Modernistler

9 yıl önce
Resim bulunamadı

Modernistler, durmadan içeriği değişen bilim’e taparcasına bağlı ve batı karşısında ezikler! Halbuki izzet; istikamet’te, köklerde, geçmişimizin derinliklerinde; şirk ve hırafeden arınmış ehli sünnet inancında!

.

  “Modernistlerin, Kuran ve Sünnet ile alakalı oryantalistlerden alıp tekrarladıkları, sayısız hezeyanları bulunmaktadır.” ( Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 108)  “Hadislerin işlevsizleştirilmesinden sonra, tarihsel olduğu gerekçesiyle mi yoksa uydurma manalar vererek mi Kuran’ın tahrif edileceği artık yalnızca bir ayrıntıdır.” ( s. 112)

  Bazı modernistler, “Hz. Peygamber’e (as) bile tanımadıkları bir tefsir ve tevil yetkisini kendi akıllarına tanıyabiliyor.” ( Şahin Doğan, Risale Haber, 15 Eylül 2015)

    “Yeni bir Din tasavvuru inşasına soyunmak, yeni bir bid’at mezhep inşa etmektir. Kuran’ın korunmuş olmasının, onların Kur’an’dan çıkardığı hükümlerin doğru olup olmamasıyla en küçük bir ilgisi yoktur. Halkı Kur’an’a çağıranlar, aslında Kur’an’dan kendi anladıkları şeye, Kur’an ayetlerine kendilerinin yüklediği anlamı kabule davet ediyor. kendilerine karşı herhangi bir itiraz vuku bulduğunda, durumu “Kur’an’a itiraz ediliyormuş” gibi takdim ediyorlar. Kuran’ın, muradullaha uygun biçimde ancak ve ancak Sünnet’in ve Sahabe’nin rehberliğinde anlaşılabilir.”  (Ebubekir Sifil, İstikâmet Yazıları – II ) 

     “Sadece Kuran’ı konuşturduğunu ifade edenler aslında İslam’ın değerlerine yabancı olan çağdaşçılığın değerlerini Kuran üzerinde okumaya ve onları doğru çıkarmaya çalışıyor.” ( Mehmet Paçacı, Çağdaş dönemde Kuran’a ve tefsire ne oldu, s. 167)

  İşe bakar mısınız?! Kuran’ın “dinde tek kaynak” olduğundan ne sahâbenin haberi var, ne tabiînin, nede etbau tabiînin; Boşuna hadis ezberi ve nakliyle uğraşıp kendi başlarına iş çıkartmışlar! Fakih sahâbeler ve tabiînin fakihleri o hadislerden ahkam çıkartıp hadlerini aşmışlar! Neyse ki on dört asır sonra hatâyı fark etmişiz!

 

KUR’AN SİZE YETMEZ Mİ, HADİSE NE GEREK VAR?
Biz, Kur’an’ı açıklama hakkını Hz Muhammed’e; siz modernist hocalarınıza veriyorsunuz!

“Kur’an’a uyan hadisleri kabul ederim, Kur’an yeter!” 
Hayır! ‘Kur’an’dan çıkardığın yorumlarına uyan hadisleri’ kabul ediyorsun! Bu söz, “Ben Kur’an’dan ne anladı isem siz de onu, ‘Kur’an’ın tek doğru yorumu’ kabul edeceksiniz” demektir! Mezhebi reddedip, kendi yorumunuzu kutsallaştırmaktır!

Sünnet/hadis olmadan Kur’an doğru Anlaşılamaz! Bu iddiamıza iki delil getirebiliriz: 1- Bizzat Kur’an-ı Kerim “beyan, Hikmet” kavramları ile sünnet/hadise atıfta bulunmaktadır.2- Sünnet/hadisden bağımsız Kuran yorumu yapanların şu an geldikleri nokta oryantalizm ile paralellik arz etmektedir.

 Meali okunan hocayı, mezhep imamı; onun yorumlarını da hadis gibi kabul eden ama; mezhep ve hadise karşı olanlara ne denir? 

.

Mealist kardeşlerimizin anlayamadığı, “her mealin bir yorum olduğu” gerçeğidir! Yani siz direkt Kuran’a değil; – her kim ise- bir şahsın o Kuran’dan anladığına insanları çağırıyorsunuz! Bizler; ‘hadislere, peygamberin Kuran yorumu’ olduğu için değer veriyoruz! Sorunlu olanları zaten reddederiz! Sonuçta siz ‘bir’ yoruma; biz ehli sünnetin ‘ortak akılda buluştuğu’ yorumlara çağırıyoruz. Zaten mealini okuduğunuz hocanın etrafında da bir kitle oluşunca; otomatikman mezhep oluşmakta değil midir?

.

                                                                        SÜNNET NASIL BY-PASS EDİLDİ?

“İhtilâfların kaynağı Kur’ân’ın kendisi değil, herkesin ayrı ayrı Kur’ân olarak algıladığı şeydir. Önce müçtehidler, mezhep imamları, sonra Tâbiin, sonra Sahabe hedef tahtasına oturtuldu.Bazıları önce kendi fikirlerini onlarınkine alternatif olarak sundular, sonra onları da bir kenara atarak kendi yorumlarını doğrudan pazarlamaya başladılar. Bize Resulullah’ın sünnetini aktaran kaynakların tamamı devre dışı bırakılınca kendi ene-egoları ile Kur’ân’a Sünnetin irşadıyla değil, doğrudan doğruya varmak istediler. Varabildiler mi?Vardıkları şey Kur’ân değildi; onların kendi anlayışlarıyla, ön yargılarıyla, hevâ ve hevesleriyle çevrelenmiş olan bir kitaptı. Onlar, ümmetin bin dört yüz senedir anladığı mânâya tamamen yabancı düşüyor ve genetiği değiştirilmiş bir din tasvir ediyorlardı. Kur’ân ile konuştuğunu ve Kur’ân ile hüküm verdiğini zanneden insanların büyük çoğunluğu, aslında kendilerinin patronu olamadılar, sadece “patron” değiştirdiler, o kadar. Kur’ân’ı Resulullah’tan ve onun sünnetini bize intikal ettiren nuranîler silsilesinden almak yerine, hevâ ve heveslerinin mahsulâtını ilim olarak pazarlayan bir zulmanîler güruhundan almak zorunda kaldılar.” Ümit Şimşek

Sonuç mu? Evrimi savunan, cini reddeden, hadisi küçümseyen,.. ve sonuçta, İslam ile savaşmayı görev kabul edenlere yanaştılar. Ne hurafe şirk ne de hadisi reddeden akımlar. Kurtuluş, Hadis-sünnet eksenli Kuran anlayışında.

  Ya ileride ata olacak günümüz mealcileri yanlış yorum yapıp bunu, “Kuran böyle diyor” diye savunursa?

.

.

                                                                     Tarihselcilik ve Modernistler

  Tarihselcilikte; Kader, şeytan, cin, kıssa, hadis, berzah, Kuran peygamber ağzından dökülen Allah’ın manasını indirdiği sözler, zaten tarihsel anlaşılmalılar, peygamber sadece aracı;postacı, açıklama görevi yok… Kuran, İslam, peygamberden geriye ne kaldı?!
   Kaynağı batı olan bir akımın varacağı yerde batıl bir akım; deizm olacaktır! 

                                                                Tarihselciliğin sefaleti
“Tarihselcilik, modernitenin en önemli teorilerinden biri. Alman düşüncesinin ruhudur. Alman filozofu olan Hegel, evrensel aklı da tarihte arar. Tarihselcilik, hakikatin insanların yeryüzündeki tarihsel sınırlarıyla kayıtlı olduğunu savunur. Hermenötik düşünce, Dilthey ile beraber hakikatin anlamını tarihsel bilgide bulduğunu iddia eder. Tarihselcilik, dini beşeri tarihsel alana indirger.İncil, modern tarih gerçekliğinde yeniden inşa edilir. Tarihsel bakış, bir tahrifat aracıdır. Zamana mahkum bir Tanrı icat eder. Tarihsel değişimle beraber Tanrı da değişecektir. Tanrı, tarihin önünde evrimleşerek oluşan, dönüşen, çoğalan(politeizm)ve yok olan( modern dönemde Tanrının ölmesi) bir varlıktır. Tarihselcilik anlayışa göre Allah, M.S. altıncı yüzyılda Mekke tarihinde konuşan ve bu tarihte biçimlenen bir varlıktır. Kur’an kıssaları da tarihseldir. Sonuçta tarihsel olan kelam ve kelamın anlatıları, değişen yeni tarih ile beraber iki seçenekle karşı karşıya kalır. Ya onları yeni tarih içinde yeniden anlam sahibi kılmak ya da onları geçmiş tarihleriyle yüz yüze bırakmak. Modernistler birincisinde, İslamiyet’i modern tarihsellik içinde yapılandırmak isterler. İkinci seçenekte ise “çöl kanunu” diyerek kaba bir reddiyeciliğe başvururlar. Sonuçta birincisinde deformasyon, ikincisinde ise reddiyecilik öne çıkar. Allah’ın kelamı hem içine doğduğu zamana konuşur hem de başka zamanlara. Geçmiş, gelecek ve şimdi gibi üç bağlamla sınırlanan zaman bilinci beşeridir. Tanrı’nın zaman bilinci bunların çok fevkindedir. Allah tarihte yaşanan toplumları tarih üstü alana taşıyarak her tarihte anlamamıza imkan verecek “ibretler” sunar. Firavun, bizim için M. Ö. 3000’li yıllarda yaşayan somut bir tarihsel varlık değil, bir kıssanın sembol şahsiyetidir. Firavun ilahlaşınca köleleştirir. İnsanlar köleleşir. Hakikat, insanı kölelikten kurtaran bir özgürlük bilincidir. Kıssa, özgürlük mücadelesinin anlamını anlatır insana. Tarihselcilik, İslamiyet’i de tarihsel evrimin içinde oluşan bir din olarak görür. Modernite ile tarihsel evrim üst/son aşamaya varmıştır. İslam da buna uymak zorunda. Yoksa geride kalır. İslam’ın Kelamı, tarihsel değil. Çünkü Kelamın sahibi, zamanların da sahibi tarihlerin de. Zamanın ve tarihin yarattığı değil, zaman ve tarihi yaratandır.” ( Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 30.12.2018)

Modernistler, İslamiyet’i modernliğin parametrelerini ön koşul kabul ederek yorumluyor. Kuhnyen anlamda onların metafiziği, adeta modernliğin prensipleridir. Değişmez, öz ve cevher kabul edilen prensipler. İlginç bir biçimde cevher düşüncesiyle birleşen bu modernlik algısı, ciddi anlamda pozitivist bir karakter taşır ve aslında tarihselcilik yaklaşımıyla( Alman tarihselciliği ile) da çatışır. Modernistler, İslam’ın ilk doğuş ve tarihsel mirasına moderniteyle bakarlar. İslam’ın bütün zamanlarına modern bilincin mutlaklığıyla nazar ederler. Modernlik, cevher olduğu kadar, insanlığın evrim sonucu elde ettiği son hakikattir! Hakikatin son hali! İnsanlığın bulduğu son değişmez paradigma. İslamiyet, modernliğin hakikat kabulleriyle tartılmaya başlanır. Bu çerçevede modernlikle çelişki arz eden İslami pratikler ve görüşler hesaba çekilir. Elbette rasyonalizm, pozitivizm ve tarihselcilik gibi modern yöntemler burada devreye girer. Bu yöntemlerle sadece İslamın tarihsel ve kültürel mirası okunmaz, aynı zamanda İslam metafiziği veya ilahiyatı da buna dahil edilir. Dolayısıyla bu yöntemlerle uzlaşmayan ve çelişik gözüken taraflar “tarihselcilik” bağlamında dışlanır. Yani bunlar tarihseldir, geçmişte kaldı denir. Olumsuzlama tutumuyla İslamın hakikatine meydan okunur. Arkasından da hermenötik aracılığıyla da modern bilince göre yeni yorumlar yapılır. Modernistler, modernliğe karşı hiçbir kritik içinde yer almazlar. Onu evrensel hakikat bağlamına yerleştirerek hareket ederler. Bu açıdan da evrenselci bir kimlikleri bulunmaktadır. Elbette bu Eurosentrik bir evrenselciliktir. Modernist yaklaşım, İslam toplumlarının içinde bulunduğu krize karşı kendilerini bir alternatif olarak sunarlar. İslam toplumlarının modernleşme ile beraber geleneğin bunalıma girmesi, yetersiz kalması ve içe çekilmesi karşısında aktif hareket ederler. 19. Yüzyılda Müslüman aydınların ekseriyetle uzlaştıkları “Müslüman kalarak modernleşmek” tezi yerine, “Müslümanlıkla modernleşmek” yaklaşımını benimsiyorlar. Modernliğe uymayan ve onunla çatışan Müslümanlık ise tarihsellikle açıklanır ve ilerlemenin gerisinde kalan bir olgu olarak değerlendirilir.  ( Ergün Yıldırım, Yeni Şafak,, 20 Ocak 2019) 

                                                               Tarihselcilik sefâleti
“Allah Teâlâ’nın insana lûtfettiği, insanın aklı, kalbi, ruhu, dolayısıyla bunları harekete geçirecek iradesi, vicdanı âyetleri /yaratılış sırlarını okuyabilmesi için yeterli değil mi? Hayır. Yeterli olsaydı, peygamberler ve kitaplar gönderilmezdi. Tarihselciliğin felsefî temellerini Hegel attı: Tarihi, dolayısıyla zamanı ve mekânı kutsadı. Kutsanan zaman, Aydınlanma Çağı’ydı, kutsanan mekânsa Avrupa ve uygarlığı. Hegel’in sorunu, Descartes’la kabaca temelleri atılan, Kant’la muhkemleştirilen, Avrupa uygarlığı fikrinin mutlak bir şekilde dünya üzerinde egemenlik tesis edeceği zemini inşa etmekti. Hegel, Avrupa’nın tarihî serüvenini mutlaklaştırmakla, insanı, dolayısıyla Avrupa aklını tanrılaştırıyordu. Hegel, inançları güçlü bir Hıristiyandı ama Protestandı. Protestanlaşma, Tanrı’nın hayattan uzaklaştırılması, dinin bireysel bir inanç meselesine indirgenmesiydi: Bunun sonucu deizm olacaktı: Deizm de kültürel çözülme ve nihilizmle sonuçlanacaktı. Dilthey, sosyal bilimlerde tarihselciliğin temellerini attı; böylelikle kabaca “hakikat fikri yoktur, hakikat herkese göre değişir” mottosuna dayanan postmodern anlama ve yorumlama sürecini hazırladı. Gadamer, “ufukların buluşması”ndan, “diyalojik okuma stratejileri”nden söz eder. Her şey buraya ve şimdiye göre yorumlanır. Gerek tarihselciliğin, gerekse hermenötiğin sâbitelerini yitiren, değişkenlerin önünde sürüklenen Batı dünyasında bir anlamı ve karşılığı vardır. Ama vahyin kaynaklarının sağlam olduğu Müslüman dünyada bir karşılığı olmaz, olamazdı; olsa olsa kafa karışıklıklarının, okumuş-yazmış insanların zihinlerinin çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüşmesine yol açabilir/di bu, esas itibariyle.  İnsan, her dâim sâbite arayışı içindedir. Sâbitelerini yitirdiği zaman, değişkenleri sâbite katına yükseltmekten çekinmez. Kaçınılmazdır bu: İnsan, sâbitesiz /“omurgasız” ayakta duramaz zira. Pergelin sâbit ayağını, vahyin hakikatlerine, bu hakikatlerin nasıl anlaşılabileceğini vahyin şaşmaz sâbiteleri ışığında sarih ve vâzıh bir şekilde ortaya koyan İslâm ilim, irfan ve hikmet yolculuklarına basacağız. Ancak ondan sonradır ki, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyalara, bütün değişkenlere velûd ve münbit bir şekilde açılabilmemiz, bütün dünyalara da, değişkenlere de “ruh üfleyebilmemiz” imkân dâhiline girebilir. Vesselâm.”  ( Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 30-31.12.2018)

                                                                       Tarihselcilik *
  Nurettin Yıldız: “Bu işler sahabe ile başlar, sonra efendimizin tartışılması ile devam eder. Fakat bir süre sonra iş, Kuran ayetlerinin tartışılması boyutuna gelir. ‘Şu hadisler olmamalı’ dendiği gibi şimdi de, ‘şu ayetler Kuran’da olmamalı’ya getiriliyor iş. Bazı ayetlerin kültürel olduğu, bugün o ayetlere gerek olmadığını ima etme cüretinin gösterildiği günlere gelindi. Eskiden oryantalistlerin, batılı İslam araştırmacıların iddialarıydı bunlar. Şimdi oryantalistlerin o bilinen malzemeleri, Türkiye’de Müslüman diye bilinen insanlar tarafından piyasaya sürülüyor. İnsanların yeniliği ortaya koyarak sivrilme arzuları vardır. Yenilik eskiyi yok ederek yapılan bir yenilik olmamalıdır; eskiyi yenile. Eskiyi sunuş tarzın yeni olsun. Yeni yetişen nesil yorumlama, avucunun içinde şekillendirme iddiası ile hayata bakıyor. Kendi elimizle dine bir şekil vermeye kalkışıyoruz. Efendimizin hadisleri ile uğraşmak tam anlamıyla peygamber Aleyhisselam konumuna talip olmaktır. Onu kaldırdığınız zaman, Kuran hala ortada duruyorsa, ‘onu ben beyan ederim, merak etmeyin’ demiş oluyorsunuz. Kendini peygamber efendimizin beyan vazifeli kimliğinin yerine koyuyorsunuz. Kuran gösterip, kendin Kuran olup konuşuyorsun. Allahu Teala’nın keskin çizgilerle ayırdığı veya ayırmadığı şeyler var Kuranı Kerim’de. Niye? ‘Kalbiniz ne durumda, bunu test etmek istiyoruz’ diyor, Allahu Teala. Ashab-ı kiramın ve talebeleri olan imamlarımızın teğet geçildiği bir yerde iyi niyet arayamayız. Esasen iyi başlamış şeyde ölçü kaçırma var. Sen bu tür konular üzerinde şöhret arıyorsun ya da birilerini memnun etmek istiyorsun. Çok ağır bir gaflet içindeler.”
 Prof Süleyman Hayri Bolay: “Tarihselcin dayandıkları, Hegel’in tarihselci ve Nietzsche’nin Hıristiyanlığı tehdit eden yazılarıdır. Bunlar geçmişte sınırlı bir ilim çevresinde tartışılmış konulardır. Kasıtlı meseleler açıp münakaşa etmek, fitne çıkarmaktan başka bir hedef gütmez. Bunlar salonlarda konuşulacak konular değildir. Kalabalıklara çetin meseleleri açmak, imanları sarsmaktan başka bir netice vermez. O iddiaların karşısına mantıki, ilmi, dini delillere dayanan doğru bilgiler ortaya konulmalı, geniş kitlelere onların anlayacağı ifadelerle ulaşması temin edilmelidir. Hint havzasındakiler, İngiliz ve ABD kaynaklıdır. Şikayet eden kimselere, neden bir tipleri olmadığını sorduğum zaman çekingenlik içinde olduklarını görüyorum.”
 Prof Şevket Kotan: “Tarihselliğe yönelme, ümmetin Kurtuluşu davasında kurtarıcı bir rol, İslam’a yönelik oryantalistik itiraz ve saldırılara kolaydan cevap üretebilme potansiyeli olduğuna kanaat getirilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Şatibi’de zirvesine ulaşan, gaye ve maslahat temelinde yükselen fıkhi anlayışa geri dönmeye gerek vardır, ama ne yazık ki böyle bir tarih bilinci yerine, kaba bir modernizm üreterek böyle değerli bir tartışmayı tükettik. Sürdürülen tartışma sonuçta bir tür oryantalistik mecraya doğru yol almaktadır. Buradan varacağı yer ise, Muhtemelen Hristiyan din anlayışı olacaktır. Hristiyan vahiy ( İncil), azizler tarafından yazılan metinlerdir. Metinlerde yazım hataları, mitoloji yer alabilir, metinlerde yer alan tarihsel olaylar gerçek ya da anlatıldığı gibi olmayabilir. Bu düşünceye sahip hocalarımızın iyi niyetli olduklarını düşünüyorum. Fikirlerine saygı duymakla beraber, tezlerinin haklı bir zemine oturmadığını da belirtmek isterim. Fıkıh, kelam, hadis gibi ilim sahalarında yüz yıllar süren tartışmalarımız ve buradan çıkan değerli usüllerimiz vardır. Bunları alıp kaldığı yerden geliştirmek gerekir. İlmi konuların ilmi mahfillerde tartışıldıktan sonra, eğer gerekiyorsa, fayda verecekse uygun bir usulle halka sunulması gerekir. Fazlurrahman, Seyit Ahmet Han ve benzerlerinin düşüncelerini göz ardı edemeyiz. Oryantalistik/modernist dayatmaların büyük oranda kendisini tarihselcilik olarak üretmesi meselesidir konu.”   (Altınoluk dergisi, Kasım 2018, sayısı: 393)

                                                Tarihselci tarihin dışında mıdır?
  “İslam adına tarihselci düşünceye meyledenleri ikna eden en önemli şeyin mantık silsilesi içinde düzenlenmiş tutarlı argümanlardan ziyade en sıradan biçimiyle Batı’nın gelişmişliğiyle ilgili büyüleyici söylem olduğunu düşünüyordum. Bana göre tarihselciliğe, özellikle ilahiyatçı çevreleri ikna eden şey hala Batı tarih algısının veya modernliğin merkezde olduğu ciddi bir etki sözkonusu. Bunlar Batı’nın karanlık yüzünü fiilen belli bir aşk seviyesinde örtüyor. Ol aşıklar, o çok gelişmiş Batılı ülkelerin İslam dünyasının geri kalmışlığında hala oynamaya devam ettiği sömürgeci, ırkçı, soykırımcı, insanlık dışı rolünü göremiyor, bütün bu geri kalmışlığın suçunu sadece Müslümanlara yükleyen bir kahır edebiyatına meylediyorlar. Müslümanların bugün Suriye’de, Mısır’da, Yemen’de, Irak’ta ve İslam dünyasının her yanında kendi kaderlerini değiştirme, kendi tarihlerinin aktörü olma yolunda ortaya koydukları iradenin nasıl bir Batılı tedbire çarptığını görmedik mi? Genellikle şahit olduğumuz tarihselci söylemin en büyük handikapı neredeyse kendini tarihin üstünde görüp, o konumdan Allah’ın bile tarihin etkisinde nasıl kalabileceğine dair konuşabilme imtiyazına talip olması.” (Yasin Aktay, Yeni Şafak, 05 Ocak 2019) 

                                                                  Tarihselcilik **
  “Batı kaynaklı olan bu kavram daha sonraları Kuran üzerinde uygulanmaya çalışılmıştır. Bu kavramı ilk kullanan Hegel’dir. ( Doç Dr Hüseyin Çelik, Kuran Ahkamının Değişmesi, s. 95) Kuran’ın tarihselliğini ilk savunan isim Fazlur Rahman’dır. Fazlur Rahman Kuran’ın hukukla ilgili ayetlerini birer (hukuk) kanun olarak kabul etmemektedir.O, Kuran’ın hitabının tarihsel olduğunu söyler ve delil olarak da: “Mekke ve çevresindekileri uyaran bir kitap.” (Maide, 92); “Babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için.” ( Yasin, 5) ayetlerini delil gösterir.( s. 96) Buradaki ilk ayetten kasıt Arap yarımadası, milletten kasıt ise Araplardır, der. ( İ. Güler, F. Rahman, İslami araştırmalar, V/94) ABD’de yaşayan ve orada vefat eden bu modernist tarihselci, ne yazık ki oryantalistlerin bakış açısına sahiptir ve bu konudaki onların görüşleri aynen savunmaktadır. Roger Garaudy, Muhammed Arkoun, Hasan Hanefi, Şirak Ali, Mümtaz Ali, Halis Albayrak son zamanlarda da Muhammet Öztürk, tarihselciler arasında sayılırlar.
                                                    Tarihselci anlayışın çıkmazları
  Batı kaynaklı, batı kökenli bir düşünceyi alıp olduğu gibi Kuran üzerinde uygulamanın hiçbir akli ve tutarlı gerekçesi yoktur.Tarihselcilik düşüncesi batıda seküler anlamda gelişmiştir Hıristiyanların vahiy anlayışı Müslümanlarınkinden farklıdır. Onlara göre kutsal metinler Allah’ın kelamı olmadığından bunları teolojik olarak okumak gereksizdir. Kuran’a tarihselci yaklaşım ortaya atanlar da oryantalistlerdir. Onlar, Kuran’ın Hıristiyan kutsal metinleri gibi insan sözü olduğunu düşüncesindedirler. Kuran’ı anlamada böylesi bir metot kullanılacağına dair hangi ayet ve hadis delil getirilebilir? Mucize olan Kuran’ın metinini tarihsel yorumlamak başka problemlere zemin hazırlar. Tarihselcilere göre Kuran’ın ahlaki emirleri evrensel, hukuksal emirleri tarihseldir. Allah ahlaki ilkelerde evrensel ilkeler koyarken neden aynı şeyi hukuksal alanlarda yapmamıştır? Kuran’daki cezalarla ilgili getirilen hükümler, Kuran’ın tarihsel olmadığının delilidir. Allah bazı konularda en ince teferruatına kadar açıklama yaparken, bazı konularda yüzeysel olarak hüküm belirtmiştir. Hangi ilke ve esaslara göre yeni ceza türleri getirilecek veya getirilen bu cezaların öncekinden daha etkin olduğu nasıl ispatlanacaktır? Akıl esas alınacaksa kimin aklı esas alınacaktır? Tarihselciler hükümlerinin değişebileceğini savundukları nasslar için, kendilerince illetler üretmişlerdir. Onlar adete Allah’ın niyetini okuyarak, kendilerince bir neticeye vermeye çalışmışlardır. Oysa ki Allah niyetini tespit etmek ya tanrısal bir vizyona ya da Allah’tan gelen bir nakille mümkün olabilir. Kuran bir topluluğa, bir aleme değil; alemlere gönderilmiştir. Onun hükümleri de bütün âlemlerde geçerlidir. Kuran’ı tarihsel görenler, kendi görüşlerini evrenselleştirmiştir. Onlar adeta, ilahi niyeti ölçen bir terazi bulmuşlardır. Vahyin içeriğini tarihi olaylar belirlemediğine göre, onun değişip değişmeyeceğini de tarihi olaylar belirleyemez. Tarihi gibi görünen nassların dahi bir metot vermeleri, ilkelere ışık tutmaları bakımından korunmaları ve değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Şeriatta tekamül vardır. İlke, esas ve amaç bakımından çerçeve boşluğuna meydan vermemiş, bu çerçevede akla, içtihada geniş bir yer ve rol vermiştir. Muamelat alanında asıl olan maslahattır. Ancak neyin maslahat olduğunun ölçülerini bizzat vahiy koyar. Akıl, “hakk”ın ölçülerini kendisi koyamaz. Şeriatın uygulanması sırasında kavmî ve coğrafî renk tonlarına sahip olması normaldir. Vahiy kaynaklı bu hukuki yapı, medeniyet yolunda ilerlerken ayaklarımızı sağlam basabileceğimiz sabit bir zemine sahip olmamızı gerektirir. Batı değerlerine uygun düzenlemeler yaparak, İslam’ın uygulanabileceğini savunmak tutarlı değildir. Farklı anlamayı nerede durduracağız? İşin detayına, pratiğe inildiğinde karışıklıklar ortaya çıkacaktır ki günümüz tarihçileri bile şu anda, kendi aralarında bir birlik sağlayamamışlardır. Bugün Şari’ kim olacaktır? Allah, olmamış sembolik ve masalımsı bir şeyi anlatacak ve insanlardan da bunları uygulamaların isteyecek. Bu Allah’ın adaleti ile bağdaşmaz. Eğer Kuran’ın kıssaları gerçek olmamış olsaydı, Mekkeli müşriklerin, ” Bu ancak öncekilerin masallarıdır.” şeklindeki sözlerini eleştirmenin bir mantığı olmayacaktı. Çünkü gerçek olmayan bir şey ancak masal olabilir… Yazar, 98-104. sayfalar arasında, toplam 30 madde halinde, tarihselcilere itirazlarını sıralar. Kuran’ın tarihselliği yerine anlamların tarihselliğini savunmak daha isabetli olur. ( s. 102) Tefsirin tarihsel olabileceğini söyleyebiliriz. ( s. 104)
   Mehmet Bayraktar tarihselciler için şunu söyler: “Böyle düşünenler, nasih mensuhu kabul etmezler. Yani Allah’ın, bir hükmü kaldırıp yerine başka bir hükmü getireceğini kabul etmezlerken, kendilerine bu hakkı tanıyorlar. Eğer ayetin zahiri günün kurallarına uymuyor ise, kolayca onun hükmünü kaldırarak, onu nesh edebiliyorlar.” Bir kişinin kendi kafasından hükümlere illet belirlemesi demek, Allah’ın niyetini okuması demektir. Bu da, Allah’ın belirlemiş olduğu hudûd’u-llahı çiğnemeye kalkışmaktır. ( s. 167) Tarihselciler her değişmeyi kabullenirler. Sonuçta da ulaşılan hukuk, ilahi olmaktan çıkar ve beşeri bir hukuk şeklini alır. ( s. 170) Hükümlerin değişeceğini savundukları nasslar için, kendilerince illetler üretmişler, Kuran’ı tarihselleştirirken, kendi görüşlerini evrenselleştirmişlerdir. ( s. 192) Had ve kısas cezaları, zamana, şartlara göre değişebilen cezalar olsaydı Allah’u Teala, ta’zir cezaları gibi bunların da cezalarını nasslarla belirlemezdi. ( s. 170) Kuran tarihseldir düşüncesi, Hindistan’da Seyit Ahmet Han öncülüğünde başlamıştır. Hz Peygamber döneminde de değişim olgusu vardır. Kuran’ın 23 senede tedricen inmiş olması bunun açık örneğidir. Kurandaki, “vesailden olan, ta’lil edilebilen ve ictihadi olan hükümler” değişime açık hükümlerdir. ( s. 190) İlletin kalkmasından dolayı geçici olarak bazı hükümler askıya alınabilir. Tarihselciler, Allah’ın hükümlerinin değişmesi gerektiğini savunmak için, kendilerince üretmiş oldukları illetler ile adeta Allah’ı niyetini okumaya çalışmışlardır .İlletileri kendileri belirlemiş ve ona göre de hükümleri değiştirmeye çalışmışlardır. Tarihselciler, bir metodoloji geliştirememişlerdir. ( s. 192) Hükümlerin değişmesi gerektiğini söylerken bunun ölçüsünü belirtememişlerdir. Kendi aralarında dahi birlik sağlayamamış, herkes kendince bir yolu belirlemeye çalışmıştır. Bu düşünce yapısının arkasında, batılı söylemler bulunmaktadır. Tarihselci söylemin ortaya koymaya çalıştığı hükümlerin hiçbirisi tecrübe edilmemiştir.” ( s. 193)
 ** Doç Dr Hüseyin Çelik, Kuran Ahkamının Değişmesi

                                                                   Kuran nedir?

” Mustafa Öztürk Beyefendi’nin Kuran hakkındaki kabul edilemez konuşmasına binaen şunları söylemek istiyorum.

1- Lütfen Kur’an’ı akademik bir kitap olarak görmeyi bırakın! Bu, kitap dağları yürütmek, yerleri parçalamak, ölüleri diriltmek için gelmedi. Binlerce mesele için geldi ve her meselesi de hayatın içine dairdir. Bu kitap karı koca arasındaki ilişkileri düzeltmek için geldi. Baba oğul arasındaki ilişkileri düzeltmek için geldi. Komşu ile komşunun ilişkilerini düzeltmek için geldi. Zengin ile fakir arasındaki ilişkileri düzeltmek için geldi. Zina edenlerin nasıl tövbe edeceklerini öğretmek için geldi…

2- Kur’an’ın iki yönü vardır. Bu Kur’an kitaptır ve hitaptır. Canlı bir kitaptır. Hayatın içindedir. Evlenirsin, bir dosttan tavsiyeler babından Kur’an sana tavsiye verir. Sana der ki, sen eşinin elbisesi oldun. O çıplaktı, sen onu örttün. Sen çıplaktın, o seni örttü. Boşanmak istersin, seni yine karşısına alır ve tavsiyelerde bulunur. Yeri gelir kızar. Kadınların mihrine karışma der. Birbirinizle o kadar sarmaş dolaş oldunuz yani bu mu der? Eski güzel günleri unutmayın der. Yetim malını yemeyi, ateş yemeye benzetir. . İlmiyle amel etmeyene anladığımız dilden örnek verir. Kitap taşıyan eşek ile ilmiyle amel etmeyen alim aynıdır der. Yeri gelir bağırarak konuşan kişiye der ki, maharet bağırmaksa eşeğin de bağırması var. Bağırdıkça eşeğin sesi gibi çirkinlik yapıyorsun der. Yeri gelir hakkı gizleyen din adamını köpeğe benzetir.

3- Seninle yürüyen bir Kur’an’dır bu. Kadınların avret yerine bakmayın der. Erkeklerin de avret yerine bakmayın der. Evinizin içine girer ve çocuklarınız, uyuduğunuz vakitlerde yatak odanıza paldır küldür girmesinler der. Sonra yemek yerken ister dostlarınla ye ister tek başına ye ister akrabalarınla ye der. Davet edildiğin yerde çok zaman harcama. Ev sahibini küstürmeden oradan ayrıl der. Belki ev sahibi utanıyor da sana söyleyecek yüzü yoktur der. Ama onun adına ben sana söylüyorum. Yemeğini yedin, çayını içtin artık kalk der. Seninle sofrana kadar gelen bir Kur’an’dır bu.

4- Eşinle ilişkiye dikkat et der. Adetli iken ona cinsi münasebetle yaklaşma der. Bu bir ezadır, hastalıktır, mikrop kapmadır der. Helal olan yönden yaklaşın der. Hayvanlar gibi ulu orta sevişmeyin der. Kur’an açıkça söyler. Gizli kapaklı ifade etmez. Cünüp oldunuz mu yıkanın der. Su yoksa toprağı eline yüzüne sürün der. Oruç gecelerinde eşini arzuladığını bilir. Bir ay boyunca birbirinize sabredemeyeceğinizi bilir. Oruç gecelerinde ilişkiye girebilirsiniz der. Yani hayatın her anında seninle yaşayan bir kitaptır bu. Kitaptan ziyade hitaptır bu. Bir kanun metni gibi soğuk değildir.

5- Miras taksiminde yanındadır o. Önceden vasiyetini belirterek her hakkı hak sahibine ver der. Yoksa tüm iş mirasa kaldı mı işler karman çorman olur der. Vasiyet ve borçtan sonra miras gelir der. Herkesin hakkını kesirlerine ve küsuratına kadar anlatır. Ölüyorsun, senin arkandan bıraktığın mali işleri halleden bir kitaptır bu.

6- Ticaret yapıyorsun. Vefalı ol diyor, akitlere bağlı kal diyor. Ölçü tartını düzelt diyor. Eğer kendin için alırken tam alırsan ama başkasına verirken eksik ölçüp tartarsan tüh sana diyerek azarlar seni. Kul hakkına kendi hakkından daha fazla önem verir. Ortaklık kurmak istersin. İş ortaklarının birbirine yaptığı haksızlığa değinir. Sorunu çözmenin yolunu gösterir. İflas edecek duruma gelirsin, sana borç vermeleri için herkesi teşvik eder. İşlerin rayına bininceye kadar alacaklılarına Kur’an der ki, bekleyin, bu adam işini gücünü toparlasın. Sonra gidip paranızı isteyin. En kötü gününde seninle alacaklıların arasında arabuluculuk yapar.

7- Faiz tuzağına mı düştün? Tefeciyi karşısına alır ve ona der ki, ona faizli kredi verdiğin için bana savaş açtığının farkında mısın? Senin için tefeciyi hizaya getirir ve sigaya çeker. Sana da der ki, adamın parasını geciktirmeden ver! Yani Allah, düştüğün zaman ne halin varsa gör demez. Bilakis senin için tefeci ve faizci ile muhatap olur ve onu uyarır, seni uyardığı gibi. Hayatın içinde yer almasaydı Allah ne bilecekti faiz belasına düştüğünü?

8- Sonra sana der ki, bırak şu içkiyi! Faydası olabilir. Ama bak bakalım zararına! Karın gitti gidiyor! Çocukların senden uzaklaştı. Kazalar, belalar hep bunun yüzünden! Hem içkili olduğun vakit seni huzuruma bile kabul etmiyorum. Üstünden içkinin kokusu ve sarhoşluğun gidinceye kadar yanıma uğrama der. Allah bile sen sarhoşken yanıma gelme diyorsa, kim sana gel diyebilir? Bak işte, sarhoşla konuşan bir kitaptır bu. Onu da muhatap almış.

9- Sonra kendi pisliğini görmeyip başkasına leke atanlara da Kur’an hitap eder. Gözündeki çöpü çıkar, sonra milletin gözündeki çapağa bak der! Soysuzluğunu görmeyip asil bir insan gibi davranan kişiye bak hele der! Nasıl da akıl veriyor millete! Sakın böyle piç kurularına aldırmayın der. Şerefsizin önde gidenine dikkat edin der. Çünkü Kur’an, kendi pisliğinin içinde boğulan kişilerin başkalarının kusurlarıyla ilgilendiğini çok iyi bilir. Bu yüzden burada da hitap eder. Burada da söyleyecek sözü vardır.

10- Kur’an hayatın içindedir. Doğarken yanındadır. Süt emerken yanındadır. Çocuk iken yanındadır. Ergen iken yanındadır. Evinden kaçırılan bir çocuk olsan bile yanındadır. Bir köle olsan yanındadır. Kız ya da erkek isen yanındadır. Evlenmek için seni dürter. Bakara Sûresinde seni evlendirelim der. Nisa da tekrar eder. Nur da tekrar eder. Araf’ta tekrar eder. Evinde huzur mu yok? Sorunu çözmek için hakem ister, aklınızı başınıza almanızı ister. Sonra olmadı mı ayrılın, ikinizi de zengin edeceğim der!

11- Gençlik yıllarında yanındadır. Sana güzel gençlerden örnekler verir. Sonra iş kurmanı ister. Zekât vermeni, infak etmeni, sadaka vermeni, dünyayı iyilikle doldurmanı ister. Malını ve aileni korumanı ister. Bu uğurda gerekirse ölmene izin verir. Sonra ikide bir çocuklardan bahseder. Çocuk sahibi olmanı ister. Çocuğu olmayan peygamberlerin ıstırabını anlatır. Çocuğundan koparılmış bir peygamber babanın halini anlatır sana. Çocuğunu nasıl terbiye etmen gerektiğini öğretir sana. Eşini ve çocuklarını sevmeni ister. Onları ateşten korumanı ister. Onları mutlu edeyim derken kendini de helak etmekten uzak tutmanı ister. Sonra yaşlanır ve çoluk çocuğa karışırsın. Torun torba sahibi olursun. Boynun bükülür. Sana diyecek sözü olmasa da çocuklarına emreder. Şu yaşlı kadına bakacaksın! Şu yaşlı piri faniye hizmet edeceksin! Annen babana bakıyorsan cihattan da hacdan da muafsın!

12- Gördün mü işte doğduğun gün yanında olan kitap yaşlandığın gün de yanında… Ölünce de yanında olacak merak etme! Arkandan sövülmene izin vermeyecek. Onların yaptıkları gelip geçti. Siz halinize bakın der yeni gelen nesle!

13- Yatak odanda yanında, banyoda yanında, abdest alırken yanında, çarşıda, pazarda, sokakta, savaşta, sevişte, barışta, borçta, günahta, samimiyette, riyada, ibadette, kavgada, yemekte… Her yerde yanında! Yolda mı kaldın? Merak etme zekât alanların listesine dahil oldun!

14- İşte özellikleri anlatmakla bitmeyen kitabın hikayesi budur! Bu kitap aşktan da söz eder, zıkkım ağacından da söz eder. Fahişeden de söz eder, gaydan söz eder. Ömrünü ibadet ediyormuş gibi iki yüzlülükle geçirenden de bahseder, zina edip tövbe eden ve kurtulandan da bahseder. Muz salkımından da bahseder, gıybet etmenin insan eti yemek kadar iğrenç olduğundan da bahseder.

15- Çünkü bu kitaptır ve hitaptır. Hayatın içinden bir kitaptır. Hayatın içinde bu halleri yaşayan herkese bir hitaptır. “Nerede olursanız olun o, sizinle birliktedir” ayeti işte budur. Her nerede olursak olalım, hangi konum ve pozisyonda olursak olalım, hangi hali ve ahvali yaşıyor olursak olalım o, bizimledir ve bize söyleyecek bir kaç çift lafı var. “

Murat Padak, Şanlıurfa Diyanet Eğitim Merkezi Eğitim Görevlisi

 

.

                                                      Ehli sünnet, modernistler, selefiler

Modernistler, batı karşısında ezik; mealistler ise, deizme sebep olmaktadırlar. Çözüm, ehli sünnet rufunu ihya etmek, diriltmek, hurafeden uzak usul kurallarına uygun içtihatlarına önünü açmaktır.
Ümmetin genel sorunlarını ilgilendirmeyen, usul meseleleri, saz konular veya müteşabihe giren meseleler, alimlerin ilgi alanına giren uzmanlık gerektiren konulardır. Yoksa, İslami ilimlerde derinleşmemiş, hatta ilmihal konusunda bile cahil bir kitlenin veya kamu önünde bu konuları konuşmak sadece Kafa karışıklığına neden olur Halbuki yapılması gereken alimlerin kendi arasında bu konuları tartışıp sonuçları halka duyurmak olmalıdır. İlmi tartışmalar, felsefi konular âlimler arasında halledilmeli sonuçlar topluma yansıtılmalıdır.
… Batı medeniyeti karşısında eziklik ya da tepkisellik arasında kalmıştır. Eziklik modernizm ve tarihselciliği, mealciliği ortaya çıkarmış, tepkisellik ise Selefilik tekfirciliği.
Ümmet ise, gıybet, gösteriş, zina, yolsuzluk, israftan uzak, sabırlı, ahlaklı, adaletli emin/güvenilir olmalı, iyiliği hatırlatıp, kötülükten sakındırmalıdır.

.

                                                             Ezik Modernistler

Günümüz modernist Müslüman aydınlarının batı karşısında kompleksli, aşağılık kompleksi içinde olduklarını yaşadığım ( Duyduğum ) iki örnekle paylaşmak istiyorum.

Yıl 1994, İlahiyat fakültesinde dersteyiz. Ders tefsir, öğretmen tefsir profesörü Salih A. derste konu İslam had cezalarına gelir ve ders esnasında hocamız fikirlerini şöyle temellendirir:” Ben bunu Avrupalılara nasıl açıklarım?”

Yıl 2012. İslam felsefe profesörü İlhami G. konferansını bitirir. Konferans sonrası sohbetler etmektedir, anlattıkları ne yazık ki oryantalistlerin yapmak istediklerinin Müslüman bir akademisyence ifadesinden ve kendi fikirleri gibi savunulmasından başka bir şey değildir ve sonra söylediği söz şudur:” Ben bu İslam’ı Amerika’da bile anlatırım.” Dünyayı sömüren, insanlarını insanlıktan çıkarıp ahlaksızlığın girdabında döndüren batılıların kendilerini ifade derdi yokken bizim önder,aydın kesimimizin bir kısmındaki bu kompleks bakalım ne zaman son bulacak!
ABD merkezli bazı modernistler (!)

  

                                                                          Modernistler

   “Reformcular bir baştan öbür başa, Batı akılcılığı karşısında afallamış, sonradan aynı batının 20. asırda aynı akılcılığı iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, doğunun özüne giremezken batının kabuğunu olsun görememişidrak yüzkaralarıdır.” ( Necip Fazıl Kısakürek, Arınma Çağında İslâm, s. 156)

 

  “Modernist Müslümanlarca sözcük ve deyimler öyle bir biçimde kullanılmaktadır ki, bu, batı karşısında hissedilen kültürel şok ve aşağılık kompleksinin göstergesidir. Bu tür yazılar, batı norm ve değer yargılarına boyun eğen, teslim olan köle bir zihniyeti yansıtmaktadır. İşin daha da kötüsü, bunlar İslâm etiketiyle piyasaya sürülmektedir. Bu etiket de yalnızca bazı duygusal unsurları dışa vurmaktadır. İslâm’ın özünü dışa vuran entelektüel ve manevi/tasavvufi hakîkatten mahrumdur.” ( Seyyid Hüseyin NASR, Çağdaş İslâm düşüncesinde gerileme, sapma ve uyanış, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XIII, Sayı: 23 (2011/1), s. 253-259)

 

   “İslam Modernizmi denince; İslam’ı, batının değerlerini ve mantığını esas alarak yorumlayan yaklaşım, bazen de batının meydan okumalarına cevap arayan, batıya İslam’ı hoş göstermeye çalışan uzlaşmacı yorum anlaşılır. 19. yüzyıldan beri batının sürekli artan siyaset, bilim ve teknik alanlardaki gücünün İslam dünyasında sebep olduğu entelektüel bunalımların ve politik çarpıklıkların neticesi olan bir zihni gerginlik karşısında Müslümanların şahsiyetlerini kaybetmesi özellikle aydınları(!) bu geri kalışın faturasını bir yerlere çıkarma saplantısına düşürmüştür. Geçmiş birikimin ayırt edilmeksizin külliyen karalanması ve reddedilmesi bu aşağılık kompleksini bastırmada çare gibi görülmeye başlanmıştır.” ( Yusuf Aygün, İslam Modernizmi Üzerine)

 

  “İslam Dünyasında yapılması gereken önemli şeylerden ilki, “aşağılık kompleksi”nden kurtulmaktır. İkincisi, sadece hukuk sadece mistisizm vb. olmayan İslam’a bütün olarak bakmak yani bütüncül bir İslam anlayışı tesis etmektir. Üçüncüsü, 21. yy.’da yeni bir İslam – Müslüman entelektüel oluşturmaktır. Yani ikinci sınıf Batı düşünürü olmayan ama Batı felsefesini inkar etmeden kendi kimliğini ve geleneğini iyi bilen, kendi kimliği ile varolan bir entelektüel yetiştirmelidir. Ve son olarak konuşmacının değindiği husus; “Batı sorular sordu ve bizim yerimize kendi duymak istediği cevapları verdi. Şimdi yapılması gereken şey, bu sorular arasından sadece İslam Dünyasını ilgilendiren sorulara cevap vermek. Bunun ötesinde kendi sorularımızı sormak ve kendi gündemimizi oluşturmaktır.” ( Seyyid Hüseyin Nasr,  “20. yy.’da neler öğrendik? ve 21. yy.’da neler öğrenmeliyiz?” soruları çerçevesinde yaptığı konuşmadan )

 

    “Akılcılık” ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen Mu’tezile tarafından bile Modernistler’in tavrına göre nisbeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir. Modern İslam Düşüncesi için aslolan “murad-ı ilahî” değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.  ( Ebubekir Sifil, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, s. 11)

 

   “Modern dönemde yaşanan bozgunun sebepleri de elbette sorgulanmalıydı; sorgulandı da. Ancak mağlubiyet psikolojisi ile yapılan bu sorgulamayı benzerlerinden ayıran önemli noktalar vardı. Bunların başında Ümmet’in, “kendisini” değil de “dinini” sorgulamaya heveslendirilmesi gelir. “  (Ebubekir Sifil,  Modern dönem Kuran telakkileri, İnkişaf – Ocak-Mart 2006)

 

   “Biz biliyoruz ki Müslümanların kalplerinde taşıdıkları aşağılık kompleksi Batının düşüncesinden değil teknolojisinden kaynaklanmaktadır. Unutulmamalıdır ki Batıda geçmişte aynı kompleksi İslam dünyası karşısında hissetmiştir.” ( Şaban Ali DÜZGÜN, Evrensellik. düşüncesi ve İslam dünyasındaki yansımaları, 525 )

 

   “Avrupalıların, Müslümanlar tarafından deney, gözlem ve ölçmeye dayanan, kullanıma hazır bir araştırma metodolojisini devraldıklarını  göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Müslümanların günümüzde bilim alanında ve buna bağlı olarak pek çok alanda geri kalmış olmalarının altında motivasyon eksikliği yattığı, bu motivasyon eksikliğinin ise doğru kavram sisteminin ortaya konulamaması yüzünden olduğu, bunu aşmanın yolunun ise Kuran’daki kavram sistemine dönmekle mümkün olabilecektir. “ ( Şakir Kocabaş, İslam ve Bilim, Divan İlmî Araştırmalar Dergisi, 1996/I, 68)

 

   “Modernizmin içeriğinde “akılclık, bilimcilik, bireysellik (bireysel özgürlükçülük), dünyevîlik, hazcılık ve faydacılık” var; başta Hıristiyanlık olmak üzere hemen bütün dinler, ayakta kalabilmek için modernizm ile uzlaşmışlar, kendilerini inkâr mâhiyetinde de olsa birçok tavizler vermişlerdir. Tanımladığımız mânâda modernizme itirazı olan; akla, bilime, özgürlüğe, dünya hayatında yaşanacak hazza ve elde edilecek faydaya, temelde karşı çıkmamakla beraber bütün bunların sınırlarını koyan, madde ile mânâ, dünya ile âhiret arasında dengeyi öngören bir tek din kalmıştır ki o da İslâm’dır. Müslümanlar üçüncü bin yılda insanoğluna farklı (alternatif) bir medeniyet, bir hayat tarzı, bir ilişki modeli sunmak gibi büyük bir misyonu -fiilen olmasa da kâbiliyet olarak (bilkuvve)- yüklenmiş bulunuyorlar. Modernizmi temsil eden Batı’nın bu yüzden İslâm’a itirazı var, onu uslandırmak, diğer dinlere yaptığı gibi onu da uyumlu hâle getirtmek istiyor.” (Hayrettin Karaman, Dinler Arasında Diyalog)

.

                                            İNDİRİLEN, UYDURULAN DİN ÜZERİNE

“Uyduruk din tabiri ise bizzat kendisi uyduruk! Dinin yanlış anlaşılması olabilir, ama uyduruğu olmaz.” ( Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 08 Aralık 2019)

  Din hiç bir yorumla sınırlandırılamaz! İndirilen din, diyenlerde kendi yorum\uydurmalarına din diyor. Hurafeye karşı olalım ama, tekfircilere benzer isnatlarda bulunmayalım!
Eskiden Ateistler hatalarını almayınca bir cemaate, tarikata girip bir yol tutturuyorlardı. Şimdi indirilmiş din, mealcilik, modernizm, tarihselcilik söylemlerini dinleyen ateistler, ateizmi bırakıyor ama cemaatlerden de uzak kaldığı için, arada; âraf’ta kalıp; deizme kayıyorlar..
Cemaatçilerin yanlışlarını dile getirelim, tamam ama; tamamını yok saymak yanlış!!!
Başörtüsünün Kuran’da olmadığını savunan yorumları kabul eden kesim, Kuran’ın yorumu olduğu için bunu kabul etmiyorlar; zaten daha önce savundukları görüşleri, yorumlarıyla savunan birisinin görüşünü buldukları için, Müslümanlara karşı bunu kullanıyorlar.

‘Mezhepsizim’ diyenlerin hepsi, namazdan zekata… Hanefi fıkhına göre ibadetlerini yapıyorlar.

Biz Müslümanların en büyük hatası; ‘Tüm doğruları’ tek yazar, hoca, şeyh, mezhepte aramamız! Hepsi insan; eksik/hataları vardır ama hepsinden de, ‘mutlaka’ alınacak şeyler vardır! – Ehli sünnet tek mezhep değildir ve tek usule sahip değildir!- 

Şükür, verilen nimetin cinsi ile yapılır! Nimet para ise, para vermeni; ilim ise ilim öğretmeli!

Müslümanlar olarak birbirinize karşı yapıcı bir üslupla eleştiri yapmıyoruz; müşrik, kafir, hep tekfircilik! Fikri eleştirelim, Kişileri eleştiri, tekfirciliğe götürür; gavura yarar! 

Mealist kardeşime soru; Kuran’da sure adı olan cin’ler yok;1400 senedir kabul edilmeyen Evrim Kuran’da var, bu paradoks değil mi? 

“Kuran bize yeter” diyenler: Bayındır: Namaz 5 vakittir; Yüksel: 3 vakittir; Eliaçık: 2 ila 7 arası; H. Yılmaz: Vakti de şekli de yok.

 Kelle sayısınca ‘mezhep’ oluşmasına neden olunacağına, ümmetin 1400 senedir etrafında kendiliğinden kilitlendiği ehli sünnet içinde ve onun metodu ile yola devam edip, ‘içinde iken’ ve onun usul-metodu ile hurafe, şirk, batıl içeriklerden kurtulup, Kuran’ın açıklama görevi verdiği peygamberimizin sahih hadisleri etrafında kilitlenmemiz gerekli hatta zorunludur!  Detaylar; “hadis müdafaası, ehli sünnet, mezhep” adlı yazılarımızda!

Hadisi inkar edenler Kuran’a nasıl yaklaşacaklarını bilmediklerinden, evrimcisinden devrimcisine savruluyorlar. Daha mezhebin ne olduğunu anlayamayanlar, ‘indirilmiş din’ mezhebini savunuyorlar!

Önce mezhep yok dediler, sonra hadisi inkar ettiler, şimdi Kuran’daki “kıssalar ve lanetler” üzerinden Kuran üzerinde şüphe uyandırmaya çalışıyorlar … Sırada deizm, sonra Ateizm var! Mezhep yok derken, kendi yorumları çerçevesinde mezhep oluşturmaya çalıştılar! Hadis yok derken, peygamberin yorumlarını değil kendi yorumlarını insanlara kabul ettirmeye çalıştılar! Herhalde sırada, kendi kitaplarını yazmak var… 

.

      Yeni bir şeyler (Modernizm, tarihselcilik, yeni usül denemeleri vb. ) söylenmeli ama nasıl?

1-Tarihi tekerrür ettirmeye gerek yok! Tarihte söylenmedik söz kalmadı ama, insanlık ortak aklının tarihi süreç içinde özümseyip kabul ettikleri belli ve şu an o yüzyılların birikiminin üzerinde ayakta duruyoruz!

2-Günümüzde yeni bir şey söylenmiyor sadece ‘yeni duyuluyor.’ Ama bu da sadece, bölünmeye ve zaman kaybına neden oluyor. Farklı olmak ile haklı olmak ayrı şeylerdir.

3-Yeni bir şeylere ihtiyaç var bu ortada, ama nasıl? KÖKten kopmadan ve onun usulü ile yeni bir şeyler üretmek gerekir. Tabii önce o eskiyi bilmeli, ona saygı duymalıyız!

4-Her yeni iyi değildir, her eski de kötü!

5- Son söz, su-i misal, emsal olmaz! Ne doğrunun ticaretini yapmak, ne de yanlışı yeni diye pazarlamak bizi kurtarmaz. Doğruyu YAŞAMAK ve KÖKLERDEN KOPMADAN YENİ ÇÖZÜMLER ÜRETMEK bizi aydınlığa çıkarır.

 

                                                      KURAN BİZE YETER mi?!
            Yoksa, ‘Kuran yeter’ diyen hocaların ‘açıklamaları’ da, zorunlu mu?

Resul (sav), ayetleri iletirken ‘açıklama’ yaptı mı yapmadı mı? Eğer yapmadı diyorsanız, ayetleri iletip tek bir kelime açıklama yapmadan sustu mu sadece? ‘Alın, ne anlıyorsanız onu uygulayın’ mı dedi? Açıklama yaptı diyorsanız, o ‘açıklamalar’ nerede? Bizim için değerli değil mi onlar?! Ayetlerin manası hakkında ihtilafa düşüldüğü zaman ki, sadece Kuran yeter diyenler bile kendi aralarında ihtilaflı iken, o halde sizden veya bizden birimizin anlattığının, Resul’ün (sav) açıklamasına uygun düştüğünü hangi kaynaklardan ve ne yolla öğreneceğiz? Resul’ün (sav) tek görevi ayetleri iletmekse ve Resul’e (sav) itaatten kasıt da salt ayetlerin lafzına itaat etmekse, bu durumda Kuran’da – Allah’a itaat edin- ibaresi yetmez miydi? Bir yönetici elçi ile bir de mektup yollasa ve mektupta da ‘elçiye uyun’ dese, bundan siz ne anlarsınız! Veya şöyle tekrar ve tekrar soralım: Resul’e (sav) vermediğiniz açıklama yetkisini, ne hak ve ne hadle kendinizde buluyorsunuz ? Bunu -Kuran tek kaynak- savınızla bağdaştırıyorsanız, o halde ikinci kaynak olarak kendi açıklamalarınızı ve Kuran’dan anladığınızı bize -Kuran- diye dayatmayın.
“Kuran’a çağırdığını” söyleyenler neden Kuran’da olmayan (Cin, yok; Evrim, var gibi) kendi kanaatlerine (hevâlarına) inanmamızı bekliyorlar?, “Kuran’a çağırdığını” söyleyenler kendi fikirlerini-hevâsını eleştirenlere neden sanki ‘Kuran’ı eleştiriyormuş’ muamelesi yapıyorlar? Kuran’ı anlamamız için sadece Kuran yeter diyenlerin sözlerine (hadislerine) ihtiyacımız mı var? “Kuran’a çağırdığını” söyleyenlerin arkasından gidenler, neden hadisleri çok rahat eleştirirken hocasının herhangi bir sözünü (hadisini) asla eleştiremiyor?
Biz hadislere, ayetleri anlamamıza yardımcı olduğu için değer veriyoruz! Bazıları bunu anlamıyor…

                                                      Modernistlerin yanılgıları

Çoğu hurafe olan halk arasındaki uygulamaları ıslah etmek yerine, “Kur’an’da yok” diyerek imha ederken yerine alternatifler sunamamışlardır! Sonuç: Hurafe kökenli de olsa, dinle irtibatlarını kesen bu kesim, cahil halkın deistleşmesine neden olmuşlardır. Çare: Ehli sünneti ıslah!

                                                                      Son söz
Kadın bir alime gelir ve bir meselede fetva sorar. Alim sorar:” Hanbel’e göre mi fetva vereyim yoksa Kuran’a göre mi?” Kadın, ” Hanbel’e göre” der.Alim şaşırır. ” Neden Kuran’a göre değil de Hanbel’e göre fetva istedin?” Kadın cevap verir:
” SENİN KURAN’I ANLAMA İHTİMALİNDEN DAHA FAZLA, HANBEL’İN KURAN’I ANLAMA İHTİMALİNİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜM İÇİN.”

                                                                         Mealcilik

Arapça bilmeden, usul bilmeden, onbeş asırlık birikimden yararlanmadan Kur’an-ı Kerim’in, asıl dilinden başka bir dile yapılmış tercümesini/mealini okuyup bundan hüküm çıkarmak.

Kitabımız, doğru anlaşılabilmesi, anlama ve uygulamada yanlışa düşmemesi için Peygamberimiz’e (s.a.) uyulmasını emrediyor. Yine kitabımız, hem onu anlama hem de anlama ve uygulamada ihtilafa düşüldüğünde doğruya yönelme için âlimlere (ilmî birikime) başvurmayı tavsiye ediyor. Tercüme ve meal, birçok kelime ve cümlenin muhtemel manalarından birini tercih ederek yapılır; diğer muhtemel manalar metinde kalır, meale geçmez. Hüküm çıkarmak için Arapça ve usul bilgisine ihtiyaç vardır.  (H. Karaman, Yeni Şafak, 21 Aralık 2018)

                Zeki Bayraktar örneği üzerinden nebi-resul ve peygamberimiz sünnetinin bağlayıcılığı meselesi
“Nebi resul ayrıdır, Nebinin getirdikleri bağlayıcı değildir, Kuran’da ‘ya eyyuhennebi’ diye başlayıp Hz peygamberin hata yaptığı belirtilen ayetler var.” Özetle, “Nebi, hata yapar, söyledikleri bağlayıcı değil”, iddiası ortaya atılmaktadır ve sonuç olarak ta, ‘Bu ayetlerden hareketle, nebi vasfı ile yaptıkları bağlayıcı değildir’e ulaşılmaktadır.
Öncelikle belirtelim,”bu bir yorumdur!”
“Ayetten çıkan sonuç budur, Kuran bunu diyor” demek, yanlıştır. Çünkü Kuran’da nebi kavramı birçok yerde geçer ve aynı zamanda resul anlamında da kullanılmıştır. Sadece bir kaç ayetten hareketle, “Nebiye uymak farz değil resule farz” deyip, buradan hareketle, “Nebi, ipek haram, dövme haram…vb derken bunlara uymak zorunda değiliz, bunlar bağlayıcı değildir” gibi sonuçlara varmak büyük hatadır. Bizzat Kuran’da peygamberimiz için, “beyan, hikmet” kavramları kullanılır ki, anlam ve içerikleri bilen için malumdur, ayrı uzun bir konudur.
Nübüvvet önce gelir, Allah’tan haber almaktır, risalet ise halka bildirme yani tebliğdir, sonradan başlar. Nebilik, nübüvvet müessesesi bir parçasıdır. “Nebi kelimesi ile hata kelimesi yan yana kullanılmamalıdır.” Bu, “İslam’ın temelleri ile oynamaktır!”
Muhammed, “abduhu ve resulu”dur ama hatalar, abd-kul olmasındandır, nebi olmasından değil! Hz peygamberin hayatının beşeri yönü de vardır, yer, içer, uyurdu efendimiz… Bu, kul yönüdür ama bunları nebiliğe bağlamamalıdır.
Hata (zelle) dediğimiz nedir? “İki İYİDEN daha az iyi olanı seçmesidir” yoksa, iyi ve kötü tercihlerinden kötüyü seçmesi değildir. Gözleri görmeyene tebliğ etmek yerine toplumun ileri gelenlerine tebliği seçmesi, gibi.
En azından, tüm ayetlerden hareketle değil de, birkaç ayetten hareketle bir sonuca ulaşılacaksa buna ‘ Kuran böyle diyor’ demek yerine, ‘yorumum budur’ diyelim.

   

 

                                                                         Fazlur Rahman
Amerika’da 1988 yılında vefat eden fazlur Rahman, Türkiye’de yenilikçi fikirlerin önderi olarak kabul edilir.  O, tefsir usulünde Kur’an’a parçacı değil bütünsel olarak yaklaşılması gerektiğini, önce Kuran’ın indiği döneme gidilip, sonra tekrar oradan günümüze dönülmesi gerektiğini savunur. Ayetin indiği ortamın önemli olduğunu, hangi soruna çözüm için indiğinin iyi bilinmesi gerektiğini, sonra ayetten genel ahlak ve toplumla ilgili ilkeler çıkarmamız gerektiğini söyler. ‘Yaşayan sünnet’ kavramını da Türk okurları ile tanıştırmıştır. Kuran’a ters düşen hadisleri uydurma kabul eder. Hadis ravileri kadar, metinlerinde incelenmesi gerektiğini söyler. Şefaati, aracılık kabul eder ve reddeder. Kıyamette, tüm evrenin tamamen yıkılıp yeniden inşa edileceğini kabul etmez ve kıyanetin sadece dünya ile sınırlı olduğunu kabul eder. Fazlur Rahman, insanı ruh-beden diye  ikiye ayırmayı kabul etmez. Riba ile faizi ayrı değerlendirir. Kadının şahitliği, çok evlilik ve miras konularına yeni yorumlar getirir. Allah’a, ahirete inanan ve iyi işler yapan Yahudi ve Hristiyanların da cennete gidebileceğini ileri sürer.  Tüm bunlardan amacının yabancılaşma zihniyetini  yok etmek olduğunu ifade eder.
.

                 MUSTAFA ÖZTÜRK TARİHSELCİLİĞİ VE MEALİMZ ÜZERİNE

“Kuran’daki kıssaları gerçek değil, Kuran’ın yazılışı kesin değil, Kuran’ın manası Allah’tan sözleri Muhammed’den vb.” ifadelerle ateizme meze, oryantalizme borazancılık yapanlar, Kuran’daki “hikmet, beyan” kavramlarının anlamlarını bilmeyenlerdir ve hadisin önemini anlamamışlar demektir. Bu zihniyet, Kuran’a rağmen Kuran’a aykırı görüş ileri sürmekte olduklarının farkında bile değillerdir.
Mezheplere karşı olan (!) mealciler kardeşlerimiz, mealizm nedeniyle kelle sayısınca müctehid (!) ortaya çıkarırken, mezheplere karşıyız derken de aslında, mealini okudukları hocalarının mezhebinden olduklarının farkında bile değillerdir! İşin kötüsü, muhataplarına ‘uydurulmuş din’ diyerek, tekfircilik yaptıklarının farkında bile değildirler!
Kendilerine acizane tavsiyelerim:
1-Meal okuyacak olan, bir kaç meal birden okumalıdır.
2-Herkes, “ilmi ölçüsünde” Kuran’dan alacağını alır.
3-İtirazlar iki uç noktadan geliyor; Kimi , ‘Allah anlamayacağımız Kuran mı indirdi?’ diye soruyor, kimi ‘Biz Kuran’ı anlayamayız!’ diyor! Toplu cevap: İlmin ölçüsünde anlarsın, anlamadığını “bir bilene” (Nahl, 43) sorarsın!
4- Meallerde ölçü, ehli sünnet çizgisini korumak olmalıdır.
5- Yeniliğe açık olacağız ama, 1400 senelik çizgiden, ana yoldan, köklerden sapmayacağız!
6-Mealler bitince allame olunmadığını, Bismillah, bu yola ilk adımın atıldığını bileceğiz.
7-Hayatımızda ‘tevhit, emanet, adalet, ehliyet, ihlas, takva” odaklı bir yaşam; ilgi alanına göre (Tefsir, akaid, hadis, mezhepler tarihi vs. ) öncelikle ‘usul-ıstılah ve tarih’ okumaya başlayınca, şimdi artık soru sormaya, dikkat fetva vermeye değil, başlayabileceğinin farkında olacağız.
8-Bu yolda, azimle en az 3-5 sene devam eden, ufaktan konuşmaya başlayabilir! 

.

    

EK:  Üzücü…  ” vahyin metinleşme tarihindeki tüm müphemlikleri izale edecek bir eser telifinin bugünden sonra da güçlü bir ihtimal olmadığı” veya ” Kuran’daki kıssaların tümünün gerçek olmadığı” iddiasında olan ayrıca, Kutsi hadisi reddereken; Kuran’ı; peygamberin kutsi hadisi imişçesine yani vahyin inene dek Allah korumasında olduğunu yoksa anlamı ile gelen vahyin peygamberin kendi sözleri ile insanlara tebliğ yaptığını söyleyen bir ilahiyat profesörü (M. Ö.) veya Kuran’da sure adı bile olan cinleri reddederken, Kuran’da olmayan evrimi savunan bir müfessir (M. İ.) … Cevaplar;  http://islamicevaplar.com/kuranin-asli-yakildi-mi.html   –  islamicevaplar.com/evrim-teorisi.html

“Hz Muhammed, örneğin namazın nasıl kılınacağını uygulamalı gösterdiği halde, günümüzde farklı şekillerde namazını kıldığını söyleyenler mevcuttur.” (Ekrem Sevil, Allah’a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 109) Sünnet olmazsa salt akıl ile herkes kendi kafasına göre dini şekillendirir.

Biz, Kuran’ın deyimi ile ölü gibi olanlara duyurabilmek yeteneğine sahip değiliz ve bundan dolayı tarihimizi güçsüz ilan etmeye de asla niyetimiz yok!

” Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin.” (Rum, 52)

  EK 2: Kuran tek kaynak kabul eden  – Hadisi reddeden – kardeşlerime; Kuran tek kaynak iken; Evrim, laiklik veya başörtüsü, faiz vb …. fikirler için görüşler neden farklı?! Kuran kaynaklı; Öztürk, Okuyan, Bayındır, İslamoğlu arasındaki fikir aykırılıkları ne? Haşa Kuran yetmiyor mu, hocalar mı cahil; anlamıyorlar mı, …Yoksa, hadis zorunlu mu? İnsanların yorumlarında ayrışmak normal, peygamberin gerçek yorumu bulsak; Kuran’ın gerçek anlamına da ulaşacağız, gelin o gerçek hadislerde buluşalım!

 

   Önemli Not: Hayrettin Karaman, Faruk Beşer, Nurettin Yıldız, … gibi üstatlarımızı modernist değil, mesele de müctehit makamında gördüğümüzü, kompleskten uzak İslami yorum gayreti içinde olduklarına inandığımızı  özellikle belirtmek isteriz. 

      

 

 

 

 

Modernistler Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık