır. Bu hücrelerin muhtevası ise, sineğin vücudunda taşıdığı patojenlere karşı olan bir antidottur; yâni zehire karşı panzehirdir. Yemeğe bulaşan sinekten çıkan zararlı mikropları, sinek batırılınca çatlayarak ortaya çıkan antidot tesirsiz hâle getirmektedir. (Dr. Mustafa Reyhanlı, Gerçeğe Doğru, Zafer Yayınları, 5. Cilt)  Bu konuda araştırma yapan Dr. İzzeddin Cevvale şu tespitlerini dile getirmektedir: Eskiden beri bilinen bir gerçek vardır ki, zararlı hayvanların zehirinde hem fayda hem de zarar vardır. Yani bunlardan hem zehir ve hem de panzehir bulunmaktadır. Tek bir hayvanda birbirine zıt olan iki şey gayet tabii olarak bulunabilmektedir. Karasineğin iki kanadından birinde zehir diğerinde ise panzehirin bulunması, yüce Rabbimizin yaratmış olduğu varlıklar içinde insana hayret verecek şeylerdendir. Bütün bunların Allah’ın kudretine birer delil olduğu bir gerçektir. İşte balansı, bir taraftan insanlara faydalı olan balı yaparken diğer taraftan iğnesinde taşıdığı zehirli maddeye bak! Balıyla faydalı olurken, zehiriylede öldürücü olabiliyor. Nitekim akrep de iğnesiyle zehir saçarken, vücudu (eti) ile de panzehir veriyor, zehrini nötr hâle getiriyor. Tıpta, yılanın kuyruğundan ve zehirli haşerelerden serum elde edilir. Elde olunan bu serumla akrebin veya yılanın soktuğu kimseler tedavi edilirler. Hatta daha da ötesi, kanser acılarının dinmesi için yine bu hayvanlardan elde edilen serumlardan yararlanılır. Yine günümüz tıbbı, insana tiksinti verici mâhiyette olan maddelerden hayat verici ilaçlar elde etmektedirler. Meselâ penisilin küften elde edildiği gibi, streptomisin ise kabir toprağndan elde edilmektedir… Bilindiği gibi Bakteri İlmi’nde her bir mikrop için onu öldüren bir panzehir vardır. Mikrop bir canlının vücuduna girdiği zaman, vücud bu mikroba karşı harekete geçer, böylece vücuda giren mikroba karşı onları yok edici karşı bir antikorlaortadan kaldırır. Hulasa vücutta oluşan antikor ve antitoksin, mikrobu yok eder. Nitekim bu kural karasinek için de aynen geçerlidir. Karasineğin vücudunda da birbirine karşı savaş veren iki tür zehirin bulunması gayet normaldir. Böylece karasineğin taşıdığı hastalık yapıcı mikroplar, sineğin yemeğe veya suya düşmesiyle bulaşacağından onun diğer kanadında da bu zehiri önleyecek panzehir vardır. O halde bizim yapacağımız bir şey var, böyle bir durumda hastalığa yakalanmamak ve zehiri önlemek için Peygamber Aleyhis-Selam’ın tavsiyesine uymak sağlığınız için gayet faydalıdır. Hastalığı yapan, mikropların kendisi değil, onların salgıladıkları toksinlerdir. Vücut bu toksinlere karşı antitoksin meydana getirmek suretiyle kendisini korur. Acaba sineğin vücudunda bu toksinlere karşı antitoksin meydana gelmez mi? Mahmud Kemal ve M. Abdülmümin Hüseyin adında Mısırlı iki tabib; karasinek hadisindeki durumu tesbit etmek için yaptıkları araştırmalarında diyorlar ki: 1871 yılında Alman Prof. Brifeild, Almanya halkı karasineğin, İmposamosouy adını verdiği Mantar cinsinden bir tufeyliye mübtela olduğunu keşfetti. Bu tufeyli devamlı olarak sineğin vücudunda yaşayıp geçinmektedir. Profesör yaptığı incelemede bu tufeylinin lintomophteraly adında bağlı yahut birleşik yosun mantarları Sygmomysis denilen bir yosun mantarı türüne mensup olduğunu gördü. Bu parazit su yosunu mantarı denen phycomclspristiti’nin ikinci çeşidindendir. Bu asalak hayatını, sineğin vücudunda mevcut, içinde özel bir salgı olan yuvarlak hücreler şeklindeki yağ tabakasında geçirir. Sonra bu yuvarlak hücreler uzar, meydana gelen açıklıklardan yahut sineğin karın halkaları mafsallarından dışarıya çıkar ve sineğin vücudunun dışına çıkmış olur. Bu çıkış devri, bu mantarın üreme devresidir. Bu devrede mantarın tohumları hücrenin içinde toplanır. Hücrenin iç basıncı artar, nihayet bu basınç o dereceye ulaşır ki, hücre cidarları buna tahammül edemiyerek patlar ve içteki tohumlar itme kuvvetiyle hücrenin 2 cm. dışına fırlar. Öte yandan modern çağın bilim adamlarının buluşları da, Alman bilgini Brifeild’in teorisini desteklemektedir. 1945 Yılında Mantar bilgisinde en büyük üstad olan Prof. Langiron, devamlı olarak sineğin karnında yuvarlak hücreler şeklinde yaşayan bir mantarda “Enzim” denilen tahallül kudreti yüksek bir salgı bulunduğunu açıkladı. 1947-1950 Yılları arasındaki iki Alman bilgini Arnstaine, Cook ve İsviçreli bilgin Rolius araştırmalarında, “Javaein” dedikleri bir madde buldular. Bu maddeyi sinekte yaşayan Mantar türünden elde ettiler. Bu maddenin hayatiyete zıt olduğunu, tifo ve dizanteri gibi bir çok mikropları öldürdüğünü tespit ettiler. 1948 Yılında İngiliz bilim adamlarından Briyan Courtes; Heming; Geferies ve Mackjohan araştırmalarında “Cotin-sine” dedikleri hayatiyete zıt bir madde buldular. Bunu yine sinekte yaşayan aynı tür mantardan elde etmişlerdi. Tifo, dizanteri vs. gibi mikroplara karşı tesirli idi. 1949 Yılında iki Alman bilgini Omcyve Farmer ve İsviçre’den German, Roth, Athlenger ve Blathner de araştırmalarında “İniatin” adını verdikleri tek hücrelilerin yaşamasına zıt bir madde elde ettiler. Bunu da sinekte yaşayan Mantar türüne mensup bir mantardan elde etmişlerdi. Bu maddenin tifo, dizanteri ve kolera gibi hastalık mikroplarına karşı tesirli olduğunu gördüler. 1947 Yılında ise ilim adamlarından Moftiş tarafından, sinek vücudunda yaşayan mantarlara mahsus bir kültürden tek hücreli canlılara zıt maddeler elde edildi. Bunların tifo, dizanteri ve benzeri mikroplara karşı kuvvetle müessir olduğunu gördü. Keza bunlar, hummalı hastalıklara sebep olan mikroplara karşı da tesirleri kuvvetli idi. Bu maddenin bir gramı, mezkur mikroplarla mülevves yüz litre sütü koruyacak güçte idi. Yiyecek veya içeceğin içine düşen sinek, yiyeceğe veya içeceğe iyice batırılmaksızın alınıp atılacak olursa; çıkarıldığı yerde sineğin taşıdığı zararlı mikroplar kalmış veya oraya bulaşmış olabilir. Eğer sineğin tamamı birden yiyecek veya içeceğin içine batırılıp daldırılmış olursa durum ne olur? Sinek yiyecek ve içeceğin içine tamamen batırılmış olunca, sineğin vücudunda bulunan panzehir harekete geçer. Bu batırma sırasında panzehir taşıyan zar patlar ve parçalanır. Panzehir hemen harekete geçmekle, sineğin taşıdığı mikropların üzerine atılır ve onları etkisiz hale getirip, imha eder. (Said Havva. er-Rasuls 36-41, 3 baskı 1394-1974 Beyrut. Not: Said Havva ‘nın er-Rasul isimli eseri içinde bir bölüm olarak yayınlanan Karasinek hadisi ve bu badis etrafında söylenen sözler, daha sonra “el-lsabe fı’r-Reddi ata men taane fi hadisi’z-Zübabe” adı altında, müellif Elbani ile birlikte müstakil bir risale olarak yayınlanmıştır. Ayrıca bak. Sadeddin Roston Tere. S. Ateş. Hakses (966 Sayfa 4, sayı 17)

Sinek Kanadındaki Mikrop Öldürücü Özellik Keşfedildi. Makale, Acta Biomaterialia adlı bilim dünyasında itibarı yüksek bir dergide yayınlanıyor. 1 Eylül 2017’de yeni basıma sunulacak olan makalede bazı sineklerin ve uçan böceklerin kanatlarındaki kimyasal yapılar incelenmiş ve çok ilginç bulgular elde edilmiş. bazı sineklerin kanatlarının yapısı incelendiğinde bilim adamları çok etkili bir bakteri (mikrop) öldürücü bir yapıyla karşılaşmışlar. Palmitik ve stearik asitlerin kristalize olmuş bir türevinden oluşmuş kaplama taşıyan sinek kanatlarının, tıp dünyasının tedavi etmekte zorlandığı Pseudomonas aeruginosa ve Staphylococcus aureus gibi çok tehlikeli mikropları bile öldürebilecek bir nitelikte olduğu görülmüş. Üstelik bunu yaparken sineğin kendisine veya çevreye zarar veren herhangi bir yan etkiye yol açmadan bu etki gerçekleşmekte. Halbuki bilindiği  gibi, antibiyotiklerin çok ciddi yan etkileri görülebiliyor. Bu iki yağ asidinin çok özel şekilde tasarlanmış mikro kristal yapısı bu çok etkili antimikrobik özelliği sağlamakta. Yazıda bu yapının ayrıntısı üzerine uzun değerlendirilmeler yapılıyor. (Elena P.Ivanova et al. Bactericidal activity of self-assembled palmitic and stearic fatty acid crystals on highly ordered pyrolytic graphite. Acta Biomaterialia. Volume 59 react-text: 70 , /react-text react-text: 71 1 September 2017 /react-text react-text: 72 , Pages 148-157; Prof Dr Volkan Tuzcu, Zafer, Eylül 2017 489. Sayı)

Ateist başka bir yazar da “peygamberimizi” tükürüklü ve tükürüksüz” biçimleriyle tedavi ettiğini” yazmış ve bununla alay etmiştir.

Ateist yazarın, “İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklardan aldığını” söylediği sağlam hadislerin sağlamlıktan öte sahih bile olmadıklarının altını çizmeliyiz. Hele peygamberimizin iyileştirdiği insanlardan ücret aldığıyla ilgili bırakın sahih hadisi, zayıf rivayet bile bulunmaz. Sadece iyileşen hastaların gönüllü olarak getirdikleri hediyeler vardır ki peygamberimiz bunlarında önemli bir kısmını efendimiz iade etmiş (Darimi Sünen, I/10, Hanbel, Müsned, 4/170) veya hediye ile mukabelede bulunmuş (Tirmizî, “Birr”, 34) geri kalanı ise dağıtmıştır. (İbn Sa’d, et-Tabakât, I/384; Camiu’s-sağir, 8296) “Biz sizden herhangi bir ücret istemiyoruz bizim ecrimiz âlemlerin rabbi olan Allaha aittir” (Şuara,127, 145, 164, 180) Ayrıca bu ateist yazar Peygamberimiz zamanında tedavisi yapılan hastalıkların “Biyolojik ve fizyolojik” olduklarını vurgulamakta ve “Bunların psikolojik tedavi ile ne ilgisi var?” diye sormaktadır. Hâlbuki günümüzde stres ve sıkıntının başta ülser, gastrit, migren, şeker, kanser gibi hastalıklara neden olduğu bilinmektedir. (Haber Türk, 09.02.2017; https://www.deryauluduz.com/stres-temelli-hastaliklar-nelerdir; https://www.beyinder.org/stres-ve-beyin-sagligi; https://www.medikalakademi.com.tr/stres-nedir-stresin-neden-oldugu-hastaliklar-stresle-bas-etme; https://www.e-psikiyatri.com/stres-nasil-hastalik-yapiyor) Psikolojik olarak huzurlu olan insanların hastalıklardan daha kolay iyileştiği günümüzde tıbbi bir gerçekliktir. Ayrıca ruhsal bir takım rahatsızlıkların da tıp ilminin meşgul olduğu sahaya girdiği bilinmektedir. Bu ateist yazar, Efendimizin maddi hastalıkları üfürük yoluyla tedavi ediyor iddiası çok hatalı bir görüştür. “Ey Allahın kulları tedavi olunuz.” (Ebu Davut, Tıb,1/11, Tırmizi, Tıb,2, İbn-i Mace Tıb,1, Hanbel, Müsned, 3/156, 4/278) diyen peygamberimiz, insanın maddi ve manevi iki yönü olduğunu bildiği için tedavilerinde de biyolojik ve psikolojik her iki yönü kullanmış, birisi için diğerini feda etmemiştir. Zamanın şartlarına göre ilaç, pansuman, dağlama vs. gibi bir takım tıbbi yöntemlere başvurarak hastalıkları tedavi ederken aynı zamanda hastanın ruhsal yapısını güçlendirici, iç dünyasını teskin edici mahiyette dua maksatlı okuma-üfleme metotlarını da kullanmıştır. Bu yazar tüm oryantalist ve ateistler gibi, özellikle belli rivayetleri ele almış ve bütünlüğünden kopardığı parça rivayetlerle İslam’a saldırmaya çalışmıştır. Yine bir örnek olarak yazar, Peygamberimizin göz değmesi, zehirli hayvan sokması ve nemle hastalığını üfürükle tedavi ettiğini ileri sürmüştür. Bu konuda kaynak olarak ileri sürdüğü hadis şudur “Şifa binti Abdillah: “Ben, Hafza’nın yanında bulunduğum bir sırada Hz. Peygamber yanıma geldi ve bana, ‘Hafsa’ya yazı yazmayı öğrettiğin gibi nemle hastalığının rukyesini de öğretmez misin?’ diye sormuştur.” (Ebu davud, Tıb,18/3887, Hanbel, Müsned, 6/286) Eğer nemle hastalığının tedavisi için uygulanan rukye okuma-üflemeden ibaret olsaydı bunu Peygamberimizden daha iyi yapacak kim vardı? Bunu da Hz. Hafza’ya bizzat kendisi öğretebilirdi. Peki, nemle (bir bakıma egzama) hastalığını Şifa binti Abdillah nasıl tedavi etmekteydi: “Şifa, za’ferân ağacına alır, buna yedi defa rukye yapar, sonra temiz bir taşa koyup ufalar, üzüm sirkesiyle karıştırdıktan sonra nemle yaralarının üzerine sürerdi” (İbni Esir, Üsdü’l Gabe, 7/163, İbni Hacer, el İsabe,8/121) İşte Peygamberimizin Hafsa’dan öğrenmesini istediği şifa yöntemi bu idi tabii ateist yazarın da anlamadığı! Hâlbuki aynı konudaki tüm rivayetler bir araya toplansa ortada sorun kalmayacaktır ama ateist ve oryantalistler okuyucuyu bilgilendirmek değil, yönlendirmek hatta yanıltmayı amaçlamaktadırlar! Devam edelim: Ateist yazar, Hayber savaşında yaralanan Ekva oğlu Seleme’nin Peygamberimizce üç kere okuyup üflenmesi ve Seleme’nin “Artık şikâyetinin kalmamasını” anlatırken, “yaralanmış, gelmiş, nefes etmiş, kalmamış” gibi -mış’lı kelimelerle hafife anlattığı bu olay hadis kaynaklarımızda (Buhari, Meğazi, 38; Ebu Davud, Tıb, XIX/3894) geçer. Seleme’nin yarasının sarılıp akan kanının durdurulup ve daha çabuk iyileşmesi açısından Hz. Peygamber efendimiz tarafından kendisine dua edilerek üflendiğini anlamayan yazar, yine olayı eksik ve tarafgir bir şekilde okuyucuya aktarmaıştır. Bunu nereden anlıyoruz, Hendek savaşında yaralanan Sâd bin Muaz’ın yarasını bizzat Hz. Peygamber, kanını durdurmak için dağlamıştır ve aynı savaşta kolundan yaralanan Ubey bin Ka’b’ı da dağlayarak tedavi etmiştir. (Müslim, Selam,74) Peygamberimiz kılıç yarasını okumakla tedavi etseydi, Sâd ve Ubey’i niçin okuyup üfleyerek tedavi etmemiştir? Peygamberimiz biyolojik yaraları önce maddi yöntemlerle tedavi etmiş, manevi olarakta hastanın rahatlaması için okuyup üflemiştir. Sadece maddi tedavi veya sadece manevi tedavi (okuma-üfleme dahil) İslam’da yoktur, İslam her ikisinin birlikteliğini öngörür. Ateist yazar, Hz. Ali’nin göz ağrısını tükürüğü ile tedavi etmesini diline de dolar. Önce bu olayın savaş başlamadan hemen önce, anormal şartlar hakim olduğu bir anda, hızlı tedavinin gerektiği bir ortamda geçtiğini unutmayalım. (Buhari, Cihat,102; Müslim, F. Sahabe, XXXIV/2406) Tükürük içindeki enzimlere baktığımız zaman (Meydan Larousse, 12-33) tükürükteki Pityalin adlı enzimle, dezenfektan etkisi gösteren, dolayısıyla ağzı enfeksiyonlardan koruyan Lizozim adlı kimyasal madde tükürüğün hafif bir antiseptik etkisi göstermesine neden olur (Doktorumuz, Tıp Ansiklopedisi,7-2350) Dr. Masaru Emoto, donmuş suda oluşan kristallerin kendilerine belirli düşünceler yoğun olarak yönlendirildiğinde değişiklik gösterdiğini ilan ederek okuma üflemenin aslında bilime o kadar da aykırı olmadığını gösterirken, “Tükürüğün bilinmeyen faydaları!” da artık gazetelerde haber olarak yayınlanmaktadır. “Yapılan araştırmada, insan ve fare tükürüğünde doğal olarak bulunan, morfin kadar etkili ağrı kesici özelliğe sahip “opiorfin” adlı molekülün depresyona karşı da etkili olabileceği ortaya kondu. Opiorfin molekülünü 2006’da keşfeden Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nden Catherine Rougeot ve ekibi, genetiği insana yüzde 99 benzeyen fareler üzerinde deney yaparken buldukları molekülün bazı antidepresanlar kadar etkili olduğunu belirledi. Molekül üzerinde sürdürülen araştırmalarda, “Opiorfin”in depresyona karşı etkili olabileceği de tespit edildi. “Journal of Physiology and Pharmacology” adlı dergide iki makale yayımlanan bilim adamları, opiorfinin morfin kadar etkili olmasının yanı sıra, yan etkilerinin çok daha az olduğunu belirtti. Araştırmacılar ayrıca bu molekülün “İmipramin” adlı antidepresan kadar etkili olduğuna ve yan etkisinin bulunmadığına dikkati çekti.” (Milliyet, 3.9.2010) İşin ilginci bilimsel temeli olan konularda İslam’a saldırna kesimin sözcülerinin ‘Dışkı yemek’ konusundaki iddialarına hiç itiraz etmemeleri, duymazdan gelmeleri ve hala önder olarak bu kişileri kabul etmeleridir: 12 Eylül’ün mimarı Kenan Evren’in cenazesine çelenk yollayan jeoloji profesörü evrimci ateist Celal Şengör yaptığı açıklamada, “İnsanlara dışkı yedirmek işkence değil” ifadelerini kullandı. “Bir kere dışkısını yedirmek işkence değil. Ben bal gibi yerim. Niye biliyor musun? Ben bunların yendiğini gördüm. Bir gün San Diego Hayvanat Bahçesi’nde goriller birbirlerine dışkılarını ikram ediyorlardı. Onlar da bizim gibi primatlar. Gayet güzel, hiçbir şey de olmaz. Meselâ jeolojinin kurucularından olan William Buckland’ın hayvanlar âlemindeki her şeyi tatmak gibi bir merakı vardı: Dışkı ve sidikler dâhil. Yani dışkı pis bir şey değil ki. Sen sidiğini içmez misin?” (Radikal, 22.11.2015) Ateist ve evrimci profesörümüz bununla yetinmeyip bazı hayvanların ve bu arada kendi dışkısını da yediğini ilan etmektedir: “İsviçre’de doktora yaptığı yerde otlayan ineklerin ve dağ keçilerinin de dışkılarının tadına baktığını söyleyen Şengör, “Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlıydı ama insanınki kadar acı değildi. Bu bir merak meselesidir, merak eden her şeyi dener” (Cumhuriyet, 10.10.2018) Daha neleri merak ettiğini merak etmeye niyetimizin olmadığını ifade edip daha fazla midemiz bulanmadan konumuza dönüyoruz! 

Peygamberler eşit mi? Bakara, 253. ayete göre hayır; Bakara, 285, evet

Bakara 253’de Allah’ın peygamberlerin bazılarını bazılarından üstün kıldığı ifade ediliyor. Bakara 285’te ise biz ‘Müminlerin’ tüm peygamberlere iman etmemiz gerektiği, aralarında ayırım yapmamamız gerektiği anlatılıyor. Birinci ayet, Yüce yaratıcının peygamberlere özel verdiği yetkilerle aralarındaki farkların ifadesi, ikinci ayet ise, ‘tüm dinlerin kökeninin İslam’ olmasından dolayı, biz Müslümanların tüm peygamberlere iman etmemiz gerektiğinin hatırlatılmasından ibarettir. Bizler, peygamberlerin derecelerinin olduğunu biliriz ama hepsine de iman ederiz. “Kur’an bütün peygamberlerin peygamberlikte eşit olduğunu ama kendilerine verilen bazı özellikler bakımından aralarında farklılıkların bulunduğunu bildirir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 43)  

Tur, 24. ayet: “Sedeflerinde saklı incilere benzeyen genç hizmetçileri etraflarında dönüp dururlar.” Cennette eşcinsellik mi var?

Hangi metin olursa olsun, o metne önyargılı yaklaşanlar her zaman subjektif sonuçlara ulaşırlar. Bir önceki ayette (Tur, 23) kadeh kelimesi geçer ama ayet, içilenin sarhoş etmediğini de hemen ifade eder: “Orada karşılıklı kadeh alıp verirler, ama o içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye.” (Ayrıca benzer anlamdaki diğer ayet için bakınız, Saffat, 47) Eğer bir kişi bu ayeti sarhoşluk veren içki anlamında anlama gayretine girerse, hizmetçi anlamındaki gulam kelimesine de tahayyül ettiği her anlamı verebilir. Hâlbuki ayette bahsedilen konu çok farklıdır. Bir kere gulam kelimesinin lügatteki karşılığı, “doğumdan gençlik çağına kadar geçen süre içindeki erkek çocuk” demektir. Yani kelimenin lügatte eşcinselliği çağrıştıran bir karşılığı bulunmamaktadır. (İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, XII/440; Emrullah Fatiş, Huri, Gılman ve Vildanların kimliği problemi, Kelam Araştırmaları 13:1(2015), s.121-139) Gılman, Gulam kelimesinin çoğuludur. Gılman hakkında müfessirlerce ileri sürülen görüşleri üç noktada toplamak mümkündür: “Müminlerin ölen çocukları, kâfirlerin ölen çocukları,  Müminler için cennette yaratılan hizmetçiler.” Görüldüğü gibi hiçbir İslam âlimi bu ayeti, dünyada eşcinselliği doğal karşılayanların yorumladığı şekilde anlamamışlardır. Zaten Kur’an’da da gulam kelimesi birçok yerde geçer ve hiç birinde cinsel çağrışım yoktur. “Melekler Hz. İbrahim’e bir gulam (oğul olarak Hz. İshak’ı) müjdeler.”  (Hicr 53; Saffat 101) Allah Hz. Zekeriyya’ya bir gulam (oğul olarak Hz. Yahya’yı) müjdeler. (Ali İmran, 40) Yusuf suresi 19. ayette, kervancı kuyu dibindeki Hz. Yusuf’u görünce “burada bir gulam var” diye bağırır.  Gulam kelimesinin cinsellikle veya eşcinsellikle alakası olsa, Peygamberlerin çocukluk halleri için Kur’an bu kelimeyi kullanır mıydı? Kur’an, halkın anladığı şekliyle kelimeleri kullandığı için ‘hiçbir şehvet anlamı içermeyen’ gulam kelimesini üç peygamberin çocuklukları için de kullanılmıştır. Kısaca, bilinçaltlarındaki sapıkça fantezilerini Kur’an’a söyletmeye çalışanlara cevap olarak, bu dünyada içkinin de eşcinselliğinde yasak olması gibi cennette de hiç bir kötülüğün olamayacağını bilinmesi şeklinde verebiliriz. Zaten bu bakış açısına sahip olanlarda cenneti hiç bir zaman kazanamayacaklardır. 

                                                                                 

Soru ve cevaplar:

 “Mucizelere inanmakta zorlanıyorum. Bilime aykırıymış gibi geliyor. Mesela Hz. Yunus balığın karnında nasıl yaşadı? Ashabı Kehf nasıl 300 yıl uyuyabildi? Hz. İsa nasıl ölüyü diriltti? Hz. Peygamber parmaklarından nasıl sular çıkarttı? İşte bu mucizeleri anlamakta zorlanıyorum ve zihnim bunların bilime aykırı olduğunu söylüyor.”

Cevaben: Bence, siz akla ve bilime taşıyamayacağı yük yüklüyorsunuz! Bilim, zamanla kendini inkar üzerine kurulmuş teoriler silsilesidir. Bu konuda, ” Bilim yanılmaz mı?” adlı yazımızı özellikle tavsiye ederiz. Mucizeler, bilimin -eğer mümkünse- varacağı son noktanın adıdır. Şahsi kanaatim, Rabbimiz mucizeleri de, tabiat kuralları dediğimiz kurallara bağlı olarak gerçekleştirdiği yönündedir. Temel sorun, şu anki az bilgimiz ile mucizenin vardığı son noktayı kavrayamamızdır! Bazı mucizelerin ‘kıyas yolu ile’ anlaşılabilmesi için, ‘Parapsikoloji’ adlı bilim dalını özellikle tavsiye ederim. Eminim ki birçok konuda ufkunuzu açacaktır. Yunus peygamber konusunda, yıllar önce, yanlış hatırlamıyorsam, zafer yayınlarında çıkan ‘gerçeğe doğru’ serisinde okuduğum bir gerçekleşmiş olayı size örnek verebilirim. Adı, yılı vardı olayın. Balina avcı gemileri bir balinayı yakalıyor, kesiyorlar, içindeki insan canlı yaşıyordu. Ashabı Kehf olayını, ben solucan delikleri ile veya izafiyet ile anlamaya çalışıyorum. Hz İsa’nın ölüyü diriltmesi konusunda açıklama yapamam, zamanla; ruh çıkmayınca, elektroşok ile yaşama dönme ile belki, açıklanabilir. Mesela, Hz Musa’nın elinden attığı sopanın yılana dönüşmesi veya Hz Meryem’in hamile kalması konularına gelince; ‘Bence’, Yılan da, sperm de toprağın şekil değiştirmiş halidir. Nasıl ki tohum çamuru, meyve ve sebzeye çevirir, otu yiyen inekten et/süt elde edilir, arı çiçekten bal yapar… Hayvansal veya bitkisel olsun tüm gıdaların özü/aslı topraktır. İşte sopa da, toprağın bitki; yılan ise hayvan olmuş halidir. Allah aradaki aracıları ortadan kaldırıp, alıştığımız kademeli değişim süreçlerini aradan çıkararak direk değişimi gerçekleştirmiş olabilir, çünkü hepsinin özü aynıdır. Bunun gibi Hz Meryem’in de yediği gıdalar sperm’e dönüşüp, rahmine, vasıtasız ulaştırılmış ‘olabilir!’ Hz resul’ün parmaklarından çıkan su meselesi, parapsikoloji ilmi ile rahatlıkla açıklanabiliyor. Bu konuda bir sürü örnekler var. Ama burada mucize ile keramet veya istidrac kavramlarının içeriklerinin iyice anlaşılması bilinmesi gerekmektedir! Tabii ki, en doğrusunu Allah bilir! Ama her halükarda, adı üzerinde, insanı aciz bırakan şeye mucize denir! Bilim zamanla dini daha iyi anlayıp, kavramamıza yardımcı olacaktır kanaatindeyim. Ama onunda kapasitesi, sınırı var. “İslami emirler ve hümanizm” adlı yazımızdaki bilgilerde konuyu anlamlandırmada yardımcı olabilir. Bazı şeyleri de ahirete bırakmalı ki, İMAN olsun, yoksa bilim olsa imtihanın sırrı ortadan kalkar! En azından evrimden daha bilimseldir, mucizeler!

Abi sana bazı sorularım olacak cevaplandırırsan sevinirim.  …’e soru gönderiyorum fakat kitap ismi veriyor. Soruyu cevaplamıyor bile. Tek sorabileceğim sensin. Sorular: İbn-i Sina, Biruni ve Ebu Razi ‘nin deist olduğu ve İslam’ı eleştirdiği söyleniyor? Sürekli dillendiren bir olay çünkü.

Onlar Müslüman filozoflarıdır, tüm görüşlerini Kur’an ve hadisle çerçeve içinde belirlemişlerdir. Mesela, İbni Sina örneğinden hareket edelim, ahirette yeniden dirilişi (İbn Sîna, Risale Edhaviyye fi Amr al-Maad,  s.36-44); vahyi (Fî aksami’l-ulûmi’l-aklîyye, Tis’u resâil fî’l-hikme ve’ttabiîyyât içinde, Dârû’l-kabes,  s. 85-86, 91; Kitâbu’ş-şifâ, Metafizik II/180-194) kabul eder. İçerik olarak farklı yorumlamak insanı dinden çıkarmaz. Yani ahirette diriliş var ama şöyle olacak veya Kur’an’daki şu ayet veya Allah’ın şu sıfatını ben şu şekilde anlıyorum demek küfür değildir aksine iman edildiğinin ispatıdır; farklı anlayış zaten İslam tarihinde mezhepler şeklinde ortaya çıkmıştır ve bu farklılıklar da birer zenginliktir! İslam tarihinde nasıl ki, imamı Buhari ile Ebu Hanife veya tasavvufçular ile kelamcılar tarihin belli dönemlerinde birbirleri ile ‘fikri’ mücadeleye girmişler, o hengâme içinde birbirlerine abartılı gözüken yorumlarda bulunmuş iselerde günümüzde hepsi ehli sünnet tarafından özümsenmiş ve içselleştirilip benimsenmiş ve kabul edilmişlerse aynı durum bu filozoflar için de geçerlidir! Bizzat günümüzde de aynı şeyler yaşanmamakta mıdır? Bazı İslam âlimleri, evrimin İslam’da olduğunu günümüzde iddia etmektedir. Bu durum onların kâfir olduğunu değil, ayetleri farklı yorumladığını gösterir. Bazı Müslümanlar onları İslam dışında gösterse de şahsen ben, evrimi kesinlikle karşı biri olarak bu tür yorum yapanları eleştirir ama asla tekfir etmem! Bu konuda, ‘Modernistler’ ve ‘Müslümanların iç sorunları’ adlı yazılarımıza bakılabilir. Özetle, tüm İslam filozofları akıllarını Kur’an ve sünnet sınırları içinde,  özgürce kullanmış mü’min insanlardır! Bu arada da, eskiden olduğu gibi günümüzde de, her kesimin İslamî sınırlar içinde hareket eden farklı yorumları arasındaki ilmi münakaşadan faydalanmak isteyecek ateistler mutlaka çıkacak ve o İslam âlimlerini, kendileri gibi dinsiz; Hıristiyanlar ise onları gizli Hıristiyan  olarak göstermeye çalışacaktır. Bunu daha önce de yaptılar şimdi de yapıyorlar ileride de yapacaklar! Özetle, Gazali de Müslüman ve bizimdir,  felsefeciler de! Bu konuda, ‘Gazali ve İbni Sina’ konusunu ele aldığımız yazıyı tavsiye ederiz. Not: Ebu Razi hakkındaki yorumumuzu da ‘ateizm yanılgısı’ adlı yazımızda bulabilirsiniz.

Nebe 33 ayetinin açıklamasını bulamadım. Açıklarsan sevinirim.

Nebe, 33. ayette, ‘Gencecik yaşıt kızlar’ şeklinde de tercüme edilen “Ve kevâ’ibe etrâban” cümlesi iki şekilde yorumlanmaktadır. Birincisi, ‘cennette’ muttaki Müslümanlar için özel yaratılacak olan bu kadınlar, dünyadaki kadınlardan çok farklı olacaklardır. Onlar, ‘cennette yaratılmış’ özel kadınlaerdır. ‘Dünyadaki gibi bir annenin rahminden doğan ve zamanla büyüyen canlılar değillerdir.’ Tıpkı Hz Adem ve Havva gibi, anne ve babasız yaratılacaklardır. Cennet, dünya ile kıyaslanamayacak bir mahiyette yaratılan, huri, gılman, etrâb, nimetler ve özel mekanlarla dolu bir yerdir. Ahiret hayatı dünyadan farklıdır; orada ölüm yoktur. (Tevbe, 72; Taha, 75; Zuhruf, 71; Enbiya, 102); İnsanların canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. (Zuhruf, 71); Cennette kin yoktur (Hicr, 47); Yorgunluk yoktur (Hicr, 48); Salih kullar için, Cennet`te hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler vardır. (Tâc, el-Câmiu li`l-Usül, fî ahâdisi`r-Rasul, V/402) İnsan gözünün her hoşlandığı şey orada bulunacaktır. (Kütüb-i Sitte, XIV/431); Boş ve anlamsız söz, yalan işitilmeyecektir. (Nebe, 35; Vakıa, 25); Cennette Allah (cc), “Salih kullar için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırlamıştır. (Tâc, el-Câmiu li’l-Usül, fî ahâdisi’r-Rasul, V/402; Kütüb-i Sitte, 14, s. 4419/1) Bunlar gibi, Kevakib şeklinde ifade edilen kızlar da, dünyadakinden çok farklı özelliklere sahip olacaktır: ‘Yetmiş hulle giydikleri halde, birbirlerini örtüp gizlemezler, öyle ki bacaklarındaki ilikleri görünür.’ (Buharî, Bed’u’l-halk,8; Müslim, Cennet, 14; Tirmizî, Kıyame, 60) Kıyamet günü insanlar bile, “Yeni bir şekilde yaratılacaktır.” (Vakıa, 61)  “Cennet denilen yer, yaşadığımız şartlardan ayrı bir yerdedir. Elbiseler, yiyecekler, giyecekler hep farklıdır.” (Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur’an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü’l Kur’an, s. 223) En önemlisi de dünyada görmemizin imkanı olmayan Yüce rabbimiz ile cennetlikler arasındaki perde kalkacaktır. (Müslim, et-Tâc, V/423) Kısaca dünyadaki kadınlar, erkekler ve dünya ortamı ile kıyaslamak bizi yanlış yerlere götürür. Ortam, şartlar ve dolayısı ile muhataplar da farklı, olacaktır! Beyhekî’de şöyle denmektedir:” Cennet nimetleri ile dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.” Diğer yorum ise, 33. ayetin önceki 32. ayet ve sonraki 34. ayetle bakınca açıklanmasıdır: 32. ayet ‘Bahçeler, üzüm bağları’ndan; 34. ayet ise ‘Dolu kadehler’den bahseder. Cennette şarap konusunu, ‘Kur’an’da çelişki yoktur‘ başlıklı yazıda ele aldık.  Aradaki 33. ayetin kelimelerini tek tek ele alacak olursak; İlk kelime, Kevaib: ‘Ke’be’ kelimesinin çoğuludur. Ke’be, “yuvarlak-tümsek” manasına gelir. Buna göre, bu kelime bir önceki ayette geçen, İneb’in sıfatı olup, ‘birbirlerine benzeyen, denk üzüm tanesi’ manasına da gelebilmektedir. Zaten 33. ayetin ikinci kelimesi olan ‘Etrab’ kelimesinin bir diğer anlamı da, ‘denk’ demektir. Şimdi, Nebe suresinin 32, 33 ve 34. ayetlerini bir arada okuyacak olursak: 32. ayette “Onlara bahçeler, üzüm bağları var.” denilmekte, 33. ayette bu üzüm bağlarında bulunan üzümlerin birbirine denk olan büyüklükte üzüm taneleri olduğu sıralanmakta ve 34. ayette ise, “Bu üzümlerle dolu kadehlerden” bahsedilmektedir. Görüldüğü gibi 32,33 ve 34. Ayetler birbirini tamamlamaktadır. Olayın diğer ilginç boyutu ise, Dünya yaşamlarında alkol, zina, fuhuş, eşcinsellik hatta pedofili (‘Dinsiz ahlak olur mu?’ ve ‘Batı medeniyeti’ adlı yazılarımıza bakılabilir) gibi aşırılıkları hiç eleştirmeyen hatta savunan ve yaşamlarının bir parçası haline getirenlerin, inanmadıkları ahirette hayatında dünyada iken ahlak temelli bir hayat yaşayan Müslümanlara verilmesi vaad edilen nimetler (Ahiretteki şarap iddiası ve cevabımızı hatırlatalım) üzerinden İslam’a ve Müslümanlara saldırma  cesaretini (!) kendilerinde bulabilmeleridir!

Bir de nesh konusu var. Şu an ki Kur’an metninde nesh olunmuş ayet var mı? Eğer varsa bu çelişki olmaz mı?

Nesh, kademeli, aşamalı geçiştir. Bunu en güzel, içkinin yasak olması hakkındaki ayetlerde görebiliriz. ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ başlıklı yazımızda bu konu ele alınıp açıklanmıştır.

Peygamber efendimizin 40 yaşına kadar adının aslında Abu’l Qasım (Kasım) olduğunu, diğer dinlerde kutsal sayılan Muhammed ismini kendine verdiğini ve İslam tarihinin geriye dönük yazıldığını söylüyorlar.

Bu iddia, klasik oryantalist iddianın tekrarıdır. Bu konuda, ‘Oryantalist Leone Caetani’nin İslam Tarihi’ne reddiye’ adlı yazıya bakılabilir.

Bir de peygamber efendimizin cenazesinin 3 gün ortada kaldığını ve cenazeye sadece 17 kişinin katıldığını söyleyenler var.

Öncelikle asla ‘ortada kalma’ gibi bir durum söz konusu değil. İkincisi 3 gün değil, bir gün! (İbn İshak, VI/306-309; İbn Sa’d, II/269; Belâzurî, I/257) Cenazesini ise, önce erkekler, sonra kadınlar, daha sonra da çocuklar kılmışlardır. Çevre kabilelerden de insanlar gelerek Resulullah’ın cenaze namazını kılmışlardır. (İbn Sa’d, II/292) Cenazeyi önce Haşimoğulları, sonra muhacirler ve Ensar kılmıştır. Daha sonra kadınlar, köleler gelip cenaze namazını kılmışlardır. (el-İstiab, I/47) O anları bir hayal edelim. Sahabenin hayatlarını adadıkları, uğruna can ve mallarını feda ettikleri önder şahsiyet vefat etmiştir. Sahabe şoktadır ve bununla ilgili birçok rivayet mevcuttur. Hz Ömer, “Resulüllah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa’ya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim.” (Tabakât, II/266) dmektedir. Sonunda Hz Ebu Bekir, “Kim ki Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.” (Tabakât, II/268; Buharî, III/95) diyerek ve Âli imran Sûresi, 144. ayeti okuyarak onu ve sahabeyi sakinleştirmeyi başarmıştır. Bu şok ortada iken, ümmet içinde yeni Müslüman olanların karışık zihnî sorunları ve münafıkların Müslümanları bölme gayretleri de ortaya çıkınca, sahabe bunlarla uğraşırken, efendimizin cenazesine çok az kişi katılabilmiştir. Unutmayalım ki efendimizin etrafındaki bu kişiler, sadece can, mal değil tüm akrabaları, geçmişleri, inançları dâhil her şeylerini efendimize güvenerek feda etmiş insanlardır. O karışık ortamda bazı sorunlar oluşmuştur ama bu durum asla sahabenin efendimize olan sevgisi veya itaatini sorgulamamıza neden olmamalıdır. Çünkü o sahabe efendimizden sonra, O’nun yolundan ayrılmayıp, çizgisini devam ettirmiş ve davetini tüm kıtalara yaymış insanlardır. Unutmayalım ki tüm bu bilgiler, gizli saklı şeyler değildir, hatta bizzat sahabe ve sonraki nesil olan tabiin tarafından bize kadar ulaştırılmış bilgilerdir. Tarih ise, ibret ders alma yeridir, hataları tekrar etme nedeni değil! Konuyu Prof. Adnan Demircan tarafından yazılan, ‘Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru’ adlı eserden bir alıntı ile bitirelim: Hz Peygamber, Pazartesi günü öğle vakitlerinde vefat etmiş ve defni salıyı çarşambaya bağlayan gece gerçekleştirilmiştir. Allah resulü için herkesin birlikte cenaze namazını cemaatle kıldırdıkları bir tören düzenlenmemiştir. Bunun yerine vefat ettiği yerde insanların onu ziyaret etmesi sağlanmıştır. Bu da defin işleminin kısa bir süre gecikmesine sebep olmuştur. Allah elçisinin cenazesinin bir gün gecikmesinin sebepleri arasında, Hz Peygamberin defni ile ilgili sürecin nasıl yürütüleceği hususunda Müslümanlar arasında görüş farklılıklarının olması ve Hazreti peygamberin nereye defnedileceğinin netleşmemiş olması gibi etkenlerde söz konusudur. ( s. 275, 277)

Alak  kelimesi ve Mü’minûn suresi 14. ayet

Alak/alaka kelimesi,  Kan emen sülük,  kan pıhtısı, bir şeyin bir şeye tutunması/yapışması, bir kimsenin biriyle alaka kurması, bir şeyin bir şeye asılması, sevgi, bir şeyin sevgisinin bir kalbe çelme takması anlamlarına gelir,   (el-Cevheri, es-Sihah; İbn Faris, Mucemul-’Lüğa;  İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab; el-Firûzâbâdi,el-Kamusu’l-Muhit; ez-Zebidi,Tacu’l-Arûs, “Alak” maddesi) Alak/alaka kelimesinin en önemli etimolojik ve sözlük anlamı, yapışmak, asılmak, bağlanmak, takılmaktır.  “Alika el-saydu bil hibaleti” cümlesi, “av, ağa takıldı” anlamına gelir. (Sihah, Lisasnu’l-Arab, Tacu’l-Arus, “A-L-K” maddesi)

“Modern tıbbın kabul ettiği gerçek şudur ki, rahimdeki embriyo alak/alaka konumuna geldiği zaman, rahmin duvarına asılır ve rahmin damarlarından -bir sülük gibi- kan emmeye başlar ve gıdasını alır.” (İbn Aşur, Alak, 2)  “Sonra onu, sağlam bir yerde nutfe (döllenmiş hücre: zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Peşinden alakayı bir şekilsiz etimsi bir parça haline  soktuk, bunu kemiklere çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık.” (Müminûn, 13-14)

“ Henüz döllenmenin ikinci günü tek hücre olan zigot, art arda bölünmelerle 2, 4, 8, 16, 32… şeklinde çoğalır. Altıncı gün tüpteki yolculuğunu bitirip, dokuz ay kalacağı anne rahmine gelir ve bir tohumun toprağa ekilmesine benzer tarzda anne rahmine tutunur.”  (implantasyon) (Dr. Arslan Mayda, Bir Hücreden İnsana, Şubat, 2010)  “İki ayda iki santimetre olan ceninde nasıl damarlar oluşup kan dolaşımı meydana geliyorsa, öylece kıkırdak şeklinde kemikler de oluşmaya başlar ve yavaş yavaş Kur’an’ın tabiriyle oluşan kemiklere et giydirilir, yani etle kemik birlikte gelişerek düzen ve ölçüsü doğrultusunda bütünleşir. Derken ilk oluşmasına nisbetle bambaşka bir yaratık meydana gelir.”  (Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri, 8/4086) Bazı ateistler bu ayetin bilimsel gelişmelere aykırı olduğunu iddia ederler. Güya “anne karnındaki bebek gelişiminde et kemikgelişimi sırası Kur’an’da belirtildiği şekilde değildir” iddiasında bulunurlar. Halbuki Kur’an’da “ et sonra kemik sonra et” şeklinde sıra geçmez, yani ayette ‘mudğafe ve izamen’: ‘Etimsi ve kemik’ kelimeleri arasında “ Sümme” yani “ Sonra” anlamına gelen kelime kullanılmamış yani önce etimsi sonra kemik sıralaması yapılmamış, et ve kemik kelimeleri aralarında “Fe” yani “Bir şeyden hemen sonra yapılan diğer iş“ anlamına gelen bu bağlaç kullanılmış ve et ile kemik kelimeleri arasındaki bu “fe” bağlacı ile, “Et ve kemik devamlı birbirine giydirilir.” anlamı verilmiştir. Zaten önce et sonra kemik iddiası ayette yer almaz, arapça’da et, “lahmun” kelimesi ile ifade edilir. Bu kelime ayetin sonunda, kemikleri bürüyen et anlatılırken kullanılır. Yani ateistlerin iddiasının aksine, kemiklerin oluşmasında öncesi için, ‘mudğafe’ kelimesi kullanılmış, lahmun kelimesi kullanılmamıştır!

Ayette geçen “şekilsiz etimsi bir parça”, bilimsel makalede kıkırdak olarak geçer:  “6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır.”  (Keith L. Moore, Developing Human, 6. baskı, 1998) 

Kâbe Hz İbrahim’ den beri kutsal bir yer. Ali İmran 97. ve Hac 27. ayetlere göre ise hac yapmak Hz İbrahim’ den beri yapılması gereken bir emir. Hz İsa, Hz Musa gibi peygamberlerin de hac yaptığı kabe’yi ziyaret ettiği gibi bir bilgi yok. Tevratta yâda başka kaynaklarda Kabe’ den bahsedilmemesi buna eklenebilir.

Tevrat ve İncil’in bozulduğunun bir delili de aslında, bu sorduğun soru içinde saklı değil mi? Evet, değil hac ibadeti, daha önemli olan ‘Tevhid akidesi bile’ bu kitaplarda tam anlamı ile bulunmaz! İncil’de şirk; Tevrat’ta ırkçılık ile karışık bir tanrı inancı mevcuttur. Yani, keşke sorun sadece ibadet boyutlarında kalsa idi!

Kur’an’da çeşitli ayetlerde Allah’ın savaşmakta olan müminlere melekleri yardım amacıyla gönderdiğinden bahsedilir. Bu ayetlerden maksat nedir, melekler bizzat fiili olarak ta savaşlara katılmışlar mıdır?

Meleklerin yardımı: Sayıca kafirlere Müslümanları çok göstermek. Kafire korku müminlerin gönlüne güç-kuvvet vermek, müminlerin kalbindeki azlık veya kısıtlı teçhizattan, imkanlardan oluşan endişeyi gidermek, kalbi yatıştırmak. Müslümanların savaş esnasında her ataklarında hedeflerine isabet kaydetmelerini sağlamak. “Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı.” (Enfal, 17) Melekler vasıtası ile Müslümanların kılıç darbelerini tam hedefe kilitlemek. Kılıç sallayan Müslüman ama hedefe vardıran meleklerdir. Özellikle meleklerin fiili savaşa katıldığı yorumlarını da (Enfal, 12) bu şekilde anlamamız gerektiği kanaatindeyim.  İmam el- Maturidi gibi bazı müfessirler de ‘ayetteki hitabın melekler vasıtasıyla müminler olması da pekâlâ mümkün ve muhtemeldir.’ (Maturidi, Te’vilatü’l Ehlis-‘sunne, V/164) demek suretiyle buna işaret etmişlerdir. Enfal, 9-12. ayetlere dikkatlice bakıldığında meleklerin doğrudan savaştığı değil, melekler vasıtasıyla yardım edileceği müjdesi verilmektedir. Fakat bu müjde genellikle fiili olarak meleklerin savaştığı şeklinde de yorumlanmıştır: “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla ‘kalbiniz yatışsın diye’ yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından ‘bir güven olmak üzere’ sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, ‘cesaretinizi arttırmak ve o sayede ayaklarınızı yere sağlam bastırmak için’ gökten üzerinize su indiriyordu Hani Rabbin meleklere: «Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben ‘kâfirlerin yüreğine korku’ salacağım.” Ancak unutmamak gerekir ki Allah resulü savaş öncesi bütün gerekli hazırlıkları yapmış ve bütün tedbirleri almıştır. İlahi yardımın ilk şartı üzerine düşeni yapmamızdır! Dünyevi çıkarlar uğruna hareket edersiniz asıl gaye olan Allah rızasından da uzaklaşmış olursunuz. O zaman da Allah’ın yardımı gelmez ve kendi yaptığımızla baş başa kalırsınız. Bedir savaş kazanılınca müminler arasında baş göstermeye başlayan enaniyet-gurur hastalığına kapılmaları ayetlerle engellenmiştir. İslam kültüründe meleklerin Bedirde fiili olarak savaştıkları, Uhutta ise sadece sayısal çoğunluk olarak bulundukları algısı vardır. Razi tefsirinde (XV/130) Bedir’de sadece Müslümanların saflarında durarak meleklerin Müslümanları sayıca kalabalık gösterdiği ve böylece Müslümanların morallerinin yükseldiğini söyler. Huneyn savaşında yaşanan bozgun, Kur’an’ın üzerinde durduğu ‘Allah rızası ve samimiyet ilkesi ihlal edildiği’ zaman sayıcı azlık veya çokluğun bir yararının olmadığının açık bir şekilde ifadesidir. Müslümanlar Uhud ve Huneyn savaşında bu ilkeyi ihlal ettiklerinden bozgun yaşamışlardır. Bedir ve hendek savaşlarında ise bu ilkeye (Allah rızası ve samimiyet) uyduklarından, Allahın yardımıyla galip gelmişlerdir. Bu konuyla ilgili, azlık-çokluk; Bakara suresinin 249. ayetinde açıklık getirilir ve nice az toplulukların sayıca çok topluluklara karşı başarı sağladığını haber verir. Ali İmran 126. ayet: “Allah bunu, sırf size ‘bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye’ yapmıştır. Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir.” Bedir savaşında kazanılan başarının arkasındaki Allah’ın yardımı olduğu kesindir, sorun yardımın mahiyetin hakkındadır. Ayetler incelendiğinde yardımının Müslümanların manevi yandan güçlendirmeye yönelik olduğu görülür: Taberi Tefsiri, IV/192; Menâr IX/612;  Tefsiru’-Mesaj ilgili ayet meali; İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, V/2333-2334; Tefhimu’l-Kur’an“Muhtemelen Müslümanların darbelerinin etkili ve isabetli olmasına yardım ettikleri görüşündeyiz.”; Besâiru’l Kur’an: “Darbelerin tam İsâbet edip yerlerine gelmeleri anlamında bir yardımlar” dan bahsedilir.  Ahzap suresi 9. ayette “görünmeyen ordular” hendek savaşı, yine hüneyn savaşı içinde  Tevbe 26. ayette de benzer kavram geçmektedir ki bunlar ilahi yardımın manevi boyutuna işaret etmektedir. İlahi yardımlarla ilgili ayetler incelendiğinde bütünüyle manevi yardımdan bahsetmekte olduğu görülür. Kur’an, Müslümanlar samimi bir şekilde Allah yolunda mücadele ettiklerinde, Allahın lütfüyle zafer kazandıklarını, ancak dünyevi menfaatler uğruna düştüklerinde yardımdan yoksun kaldıklarını belirtir. Allah’ın yardımın şartı, Allah rızası için işin yapılması ve samimiyettir. Bu hedeften uzaklaştığında Müslümanlar acı tecrübeler yaşamıştır.

 

 

ateizmecevaplar-1-2-3-4

Ateistlere cevaplar Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

  1. muhammed dedi ki:

    Acizane bana göre Ahzab-50 ve 51.ayetlerle ilgili tüm mealler ve hatta tefsirler hatalıdır,doğru meal ve açıklaması ise aşağıdaki gibidir.

    يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ اللَّاتِي آتَيْتَ أُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ اللَّاتِي هَاجَرْنَ مَعَكَ………..)

    AHZAB-50.AYETİN DOĞRU MEALİ !

    50-Ey Peygamber! Biz,mehirlerini vermiş bulunduğun eşlerini; sağ elinin altında (himayende) bulunanlardan Allah’ın sana (himayelerini) verdiği kimse(siz)leri; seninle birlikte (Mekke den Medine’ye) göç etmiş (bulunduğundan dolayı yalnız ve kimsesiz kalan) amca ve hala kızlarını,dayı ve teyze kızlarını; ve (evlendirilmesi hususunda) kendini (koşulsuz) Peygamber’e sunan ve peygamberin de kendisini evlendirmek istediği mü’min bir kadını-ki bu yalnızca sana hastır,diğer mü’minler için değildir-(işte bütün bunları himayende tutmanı) sana helal kıldık/bunlarla ilgili sorunları çözdük.Doğrusu biz, eşleri ve ellerinin altında (himayelerinde) bulunan kimseler hakkında üzerlerine yüklediğimiz sorumlulukları bildirmiştik ki (mesajlarımızı tebliğ edip anlatmaktan) güç bir duruma düşmeyesin.Zaten Allah sonsuz bağışlayan ve merhamet edendir. (Ahzab-50)

    1-Bu ayetin cinsellik ve özellikle bu derecedeki akraba evlilikleriyle bir ilgisi bulunmuyor.Zira Hz.peygamber Medine’ye hicret ederken bu derecedeki akraba kadınlarından hicret edenler de etmeyenler de olmuştu,işte kendisiyle hicret edenler yalnız ve kimsesiz kaldıklarından hz. peygamber onları kendi himaye ve sorumluluğu altına alıyor,Mekke de kalıp hicret etmeyenlerin ise hz.peygamberin onları sorumluluk ve himayesi altına alması mümkün olmuyor.Bu nedenle ayette’’ sadece seninle birlekte hicret edenler…..’’ deniliyor.

    2-‘’….Biz mehirlerini vermiş bulunduğun eşlerini SANA HELAL KILDIK..) ifadesiyle bunlarla nikah yapılmanın helal olduğunu demek ne kadar mantıklı olur? Zaten bunlar hz.peygamberli evli bulunan eşlerdir,yani zaten nikahi altındadırlar,yoksa bunlarla yeni bir nikah mı tazelenecek? Böyle bir durum sözkonusu olamaz!

    3-Eğer bu ayete bunlarla hz.peygamberin ilişkiye girmesinin helal olduğuna vurgu yapılıyorsa,وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ اللَّاتِي هَاجَرْنَ مَعَكَ)
    gibi burada geçen bu akraba kadınları ayetin başındaki (أَزْوَاجَكَ kelimesine atıf yapılmaları mümkün olabilir mi?
    Yani bunlar (أَزْوَاجَكَ ) kelimesine matuftur dediğimizde bu defa hz.peygamberin bunlarla nikahsız ilişkiye girmesinin de tıpkı mehirleri vermiş olduğu eşler gibi haşa helal olduğunun anlamı çıkıyor ki,bu da asla mümkün değildir. Demek ki,50.ayete ne bunlarla evliliğin,ne de ilişkiye girilmesinin helal olduğuna vurgu yapılıyor.

    Bu nedenle (إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ)‘’İnna ahlelna leke…’’nin anlamı;
    ‘’ Biz bunların himayesini,velayetlerini sana ait yaptık,bu şekilde bunların sorunu çözdük…’’ anlamındadır. ( الله اعلم )

    4-Ayete geçen ‘’وامرأة مؤمنة ان وهبت نفسها للنبي واراد النبي اى يستنكحها‘’şeklindeki cümlenin anlamı ise şöyledir.

    ‘’ Şayet bir kadın kendisini herhangi biriyle koşullsuz evlendirmek için peygamberi veli ve yetkili kılarsa ve peygamber de onu evlendirmek isterse…’’

    AHZAB-51.ayetin doğru meali:

    51-Onlardan(tazminatlarını ödemek ve mağdur etmemek şartıyla) istediğini bırakabilir/ boşayabilirsin,istediğini de yanında tutabilirsin (talaki reci ile )bırakmış olduklarından da arzu ettiğini (tekrar nikahına) almanda sana bir vebal yoktur.Bu,onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve kendilerine verdiğin şeylere razı olmaları için daha elverişlidir.Allah, kalblerimizde olanı bilir.Ve Allah (her şeyi) bililen,Halim olandır. (Ahzab-51)

    İşte Ahzab-28-29.ayetlerde hz.peygamberin hanımlarına onunla birlikte kalmak veya ayrılmak şıklarından birini seçmeleri teklif edilmiş,onlar da hz.peygamberle birlikte kalmayı tercih etmişlerdi. Ahzab-51.ayette de karşılıklı olarak aynı seçim hakkı hz.peygambere verilmiş,o da mevcut hanımlarından ayrılmamayı uygun görmüştür.
    Yani Ahzab-28-29 ve 51.ayetlerde hz.peygamber ve eşleri için verilen bu örnekle,birlikte kalmak istemeyen evli çiftlerinin de,birbirlerinden ayrılma hakkına sahip olduğuna dair bir hüküm de verilmiştir,

    İşte burada hz.peygambere tanınmış bir ayrıcalık sözkonusu değildir.Zira ne bir kadın kendini peygambere hibe ediyor,ne de hz.peygamber dilediği şekilde eşlerine gidebilir.Yani Ahzab-51.ayet, hz.peygamberin dilediği şekilde eşleri arasında muamelede bulunabileceğine değil,belki onları mağdur etmeden tazminatlarını vermek şartııyla boşanmak isteyenleri boşayabilir,arzu etmeleri halinde yine onları tekrar talakı reci ile nikahı altına alabilecğine vurgu yapıyor.

    (تفسير البغوي ) وقال ابن عباس : تطلق من تشاء منهن وتمسك من تشاء ) .
    وحدثنا عبد الله بن محمد بن إسحاق قال : حدثنا الحسن بن أبي الربيع قال : أخبرنا عبد الرزاق عن معمر عن الزهري في قوله تعالى : ترجي من تشاء منهن قال : ( كان ذلك حين أنزل الله أن يخيرهن) ) (أحكام القرآن للجصاص )

    Hem İbni Abbas’in rivayetini nakleden (Tefsirül Bağavi,) hem de (Ehkamül Kur’an lil Cessas) isimli tefsirde yukarıdaki metinde 51.ayet aynen bu şekilde anlatılıyor.

    Selam ve dua ile,Allah’a emanet olun!

    WE ALEYKUM SELAM, ALLAH RAZI OLSUN!

  2. soner günel dedi ki:

    Rahman 19-22: “ iki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar.“ SİZ demişsiniz ki burada tatlı sudan tuzlu sudan bahsetmiyor,dolayısı ile inci mercanın hangi suda yetiştiğini de demiyor…BAKIN aralarında bir engel vardır birbirlerine geçip karışmıyor diyor.ARALARINDA engel olup karışmayan su hangi sulardır..diğer ayette bahsettiği tatlı ve tuzlu sulardır..bunu anlamıyor musunuz? ve ardından da her ikisinden de inci mercan çıkar diyor..siz hala tatlı tuzlu su demiyor diyorsunuz..yahu aralarında engel olup karışmayan su hangi su?tatlı tuzlu demesine ne gerek var..

    SELAM SONER ARKADAŞ,
    Sakin olun … 🙂
    Biz bu yorumu kabul ediyoruz!
    Ama yazının ikinci paragrafında bir uzantıdan bahsediyoruz; eğer bu iki ayet birbiri ile tefsir edilirse de bilime aykırı bir durum söz konusu değil! Devamını okuyun.
    Hatırlatma için teşekkürler!

  3. EBUHARRAS dedi ki:

    Adem Peygamber Değildir, Tek Kişi De Değildir, Ensest Çoğalma Da Asla Olmamıştır
    Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.BAKARA 38
    Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. TAHA 123
    Ey Ademoğulları, kendi içinizden âyetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim korkar ve durumu düzeltirse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir ARAF35.

    Bize peygamber geleli de çok olduğuna göre yukarıdaki Ayetlerde hitap ettiği “Ademoğulları”nın bizler olmadığımızı anlamak zor olmasa gerek..değil mi.. Cennetten henüz kovulmuşlar , ve peygamberleri de yok ve 1 kişi de değiller…! Kurtuluş için Peygamber geldiğinde ona uymaları gerektiği ile uyarılan bir kavim var cennetten kovulan..!

    Diğer ayetlere göz atalım..

    İnsanlar bir tek ümmet idi. “Sonra” Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir. MAİDE 48 Ne zaman Peygamber göndermiş ? “Sonra”..
    İlk yaratılan Kavim bir süre peygambersiz ve kitapsız devam ettikten Sonra peygamber gönderiliyor Yani Maide 48 ayeti yukarıdaki Bakara 38 ve Araf 35 i desteklemektedir.

    Başka delil mi lazım ,buyrun o halde..

    Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem’e secde edin! diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı. Araf 11..

    Ne diyor ayet.. Sizi (çoğul) yarattık..bir kavim yaratılmış. Sonra şekil verilmiş , Sonra Adem adındaki bu kavime secde edin denilmiş.

    Daha başka delil mi lazım , Buyrun..

    Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların soylarını hariç (dışta) tutarak , onları kendilerine şahit etti ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler. ARAF 172

    Andolsun biz, daha önce de Âdem’e ahit vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık. TAHA 115

    Kendilerini kendilerine şahit tutup Ahit aldığı Adem oğulları bizler değiliz…ilk yaratılan Adem adındaki kavim.

    Adem kavimdir, Peygamber değildir, Çoğalma da asla ensest olmamıştır !!

    selamlar.

    CEVABEN
    A. SELAM KARDEŞİM.
    O yorumları biliyorum ama ben klasik yorumu kabul ediyorum. Bu konuyu da sitede kendi bilgimiz ölçüsünde açıkladık.
    Muhabbet, selam ile

    **

    S.Aleyküm Muhammed kardeşim,,Kehf 60-64 arası için doğru meal nedir ?

    CEVABEN
    A. selam kardeşim.
    Ben diyanetin mealini kabul ediyorum bu konuda!
    selametle

Yorum Yaz


Yukarı Çık