Modernistler

10 yıl önce
Resim bulunamadı

Modernist, tarihselci, mealciler

Modernistler, özellikle son 200 yıldır batı karşısında İslam aleminin içine düştüğü duruma çözüm olacak alternatifler arayışı içinde olan, İngiliz işgali altındaki Hindistanda başlayan ‘Kur’an yeter’ sloganı ile özdeşleşen (TDV İslam Ansiklopedisi, XXVI/428-429) ama aslında durmadan içeriği değişen bilim’e (Bilim değişmez mi? adlı yazımıza bakılabilir)  aşırı bağlı olan ve batıdan ithal kavramlar karşısında eziklik hisseden, iyi niyetli ama yanlış metot ile ümmeti kurtarmaya çalışan kardeşlerimizdirler! Ama aslıda izzet; istikamet’ten, köklerden, geçmişimizin bilgi birikiminden; şirk ve hurafeden arınmış ehli sünnet inancındadır!

“Modernistlerin, Kuran ve Sünnet ile alakalı oryantalistlerden alıp tekrarladıkları, sayısız hezeyanları bulunmaktadır. Hadislerin işlevsizleştirilmesinden sonra, tarihsel olduğu gerekçesiyle mi yoksa uydurma manalar vererek mi Kuran’ın tahrif edileceği artık yalnızca bir ayrıntıdır.” (Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 108, 112) şeklinde eleştirilere maruz kalan ama başta ‘tarihselcilik’ metodunu kullanan alimlerin vardıkları son nokta itibari ile, ne yazık ki, bu eleştiriyi haklı çıkaracak teoriler ileri süren “Reformcuların hedefi İslâm’ı “modernite” ile “uyumlu” hale getirmektir.” (Cemil Aydın, İslam Dünyası Fikri, s. 23) Sonuç itibari ile günümüzde bazı modernistler, “Hz. Peygamber’e (as) bile tanımadıkları bir tefsir ve tevil yetkisini kendi akıllarına tanıyabiliyor.” (Şahin Doğan, Risale Haber, 15 Eylül 2015) ve “Sadece Kuran’ı konuşturduğunu ifade edenler aslında İslam’ın değerlerine yabancı olan çağdaşçılığın değerlerini Kuran üzerinde okumaya ve onları doğru çıkarmaya çalışıyor.” (Mehmet Paçacı, Çağdaş dönemde Kuran’a ve tefsire ne oldu, s. 167) haklı eleştirisine muhatap olabilmektedirler.

“Yeni bir Din tasavvuru inşasına soyunmak, yeni bir bid’at mezhep inşa etmektir. Kuran’ın korunmuş olmasının, onların Kur’an’dan çıkardığı hükümlerin doğru olup olmamasıyla en küçük bir ilgisi yoktur. Halkı Kur’an’a çağıranlar, aslında Kur’an’dan kendi anladıkları şeye, Kur’an ayetlerine kendilerinin yüklediği anlamı kabule davet ediyor. Kendilerine karşı herhangi bir itiraz vuku bulduğunda, durumu “Kur’an’a itiraz ediliyormuş” gibi takdim ediyorlar. Kuran’ın, muradullaha uygun biçimde ancak ve ancak Sünnet’in ve Sahabe’nin rehberliğinde anlaşılabilir.” (Ebubekir Sifil, İstikâmet Yazıları II) 

İşin ilginci, Kuran’ın “dinde tek kaynak” olduğundan ne sahâbenin haberi var, ne tabiînin, ne de etba’u-tabiînin; Boşuna hadis ezberi ve nakliyle uğraşıp kendi başlarına iş açmış bu ehli sünnet alimleri! Fakih sahâbeler ve tabiînin fakihleri o hadislerden ahkam çıkartıp hadlerini aşmışlar! Neyse ki on dört asır sonra hatâyı fark edebilmişiz!

Mealizm denen bu hadissiz Kur’an tarikatı, Kur’an’da yok denilerek”, kadınlar erkeklere namaz kıldırabilmekte, sigara haram veya mekruh değil, Türkçe ezan ve namaz olur, Hz Adem peygamber mi; ilk insan mı?, tesettür-başörtüsü yok, namazın içeriği, sayısı ve şekli gibi birçok alanda farklı fetva verebilmekte ve buraya alamayacağım ahlaka aykırı başka fetvaları ile ümmeti bir tarafta eski hurafelerle yorulmuş tarikatlar, diğer tarafta güncel hurafeler üreten kendileri arasında bırakan bir ikileme sokabilmektedirler.

“Kur’an size yetmez mi, hadise ne gerek var?” diyen bu kardeşlerimize bizim cevabımız: ‘Biz, Kur’an’ı açıklama hakkını Hz Muhammed’e; siz modernist hocalarınıza veriyorsunuz!’ şeklinde olacaktır! Sünnet/hadis olmadan Kur’an doğru anlaşılamaz! Bu iddiamıza iki delil getirebiliriz: Bizzat Kur’an-ı Kerim “beyan, hikmet” kavramları ile sünnet/hadise atıfta bulunması ve sünnet/hadisden bağımsız Kuran yorumu yapanların şu an geldikleri sonucun oryantalizm ile paralellik arz etmesi!

“Kur’an’a uyan hadisleri kabul ederim, Kur’an yeter!” diyen kardeşlerimiz aslında, ‘Kur’an’dan çıkardığı yorumlara uyan hadisleri’ kabul etmektedirler! Bu söz, “Ben Kur’an’dan ne anladı isem siz de onu, ‘Kur’an’ın tek doğru yorumu’ kabul edeceksiniz” anlamına gelir! Bu aslında mezhebi reddedip, kendi yorumunuzu kutsallaştırmaktan farksızdır! Meali okunan hocayı, mezhep imamı; onun yorumlarını da hadis gibi kabul eden ama; mezhep ve hadise karşı olan kardeşlerimiz içine düştükleri çelişkiyi fark edememektedirler ne yazık ki!

Günümüzde tarikatlarda hurafe hatta şirk unsurları, hadisi anlamada bir yöntem sorunu, mezhepleri din ile özdeşleştirme sorunu olduğu asla yadsınamaz ama çözümü yine 1400 senelik engin tecrübe birikimine sahip ehli sünnet çizgisinde olduğunu unutmmak gerekmetedir.

“Kur’an’ a davet edenlere sapık, cemaatine davet edenlere ehli sünnet denir” diyen kardeşlerimizin es geçtiği nokta, mealist kardeşlerimizin anlayamadığı şey, “her mealin bir yorum olduğu” gerçeğini göz ardı etmeleridir! Yani siz direkt Kuran’a değil; – her kim ise- bir şahsın Kuran’dan anladığına insanları çağırıyorsunuz! Bizler ise ‘hadislere, peygamberin Kuran yorumu’ olduğu için değer veriyoruz! Sorunlu olanları zaten reddederiz veya tevil ile yorumlarız! Sonuçta siz ‘bir’ yoruma; biz ise ehli sünnetin ‘ortak akılda buluştuğu’ yorumlara insanları çağırıyormaktayız. Zaten mealini okuduğunuz hocanın etrafında da bir kitle oluşunca; otomatikman mezhep oluşmakta değil midir?

Önceleri “ Oryantalistler önce mezhep imamlarına sonra sünnete sonra Kur’an’a saldırır” sözünü anlamsız bulurdum. Son 10 senedir oryantalizm üzerine yaptığım okumalar ve onların görüşlerinin modernist yaklaşımlarla arasında var olan paralellik bu sözün ne kadar gerçeği yansıttığını gösterdi, ne yazık ki!

“İhtilâfların kaynağı Kur’ân’ın kendisi değil, herkesin ayrı ayrı Kur’ân olarak algıladığı şeydir. Önce müçtehidler, mezhep imamları, sonra Tâbiin, sonra Sahabe hedef tahtasına oturtuldu. Bazıları önce kendi fikirlerini onlarınkine alternatif olarak sundular, sonra onları da bir kenara atarak kendi yorumlarını doğrudan pazarlamaya başladılar. Bize Resulullah’ın sünnetini aktaran kaynakların tamamı devre dışı bırakılınca kendi ene-egoları ile Kur’ân’a, Sünnetin irşadıyla değil, doğrudan doğruya varmak istediler. Varabildiler mi? Vardıkları şey Kur’ân değildi; onların kendi anlayışlarıyla, ön yargılarıyla, hevâ ve hevesleriyle çevrelenmiş olan bir kitaptı. Onlar, ümmetin bin dört yüz senedir anladığı mânâya tamamen yabancı düşüyor ve genetiği değiştirilmiş bir din tasvir ediyorlardı. Kur’ân ile konuştuğunu ve Kur’ân ile hüküm verdiğini zanneden insanların büyük çoğunluğu, aslında kendilerinin patronu olamadılar, sadece “patron” değiştirdiler, o kadar.” (Ümit Şimşek)

Modernist slogan:” Yılların eskitemediği müşrik söylem: Atalarımız öyle diyor. ‘Peki, ya ataları doğruyu bulamayan kimselerse?’ (Bakara, 170)” Ya ileride ata olacak günümüz mealcilerinin yanlış yorumlarını ileride “Kuran böyle diyor” diye savunan çıkarsa ne olacak? Onlarda mı müşrik, dolayısı ile günümüz mealcileri de müşrik atası olacak?!

Tarihselcilik: Tarihselciler; “Kader, şeytan, cin, kıssa, hadis, berzah, had, miras gibi hükümler o tarihe özel anlaşılmalıdır” derler.  Onlara göre peygamber sadece aracı; postacıdır, açıklama görevi yoktur. Kur’an ayetleri içinde yaşanılan döneme göre anlaşılmalı, yorumlanmalıdır. Yani zamanı vahye değil vahyi zamana göre anlama gayesini savunurlar. Batıdan alınan usül, kavram, hayat tarzı bu bakış açısında ana kıstaslardır. Zamanın popüler kavramları Kur’an’a söylettirilmeye çalışılır. Bu modernizm de olabilir, sekülerizmde. Bu bakış açısının zamanla deizme yönelmesi kaçınılmazdır!

Tarihselciliğin sefaleti: “Tarihselcilik, modernitenin en önemli teorilerinden biri. Tarihselcilik, hakikatin insanların yeryüzündeki tarihsel sınırlarıyla kayıtlı olduğunu savunur. Tarihselcilik, dini beşeri tarihsel alana indirger. Tarihsel bakış, bir tahrifat aracıdır. Zamana mahkum bir Tanrı icat eder. Tarihsel değişimle beraber Tanrı da değişecektir. Kur’an kıssaları da tarihseldir. Sonuçta tarihsel olan kelam ve kelamın anlatıları, değişen yeni tarih ile beraber iki seçenekle karşı karşıya kalır. Ya onları yeni tarih içinde ‘yeniden anlam sahibi kılmak’ ya da onları ‘geçmiş tarihleriyle yüz yüze bırakmak.’ Modernistler birincisinde, İslamiyet’i modern tarihsellik içinde yapılandırmak isterler. İkinci seçenekte ise “çöl kanunu” diyerek kaba bir reddiyeciliğe başvururlar. Sonuçta ‘birincisinde deformasyon, ikincisinde ise reddiyecilik’ öne çıkar. Allah’ın kelamı hem içine doğduğu zamana konuşur hem de başka zamanlara. ‘Geçmiş, gelecek ve şimdi gibi üç bağlamla sınırlanan zaman bilinci beşeridir.’ Tanrı’nın zaman bilinci bunların çok üstündedir. Allah tarihte yaşanan toplumları tarih üstü alana taşıyarak her tarihte anlamamıza imkan verecek “ibretler” sunar. Firavun, bizim için M. Ö. 3000’li yıllarda yaşayan somut bir tarihsel varlık değil, bir ‘kıssanın sembol şahsiyetidir.’ Firavun ilahlaşınca köleleştirir. İnsanlar köleleşir. Hakikat, insanı kölelikten kurtaran bir özgürlük bilincidir. Kıssa, özgürlük mücadelesinin anlamını anlatır insana. ‘Tarihselcilik, İslamiyet’i de tarihsel evrimin içinde oluşan bir din olarak görür.’ İslam’ın Kelamı, tarihsel değil. Çünkü Kelamın sahibi, zamanların da sahibi tarihlerin de. Zamanın ve tarihin yarattığı değil, zaman ve tarihi yaratandır.” (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 30.12.2018)

Modernistler ve gelenekçiler çatışmasından yükselen tarihselcilik: Modernistler, İslamiyet’i modernliğin parametrelerini ön koşul kabul ederek yorumluyor. Modernlik algısı, ciddi anlamda pozitivist bir karakter taşır ve aslında tarihselcilik yaklaşımıyla (Alman tarihselciliği ile) da çatışır. ‘Modernistler, İslam’ın ilk doğuş ve tarihsel mirasına moderniteyle bakarlar.’ İslam’ın bütün zamanlarına modern bilincin mutlaklığıyla nazar ederler. Modernlik, insanlığın evrim sonucu elde ettiği son hakikattir! Hakikatin son hali! İnsanlığın bulduğu son değişmez paradigma. İslamiyet, modernliğin hakikat kabulleriyle tartılmaya başlanır. Bu çerçevede modernlikle çelişki arz eden İslami pratikler ve görüşler hesaba çekilir. Elbette rasyonalizm, pozitivizm ve tarihselcilik gibi modern yöntemler burada devreye girer. Bu yöntemlerle sadece İslamın tarihsel ve kültürel mirası okunmaz, aynı zamanda İslam metafiziği veya ilahiyatı da buna dahil edilir. Dolayısıyla bu yöntemlerle uzlaşmayan ve çelişik gözüken taraflar “tarihselcilik” bağlamında dışlanır. Yani ‘bunlar tarihseldir, geçmişte kaldı’ denir. Olumsuzlama tutumuyla İslamın hakikatine meydan okunur. ‘Arkasından da hermenötik aracılığıyla da modern bilince göre yeni yorumlar yapılır.’ Modernistler, modernliği evrensel hakikat bağlamına yerleştirerek hareket ederler. Bu açıdan da evrenselci bir kimlikleri bulunmaktadır. Elbette bu Eurosentrik bir evrenselciliktir. Modernist yaklaşım, İslam toplumlarının içinde bulunduğu krize karşı kendilerini bir alternatif olarak sunarlar. 19. Yüzyılda Müslüman aydınların ekseriyetle uzlaştıkları “Müslüman kalarak modernleşmek” tezi yerine, “Müslümanlıkla modernleşmek” yaklaşımını benimsiyorlar. Modernliğe uymayan ve onunla çatışan Müslümanlık ise tarihsellikle açıklanır ve ilerlemenin gerisinde kalan bir olgu olarak değerlendirilir. (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 20.01.2019) 

Tarihselcilik sefâleti: Tarihselciliğin felsefî temellerini Hegel attı: Tarihi, dolayısıyla zamanı ve mekânı kutsadı. Kutsanan zaman, Aydınlanma Çağı’ydı, kutsanan mekânsa Avrupa ve uygarlığı. Hegel’in sorunu, Descartes’la kabaca temelleri atılan, Kant’la muhkemleştirilen, Avrupa uygarlığı fikrinin mutlak bir şekilde dünya üzerinde egemenlik tesis edeceği zemini inşa etmekti. Hegel, Avrupa aklını tanrılaştırıyordu. Hegel, inançları güçlü bir Hıristiyandı ama Protestandı. Protestanlaşma, Tanrı’nın hayattan uzaklaştırılması, dinin bireysel bir inanç meselesine indirgenmesiydi: Bunun sonucu deizm olacaktı. Deizm de kültürel çözülme ve nihilizmle sonuçlanacaktı. Dilthey, sosyal bilimlerde tarihselciliğin temellerini attı; böylelikle kabaca “hakikat fikri yoktur, hakikat herkese göre değişir” mottosuna dayanan postmodern anlama ve yorumlama sürecini hazırladı. Gadamer, “ufukların buluşması”ndan, “diyalojik okuma stratejileri”nden söz eder. Her şey buraya ve şimdiye göre yorumlanır. Gerek tarihselciliğin, gerekse hermenötiğin sâbitelerini yitiren, değişkenlerin önünde sürüklenen Batı dünyasında bir anlamı ve karşılığı vardır. Ama vahyin kaynaklarının sağlam olduğu Müslüman dünyada bir karşılığı olmaz, olamazdı; olsa olsa kafa karışıklıklarının, okumuş-yazmış insanların zihinlerinin çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüşmesine yol açabilirdi bu, esas itibariyle.  ‘İnsan, her dâim sâbite arayışı içindedir.’ Sâbitelerini yitirdiği zaman, değişkenleri sâbite katına yükseltmekten çekinmez. Kaçınılmazdır bu: İnsan, sâbitesiz /“omurgasız” ayakta duramaz zira. Pergelin sâbit ayağını, vahyin hakikatlerine, bu hakikatlerin nasıl anlaşılabileceğini vahyin şaşmaz sâbiteleri ışığında sarih ve vâzıh bir şekilde ortaya koyan İslâm ilim, irfan ve hikmet yolculuklarına basacağız. Ancak ondan sonradır ki, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyalara, bütün değişkenlere velûd ve münbit bir şekilde açılabilmemiz, bütün dünyalara da, değişkenlere de “ruh üfleyebilmemiz” imkân dâhiline girebilir. Vesselâm.”  (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 30-31.12.2018)

Nurettin Yıldız: “Bu işler sahabe ile başlar, sonra efendimizin tartışılması ile devam eder. Fakat bir süre sonra iş, Kuran ayetlerinin tartışılması boyutuna gelir. ‘Şu hadisler olmamalı’ dendiği gibi şimdi de, ‘şu ayetler Kuran’da olmamalı’ya getiriliyor iş. Bazı ayetlerin kültürel olduğu, bugün o ayetlere gerek olmadığını ima etme cüretinin gösterildiği günlere gelindi. ‘Eskiden oryantalistlerin, batılı İslam araştırmacıların iddialarıydı bunlar.’ Şimdi oryantalistlerin o bilinen malzemeleri, Türkiye’de Müslüman diye bilinen insanlar tarafından piyasaya sürülüyor. İnsanların yeniliği ortaya koyarak sivrilme arzuları vardır. Yenilik eskiyi yok ederek yapılan bir yenilik olmamalıdır; eskiyi yenile. ‘Eskiyi sunuş tarzın yeni olsun.’ Yeni yetişen nesil yorumlama, avucunun içinde şekillendirme iddiası ile hayata bakıyor. Kendi elimizle dine bir şekil vermeye kalkışıyoruz. Efendimizin hadisleri ile uğraşmak tam anlamıyla peygamber Aleyhisselam konumuna talip olmaktır. Onu kaldırdığınız zaman, Kuran hala ortada duruyorsa, ‘onu ben beyan ederim, merak etmeyin’ demiş oluyorsunuz. Kendini peygamber efendimizin beyan vazifeli kimliğinin yerine koyuyorsunuz. Kuran gösterip, kendin Kuran olup konuşuyorsun. “Allahu Teala’nın keskin çizgilerle ayırdığı veya ayırmadığı şeyler var Kuranı Kerim’de. Niye? ‘Kalbiniz ne durumda, bunu test etmek istiyoruz’ diyor, Allahu Teala.” Ashab-ı kiramın ve talebeleri olan imamlarımızın teğet geçildiği bir yerde iyi niyet arayamayız. Esasen iyi başlamış şeyde ölçü kaçırma var. Sen bu tür konular üzerinde şöhret arıyorsun ya da birilerini memnun etmek istiyorsun. Çok ağır bir gaflet içindeler.” Prof Süleyman Hayri Bolay: “Tarihselcinin dayandıkları, Hegel’in tarihselci ve Nietzsche’nin Hıristiyanlığı tehdit eden yazılarıdır. Bunlar geçmişte sınırlı bir ilim çevresinde tartışılmış konulardır. Bunlar salonlarda konuşulacak konular değildir. ‘Kalabalıklara çetin meseleleri açmak, imanları sarsmaktan başka bir netice vermez.’ O iddiaların karşısına mantıki, ilmi, dini delillere dayanan doğru bilgiler ortaya konulmalı, geniş kitlelere onların anlayacağı ifadelerle ulaşması temin edilmelidir. Hint havzasındakiler, İngiliz ve ABD kaynaklıdır.” Prof Şevket Kotan: “Tarihselliğe yönelme, ümmetin Kurtuluşu davasında kurtarıcı bir rol, İslam’a yönelik oryantalistik itiraz ve saldırılara kolaydan cevap üretebilme potansiyeli olduğuna kanaat getirilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Şatibi’de zirvesine ulaşan, ‘gaye ve maslahat temelinde yükselen fıkhi anlayışa geri dönmeye gerek’ vardır, ama ne yazık ki böyle bir tarih bilinci yerine, kaba bir modernizm üreterek böyle değerli bir tartışmayı tükettik. Sürdürülen tartışma sonuçta bir tür oryantalistik mecraya doğru yol almaktadır. Buradan varacağı yer ise, Muhtemelen Hristiyan din anlayışı olacaktır. Hristiyan vahiy (İncil);  azizler tarafından yazılan metinlerdir. Metinlerde yazım hataları, mitoloji yer alabilir, metinlerde yer alan tarihsel olaylar gerçek ya da anlatıldığı gibi olmayabilir. Bu düşünceye sahip hocalarımızın iyi niyetli olduklarını düşünüyorum. İlmi konuların ilmi mahfillerde tartışıldıktan sonra, eğer gerekiyorsa, fayda verecekse uygun bir usulle halka sunulması gerekir. Oryantalistik/modernist dayatmaların büyük oranda kendisini tarihselcilik olarak üretmesi meselesidir konu.”   (Altınoluk dergisi, Kasım 2018, sayı: 393)

Tarihselci tarihin dışında mıdır? Bana göre tarihselciliğe, özellikle ilahiyatçı çevreleri ikna eden şey hala Batı tarih algısının veya modernliğin merkezde olduğu ciddi bir etki sözkonusu. Bunlar Batı’nın karanlık yüzünü fiilen belli bir aşk seviyesinde örtüyor. Ol âşıklar, o çok gelişmiş Batılı ülkelerin İslam dünyasının geri kalmışlığında hala oynamaya devam ettiği sömürgeci, ırkçı, soykırımcı, insanlık dışı rolünü göremiyor, bütün bu geri kalmışlığın suçunu sadece Müslümanlara yükleyen bir kahır edebiyatına meylediyorlar. Müslümanların bugün Suriye’de, Mısır’da, Yemen’de, Irak’ta ve İslam dünyasının her yanında kendi kaderlerini değiştirme, kendi tarihlerinin aktörü olma yolunda ortaya koydukları iradenin nasıl bir Batılı tedbire çarptığını görmedik mi? Genellikle şahit olduğumuz tarihselci söylemin en büyük handikapı neredeyse kendini tarihin üstünde görüp, o konumdan Allah’ın bile tarihin etkisinde nasıl kalabileceğine dair konuşabilme imtiyazına talip olması.” (Yasin Aktay, Yeni Şafak, 05 Ocak 2019) 

Tarihselcilik: “Batı kaynaklı olan bu kavram daha sonraları Kuran üzerinde uygulanmaya çalışılmıştır. Bu kavramı ilk kullanan Hegel’dir. (Doç Dr Hüseyin Çelik, Kuran Ahkâmının Değişmesi, s. 95) Kuran’ın tarihselliğini ilk savunan isim Fazlur Rahman’dır. Fazlur Rahman Kuran’ın hukukla ilgili ayetlerini birer (hukuk) kanun olarak kabul etmemektedir. O, Kuran’ın hitabının tarihsel olduğunu söyler ve delil olarak da: “Mekke ve çevresindekileri uyaran bir kitap.” (Maide, 92); “Babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için.” (Yasin, 5) ayetlerini delil gösterir. (s. 96) Buradaki ilk ayetten kasıt Arap yarımadası, milletten kasıt ise Araplardır, der. (İ. Güler, F. Rahman, İslami araştırmalar, V/94) ABD’de yaşayan ve orada vefat eden bu modernist tarihselci, ne yazık ki oryantalistlerin bakış açısına sahiptir ve bu konudaki onların görüşleri aynen savunmaktadır. Roger Garaudy, Muhammed Arkoun, Hasan Hanefi, Şirak Ali, Mümtaz Ali, Halis Albayrak son zamanlarda da Muhammet Öztürk, tarihselciler arasında sayılırlar. ‘Batı kaynaklı, batı kökenli bir düşünceyi alıp olduğu gibi Kuran üzerinde uygulamanın hiçbir akli ve tutarlı gerekçesi yoktur.’ Tarihselcilik düşüncesi batıda seküler anlamda gelişmiştir Hıristiyanların vahiy anlayışı Müslümanlarınkinden farklıdır. ‘Onlara göre kutsal metinler Allah’ın kelamı olmadığından bunları teolojik olarak okumak gereksizdir. Kuran’a tarihselci yaklaşım ortaya atanlar da oryantalistlerdir. Onlar, Kuran’ın Hıristiyan kutsal metinleri gibi insan sözü olduğunu düşüncesindedirler.’ Kuran’ı anlamada böylesi bir metot kullanılacağına dair hangi ayet ve hadis delil getirilebilir? Mucize olan Kuran’ın metinini tarihsel yorumlamak başka problemlere zemin hazırlar. Tarihselcilere göre Kuran’ın ahlaki emirleri evrensel, hukuksal emirleri tarihseldir. Allah ahlaki ilkelerde evrensel ilkeler koyarken neden aynı şeyi hukuksal alanlarda yapmamıştır? Kuran’daki cezalarla ilgili getirilen hükümler, Kuran’ın tarihsel olmadığının delilidir. Allah bazı konularda en ince teferruatına kadar açıklama yaparken, bazı konularda yüzeysel olarak hüküm belirtmiştir. Hangi ilke ve esaslara göre yeni ceza türleri getirilecek veya getirilen bu cezaların öncekinden daha etkin olduğu nasıl ispatlanacaktır? ‘Akıl esas alınacaksa kimin aklı esas alınacaktır?’ Tarihselciler hükümlerinin değişebileceğini savundukları nasslar için, kendilerince illetler üretmişlerdir. Onlar âdete Allah’ın niyetini okuyarak, kendilerince bir neticeye vermeye çalışmışlardır. Oysaki ‘Allah niyetini tespit etmek ya tanrısal bir vizyona ya da Allah’tan gelen bir nakille mümkün olabilir.’ Kuran bir topluluğa, bir âleme değil; âlemlere gönderilmiştir. Onun hükümleri de bütün âlemlerde geçerlidir. ‘Kuran’ı tarihsel görenler, kendi görüşlerini evrenselleştirmiştir.’ Onlar adeta, ilahi niyeti ölçen bir terazi bulmuşlardır. Vahyin içeriğini tarihi olaylar belirlemediğine göre, onun değişip değişmeyeceğini de tarihi olaylar belirleyemez. Tarihi gibi görünen nassların dahi bir metot vermeleri, ilkelere ışık tutmaları bakımından korunmaları ve değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyoruz. ‘Şeriatta tekamül vardır. İlke, esas ve amaç bakımından çerçeve boşluğuna meydan vermemiş, bu çerçevede akla, içtihada geniş bir yer ve rol vermiştir.’ ‘Muamelat alanında asıl olan maslahattır.’ Ancak neyin maslahat olduğunun ölçülerini bizzat vahiy koyar. Akıl, “hakk”ın ölçülerini kendisi koyamaz. Şeriatın uygulanması sırasında kavmî ve coğrafî renk tonlarına sahip olması normaldir. Vahiy kaynaklı bu hukuki yapı, medeniyet yolunda ilerlerken ayaklarımızı sağlam basabileceğimiz sabit bir zemine sahip olmamızı gerektirir. Batı değerlerine uygun düzenlemeler yaparak, İslam’ın uygulanabileceğini savunmak tutarlı değildir. Farklı anlamayı nerede durduracağız? İşin detayına, pratiğe inildiğinde karışıklıklar ortaya çıkacaktır ki ‘günümüz tarihçileri bile şu anda, kendi aralarında bir birlik sağlayamamışlardır.’ Bugün Şari’ kim olacaktır? Allah, olmamış sembolik ve masalımsı bir şeyi anlatacak ve insanlardan da bunları uygulamaların isteyecek. Bu Allah’ın adaleti ile bağdaşmaz. Eğer Kuran’ın kıssaları gerçek olmamış olsaydı, Mekkeli müşriklerin, “Bu ancak öncekilerin masallarıdır.” şeklindeki sözlerini eleştirmenin bir mantığı olmayacaktı. Çünkü gerçek olmayan bir şey ancak masal olabilir. (Yazar, 98-104. sayfalar arasında, toplam 30 madde halinde, tarihselcilere itirazlarını sıralar.) Kuran’ın tarihselliği yerine anlamların tarihselliğini savunmak daha isabetli olur. (s. 102) Tefsirin tarihsel olabileceğini söyleyebiliriz. (s. 104) Mehmet Bayraktar tarihselciler için şunu söyler: “Böyle düşünenler, nasih mensuhu kabul etmezler. Yani Allah’ın, bir hükmü kaldırıp yerine başka bir hükmü getireceğini kabul etmezlerken, kendilerine bu hakkı tanıyorlar. Eğer ayetin zahiri günün kurallarına uymuyor ise, kolayca onun hükmünü kaldırarak, onu nesh edebiliyorlar.” Bir kişinin kendi kafasından hükümlere illet belirlemesi demek, Allah’ın niyetini okuması demektir. Bu da, Allah’ın belirlemiş olduğu hudûdullahı çiğnemeye kalkışmaktır. (s. 167) Tarihselciler her değişmeyi kabullenirler. Sonuçta da ulaşılan hukuk, ilahi olmaktan çıkar ve beşeri bir hukuk şeklini alır. (s. 170) Hükümlerin değişeceğini savundukları nasslar için, kendilerince illetler üretmişler, ‘Kuran’ı tarihselleştirirken, kendi görüşlerini evrenselleştirmişlerdir.’ (s. 192) Had ve kısas cezaları, zamana, şartlara göre değişebilen cezalar olsaydı Allah’u Teala, ta’zir cezaları gibi bunların da cezalarını nasslarla belirlemezdi. (s. 170) Kuran tarihseldir düşüncesi, Hindistan’da Seyit Ahmet Han öncülüğünde başlamıştır. Hz Peygamber döneminde de değişim olgusu vardır. Kuran’ın 23 senede tedricen inmiş olması bunun açık örneğidir. Kurandaki, “vesailden olan, ta’lil edilebilen ve ictihadi olan hükümler” değişime açık hükümlerdir. (s. 190) İlletin kalkmasından dolayı geçici olarak bazı hükümler askıya alınabilir. Tarihselciler, Allah’ın hükümlerinin değişmesi gerektiğini savunmak için, kendilerince üretmiş oldukları illetler ile adeta Allah’ı niyetini okumaya çalışmışlardır. İlletileri kendileri belirlemiş ve ona göre de hükümleri değiştirmeye çalışmışlardır. Tarihselciler, bir metodoloji geliştirememişlerdir. (s. 192) Hükümlerin değişmesi gerektiğini söylerken bunun ölçüsünü belirtememişlerdir. Kendi aralarında dahi birlik sağlayamamış, herkes kendince bir yolu belirlemeye çalışmıştır. Bu düşünce yapısının arkasında, batılı söylemler bulunmaktadır. Tarihselci söylemin ortaya koymaya çalıştığı hükümlerin hiçbirisi tecrübe edilmemiştir.” (s. 193)

Kuran nedir? “Mustafa Öztürk Beyefendi’nin Kuran hakkındaki kabul edilemez konuşmasına binaen şunları söylemek istiyorum. Lütfen Kur’an’ı akademik bir kitap olarak görmeyi bırakın! Bu, kitap binlerce mesele için geldi ve her meselesi de hayatın içine dairdir. Bu kitap karı koca arasındaki ilişkileri, baba oğul arasındaki ilişkileri, komşu ile komşunun ilişkileri, zengin ile fakir arasındaki ilişkileri düzeltmek için geldi. Zina edenlerin nasıl tövbe edeceklerini öğretmek için geldi. Kur’an’ın iki yönü vardır. Bu Kur’an kitaptır ve hitaptır. Canlı bir kitaptır. Hayatın içindedir. Hayatın her anında seninle yaşayan bir kitaptır bu. Kitaptan ziyade hitaptır bu. Bir kanun metni gibi soğuk değildir. Hayatın içinde yer almasaydı Allah ne bilecekti faiz belasına düştüğünü? Kur’an hayatın içindedir. Doğarken yanındadır. Süt emerken yanındadır. Çocuk iken yanındadır. Ergen iken yanındadır. Kız ya da erkek isen yanındadır. Gençlik yıllarında yanındadır. Sana güzel gençlerden örnekler verir. Sonra iş kurmanı ister. Zekât vermeni, infak etmeni, sadaka vermeni, dünyayı iyilikle doldurmanı ister. Malını ve aileni korumanı ister. Bu uğurda gerekirse ölmene izin verir. Çocuğundan koparılmış bir peygamber babanın halini anlatır sana. Çocuğunu nasıl terbiye etmen gerektiğini öğretir sana. Eşini ve çocuklarını sevmeni ister. Gördün mü işte doğduğun gün yanında olan kitap yaşlandığın gün de yanında… Ölünce de yanında olacak merak etme! Arkandan sövülmene izin vermeyecek. Onların yaptıkları gelip geçti. Siz halinize bakın der yeni gelen nesle! Yatak odanda yanında, banyoda yanında, abdest alırken yanında, çarşıda, pazarda, sokakta, savaşta, sevişte, barışta, borçta, günahta, samimiyette, riyada, ibadette, kavgada, yemekte… İşte özellikleri anlatmakla bitmeyen kitabın hikayesi budur! Çünkü bu kitaptır ve hitaptır. Hayatın içinden bir kitaptır. Hayatın içinde bu halleri yaşayan herkese bir hitaptır. “Nerede olursanız olun o, sizinle birliktedir” ayeti işte budur. Her nerede olursak olalım, hangi konum ve pozisyonda olursak olalım, hangi hali ve ahvali yaşıyor olursak olalım o, bizimledir ve bize söyleyecek bir kaç çift lafı var.” (Murat Padak)

Ehli sünnet, modernistler, selefiler: Ümmetin genel sorunlarını ilgilendirmeyen, usul meseleleri, şaz konular veya müteşabihe giren meseleler, alimlerin ilgi alanına giren uzmanlık gerektiren konulardır. Yoksa, İslami ilimlerde derinleşmemiş, hatta ilmihal konusunda bile cahil bir kitlenin veya kamu önünde bu konuları konuşmak sadece kafa karışıklığına neden olur ve olmaktadır da…Halbuki yapılması gereken alimlerin kendi arasında bu konuları tartışıp sonuçları halka duyurmak olmalıdır. İlmi tartışmalar, felsefi konular âlimler arasında halledilmeli sonuçlar topluma yansıtılmalıdır. Günümüz Müslümanlarının marjinal kesimi batı medeniyeti karşısında eziklik ya da tepkisellik arasında kalmıştır. Eziklik modernizm ve tarihselciliği; tepkisellik ise selefilik tekfirciliği ortaya çıkarmıştır. Halbuki bize gereken, gıybet, gösteriş, zina, yolsuzluk, israftan uzak, sabırlı, ahlaklı, adaletli emin/güvenilir olmalı, iyiliği hatırlatıp, kötülükten sakındırmalıdır.

Ezik Modernistler: Günümüz modernist Müslüman aydınlarının batı karşısında aşağılık kompleksi içinde olduklarını yaşadığım iki örnekle paylaşmak istiyorum. Yıl 1994, İlahiyat fakültesinde dersteyiz. Ders tefsir, öğretmen tefsir profesörü S.A. derste konu İslam had cezalarına gelir ve ders esnasında hocamız fikirlerini şöyle temellendirir:” Ben bunu Avrupalılara nasıl açıklarım?” Yıl 2012. İslam felsefe profesörü İ.G. konferansını bitirir. Konferans sonrası sohbetler etmektedir, anlattıkları ne yazık ki oryantalistlerin yapmak istediklerinin Müslüman bir akademisyence ifadesinden ve kendi fikirleri gibi savunulmasından başka bir şey değildir ve son sözü şudur:” Ben bu İslam’ı Amerika’da bile anlatabilirim.” Dünyayı sömüren, insanlarını insanlıktan çıkarıp ahlaksızlığın girdabında döndüren batılıların kendilerini ifade derdi yokken bizim önder, aydın kesimimizin bir kısmındaki bu kompleks bakalım ne zaman son bulacak!

.

ABD merkezli bazı modernistlerden haberler: ABD’nin New York kenti İslam dininde bir ilke imza attı. Dünyada ilk kez bir kadın imam, kadınlı erkekli cemaate Cuma namazı kıldırdı. Prof. Amina Vadud, namaz öncesi bir basın toplantısı düzenledi ve Cuma namazını ben kıldıracağım dedi. (19.3.2005) Evangelic papaz Anis Shorrosh’un yazdığı incil, Tevrat ve Kuran’ın karışımından oluşan 77 sure ve 368 sayfalık kitap ortadoğuda bedava dağıtıldı. İlgi görmeyince internet sitesi bile kapatıldı. Yazar ABD’li ve aşırı İslam düşmanı biri olarak tanınıyor. (2004) 19’cu Edip Yüksel ve son resul (!) İ. Erol Evrenesoğlu’da (27.11.2019’da ABD’de öldü) ABD’de yaşıyor. ABD’de yaşayan ve 12 yıkl önce Müslüman olan (!) afrika kökenli eşcinsel imam (!) Abdullah, eşcinsellere imam nikahı kıydı. (19.4.2013) 

  “Reformcular bir baştan öbür başa, Batı akılcılığı karşısında afallamış, sonradan aynı batının 20. asırda aynı akılcılığı iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, doğunun özüne giremezken batının kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır.” (Necip Fazıl Kısakürek, Arınma Çağında İslâm, s. 156)

“Modernist Müslümanlarca sözcük ve deyimler öyle bir biçimde kullanılmaktadır ki, bu, batı karşısında hissedilen kültürel şok ve aşağılık kompleksinin göstergesidir. Bu tür yazılar, batı norm ve değer yargılarına boyun eğen, teslim olan köle bir zihniyeti yansıtmaktadır. İşin daha da kötüsü, bunlar İslâm etiketiyle piyasaya sürülmektedir. Bu etiket de yalnızca bazı duygusal unsurları dışa vurmaktadır. İslâm’ın özünü dışa vuran entelektüel ve manevi/tasavvufi hakîkatten mahrumdur.” (Seyyid Hüseyin Nasr, Çağdaş İslâm düşüncesinde gerileme, sapma ve uyanış, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XIII, Sayı: 23 (2011/1);  s. 253-259)

“İslam Modernizmi denince; İslam’ı, batının değerlerini ve mantığını esas alarak yorumlayan yaklaşım, bazen de batının meydan okumalarına cevap arayan, batıya İslam’ı hoş göstermeye çalışan uzlaşmacı yorum anlaşılır. 19. yüzyıldan beri batının sürekli artan siyaset, bilim ve teknik alanlardaki gücünün İslam dünyasında sebep olduğu entelektüel bunalımların ve politik çarpıklıkların neticesi olan bir zihni gerginlik karşısında Müslümanların şahsiyetlerini kaybetmesi özellikle aydınları bu geri kalışın faturasını bir yerlere çıkarma saplantısına düşürmüştür. Geçmiş birikimin ayırt edilmeksizin külliyen karalanması ve reddedilmesi bu aşağılık kompleksini bastırmada çare gibi görülmeye başlanmıştır.” (Yusuf Aygün, İslam Modernizmi Üzerine)

“İslam Dünyasında yapılması gereken önemli şeylerden ilki, “aşağılık kompleksi”nden kurtulmaktır. İkincisi, sadece hukuk sadece mistisizm vb. olmayan İslam’a bütün olarak bakmak yani bütüncül bir İslam anlayışı tesis etmektir. Üçüncüsü, 21. yy.’da yeni bir İslam – Müslüman entelektüel oluşturmaktır. Yani ikinci sınıf Batı düşünürü olmayan ama Batı felsefesini inkâr etmeden kendi kimliğini ve geleneğini iyi bilen, kendi kimliği ile varolan bir entelektüel yetiştirmelidir. Batı sorular sordu ve bizim yerimize kendi duymak istediği cevapları verdi. Şimdi yapılması gereken şey, bu sorular arasından sadece İslam Dünyasını ilgilendiren sorulara cevap vermek. Bunun ötesinde kendi sorularımızı sormak ve kendi gündemimizi oluşturmaktır.” (Seyyid Hüseyin Nasr’ın Bilim Sanat Vakfı’nda düzenlenen,  “20. yy.’da neler öğrendik? ve 21. yy.’da neler öğrenmeliyiz?” başlıklı konuşmasından, 17.10.2009) “Akılcılık” ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen Mu’tezile tarafından bile Modernistler’in tavrına göre nisbeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir. Modern İslam Düşüncesi için aslolan “murad-ı ilahî” değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.  (Ebubekir Sifil, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, s. 11) “Modern dönemde yaşanan bozgunun sebepleri de elbette sorgulanmalıydı; sorgulandı da. Ancak mağlubiyet psikolojisi ile yapılan bu sorgulamayı benzerlerinden ayıran önemli noktalar vardı. Bunların başında Ümmet’in, “kendisini” değil de “dinini” sorgulamaya heveslendirilmesi gelir.“ (Ebubekir Sifil,  Modern dönem Kuran telakkileri, İnkişaf, Ocak-Mart 2006) “Biz biliyoruz ki Müslümanların kalplerinde taşıdıkları aşağılık kompleksi Batının düşüncesinden değil teknolojisinden kaynaklanmaktadır. Unutulmamalıdır ki Batıda geçmişte aynı kompleksi İslam dünyası karşısında hissetmiştir.” (Şaban Ali Düzgün, Evrensellik düşüncesi ve İslam dünyasındaki yansımaları, AÜİF Dergisi, Cilt: 35, Sayı: 1-4, s. 525 ) “Avrupalıların, Müslümanlar tarafından deney, gözlem ve ölçmeye dayanan, kullanıma hazır bir araştırma metodolojisini devraldıklarını  göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Müslümanların günümüzde bilim alanında ve buna bağlı olarak pek çok alanda geri kalmış olmalarının altında motivasyon eksikliği yattığı, bu motivasyon eksikliğinin ise doğru kavram sisteminin ortaya konulamaması yüzünden olduğu, bunu aşmanın yolunun ise Kuran’daki kavram sistemine dönmekle mümkün olabilecektir.” (Şakir Kocabaş, İslam ve Bilim, Divan İlmî Araştırmalar Dergisi, 1996/I, 68) “Modernizmin içeriğinde “akılclık, bilimcilik, bireysellik (bireysel özgürlükçülük);  dünyevîlik, hazcılık ve faydacılık” var; başta Hıristiyanlık olmak üzere hemen bütün dinler, ayakta kalabilmek için modernizm ile uzlaşmışlar, kendilerini inkâr mâhiyetinde de olsa birçok tavizler vermişlerdir. Tanımladığımız mânâda modernizme itirazı olan; akla, bilime, özgürlüğe, dünya hayatında yaşanacak hazza ve elde edilecek faydaya, temelde karşı çıkmamakla beraber bütün bunların sınırlarını koyan, madde ile mânâ, dünya ile âhiret arasında dengeyi öngören bir tek din kalmıştır ki o da İslâm’dır. Müslümanlar üçüncü bin yılda insanoğluna farklı (alternatif) bir medeniyet, bir hayat tarzı, bir ilişki modeli sunmak gibi büyük bir misyonu -fiilen olmasa da kâbiliyet olarak (bilkuvve)- yüklenmiş bulunuyorlar. Modernizmi temsil eden Batı’nın bu yüzden İslâm’a itirazı var, onu uslandırmak, diğer dinlere yaptığı gibi onu da uyumlu hâle getirtmek istiyor.” (Hayrettin Karaman, Dinler Arasında Diyalog)

“İndirilen, uydurulan din” üzerine

“Uyduruk din tabiri ise bizzat kendisi uyduruk! Dinin yanlış anlaşılması olabilir, ama uyduruğu olmaz.” (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 08 Aralık 2019)

Din hiç bir yorumla sınırlandırılamaz! İndirilen din diyenlerde kendi yorum\uydurmalarına din diyor. Hurafeye karşı olalım ama tekfircilere benzer isnatlarda bulunmayalım!
Eskiden Ateistler hatalarını anlayınca bir cemaate, tarikata girip bir yol tutturuyorlardı. Şimdi indirilmiş din, mealcilik, modernizm, tarihselcilik söylemlerini dinleyen ateistler, ateizmi bırakıyor ama cemaatlerden de uzak kaldığı için, arada; âraf’ta kalıp; deizme kayıyorlar.
Cemaatçilerin yanlışlarını dile getirelim, tamam ama tamamını yok saymak, tamamen reddetmek te büyük yanlış! Biz Müslümanların en büyük hatası; ‘Tüm doğruları’ tek yazar, hoca, şeyh, mezhepte aramamızdır! Tüm hocaefendiler insandır, eksik/hataları vardır ama hepsinden de, ‘mutlaka’ alınacak şeyler vardır! Unutmayalım ki, Ehli sünnet tek mezhep değildir. Müslümanlar olarak birbirimize karşı yapıcı bir üslupla eleştiri yapmıyoruz; müşrik, kafir, hep tekfircilik! Fikri eleştirelim ama kişileri eleştiri, tekfirciliğe götürür; bu da ancak ve sadece İslam düşmanlarına yarar! 

Ayrıca unutmayalım ki, mesela, başörtüsünün Kuran’da olmadığını savunan yorumları kabul eden belli bir kesim, Kuran’ın yorumu olduğu için bu yorumu kabul etmiyorlar; zaten daha önce savundukları görüşlerine uygun olduğu için bu görüş etrafında kenetlenip, Müslümanlara karşı bu fikri kullanıyorlar.

“Kuran bize yeter” diyen Bayındır’a göre namaz 5 vakit; Yüksel’e göre 3 vakit; Eliaçık’a göre 2 ila 7 arası; H. Yılmaz’a göre ise vakti de şekli de yok. Bunlardan ayrı olarak ta aslında ‘Mezhepsizim’ diyenlerin hepsi, namazdan zekâta Hanefi fıkhına göre ibadetlerini yapıyorlar, o da ayrı bir konu!

Önce mezhep yok dediler, sonra hadisi inkar ettiler, şimdi Kuran’daki “kıssalar ve lanetler” üzerinden Kuran üzerinde şüphe uyandırmaya çalışıyorlar. Sırada deizm, sonra Ateizm var! Mezhep yok derken, kendi yorumları çerçevesinde mezhep oluşturmaya çalıştılar! Hadis yok derken, peygamberin yorumlarını değil kendi yorumlarını insanlara kabul ettirmeye çalıştılar! Korkarım sıra kendi kitaplarını yazmaya gelecek! Hadisi inkar edenler Kuran’a nasıl yaklaşacaklarını bilmediklerinden, evrimcilikten devrimciliğe savruluyorlar. Daha mezhebin ne olduğunu anlayamayanlar, ‘indirilmiş din’ mezhebini savunuyorlar ne yaık ki. Kelle sayısınca ‘mezhep’ oluşmasına neden olunacağına, ümmetin 1400 senedir etrafında kendiliğinden kilitlendiği ehli sünnet içinde ve onun metodu ile yola devam edip, ‘içinde iken’ ve onun usul-metodu ile hurafe, şirk, batıl içeriklerden kurtulup, Kuran’ın açıklama görevi verdiği peygamberimizin sahih hadisleri etrafında kilitlenmemiz gerekli hatta zorunludur!  Detaylar; “Hadis müdafaası, ehli sünnet, mezhep” adlı yazılarımıza bakılabilir!

Yeni bir şeyler? Tarihi tekerrür ettirmeye gerek yok! Tarihte söylenmedik söz kalmadı ama insanlık ortak aklının tarihi süreç içinde özümseyip kabul ettikleri yüzyılların birikiminin üzerinde ayakta duruyoruz! Günümüzde yeni bir şey söylenmiyor sadece ‘yeni duyuluyor.’ Ama bu da sadece, bölünmeye ve zaman kaybına neden oluyor. Farklı olmak ile haklı olmak aynı şey değildir. Her yeni iyi değildir, her eski de kötü! Yeni bir şeylere ihtiyaç var bu ortada, ama nasıl? ‘Kök’ten kopmadan ve onun usulü ile yeni bir şeyler üretmek gerekir. Tabii önce o eskiyi bilmeli, ona saygı duymalıyız! Son söz, su-i misal, emsal olmaz! Ne doğrunun ticaretini yapmak, ne de yanlışı yeni diye pazarlamak bizi kurtarmaz. Doğruyu Yaşamak ve kmöklerden kopmadan yeni çözümler üretmek bizi aydınlığa çıkarır.

Sadece Kur’an yeter, mi yoksa, ‘Kuran yeter’ diyen hocaların ‘açıklamaları’ da, zorunlu mudur acaba? Resul ayetleri iletirken ‘açıklama’ yaptı mı yapmadı mı? Eğer yapmadı diyorsanız, ayetleri iletip tek bir kelime açıklama yapmadan sustu mu sadece? ‘Alın, ne anlıyorsanız onu uygulayın’ mı dedi? Açıklama yaptı diyorsanız, o ‘açıklamalar’ nerede? Bizim için değerli değil mi onlar? Ayetlerin manası hakkında ihtilafa düşüldüğü zaman ki, sadece Kuran yeter diyenler bile kendi aralarında ihtilaflı iken, o halde sizden veya bizden birimizin anlattığının, Kur’an’a ve/veya Resul’ün açıklamasına uygun düştüğünü hangi kaynaklardan ve ne yolla öğreneceğiz? Resul’ün (sav) tek görevi ayetleri iletmekse ve Resul’e itaatten kasıt da salt ayetlerin lafzına itaat etmekse, bu durumda Kur’an’da – Allah’a itaat edin- ibaresi yetmez miydi? Bir yönetici elçi ile bir de mektup yollasa ve mektupta da ‘elçiye uyun’ dese, bundan siz ne anlarsınız! Veya şöyle tekrar ve tekrar soralım: Resul’e vermediğiniz açıklama yetkisini, siz ne hak ve ne hadle kendinizde buluyorsunuz? Bunu -Kuran tek kaynak- savınızla bağdaştırıyorsanız, o halde ikinci kaynak olarak kendi açıklamalarınızı ve Kuran’dan anladığınızı bize -Kuran- diye dayatmış olmuyor musunuz? “Kuran’a çağırdığını” söyleyenler neden Kuran’da olmayan (Cin yok; Evrim, var vd.) kendi kanaatlerine (hevâlarına) inanmamızı bekliyorlar? “Kuran’a çağırdığını” söyleyenler kendi fikirlerini-hevâsını eleştirenlere neden sanki ‘Kuran’ı eleştiriyormuş’ muamelesi yapıyorlar? Kuran’ı anlamamız için sadece Kuran yeter diyenlerin sözlerine (hadislerine) ihtiyacımız mı var? “Kuran’a çağırdığını” söyleyenlerin arkasından gidenler, neden hadisleri çok rahat eleştirirken hocasının herhangi bir sözünü (hadisini) asla eleştiremiyor? Sakın eleştiriyoruz demesinler yıllarca beraberdim o kesimle, bir yıl önce karşı çıkacakları görüşleri hocaları dile getirince birden aydınlanma hissettiklerini ve o eski karşı oldıklarını nasıl savunduklarını defalarca gördüm! Biz hadislere, ayetleri anlamamıza yardımcı olduğu için değer veriyoruz, bunu da bilin!

Modernistlerin yanılgıları: Çoğu hurafe olan halk arasındaki uygulamaları ıslah etmek yerine, “Kur’an’da yok” diyerek imha ederken yerine alternatifleri de sunamamışlardır! Sonuç: Hurafe kökenli de olsa, dinle irtibatlarını kesen bu kesimin imani olmasada prtikte deistleşmesine neden olmuşlardır. Çare ise Ehli sünneti ıslahtır, onun usülünde yeni çözümler üretmektir!

Hadis’i reddet diyenlerden tarihselcilere, modernist kardeşlerimize hatırlatma: Bizleri de biliyoruz ‘Kur’an bize yeter’ diyerek, hadis ilmini red veya İslam tarihini ve İslami kaynakları inkâr ederek birçok soru, sorun, ithamlardan kurtulacağımızı! Ama onlar bizim köklerimiz, tarihimiz, bizi biz yapan gerçekler! Âlimlerimiz zaten ‘israiliyattan mevzuata, tabakattan rical ilmine; İbni Hacer, İbni Kesir, İbni Kuteybe, F. Razi gibi âlimlerden, Sebebi Nuzul, usul, ıstılahlara’ üzerlerine düşen görevleri yapmış, söz konusu kaynaklardaki eksik-yanlışları gün yüzüne çıkartmışlardır. Bize düşen, ehli sünnet çizgisinde yola devam ederek ve âlimlerimizin tenkit usullerinden faydalanarak tarihi kaynaklarımızı gözden geçirerek onlardan yararlanmaya devam etmektir! Ne geçmişimizi inkâr ederiz ya da yanlışlarını görmemezlikten geliriz. Rabbim istikametinden ayırmasın. 

İroni: Kadın bir âlime gelir ve bir meselede fetva sorar. Âlim sorar: “Hanbel’e göre mi fetva vereyim yoksa Kuran’a göre mi?” Kadın, “Hanbel’e göre” der. Âlim şaşırır. “Neden Kuran’a göre değil de Hanbel’e göre fetva istedin?” Kadın cevap verir: “senin kuran’ı anlama ihtimalinden daha fazla, hanbel’in kuran’ı anlama ihtimalini olduğunu düşündüğüm için.”

Mealcilik

Arapça bilmeden, usul bilmeden, onbeş asırlık birikimden yararlanmadan Kur’an-ı Kerim’in Arapçadan başka bir dile yapılmış tercümesini/mealini okuyup bundan hüküm çıkarmak konusunda Sayın Mehmet Okuyuan’ın öz eleştirisini herkes biliyordur: “Mealle yetinmeyin, kuru okumadır meal. Mealle kesinlikle olmaz, 30 senedir mel okyun diye bağırıyorz, yanlış mı yaptık diye düşünüyorum. Adam meali eline alıp cüretkar şekilde savurup duruyor, ne kadar cesursun! Tefsir okumak lazım, mealle yetinmemeli, kabukta kalmamalıdır. Salavat getirin.” Yani salavat, ‘yalakalık’ değildir!

Kitabımız, doğru anlaşılabilmesi, anlama ve uygulamada yanlışa düşmemesi için Peygamberimiz’e uyulmasını (Teğabun, 12; Nisa, 80; Enfal, 20, 24; Nur, 52, 54; Ahzab, 36, 70; Muhammed, 33; Fetih, 17; Hucurat, 14) emrediyor. Yine kitabımız, hem onu anlama hem de anlama ve uygulamada ihtilafa düşüldüğünde doğruya yönelme için âlimlere (ilmî birikime) başvurmayı tavsiye ( Nahl, 43) ediyor. Tercüme ve meal, birçok kelime ve cümlenin muhtemel manalarından birini tercih ederek yapılır; diğer muhtemel manalar asıl metinde kalır, meale geçmez. Hüküm çıkarmak için Arapça ve usul bilgisine ihtiyaç vardır.  (H. Karaman, Yeni Şafak, 21 Aralık 2018)

Hadis ilmi: Kur’an’daki ” Beyan (Rahman, 4; Kıyame, 19; Nahl, 44) ve Hikmet (Bakara, 32, 129, 151, 269; Nisa, 54; Sad, 20; Zuhruf, 63; Kamer, 5; Cuma, 2)” kavramalarının anlamından habersiz, “muhtelif’u-l hadis, mevzuat, usulü hadis, mustalahu’l hadis, rical ilmi vd. anlamlarını bile bilmeyenler hadis konusunda ahkâm kesmeleri cahil cesur olur sözünün tezahürü niteliğinde bir durum olmaktadır.

Fazlurrahman: Amerika’da 1988 yılında vefat eden fazlurrahman, Türkiye’de yenilikçi fikirlerin önderi olarak kabul edilir.  O, tefsir usulünde Kur’an’a parçacı değil bütünsel olarak yaklaşılması gerektiğini, önce Kuran’ın indiği döneme gidilip, sonra tekrar oradan günümüze dönülmesi gerektiğini savunur. Ayetin indiği ortamın önemli olduğunu, hangi soruna çözüm için indiğinin iyi bilinmesi gerektiğini, sonra ayetten genel ahlak ve toplumla ilgili ilkeler çıkarmamız gerektiğini söyler. ‘Yaşayan sünnet’ kavramını da Türk okurları ile tanıştırmıştır. Kuran’a ters düşen hadisleri uydurma kabul eder. Hadis ravileri kadar, metinlerinde incelenmesi gerektiğini söyler. Şefaati, aracılık kabul eder ve reddeder. Kıyamette, tüm evrenin tamamen yıkılıp yeniden inşa edileceğini kabul etmez ve kıyametin sadece dünya ile sınırlı olduğunu kabul eder. Fazlurrahman, insanı ruh-beden diye  ikiye ayırmayı kabul etmez. Riba ile faizi ayrı değerlendirir. Kadının şahitliği, çok evlilik ve miras konularına yeni yorumlar getirir. Allah’a, ahirete inanan ve iyi işler yapan Yahudi ve Hristiyanların da cennete gidebileceğini ileri sürer. Rahmetliyi görüşleri ile özetle tanıttık. Tabii bu görüşler ve onlara cevap ayrı ve uzun bir yazı konusudur. Yazımızın amacını aşar…

Zeki Bayraktar örneği üzerinden nebi-resul ve peygamberimiz sünnetinin bağlayıcılığı meselesi: Samimiyeti ve gayretinden asla şüphe duymadığımız Sayın Bayraktar, “Nebi resul ayrıdır, Nebinin getirdikleri bağlayıcı değildir, Kuran’da, ‘ya eyyuhennebi’ diye başlayıp Hz peygamberin hata yaptığı belirtilen ayetler var.” diye devam eden ve “Nebi, hata yapar, söyledikleri bağlayıcı değil” şeklindeki iddia ile ‘Bu ayetlerden hareketle, nebi vasfı ile yaptıkları bağlayıcı değildir’e ulaşılmaktadır. Öncelikle belirtelim, bu bir yorumdur! “Ayetten çıkan sonuç budur, Kuran bunu diyor” demek, yanlıştır. Çünkü Kuran’da nebi kavramı birçok yerde geçer ve aynı zamanda resul anlamında da kullanılmıştır.* Sadece bir kaç ayetten hareketle, “Nebiye uymak farz değil, resule farz” deyip, buradan hareketle, “Nebi, ipek haram, dövme haram vb derken bunlara uymak zorunda değiliz, bunlar bağlayıcı değildir” gibi sonuçlara varmak büyük hatadır. Bizzat Kuran’da peygamberimiz için, “beyan, hikmet” kavramları kullanılır! “Nebi kelimesi ile hata kelimesi yan yana kullanılmamalıdır.” Bu, “İslam’ın temelleri ile oynamaktır!” Hz. Muhammed, “abduhu ve resulu”dur ama hatalar, abd/kul olmasındandır, nebi olmasından değil! Hz peygamberin hayatının beşeri yönü de vardır; yer, içer, uyurdu. Bu O’nun kul yönüdür ama bunları nebiliğe bağlamamalıdır. Hata (zelle) dediğimiz nedir? “İki iyiden daha az iyi olanı seçmek” değil midir? Yoksa iyi ve kötü tercihlerinden kötüyü seçmesi değildir. Gözleri görmeyene tebliğ etmek yerine toplumun ileri gelenlerine tebliği seçmesi, gibi.

Mesela, Resul ile Nebi arasında bir fark yoktur; Hac, 52. Beşer ile Ademoğlu arasında da fark yoktur; İsra, 94. Şura suresi 51. ayette Allah’ın beşer olana vahy verme yollarından bahsedilir. Ama Müslüman evrimcilere göre beşer, ruh üflemeden önce insan statüsü kazanmayan, adeta maymunumsu bir varlıklardır! Allah, onlara yani beşere neden vayh versin ki? Mealizmi savunanların anlamadığı püf noktası şudur; İnsan, prensipleri pratiğe geçiren, kendisi için rol model (Ahzab,21) olacak insanlar arar daima. Bu da hadis ve sünnet ile gerçekleşir.

Mustafa Öztürk ve tarihselcilik üzerine: “Kuran’daki kıssaları gerçek değil, Kuran’ın yazılışı kesin değil, Kuran’ın manası Allah’tan sözleri Muhammed’den türü.” ifadelerle oryantalistlerin söylemlerini içimizden Msülümanların dile getirmesi veya söylemklerini ateistlerin kendilerine delil olarak kullanmaları ne yazık ki Sayın Öztürk’ün pek dikkatini, yeteri kadar, çekmemektedir. Bu yorum sahipleri, Kuran’a rağmen Kuran’ın ruhuna aykırı görüş ileri sürmekte olduklarının farkında bile değillerdir. Mezheplere karşı olan (!) mealciler kardeşlerimiz, mealizm nedeniyle kelle sayısınca müctehid (!) ortaya çıkarırken, mezheplere karşıyız derken de aslında, mealini okudukları hocalarının mezhebinden olduklarının, muhataplarına ‘uydurulmuş din’ diyerek, tekfircilik yaptıklarının farkında bile değildirler!

Kendilerine âcizane tavsiyelerim: Meal okuyacak olan, bir kaç meal birden okumalıdır. Herkes, “ilmi ölçüsünde” Kuran’dan alacağını alır. Kimi , ‘Allah anlamayacağımız Kuran mı indirdi?’ diye soruyor, kimi ‘Biz Kuran’ı anlayamayız!’ diyor! Her iki kesime de cevabımız, ‘İlmin ölçüsünde anlarsın’ anlamadığını ise “bir bilene” (Nahl, 43) sorarsın! Meallerde ölçü, ehli sünnet çizgisini korumak olmalıdır. Yeniliğe açık olacağız ama 1400 senelik çizgiden, ana yoldan, köklerden sapmamak şartıyla. O bilgi birikimi, deneyim ve tecrübeyi inkâr her şeye yeniden, sıfırdan başlamak, amerikayı yeniden keşfetmek olur. Mealler bitince allame olunmadığımızı, bu yola daha ilk adımın atıldığını unutmayacağız. Hayatımızda ‘tevhit, emanet, adalet, ehliyet, ihlas, takva” odaklı bir yaşam; ilgi alanına göre (Tefsir, akaid, hadis, mezhepler tarihi vs. ) öncelikle ‘usul-ıstılah ve tarih’ okumaya başlayınca, şimdi artık soru sormaya, dikkat fetva vermeye değil, başlayabileceğinin farkında olacağız. Bu yolda, azimle en az 3-5 sene devam eden, ufaktan konuşmaya başlayabilir! 

“Vahyin metinleşme tarihindeki tüm müphemlikleri izale edecek bir eser telifinin bugünden sonra da güçlü bir ihtimal olmadığı” veya “Kuran’daki kıssaların tümünün gerçek olmadığı” iddiasında olan ayrıca, Kutsi hadisi reddederken vahyin inene dek Allah korumasında olduğunu ama anlamı ile gelen vahyin peygamberin kendi sözleri ile insanlara tebliğ ettiğini yani Kuran’ı peygamberin kutsi hadisi haline getirdiğini anlamayan bir ilahiyat profesörü (M. Ö.) veya Kuran’da sure adı bile olan cinleri reddederken, Kuran’da olmayan evrimi savunan bir müfessir (M. İ.) ile muhatap olduğumuz bir asırda yaşıyoruz. Ayrıca, “Hz Muhammed, örneğin namazın nasıl kılınacağını uygulamalı gösterdiği halde, günümüzde farklı şekillerde namazını kıldığını söyleyenler mevcuttur.” (Ekrem Sevil, Allah’a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 109) Sünnet olmazsa salt akıl ile herkes kendi kafasına göre dini şekillendirmeye ve mezhebe karşı olduğunu söylerken, kendi mezheplerini kurma çabasında olduğuna şahit olmaktayız, ne yazık ki…

Ümmet hiç mi icma etmedi? Namazda icma, tarifinde icma, evrimi reddetmede icma, cin’in varlığını kabulde icma, Hz Âdem’in topraktan yaratılmasında icma, Sahabeye yaklaşımda icma, Gulat şiaya ve tekfirci selefiliğe mesafeli olmada icma, Ehli kıblenin tekfir edilmemesinde icma, edille-i şer’iyye’de (Kuran-sünnet-icma-kıyas) icma, hadisi kabul etmede icma, vd. İlk anlarda Buhari ile Ebu Hanife arasında sorunlar çıkabilir ve hatta çıktıda ama toz duman kalkıp aradan zaman geçince sonunda ümmet her iki önderinde etrafında toplandı, ikisini de bağrına bastı ve 1400 senelik en büyük icmayı gerçekleştirdiler; Ehli Sünnet etrafında cem olmada icma!

Oryantalist: Kur’an Araplara indi, evrensel değil. Tarihselci: Kur’an o dönemki Araplara indi, evrensel değil. Mealciler, ensest ilişki oluyor diye çanak çömlekten yaratırdılar diyerek hazreti Adem’in çocuklarının evliliklerini reddeder sonra da evrimi savunur. Sanki maymunlar dini nikâh yaparak çoğaldılar… Mealciler hem ‘’namazı ikame edin yoksa uydurulmuş dinci olursunuz’ derler hem de, ‘namaz kılmayana ceza verilmeli’ diyen ehli sunneti eleştiriler…

Mealci arkadaşlar hem mezheplere karşıdırlar hem de kendi yorumları ile ‘yeni bir mezhep’ oluştururlar. Ayrıca bizim ehli sünnet diye küçümseyip dışlarken kendi yorumlarını ‘Allah diyor’ diye kutsallaştırıp ilahi vahiy ile özdeşleştirirler. Ehli sünneti tutuculujla suçlayan bu kardeşlerimiz kendi yorumlarını kabul etmeyenleri uydurulmuş dinci ilean edip tekfir ederler. Bu kardeşleirmiz kendilerini Ebu Hanife ile özdeşleştiriken onun ehli sünnet âlimi olduğunu gözardı ederler. Mutezili görüşleri savunup özgürlükçü olduklarını iddia ederler ama ‘mihne’ olayından haberdar bile değildirler.

Mealci kardeşlerimiz, “Sunniye sorrsan şii yoldan çıkmış, şiiye sorarsan suuni. Kuran’a bakarsan hepsi yoldan çıkmış” derler. Halbuki Şiiler Sunnileri tekfir (İmamet, takıyye gibi iman esaslarımız eksik!) ilan ederken Sünniler Şiileri tekfir etmez! Ama mealciler her ikisini de  (uydurulmuş dinci) kâfir ilan eder! Biz de diyoruz ki, yaşasın kuşatıcı İslam anlayışı ehli sünnet! 

Mealci kardeşlerimiz, “Peygamber Resul sıfatı ile Allah’tan aldığı ayetleri insanlara bildirmiştir. Nebi sıfatı ile de normal sıradan insan gibi günlük yaşamına devam etmiş ve sözler söylemiştir. Resul olarak Kur’an’dan başka bir şey söylememiş, Nebi olarak söyledikleri ise bizi bağlamaz.”

Kısaca mealcilere göre hazreti Muhammed sadece bir postacıdır! Kur’an’da geçen “beyan ve hikmet” kavramlarını yorumlamaları ise tam bir faciadır. Kur’an’da geçen Resul ve nebi kavramlarına verdikleri anlama farklı, zıt manaya gelecek ayetleri ise görmezden gelirler! Hadis imamlarını ve mezhep imamlarını din adına uydurma yapmakla itham ederken, kendi uydurmalarına (Kur’an’da olmayan evrimi Kur’an’da var diyerek; Kur’an’da olan cin’i yok diyerek; daha namazın ne olduğu, mahiyeti, kaç vakit olduğunda bile anlaşamayarak vd.) ise indirilmiş din adını vermektedirler! 1400 senedir anlaşılamayan Kur’an’ı bize anlatma çabaları için kendilerine teşekkür ediyoruz ama “sadece Kur’an yeter” sloganının İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan’da ortaya çıktığını ve eski bir söylem olduğunu da hatırlatıyor ve ‘İyi ki ehli sünnet var, Allah ıslah etsin onları’ diyoruz.

Bir başka mealci de şunu söyler: “Şimdikiler Kur’an ayetlerinden rahatsız, Mekkeli müşriklerde rahatsızdı.” Bu tekfirci söyleme aynı üslupla cevap versek: “Şimdikiler peygamber sözlerinden de rahatsız tıpkı Mekkeli müşrikler gibi.” desek hoş olur mu? Bu ne dışlayıcı bir üslup, tekfir yetmedi şimdi de şirk ithamlarına muhatabız!

Kur’an islamına karşı olmak iddiası: ‘Kur’an islamı’ derken, kendi yaptıkları yorumları ‘indirilmiş din’, hadisler vasıtasıyla Kur’an’ı anlamaya çalışanları da ‘uydurulmuş din’le itham etmektedirler! Daha namazın ne olduğunda anlaşamayanların yorumlarına ‘Kur’an islamı’ deme hakkımız var mı? Bu listeye evrim, cin, salât, tesettür, vd. ekleyebiliriz.

Ehli sünneti eleştirmek dışında, alternatif bir usul ortaya koyamayan kardeşim söyler misin? Ehli sünnetin namaz tarifi dışında, alternatif olarak namaz konusundaki görüşlerin nedir? ‘Kur’an’da başörtüsüyle camilere girilmez diye bir ayet yok, o halde başörtüsü camiye girilebilir’ diyen bir zihniyet ile bir medeniyet inşa edilebilir mi? Kur’an, leş-ölü hayvanların etini yenilmesini yasaklamıştır, siz balık türü hayvanları nasıl yiyebiliyorsunuz? Uydurulmuş din diyerek ehli sünneti tekfir eden sizlerin zihniyeti iktidar olursa tarihte yeni bir ”Mihne” olayı yaşanmaz mı?

Hadisi reddedip kendi sözlerini hadis gibi lanse edenler mezhepleri reddedip kendi görüşleri etrafına insanları çağırınca mezhep kurmuş olmuyorlar mı? Hadisi ve mezhebi reddedip, kendi sözlerini hadis, kendi görüşlerini de mezhep konumuna yükseltenleri Allah ıslah etsin. Unutmayalımki, Kur’an’ı kim ‘beyan’ ediyorsa, kişi onun ehlinden olur. Ehli sünnet, Ehli İslamoğlu, Ehli Bayındır gibi.

Mezheplere karşı olan, mealci bir kardeşimizin ehli sünnete ithamları ve çelişkileri 

                                                     

.

  

 

 

 

 

Modernistler Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık