<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ateist, Deistlere Cevaplar</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Sun, 29 Mar 2026 08:04:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.5</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>Ateist, Deistlere Cevaplar</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ateistlere Cevap Ücretsiz Kitap</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/ateistlere-cevaplar-ucretsiz-pdf-kitap.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/ateistlere-cevaplar-ucretsiz-pdf-kitap.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Aug 2025 06:56:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Allah a inanmayanlara verilecek cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere cevap kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Ateistlere cevap olan ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Ateistlere Cevaplar PDF]]></category>
		<category><![CDATA[Ateistlere Sorular]]></category>
		<category><![CDATA[Ateistlere verilecek en güzel cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Ateistlere verilen kapak cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateistlerin cevap veremediği sorular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://islamicevaplar.com/?p=96371</guid>

					<description><![CDATA[<p>1600 Sayfa 5 Kitap Bir Arada, Ücretsiz PDF Kitap İndiriniz</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ateistlere-cevaplar-ucretsiz-pdf-kitap.html">Ateistlere Cevap Ücretsiz Kitap</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><br>1600 Sayfa 5 Kitap Bir Arada, Ücretsiz PDF Kitap <strong><a href="https://www.mediafire.com/file/t67s2u55xo35zrc/1-Ateizme_Cevaplar_2932026.pdf/file" target="_blank" rel="noopener" title="">İndiriniz</a></strong></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="690" height="445" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/icerik_1754768206.jpg" alt="" class="wp-image-96373"/></figure><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ateistlere-cevaplar-ucretsiz-pdf-kitap.html">Ateistlere Cevap Ücretsiz Kitap</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/ateistlere-cevaplar-ucretsiz-pdf-kitap.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deizm Yanılgısı</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/deizm-yanilgisi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/deizm-yanilgisi.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2023 17:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm Yanılgısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=15470</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, ‘Bilim değişmez mi?’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘İslam alimlerinin objektifliği’, &#8216;İslam&#8217;ın emirleri ve Hümanizm’, ‘İslam barış dinidir’, ‘Kur’an ve bilim’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘İslam ülkeleri neden geri?’, ‘İmtihan Dünyası’, ‘Evrim Teorisi’, ‘Ateist akıl’, ‘Ateizm Yanılgısı’, ‘Agnostisizm Yanılgısı’, ‘Ahlak’ başlıklı yazılarımızın da okunmasını özellikle tavsiye ederiz. Tanımı “İngilizcesi: [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/deizm-yanilgisi.html">Deizm Yanılgısı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, ‘Bilim değişmez mi?’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘İslam alimlerinin objektifliği’, &#8216;İslam&#8217;ın emirleri ve Hümanizm’, ‘İslam barış dinidir’, ‘Kur’an ve bilim’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘İslam ülkeleri neden geri?’, ‘İmtihan Dünyası’, ‘Evrim Teorisi’, ‘Ateist akıl’, ‘Ateizm Yanılgısı’, ‘Agnostisizm Yanılgısı’, ‘Ahlak’ başlıklı yazılarımızın da okunmasını özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Tanımı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İngilizcesi: Deism; Fransızcası: Deisme; Almancası: Deismus olan deizm, ‘vahyi inkar etme, Allah’tan başkasına inanmama’ anlamlarına gelir. Türkçeleştirme çalışmalarında “deisme” terimi, ‘Yaradımcılık ve Yaradancılık’ deyimleriyle karşılık bulmuştur.” (Orhan Hançerlioğlu, Nedentanrıcılık, Felsefe Ansiklopedisi, IV/ 237) Deizm, Latince’de “Tanrı” anlamına gelen “deus” kelimesinden türetilmiştir. (Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, s. 8; Orhan Hançerlioğlu, Felsefe sözlüğü, s. 191; Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 52; İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 27-29; Bilgehan Eren, Aylık, Temmuz 2014, 119. Sayı, s. 46; İktibas, Mart-Nisan 1999, 17. Cilt 243-244. Sayı, s. 9-12; Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 9; Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 31; ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/deizm; Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22(1), s. 35) “Deizm, Yunanca’da “Tanrı” anlamına gelen “theos” kelimesinden türetilmiş olan “Teizm (Theism)” ile aynı kökten gelmektedir.” (Hüsameddin Erdem, “Deizm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, IX/109) “Deizm kavramı, köken olarak Latincede “Tanrı” anlamına gelen “Deus” kelimesinden türetilmiştir. Aslında deizm, Tanrıya inanmak anlamına gelir.”  (Dr. Öğr. Üyesi Yasin Ulutaş, Deizme Götüren Sebepler, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 23, Sayı: 2, Haziran 2021,  s. 503; Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 9) “Aslında orijinal haliyle her ikisi de Tanrı veya Tanrıların varlığına inanmak anlamına gelmekte ve bu yönüyle de ‘Ateizm (Atheism)’in antitezini oluşturmaktadırlar.” (Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi, s. 173; Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, IV/237-238) “Ancak zamanla Yunanca Tanrı anlamına gelen “Theos” kelimesinden türetilen Teizm, ‘yaratıcı uluhiyet’ anlayışını ifade etmek için kullanılmıştır. Deizm ise kendine özgü felsefi bir kimlik kazanmıştır.” (M. Aydın, Din felsefesi, s. 173)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizm, başlangıçta dünyayı yaratan ancak daha sonra buna müdahale etmeyen bir tanrıya inanır.” (Leslie Stevenson, “Deism”, Eighteen Takes on God, s. 53; Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 235; Hüseyin Peker, Din psikolojisi, s. 98; Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 52; Bilgehan Eren, Aylık, Temmuz 2014, 119. Sayı, s. 46; İktibas, Mart-Nisan 1999, 17. Cilt 243-244. Sayı, s. 9-12; İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 27-29; Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 38; Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 308; Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 7, 17, 38; Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 36) “Yunan düşüncesinin vardığı ya da çıktığı nokta deizmdir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 71) “Deizmde köşesine çekilen tanrı anlayışı hakimdir. Aristo&#8217;ya göre tanrı evreni yaratmış ve köşesine çekilmiştir. Tanrının işini kulları tayin eder.” (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 53) “Deizm, &#8216;Tanrı âlemi ve içindekileri yarattı ve bir kenara çekildi.&#8217; diyen Aristo&#8217;nun Tanrı anlayışı şeklindeki bir inanç biçimidir.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 150) Deistlere göre “Allah tabiat kanunlarının etkisiyle mekanik bir şekilde kendi kendine işleyen bir düzen kurmuştur, bir daha müdahale etmez.” (İrfan Mektebi, Mayıs 2018, sayı 138, s. 7) “Deizmde Tanrı, saati yaratan bir saatçi gibidir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 36) “Bu mantığa göre tanrı bir bakıma ebedi istirahate çekilmiştir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 38) “Peygamber, kutsal kitap, ahireti reddeden görüştür.” (Bilgehan Eren, Aylık, Temmuz 2014, 119. Sayı, s. 46; Ali Bulaç, Umran, Kasım 2011, 207. Sayı 60, s. 60-67) “Vahyi, peygamberi, ruhu inkar eder.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 107) “Dolayısı ile âleme ‘insan’ istediği gibi müdahale etmekte özgürdür. Kozmik âlem Tanrı’nındır, dünya (işleri) ise insanlara aittir. Deizmde Tanrı “emekliye” ayrılmıştır. Deizmde Tanrı aşkındır, içkinliği reddeder ve dolayısı ile de panteizmin zıddıdır.” (İktibas, Mart-Nisan 1999, 17. Cilt 243-244. Sayı, s. 9-12) “Deizm, âleme müdahale etmeyen bir Tanrı anlayışı; akla ve bilime gösterilen sonsuz güven gibi iki temel anlayıştan yola çıkarak sonunda akıl dini veya tabii (doğal) din olarak nitelendirilmiştir.” (Merve Harmankaya, Geçmişten Günümüze Deizm ve Deizm Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2020, s. 11; Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22(1), s. 36; Hamid Cengiz, Ateist ve deistlerin modern sorularına cevaplar, s. 10) “Tanrıyı ilk neden kabul eden akılcı din öğretisidir.” (S. Hayri Bolay, Felsefi doktrinler sözlüğü, s. 64; Ali Bulaç, Umran, Kasım 2011, 207. Sayı 60, s. 60-67) Deizm; “Ateizm karşıtı bir dünya görüşüdür.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 52) “16. yüzyılda tanrıtanımazlığın karşıtı olarak ortaya çıkan deizm, tanrının belirli kurallara göre işleyecek şekilde evreni yarattığını ileri süren ve sonra her şeyden elini çektiğini kabul eden, akla ve bilime ileri derecede güven duyan felsefi bir harekettir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 20; Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 15) Deizmin “en önemli ilkesi rasyonalizmdir. (akılcılık)” (Rasim Özdenören, Kafa karıştıran kelimeler, s. 46; Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 31; Bilgehan Eren, Aylık, Temmuz 2014, 119. Sayı, s. 46) “Vahyi inkar eden bir felsefedir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 31; İktibas, Mart-Nisan 1999, 17. Cilt 243-244. Sayı, s. 9-12; İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 27-29) Özetle “Deizm, Latince Tanrı anlamına gelen &#8220;deus&#8221; kökünden geldiği için, başlangıçta ateizmin karşıtı olarak kullanılan bu isim daha sonraları Hristiyanlığa bir tepki olarak kendini göstermiş” (İrfan Mektebi, Mayıs 2018, sayı 138, s. 7) ve “Tanrı inancını korumakla birlikte, kilisenin tutumuna duyulan şiddetli tepki yüzünden vahiy, peygamberlik ve mucize gibi dini değerlere karşı çıkmanın sembolü olmuştur. Deizm, yaşama ve dünyaya müdahale etmeyen Tanrı anlayışını savunur. Panteizm ise Tanrı-evren özdeşliğini ileri sürer. Panteist, Tanrıyı yaratıcı olarak kabul etmez çünkü O, evrenden ayrı değildir. Onlar Tanrı&#8217;nın varlığını inkar etmemekte sadece mahiyetini farklı yorumlamaktadır.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi s. 19-21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deizme inanan kişiye deist denir. (Paul Robert, Dictionnaire Alphabetique de la langue Française, s. 429) “Sadece akıl yoluyla kavranabilecek yalın bir tanrı inancını benimseyen” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 71) ve Allah’ın varlığına inanıp vahyi ve dinleri inkar eden kimseye deist denir. (Şemseddin Sami, Dictionnaire Français-Turc, s. 552) “Deist, doğaüstü vahye dayalı bir din yerine doğal ya da rasyonel bir dine inanan kişidir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 70, 252; W. Allen Wood, Kant’ın Deizmi, s. 336) Kısacası; &#8220;Ateist Allah&#8217;ı yok saymaya, deist ise Allah&#8217;a sınır koymaya kalkışandır.&#8221; (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 83) “Bir deist olduğunu açıkça beyan eden ilk düşünür Charles Blount olmuştur. Fakat o da daha sonra intihar etmiştir. Matthew Tindal tarafından yazılan ‘Christianity as Old as the Creation’ ise daha sonraları ‘deistlerin mukaddes kitabı’ olarak anılmıştır.” (TDVİA, Deizm, s. 110)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8216;Deizm&#8217; terimi ilk defa İsviçreli reformist teolog Pierre Viret tarafından, dini inançları savunduğu ‘Instruction Chrestienne’ isimli eserinde kullanılmış (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 212; Dr. Öğr. Üyesi Yasin Ulutaş, Deizme Götüren Sebepler, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 23, Sayı: 2, Haziran 2021,  s. 504; Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 194; Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 10; https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/deizm) ve “İncil’i ‘eleştiren kişileri’ kastederek (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 195) “İsa Mesih’i ve Hristiyanlık doktrinlerini inkar eden ateistler” (TDVİA, Deizm, s. 110) anlamında “bu sözü &#8216;Türkler ve Yahudiler&#8217; için kullanmıştır.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 10, 12, 107)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Daha sonra deizm “Kilisenin baskıcı otoritesi, teslis akidesi, evrene ve insana müdahale etmeyen bir tanrı fikrinin doğmasına sebep olmuştur.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 27; Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 14) “Deizmin temelinde, 17. yüzyılda doğa bilimlerinin gösterdiği muazzam gelişme olgusu yatmaktadır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 45) “Deizmde Tanrıyı temsil eden doğadır. Bu bakımdan doğa tabir caizse tanrının kendisidir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 254)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzdeki anlamı ile “Deizm, “İlk kez İngiltere’de kullanılmış” (Mustafa Güldağı, Genç Birikim, Kasım 2016 209. Sayı, s. 19-25) ve “17. yüzyılda İngiltere&#8217;de ortaya çıkan bir akımdır.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 20; Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 160; Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 221, 236) Deizm, “17. yüzyılın ilk yarısında İngiliz düşünür Edward Herbert ile başladı ve en yaygın olduğu ülke İngiltere idi.” (Merve Harmankaya, Geçmişten Günümüze Deizm ve Deizm Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2020, s. 20) Deizm İngiltere&#8217;de doğmuş, Fransa Almanya&#8217;da gelişmiştir.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 12; Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 160) “Deizm Fransa&#8217;da, İngiltere&#8217;nin aksine dinsel bütün öğelerden soyutlanarak sadece materyalist ve devrimci bir ruh halini almıştır.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 18) “17. yüzyılda İngiltere&#8217;de deizm yayılmaya başlar. İlk başlarda Tanrıya ve ‘ahiret hayatına’ inanmakta idiler.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 23) “Deizmin ana vatanı İngiltere’dir. Amerika&#8217;da yayılmıştır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 27-29) “İngiliz deizminin kurucusunun Lord Herbert of Cherbury” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 18) olduğu ve aynı zamanda “Deizmin temel ilkelerini de belirlediği.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 201) kabul edilir ama ilginç olan “Lord Herbert of Cherbury kendisini hiçbir zaman bir deist olarak tanımlamamasıdır.” (Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22(1), s. 35) “Deizmin ilk kurucularından biri olarak kabul edilen Lord Herbert’in Tanrı’ya ve ahiret hayatına inanmakla beraber ilahi metinler hakkında önemli şüpheleri vardı.” (Dr. Öğr. Üyesi Yasin Ulutaş, Deizme Götüren Sebepler, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 23, Sayı: 2, Haziran 2021,  s. 504) “Buna rağmen “Deizmin babası olarak anılan Lord Herbert, ölüm döşeğinde iken İrlanda başpiskoposunu da çağırmıştır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 65) Deizm “İngiliz düşünür Edward Herbert, sonra Voltaire, Rousseau, T. Paine gibi isimler ile temsil edilir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 24) “Voltaire, Montaigne, Rousseau bu akımın öncülerindendir.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 18; M. Rosenthal, P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, s. 512; Prof. Dr. Bedia Akarsu, Felsefi Terimler Sözlüğü, s. 194; İsmail Fenni, Lügatçe-i Felsefe, s. 171) “Rousseau, Voltaire ve Kant deisttir.” (Bilgehan Eren, Aylık, Temmuz 2014, 119. Sayı, s. 46; İktibas, Mart-Nisan 1999, 17. Cilt 243-244. Sayı, s. 9-12; Mustafa Güldağı, Genç Birikim, Kasım 2016 209. Sayı, s. 19-25; Dr. Öğr. Üyesi Yasin Ulutaş, Deizme Götüren Sebepler, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 23, Sayı: 2, Haziran 2021,  s. 504; Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 160)  “Temsilcileri Fransız Jean Bodin ve İngiliz (Edward) Herbert of Cherbury&#8217;dir.” (İktibas, Mart-Nisan 1999, 17. Cilt 243-244. Sayı, s. 9-12) “Cherbury vahyi, kaderi, kutsal kitapları reddeder.” (Mustafa Güldağı, Genç Birikim, Kasım 2016 209. Sayı, s. 19-25) “Deizm özellikle XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Avrupa’da en güçlü dönemlerini yaşamıştır.” (Dr. Öğr. Üyesi Yasin Ulutaş, Deizme Götüren Sebepler, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 23, Sayı: 2, Haziran 2021,  s. 504) “David Hume, bilimi ve mantığı deizmin belirleyici unsuru haline getirmiştir.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deistlerin, Hristiyanlığın anlaşılması güç olan Tanrı inancına karşı, geleneksel öğreti ve vahiyden bağımsız bir Tanrı tasavvuruna sahip olduklarını söylemek mümkündür.” (E. Dorman, Deizm ve Eleştirisi, s. 9) “Deizm, özellikle Hristiyanlığın sahip olduğu Tanrı, vahiy ve peygamber anlayışları başta olmak üzere geleneksel inanç ve kabullere karşı akılcı yaklaşımlar getirmeye ve Hristiyanlığı akılcı temellere oturtmaya yönelik bir yaklaşımın sonucudur.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 233) “Deist yazarların Tanrı&#8217;nın âlemin işleyişine müdahale etmediği yönündeki inançlarının, aynı zamanda Tanrı&#8217;nın aşkınlığı düşüncesine dayandığı ve Tanrı&#8217;nın Hz. İsa&#8217;nın bedeninde yeryüzüne indiği şeklindeki geleneksel Hristiyan öğretisine karşı, Tanrı&#8217;nın aşkınlığını korumak ve aynı zamanda antropomorfizmden uzak durmayı amaçladıkları düşünülebilir.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 227) “Deizmin kutsalı akıl, bilim ve ahlaktır.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 8, 60) Paine, &#8220;Benim dinim aklımdır.&#8221; (Thomas Paine, Akıl çağı, s. 3) demektedir.  “Deizm, laikliğin bir tür felsefesidir.” (Y. N. Öztürk, Deizm, s. 9-15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çeşitleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizm ve agnostisizm gibi “Deizmin de tek bir türünden söz etmek mümkün değildir. Tarihi süreç içerisinde deist düşünürlerin ortaya koyduğu birçok farklı deizm anlayışı ortaya çıkmıştır. Bunun temel sebeplerinden birisi, deist düşünürlerin ilahi vahiy yerine aklı temel referans kaynağı olarak kabul etmeleridir.” (Mustafa Bozkurt, Mehmet Kuyucu, Tanrı-İnsan İlişkisi Bağlamında Deizm’in Temel İddialarının Eleştirisi, Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 11, Güz, 2020, s. 443) “Deizmin birçok çeşidi.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 69) ve “ekolleri” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 214) bulunmaktadır. Deizmin üzerinde ittifak edilmiş kesin bir tanımının olmayışını onun kaygan tabiatına yorabiliriz. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 8, 23, 85, 91) “Günümüzde deizmin birçok alt akımları doğmuştur: Monodeizm, Polideizm, pandeizm, ruhsal deizm, Hristiyan deizm, bilimsel deizm, hümanist deizm gibi. Hepsi de ‘kendilerine özgü bir din yapısı’ inşa etmişlerdir.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 19-20) “Modern deistler tek bir yapı halinde bulunmamaktadır. Deizm; mono, poli, pan, ruhsal, Hristiyan, bilimsel, hümanistik gibi kategorilere ayrılabilir. (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 27-29) ‘Klasik deistler’ kilise karşıtıdır ama kendisini Hristiyanlığın bir parçası olarak görürler. Modern deizmde inanılan Tanrı, ‘doğanın tanrı’sıdır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 27-29) “Samuel Clarke, ‘A Demonstration of the Being and Attributes of God and Other Writing’ adlı eserinde, deistlerin dört ayrı anlayışa sahip olduğunu belirtir.  Bazı deistler, başlangıcı ve sonu olmayan, aynı zamanda iradeli ve hür bir varlık olarak âlemi en güzel şekilde yaratan ancak âlemde meydana gelen olayların hiç biriyle uğraşmayan, atıl bir Tanrı inancına sahiptir. Diğer bir grup da Tanrı’nın âlemle ilgilendiğini, müdahale ettiğini ancak bu müdahalesinde ahlaka yer vermediğini iddia etmiştir. Başka bir deist grup ise, Tanrı’nın ahlaki sıfatlara sahip olduğunu kabul etmekle beraber ahiret inancının ve ahlaki ilkelerinin Tanrı ile insan arasında bir işlevselliğe sahip olmadığını iddia eder. Bu grupta olan bazı deistler de doğru olan dini ve ahlaki öğretileri kabul etmekle beraber bütün bunların vahiy ile sağlanabileceğini ancak bunun sadece Hristiyan vahiy ile sağlanamayacağını iddia eder. Diğer bir grup ise aklın ve nübüvvetin tespit ettiği hakikatlere ihtiyaç olduğunu ancak bu hakikatlerin aklın süzgecinden geçerek onaylanmaları şartıyla geçerli olabileceğini söylemiştir.” (Ş. A. Düzgün, Deizm: Öncü İsimler ve Temel Doktrin, Diyanet Aylık Dergi 320 (8), s. 7-9)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Modern insan içinde Tanrı hâlâ var fakat sadece kendi istediği isim ve sıfatlara haiz olarak.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 40) “Deistler Allah&#8217;a sıfatlarına sınır getirmektedir.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 49)  “Deizm, tanrının insan ve âlem ile ilişkisinde belirleyici olan sıfatlarının terkine varan bir noktaya kaymıştır.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 74) Aslında, “Deizmi, tanrının sıfatlarının yok sayılması şeklinde algılamak da mümkündür.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 207) “Modern İnsan, dinin ve tanrının sunduğu dünya yerine kendi kurduğu dünyada yaşamak istemektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 121) “Deizm çeşitleri olmakla birlikte hepsinin özeti, ‘benim hiçbir arzuma din karışmasın’ şeklinde özetlenebilir. Halbuki ahiret olmasaydı, dünyaya gelişin de bir mantığı olmazdı.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 54)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddiaları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deist ilahi yaratmayı kabul eder ancak ilahi vahyi reddeder. Deiste göre sadece insan aklı, dini ve ahlaki doğruya dair bilmemiz gereken her şeyin cevabını bize verebilir.” (Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, s. 10; Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 12; Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 50) “Deizm’e göre insanın Tanrı’dan kaynaklı herhangi bir sorumluluğu yoktur.” (E. Dorman, “Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi”, 224) “Deizm’e göre iyinin ne olduğunu bilmek için dinlerden birine inanmak şart değildir.” (Mustafa Bozkurt, Mehmet Kuyucu, Tanrı-İnsan İlişkisi Bağlamında Deizm’in Temel İddialarının Eleştirisi, Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 11, Güz, 2020, s. 448)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizmde tanrı, insanların ilişkilerine karışmaz. Sadece evrene ilk hareketi verenin Tanrı olduğunu iddia eder.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 15) “Deizmde yaratıcı evreni kendisinin müdahale etmeyeceği tarzda, yani saat saatçi ilişkisi şeklinde kurgulanmıştır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 115) ve “Dünya, kendi yasalarıyla işlemek üzere bırakılmıştır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İlahi din, vahiy, peygamber ve kutsal kitap kabul edilmediğine göre, ‘Deizm’de hakikat nasıl kavranmaktadır?’ denildiğinde Deizm’in cevabı ‘akıl’dır. Kimin aklı ya da &#8220;Hangi akıl?&#8221; sorusuna deistlerin verdiği cevap &#8220;Tanrı&#8217;nın aklı&#8221; şeklindedir. Tanrı’nın aklı ile insanın aklı arasındaki alaka nedir? sorusuna ilk deistler şöyle cevap verir: İnsan, Tanrı’nın ezeli özelliklerinden pay alır. Tanrı’dan pay olarak aldığımız dört özelliğimiz vardır. Bunlardan birisi insanın doğasıdır. Diğer ikisi iç duyularımız ve dış duyularımızdır. Dördüncüsü ise aklımızdır.” (Şaban Ali Düzgün, “Deizm: Öncü İsimler ve Temel Doktrin”, Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm, ed. Sönmez Vecihi vd. (Van, 2017), s. 4) “Bu dört özellik bir şeyin hakikatini bilmek için yeterli olup, doğru bilgi elde etme konusunda kaynaklık oluştururlar. Deistlere göre bunların dışında kesin bilgi veren başka bir kaynak yoktur.” (Mustafa Bozkurt, Mehmet Kuyucu, Tanrı-İnsan İlişkisi Bağlamında Deizm’in Temel İddialarının Eleştirisi, Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 11, Güz, 2020, s. 445)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizm, Aydınlanma döneminin dini olarak adlandırılabilir. Deizmde akla ve bilime aşırı güven vardır.” (Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, s. 13; Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22(1), s. 36) “En temel iddiaları, aklın gerçeği ve hakikati keşfetme yeteneğine sahip olduğudur.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 21) “17-18. yüzyıllarda ortaya çıkan bu inanç sisteminde kişi işlerin iyi veya kötü olmasını akla ve doğaya göre belirlenebileceğini ileri sürer.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 19)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deistlere göre insanlara yol gösterecek şey bilimsel bilgidir. Peygamberlerin getirdiği dinler tanrı kökenli değildir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 62) “Deizm’e göre mevcut dinler akıl ve bilimle çelişmektedir. Bu dinler insanlığa barış ve kardeşlik yerine, savaş, kan ve gözyaşı vermiştir. Çatışmanın ve marazın kaynağı olmuşlardır. Bütün dinler aklı ve beyni prangalamıştır. İnsan özgürlüğünü sınırlamıştır. Bu dinlerin ortaya koyduğu kabuller insanın ahlaklı olmasını da temin edememektedir.” (E. Dorman, Deizm ve Eleştirisi: Tarihsel ve Teolojik Bir Yaklaşım, 499; Paine, Akıl Çağı, 66; Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 16) “Deizme göre akıl olduktan sonra ne peygambere ne de vahye ihtiyaç vardır. Dua ve ibadetlere de ihtiyaç yoktur.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 150, 156) “Deizm, Ahlak kurallarının vahiyle belirlenmesine karşı çıkar. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 280) Aklın ahlak kurallarını koyabileceği iddia eder. Doğal din anlayışını savunulur.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 24; Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 194) “Deizmde ‘tabii/doğal din’ anlayışı savunulur.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 30) “Paranın ve ilerlemenin adeta kutsandığı modernleşme süreçleri, zaman zaman semavi dinlere karşı da bir başkaldırıya dönüşmüş ve pozitivist düşüncenin desteği ile de metafizikten tamamıyla arındırılmış bir bilim anlayışı tesis edilmeye çalışılmıştır.” (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 23) “Din ile bilimin bir arada olamayacağını, dinlerin insanlarca uydurulduğu ve bilim geliştikçe dine gerek kalmayacağını iddia ederler. Pozitivizmin kurucusu olan Comte, dini, insan düşüncesinin evrimi sürecinde ilkel, olgunlaşmamış bir aşama olarak tanımlar.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 32) “Comte tarafından üç hal kanunu ileri sürülmüştür. İnsanlık tarihini üçe ayırır: Teolojik, metafizik ve pozitivist dönem. Son dönemde dinler ortadan kalkacaktır. Lakin aradan geçen 200 yıla rağmen ‘kehanet’ gerçekleşmemiştir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 63) “Öncesinde hocası Tylor&#8217;un monoteizm görüşünü benimseyen Andrew Lang, daha sonra ilkel halklarda atalar kültürüne de doğa kültürüne de rastlamadığını itiraf etmiştir. İddia edildiği gibi dinin kaynağı korku olsaydı, ilerleyen zamanla olayların mahiyeti anlaşıldıkça insanların dinsiz kalmaları gerekirdi.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 52-55) “Doğal din kavramı, hiçbir aracı olmaksızın sadece akıl yoluyla kavrayabilecek yalın bir tanrı inancını belirtir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 71) ‘Doğal din’ dedikleri, kendilerince kurallarını koydukları ve çoğu paganizmi andıran ritüelleri savunurlar! “Kant, aklın sınırları içindeki bir tabii din anlayışına savunur, doğal ya da rasyonel bir dine inanır. ‘Evrenin açıklanabileceği düşüncesi’ ve ‘kendi kendine yeterli tabiat anlayışı’nın yerleşmesi aydınlanma düşünürlerinin çoğunlukla deist olmasına yol açmıştır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 31) “Ateistler hâlâ tesadüfen başlangıca, deistler ise mekanik bir yaratma ile evrenin başladığına inanmakta; ancak her iki grup da ileriye doğru ucu açık bir ‘evrimi’ savunmaktadır.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 116) Mesela, deizmi savunan bir kitapta insan için açıkça ‘hayvan’ kelimesi kullanılmaktadır: “İnsan kendi kaderini öğrenmek için kutsal kitabı değil, tabiat kitabını okumalıdır. Tabiatı dikkatlice okuduğunda insan kendisinin tabiatın hiyerarşik düzen basamağının en tepesinde yer alan bir ‘hayvan’ olduğunu anlayacaktır. Yapması gereken tek şey akletme özgürlüğünü kullanmaktır.” (Yazar yok, Bible-Scraps with Notes by a Deist, London 1834; Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 23) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eleştirisi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ateistlerin yayınladıkları din karşıtı eserler, kendini deist olarak tanıtan zümrelerin de besin kaynağıdır. Aralarındaki fark, tanrılı ve tanrısız olmadır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 12) Tıpkı, Yahudi veya Hristiyan oryantalistlerin İslam aleyhine yazdıkları eserlerin, ateistlerin besin kaynağı olması gibi! Zaten ‘Dünya Deistler Birliği’ sitesini (www.deism.com/post/deism-compared-to-islam) incelediğimizde de, İslam hakkında klasik oryantalist ithamların aynen tekrar edildiğini görürüz! Yani ateistler oryantalistlerin, deistler de hem ateist hem de oryantalistlerin adımlarını takip etmektedir! Sonuçta, önyargı ile oluşturulan Yahudi ve Hristiyan oryantalist fikirler ateist ve deist olduğunu iddia edenlere ilham kaynağı olmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizm Batı kaynaklıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 7) Deizm, kökü Aristoteles’e dayanan batı kaynaklı bir çığırdır; diğer dinsiz sistemler gibi günümüz dünyasında Hıristiyanlıktan doğmuştur. Robert Coffy bu gerçeği açıkça itiraf eder: “Ateizm Batıda, Hıristiyan Batı dünyasında doğdu. Materyalizm, pozitivizm, laisizm, Marksizm, egzistansiyalizm de bizden doğdular, Hıristiyanlığı tanıdılar. Bazıları da Hıristiyan idiler. Bizim için ne kadar acı olursa olsun bu tespitler yapılmalıdır.” (Robert Coffy, Ateistlerin Tanrısı, s. 9) “Günümüzde deizmi bir dünya dini haline getirmek isteyen küresel güçler vardır.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 55; Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22(1), s. 36) “Din bugün batıda hümanizm değilse de, deizmdir” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 18) ve “Akılcı olduklarını ileri sürseler de, baştan aşağı tezat dolu olan bu inanç sistemi, günümüzde popülerleşmiş.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 9) “bir modern hurafeden” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 7) başka bir şey değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Aynı kalemden çıktığı çok belli olan sorular, genç dimağları şüphe ve inkarcılığa sevk etmek amacıyla her yerlere serpiştirilmiştir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 53) “Hedef, kapitalizmin tüketim mantığını özümsemiş bir gençlik inşası ise, deizm epeyce yarayışlıdır. Kulaktan dolma bilgilerle inşa edilen inanç, ustalıkla sorulan sorular karşısında ciddi biçimde tökezlemektedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 296) “Modern deizmin liberal değerler üzerinden bir çıkış yolu bulma çabası dikkatlerden kaçmamalıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 289) “Deizmin görevi, genç hayatların alanına sızıp, onları çekip çevirmeye elverişli konuma getirecek sarsıntılar meydana getirmektir. Kapitalizm, gence neye, nasıl ve ne kadar inanacağını da empoze etmektedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 68) “Modernizm, Tanrısız ve dinsiz bir yeryüzü toplumunu oluşturma çabası içindedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 275) “Deizm sahte bir din kisvesidir. Deistler inkar etseler de deizm, kapitalist küreselleşmenin yeni dünya düzeni için uyarladığı din suretli bir dekordur. Deizm, kapitalist dünyaya biçilen manevi bir dekordur. Kof bir inanç paketidir. Gençlere, kendi köşesinden olup bitenleri seyretmek ile yetinen, yeni ama şirin bir tanrı sunulmuştur. Bu Tanrı bireyci, müsrif, &#8216;ben nesli&#8217; için tasarlanmıştır. Bu tanrının dünyasında insanlar için helal ve harama riayet etme yükümlülüğü yoktur. ‘Gençliğe güya sınırsız bir özgürlük vaat edilir, ancak bu özgürlük kapitalizmin her çeşit markasından istediğini seçip tüketme özgürlüğüdür.’ Tanrının umursamadığı bir dünya, gencin niye umurunda olsun ki?! Yapılmak istenen şey, dindarlık adına işlenen tekil, gayri ahlaki davranışları genelleştirmek ve böylece dinin kötü olduğu algısını yaymaktır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 9-11) Zaten deizm de hedonizmi tek gerçek kabul etmenin adı değil midir? (Ömer Faruk Korkmaz sorun kalmasın 2, s. 13) “Kapitalizm, doğrudan nefse hitap ederek insanlığı zevk-haz alma gibi şeylerle kendisine bağımlı kılar. ‘Neo-liberalizmin özgürlük vurgusunun gerçekte, bireyin kapitalizmin sunduğu ürün seçenekleri içinden herhangi birini seçme özgürlüğü olduğunu’ bilmede yarar vardır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 81, 82) “Gençlere, egosunu şişirecek, sade, yalın ama çerçevesi belirsiz idealler aşılanır: ‘Başarıya koş, rekabet prangalarından kurtul, özgür ol, çağdaş ol, içindeki sesi dinle, hayatını yaşa, hazzı tat, zevklerine dil uzattırma, anı yaşa.’ Genç, ait olduğu kültür ile içinde eğitildiği ama ne olduğu belirsiz popüler kültür arasında sürekli gider gelir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 56) “Gençler Deizmle bir farklılık kazandıkları inancındadır. Ona bu tercihin isabetli bir tercih olduğunu hissettirecek pek çok dayanağı (medya, moda, internet, sosyal medya vb.) vardır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 299) “Liberalizmde, kişinin kulağına sıklıkla özgürlük şarkıları mırıldanır. Akılcı olmakla övünen ama aklını başkalarının tasarrufuna teslim edenlerin ruhsuz, tepkisiz, gamsız, lakayt bireylere dönüşmeleri kaçınılmazdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 290) “Özgürleşme projesi gencin kulağına önyargılı önermeler fısıldar. Modernlik adına illa bir ilah aranıyorsa, deizmin sessiz tanrısını işaret eder. Bu Tanrı insana sınırlar çizmez, onun zevklerine karışmaz.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 291) “Deistler zamanla neo-liberalizmin evrensel hedefleriyle buluşarak kendini ölümsüz kılma hedefine soyunmuştur. Aydınlanma ideolojileri ile aynı kulvarda yürüyen deizmin bir din mi, felsefi ekol mu, mezhep mi, ideolojik yapı mı olduğuna dair tartışmalar hâlâ sürmektedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 92) Aslında “Deizm, neo-liberalizm elinde dini etkisiz ve işlevsiz kılacak bir yeni ideolojisidir. İçi tamtakır olsa da dışı gençler için cilalanmıştır. Deizm, inanmadan, ait olmadan yaşama tercihinin sembol kavramıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 301) Gerçekte “Tanrıyı âleme müdahale ettirmeyen bir din anlayışının, ateizme giden yolun yarıdan fazlasını kat ettiği rahatlıkla söylenebilir. Sanki tanrı yokmuş gibi yaşamanın pratik ateizmden pek farkı olmadığı ortadadır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 89) “Deizm, dinlerin gereksiz oluşundan tutunda ateist eğilimlerin kamufle edildiği zihniyetlere dek oldukça geniş bir yelpazede yol almaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 205) “Genç nesil ve metropol nüfusu için modernleşme silindirinin etkin olduğunu söyleyebiliriz.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 14)  “Modernizm, “Ateizmin dayanak bulamadığı, deizmin masumca inandığı ve tek çıkar yol olarak gösterilen bir hümanist ahlak” (Ali Furkan, İTÜ Kalem, Bahar 2015, 17. Sayı, s. 61) öğretisini insanlara dayatmaktadır. İlk başta ateizme karşı olarak ortaya çıksa da deizmin sonunda varacağı yer ateizmdir: &#8220;Deizmin son durağı ateizmdir.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Prof. Dr Cağfer Karadaş, s. 66) “Deizmin ateizmden önceki son durak olduğu ifadesi yabana atılacak bir söz değildir.” (Zikri Yavuz, Umran, Haziran 2021, s. 45) “Dine muhalefet bakımından ateist duruşla deist duruş arasında bir fark yoktur.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 60; Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22(1), s. 36) Zaten “Deizm, ateizm ile dini reddetmede buluşmuştur.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 251) “Deistin &#8216;var yok&#8217; tanrısı ile ateizmin &#8216;mutlak yok&#8217; tanrısı arasında fark neredeyse yok mesabesindedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 255) “Deizmin günlük pratikler bakımından ateizmden farklı olmadığı özellikle vurgulanır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 271) “Deizm, ateizmin üstünkörü bir biçimi ve dini kökünden sökmek için materyalistlerin uygun aracıdır. Deizm ve sekülerizm ile insanlar din, peygamber, vahiyden koparılmaktadır. Deizm, küreselleşme projesi gereği küresel bir din olarak insanlığa sunulmaktadır. Deizm ile seküler bir ahlak oluşturulmaya çalışılmaktadır. Dinden bağımsızlaşan insanlık, hedonist kitlelere dönüşmekte ve kapitalist düzen hızla dünyaya hakim olmaktadır. Kapitalizmde helal haram kavramları yoktur. Deizm dünyevileştirir.” (Mustafa Güldağı, Genç Birikim, Kasım 2016 209. Sayı, s. 19-25) “Gençler, reklam, sinema, müzik ve sanat yolu ile belirli tüketim modlarına şartlandırmaktadır. Modern hayatında dayattığı zorunluluklar zaman içinde dini hassasiyetleri eritmektedir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 44) “Vahşi kapitalizm, deizmi sevimli, şirin bir imaj olarak sunar. Kimi genç için moda veya trend olan neyse, hayatta odur. Çağdaş ilkel insan, kendi ihtiyaç nesneleri dışında her şeye karşı kayıtsızdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 32, 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizm boyut değiştirip Hümanizm, sekülerizm ve modern teolojilerin derinliklerinde hür düşünce ve diğer fikirlere tolerans gösterme yaklaşımı şeklinde varlığını sürdürdüğü söylenebilir.” (Merve Harmankaya, Geçmişten Günümüze Deizm ve Deizm Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2020, s. 19) &#8220;Emperyalizm, İslam’a karşı bir dayanak olarak Hristiyanlığı ve daha sonra da seküler hümanizmi daima kullanmaya devam etmiştir.&#8221; (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 73) “Sekülerist bir dünya görüsünün oluşmasındaki etkenlerin başında deizm düşüncesi gelir.” (Merve Harmankaya, Geçmişten Günümüze Deizm ve Deizm Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2020, s. 22) “Seküler iklim, modern bireyin zihni ile kalbi arasındaki iletişim hattını da koparmış ve onu aklın insafına terk etmiştir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 100) Sekülerizmin de tanımı olan “Hayatına dini değerlerin ve tanrının karışmasına müsaade etmemek ve dünyevileşmek, aslında teizm içinde gizli bir deizmdir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 135) “İnancı yeterince kalbinde yer etmemiş olan insan, erteleme yoluna gider. Bu hal insanda yerleşince, umursamazlığa dönüşür. Sonunda inancı hatırlatacak kişilerden uzak durma psikolojisi insanı kaplar. Aslında amel imanın tezahürü, imanda amelini dayanağıdır. İbadetten uzak duran insan, Allah ile irtibatını zayıflatmış demektir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 63) “Ülkemizdeki insanların büyük çoğunluğu kendisini seküler olarak tanımlar. Dinin kendi hayatında etkili olmadığını savunur. Bu kesimi deist olarak tanımlamak mümkün değilse de pasif deist olarak tanımlamak mümkündür.” (İ. Coşkun, Modern çağ deizminin nedenleri ve sonuçları. Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Kongresi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Van, 2017, s. 234) “Zaten dindar olmayan bir kişinin deizme yöneldiğinden bahsetmek son derece yanıltıcıdır. Tanrının varlığına inandığı halde, günlük hayatı sırasında dinin gereklerine uygun hareket etmeyen kişiler aslında üzeri örtük bir deizm içinde sayılırlar. Bu durumda olan kişilerin bir kısmı, deizm gibi bir tanımla karşılaşınca durumun kendilerine uyduğunu görmüş ve deist oldukları sonucuna varmış olabilirler.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 8) Sonuç olarak da, “İnanması ya da inanmaması arasında herhangi bir fark olmayan ve dilediği gibi hareket etmek isteyenler deizme yönelebilmektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 15) Dolayısı ile “Deistle inandığı Allah&#8217;ın emirlerini yerine getirmeyen teist arasında bir fark yoktur.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 141) “Bazı kişilerin günlük hayatlarında zaten tanrıyı göz ardı etmelerinden kaynaklanan bir tür adı konulmamış deizm söz konusudur. Gerçekte ise söz konusu olan şey, doğrudan sekülerizmdir. İnsanların kendi bildikleri şekilde hayatlarını devam ettirmeleri, zaten deizmin işaretidir. Dolayısıyla burada sorun, geleneksel bir toplumda sekülerleşme sonucunda ortaya çıkan şaşkınlık halidir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 35) “&#8217;Liberalizm, zayıf bir deistik tanrıdır. Liberallerin istediği, dünyaya müdahale etmeyen bir tanrıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 48, 160) “Deizmin Tanrı-insan münasebetinde vahyi reddedip, aklı tek referans kaynağı olarak kabul etmesi, batının bütün kültürel değerlerini, sekülerizm ve liberalizmi meşrulaştıran bir anlayışa dönüştürmektedir. Tanrı ile insan arasındaki vahye dayalı bağlar kopartıldığında insanların dini duygu ve düşüncelerini tatmin etmesi ve inançlarını uygulamaya dökmesi de imkansız hale gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında Tanrı’nın insana bir hidayet kaynağı (vahiy) göndermeyeceği, aklın insan için hakikati bulmada yeterli olduğu anlayışı sekülerizme dinsel bir arka plan ve meşruluk kaynağı oluşturmaktadır.” (Mustafa Bozkurt, Mehmet Kuyucu, Tanrı-İnsan İlişkisi Bağlamında Deizm’in Temel İddialarının Eleştirisi, Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 11, Güz, 2020, s. 466) “Deist anlayışların, daha çok dini bir eğitim görmemiş seküler bir hayatı benimseyen gençler arasında yaygın olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca bilgi üreten Müslüman aydınların, çağın sorunlarını iyi okuyamadıklarını ve toplumun değişen dinamik yapısına uygun çözümler üretemediğini de gösterir.” (Dr. Öğr. Üyesi Yasin Ulutaş, Deizme Götüren Sebepler, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 23, Sayı: 2, Haziran 2021,  s. 509-510) “Türkiye&#8217;de sekülerizmle geleneksel yapının melez bir kültürü oluşturulmaya çalışılmaktadır.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 10) Günümüzde üst sınıfın resmi dini, alt sınıfa da yayılmıştır.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 17) “Dini kurumların güçlü cazibe merkezleri haline gelmeleri ancak seküler dünyanın her türlü meydan okumasına karşı hazır ve donanımlı olmaları ile mümkündür.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizmde evren mekaniği hakimdir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 208) “Deistler inançlarını, özellikle Newton tarafından ortaya konulan mekanik evren modelini temel alarak savunmaya çalışırlar.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 21) “Newton&#8217;a göre Tanrı bir daha evrene müdahale etme gereği duymaz.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 32) “Newton, evrenin işleyişini mekanik bir yapı ile açıklamaktadır. Bu tür, maddenin kendisine dayalı açıklamalar, dinlerin sunduğu tanrının varlığı ve evrene müdahale ettiği düşüncesine alternatif olarak kullanılmıştır.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 70) “Deistler, âlemin işleyişinin tek yolunu katı determinizm olarak görürler.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 150, 156) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Descartes, evrenin ana hatlarının matematiksel özelliklere sahip olduğuna inanıyordu: Doğadaki tüm fenomenler matematiksel yöntemle açıklanabilir! Descartes için maddi dünya bir makine idi. Doğa, mekanik yasalara göre işliyordu. Kartezyen evren anlayışı, doğanın sömürülmesi için bilimsel bir onay zemini hazırlar. Descartes ve Bacon, bilimsel bilginin bizi doğanın efendileri ve malikleri yapmak amacıyla kullanılabileceğini iddia eder. Newton, evreni kesin matematiksel yasalara uygun olarak işleyen koca bir mekanik sistem olarak algılar. “Sistemdeki bir parçanın geleceği, mutlak kesinlikle önceden tahmin edilebilir.” görüşünü savunurlar. 19. yüzyıl sonlarında ise Newtoncu mekanik, doğa olaylarının ana teorisi rolünü yitirmeye başlar. Görecelik ve kuantum teorileri ile en yüksek noktasına erişen fizikteki iki gelişme, Newton mekaniğinin bütün temel teorilerini yerle bir eder. Biz, bir atom olayını kesinlikle önceden tahmin edemeyiz. Yalnızca onun meydana gelme ‘olasılığını’ tahmin edebiliriz. Mikroskobik dünyaya indiğimizde, lokal olmayan bağlantıların etkisi artar. Bir atom altı parçacığının parçalanması, ona neden olan herhangi bir tekil olay olmadan da kendiliğinden meydana gelebilir. Biz bir fenomenin ne zaman ve nasıl davranacağını hiçbir zaman önceden kestirmeyiz. Modern fizikte kütle artık maddi bir cevher ile bağlantılı değildir, enerji paketleri olarak görülmektedir. Artık biliniyor ki kütle, atom ve enerjinin birleşiminden meydana gelmektedir.” (Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası, s. 58, 61, 62, 65, 68, 74, 77, 97)  “Kuantum teorisi, kainatta mevcut şartlar dışında, farklı alternatiflerin de olabileceğini ortaya koymuştur.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 251) “Kuantum teorisi, izafiyet teorisi, kesinsizlik teorisi, ışığın dalgaları teorisi, entropi teorisi madde evreni ile ilgili görüşlerimizi tamamen değiştirmiştir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 291) “Evren, dinamik bir yapıya sahip olduğuna göre, Tanrı’nın müdahalesi de devamlılık arz etmektedir. Newton fiziğinde kainat mekanik bir şekilde algılanmıştı.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 250) “Newtoncu  fiziğin kesinlik ve nedenselci, dolayısıyla determinist tavrının aksine, Einstein teorisi ile belirsizlik düşüncesini öne çıkar.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 122) “Newton, evrenin sınırsız ve sonsuz olduğunu da ifade etmiştir.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 41) “Newton fiziğinin aksine kuantum fiziği, tabiat kanunlarının zorunlu yapıda olmaktan ziyade ‘belirsiz yapıda’ olduklarını ortaya koymuştur.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, , s. 93) “Başlangıçta Newton fiziğini benimseyen Einstein, ilerleyen zamanlarda evrenin durağan değil dinamik olduğunu kabul edecektir. Newton fiziğindeki mutlak zaman kavramı, Einstein devrimi ile değerini yitirmiştir. Maddenin, uzayın ve zamanın başlangıcı aynı andır. Evrenin sabit, durağan ve sonsuz olduğu anlayışı yerle bir olmuştur.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 251-253) “Big Bang, evrenin bilinçli bir şekilde tasarlandığını ortaya koymuştur.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 260) “Evrenin tüm aşamalarının bilinçli bir şekilde yaratıldığı görülmektedir. Evrenin her aşaması özel olarak tasarlanmıştır ve bu da, tanrının evrenin her aşamasında aktif olduğunu açıkça göstermektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 16)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yaratma gücüne hâlâ sahip bir Tanrının niçin yaratmayı durdurduğu konusu deizmde çok net değildir. Tanrının evreni kendi haline, tabiatı da akla ziyan insan eylemlerine terk etmesi mükemmellik fikrini sarsmaktadır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 254) “Kainat var kılındığından bu yana oluşum ve değişim içindedir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 285) “Kainatta yıldızların ölmesi, doğması, evrenin genişlemesi yaratılışın devam ettiğini göstermektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 197) “Evrende neden sonuç ilişkisi hep geçerli değilse, bu bir şekilde bilinçli müdahaleyi de gerekli kılmaktadır. Kuantum teorisi şu anlama gelmektedir ki, Tanrı var olan olasılıklar içinde istediğini seçerek evrene müdahale etmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s.  252) “İnsan farkında olmasa da vücudunda birçok fizyolojik organizasyonlar anbean devam etmektedir.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 97) “O, her an yaratma halindedir.” (Rahman, 29) &#8220;Yağmur dolu bulutları meydana getiren Allah&#8217;tır.&#8221; (Rad, 12) &#8220;Allah her şeyi bilir, hiçbir yaprak düşmez ki, O bunu bilmesin.&#8221; (En’am, 59) “De ki, ilkten yaratan da yaratmayı ‘tekrar eden’ de Allah&#8217;tır.” (Yunus, 34) Nahl, 68-69. ayetlerin de gösterdiği gibi, “Allah kainatta bulunan bütün varlıklarla iletişim kurmaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 122) “Allah yaratıyor ve yönetmeye devam ediyor.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 232) “Kur’an’ın tanımladığı Allah sadece evreni yaratıp kenara çekilmemiş, her zaman hazır olan ve işlere bakan ve her zaman işleyen bir güce sahiptir.” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 50) “Teistler, tanrının mahiyeti itibariyle âlemden farklı olduğuna inanır. Bu inanç teizmi panteizmden ayırır. Teizm, âlemde sürekli olarak etkin olan Tanrı’ya inancı içerir. Bu noktada ise teizm deizmden farklılaşır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten “Bir zatın bizden bir şey istemediğini bildirmesi için bile bizde konuşması (kelam; vahiy) gerekmektedir.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 24) “Yaratıcının sizden dinsizlik istediğini nereden biliyorsunuz? Allah&#8217;ı tanıyabilmenin doğru yolu, onun kendisini tanıtmasıdır.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 41)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deizm “İnsanı ve bilimi tanrı seviyesinde yüceltmektedir.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 49) “Şeytan da, egosunu ve ilmini tanrılaştırmıştı.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 55) “Allah&#8217;ın hikmetini sorgulayan iblisle ‘deist olduklarını sanan ateistlerin’ aynı yolu takip ettikleri görülmektedir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 164) Kur’an ise bizi bu konuda uyarmaktadır. “Kendi istek ve tutkularını ilah edineni gördün mü?” (Furkan, 43)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deistlerin bir kısmı aklın testinden geçerek onaylanan dine evet demektedir.  Böyle bir iddiaya getirilecek en açık itiraz, &#8220;hangi akıl&#8221; yahut &#8220;kimin aklı&#8221; yönündeki sorudur.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 69) “Tek bir akıl yoktur. Akıl, tasavvurlarını bilgi, kültür ve tecrübe tabanından beslenerek kurgular.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 285) “Deizm, dinlerin yerine aklı koyarak sadece akıl ve doğadan hareketle her şeyin kavranabileceğini  iddiasındadır. Lakin akıl bir referans noktasına sahip olmadığı zaman, kişi sayısı kadar farklı düşüncenin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Akıl, insanları herkesin kabul edeceği ortak fikirler etrafında toplama özelliğine sahip değildir. Felsefe tarihine bakıldığında, filozoflar sürekli olarak birbirlerini yanlışlamaya çalışmışlardır. Herkes kendi aklını beğenir. Mahkemelerde hem davalı hem de davacı kendisini kesin olarak haklı görür. Sorunu ise kişilerin aklı değil, kanun ve hakim çözer. Akıl, bir tanrı varsa peygamber ve kitapların var olmasını makul hatta zorunlu görür. İnsan, salt rasyonel bir varlık değildir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 64-66) “Deizm, aklı temel alan bilgiyi, vahye dayalı bilginin yerine koyarak felsefi görüşü dinileştirmiştir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 19) “Pozitivist, materyalist akım ve 18. ve 19. yüzyıl felsefesinin etkisi ile deneysel olarak doğrulanamayan metafiziksel, estetik ve teolojik önermeler anlamsız sayılmıştır. İnsanın akıldan başka, duygu, irade ve dış şuur gibi güçleri vardır. Hayranlık, takdir vb. akla ait değildir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, , s. 76) “Akıl, insanın önemli olmakla birlikte sadece bir yönüdür. Akıl melekesi bireyden bireye de farklılaşmaktadır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, , s. 74) “Deistler akla sonsuz güven duyarlar ama sınırlı ve dar oluşundan haberleri yoktur.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 264) “Aklın bilgi alanı varlık dünyasıyla sınırlı” (İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam, s. 47) olduğundan dolayı “mutlak gerçeği bütün boyut ve sınırlarıyla kuşatabilecek bir özellik ve mükemmelliğe sahip değildir.” (Maturidi, Kitabu&#8217;t-Tevhid, s. 183) “Akla, akıl üstü bir pozisyon tayin etmek, akıldan faydalanmaktan ziyade onu kötüye kullanmaya dönüştürmektedir. Herkesin kendi aklını hayatın merkezine koyduğu bir yerde, nihilizmden anarşizme kadar uzanan sayısız düşünce boy gösterecektir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 85) “Her şeyi ‘akla indirgeme’ çabası, gerçek inancın altını yavaş yavaş oyarak gizli bir pozitivizme yol açmaktadır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 87) Dolayısı ile “Deizm, pozitivisttir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 34) “İyilik kötülük veya doğru yanlış kavramları kime veya neye göre belirlenecektir?” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 21) “Kurallara uygun bir yaşam bu dünyada olacaksa, bu kuralı kim koyacaktır?” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 21) “Bazı insanın aklına göre iyiyken bazılarına göre kötü değerlendirilen davranışlar konusunda nasıl karar verilecektir?” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 160) “Yeryüzünde insanları sömürenler, işkencelere maruz bırakanlar da hep akıllarını esas almışlardır.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 77) “Din akla göre olsaydı, her akla göre bir din ortaya çıkardı. Bütün filozofların birbirini tekzip etmesi bunun göstergesidir.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 57) “Akıl dediğimiz şey de göreceli bir kavramdır. Herkesin aklı, kendine göre doğruyu göstermektedir.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 44) “Her insan aklınca bir ölçü ya da değer takdir edebilir. Ancak bunun bir kesinliği veya evrenselliği olmaz. İnsan aklı ile insanların ideal bir şekilde olgunlaştırılması imkansızdır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 90) “Başkalarının haksızlığa uğramaları çoğu kişinin umurunda değildir. Herkes kendisine adil davranılmasını ister.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 37) “Kumar oynayan birinin, kazandıklarının hakkı olduğunu iddia etmesi, akli bir çıkarımdır.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 75) “Birisini soyup bin lirasını alırsam onun emeğini çalmış olurum. Onun için kötü bir durum, benim için değil. Benim için neden kötü olduğunu mantık çerçevesinde açıklayın.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 34) “Deizm adı altında çalışmalar, faaliyetleri yürütenler, bizi herkesin kendi aklına göre hareket ettiği bir din anlayışına davet etmektedir. Bugün kim tuttuğu yolun ve yaptığı işin yanlış olduğu kanaatini taşıyor ki? Vahiy destekli olmayan akıl şeytan, nefis ve hevanın kontrolüne girip bütün ölçüleri birbirine karıştıracaktır.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 301-302) “Peygamberlerin gönderilmesine, vahye ne gerek var? Çünkü akıl tek başına yeterli değildir, sınırlıdır. Ayrıca vahiyle bildirilen bilgilerin bir kısmı gayb alanına aittir. Allah&#8217;ın sıfatları, melekler ve cinler, ahiret gibi. Akıl da her insanda aynı ölçüde değildir. İnsan her an kötülüğe sürüklenebilecek bir nefse sahiptir. Şeytan da sürekli yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Nitekim günümüzde alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara sahip olan kimselerin büyük çoğunluğu da, yaptıklarının doğru olmadığını aklen bildikleri halde nefislerine uyarak bu kötü huylarını devam ettirmektedir. Peygamberlerin gönderilmesi, bahaneleri ortadan kaldırmak içindir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 133-137)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Seküler kesimin ruh açlığına örnek olarak yoga yönelimini misal verebiliriz.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 46) “Kendisine büyük rahip diyen Comte, adını kendisinin verdiği ‘felsefe ayı’nda ölmüştür.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 280) “Comte, bir din kurgular ve formüle ettiği din, ilahsız, seküler, hümanist bilim dini, kısaca, &#8216;insanlık dini&#8217;dir. Ama o da başarısız olmuştur. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 52-55) “İnsanda doğal bir din duygusunun olması ve bu duygunun desteklenerek doğal halinde tutulması için vahyin gerekliliğinin önemi fark edilememiştir. Deist yazarların din anlayışı olduğu görülen doğal dinin, herkes tarafından bilinip kabul edilebilir evrensel ilkelere bağlı olduğu iddia edilse de, bunun insanlık tarihi açısından sağlam bir temele dayandığının kabul edilmesi oldukça zordur. Zira insanlar aklen ve ruhen aynı seviyeye, aynı irade ve ihtiyaçlara, aynı coğrafi ve toplumsal şartlara sahip değillerdir. Bu yüzden insanların tamamı için genel geçer olabilecek bir din anlayışının, insanların kendi doğaları üzerine yapacakları meditasyon tarzı yoğunlaşmalar ile çıkarsanacağının beklenmesi gerçekçi değildir. Doğal dinin insanlığın orijinal dini olduğu kabul edilse dahi, tarihsel gerçeklikler göz önünde bulundurulduğunda, insanların doğal dinden uzaklaşmalarından ve çeşitli batıl inançların etkisi altında kalmalarından dolayı, Tanrı tarafından uyarılarak gerçeğe çağırılmamaları için ne gibi makul bir neden olabileceğinin de deist yazarlar tarafından açıklanması gerekirdi. Çeşitli topluluklarda görüldüğü gibi insanlar bir yerine birden çok ilah edinebilirler. Tek bir ilah edinmeleri halinde de bu ilahın ne gibi niteliklere sahip olduğu, O&#8217;na ibadet etmeye gerek olup olmadığı, şayet gerekli görülüyorsa ne şekilde ibadet edeceklerini belirlemede genel bir kural oluşturamamışlardır. ‘Neden ahlak’ diye bir kavramın olması gerektiğinin de doğal dinden hareketle ortaya konması da mümkün değildir. Yani kısaca aklın tek başına dini ve ahlaksal ilkeleri kurmakta yeterli olduğu iddiası, içinin tatmin edici şekilde doldurulması gereken oldukça büyük bir iddiadır.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 229) “Vicdan, insanın iyiden ve doğrudan yana karar verme görgü ve bilgileri ile kendini yargılama yetisidir. İnsanda doğuştan mevcut olan bu duygu, başta sağlam bir din ve değer eğitimi ile desteklenmediği takdirde, kötü bir çevre ve alışkanlıkların etkisiyle körelebilir. Vicdan dinden, adalet ahlaktan bağımsız bir şekilde doğruya ulaşamaz, yanlış din de vicdanı kötü işler yapmaya sevk edebilir. Sonra da vicdan haksızlıklar ve kötülükler karşısında sessiz kalabilir. Vicdanı körelmiş ve kararmış bir kimsede, manevi anlamda kalp de işlevini yitirmiştir. Vicdan azabı bile dini ve ahlaki değer sahibi olan insanlarda vardır. Bugün Suriye&#8217;de, Gazze&#8217;de, Arakan&#8217;da, Cammu Keşmir&#8217;de, Doğu Türkistan&#8217;da, Irak&#8217;ta, Yemen&#8217;de yaşanan tarifi imkansız acılar ve vicdansızlıkların karşısında en ufak bir vicdan azabı bile hissetmeyenler olduğunu görüyoruz. Allah korkusuyla, helal ve haram, hak ve adalet şuuruyla beslenmeyen vicdanın kötülüklere karşı yaptırım gücü yoktur.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 127-128) “Allah&#8217;ın zatını yani nasıl bir varlık olduğunu bilemeyiz ama Kur&#8217;an sayesinde isim ve sıfatlarını bilerek onu tanıyabiliriz. Duyular gibi aklında bir sınırı vardır ve sağlam bir bilgi kaynağından beslenmeye muhtaçtır. Deizm, Hristiyanlığa karşı gelişen protest bir harekettir. Hz. İsa&#8217;nın ilahlaştırılması, asli günah ve kefaret öğretisi, kilisenin yanılmazlığı gibi çarpık dini öğretiler, deizmin ortaya çıkmasını tetiklemiştir. Deistler, akla mutlak bir yaptırım gücü yüklemektedirler. Halbuki her insanın aklı, alışkanlık, kültür gibi iç ve dış faktörlerin etkisi altındadır.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 150, 156) “Protestanlık da zaman içinde bireysellik, sekülerleşme ve nihayet deizme uzanan tarihi bir süreç izlemiştir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 136) “İnsanın bir de kişisel arzu ve isteklerinden oluşan yönü vardır. Dolayısıyla arzuların tatmin edilmesi için vicdanın bastırıldığını, aklın da bu durumu meşrulaştırıcı bir fonksiyon üstlendiğini sosyal hayatta çokça görmekteyiz. İnsan aklı mükemmel değildir, hata yapabilir. Ayrıca deizm ‘insan hayatının anlamı ve amacı nedir?’ sorusuna cevap vermekten de acizdir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 31) “Rasyonalizm, pozitivizm ve modernite, dünyayı kutsallıktan arındırırken, hem insanın hayatına anlam veren dayanakları eritmiş, hem de onu geleceğe yönelik kaygı ve umutsuzluğun girdabına çekivermiştir. Dini inançta, sığınma, yaşama anlam verme, bağlanma, teslimiyet, huzur gibi yaşantılar tek tek veya birlikte bulunabilir. Deizmde, insanların his, irade, duygu boyutu göz ardı edilmiştir. İnsan hem düşünen hem inanan ve hem de hisseden bir varlıktır. Hissetmede kişinin iç dünyası esastır. İç dünyada özlemler, arzular, sevgiler ve diğer duygular ön plandadır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 83)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kant, bir taraftan Tanrı&#8217;yı ahlaki evrenin efendisi ya da ahlaki bir Tanrı olarak nitelendirmekte, diğer taraftan ahlakileşmenin temelini insana dayandırmaktadır. Onun buna gerekçesi insanın doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek, rüştünü ispat etmiş bir varlık olduğu iddiasıdır. Bu anlayışa göre insan ahlak anlayışını bizzat kendisi belirlemeli, dışardan Tanrısal bir otorite ile gelebilecek vahye, peygamberi dayatmalara ya da kilise üzerinden piskopos ve papazlara ahlak inşa etme sorumluluğunu vermemelidir. Bu durumda seküler ahlak taraftarlarının yapmış olduğu, insanın Tanrı yerine konumlandırılması ve Tanrının celal ve cemal sıfatlarının insanlara isnat edilmesidir. (Abdurrahman Taha, Seküler Ahlakın Sefaleti, s. 99) &#8220;Seküler Ahlak, ilahi ahlakın aksine insanı kendi arzuları üzerinde egemenlik kurabileceği mahiyette değil, onu egemen bir efendi yapacak şekilde eğitir. Yine bu ahlak insanı yeryüzündeki en şerefli varlık olarak değil, doğanın efendisi olarak yetiştirir. Böylece insan kendi iradesine göre doğa üzerinde tasarruf yapma hakkını elde etmiş olur. Çok geçmeden bu çift yönlü egemenlik insana Tanrılık ve varlık dünyasının idaresi konusunda Tanrı&#8217;ya kafa tutacak bir gurur aşılar.&#8221; (Abdurrahman Taha, Seküler Ahlakın Sefaleti, s. 126)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dini bildirim olmadan iyi ve kötünün ne olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Yani bu noktada ilahi desteğe ihtiyaç bulunmaktadır. Aksi halde herkesin içinde bulunduğu şartlar doğrultusunda iyi ve kötü tanımlamaları oluşturması mümkündür. &#8220;Doğru nedir?&#8221; sorusu kadar, &#8220;Neden doğruyu yapmalıyım?&#8221; sorusu da önemli olmaktadır. &#8220;Güçlü olmama ve karşı tarafı yok ettiğimde zarara uğramayacak olmama rağmen neden öldürmemeliyim?&#8221; şeklindeki sorulara verilecek cevapların rasyonel temelinin olabilmesi için din ve ahiret inancı gerekir. Birçok kişi &#8220;doğru ahlaki teoriyi oluşturmak&#8221; ile &#8220;ahlaki eylemleri rasyonel temellere oturtmak&#8221; arasındaki farkı ayırt edemediği için din olmadan da ahlaki bir yapının olabileceğini iddia etmiştir.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 231) “Yerde bulunan bir para ile hayatın sonuna kadar rahat yaşamayı seçmek daha rasyonel değil midir?” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 230) “Zina konusunda deistin cevabı da, “İki taraf anlaşmışsa bunda bir beis yoktur.” şeklindedir.” (Francis Gastrell, The Principles of Deism, Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 45) “Dini devreden çıkaran ahlak anlayışında menfaat hakimdir; menfaatin bittiği yerde sorumluluktan bahsetmek imkansızdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam&#8217;da, taklidi iman değil tahkiki iman önemlidir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 228) “Gerçek anlamda iman etmenin en öncelikli gereklerinden biri düşünmektir. Yaratılış üzerine gerektiği gibi düşünen insan, hem her şeyin yaratıcısı olan Allah&#8217;a neden teslim olması gerektiğini anlayacak, hem de O&#8217;nun kudretine ve evrene yansıyan eşsiz sanatına tanıklık edecektir. Ancak buna rağmen birçok insanın içinde bulunduğu gaflet sebebiyle hem evrendeki hem de kendi varlığındaki sayısız delil ve işareti göz ardı ettiğine dikkat çeker Kur’an: &#8220;Göklerde ve yerde nice ayetler (mucizeler) var ki, yanlarından geçerler de dönüp bakmazlar bile.&#8221; (Yusuf, 105) Kur’an&#8217;da düşünmeye ve ilme teşvik eden ayet sayısı yedi yüzden fazladır. Aklın önemine Kur’an kadar vurgu yapan başka bir dinsel metin yoktur. Kur’an&#8217;da düşünmeye, akletmeye yönelik pek çok kavram vardır: ilim (bilgi sahibi olma), hikmet (bilgelik), fuad/kalb (ilahi tecellilere gönül ile tanık olma), basiret (anlayış ve kavrayış), hak (gerçek), ayet (delil), beyyine (açık delil), burhan (kanıt), zikr (hatırlama), ibret (alınması gereken ders), tedebbür (derin derin düşünmek), taakkul (akıl erdirme), tefakkuh (ince bir kavrayışa sahip olmak), tefekkür (düşünüp ders çıkarmak), tezekkür (düşünüp anlamak), nazar (bakış). İslam inancının temel ilkelerini olması gerektiği biçimde içselleştirmemiz ve en güzel şekilde hayatımıza yansıtarak etrafımıza örnek olmamız son derece önemlidir.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 240) “İslam&#8217;da aklın kullanımında temel vurgu, aklın arzuları gerçekleştirme aracına dönüştürülmesinin yanlışlığına işaret etmektir. İslam alimlerinin tamamına yakını aklı, dini hakikatleri tespiti ve anlaşılması hususunda birincil prensip olarak kullanmışlardır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 79) “Matematik ve mantık, aklı; tabiat bilimleri, gözlem ve deneyi (tecrübeyi); tarih, haberi (nakli) kullanır. Din ise, akıl, nakil ve tecrübeyi, her birinin sınırlarını belirlemek şartıyla, hepsinden faydalanır. İnsan aklı belirli bir kaynaktan yanılmaz birtakım bilgilerle beslenmediği müddetçe hakikati bulamayacaktır. Akıl ancak mevcut bilgiler çerçevesinde değerlendirmek yapabilir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s.  92-93) “Kur&#8217;an, aklın olgu olarak faziletinden bahsetse de, daha ziyade aklın &#8216;işletilen versiyonu&#8217; üzerinde durmaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 217)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam dininde Tanrı-âlem-insan ilişkisi dinamik ve canlıdır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 107) “Deist anlayış insanı dünyanın katı gerçekleri ile baş başa bırakır. Böyle bir durum çoğu zaman çaresizlik ve ümitsizlik doğuracağından insanın yaşaması için yeterli gelmez. Deizm, insanı Tanrıya, Tanrıyı evrene yabancılaştıran bir doktrin olarak görülmelidir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 123) “Dua, fıtri bir ihtiyaçtır.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 83) “Dua, insanı özüne götürür.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 104) “Kur&#8217;an, muhatabı olan insanın iç dünyasının eğitimi üzerinde yoğun bir biçimde durmuş, onların akıllarına hitap ettiği oranda gönül dünyalarına da hitap etmiştir.” (Talip Özdeş, Ahlak-Vahiy İlişkisi ve Kur&#8217;an&#8217;da İman Ahlak-Amel Bütünlüğü, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: X, sayı: 2, s.12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizm, Tanrıyı öncelemez aksine, onu hayatın dışına taşır, uzak bir ülkeye sürgüne gönderir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 201) “Deistler açısından en büyük sorun, temel sorulara, varlığını kabul ettikleri tanrıya referansta bulunarak cevap üretme imkanlarının olmayışıdır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s.  67) “Sıradan insani bir kurumda bile, işe karışmayan patron imajı oldukça sakat bir algı iken, koca evreni yaratıp sonra denetim ve gözetim görevlerini tanrının yapmadığını iddia etmek mantıklı bir teori değildir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 195) “Değer verilmediği zaman bir kenara bırakılıp ne yaptığına aldırış edilmez.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 183) “Allah (cc) ise, ‘insana değer verdiği için’ kendisine muhatap kabul etmiştir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 186) “İslam&#8217;da tanrının kainatı yarattığı kabul edilir fakat deizmden farkı, tanrının sürekli müdahalesini kabul etmesi ve tabiat yasalarının yaratıcısının da, tabiatın kendisinin veya mekaniğinin değil, doğrudan Yüce Allah olduğu inancıdır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 209) “Deizmin &#8216;Allah&#8217;ın müdahale etmesine gerek yoktur&#8217; iddiasını savunmak için, insanların her yönden mükemmel bir yapıya sahip olması gerekir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 42)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“A şahsı için etik olan bir şey B şahsı için etik sayılmayabilir.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 88)  “Deist düşünce insana sınırsız bir yetki ve özgürlük vermek suretiyle ‘insanın kulluk vazifelerini dizayn etme yetkisini’ akla vermiştir.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 75, 96; Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, 49) “Deizmin, hakiki bilginin elde edilmesinde aklı ve tabiat kanunlarını kutsama hatasına düştüğü görülmektedir. Deizm, sahip olduğu uluhiyet anlayışı ile dini hayata imkan vermemektedir. Tanrı-insan münasebetinin zayıflaması günümüz dünyasında insanları bunalıma sokmaktadır. İslam dininde Tanrı’nın âlem ve insanla olan münasebeti deizmin tam aksine canlı ve dinamiktir.” (Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, 47-53) Ayrıca deistler “Yüce olarak gördükleri o yaratıcının kendilerini başıboş yarattığını iddia etmenin onun yüceliğini yakışıp yakışmayacağını yönünde birazcık akıl yürütmüş olsalardı, bu kadar zahmete gerek kalmadığını anlamış olacaklardı.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 21) “İlah, boş işlerle uğraşan bir zat mıdır?” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 23) “Sadece yaratıp bırakan ve zihni zorlu sorunlarla boğuşan insanlara bir açıklamada bulunmayan bir tanrı anlayışının sorunlu olduğu açıktır. Varlığıyla yokluğu arasında bir fark olmayan bir tanrının fonksiyonel olması beklenemez. Ölüm sonrası hayat var mıdır, yaratılış amacımız nedir, yeryüzünde inanılmaz kötülüklere imza atanların yaptıkları yanlarına kâr mı kalacaktır? Deistin inandığı tanrının var ya da yok olmasının kendi hayatında ne gibi fark oluşturduğunu izah etmesi gerekir. Dürüstlük, fedakarlık yapan insanlara ödüllendirmesi gerekmez mi? Haklıya hakkını teslim etmeyen bir tanrı kendi tanımı ile çelişiktir. Eğer Tanrı insanları hiçbir sebep gözetmeksizin yarattı ise, böyle bir tanrı anlamsız işler yapıyor demektir. Böyle bir tanrı algısının arkasında, hayatı dilediği gibi yaşama arzusundan kaynaklanan bir ego olduğu açıktır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 67-69) Deizm, merkezine Tanrıyı yerleştirmiş gibi gözükse de gerçekte merkezde insanın kendisi ve arzuları vardır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 273) “Deizmin tanrısı sembolik bir tanrıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 256) “Deizm açısından belki de en fazla belirsizlik taşıyan şey Tanrı-insan ilişkisidir. Emekliye ayrılmış bir Tanrı anlayışının dini duyguyu ve düşünceyi tatmin etmesi mümkün değildir. Katı akılcılığa dayanmaktadır. Halbuki “akıl sınırlı, bilim değişkendir.” Deizmin ahlak konusundaki teorileri yetersiz ve temelsizdir. Deizm bazı kelami problemleri de beraberinde getirmektedir. Deizmin zaman içinde Tanrı&#8217;nın insan hayatındaki merkezi konumunu sarsan ve Tanrı-insan ilişkisini zayıflatan bir yapıya dönüştüğü görülmektedir. Deizmde iyi ya da kötü değerlerinden söz etmenin anlamı yoktur. Çünkü değeri değer olarak tayin eden bir merci söz konusu değildir. Deistler dini bireyselleştirerek sosyal yönü zayıf bir forma çevirmişlerdir.” (Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, 42-47) “Tanrı ile olan bağı zayıflayan bir kişi, öngörülmesi mümkün olmayan kötülükler yapabilmektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 88) “Âlemle ilgilenmeyen bir Tanrı âlemi bilmekte midir? Bu Tanrı güçlü müdür? Deistin, Tanrının ilmi, kudreti, iradesi, merhameti ve adaleti gibi konularda herhangi bir şey söyleyecek durumu da yok gibidir.” (Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22 (1), s. 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tanrıyı gökleri hapsedip, insan için bütün kapıları ardına kadar açmak şeklinde anlaşılabilecek olan deizme mukabil, tanrıyı göklerden yere indirmek projesinin tam adı olan tevhid dini İslam, deizmin büsbütün karşısında durmakta gibidir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 236) “Din, kişinin toplum, tabiat ve Allah ile olan ilişkilerinin sınırını ve seviyesini tayin eder.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 62-63) “Deizmin, tam ve doyurucu bir tanrı tasavvuruna sahip olmadığı söylenebilir. Deizmin Tanrısının insanların gönüllerine hitap etme şansı yoktur. Deizmde, tanrısının öncelikle otoritesi, bir sonraki adımda varlığı sorgulanır hale gelmektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 91-92) “Tanrı insan münasebetinin zayıflaması günümüz dünyasında insanları bunalıma sokmaktadır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 94)  “Peygambersiz bir tanrı inancı içerik açısından tamamen boştur. Hiçbir Baba, &#8220;aklı başına geldiğinde doğru ve yanlışı kendisi ayırt edebilir, aklını kullansın!&#8221; diyerek çocuğunu kendi haline bırakmaz. Tanrının insanları yeryüzünden yalnız bırakması ve bir şekilde yol göstermemesi düşünülemez. Deistlerin, bu dünya bir imtihan alanı değilse, tanrının neden insanların kötülük yapmasına müsaade ettiği ile ilgili tatmin edici açıklamalar yapmaları mümkün olmayacaktır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 73, 75) “Tanrı insanı ebedi bir yokluğa mahkum etmek için yaratmış olamaz. Böyle anlamsız şeyler yapmak tanrıya yakışmayacağına göre, var oluşun mutlaka bir gayesi olmalıdır. İnsanları cansızlardan, hayvanlardan ayıran en önemli özellik düşünebilmesidir. Bu sebeple, varoluş sebebini merak etmesi, araştırması gayet doğaldır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 143) “İşte peygamberler bu konularda insanları bilgilendirmekle görevli kişilerdir. Hiçbir peygamberde fakirleri ezme, lüks hayat sürme, zenginlik sevdası, yalancılık gibi olumsuz davranışlara rastlanmamıştır. Büyük başarılar kazanmış kral, komutan gibi kişilerin bugün itibarıyla herhangi bir etkisinin olmadığını görüyoruz. Hz. Muhammed&#8217;in en büyük düşmanları bile onu hırsızlık, ahlaksızlık veya yalancılık gibi yüz kızartıcı şeylerle suçlamamışlardır. Böyle bir kişinin, tüm insanları kandıran büyük bir yalancı olduğunu iddia etmenin mantıksal açıdan hiçbir dayanağı yoktur. Hiçbir anne ve baba çocuğuna, &#8216;Aklın var, doğruyu yanlışı kendin bul&#8217; diyerek başıboş bırakmaz. Defalarca uyarır, tavsiye eder, yol gösterir. ‘Referans noktası olmayan salt akıl yolu ile, son derece çirkin ve yanlış davranışlar bile rasyonalize edilip deist inancın içine dahil edilebilir.’ Evreni neden yarattığını ve insanlardan ne istediğini bildirmeyen amaçsız bir tanrının varlığıyla yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. Deist açısından var olduğunu ileri sürdüğü Tanrıyı &#8216;inkar etmenin&#8217; ne gibi bir mahsuru vardır acaba?  Doğal dinin insanlığın orijinal dini olduğunu kabul edilse bile, insanların doğal dinden uzaklaştıklarında Tanrı tarafından uyarılarak gerçeğe çağrılmamaları için ne gibi makul bir neden olabileceğinin açıklanması gerekir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 260-266)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Herkes, Allah&#8217;ın kulları hakkında istediğini söylesin fakat Allah sussun öyle mi?” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 79) “Allah insanın onurunu korumak için vahiy gönderip insanları yönetir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s.  178) “Yaratıcılık sıfatı ile bizlere sevgisini gösteren Allah (cc) bize yaşantı modeli de sunmakta” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s.  180) ve “gelecek hayat aşaması için bizlere uyarılarda bulunmaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 181) “Deizm ise bir Tanrı inancının gölgesinde, dinden arınmış yeni bir yaşam kültürüdür.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 297) “Deizm gençler için; içerdeki boşluğu beyaz yalanlarla dolduran, hazcılığı ve bireysel çıkarları onaylayan şirin bir yaşam tarzıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 301) “Deizmin yeni tanrısı da insandır.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 48) “Müzeler, üniversiteler ise, inancın azalmasının neden olduğu boşlukları doldurmayı vaat eder.” (de Button, Ateistler İçin Din, Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 200-202) Oysaki “İnsan, Allah&#8217;a biyolojik, fiziksel, sosyal, psikolojik her açıdan muhtaçtır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 101) Aksi durum da “ruhsal çöküşe yuvarlanma, muhtemel akıbetlerden yalnızca biridir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 81) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizm yaratıcıyı kabul ediyormuş gibi yapmak fakat hiç mevcut değilmiş gibi yaşamaktır. Bu adeta ölü bir put ve hayali bir tanrı tasavvurudur.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 48) &#8220;Din, yaşam tarzıdır.&#8221; (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 28) “Din, yaşam şekli anlamına gelmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 185) “Din, yaşam biçimi; hayatın nasıl yönlendirilmesi gerektiği konusunda benimsenen düşünce, inanç, ilke ve değerler bütünüdür.” (Celil Abuzar, Dinin Toplumsal Yaşam Üzerindeki Etkisi, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 26, Temmuz–Aralık 2011, s. 145) Dolayısı ile “Hayat felsefem bu”, “İstediğim şekilde inanırım” gibi cümleler, “Bu da bizim dinimiz” anlamına gelmektedir.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 37) “İslam, insanın meta haline getirilmesini, ölçüsüz davranışlar sergileyerek zevklerinin kölesi haline gelmesini önlemek ister.” (Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, 52)  “Gerekli önlemlerin alınmaması durumunda umursamaz, hodbin ve zevkperest bir neslin varlığı ile karşı karşıya kalma riskimiz artacaktır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 58) “Deizmin önü alınmazsa, dinlerin cevaplarını umursamayan, zevkperest bir neslin varlığı ile karşı karşıya kalabiliriz.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 206) “Deizm içerikten mahrumdur. Sosyal ve manevi baskıdan kurtulup özgürleşmenin bir aracı olarak algılanır. Kayıtsızlık ve ilgisizliğin diğer adıdır deizm.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 42) “Deizmi, ait olunan dinden tamamen kopmadan özgürlükler vadisinde gezinme tercihi olarak görmek de mümkündür.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 300) “Deist düşünce insana kontrolsüz, sınırsız, sorumsuz bir özgürlük tanımıştır.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 77) Bazen özgürlük dediğimiz şey, aslında ‘bizi koruyan çemberden’ dışarı çıkmaktır. (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 29) “Hazzın peşinden koşmayı özgürlük sayan bir gençlik var.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 50) “Bugün bir kültür istilası vardır, nefisler şehevi arzuların kölesi haline geliyor, ruhlardaki tatminsizlik insanlığı buhranlara sürüklüyor, insanlara ahiretsiz bir dünya anlayışı telkin ediliyor.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 58) “İnançsızlık, insanın kendisini her şeyin ölçüsü olarak görmesi ile başlayan bir tutumdur. Bu tür insanların ilahları ve rableri artık kendi ölçüsüz ve sapkın arzuları olmuştur. İnsan iradesini, aklın yanında nefis, ölçüsüz arzu ve istekler gibi daha pek çok unsur yönlendirmektedir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 23-24) “Tanrının insana akıl melekesini vermiş olmasını yeterli gören deistler, insanın aynı zamanda nefsi duygularla hareket edebilen bir varlık olduğu gerçeğini dikkate almayıp, insan aklını, ilahi akla tercih etme hatasına düşmüşlerdir. Deistin, tanrının ilmi, kudreti, iradesi, merhameti, adaleti hakkında bir şey söyleme imkanı da yoktur.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, , s. 87) “Vahiy sadece akla değil duygulara ve vicdana da hitap eder.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 95) “Vahiy bilgisi ve terbiyesi olmadan İnsan aklı nefsin isteklerine, bencil ve hedonist hallerine nasıl karşı duracaktır?” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 159) “İnsan kendisini bırakıp köşesine çekilen Tanrıdan sonra yine Tanrı arayışına girişmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm sonuçsuz serüven, s.  140) “İlah hayatı yönetmelidir. Yoksa insan nefsini ilah edinir ve nefsinin isteklerini doğru yanlış demeden yerine getirmeye başlar.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 153) “Eğer Tanrıya ibadet etmezsek, bizim birçok efendimiz olur ve her biri bizden bir şey ister.” (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 68) “Allah&#8217;tan çok önemsediğimiz, öncelik verdiğimiz ve hayatımızın merkezine koyduğumuz her şey bizim putumuz olur.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 52) &#8220;İslami açıdan sizin en çok sevip hürmet ettiğiniz şey, sizin tapındığınız şeydir. Bu bir ideoloji, lider, aileden bir fert hatta kendiniz olabilir. Allah&#8217;a ibadet etmiyorsak, başka bir şeye tapıyoruzdur. Kendi nefsimize, arzularımıza veya gelip geçici maddi varlıklara. Kur’an, Allah&#8217;ı Rab kabul etmezsek, birçok efendilere köle olacağımızı bizlere gösterir.&#8221; (Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 409, 415-416)  “Allah seni boşuna yaratmadı. Şayet öyle olsaydı, bu muntazam kainatı ve içindekileri sana hizmet etsinler diye yaratır mıydı?” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 30) “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyamet, 36) “Hayvanlar bile bir gaye ile yaratıldığına göre, insan başıboş gayesiz ve gayretsiz bir yaşayış için mi halk edilmiştir?” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 17, 58, 190)  “Dünyadaki işleyişe herhangi bir katkısı olmayan tek varlık insandır. O halde benim varlığımın bir gayesi olmalıdır.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 157) “Bal arısına nasıl bal yapacağını öğreten (Nahl, 68) Allah insana da nasıl yaşayacağını duyurması gerekir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm s. 174) “Deizm, otorite üzerine dayanmayan ve akılla temellendiren bir dindir. Kapalı, belirsiz, uzak bir tanrı artık kimseyi sıkmıyor. Günah duygusu, kurtuluştan emin olmamak gibi yüzyıllardır birçok insanın kalbine ağırlık vermiş olan şeyler artık insanoğluna dert olmaktan çıkmıştır. (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 34) “Deizm, İnsanın, Allah&#8217;a rağmen kişisel arzu ve isteklerine göre şekillendirdiği ‘felsefi bir inanç’ biçimidir. Hâlâ deizme sığınanlar varsa bu, doğrudan &#8216;sorumluluktan kaçışın&#8217; bir ifadesidir.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 158, 161; Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22 (1), s. 36) Halbuki “Sorumluluktur insanı değerli kılan.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 139) “İnsanların yaptıklarından hesap vereceği inancı, insanların bilinçaltında suçluluk psikolojisi oluşturmakta, bundan kaçınmak isteği de onların deizme yakınlık duymasına neden olmaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 209)  “Deizm dinlerin insanlar üzerine yüklediği bazı sorumluluklardan kurtulmak bağlamında bir kolaylık sağlamakta, hayatlarını diledikleri şekilde yaşamak konforuna ulaşmış olmaktadırlar.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 75) “Deizm, hiçbir kuraldan hoşlanmayan insan nefsine tam bir hürriyet vadetmektedir. Deistler, nefisleri rahatlatmak için ‘Allah vardır ama bana müdahale etmez’ derler.” (İrfan Mektebi, Mayıs 2018, sayı 138, s. 7, 14) “Günah işlerken vicdanın huzursuz olmasın diye kendi kendine diyorsun ki, bir yaratıcı olsun ama emir ve yasakları olmasın, her şey serbest ve helal olsun, bir hesap ve azap olmasın.” (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 37) “İslam ile deizm arasındaki en belirgin fark, kuralları Allah&#8217;ın koyduğunu kabul etmenin yanında insanın her an belli kuralların işleyişinden sorumlu olduğu gerçeğidir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 214) “Deizmin sunduğu şekli ile, hesap bilinci gelişmemiş her kişi için âleme müdahalesi olmayan bir tanrı fikri, gününü gün edenlerin işini daha bir kolaylaştırmaktadır. Deizmin temelinde Tanrı algısı değil, insanın gelişmiş ve haddinden fazla şişkinleşmiş egosu yatmaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 203)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deistlerin cevaplaması gereken sorular: Tanrı bir daha hiç ilgilenmeyeceği bir evreni niçin var etmiştir? Neden insan akıl sahibi bir varlık olup diğer canlılardan farklıdır? Varlığın anlamı nedir? Eğer ahiret diye bir şey yoksa bu dünyadaki haksızlıklar zulümler ne olacak? Bunlar yapanın yanına kar mı kalacaktır? Ahiret yoksa Tanrı insanlığa en büyük kötülüğü yapmış olmaz mı? Yeniden diriliş denilen şey bir insanın uydurması ise, tabiatta örneklerini sürekli gördüğümüz yeniden dirilişler neyi gösteriyor?” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 116, 117) “Deizm ölüm için, ölümden sonrası için ne söyleyebilir? Adaletin yerini bulmadığı haksızlıklar öylece kalmalı mı, yoksa bir gün hak yerini bulmalı mıdır?” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 185) “Bizde sevdiklerimizde ölümün karanlık kapısından içeri gireceğiz. Buraya bizi kim getirdi? Ölümle beraber nereye gideceğiz? Her şey bu kadar mı? Dahası yok mu?” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Rabbimizin sonsuz adaleti, zalimler için cehennemi, mazlum ve masumlar içinde cenneti gerektirmektedir.” (İrfan Mektebi, Mayıs 2018, sayı 138, s. 13) “Bu dünyada adaletin tam gerçekleştiğini pek göremiyoruz.  Öyleyse mutlak adaletin ve hikmetin gerçekleşeceği bir yerin olması kesindir.”  (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 32) “Tanrı&#8217;nın insana akıl melekesini vermiş olmasını yeterli gören deistler, insanların aynı zamanda nefsi duygularla hareket edebilen bir varlık olduğu gerçeğini göz ardı etmiş ve insan aklını ilahi akla tercih etmişlerdir. Ayrıca Tanrı&#8217;ya ait olduğuna inandıkları niteliklerin ne şekilde tezahür ettiği noktasında da kayda değer bir yaklaşımda bulunmaktan uzaktırlar. Bir kısım deistler ahiretin varlığı inancını doğal dinin merkezine koyarken, bir kısmının bu inancı inkar ettiği, diğer bir kısmının ise bu konuda agnostik bir tavır içinde olduğu görülmektedir.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 228) “Eğer ahiret yoksa ahlaki erdemlere uygun yaşamanın ne anlamı olabilir ki?” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 160) “Ahiret inancını reddederek, insan hayatını sadece dünya ile sınırlandırdığı için insanın ufku da daralmaktadır.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 31) “İnsanın ölümsüzlük ve sonsuzluk arayışı eğitim öğretim yoluyla elde edilmiş bir duygu olmayıp, onun benliğinde yer etmiş bir duygudur.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 156) Aynı şekilde “Yaşam, mutluluk, adalet gibi kavramlar insanların daima ortak arzularını ifade eder ki bunlar doğuştan gelen fıtratı arzulardır. Yine gelecekle ilgili sonsuz yaşam arzusu, ahiret yaşamını işaret etmektedir. Ölüm korkusundan kurtulma arzusunu tatmin edecek tek obje, ahiret hayatının varlığıdır.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 210) “Ahiret olmasaydı, dünyaya gelişinde bir mantığı olmazdı.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 54) “Ahiretin var olmadığı düşüncesi aynı zamanda insanın bu dünyadaki yaşantısının bir sınama olmadığının da iddia edilmesini gerektirecektir.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 230) Halbuki “İnsandaki adalet duygusu, ahirete inanmayı zorunlu kılmaktadır.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 131) “Ahiretin gerçekleşecek olması, Allah&#8217;ın adalet ve rahmet sıfatları sebebiyledir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 25) “Eğer ahiret olmazsa dünyada ortaya konulmuş iyilikler ve kötülükler arasında bir fark olmamış olur.” (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? s. 426)  Zaten, “Allah&#8217;ın cezalandırması da kendisi için değildir; zulme uğrayanlar içindir.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 88) Çünkü “Bu dünyada bazen güçlüler, güçsüzlerin ellerinden haklarını almaktadır. Bu durumda adaletin sağlanamaması en büyük haksızlık olurdu.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 12) “Allah nankörü, bozguncuyu, hak yiyeni, zalimlik yapanı cezalandırır. Allah ilahi adalet gereği, suçluya hak ettiği cezayı kesecektir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 285) &#8220;Allah zalimleri sevmez.&#8221; (Şura, 40) “Zalimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar.” (Hud, 113)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İlk deistler dini tamamen reddetmemiştir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 86) “Bazı deistler de tanrının evrene müdahalesini kabul eder.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 90)  Deizmin babası olan “Lord Herbert, Tanrının dualara cevap verdiğine inanır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 245) ve ‘bu hayattan sonra bir ceza ve mükafat olacaktır.’ (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 202) der. Deizmin temsilcilerinden Paine de, &#8220;Bir yaratıcıya inanıyorum. Ölüm sonrası, mutluluk olmasını umuyorum.” (Thomas Paine, Akıl çağı, s. 3)  demektedir. &#8220;Thomas Paine&#8217;in, Tanrı&#8217;nın dilemesi halinde insanoğlu ile vahiy yoluyla iletişim kurma konusundaki gücünün kesinlikle kabul edilmesi gerektiğini, çünkü O&#8217;nun gücü açısından her şeyin mümkün olduğunu&#8221; (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 233-235) kabul ettiğini de düşünecek olursak, deizmin önderleri olan bu düşünürlerin fikirleri için günümüz deistleri arasındaki uçurum da daha net gözükecektir. Günümüz deistleri mümkün olanı neden imkansız ilan eder? Yüce Yaradan’ın bu imkanı kullanmadığını deistler nereden bilmektedirler? “Deistlerin bir kısmı da, aklın testinden geçerek onaylanan dine evet de demekte” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 28) iken bir deist hangi yolu izleyecektir?! Görüldüğü gibi, “Bazı deistler fiillerimizin bir karşılığı ve yaptırımı olması gerektiğini savunurken, bazıları ise ahiret inancını reddetmektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 94) “Tek tip bir deizmden bahsedebilmek de mümkün görünmemektedir. Tanrının evren ile ilgilendiğine inanmakla birlikte ahlaki alanla tanrının ilgilenmediğine inananlar da bulunmaktadır. Bazı deistler ise dini hakikatleri kabul etmekle birlikte, bunların aklın süzgecinden geçirilmesi gerektiği kanaatindedirler.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 30) “Ahirete inanma ve hesap verme noktasında da deistlerin ortak bir yaklaşımı yoktur. İnsanın bu dünyada yapıp etmelerinin karşılığı olarak ödül ve cezanın olmasının insan özgürlüğüne bir engel teşkil ettiğini düşünen deistler olduğu gibi insan fiillerinin bir karşılığı olması gerektiğini savunan deistler de vardır.” (Mustafa Bozkurt, Mehmet Kuyucu, Tanrı-İnsan İlişkisi Bağlamında Deizm’in Temel İddialarının Eleştirisi, Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 11, Güz, 2020, s. 466) “Deizmde başlarda genel olarak ahiret inancı varsa da, şu anda ahiretin olmadığını öne sürmektedirler.&#8221; (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 16) “Aydınlanma döneminde deistler, Hristiyanlığı bir doğal dine indirgeme eğiliminde olmakla birlikte bazıları Hristiyanlığa düşmanken, bazıları da değildi. Bazı deistler ruhun ölümsüzlüğüne inanırken bazıları inanmamaktaydı. Yine Toland gibi bazı deistler doğayla tanrıyı özdeşleştirme eğilimine giderken Cherbury gibi bazı deistler ise, doğadan bağımsız bir Tanrı anlayışını benimsemekteydiler.” (Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22 (1), s. 35) “Günümüzde deistlerinden Chuck  Clendenen de ‘iki deist aynı düşünmez, çoğu modern deist de ilk deistlerin inandıklarına inanmaz.’ demektedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 206-207) “Günümüz deizmi 17. ve 18. asır deizminden farklıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 244) “Klasik deistler ile modern deistler arasındaki en belirgin farklılıklardan biri, ilk deistlerin deizmi bir doğal din kabul etmeleri, modern deistlerin ise deizmin bir din olduğunu reddetmeleridir. Modern deizm, kapitalizmin neo-liberal ikliminde din hasımlığının sembol akımlarından biri olmuştur.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 245) “Deizm mensupları, kendi içerisinde çelişen birçok inanç şekillerine girmişlerdir.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 105) Ayrıca “Deizm, üzerinde tüm deistlerin ortak bir düşüncede birleştikleri bir tutarlılığa ve iç bütünlüğe sahip değildir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 69) Sonuç itibari ile “Tek tip deizm ve tek tip deist yoktur. Tek bir deizm tanımı hiçbir zaman da olmamıştır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 244) Kendi aralarında bir tek deizm felsefesi üzerinde birleşemeyenlerin, inançtan ahlaka, ibadetten hukuka birçok konuya çözüm sunabileceklerini kabul etmenin gerçekçi bir tarafı yoktur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine, “İnsanların anlaşarak bir şeye inanmaya dair aldıkları bir karar yoktur.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 17) “Din olmasaydı insanoğlu ibadet etme yolunu aramazdı. Aslında toplumu ayakta tutan da dinin ta kendisidir.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 54) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanın “Akıl seviyesi, salt bu dünyada yaşamayı sağlamaya yetecek bir akıl seviyesinin çok üzerindedir. Bu müthiş potansiyel, aklımızın bize salt bu dünyada yaşamamızı sürdürebilmek için verilmediğini göstermektedir. İnanılmaya layık din, aklı aşan cevapları da ihtiva etmelidir.” (Caner Taslaman, Neden Müslümanım?  s. 238)  &#8220;İnsan, uygarlık kuran, felsefe yapan, ölülerine ağıt yakan, öldükten sonrasına merak eden ve ebediyen yaşama arzusunu iliklerine kadar hisseden bilinçli bir varlıktır.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Profesör Metin Özdemir, s. 25) “Allah dileseydi elbette bize irade vermeyebilirdi, böylece iyi ve kötü kavramlarının bir önemi kalmazdı. İradesi olan bir varlık olarak olmamızın en iyi açıklaması buranın bir imtihan dünyası olmasıdır.” (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? s. 426)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deizm çoğu zaman ateizmin el altından bir biçimi, maddecilerin dini saf dışı bırakmalarına uygun düşen bir yolu olmuştur. (Ivan Frolov, Felsefe Sözlüğü, s. 100) “Yanlış bir tanrı algısına dayanan deizme uyan en iyi karşılık da müşrikliktir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 271) “Deizm de, yaratıcıyı kabul edip sosyal hayata karışmasını reddeden bir öğreti olduğu için ‘şirk’ olarak adlandırılabilir.” (Mehmet Durmuş, İslam Ateizmi, İktibas, Temmuz 1998, 16. Cilt, 235. Sayı, s. 17) &#8220;Mekkeli müşrikleri de günlük hayatlarına müdahale edecek Rab olan bir Allah&#8217;ı kabul etmek istemiyorlardı.&#8221; (Doç. Dr. Hüseyin Çelik, Kur’an Ahkamının Değişmesi, s. 71)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Mekkeli müşrikler, Allah’u Teâlâ&#8217;nın varlığı konusunda herhangi bir şüphe içerisinde değillerdi. Fakat onu, ‘dünyaya karıştırmayıp hayatın dışına’ itmekteydiler. Menfaatlerine uygun yaşam biçimlerini ile çelişmeyen, hayata müdahale etmeyen, sosyal hayatı ve hukuki sahayı düzenlemeyen bir tanrı inancına sahip idiler. Evreni yaratan, sonra aşkınlığından dolayı evrenle ve insanla ilişkileri daha alt düzeydeki aracı varlıklara devreden bir güce inanıyorlardı. (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 33) Putlar yıkıldığında, idari ve siyasi düzenleri de bozulacaktı. Tebliğe karşı çıkmalarının bir başka sebebi de, ticaret yollarının ellerinden çıkacağı yönündeki endişeleriydi. Günümüzde bazı kesimin İslam ile olan problemleri de hemen hemen aynı noktalara, tesis etmiş oldukları statükonun devamına mani olacağına yönelik düşüncelere dayanmaktadır. (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Putperestler dinsiz değil, yanlış dinli insanlardır.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 21) “Putların illaki taştan olması gerekmiyor. Bugün insana zarar veren, tabiatı tahrip edenlerin parayı, mevkii, gücü, silahı vb. şeyleri putlaştırdıkları malumdur. Seküler çağda putun anlam ve kapsamı genişlemiş, çeşidi olağanüstü artmıştır. İnsan haddini aşmış &#8216;Tanrı öldü&#8217; çığlıklarıyla yeryüzünde ilahlığa soyunmuştur. İnsana ait ideolojilerin tamamı bencildir, güçlüden yanadır, eşitlik, adalet, özgürlük nakaratları keyfidir, kaypaktır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Modern dönemde sekülerleşme, bilimcilik, insan merkezcilik, dünyevileşme, natüralizm gibi anlayışların artması ile birlikte din hakkında ‘felsefe yapma’ ihtiyacı daha yaygın hale gelmiştir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 11) Deistler yayımladıkları (deizmdernegi.org/deizm-dernegi-deklarasyonu) bildirgede, “Deizm Felsefe ile Savlarımız’ başlığı altında 5. Maddede, ‘Kamusal alanda, fundamentalist üniforma haline getirilen giyim tarzları kabul edilemez.’ derken, 8. madde de ise, ‘Tanrının bahşettiği cinsel yönelim (kastettikleri eşcinsellik), insanoğlunun en tabii hakkı ve arzusudur. Savaşa hevesli ama aşktan korkan bir otorite istemiyoruz. Devlet otoritesinin dinsel dogmalarla, kişinin kendi nefsine münhasır tanrı vergisi cinsel yönelimlerini, istek ve arzularını baskılaması veya yasaklaması kabul edilemez.’ demekte ve böylece “Özgürlük talebinde bulunan bildiri sahiplerinin farklı yaşam tarzlarına hoşgörülü olmamak şeklindeki bu tavırları, dogmalaştırdıkları motto/slogan ve sav/iddiaların aslında bağnaz bir yapıya dönüşme ihtimalini de bünyelerinde barındırdığını göstermektedir. Ayrıca, ‘Kutsalımız yoktur’ (17. madde) derken, laik, seküler, deizm, deist ve benzeri kavramların gerçekte yerli deistlerin kutsal ve dokunulmazları olduğu da dikkatlerden kaçmamaktadır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç itibari ile “Deizmde, ‘aklın sınırları dışına taşamayan’ ve ‘doğa kanunları ile uyumlu hareket etmek zorunda’ olan bir tanrıdan söz edilmektedir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 284) “Deizmin, aklı ve tabiat kanunlarını kutsama hatasına düştüğü de görülmektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 92) Görüldüğü gibi, yaratıcıyı kabul eden “Deizmin, bire karşı onlarca eğrisi bulunmaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 202)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deistler “Allah’ı gereği gibi takdir edip tanıyamadılar. Nitekim ‘Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi&#8217; dediler.” (En’am, 91) Halbuki “Allah&#8217;la peygamberleri arasını ayırmak isteyen, işte onlar gerçekten kafir olanlardır.” (Nisa, 150-151)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gençleri şüphe sevk eden nedenler ve çözüm yolları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dünyevileşme,  doğaüstü vahye karşı olma, din bilim ilişkisindeki problemler, din dilinin ikna edici olma noktasında etkisiz kalması, akıl faktörünün dikkate alınmaması, özgürlükten yoksun olma endişesi, iletişim araçlarının etkisi ve hurafeler insanların din algısını olumsuz etkilemiştir. (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 59-72) “Dindarların yaşam tarzlarının sebep oldukları hayal kırıklıkları, hikmetleri anlatmadan dini emirleri yapmaya zorlama, sözde din bilim çatışması. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 30) gibi konular deizme neden olabilmektedir. “Gençlerin deizme yönelmelerinin üç sebebi vardır. Birinci sebep İslam dininin bilimle çatıştığı, ikinci sebep şiddeti ve yasakları öne çıkaran yasa dışı örgütler, son sebep de dünyevileşme arzusunun giderek yaygınlaşmasıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 285) “Din diye toplumda hurafelerin yaygınlaşması.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 311) deizme neden olmaktadır. “Deist gençlerin tamamına yakını, geleneksel din anlayışına ve bu anlayışın insan aklı ve yaratılışına uyumlu olmayan iddialarına tepki olarak deist olmuşlardır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 57) “Yanlış din algısı ile birlikte bunu kurumsallaştıran din adamlarının tutumu deizmi beslemektedir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 215) “Dini emirlerin, hikmetlerinin açıklanmadan dikte edilmesi (Mehmet Malkoç, Gençliği Dini Değerlerden Uzaklaştıran Sebepler, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 8/16 (2019), s. 257), dinin sadece şekil ve ibadetlerden ibaretmiş gibi anlatımı, ahlak ve sosyal yönünün ihmal edilmesi, yanlış dini bilgilerin gerçek sanılması, Kur’an&#8217;ın söyledikleri ile Müslümanların yapıp ettiklerinin arasındaki farklılık, tutarsızlık, ikiyüzlülükler, bilgi kirliliği de deizme neden olmaktadır.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 311-315) “Emir almaktan hoşlanmayan reaksiyonist tipler” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 221) ve “dinin ibadet mecburiyeti, emir-yasak ve yaptırım boyutundan hoşlanmayanlar da” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 220) deizme kayabilmektedir. “İbadetler konusunda üşengeçlik gösteren ve modern çağda görülen yeni sorunlar da (ferdiyetçilik, menfaatçilik, haz-hız çağı) insanların deizme kaymasına neden olmaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 236) Ayrıca ‘kişisel meseleler, gençlerin sorduğu sorulara cevap bulamaması, zihni arayış, çevrede örnek şahsiyetlerin olmaması, samimiyetsizliğimiz’ gibi nedenlerle de deizm yayılma fırsatı bulmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Özgürlük alanını kısıtlayacak otoriter bir dil kullanımı, sorunların (Şaban Ali Düzgün, Din-Bilim İlişkisinde Modeller ve Ortak Kavramlar, s. 57) sağlıklı bir şekilde aşılmasına engel olmakta, insanların dinden uzaklaşmasına neden olmaktadır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 57) “Hâlâ yüzyıllar öncesinin geçersiz argümanları kullanarak arkeolojik bir din dili kullanılmaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 225) “Din dilinin ikna edici olma noktasında etkisiz kaldığı bir gerçektir. Gençlere daha uygun bir üslup ile yaklaşılması zorunludur. Deistler özgürlükten yoksun olma endişesi de taşımaktadırlar. Halbuki İslam insana zararlı olan şeyleri yasaklamıştır. İnsanların helal dairesi içinde de özgürce ve mutlu yaşayabileceği kendilerine anlatılmalıdır. İletişim araçlarının etkisi de deizmin yayılmasında etkendir. Özellikle internette deist iddialara cevaplara daha fazla önem verilmelidir. Hurafelerin insanların din algısına olumsuz etkisi de göz ardı edilemez. İslam’ın akla verdiği değer ve sınır tam anlatılmalı ve hurafelerle mücadelede güncel yaklaşımlar ihmal edilmemelidir! “Aklı başında hiç kimse, bir yakınını ameliyat etmek için internet bilgilerine başvurarak operasyona kalkışmaz. Ekonomi, siyaset, spor gibi alanlarda medyada görülen bilgi kirliliği özel olarak inanç sahasına kaydığında, tam bir körleşmeye yol açmaktadır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 38) “Modem çağın inanç problemlerine ihtiyaca uygun modem çözümler üretmek ve bunun için gerekli olan araçları en güzel şekilde değerlendirmek gerekir.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 239) Osman Yüksel Serdengeçti: “Artık İslamiyet için mücadelelerde eski tarzı bırakmamız gerekiyor. Biraz geniş, biraz müsamahalı, biraz daha anlayışlı olalım.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 8)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yaygınlık kazanan şey deizm ya da ateizm değil, dünyevileşme eğilimi ve ayak uydurmakta güçlük çekilen hızlı kültürel değişimlerdir. Allah-din-kitap söylemlerini hep ön planda tutanların uygulamadaki çirkinlikleri ile baskı ve dini yükleme operasyonları dinden uzaklaşma eğilimini hızlandırmaktadır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 10) “Kuşaklar arası çatışma, bir anlamda gençliğin toplumla bütünleşememesi, yabancılaşması ve uzaklaşmasıdır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 54) “Deizmin asıl nedenleri, bireyselciliğin yükselmesi, tüketim hastalığının hayatı sarması, hızlı zihinsel savrulmalar ve ‘bilimciliğin’ sahte bir dine dönüşmesi sayılabilir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 36) “Günümüzde çocuğa, gerçek bir temele dayanmayan özgüven telkini de yapılmaktadır. Danışmaya değer herhangi bir otorite tanımadıkları için de uçlara kaymalar söz konusu olmaktadır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 41) “Babanın vakarını sıfıra indiren, çocuğu sürekli şımartmayı &#8221;sevdirerek öğretmek&#8221; olarak takdim eden yeni terbiye usulü, sokaklarda dolaşan gençlerin içler acısı halini hazırlayan sebeplerin başında gelmektedir.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 168)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizm aslında ibadetsiz bir din arzusudur. Halbuki dünya tarihinde ibadet yönü bulunmayan hiçbir din yoktur ve ortaya atılan &#8216;doğal din&#8217; fikri de bu yüzden tutmamıştır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 101, 102) Kural, sınır istemeyen bazı gençler kurallara karşı çıkmaktadır. Halbuki “Kuralsız bir hayat ve toplum olmaz. Kaldıralım yollardaki sınırları ve kuralları görelim trafikte neler oluyor? Din, kuralları ile insanın doğallığını ve doğasını korumayı amaçlamaktadır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 25, 26)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dini anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dini bilgilerdeki tutarsızlıklar gençlerde din düşüncesinin saygınlığına zarar vermektedir.” (Merve Harmankaya, Geçmişten Günümüze Deizm ve Deizm Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2020, s. 31) “Kendini dindar olarak tanımlayan bazı kesimin, söylemleri ile pratik arasındaki uyumsuzluk dine uzak durmanın en önemli sebeplerinden birisi olarak görülmektedir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 45) “Dini değerlerin doğru bir şekilde temsil edilmemesi, güzel örneklerin yerine sadece söylemlerin alması dinin inandırıcılığını aşındırmaktadır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 276) “Dinin özü yüzeysellik ve şekilcilik ile örtüldüğünde, ahlak ile dinin birbirinin terk etmesi kaçınılmazdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 256) &#8220;Dinin, ahlakına, evine, siyasetine ve ticaretine etki etmediği insanların sürekli dini referans aldıklarını iddia etmeleri, insanları dinden soğutmaktan başka bir işe yaramamaktadır.&#8221; (Abdulaziz Kıranşal, Milli Gazete, 02.09.2021) “Dini kötü temsil eden insanların eylemlerinden dolayı bazı kişilerin de deizme yöneldikleri bilinmektedir.”  (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 20) Halbuki “Endonezya, Malezya, Filipinler Müslüman tüccarlardan etkilenerek İslam&#8217;ı kabul etmişti. Demek ki günümüz Müslümanlarının yaşantısı yeterince kaliteli olmadığından, etkileme düzeyi de son derece düşük kalmaktadır. Kalitesiz dindarlık da, dindarlaşmanın önünü tıkamaktadır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 96) “Küresel ölçekte emperyalist güçlerin kontrol altına girmiş bazı militan örgütlerin güya İslam adına bir takım terör faaliyetlerine girişmesi de insanları dinden uzaklaştıran ciddi bir faktördür.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 56) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Peygamberimiz Hz. Muhammed bugün gelse, hukuksuzlukları, güçlü olanın haklı sayıldığını, mazlum ve çaresizlerin horlandığını, herkesin kendinden olanı kayırdığını, birlik olma, hoşgörü ve sevginin yerini, ötekileştirmenin, öfkenin ve kinin aldığını görecekti. Peygamberimiz Hz. Muhammed bugün gelse, kardeşlikten, sevgiden, saygıdan, erdemden, adaletten, hoşgörü ve anlayıştan, bir arada yaşama kültüründen, ilimden, akıl ve düşünceden ve yalnız Allah&#8217;a kul olma ve bu sorumluluğun bilinci ile hareket etmekten eser kalmadığını, akıl dışılık, cahillik, şiddet, savaş, kargaşa ve zorbalığın dinin yerini aldığını, kendisini örnek aldığını iddia edenlerin kendisini hiç anlamadığım görecek, &#8220;Ben size böyle bir din tebliğ etmedim&#8221; diyecek ve muhtemelen hesap günü ahiretteki şikayetini burada da ifade edecekti.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 238-239) &#8220;Rabbim şüphesiz toplumum bu Kur’an&#8217;ı terk edilmiş/dışlanmış bir kitap haline getirdiler.&#8221; (Furkan, 30) “Dinin &#8220;kötü temsil edilmesi&#8221; insanlarda deizm görüntüsü altında bir tür nihilizme yol açmaktadır. Sorun vahyin algılanış şeklindedir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 16) Dinin asıl maksadı insanlığa adaleti, merhameti, vicdanı, paylaşımı, kardeşliği getirmek ve hayatı anlamlı kılmaktır. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 17)  “Allah vicdan ile hayatlarımıza müdahale etmeye devam etmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 190) İşte bize düşen de bu vicdanı uyandıracak ve diri tutacak Kur’an ayetleri ve sahih hadisler ile yeniden gençliği buluşturmaktır! &#8220;Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.&#8221; (Nahl, 90)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam&#8217;da din ve ilim çatışmasının olmadığı gençlerimize iyi bir şekilde anlatılmalıdır. Akıllar kiraya verilmemeli, gençlere değer verilmeli, her biri adam yerine konulmalıdır. İnsanı inançsızlığa götüren ateizmin kendi gücü değil, din adına sergilenen yanlışlar, bilgisizlikler, tutarsızlıklar ikiyüzlülüklerdir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 315) “İslam&#8217;ın bilim ile çatıştığını, insana özgürlük tanınmadığı iddiası vardır. Halbuki İslam dünyasının bilim ve teknolojideki geriliği, Müslümanların bir eksikliğidir. Ayrıca bu telafi edilmez bir durum da değildir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 55) Din, insanları bilimde geri bırakmaz, biz eskiden de Müslümandık ve bilimde ileriydik. Din geri bırakmaz, insanların çalışmaması geri bırakır. (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 23) “Sosyal medyada İslam dünyasındaki geri kalmışlık ve problemlerden dolayı deist olduğunu iddia edenlerin bu iddiası geçerli değildir. Bütün sıkıntı ve yanlışlık İslam&#8217;ın evrensel ilkelerinden uzaklaşarak dinin yanlış anlaşılıp yanlış yorumlanmasında yatmaktadır. Dinin yanlış öğretilmesi marjinal grupları ortaya çıkarır.” (Vahdettin Başçı, Deizm Kavramı ve Ortaya Çıkardığı Problemler, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Mart 2018 22(1), s. 37) “Din istismarı da, inkarcılığa yol açabilmektedir. Mistik çevreleri hariç tutarsak, İslam&#8217;da dünya ahiret dengesi kurulabilmiştir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 57-58) “Türkiye&#8217;deki ateistlerin önemli bir kısmı &#8216;Hanif&#8217;tir yani, din adına sunulan çelişkileri görüp, onlarla yaşamaktansa kendi ilkeleri ile yaşamayı çaba edinen hakikat arayıcısıdır. Onlar Allah&#8217;ı, piyasada hoca namıyla dolaşan insanların anlattığı gibi zannediyorlar. İslam adına piyasayı baskılayan zevat olduğu gibi, ateizm namına piyasada dolaşan, her şeyi eleştiren piyasa ateistleri de ortalıkta fink atmaktadır.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 13) “Bazı insanlar din adamı izlenimi veren kişilerin cahilliklerinden kaynaklanan bir travma yaşaması neticesinde bu düşüncelere kapılıyorlar.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 11) “İslam’daki deizm problemi dinin kendisinden değil, ağırlıklı olarak din adına uydurulan kabullerden ve bazı Müslümanların uygulamalarından kaynaklanmaktadır.” (Emre Dorman, Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi, Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, s. 233-235) “Nasıl ki bilim adamlarının tarih boyunca ileri sürdükleri bazı teorilerin yanlışlığından hareketle bilimsel düşünceyi terk etmek gibi bir sonuca varılmıyorsa, aynı şekilde din alanında benzer sebeplerle yapılan hatalar bahane edilerek dinin gereksizliği gibi bir sonuca ulaşılamaz.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 112) “Genç nesli deist bir tutum benimsemeye götüren süreç, dinden değil dini ve dini değerleri temsil iddiasında olan kişilerin şahsi yanlışlarına verilen tepkiden kaynaklıdır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 122) Ama şu da bir gerçek ki, “Geneli yansıtmayan bazı olumsuz tekil örneklerin gençler için kaçışa bir mazeret teşkil ettiği de görülmektedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 297) “Gençler, çevrelerinde şahit oldukları ahlaki zaaf ve tutarsızlıkları kendi durumlarını meşru kılan bir gerekçe olarak kullanırken, din istismarına da öfke ve nefret duymaktadırlar.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 301)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Para, aşk, arkadaşlık, dostluk, özgürlük, demokrasi gibi şeyler her zaman suiistimal edilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı ancak, buradan hareketle kimse bunların terk edilmesi gerektiği sonucuna varmamaktadır.”  (Selçuk Kütük, Deizm, s. 57) Bu nedenle de “İslam&#8217;a karşı tavrımızı, Müslümanların uygulamaları değil fakat İslam&#8217;ın ne olduğu belirlemelidir.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 308) “Din, günümüz Müslümanlarından değil de vahiyden öğrenildiği takdirde Müslümanların olumsuz tutum ve davranışları da dinden uzaklaşmaya sebebiyet vermeyecektir.” (Merve Harmankaya, Geçmişten Günümüze Deizm ve Deizm Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2020, s. 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanların “Gerçek din ile bağı zayıfladıkça, geleneğin bütün anlatıları çoğu zaman kutsanmış, din zannedilmiştir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 12) “Geleneğin din diye algılandığı her ortamda, geleneği eleştirenler aynı zamanda dinleri de eleştirmiş olmaktadırlar.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 224) “Deist düşünce ile mücadele etmenin en iyi yolu Kur’an düşüncesini ve nübüvvetin gerekliliğini doğru bir şekilde anlamak ve yaygınlaştırmaktan geçer. Bu yapıldığı takdirde sonradan İslam dinine sokulan, bidat, hurafe ve israiliyattan kurtulmuş olunduğu gibi, doğru bir dinin yaşanılması da sağlanmış olunur.”  (Dr. Öğr. Üyesi Yasin Ulutaş, Deizme Götüren Sebepler, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 23, Sayı: 2, Haziran 2021,  s. 511) Unutmayalım ki “Bu dinin elçisine, mürşid değil, örnek şahsiyet ve tebliğci konumu verilmiştir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 228)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Vakıf ve derneklerimiz gençleri babalarının formatına sokmaya çalışıyor ve bu format onlara göre değil.&#8221; (Ayşe Böhürler, Yeni şafak, 30/09/2017) “Eskinin söylemleri ile bu çağın insanına ulaşabilmenin imkanı bulunmamaktadır.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 203) “Her daim mucizelerin öncelenip Allah&#8217;ın, insan ve tabiata yerleştirmiş olduğu yasaların yani sünnetullahın göz ardı edilmesi, mevcut din dilinin arkaik değerler taşıması, iletişim araçlarını kullanan ve şu an insana din sunumunu yapan bazı kişiler, değindikleri konular, verdikleri örnekler ve anlatım biçimleri ile bu çağın insanlığına değil, yüzyıllar öncesinin insanına hitap eder gibidir.” (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 221) “Batıda sorun bizzat dindeyken, bizde dini anlayıştadır. Gençlerimizin ilgi ve alakalarını çekebilecek bir din dili kullanılmalıdır. Din eğitimi ile uğraşan herkesin çok güçlü bir empati duygusuna sahip olması gerekir. Modern çağın inanç problemlerine ihtiyaca uygun modern çözümler üretilmelidir. İslam inancının temel ilkelerini içselleştirmemiz ve en güzel şekilde hayatımıza yansıtarak etrafımıza örnek olmamız hayati öneme sahiptir. Gençlerimizin Nurettin Topçu, Erol Güngör, Sezai Karakoç gibi hem felsefi ve metafizik alanda derinleşmiş hem de dini, milli, ahlaki ve manevi değerleri içselleştirmiş olan düşünürlerden haberdar olmaları sağlanmalıdır.” (Dr. Erol Çetin, İnancın İman Hayatına Yansıması Bağlamında, Deizm Eleştirisi, s. 65-72; Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 115, 117)  “Gençlere aklen, kalben ve ruhen tatmin olabilecekleri bir din eğitiminin sunulması gereklidir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 113, 121) “Din adamı, herkesten ziyade merhametli olmalıdır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 115)  “Müslüman toplumların etrafına sevgi ve saygı yansıtan bir dindarlık modelini geliştirmesi gerekmektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 124)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Din, insan hayatını hem bu dünya hem de görünmeyen öte dünya bakımından düzenleyen bir sistemin adıdır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 42) “Dinin en belirgin özelliklerinden birisi, insanın hayatı ve varoluşsal sorularına cevap verme amacında olmasıdır. İnsan hem kökenine ve varlık içindeki yerine dair bir açıklama arar, hem de geleceği ve ölümden sonrası hakkında kendini güvende hissetmek ister. Yüksek değerler, insanın varoluş sebebi, amacı, anlamı ve gayesine bir cevap verir. Sonsuz yaşam inancı sayesinde ölümün yol açtığı yokluk şoku gibi sorunlar bertaraf edilir.  Din, ahlaki ve manevi gelişime imkan sağlar. Yaşadığımız çağda ahlak merkezli Müslümanlığa ciddi anlamda ihtiyaç duyulduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 119-120) “İnsan aklının yanı sıra, inanç dünyasının, gönlünün, duygularının, hislerinin, kaygı ve endişelerinin de tatmin olması gerekir. Herkes için geçerli olabilecek bir değer, insan aklı tarafından inşa edilememektedir. Bu kaynak, ilahi vahiy ve peygamberdir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 122)  “Sade bir dil kullanmak, müjdeyi esas alan bir eğitim vermek de, gençleri yetiştirmenin temel ilkeleri olmalıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 58)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam&#8217;ın en büyük delili, 7. yüzyıldaki bir insanın yazmasının mümkün olmadığı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;dir. (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? s. 431) Bu konularda ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ’Kur’an ve bilim’ ve ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’ adlı yazılarımızın okunmasını özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Deizmin temelinde, aklı merkeze koyma ve her şeyi bilimsel bilginin açıklayabileceği şeklinde inanca dönüşmüş bazı varsayımlar yatmaktadır. Deizm ‘ruhsuz’ post modern kültürden beslendiği ortadadır. Film ve müzik endüstrileri ile medya sektörü, dünyaya nihilist ve deist bir kültürü aşılamak için gereken her şeyi yapmaktadır. Özgürlük adı altında sorumluluğu yok eden bir bireyselciliğe yönlendirme, medya yoluyla haz kültürünün yayılması, toplumda yerleşmiş değerleri tanımamayı entelektüellik gibi gösterme türünden faaliyetler, doğru ile yanlışın karıştığı bir ortamın doğmasına yol açmaktadır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 277) “Küresel medya kâr ve çıkar amaçlı bir güç olmanın ötesinde, güçlü bir tahakküm ve algı aracı olarak da işlev görmektedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 293)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tanrının tabiat kanunlarını yaratıp uygulamaya koyması fakat ölüm, hayat, sosyal ve ahlaki değerler hakkında herhangi bir şey söylememesi akla uygun değildir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 278) “Deistler insanları tek tanrının var olduğuna nasıl ikna edeceklerdir? Tanrının insanları yarattığını ve sonra hiçbir şey söylemeden onları yokluğa gönderdiğini ileri sürmek, tanrının absürt işler yaptığına işaret eder ve bu kabul edilebilir bir argüman değildir. Ölümden sonra bir hayat yoksa iyiliklerin bir anlam olmadığı gibi bütün kötülükler ve haksızlıklar yapanın yanına kar kalacak demektir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 281)  “İnsanın amaçsız ve anlamsız bir yaşam sürmesi pek mümkün görünmemektedir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 11)  O nedenle de, “Allah&#8217;ın mülkünde yaşayıp O&#8217;nun verdiği nimetler ve yetenekler sayesinde bu aşamaya geldiğinin şuurunda olup, insanın kul olduğunun bilincinde yaşaması gerekmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 75) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deizmin kaybettiği nokta, aklın konumu ve işlevidir. Bize düşen, sahih dindarlığı önceleyip, aklın konumunun sınırlarını doğru olarak çizmektir! Akıl ve kalp, madde ve mana, beden ve ruh dengesi insanları sonsuz mutluluğa götürür. Bu denge de, Kur’an ve sahih hadisleri öğrenip içselleştirdikten sonra hayatımıza tatbik ederek, çevremize örnek olmakla sağlanır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Allah bizi doğru yola ilettikten sonra gerisin geri (küfre) dönelim de, arkadaşları ‘Bizim tarafa gel’ diye çağırırken, şeytanların kendisini nefsi arzularına uymaya davet edip açık arazide şaşkın bıraktığı kimse gibi mi olalım? De ki: “Allah’ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.” (En’am, 71)</span></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><b> </b></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/deizm-yanilgisi.html">Deizm Yanılgısı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/deizm-yanilgisi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ateizm Yanılgısı</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/ateizm-yanilgisi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/ateizm-yanilgisi.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Dec 2023 06:14:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm Yanılgısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=15253</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Bu yazımızda sözü geçen tüm konu ve iddiaların cevapları, ‘Allah’ın varlığının ispatı’, ‘Bilim değişmez mi?’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘Ateist akıl’, ‘Evrim’, ‘Dawkins ve Hawking’e  cevaplar’, ‘Deizm Yanılgısı’, ‘Agnostisizm Yanılgısı’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’, ‘Kader (Kötülük Problemi)’, ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazılarımızda mevcuttur! Tanımı Ateizm, &#8216;Theisme&#8217;nin zıttıdır. Teizm, Grekçe Tanrı demek olan, &#8216;theos&#8217; [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ateizm-yanilgisi.html">Ateizm Yanılgısı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b> </b></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Bu yazımızda sözü geçen tüm konu ve iddiaların cevapları, ‘Allah’ın varlığının ispatı’, ‘Bilim değişmez mi?’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘Ateist akıl’, ‘Evrim’, ‘Dawkins ve Hawking’e  cevaplar’, ‘Deizm Yanılgısı’, ‘Agnostisizm Yanılgısı’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’, ‘Kader (Kötülük Problemi)’, ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazılarımızda mevcuttur!</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Tanımı</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizm, &#8216;Theisme&#8217;nin zıttıdır. Teizm, Grekçe Tanrı demek olan, &#8216;theos&#8217; kelimesinden türetilmiştir. (Y. Aytu, Hilâl, Ocak 1975, 13. Cilt, Sayı: 146, s. 18; Dr. Hıdır Kartal, Ateistlere Cevaplar, s. 29) Yunanca ‘theos’, Latince ‘deus’ sözcüklerinden türetilen ve ‘tanrıcılık’ anlamındaki teizm önüne olumsuzluk ‘a’ eki getirilerek ‘ateizm’ sözcüğü türetilmiştir. (Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, 153; Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 396; Serkan Uzun, Felsefe Sözlüğü, s. 126 Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 17; İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 24) Ateizm kavramı; yunanca ‘ilahi dinlerin bahsettiği anlamda bir ilahın varlığına inanmak’ anlamına gelen ‘theizme’ sözcüğünden doğmaktadır. İngilizcede (a) olumsuzluk edatıyla birleştiğinde ise ‘Allah’ın varlığını inkar eden felsefi görüş’ manası taşıyan ateizm düşüncesi meydana gelmiştir. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s.  13-15) Ateizm, Allah&#8217;ın varlığını inkar eden felsefi görüştür. (Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, I/110; Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 52; Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 15) Yunanca “theos” ya da Latince “deus” kavramına bağlı olarak ortaya çıkan ateist (S. Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, s. 433-434; Ahmet Cevizci, Paradigma Sözlüğü, s. 82-83) biri geniş, diğeri de dar anlamda olmak üzere iki ayrı şekilde kullanılmaktadır. Geniş anlamda ateist; “teist olamayan” başka bir deyişle “Tanrı’yı hayatına sokma gereği duymayan kişi”, dar anlamda ise ateist; “düşünerek ve tartışarak Tanrı’nın var olmadığını öne süren kişidir.” (Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 164-165) Ateizmi anlayabilmek için ateizmin reddettiği din düzenini ve dindarlığı bilmek şarttır. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s.  13-16) Özetle Ateizm, &#8220;theos&#8221;tan türemiştir ve &#8220;tanrıtanımazlık&#8221; anlamına gelmektedir. Ateizm günümüzde belli bir yaşam tarzını ve davranış biçimini de dile getirmektedir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 1-2)  Zaten &#8220;Din, yaşam tarzıdır.&#8221; (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 28) ve dolayısı ile ateizm de tıpkı deizm ve agnostisizm gibi aslında bir dindir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizm, deizm, agnostisizm ve şirk: &#8220;Nisa 136. ayet,  kendisine, meleklere, kitaplara, elçilere, ahiret gününe inanmayanları Allah, kafir olarak nitelendirmektedir. Yani Kur’an&#8217;a göre deist de aslında ateisttir.  (Hüseyin Selim Kocabıyık, Ateizm ve Deizm, s. 22)  “Kur’an&#8217;a göre Ateizm ve deizm birbiri ile aynı anlamdadır.” (Hüseyin Selim Kocabıyık, Ateizm ve Deizm, s. 9, 16) &#8220;Ateizm, deizm gibi anlayışların karşılığını cahiliye toplumunda gördüğümüz gibi şimdilerde de görmekteyiz.&#8221; (Ahmet Günhan, Özgün İrade Bilgi, Temmuz 2016, 147. Sayı, s.  86) “İslam nazarından bakıldığında ateistler müşrik olarak tarif edilebilir.” (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 40) “Eski müşriklerin yeni versiyonu ateistlerdir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 72) İnsanoğlu farklı dekorlar da aynı oyunu oynamaktadır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 87) Zaten agnostikler gibi “Deistlerin dinlere karşı ithamlarında da ateistlerinkinden hiçbir fark yoktur.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 28) Bazı araştırmacılara göre deizm, ateizm veya hiç değilse agnostisizme giden duraklardan biriydi. (AnaBritanica, Ana Yay., XII/300) “Türkiye’deki deist veya agnostiklerin çoğu aslında anti-teisttir. Yani din düşmanlığı, özellikle de İslam düşmanlığı yapmaktadırlar.” (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 6) ‘İlhad’ kelimesi kelam ilminde; “Allah’ın varlığını veya birliğini, dinin temel hükümlerini inkar etmek, bunlar hakkında kuşku beslemek veya uyandırmak” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 2) ve Kur’an-ı Kerim’de ise, “Allah’ın isimlerini bozmak veya küçümseyerek O’nu inkara kalkışmak, Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğine inanmamak ve onu başka birine nispet etmek, haktan sapmak, ayetleri yalanlamak, sapıkça yorumlamak veya bozmak” (Hac, 25) anlamlarında kullanılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizm bazen diğer ekollerle de karıştırılmıştır. Mesela ateizmin sınırlarının geniş tutulması sonucu panteist düşünürlerin yanında, bazen agnostik (bilinemezci) ve deist (Tanrı&#8217;ya inanan ancak vahyi reddeden) düşünürler de ateist olarak değerlendirilmiştir. Bu kavramları kısaca tanımlamak gerekirse: Agnostisizm (Bilinmezcilik): Agnostiklere göre tanrıyı inkar etmek için tüm mevcudatıyla bilmek, tanımak gerekir. Bilinmeyen bir varlığın reddi mantıksızdır. Deizm (İlahçılık): Varlığı akılla bilinen bir tanrı anlayışını savunanların benimsediği yarı dini yarı felsefi anlayıştır. Tanrıyı kabul eder ama peygamberliği reddederler. Tanrıya inanmakla birlikte onun yaşama karışmaması gerektiğini savunurlar. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 28-30) Panteizm (Tümtanrıcılık): Tanrının ‘zati’ varlığını reddederler. (İbrahim Coşkun,  s.  32) Sekülerizm ise genellikle ateizmin siyasi tezahürü anlamındadır. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s.  48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Tarihi</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizmi ana hatlarıyla ilkçağ (antik dönem), yeniçağ ve modern dönem olmak üzere üç safhada ele almak mümkündür. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Düşünce tarihinin başlarından itibaren bir inançsızlık düşüncesi olmasının ardından, ateist düşünce Rönesans’tan sonra yeniden ortaya çıkmıştır. Buna göre gelişen ateist düşünce yapısında maddeyi bütün varlığın kaynağı olarak gören maddeci ateizmin ilk temsilcisi Democritos, şüpheci ateizmin ilk temsilcileri sofistler, ampirik ateizmin ise ilk temsilcisi Theodores’tir.” (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 47-50) “İlkçağ&#8217;da Epikuroscular, şüpheciler ve Atinalı sofistler ilk göze çarpanlar olmuştur. Yine bu dönemde Epikuros, Lucretius ve Democritus&#8217;un fikirleriyle oluşan Yunan atomculuğu ya da klasik materyalizm de inançsızlıkta önemli bir rol oynamıştır. Ortaçağ&#8217;da, Vanini ve Bruno gibi kiliseye aykırı konuşan kişiler de bu dönemde yargılanmışlardır. Zaten Aydınlanma dönemiyle birlikte ortaya çıkan ve modern dönemde iyice belirginleşen din düşmanlığının temelinde de Ortaçağ&#8217;da kilisenin Tanrı adına yapmış olduğu insanlık dışı uygulamaların büyük rolü olmuştur. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  24) “Din görevlileri dine katı kurallar koymuş ve bu durum bilimle din arasında ciddi çizgiler belirlemiştir.” (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s.168-169) “Kilisenin tutarsız bir takım esaslarına ateistler bilim yönünde gelişerek ilmi yönden cevaplar aramışlardır.” (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 51) “Modern dönemde ateizmin taraftar bulmasının nedenlerinden en önemlileri, Hristiyan teolojisindeki dengesizlikler, bilgi felsefesindeki köklü değişimler ve kilisenin, fikirlere karşı koyamadığı ilmi kesime kaba kuvvetle baskı uygulaması sayılabilir. Hristiyan teolojisi gerçekten uzaklaştıkça mucizelerle dine taraftar toplama çabasında bulunmuş ve bu uydurmalarda aşırı giderek dini asıl ritüellerinden uzaklaştırmıştır. Bu inançlar imanın şartı olarak sunulmuş ve inanmayanlar aforoz edilerek ateizme yakınlaşmalarına neden olunmuştur. Papazların cennet topraklarını bile insanlara para karşılığında satıyor olmaları insanları şüpheye düşürmüştür.” (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 113- 167) “Avrupa’da 18. yüzyılla birlikte aydınlanma dönemi başlamış, bu çerçevede metafiziğe karşı sistemli bir şüphecilik oluşmuştur. Modern dönemde bazı çevreler geçmişte görülen kilisenin keyfi yorum ve uygulamalarını ateizme ve materyalizme basamak olarak kullanmıştır. Ateizm modern dönemde politikaya alet edilmiş ve başta Lenin, Stalin, Mao, Pol pot olmak üzere materyalist ateistlerin katliamları, evrimci temelde hareket eden Mussolini ve Hitler’in ırkçı yaklaşımları dünya genelinde on milyonlarca insanın öldürülmesine neden olmuştur. Modern dönemde Batı&#8217;da insan özgürlüğü ile Tanrı iradesi (Kilise doktrinleri) arasında derin bir uçurum oluşmuş ve insanlar kendilerini bu ikilem içerisinde bulmuşlardır. Auguste Comte, Marx, Nietzsche, Freud, Sartre gibi filozoflar modern dönemde ateizmin öncüleri olmuştur. Materyalizmin iddiaları özellikle Marxist çevrelerde yenilenmiş ve bilimsel ateizm adı altında savunulmuştur. Bu akımların en etkili silahı da pozitif bilimler sayılan varsayımlar olmuştur. Bu iddialar, birer ideoloji dogması haline getirilmiş, tartışılmasına ve eleştirilmesine dahi fırsat verilmemiştir. Dinin pozitif bilime karşı çıktığını söyleyenler, vahyin savunulmasını, bilim çevrelerinde tartışılmasını dahi yasaklamışlardır. Modern dönemde Auguste Comte tarafından evrimci bir yaklaşımla savunulan ‘üç hal yasasının’ da bugün artık geçerliliği olmadığı ispat edilmiştir. Tanrı inancının bütün gücüyle ayakta olması ve her şeye rağmen dünyanın pek çok yerinde dini inançların yaşamlarını devam ettirmeleri Comte&#8217;un fikirlerinin yanlış olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Baştan beri insanlık, evreni var kılan bir yaratıcıyı arama, ona hayranlık duyma ve şükretme içinde olmuştur. Bu inanç ve hayranlık bütün karşıt düşüncelere rağmen bugün de devam etmektedir. Gelecekte de böyle olacaktır. Aslında önemle üzerinde durulması gereken şey, zamanla değişen (gelişen) şeylerin insanın doğası ve inancı olmayıp, dünya ile ilgili olan tecrübe ve bilgilerin olduğu gerçeğidir. Ancak değişen şeylerin yanında kalıcı olan değerler de vardır. Bunların arasında da ahlak, estetik ve dini değerler bulunmaktadır. Ayrıca bunlar insan doğasının ayrılmaz parçalarıdır. Batılı düşünürler, Hristiyan dünyasının krizleriyle ortaya çıkan ve ‘Batı kültürü için’ çözüm olabilecek iddialarda bulunmuşlardır. Üzücü olan şey ise, Batı için önemli ve anlamlı olan bu düşüncelerin diğer kültürlere de aynen yansıtılması ve kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Halbuki her kültürün kendine has özelliklerinin yanı sıra, kendine özgü hayat anlayışı ve kendini diğer kültürlerden ayıran iç dinamikleri vardır.  Artık günümüzde inkarcı ve yıkıcı ideolojilerin neye mal olduğu yakinen tecrübe edilmiştir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  29-34) Ülkemizde ise “Ateizm, Avrupalılar tarafından içimizdeki batıcılar vasıtası ile yayılmıştır.” (Ahmed Selami, Sebil, 14-01-1977, 2. Cilt, 55. Sayı, s. 5)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Ateizmin çeşitleri</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ateistlerin homojen bir grup olduğunu söyleyemeyiz.” (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 49) “Ateizmin pek çok çeşidi olduğu gözlenmektedir.” (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 9) “Ateisler de pek çok gruba ayrılırlar.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 18) “Ateizm de şekil, yöntem, gerekçe ve amaç itibariyle birbirinden farklılık arz etmektedir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 2) Ateistlerin kendi ifadeleriyle: “Ateizmin ortak bir dünya açıklaması, değerler sistemi ya da ahlak felsefesi yoktur.” (Saliha Vidinlioğlu, Hülya Terzioğlu, Ateizm Savunucusu Sitelerde Din Karşıtı Bazı Argümanların Analizi, Kader 19/1, Haziran 2021,  s. 62) “Ateizmin farklı türleri vardır. Ateizm 5 gruba ayrılabilir: Mutlak, teorik, pratik, ilgisizler ve ideolojik ateizm. (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mutlak Ateizm: İnsan fıtratında hiçbir şekilde tanrı inancı olmadığını iddia ederler. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 18-21) İnsan doğuştan Tanrı kavramına sahip olmadığı için reddedecek bir şeyi de bulunmadığını ileri süren görüştür. Mutlu ve sağlıklı günlerinde Tanrı&#8217;yı inkar eden ateistlerin sıkıntılı zamanlarında ona sığınması mutlak ateizmin imkansızlığına dair bir örnek olarak ileri sürülmüştür. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  7) Çünkü İslam’a göre “Her insan, Allah&#8217;ın varlığına iman edebilecek bir potansiyel ve temayül içinde dünyaya gelir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 17) Teorik Ateizm: Tanrıyı düşünerek, tartışarak, ilmi bir çabayla reddetmek ve ilgili iddiaları çürütmek iddiasındadırlar. Panteizm ve Deizmi de reddederler. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 23, 25) Tanrı&#8217;nın varlığını yanında “mucize, vahiy, peygamberlik, kutsal kitap, ölümsüzlük ve ahiret hayatı gibi inançları reddetmektir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  9) Pratik/fiili Ateizm: Tanrı yokmuş gibi yaşamak ve tanrıyı günlük hayata dahil etmemek şeklinde tanımlanır. Pasif ve aktif olmak üzere ikiye ayrılır. Pasif olanlar ateizmi sessiz, sakin kendi içlerinde yaşarken aktif olanlar ise hem ateizmi yaşarken aynı zamanda çevresindeki tanrı figürlerine karşı savaş da açarlar. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 25) Tanrı&#8217;yı hatırlatan her türlü fikir, sembol ve davranışa karşı savaş açan kişilerdir. İnsanları dinsizleştirmeyi kendilerine amaç edinmişlerdir. Pratik olarak inançsız bir toplumun hayalini kurmuşlardır. Bu yüzden bu kişilere bazen militan ya da eylemci ateistler de denmektedir. Temsilcileri arasında L. A. Feuerbach, F. Nietzsche, S. Freud ve K. Marx gelmektedir. İlgisizlerin Ateizmi: Tanrı&#8217;nın varlığını veya yokluğunu tartışma konusu yapmadan bu konulara uzak durmayı yeğlemişlerdir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  11) Tanrıya inanmanın veya inanmamanın eşit derecede anlamsız olduğunu savunurlar. Bu konudaki tartışmalardan uzak durmak prensipleridir. (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 26) İdeolojik (Materyalist) Ateizm: Karl Marx, F. Engels’in temsilciliğini yaptığı bu düşünce tarzında ateizmin bilimsel bir gerçek, dinin ise toplumun uydurduğu bir problem olduğu benimsemişlerdir. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 27) Ateizm, materyalist ve sosyalist politikalarda da kullanılmaktadır.  (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 25) Özellikle Karl Marx, F. Engels ve V. I. Lenin&#8217;in görüşlerinden hareketle kurulan sosyalist yönetimlerde ateizm, komünist partilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Ateizm, Marxist ve Leninist dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası olarak görülmüş ve &#8220;ilmi ateizm&#8221; adıyla sunulmuş, ibadetler, törenler, alışkanlıklar, adet ve gelenekler şiddetle reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Görüldüğü gibi ateizm kendini temellendirme ve herkesin kabul edebileceği ikna edici açıklamalar getirme konusunda farklılıklar göstermektedir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Ateizmle ilgili bazı kavramlar</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Materyalizm (Maddecilik): “Maddeyi ezeli kabul edip onu varlığın ve düşüncenin merkezine yerleştiren eğilimin genel adıdır.” (Prof. Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 34) Materyalizm, maddenin yaratılmadığını, düşünceden önce geldiğini ve hiçbir şeyin yoktan var olmadığını iddia etmiştir. Bunun yanında doğaüstü bir gücün (Tanrı) varlığını da reddetmiştir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  24) &#8220;Ateizm, materyalist bir ideolojidir.&#8221; (Doğan Uysal, Panel, Nisan 1991, 28. Sayı, s.  59) Var olan her şeyin madde ve boşluktan oluştuğu, hayat ve bilinç dahil olmak üzere evrendeki bütün varlıkların maddeden meydana geldiğini iddia eder. Ayrıca materyalizm, madde ve kainatı konu alan diyalektik materyalizm ve sosyal olayları konu alan tarihi materyalizm olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Materyalizmin maddede var olduğunu iddia ettikleri pek çok niteliğin, teizmin bildirdiği tanrının sıfatlarıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 57) “Ezeli bir maddenin varlığı tezi, hiçbir bilimsel araştırma tarafından doğrulanabilmiş değildir. Varoluşun, canlılığın meydana gelebileceği tarzda gelişmesi ‘amaç ve iradeyi’ gösterir.” (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 36) Zaten “Geleceğe doğru ebedi olmayan bir şeyin geçmişe doğru sonsuz ve ezeli olması da mümkün değildir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Pozitivizm: “Bilginin kaynağını yalnızca deney ve tecrübe ile sınırlayan felsefi akımdır. Bilgiyi matematiksel ve ampirik olanla sınırlayan felsefedir.” (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 43)  Halbuki “Sevgi, saygı ve içtenlik gibi duygu ve durumları gözlemlemesek bile onlardan sayısal bir değer üretmemiz de imkansızdır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 95) Auguste Comte&#8217;un başını çektiği, doğru bilginin yalnızca bilimsel bilgi olduğu, doğru bilgiye ise yalnızca ampirizm (deneycilik) ile ulaşılabileceğini savunan düşünce akımıdır. Fakat hangi yönüyle ele alınırsa alınsın kuşatıcı vahiy bilgisinin rehberliği olmadığı müddetçe ister akla ister deneye ister duygulara dayandırılsın, zan olmaktan öteye gidememektedir. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s.  79) “Comte Pozitivizmi sistematik hale getirmiştir.” (Prof. Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 44) Modern insan ürettiği bilimden din çıkartmaya kalkışmıştır. (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 14) ve Auguste Comte, bu pozitivist dinin mimarıdır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 254)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist Varoluşçuluk: Tanrı yoktur prensibinden çok tanrı olmamalıdır prensibini baz alır. İnsanı üstün kılma çabaları olan varoluşçular aslında insanı hiçliğe sürüklemişlerdir. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s.  90)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tabiatçı Ateizm: İnsanın tanrı inancının kaynağını, kişinin zihinsel, ruhsal, toplumsal tabiatlarında ve eğilimlerinde aranması gerektiği düşüncesidir. Bu yaklaşımın hedefi, inancın bir tür gerekliliğe karşılık gelmeyen zihinsel tasarımın, sosyolojik veya psikolojik bir yanılsamanın ürünü olduğu iddiasıdır. Tabiatçı Ateistler tanrı inancının kaynağını tabiatta aramışlar ve bu sayede kendi psikolojik durumlarını, iç ve dış âlemde yığılı olan ruhi amillerini tanrının emir ve yasakları olarak algılamışlardır. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 98)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">İddiaları</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ateizmde temel sorun, kötülük problemidir.” (TDVİA, ‘İlhad’ maddesi, Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 36) “Tanrı&#8217;nın varlığının aleyhinde öne sürülen klasik tartışmaların başında &#8220;kötülük problemi&#8221;, maddenin ezeliliği, teistik kanıtların yetersizliği gibi konular gelmektedir.” (Pr. Mehmet Aydın, Ateizm ve çıkmazları,  Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 24, sy. 1-2, Haziran 1981, s.  192) &#8220;Kader, kötülük problemi gibi konular ateizmin doğmasına zemin teşkil etmiştir.&#8221; (Ahmet Şefik Hatipoğlu, Bisav Bülten, Ocak-Nisan 2011, 75. Sayı, s. 26) “Başta felsefe olmak üzere hem sosyal hem de deneysel bilimlerde, sonucu ateizme varan pek çok ‘teori’ geliştirilmiştir.” (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 56) “Ateizm, insanı evrim ağacının bir üyesi olarak görür.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 10) Dawkins kendini haklı çıkarmak için Darwinciliğe sarılır. Darwincilik de ısrarla ateizmi dayatır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 111) “Evrimi savunurlar. Tanrıya inanmazlar, kötülük problemini ön plana çıkarırlar.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 87) “Ateizmin bugün sığındığı tek kale Darwinizmdir.” (Genç Yaklaşım, Mayıs 2009, 57. Sayı, s. 28) “Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabı ateist çevrelerce başucu kitabı mesabesindedir ve çok önemlidir.” (Saliha Vidinlioğlu, Hülya Terzioğlu, Ateizm Savunucusu Sitelerde Din Karşıtı Bazı Argümanların Analizi, Kader, Cilt: 19, Sayı: 1, 2021, s. 68) “Dünyaca ünlü ateist Antony Flew ise, son bilimsel gelişmelerin bir yaratıcıya işaret ettiğini belirtip artık Tanrı&#8217;ya inandığını ilan etti ve evrim teorisinin kendisini tatmin etmediğini belirtti.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 179; Sur Dergisi, Ağustos 2007, 377. Sayı, s. 45; Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 175, 176) Darwin düşüncesinin inançsızlığa götürmekten ziyade, inanmama durumu evrimcilikle temellendirilmeye çalışılmaktadır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 308) “Dini değerlerin yanı sıra siyaset, iktidar, zenginlik, insan hakları, kadın, demokrasi, bilim gibi pek çok kavramın çeşitli şekillerde ateizm taraftarlarınca istismar edildiği de görülmektedir.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kimi ateistlere göre “Tanrı fikri toplumun güç ve işlevini gösteren bir simgeden başka bir şey değildir.” Halbuki bir bütün olarak insanlığın &#8220;toplum&#8221; olduğu söylenemez; çünkü sosyolojik teori, toplum terimini bu anlamda kullanmamaktadır. Bu iddia dini şuurun evrenselliğini de açıklayamamaktadır. Söz konusu bu şuur, bireyin içinde yaşadığı toplumun çok daha ötesine gitmekte, evrensel nitelikte bağlar ve toplumsal birliktelikler oluşturmaktadır. Freud&#8217;a göre ise Tanrı fikri çocuktaki baba imajının bir yansımasıdır. Tanrı fikrinin kaynağı, insan soyunun çocukluk döneminde karşı  karşıya kaldığı zorluklar karşısında geliştirdiği zihinsel bir savunma mekanizmasıdır. Bundan dolayı din, Freud&#8217;un nazarında &#8220;nürotik bir kalıntı&#8221;dan ibarettir. Freud&#8217;e göre, insanlık büyüyüp olgunlaştıkça hayali varlıkların yardımına ihtiyaç duymayacak, Tanrı fikrinden kurtulacaktır. Freud&#8217;un görüşü teizmin aleyhine kullanılabildiği kadar ateizmin de aleyhine kullanılabilir. Her şeyden önce ateizm, bir olgunluk işareti değildir. Onda da çocukluk döneminde yer alan bir ruh halinin tekrarı söz konusudur. Babasını kıskanan, ondan korkan, onun buyruklarından memnun olmayan ve hatta onun salt varlığından rahatsız olan çocuk, babasından kurtulmak istemekte, onun var olmamasını arzu etmektedir. Buna dayanarak denebilir ki, ateizm, babanın var olmaması arzusunun bir yansıması, bir projeksiyonudur.” (Mehmet Aydın, Ateizm ve çıkmazları,  AÜİFD 24, sayı 1-2, Haziran 1981, s.  194; Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Ateist sol söylemin eleştirileri</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sosyalizm kurulup, toplumsal bütünün rahatsızlıkları tedavi edildiğinde din kendiliğinden ortadan kalkacaktır.” (Marxist Düşünce Sözlüğü, “Din” md., s. 138) “Din insanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını, tasarladıkları doğa üstü gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelmeleri ile ortaya çıkan toplumsal ve tarihsel bir olgudur.” (Erdoğan Aydın, Kur’an ve Din, s.10) “İnsanların çaresizlik ve bilgisizliklerinden yararlanılarak üretilmiş olan dinler, insanın ölüm, cehennem ve tanrı korkusunu sömürerek yaşamaktadır.” (Turan Dursun, Kutsal Kitapların Kaynakları 1, s. 15) “Din sayesinde inanmaya elverişli yoksul insanlar, tanrının kendilerini denediği sanısıyla içinde bulundukları duruma katlanmaları sağlanarak zenginler yararına uyutulmaktadır.” (Dursun, Kutsal Kitapların Kaynakları 1, s. 47) “Dinler çok tanrıcılıktan tektanrıcılığa doğru evrilmiş olup insanlık tarihine göre oldukça yeni sayılırlar. Gelecek zorunlu olarak dinsiz olacaktır.” (Server Tanilli, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? s. 14) “İncil, Tevrat ve şerhleri Kur’an’ın ve İslam’ın en önemli kaynaklarıdır. Bazı ateistlere göre de Sümerler dinlerin asıl kaynağıdır.” (Turan Dursun, Din Bu 2; Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni) “İslam Şeriattır, Şeriat ise çağdışı bir devlet modelidir. Şeriat kuralları değişmez; dinamik değildir ve evrensel olamazlar. Aydınlanma, aklın inançtan ve bilimin dinden bağımsızlaşmasıdır. Aklın ve bilimin öncülüğüne, insan haklarına ve demokrasiye yöneliştir.” (Turan Dursun, Din Bu 1, s. 259; Tanilli, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? s. 9) “Din, bilim ve felsefe ile uzlaşmaz.” (Tanilli, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? s. 19) “İslam İnançları adalete, bilime ve akla aykırıdır. Ruh diye bir varlık yoktur, her şey yüksek düzeyde maddi varlık olan beynimizde başlayıp beynimizde biter. Kader inancı da daha çok insanın özgürlüğü ve rızık konuları bağlamındadır. (Erdoğan Aydın, Kur’an ve Din s. 121, 122, 81; Erdoğan Aydın, İslamiyet ve Bilim, s.1-3; E. Aydın, Kur’an ve Din, s. 37, 38) Ateistlere göre evrim de bilimsel anlamda ‘mutlak bir inanç’ haline gelmiştir. (Örneğin; Erdoğan Aydın, Kur’an ve Din, s. 10) Özetle, ateistler İslam’ı pozitivist ‘bilim ve akıl’, ‘çağdaş insanlık değerleri’ ve ‘Marksist teoriler ölçütünde’ değerlendirirler. İslami değerlerin bu ölçülere ters düştüğü, çağın gerisinde kaldığı, modernleşme imkanı olmadığı gibi modernleşmemizi de engellediği, dolayısıyla reddedilmesinin gerektiği sonucuna ulaşırlar. Ayrıca dinin sömürü ilişkilerinin devamını sağladığı, dogmatik bir yapıda olduğu, özgür ve yaratıcı düşünceyi engellediği de sıkça vurgulanır.” (Muhammet Altaytaş, İslamiyat Dergisi, IV, 2001, Sayı: 4, s. 193-206) ‘Tüm bu iddialara cevapların, ilgili başlıklar altında verildiğini’ tekrar hatırlatıp konumuza devam edelim! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Teorik ateizmin tutarsızlığı</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizmin İddiaları: “Ateistler, dini, içeriden ve dışarıdan olmak üzere genelde iki şekilde eleştirmeye çalışmışlardır. Bunu da ‘din sonradan ortaya çıkmıştır’ diyerek veya birtakım ‘çelişki ya da tutarsızlıklarla karşılaştığını’ iddia ederek kanıtlamaya çalışmışlardır. Aktif olan, elinde tezi, iddiası ve kanıtı bulunan ise teistlerdir (Tanrıya inananlar). Günümüz ateistlerinin büyük bir kısmı günlük ideolojilerin yapay ilkeleriyle dinden kopan kişiler olmuşlardır. Hz. Peygamber&#8217;e inanan ve İslam&#8217;a ilk giren kişilerin arasında ayrımcılığa uğrayarak ezilen ve haksız muamele gören zayıfların, kölelerin, kadınların ve yoksul insanların çoğunlukta olması ilginçtir. Buna karşın peygambere ilk karşı çıkanların ise zenginlerin, kabile reislerinin, putlardan, hurafelerden ve büyücülükten kazanç elde edenlerin bulunması da dikkat çekicidir. Yaşamın sadece bu dünyada olduğunu zanneden ve ileride yaptıkları kötü işlerin hesabını vermek istemeyen insanlar ahirete de inanmamış ve bedenlerin ölmesiyle birlikte her şeyin biteceğine kanaat getirmişlerdir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 45-52) Görüldüğü gibi, ateist iddianın aksine, halkı sömürenler İslam’a karşı, ezilenler ise İslam dairesi içinde olan kişilerdir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimsellik ve Tanrı İnancı: “Tanrı, mahiyeti itibariyle aşkın olup dünyevi bir varlık değildir. Tanrı, evrende bizzat kendisi değil, kurmuş olduğu düzenle, belirlemiş olduğu yasalarla, gücüyle, yaratıcılığıyla bulunmaktadır. Din &#8220;Tanrı vardır&#8221; derken onun dünyamızın bir köşesindeki, herhangi bir varlık gibi var olduğunu iddia etmemiştir. Bu nedenle bizzat Tanrı&#8217;nın varlığının pozitif bilimlerle çürütülmesi de imkansızdır. Çünkü pozitif bilimin ‘sınırları’ bellidir. Bilim sonuç itibariyle evrenin yasalarını ve işleyiş biçimini ortaya koyacağına göre, yani kaostan ziyade, bir düzeni keşfedeceğine göre dinin bu sonuçtan rahatsız olacağını düşünmek yanlış olacaktır. Dolayısıyla ‘bütün ilmi çalışmalar insanı Tanrı&#8217;ya götürecek’ ve daima O&#8217;nu hatırlatacaktır.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 53-59) Unutmamalıdır ki ateistler kadar teistler de evrendeki kuralların işleyişi hakkında bilgi sahibidir. Dolayısıyla ‘aralarında inanç, duygu ve yorum farkı bulunan kişilerin birbirlerini bilim konusunda yargılamaları hiç de doğru olmayacaktır.’ (John Wisdom, Gods, s.139)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Uzay uçuşu sırasında Dünya bazlı istasyonlar ile yaptığı konuşmaların verbatim (kelime kelimesine) kayıtlarında bir delile rastlanmasa (cosmoworld.ru/spaceencyclopedia/gagarin/index.shtml?doc10.html) ve Gagarin ‘kızını taftiz ettirip evinde ikonlar bulundursa’ da (Zvyozdny Gorodok&#8217;taki (Yıldız Şehri) Başkalaşım Kilisesi&#8217;nin ataerkil metochion rektörü Hegumen Iov (Talats) ‘ne Yury Gagarin&#8217;in ne de Sergey Korolev&#8217;in ateist olmadığına’ dair kanıt verdi. Peder Iov, Foma dergisinin Nisan sayısına verdiği röportajda, &#8220;Yury Gagarin, büyük kızı Yelena&#8217;yı uzay uçuşundan kısa süre önce vaftiz etti; ailesi Noel&#8217;i ve Paskalya&#8217;yı kutlar ve evde ikonalar bulundururdu.&#8221; dedi: https://archive.md/20130521231326/http://www.interfax-religion.com/?act=news&amp;div=8361#selection-473.31-493.2; interfax, 11 Nisan 2011) bazı kaynaklar Gagarin&#8217;in uzay uçuş sırasında &#8220;herhangi bir Tanrı&#8217;yı burada görmüyorum&#8221; şeklinde konuştuğunu iddia eder. (Büyük Türkeli Dergisi, Temmuz, 1962, Yıl:1, Sayı: 6, s. 14) Bu iddiayı gerçek kabul etsek bile, aslında bu bakış açısının kökenlerinin Firavunlara dek uzandığı görülmektedir: “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Musa’nın Tanrısına ulaşırım.” (Mümin, 36) Her iki bakış açısı da teknolojik imkanları kullanarak ulaştıkları seviyede bir ‘maddi Tanrı’ aramış ve O’na mekan izafe etmek istemişlerdir! Halbuki O (cc) zaman ve mekandan münezzehtir. (Şura, 11; İhlas, 2; En’am, 102; Fatır, 1; Buhari, Megazi, 67, 74, Bed&#8217;u&#8217;l-Halk 1, Tevhid 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rasyonellik (Akılcılık) ve Tanrı İnancı: “Ateistler sanki makul (rasyonel) ve mantıklı olmanın temel şartı inançsız olmak veya dini reddetmekmiş gibi bu kavramları kendi lehlerine kullanmışlardır. Bilimin ve aklın, insanı inançsızlıktan ziyade Tanrı&#8217;nın varlığına götürdüğü bir gerçektir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 60-63) Felsefi bir ekol olarak akılcılığın önde gelen düşünürleri Descartes, Spinoza ve Leibnitz gibi filozoflar bırakınız reddetmeyi, bir şekilde Tanrı&#8217;nın varlığını kanıtlamak için çaba sarf etmişlerdir. (John Cottingham, The Rationalists, s. 175-185)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mantıksallık ve Tanrı İnancı: “Ateistler, Tanrı kavramının temelinde insanın sebebini bilemediği olaylar karşısındaki ümit ve korkularının yattığını belirtmişlerdir. Hristiyanların çoğunluğu teslis, vaftiz, enkarnasyon (Hz. İsa nın insan biçimi almış tanrı olarak kabul edilmesi), asli suç ve çarmıh gibi konularda mantıklı bir açıklama getirmenin zorluğunun farkındadır. Bu nedenle Hristiyan dünyasında mantık ile inanç arasında bir çatışmanın ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Ancak bu çatışmanın İslam&#8217;da da olduğunu söylemek, onu tanımamak ve bilmemekle eşdeğerde olacaktır. Unutmamalıdır ki hurafeler, Pagan, totem, kutsallaştırılmış varlıklar bizzat İslam’ın reddettiği kavramlardır. Şayet insan birtakım ümit ve korkulardan dolayı Tanrı fikrini üretmişse, yine aynı insanın benzeri gerekçelerle inançsızlığı ürettiğini söylemek da mümkündür. Sıradan bir insan, içindeki doğal eğilime karşı çıkmaya zorlamaz ve reddetmek için özel bir gayret sarf etmez ise Tanrı&#8217;ya olan sevgi ve hayranlığını gizleyemeyecektir. Her şey bir tarafa, insan niçin pozitivistlerin iddia ettiği gibi gerçekte var olmayan bir şeyi kanıtlamaya ve ona inanmaya çalışsın? Kaldı ki gerçek olmayan bir şeyin binlerce yıldan beri milyonlarca insan tarafından benimsenmesi, zihin ve kalplerde yer alması, biraz şaşırtıcı olmayacak mıdır?” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 64-72)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahlaki Özgürlük ve Tanrı İnancı: “Ateistler ahlakın dinden bağımsız olduğunu iddia etmiştir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 73-74) “Dinsizliği önemseyen toplumlarda ya da vicdanında inancı bir kenara bırakan kişilerin yaşamında niçin intihar, sapıklık, cinnet gibi bozuklukların ya da trajik ve dramatik durumların daha çok ortaya çıktığı izah edilememektedir. Gaskin’e göre ‘seküler ahlaka sahip olan ve pek çok ahlaki yükümlülüğü kaldırarak yerine yeni bir şey koymayan modern toplumlar tutarsızlık içinde’ bulunmaktadır. Ona göre ‘ahlak sahasında Tanrı otoritesini reddedenler, Tanrı yerine metafiziksel görünümlü olan yeni otoriteler’ koymuşlardır. Mesela Marxistler proletaryayı emredici ve varlığı kaçınılmaz kutsal bir otorite gibi görmüşlerdir. Yine XX. yüzyıl toplumlarındaki tek partili yönetimlerde parti egemenliği sadece insan davranışlarını etkileyen kaba bir güç olarak kullanılmamış, ayrıca emredilen şeylerin etkili olmasını sağlamak için de bu partinin ilkeleri bir tür metafiziksel güç olarak ileri sürülmüştür.’ (Gaskin, The Quest for Eternity, s. 163) Gaskin&#8217;e göre ateizm adı altında &#8220;iyi ve kötü&#8221; gibi kavramlar kaybolmuş, ahlak adı altında sadece toplumdaki sosyal haklar, proleter istekler, kişisel ilişkiler ve günlük ihtiyaçlar konuşulmaya başlanmıştır. Batı&#8217;daki ahlaki sorumsuzluk ve vurdumduymazlıklar yüzünden dünyanın değişik bölgelerindeki binlerce masum insan, hayvan ve doğal kaynakların göz göre göre yok olup gittiği ortadadır. Ferdiyetçilik, özgürlük, ilericilik ve çağdaşlık adına kişilerin beyni yıkanmış, bu uğurda pek çok insanın zihni bulandırılmış, dini ve ahlaki değerler karalanmış ve kasıtlı olarak kötü gösterilmiştir. Bireyler kendilerini sadece yiyip içen, robot gibi çalışan, fizyolojik ve biyolojik ihtiyaçları için yaşayan sorumsuz birer canlı durumunda görmüştür. Çevresinden ve dininden koptuktan sonra üzerinde ahlaki bir otorite görmeyen pek çok genç insan bir anda kendini kötü alışkanlıkların içerisinde bulmuş, içerisinden çıkamadığı ve bir türlü terk edemediği sapkınlıkların ve tutkuların esiri olmuştur.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.75-79)</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Eleştiri</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendini sonlu bir dünyaya sıkıştıran, fakat dinin -sözüm ona- dar kalıplarına sıkıştırmayan ve ‘neden inanmamalıyız’ın cevabını arayan ateistler inanca karşı çeşitli argümanlar oluşturmuşlar, fakat buldukları cevaplar onlar için farklı soru ve sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.” (Hamide Coşkun, Yedi İklim, Temmuz 2014, 26. Cilt, 292. Sayı, s. 73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Salt ateizmin çok zor, hatta imkansız olduğu görüşü yüzyılımızda birçok kişi tarafından savunulmaktadır. Tanınmış İngiliz düşünürü John Baillie, solipsistin (tek benci) içinde bulunduğu durumundan söz ederken şöyle demektedir: &#8220;Demeliyiz ki, solipsistler zihinlerinin ucuyla komşularının ve çevrelerindeki dünyanın gerçek varlıklarını inkar ettikleri halde kalplerinin derinliklerinde onların var olduklarından asla şüphe etmemektedirler. O halde ateistler için niçin aynı şeyi düşünmeyelim ?&#8221; (Baille, The Sense of the Presence of God, s. 4) Günümüz düşünürlerinden J.A.T. Robinson, ‘Tam anlamıyla çağdaş olan bir insan ateist olmayabilir mi?’ başlığını taşıyan bir yazısında, düşünülmüş ve tartışılmış bir ateizmin mümkün olmadığını ifade etmektedir. Ona göre, ‘insan ilahi gücün varlığını, içinden gelen bir zorlama ile duymaktadır. Bu duyuş, tabiatın aracılığı ile artistik ve bilimsel bir kanalla, toplumsal ilişkiler yoluyla ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda olan insan kendisini çepeçevre saran bir varlığa ne ad verebileceğini ve onu nasıl tasavvur edebileceğini bilemeyebilir, hatta onun duygu ve düşünce dünyası tam bir karışıklık içine gömülebilir. Buna rağmen o, kendi yolunu açmak ve ilahi sese doğru gitmek gereğini er geç idrak eder.’ (John Arthur Thomas Robinson, The New Reformation, s. 117-8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah yoktur diyen bir ateist bilgiyi değil inancı dile getirmektedir. Zira ateistin elinde Allah&#8217;ın yokluğuna dair bir kanıt da yoktur.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 147) “Ateist yaklaşım, kendi tavrının doğruluğunu ispatlamak yerine teizmin iddiaları üzerinden hareket ederek, bu teistik delillerin eksik veya yanlış olduğunu ileri sürme yolunu tercih etmekte ve kendini haklılaştırmaya çalışmaktadır.”  (Selçuk Kütük, Deizm, s.  97) &#8220;Ateistlerin yaptığı şey, genellikle Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak değil Tanrı’nın varlığı hakkında ileri sürülen delillerin yetersiz olduğunu göstermeye çalışmaktır.&#8221; (islamansiklopedisi.org.tr/ilhad) “Ateizm, delillerini Tanrı üzerinden temellendirmeye çalışmaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 164) “Tanrı yoksa neden tartışma konusu olmaktadır?” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 69) “Allah&#8217;ın olmadığı, ispatlanmış bilimsel bir bilgi değildir.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 27) “Ateistler, ateizmi akıllarını kullanarak ve akli göstergeleri, delilleri izleyerek kabul ettiklerini söylerler ve ateizmin aklı temsil ettiğini, inancın aklın önünde bir engel olduğunu savunurlar. Evreni bir tanrının yaratmış olması fikri her yönüyle onu tesadüflerin ya da bilinmezlerin var ettiği fikrinden veya kendiliğinden olması ihtimalinden çok daha akla yatkın olduğu unutulmamalıdır. Evreni Allah&#8217;ın yaratmadığına dair hiçbir delil yokken, onu var eden zeka sahibi bir tasarımcının var olabileceğine dair sayısız delil, işaret, gösterge vardır. Tıpkı, sanat eseri ya da mimari bir yapının ya da karmaşık bir makinenin, onu yapana işaret etmesi gibi.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 29) Ateistlerin en büyük hatalarından biri de din anlayışı (mezhep/müçtehidin görüşü/fetva) ile dinin kendisini birbirleri ile karıştırmalarıdır. Halbuki, “Din anlayışları ile dini birbirinden karıştırmamak gerekir.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 12) Din anlayışı, bir alimin İslami naslardan (ayet ve hadislerden) anladığıdır. Din ise bu anlayış ile sınırlandırılamayacak kadar geniş bir içeriğe sahiptir. “Ateizme kayanlar, anlatılan hurafelerin İslam olduğunu zannederek de dini reddetme yoluna gitmektedir.” (Hüseyin Selim Kocabıyık, Ateizm ve Deizm, s. 11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca ateizm devamlı zemin kayması yaşamaktadır. “Antidogmatik adlı ateist site kendini kapatırken yaptığı açıklamada, “Siteyi islamcıların tehditlerinden kapatmıyoruz. Siyasi otoritenin baskılarından da kapatmıyoruz. Bu güne kadar kimseden hiçbir tehdit veya baskı görmedik. Siteyi kapatmamızın sadece 1 tane sebebi var. Nonteist/Dinsiz kesimin bu siteyi hak etmediğini düşünüyoruz. Tek sebep budur.” diye açıklama yapmaktadır. Ateizm Derneği de kapanma aşamasından ‘son anda’ dönmüştür. (‘Ateist Akıl’ adlı yazımıza bakılabilir.) Eski ateist Antony Flew, “Argümanlar beni, var olan; her yerde hazır olan ve Kadir olan bir varlığın olduğunu kabul etmeye götürdü.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 25; Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 19, 180) ve “Evreni araştıran, evrendeki düzenin ardındaki sırrı merak eden kimse tanrıyı muhakkak bulurdu.” (A. Flew, Yanılmışım Tanrı varmış, Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 97) derken, Antony Flew gibi “Francis Collins ve Alister Megrath gibi ateist düşünürler de tek ilah düşüncesine ulaşmışlardır.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 107) “Ateist olan Patrick Glynn, ruhun varlığını idrak etmeye başlayınca, inanmaya adım attığını söylerken.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 100) Kanal D Londra temsilcisi Ayşegül Ekinci ile yaptığı son röportajında Hawking de, &#8216;Evrenin oluşumu, bilimin gerçekliğine dayanır ama ‘bu hiçbir şekilde bilim kanunlarını koyan ve onları da yaratan bir tanrı’ olmadığı anlamına gelmez.&#8217; (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 51; Star, 23 Ocak 2013) demektedir. Ateist bir varoluşçu olan Jean-Paul Sartre de, Simone de Beauvoir ile olan bir sohbetinde şunları söylemektedir: “Dünyada, yaratıcıdan ortaya çıkabilecek bir varlık gibi olduğumu hissediyorum.” (Simone de Beauvoir, La Ceremonie des Adieux, s. 551) “Dawkins gibi Ateizm misyonerleri ise, önceden ateist iken teist olan Flew&#8217;e kızgınlığını saklamıyor, onu ‘döneklikle’ suçluyor. Flew, kendi ifadesiyle &#8216;kanıtın götürdüğü yere&#8217; gitmiştir. Patrick Glynn da ateizmin bir yanılgı olduğunu itiraf etmektedir. Big Bang, âlemin bir başlangıcının olduğunu, antropik prensip ise, kainatın insan için hazırlanmış olduğunu kanıtlamıştır.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 32) “Ateistler bilimsel verilerin ve delillerin götürdüğü yere gitmek yerine, kendi gitmek istedikleri tarafa yönelmeyi seçmişlerdir. Tanrı inancının göz ardı edilmesini sağlamak için bilimsel önermeler &#8216;öznesiz/bir yapanı olmayan&#8217; yapı şeklinde sunulmakta, muhatapların zihninde &#8216;kendiliğindenlik&#8217; izlenimi uyandırılmaya çalışılmakta, hatta dayatılmaktadır. Tabii ki kişisel bir tercih olarak herhangi bir şahsın ateizmi seçme hakkı vardır. Ancak bu tercihini bilimsellik kılıfı altında sunarak insanları yanıltma hakkı yoktur.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 15) &#8220;Delilerin götürdüğü yere gitmek istemeyenin amacı, ‘kendi istediği yere’ gitmektir.&#8221; (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 67) Kur’an bu kişiler için, ‘nefsini ilah edinen’ tanımını kullanır. (Furkan, 43) “Arkeologlar yaptıkları kazı çalışmaları neticesinde birkaç kırık testi, tabak ve süs eşyası bulduklarında o bölgede bir medeniyetin var olduğu çıkarımını yaparlar. Böyle bir durumda hiç bir ateistin, bulunan eşyaların toprak altında tesadüfen oluştuğunu ileri sürdüğü görülmemiştir. Halbuki aynı ateistler, evrende gördükleri sayısız tasarım deliline rağmen, bunların bilinçli bir varlık (tanrı) tarafından yapılmış olabileceğini kabul etmezler ve bunu bilim dışı olarak değerlendirirler.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 204) “Materyalist algılayış biçimi en büyük darbeyi en çok güvendiği yerden, yani bilimden almıştır. Kuantum teorisi ve evrenin zannedildiğinden çok daha kompleks olduğunun fark edilmesi gibi yeni bilgiler varoluşu açıklamada maddeyi referans almanın yeterli olmayacağını göstermiştir.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 19, 53) “Önyargısız ve saf bir bilim anlayışından ve objektif net verilerden hareket ederek insanı her anlamda tatmin edecek şekilde ateizme ulaşmanın imkanı yoktur. Buna rağmen ateizmde karar kılmanın tek sebebi, daha düşünmeye başlamadım evvel &#8216;tanrının yokluğunu&#8217; bir veri olarak kabul etmeleri ve bunu takiben bilime kendi inançlarını doğrultmaya çalışmalarıdır.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 20) “Ateistlerin teistlere yönelttiği diğer bir eleştiri, inanç sahibi olmanın bilgiye ve akla dayalı bir mesele olmadığı şeklindedir. ‘Kur’an&#8217;daki akletme, tedebbür, düşünme ve tabiatı incelemeye yönelik ayetlerinden’ bu yaklaşımın yanlışlığı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Ateist argümanların bilimsellikten son derece uzak olduğu açıktır. Evrenin yaklaşık 15 milyar yaşında olduğu yani ‘ezeli olmadığı’ bilinmektedir. Acaba ateizmin iddiaları ne derece akla, mantığa ve bilimsel verilere uygunluk göstermektedir?” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 31) Teist inanca göre tanrı, yasalar sayesinde insanların varlıklarını devam ettirmelerine imkan sağlamaktadır. (H.P. Owen, Theism, The Encyclopedia of Philosophy, I/97) Bilim evrende zaten var olan, var edilmiş, evrene yerleştirilmiş olan yasaları, kanunları, kuralları bulur. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 205) Bilim netice itibari ile evrenin kanunlarını ve işleyiş biçimini ortaya koyma çabası olduğuna göre, yani kaostan ve tesadüflerden ziyade, verili düzeni keşfedeceğine göre teistin bu sonuçtan rahatsız olacağını düşünmek yanlış olacaktır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 79; Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 58) Bilimin, evrenin işleyişi ile ilgili birtakım kurallar bulması asla  Allah inancını zayıflatmağı ve ortadan kaldırmadığı gibi aksine, daha da güçlendirir.  Zira bilim tarafından keşfedilen mükemmel tasarımın, ince hassas ayarların, hayatın bilinçli bir var ediciye işaret ettiği rahatlıkla görülmektedir. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 67) Hassas ayar en azından “Tanrı’nın varlığına olan inancı rasyonel olarak güçlendiren” (Tufan Kıymaz, Hassas Ayar Argümanı: Bilim Tanrı’yı mı İşaret Ediyor?, Beytulhikme, Yıl-Sayı: 2020-10:4, s. 1379) bir delildir. Ateistler, bir yandan evrende bir düzen olmadığını ve kaotik bir evrende yaşadığımız iddia ederken diğer taraftan, evrende hayatı var edebilecek kadar tutarlı ve bilgi dolu yasaların var olduğunu kabul ederler. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 33) Tanrının varlığını kabul etmek, bilimsel metodolojiyi reddetmeyi zorunlu kılan bir şey değildir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 86) Zaten “Tüm belirsizlikleri belirleyen tanrının bizzat kendisidir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 303) Hawking, &#8220;Evren hakkında daha fazla şey keşfettikçe evrenin &#8216;mantıklı kanunlarca&#8217; yönetilmekte olduğuna dair daha fazla şey keşfederiz.&#8221; (Hawking, Zamanın kısa tarihi,  s. 175) derken, Paul Dirac ise &#8220;Tanrı üst düzey bir matematikçidir ve evreni yaratırken ileri düzeyde matematik kullanmıştır.&#8221; (The Evolutian, Scientific American 208, sayı: 5; A. Flew, Yanılmışım Tanrı Varmış, s. 103) şeklinde ona cevap vermektedir. &#8220;Kur’an&#8217;da tabiata sıklıkla atıfta bulunulur. Bu ayetler, kainatın bir hikmet ve gaye üzere yaratıldığını anlatmak amacıyla kullanılır.&#8221; (Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 40) “Doğayı araştırmayı öğütleyen onlarca ayete rağmen, insanları doğayı araştırmaktan ve bilim yapmaktan alıkoyacak tek bir ayet bile bulunmamaktadır ve tüm bu ayetlerin yarattığı zihinsel devrimin doğal bir sonucu olarak Müslümanlar birkaç yüzyıl içinde trigonometriden analitik-geometriye, optikten astronomiye, biyolojiden ve coğrafyadan antropolojiye kadar bilimin hemen her dalında dünyayı değiştirecek buluşlara imza atmışlardır.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s.  97) Teist, hiçbir şekilde bilinen fiziksel kanunlara itiraz etmemektedir. Maddenin, ‘kendi kendini idare edecek kanunları belirlemesi’ iddiası, maddeye &#8216;hakim&#8217; sıfatının yakıştırılmasını gerektirir ki, bu bir tür batıl ve ilkel inanç olur. Kanunların maddeyi belirli bir şekilde davranmaya zorlaması beklenemez. Matematik formülleri, bir matematik sorusunu çözemez, ancak bir uygulayıcı kişi çözebilir. Tanrı, ressam konumundadır, resme dahil değildir. Bir ressamın, kendi tablosunun içinde görülmemesi o resmin kendiliğinden var olduğu anlamına gelmez. Ateistin anlamakta zorluk çektiği diğer bir mesele, bilime konu edilebilecek olan şeyin tanrının bizzat kendisi değil, yarattığı şeyler olduğudur. Bir motorun şans eseri ortaya çıktığını savunmak bilimsel olurken bir mühendisin eseri olduğunu söylemek neden bilim dışı olsun? (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 81-83) Robot, kendi yapılış nedeni ve programına bağlı olacak şekilde hareket etmektedir. Robotun kendisi bilinç sahibi olmasa bile, onu yapan ve programlayan bir bilincin çevresinde hareket etmektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 136) Ateistin varlığı/maddeyi yine maddeye dayanarak açıklamaya çalışması bir manzara resminin, ressamdan bağımsız olarak sadece boya ve kağıtla izah edilme girişimine benzer. Kağıt ve boyanın kaynağı nedir? Manzara resmi nasıl ortaya çıkmıştır? Manzara resminin var olma sebebi nedir? Bir ressamın varlığı anlaşıldığı zaman tüm bu sorulara makul, akla uygun cevaplar verilmesi mümkündür. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 232) Ateiste göre varlık ve madde hep var olduğu için nasıl ortaya çıktığı sorusu anlamsızdır. Her şeyden önce maddenin ezeli olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel delil ortada yoktur. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 238) “Maddenin son derece karmaşık bir takım yasalar ürettiğini iddia etmek pek akıllıca görünmüyor. Maddenin bizzat kendisinin de uymak zorunda kalacağı son derece kompleks ve bilmeceler ile dolu bir evren tasarladığını varsaymak aklen ve ilmen makbul görünmüyor. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 240) Maddenin var olma sebebi olarak yine kendisi gösterilirse kısır bir döngüye girilir. Kendisi zaten başka bir şeyin neticesi olan bir şey, başka bir şeyin hakiki sebebi (faili) olamaz. Sebepler dizisi, ancak sebeple sonucun aynı cinsten olmadığı bir noktada sona erdirilebilir. Mesela resmin kendisi resim yapamaz, resmi yapan fırça da değildir, çünkü fırça, boya, kağıt gibi şeyler aynı cinsten (fail olamayan) faktörlerdir. Resmin ortaya çıkabilmesi için şuurlu, sanattan anlayan ve belirli bir maksada yönelik fiilde bulunan bir failin (ressamın) var olması gerekir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 263) Çöle gittiğimizi varsayalım. Çölün ortasında beş yıldızlı bir otel ayarında bir yapı bulduk. Odalar klimalı, su, banyo ihtiyacı, tüm ihtiyaçlarımız önceden düşünülerek hazır edilmiş bir yapı. Ateizm mantığı, bu durumun çöl şartlarının gerektirdiği bir zorunluluk olduğunu, onu buraya birinin yapmadığını öne sürecektir.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 47) Ateist, tanrıya ulaşmamak ve fiziksel dünyanın dışına çıkmamak için nedensellik zincirini sonsuza kadar uzatmak niyetindedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 264) Halbuki “Tanrı, tüm nedenlerin nedenidir.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 262) Hep var olan bu yüce varlık madde değil, zorunlu varlıktır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 239) Maddenin bizzat kendisini en son sebep ve en son fail olarak görmek ne pratik ne de teorik anlamda kabul edilemez. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 265) Basit tasarımların bile nedensiz ve failsiz olamayacağını hemen kavrayabiliriz. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 272) Allah&#8217;ın varlığı/zatı, bilimsel metodoloji olan deney ve gözlem alanına girmemektedir. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 11) Tıpkı, sosyal bilimler alanına giren sosyoloji, psikoloji, eğitim bilimlerinin girmediği gibi. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 12) Bu gibi ilimlerde gözlemlenen olgu/varlık üzerindeki etkilerden yola çıkarak, akli, mantıki, rasyonel, kabul edilebilir sonuçlara ulaşılır. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 13) Astrofizikçi Hugh Ross; &#8220;Zaman, olayların meydana geldiği boyut olduğuna göre, eğer madde, Big Bang ile ortaya çıkmışsa, o halde evreni ortaya çıkaran ‘sebebin, evrendeki zaman ve mekandan tümüyle bağımsız olması’ gerekir. Bu da bize, yaratıcının evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir.&#8221; demektedir. (Ross, The Creator and the Cosmos, s. 76) “Yaratıcının, evrenin içinde farz edilmesi, onun da aynı dönüşüm ve değişim kanununa tabi olmasını gerektirir. Yaratıcının bu şekilde değişim ve dönüşümü uğraması ise, başka bir yaratıcıya gerek duyulması demektir. Öyleyse Tanrı evrenin dışında olmalı, aynı zamanda oluş ve bozuluş kanuna tabi olmamalıdır. Tanrı oluş ve bozuluş kanununa tabi olmadığına göre, bir başlangıcın ve sonunun da olması gerekmez.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 35) Büyük patlamanın ayarlarını kim belirledi? (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 70) Evren&#8217;i O (cc) yaratmıştır. Zaman ve mekanı da var eden O’dur. O’nun için, zaman kavramı yoktur. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 32) Tanrı, zaman ve mekandan bağımsız olması nedeniyle fiillerini zaman içinde yapmaz. Herhangi bir eserin nasıl ortaya çıktığı bilinmese dahi, buradan &#8216;o eserin failinin olmadığı&#8217; gibi bir netice çıkarılamaz. Mesela, Mısır piramitlerinin o günkü şartlar altında nasıl yapıldığı hala bilinmemektedir. Fakat hiç kimse bu piramitlerin failsiz meydana geldiğini ileri süremez. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 273) Krishna, &#8220;Bir milyon tane madeni paranın aynı anda atıldığında, hepsinin tura gelmesi çok olası olmamakla beraber imkansız da değildir.&#8221; derken aslında ateistik yaklaşımın pratik olarak imkansız bir durumun gerçekleşmesinin olanaksız olmadığı düşüncesinden hareketle, kendi iddiasının doğruluğunu temellendirmeye çalıştığı görülmektedir.  Krishna, ‘şans ve rastlantı’ kabulüne dayalı bir yapıyı belirleyici olarak sunmaktadır. Milyonlarca paranın defalarca atılması ve her defasında hepsinin tura gelmesi durumunun da ateist tarafından ayrıca açıklanması gerekmektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 129) Nigel, &#8220;Bir milli piyango bileti aldığınızı düşünün. Muhtemelen milyonlarca bilet satılmıştır ve bütün bu biletler içinden sadece biri büyük ikramiyeyi kazanacaktır. Sizin kazanan biletinizin seçilmiş olması olgusu, bunun rastgele bir seçimden daha fazla bir şeyin eseri olması gerektiği sonucunu doğurmaz.&#8221; (Nigel Warburton, Felsefeye Giriş,  s. 17)  derken acaba kendisi, piyango çekilişinin bir organizasyonu gerektirdiği ve buna göre söz konusu çekilişi kimin düzenlendiğini de açıklaması gerekmez mi idi? “Bu çekiliş sürekli olarak tekrarlamakta mıdır? Her çekilişte büyük ikramiyenin sürekli olarak aynı kişiye çıkması durumu da, herhalde şans faktörü ile açıklanacak bir durum değildir!” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 130) İlginç olanda, bu düşünce tarzının tüm ateistlerde geçerli olmasıdır. Mesela Dawkins de ‘Gen bencildir’ adlı eserinde ‘toto’ ve ‘Şikago gangsterleri’ örneklerini vermektedir ki, Nigel Warburton tarafından verilen örneklerle arasında mantıksal acısından hiçbir fark yoktur! (‘Dawkins’e cevaplar’ adlı yazımıza bakılabilir.) Ateist Poidevin ise, rastgele süreçlerin fazla önemsendiğinin farkındadır: &#8220;Evrende ortaya çıkan değişimler birtakım rastgele süreçlerin sonucu değildir. Şans faktörü ateizm açısından umut verici değildir.&#8221;  (Robin Le Poidevin, Ateizm, s. 97, 101) Niçin sorusu, amaçlılığın olmasına işaret etmesi sebebiyle çok anlamlı ve akla uygundur. Diğer taraftan, teistik açıdan nasıl sorusu evrenin işleyişine ışık tutması itibarıyla tanrının sanatını ifade etme açısından son derece önemlidir. Niçin sorusunun cevaplanmaması, nasılın anlamını ve önemini göz ardı etmeye yönelik bir girişimdir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 46) “Din daha ziyade &#8216;niçin&#8217; sorusu üzerinde dururken, bilimsel düşünce &#8216;nasıl&#8217; sorusuna ağırlık verir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s.  101) Agnostik Christian Duve ise, &#8220;Bugün bilebildiğimiz, bir hücrede neler olduğunun tanımlamasıdır. Nasıl olduğunu bilemiyoruz.&#8221; (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 216) derken bile, yine yaratıcıyı devre dışı bırakmaktadır. Halbuki “Yaratılışından bu yana Samanyolu&#8217;nda ne bir kaos ne de karışıklık görülmüş ve yaşanmıştır.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 246) &#8216;Neden&#8217; ve &#8216;niçin&#8217;ler bilimin değil dinin sahasına girer. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 297) Hawking, &#8220;Bilim evrenin nasıl başladığı problemini çözebilirse de, ‘neden var?’ sorusunu cevaplayamaz.&#8221; (Hawking, Kara delikler ve bebek evrenler, s. 99) derken, “bilim bunların cevabını veremez diye; hayatın, evrenin ve insanı varoluşunun nedeni ve gayesi yoktur denilebilir mi? Evrimciler gibi, meseleyi tesadüflere bağlamak ne kadar hatalı ise, pozitivistler gibi, deneylerin dışında başka bir hakikati tanımamak da aynı şekilde hatalıdır.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 298) Barrow, &#8220;fiziksel kanunların ‘niçin’ bizim gözlemlediğimiz değer ve özelliklere sahip oldukları sorusu devam edecektir.&#8221; derken (John D. Barrow, The Anthropic Cosmological Principle, s. 523) ateist Robin Le Poidevin ise, &#8220;Görülen o ki, ateistin evren yasalarının ‘niçin’ hayattan yana olduklarını açıklama sevdasından vazgeçmesi daha iyi olacaktır. Öyle görünüyor ki, teist bu tikel muharebeyi kazanmıştır.&#8221; (Poidevin, Ateizm,  s. 115) itirafında bulunmaktadır. Aslında teist şu soruların cevabını istemektedir: Fizik kanunlarının kaynağı nedir? Neden başka bir kanun kümeleri yoktur da sadece gözlemlediklerimiz vardır? Nasıl oluyor da elimizde hiçbir özelliği olmayan elementlere hayat veren, bilinci ve zekayı yönlendiren bir kanunlar kümesi vardır? Neden hiçbir şeyin var olmaması mümkün iken, böyle bir evren vardır? (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 85) ve ayrıca “zeka nasıl ortaya çıkmıştır?” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 38) Üzerinde düşünülmesi gereken asıl konu, hiçbir eğilimi bulunmayan maddenin nasıl olup da böyle bir evreni ortaya çıkarabilecek şekilde organize olduğu sorusudur. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 133) Bu kadar akılsız bir evren nasıl olur da düzgün amaçları, üreme kabiliyetleri ve &#8220;kodlanmış kimyaları&#8221; olan varlıklar yaratabilir? Hayatın ve bilincin maddeden hareket ile açıklanmaya çalışılması, üzeri örtük bir inancı içermektedir: ‘Canlılık ve bilinç maddede içkin olarak mevcuttur’ inancı aslında soyut bir tanrı anlayışını çok gerilerde bırakmaktadır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 41) “Tabiatı algılarken ve incelerken tüm olup bitenin arkasındaki ilahi gücün farkında olmak esastır. Modern akıl ise, eşyayı kaba bir maddeciliğe yani fiziksel sebeplere indirgemiştir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s.  88) “Dinin amacı, varlık âleminin arkasındaki birliği fark ettirmektir. Doğada neden matematiğe ve fiziğe uygunluk var? Neden aklın işleyiş tarzı ile tabiat kuralları anlaşılır? Demek ki, varlık âleminde bir rasyonellik ve akla uygunluk söz konusudur. Fakat rasyonellik doğanın kendinden kaynaklanan bir özellik değildir. Evrenin arkasında söz konusu akla uygunluğu sağlayacak bir etkenin olması gerekir. Başlangıçta tek tanrı esasına göre bina edilmiş olup zaman içindeki bozulma ve sapmalarla çok tanrılı dinler ortaya çıkmıştır. Peygamberler, varlık âleminin bir tasarıma dayandığının altını çizmeye çalışırlar. Tabiat olayları ismi verilen sistematik düzenlilik, tanrının kanunlarından başka bir şey değildir. İnsanlara Tanrı tarafından, evrendeki düzeni kavrayabilecek bir donanım ve üstün özellikler verilmiştir. Tabiat kanunları &#8216;tanrının kudretinin&#8217;, kutsal kitaplar ise &#8216;Tanrı&#8217;nın kelamının&#8217; görünür hale gelmesidir. Her ikisi de aynı kalemin eseridir. Dolayısıyla aralarında herhangi bir çelişki olması mümkün değildir.” (Selçuk Kütük, Deizm,s. 105,109, 114, 116, 123) İmamı Azam da, &#8216;Kainat, tabiatın değil, Allah&#8217;ın eseridir.&#8217; (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 98) demektedir. “Deliller ve bilimsel ispatlar teistin tanrıya olan inancının destekçisidir fakat kaynağı ve sebebi değildir, olamazda.” (Selçuk Kütük, Deizm, s.  95)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizm, Tanrıya inanmama şeklinde yorumlanabileceği gibi, olan biteni tanrının kudretine referans vermeden, onları matematik kuralları çerçevesinde, bu sınırlar içinde açıklayan bir akımın da adıdır. (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 196) Ateist düşüncenin aydınlatamadığı pek çok konu vardır.  Mesela varoluşun nasıl meydana geldiği, tabiatın kendi kendine şekilsiz maddeden nasıl oluştuğu, insan inançları, düşünce gücü ve ahlaki değerlerin nasıl şekillendiği gibi. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 81) Bilimin de birçok sınırı ve cevap veremeyeceği birçok soru vardır. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 277) Bilim, bütün sorulara cevap veremez, çünkü gözlemlerle sınırlıdır, olayların neden meydana geldiğini açıklayamaz, bazı metafizik soruların cevabını veremez, ahlaki olarak belirsizdir, nötrdür, şahsi olan ile alakadar olamaz. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 281) Bilim, bize bir şeyin ne olduğunu söyler, ne olması gerektiğini değil. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 283) Bilimin, ne-nasıl sorularına cevap verebildiğini, fakat neden-niçin sorularına cevap vermekte başarısız olduğunu görmeliyiz. Neden sorusundan kastettiğimiz, olayların gerçekleşme gayesidir. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 287) Bilim sadece hassas ayarların nasıl meydana geldiğini, nasıl devam ettiğini ortaya koyabilir. Kim tarafından konduğunu açıklayamaz. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s.  202) Bilimi mümkün kılan şey bu kanunların varlığı olduğuna göre, sözü edilen düzenin ‘kökeni’ üzerinde düşünmekten kaçınılmamalıdır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 88) Bilimsel gelişmeler hayatı kolaylaştırır. Bilimin verileri, maddenin sırlarını çözmemize yardımcı olur. Peki, bu sırların asıl ‘sahibi’ kimdir? (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s.  226) Bilim her gün farklı yasalar keşfediyorsa, bu yasaların kim tarafından konduğunu neden hiç sorgulanmaz? (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 202) Bilim ‘nasıl’ olduğunu ortaya koyar. Din ‘niçin ve hayatın gayesi nedir’ sorularına cevap verir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 227) Ateizm, nasıllığının ortaya çıkmasıyla dinin de ortadan kalktığını iddia ederek, insanları dinin hakikatinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.  Halbuki ‘din nasıllığın kim tarafından ortaya konulduğunu da’ ortaya koymaktadır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 228) “Ateistler tartışmalarda kendilerine özgü güçlü tezler de ileri sürememişlerdir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  9) Hiçbir ateist yeryüzünde varoluşunun sebebini ve anlamını açıklayabilecek durumda değildir. Ateist anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde ne hayatın ne de ölümün (ve sonrasının) manası üzerine tatmin edici şeyler söyleyemez. Ateistin ileri sürdüğünün tam aksine akıl, bilinç ve anlama yeteneği insana tanrının varlığını kavrayabilmesi için özel olarak verilmiş şeylerdir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 100)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizm ve evrim, ırkçılığın ve faşizmin merdiveni veya payandasıdır. Seküler yöneticilerin hakim olduğu bugünün dünyasında neden ölümcül hastalıklarla baş etmek için harcanan para, silah teknoloji geliştirmek için harcanan paradan çok daha azdır? İnsan kaçakçılığı ve organ mafyası organizasyonlarını dindarlar mı yoksa dinden uzak olanlar mı kurup yönetmektedir? Organ mafyasının işgücünü üstlenen doktorları, neden yaptıkları profan yemin ve bilim engelleyemiyor? Ateist yönetimler neden hep baskıcı, dayatmacı ve mağdur edici oldu? Ateist komünist Çin&#8217;de işçi ücretleri ne kadardır? Neden batılı büyük teknoloji firmaları bütün ürünlerini orada üretiyor? Neden bilim insanı rahatlatmıyor, aksine strese sokuyor?  Bilim bizim sömürülmemiz için bir araç olarak mı kullanılıyor? İnsan hakları beyannamesinin yayınlandığı günden bugüne dünyada insan hakları alanında ne kadar iyileşme oldu? (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 129-132)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8216;Niçin yokluk değil de varlık durumunun söz konusu olduğu&#8217; sorusuna ancak tanrının varlığı üzerinden bir cevap geliştirilebileceğinin altını çizmek gerekir. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 153) Ateist, kendisinin bilimsel olarak açıklayamadığı (hayatın nasıl başladığı, evrenin niçin var olduğu, fizik kanunlarının niçin başka şekilde değil de böyle işlediği gibi) meseleler önüne konulduğunda, &#8216;bilimin gelecekte bu soruları cevaplayacağı&#8217; düşüncesini ileri sürer. Ümit ve beklenti kişisel bir olay olup, inanca dayalıdır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 103) Ayrıca böyle bir durumda teist de, &#8216;öldüğün zaman çok net olarak göreceksin.&#8217; diyebilme hakkına sahip olmaz mı? Ateistin bu temelsiz delillere dayanmasının sebebi, henüz düşünmeye başlamadan önce, tanrının var olabileceği ihtimalini devre dışı bırakmasıdır. Bu seçenek göz ardı edilince de geriye sadece elde kalanlar üzerinde ısrar etmekten başka yapılacak bir şey kalmamaktadır. İnsan zihni her tür düzenin arkasında bir neden ve fail aramaz mı? (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 104) Paul Davies, &#8220;Evrende nereye bakarsak bakalım, en uzaktaki galaksilerden atomun derinliklerine kadar, bir düzenle karşılaşırız. Evren, zembereği yavaş yavaş boşalan bir saate benzemektedir. Öyleyse ilk başta nasıl kurulmuştur?&#8221; (Davies, Change or Choice, s. 506) diye haklı olarak sormaktadır. “Evrenin ve dünyanın her yerinde aynı şekilde geçerli olan, uzun zaman diliminde gözüken bu düzenliliğin bir açıklaması olması gerekir. Bir düzenin arkasında bir plan ve tasarımın olması kaçınılmazdır.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 114) Evren, akıllı bir tasarımın ürünüdür. Fakat evren çok karmaşık ve insan yapımlarından daha büyüktür. Öyleyse evreni tasarlayan sonsuz güç ve akıl sahibi bir tasarımcı vardır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 120)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dawkins, ateizmi bir inanç biçimi olarak yaymayı kendine misyon edinmiştir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 26) Dawkins, Darwinci düşüncelerini iman alanına kaydırmıştır. Dawkins, kendi ifadesiyle, Darwincilikten beslenen iyi bir &#8216;ateizm savaşçısı&#8217;dır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 39) Dawkins, kendi tezine iman edilmesini ısrarla savunmaktadır. İnançsızlığın ilmihali, ‘Tanrı Yanılgısı’ kitabıdır. Dawkins, Darwinizm bir havari gibi yaymayı tercih etmektedir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 41, 42, 44) Pozitivizm ve sekülerizm bir tür inanç ve dolayısıyla dogmatizm üretmektedir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 130) Darwinizm, sekülerlerin &#8216;yaratılış hikayesi’dir ve onlar evrim teorisine ‘koyu bir inançla’ bağlıdırlar. (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ateizm, anlam ve değerden yoksun bir ‘inanç’tır.” (Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 27) Ateizm bir inançtır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 188; Evrim Ağacı, 13 Eylül 2020) “Ateizm bir inanç sistemidir.” (Süleyman Akdemir, Gençlik, 15 Şubat-15 Mart 1994, 24. Sayı, s. 9) “Ateizm, bugün bir inanca dönüşmüştür. Bu akım, artık içinde inanç unsurlarını barındırmakta ve tıpkı diğer dinler gibi üyelerine kurtuluş vaat etmektedir. (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, Arka kapak) Bir kişinin ateist olabilmesi için darwinizme ‘iman etmesi’ zorunludur. Ateizm teorik sınanmaya bile uygun değildir ki pratik de masaya yatırılabilsin! (Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 46) “Ateizmin, tanrının var olmadığına inanmak şeklindeki yaklaşımının da bir inanç olduğu göz önüne alınmalıdır.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 31) Bir şeyin nihai nedeninin, o şeyin kendisi olduğunu ileri sürmek sadece bir inançtır.  Kanunların tatbik edicisinin (uygulayıcısının) var olması gerekir. Düzen, hesap ve sistem bir zekayı işaret etmeyecekse neyi ima edecektir? Düzen bir tasarım neticesi değilse neyin sonucu olarak ortaya çıkar? (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 109-110) İnsan, sadece irade gösteren değil, hisseden bir varlıktır. İnsanın ruhunda bir şeyi tabulaştırma özelliği her zaman var olagelmiştir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 199) Ateist Dennett, &#8220;Herhangi bir şey kutsal mıdır? Bu dünya kutsaldır.&#8221; (Daniel C. Dennett, Darwin&#8217;s  Dangerous Idea, s. 520) demektedir. Sormak lazım, “Neden Tanrı değil de evren kutsaldır?” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s.  60) Ateistler, dinin esaslarının tersini yapmayı özgürlük gibi sunuyorlar. Oysaki yaptıkları yeni bir inanç oluşturmaktan öteye gitmiyor. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 14) “Kainatın kendi kendine oluştuğunu savunmak gerçekten büyük bir iman gerektirir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 98) Ateizm, bilimden ziyade bir inanca dönüşmektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 215) Ateist bir iddia olan “Maddenin ezeli olduğu iddiası, bilimden uzak tamamen inanca dayalı bir düşüncedir.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 238) Evreni idare eden kanunların bir anda var olduklarını kabul edilse, bu sefer söz konusu kanunların neden hiç değişmeden, bozulmadan ve ısrarla bu şekilde işlemeye devam ettiklerinin açıklanması gerekir. Bu, kanunlara ‘metafizik bir amaçlılık’ yüklemekten başka bir şey değildir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 127) Darwinist ve Marksist Richard Lewontin, “bizim materyalizme bir ‘inancımız’ var, ‘baştan kabul edilmiş bir inanç’ bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, ‘bilimin yöntemleri ve kuralları değildir.’ Materyalizm ‘mutlak’ doğrudur.” (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 185) şeklindeki itirafı herşeyi açıklamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Materyalizm ve Darwinizmin ‘gözlerini kör ettiği fanatik birtakım evrim bilimciler’ dışında, bitki ve hayvanlardan memeli, kuş ve insan ırkının ortaya çıkışına kadar birçok türün ‘geçmiş dönemdeki canlılarla hiçbir bağlantısının olmadığı, benzersizliği ve aniden ortaya çıkışının’ örnekleri tek tek açıklanmıştır. (Fatih Buğra Sarper, Teistik Evrim Düşüncesinin; Bilim, Felsefe ve İslam&#8217;ın Delilleriyle Eleştirisi, s. 81) Profesör Celal Şengör ise, “Yaşam, Darwin&#8217;in sandığından daha karmaşıktır. Ama bu karmaşıklığın tesadüfi evrimle açıklanamayacağı anlamına gelmez.” demektedir. (Radikal, 6 Mart 2006) Peki bu karmaşıklık tesadüfi evrimle açıklanabilmiş midir, hayır!  (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 165) “Cehennemliklerin gözleri vardır ama onlarla göremezler.” (A&#8217;raf, 179)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Pek çok yazar, filozof, sosyolog ve ekonomistin yokluğunu ispatlamaya çalıştığı tek varlık tanrıdır.” (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 50) “Ateistler aynı zamanda tepki gösterdikleri şeye bağımlıdırlar da. Yani, her ne kadar Allah&#8217;ı inkar ettiklerini iddia etseler de, her konuşmalarında Allah&#8217;tan bahsetmek zorunda kalırlar. Ateizm psikolojiktir.&#8221; (Ömer Baldık, Genç Yorum, Ocak 2014, 113. Sayı, s. 13-14) “Ateistlerin tanrıyı reddetme gerekçeleri çoğunlukla duygusaldır.” (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 13) Ateizm, psikoloji ile derinden irtibatlıdır. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 35) “Ateistler Tanrı hakkındaki görüşlerini teistlerin kullandıkları deliller üzerinden yürütmektedirler. Bir bakıma orijinal bir tez üzerinden düşüncelerini üretmek yerine antitezci bir tutum ortaya koymaktadırlar.” (Saliha Vidinlioğlu, Hülya Terzioğlu, Ateizm Savunucusu Sitelerde Din Karşıtı Bazı Argümanların Analizi, Kader, Cilt: 19, Sayı: 1, 2021, s. 75) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fıtrat, insanların sahip olduğu yaratılış özellikleridir, bu yaratılış din açısından önemli delillerden biridir. “Fıtrat, Allah&#8217;ı tanıma eğilimi, ruh temizliği, hakikati kabule meyilli yaratılma demektir.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 27) “Her insan, ilahi yazılım/fıtrat gereği hakkı ve hakikati idrak edebilecek düzeyde yaratılmıştır.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 63) “O halde sen Hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel!” (Rum, 30)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tanrı&#8217;ya inanarak mı doğarız? (BBC, 24 Kasım 2008) Suya karşı arzumuz suyun varlığını gösterir, yapılan çalışmalar sağlıklı bütün insanların ahlaki bir sistemi öğrenecek ve uygulayacak zihinsel donanıma doğuştan sahip olduklarını göstermektedir. Paul Bloom, ‘bebeklerin yaşamlarının daha ilk yılında ahlakla ilgili doğuştan özelliklerinin gözlendiğini’ ortaya koyan bir psikologdur. Allah, insanları kendisinin buyruklarına uyacak şekilde yaratmıştır. (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 216-221) “Hiçbir tecrübi-deneysel karşılığı bulunmayan bir kavramın, ruhta/insan benliğinde mevcut bulunması esrarengiz bir şeydir.” (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 59) Descartes, &#8220;Tanrı’nın mutlak varoluşu benim böyle düşünmeme neden oluyor.&#8221; demekte ve &#8220;Hayatta, bir varlığı sonsuz olarak kavramaya bizi zorlayan hiçbir şey yoktur. O halde, bizdeki tanrı fikrinin doğuştan olması gerekir ve bu fikrin bir sebebi olması gerektiğine göre de, bizatihi sonsuz olan bir öz ile ben&#8217;de ya da benliğimde yerleşmiş olması gerekir.&#8221; (Descartes, Meditations, s. 37; Metafizik Üzerine Düşünceler, 3. ve 5. düşünce) diye devam etmektedir. (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 67) Var olmayan bir şey karşısında bu direnç neden? Çünkü Tanrının gidişi, hiçbir şeyin gelişiyle telafi edilememekte, onun tuttuğu yeri sonsuz bir boşluk doldurmaktadır. (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 74) İnsan, kendi varlığını sürdürme içgüdüsünü de beslediği için Allah&#8217;ı arar. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 19) Çölün ortasında hiç eğitim almamış biri neden kainatın yaratılışını merak eder? (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 222) Tanrının varlığına iman bir kültürün ürünü değildir. Bu inanç evrenseldir. “Sosyologlar ve antropologlar, ateist bir çocuğun bir adaya terk edildiği takdirde, adanın bir yaratıcısı tarafından yaratıldığına inanmaya başladığını iddia etmektedirler.” (news.bbc.co.UK/today/hi/today/newsid_7745000/7745514.stm) İnsanda tanrı anlayışı bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın bir şekilde doyurulması gerekir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 142) “Yaratıcının var olduğu inancı insanın fıtratına yerleştirilmiş bir duygudur.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 16; N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 193) “Çünkü dünyada insanların anlaşarak bir şeye inanmaya dair aldıkları bir karar yoktur.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 18) Ayetler insanı fıtratı ile baş başa bırakmaktadır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 33) “İnsanın fıtratında, özünde Allah&#8217;ın varlığını ve birliğini tanıma eğilimi vardır.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 11) ve “Yaratılış fıtratını bozmayan her insan, Allah&#8217;ın eseri olan kainata bakarak O&#8217;nun varlığını anlayabilecek özellikte yaratılmıştır.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 14) Tanrı anlayışı insan fıtratında zaten mevcuttur. Bu fıtrat, hayati durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bir hastalık durumunda dua etme isteği oluşur. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 34) Bir tehlike anında yaşamı bize veren varlığın kim olduğu, fıtrat gereği devreye girer. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 35) &#8220;İnsan, güzel olanı doğal bir şekilde sever. Bütün güzelliklerin kaynağı ve yaratıcısı Tanrı olduğundan, insanın sevgisini tanrıya yöneltmesi kendisinden beklenen doğal bir şeydir. Tanrıya güvenerek yaşayan, emin ve mutlu olur.&#8221; (Selçuk Kütük, Deizm, s. 189- 190) Peygamberimiz, bütün insanların tanrının varlığını tasdik eden, ahlaken beyaz bir sayfa gibi bir fıtratla doğduğunu  (Buhari, Cenaiz 92; Ebu Davud, Sünne 17; Tirmizi, Kader 5) söyler. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 39) Bu fıtratta herhangi bir yanlış, kötü bir haslet bulunmamaktadır. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 143) Profesör Paul Bloom 3 Mayıs 2010 tarihinde New York Times gazetesinde ‘bebeklerin ahlaki hayatı’ isimli uzun bir makale yayınlar ve yaptığı araştırmalar sonunda bebeklerin bir ‘adalet duygusuna sahip olduğunu’ açıklar ki, bu da Peygamberimizin hadisi ile uyum içindedir. “İlk insana ruhundan üflendiğinde, Allah bilinci de oluşmuş olmaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 107) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Turgut: Artık ateist değilim. Serdar Turgut Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. Ateist biriydi. Beyin kanaması geçirdi. Ölümle pençeleşti. “Dinin, dua etmenin bana çok yararı oldu. Tekrar düşündüm olayları. İçimde güç alacağım yerler aradım. Ve duanın gücünü keşfettim. Allah’tan yardım istedim. Şimdi her şeyi istiyorum O’ndan. Gazete yaparken de, adımımı atarken de. Kurban kestim hayatımda ilk kez.” (Haber 7, 02.01.2005) Ateist olan İtalya’nın ünlü yönetmeni fellini ağır bir kriz geçirir ve hastanede bitkisel hayata girer. Bir süre sonra iyileşir ve şu açıklamayı yapar: “Bitkisel hayata girdiğim o korkunç anda, hayatımda ilk defa Tanrı’nın varlığını duyumsadım. İtiraf edeyim ki artık şimdiye kadar ki düşüncelerimi sorgulayacağım.” (Akev Bülten, Bahar 1994, 6. Sayı, s. 29) İnsanoğlunun asli amacı, dünyevi kaygılardan ziyade bu dünyaya imtihan için geldiğini bilip ona göre yaşamaktır. Allah, herhangi bir sıkıntı veya hastalık vererek insanlara kendini hatırlatır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 116 ) Hastalıklar bize sahip olduğumuz nimetlerin vazgeçilmez olduğunu öğretir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven s. 119) &#8220;İnsanın başına bir sıkıntı gelince yan yatarken de, oturup kalkarken de bize yalvarıp yakarır; ama ne zaman ki sıkıntısını gideririz, nankörce davranmaya devam eder.&#8221; (Yunus, 12) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ontolojik sorgulamanın birinci basamağı: &#8220;Ben  kimim?&#8221; sorusudur. İnsan için öncelikli bilgi, kendini bilme bilgisidir. (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 33) Yunus Emre: &#8220;Okumanın manası kişi kendin bilmektir. Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emektir. Okudum bildim deme. Çok taat kıldım deme. Eğer Hak bilmez isen. Abes yere gelmektir.&#8221; (Yunus Emre Divanı&#8217;ndan Seçmeler, s. 32) İkinci basamak: &#8220;Nereden geldim?&#8221; sorusudur. Buna ateistlerin cevabı evrim teorisidir. Halbuki Sokrates, &#8220;Evrende tesadüfe tesadüf edilmez.&#8221; demektedir. (Hüseyin Akın, s. 27) Ateistler ise, tesadüf denilen tanrının kullarıdır. Tesadüf tanrısında her hesap hesap dışı, her kural kural dışı ve her uyum bir rastgeleliğin sonucudur. Tesadüf tanrısı kullarından hiç bir yükümlülük istemez, çünkü kendi varlığı da aynı rastlantıların sonucudur. Bilim adamları, mucitler bu tesadüf tanrısının elçileri ve yalvaçlarıdır. (Hüseyin Akın, s. 31) Üçüncü basamak: &#8220;Nereye gidiyorum?&#8221; sorusudur. Doğan güne hükmümüz geçmiyor. Kafile kafile, katar katar kervanlar halinde insanlar bir kapıdan çıkıp başka bir kapıya doğru yürüyorlar. Bir yüzyıla kalmadan dünyanın şu anki sakinleri olan bizlerinde yerinde yeller esecek! (Hüseyin Akın, s. 36) Bu hareketliliğin mantıklı açıklaması ne? Nereye gittiğini, gittiği yolun nerede bittiği bilen insan için, her şey açık ve anlaşılır bir niteliktedir. Ateistler  ontolojik bir tanrı tanımazlıktan çok, inanan insanların inandıklarına inanmamakla kendilerini ifade ederler. Karşısındakini kendi anlamak istediği gibi anlamak ister, hatta durum niyet  okumaya dek gidebilir. Problem; karşı çıkmanın kendisi değil, ön yargısal ve mesnetsiz, tek taraflı okumalara dayanan tutumlarıdır. (Hüseyin Akın, s. 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizme göre, yaşadığımız acılar, duyduğumuz haz kadar anlamsızdır. (Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 54)  Natüralistlere (Doğacılara) göre var olan her şey aslında, maddenin yeniden düzenlenmesinden ibarettir veya kör fiziksel faaliyetler ve sebeplere bağlıdır. (Tzortzis, s. 57) Natüralizmi kabul eden ateistler için duygular dahil her şeyin temelinde, soğuk fiziksel faaliyetler yer alır. Her şey sadece soğuk, rastgele ve bilinçsiz fiziki faaliyetlerin ve sebepleri sonucudur. (Tzortzis, s. 58, 63-64) Dawkins, &#8216;Gen bencildir&#8217; isimli kitabında, bedenlerimizin sadece üremek ve çoğalmak için geliştiğini ileri sürerken (Tzortzis, s. 64) filozof Ludwig wittgenstein ise, &#8220;Neden buradayız bilmiyorum fakat eminim ki gayemiz bu dünyada sefa sürmek değildir.&#8221; demektedir. (Tzortzis, s. 62) Natüralizmde, &#8216;neden buradayız&#8217; sorusunun cevabı yoktur. &#8216;Nereye gidiyoruz&#8217; sorusunun da. Natüralizme göre, fiziki şeylerin hiçbir amacı yoktur. Hiçbir şey, atom, molekülleri bir maksat üzere hareket ettirmemektedir. Eğer durum böyleyse, zihnimizin kavrama kabiliyeti, akıl yürütme nasıl açıklanabilir ve zihin neden vardır? (Tzortzis, s. 81, 94) Her şey insan için yaratıldı. Acaba İnsan niçin yaratıldı? (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 33) “İnsanın ahlak ve kültür varlığı oluşunu ölümü ile fark ederiz. Zira hayvanlar âleminden bir canlının ölmesiyle, leş olurken; insan varlığı için cenaze törenleri ve hatıratlar oluşur. İnsanca oluş, özgürlüğü, sorumluluğu ve hesap vermeyi icap ettirir. Bu yetileri sadece akla bağlamak mümkün değildir. Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Moğolistanlı ateist iken Müslüman olan Möngönami Gambat.” (Şebnem Dergisi, Mayıs 2010, 63. Sayı, s. 14), “Ateist iken Müslüman olan Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Cuny Nicolas.” (Genç, Mart 2016, 114. Sayı, s. 57) ve Ateist iken Müslüman olduktan sonra Munciye adını alan İsveç&#8217;li bilgisayar mühendisi Monjia niçin Müslüman olduklarını genellikle hep benzer cümlelerle açıklarlar: &#8220;İslam&#8217;ın dışında hiçbir dünya görüşü insanın niçin dünyaya geldiğini cevaplandıramıyor.&#8221; (Kadın ve Aile, Haziran 1986, 15. Sayı, s. 24)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizme göre bir insan, bütün hayatı boyunca ıstırap çekip sonrasında kendini birdenbire, mezarda bulabilir. Çektiği bütün acılar, sıkıntıların ve yapmış olduğu fedakarlıkların hiçbir anlamı kalmaz. Ateizm mantığı insanı umutsuz bir hale sokar.  (Tzortzis, s. 274) George Gaylord Simpson ‘Evrimin Anlamı’ adlı kitabında, “insan, kendisini hiç de hedeflememiş olan &#8216;amaçsız&#8217; ve doğal bir ‘sürecin’ ürünüdür.” demektedir. (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 164)  Eğer Bizler hayli düzensiz ve cansız parçacıklardan başka bir şey değilsek, insan hakları iddialarının temeli nedir? Evrimci ateistlere göre, &#8216;hayatta kalmak ve üremek için&#8217; varız. Böyle bir  insanın mutlu olması mümkün müdür? (Tzortzis, s. 65) Ateistler ayrıca perdelenmiş bir ‘ben merkeziyetçilik’ ile karşı karşıyadırlar. Tanrıyı insan biçimine sokarlar. Ateistlere göre ‘Tanrı da, bizim dünyayı gördüğümüz gibi görmelidir.’ diye düşünürler. (Hamza, s. 37) &#8220;Şaşırtan varsayım şu: &#8220;Siz&#8221; neşeleriniz, üzüntüleriniz, anılarınız, ihtiraslarınız, benlik ve özgür irade duygularınız ile aslında çok sayıda nöron ve bunlarla ilişkili moleküllerin bir arada davranışından ibaretsiniz. Bir nöron destesinden başka bir şey değilsin.&#8221; (F. Crick, Şaşırtan Varsayım, s. 3) Aslında olayın kırılma noktası şurasıdır: &#8220;Bilim benliği keşfedemez; benlik bilimi keşfeder.&#8221; (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 268) Bu nedenle de &#8220;Dawkins&#8217;in bilinci açıklayamaması gibi, şahsiyet konusunda da sessiz kalması ilginçtir.&#8221; (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 269) ama şaşırtıcı değildir! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Natüralizm</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Natüralizm “Her şeyin doğal varlıklardan doğal nedenlerle oluştuğunu, doğaüstü varlıklara ve açıklamalara itibar edilmemesi gerektiğini savunan düşüncedir.” (Naturalism, Oxford Dictionary of English) Natüralizmde fiziksel dünyanın dışında bir gerçeklik yoktur, metafizik reddedilir ve materyalizm ile de yakından ilişkilidir. ‘Ateizm, deizm gibi’ Natüralizmin de ‘türleri’ vardır.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 41-57) Natüralistler, evrenin işleyişini bizzat kendisine verirler. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 176)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Natüralizm, var olan her şeyin sonuçta fiziksel bileşkelerden oluştuğu görüşüdür. (Kemal Batak, s.  32) &#8220;Doğanın dışında başka hiçbir şey yoktur.&#8221; şeklindeki kapsamlı natüralist iddiaya doğanın içinde kalarak ulaşma imkanı yoktur. Bu iddia bir felsefeyi, ‘metafiziği’ içerir. Dawkins ve Dennett gibi natüralistlerin yaptığı ‘bilim değil bilimciliktir.’ Bu bilimci naturalizm onları, kötü bir felsefeci ve teoloji okumamış kötü bir teolog yapmaktadır. (Kemal Batak, s. 175) Bugün bilimcilerin dilindeki bilim ile, teknoloji ve üretimin yanı sıra bir ahlakı ve metafizik telakiyi içinde barındıran felsefe de kastedilmektedir. (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 95) Natüralizm bugün akademide egemen olan ‘bilimsel kılıklı’ yarı-dinsel dogmadır ve felsefi gücü gittikçe daha fazla sorgulanmaktadır. Teizm ve natüralizm iki rakip ve karşıt &#8216;metafizik&#8217; teoridir. Natüralizm, çözüyor göründüğünden çok daha fazla problemlere neden olmaktadır. Natüralizm, bugün için problem çözen değil tutarsızlıklara düşerek problem üreten bir felsefi anlayıştır. Naturalizm, birbiriyle çelişen, bilimi aşan iddialara sahiptir. (Kemal Batak, s. 178) “Tıpkı teizm gibi ateizmde, bir kanaatler malzemesi üzerine yükselir. Jaspers&#8217;in ifadesi ile insanlık &#8216;tanrının otoritesinden kurtulacağım&#8217; derken, ‘kendi tahakkümüne tutsak’ olmuştur. Otorite baskı değildir. Sadece dağılma ve parçalanma ihtimaline karşı bir önlemdir. ‘İnsan aklı, Tanrı olarak ikame edilmiştir. Akıl eksenindeki yapıp etmeler, birer ritüele dönüşmüştür.’ Modern ve kapitalist değerler ekseninde bir narsisizm kültürü geliştirilmiştir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 51-53)  Parola şu: İnsanlar kendilerinden uzaklaştıkça modern çark daha kolay dönmektedir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 130)   </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Natüralizm açısından evrenin anlaşılabilir bir yapıda olmasını beklenir kılacak hiçbir unsur gözükmemektedir. Mantık açısından evrende yasaların var olması zorunlu bir durum değildir. Natüralistlerin kabul ettiği haliyle, maddenin öz ve öz yapısı rasyonalite ile alakasız olduğu için, bu varlıktan rasyonaliteye uygun bir yapının sonradan ortaya çıkmasını beklemek için makul bir sebep yoktur. (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? s. 317) Hangi bilimsel deney, Tanrının evreni yaratmadığı gibi bir sonuca bizi götürebilir? Herhangi (materyalim veya natüralizm gibi) bir teori, bir Tanrının, zihnin, bilincin olmadığını bize söylüyorsa, onu bu iddiayı ampirik bilimlere dayanarak dile getirilmesine imkan olmadığına göre ontolojik, metafizik natüralizme dayanarak dile getirdiğine hükmetmeliyiz. Natüralizm ile din arasında tartışmadan söz edebiliriz ama bilim ile din arasında değil. (Kemal Batak, s. 179) “Birçok ateist, felsefi natüralistlerdir.” (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 53) “Dawkins&#8217;e göre de ateistler, felsefi natüralisttirler.” (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 38) Katı natüralist Francis Crick, &#8220;Bilinç öyle bir konu ki, yola birkaç önyargıyla çıkılmaksızın bir yere varılamıyor.&#8221; (F. Crick, Şaşırtan varsayım, s. IV) diyerek bilincin gizemini açıkça çözemediğini itiraf eder ve &#8220;Bir dizi sinir hücresinin ayrıntıdaki davranışı olduğumuza inanmak kolay yutulur lokma değildir.&#8221; (Crick, Şaşırtan varsayım, s, 8) diye de devam eder. Bilinç ve düşüncenin ‘niyetliliği’ natüralist felsefe için büyük sorun teşkil etmektedir. Searle, makinenin bilinçli olabileceğini bile ileri sürmüştür: Beyin bir makinedir. O, bilinçli bir makinedir. Makineler düşünebilir ve bilinçli olabilir. (Searle, The Mystery of Consciousness, 202) Richard Rorty, &#8220;Acı içindeyim&#8221; yerine, belli beyin süreçlerine işaret eden, &#8220;C liflerim ateşliyor.&#8221; (Crick, şaşırtan varsayım, s. 287; Dawkins, Bencil Gen, s. 5, 12) demenin daha doğru olacağını savunur. (Kemal Batak, s. 112) Francis Crick, bir neron destesinden başka bir şey olmadığımızı, benlik, özgür irade, bilinçli anılarımız, üzüntülerimiz, neşelerimiz gibi pek çok zihinsel niteliğin aslında var olmadığını iddia eder. Ateist John Searle, &#8220;Fiziksel hadiseler, sadece fiziksel açıklamalara sahiptir. Gelecekteki eşinize aşık olduğunuz için evlendiğinizi düşünüyorsanız, her halükarda yanılıyorsunuz. Her bir durumda sonuç/etki, fiziksel bir hadisedir.&#8221; diye yorum yapar. (John Searle, The Mystery of Consciousness, s. 154) Ateizmde hiç bir duygu ve hatta akıl kaynaklı sonuçlara güvenilmez. Ateist filozof Bernard Russell, “İnsan, kör atış yapan nedenlerin ürünüdür. Kökeni, gelişimi, ümitleri, korkuları, sevgileri, inançları bütün her şeyi ‘atomların ‘tesadüfi suç ortaklığı’ neticesinde meydana gelmektedir. İnsanın başarıları, bir hiç olacaktır.” (Bertrand Russell, Mysticism and Logic s. 45) demektedir ki aslında bu söylemler şunu açığa çıkarmaktadır: Varoluş ancak Tanrı&#8217;nın varlığı ile bir anlam kazanabilir. (Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 23) Ateistlerin duygusuz ve ruhsuz bakış açılarını itiraflarına devam edelim: John Messerly, “amaçsızca yaşıyoruz.” (Messerly, The Meaning of Life, s. 335) Francis Crick, “Sen, sevinçlerin, üzüntülerin, aslında büyük bir nöron grubu hareketlerinden başka bir şey değilsin.” (Sami Amiri, s. 84) Peter Atkins; “Biz kaosun çocuklarıyız, kabullenmemiz gereken kasvet budur.” (Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 104) Yeni ateizmin Peygamberi Dawkins, “Evren kör, acımasızca bir kayıtsızlıktan başka bir şey değildir.” (Richard Dawkins, River out of Eden, s. 133) Ateistlere göre insan, hayvani bir dünyadadır. Acı nedir ki? Sinir uyarısının, madde âleminde bir değeri olabilir mi? (Sami Amiri, s. 41) Ateist filozof Peter Singer 1983&#8217;te bir makale yayınlar. Zihinsel engel veya Down sendromu gibi farklı gelişim sonuçları bulunan bebeklerden kurtulmanın ahlaki bir sorun teşkil etmediğine vurgu yapar. (Sami Amiri, s. 44) Steve Williams: “Anensefali hastalığına sahip bir çocuğun bilimsel deneylerde kobay olarak kullanılması, zeki bir maymunun kullanılmasından insanlık açısından daha iyidir.” Ateist filozof James Rachels, “Bazı şanssız insanlar akıllı varlıklar değildir. Onlar yalnızca hayvanlardır. Laboratuvarda yahut da besin olarak kullanılabilecekleri sonucuna varmalıyız.” (James Rachels, Created from Animals, s. 183) Ateist felsefeci Peter Singer, “Doğan bebek eğer engelli ise ebeveynlerin, doğumdan sonraki ilk hafta veya 1 ay boyunca çocuklarının yaşamına karar verebilme yetkilerinin olması gerektiğini” (Sami Amiri, s. 46) ileri sürerken, etik yaklaşımcı Peter Singer ise “Bebeklerin öldürülmesini, normal insanların yahut da farklı bir canlı varlığın hayatına son verilmesi gibi değerlendirmek doğru değildir.” (Peter Singer, Practical Ethics s. 182) diyerek bu görüşü reddetmektedir. Evrimci ekolojist Dr. Eric Pianka, “insanlığın %90&#8217;ının yok edilmesi gerektiğini, bunun içinde ebola virüsünün atmosfere yayılmasını önerir. Dawkins attığı bir twitte şöyle demektedir: “Ojenik pratikte elbette işe yarıyor, insanlar için neden işe yaramasın ki?” (Sami Amiri, s. 49, 50) Sosyal darwinizmin en ünlü şahsiyetlerinden filozof Herbert Spencer ise şöyle demektedir: “Bireysel fedakarlık iyiydi ancak organize hayırseverlik tahammül edilemez.” (Spencer, The Study of Sociolog, s. 345) Meşhur ateist John Leslie Mackie: “Estetiğin durumu da tıpkı ‘ahlaki değerler’ gibidir, hepsi ‘bireysel hazlardan’ ibarettir.” (Mackie, Ethics, s. 15) Ateizm dünyasında hakiki estetikten bahsedilemez. Bilakis onlar, sizin hayal gücünüzle oynayan estetik yanılgısıdır. Ateizm dünyasında kelebeklerin manzaraları çöp yığınlarından daha güzel değildir. Zira estetik, bakanın zihniyetindeki bir yanılsamadır. (Sami Amiri, s. 154) Agnostik filozof Anthony O&#8217;Hear; “Darwinci bir bakış açısıyla doğruyu, iyiyi, estetiği ve bunlara olan ilgimizi açıklamak gerçekten çok zordur.” (Sami Amiri, s. 155) demektedir. Dawkins: “Sevgi bir amaç değildir. Beynin çalışmasının bir yan ürünüdür. Belki de genlerin hayatta kalması için çok önemli bir üründür.” İşte ateistimizin dünyasında kalp! (Sami Amiri, s. 162) Ateizm bir trajedidir. Ateizm dünyası dehşetlidir. Onlara göre bu dünya, her şeyin bir yanılgıdan ibaret olduğu bir âlemdir. (Sami Amiri, s. 163) George Gaylord Simpson ile bitirelim: “İnsanın varoluşu, hedefsiz bir sürecin sonucudur.” (Simpson, The Meaning of Evolution, s. 345) “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak.” (Taha, 124)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bağnaz bir ateist olan Francis Crick, “beyinlerimiz, zeki olmamızı sağlamak için evrimleşmiştir.” (Crick, TheAstonishingHypothesis: The Scientific Searchfor the Soul, s. 262; Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 65) ve ateist Sam Harris: “Mantıksal, matematiksel ve bedensel sezgilerimiz, doğal seçilim tarafından hakikati aramak için tasarlanmamıştır.” (Harris, The Moral Landscape, s. 66) derken meşhur ateist filozof Thomas Nagel ise “matematik ve bilimin sonuçlarına güvenmek için hiçbir neden yoktur.” (Nagel, The Last Word, s. 135; Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 66) demektedir. Bu konuda Darwin’de şunları söyler: “insan aklının bir kıymeti olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Bizden kim maymun aklının kanaatlerine inanabilir ki? Tabii böylesi bir akılda kanaatten söz edilebilirse.” (Sami Amiri, s. 67) Yine Darwin şöyle demektedir: “İnsan aklına güvenmek mümkün mü ki, bu akıl en aşağı bir akıldan evrimleşmiştir.” (Darwin, The Origin. s. 433) Ama bu akıl nedense Allah&#8217;ın varlığı konusunda şüphe duymak için yeterli gelmektedir ateistlere! “Ateistlere şu soruları sormamızı icap eder: Kendi görüşlerinizin hakikat olduğunu nereden biliyorsunuz? Hasımlarınızın yanlış bir düşünceye inandığını nereden çıkardınız?” (Sami Amiri, s. 69) C. S. Lewis, “Eğer akıl, atomların anlamsız bir şekilde fışkırmasına bağlı ise; bu akılların ürettiği düşüncelerin ağaçlar arasında esen rüzgarın sesinden nasıl daha önemli olduğunu anlayamıyorum.” (Lewis, The Weight of Glory s. 139) derken evrimsel biyoloji uzmanı ateist J.B.S. Haldane, “Zihinsel faaliyetler tamamen beyindeki atomların hareketleri ile belirleniyorsa, inançlarımın doğru olduğunu varsaymak için hiçbir sebebim yok. Bu durumda aklımın atomlardan müteşekkil olduğunu varsaymam için de bir neden kalmıyor.” (Haldane, Possible Worlds, s. 209) diyerek bu konudaki çelişkilere dikkat çekmektedir. “Ateist paradigmada beyin, atomları hikmetsiz bir şekilde bir araya gelmiş makineden ibarettir.” (Sami Amiri, s. 75) O halde “Bir ateistin, herkes gibi kendi beyni de kör fiziğin tutsağı olduğuna göre nasıl oluyorsa onun beyni diğer insanlardan daha rasyonel oluyor? Ateist biri neden teistten daha rasyonel olduğuna inanmak zorundadır?” (Sami Amiri, s. 74)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Natüralist, insanı özgür iradesi olmayan &#8216;bilinçsiz&#8217; bir makine ve ‘robot’ olarak görür. Onlara göre insan, nöron destesinden başka bir şey değildir. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 143) O nedenle de ateist filozof Alexander Rosenberg, “Özgür irade var mıdır? Elbette hayır!” (Rosenberg, The Atheist’s Guide to Reality. s. 3) ve Stephan Hawking, “özgür irade yanılsamadır.” (Hawking, The Grand Design, s. 32) demektedir. Ateizm irade ile seçilebilecek bir tercih değilse, niçin bizi ateizme çağırıyorlar?! Sam Harris, “Özgür iradenin esasında basit bir yanılsama olduğunu” söyler. Bağnaz bir ateist olan Jerry Coyne; “davranışlarımız yalnızca genlerimiz tarafından belirlenmektedir.” derken ona şunu sorabilirsiniz: “Tanrı&#8217;ya ve dine olan itirazı akla dayalı bir tavır mıdır?” (Sami Amiri, s. 86, 87) Daniel Wegner, “özgür iradenin yanılgı olduğunu” ifade eder. Ona göre  “Eylemlerimiz mekanik tepkilerdir.” (Sami Amiri, s. 89) Dawkins’i tenkite tabi tutmamız hatta kınamamız gerekir. Çünkü eserleri Dawkins’in en ufak bir iradesinin olmadığı yazılardır. (Sami Amiri, s. 92) Özgür iradeyi inkar, suçluluk duygusundan tamamıyla kurtulmanın ve bencilliğin, eş, aile ve toplum tarafından kınanamayacağı bir düzleme taşınmasından başka bir şey değildir. (Sami Amiri, s. 93) Ateist filozof Alexander Rosenberg: “Ben neden buradayım? Şans eseri! Doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasındaki fark nedir? Aralarında ahlaki bir fark yoktur. Kürtaj, intihar her şey serbest.” (Sami Amiri, s. 168) Kötümser filozof olarak ünlenen Alman filozof Arthur Schopenhauer için “Hayat aşağılık ve anlamsızdır.” (Sami Amiri, s. 113) Ateizm hiçbir şeyin değeri bulunmadığını söyler. İster yap ister yapma, eylemlerin anlamsızdır. (Sami Amiri, s. 132) İşte ateist budur! (Sami Amiri, s. 94) “Gerçek, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkar etsin.” (Kehf, 29); “Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz ancak kalpler kör olur.” (Hac, 46)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Natüralizm bilimi aşan iddialara sahiptir. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 174)  Halbuki “İnsanoğlunu değerli kılan yasaların bilgisine sahip olacak yapıya (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 73) ve kendini diğer tüm canlılardan ayıran akıl ve vicdan gibi üstün özelliklere sahip olmasıdır. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 25) Bizlere verilen bu kadar duygu ve özellikler nedendir? (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 55) Vicdanımız haksızlıklar karşısında acı çekiyor ve adalet talep ediyor. Halbuki İnsanın hayatta kalabilmesi için merhamet, adalet veya vicdan gibi duygulara hiç ihtiyaç yoktur. O halde insanlarda neden bu özellikler vardır? İnsanın anlam arayışı sadece tanrının varlığı ile temellendirilebilir. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 144)  Allah&#8217;ın kudretini anlamak açısından, her şeyin aklımıza hitap edecek şekilde yaratılmış olması bizler için çok önemlidir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 76) “Allah bizi, anlamı isteyecek şekilde yaratmıştır. İslam, anlam arayışına tatmin edici cevap vermektedir. ‘Ne yaparsan hayatım anlamlı olur, neden buradayım?’ Tüm bunların ve benzeri soruların cevapları ancak yaratılış gayemize uygun yaşarsak anlamlı olur. İnsanlığı ‘anlamı arayan canlı’ olarak yaratan Allah&#8217;tır.  Allah&#8217;la ilişkide olmaktan ve kul olmaktan daha önemli bir şey olamaz. Ölüme doğru, hayat aracında çok hızla yol alıyoruz. İslam, ‘nereye gidiyorum?’ sorusuna detaylı bir şekilde cevap vermektedir. Birçok kişi için yıllarca süren eğitimin amacı, karizma ve para elde etmek olmuştur. Kişinin bu planlarını bozan iki tane unsur vardır, birincisi ölüm ve ikincisi anlam arayışıdır. Modern dönemde imamların yerine geçirilmeye çalışılan psikiyatrlar ve psikologlar da ölümün karşısında çaresizlik içindedirler. Modern insan ‘neden buradayım, nereye gidiyorum?’ gibi hayatla ilgili en temel sorularla yüzleşmekten kaçar. Bu kısa hayatımızı nasıl yaşarsak hayatımızı anlamlı kılabiliriz? Tükenip de yok olanların, anlamlı olduğu düşünülemez. ‘İnsanların en önemli isteklerinden birisi beğenilmektir. Bu isteğimizin Allah tarafından beğenilmek için verildiğini idrak edemeyen kişi, içindeki bu hissi insanların gözünde karizmatik olarak beğenilerek gidermeye çalışır.’ Uçsuz bucaksız evrende terk edilmediğimizi bildiren İslam, içimizdeki anlam arayışının karşılığını içinde barındırmaktadır.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 251-266) “İnsan neden akıllı, irade sahibi bir varlıktır? Neden hayatta ahlak kurallarının hakim olmasının gerektiğine inanıyoruz? Kötülük yapınca vicdanımız niçin bizi rahatsız eder? İyilikler neden mutlu eder?” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 95) “İnsan dışındaki tüm varlıklar içgüdü ile hayatlarını yaşarlar. Evrendeki yasaların varlığı, bizi yasa koyucu bir tanrıya götürür. Akılla kavranabilen yasaların olması, bunun arkasında akıllı bir bilincin olduğunu gösterir.” (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 103)  “Doğa niçin akılla anlaşılabilir? Evrenin akıl tarafından anlaşılabilirliğinin doğal açıklaması nedir? Natüralizm için evrenin anlaşılabilirliği sadece (tesadüfen) olan bir şeydir. Bu tür bir cevap, natüralistin evreninin aslında akıl tarafından anlaşılamaz olduğunu göstermez mi? İnsanın evrendeki yeri ile ilgili ‘natüralist öğreti, anti-hümanisttir.’ Natüralizm insanın önemsizliğini, değersizliğini, çabalarının anlamsızlığını ima eder.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 164) &#8220;Natüralizm, açıktır ki felsefi bir duruştur, bilimsel bir teori değildir.&#8221; (Layman Lettres to Doubting Thomas, s. 19)  Ateizm insanları amaçsızlığa, yokluğa ve hiçliğe mahkum etmektedir. Sadece yok olmak üzere hayat bulmuş olmak, cevapsız kalan pek çok soru yumağıyla birlikte yok olup gitmek büyük bir yıkım anlamına gelmektedir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 215) Darwinizmde amaçsız ve gayesiz bir hayat anlayışı kabul edilmiştir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 108) Sonuç itibari ile “ateizm, bir tür nihilizm olarak da adlandırılabilir.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s.  49) Ateizm, taraftarlarına bireyler arasında koca bir &#8216;hiç&#8217;i vadetmektedir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 42) Halbuki “Yaratılışa anlam katan şey, yaratılışın bir amaç taşımasıdır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 96) Allah&#8217;ın olmadığı evren tasavvuru, ürkütücü, insanı derin bir yalnızlığa iten, hiçlikle her şeyi anlamsızlaştıran, cehennemi bir ortamdır. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 96) Dawkins, &#8216;Gökkuşağını çözmek&#8217; isimli kitabının önsözünde şunları yazmaktadır: &#8216;İlk kitabımın yayıncısı, kitabı okuduktan sonra, verdiği soğuk ve kasvetli mesajdan çok bunaldığını ve üç gece boyunca uyuyamadığını itiraf etti. Bazıları da bana, &#8216;Sabahları uyanmaya nasıl katlanabildiğimi’ soruyor. Uzak bir ülkeden bir öğretmen ise, kitabı okuyan bir öğrencinin kendisine gözyaşları içinde geldiğini ve hayatın boş ve anlamsız olduğu düşüncesinin onu olumsuz yönde etkilediğini yazıyordu. Meslektaşım Peter Atkins, ‘The Second Law’ isimli kitabına şöyle başlar: &#8220;Biz kaosun çocuklarıyız, temelde bozulma ve kaos vardır, amaç yoktur; yön vardır. Evrenin derinliklerine indikçe kabullenmek zorunda olduğumuz kasvet ile karşılaşırız.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 98) Ateist düşünce, evreni hiçliğe ve amaçsızlığa ve insanı da sadece hayatta kalma mücadelesi veren menfaatperest, aciz bir hayvana indirger. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 98) “Ateistler, dünyada zamanını zevk almakla geçirmeyi kurar, ölümü bekleyerek. Ateistler ateizmle politeizm arasında salınır durur.” (Hüseyin Karatay, Bu Meydan, Kültürlerin Kökeni Üzerine Bir Tahlil, Ağustos 1989, 6. Sayı,  s. 26) “Her ne olursanız olun öleceksiniz. Bu dünyada yaptıklarınızın hiç bir anlamı olmayacak. Sadece size yaşattığı kısa zevklerin, hazların dışında hayatın bir anlamı yok. Öldükten sonra yok alacaksınız. En temel yasa, &#8216;güçlü olanın hayatta kalması&#8217; yasasıdır. Dünya bir savaş meydanıdır. Güçlülerin hayatta kaldığı, zayıfların haklı da olsalar yok olmaya mahkum oldukları bir savaştır bu.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 102) Eğer bu kısa hayatta ölüm son duraksa, hayattaki her şey anlamsız gözükmektedir. (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? s. 428) “İkinci dünya savaşı da materyalist, tamamen din dışı, hak ve mana dışı hedef ve yollarla gelişme ve mutluluk vaat eden ateist/emperyalist bir savaştır.” (Ö. Vehbi Hatipoğlu, Panel, 15 Ağustos-15 Eylül 1989, 8. Sayı, s. 38) İşte materyalist felsefenin bizlere tasvir ettiği dünya, hayat ve insan. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 103) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaratıcının varlığını inkar ederken, ellerindeki delil nedir? (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 113) Önümüzde iki seçenek vardır: Tanrı mı daimi olarak var, yoksa kainat mı?  (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 138) Ey ateistler, &#8220;Seçiminizi yapın. Tanrı veya evren. Biri en başından beri daima vardı.&#8221; (Anthony Flew, There is a God, sayfa 137) Madde, soğuk, kör ve bilinçten yoksundur. Madde, kendinde olmayan ve potansiyel olarak ortaya koyamayacağı bilince sebep olamaz. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm,  s. 171) Her varlıktaki yasaların farklı olması ama çevreyle uyum içinde oluşu ve her tür canlının kendi içinde aynı yasalara sahip olması, kör bir tesadüfle açıklanamaz. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 106) Evrenin Tanrı olma ihtimali, öncesiz ve sonsuz olma ihtimali Big Bang ile ortadan kalkmıştır. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 104)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Profesör Christof Koch, &#8220;Sinir sistemi ile bilinç arasındaki irtibatın nasıl gerçekleştiği hala tanımlanabilmiş değil.&#8221; (C. Koch, Consciousness, MIT Press, s. 23) demektedir. Profesör Torin Alter, fiziki bir nesne olan beynin nasıl bilinçli bir tecrübe meydana getirebileceğine cevap bulunamadığını belirtir: &#8220;Beynimdeki faaliyetler nasıl oluyor da tecrübeleri üretiyor? Neden her fiziki olay bilinçli bir tecrübe ile beraber meydana geliyor? (Alter, Hard problem of consciousness, s. 5) Bilincin kaynağı nedir?  (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 196) Ateistler Hz. Adem ve Havva&#8217;nın yaratılışını açıklanamaz buluyorlar. Ama canlı varlıkların cansız varlıklardan nasıl oluştuğunu da kendileri açıklayamıyor. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 22) Bir bilgisayar kendisini tasarlayanların aklının uzantısıdır. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 99) Kendinde akıl olmayan bir şey, nasıl olurda aklı olan başka bir şeyin meydana gelmesine sebep olabilir? Ancak akıldan akıl doğar. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 75-76) Zihni bir kavrayışa ulaşmak, varlığımızı devam ettirmek için bir şart değildir. Ayrıca keşfetme gibi özelliklerimiz genellikle, hayatta kalmamızı zorlaştırır. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 84) Zihnimizin, kainatı anlama kabiliyetine sahip olacak şekilde evrilmesi hiç mantıklı değildir. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 86) Halbuki sanatla uğraşmak, maneviyatla ilgilenmek, felsefe yapmak varlığımızı devam ettirmemize, ürememize fayda sağlayan şeyler değildir. Doğal, tabii seleksiyon, bütün bunları ortadan kaldırmış olmalıydı. Çünkü bu davranışların bir faydası yoktur. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 87) Crick gibi natüralist bilimcilere, ruhu olmadığını, ölümden sonra kişisel yaşam olmadığını, Tanrı&#8217;nın var olmadığını söyleten empirik bilimsel bulgu nedir? (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 173) Bilim, en çok bilmeyi istediğimiz dört konuda, kendi kaynaklarına dayalı olarak bize bir şey söyleyememektedir: &#8220;Tabiata nasıl değer verileceği, insan tabiatı ve kültürüne nasıl rehberlik edileceği, tarihin nasıl yorumlanacağı ve nasıl bir tarih yapılacağı, neye inanacağımız ve nasıl davranacağımız.&#8221; (Holmos Rolston, Bilim ve değer, s. 157) Bilim, ideolojiler için araçsallaştırılmıştır. Gelinen durumun dini bağnazlıktan bilimsel bir bağnazlığa geçiş serüveni olduğu açıkça görülmektedir. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 111) Bilim, başarılarını oldukça sınırlı bir alana odaklanmasına borçlu iken, bilimcilik, desteksiz genellemeler yapmaktadır. Bu nedenle, &#8220;bilim&#8221; ve &#8220;bilimcilik&#8221; birbirleri ile bağdaşmaz. ‘Bilimcilik’ ciddi bir şekilde benimsendiğinde ‘sahte din’ haline gelir. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 160) ve yaşamın anlamını ve uğrunda savaşılacak idealleri verir. (Karl Giberson, Artigas, Oracles of Science, s. 40) Gündelik hayatımızda her şeyi önceden bilimsel anlamda çözerek hareket etmeyiz. Bilimle birlikte, felsefeye, sanata ve dini tecrübeye göre de hareket ederiz. (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 145) Evreni tesadüfle açıklayan akım günümüzde anlamını yitirmiştir. Evrenin hassas bir ayara bağlı muhteşem bir sistemi vardır. Evrenin kendi kendine var olması mümkün müdür? Hayır! Çünkü bir şeyin yaratıcı olabilmesi için ‘önce kendisinin var olması’ gerekir. (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 163, 165) “Muhteşem bir yapı iki soruyu akla getirir: Bu yapı neden vardır ve var olmasındaki amaç nedir? Hayatın cansız materyalden, kendiliğinden oluşunu savunmak sadece bir ön kabuldür. Burada bir şeyin canlı olmasının ne anlama geldiği önem kazanmaktadır. Bir kum yığını ile bir dahinin beynindeki kimyasal yapısının aynı olduğunu söylemek, sadece maddeye duyulan kör ve temelsiz inancın göstergesidir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 115-116) “Evreni, Darwin’in türler ve canlılar hakkındaki varsayımlarından hareketle açıklamak, bir ön kabul ve tahminde başka bir şey değildir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 153) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rus Kozmonot Titov da, göremediğini iddia ettiği varlıklara inanmadığını söylemişti. Halbuki göremediğimiz varlıkların uydurma olduğunu bilim iddia etmez. Bilim sadece doğanın nasıl çalıştığını inceler. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 31) Bilimin çalışma sahası &#8216;bağımlı nesnelerin dünyası&#8217; ile sınırlıdır. Dolayısıyla bilim sadece, bir bağımlı nesnenin başka bir bağımlı nesne ile olan irtibatını açıklayabilir. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 164) Tanrı, tanımı gereği fiziki âlemden bağımsız bir varlıktır. Dolayısıyla onun doğrudan gözlenebilmesi mümkün değildir. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 275) İslam düşüncesinde âlem, Allah&#8217;ın dışındaki varlıklar şeklinde tanımlanır. Âlem yaratılmıştır ve Allah&#8217;ın varlığına alametler teşkil etmektedir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 172) Tanrı, tecrübe ettiğimiz fenomenler dünyasının sınırları ile kısıtlanamaz. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 84) Allah&#8217;ın beş duyu organıyla algılanması demek, maddesel bir varlık olduğu anlamına gelir. Bu da mümkün değildir. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 72) Tanrı evrenin bir &#8216;parçası&#8217; değildir. Ateistler Tanrıyı herhangi bir nesneyi inceler gibi ele almak ve masaya yatırmak konusunda ısrar etmektedirler. Tanrı test edilebilecek bir nesne değildir. Aslında zamanla, mekanla sınırlı, görülen, tutulan ve ölçülebilen bir varlık nasıl tanrı olabilir? (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 99) Halbuki tam tersine  “İnsan zaman, mekan, zeka, hata ile sınırlıdır.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 78) Teist, tanrının mahlukattan yani yaratılandan herhangi bir şeye benzemediğini ve yaratılandan ayrı olduğunun altını çizer. Sanat, edebiyat, müzik, resim, tarih gibi alanlarda bilimsel bilginin onayına başvurulmaz. Benzer şekilde, tanrının da deney veya gözlem gibi bilimsel incelemeye konu olması beklenemez. Madde cinsinden olan ve deneye maruz bırakılabilir bir varlığın tanrı olarak kabul edilebilmesi gerçekten çelişik görünür. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 56) “Teistler tanrının mahiyeti itibariyle âlemden farklı olduğuna inanır. Bu inanç teizmi panteizmden ayırır. Teizm, âlemde sürekli olarak etkin olan tanrı&#8217;ya inancı ifade eder. Bu noktada ise teizm deizmden farklılaşır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kainattaki varlıkların yaptıklarını bir düzen çerçevesinde yapmaları, yaratılış bilgilerinin kodlanması çerçevesinde hareket ettiklerini göstermektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 97) &#8220;Evrende sadece bir düzenin varlığı değil, bu düzenin matematik verilere dayalı olarak kesin ispatları söz konusudur. Doğanın bu şekilde sistematik işleyen bir düzene kendi kendine kavuşması mümkün değildir.  Bir resmin kendini ressam olarak görmesi komik olur. Resim yapıcısından izler taşıyabilir, becerisi hakkında tanımaya yardımcı ipuçları verebilir. Ama bu eserin müessir olduğu anlamına gelmez.&#8221; (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 144, 148) Eser sadece eseri yapan hakkında bilgi verir ve bize düşende, eserden eseri yapana ulaşmak olmalıdır. Yoksa “Sanattan sanatkara varamamak aklın cinneti değil de nedir?” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 19) Tanrı, bilimin konusu değildir. Çünkü bilim görünen ile ilgilenir. Ama eserlerinden eseri yapana ulaşmakta, gayet mantıklı bir metottur. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 43) &#8220;Bir eserle ilgili yapılacak bilimsel incelemeler, eserin yaşını, hangi maddeler kullanılarak yapıldığını, tasarımsal özelliklerini ortaya koyar. Eserin sahibi olan zat, bizim eser üzerinde yaptığımız bilimsel metotlar ve incelemelerin alanına girmez. Eseri inceleyerek onu yapan kişi hakkında pek çok bilgiye ulaşabiliriz. Eserin mükemmelliği, tasarımın harikalığı bize onu yapan eser sahibi hakkında zengin bilgiler verir. Ama eser sahibinin kendisi bizim bilimsel metotlarımızın inceleme alanına girmemektedir. Biz eserinden yola çıkarak onun yapan hakkında bilgiye ulaşırız. Ateizmde, eser sahibi bilimsel inceleme alanına girmediğinden yok kabul edilmektedir.&#8221; (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 58) “Ateist, tablonun gerisindeki ressamı fark etmelidir.  Görülene hapsolunmayıp ötesine geçmelidir. Kainattaki uyum ve ritmi, düzeni, sistemi görmelidir.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 58-60) “Yazılım ile onu üreten kişiler arasında neredeyse hiçbir benzerlik yoktur.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 95) Yazı yazana, kod kodlayana, kitap ise yazarına işaret eder. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 15) “Evrenin bir yaratıcısı yoksa her bir noktada var olan bu yasaların kimin tarafından konulduğu sorusu cevapsız kalmaktadır. Bu yasalardaki en ufak bir sapma evrenin yok olması sonucu doğurabilecek bir süreci başlatır. Dünya üzerinde binlerce yasanın bir arada ve uyum içinde bulunması da, bütün bunların ilim, irade, kudret sahibi bir yaratıcı tarafından konulduğunu ve sürdürdüğünü gösterir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 25) S. Clarke, &#8220;doğa yasaları tanrının ilahi kudretinin işleme tarzlarını gösterir.&#8221; demektedir. (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 73) İslam, evrenin işleyişinde rol oynayan -bizim tabiat kanunları diye isimlendirdiğimiz bilimsel yasaları- Sünnetullah/Allah&#8217;ın sünneti olarak adlandırılır. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 25; Hüseyin Selim Kocabıyık, Ateizm ve Deizm, s. 96) Sosyal, psikolojik, fiziki yasaları koyan bizzat Allah&#8217;ın kendisidir. (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 209) “İslam dinine göre evren tanrının yaratması sonucu meydana gelmiştir ve kainatta geçerli kanunlar (sünnetullah/adetullah) vardır. Bilim, düzen ve yasalardan hareketle sonuçlara ulaşmaktadır. Bilimsel sonuçların dine muhalif olması söz konusu olamaz.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 79) Tabiat kuralları adı verilen kanunlar, kendi başlarına bir şey var etmeye muktedir olgular değillerdir. Bu yasalar, herhangi bir şeyi var edebilecek bilgiye, bilince, güce sahip olamayan bilinçsiz birtakım atomların hareketlerinden oluşmuşlardır. Allah evrendeki hemen her şeyi kanunlara, yasalara bağlamıştır. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 71) Bilim, Allah&#8217;ın büyük eseri olan kainat kitabının bir tür açıklayıcısı ve tarif edicisi rolünü üstlenir. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 26) “Bu kainat kitabının hikmet yüklü satırlarını hakkıyla okuyanlara ne mutlu.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 19) Kainat kitabının sayfalarından biri olan uzayı ele alalım. Galaksiler bu uzay sayfasının paragrafları, güneşler ve yıldızlar cümleleri, güneş sistemleri kelimeleri, her bir gezegen bir harfi suretinde okunabilir. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 53) Evrende “Dengeleri devam ettiren yasalar var, yasalar bir düzenin devam etmesinde ancak sebep olabilir, düzeni oluşturamazlar. Bir tasarımcıya ihtiyaç vardır, cümlelerin oluşabilmesi için belli kurallar var. Birisi sorsa cümleleri kim yazdı, dil kuralları diyebilir misiniz?” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 202) “Kainatın bilgi yüklü olması, onun çok bilgili biri tarafından yaratıldığını ortaya koymaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s.  71) “Her nimetin arkasında o nimeti veren vardır, insana verilen ikramlar ve nimetler sayılamayacak kadar çoktur.”  (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 109) Hikmet, bir şeyi ‘yerli yerine koymaktır.’ (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 107) Gerçek felsefe, hikmet arayışı bu gerçeği görmekle başlar. Bilim kitaplarında yer çekimini bulan Newton, suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimet&#8217;in isimleri geçer ama bu kanunları koyan, uygulatan Allah&#8217;ın adına hiç rastlanmaz! “Allah yok, tabiat kuralları var” diyen ateistler şunu anlamamakta ısrar etmektedir: Kanun iş yapmazlar. Kanunların şuuru, gücü, iradesi, şefkati yoktur. Kanunları arkada uygulatan biri vardır! Ortada bir resim varsa o resmi kalem değil kalemi kullanan çizmiştir. Ama materyalistler resmi çizenin kalem olduğunda ısrarcıdır ve buna pozitivizm, rasyonalizm, bilim adını verirler! Bir insan parmakları ile klavyede yazı yazınca, natüralistlere göre yazıyı yazan parmaklardır ama teistlere göre irade sahibi bir insandır. Hangi teori daha rasyonaldir? “Bu üründeki meyve suyu, doğal meyve ağaçlarının, o ağaçlara &#8216;kucak açan&#8217; toprağın, &#8216;su veren&#8217; yağmurun ve onlara &#8216;yaşam veren&#8217; güneşin sayesinde üretildi. Doğa, ona &#8216;hak ettiği saygıyı&#8217; göstermenin, &#8217;emek harcamanın&#8217; ve onu &#8216;sabırla beklemenin&#8217; karşılığını bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini &#8216;sunarak&#8217; verdi. &#8230;&#8217;nin lezzetinin kaynağı olan &#8216;doğaya sonsuz teşekkür&#8217;lerimizle” (Bir meyve suyunun üzerinde yer alan tanıtım yazısından) Doğa; &#8216;kucak açıp su ve yaşam veriyor, saygıyı hak ediyor, emek ve sabır istiyor, bize meyveler sunuyor. Doğa teşekkürü hak ediyor!&#8217; En basit anlatımı ile tarladaki meyve ağaçlarına teşekkür eden ama çiftçiyi reddeden bir yaklaşım tarzıdır bu! Bu paganizmdir, ilkel çağlardan kalan ‘doğaya tapma’ inancıdır. Ateistler “geçmiş olanın demode olduğunu iddia eder fakat eski putperestlerin adetlerini ve alışkanlıklarını sahiplenirler.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 30) Ruhun varlığına ve ölümden sonraki hayata inanmayan Mina Urgan, &#8216;Bir Dinozorun Gezileri&#8217; isimli kitabında, tabiatı şu kelimelerle ifade etmektedir: &#8216;Kusursuz&#8217;, &#8216;ruhuma şifa verdiği kesin&#8217;, &#8216;doğanın bu mucizesi karşısında içim açılıyor.&#8217; (Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 77) ve devam ediyor: Gökyüzünden yeryüzüne sular düşmesini her zaman ‘bir çeşit mucize’ sayarım. (Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 160) Yine Mina Urgan, gezilerini kaleme aldığı bu kitabında doğa için de, ‘mucizeler üreten, yaratan, isteyen’ gibi kavramlar kullanmakta ve hatta kitabının 85. sayfasında ‘doğaya tapanlardan’ bile bahsetmektedir. (Mina urgan, Bir Dinozorun Gezileri, s. 12-29-35 78 160 207 254) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da yazdığı anılarında, doğa için &#8216;yetenekli, cömert, sanatçı&#8217; ve su için de &#8216;mimar, yaşatan ve sanatçı&#8217; gibi ifadeleri kullanmaktadır. (Velidedeoğlu, Anıların İzinde, 2. Kitap, s. 27-28, 35, 37)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu da, tüm insanlar gibi ateistlerin de içlerinde var olan inanma ihtiyacını bilimsel kılıflı pagan kültürle tatmin etmeye çalıştıklarını göstermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Darwincilik, bilgiyi putlaştırmaktadır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 263) Materyalist politeizm tarikatı olan ‘Neo-paganizm, tabiat, bilim, ideoloji veya putlaştırılan bir lider ile varlığını sürdürür. Comte, Darwin, new-ateist yazarlar peygamber ve azizlerini; Das Kapital, Türlerin kökeni, Tanrı yanılgısı gibi kitaplar kutsal metinlerini oluşturur. “Materyalizm evrendeki düzeni reddetmekte ve evreni tesadüflerle açıklamaya çalışmaktadır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 58-60) Materyalizm ve pozitivizm temel noktalarda örtüşen tezlerdir. (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 67) &#8220;Birçok materyalist kör determinizmi Tanrı yerine koymaktadırlar.&#8221; (Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 85) “Duyularla algılamayan yoktur” mantığı tutarsız bir yaklaşımdır. Bu mantık sahipleri kendi hayatlarında birçok şeyin varlığını kabul ettikleri halde duyularıyla algılamamaktadırlar. Yerçekiminden akla kadar birçok varlığın bizzat kendisi duyularıyla algılanamadıkları halde bunların eserlerine ve sonuçlarına bakarak varlıkları kabul edilmektedir. (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 68-69) “Evrenin anlaşılabilir olduğu gerçeği bir mucizedir.” der Einstein. (Alice Calaprice, The Quotable Einstein, s. 197) Bir olayın arkasında bilginin var olması, bunun şans eseri olmadığını gösterir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 95) Tesadüfen oluşan  bir şeyde aklilik mevcut değildir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 80) Madem her şey tesadüf, neden kainattaki her bir varlığın özelliklerini öğrendiğimizde hayretimiz durmadan artmaktadır? (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 83) Düzen, devamlılığın göstergesidir. Devamlılık varsa yasa, kuralda vardır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 89) Fizik kanunlarının ve birtakım fiziki süreçlerin kainatları oluşturmasına inanmak, Tanrıya inanmaktan çok daha zor ve akıl dışı bir iddiadır. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 216) &#8220;Evrenin harikuladeliğini, karmakarışık doğa olarak insanlara sunan.&#8221; (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 174) ve &#8220;Tanrı mutlaka kainattan daha karmaşık, anlaşılması zor bir varlık olmalı&#8221; diyen Dawkins&#8217;e, eski ateist A. Flew şöyle cevap vermektedir: &#8220;Tanrı fikri o kadar basit ve anlaşılabilir bir fikirdir ki, bütün semavi dinlerin bağlıları tarafından anlaşılmıştır.&#8221; (Flew, There is a God, s. 111) İnsanların, arabalardan daha karmaşık yapıya sahip olması, arabaları tasarlamadıkları anlamına gelmez. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 219) Kainat, bir gayeye yönelik tasarlandığını işaret eden muntazam, hassas, engin bir mimariye sahiptir. Kainat hayatın devam edebilmesi için en doğru kanunlar ile donatılmıştır. Eğer bu kanunlar farklı olsaydı bu kitabı okuyor olamazdınız. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 201) İnce ayar, dünyadaki hayatı mümkün kılar. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 205) Yer çekimi kanunu, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ‘vasıtası ile’ evrende düzen devam etmektedir. “Bu kanunlar nasıl oluyor da, bilinçsiz, akılsız, kör ve gelişigüzel haldeki fiziki süreçleri insan hayatını sürdürebilecek şekilde yönetebilmektedir?” (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 207) “Eğer yer çekimi biraz daha kuvvetli olsaydı veya zayıf olsaydı veya zayıf ve kuvvetli nükleer güç birazcık daha farklı olsaydı, hayat ortaya çıkmazdı.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 161) Big Bang hem patlama, hem madde oranları, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli bir tasarım ürünüdür. Yıldızların birbirine olan mesafesi, süpernova patlamalarının uzak, yakın ve sıklığı, dünyanın manyetik alanının gücü, oksijen ve karbondioksitin oranı, atmosferin basıncı vb. hep bir denge, düzen ve ayarı işaret eder. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 137)  Kangurular bazen yavrularını emzirirken ikinci bir yavru daha doğurur. İkinci yavrunun doğumu ile bir memeden yeni yavru için berrak, renksiz bir süt gelirken diğer memelerden ise, büyük yavru için koyu ve yağlı süt gelmeye devam eder. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 191) Damarların uzunluğu uç uca eklenince, 100.000 kilometreyi bulur. Yani, dünyanın çevresini 2 defa dolaşır. Bir tek hücrede 4 terabayt karşılığı görüntü bilgisi bulunur. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 205-206) Her bir hücrede DNA açılıp ip gibi uzatılsa, uzunluğu yaklaşık 2 metreyi bulur. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 216) Astronomi uzmanı James Jeans, &#8220;Dikkatle baktığımda bütün kainatın büyük mimarı bana, saf matematikçi olarak görünüyor.&#8221; (J.C.Monsma, Niçin Allah&#8217;a inanıyoruz, I/173) boşuna dememektedirler! Tanrıya inanmak fıtrata/yaratılışı ait bir özellik olduğu için, kasıtlı bir tahribat yapılmadıkça insanın imanlı olması onun doğal halidir. Materyalist bir kişi, tanrının varlığını itiraf etmemekle beraber onun yerine koyduğu &#8216;tabiat&#8217;, &#8216;madde&#8217;, &#8216;zaman&#8217;, &#8216;evrim&#8217;,  &#8216;tesadüf&#8217; gibi tanrı fonksiyonunu icra edecek başka şeylere yer vermek zorunda kalmaktadır. İnançlıların tanrıya affettikleri özelliklerin birçoğunun ateistler tarafından maddeye havale edildiği görülmektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 55) Prof. Muhammed Kutup bir natüralist ile olan diyaloğunu şöyle aktarmaktadır: “Hayatı ve bu kainatı yaratan kimdir?’ diye sordum. ‘Tabiat’ dedi. ‘Tabiat nedir?’ dedim. ‘Sınırı olmayan gizli bir kuvvettir’ diye cevap verdi. Kısaca olay, gizli bir kuvvetin (Allah) yine diğer gizli bir kuvvetle (tabiat) değiştirilmesidir.” (Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 256)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Einstein, &#8216;Ben bir ateist değilim. Bizler farklı dillerde kitaplarla dolu büyük bir kütüphaneye giren küçük bir çocuk konumundayız. Çocuk kitapların yazılmış olduğu dilleri anlamıyor. Kitapların yerleştirilmesinde gizemli bir nizam olduğunu düşünüyor.&#8221; demektedir. (M. Jammer, Einstein and Religion, s. 150) Halbuki “Dawkins, Einstein&#8217;ı ateist olarak lanse etmiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 21)  “Kainat bir iman laboratuvarıdır, inanmamak için kör olmak lazımdır.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 79) “Rabbimiz zahirdir, bu zuhur sıfatları itibariyle aşikardır.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 79) Bu gerçeklerden dolayı Louis Pasteur: “Bilimin azı Tanrı’dan uzaklaştırır, ama çoğu, ona götürür.&#8221; (J. Guitton, Bilim ve Tanrı, s. 5) ve Albert Einstein: “Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür.&#8221; (E. Dorman, Allah’ın Parmak İzi, s. 167) demektedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler “Büyük patlamanın öncesine dair hiçbir açıklama yapamıyorlar. Fizik kurallarının nasıl oluştuğunu ve nasıl işlerlik kazandığını açıklayamıyorlar. Big Bang teorisinin ve entropi yasasının evrenin ezeli olduğu düşüncesini çürüttüğünü göremiyorlar. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 20-21) Big Bang, evrenin bundan yaklaşık 14 milyar yıl önce aniden var olmaya başladığını ortaya koymuştur. Termodinamik yasaları, evrenin bir başlangıcı olduğunun yanında, bir sonunun olduğunu da kesin olarak ortaya koymuştur. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 48, 64) Marksizm’in ünlü savunucusu olan G. Politzer, ‘Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ adlı kitabında &#8220;Evren, yaratılmış bir şey değildir, yaratılmış olsaydı yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Bu ise bilimin kabul edebileceği bir şeyi şey değildir.&#8221; şeklinde bir iddia ortaya atmıştı. Politzer yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken, bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 140) Politzer, &#8216;durağan evren modeli&#8217;ne dayanıyor ve dolayısı ile bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 46) Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan süreçte evrenin/maddenin ezelden beri var olduğu düşüncesi, herhangi bir bilimsel desteğe sahip olmamasına rağmen, ‘sanki ispatlanmış bir gerçek gibi’ kabul gördü. Big Bang teorisi ile artık, maddenin yanı sıra uzay ve zamanın da bir başlangıcı olduğu sonucuna varılmıştır.  (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 146) Evrenin bir başlangıcı olduğunun kabul görmesi, neredeyse temelini evrenin ezeli ve ebedi olma fikrine göre şekillendirmiş olan materyalizmin de geçerliliğini büyük ölçüde yitirmesine neden olmuştur. Evrenin her yanında aynı işleyen bir düzen ve sistem vardır. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 30) Büyük patlama ile üç sonuç ortaya çıkmıştır: Bir- Evren/madde ezeli değildir. İki- Patlamanın öncesinin olmaması, evrenin ve maddenin daha evvel var olan bir şeyden türemediğini göstermektedir. Daha öncesinin olmaması, evrene madde ötesinden bir müdahalenin yapıldığını göstermektedir. Üç- Söz konusu patlama, sıradan ve rastgele bir patlama değildir. Çünkü herhangi bir patlama ve kontrolsüz enerji dağılımı, bir düzenden ziyade kaos ve karmaşaya yol açar. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 148) Ateizm bizleri, enerjinin ezeli olması gerektiğine inandırmaya çalışmaktadır. Bize, &#8216;tanrıyı kim yarattı?&#8217; diye soran ateizme, şu soruyu sorma hakkımız yok mu? &#8216;Peki, enerji kim yarattı?&#8217; (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 298) Madde için geçerli olan tüm problemler enerji için de söz konusudur. Ayrıca, patlama şeklinde tezahür eden enerjinin herhangi bir bilinç ya da plan söz konusu olmadan nasıl böyle bir evreni ortaya çıkardığı sorunu hala cevaplanmamıştır. Çünkü salt ve kontrolsüz enerji, bilinç olmaksızın kendi başına düzenli fiil yapamaz. Enerjinin nasıl ve niçin maddeye dönüştüğünün açıklaması gerekir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 163)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Antropik prensip (İnsancı İlke): Evrenin belirli bir amaca yönelik olarak tasarlandığını, evrende gözlemlediğimiz hassas, dengeli ve inanılmaz kompleks yapının tesadüfe veya şansa dayalı olarak açıklanamayacağını, bir tasarımcının varlığının kabul edilmesi gerektiğini savunur. Evrenin mevcut halini alabilmesi için son derece özel şartların yerine gelmesi gerekmektedir. Bu şartlar, öylesine özeldir ki, sonsuz ihtimal arasından istenilen durumun elde edilmesi pratik olarak sıfırdır. Tüm evren insanın varlığını mümkün kılacak şekilde kurulmuştur. İnsanın hayatı esasen arzu edilir olmalıdır ki, bu evrenin varlığına neden oluştursun. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 169, 170) Evrenin planlı, maksatlı ve son derece kritik bir denge üzerinde var olması, söz konusu yapının tesadüfi veya rastgele oluşu biçimindeki yorumları açıkça bertaraf etmektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 188) İlahi tasarım delilini bir soru ile özetleyebiliriz: Evren, bizim geleceğimizi biliyor muydu? Fizikçi F. Dyson şöyle der: Doğanın kanunları, sanki evreni yaşamın ortaya çıkmasına ve devam etmesine hazırlamak üzere tasarlanmıştır.&#8221; Bu, insancıl ilkedir. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 179) Tutucu bir ateist olan fizikçi Steven Weinberg der ki: “İtiraf etmeliyim ki, doğa bazen ‘gereğinden fazla’ güzel görünüyor.” (Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 159)  Profesör Michael J. Behe, ‘Darwinin Kara Kutusu’ isimli kitabında, “Bugün yaşamın tasarlanmış olduğu gerçeği ile yüz yüzeyiz ve bu, bilmediklerimizden değil, son 40 yıl içinde öğrendiklerimizden kaynaklanıyor.” derken (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 47) Bilim yazarları Augros ve Stancui, “Kopernik&#8217;in gösterdiği gibi evrenin fiziksel merkezinde değiliz ama galiba evrenin &#8216;amacının&#8217; merkezindeyiz.” demektedir. (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 99) ‘İmtiyazlı gezegen dünya’ isimli kitabında astronomi profesörü G. Gonzalez, “Dünyanın evrende belki de ‘başka hiçbir örneği bulunamayacak’ kadar &#8216;özel tasarlanmış&#8217; bir gezegen olduğunu” yazmaktadır. (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 101) Ünlü fizikçi Paul Davies, “Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.” demektedir. (Davies, God,  The New Physics, s. 189) Ateizmden dönen batılı düşünür Patrick Glynn, ‘God: The Evidence’ isimli eserinde, “Yaşam, bir kör kaza olmak şöyle dursun, tüm evrenin ilk andan itibaren kendisine yöneldiği, kendisi için ayarlandığı ve düzenlendiği bir hedef gibi duruyor. Bilim ve inanç arasında var olduğu kabul edilen gerilim, çoktan ortadan kalkmış durumda, tüm bunlar bizi Tanrı fikrinden uzaklaştıran değil aksine ona yaklaştıran keşiflerdir.” (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 110) ve Bilim adamı Gene Myers, “Beni şaşırtan yaşamın mimarisi, olağanüstü derecede kompleks tasarlanmış gibi” demektedirler. (San Francisco Chronicle, 19 Şubat 2001) Bu nedenlerle de “Ateizm gerçekte beynin mümini, aklın kafiridir. Ateizm, insanı da hayvanlaştırır. (Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 170)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrendeki düzenin tesadüfe yer bırakmadığını gösteren örneklerle konumuza devam edelim: Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleri ile birbirlerini dengeler. Eğer bu denge sağlanamasaydı canlılık için gerekli atomlar var olmayacaktı. Süpernova patlamalarının uzaklığı, yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Karbonun var olabilmesi için de evrenin yeteri kadar yaşlı olması gerekmektedir. Hayatın ortaya çıkabilmesi için en temel şartlardan biri de, evrenin şu andaki mevcut yaşında olması gerekliliğidir. Dünyada yüzü aşkın kimyasal madde, dünyadaki kompleks yaşamı oluşturacak şekilde ayarlanmıştır. Evrendeki madde miktarı az olsaydı, maddenin evrende dağılımı da az olur, galaksiler oluşmazdı. Daha fazla olması halinde ise, kara delikleri oluşturur, evren kendi içine çökerdi. Şu andaki kütle yoğunluğu, olması gereken yerdedir. Başlangıçta bir ateist olan Fred Hoyle şöyle demektedir: &#8220;Evren ‘süper hesaplama yapan bir entelektüel güç’ tarafından yaratılmıştır. Aksi takdirde, ‘bu kadar çok ilgisiz ve imkansız tesadüfün muhteşem bir şekilde bir arada işleyip yaşamı mümkün kılan bir evreni meydana getirmesi’ beklenemezdi.&#8221; Dünyanın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer dünyanın çekimi daha az olsaydı, atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı. Kütle çekim kuvveti mevcut değerinden daha küçük olsaydı, her şey sadece gaz ve toz bulutu halinde kalacaktı. Daha büyük olsaydı, güneş daha kısa zamanda söner ve hayat için gerekli maddelerin oluşmasına yetecek zaman kalmazdı. Güneşin dış yüzey sıcaklığının 6000 derece olması, fotosentez olayının gerçekleşmesi açısından zorunludur. Güneş ışığının özellikleri ile bitkisel yaşam arasında tam bir uyum vardır. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, oksijen dengesi bozulurdu. Daha ince olsaydı, her yerden sürekli volkanlar fışkırırdı. Dünyanın çevresindeki manyetik alanın büyüklüğü daha küçük olsaydı, güneşten gelen zararlı ışınlar hayatın oluşmasını engellerdi. Daha büyük olsaydı, canlılık için gerekli ışınlarının dünyaya ulaşması  önlenirdi. Yeryüzüne ulaşan ışık ile yansıyan ışığın oranı daha büyük olsaydı, sera etkisi sebebiyle aşırı ısınma olurdu. Daha küçük olsaydı, yeryüzünü buzullar kaplardı. Atmosferdeki oksijen miktarı kritik bir değere sahiptir, daha yüksek olsaydı, sürekli yangın çıkardı. Daha küçük olsaydı, solunum yapmak mümkün olmazdı. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 188-192)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Termodinamiğin birinci kanunundan çıkarılacak en basit sonuç, canlı veya cansız her şeyin zaman içinde aşınıp bozulacağı ve dağılacağıdır. Evrenin sonlu oluşu, semavi dinlerin kaynaklarından gelen bilgiler ile uyum içindedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 207-208) Evrenin toplam enerjisi muhtevası sabittir ve entropi (düzensizlik) sürekli artmakta ya da başka bir ifade ile kullanılabilir enerji miktarı sürekli azalmaktadır. Evreni, ezeli ve ebedi olarak düşünen maddeci felsefe, her şeyin fiziksel dönüşümler yoluyla sonsuza kadar devam edeceğini ileri sürmektedir. Fakat evrenin ve hayatın belirli bir sona doğru ilerliyor olması,  ateizm açısından varoluşsal bir krize yol açmaktadır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 214) Evren sonsuzdan beri var olsaydı, aradan geçen zamanda evren çoktan termodinamik dengeye gelip, &#8216;ısı ölümünü&#8217; yaşıyor olması gerekirdi. Evren sonsuzdan beri var olamıyorsa, evrenin bir başlangıcı var demektir. Evren düşük entropili bir halden yüksek entropili duruma doğru gitmektedir. Evrenin genişleme hızında şansa yer bırakmayacak derecede bir hassas ayar bulunduğu görülmektedir. Biraz daha yavaş olsaydı, evren ilk patlamadan sonra tekrar geriye çökmüş olurdu. Daha hızlı olsaydı, hiçbir galaksi genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 195) Stephen Hawking, &#8220;Evren, on milyar yıl sonra bile, hala kritik hıza yakın bir hızla genişlemektedir. Büyük patlamadan bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin  milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu.&#8221; demektedir. (Hawking,  Zamanın Kısa Tarihi, s. 122) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması gerekir. Ufak bir değişiklik, nefes almamızın imkansız olmasına neden olur. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 196)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Antropik Yanılgı: Antropik ilkeye göre zeki canlı üretebilecek koşullara sahip olmayan bir evrende zaten gözlemci oluşamayacak ve bu durumu sorgulayamayacaktır. Bu nedenle gözlemci, kendini sadece zeki hayata izin veren evrenlerde bulacaktır. Ayrıca antropik ilke evrenimizin ince ayar sorununa karşılık vermek iddiasındadır. Her şeyden evvel, şahit olduğumuz düzen ve ince ayar, zihnimizin uydurduğu subjektif bir yargı değildir. Evrendeki düzeni açıklarken teistler kendi kişisel ve sübjektif gözlemlerine değil, bilimsel verilere dayanarak hareket etmektedirler. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 200) Ama ateistler her fikri sübjektifleştirmektedir! Evrende görülen düzen, insan zihni tarafından uydurulan bir yapı değildir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 201) Ateistin evrene bakarak yaptığı çıkarım da, neticede kendi bilincinin bir ürünüdür. O halde, kendisi de düzenin ve tanrının olmadığı konusunda aynı antropik yanılgıya maruz kalmaktadır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 202)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olmasını arzu ediyorlar. Ahireti inkarın, dünyadaki kötülükleri teşvik edici olduğunu göremiyorlar. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 48-49)  Semavi dinlere karşı olanların modern tapınma türleri icat etmeleri, bazılarının meditasyon ve benzeri yollarla ruhlarındaki açlığı giderme çalışmaları, metafiziğin insan hayatından soyutlanamayacağını göstermektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 25) Modern ruhçuların kuvvet bulması, biraz da ateistlerin insanların manevi ve ruhi taraflarını hırpalamaları yüzündendir. İnsandaki ebediyet duygusunu görmezden gelirler. Ateistler hep kötülükten şikayet ederler ama kötülüğün nasıl ortadan kaldırılacağına dair uygulanabilir bir çözüm sunamazlar. Din ile dindar arasındaki farkı kavrayamıyorlar. Halbuki bir dine girmekle bütün hata ve kusurlardan sıyrılmış olunsa, dinlerin haram ve yasaklarının olmaması gerekirdi. Haramlar ve yasaklar işte bu hataları ve günahları önlemeye ve düzeltmeye yöneliktir. Kişiler akıllarıyla ve iradeleriyle dinin emir ve yasaklarına uydukları takdirde, dürüst ve iyi kişiler olabilirler. Din yol gösterir, yolda gitmek kişilerin kendi ellerindedir. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 53-56) Allah&#8217;ın yol göstermesi, rahmetinin sonucudur. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 119) İslam’ı savaşçı bir din gibi göstermeye çalışanlar, terör eylemlerini özgürlük savaşı gibi lanse ediyorlar. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 46) Ateistler tabiata hükmedeceklerini zannediyorlar. Basit bir virüslerle baş etmekten aciz kaldıkları gerçeğini görmeye bir türlü yanaşmıyorlar. Hak ile görev ve özgürlük ile sorumluluk dengesini bir türlü tutturamıyorlar. Her aykırılığı özgünlük ve özgürlük sanıyorlar. Bütün hakların kendilerine, sorumluluklarınsa başkalarına ait olduğunu zannediyorlar. Çıplaklığı ilericilik, giyinmeyi gericilik sayıyorlar ve kendi kıyafetlerine saygı beklerken başkalarının kıyafetlerine saygısızlık ediyorlar. Dindeki ibadetleri anlamsız görüyorlar ama çağdaşlık adı altında ruhçuluk türü ritüel uyduruyorlar. Evrendeki kanunların işleyişlerini keşfetmek ile o kanunları ve işleyişleri yaratıp ortaya koymanın farkını bir türlü kavrayamıyorlar. Saplantılı dogmatikliğe doğru evirildiklerini bir türlü fark edemiyorlar.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 61-64)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Din ve Bilim</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler din ile bilimin birbirine alternatif olduklarını ve bir arada olamayacaklarını iddia eder. “Yeni ateistlere göre de bilim dinin zıttı olduğu için bu ikisi bir arada olamaz.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 49) “Eğer toplumların bilimden uzaklaşma nedenleri din-İslam olsa idi, İslam ile 7. yüzyılda tanışana dek, bilim sahnesinde yer almayan Arap toplumlarının, ondan sonraki 7 asır boyunca bilime ve felsefeye yaptıkları büyük katkı nasıl açıklanabilecektir?” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 103) &#8220;Medeniyetin ürünlerinin ortaya çıkışı, hep dinlerin insanı hayrette bırakan tesirleri sonucudur.&#8221; (Ferit Kam, Dini ve felsefi sohbetler, s. 33) John Henry&#8217;nin tespiti ile &#8216;Din modern bilimin gelişiminde önemli rol oynamıştır.&#8217; (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 17) G. Mendel, G. Lemaitre, W. Buckland, J. S. Henslow, N. Steno, G. Mercalli vb. bilim adamları aynı zamanda bir din adamıdır. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 12) Sosyolog Rodney Stark&#8217;ın, üniversitelerin dinlerin ürünü olduğu görüşü de bu iddiayı yalanlamaktadır. Bugün ise bilim insanından beklenen, tanrı yokmuş gibi davranmasıdır. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s.  100-101) Ateistler, “Kur&#8217;an&#8217;ın evrendeki her şeyi ayet saydığını, insanları evreni araştırmaya çağırdığını görmezden geliyorlar.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 33) Cebirin öncülerinden olan matematik alimi Harezmi, bilimle uğraşma nedenlerini sayarken en başa, &#8216;Tanrının bilenlere gösterdiği iltifat ve lütufu.&#8217; koymuştur. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 126) Bilim, tanrının yarattığı doğa ve dolayısıyla Tanrı hakkında bilgi sunma potansiyeline sahiptir. (John Hedley Brooke, Science and Religion, s. 767) Tanrı tarafından yaratılan fiziksel evren, tanrı nedeniyle, doğa yasaları yoluyla formüle edildiği biçimde işlemektedir. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 72) Bilim var olan bir gerçeği açıklar, din ise var olan şeylerin yaratıcısını haber verir. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 25) “Kainatı yaratan da İslam&#8217;ı gönderen de Allah olduğu için bunlara dair bilgilerin çelişmesi düşünülemez.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 73) Kısaca, “Din ile bilimi birbirlerini tamamlamaktadır.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 18) Din, bilimin yoldaşıdır, eksik bıraktığı alanları tamamlar ve ona derinlik katar. (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 47) Bilim insanın dünyevi refahına hizmet eder, din ise insanın toplumsal düzeni, ahlakı ve manevi yönüne hizmet eder. (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 15) Ateistler dini dogma ilan ederler ama bilimsel olarak artık ispat edilmediği halde evrenin başlangıcı olmadığını ve evrimi hala dogmatik olarak savunurlar. “Newton’un da vurguladığı gibi, doğa Tanrı’nın ikinci kitabıdır ve detaylı bir biçimde “okunup” anlaşılmalıdır.” (Enis Doko, Dahi ve Dindar Isaac Newton, s. 103) Bu nedenlerle de, “Dawkins&#8217;in kuantum fiziği ile başı hoş değildir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 123) Prof. Celal Şengör de, Big Bang gibi genel kabul gören bilimsel bir teoriyi, ateizmle uyumlu olmadığı gerekçesi ile reddedebilmektedir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 13) Tanrı fikri ile uyumlu olduğu için Big Bang teorisine mesafeli yaklaşan Şengör&#8217;den hareketle, ateizmin bilimle çatıştığı da pekala iddia edilebilir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 185) Şengör, birçok zaman olduğu gibi natüralizm ile bilimi karıştırmaktadır. Natüralizm, doğa dışında gerçeklik olmadığını iddia eden felsefi bir akımdır. Halbuki bilimle uğraşan Newton, Boyle, Faraday, Kopernik, Kepler, Galileo, Bacon, Descartes vb. bilim adamları inançlı kişilerdir. Şengör, bilimsel devrimin mimarlarının dindar bilim insanları olduğunu ve daha önemlisi de, bu kişilerin dini motivasyonlarla bilimsel araştırmalar yaptıklarını unutmaktadır. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 122; Selçuk Kütük, Deizm, s. 30) Ateistlerin iddiasının aksine “natüralizmde, şans eseri oluşan bir madde yığını olan insan beynine güvenmek için en ufak bir neden bile yoktur.” (Enis Doko, Ateistlerin Din ile Bilim çatışır iddialarının değerlendirilmesi, Uluslararası İslam geleneğinde din-bilim ilişkisi sempozyumu- Kilis 7 Aralık Üniversitesi 20-21 Eylül 2019) Tüm bunların doğal sonucu olarak da artık, &#8216;Bilim ateizmin değil, inancın en büyük müttefiki ve savunucusu haline gelmiş durumdadır.&#8217; (Michael Denton, Nature&#8217;s Destiny, s. 389)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Ateizm ve Bilim</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eski ateist Anthony Flew, &#8220;Hayatın kökeni konusunda son dönemde ortaya konulan çalışmalar, DNA incelemeleri, yaratıcı bir aklın fiiline işaret eder.&#8221; (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s.  58) derken, Amerikalı hekim-genetikçi Francis S. Collins de, bilimin ilerlemesinin Tanrı’yı yok etmeyeceğini aksine aklen mümkün kılabileceğini (Francis S. Collins, Tanrı’nın Dili, 192, 204)  ifade etmektedir. Kuzey İrlandalı bir matematikçi John Lennox da, &#8221;Bilim Tanrı&#8217;yı yok edemez ama ateizmi yok edebilir.&#8221; (youtube.com/watch?v=qZ2pTXF2RZw, 16.08.2019) tespitinde bulunmaktadır. İnsanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfası miktarda bilgi bulunur. Her insanın DNA sayılarını ve her birinin DNA&#8217;sının birbirinden farklı olduğunu düşünün! Bunun yanında, tüm hayvanların, ağaçların, tohumların içerdiği bilgi miktarını buna ekleyin. Eğer bu muazzam bilgi yığınındaki müthiş işareti göremiyorsanız, zaten size söylenecek bir şey kalmamıştır. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 38)  Yeni Ateistler, İslam algısına zarar veren söylemlerini bilimsel renge boyayarak sunarlar. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 7) Hugh Gauch, &#8220;Bilimin ateizmi desteklediğini iddia etmek, yüksek miktarda heyecan, hissiyat ve düşük miktarda mantık ile hareket etmek demektir.&#8221; (Gauch, Scientific method in brief, s. 98) demektedir. Materyalizm, maddenin yaratılmadığını, hep var olduğunu iddia etmektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 53) Big Bang, kainatın sonsuz olduğu anlayışını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca &#8216;hassas ayar&#8217;, hücrelerin DNA&#8217;sının keşfedilmesi gibi gelişmeler ateizme cevapların bilimsel temellerinden bazılarını oluşturur. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 47) Teizme karşı sürekli olarak bilimsel düşünme metodunu ortaya koyan ateistler, yirminci yüzyılın bilimsel verilerinin kendi aleyhine yönelik bir gelişim içinde olduğunu görerek ciddi bir problemle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 275) Yeni-ateist yazarlar sadece bilim tarihinin çarpıtmakla kalmaz, dünya görüşlerini doğrulamak adına, felsefi açıdan tutarsız ve hatalı birçok iddiada bulunurlar. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 43) Yeni-ateist yazarlar gibi Şengör de, bilimi tartışılmaz teorilerden oluşan, tüm bilim insanlarının uzlaşı içinde olduğu bir uğraşı olarak resmetmektedir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 59) Tabii, ‘rastgele oluşan atom ve nöronların nasıl bilim üretebildiği’ sorusunun muhatabı da, yine materyalist evrimci bu kesim olacaktır! “Freud, insanların evrenin merkezinde olmadığını ileri sürer. Halbuki bu görüş, bilimsel son gelişmeler ile çelişmektedir; Evrenin insanın yaşamına izin verecek biçimde şekillendiği artık bilinmektedir.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 86) Darwin, insanların bir tür hayvan olduğunu iddiası ile ilk, Freud ise, insanın zihinsel olarak hasta olduğunu ileri sürerek insanlığa son darbeyi vurmuştur. (See D. Brett King, William Douglas Woody ve Wayne Viney, A History of Psychology, s. 402) Darwin biyolojide, A. Comte sosyolojide, Freud psikolojide ve  Marx ekonomide her şeyin evrimsel sürece bağlı olarak cereyan ettiğini ileri sürmüştür. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 128) Şengör, &#8216;kainatın ve zamanın ne başı ne de sonu vardır; sınırsızdır.&#8217; (T24com.tr, ‘Ateizm, tanrı fikrinden tutarlıdır’ adlı video, 6.1.2016) demektedir. Bilimsel veriler, evrenin sonsuzdan beri var olmadığını gösterirken Şengör, hem de bir bilim insanı olarak, metafizik ve ideolojik nedenlerle bu bilimsel verileri reddetmektedir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 106) Evrimsel Bilim Profesörü Alex Wilenkin ise, &#8216;kanıtlar ortadayken, kozmologlar sonsuz bir evren olasılığının arkasına daha fazla sığınamazlar.&#8217; (Vilenkin, Many World in One, s. 176) diyerek bu gerçeğin altını çizmektedir. Almanya&#8217;da biyolog olan Ernst Haeckel, “Darwinistlere göre, evrime inanmak ilerici olmanın sadece bir göstergesi değil, aynı zamanda bir gereğidir.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 118) derken aslında ateistlerin şu bağnazlığına da dikkatleri çekmektedir: “Darwin’in evrim teorisi, bilimin amentüsü kabul edilmektedir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 12) Evrim teorisi, canlılıkta basitten komplekse doğru bir değişimin olduğunu söyler. Oysa termodinamiğin ikinci kanunu, böyle bir sürecin olamayacağını, evrende var olan tüm sistemlerin bozulmaya doğru gittiğini ortaya koymaktadır. Evrimci bilim adamlarından Roger Lewin, “Biyologların karşılaştıkları problem, evrimin Termodinamiğin İkinci Kanunu’yla olan açık çelişkisidir. Sistemler zamanla daha düzensiz yapılara doğru bozulmalıdırlar.” (Lewin, Science, 24.9.1982, 217/1239) ve J. H. Rush: “Evrimin kompleks süreci içinde yaşam, Termodinamiğin İkinci Kanunu’nda belirtilen eğilime belirgin bir çelişki oluşturur.” (J. H. Rush, The Dawn of Life, New York: Signet, 1962, s. 35.) diyerek bu çelişkinin altını çizmektedir. Ateist yazar Thomas Nagel, &#8216;Ateizmin doğru olmasını umuyorum. Tanıdığım en zeki, en bilgili insanların bazılarının dindar kişiler olması beni huzursuz ediyor. Tanrının var olmamasını ümit ediyorum, tanrının var olmasını istemiyorum.&#8217; (Nagel, The Last Word, s. 130) derken, bu zihniyetteki insanların ne kadar objektif olabileceklerini ve bilhassa argümanları ne denli sağlıklı şekilde değerlendirebileceklerini sorgulamaya açmaktadır. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 130) Aslında “Natüralizmin ampirik bilimsel değil, felsefi bir görüş olduğu görülmektedir.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s.  55) Herhangi bir teolojik ‘görüşün’ din ile özdeşleştirilmesi ne kadar yanlışsa, felsefi natüralizmin de bilim ile özdeşleştirilmesi o kadar yanlıştır. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 169) Zaten, Fransız bir filozof ve felsefe tarihçisi olan Etienne Gilson konuyu net bir şekilde şöyle ifade etmektedir: “Bilimsel ateizm yoktur. Şahsi bir tutum söz konusudur.” (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 9) Bilimsel bilgi, varlığın fotoğrafını çeker fakat yorumu yapan insan veya bilim adamıdır. Aynı bilgilere dayanarak çok farklı anlamlar üretmek mümkündür. O halde bilimsel bilgi ile yorumları birbirine karıştırmamak gerekir. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 142) “Akla sınırsız kredi verenler sanırsınız ki tartışmasız zorunlu ilkelerden bahsediyorlar. Oysaki bahsettikleri kendi gözlemleri, çıkarımlarıdır.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 67) Sorun, bilimsel açıklama perdesi altında ateistik yorumlara ve sonuçlara ulaşılmaya çalışması ve bunun bir dayatmaya dönüşmesidir. Evrenin işleyişini sağlayan kuralları koyan tanrıdır. İlahi dinleri gönderen de tanrının kendisidir. Her ikisi de aynı elden çıktığına göre, aralarında bir çatışma ve çelişki olması mümkün değildir. Aynı kaynaktan gelen bilgilerin birbiriyle zıt konumda olması beklenemez. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 57) Tanrı tarafından belirlenmiş kuralların (bilimin) tanrının varoluşunu yanlışlayacak bir sonuç vermesi (suistimal edilmedikçe) elbette mümkün değildir. “Batı, materyalist bilimselliği 19. yüzyılda bıraktı. Ateistler ise hala ikinci el bilim anlayışından kurtulamadılar.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 179) “19. yüzyılda, ilmin bütün problemlerinizi çözebileceği iddia ediliyordu. Bu düşünceler materyalist, pozitivist bir dünya görüşünün yansımalarına yol açtı. Comte, pozitif ilme dayanan bir insanlık dini bile kurmuştu. Oysa 20. yüzyılda bütün bu teoriler ve felsefeler iflas etmiştir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 61) Dinlerin ortadan kalkacağını iddia eden Comte ilginçtir ki, daha sonra bir din kurma gayreti içine girişmiştir: İnsanlık dini! Evet bu yeni dinin tanrısı insanlık, mucizeleri ise ilmi buluşlardı. Comte ise, bir nevi peygamberlik iddiasında bulunmuştu. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 296) “En pozitif denilen fizikte bile, maddenin en ufak parçacıklarının doğrudan doğruya bilinemediği ortaya çıkmıştır. Max Planck gibi büyük bir fizik alimi bile, &#8216;fiziğin ilimden daha çok bir sanat’ olduğunu söylüyordu.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 62) Einstein, &#8216;pozitivistler, kainatı her türlü Tanrı anlayışından ve mucizeden kurtardıklarını sanıyorlar. Onların en zayıf yanları esasında budur.&#8217; demektedir. (Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 38) Ateistler felsefi olan bir iddiayı öne sürmüş, bilim kisvesi altında kendi ideolojik fikirlerini savunmuşlardır. Bilim tarihini de çarpıtmışlardır. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 23) Bu yazarlardan hiçbirisi hayatı destekleyen bir dünya görüşü sunamamıştır. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 24) Yeni ateizm bir ideoloji olarak değerlendirilmeye daha müsaittir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 223) Ateist, herhangi bir manevi değere sahip olmadığından her şeyini maddeye ve dünyaya bağlamak zorundadır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 34) Ateistler, teistlerin tanrı için geçerli gördükleri bazı şeyleri madde için geçerli görmektedirler. Ateist, bir yandan her şeyi maddenin dışına çıkmadan açıklamak girişiminde bulunurken diğer taraftan da maddeye ‘ezeli/ebedi olmak, varlığı kendinden olmak’ gibi metafizik özellikler yüklemektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 106) Natüralizm kavramına hem yaratıcı hem de yaratılmışlık atfedilmektedir. Fiille fail karıştırılmasının sonucunda böyle bir çelişkili durum ortaya çıkmaktadır. Bütün varlıkların mikro ve makro planda her hallerinden haberdar bir tabiat profili çizilmektedirler. Tabiata ‘ilim, kudret, irade’ sıfatları verilmektedir. (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 58-60) Maddenin bilinçli bir tasarımcı gibi davranmış olduğunu ileri sürmenin bilimle ve akılla bir alakası olamayacağı açıktır. Böyle bir evrenin ortaya çıkması bilgi, irade ve amaçlılık ister. Bu özellikler ise maddede mevcut değildir. Maddenin kanunları ürettiğini söylemek hiç mantıklı değildir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 87) Madde insanı yaratıp, kendisinde bile bulunmayan canlılık, akıl, görme, duyma, çeşitli duygular ve bilinç gibi özellikleri insana vermiştir. Madde, insanı üreterek kendi davranışlarından ibaret olan tabiat kanunlarının sırlarının çözülmesini sağlamıştır! Bu anlayışla, ‘ezeli ve ebedi olan mutlak ilim ve hikmet sahibi bir tanrı yerine maddeyi koymaktan’ başka bir şey yapılmamaktadır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 83)  “Cansız bir varlığın bütün kainatı yarattığını söylemek insan için kabul edilebilir bir şey değildir ki, bu cansız varlığın yasaların bilincinde olması da gerekmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 69) Halbuki “Parçalar, bütünden habersizdirler.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 15) Süreklilik gerektiren bir bütünü bilinçsiz parçalar bir araya gelerek sağlayamaz! “Bu dünyada ise ‘sadece’ insana bir bilinç verilmiştir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 18) İnananın Allah&#8217;a yüklediği sıfatları, inkarcılar tabiata yüklemiştir. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 71) Maddenin yaratılmışlık ve sonluluk  özelliği taşıması, belirli yasalara tabi olması, kainatın yaratıcı değil de yaratılmış olduğunu gösterir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 147, 207) “Kendi kendine kurallar olmadığına göre bu kuralları ortaya koyan bir varlığın olması bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 33) Tanrı, yasaların üstünde, yasaları var edendir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 148)  “Maddenin işleyişinde herhangi bir düzensizliğin ortaya çıkmaması, Tanrı tarafından delil gösterilerek, asıl  yönetme yetkisinin kendisine ait olması gerektiği sık sık vurgulanır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 177) Madde, sadece bir varlığın otoritesine itaat etmektedir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 229) Her şeyin bilgi ile hareket ettiği bir yerde, sıradanlık hakim olamaz. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 26) Bizim insan vücudunu öğrenmemiz için ilim öğrenmemiz, zaten bu işin ilimle meydana geldiğini ortaya koymaktadır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s.  231) Evrenin yaratılış sırlarına vakıf olmak da bizleri Allah&#8217;a yaklaştırır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 238) “Gücün olmadığı yerde düzenden söz edilemez.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 17) O güç sahibi olan da, yaratılan değil yaratan sıfatına sahip olan Allah’tır! “Allah’u Teâlâ iradesiz varlıklara yol ve yöntem tayin etmiştir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 29)   </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam felsefesinde çağdaş natüralizmin izlerini ise sadece er-Razi (Ebu Bekir bin Zekeriyya er-Razi) ve İbni Ravendi&#8217;de görmekteyiz. Razi, Tanrı, nefs, ruh gibi doğaüstü varlıkları kabul etmektedir. İbn-i Nedim&#8217;in beyanına göre er-Razi, peygamberliği inkar edenlere reddiye bile yazmıştır. Onun ‘et-tıbbu&#8217;r-Ruhani’ adlı eseri de, Razi&#8217;ye yapılan ithamlarla çelişmektedir. Ravendi&#8217;nin ise aslında, mümin bir kelamcı olduğu görülmektedir. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s.  36) Ravendi’nin ateist olmadığı da ifade edilmektedir. (Abdurrahman Bedevi, Min tarihi ilhad fil İslam, s. 27-28, Necip Taylan, İslam düşüncesinde din felsefeleri, s. 57-63) Ebubekir er-Razi’nin tanrıya yer verdiği için ateist olarak nitelendirilmesi uygun değildir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 48) Ateist olarak meşhur olan ibn Zekeriyya Razi ise felsefi sisteminde Tanrı&#8217;ya yer verdiği ve onu beş ezeli ilkeden biri olarak gördüğü bilinmektedir. Razi, Tanrı, nefs, ruh gibi doğaüstü varlıkları kabul etmektedir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 26) Razi, ahiret inancını aklın ve adalet duygusunun bir gereği saymıştır. (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,  s. 43) “Bazı araştırmacılar, Razi’yi mülhit olarak değerlendirenlerin genelde Şia mezhebine mensup olduklarını, Razi’nin onlara karşı reddiyeler yazdığını, ayrıca konu ile ilgili verdikleri bilgilerden bazı tutarsızlıklarının olduğunu belirterek, verilen bu tür bilgilerin objektif olmadığını söylemişlerdir.” (T. Akyüz, Ebu Bekir Zekeriyya er-Razi’nin felsefi görüşleri, s. 21-22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Ateizm, din ve bilim</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Akla gereğinden fazla anlam yükleyenler için bilimsel ve teknolojik gelişmeler tartışılmaz kaynak konumuna gelmiştir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 10) Yeni-ateistlere göre de bilim, dinin yerini alması gereken bir rehberdir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 15) Yeni Ateistler, bilimin insanlık için tek rehber olduğunu iddia etmekte ve bilimden ahlaki konular da dahil olmak üzere pek çok konuda yol göstermesini beklemektedirler. Onlara göre din, felsefe ve sosyal bilimler gibi diğer bilgi kaynakları gayri meşrudur. Onlar hem dini hem de bilimi, hatalı bir şekilde tasvir ve tarif ederler. Dinle bilim arasındaki ilişkiyi kendi ideolojileri uygun olacak şekilde çarpıtırlar. Yeni ateistler, bilime bilimin alanının dışında rol biçmeye çalışırlar. Onlara göre, dinleri insanlar yaratmıştır. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 93; C. Şengör, Newton niçin Türk değildi, s. 125) ve Tanrı inancı ile dini inançlarla mücadele etmek gerekir. ‘Boşlukların Tanrısı’ fikrinin özeti de, “tanrı fikri bizlerin bilgi eksikliğimizin bir sonucudur ve bilim geliştikçe dini yerinden edecektir” şeklinde özetlenebilir. (Marx, Din üzerine, s. 189) Yeni ateistler, bilimin keşfedemediği alanları dindarların ‘Tanrı yaptı&#8217; diyerek geçiştirdiğini iddia eder ve buna &#8216;boşluklar tanrısı&#8217; adını verirler. Halbuki, bilim ilerleyip o boşlukları doldurduğu zaman ateizme değil bilinçli bir yaratılmaya işaretler bulunmakta, dolayısıyla dindarların görüşünü destekler sonuçlara ulaşılmaktadır. Kısaca, ‘boşluklar tanrısı’nı Müslümanların teizme değil ateistlerin, iddialarının aksine, ateizme delil olarak kullandıkları görülmektedir. “Boşlukların tanrısı iddiası bilimsel değil bilimden bağımsız dogma bir iddiadır. Çünkü, canlılar hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun daha önceden hayal bile edilemeyeceği kadar kompleks olduğunu ve bunun ‘doğal süreçler ve rastlantılar ile üretilmiş olamayacağını’ görmekteyiz.” (Mustafa Akyol, Bilim, din ve ateizme dair modern ezberlerin sonu, s. 22) Ayrıca, “Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, atom-elektronu ancak belli bir durumda tespit edebilmekteyiz. Halbuki o zaman da, onun hareketini takip imkansızlaşmaktadır. Hareketi gözlemleyene kalkarsak, o zaman da maddeyi tespit mümkün olmamaktadır.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 167)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist Yuval Noah Harari, “Eski avcı toplayıcılarının inançları üzerine son derece belirsiz bir kavrayışımız olduğunu itiraf etmek gerekir.” (Harari, Sapiens, s. 67)  demektedir. Burada sorulması gereken şudur. “Eğer Dinlerin ortaya çıktığı dönem ile ilgili bilgimiz çok kısıtlı ise,  dinlerin insanlar tarafından yaratıldığından nasıl bu kadar emin olunabilmektedir. Bu iddialar, yazarların önyargıları ile şekillenmektedir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 95) “Comte, insanın olgunlaşmasını dinden uzaklaşmasına bağlamıştı. Son yüzyılda dinden uzaklaşan, onunla savaşan toplulukların ne duruma geldikleri ve neler yapabildikleri, dünyamızı ne hale getirdikleri ortadadır. Pozitif (Nietzsche, Freud, Marx gibi) ateistler tanrı inancını çürütmeye çalışmakla kalmamış, inançsız bir toplumun hayalini de kurmuşlardır.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 52-54) Bugünkü dünyanın çektiği sıkıntıların temelinde, çok tapınılan bilimin her şeyi tüketen insanoğlunu bir türlü doyuramaması yatmaktadır. Madem çok matah biliminiz vardı, o zaman hadi şu tüketim çılgınlığına bir çare bulun! (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 179) Bilimsel noktada hayli mesafe kat eden  ülkeler, fakir ülkeleri sömürmek ve fiilen işgal etmek teşebbüsünden neden geri durmamışlardır? (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 42) “Bilimsel çalışmalar son derece ilerlemiş olmasına rağmen türlerin tükenişinin ve dünyadaki ekolojik dengelerin bozulmasının önüne geçilebilmiş de değildir.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 36) “Dünya seyahat edenler için oldukça küçülmüş ama komşularımızla tanışıp konuşmamıza imkan vermemiştir. Uçaklar, bombalar yağdırmaktadır. Altın ve madenler, Güney Afrika topraklarından Avrupa bankalarına akmaktadır. Bilim ve sanatla ahlak arasında tezat olduğundan, insanlık ıstırap içinde yaşamaktadır.” (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 287) Alexis Carrel’in dediği gibi: ‘Uygarlığın gayesi ilmin ve makinelerin ilerlemesi değil, insanın ilerlemesi olmalıdır.’ (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 70) Artık &#8220;Dikkatimizi makinelerden ve fizik âleminden, insanın fizyolojik ve manevi cephesine çevirmemiz gerekmektedir.&#8221; (Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, s. 11)  Ama sonuçta gelinen noktada “Sekülerist ve pozitivist dünyada ‘değerin yerini fayda’ almaktadır.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 106)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Materyalist ve seküler eğitim sürecinden geçirilen zihinler, bilimsel bilginin artmasıyla tanrıya olan inancın ve ihtiyacın ortadan kalkacağını düşünmüşler ama görünen o ki, bu beklentileri pek de gerçekleşeceği benzememektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 10) Ateistin temel argümanı, bilimsel gelişmenin dini inanışları zayıflatarak ortadan kaldıracağı yönündedir. Halbuki tarih ve bilimin sunduğu imkanlar tanrı inancını kuvvetlendirici bir etki yapmaktadır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 79)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Comte başta olmak üzere, maddeci düşüncenin din algılamasını kısaca şöyle ifade edebiliriz: Din insan zihninin ürünüdür. İnsan, tabiat karşısındaki acizliği ve korkaklığı sebebiyle doğaüstü bir varlığa dayanma mecburiyetinde kalmıştır. Teknolojinin ilerlemesiyle insan tabiat üzerinde hakimiyet kurdukça tanrı algısı ortadan kalkacaktır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 24) Pozitivizm kurucusu Comte’a göre deneyle sağlanamayan her türlü bilgi, metafiziktir, hayal ürünüdür. Pozitivizm ise, empirizm/deneycilik ile sosyalizmin birleşmesi ile ortaya çıkan bir akımdır. Freud da, ‘bilginin artmasıyla dini inançlardan kopuş da artacaktır’ görüşünü ileri sürmüştür. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 31) “21. yüzyıl&#8217;da bile dinin hem kişisel hem de toplumsal bağlamda son derece etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Comte&#8217;un hayatının son zamanlarında kendi pozitivist anlayışı ile çelişen bir insanlık dini peşinde koşması bu düşüncenin gerçekle örtüşmediği de ortaya koymaktadır.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 24) “Ateist zihne sahip kimselerin, toptan dini yok etme çabalarının sonuçsuz kalması, dinin de en az bilim kadar insan ruhunun temel fenomenlerinden biri olduğunu göstermektedir.” (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 55) &#8220;Marksizm öldü, geriye kaldı ateizm. Ama Türkiye&#8217;de aydınlar arasında ve eğitim kurumlarında ittihat ve terakki pozitivizmi hala geçerliliğini sürdürmektedir.&#8221; (Ömer Balkan, İslam Dergisi, Temmuz 1988, 59. Sayı, s. 23) Türk siyasetçi ve akademisyen Ufuk Uras dinden uzaklaşma sürecini şöyle anlatmaktadır: 1968 yılında “laboratuvar ortamında” amino asitlerden proteinler yapıldığını öğrenince bende bazı ampuller yandı. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 30) Halbuki, “Laboratuvar şartlarında dahi basit bir hücrenin elde edilmesi halen başarılamamıştır. Ayrıca bir ateistin, çamurlu sudaki hayatın nasıl ortaya çıktığını da açıklaması gerekmektedir.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 203)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Klonlanan ilk hayvan olan koyun Dolly. &#8220;Dolly üç annenin kullanılması sonucu 5 Temmuz 1996&#8217;da, Edinburgh Roslin Enstitüsü&#8217;nde dünyaya geldi. Bu annelerin ‘üçünün de farklı görevleri’ vardı. Birinden ‘yumurta hücresi’, ikincisinden ‘hücre çekirdeği’ elde edildi. Diğeri ise klonu doğuma kadar ‘rahminde’ taşıdı. ‘Diğer klonlama girişimleri canlı embriyo vermedi.’ Canlı olan bazılarının gelişiminde ise ‘anormallik’ gözlendi. Dolly’i klonlayan ekibin lideri olan Ian Wilmut, 2007 yılında nükleer transfer tekniğinin ‘insanlarda kullanılmasının iyi sonuç vermeyeceğini’ söyledi.&#8221; (herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/3-annesi-olan-ilk-hayvan-dolly, 22 Şubat 2018) “Dolly&#8217;nin klonlanması: Bir koyunun vücudundaki bir meme ‘hücresinden alınan’ DNA, annenin yumurtalığındaki ‘döllenmeye hazır bir yumurtanın içine’ konmuştur. Yani, annenin yumurtası, yine var olan başka bir hazır hücreden alınan DNA ile döllenmiş ve bu yumurta başka bir ‘annenin rahmine’ yerleştirilmiş, böylece gebelik süreci başlamış ve sonunda da, Dolly dünyaya gelmiştir.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 117) Özetle, hazır sahnede sadece dekorasyonların yeri değiştirilmiş ve buna klonlama denmiştir! “25 yıl önce bazı bilim insanları bir sonraki adımda insanın klonlanmasından endişe etmişlerdi. Fakat bu yöntem günümüzde sadece belli alanlarda kabul gördü. Nitekim ‘klonlanmış hayvanlar sorun yaşıyorlar.’ Birçok klon hayvan doğumdan itibaren ‘sağlık sorunları yaşıyor ve yoğun bakım tedavisine ihtiyaç’ duyuyorlar.” (herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dolly-25-yil-once-buyuk-heyecan-yaratan-ilk-klon-koyun, 2 Ağustos 2021) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rodney Stark&#8217;a göre, sadece Robin Hood hikayeleri okuyan bir kişi ortaçağ hakkında ne kadar bilgi edinebilirse, yeni ateist literatürden beslenen bir kişi de teoloji hakkında o kadar bilgi edinebilir. (Stark, What Americans Really Believe, s. 120) Şengör, &#8216;akraba evliliklerinin&#8217; zararlarından bahsettiği (Newton neden Türk değildi, s.158) kitabında mantık hatasına düşmektedir: Yahudilikte olan ve sadece belli bir ırk içinde evliliği ifade eden bu görüş ile İslam ümmetinin, ırklar arası kardeşliği savunduğu dünya görüşü asla birbirine karıştırılmamalıdır. “Şengör, bilimsel bilgiyi inancın tam karşısına yerleştirir. Sadece dini bilgiye değil, sosyal bilimlere de antipati ile yaklaşır. Ona göre doğa bilimleri, bilginin tek meşru kaynağıdır.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 73) Yine Şengör, Osmanlı&#8217;da mühendislerin üçgenin iç açılarını hesaplayamadıklarını söyleyip bunu aldıkları dini eğitime bağlamıştır. Bu durumda, Harezmi ve et-Tusi gibi matematikçilerin aynı dini eğitimi almalarına rağmen, üçgenin iç açılarını doğru hesaplamakla kalmayıp, matematikte çığır açmalarını nasıl açıklayacaktır? (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 139) Bu konularda da ‘İslam’da bilim ve medeniyet, Müslüman bilim öncüleri’ ve ‘Akraba evliliği’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Engels &#8216;Doğanın diyalektiği&#8217; adlı çalışmasında, &#8216;bilimin ilerlemesi ile doğanın tüm sonsuz alanı fethedilir ve onda yaratıcı için artık bir tek yer kalmaz.&#8217; (Marx ve Engels, Din üzerine, s. 189; Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 64) derken eski ateist felsefeci Antony Flew ise astronomi ile fiziksel ve biyolojik verilerin etkisiyle tanrının varlığına inandığını belirtmiştir. (Flew, There is a God, s. 1, 83-158) Lütz&#8217;e göre de, &#8220;Ateistler, öte dünyada hataları ile ilgili hesap verme hissinin verdiği rahatsızlık ve bu dünyada diledikleri gibi yaşayabilme arzusu nedeniyle tanrının varlığını reddetmektedirler.&#8221; (J. C. Lennox, Gunning for God, s. 47) Hüseyin Akın&#8217;da haklı tespitinde, &#8220;Ateizmin hazırlık aşaması hedonizmdir. Yani hazcılık. Ateizm; terbiye ve öğrenim noksanlığı ile etkileşimli olarak yayılıyor.&#8221; (Gerçek Hayat, 30 Eylül 2005, 258. Sayı, s. 24) demektedir. Aslında ateistler, “dinlerin bir gün sonu gelecek türü, asla göremeyecekleri ütopyaya inanıyor” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 60) ve “Dinlerin son bulacağı kehanetinin hiç gerçekleşemeyeceğinden korkuyorlar.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din afyon mudur?  İslam, mazlumun hep ezildiği bir ortamda, zalimin elinden gücü teslim almayı hedeflemiş ve bunu başarmıştır. Müslümanların o günün burjuvazisine boyun eğmemişlerdir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 67) Adına &#8216;gönüllü kölelik&#8217; dediğimiz günümüz sisteminde, her biri birer afyon olan futbol, alışveriş, eğlence ve kadının modernlik, özgürlük, meşhurluk, cinsel objeye indirgendiği ortamda gidişata dur diyebilecek tek unsur olan dine &#8216;afyon yakıştırması&#8217; yapılması ancak, &#8216;akıl tutulması&#8217; ile ifade edilebilir. Din, komünizm ve kapitalizm ile mücadeleyi esas edinmiş, kendine özgü ekonomik sistemi olan bir müessesedir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 69-70) İslam astronomiye, paleontolojiye, jeomorfolojiye, zoolojiye, arkeolojiye teşvik eden bir dindir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 78) Müslümanlar tarihte nice icatlara imza atmışlardır: Kaf Suresi 6. ayet; Ankebut Suresi 20. ayet; Ğaşiye Suresi 20. ayet; Nahl suresi 66. ayet; Rum Suresi 9. ayet. Hiç bir inanç sistemi, mensuplarının zaafları üzerinden sorgulanamaz. Bilim adına yalan söyleyen bilim adamlarının sahtekarlığını bilime mal edebilir miyiz? (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 80)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yeni ateizmin öncülerinden olan Sam Harris, Yahudi ve Hristiyanlığı İslam&#8217;dan ‘daha mantıklı’ bir din olarak görür. O, “Biz İslam ile savaş halindeyiz. İslam&#8217;ın temelleri bizim için bir tehdittir. İslam’ın barışçıl bir din olduğu fikri tehlikeli bir fantezidir.” görüşündedir. Irak Savaşı’nı, “Medeni Batı toplum tarafından İslam barbarlığını yenmek için başlayan asil bir haçlı seferi” olarak değerlendirir ve ‘işkencenin ahlaki olduğunu da’ öne sürer. Yeni ateistlerden C. Hitchens ise, ‘dinlerin insanları ırkçılığa teşvik ettiğini’ savunur. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 28) Gerçekte ise  İslamofobinin yayılmasında ateistler öncü rol oynamaktadır. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 29) Bunun karşılığında da, “Ateist öğreti sahipleri ödüllerle desteklenmektedir.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 34) Harris, Amerikalıların Afganistan&#8217;da yaptıklarının da meşru olduğunu ifade etmiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 36) Halbuki Amerika&#8217;nın Irak, Afganistan müdahaleleri sonunda 1.24 milyon insan ölmüş ve 10.1 milyon insan evsiz yurtsuz kalmıştır. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 113) Ateistler, komünist ülkelerin neredeyse tamamının neden baskıcı birer diktatörlüğe dönüştüğünü izah edemezler. Bir ateist tecrübe olan Sovyetler Birliği geride büyük bir insanlık sefaleti bırakarak çöküp gitmiştir. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 57-58) Dawkins’in ateist olan Stalin ve Hitler’in bu kötülükleri ateist oldukları için gerçekleştirmediklerini de ileri sürmüştür. Ancak ateistler, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde gerçekleşen her türlü eylemden İslam&#8217;ı sorumlu tutmaktadırlar. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 96) Görüldüğü gibi “Başka konularda aranan tarafsızlık, her nedense özellikle İslam ve Müslümanlar olduğunda rahatlıkla göz ardı edilebilmektedir.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 295) Yeni ateistlerin öncülerinden Dawkins, dinlerin insanların ölümüne neden olduğunu ileri sürmekte ve &#8216;hiçbir ateist, onlar kadar acımasız olabilir mi?&#8217; demektedir. O, Mao ve Lenin&#8217;in ateist olduğunu unutuyor tabii ki. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 44) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Russell, Freud, Hume, Demea, din duygusunun kaynağında insanlardaki çaresizlik ve sıkıntı hisleri görüşünü savunurlar. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 149) Aslında bu iddianın tam aksine, korkunun imdadına yetişen şey Allah&#8217;a inancıdır. “Allah&#8217;tan ancak alim olanlar korkar.” (Fatır, 28) ayeti bize korkunun Allah&#8217;a inanmanın ‘sebebi değil sonucu’ olduğunu göstermektedir. İnsan neden gerçekte mevcut olmayan bir üstün güce yönelme duygusuyla mevcudiyet kazanmıştır? İnsanın korkularının onu inkara götürmediğinden nasıl emin olunacaktır? (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 151) Allah&#8217;ın Esmaü’l-Hüsna’sının içerisinde çok azının gazap yahut azap ifade ettiğini de görmemiz gerekir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 152) Teistler, yeryüzüne kötülük getiren bir tanrıya mı inanırlar? Böyle olsaydı herkesin ondan uzaklaşması beklenirdi. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 154) “Ateistler kendi psikolojilerini yansıtma metodu ile muhataplarına hamlederler. Allah&#8217;a inananların, bu inançlarının temelinde korku ve tedirginlik olduğunu söyleyip dururlar. “Takva&#8217;nın Allah&#8217;tan korkmak ama O&#8217;nun ‘sevgisini  ve rızasını kaybetmekten duyulan korku’ olduğunu bilmezler, bilmek istemezler!” (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 18) Bizim ilahımız olan Allah (cc) Rahman&#8217;dır, Rahim&#8217;dir, Tevvab&#8217;tır, Gafur&#8217;dur, Rezzak&#8217;tır, Halik&#8217;tır. Rauf’tur, Vahhab olandır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yeni Ateistler, dinin insanları uyuşturup sürü haline getirdiğini söyler.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 61) Unutulmamalıdır ki, “Din gibi, bilim ve sanat da kötüye kullanılabilmektedir.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 155) Ve bizler ateist rejimlerde ateizmin nasıl bir sömürü ve katliam aracına dönüştüğünü defalarca gördük! Ayrıca bu iddianın aksine “İslam, düşünme yetilerini kaybettiren içki ve uyuşturucuyu kökten yasaklamıştır.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 63) Sürü psikolojisi de dinimiz tarafından eleştirilmiştir. Kur’an, “Ataların fikirlerinin eleştirilmeden kabul edilmesi reddetmiştir. (Bakara, 170) Gustave le Bon, ‘İslam medeniyetinin şanlı ve şerefli bir birikime sahip olduğunu’ ifade etmiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 37) Franz Rosenthal,  “Şimdiki Batı uygarlığı da dahil, bilgi kavramının, toplum hayatında klasik dönem İslam’daki kadar büyük bir önem taşıdığı başka bir uygarlık mevcut olmamıştır.” demektedir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 87) Henry Stubbe, ‘İslam dininin insan aklı ve tabiatına uygun olduğunu’ dile getirmiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 54) “İslam daveti, tevhid inancı, ahiret merkezli yaşam anlayışı, insan tasavvurundaki ıslah, ferdi sorumluluk, adalet, hakperest şahsiyetler yetiştirmesi ile toplumda insanlığın önünü açmıştır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 222 242) Din varoluşsal sorulara ve kimlik inşasına katkı sağlamıştır. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 198) “Din yaratılış gayesini idrak etmemizi sağlamış, kundak ile kefen arasını tanzim etmiştir.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 157) &#8220;İlim aklın, din ise gönlün ışığıdır.&#8221; (A.F. Başgil, Din ve laiklik, s. 37) Kur’an’da “Allah insanları farklı şekillerde ikna eder. Zeki insanlara mantıklarını kullandırır. Bazı insanlar uyarılmak ister, bazıları ceza ister, bazıları da mükafat ister.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 19) Din, bilim, felsefe birbirlerini tamamlayan alanlardır. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 223) Bilim hayatı kolaylaştırır; din düzene koyar! Bilim nasıl, din kim olduğu sorusuna cevap verir.  Din, bu dünyanın mükafat yeri değil imtihan yeri olduğunu vurgular. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 109) Hayata müdahale eden tanrının önüne insan devamlı aracı Tanrılar koymuştur. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 116) Bütün toplumlarda dinin mevcut olması, mantık açısından dinin bir olgu olarak var olduğunu göstermektedir. Sadece bir toplumda dini değerler var olsaydı o zaman belki dinin insan eseri olduğunu söyleyebilirdik. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 123) Halbuki “Dinsiz toplum yoktur.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 38) ve “Bütün insan topluluklarında tanrı inancı vardır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 26) Filozof Henri-louis Bergson, “ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplumlar bulmak mümkün olacaktır ancak dinsiz bir toplum asla” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 189; <sub>Bergson, Ahlak İle Dinin İki Kaynağı, 137)</sub> ve Mestrius Plutarchus, “dünyayı dolaşınız. Edebiyatsız, kanunsuz, servetsiz şehirler bulacaksınız fakat mabetsiz ve mabutsuz (İbadet yeri ve ibadet edilen olmayan) bir şehir bulamayacaksınız.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 190) demektedir. İşte o nedenle de yeryüzünde “İçinde bir tapınak bulunmayan hiçbir antik şehir de bulunmamaktadır.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 29) Zaten ateist olan devletlerde de ya kurucu lider ya ideologlar tanrı seviyesine çıkarılmış, ideoloji kitapları da kutsal metinler yerine ikame edilmiş ve ateist ideoloji öncüleri de birer aziz gibi topluma lanse edilmişlerdir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Çoklu Evren Teorisi</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Çoklu evren tezi, bilimsel verilerden hareket etmekten ziyade, evrenin bir başlangıcı olamayacağı düşüncesine imkan sağlamak amacıyla geliştirilmiştir.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 279) Hawking, &#8220;evrendeki her bir parçacığın bütün muhtemel yolları alacağını ileri sürerek ve çok uzun bir zamanın geçmesine müsaade edilirse şu andaki evrene ulaşılabileceğini” söyler. (The Universe in a Nutshell, s. 83-87) Çoklu evrenler tezi ile biyolojik evrim teorisi arasında ilk göze çarpan benzerlik, her ikisinin de temelinde tesadüf ve şans faktörünün yer almasıdır. Diğer bir benzerlikse, her iki yaklaşımın da başlangıç sorununu çözememiş olmasıdır. Ayrıca her iki teoride ortaya koydukları argümanlar açısından deney ve gözleme açık olmaması itibarıyla kabul edilebilir olmaktan uzaktır. &#8216;Sonsuz evrenler&#8217; projesindeki temel yaklaşım, son derece düşük olasılığa sahip durumları gerçekleşebilir ve makul kılabilmek için evren sayısını sonsuza çıkarma yoluna gitmektir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 280) Ateistler, sonsuz evrenlerin nasıl ortaya çıktığı ve niçin bu evrenlerin var olduğu sorularına makul bir açıklama getirememektedir. Ateist açısından sunulan çözüm, ancak bir evrenden diğerine kaçış şeklindedir. Sonsuz büyüklükteki bu evrenin zaman açısından bir başlangıcının da olması gerekecektir. İçinde bulunduğumuz evrenin ötesinde ve hiçbir zaman ulaşılamayacak bölgelerinde sonsuz sayıda başka evrenlerin var olduğunu iddiası gözlem ya da diğer bilimsel veri toplama yöntemlerine uygun düşmemektedir. Ateistler ‘metafizik yorumlara yönelmek’ zorunda kalmaktadır. Metafizik senaryolara sığınılması ateist açısından ironik bir tablo oluşturmaktadır. Bilimsel metot, bilinen şeylerden hareket ederek bilinmeyene ulaşmak prensibine uygun olacak şekilde işler. Burada bilinen şey, içinde bulunduğumuz evrenin kendisidir. Halbuki ateistler, varlığı ve mahiyeti bilinmeyen evrenlere dayanarak içinde bulunduğumuz evreni açıklamaya kalkışmaktadır. Ateist meseleyi daima sonsuzluğa havale etme girişiminde bulunmaktadır. ‘İçinde bulunduğumuz tek bir evrene bile bir açıklama getiremezken, çözüm olarak sonsuz sayıda evrenin varlığının ileri sürülmesi hiçte mantıklı görünmemekte ve sorunu kendileri açısından daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir.’ Hawking&#8217;in çalışma arkadaşlarından birisi olan Martin Rees şöyle söylemektedir: &#8220;Gözlemlenemeyen ve muhtemelen de asla gözlemlenemeyecek olan bölgelere başvurmak pek de &#8216;bilimsel&#8217; olmasa gerek.&#8221; (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 282-285) Ayrıca, birden fazla evren olması durumu, ilahi kaynak sorununu ortadan kaldırmaz. Evrenlerin yine tanrı tarafından yaratılmış olduğu görüşü geçerliliğini korumaya devam eder.  Diğer evrenlerin düzensizliği iddiası bilimsel açıdan ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir bir yapı taşımaz. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 288) Evrimci sitelerde bile bu görüş tutarlı görülmemektedir: &#8220;Çoklu Evrenler Teorisi bilimsel bir teori olarak görülmemelidir.&#8221; (Evrim Ağacı, 3.1.2021) Teori gerçek olsa idi bile içeriği yeni birçok sorunları gündeme taşıyacak olurdu: “Çoklu Evrenlerin herhangi birinin “bizim” kabarcığımızı işgal etme şansı yok denilecek kadar azdır. Çoklu Evrenlerin bir değil birçok versiyonu var. Bazı kuramlara göre Çoklu Evrenler çok çok uzaktalar, bazı kuramlara göreyse başka boyuttalar. Ama sonuçta bunların birbirleriyle etkileşme şansı hemen hemen sıfırdır.” (Kerem Cankoçak, Çoklu Evrenler veya Paralel Evrenler) Kısaca, evreni bir Yaradan ile açıklamamak için ateistler birçok varlığı ilah seviyesine çıkarmakta ve bunun sonucu olarak da, tek tanrıyı inkar için birden çok tanrıyı kabul etmek zorunda kalmaktadırlar! Prof. Herbert Dingle: “Hawking matematiğin soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki, acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking, Big Bang’e alternatif olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang’in ‘İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle”’ ortaya atıldığını kabul etmektedir.ˮ (Herbert Dingle, Science at the Crossroads, s. 32) Gazeteci yazar Clifford Longley bu konuda şunları söylemektedir: Evrenin yaşam için gerekli tüm koşullarla birlikte yaratıldığı gerçeğine direnmek, “Shakespeare’in eserlerinin, Shakespeare tarafından değil de bir milyar daktilonun başına oturmuş, bir milyar maymunun, bir milyar yıl boyunca süren yazma işleminin sonucunda yazıldığında ısrar etmeye benzer.ˮ (Clifford Longley, “Focusing on Theism”, London Times, Ocak 21, 1989, s.10) Reenkarnasyonu hatırlatan ve yüzümüzde bir tebessüm oluşturacak bir yorumla bitirelim: “Kim bilir eğer teori doğruysa belki farklı bir evrende çok zengin ve başarılı bir bilim adamısınız veya belki başka bir ülke veya hatta dünyada yaşıyorsunuz.” (Uğur Güven, Aydınlık, 29 Şubat 2024)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Salınımlı Evren Teorisi</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Wheeler, tarafından ortaya atılan, &#8216;Salınımlı evrenler&#8217; kuramına göre, bizim evrenimizin başlangıç noktasından önce başka bir evren vardı. Bu evren çöküş sürecine girerek bizim evrenimizin başlangıç noktasındaki tekilliğe gelmiştir. Bu görüşe göre, söz konusu süreç sonsuz bir şekilde devam etmektedir. Bu varsayım ‘test edilebilmekten uzak ve spekülatif’ bir yapı sunmaktadır.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 293) Her açılıp kapanma döngüsünde gittikçe artan miktarda zamana ihtiyaç duyulacak olması ve dolayısıyla da entropinin artması, bu modeli yine ısıl denge sorunu ile karşı karşıya getirmektedir. Acaba içinde bulunduğumuz bu evren, baştan kaçıncı döngü sonucunda ortaya çıkmıştır? Ayrıca bu iddiaya göre, döngünün sayısı ne kadar olursa olsun döngülerin bir başlangıcı olduğu anlamı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ateistler ise bunu asla kabul etmeyecektir. Çünkü ateistin bu modelleri ileri sürmesinin gerçek nedeni, zaten bu başlangıç sorunundan kaçabilmektir! Bilimsel olarak başlangıç anından daha önce evrenin var olduğunu bilimsel olarak göstermenin de imkanı yoktur. Ateist bu düşüncesini, saf ‘bir inanç’ bağlamında ifade ediyor olabilir ve buna inanmak kendi tercihidir ama bunu bilimsel ve ispatlanmış bir bilgi gibi sunmaya kimsenin hakkı yoktur! Vheeler&#8217;e göre kozmosu harekete geçiren &#8216;rastlantısal&#8217; olarak işleyen patlama ve çatırtılardır. Bu, başa dönüş ve ‘rastlantıya ilahi bir anlam’ yüklemektir! Büyük bir çöküşün ardından tekrar bir patlama neticesinde yeni evrenin nasıl oluştuğu bilimsel olarak açıklanmalıdır! Evrenin patlamasına ve açılmasına sebep olan şey nedir? Bilimsel olarak şu an böyle bir kuvvetin varlığı bilinmemektedir. Ayrıca bu iddiaya göre evrenin entropi değerinin sonsuz olması gerekir. Ama bunun böyle olmadığı da açıktır! (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 295-300) İşin özeti; Çoklu Evren teorisi, salınımlı evren teorisi gibi ateistlerce ileri sürülen  birçok teori, &#8216;bu evrende ispatlayamadıkları&#8217; Evrim teorilerini, &#8220;ne deneysel ne bilimsel olarak ispatlanması mümkün olmayan&#8221; ve sadece teoride kalacak ve topu taca atmak anlamına gelecek olan bilim dışı iddialar ile savunma gayretlerinden ibarettir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 302)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Yeni ateizm</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yeni ateizm bir misyon hareketidir ve dinlerin yok edilmesini savunur. Yeni ateistler klasik ateistten daha kavgacıdır. (Doç. Dr. Alper Bilgili, Güncel kelam tartışmaları II, Yeni ateizm ve eleştirisi, s. 197) Yeni Ateizm öncüleri olarak, S. Harris, D. Dennett, R. Dawkings, L. Krauss, L. Moran tanrıyı inkar ederler, bilime iman derecesinde güvenir, dini sert ve amansız biçimde eleştiriler. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 85) “Richard Dawkins, Daniel Dennett, Sam Harris, Christopher Hitchens bilim adına dinlere büyük bir saldırı başlatmışlardır.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 17)  “Marx da, tanrının varlığını inkar etmekte yetinmemiş, insanların ruhlarındaki mevcut olan, tanrının varlığına inancı fiilen silip atmak istemiştir.” (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 43)  Aslında “Batı burjuvasının ve onun ahlakının meşrulaştırılması ve batının kültürel hegemonyasının yeniden üretim araçlarından biri olan” (Evrensel, 06 Nisan 2022) Yeni Ateizm, “Richard Dawkins, Sam Harris, Daniel Dennett ve Christopher Hitchens gibi yazarlarca öne çıkarılmış, geleneksel ateizmden farklı olarak iddialarını bilim üzerinden temellendirme ve bilimi kutsal görerek onu iddia etmediği, alanına girmediği konularda da konuşturmaya çalışmıştır. Bu ateistlerin güttükleri bu tavra da ‘bilimcilik’ adı verilmektedir.” (Saliha Vidinlioğlu, Bilimci Natüralist Dünya Görüşünün Eleştirisi, UİF Dergisi, Cilt 32, Sayı 1, Yıl , 2023 Haziran, s. 208)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nietzsche &#8216;Tanrı öldü&#8217; (Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zertüşt, s. 11; Die fröhliche Wissenschaft, s. 108, 125, 343; ; Şen bilim, s. 130; Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 10; Yalçın Çetinkaya, İzlenim Dergisi, 1993) derken, kilisenin &#8216;insan-tanrı&#8217; olarak takdim ettiği şeyi (Celal Büyük, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2013 17 (3): s. 10; William Barrett, İrrasyonel İnsan, s. 206) kast ettiği unutulmamalıdır. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 21; Mehmet Türkan, Sevgi dolu bir tanrı arayışı, İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 11, Sayı 2, (2022), s. 531) Yoksa hayatta, “Ölüler çok çabuk unutulur.” (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s.  21) Zaten “Var olmayan bir şeye karşı isyan da edilemez.” (Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı, s. 17) “Tanrı kavramına inanmayan bir kişinin reddedecek bir şeyinin de olmaması gerekir, olmayan şey reddedilemez.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 156)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ama Yeni ateistler dini reddederken aslında yerine kendi anlayışlarına uygun yeni bir din eklemeyi de ihmal etmemektedirler: “Kendisini genelde din düşmanlığına, özelde ise İslam aleyhtarlığına adayan ateist Harris, ateizme 19. yüzyıl burjuva pozitivizminin ve sosyalist mirastan kalan katı materyalizmin yanında, maneviyatı önemseyen, yani spiritüel bir boyut eklemiş, bilimsel argümanlarla destekleyerek Budizmin dini ritüellerinden arındırdığı bir meditasyon geliştirip, onu manevi bir rehber olarak sunmaya çalışmıştır.” (Nazmiye Yağcı, Çağdaş din felsefesi problemi olarak yeni ateizm, Sam Harris örneği, Yüksek Lisans Tezi, s. 90-91) Özünde materyalist ve sosyalist olan politik yapılanmalarda ateizm de, insanlara kabul edilmesi gereken bir ‘yaşam biçimi’ olarak sunulmuştur. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 4)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fern Elsdon-Baker, yeni ateizme eleştiri getirdiği için, kendisi de bir ateist olmasına rağmen yeni ateistler tarafından ‘yobazlıkla’ suçlanmıştır. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 22) Yeni ateistler, teistlere kaba ve saldırgan davranış göstermekte, dine alternatif yaşam biçimi inşa etmede bilimi bir başvuru rehberi olarak takdim etmektedir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 18) Armstrong, ateistlerin teist olan muhataplarını aşağılayarak sohbete başladığını söyler. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 19) Her olaya negatif ve ön yargılı yaklaşır, doğruyu aramak yerine sürekli yanlış bulma peşinde koşar, bir takıntı içinde görünürler. (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 14) Sam Harris ‘ister ılımlı ister fanatik olsun bütün dindarlara karşı hoşgörüsüz olmalıyız’ demektedir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, dogmatik bir ateisttir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 172) Dawkins, dinin saldırgan bir düşmanı olmuştur. Kendisine güvenebileceğimiz tek doğru bilgiyi bilimsel bilgi olarak görür. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 16) Dawkins, Darwincilikle ateizmi temellendirmeye çalışır ve dahası, dinlerin inanç sistemlere savaş açar. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 149) Halbuki bu daha önce de denenmiş ve başarısız olmuş bir yoldur. Marxist devletler resmi kurumları ile dine savaş açmışlardı. “Kırım&#8217;da Mimar Sinan&#8217;ın ünlü eserlerinden olan Gözleve Han Camii ateizm müzesi olarak kullanılmış.” (Yörünge Dergisi, 17-24 Şubat 1991, 16. Sayı, s. 8), “İnsanların dini dogmaları ve Allah&#8217;ı yok edecekleri” (Pravda Vostoka, 1 Ekim 1970, s. 3) ileri sürülmüş, ateist devlet kurucuları, “Tanrı düşüncesi sosyal duyguları uyutmuştur” (Lenin&#8217;in 1913&#8217;te Gorki&#8217;ye yazdığı mektuptan, alıntı:  Y. Aytu Hilâl, Temmuz 1975, 13. Cilt, 151 Sayı, s. 11) diye ilan etmişlerdi. Ülkemizde de birçok akademisyen benzer görüşlere sahiptir. Mesela “fizyoloji profesörü olan Mehmet Akçay, &#8216;Din ve Tanrı&#8217; konusunda bir anket yapmış ve anket sonunda şöyle bir yorumda bulunmuştu: ‘Din cahiller için lüzumludur.’ Yani din alimler için lüzumsuzdur!&#8221; (Yasin Hatipoğlu, Serdengeçti, Şubat 1962, 15. Cilt, 33. Sayı, s. 13) Ateistler “Toplumun kutsallarını, değerlerini aşağılamayı marifet saymış, halka tepeden bakmışlardır.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yeni ateist natüralistler, teizme eleştiriden çok saldırılar gerçekleştirmektedir. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, Dennett&#8217;ten Dawkins&#8217;e yeni ateizmin felsefi temelleri ve teistik eleştirisi, s.  9)  Yeni ateistleri ateist ve seküler olan Michael Ruse ve Ronald Numbers gibi isimler de eleştirir. “Tabi bu eleştirilerin neticesinde yeni ateistler onları ‘yüzeysel olmakla, aptal olmakla, hatta satılmış olmakla’ suçlamışlardır. (Doç. Dr. Alper Bilgili, Güncel kelam tartışmaları II, Yeni ateizm ve eleştirisi, s. 199) Lawrence Krauss’un kendini tarif ederken kullandığı kelime &#8216;militan ateist&#8217;tir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 36) Oxford üniversitesinde matematik profesörü olan John Lennox&#8217;un da dikkat çektiği gibi, yeni-ateistler &#8216;gürültücü ve kavgacı&#8217;dır. Dennett&#8217;e göre, evrim teorisine şüpheyle yaklaşanlar &#8220;cahil ve kötüdür.&#8221; Dawkins ise evrimi reddedenlere birkaç seçenek sunmuştur. Dawkins&#8217;e göre onlar; &#8216;cahil, aptal, deli ya da kötüdür.&#8217; Bilimin verilerine atıfta bulunarak tanrının varlığına ikna olduğunu belirten 20. yüzyılın en önemli ateist felsefecisi Anthony Flaw da, &#8216;satılmış veya delirmiş&#8217; olmakla (Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 73, 85) suçlanmıştır. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 46)  Dennett, ateistleri ‘parlak zekalı’ olarak tanımlarken dindarları ‘kalın kafalılar’ olarak etiketlemiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 50) Dawkins, İslam karşıtı aşırı sağcı Hollandalı siyasetçi Geert Wilders’i coşkuyla destekler ve &#8220;Bu cesur adamı selamlıyorum&#8221; derken Harris ise, ‘Hristiyan Milletine Mektup’ta, aşırı sağcılar için şunları söylemektedir: “Birkaç istisna olmakla birlikte, bugün İslam’ın Avrupalı toplumların yüzleştikleri bir tehdit olduğunu dürüstçe söyleme cesaretini bir tek faşistler göstermektedir.” (Luke Savage, jacobin.com, 2 Aralık 2014) Görüldüğü gibi, Darwinizm, materyalizm ve pozitivizm dine oldukça tahammülsüzdür. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 33) Richard Dawkins başta olmak üzere ateistlerin kitaplarının hemen her yerlerinde yayılmış olan hakaret edici ve kural dışı vuruşlar içeren üslupları da dikkat çekmektedir. (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 9) “Ateizmin eleştirilerinin temelinde teorik kaygılardan ziyade ‘ideolojik’ ön yargılar ve saplantılar dikkat çekmektedir. Öyle ki, bu çerçevede fikirler dile getirilirken, özellikle üslup açısından inanan insanları incitici ve onlara hakaret edici öğelere sıkça rastlanmaktadır.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 175-176) &#8220;1400 yıl öncesinin kanunları&#8221; diye akılları sıra İslam&#8217;ı küçümserler. Ama kendileri Sodom ve Gomora fuhuşunu, &#8216;cinsel &#8216;özgürlük&#8217; adı altında savunurlar.  (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 35) Ateistler alternatif görüşlere hakaret edip, kendi ideolojilerini hakikat diye insanlara zorla kabul ettirmeye çalışırlar. Ateist düşünce sadece inançlara değil aynı zamanda akla ve ahlaka da zarar vermektedir. Dolayısıyla ateizmi ahlaki ve insani bir problem olarak da değerlendirmek gerekir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 223) “Dinin dogmatik olduğu söyleyen yeni ateistlerin öfkeli, hoşgörüsüz, fanatik, radikal söylemlere sahip oldukları ve bu nedenle dogmatik olma vasfının aslında en çok kendilerine yakıştığı ifade edilebilir.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 106) “Yeni Ateizm, sıradan gerçeklere derin görüş elbisesi giydirip, emperyalist projeleri teşvik eden ve aynı zamanda eldeki önyargılar için gerekli kanalları açan ama öte yandan da mevcut gücünü put kırıcı, muhalif ve objektifmiş gibi görünmesinden alan, dar kafalı bir evrenselciliktir.” (Luke Savage, jacobin.com, 2 Aralık 2014) Özetle yeni ateizmi ateistlerin haçlı seferi olarak nitelendirmek hiç de yanıltıcı olmayacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fikre, düşünceye, eleştiriye evet, hakarete, küfre, saygısızlığa hayır! (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 21) Ateistler, en az diğer dinler kadar saygıyı ve en az kendilerinin diğer dinlere gösterdiği kadar tahammülsüzlük ve saygısızlığı hak ediyorlar.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, Arka kapak)</span></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-15254" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/5473584953836865.jpg" alt="" width="923" height="439" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yeni ateizmin Türkiye’deki en önemli temsilcisi olan (Doç. Dr. Alper Bilgili, Güncel kelam tartışmaları II, Yeni ateizm ve eleştirisi, s. 192) Celal Şengör, kendi dünya görüşünü bilimin görüşü olarak sunmaktadır. Şengör&#8217;ün kavgacı üslubu, diğer görüşlere karşı tahammülsüzlüğü, tarihsel verileri çarpıtması, bazı tarihsel verileri görmezden gelmesi, işlediği mantık hataları ve argümanlarındaki tutarsızlıklar, ‘yeni ateist literatüre aşina olanlara’ tanıdık gelmektedir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s.  47, 148) Şengör, tesettürün yasaklanmasının demokrasiye aykırı olmadığını da ileri sürmüştür: “Nasıl kolunuza gamalı haç pazubendi takarak dolaşmanız pek çok uygar ülkede haklı olarak yasaklanmışsa, tesettür de aynı nedenlerde yine bazı uygar ülkelerin belirli yer ve kurumlarında verdiği muhtelif zararlardan ötürü yasaktır.” (Şengör, Bir toplum nasıl intihar eder? s. 131) Ayrıca Şengör, dinlere ve dindarlara saygı duyulmaması gerektiğini görüşündedir. (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 145) Ve ona göre “En cahil Türkler, Müslüman Türklerdir. Osmanlı Devleti, Türk tarihinin en alt noktasıdır.” (Independent, 9 Aralık 2019)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dindarlardan, mesela ramazanda açıktan yemek yerken bile saygı görmeyi veya İslam’ı ‘cihadist’ ilan ederken kendilerini ‘aydınlık savaşçısı’ ilan eden ateistler, aslında dindarları eleştirdikleri tüm özellikleri kendi üzerlerinde taşıdıklarının farkında bile değildirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şengör’e göre İnsanlara dışkı yedirmek de işkence değildir: “Bir kere dışkısını yedirmek işkence değil. Ben bal gibi yerim. Kendi dışkımı yedim. Hatta onun dışında İsviçre&#8217;de benim doktora alanımda otlayan ineklerinkini de tattım. Dağ keçilerinin de tattım. Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlıydı ama insanınki kadar acı değildi. Bu bir ‘merak’ meselesidir, merak eden ‘her şeyi’ dener. Ben pornoyu cinsel eğitimin bir parçası olarak gördüm her zaman. Artık çok sık seyredemiyorum. Neden? Geçti de ondan! E vallahi, bir oligarşi yönetmeli bu toplumu. Türkiye gibi toplumlar oligarşi ile yönetilmeli. Okuma yazma bilmiyorsanız oy vermeyeceksiniz. 35 yıldır, Amerika’dan geldiğimden beri halkın arasına karışmıyorum. 1981’den beri ben ne otobüse bindim, ne alışveriş yaptım. Hiç ekmek bile almadım hayatımda. Halkla ilgi bir şeyler yapmayı ya da içine karışmayı da sevmiyorum. ‘İnsan sevmiyor’ lafı doğru bir laf değil. Nötrüm. Ne seviyorum, ne sevmiyorum. Müzik dinlemek istediğim zaman Viyana’ya gidiyorum. (30.000 kişinin öldüğü) 1999 depremi hakikaten ‘çok yakışıklı’ bir depremdi. Kenan Evren demokrasi düşmanı değildi. Kenan Evren ve arkadaşlarının yaptığı demokrasiyi kurtarmak için yapılan bir müdahaleydi.  Evren&#8217;in cenazesine çelengi büyük bir mutlulukla gönderdim. Hatta üzüldüm ‘gidemediğim için.’ Darbeyi Amerika fişekledi diyecekler, o da doğru değil. Bu konuda iki şahit göstereyim; bir tanesi (28 Şubat darbe liderlerinden) Çevik Bir general. Orgeneral. Diğeri (12 Eylül darbe liderlerinden) Orgeneral T. Şahinkaya.” (Birgün, 22 Kasım 2015; Gazete Duvar, 10 Ekim 2018; Ekşi sözlük (eksisozluk.com/entry/82134818); Armağan Çağlayan’la Radikal’de (22/11/2015) ve Neşe Tüzel’le Radikal  gazetesinde (20.10.1999) yapılan röportajlar) Dışkı yemesi ile ilgili Ekşi Sözlük’ten sadece iki yorumu da burada aktaralım: “Celal bey&#8217;in ‘dalga geçtiğini’ anlamayanları görünce şaşırdım.”; “Şengör ‘belki’ bilimsel bir bulgu, bir panzehir, bir fayda aramak için yapmış (.ok yemiş) olabilir.” Her eylem veya söylemde keramet arama mantığı demek ateistlerde de varmış!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Celal Şengör, organ bağışına da karşı olduğunu söylemiştir! Halbuki, ‘dindar kesim organ nakline karşı’ diye iddia edilmekte idi! Celal Şengör: “Elin dangalağına organ bağışlayıp onu yaşatmanın anlamı yok.” (Independent, 21 Ocak 2019) demektedir. Organ nakli merkezi başkanı Prof. Dr. Alper Demirbaş konu hakkında şunları söyler: “Kimin yaşayıp yaşamayacağına ne zamandan beri Celal Şengör karar veriyor. Organ bağışlamak ya da bağışlamamak kişinin kendi kararıdır ve buna söyleyecek sözümüz olamaz. Bununla birlikte toplumu ve en çok da organ bekleyen hasta ve hasta yakınlarını bir bilim insanına yakışmayacak söylemlerle üzmek kabul edilemez. Ne demek “Elin dangalağını yaşatmanın bir anlamı yok!” Organ bekleyen 30 bin kişi yaşamasın mı? Biz bir hayat kurtarmak için çabalarken bu dönemde böylesi yersiz açıklamalar yapmayı ‘bilim ve mantık dışı’ olarak görüyorum. Pozitif bilimle uğraşan bir bilim insanına yakışmaz böyle şeyler!” (Habertürk, 22.01.2019)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Mühendisten ameliyat yapması beklenemez. Yorum yapılmaya başlandığı zaman, artık bilimin sahasından çıkıldığının ve felsefe alanına girildiğinin unutulmaması gerekir. Bilim adamı ‘sadece kendi uzmanlık alanında bilgi sahibidir’ ve kendisi farkında olsun ya da olmasın bütün bir ‘hakikatin küçük bir parçasını yakalamış’ durumdadır. Bilimsel bilgi dışında tarih, edebiyat, sanat ve tecrübeye dayalı pek çok bilgi türü de mevcuttur. Bir şiir, bir sanat eseri bilimsel kriterlere göre eleştirilemez, çünkü alanlar farklıdır. Söz konusu eserler bilimsel bilginin ilgi alanı dışında kaldığı için önemsiz ve değersiz de sayılmazlar.  Pozitivistler, ‘bilimcilik’ olarak nitelendirilen bir ideoloji-dünya görüşü üretmişlerdir. Esas mesele, bilimin &#8216;nasıl&#8217; sorusuna bir şekilde cevap verdikten sonra durup ‘hepsi bu kadar’ dediğinde, din &#8216;niçin&#8217; diye sormaya ve kendi cevabını vermeye devam etmesindedir. Bilim adamının din  hususlarda söyleyeceği olumlu ya da olumsuz her şey onun bilimsel kimliğinden bağımsız olup vicdani kanaatidir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 101, 104, 117-119) Modern bilim tabiatın işleyişini, ardında yatan ilahi sırrı, hikmet ve hakikatleri görmezlikten gelir. Modern bilim bir ideolojiye dönüşmüştür. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 169) Materyalist ideolojide bilim bir kılıfa yani bilimciliğe yem edilmiştir. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 286) “İnsanı sadece maddi boyutuyla ele alırsak, onun insan özelliğini iptal ederek sıradan bir canlı hüviyetine mahkum ederiz. Notalar maddi olsa da, ses ve perdeler manadır. Dawkins şunu itiraf etmektedir ki, bilinç, ahlak ve ölümlülük konularını Darwincilik ile izah etmek oldukça zordur.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 98) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din denilince, hep mistiklik, miskinlik, uyuşukluk, meditasyon ve cezbe gibi haller anlaşılmış, anlatılmıştır. Unutulan şu ki bu eylemler, haller dine değil ‘dinin batini yorumcularına’ aittir. (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 21) Nasipsiz kısmı görmezden gelirsek, benimle İslam&#8217;ı tartışanların tamamı ateizm bahanesiyle İslam&#8217;ı aramakta idi. (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 12) “Türk ateisti tevhidi ters yüz etmiştir: Allah’tan başka tanrılara evet!” (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 17) Halbuki “Sahte ilahları reddetmek, Allah&#8217;ı kabul etmenin ön şartıdır.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 11) &#8216;La ilahe illallah&#8217; bir yaşantı modeli sunmaktadır. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, 153) “Allah&#8217;ın dinine girmek için önce bütün ilahları reddeden irade, ateizmde vücut buluyor. Bu manada ‘ateizm, İslam&#8217;a girişin ilk aşamasıdır’ diyebiliriz. Allah&#8217;ı diğer tanrılardan istisna tutmak ise, ‘biraz daha yüksek bir düşünce ve akıl’ gerektirir. Ateistler, İslam ve Müslümanlarla dalga geçerek kendilerini çok zeki olduklarını ispatlayabileceklerini de düşünürler.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 198) “İlahi olmayan herhangi bir inancı (putperestliği, totemizmi, paganizmi vb.) ya da dini (Budizmi, Şintoizmi, Afrika’daki kabile inançlarını vb.) reddetmek ateizm anlamına gelmemektedir. Aksine bu durum kelime-i tevhit inancının temelini oluşturur. Ayrıca Yahudilere ait milli bir tanrı inancı veya Hristiyanlardaki üçlü tanrı inancı gibi inançların büyük bir kısmı Müslümanlar tarafından da zaten reddedilmektedir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 6)<strong> “</strong>İlk Müslümanlar mevcut toplumun kutsal varlıklarını (put) reddetmelerinden dolayı ateist olarak suçlanmışlardır. Bu kişiler atalarının dininden (Bakara, 170; Maide, 104; A’raf,  70, 173; Yunus, 78; Hud, 87; Enbiya, 53; Şuara, 74) ayrılmakla ve inançsız olmakla itham edilmişler ve şiddetli bir şekilde toplumun sahip olduğu eski alışkanlıkları kabullenmeye zorlanmışlardır.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 16- 17) “Dünya&#8217;daki kahır, çile, ıstırap bu dünyanın sahici mutluluk mekanı olmayıp, belli koşullarla sınanma yeri olduğunun en  büyük göstergesidir ve ateistlerin de anlamak istemedikleri de budur. Ateist ‘firari’dir ve hiç bir zaman yakalanmayacağına inanır. Ateist Allah&#8217;tan başka tanrılara evet der ama Allah&#8217;a ise hayır! Para, makam, ün veya ideoloji birer dine dönüşür. İdeolog ve idoller de peygamber ve evliyalar; kişiler mit olur, dini hikayelerin yerine geçerler. İnanmadıklarından kendilerine bir inanç manzumesi oluştururlar. Aslında &#8216;İnanmayan kişi, inanmadıklarının derin bir müminidir!’ Auguste Comte&#8217;un 1852 yılında kaleme aldığı pozitivizme dair eserinin adı da ilgi çekicidir: Pozitivizmin İlmihali/Le Catechisme Positiviste.” (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 19, 21) İşte &#8220;Hz. Muhammed tek başına milyarları bu sahte ilahlardan kurtarmıştır.&#8221; (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 141) Ateistim diyene şu soruyu sormak gerekir: &#8220;Hangi tanrının ateistisin?&#8221; Birçok ateist inkar edilmesi gereken sahte tanrıları inkar ederek önemli bir mesafeyi kat ettikleri halde gerçek tanrıya bir türlü ulaşamazlar. (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 29) Yaşayan ölü tanrılar: Mülkiyet tanrısı: Para; Aydınlanma tanrısı: Bilim, arzular, makam, hırs, şehvet. Bu tanrılara bağlanıp secde edenlerin gerçek tanrıyı (Allah&#8217;ı)  araması, arasa bile bulması, bulsa bile bağlanması mümkün değildir. Halbuki bilgi, mutlak sevginin kıvılcımıdır, O&#8217;ndan bahşedilendir. Gerçek bilgi O&#8217;ndandır ve O&#8217;na götürür. Eksik ve yanlış bilgi ise uzaklaştırır. Tanrı: Ra. Her firavun ile yeniden vücutlaşan ilahi hükümdardır. Kısaca, yöneticilerin yönettikleri  halkı sömürmede araç olarak kullandıkları bir vasıtadır. Zeus; Kutsal ateşi insanlardan gizlemiştir. Acımasız, cimri, insan düşmanı, devamlı kendisi ile savaşılması gereken bir varlıktır. Yehova: Taraf tutan milli tanrıdır. Tevrat’taki tanrı gezer, dolaşır, güreşir, yorulur, dinlenir. Ateist doğal olarak, &#8220;kendim gibi birine tapacaksam neden bunu kutsal kitaplarda arayayım, sokaklarda bir sürü var&#8221; der. Gökyüzündeki baba tanrı: Hristiyanlık inancına göre günahlar  ve suçlar genetiktir. Sapsarı ve çivilerle delinmiş oğlu kolları arasında, bir tanrıdır o. (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 41-50) Plastik- metalik tanrılar: Dev alışveriş merkezleri, plazalar ekonomi dininin mabetleridir. Kur’an’ın yerini insan ürünü kanunlar, peygamber yerini patron almış ve şehevi arzular Put; para, tanrı olmuştur. (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 55) “Kimi zaman bir ‘Hizmetçi Tanrı’ düşlemiş insanlar. Alaaddin’in sihirli lambasına elini sürer sürmez ortaya çıkan ve “baş  üstüne” deyip istenen her şeyi hemen yerine getiren cin örneği, zor zamanlarda insanı rahatlatan, yardıma koşan, “gel” deyince  gelen, “git” deyince giden bir ‘hizmetçi tanrı.’ Düşledikleri bu ‘hizmetçi tanrı, istediklerini yapmayınca küsmüşler ya da  kafaları kızıp ateist olmuşlar. Türkiye’de aydınlar da, “göklerde oturan büyükbaba” şeklinde hayal ettikleri Tanrıyı çok fazla bir inanç krizi yaşamadan inkar edebilmiştir. Kimi ateistler de ortam ve materyalist eğitim süreci sonucu ateist olmuştur. Oruç Aruoba: “Bir tanrıya inanmıyorum. Ailem Kemalist, ama dindar bir aileydi. Bir cumhuriyet ailesi çocuğu olarak, gerekli ölçüde ‘dinsel terbiye de’ gördüm. ‘Kulhuvallahu ehad”i ezbere bilirdim. Belli bir yaşa kadar ‘bayram namazlarına’ gittim. Daha sonra koleje devam ettim. Ortalarda bir yerde din bitti ve tanrıya inanmamaya başladım. Gördüğüm eğitim ‘Batı eğitimiydi.’ Ankara Kolejini bitirdim. Müspet ilim denileni öteberiden okuduk. Bir noktada belki tanrının varlığının gereği kalmadı.” (Yalçın Çetinkaya, İzlenim Dergisi, 1993) Bir dönem de, Türk aydınları özel olarak materyalist bir bakış açısı ile yetiştirilmişlerdir: “Can Yücel: ‘Ben baştan beri ateistim. Nedeni de ‘yetiştiğim dönemin’ özelliğinden kaynaklanıyor. Bir bakıma da ‘ateist genel politikanın en ateşli olduğu zamanlarda’ geçti çocukluğum ve gençliğim.’ derken, Çetin Altan’da: ‘Benim kuşağımdaki insanlar inançsız olarak yetiştirildi. Yani kendi tercihleri ile inançsız olmadılar.’ demektedirler.” (İzlenim Dergisi, Aralık 1992) D. Mehmet Doğan, bir dönem Türkiye&#8217;de ‘totaliter komünist yönetimlere benzer din aleyhtarı bir  ‘ateizm propagandası’ yapıldığını.&#8221; (Yörünge, 13-20 Ocak 1991, 11. Sayı, s. 5) ve Prof. İhsan Süreyye Sırma, “1940’lı yıllarda okullarda din, İslam düşmanı ve dinsiz yetiştirildiğini” (A. Demircan, İ. S. Sırma Kitabı, s. 55, 74, 106, 243)  söylerken, Süleyman Arif Emre de ülkemizde “laiklik adı altında ateistliğin zorla uygulanmaya koyulmak istendiğini&#8221; ifade etmektedir.” (Yörünge, 19-26 Haziran 1994, 181. Sayı, s. 7; Benzer yorum için: Süleyman Arif Emre, Yörünge, 10-17 Temmuz 1994, 184. Sayı, s. 15) Sonradan Müslüman olan ressam Jean-Pierre Quenson, &#8220;Fransa&#8217;da laisizm, ateizmle pratikte eşitlenmiş bir yaşam biçimi öngörmekte.&#8221; (Gerçek Hayat, 5 Kasım 2004, 211. Sayı, s. 31) derken Abdullah Altay’da “Türkiye&#8217;de laiklik anlayışı, inananları hançerleyen Stalinist bir renge bürünerek ateizm oluyor.” (Abdullah Altay, Cuma, 16-22 Kasım 1990, 1. Cilt, 21. Sayı, s. 31) demektedir. Öğretmen Mehmet Mustuk’un Adana Düziçi Köy enstitüsünde okurken şahit olduğu ahlaksızlık, dinsizlik ile ilgili anıları da (Yeniden Milli Mücadele, Röportaj, 4 Mayıs 1971, 2. Cilt, 66. Sayı, s. 12) bu görüşü doğrulamaktadır. “Hürriyet şairi olarak tanıtılan Tevfik Fikret de bugünün dinsiz neslinin o günkü şartlarda babalığını yapan bir ateist ruha sahip kişi idi. Tesirleri uzun süre ülkemizde hissedilmiştir.” (Abdülhalim Polatoğlu, Sebil, 29.10.1979, 4. Cilt, sayı: 199, s 11) “Kıblesi olmayan bir toplumun evlatlarının kıblesi artık Batı olmuştur. Ama sorun şuradaki, Batının da kıblesi yoktur.” (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 43) Nokta dergisi 22 Mart 1987 tarihli sayısında ‘Tanrısızlar artık özgürlük istiyorlar’ derken, bir zamanların ünlü sosyalistlerinden Çetin Altan da şu gerçeğin altını çizmektedir: &#8220;Türkiye’de ateizm yoktur, paganlar (doğaya tapan) vardır.&#8221; Sosyolog ilahiyatçı Ali Bulaç, ‘Ateistler, ateizm denen bir dine inanıyorlar. Bizde ateizm, daha çok &#8216;dehri&#8217;liğe (doğa ve zamanı kutsayanlara) karşılık gelir. Bence ateistler ciddiye alınmaz.&#8221; şeklinde görüşlerini ifade eder. (İktibas Dergisi, 1 Haziran 1984, 4. Cilt, 83. Sayı, s. 38-39) Ateistlerin İslam&#8217;a karşı olan düşmanca yaklaşımını ise strateji uzmanı Ferruh Sezgin, ‘Türkiye&#8217;de ateist irtica var.’ (Anadolu Gençlik, Haziran 2005, 65. Sayı, s. 15-18) şeklinde özetler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist kilisesi açıldı: Ayin var, tanrı yok. Hristiyan kiliselerine çok benzer yapıda olan ateist kiliselerde şarkılar söyleniyor, alkış tutuluyor ve topluma faydalı işlere methiyeler düzülüyor. Bu oluşumun geleneksel kiliselerden tek eksiği ise ‘tanrı.’ Ancak ‘ateizmin bir din olmadığı’ görüşünde olan ateistlerin bu oluşuma onay vermedikleri de ifade ediliyor. Toplantıya katılanların ise şarkılar söyledikleri, bağış toplandığı, kahve ve kekleri paylaştıkları anlatılıyor.&#8221; (Sözcü, 12 Kasım 2013) Ayrıca “Bu ateist çevre, &#8216;ateistliği yozlaştırmakla&#8217; ateist kilise taraftarlarını suçlamaktadırlar.” (Genç Dergisi, Nisan 2013, 79. Sayı, s. 7) Aslında bozulma (!) tahmin edilenin de ötesindedir: “BBC&#8217;de yayınlanan &#8220;Dünya Allah hakkında ne düşünüyor?&#8221; adlı programda, 10 ayrı ülkede 10 bin kişi ile görüşülerek gerçekleştirilen araştırmada ateistlerin % 30&#8217;unun dua ettiğini ortaya çıkarmıştır.” (Genç Yaklaşım, Eylül 2004, 1. Sayı, s. 5) Ülkemizde de durum farklı değildir: “Dini bütün ateistler!” (Milliyet, 30.11.2013) “Ateist&#8217; gençlerin yüzde 61&#8217;i Allah&#8217;a inandığını belirtti. Kendini &#8216;ateist&#8217; olarak tanımlayanların yüzde 59&#8217;u düzenli oruç tutuyor, yüzde 13&#8217;ü düzenli beş vakit namaz kılıyor, yüzde 43&#8217;ü cuma namazına gidiyor.” (SEKAM, Türkiye Gençlik Raporu, 29 Kasım 2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi “Din, insanlar için bir ihtiyaçtır.” (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 51) Eğer Tanrıya ibadet etmezsek, başka tanrılara ibadet etmemiz kaçınılmaz olur. Arzularımızın kölesi oluruz. (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 68) “İnanmak ise sorumluluğu kabullenmektir.” (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 26) Bu sorumluluklardan kaçınmak isteyenler ateist olduklarını ilan etseler de aslında gerçekte “Allah&#8217;a ibadet etmiyorsak, başka bir şeye tapıyoruzdur. Kendi nefsimize, arzularımıza veya gelip geçici maddi varlıklara.” (Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 409, 415) Ayrıca “Dinin etkinliğinin olmadığı durumda insani olmak yerine ırki, milli, sınıfsal, siyasi yaklaşımlar ön plana çıkmaktadır.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 92) “Allah&#8217;a ait sevgi boşluğumuz doğru şekilde doldurulmaz ise, bu sevgi zamanla insanı sevdiği aciz varlığa karşı kul köle yapacaktır.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 65) Ayrıca tüm “İzm’ler de birer tanrıdır.” (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 34) İnsanlar siyasi otoriteleri ilahlaştırmaktadır. İnsana baktığımızda 3 türlü otorite kabul ettiğini görürüz: Kendi nefsini ilah edinir, siyasi otoriteyi ilah edinir veya kabul ettikleri ‘dini otoriteleri’ ilahlaştırırlar. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 160) Nietzsche “kendine göre bir ‘insanüstü’den bahseder.” (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 30) Comte da “Hayatının sonlarına doğru bir çeşit insanlık dini kurmuştur.” (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 40) Ve en son gelinen noktada insan “önce tapmak için kendine tanrılar icat eder ve ondan sonra da kendi bedensel dürtülerini Tanrı ilan eder.” (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 21) Halbuki “Dinin gönderiliş amacı,  iradeler savaşına son vermek” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 179) ve insanı fıtratına döndürmektir. Bu nedenle de Kur’an’da geçen (Bakara, 138) ‘sıbgatullah’ terkibini Taberi, “Allah’ın insan fıtratına yerleştirdiği hak din” şeklinde yorumlamaktadır. (Camiʿu’l-Beyan, I/570-572. Ayrıca; Zemahşeri, I/97; Razi, IV/86-87; Reşid Rıza, Tefsirü’l-Menar, I/486; Elmalılı, Hak Dini, I/515-516)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Mutlak ateizmin imkansızlığı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bütün insanların zihninde Tanrı kavramı vardır. Değişik kültür ve dinlerde böyle bir fikrin bulunması daha işin başında mutlak ateizm iddialarını boşa çıkartmaktadır. Tanrı’ya inanmadığını söyleyen insanlar zihinlerindeki bu kavrama Tanrı ismini vermek istememektedirler. Onlar da evrende hakim olan (ya da görünen düzenin arkasında yer alan) gizli bir gücün, sebebin, enerjinin, kozmik bilincin bulunduğunu ifade etmekte ve Tanrılık işlevi gören bir ilkenin, gücün veya açıklamanın arayışı içerisinde bulunmaktadırlar. Özellikle materyalistler, doğanın kendini Tanrı olarak (natüralizm) görmüşlerdir. Doğaya sonsuzluk, sınırsızlık, yaratıcılık, öncesizlik ve sonrasızlık gibi nitelikler atfetmekle ve bir şekilde onu kutsallaştırmakta, aşkın olmayan (maddi olan) varlıklara Tanrı gözüyle bakmaktadırlar. Hasta insanların ölümüyle Tanrı’yı suçlayan ateist bir ideolojinin üyesi, kendi ilkeleri uğruna, çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden milyonlarca insanın acımasızca öldürülmesi ve sıkıntı çekmesine karşı sessiz kalmaktadır. David Hume: &#8220;Evrendeki gaye ve düzen bizi farkına varmadan ilk yaratıcının varlığını kabule götürmektedir.&#8221; (D. Hume, Dialogues Concerning Natural Religion, s. 77) derken, Voltaire de ‘insan zihninde yaratıcı bir üstün varlık fikrinin daima yer aldığını’ ifade etmektedir. (Voltaire, Philosophical Dictionary, s. 49- 58. Ayrıca, Voltaire, Öyküler, s. 19; Mario Livio, Tanrı Matematikçi mi? s. 133; Paul Kleinman, Felsefe 101, s. 220) Cemil Sena: “Tanrı&#8217;sız bir ruh tüm yaşam dayanaklarını ve tinsel varlığının bilincini yitirmiş bir robottur.” (Cemil Sena, Tanrı anlayışı, s. 586-609) demektedir. Issız bir adada yalnız başına kalmış bir insanın dahi, şayet sağlıklı bir yapıya sahipse, en azından zihninde yüce bir yaratıcıyı düşüneceği kesindir. Binlerce yıldır milyarlarca insanın birbirinden farklı zaman ve mekanlarda dahi olsa Tanrı’ya inanmaları bizlere bir mesaj vermektedir. Bütün insanlar gerek içgüdüsel ve gerekse zihinsel açıdan Tanrı inancına doğuştan yatkındırlar. (Paul Edwards, Common consent arguments for the existence of God, I/154) Hz. Muhammed bu düşünürlerden çok önce bu gerçeği ifade etmiştir: “Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Buhari, Cenaiz, 80, 93; Müslim, Kader, 22-25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Biz bu dünyada hiçbir şeyi karşılık vererek almadık, her şey Rabbimizin bizlere olan merhametinden, cömertliğinden kaynaklanmaktadır.”<strong> </strong>(Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 255)<strong> </strong>Allah bizlere, O’nun rehberliğinden uzaklaştıkça kalbi sıkıntılar vermektedir. Allah bizim cehenneme gitmemizi istememektedir.<strong> </strong>(Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 257) &#8220;Ateistlerin sıkıntılı ve acılı günlerinde Tanrı’nın gücünü itiraf ettikleri bilinmektedir. İnsanın zihni bir şartlanmışlık içine girmeden tabii olarak Tanrı&#8217;yı inkar etmesi mümkün değildir.&#8221; (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 35-44) “Tanrı inancı fıtridir. Mutlu ve sağlıklı günlerinde tanrıyı inkar eden bir ateistin, sıkıntılı zamanlarında tanrıya sığınması da bunun bir delilidir.” (Prof. Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 30) “Tanrı yokmuş gibi yaşamakla ateist, kendini özgürleştirdiğini düşünmektedir. Ateizmin bu türünde insanın kendine karşı dürüst olmaması ve kendi kendini kandırması söz konusudur. Çünkü inanma, insanın özünde mevcut yaradılıştan gelen bir duygudur. Ateistlerin tanrının var olmadığına ilişkin delil getirmeye duydukları ihtiyaç bile, tanrının var olduğunun güçlü bir delilidir.” (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 31, 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ateizmin çürütülmesi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kanıt Problemi: Ateistler kötülüklerin varlığı gibi bir iki konu hariç kendi iddiaları lehinde orijinal bir fikir ileri sürmemişlerdir. Lehlerinde birçok kanıt olmasına rağmen inananlar eleştirilebiliyorsa, ellerinde somut hiçbir kanıt bulunmayan ateistleri tenkit etmek daha kolay ve sıradan bir iş olacaktır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 81-85) Ayrıca Müminler de Tanrı inancını rasyonel yönü bulunan bir inanç olarak ortaya koymaktadırlar. (Mehmet Aydın, Allah’ın varlığına inanmanın akliliği, İslami araştırmalar dergisi, sayı, 2, s. 12-21; Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tanrı&#8217;nın Varlığının Delilleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir insanın bu kanıtları öğrendikten sonra ateist olması mümkün değildir. Her şeye rağmen o kişi hâlâ ateizmine devam ediyorsa onda fikirden ziyade ideolojinin ağır bastığı görülecektir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kozmolojik delili: Bu delil hem Kindi ve Gazali, hem de entropi yasası ve Bing Bang teorisi verilerinden hareketle savunulmaktadır. Evren ve evrendeki olguların açıklanması üzerine bina edilen delildir. Yasaların varlığı delili: Farklı alanlarda aynı yasaların geçerli oluşunu ifade eder. Evrenin keşfedildiği delili: Evrenin insan tarafından keşfedilmesinin ancak Allah tarafından evrenin böylesine keşfedilebilir bir yapıda oluşturulması ile açıklanabileceğini ifade eden delildir. Evrenin potansiyeli delili: Evrende var olan her şey, evrene konan potansiyelin bir neticesidir. Yasaların ve sabitlerin hassas ayarı delili: Yasalar çok hassas ölçülerle canlılığı ortaya çıkaracak şekilde yaratılmıştır. Bu delil, evrenin her yerinde aynı iradenin geçerli olduğunu gösterir. Fiziki olguların hassas ayarı delili: Evrenin, başlangıçtan milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak canlılığa göre hassas ayarlarla düzenlenmesi kastedilir. Canlıların tasarımı delili: Bu delille milyonlarca canlı türü, Allah&#8217;ın varlığını gösteren bir delilin parçası olarak sunulur. Allah, canlıların korunmasından beslenmesine kadar, ihtiyaçlarını tüm ayrıntılarıyla karşılamıştır. Doğal Arzular delili: Arzularımızın bir yaratıcıya yöneltecek şekilde oluşturulduğunu ortaya koyan bir delildir. Doğuştan ahlak delili: Ahlakiliğin doğuştan bir özelliğimiz olmasını, bu özelliğimizin Allah tarafından bize yerleştirilmiş olduğunu ortaya koyan bir delildir. Akıl Delili: İnsanlardaki akıl yürütme özelliğinin var olmasının Allah&#8217;ın bu özelliği vermesi sonucu olduğunu ifade eden delildir. İrade Delili: İradenin, irade sahibi olan Allah tarafından verilmiş olduğunu dile getiren delildir. Bilinç ve Benlik delili: Bilinçsiz maddeden bilinç sahibi insanın çıkarıldığını görmekteyiz. Bunu gerçekleştiren bir güç vardır. (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 24-31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Âlem Delili (Kozmolojik Kanıt): Evrenden hareketle, onun bir yaratıcısı olduğu fikrine ulaşmaya en genel ifade ile doğal teoloji diyebiliriz. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 135) Doğadan hareketle var olan bir yaratıcı fikrine ulaşmaya teizm (doğal teoloji) denir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 189) Kozmolojik kanıt evrenin varlığından yola çıkarak yaratıcının varlığına gitmekte ve bizlere olup biten her şeyin arkasında bir Tanrı&#8217;nın bulunması gerektiğini söylemektedir. Evren kendi başına var olamaz bir nesneler yığınıdır. Sonradan var olmuştur. Evreni var kılan ve ona hayat veren bir üstün yaratıcı olmalıdır ki, O da Tanrı&#8217;dır. Evren dahil bütün sonlu varlıklar var olmalarını kendileri dışındaki bir varlığa (Tanrı&#8217;ya) borçludur. Evrenin var olması da, zorunlu varlığın yani Tanrı&#8217;nın varlığının kanıtıdır. Kozmolojik kanıt ikinci olarak evrendeki hareket ve değişmenin nedenini araştırarak Tanrı&#8217;ya varmaktadır. Nesnelerin hareketliliği ve değişik biçimler almaları kendiliğinden oluşamaz. Dolayısıyla evrendeki hareketin ve değişmenin arkasında, onlara bu gücü veren bir Tanrı&#8217;dır. Yaşamı var kılan Tanrı bizlere en uygun şartlarda ve ortamda hayat imkanını sunmuş, gerek kendi vücudumuzu ve gerekse çevremizi bu yaşama hizmet için mükemmel bir şekilde düzenlemiştir. Kozmolojik kanıt üçüncü olarak evrenin sonlu olmasından hareketle sonsuz olan bir varlığa işaret eder. Herhangi bir zaman dilimi içerisinde var olan ve bir süre sonra yokluğa mahkum olan nesneler gerçek varlıklarını kendileri dışındaki bir varlığa borçludurlar. Dolayısıyla nesneler dünyası içerisinde bulunmayan, onlar gibi belli bir zaman diliminde var olup yok olmayacak aşkın ve sonsuz bir varlığa gereksinim vardır. Bu varlık da Tanrı&#8217;dır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 93-97) Ateistlere göre ilk çağlarda çok tanrıcı olan ve putlara tapan insan daha sonra tek Tanrı inancına yönelmiştir. Halbuki İbrahim Peygamber&#8217;in de gösterdiği gibi, aşkın bir Tanrı inancı insanlığın ilk gününden beri var olmuştur. Tanrı, evreni yaratmakla kalmamış işleyiş ve kanunlarını da belirlemiştir. Yaratılan o kadar mükemmeldir ki, bazı ateistler yaratılana tanrı özelliği atfetmiş, tabiatı yaratıcı ilan etmiştir. “Tabiat ana verdi, tabiat bahşetti” gibi kavramları gündelik hayatta normalmiş gibi kullanabilmektedirler! İnsan böyle muazzam bir manzara karşısında &#8220;şans&#8221; ve &#8220;rastlantı&#8221; gibi kavramları tekrar gözden geçirme ihtiyacını hissetmelidir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 98-101)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Varlık Delili (Ontolojik Kanıt): İnsanlık tarihi boyunca genel bir tanrı kavramı evrensel olarak daima vardır. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 28, 34)   Çiçero şöyle söylemektedir: &#8220;Allah fikrini doğuştan insan ruhuna yerleştiren, yine Allah&#8217;tır.&#8221; (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 47) Descartes, &#8216;Ben tanrıyı düşündüğüm için o var değildir. O var olduğu için, ben onu düşünüyorum.&#8217; diyerek ontolojik delili özetlemiştir.  (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 50) Ona göre zihnimizdeki en mükemmel varlık fikrinin bulunması Tanrı&#8217;nın varlığının bir ispatıdır. Var olmayan bir şeyin içimizde doğması ve bizlerin de onu düşünmesi imkansızdır. İnsanın iç dünyasının sesine kulak vermeden ve doğadan da ders almadan Tanrı&#8217;nın var olmadığını iddia etmesi mantıksız ve sağlıksız bir karar olacaktır. Böyle bir kavram gerçekten temelsiz ve asılsız olsaydı insanlık tarafından asırlar öncesinden itibaren terkedilmesi, unutulması gerekirdi. Ontolojik kanıt bir anlamda mutlak ateizmin de olamayacağını kanıtlamaktadır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  89-93) Descartes&#8217;a göre de Tanrı&#8217;nın yokluğunu düşünmek mümkün değildir. (Descartes, A Discourse on Method, s. 120-126) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nizam ve Gaye Delili (Teleolojik Kanıt): Nizam delili, gök cisimlerinin düzenli hareketlerinden onu düzenleyene ulaşma şeklinde özetlenebilir. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 45) Aristo şöyle der, “her ne ki sanat ve zeka eseridir, bilinmelidir ki o bir yaratıcının ürünüdür.” (Ali Fuat Başgil, Din ve laiklik, s. 30) Âlemde bir düzen vardır ve herkes bu düzenin farkındadır. Bu düzen bizlere her şeyin arkasındaki bir düzenleyicinin varlığını haber vermektedir. Bir şairin şiiriyle, ressamın resmiyle ya da mimarın eseriyle duygulanan İnsan, Tanrı&#8217;nın sanatı karşısında da heyecanını gizlememiş ve daima hayranlığını ifade etmiştir. Bütün varlıkların insan için uygun tarzda düzenlenmesi de evrenin kendi başına ve tesadüfen oluşamayacağına işaret etmektedir. Düşünebilen, konuşabilen, akledebilen, hayal gücü olan, sevebilen, hisseden ve duygulanabilen yapısıyla insan yaratıcının en büyük eseridir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 102-109)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kötülük problemi ve ateizm: Karşılaşılan kötülüklerin çoğunluğu insan unsurundan kaynaklanmaktadır. En büyük kötülükleri yapan yine insanın kendisi olmuştur. Hemcinsini öldüren, ona zulmeden, malını çalan, çocuklarını aç bırakan, bir diğerinin kalbini yaralayan insandan başkası değildir. Sonuç itibariyle kötülükler karşısında sorgulanması gereken öncelikle insanın kendisidir. Bazı ateistlerin yaptığı gibi olup bitenden Tanrı’yı sorumlu tutmak insanın kendi sorumsuzluğunun bir örneğidir. “Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere doğar.” (Buhari, Cenaiz, 79, 92; Müslim, Ḳader, 22-25) Bir çocuğun çevresinden etkilenmeden önce yalan söylememesi, hırsızlık yapmaması, doğruyu konuşması, kötü söz söylememesi gibi hususlar, bunun en güzel kanıtıdır. Başlangıçta tertemiz olan denizleri ve atmosferi kirleten insanın kendisi olmuştur. İnsana ‘özgür irade’ verilirken, ona iyiliği ve güzelliği araması buna karşın kötülükten iradesiyle kaçınması tavsiye edilmiştir. Tanrı, daima iyiliği istemektedir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 110-116)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hudus delili: Hudus delili, &#8220;Her sonradan yaratılan şeyin mutlaka bir yaratıcısının bulunduğu&#8221; şeklinde özetlenebilir. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 94) Âlem sürekli değişikliğe maruz kalır, çocukluk, gençlik ve yaşlılık gibi evren sürekli değişiklik gösteriyor, her değişiklik gösteren şey de sonradan var edilmiştir. O halde, âlemde sonradan var edilmiştir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 21) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Psikolojik delil (Dini Tecrübe Kanıtı): Aşk ve sevgi, sadakat ve vefa duygusu gibi özellikleri Tanrı insanın karakterine işlemiştir. İnsanın bunları başka yerden (doğadan) alması mümkün değildir. İçimizdeki ulvi ve ahlaki duyguların da bir kaynağı olmalıdır. Bu kaynak da Tanrı’nın bizzat kendisidir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 117-120)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahlak Delili: İçimizdeki vicdan, merhamet, sadakat, şefkat, vefa ve acıma duygusu da diğerleriyle birlikte Tanrı’nın kalbimize yerleştirdiği ve doğamıza nakşettiği işaretler olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde bu değerler uğruna insanların varlığını, canını ve malını dahi tehlikeye atması, pek çok şeyden vazgeçmesi ondaki Tanrı inancının göstergesidir. İnsan sadece biyolojik ihtiyaçları için yaşamaz. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 122-123) Dawkins&#8217;in dindarların arasında yaşamak istemesi gibi, İslam düşmanlığı ile ünlü Ernest Renan’ın şu sözleri de vicdanında kalan kırıntıların ifadesidir: &#8220;İslamiyet&#8217;in, din olmak itibariyle güzel yönleri vardır. Her ne vakit bir camiye girsem, şiddetli bir vicdan heyecanından, onu da söyleyeyim mi, Müslüman olmadığım için bir tür üzüntü duyuyorum.&#8221; (Renan, L&#8217;ıslamisme et la Science, s. 19; Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 53; Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 112) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Çağımızdaki ateist görüşlerin çıkmazları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Modern Ön Yargılar: XX. yüzyılın başında rüzgar gibi esen ve ortalığı kasıp kavuran pozitivist hareket asrımızın ikinci yarısında hızını kaybetmiştir. Çağımızda etkili olan ateist düşünürler Comte, Feuerbach, Marx, Freud, Nietzche ve Sartre&#8217;dır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 125-129)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Comte&#8217;un Pozitivizmi: Pozivitizm, Bilimi tek geçerli bir bilgi türü olarak gören bir anlayıştır. Sonuçta pozitivizmin dinle ilgili iddialarının yanlışlığı görülmüş, inançsızlıkla ilgili beklentileri de boşa çıkmıştır. Fransız filozofu Auguste Comte, Tanrı inancının ortadan kalkacağı bir dönem olacağını iddia etmişti. (Şafak Ural, Pozitivist Felsefe, s. 19-20) Dinlerin tarih sahnesinden silineceği şeklinde ki kehaneti de tutmamıştır. (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 45) Günümüzde din olgusu ve Tanrı inancı devam etmektedir. Dolayısıyla günümüze kadar yaşamış olsaydı gördüğü manzara karşısında Comte&#8217;un dahi hayal kırıklığına uğrayacağı muhakkak idi. Nitekim yüzyılımızda dinden uzaklaşan ya da bir şekilde onunla savaşan (komünist) toplulukların ne duruma geldikleri ve neler yapabildikleri, dünyamızı ne şekilde cehenneme çevirdikleri gayet iyi bilinmektedir. Comte’un, ‘teolojik/mitolojik, metafizik ve pozitivist evreler’ dediği (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 44) şeylerin insanlığın ortak tecrübesi olduğunu görememiştir. Çok eski yıllarda dahi yüksek medeniyetler kurulmuş, bilimsel çalışmalar, felsefi eserler ortaya konmuştur. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 130-134) Alain de Botton: &#8220;Modern ateizmin başlıca yanılgısı, dinlerin pek çok yönünün geçerliliğini korumasını görmezden gelmektir.&#8221; (H. Kübra Ergin, Yüzakı, Aralık 2013, 106. Sayı, s. 16) derken Müslüman olan Fransız Komünist Partisi yöneticisi düşünür ve yazar R. Garaudy ise “Pozitivizmin en büyük sorununun bilimcilik ile bilimin karıştırılması meselesi olduğunu” (Mehmet Sulhan, Roger Garaudy’nin din felsefesi, s. 177) ifade etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Feuerbach&#8217;ın Antropolojik Ateizmi: Feuerbach<strong>,</strong><strong> </strong>Hristiyanlığın Tanrı imajının etkisinde kalarak Tanrı kavramıyla insan doğası arasında bir ilişki kurmuştur. Feuerbach&#8217;a göre Tanrı kavramı insanın kendi doğasını dışarıya yansıtması sonucu oluşmuştur. Ona göre esas olan insanın kendisi ve kendi varlığıdır. (Ludwig Feuerbach, The Esence of Chritianity, s. 5-30) Feuerbach&#8217;ın aksine pek çok filozof Tanrı inancının insanın doğasında bulunduğunu ve bunu doğuştan getirdiğini iddia etmiştir. İslam dininde zaten Tanrı&#8217;nın nitelikleriyle, insanın özellikleri arasında bir uçurum bulunmaktadır. Başka dinlerde olduğu gibi yarı ilahi bir kişiden söz edilmez. İslam dininde ne Tanrılaştırılmış varlıklar, ne günahsız azizler, ne ruhban sınıfı ve ne de kilise gibi tanrısal kurumlar mevcuttur. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi<strong>, </strong>s. 135-138)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Karl Marx&#8217;ın Sosyopolitik Ateizmi: Marx&#8217;ın din eleştirisi, onun dünya görüşünün bir parçası olarak önem kazanmaktadır. Bir anlamda ateist olmak Marxist olmanın getirdiği ve gerektirdiği bir durum haline gelmiştir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 139) Marxizm, Batı&#8217;nın kendi bünyesinde oluşturduğu kapitalist sisteme karşı bir reaksiyondur. O, gördüğü problemler karşısında siyasi ve ekonomik yapıyı yeniden düzenlemek istemiştir. Marx, insanlık tecrübesini bir tek teoriyle izah etmeye kalkışmış ve insanın bütün ideallerini, karakterini onun maddi yapısına indirgemiştir. Marxizme göre Tanrı&#8217;nın yok olduğunu söylemek, Proletarya (emekçi) tarafında yer almak ve onların lehinde çalışmak olacaktır. Marx sonuçta pek çok unutulmaz acıların yaşanmasına neden olmuştur. İdeal bir İslam toplumunun kapitalist bir toplum olmayacağı herkesin malumudur. Marxizm yok iken ezilen, mağdur olan ve bir şekilde ıstırap çeken insanların yardımına en başta din koşmuş ve burjuvaya, zalimlere karşı onların haklarını savunmuş ve acılarını dindirmiştir. Günümüzün olağanüstü zor şartlarında dahi pek çok insan için din, bir moral ve motivasyon kaynağı olmaya devam etmektedir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 143) Batı ve Batı kültürü insanlık için genel geçer bir örnek değildir. Marxist tarih anlayışıyla hareket edenler İslamiyet&#8217;in evrenselliğini, aşkınlığını (vahiy boyutunu) ve ahlak anlayışını gölgelemiş, putperestliğe ve zulme karşıtlığını ve adaletin yanında yer alışını görmezlikten gelmiştir. ayrıca evrim teorisi ile ırkçılık ve faşizm de ilerlemiş, Marx&#8217;ın görüşleri arkasında yılgınlık, hayal kırıklığı, üzüntü, hatta gözyaşı bırakarak kendi kabuğuna çekilmiş (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  144-146) ve insanlığa kurtuluş reçetesi gibi sunulan Marksist felsefe çoktan iflas etmiştir. (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 166) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Freud&#8217;ün Psikanalitik Ateizmi: Freud sahasının dışına çıkarak dini konularda birtakım yanlış hükümlere varmıştır. Freud’a göre Tanrı fikri insanın, çocukluk döneminde karşı karşıya kalmış olduğu zorluk ve felaketler karşısında geliştirdiği zihinsel bir savunma sisteminden kaynaklanmıştır. (S. Freud, Totem and Taboo, s. 147-151) Bir insan olarak Freud&#8217;un kokain bağımlısı olmasının yanında, duygusal ve bunalımlı bir kişiliğe sahip olması (Pierre Debray, Freud Skolastiği, s. IX-XI) fikirlerinin doğruluğu hakkında da çevresindekileri ciddi tereddütlere sevk etmiştir. Freud&#8217;ün Tanrı&#8217;ya inanma ile çocukluk devresi arasında kurmuş olduğu ilişkinin tersine çevrilmesi ve ateizmin aleyhinde kullanılması da mümkündür. Ayrıca milyarlarca zeki ve sağlıklı insanın hâlâ Tanrı&#8217;nın varlığına inanması ve inanmaya da devam etmesi konunun o kadar basit olmadığını da göstermektedir. Freud dinle ilgili değerlendirmelerinde totem, tabu ve fetiş gibi kavramları gündeme getirmiştir. Halbuki İslamiyet daha ilk günlerinde kendine en büyük hedef olarak putperestliği, ilkel inançları, hurafeciliği ve büyücülüğü seçmiş ve olanca gücüyle bunların hakim olduğu Arap geleneğini yıkmaya çalışmıştır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 147-150) Tanrı inancı, yaşamının sevinçli ve kederli bütün dönemlerinde insanı ayakta tutmakta ve insanın dengesini kaybetmesine engel olmaktadır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 151) Yine &#8220;Freud’çu psikanalizme göre anne, baba, vatan ve Allah sevgisi gibi yüksek değerlere kaynaklık eden de cinsellik ve korku duygusudur.&#8221; (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 55) “Freud&#8217;e göre çocuklar, birçok cinsi sapıklık modellerini peş peşe sıralayan komple bir sapıktırlar. Elbette bu hastalıklı isteklerini toplum baskısı altında doyuramazlar. Onları şuur altına iterler ve böylece bir takım iç çatışmalar başlar. İşte Freud&#8217;a göre ruh hastalıklarının tek sebebi budur. &#8220;Psikanaliz&#8221; ile şuur altının derinliklerine inilmeli, doyurulmamış sapık arzular bulunmalı ve &#8220;kabul edilebilir hale&#8221; getirilip tekrar sunulmalıdır.” (İrfan Özfatura, Türkiye, 18 Kasım 2003) “Psikanaliz yöntemine göre, insanın davranışlarına yön veren onun bilinçaltındaki cinsellik ve korku duygusudur. Tanrı inancı, hakikatte var olmayan, hastalıklı bir durumdur.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 29) “Yüce değerleri cinselliğe indirgemek, hastalıklı bir zihnin ürünüdür. Ona göre bilim geliştikçe dini ihtiyaç da kalmayacaktır. Freud, hastalıklı bireyleri incelemiş ve ulaştığı sonuçları yanlış biçimde sağlıklı insanlara tatbik etmiştir.” (Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 56, 57) “Freud’un ruh teorisi, Newton mekaniğinin ilkelerini rehber almıştı. Öğrencisi Jung’un yaşadığı pek çok kişisel dini tecrübe ise, onu hayattaki manevi boyutun gerekliliğine inandırmıştır. O, gerçek maneviyatı insan ruhunun bütünleyici bir parçası olarak gördü. Sonunda da, Freud&#8217;un gözde öğrencilerden biri ve psikanalizin veliahtı olarak düşünülen Carl Gustav Jung, hocasını terk edip gitti.” (Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası s.208,  410, 412) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nietzche ve Sartre&#8217;ın Varoluşçu Ateizmi: &#8220;Tanrı öldü. O‘nu biz öldürdük” diyen Nietzsche, bunun sonunda insanın özgürlüğünü ve onurunu yeniden kazanacağını ve kendi özünü yine kendisinin belirleyeceğini ifade etmiştir. Nietzche&#8217;den büyük çapta etkilenen Sartre da insanın özgürlüğü için Tanrı&#8217;nın yok olması gerektiğini öne sürmüştür. Her iki düşünürün iddiaları Tanrı&#8217;nın varlığını çürütmekten ziyade, onun ahlaki açıdan var olmaması gerektiği gibi bir ön kabulle yola çıktıklarını göstermektedir. Her iki düşünürün de reddettiği Tanrı İslamiyet&#8217;in Tanrı&#8217;sı değildir. Görünen o ki, bu düşünürler daha çok Hristiyanlıkla hesaplaşmaktadırlar. Bu kişiler Tanrı&#8217;nın (İsa) trajik bir biçimde çarmıha gerildiği, insanların günahkar doğduğu ve kiliseye gidip vaftiz olmadıkça aklanamadığı, insanların günah işlediğinde (Ortaçağ&#8217;da görüldüğü gibi) acımasızca ateşe atıldığı bir kültürde yetişmişlerdir. Projelerini ve ideallerini de evrensel bir norm olarak düşünmemek gerekir. Ateistlerin iddiasının aksine dinin (İslamiyet) ahlak konusunda olumsuz bir rolü bulunmamaktadır. Ateistlerin ileri sürdüğü özgürlük ideali de sorumsuzluk, kuralsızlık, dağınıklık ve kaos istemiyle eş anlamlıdır. İslam peygamberi görevinin birinci derecede ahlakı kemale erdirmek olduğunu belirtmiştir. (Muvatta, I-II, Hüsnul Hulk, 8) Dolayısı ile insanların kişisel zaaflarından kaynaklanan olumsuzlukların Tanrı&#8217;dan kaynaklandığını düşünmek ve dini eleştirmek büyük bir haksızlıktır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 152-156)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İdeolojik ateizm</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimsel (Materyalist) Ateizm Dayatması: Sovyetler Birliği döneminde Marxist ve Leninist dünya görüşü &#8220;bilimsel ateizm” adıyla eğitim ve öğretimde zorunlu bir ders olarak okutulmuş ve dinin ortadan kalkması için yoğun mücadele verilmiştir. Dini inançlar, kurumlar, ibadetler, törenler yasaklanmıştır. Diyalektik materyalizm, evrenin kendi başına var olduğunu, şuurun da maddeden sonra geldiğini ileri sürmüştür. Materyalizm şekilsiz bir maddeden bugünkü evrenin nasıl meydana geldiğini izah edememiş, insanın yaşamıyla, psikolojisiyle, inançlarıyla, etik değerleriyle, düşünce gücü ve arzularıyla ilgili olarak sistemli bir felsefe üretememiştir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 157-160)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimsel Ateizm Çarpıtması ve İslam’ın Evrenselliği: Bilimsel (materyalist) ateizm, İslamiyet&#8217;in yıkmaya çalıştığı eski putperest toplumun sömürü, kölelik, mal hırsı, kabilecilik, büyücülük, kan davası, fetişizm gibi alışkanlıklarını İslam&#8217;a mal etmeye çalışmıştır. Ateistler tarihte cereyan eden ve hiçbir zaman Hz. Peygamberin onaylamayacağı siyasi, coğrafi ve ticari kavgaları İslam’ın kendisi olarak takdim etmeye çalışmaktadır. Marxist ateistler ayrıca Hz. Muhammed&#8217;in çevresinden ve eski dinlerden etkilendiğini de iddia etmişlerdir. Bununla da kalmamış, İslamiyet&#8217;in gelişmeye, düşünceye ve tartışmaya karşı olduğu yalanını yaymışlardır. İslamiyet&#8217;in ilahi kaynaklı olamayacağını ve Mekke toplumunun bu dini ortaya çıkardığını iddia etmişlerdir. Halbuki Hz. Peygamber&#8217;e baktığımızda, O&#8217;nun gerek şahsiyetinin gerekse getirdiği mesajın, Mekke toplumunun ve o toplumda yaşayan sıradan bir insanın önceliklerinden olmayan, aksine onların mevcut değerlerini alt üst eden ve kökünden kazıyan inançlar olduğu rahatlıkla gözükecektir. Hz. Peygamber&#8217;in tebliğ ettiği düşüncelere baktığımızda o dönemde hakim olan inançlardan bir eser görmemekteyiz. O, putperestliğe, teslis (üçleme) anlayışıyla, ruhbanlıkla, İsa&#8217;yı Tanrı&#8217;nın oğlu olarak görmeleriyle ve enkarnasyonla ciddi bir şekilde zıtlaşmış ve onları kabul etmemiştir. Halbuki ateistlere göre Peygamber&#8217;in onlardan etkilenmesi gerekirdi. Hz. Musa, Hz. İsa veya Hz. Muhammed başta olma üzere tarihteki hiçbir peygamber kendi başına yeni bir din getirmemiş, hepsi de, tek Tanrı&#8217;nın varlığını insanlara haber veren ve ondan başka tapılacak, kutsanacak ya da ilahlaştırılacak herhangi bir varlığın bulunmadığını öğreten dinin elçileri olmuşlardır. Yine bu peygamberlerin hiçbirisi insanlardan kendilerini kutsamalarını veya kendilerine tapınmalarını istememiş, aksine hepsi gerçek Tanrı&#8217;nın sadece yaratıcı Allah olduğunu öğretmiştir. Özünde bir olan fakat günümüzde bozulduğu için inanç esasları farklı yorumlanan bütün ilahi dinler kaynak itibariyle bir olup aynı Tanrı&#8217;nın göndermiş olduğu dinlerdir. Peygamberler kendilerini aynı halkanın devamı olarak görmüş ve birbirlerini destekleyici şeyler söylemişlerdir. Mevcut sosyal yapının peygamberleri ortaya çıkarması ve onları etkilemesi bir tarafa, peygamberler o toplumu yeniden yapılandırmak ve değiştirmek için gelmişlerdir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 161-166) Materyalist ya da Marxist bir ateizm anlayışında insanlar sadece materyalist bir ateist olma özgürlüğüne (ya da zorunluluğuna) sahiptir. Materyalist bir ateizmin hakim olduğu yerlerde insanların bırakınız dinsizliği reddetmeyi, ateizmi eleştirme özgürlükleri dahi bulunmamaktadır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.167-170)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ateizm ve İslam gerçeği</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dininde inanç özgürlüğü çok geniş bir biçimde uygulanmıştır. Ancak bununla birlikte İslamiyet&#8217;in taviz vermediği ve kesinlikle rıza göstermediği konular da bulunmaktadır. Bunlardan biri putperestliktir. Bir diğeri de insanlar arasında görülen zulüm, katliam, soykırım, tecavüz, işkence, haksızlık, ayrımcılık ve sömürü gibi insanlık dışı fiillerdir. Kur’an, adaletin, eşitliğin, erdemin ve sevginin yaygınlaşmasını talep etmiştir. Zaten onu anlamlı kılan, farklı dilde, dinde, renkte ve coğrafyadaki binlerce insanın, özellikle ezilmiş, sömürülmüş, yurtlarından sürülmüş, hor görülmüş ve haksızlığa uğramış kişilerin gönlünde yer almasını sağlayan şey de, İslam&#8217;ın bu evrensel değerleri olmuştur. İslam bizzat anlamı ve içeriği ile de bir barış dinidir. Ateizmin eleştirilerinin temelinde teorik kaygılardan ziyade ideolojik ön yargılar ve saplantılar görülmektedir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 173-176)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanlığa hitap eden din (İslamiyet) ateistlerin düşündüğünün aksine ne bir ideoloji, ne sadece ekonomik ve politik bir yapı, ne de felsefi bir dünya görüşüdür. O evreni ve canlıları kucaklayan, bütün insanları insan olmak bakımından hoşgörüyle karşılayan, onları dili, rengi, kültürü, sosyal statüsü, ekonomik durumu, cinsiyeti, nesebi ya da geçmişiyle yargılamayan, tek Tanrı inancını savunan, putperestliği yıkan ve yeryüzünde adaleti amaçlayan engin bir inanç sistemi ve hayat düzenidir. Bu anlamda İslamiyet herhangi bir teorisyenin zihnine sığacak kadar dar olmadığı gibi, bütün varlığa, tarihe, toplumsal yapıya ve insanlığa ideolojilerin yaptığı gibi tek bir ilkeyle yaklaşacak kadar da sığ bir bakış değildir. Sosyal alanda toplum ve fert dengesini gözeten İslamiyet, adaleti, çalışmayı, ticareti, dürüst yollarla para kazanmayı teşvik etmiş, aldatmayı, yalanı, sömürüyü ve borçluyu ezmeyi ise şiddetle yasaklamıştır. İslamiyet her türlü egoizmi ve ırkçılığı ve bu amaçlarla öldürmeyi ve zulmetmeyi reddetmiş, bir başkasının canına, malına, ailesine, inancına ve özel yaşamına müdahale edilmesini de yasaklamıştır. Hristiyanlıkta görüldüğü gibi ruhban sınıfına da (Klerikal yapılanma) imkan tanımamıştır. İslamiyet gerek bireysel, gerek toplumsal ve gerekse evrensel açılardan mutluluğun temini yönünde ilkeler ortaya koymuş, niçin var olunduğu ve nereye gidileceğine dair getirmiş olduğu açıklamalarla insanlara bir vizyon sunmuştur. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s.  177-178) Ateizmin ise insanlara bir vizyon sunması ve varlık âlemiyle ilgili tatmin edici açıklamalar getirmesi bugüne kadar mümkün olmamıştır. Sistemli ve ahenkli bir dünya görüşü ortaya koymak yerine dine ve Tanrı inancına karşı eleştirel bir tutum takınmakla yetinmiştir. Ortaya yeni bir şey koyamadığı gibi insanların ufkunu açacak, onlara ümit verecek ve geleceği aydınlatacak bir sistem de sunmamıştır. Her şeye rağmen İslamiyet bütün sadeliği ve çekiciliği ile insanlığın önünde durmaktadır. Geleneğin bizlere sunduğu İslam’la, kaynakların bizlere anlattığı İslam arasındaki farkı hissedip kaynaklardaki İslam’a ulaşınca birçok sorun zaten kendiliğinden hallolacaktır. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 179-180) İnsanı inançsızlığa götüren yolların temelinde bizatihi ateizmin kendi gücü değil, din adına sergilenen bilgisizlik, tutarsızlık, ikiyüzlülük ve gayri insani tavırlar yatmaktadır. XX. yüzyılda ateizm adına ortaya pek çok şey konmuş ama içeriğinin daha çok ideolojik bilim, ideolojik felsefe ve ideolojik ateizm olduğu görülmüştür. Bu söylemlerin temelinde de pozitivist ya da materyalist esintiler bulunmaktadır. Mutlak bir ateizmden söz etmek de imkansızdır. Bilimsel, rasyonel ya da mantıksal gibi kavramların ateizm adına kullanılması tamamıyla yanıltıcı ve çarpıtıcı bir durumdur. Ateistlerin, teizmin kanıtlarını eleştirmekten başka bir seçenekleri olmamıştır. Bunun yanında kendi bakış açılarını destekler ikna edici görüşler de ortaya koyamamışlardır. Henüz kanıtlanamayan ve kanıtlanması da mümkün olmayan teorilerinin etkisi ve gücü ise günümüzde oldukça zayıflamış, yaygınlığı da sona ermiştir. İddialarını yanlışlayan sayısız örnekler bulunduğu halde fikirlerinden vazgeçmemişler ve ideolojik kaygılardan ötürü bunları kutsallaştırmışlardır. Ateizmi ilke edinen ideolojiler kiliseyi aratmayacak derecede dogmatik, statik ve dayatmacı tavır sergilemişlerdir. Kendilerini ilmi, felsefi ve özgür düşünceli diye tanımlayan ideolojiler, insanlık tarihinin en dogma, en katı ve en yasakçı ekolleri haline gelmişlerdir. Bireylerin yaşamlarına, düşüncelerine, inançlarına, kısacası özgürlüklerine dahi ipotek koymuşlar, ideolojilerini XX. yüzyılın çağdaş dinleri haline getirilmişlerdir. Ancak kesin olan bir şey varsa o da artık ateizmin bilimsellik, rasyonellik ya da özgürlük kılıfına bürünemeyeceğidir. (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, s. 184-189)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ülkemizde kanıtsız ve kaynaksız konuşulan tek alan ‘din’ ve ‘din’in kutsalları’dır. Kırılan potlar ve devrilen çamların verdiği zayiattan kimse kendini sorumlu hissetmemektedir. “Ah, şimdiki aklım olsaydı!” diye iç geçirip dövündüğümüz, dünkü aklımızla bugünkü aklımızın birbirini tutmadığı bir hayatta ‘aklı kullanma kılavuzuna’ şiddetle ihtiyaç vardır. Dinsel konuların artan bir hızla magazinleştirildiği bir ortamda bilgi kirlenmesinin olması da kaçınılmazdır. Dünyada her şey zıddıyla kaimdir. Hiç kimse başkası gibi düşünmek, inanmak ya da yaşamak zorunda  değildir. Herkes hayatını kendi özgür iradesiyle yaşar ve sonucuna da katlanır. Din bir kültür, ahlak ise bilgi değildir. Din; yaşamın bizzat kendisidir. Din, ait olduğu kültürün yardımcı unsuru, ayrıntı öğesi değil özü ve omurgasıdır.” (Hüseyin Akın, Ateistler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, s. 7-12)   Aklı başında insanlar, ihtiyaç duydukları konu ne ise o konuda bir uzmana başvurur ve onun tavsiyelerine kulak verir. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 165) &#8220;Resulullah’ı gören ve tanıyan yüz binlerce insan onun söylediklerinin doğruluğuna ikna olmuş, onun Allah’ın Resulü olduğuna inanmış ve alışageldikleri hayatı değiştirerek artık onun söylediği gibi yaşamaya başlamışlardır. Onları izleyenler de aynı yolda yürümüşlerdir. Biz salt aklımızla dünyayı da tam anlamıyor, varlıklar arasında bütüncül bir ilişki kuramıyor ve hep birbirimizden farklı şeyler söylüyoruz. İnsanların en zekilerinden olduğu iddia edilen filozoflar, bilinen tarihleri boyunca hep birbirlerini yanlışlayarak gelmiş, hakikat adına taş üstüne taş koyarak ilerlememişlerdir. Onların bu birbirlerini yalanlamaları dünyanın sonuna kadar da devam edecektir. Buna karşılık getirdikleri bilgilerle peygamberler, birbirlerini hep tamamlayarak gelmişlerdir. Hepsi öncekini, kendisinin selefi ve kardeşi olarak tanıtmıştır. Allah, insan gibi karmaşık bir makine, dünya gibi akıl almaz bir sistem yaratmış olsun ve bunların nasıl en verimli şekilde çalıştırılacağını öğretecek bir kitapçık ve bir teknisyen göndermesin, bu olacak şey değildir. (Faruk Beşer, Yeni Şafak, 17.1.2016)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din özellikle belli sanat dallarının inkişafında ve gelişmesinde başat bir role sahiptir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 206) Din, toplumun aynı düşünce ve davranışları benimseyerek ortak değerler etrafında birleşmesini sağlar. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 207) İslam dini insanları kabile, ırk, cinsiyet şeklinde bir takım ayrımlara tabi tutmaksızın üst bir ilke etrafında birleştirerek Hz. Peygamberin önderliğinde bir araya getirmeyi amaç edinmiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 209) “Dindeki ahiret inancı ölüm korkusunu önler, sorumluluk bilinci ile hareket eden insanın ahlaki gelişimine katkıda bulunur. Ahiret inancı insandaki adalet duygusunu tatmin eden en güçlü inançtır.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 213-214) Ahiret inancı acı ve zorluklarla başa çıkmada önemli bir teselli kaynağı olarak iş görür. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 216) İslam çevrenin bir emanet olduğu, gelecek nesillere en güzel şekilde aktarılması gerektiği düşüncesini hakim kılar, aşırı tüketim, israf, sömürü anlayışlarına karşı durur. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 219) İnsan ve kainat yaratıcıya işaret eden ayetlerle doludur. Kur&#8217;an&#8217;da dikkat çekilen özellikler aslında günümüz insanlarının en fazla ihtiyaç duyduğu niteliklerdir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 225) Bütün insanlar ölüyorsa, hayatın ‘gayesinin’ zevk olmadığı ortaya çıkmaktadır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 200) Zaten ölmüşten korkanlar da aslında kendi günahlarından korkmaktadır. (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 120)  “Dindar biriysen hayatın tadını çıkarabilirsin. Ama yaratıcının izin verdiği sınırlar dahilinde. Halbuki insanlar, “hayatın tadını çıkarmak istiyorsan içki, kadın ve paraya sahip olmalısın” diye düşünürler.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 130) Dinin toplumsal yapıyı ayakta tuttuğu vurgulansa, dinin değeri daha iyi anlaşılır. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 186) İslam komünizmin toplum anlayışındaki eşitlikten daha onurlu bir davranış modeli sunar. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 192) İslam insanları sosyal sınıflardan ziyade kardeş olarak görür, bütün insanlığın tek bir atadan var olduğu üzerinde durur. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 193) Komünizm de kapitalizm de insan fıtratına aykırı olan bir durumdur. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 197) “Komünizm ve sosyalizm, partili bir azınlığa hizmet eder; kapitalizm ve liberalizm ise tröstler ve kartellere.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 25) Önce deizm ile başlayan Tanrı tasavvuru, daha sonraları ateizmle başka bir boyuta taşınmıştır. Ateist dünya görüşü hazcı, hedonist bir dünya görüşünün güç kazanmasına neden olmuştur. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 114) Kapitalizm ve komünizm insanı bir makine haline getirmiştir. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 198) Ateistin tabusu, Das Kapital,  Türlerin kökeni, Materyalizmdir. Kapitalist ruhun mihrabı ise, paradır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 200) Günümüz modernizminin Tanrıyı iptal edişinin sonucu olarak çağımız insanı için para, tüketim ve haz neredeyse çok tanrıcılığın değişik versiyonları olarak görülmektedir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 206) Tanrıya inanç ortadan kaldırıldığında, insandaki kontrolsüz hırs ve haz duygusu ortaya çıkar ve her istediğini helal haram demeden gerçekleştirmeye çalışır. (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 87) Modernizm, emperyal bir anlayıştır. (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 73) “Dinin en önemli fonksiyonlarından biri, deruni boyut sayesinde şahsiyet gelişimidir. Modernizm, insanlara bireyciliği verdi ancak şahsiyet kazandırma yollarını da birer birer ellerinden aldı. Çünkü şahsiyet gelişiminde ahlaki boyut, dahası insanlarla ilişki ve bu ilişkilerdeki fedakarlık oldukça önemli yer tutmaktadır.” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 185) İslam’ın mücadele ettiği “Mekkeliler, 600 yılında tarihin şahit olduğu ilk vahşi kapitalist sistemi kurmuşlar ve sistematik hale getirmişlerdi. Sistemin özü; borçlandır, faizlendir, borçluyu çaresiz bırak sonra da haczet idi. İslam, insanlar başka şeylere inanıp kendilerini kullandırmasınlar diye inen bir dindir. Allah&#8217;ın dininin kaynağı vahiy, muhatabı akıldır.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 22) İslam, birikimi üretime dönüştürür ya da zekat vermek ve infakla, servetin toplumsal hayatta ihtiyaç sahiplerinin ekonomik anlamda güçlendirilmelerinde kullanımına yönelik teşvikte bulunur. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 47) “Kur’an, iyiyi tavsiye edip kötülükten sakındıran, canlı bir Allah bilincine sahip fertlerden oluşmuş, iyi ve adil bir toplum oluşturmayı hedefleyen dini ve ahlaki bir metindir.” (Adil Çiftçi, <em>Fazlur Rahman ile İslam’ı Yeniden Düşünmek</em>, s. 231) Yaratılış gayemizi, nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi söyler din. Varlığı ve hayatı anlamlandırır. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 38) İnsanın varoluş gayesi, kendini ve âlemdeki yerini bilmesidir. Eşyanın hikmetini ve hakikatini kavramasıdır. İnsandan beklenen şey, insanın niteliklerini geliştirmesi, sevgi ile yaratıcıya muhabbet ile ibadet etmesidir. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 34) Allah, peygamberler vesilesi ile insanlara tercih yolu göstermiş, bu şekilde iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etme imkanı vermiştir. (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 7) Dinden daha iyi bir psikoloğumuz yoktur. Hayat ancak ölümle barışık olanlar için anlam kazanır. XX. yüzyılın o büyük icatlarından, nimetlerinden hangisi, bir yakınını kaybetmiş insanı teselli edebilir ki? Din nereye gittiğimizi söyler. Yüce Allah&#8217;ın, &#8216;ruhuna üfledim&#8217; dediği kullarının, yaratıcı tarafından sevildiğini hissetmesinden daha güzel bir psikoterapi olur mu? (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 39-43)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrendeki maddeler; cansız, somut, akılsız, şuursuz, bilgi sahibi olmayan birtakım madenlerden ve taş, ateş, zehirli gazlardan oluşur. Neden ve nasıl olup da akıllı, zeki, düşünen, ete kemiğe bürünmüş hayat sahibi canlıları oluşturdukları asla izah edilememektedir. (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 31) Hayatta tüm patlamalar yıkımlara, kaoslara sebep olurken bu nasıl bir patlamaymış ki, muhteşem evrenin oluşumuna sebep olmuş, binlerce yıldır hassas dengeleri kurgulayabilmiş? Patlama denen şey, belli bir zekaya sahip midir? (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 18) Bilimin yaptığı şey, aşamaların nasıl oluştuğunu izah etmektir. Peki, bu düzenekleri kim ayarlamış ve böyle işlemesini sağlamıştır? (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 143) Bilim, insanın bu dünyada konforlu yaşamasını hedeflerken din ise insanın huzurlu olmasını merkeze koyar. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 127) Evrenin oluşum aşaması yanında, mevcut düzen yüzyıllardır nasıl sağlanıyor? (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 15) Evrendeki maddelerin doğası entropiye (bozulmaya) meyilli iken, bu düzeni takip eden bir varlık olmalıdır ki evren mükemmel işlesin! O da Allah&#8217;tır. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 24) Halbuki “İnsanoğlu her gün çevresindeki varlıkların ‘düzen içinde’ hareket etmelerinden habersizce yaşamayı sürdürmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 118) “İnsanoğlu çerçevesinde gördüğü muhteşemliği alışkanlık perdesinden dolayı sıradan görür.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 40) “İnsan, hiçbir hayvandan olmayan düşünce gücü sayesinde kainattaki sırların ifşa edilmesine vesile olmaktadır. İnsana şeref kazandıran, insanın ruhsal boyutudur. İnsanın hayvandan farklılığı, bedensel özelliğinden değildir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 48) Bilim, evrenin &#8216;neden bu şekilde&#8217; olduğunu ve varsa bir &#8216;amacını&#8217; ortaya koyma hususunda sessizdir. Oysa ki “Uygun suretler verip program yüklemek, bunları aynı sistemin birer parçası haline getirmek hatta hepsini birbirine muhtaç haline getirmek gerçekten büyük bir sanatçıyı gerekli kılmaktadır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 99) “Senin diğer canlılardan farklılığını hissedebiliyor musun, her şey öylesine rastgele mi, sayısız varlığın birbirinden farklı katrilyonlarca rızkını kim tedarik ediyor? Bir sahnede iki farklı piyes oynasa birbirine karışıyor; Bak bu âlem sahnesine milyarlarca piyes aynı yerde oynanıyor. Yazın sulu karpuz, kışın C vitaminli portakalı kim yaratıyor? Kar kalktığında cesetler manzarasıyla karşılaşmıyoruz, bunu ayarlayan kimdir? (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 182-183) Ateist ve deistler sanatı sanatkar kabul etmelerindeki çelişkiyi neden fark edememektedir? Niçin yaratıldık, nereden geldik, nereye gidiyoruz, niçin? (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 201) “Hak din olmadan ahlak olur mu? Akla dayalı ahlakta insanlığın ittifak etmesi mümkün müdür? Hani kapitalistlerin vadettiği bolluk, huzur? Kapitalizm ve komünizmden insanların en ufak bir umudu kaldı mı? Kürtaj kimilerine göre hak ve hürriyettir. Cinayeti haklı olarak gören bir ahlak kabul edilebilir mi? Cinsi sapkınlıklara hürriyet namına yol veren hatta teşvik eden akıl savunulabilir mi? Birleşmiş Milletler&#8217;de 5 vetocu ülke, kayırmak istediği ülkelerin zulmüne koruyucu olmaktadır. Bu idarecilerin hepsi materyalist, hümanist, kapitalist veya sosyalist zihniyet sahibidir. Çevre tahribatı, nesli tükenen canlılar, kitle imha silahları, sömürgeler; Bütün bunlar akıl ve bilim temelli dünyanın eseri değil midir? İnsanın taklidinden de aciz olduğu nice ilahi sanatlar (biyomimetri)  var değil midir? Üç günlük dünya keyfi, ebedi bir ahireti yakmaya değer midir? Karalayıcı ifadeler gerçek bir bilgi sağlar mı? Allah&#8217;ın bizden istediği ibadet ve kuralların tamamının bizim lehimize, bizim faydamıza olduğunu biliyor musun? Ebedi hayat ile alakalı karar ve tercihlerinde yeterince düşündüğüne emin misin? Yoksa kalabalığa mı uyuyorsun? Hiçbir varlığın başıboş olmadığı bu âlemde insanın başıboş bırakılacağına aklın ihtimal veriyor mu? Fizik kanunlarını kim koydu? Bir gün Rabbinin huzuruna getirildiğinde, onu inkar etmiş olmanın bir mazeretini bulabilecek misin? (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 186-191) Freud hayatın bütününden sadece bir yanına alıp, tamamı ondan ibaretmiş gibi yorum yapmıştır. İslam düşüncesi asla meseleleri tek taraftan ele almamıştır. İslam, hayatın her safhasını kuşatmıştır. (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 197)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an’a genel bir bakış açısıyla baktığımızda akla hitap ettiğini görürüz. Onun akla ve aklın kullanılmasına verdiği önem asla göz ardı edilemez. Kur’an’ın akla olan bu yönelişi katiyen başka kutsal kitaplarda yoktur. Aklın ileri seviyesi ilim ve irfanı ortaya çıkarır ki, ilim ve irfana Kur’an-ı Kerim dokuz yüzden fazla ayetle verdiği önemi ortaya koymaktadır. Dinin en temel şartı akıl sahibi olmaya bağlandığına göre akılla hareketin ehemmiyeti şüphe götürmez. Akıl, muhtelif fikirleri belirli kategorilere ayırma yetisine sahip olan, analiz edince bütünleyici ve birleştirici bir özellik taşır. İşte Kur’an&#8217;a göre aklın en önemli yanı burasıdır. Bu sebeple Kur’an’da aklını doğru şekilde kullanamayanlar kınanmıştır. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 173-203) Bilgi edinmede kadın erkek ayırmayan, ilmin hangi bölgede kimin elinde bulunursa bulunsun tahsil edilmesi gerektiğini savunan, bilgi kaynaklarını kesin delillerle sağlamlaştırmayı prensip edinen İslam dini, bu kurallarda da öncüdür. Peygambere inen ilk vahiy olan ‘Oku!’ bile, İslam’ın ilme verdiği önemi belirtmeye kâfidir. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 205) Ümmi sayılabilecek bir cemaate bildirilen ve o dönemin şartlarıyla ilmi en ileri dereceye yükseltmiş olan İslam, o yıllarda koyduğu kuralların evrenselliğini günümüzde de canlılığını koruyarak ispatlamaktadır. İslamiyet aynı zamanda âlem ve Allah arasındaki ilişkiye de açıklık getirmiş, insanları inanmaya yönelebilecekleri bir yaratıcıyla tanıştırmıştır. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 206-210) “İslam dininde, imanın bilinçli olarak inanılmışsa bir değeri ve anlamı olacağı için iman; sorgulama, eleştirme, akletme ve karar verme sürecinden geçmek zorundadır. Bilimde akıl hakim olup, sanatta duygu ön plandayken din; İnsanın hem akıl, hem duygu, hem de sezgi yönüne hitap eder. Onu, bütün boyutlarıyla bir bütün içinde kavrar ve şahsiyetine şekil verir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 97-98) İslam’ın yolu, aşırılıklardan uzak, denge ve itidal üzerine kurulan bir yoldur. (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler,s. 100) Kainat insanlığın devamını sağlayacak materyalleri insana susmakla görevlidir. Bilgi seviyesi konusunda dahi insan kainatının merkezindedir. Böylelikle yeryüzünü şekillendirme, imar etme yetkisi de kendisine verilmiştir (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 211-214) ve insan, yaşadığı çevresini imar etmekle sorumludur. (N. K. Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, Ahlak, eşcinsellik ve deizm üzerine, s. 232)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah’u Teâlâ, yaratmış olduğu insanların değerlerinin ortaya çıkması amacıyla onları<strong> </strong>sınamak için kainatı yaratmıştır. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 215-216) Dünya hayatı Kur’an&#8217;da genelde ahiret hayatıyla birlikte ele alınmış, bazen ikisi arasında karşılaştırma yapılırken ahiret hayatı üstün kılınmıştır. Dünya üzerinde yaşanmış olan hayat, ahiretteki saygınlığı ve muameledeki üstünlüğü belirleyecektir. Yani kısa dünya hayatını İslam’ın maneviyat şemsiyesi altında geçiren insan ahirette ebedi mutlu olacaktır. Dünya ahiretin bir nevi ön hazırlığıdır ve geçici olan kalıcı olandan değersizdir. (İbrahim Coşkun, Ateizm ve İslam, s. 217-219)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sınırlı aklı ve devamlı değişen bilimi kendisine ilah edinen (Furkan, 43) ateistlerin ruh halini Kur’an bize şöyle tarif eder: &#8220;İnsan, kendisini müstağni (Allah’a ihtiyacı olmayan bir varlık olarak) gördüğü anda azgınlaşmaya başlar” (Alak, 6-7) “Ateizmin büyük belirtileri, nankörlük ve gösteriştir.” (Hüseyin Selim Kocabıyık, Ateizm ve Deizm, s. 11) &#8220;Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, “Bize melekler gönderilmesi veya rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?” diyorlar. Gerçek şu ki onlar içlerinde derin bir kibir duygusu besliyor, azgınlıkta sınır tanımıyorlar.&#8221; (Furkan, 21) “Şüphesiz biz insana doğru yolu gösterdik. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.” (İnsan, 3)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">De ki: “Hak geldi batıl yıkılıp gitti! Zaten batıl yıkılmaya mahkumdur.” (İsra, 81) “İsterler ki, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkarcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlayacaktır!” (Saf, 8; Tevbe, 32) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><img decoding="async" class="alignnone wp-image-15258" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ateizm-yanilgisi-2023.jpg" alt="" width="254" height="180" /></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ateizm-yanilgisi.html">Ateizm Yanılgısı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/ateizm-yanilgisi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslami bilim, felsefe ve Batıya etkileri</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islami-bilim-felsefe-ve-batiya-etkileri.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islami-bilim-felsefe-ve-batiya-etkileri.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Sep 2023 15:58:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Oksidentalizm]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe ve Batıya etkileri]]></category>
		<category><![CDATA[İslami bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslami bilim Batıya etkileri]]></category>
		<category><![CDATA[İslami felsefe ve Batıya etkileri]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans ve islami bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=14866</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslami bilim, felsefe ve Batıya etkisi Konuya ek olarak, ‘İslam’da bilim ve medeniyet’, ‘Kur’an ve bilim’, ‘Müslüman bilim öncüleri’ adlı yazıları da tavsiye ederiz. İslam Biliminin Rönesans&#8217;a Etkileri A. Humbold, ‘Fizik ilminin hakiki mucitlerinin Araplar olduğunu’ söylerken (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 35) Nobel ödüllü Fransız fizikçi Pierre Curie, &#8220;Müslüman Endülüs&#8217;ten bize [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islami-bilim-felsefe-ve-batiya-etkileri.html">İslami bilim, felsefe ve Batıya etkileri</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslami bilim, felsefe ve Batıya etkisi</strong></span></p>
<p><span style="color: #999999;">Konuya ek olarak, ‘İslam’da bilim ve medeniyet’, ‘Kur’an ve bilim’, ‘Müslüman bilim öncüleri’ adlı yazıları da tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam Biliminin Rönesans&#8217;a Etkileri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A. Humbold, ‘Fizik ilminin hakiki mucitlerinin Araplar olduğunu’ söylerken (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 35) Nobel ödüllü Fransız fizikçi Pierre Curie, &#8220;Müslüman Endülüs&#8217;ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.&#8221; (Erol Toy, Cumhuriyet Gazetesi, 30 Temmuz 1979; Doğuştan günümüze büyük İslam tarihi, cilt 4; Genç Beyin Dergisi, Yıl: 6 Sayı: 67; Beşir Ayvazoğlu, Kitaba, Kütüphane ve Kitap Kurtlarına Dair, Türk Edebiyatı dergisi sayı 252, İDSB Genel Sekreteri Necmi Sadıkoğlu’nun  &#8220;Uluslararası Endülüs Sempozyumu Açılış Konuşması&#8221;, Yeni Şafak, 27 Aralık 2012) demekte, Amerikalı Yahudi tarihçi Martin Kramer ise: &#8220;Eğer 1000&#8217;li yıllarda Nobel ödülleri dağıtılıyor olsaydı, neredeyse tümünü Müslümanlar alırdı.&#8221; (Mustafa Akyol, Gayri Resmi Yakın Tarih, sayfa 118; Beyaz Türkler, zenci Türkler ve dağ Türkleri, s. 81; Star, 21 Temmuz 2010; Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 71) gerçeğini itiraf etmektedir. Gustave le Bon da, “Biz Rönesans ve reform hareketlerimizi İslam&#8217;a borçluyuz.” demektedir. (Mehmet Yazıcı, Unutulmayan Anılar, s. 196) “Netice itibari ile Rönesans&#8217;ın hazırlanmasında Batının, İslam bilim ve felsefesine borçlu olduğu kabul edilmektedir.” (Hüseyin Sarıoğlu, İbni Rüşt Felsefesi, s. 33; Ömer Mahir Alper, İbni Sina, s. 156) Zaten profesör Fuat Sezgin’in ‘İslam&#8217;da Bilim ve Teknik’ isimli eseri (Sezgin, I/85-167) Avrupa&#8217;da bilim ve teknolojinin gelişmesine Müslümanların ne derece büyük bir etki ile katkı sağladığını ortaya koymaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam düşmanı ateist Richard Dawkins bile bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır: “1000 yıl önce, İslami Altın Çağ tüm dünyanın öğrenimini, kitaplarını ve bilimini kucakladı. Yeni bir İslami Altın Çağımız olabilir mi lütfen?” (x.com/RichardDawkins/status/678074638119882752, 27.4.2019) “Müslümanlar Orta Çağ&#8217;da büyük işler başardılar. Müslümanların bilimi uzak geçmişte harikaydı.” (x.com/RichardDawkins/status/365499769793159171; x.com/RichardDawkins/status/365473573768400896; 8.8.2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Fernand Braudel, &#8216;Medeniyetlerin Grameri&#8217; adlı eserinde, ‘Medeniyetler tarihi aslında yüzyıllara yayılan devamlı ve karşılıklı bir ödünç almalar tarihidir.’ demektedir. Çin, Hint, Yunan-Roma medeniyeti ve İslam medeniyetlerinin taşıyıcısı olan toplumlar birbirlerinden farklı şekillerde etkilenmişler ve insanlık tarihinin seyrine yön vermişlerdir.”  (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 95, 97) Prof. Kalın, &#8220;Yunan düşüncesini, Hint ve Çin bilimlerini İslam dünyasına kazandıran, yepyeni bir bilim ve felsefe geleneği inşa eden Müslüman ilim adamları, hakikatin evrenselliği ve sürekliliği ilkesinden hareket ediyorlardı. İslam medeniyetinin, İslam öncesi düşünce ve bilim geleneklerini özümseyerek yeni bir sentez ürettiğini söyleyebiliriz. İslam hem diğer kültür düşünce birikimlerini benimsemiş ve dönüştürmüş hem de evrensellik iddiasında bulunmuştur.&#8221; (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 51, 56, 36) derken, ne yazık ki tarihi ve bilimsel gerçeklerden habersiz olan günümüz Müslümanları, son 150 yıldır Batı medeniyeti karşısında aşağılık kompleksi içinde bulunmaktadır. Daha da üzücü olanı ise, “Bilimin sürekliliği ve bilimin bir uygarlıkta kaybolmaya yüz tuttuğunda diğer bir uygarlıkta gelişmeye devam ettiğini” ortaya koyan, modern bilim tarihçiliğinin kurucusu olan ve “İslam&#8217;ın bilime katkısının Orta Çağ öğreniminde en ‘ilerici’ unsur olduğuna inanan ve Batılı Orta Çağ araştırmacılarının bunu görmezden gelmesine” karşı çıkan (Thomas F. Glick, &#8220;George Sarton and the Spanish Arabists&#8221;. Isis. 76 (4): 493; https://www.journals.uchicago.edu/doi/10.1086/353959) George Sarton ile beraber bilim tarihi üzerine çalışmalar yapan Prof. Fuat Sezgin’in ifadesi ile “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, Batılılara anlatmaktan daha zor” olmasıdır. “İslam medeniyetini ‘Orta Çağ’ ile bir tutmaya kalkanlar, aslında kendilerine, geçmişlerine güvensiz ve Batı karşısında aşağılık kompleksi içinde olan bir psikolojiye” sahiptirler. Yine Fuat Sezgin, ‘İslam Bilimler Tarihi Üzerine Konferanslar’ adlı kitabında bir anısını şöyle aktarmaktadır: “İlkokula girişimin ikinci veya üçüncü haftasında bize dünyanın yuvarlaklığını öğreten hanım hocamız, İslam bilginlerinin dünyanın bir öküzün boynuzunda taşındığına inandıklarını anlatıyordu. Ben zavallı çocuk, 30 yıl kadar sonra, Müslümanların ekvatorun uzunluğunu daha 9. yüzyılda birkaç metotla 40.000 km. kadar ölçebildiklerini öğreneceğimi nasıl bilebilirdim? Maalesef Batıya karşı aşağılık kompleksiyle kaleme alınan ilme dair eserlerde bunlardan hiçbir şekilde bahsedilmez. Bu inkar, Batının nankörlüğünün tezahürüdür. Doğu için ise, aşağılık kompleksinin neticesidir.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 44) Halbuki durum tam tersidir aslında: “Carl Güstav Jung, ‘Batılılar, neredeyse sahip oldukları her şeyi Müslümanlardan aldıkları için, Müslümanlara karşı aşağılık kompleksine sahipler. O yüzden Müslümanlara, normal bir insan gibi bakamıyorlar. Fobiyle, ürkerek bakıyorlar.’ demektedir.” (Yusuf Kaplan, Genc Dergisi, 4.02.2015) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Prof. Dr. Fuat Sezgin, 16 Kasım 2009 Tarihinde İstanbul Ticaret Üniversitesi&#8217;nde verdiği konferansta, &#8220;Türk aydınları, dini, ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak kabul ettiler ve bu suretle din düşmanlığı yaptılar. İslamiyet, çöl Araplarını, göçebe Türkleri ve ateşperest İranlıları bilim üreten toplumlar haline getirmiştir. Batılılar şimdi gözleri kamaştırıyorlar, fakat İslam dünyası da kendi değerlerinin farkında değil. Herkeste bir kompleks hakim. Umumiyetle derler ki: &#8220;Müslümanlar kaynak vermezler.&#8221; Bu tamamıyla yanlış. Kaynak veren tek kültür dünyası, İslam kültür dünyasıdır. Avrupalılarda kaynak verme mefhumu yoktu. Yunanlılarda çok azdı ama Avrupalılarda tamamıyla silindi. Hatta tam aksi de var. Mesela, “11. yüzyılın sonuna doğru İtalya&#8217;da 25 tane çok mühim Arapça tıp kitabını tercüme ediyorlar ve bunların 25&#8217;ini de ya kendilerine ya da Yunanlılara nispet ediyorlar!” İbni Sina&#8217;nın taşlara dair kitabını Aristo&#8217;ya mal etmeleri gibi. Yine Huneyn bin İshak&#8217;ın kitabını Galen&#8217;e nispet ediyorlar. Bu tip çokça misal/örnek var. Müslümanlar ise kaynak veriyorlar. Bir de şunu anlamadılar. Mesela, Taberi Tefsiri&#8217;ni aldığınız zaman orada kaynak şu şekilde gösterilir: &#8220;Filan filana, o da filana, o da bana söyledi ki.&#8221; Modern insanlar ise Taberi&#8217;nin bu şekilde zikredişini, sözlü rivayetler zannediyorlar, yanılıyorlar. Halbuki bunlar kaynakların dipnotlarıdır. Maalesef büyük oryantalistler bile bunu anlayamadılar.” (Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, s. 81, 95)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ünlü yazarlarımızdan Namık Kemal, &#8220;Arabın felsefe ve bilimi, tamamı ile Araplar tarafından icat olunmadığı için Arabın fikir sahasında elde edilmiş bilgilerinden sayılmayacak mıdır? Yunanlılar da, kendilerinden evvel gelen kavimlerden birçok şeyler aldığına göre, nasıl o felsefelerin adına Yunan ilim ve felsefesi diyeceğiz?&#8221; (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 40) derken bu komplekse de işaret etmektedir. Unutmayalım ki, “ilim ve hikmet, dolayısıyla teknoloji insanlığın ortak malıdır; nerede bulunursa alınır. Ama İslam’ın özüne ve esaslarına aykırı olarak kullanılamaz.” (Prof. Dr. Saffet Sancaklı, Hz. Peygamber’in medeniyet inşa etmesindeki temel yapı taşları, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, s. 238) &#8220;Avrupa da İslam ilimlerini aldı, kendine mal etti, ondan sonra da keşifler ve buluşlar sahasında dev adımlarla yürüdü.&#8221; (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 105) “Elmalılı M. H. Yazır: ‘Batılılar nasıl ki bizim klasik eserlerimizi tercüme edip yararlandılarsa, biz de onların eserlerini tercüme edip bilimlerinden yaralanmalıyız.’ demektedir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 127) Çünkü “bilim kimsenin tekelinde değildir. Kültürler arası ortak bir üründür. Bilim devamlı gelişen bir disiplindir. Hiç kimse tek başına bir disiplin ortaya koyamaz, farklı katkılar mutlaka gereklidir. Ve hiç kimse ötekini ortaya koyduklarının üstünü örtmeye çalışmamalıdır.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 144) Evet, hem de hiç komplekse girmeden, atalarımızdan aldıkları bilgiyi, sömürü ile elde ettikleri sermaye ile geliştiren Batı medeniyeti karşısında asla eziklik hissetmeden, Müslüman atalarımızın yolunda gidip, bilimi kaldığı yerden alıp daha ileriye taşımalı, bu ata geleneğine artık bizler sahip çıkmalıyız!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gibb, “Müslüman alimler fikirlerini Yunan’daki ve İskenderiye’dekilerden daha ileriye götürmüşlerdir.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 18) derken, ‘Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserin mukaddimesinde Ahmet Kabaklı, “Atalarının mirasından utanmak şöyle dursun, onunla iftihar etmek, yeni bir şahsiyet ufkuna kavuşmak için”  (Hunke, s. 16) okunmasını tavsiye ettiği kitabın yazarı S. Hunke de,” bu kitap Arap medeniyetine karşı uzun zamandan beri borçlu olduğumuz teşekkürü ispat için yazılmıştır. (Hunke, s. 20) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, &#8220;Rönesans&#8217;ın meydana gelmesi, Hz. Muhammed&#8217;i takip eden insanların kültürü capcanlı bir şekilde ayakta tutmalarının sonucudur.&#8221; (Ronald Victor Courtenay Bodley, Hz. Muhammed, s. 168)  ve “Batı ulaştığı ilerlemeyi Müslümanlara borçludur.” (Fuat Sezgin, İslam&#8217;da bilim ve teknik I/163-166)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Fazilet odur ki, onu düşmanlar dahi tasdik ede.&#8221; (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam&#8217;dan öğrendikleri, s. 6) “Bugün sahip olunan medeniyetin kaynakları ile medeniyette ulaşılan seviyede, şüphesiz İslam medeniyetinin katkısının olduğu ilim ve insaf sahibi Avrupalı araştırıcılarda kabul etmektedir.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 45) “İstisna da olsa” bu tür itiraflarda bulunan Batılı araştırmacılardan alıntıları aşağıda sizlerle paylaşarak, tarihimizde sahip olduğumuz o özgüvene ve bilgi seviyesine yeniden ulaşacak nesillere bir ümit aşılamak istiyoruz. Çünkü Batı için bilim sadece bir sömürü ve kapital aracıdır. İnsanlığa faydalı olmak veya insanlıkla paylaşmak Batılı insan için söz konusu dahi değildir. Bunun sonucunu da tüm dünya ve özellikle de Batının dini/siyasi/ekonomik nedenlerle düşman olduğu İslam dünyası, işgal, sömürü ve darbelerle hâlâ uğraşmak zorunda kalmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Müslüman toplumlar, tarihte birbirine zıt beş büyük medeniyet -Yunan, Sami, İran, Hint ve Çin- ile karşılaşmış ve her karşılaşmada kendi kültürel kimliklerini kaybetmeksizin benimsemeyi zorda olsa öğrenmiş.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 67) ve sonuç itibari ile  “İslam medeniyeti, diğer medeniyetlerin kavramlarını ve değerlerini süzgeçten geçirip kendi temel özellikleri ve ilkeleri ile uyum sağlayanlarını benimsemiş, kendi değerlerine ve normlarına ters düşenleri ise reddetmiştir.” (Ziyaüddin Serdar, s. 43)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">HP&#8217;nin eski yönetim kurulu başkanı Carly Fiorina: “Bir zamanlar bir medeniyet vardı ki, dünyanın en büyüğü idi. Bu medeniyetin en büyük itici gücü, icatlar ve keşifler idi. Matematikçileri, bilgisayarın yapımını ve şifrelemeyi mümkün kılan cebir ve algoritmayı oluşturdular. Doktorlar, yeni tedavi yöntemleri buldular. Gök bilimcileri, uzay yolculuğunun ve keşfinin yolunu açtılar. Benim bahsettiğim medeniyet, 800 ile 1600 seneleri arasında Bağdat, Şam, Kahire saltanatları ve Osmanlı devleti ile birlikte, İslam dünyasıdır. Bizler, çoğunlukla, bu medeniyete karşı borçlu olduğumuzun farkında olmasak da, onların armağanları, bize kalan mirasın önemli bir parçasıdır. Arap matematikçileri olmasaydı, bugünkü teknoloji endüstrisinin varlığından söz edilemezdi.&#8221; (Hewlett-Packard (HP), Carly Fiorina Speedhes, Technology; hp.com/hpinfo/execteam/speeches/fiorina/minnesota01.html)<span style="color: #000000;"> </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14870" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/735683849469.jpg" alt="" width="503" height="617" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14871" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/4696479679569.png" alt="" width="490" height="365" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Johann Heinrich Hartung, Johann Bernhard Hahn, Johann Michael Lang, Daniel Schwenter, Christoph Cellarius, Wilhelm Schickard, Theodor Hackspan gibi isimlerin diplomalarında da bezmele vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Avrupa’yı felsefi ve siyasi olarak kuran’ Immanuel Kant&#8217;ın (ö. 1084) doktora tez savunması davetiyesinde ve Kant’ın hocası Johannes Bernhardus’un kitabının kapak sayfasında da besmele bulunmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Gerçekte Avrupalı bilim insanı doğayı inceleyerek bir keşfe ulaşmadı; bir Arapça kitaba baktı, içindekini aldı ve bunu kendi keşfiymiş gibi yayımladı. Küçük kan dolaşımının İngiliz bilim insanı William Harvey tarafından keşfedildiği iddiasıdır. Ancak sonradan ortaya çıkmıştır ki William Harvey’in yayımladığı bilgiler, İbnü’n-Nefis’in “Şerhu Teşrihi’l-Kanun” adlı eserinden alınmış ve orada bu keşif ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. En iyi örnek ise Newton’un yaptığı intihallerdir. Burada sadece onun hareketin üç yasasını Arapça kitaplardan çaldığını göstermekle yetineceğim. Söz konusu üç yasa şunlardır: Newton’un 1. Hareket Yasası:“Bir cisim, üzerine dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe, ya durgun kalır ya da düzgün doğrusal hareketine devam eder.” Bu yasa, İbn Sina’nın “İşarat ve Tenbihat” adlı eserinden alınmıştır. İbn Sina şöyle der: “Bilirsin ki, bir cisim kendi doğasına bırakıldığında ve dış etkilerden arındığında, belli bir yerde ve belli bir biçimde bulunmak zorundadır. Çünkü doğası, o durumu gerektirir.” Newton’un 2. Hareket Yasası: “Bir cismin ivmesi, ona etki eden kuvvetle doğru orantılıdır.” Bu yasa, Fahreddin er-Razi’nin “el-Mebahişü’l-Meşrıkıyye” adlı eserinden alınmıştır. Orada şöyle denir: “İki cisim hareket etme kabiliyetinde farklılık gösteriyorsa, bu fark hareket eden şeyden değil, uygulanan kuvvetin farklılığından kaynaklanır. Çünkü büyük cisimdeki kuvvet, onun bir parçası olan küçük cisme göre daha fazladır. Zira küçük cisimdeki şey, büyük cisimde de vardır; hatta fazlasıyla vardır.” Newton’un 3. Hareket Yasası: “Her etkiye karşı, eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki vardır.” Bu yasa da Fahreddin er-Razi’nin aynı eserinden alınmıştır. Razi şöyle der: “İki kişi tarafından eşit kuvvetle çekilen bir halka ortada sabit kalıyorsa, şüphe yok ki her biri, diğerinin etkisini dengeleyen bir kuvvet uygulamıştır.” Descartes de, İmam Gazali’nin eserlerine benzer şekilde uzun dipnotlar düşmüştü. Bu konuyu araştırmak isteyen Mısır Evkaf Bakanı Dr. Mahmud Zakzuk, bu alanda doktora yapmak istemiş ancak Alman yetkililer buna izin vermemişti.” (Turan Kışlakçı, x.com/turankislakci/status/1905301613805211756, 27 Mart 2025)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Batı dünyası, Rönesans’tan önce İslam medeniyetinden beslenmiştir. (Dr. Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 20) Lord John Davenport, ‘Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim’ adlı eserinde şunları ifade eder: “Peygamberin birçok hadisi ilme saygıyı emreder. Felsefe ve fen bilimlerinin koruyucusu, Asya’da Abbasiler ve Endülüs’te Emeviler devrindeki Müslümanlardır. Araplar ve Müslümanlar arasında Fen ve sanayi altı yüz yıllık bir yükselme dönemi geçirirken, bizim aramızda en kaba barbarlık hüküm sürmekte idi.  Mosheim: Avrupa, ilk şairlik ve romantik hareketini Araplara borçludur. Araplar kendilerine özgü bir dil ve edebiyat meydana getirmişler, kendilerinden önceki kavimlere bakarak şaşılacak kadar hızlı bir düşünce ilerlemesine uğramışlardır. Sözümüze geri dönelim: Avrupa bugün bile Müslümanlara borçludur: Yunan filozoflarına ait eserlerin saklayıcısı olmak, ilmin en önemli kollarını, fen, matematik, tıp ve benzeri ilimleri ‘geliştirmek’ bakımından Avrupa Müslümanlara borçludur.” (Davenport, s. 56-57, 60) Müslümanlar, ilim alanında çalışmayı bir dini görev olarak kabul etmişlerdir. &#8220;Modern bilimin kökenlerinin dindar bilim adamları tarafından atıldığı unutulmamalıdır. Çünkü bilim, tanrının yarattığı doğa hakkında insanlara daha fazla bilgi sunmaktadır.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Dr. Alper Bilgili, s. 96) &#8220;Kimya bir fen olarak hemen hemen Müslümanlar tarafından kurulmuştur. Alkaliler ve asitleri ayırdılar, yüzlerce ilaç üzerinde çalıştılar ve ürettiler&#8221; (Will Durant, The Age of Faith, s. 245) Le Bon da, “Salerne üniversitesinin sağlığı korumaya dair birçok sözleri bulunmaktadır. Bilindiği gibi Avrupa&#8217;nın en şerefli enstitüsü kabul edilen bu okul şöhretini Araplara borçludur.” demektedir. (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 44) 700 yılından 1200 yılına kadar 5 asır, İslam âlemi fen ve tıpta dünyaya rehberlik etmiştir. İslam âleminin Hristiyan âleminin üzerindeki tesiri çeşitli ve çok büyük idi. Müslüman tıbbı 500 yıl dünyaya rehberlik etmiştir. Hristiyanların kilise ve çan kuleleri de minareye çok şeyler borçludur. Toledo&#8217;nun 1085 yılında zaptı, Hristiyan astronomi bilimine çok ilavelerde bulundu ve dünyanın küre şeklinde olduğu doktrinini canlandırdı. (Will Durant, The Age of Faith, s. 341-343)<strong> </strong>Müslümanlar optikte orijinal buluşlar ve sistematik araştırma neticelerini topladılar, kimyada deneysel metodu geliştirdiler. Cabir&#8217;den 500 yıl sonra Roger Bacon bu metodu Avrupa&#8217;ya açıkladığı zaman, bu aydınlığı Müslüman İspanya&#8217;ya borçluydu. Müslüman İspanya&#8217;nın ışığı ise Doğu İslam âleminden gelmektedir. (Will Durant, The Age of Faith, s. 249) Pusula, barut ve baskı Haçlı seferleri sona ermeden evvel Doğuda biliniyordu. (Will Durant, The Age of Faith, s. 612) “Avrupa’nın Fikri Gelişimi” adlı eserin yazarı Dr. J. W. Draper şöyle demektedir: “Tarihin en üzücü şeylerinden birisi, Avrupalı yazarların, ustaca ve sistemli bir şekilde Batı’nın İslam bilim geleneğinden aldıklarını göz önünden kaldırmaya çalışmalarıdır.” (Henry George Farmer. Historical Facts for the Arabian Musical Influence, sayfa V) Haskins: “Bütün bilimsel yöntemler Müslümanlar tarafından muhafaza edildi, ‘geliştirildi ve öğretildi.’ Hristiyan Avrupa’ya da bilim böylece Müslümanlardan geçti.” (Charles H. Haskins, Arabic Science in Western Europe, 485) “Philips Hitti: &#8220;İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardımı ve hediyesi ilimdir. Avrupa&#8217;nın ilerleme hayatında İslam kültürünün mutlak tesirini takip edemeyeceğimiz bir tek safha yoktur.&#8221; R.V. Bodley: &#8220;Rönesans’ı İslamiyet&#8217;e borçluyuz.&#8221; E.F. Gautier: &#8220;Bizim Rönesans&#8217;ımız, İslam medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu. Halbuki ona karşı çok büyük minnetleri vardır.&#8221; Montucla: &#8220;11. yüzyılın karanlıklarını dağıtmaya gelen ilk ışıkları Müslümanlara borçluyuz.&#8221; Gustave Edmund: &#8220;İslam&#8217;ın Batı üzerindeki tesiri çok büyüktür.&#8221; M. G. Watt: “Avrupa&#8217;nın ilk kaynak eserlerinde bulunan birçok atıflar, İslam tesirinin Yunan tesirinden çok daha fazla olduğunu artık kesin olarak ispat etmiştir.” (Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor, s. 92-93)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Howard R. Turner: Müslüman sanatçılar ve bilim adamları, prensler ve işçiler birlikte bütün kıtalardaki toplumları doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen eşsiz bir kültür oluşturdular. (Howard R. Turner, Science in Medieval Islam, University of Texas Press, November 1, 1997, ISBN 0-292-78149-0, pg. 270 (book cover, last page); Robert Briffault: Günümüz biliminin Arap bilimine olan borcu şaşırtıcı keşifler ya da devrim mahiyetindeki teorilerden ibaret değildir. Bilim, Arap kültürüne bundan çok daha fazlasını; varlığını borçludur.  (Robert Briffault (1928). The Making of Humanity, p. 191-202 G. Allen &amp; Unwin Ltd.) Bilim tarihinin kurucularından George Sarton: &#8220;Orta Çağ&#8217;ın en temel başarısı, deneysel ruhun ortaya çıkışıdır ve bu aslında 12. yüzyıla kadar Müslümanlar sayesinde olmuştur.&#8221; (Abdus Salam (1984) &#8220;İslam ve Bilim&#8221; In C.H.Lai (1987), İdealler ve Gerçekler: Abdus Salam&#8217;dan Seçme Deneme Yazıları , 2. Baskı, World Scientific, Singapur, S.179-213) Oliver Joseph Lodge: Eski ve yeni bilim arasındaki tek etkin bağ Araplar tarafından oluşturulmuştur. Karanlık çağlar, Avrupa&#8217;nın bilim tarihinde mutlak bir boşluk olarak karşımıza çıkmaktadır ve “bin yıldan fazla bir süre boyunca” Arabistan dışında hiçbir yerde kayda değer bir bilim adamı yoktur.  (Oliver Joseph Lodge, Bilimin Öncüleri, s. 9) Batı dünyasında Alfraganus ismiyle tanınan Fergani&#8217;nin yerin çevresine ilişkin bulmuş olduğu değer (yaklaşık 40.253.700 metre), Kristof Kolomb&#8217;un Atlas Okyanusu&#8217;nu geçerek Hindistan&#8217;a ulaşma düşüncesini gerçekleştirmesinde cesaret verici bir rol oynamıştır. Kolomb bu konuda şunları söylemektedir: Seyahatlerim sırasında Lizbon&#8217;dan Gine&#8217;ye olan rotayı dikkatlice gözlemledim ve her bir derece için, Alfraganus&#8217;un değeri olan 56 3/2 millik değeri buldum. Bu ölçüme güvenmeliyiz.  (J.N. Fiske, The Discover of America, Cilt I, Boston 1983, s. 377-378; Grant, 1986, s. 72-73) Zaten Amerika’yı da Kolomb&#8217;dan önce Müslümanlar keşfetmişti. (AA, 18.11.2014) Donald Campbell: &#8220;Avrupa alimlerinin Zehravi ile ilgili dikkatini çeken şey, doğumda cenini kolaylıkla çıkarmasıdır. Onun yöntemi Galen&#8217;in metodunu gölgede bırakarak Avrupa&#8217;da beş yüz yıl üstünlüğünü muhafaza etmiş ve Hristiyan Avrupa&#8217;nın cerrahi standartlarını yükseltmede etkili olmuştur.&#8221; (Kalender Yıldız, Müslüman İlim Öncüleri, Işık Yayınları, 2005, s. 132) İngiltere’nin Surrey Üniversitesi’nden fizikçi Prof. Jim el Halili, BBC’nin internet sitesinde yayınlanan makalesinde, Newton’dan yedi yüz yıl önce yaşayan, Irak doğumlu Hasan İbn-i Haysem’in, ilk gerçek bilim adamı olduğunu ve Newton’ın özellikle optik alanındaki buluşlarının Haysem’in çalışmaları üzerinden yükseldiğini yazmaktadır.  (NTVMSNBC, 20 Ekim 2013) &#8220;Batı, cebirden ve kahveden gitara, optikten üniversiteye dek birçok şeyi ‘Hilalin insanlarına’ borçludur. Bin yıl önce, Batı karanlıkla örtülmüşken, İslam altın çağını yaşıyordu. Londra barbar bir bataklık iken Müslüman Kordoba&#8217;nın sokakları ışıl ışıldı, York&#8217;tan Viyana&#8217;ya kadar planlı katliamlar yaşanırken, (Endülüs yönetimindeki) Toledo&#8217;da dini hoşgörü vardı. Klasik mirasımızın muhafızları olan Araplar bizim Rönesans’ımızın ebeleriydiler.&#8221; (George Rafael &#8220;A is for Arabs&#8221;, Jan. 8, 2002) &#8220;İslami bilimlerin Orta Çağ&#8217;da gösterdiği başarı ne Grek/Yunan öğretisini muhafaza etmekle sınırlandırılabilir, ne de daha eski ve daha uzak olan Doğu külliyatına temas etmekle. Orta Çağ İslam alimlerinin modern dünyaya devrettiği bu miras, İslam alimlerinin kendi çabaları ve katkılarıyla ‘zenginleştirilmiştir.’ Grek bilimi teorik olmaya yatkınken Ortadoğu&#8217;nun Orta Çağ bilimi, tıp, kimya, astronomi ve ziraat gibi çok daha pratik alanlardaydı.&#8221; (Bernard Lewis, The Middle East, 1998, p. 266) “Müslümanlar, Yunan, Bizans, Yahudi ve Pers medeniyetlerinin mirasını da değerlendirerek, bilim, felsefe, sanat, mimari gibi farklı alanlarda ‘büyük atılımlar’ kaydetmiştir.” (Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 71) “Franz Rosenthal,  “Şimdiki Batı uygarlığı da dahil, bilgi kavramının toplum hayatında klasik dönem İslam’daki kadar büyük bir önem taşıdığı başka bir uygarlık mevcut olmamıştır.” demektedir. Müslümanlar ‘kendilerine özgü farklı yöntem ve sistemler’ geliştirmişlerdir. “Müslümanlar bitkisel familyalara birçok yenilerini ilave etmişler” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 39) ve “Müslüman doktorlar sağladıkları en büyük ilerlemeyi cerrahi alanında gerçekleştirmişlerdir.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 42) Kopernik ve Galileo gibi fizikçilerden çok daha önce, Müslümanların güneş merkezli sistemi keşfettiklerini ve dünyanın yuvarlak olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar yaptıklarını bilmekteyiz. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 87-88, 90) &#8220;Batıda yaşayan Hristiyan ve Yahudi bilim adamları, İslam bilim tarihinin hemen bütün klasik eserlerini başta Latince ve İbranice olmak üzere, daha X. ve özellikle de XI. yüzyıldan itibaren XVIII. yüzyıla kadar kendi dillerine çevirdiler. Üzerlerinde yeni araştırmalar yaparak  bir Batı bilim tarihi oluşturdular. Batılılar bu tür çalışmaları sayesinde, XVIII. yüzyıldan itibaren İslam memleketlerini siyasi ve ekonomik olarak istila etmeye” başlamışlardır. (Prof.  Mehmet Bayraktar, İslam&#8217;da bilim ve teknoloji tarihi, s. 262) Elde ettikleri bilimsel gelişmeleri toplumları sömürmek için kullanan Batı medeniyeti, bir de bu sömürüden elde ettikleri teknolojik üstünlüğü kendi dinlerine bağlamakta ve İslam’ı ilerlemeye engel olarak göstermeye çalışmaktadırlar. “Oryantalistler, Batıdaki sanayiyi Hristiyan ilke ve değerlere bağlanmaya çalışmışlardır: Bu insanlar Hristiyanlığın hakim olduğu dönemlerde Avrupa&#8217;nın karanlık çağları yaşadığını, O dönemlerde İslam ümmetinin parlak bir hayat yaşadığını gözden kaçırırlar.” (Muhammed Bakır el-Hakim, Oryantalistler ve Kur’an hakkındaki şüpheleri, s. 22) Gustav le Bon, ‘Avrupa vahşet asırlarının en karanlığına boğulduğu bir devirde İslam idaresindeki Bağdat ve Kurtuba, sanat ve ilim ışıklarını bütün dünyaya yayan iki medeniyet merkeziydi’ demektedir. (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 16)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Okuyucu bu kitaptan öğrenecektir ki, Doğu ve Batı Müslümanları ‘Avrupa kültürünü’ kurdular.&#8221; (Thomas Walker Arnold, The Legacy of İslam adlı kitabın önsözünden) 13. asırda Müslüman İspanya&#8217;nın Hristiyan Avrupa&#8217;ya tesiri zirveye ulaşmıştı ve İspanya, Avrupa&#8217;nın meşalesi oldu. (The Legacy of İslam, s. 5) Tıp, matematik gibi Arap fenninin kaynaklarından biri idi. (The Legacy of İslam, s. 64)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam&#8217;ın sekizinci asırdan itibaren teknoloji, mimari, klasik eğitim, matematik, kimya, ziraat, suyun kullanımı, felsefe, siyaset bilimi, seyahat edebiyatı, daha doğrusu genel olarak edebiyat alanlarında ki rolü ve ehemmiyeti, Avrupa için son derece büyüktür.”  (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 23) “Tıp, beslenme, tarım alanında Arapça metinlerin Avrupa üzerindeki etkisi büyük olmuştur. İspanya&#8217;da, büyük ilim merkezi Toledo&#8217;nun düşmüş olması, Hristiyan Avrupa&#8217;nın Müslümanlardan kalma teknik kitaplara daha kolay ulaşmasını sağlamıştır.” (Goody, s. 91) “İslam Avrupa&#8217;nın gelişmesi sürecinde önemli rol oynamıştır. Batı Avrupa&#8217;nın 11. yüzyıl&#8217;daki üretilen dahiyane icatlarının, Arapların işgal ettikleri topraklara ihraç ettikleri teknolojinin kullanılması neticesinde gerçekleştiği düşünülmektedir.” (Goody, s. 95) “İslam&#8217;ın etkisi, bilim, teknoloji, felsefe, tarım ve ticaretle sınırlı kalmamış, edebiyata da sirayet etmiştir.” (Goody, s. 98) “Geçmişte Müslümanlar entelektüel ve bilimsel hayata katkıda bulundukları gibi bizatihi, Rönesans&#8217;ın kendisine de tesir etmişlerdir.” (Goody, s. 212) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Namık Kemal, kendi döneminde İslam’ın bilimle uzlaşamayacağını ileri süren Ernest Renan’a reddiye yazmıştır. “Ernest Renan anlayışında olan Avrupa alimlerine göre, Müslüman olduğumuz için aklımızı her türlü bilime kapalı tutarmışız da bizim haberimiz yokmuş. Kitapçığından anlaşılan tabiat ve matematik bilimlerini bilenlerin, İslam&#8217;a mutlaka, her durumda yüz çeviren kişiler olduğu iddiasındadır.” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 20-21) Halbuki “İslam, bilim ve kültüre aşağılayıcı bir bakış ile bakış olsaydı, içlerinde bir tane bile alim çıkmazdı.” (Namık Kemal, s. 24) “İslam dininin yaygın olduğu yerlerde halkı alim bulmuşta cahilliğe mi sevk etmiştir?”  (Namık Kemal, s. 27) “Soylu Arap kavmi, daha hükümet merkezi Şam&#8217;da iken, Yunan medeniyetinden daha büyük ve güzel eserler ortaya koyarak hikmet ve medeniyetin insanlık dünyasında yayıcı ve kurucusu olmuşlardır.” (Namık Kemal, s. 31) “Kur’an-ı Kerim&#8217;de ve hadis-i şeriflerde her müminin ilim, kültür, hikmet öğrenmekle yükümlü olduğuna dair yeterli delil vardır. İnandığı din tarafından, ilim ve hikmet tahsil etmekle emrolunan bir millet fertlerinin, &#8216;dini emirlerden, değerlerden, iman esaslarından uzaklaşmadıkça ilim ve hikmete meyledemeyeceğini&#8217; iddia etmek, bir maskaralık değil midir?” (Namık Kemal, s. 34) “Şerefli camilerin her birinde felsefe kitaplarının okutulmakta olduğunu biliyoruz. Bir bilim ve sanatın, &#8216;ibadethanelerin içine varıncaya kadar&#8217; okutulmasına izin verilmesi, o bilim ve sanatın bir ülkede kaldırılması mı demektir? Renan, &#8220;İslam&#8217;da astronomi biliminin yalnızca kıbleyi belirleyecek kadar öğrenilmesine izin verilmiştir.&#8221; demektedir. Örneğin, Hicri 823 tarihinde Ulubey&#8217;in çalışmalarını ve rasathanesini düşününce veya Kanuni Sultan Süleyman döneminde bir taraftan İspanya bir taraftan Hint sahillerine giden Osmanlı donanmasını görünce, acaba bunları, astronomiden yalnız kıble tayin edecek kadar bilgisi olmaları mı yönlendirmiştir?” (Namık Kemal, s. 43) “Renan&#8217;ın, &#8216;İsa&#8217;nın hayatı&#8217; adlı kitabını yayınladıktan sonra, rahiplerin çıkardıkları gürültü üzerine memleketinde bir İbrani dersi okutmaya muktedir olamadığını düşünür, bir de o asırla şimdiki asrın halini birbirine kıyas ederse, davasına ispat için getirdiği delilerden utanır sanırım.” (Namık Kemal, s. 49) “Müslümanlar, sonsuz hayatlarına hizmet için ilme çalışır, hatta dindarlığın yönlendirmesi ile sonlu hayatlarını bu çalışma yolunda geçirirlerdi. Avrupalılar, ruhban sınıfının baskılarına karşı çıkarak, Araplardan aldığı bilgi sayesinde bu dereceye gelmeyi başarmışlardır. İslam ne bilimi mahvetti, ne de bilim ile beraber mahvoldu.” (Namık Kemal, s. 55-57)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten, &#8220;Müslüman bilim adamlarının, Optik, cerrahi, astronomi ve matematik alanındaki çalışmaları 16. ve 17. yüzyılda ortaya çıkan bilim devriminin temellerini teşkil etmekte.&#8221; (Prof. İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 54) ve “Tarih incelendiğinde, bilim ve icatlar sahasında Müslümanların büyük hizmetleri görülmektedir.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 44)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Haçlılar arasında en zeki bulunanlar, şarktan/doğudan aldıkları ilerleme vasıtaları sayesinde Avrupa medeniyetinin gelişmesine hizmet ettiler.” (A. Demircan, İ. S. Sırma kitabı, s. 450; Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 68)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Robert Briffault, “Bilim dediğimiz şey, Avrupa&#8217;da yeni araştırma ruhunun, yeni inceleme metotlarının, deney ve gözlem metodunun, matematiksel ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin neticesinde ortaya çıkmıştır ki, bunlar, eski Yunan&#8217;ın ürünleri değildi. Bu ruh ve bu metotlar, Avrupa&#8217;ya Araplar tarafından getirilmiştir.&#8221; (Robert Briffault, The Making of Humanity, s. 290) itirafında bulunurken, Jack Goody bu konuda şöyle demektedir: &#8220;Batı, İslam bilim ve teknolojisinden ve hatta sanatından çok şey öğrenmiştir.&#8221; (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam damgası, s. 23), “Müslümanlar, Orta Çağ’da bilim ve tıpta büyük ilerlemeler sağlanmıştır. İlim ve icatlar Avrupa&#8217;da, özellikle de İspanya&#8217;da, Müslümanlar vasıtasıyla yayılmıştır. Toledo&#8217;nun 1085&#8217;teki düşmesi ile buradaki bilimin çoğu Batı Avrupa&#8217;ya taşınmıştır. Batı Avrupa&#8217;daki ilmi canlanma Rönesans&#8217;tan çok önce başlamış olup, bu canlanma Müslümanlara çok şey borçludur. Tercümeler özellikle astronomi ve astroloji alanında daha yoğun yapılmıştır. Kopernik, yapılan astronomi çevirilerinden etkilenmiştir. Simya, adından da anlaşılacağı üzere batıya, Müslümanlar tarafından nakledilmiştir. Simya ilmi, İslam biliminin Rönesans öncesi dönemde Orta Çağ Avrupası üzerindeki muazzam etkisine tanıklık etmektedir. Bilginin Yakın Doğu&#8217;dan Avrupa&#8217;ya nakli, esas itibariyle Müslümanlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Batıda Hristiyanlık ile İslam arasındaki karşıtlık, İslam&#8217;ın Avrupa kültürüne yaptığı katkıların küçümsenmesine neden olmuştur. Avrupalı bilgiler, öteden beri Rönesans&#8217;ın Arapların klasik kaynaklardan yaptıkları çevirilere çok şey borçlu olduğunu kabul etmektedir.&#8221;  (Goody, s. 33, 60, 88-94, 116, 169)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Müslüman Bilginler, eklipliğin açısını, dünyanın büyüklüğünü ve ekinoksun presesyonunu ölçmüş, optik ve fizik alanında ışığın kırılmasını ve yer çekimini izah etmiş, gözlemevleri kurmuş, yeni ilaçlar keşfetmiş, staj sistemi oluşturmuş, yeni hijyen anlayışları geliştirmiş, cerrahi aletleri, narkozu ve cerrahi bilimini geliştirmiş, yeni aşılama tarzları ortaya koymuş, toprak işleme tekniklerini geliştirmiş, denizcilik bilimini ileriye taşımışlardır. Kimyada da, birçok yeni kimyasal maddeleri keşfetmişlerdir.&#8221; (M. K. Nakosteen ve J. S. Szyliowicz, History of education, 18/16-17) “O&#8217;Leary, ‘How Greek Science Passed to Arabs’ adlı çalışmasında Müslüman bilim adamlarını, Tıp, optik ve kimya gibi alanlarda önemli çalışmalar yaptığını kabul eder.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 123) “Akıl ve vahiy arasındaki taban tabana zıtlık iddiası, kesinlikle yapay bir zıtlıktır. Endülüs; karanlık çağ denilen devirdeki Hristiyan Avrupa orada ışık bulmuş ve bilgi kandillerini Endülüs&#8217;ün büyük üniversitelerinde yakmışlardı.” (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 151, 289) “Endülüs’teki İslam üniversiteleri Batılı öğrencilerin ziyaret ettiği bir merkez olmuştu.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 10) “İslam eskiden gelen bu ilmi mirasa tevhidi bakış açısını ve ilahi kurallara teslimiyeti kazandırarak Atina ve İskenderiye’de söndürülen ilim ateşini yeniden tutuşturmuştur. İslam, yaklaşık yüz yılda Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya ve İspanya’ya kadar yayılmış, daha önce pek çok medeniyetlerin gelip geçtiği bu bölgelerde birçok ilimle yüz yüze gelmiş, bu ilimlerden kendi ruhuna uyanları bünyesinde eritmiş ve kendine özgü kültürel hayatını bunlarla beslemiştir.&#8221; (Seyyid Hüseyin Nasr, İslam’da bilim ve medeniyet, s. 22, 27) “Müslüman toplumları, tarihte birbirine zıt beş büyük medeniyet -Yunan, Sami kavimleri, İran, Hint ve Çin- ile karşılaştılar ve her karşılaşmada kendi kültürel kimliklerini kaybetmeksizin benimsemeyi zorda olsa öğrendi.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 67) “Arapçadan Latinceye yapılan çevirilerin, Londra ve Paris olmak üzere batıda yayılması üzerine ortaya çıkan krizden Batı, İslam filozoflarının fikirlerini iyice özümseyip, kendi düşüncesi doğrultusunda yorumlayarak çıkmış ve bunun neticesinde de Rönesans hareketi başlamıştır.” (H. Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri) Filozof William Lane Craig: &#8220;Kozmolojik delil tarihinde Arap ilahiyatçıları ve filozofları oldukça önemli bir yere sahiptir. Ancak Batı antolojisi ve kitaplarında bu Müslüman düşünürlerin katkıları göz ardı edilmiştir.&#8221; (Craig, The Cosmological, s. XI) &#8220;Modern bilimin, teknolojinin, tıbbın temelleri, kendilerinden önceki uygarlıkların bilimlerini ve kültürlerini kendi kültür uygarlık şemsiyesi altında çalışarak, geçmiş bilgilerin üzerine yeni katkılarda bulunup, bu başarıları devam ettirerek modern dünyaya kazandıran; İslam uygarlığıdır.&#8221; (Salim al-Hassani, İslam uygarlığındaki 1001 buluş, s. 7) &#8220;Avrupa&#8217;nın kilise baskısı altında inlediği zamanlarda bilim Avrupa&#8217;ya, Arapça tercüme eserlerle aktarılmıştır. (Dr. Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 19) &#8220;Avrupa&#8217;nın ilerleme kaydettiği her sahada, İslam medeniyetinin mutlaka büyük payı, hissedilir bir tesiri ve kesin bir rolü olmuştur.&#8221; (Robert Briffault, The Making of Humanity, s. 190) &#8220;Abbasi devletinin ilk zamanlarında ortaya çıkan ilmi hareket, dünyaya kendi güç ve kuvveti ile hakim olmuş ve eski ilmi sistemleri hezimete uğratmıştır.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 348) &#8220;Avrupa, gün batımında karanlığa gömülürken, Kurtuba, sokak lambaları ile parıldıyordu; Avrupa, kir çerisinde iken, Kurtuba&#8217;da binlerce hamam vardı.&#8221; (Victor Robinson, The Story of Medicine, s. 164) “İlim, ‘batıdaki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyla’ ve ticari münasebetler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Araplar, Yunan ilimlerini diriltmiş ve orijinal bir ilim dünyası yaratmış, yeni araştırma yolları bulup geliştirmiştir. Rönesans, Doğu ile Batı arasındaki maddi temasa bağlanır. Bu temastan, İslam&#8217;dan fazla Avrupa istifade etmiştir. Avrupa, kültürünü o meşhur Rönesans sebebiyle İslam&#8217;a borçlu bulunmaktadır. İlim ne Doğuludur ne de Batılı, evrenseldir.” (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 53, 67, 76) “İslam medeniyeti, Batılı akla büyük ilham kaynağı olmuştur. Endülüs medeniyeti, Batı medeniyetinin gelişimine katkı sağlamıştır.” (M. Aydın, siyasetin aynasında kültür ve medeniyet, s. 309) “Batıdaki bilimsel gelişmelerde İslam medeniyetindeki çalışmaların etkisi bulunmaktadır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 74) &#8220;Matematik ve coğrafyanın belki de % 80&#8217;i İslam kültür dünyasında başarıldı. Eski dünyanın tanıdığımız haritaları en büyük gelişmelerini İslam kültür dünyasında buldular. Avrupa coğrafyacılarının elindeki 18. yüzyılın sonuna kadar ki tanıdığımız haritalar, İslam kültür dünyasında başarılanların ya tam veya bazı gelişigüzel değişikliklere uğrayan kopyaları olarak ortaya çıkmıştır.&#8221; (Prof. Dr. Fuat Sezgin, İslam Kültür Dünyasının Bilimler Tarihindeki Yeri, Türkiye Bilimler Akademisi, 12 Nisan 2004) Avustralyalı yazar Jonathan Lyons, ‘Hikmet evi’ isimli eserinde Arapların Batı medeniyetini nasıl dönüştürdüğünü örneklerle anlatır. Kopernik’in Nasiruddin et-Tusi ve İbnu’ş-Şatır gibi Müslüman alimlerden ‘ilham aldığını’ söyleyen Lyons, eserini Bath&#8217;lı Adelard&#8217;ın şu tarihi sözleri ile noktalar: “Şüphesiz Tanrı evrene hükmediyor, fakat biz doğayı araştırabiliriz ve bunu yapmalıyız. Bunu bize öğreten Araplardır.” (Jonathan Lyons, The House of Wisdom,  s. 201) “Aydınlanma düşünürlerinin yazdığı ansiklopediden yüzyıllar önce Müslüman alimler ve bilim adamları, büyük ansiklopedik eserler kaleme almışlar ve farklı ilim dallarını kapsamlı bir epistemik çatı altında toplanmışlardır.” (Frederick Starr, Lost Enlightenment, s. 7) “Renan, ‘İspanya&#8217;daki İslamların ilmi incelemeleri olmasaydı, Avrupa ilerleyemezdi.’ ve Mocheim, ‘Avrupa&#8217;da ortaya çıkan hikmet, fizik, felsefe, matematiğin İslam okullarından alındığı, özellikle Endülüs Müslümanlarının Avrupa felsefesinin üstadı oldukları muhakkaktır.’ demektedirler. (Operatör Doktor Mehmet Ali Derman, Çürütme (reddiye), s. 56, 78) “Batı dünyası Rönesans’tan önce İslam medeniyetinden beslenmiştir.” (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 20) “13. asırda Müslüman İspanya&#8217;nın Hristiyan Avrupa&#8217;ya tesiri zirveye ulaşmış ve İspanya, Avrupa&#8217;nın meşalesi olmuştu. Tıp, matematik gibi Arap fenninin kaynaklarından biri idi.” (Thomas Walker Arnold, The Legacy of İslam, s. 5, 64) “Haçlılar, beraberinde geriye tıp bilgilerini, hastaneleri, hamamları, astronomi, geometri ve edebiyat kitaplarını, musiki aletlerini, pusulayı ve denizcilik sanatını getirmiştir.” (Taceddin Ural, Papa bir puttur, s. 119) “İlimlerin Mısır’dan Hindistan’dan Yunanistan ve Bizans yoluyla Doğu Müslümanlığına ve İspanya’ya, oradan Avrupa’ya ve nihayet Amerika’ya geçmesi, tarihin en dikkat çekici akışlarından biridir.” (Will Durant,  İslam Medeniyeti,  s. 97, 260) “İslam ilmi, eski Yunan matematiğini, fizik, kimya, astronomi ve tıbbını korudu, geliştirdi ve bunu zenginleştirip Avrupa&#8217;ya iletti. İslam tıbbı 500 yıl Avrupa&#8217;ya hükmetti. Müslüman felsefesi, Aristo felsefesini koruyarak ve ‘değiştirerek’ Avrupa’ya hediye etti. İslam medeniyetinin parlak faaliyetinin bir kısmı eski Yunan&#8217;dan kalanlarla beslenmiş olabilir; ancak büyük bir kısmı, bilhassa siyaset, şiir ve sanat tamamen orijinaldir ve paha biçilemez değerdedir.” (Durant, s. 260, 262) “Goldziher: “Avrupa&#8217;da Simya, Araplara bağlanmışsa da modern kimya Araplara daha çok şey borçludur.” Bernard Lewis: “Tıp sahasında Müslümanlar, Greklerin temel görüşlerini pratik gözlemler ve klinik tecrübeleri ile zenginleştirdiler. Matematik, fizik ve kimyada onların payı çok daha orijinaldir. Cebir, geometri ve özellikle trigonometri, Müslümanların geliştirdiği ilim dallarıdır.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 365, 368)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Prof. Dr. George Saliba, ‘İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans’ının Oluşumu’ adlı eserinde, ‘Kopernik&#8217;in çalışmalarıyla, daha önce yapılan çalışmalar arasındaki benzerliklere dikkat çeker ve Kopernik&#8217;in, Arap kaynaklarında hâlâ korunmakta olan fikirler ve matematiksel teknikleri, kendi çalışmalarına dahil etmeye çalışırken yaptığı hataları ve benzerlikleri ortaya çıkardığını’ söyler. İbni Şatır&#8217;ın ay modeli gibi tıpatıp çözümler, Tusi&#8217;nin çifte bağı ve Şatır&#8217;ın Merkül modelini benimsemesi gibi örnekleri sıralar ve “İslam biliminin Rönesans&#8217;tan sonra bile Avrupa&#8217;nın bilimsel geleneğini önemli ölçüde etkilediğini” belirtir. (George Saliba, s. 9) Hiç kimse, İslam bilginlerinin yeni bir bilim tarzı ortaya çıkarmış olabileceğinin, Yunan biliminin aslında yetersiz, eksik, çelişkilerle dolu olduğunun farkına varamamıştır. Rönesans ile, İslam bilimsel malzemesinin bilinçli bir biçimde atlanıp tüm bilim ve felsefenin başlangıcını Grek-Roman mirası ile açıklanmaya çalışılmıştır. (George Saliba, s. 16-17) Halbuki Bizans topraklarında klasik Yunan bilimsel metinleri, kitapları dolaşımda değildi. Zaten Bizans bilimi daha çok astronomi değil astroloji ile ilgiliydi ve bu konudaki bilgilerde, &#8220;zayıf ve etkisiz&#8221; idi. (George Saliba, s. 19) Bizans devleti resmi politikasının, &#8220;felsefeyi bastırmak&#8221; olduğu tarihi bir gerçek iken, bu iddianın, Yunan biliminin Arap topraklarına taşınmasını anlatamayacağı açıkça ortadadır. (George Saliba, s. 23) Batlamyus&#8217;un ‘Elmecisti&#8217;sini çevirmiş olan Haccac bin Matar, Arapça çevirinin özgün Yunancasındaki hataları düzeltmiştir. (George Saliba, s. 81) Haccac&#8217;a teknik terimleri ve bu kitabın hatalarını düzeltmeye kim öğretmiştir?  Harezmi, 2. derece denklemlerinde yeni bir cebir disiplinini oluşturmuştur ve bu ‘Yunan kaynaklarının çevirisinden önce’ olmuştur. Harizmi&#8217;ye bunları kim öğretmiştir? Yunan bilimsel metinleri çevrilirken, Hey&#8217;e gibi Yunanlılarda olmayan özgün bir bilim dalının oluşması çarpıcıdır. Tüm bunlar, ilk kez çeviri yapmaya başlayan insanlar için ‘olanak dışıdır.’ Habeş el Hasib&#8217;in, trigonometri ve matematik projeksiyon alanında kaydettiği şaşırtıcı ilerlemeler, Hint ve Yunan kaynaklarında bilinenin de ötesine geçmiştir. Habeş, düzlem-küresel usturlapların projeksiyon tasarımını yapmıştır. Bu projeksiyonlar daha  eski medeniyetler tarafından bilinmiyordu. Bu ilk nesil, Hint rakam sistemini o denli geliştirmiştir ki, Şam&#8217;da Uklidisi&#8217;nin metninde ondalık virgül ile ondalık kesirlerin ilk kez ortaya çıktığını görürüz. Özetle, yeni bir cebir ve trigonometri ve hey&#8217;e, yeni projeksiyonlar, Hint rakamlarının girişi, ondalık kesirlerin gelişmesi gibi sonuçların, o alanda ‘daha önceden çalışma yapılmadan, aynı anda ortaya çıkması’ olanaksızdır. Bilimsel aletler hiç yoktan yaratılamaz, normal koşullarda bu özellikler hep birden, aynı anda değil, zaman içinde, yavaş bir tarzda gelişir. Haccac, Harizmi ve Habeş gibi bilginler ekliptik eğikliğinin, Batlamyus&#8217;un belirttiği gibi 23;51,20 veya Hint kaynaklarında belirtildiği gibi 24,48 değil, 23;30 olduğu gözlemlenmiştir. Bu sonuçlar, ilk kez gözlem yapan deneyimsiz gökbilimcilerin çabaları ile elde edilemez. Devinim parametresinin değerinin 66 yılda bir derece olarak tanımlanması veya solar denklemin veya solar apoje hareketinin değerlerinin tanımlanması, deneyimsiz gök bilimciler tarafından gerçekleştirilemez.  Bir de bunlara, Muhammed bin Musa bin Şakir ve kardeşleri Ahmet ile Hasan&#8217;ın, gök bilimine Yunan gözlemsel ve kuramsal yaklaşımlarının ‘eleştirisini’ ekleyin! Metinleri ilk kez çevirmek için çabalayan kimseler, böyle bir olgunluğa varmış olamazlar. (George Saliba, s. 32-36) Özetle, Yunan metinlerinin çevirilerinden önce de bilimsel çalışmalar yapılmakta idi ve bu bilimsel çalışmalar Rönesans&#8217;ın da temelini oluşturmuştur. Neugebauer, Pingree, Tihon ve meslektaşlarının ve en son Mavroudi&#8217;nin bağımsız çalışmaları olmasa, kimse İslam ve Bizans dünyaları arasında, beklenenin tam tersi yönde zengin bir bilimsel alışveriş olduğunu bilmeyecekti. Sorunlardan biri, Avrupa Rönesans&#8217;ının dış etkilerden bağımsız olduğu üzerinde ısrar edilmesidir. İslam dünyasından Avrupa&#8217;ya matematik teoremlerinin aktarımını görmezden gelirsek, bu teoremlerin Latin Rönesans metinlerinde, aniden ortaya çıkışını açıklayamayız. İslam dünyasındaki gökbilimcilerin birkaç yüzyıl o teoremleri kullandıklarını da biliyoruz. Bar Hebraeus&#8217;un eserini düzenleyip çeviren oryantalist François Nau, Arap gök bilimsel devriminden epey etkilenmişti. Ama Nau eseri çevirirken, &#8220;ayın kürelerinin doğası&#8221; ile ilintili olan &#8220;tuhaf şeyleri&#8221; anlayamamıştı. Bu şeyler aslında, Batlamyus&#8217;un gök bilimine olan itirazların listeleri idi ve bu eleştiri, Arap kaynaklarında 9. yüzyıldan itibaren listelenmiş ve sistemleştirilmişti. İbni Nefis, büyük Yunan hekimi Galen&#8217;in eserini kontrol etmek ve bu eserde bir tıp hatasına işaret etmek cesaretini göstermiştir. Galen, kanın kalpte temizlendiğini ileri sürmüştü. İbni Nefis, akciğerlerden geçerek temizliğini açıklamıştır. Ebubekir Er -Razi&#8217;nin ünlü kitabı, ‘eş Şukuk ala Calinus&#8217;ta (Galen hakkındaki kuşkular) benzer eleştirel içerikler vardır. (George Saliba, s. 39-42) İslam bilimsel disiplinleri hakkında bildiklerimizin buzdağının henüz tepesi olduğunun farkındayım. (George Saliba, s. 44) Kısaca, felsefenin ve bilginin Bizans&#8217;tan Arapçaya doğrudan aktarımı söz konusu değildir. (George Saliba, s. 60) Bilimin, İslam medeniyetine başka bir medeniyet ile &#8216;doğal&#8217; bir temas sonucu gelmediğini, çünkü temas edilecek böyle bir medeniyetin var olmadığını görmemiz gerekir. Bilinçli bir elde etme süreci olduğu sonucuna rahatlıkla ulaşmaktayız. (George Saliba, s. 63) 10. yüzyılın ortalarına kadar Bizans topraklarında filozoflara zulüm yapılmış, antik kitaplar kapalı tapınaklarda saklanmıştır. Yunan kaynaklarını okuyup, onları komşu İslam medeniyetine geçirebilecek derecede bilgi sahibi Bizanslılar olmadığı için de, klasik temas kuramının geçerli olamayacağı yeniden onaylanmıştır. (George Saliba, s. 66) Yunanlılar, cebiri Harezmi&#8217;nin ifadelendirdiği şekilde bilmiyorlardı. &#8216;Divan&#8217; adı verilen bilim dalı geliştikçe, gelirler ile ilgili işlemler ve aritmetik işlemleri de gelişmiştir. Su dağıtımı, hendek kazılması, günlerin uzaması-kısalması, güneşin dönmesi, yıldızların yükselişi, üçgenin, karenin, poligonların yüzey ölçümleri, kemerler, su dolapları, hesaplar vd. divan ilminin detaylarındandı. (George Saliba, s. 71) İlk zamanlarda ‘Divan/hendese/geometri bilen Farslılar, zamanla bu ilmi öğrenen Araplara makamlarını kaptırdılar. Bunun üzerine onlar da, daha ileri seviyede felsefe-bilim öğrenip, tekrar o makamları geri almışlardır. (George Saliba, s. 77-79, 83) Yunan bilimlerinin elde edilmesinin sadece bir kör kopyalama olmadığı, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak için ayarlanmış olduğu görülmektedir. Çeviri hareketi daha üstün bir kültürün taklit edilmesi değildi, tersine kaynağında unutulmuş olan metinlerin dışarı çıkartılması idi. Bu klasik eserler, yıllarca mahzenlerde tutulmuş, ancak Bağdat&#8217;tan gelen talep üzerine dışarı çıkarılmış ve Bağdat&#8217;ta değerlendirilmiştir. Çeviri ve Arap özgün bilimlerini oluşturma aynı anda yürümekte idi. Özgün bilgileri oluşturma etkinliği, ileri seviyeye metinlerin ‘çevirmesinden önce başlamıştı’ ve bu etkinlik, çevirilerden yararlanılarak daha da ilerlemişti. (George Saliba, s. 81, 93) Çeviriler ile Yunan mirası yeniden değerlendirilmiş, cebir, trigonometri gibi yeni bilimler ortaya çıkarılmıştır. (George Saliba, s. 82) Çevirilerde teknik terimlerin Arapça asılları kullanılmıştır. Demek ki, önceden o ilmi seviyeye ulaşılmıştı. (George Saliba, s. 83) Prof. Jacques Risler tarafından, &#8216;Batıya Trigonometriyi öğreten adam&#8217; olarak tarif edilen Battani de yazdığı &#8216;Şerhu&#8217;l makalati&#8217;l-erbai li-Batlamyus&#8217; adlı eserde Batlamyus&#8217;un hatalarını tek tek bulmuş ve onun trigonometri bilmediğini ispat etmiştir. (Ali Çankırılı, Batıda İlmi Skandallar, s. 41) “İslam, bilimi aldı, korudu ve sonra Batıya devretmedi. Bu bilim, çevirilerden önce gelişmeye başlamış, bu bilimler ile beraber gelişmesini sürdürmüş ve ileri bir seviyeye ulaşıp sonrada bu bilimi batılılara Endülüs’ten Bağdat’a, üniversiteler vasıtası ile ulaştırmıştır.” Cihazlar geliştirilmiş, yeni yöntemler bulunmuş, solar apojenin 11 derece yer değiştirdiği keşfedilmiştir. Bu ince gözlemleri yapacak, bugün bile kullandığımız hassas değerleri saptayacak gökbilimciler eğitilmiştir. Tüm bunlar, çevirmekte oldukları Yunan metinlerini henüz kavramaya başlayan acemiler tarafından bulunamazdı. (George Saliba, s. 95-97) Tusi, görünen solar diskin, Batlamyus&#8217;un söylediği gibi sabit olmadığını, boyutunun değiştiğini keşfetmiştir. İbni Şatır, güneşin hareketini anlatan bir matematik model geliştirmiştir. Düzeltmeler, yeni teknikler, yeni çözümler ve gelişmeler, Yunan bilimsel başyapıtlarına eleştirel bakışın sonucuydu. Mesela, Abdurrahman el Sufi, ‘Suver el-kevakib el-Sabite’ adlı kitabını, Yunan geleneği ile uzun tartışmalar ve Batlamyus&#8217;un metnine karşıt fikirlerle doldurmuştur. Batlamyus&#8217;un eserindeki güncellenmesi gereken alanlar, zamanın bilgilerine uyarlanmıştır. (George Saliba, s. 100) Çevirmenler, zaten Yunan geleneğine de yabancı olan alternatif trigonometrik alanın varlığını öğrenemezlerdi. Küresel sinüs kuramını keşfeden Tusi, sinüs yerine tanjant fonksiyon kullanan başka bir dizilimi bu kurama eklemiştir. (George Saliba, s. 101) Kısaca Batlamyus&#8217;un ‘El-Mecisti’ metnine yapılan müdahalenin özeti; ‘matematiksel güncelleme veya hataların düzeltilmesi’ değil, başta gökbilim olmak üzere metnin ‘bütünü ile yeniden yapılandırılması ve düzenlenmesi’ idi. Yeni şeyler eklenmiş, bazı kısımlar çıkartılmış, çelişkiler ayıklanmıştı. (George Saliba, s. 102) “Müslüman alimlerin altyapıları, çevirilerden önce zaten vardı, çevirilerle beraber düzeltmeler de yapıldı ve sonra özgün kuramlar oluşturuldu ve yeni bilimsel teoriler ileri sürüldü.” (George Saliba, s. 108-109) Heysim&#8217;in oluşturduğu kavramlar, Yunan mirasını kınamakla kalmıyor, tutarlı bir bilimin temelini de atıyordu. (George Saliba, s. 112) Heysem&#8217;den sonraki gök bilimsel gelişmeler ve aynı zamanda ortaya atılmaya başlanan soruların Avrupa Rönesans&#8217;ı zamanının soruları ile benzerliği dikkat çekicidir. Tusi, ‘Tezkire’ adlı eserinde Batlamyus&#8217;a alternatif kendi modellerini sunar. (George Saliba, s. 119, 121) Ehaveyn, el-Hafri ve Gıyaseddin Mansur Şirazi ise, Batlamyus gök biliminin sorunlarını saymanın ötesinde çözüm önerileri de getirirler. (George Saliba, s. 112,124, 125, 168, 170) Ali Kuşçu ise, Batlamyus&#8217;un Merkür ile ilgili çıkmazına en zarif çözümlerden birini sunar. (George Saliba, s. 123) İslam gökbilim geleneği öyle bir olgunluğa erişmişti ki, daha önce “düşünülmemiş konular ortaya atılabiliyor, yeni problemler, ilişkiler, kurumsal stratejiler üzerinde duruluyor, alimler kendi modellerini sunuyorlardı.” Bu tarz araştırmalar sadece gökbilim ile sınırlı kalmayıp, diğer bilim alanlarına da yayılmıştı. (George Saliba, s. 128) Bizans ve Sasani kültürleri bilimsel incelikten yoksundu. Müslüman alimler sayesinde, Yunan klasik fikirleri çürütülme ve değiştirilme yolu ile yeniden dolaşıma girmiştir. (George Saliba, s. 132) Çevirisi yapılacak metinlerin bilinçli ve istekli seçimi, bu metinlerin kabul edilmesi veya reddedilmesi konusunu etkilemiştir. (George Saliba, s. 133) Ebubekir er-Razi, Galen&#8217;in iddialarına itiraz etmiş, su çiçeği ile kızamık arasındaki farkı anlatmıştır. Abdüllatif el-Bağdadi ise, &#8220;Gözlem her zaman sözcüklerden daha güçlüdür.&#8221; diyerek, gözlemin öneminin altını çizmiştir. (George Saliba, s. 135) Bilim insanları, Yunan geleneğinin hatalarını temizleyip, Yunan yazarlarının bilmediği alanlarda kendi geleneklerini oluşturmuşlardır. Matematiği, fiziksel görüntüleri açıklamak için kullanan Hafri sayesinde bu disiplin ivme kazanmıştır. (George Saliba, s. 136) Müslümanlara özel ilmi elhey&#8217;e yani astronomi ilmi ile fiziksel gerçekliğe aykırı olmayan matematik modelleri tanımlama yoluna gidilmiştir. (George Saliba, s. 139) Batlamyus gökbiliminin sorunlarını çözmek için yeni kavramlar veya yeni matematik teoremleri türeten el-Urdi, Tusi, Şirazi, Hafri, Şatır gibi gökbilimcilerin çalışmaları daha sonra, Rönesans&#8217;ı da etkilemiştir. Tusi bir teorem bulmuş, Kopernik ve Rönesans gökbilimcilerinin hepsi bu teoremi kullanmıştır. (George Saliba, s. 162) Noel Swerdlow: &#8220;Kopernik, Tusi tarafından icat edilen ve kullanılan iki cihazdan birini kullanarak yörünge düzlemlerinin salınımını açıklamıştır.&#8221; demektedir. (Noel, Commentariolus, s. 488) Kopernik, İbni Şatır&#8217;ın ay modelinin aynısını kullandı ve Merkür&#8217;ün hareketini açıklamak için ibni Şatır gibi ‘Tusi çifte bağı’ kullandı.  (George Saliba, s. 167) İslam gökbilimindeki gelişmeler, bu kültürün ne denli titiz ve özenli olduğunu ve bilimsel düşüncesini gelişen tutarlılık ve kesinlik ölçütlerine göre nasıl kusursuzlaştırdığını bize göstermektedir.  (George Saliba, s. 172) Urdi: &#8220;Astronominin konusu, Allah&#8217;ın en inanılmaz eseridir, en muhteşem oluşumu ve en iyi uygulamasıdır. Kanıtlar ise geometrik ve aritmetiktir ve dolayısıyla kesindir. Bu yolla zihin, yüce Allah&#8217;ın varlığının tartışılmaz kanıtına sahip oluyor, yaratıcının muhteşemliğini, bilgeliğini ve gücünün enginliğini sergiliyor. Allah&#8217;ım! Yaratıcıların en büyüğü ve yücesi sensin.&#8221; (Urdi, Kitap al Hey&#8217;e, s. 27) Tusi, Batlamyus&#8217;un dilinin gökbilime aykırı olduğunu ilan etmiştir. (George Saliba, s. 182) Galileo da, Tusi çifte bağını kullanarak, iki karşıt hareketin arasındaki duraksama fikrini çürütmüştür. (George Saliba, s. 184)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din ve gökbilim: Çoğu ‘hey&#8217;e yazarının aynı zamanda tanınmış din bilgini olduğunu tahmin etmek zor değildir. Din sayesinde gelişen bilimlere örnek vermek gerekirse: Mikat, yani namaz zamanlarını belirleme ilmi sayesinde trigonometri kuralları gelişme göstermiştir. Trigonometri sayesinde astronomide de ilerleme sağlanmıştır. Dinin sağlıklı bir bedene sahip olma vurgusu, tıp ile din uygulamaları arasındaki ilişkiyi geliştirmiştir. Galen, kalbin işleyişi ile ilgili olarak eleştiren ve sonunda kanın akciğer dolaşımını bulan ibni Nefis, aynı zamanda uygulamacı Şafii hukukçusu idi. E. S. Kennedy: &#8220;Düzlem ve küresel üçgen çalışması (trigonometri) aslında Arapça yazan bilim insanları tarafından yaratıldı ve bu ifadenin geçerli olduğu tek matematik dalı budur.&#8221; demektedir. (Studies in the Islamic exact sciences, 327-344) Kopernik, İbni Şatır&#8217;ın üst gezegen modelini kullanmıştır. Din bilim ilişkisi, Avrupa&#8217;daki bilim ve din arasındaki çatışmanın tersine, çok sağlıklı idi. İslam toplumunda din ve bilim arasında bir çatışma yoktur. (George Saliba, s. 186-191) Kopernik&#8217;in yaptığı şey, İbn-i Şatır&#8217;ın modellerini almak, güneşi sabit tutmak ve yerküre ile onu merkez almış tüm gezegenleri, güneşin çevresinde döndürmektir. Yunan metinlerinden çok Arap kaynaklarına benzemektedir. İslam dünyasından Avrupa&#8217;ya aktarılan bilgi, Rönesans bilimini etkilemiştir. (George Saliba, s. 195) Victor Robert tarafından yazılan ve ‘Isis&#8217;te yayınlanan makalenin başlığı şöyledir: İbni Şatır&#8217;ın güneş ve ay kuramı: Kopernik öncesi Kopernik modeli. (Isis, 48; 428-432) Bu buluş, doğal olarak bilim dünyasını alt üst etmişti. Yaygın inanış, Rönesans biliminin yoktan yaratılmış olduğu idi ve yine bu inanışa göre Rönesans biliminin klasik Yunan kaynaklarından esinlendiği ama İslam kaynakları ile hiçbir ilgisi olmadığı şeklinde idi.  (George Saliba, s. 196) Neugebauer, Tusi çifte bağının matematiksel kanıtına, Tusi&#8217;nin ‘Tezkere&#8217;sinde rastlanmıştır. (George Saliba, s. 198) Kopernik ise, aynı teoremi 1543&#8217;te çok benzer bir kanıtla açıklamıştır. (George Saliba, s. 200) Swerdlow şöyle der: &#8220;Kopernik&#8217;in Merkür modeli, İbni Şatır&#8217;ın modeli ile aynıdır.&#8221; (N. M. Swerdlow, Mathematical Astronomy in Copernicus’ De Revolutionibus, s. 500) Bu kanıtlar, İslam dünyasından Rönesans dünyasına gökbilim fikirlerinin taşındığı iddiasını güçlendirmektedir. Kopernik, Müslümanlardan aldığı bu bilgileri kendi gökbilimini oluştururken ‘özgürce ve bazen de Merkür örneğinde olduğu gibi tam anlamıyla anlayamadan’ kullanır. Artık Kopernik&#8217;in eserleri ile Tusi ve İbni Şatır&#8217;ın eserler arasındaki benzerlikleri saptayabiliyoruz. (George Saliba, s. 209-211) İslam topraklarından Avrupa kentlerine, kendi ülkelerinin bilimini götüren bilim insanları bulunmaktadır. Rönesans bilim insanları, bilimsel etkinliklerdeki son gelişmeler için Yunan klasik kaynaklar yerine İslam dünyasına bakıyorlardı. Bu durum, gökbilim ve tıp gibi sürekli yenilenmesi gereken deneysel alanlar için özellikle geçerliydi. Vesalius&#8217;un, &#8220;Bu Araplar şimdi bize Yunanlılar kadar yakın&#8221;  ifadesi çok şey anlatmaktadır. (George Saliba, s. 229-230)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Avrupa&#8217;da var olduğu iddia edilen bilim, din çatışması İslam medeniyetinde geçerli olmamıştır. “Gazali sonrası dönemi için bile” bu iddia doğru değildir. (George Saliba, s. 240)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14872" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3568468649469.jpg" alt="" width="269" height="374" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14873" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/5846964906568.jpg" alt="" width="402" height="365" />  <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14875" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/54696469649596.jpg" alt="" width="323" height="287" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14876" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/85685368369.jpg" alt="" width="240" height="291" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14874" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/56846964964935.jpg" alt="" width="410" height="300" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sigrid Hunke, ‘Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserinde özetle şunları söylemektedir: “Batının sayısız değerler borçlandığı İslam medeniyetinden söz ederek hakikatin ortaya çıkarılma zamanının geldiğine inanıyoruz. Batı’nın tarih, ilim, fikir, sanat eserlerinde Yunan ve Roma dönemleri uzun uzun  anlatılırken sonraki bin yıl sanki hiç yaşanmamış gibi hemen Yeni Çağa atlanır. Müslümanların tam yedi yüz yıl boyunca medeniyet ışığını taşıdıklarını, Yunanlılardan iki kat daha fazla insanlığı aydınlatmış olduklarını ağızlarına bile almazlar. Batılılara  göre Müslümanların rolleri sadece İlk Çağ Yunan bilim hazinelerini batıya aktarmaktan ibarettir. Buradaki asıl amaç, İslam medeniyetinin Avrupa’ya hocalık eden büyük başarılarını unutturmak ve onlara hakaret etmektir.” (Sigrid Hunke ise, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, s. 14) Artık Batı Dünyasının şükran duyguları borçlu olduğu bir toplumdan bahsetme zamanı gelmiştir. Orta Çağda Müslümanlarla Batılıların 750 sene süren komşulukları esnasında Yunanlılara nazaran insanlık medeniyetini en az iki kat geliştirip Batıya birçok konuda tesir ettikleri, Müslümanların dini inançlarından dolayı her zaman göz arda edilmişlerdir. (Hunke, s. 18) Amalfi’li Flavio Gioja, pusulanın  ilk mucidi bilinirken aslında Araplar bunu çok önceden kullanmış, Haçlı Seferleri sırasında Maricourt’lu Petrus Müslümanlardan aldığı bilgileri 1269’da Fransa’ya sunmuş ve ancak elli sene sonra 1320’de İtalyan F.Gioja pusulayı ‘sözde’ keşfetmiştir. (Hunke, s. 48) Arap medeniyeti, ticaret, haçlı seferleri, gezginler vasıtasıyla Batının günlük hayatına ekonomik ve kültürel yönden olumlu yönde etkilemiştir. (Hunke, s. 53) Dünyanın bütün medeni milletleri Arapların bize öğrettikleri rakamları kullanmaktadır. Araplar sayı yazımlarını Hintlilerden almış, geliştirerek Avrupalılara aktarmıştır. Mesela, 487,  Roma rakamları ile CCCCLXXXVII şeklinde yazılmakta idi. Bu ve benzeri en basit bir hesabı yapmaya bile imkan vermeyen sistemden Avrupa’yı Araplar kurtarmıştır. (Hunke, s. 56, 59) Algoritma’yı 12. asırdan itibaren Avrupa’ya el-Harezmi öğretmiştir. Fakat bu gerçek Batıya ancak 1845 yılında Fransız Reinand ile getirilebilmiştir. El-Harezmi’den önce Batıda özel bir matematik ilmi yoktu. (Hunke, s. 65-66)  12. asırda bir papaz, “Piza’nın caddelerini dolduran ve şehre vahşi çehrelerini veren kafir, korkunç deniz canavarları” şeklinde tarif ettiği Araplardan, Avrupa’da bilimin öncülerinden kabul edilen Piza’lı Leonardo da (Başta matematik hocası Sidi Ömer’den) dersler almıştır. Leonardo, İskenderiye ve Şam kütüphanelerini altına üstüne getirir ve bu bilgilerle ülkesine döndükten sonra zaman içinde meşhur olur. (Hunke, s. 76, 79-81) Arap astronomistlerinden Muhammed İbn-i Musa, Batlamyus’un “Astronomi cetvellerini” düzeltmiştir. (Hunke, s. 96) Halifenin emri ile dünyanın çevresini ölçmüştür. Felsefe, mantık ve meteorolojiyle de ilgilenmiştir. Kardeşi Ahmet ise tekniğe düşkün, ev ve el  aletleri mucitçisidir. Mekanik sanatında Heron gibi şahısların elde edemediği neticelere ulaşmış biridir. (Hunke, s. 98) Astronomi ilminin gelişmesi, yeni keşiflerin bulunması ve ilerlemesi ne Romalı ne Hintli; ilk defa Araplar sayesinde olmuştur. Kur’an’daki gökleri araştırma ile ilgili ayetler ve Efendimizin “gök ve yerler Allah’ın varlığını hatırlatır.” mealindeki hadisler Müslümanları astronomiye yöneltmiştir. (Hunke, s. 105-106) El-Battani, Nasiruddin et-Tusi, Uluğ Bey, Biruni gibi alimler yanında İbni Firnas gibi alimler de, Endülüs’te 880 yılında ilk uçağı icat etmiştir. (Hunke, s. 108) Araplar, Ptolomeus’un basit kadranını (Saat- pusula düzlemlerini) geliştirerek yeni aletler icat etmişlerdir. Ayrıca Araplar sekstant ve oktant aletlerini ve çalar güneş saatlerini bulmuşlardır. (Hunke, s. 113) Araplar miras aldıkları kültür hazinelerini, bir reçete gibi kabullenmemişlerdir. Ele geçirdikleri yabancı bilgilerin sonuçlarını hemen kontrol edip hatalarını düzelttikten sonra, bunların üzerine yeni bilgiler eklemeye başlamışlardır. Onlar deney ile ispatlamadan hiç bişey kabullenmemiştir. Mesela Sabit Bin Kurra, Aristo ve Ptolomeus’un eserlerini tenkit eden eserler yazmış, astronom Theon’un gözünden kaçan eski bilgileri eleştirmiş ve geliştirmiştir. Hiparch ve Ptolomeus’dan beri süre gelen birçok hatayı düzelten, yenileyip geliştirenler de Araplardır. (Hunke, s. 121) Batı, el-Hıvarizmi ve Me’mün cetvelleri ile el Battani’nin Sabii, İbn Yunus’un Hakimi cetvellerini, Alfons’un cetvellerine esas teşkil eden es-Sarkali’nin Toledo cetvellerini alarak, Kopernik devrine kadar onları kullanmıştır. Fransız Sedillot, “Bağdat astronomları daha 10. asrın sonlarında, nihai noktalara varmış durumdaydılar” demektedir. (Hunke, s. 116) Mesela bunlardan el-Fergani, ekliptik eğimi ve güneşin yörüngesini ilk bulanlardandır. Sabit Bin Kurra ise, dünyanın güneş etrafındaki dönümünü iki ayrı metotla ölçmüştür. Batıda Alhazen lakabıyla tanınan Hasan İbni Heysem ise, ışığın kırılması nazariyesini ileri sürmüştür. Öklid ve Ptolomeus gözün ışık yaydığını ileri sürerken, İbni Heysem ise ‘göz ışık yaymaz, cisimlerden göze ışık gelir, adeseden geçerek görünür olur’ der. Heysem ayrıca ayın ışığını güneşten aldığını, fotoğrafçılıktaki karanlık odayı, hava tabakasının 15 km olduğunu, projektörün etki kanununu, ilk okuma gözlüklerini bulandır. (Hunke, s. 120-121) el-Bitruci, gezegenlerin sürüklenmeleri ve dış merkezli dairelere dair teorileri ileri sürmüştür. el-Kindi, açıların pergel ile ölçümünü ve sıvıların izafi ağırlıklarını hesaplamıştır. Ali b. Süleyman 1000 senesinde ‘atom nazariyesini’ ileri sürmüştür. (Hunke, s. 122) Şüphesiz Kopernik bu alimlerin eserlerinden etkilenmiş ve fazlasıyla yararlanmıştır. Kopernikvari dönüş nazariyesini 500 sene öncesinden el-Biruni bulmuştur. 1800’lü yıllarda bile İbni Yusuf’un eserlerinden yararlanılmakta idi. (Hunke, s. 117) Karanlık oda, pompa ve torna ile ilk uçak makinesinin sözde mucidi Da Vinci birçok yönden Araplara tabi/bağlı olmuş, el-Heysem’den ilhamlar almıştır. Galile Teleskopu’nun arkasında da, el-Heysem’in gölgesi vardır. (Hunke, s. 120) Kısaca deneysel araştırmaların ilk öncüleri Roger Bacon veya Baco Von Verulam, Leonardo Da Vinci veya Galile değil, Araplardır. (Hunke, s. 119)  İbni Bace (Avempace), İbni Tufeyl (Abubecer), İbni Rüşd (Averroes), el- Bitruci (Alpetragius) tarafından yönetilen, Aristo ile Ptolomeus’un görüş tarzları arasındaki fikri mücadele, 13. ve 14. asırlarda Endülüs’ten Fransa, Almanya ve İngiltere’ye uzanır. Büyük Albert, Thomas d’Aquin, Roger Bacon, Jean Buridan, Dietrich gibi mücadelecilerin sahneye çıkmalarına vesile olur ve Batı düşüncesini ve tefekkürünü harekete geçirir. Araplar matematiğin üstadı idiler. Romalılar bu sahaya hemen hemen hiçbir şey getirmediler. Araplar yeni ilim dalları meydana getirdiler, diğerlerini de Hintlilerle Yunanlıların ulaştırdıkları seviyeden çok yukarı çıkardılar. “Rönesans’ımızın üstatları, onun için Yunanlılar değil, bilakis Araplar oldular.” Arap matematik zekasının, ‘ilimlerin en güzel dalı’ saydıkları bu hesap dalına büyük düşkünlüğü vardı. Aritmetiği sistematikleştiren el-Harizmi’dir. Piza’lı Leonardo, başta cebir olmak üzere bilgilerini Ebu Kamil eş-Şuca’, el- Biruni, İbni- Sina, el- Karaci gibi alimlerin eserlerine borçludur. Virgülün arkasındaki ondalık kesirle hesap yapmayı da Araplar bulmuştur. Cebirdeki bilinmeyen işareti ‘x’ de Arap işaretidir. Araplar bilinmeyen meçhule “Şey” derlerdi. Kısaca bunu “ş” ile gösterirlerdi. İspanyolcada, “ş” harfini karşılığı ise “x” işaretidir. Araplar sinüs, tanjant kurallarını, trigonometrinin esas formlarını oluşturdular. Batı, Sexagesimal hesap ile dairenin altmışa bölünmesini de Araplardan öğrenmişlerdir. Ayrıca Araplar, Batılılardan 700 yıl önce diferansiyel hesabını ortaya çıkarmışlardır. Batı, karanlıklardan aydınlığa çıkmasını Araplara borçludur. Araplar ilmi düşünce ve araştırmayı ateşleyerek, harekete geçirip, beslediler. Rakamları, geliştirdikleri aletleri, aritmetik, cebir, kürevi trigonometri ve optikleri sayesinde batıyı tabii ilimler sahasında artık kendi alet ve keşiflerine dayanarak ilerlemeye kalkışacak bir seviyeye getirdiler. (Hunke, s. 124-130) Agrippa von Nettesheim: “İbni Sina, er- Razi ve İbni Rüşt’ün eserleri, Hipokrat ve Galen’inkilerle aynı değerde kabul olunmuşlardır.” derken (Hunke, s. 139) Aziz Chrysostomus ise, hasta bir Hristiyan’ın Müslüman bir doktora tedavi olması halinde kiliseden aforoz edileceğini ilan eder. Aynı dönemlerde Kahire doktorlar odası başkanı İbni Rıdvan ise, “doktor düşmanlarını da aynı ruh, alaka ve özenle tedavi etmelidir.” demektedir. (Hunke, s. 147) Haclı seferlerinden dönüşte Avrupa’da tıp ilerlemeye başlar. İlk hastanelerden biri Paris’te kurulur; Hotel-Dieu/Tanrının konağı. Yer samanlarla kaplıdır, kadın erkek karışık, bulaşıcı hastalık taşıyanla hafif hasta yan yana ve ortalık haşereden geçilmez durumdadır. (Mak Nordau, Aus dem Wahren Miliarlande, I/121) O dönemde İslam âlemindeki bir hasta ise, özel oda, banyo, iyileşince dinlenmesi için 5 altın para, kitap ve müzik desteği, temizlik, beyaz çarşaflar ve aydınlık bir ortam ile tedavi vermektedir. (Hunke, s. 149) 10. asırda sadece Kurtuba’da 50 hastane bulunmaktadır. Köylere kadar ulaşan sağlık merkezleri yanında hapishanelerde bile hastaneler kurulmuştur. Tedavi parasızdı ve iyileşene elbise ve hemen çalışmaya başlayıp dermansız kalmasın diye bir aylık para yardımı yapılıyordu. (Hunke, s. 153) Tıpta ilk kez ihtisas imtihanını Araplar meydana getirmiştir. (Hunke, s. 159) Tıp ve kimya başta, birçok alanda 230 eser bırakan Razi, dünyanın iki mihver etrafında döndüğümü, güneşin dünyadan büyük, ayın ise küçük olduğuna ve feza boşluğu, mıknatıs gibi, çiçek- kızamık, sağlık lügati, pratik sağlık bilgileri, böbrek, çocuk hastalıkları alanlarda da eserler vermiştir. O aynı zamanda, kimyayı tıbbın hizmetine ilk sokan kişi olmuştur. (Hunke, s. 162-172) Batıda akıl hastaları kötü ruhun tesirinde kabul edilip dayak ile tedavi edilmeye çalışılırken, Arap ülkelerinde sinir hastaları uzman kliniklerde tedavi görürlerdi. Bu konuda Batıda ilk adımlar ise ancak 1751 yılında İngiltere’de atılmıştır. (Hunke, s. 174) İbni Nefis, ilk kez kan dolaşımını bulan kişidir. (Hunke, s. 179) Halbuki daha sonra Batılı Colombo, bunu kendisinin bulduğunu ileri sürmüştür. (Hunke, s. 182) İbni Sina şarbonu ilk kez tam olarak açıklarken, et-Tabari ise, uyuz hastalığına neden olan paraziti bulmuştur. İbn-i Rüsd’ün çiçek hastalığı üzerine yaptığı buluşlardan 200 sene sonra bile Kayzer I. Maximilian bir kararname ile çiçek hastalığının ilahi bir ikaz olduğunu, bunu inkarın küfür demek olduğunu ilan etmekte idi.  9. asrın ilk yarısında ise Maseveyh, cüzzam hastalığını her yönü ile açıklarken Avrupa’da ise 16. asrın başlarında bile cüzzamlıların kaderi tamamen kilisenin elinde idi. (Hunke, s. 188–189) Veba 14. asırda Avrupa’yı kasıp kavururken, 1348 yılında tıbbi bir rapor yazan Montpellier Üniversitesinden bir profesör, vebanın yayılma nedeni olarak hasta bakışlarının olduğunu ileri sürerken aynı yıllarda (1348) Gırnata sultanının veziri İbn-i Hatib, vebanın temas ile bulaştığını tespit etmiştir. (Hunke, s. 191) Arap Doktor Ebu’l-Kasım, hemofili üzerine açıklamalarda bulunur, Yunanlıların geri seviyede bıraktıkları kadın hastalıkları konusunda yeni usul ve aletlerle büyük ilerlemeler kaydeder. Ceninin ters doğumuna müdahaleyi ilk o tavsiye eder. Kolpeurynter aletini ilk o icad eder. Fransız cerrah Pare’yi üne kavuşturan büyük damarların bağlanmasını da ondan 6 asır önce Ebul-kasım bulmuştu. Ayrıca ‘Trendelenburg Durumu’nu da ilk o bulmuştur.  (Hunke, s. 193-194) Damar içi şırıngalama ve buz torbası, İbni Sina’nın icadıdır. Ayrıca narkoz ve antibiyotiği de bulmuştur. Yine psikoterapi, müzik ile tedavi konularında da İbni Heysem ve İbni Sina çalışmalarda bulunmuşlardır. Arap patent hakkı Batı’da tanınmış değildir.   (Hunke, s. 196-197) Hipokrat’ı bile yazdığı eserlerle eleştirecek seviyede bulunan Ali İbni Heysem, birçok yönü ile tam bir eser kabul edilen ‘el-Kitabü’l-Melik’ adlı eserini yazar. Tıp tarihçisi Neuburger: “Bizanslıların derme çatma ve karışık devşirme eserleri yerine Araplar düzenli geniş kitaplar yazdılar. Onlar canlı bir bilim dili oluşturdular.” demektedir. Piza’lı meşhur Leonardo, Müslüman Araplardan matematik ve tıp ilmi konularında faydalanmıştır.  Emevi halifesi el-Velid’in ilk Arap hastanesini kurup oraya hekimleri tayin etmesinden 800 sene sonra, ilk defa 1500 yılında Strasburger hastanesine bir memur doktor atanmıştır ve bunu 1517’de Leipzig hastanesi ve 1536’da Paris Hotel-Dieu takip etmiştir. Arapların Batıya sundukları ‘Yunan malzemesi’, asırlarca Bizanslıların yaşattığı malzemeden hacimce çok daha büyüktür. Araplar bunları metodik şekilde düzenlenip zenginleştirildikten sonra Batıya sunmuşlardır. (Hunke, s. 200-223) Ayrıca Araplar, Yunanlıların ürettiği ilaçların zararlı yönlerini belli ilavelerle hafifletmişlerdir. Agrippa von Nettesheim: “Tıbbın Araplarla başladığı iddia edilebilir.”(Hunke, s. 227, 229) ve İngiliz tarihçi Custom’da, “Araplar, deneysel kimyayı modern organik ve inorganik kimyanın keşifleri için gerekli bulunan seviyeye yükselttiler.” (History of Medicines, s. 371) demektedir. (Hunke, s. 233) Batıda Razi’nin geliştirdiği ilaçlardan birine Blanc Rhasis (Rhasis, Razi’nin Batıdaki ismi) adı verilmiştir. (Hunke, s. 235) Araplarda, 780 yılında ilk resmi eczanelerini kurup resmi sağlık zabıtalarına denetlendirirken, Kayzer II. Fredrik Arapların bu çalışmalarını ancak 1231 yılında onaylayıp uygulamaya sokabilmiştir. (Hunke, s. 238) Müslümanların ilaçlar üzerindeki çalışmalarının tesirleri, Batıda 19. yüzyılın ortalarına dek devam eder. Bugün bütün teşkilatı ile her hastane, her kimya laboratuvarı, her eczane ve ilaç imal yeri, Arap dehasının elle tutulan birer abidesidir. (Hunke, s.  243) 1000 yılında papalık tahtına oturan Aurillac’lı Gerbert, “Roma’da bekçilik yapabilmeye yetecek kadar bile bilgi sahibi kimse bulunmadığını.” ifade etmektedir. Aynı yıllarda ise el-Biruni, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü, İbni Heysem ise görme kanununu keşfederken aynı zamanda küresel aynaları ve karanlık odayı bulmuştu. (Hunke, s. 246) Tertullian ise, “İncil’in tebliğinden sonra, tabiatı araştırma ile ilgilenmek, İsa’nın kanaatince, bizim görevimiz değildir.” demektedir. (Hunke, s.  253) Bir gezgin 891 yılında Bağdat’ta yüzden fazla halka açık kütüphane sayarken, 10. asırda Batı manastırlarında nadiren birer düzine kitap bulunmakta idi. Zamanının küçük bir kasabası olan Necef’te 40.000 ciltlik bir kütüphane bulunurken, Rey şehir kütüphanesinin mevcudunun tespiti için 10 büyük kataloğa ihtiyaç duyulmuştu. Nasurittin et-Tusi’nin sadece rasathane için topladığı eser sayısı 400.000 cilt idi. Kahire’deki halife el-Aziz’in kütüphanesinde ise 1.600.000 cilt eser vardı. Oğlu ise 18 salonluk ek bina yaptırarak içini kitaplarla donatmıştı. Vezir e-Muhallebi’nin 117.000, vezir İbni Abbad’ın ise 206.000 ciltlik kitaplığı bulunmakta idi. (Hunke, s. 275-276) Bağdat’ta bulunan kütüphanelerden sadece Nizamiye Kütüphanesine yıllık bir buçuk milyon altın frank tutarında tahsisat, yeni kitap ve yazma tesisi için ayrılmıştı. (Hunke, s. 278) Araplar, Yunan mirasını sadece batmak ve unutulup yok olmaktan kurtarmakla yetinmediler. “Onu sistematik bir şekilde düzenledikten sonra Batıya devrettiler.” Onlar bugünkü manada cebir, aritmetik, küresel trigonometri, jeoloji ve sosyoloji ile deneysel kimya ve fiziğin kurucuları oldular ve sayısız keşif ve buluşlar yaptılar. (Hunke, s. 290) Batı, müzik aletlerinin büyük kısmını Müslümanlara borçludur. Arap müzik aletleri, çoğunluğu Arapça isimle birlikte İspanya üzerinden Batıya geçmiştir: lut, gitar, mandola, mandolin, pandora, psalteriyon, rebab, rebek, flüt, kaval, tronpet, timbal, boynuz boru, zimbel, tambur, davul, kastenyet, naker, ayrıca piyanonun öncüsü kanun, armoni ilmi, tiz ses. Major gamda 5=4, minör gamda 6=5 fasıla ilişkisini de İbn-i Sina ve el-Farabi Batıya öğretmiştir. Notaların adları olarak kullanılan, do, re, mi, fa, sol, la, si isimlerini, Havari Johannes ilahisinden değil (çünkü bu ilahi daha sonra yazılmıştır) Arapça notalardan alınmıştır. Bunların dal, ra, mim, fa, sad, lam, sin harflerinden alması çok muhtemeldir. (Hunke, s. 394-396) Ziraat ve sulama tekliklerine ait İspanyolcadaki kelimeler Arapçadan geçmedir. İlk defa 20. yüzyılda Batıda gerçekleştirilen ‘suni döllenme’ ilk  defa Araplar tarafından uygulamıştır. (Hunke, s. 399) İtalyan ilahiyatçı şair Dante de İbni Arabi’den etkilenmiştir. (Hunke, s. 436)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Gırnata&#8217;nın 70 kütüphanesinden biri olan Alkazar&#8217;daki kütüphanede 400.000 kitap olduğu söylenmektedir ki, bu o dönemde Avrupa&#8217;nın en büyük kütüphanelerinden biri olan İsviçre&#8217;deki St. Gali manastırı&#8217;nda, sadece 600 kitap bulunmakta idi. Kurtuba&#8217;da yollar asfaltlanmış ve sokak köşelerine lambalar konulmuştur.” (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 88) “Yakubi, kendi zamanında (891) Bağdat&#8217;ta yüzden fazla kitapçı olduğunu aktarır.” (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam&#8217;dan öğrendikleri, s. 16) “Onuncu asırda yaşayan Sahip ibn-i Abbas gibi yöneticilerin kendi kütüphanelerinde, Avrupa&#8217;daki bütün kütüphanelerde bulunan kitapların toplamı kadar kitap vardı.” (Durant, The Age of Faith, s. 237) “1064 yılında, yalnız Bağdat&#8217;taki yüksekokulların sayısı 30 idi.” (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam&#8217;dan öğrendikleri, s. 30) “1178 yılında Bağdat&#8217;ta bir &#8216;şeyhe&#8217;  (kadın profesör) bulunduğu, onun derslerinin çok sayıda dinleyici çektiği söylenmekte idi.” (Durant, The Age of Faith, s. 319)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Will Durant’ın  ‘İslam Medeniyeti’ adlı eserinden özetle devam edelim: “İslam dünyasında ilk kağıt fabrikası 794’te Bağdat’ta kuruldu. Müslümanlar kağıt yapımını İspanya’ya götürdüler. Kağıt Mekke’ye 797 yılında, İtalya’ya 1154, Almanya’ya 1228, İngiltere’ye de 1309 yılında geldi. 891 yılında Bağdat’ta yüzden fazla kitapevi vardı. (Durant, s. 88) Küçük bir daireye, boş anlamına gelen ‘Sıfr-sıfır’ dendi. Batı dillerinde rakam anlamındaki ‘Chiffre’ sözü buradan gelir. Latin ilim adamları sıfıra ‘Zephyrum’ derler. İtalyanlarda bunu kısaltarak ‘Zero’ yaptı.  Cebir, adını Müslümanlara borçludur. Harezmi’nin cebir kitabı, 16. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde ana matematik kitabı olarak okutuldu. Sabit İbni Kurra dünyanın yuvarlaklığını hesaplamış, Fergani’nin yazdığı astronomi kitabı 7 asır boyunca Avrupa ve Asya’da temel kitap olarak okutulmuştu. Ebu’l Vefa, Tycho Brahe’den altı asır önce ayın üçüncü değişmesini keşfetmişti. Müslümanlar tarafından son derece geliştirilen usturlap onuncu yüzyılda Avrupa’ya geldi, on yedinci asra dek kullanıldı. (Durant, s. 98-99) Biruni, dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor ve yerçekiminin de farkındaydı. Geometriye teoremlerin ispatını getiren odur. Kimya Müslümanlar tarafında kurulan bir ilimdir. İslam alimleri damıtma cihazını da geliştirmişler ve ayrıca alkalilerle asitlerin farkını tespit etmişlerdir. (Durant, s. 102, 103) Şurup şeklinde sunulan ilaçlar Müslümanlar tarafından tıp dünyasına getirmiştir. Tarihte ilk dispanser ve ilk eczaneleri açanlar Müslümanlardır. İlk eczacılık okulunu kuranlar da Müslümanlardır. Çiçek ve kızamık hastalıklarına karşı İslam hekimlerinin geliştirdikleri tedavi şekline bugün bile eklenecek fazla bir şey yoktur. 931 yılında Bağdat’ta 860 diplomalı doktor vardı. Tarihte ilk göz hastalıkları hakkında eser veren, Hunan İbni İshak ve Ali İbni İsa’dır. Razi’nin tıp kitabı asırlarca okutulmuştur. (Durant, s. 105-107) İbni Sina’nın ‘Kanun fi Tıp’ adlı eseri 12. yüzyıldan 17. yüzyıla dek Avrupa üniversitelerinin en önemli eseri olmuştur. Müslümanlar Suriye yolu ile Yunan fikirlerini aldılar ve bunları ‘işleyerek’ İspanya yoluyla Avrupa’ya devrettiler. (Durant, s. 111-112) Tahta levhalar yardımıyla kumaş üstüne baskı tekniği, Müslüman Mısır&#8217;dan Haçlılar vasıtasıyla Avrupa&#8217;ya aktarıldı ki, matbaanın icadında rol oynamış olması muhtemeldir. Mısır Ezher üniversitesi, dünyanın ilk üniversitesi olarak açılmıştır.  (Durant, s. 178) Muhammed ibnül Hişam büyütücü merceği Avrupalılardan üç asır önce keşfetmesine ramak kalmıştı. Bacon, Witelo ve diğer Avrupalılar, mikroskop ve teleskopa doğru giden ilerlemelerinde Muhammed İbnu&#8217;l-Hişam&#8217;ı esas aldılar. Ayrıca Hişam, fotoğrafçılığın temeli olan karanlık oda prensibinin uygulayıcısıdır. O&#8217;nun Avrupa ilmine büyük katkısı olmuştur. Bacon, ‘Opus Maitus’ adlı eserinin hemen her sayfasında onun adını zikreder. Kepler&#8217;e gelinceye kadar Avrupalıların bilgisi, el-Hişam&#8217;ın ışık çalışmaları üzerine kurulmuştu. (Durant, s. 180) Ebu’l Kasımu&#8217;l-Zehravi&#8217;nin ‘el-Tasrif’ adlı tıp ansiklopedisi, Avrupa&#8217;da ana cerrahi kitabı olarak kullanıldı. (Durant, s. 210) Sadece Bağdat&#8217;ta 1064 yılında otuz kolej vardı. Nasırüddin Tusi, Trigonometriyi ilk defa özel bir ilim olarak ele alıp eser veren kişidir. M. İdrisi, Müslüman coğrafyacıların çoğu gibi dünyanın yuvarlak olduğunu kabul ediyordu.&#8221; (Durant, s. 245, 246) İslam âlemi, hastahanelerin kalitesi ve donanımı bakımından da dünyaya öncülük ediyordu. (Durant, s. 248) Hristiyanlığın Müslümanlık üzerindeki tesiri hemen hemen tamamı ile dine ve savaşa yönelik olmuştur. İslam&#8217;ın Hristiyanlık üzerindeki tesiri ise çeşitli ve son derece geniş olmuştur. Yeni ilaçlar, ticaret ve sanayi tekniği, denizcilik ve dildeki etkisi çok fazla idi. Genç Hristiyanlar iyi bir eğitim görmeleri için İspanya’ya gönderilirdi. Batı, Haçlı savaşlarını kaybetti ama itikadlar savaşını kazandı. “Haçlı seferlerinin açtığı yaralar, diğer taraftan Moğolların İslam dünyasını yakıp yıkması, İslam âlemini karanlık bir döneme, fakirliğe sürükledi.” Halbuki yenilen Batı, sarfettiği gayretle olgunlaşarak mağlubiyetini unuttu; katedraller dikmeye, aklın açık denizlerinde dolaşmaya başladı. Artık Rönesans&#8217;a doğru ilerliyordu.” (Durant, s. 260-262)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam felsefesinin özgünlüğü ve Batı’ya tesiri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam dünyası, felsefesinin heybetli bir beşiğidir.” (Maxime Rodinson, Batıyı Büyüten İslam, s. 25) Mosheim: ‘Endülüs Müslümanlarının Avrupa felsefesinin üstadı oldukları bir gerçektir.’ (Lord John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 56) &#8220;İslam felsefesinin Batıya girişi ile beraber Rönesans başlamıştır.&#8221; (Prof. Hüseyin Karaman, İslam Felsefesi Tarihi, s. 192-194)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazali: “Şüphe etmeyen, hiçbir zaman hiçbir kesinlik elde edemez.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 51) Biruni, ‘Asar’ adlı eserinin giriş kısmında, ‘insanları gerçeği görmez hale getiren her türlü sebep ortadan kaldırılmalı’ demektedir. (Will Durant, İslam Medeniyeti, s. 102) Farabi&#8217;nin dediği gibi, felsefenin ancak İslam topraklarına geldiği zaman ‘özgürlüğüne kavuştuğu’ görülür. (Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans’ının Oluşumu, s. 60)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam felsefesi, kendi tarih ve doktrinal gelişimi içinde, hele tasavvufi ve kelami düşünce çeşitlerini de içine alacak şekilde bir bütün olarak değerlendirildiğinde, yepyeni meseleler ortaya atan, bu meseleler ile birlikte eski Yunan felsefesinin meselelerine yeni çözümler sunan, İslami karakteriyle de özgün bir felsefedir.” (Tacettin Gökhan Özçelik, İslam Medeniyetini Ortaya Çıkaran Felsefeye Kısa Bir Bakış, Turkish Studies -Social, s. 3096) İslam felsefesi yenilikçidir. Yunan felsefesinin akımlarına tamamen zıt hatta tepki olarak gelişen akımlar ortaya koymuştur. İslam felsefesinin ‘Antikçağ felsefesinden etkilendiği hususlar olsa da, bu etkinin geliştirilerek devam ettiği kabul edilmektedir.’ (Mirpenç Akşit, İslam Felsefesinin Yapısı, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2019, Bahar, Sayı: 27, s. 373) “İslam filozofları kendi düşünce dünyalarını tabii ki Batı kökenli felsefe ile de zenginleştirmişlerdir ama asla &#8216;aynısını alıp sadece Arap harfleri ile aktarmak&#8217; gibi bir aracı konumuna düşmemiş, ‘içselleştirmiş, geliştirmiştir, değiştirmiş, yeni form- teoriler ile insanlık düşünce tarihine katkıda’ bulunmuşlardır. Bilim ve Medeniyet tarihi, bir bayrak yarışıdır.&#8221; (Namık Kemal&#8217;in Renan müdafaanamesi&#8217;nden alıntılayan, İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 379) “İbni Sina, Aristo felsefesini tenkit edebilecek bir makamda idi. Amelie Marie Goichon, ‘Orta Çağ filozoflarından herhangi biri hakkında yazılan inceleme eserlerde muhakkak İbni Sina&#8217;nın bu filozofa tesirinden’ bahsedilir.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 48) demektedir. “İslam felsefesi, Gazalicilik, işrakilik ve Doğu felsefeciliği, varlığın zorunlu ve mümkün varlık olarak ikiye ayrılması görüşü gibi yeni teoriler ileri sürmüştür. Eski filozofları ve felsefeleri tenkit etmiştir. Kindi, Farabi, ibni Sina gibi filozoflar, Aristo, Eflatun ve eski Yunan filozoflarının bazı görüşlerini ya kısmen ya da tamamen reddetmişlerdir. İslam filozofları zaman, mekan, araz, cevher, harekat ve sükuna verilen anlamları gerçek dışı bulmuş ve eleştirmiştir. Eski teorileri geliştirmişler ve onlara yeni ilaveler eklemişlerdir. Mesela Aristo 2 ve Aleksandre ise 3 çeşit akıl var derken, Kindi 4. bir aklı ilave etmiştir. Müslüman filozoflar aynı zamanda birbirlerini, görüşlerini de tenkit etmiştir.” (Prof. Mehmet Bayraktar, İslam felsefesine giriş, s. 123-126) “Düşüncenin basitten mükemmele doğru giden akılcı bir çizgide ilerlediğini, bunun da eski Yunan’da başlayıp günümüze kadar devam ettiğini söyleyenler, hem Batı’da hem de Doğu’da bu çizgiye uymayan düşünceleri yok saymaktadırlar. Bu bağlamda İslam düşüncesinin ana damarlarından biri olan “oluş mektebi” de yok sayılmış, çoğunlukla Yunan felsefesinin tercümesiyle birlikte ağrılık kazanan “varlık” mektebi dikkate alınmıştır. Öyle ki, Yunan felsefesinin İslam düşüncesi içerisinde uğradığı önemli değişiklikler ya bir adaptasyon ya da ortamın gerektirdiği yapay fikirler olarak değerlendirilmiş ve Aristoteles’in düşüncelerini işleyen Farabi ve İbn-i Sina, onun hem metafizik hem de mantık konusundaki düşüncelerini temelden değiştirirken, bu değişiklikle ortaya çıkan yeni durum özgün bir ürün olarak sayılmamıştır. Örneğin, Farabi, ‘Kitabu’l Huruf’ adlı eserinde, dil- düşünce ilişkisi temelinde ama Arapça bağlamında bir metafizik kurmakta, mantıkta Aristo’dan oldukça farklı kavramlarla konuşmaktadır. İbn-i Sina ise, metafizikte mümkün- zorunlu varlık ayrımıyla tamamen farklı bir varlık anlayışı ortaya koyarken, mantığı metafizikten ayırarak formel hale getirmekle mantık ilmini adeta yeniden inşa etmektedir. Gazali, başta ‘Mekasidü’l Felasife’ adlı eserinin başındaki mantık bölümü olmak üzere, ‘Miyarü’l İlim’ ve diğer mantık kitaplarında, burhanda kullanılan önermelerin içeriğine ve tümdengelimsel, kıyasa yönelik önemli eleştiriler getirmiş ve İbn-i Teymiye, ‘er-Red al’el Mantıkiyyun’ adlı eserinde bu eleştirileri sürdürmüştür. Ayrıca Gazali, ‘Tehafütü’l-Felasife’ adlı eserinde, bir yandan ciddi bir akıl eleştirisi yaparken diğer yandan meşşailerin zorunluluk düşüncesine karşı ‘imkan fikrini’ işlemiştir. Bütün bunlar, birbirinden kopuk düşünceler değil, belli bir sürecin eseridir. Örneğin mantıktaki eleştiriler, İbn-i Sina’da başlayan kategorilerin sayısı tartışması, tümellerin göreli-zihni varlıklar oluşu, delalet konusunun mantık ilmine eklenmesi, bilgi edinme yetisi olarak vehim yetisinin dikkate alınıp yanlışın kaynağı olarak gösterilmesi, kiplik konusuna fiil, bir sürecin devamı niteliğindedir.” (Prof. Hasan Ayık, “İslam felsefesinin özgünlüğü ve Yunan felsefesinden yapılan tercüme faaliyetleri” adlı makalesinden)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngiliz Charles Mismer; &#8220;Hristiyanlar alim olunca Hristiyanlıkla ilişkileri kesilir. Müslümanlar da cahil olunca İslamiyet&#8217;le ilişkileri kesilir.&#8221; demektedir. (Mehmet Yazıcı, Unutulmayan Anılar, s. 67; Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor, s. 67) “İslamiyet, insan fikrini geliştirmeye ve mükemmel hale getirmeye insanları yönlendirmiştir.” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 54) “Yazılı kültüre sahip olmayan Araplar, İslam&#8217;ın oluşturduğu araştırma ruhu ile kısa sürede bilimsel anlamda ciddi gelişmeler kaydetmişlerdir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 81) &#8220;Farabi&#8217;nin dediği gibi, felsefenin ancak İslam topraklarına geldiği zaman ‘özgürlüğüne kavuştuğu’ görülür.&#8221;  (Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans&#8217;ının Oluşumu, s. 60) “Roger Bacon&#8217;ın ‘felsefe Müslümanlardan alınmıştır.’ sözünü nakleden tarihçi Niall Ferguson, ‘Avrupa&#8217;nın, üretimini Orta Çağ İslam dünyasına borçlu olduğunu da’ ifade eder. (Niall Ferguson, Uygarlık; Batı ve ötekiler, s. 76)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Jean-Jacques Rousseau, ‘Bilim ve Edebiyat üzerine Söylem’ adlı eserinde, Müslümanlara hakaret ederken bile istemeden de olsa bir itirafta da bulunmaktadır: “Bugün aydın bir hayat yaşayan bu dünyanın insanları birkaç yüzyıl önce cahillikten dolayı çok kötü bir durumdaydı. Cehaletten daha kötü birtakım belirsiz bilimsel ıstılahta zorbalıkla bilgi tahtına oturdu ve neredeyse kaldırılamayacak engelleri bilginin önüne koydu. İnsanları doğru yola tekrar getirmek için bir devrime ihtiyaç vardı; maalesef bu devrim hiç umulmayacak bir yöreden geldi. Nihayet bilimlerin aramızda tekrar doğmasına sebep olan bilgi yoksulu işte o aptal Müslümanlardı.” (Jean-Jacques Rousseau, The Basic Political Writings, s. 3) Henry George Farmer: ‘Avrupa’nın Fikri Gelişimi’ adlı eserin yazarı Dr. J. W. Draper der ki: Tarihin en üzücü şeylerinden birisi, Avrupalı yazarların ustaca ve sistemli bir şekilde Batının İslam bilim geleneğinden aldıklarını göz önünden kaldırmaya çalışmalarıdır.” (Henry George Farmer. Historical Facts for the Arabian Musical Influence, “Forward” s. V) “İslam felsefesinin Batı’ya olan etkileri, sadece büyük boyutlarda olmakla kalmamış aynı zamanda sürekli ve şaşırtıcı düzeyde çok çeşitli alanlarda olmuştur.” (Nicholas Rescher. The Impact of Arabic Philosophy on the West, The Islamic Quarterly 10, 1966, 11) &#8220;Albert Le Grand her şeyini İbni Sina&#8217;ya, Saint Thomas&#8217;da İbni Rüşd&#8217;e borçludur.&#8221; (Bruno Etienne, L&#8217;express, 12.05.1989) Bağdat gibi kültür merkezlerinde uygarlığın, &#8216;Yunanlılardan da ileri&#8217; taşındığını, Şengör gibi bir ateist yazar bile itiraf etmektedir. (Newton Neden Türk Değildi?  s. 17) Aynı yazar başka bir yazısında da, Batılı bilim adamlarının düştüğü hataya kendisinin de düştüğünü şöyle itiraf etmektedir: &#8220;Fuat Sezgin Bey’le tanıştıktan sonra, İslam âleminin Yunan bilimini çok &#8220;eleştirel bir gözle ele aldığını&#8221;, buna bir sürü &#8220;ilaveler yaptığını&#8221; ve “gelişmelere neden olduğunu” hayretler içerisinde gördüm ve Fuat Bey’in üretimi karşısında daha çok hayrete düştüm.&#8221; (Celal Şengör, Bir Bilim Adamı, s. 499)  Wilhelm Dilthey de &#8220;İslam bilim ve felsefe tarihinin Yunan felsefesinin bir kopyası olmadığını, kendine özel yaratıcılığı olduğunu, modern bilim doğuşunu Müslümanlara borçlu olduğunu&#8221; (Dilthey, Einleitung die Geistswissenschft, s. 293) belirtir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca, İslam felsefesi özgün bir felsefedir. Sadece Yunan felsefesini alıp, koruyup sonra Avrupa&#8217;ya aktarmış bir eklektik yani telifçi bir felsefe de değildir. En önemlisi de, İslam felsefesi, İslam dininin etkisi ile ‘vahiy çerçeveli’ bir felsefe olma özelliğine sahiptir ve asla materyalist bir felsefe değildir.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Ve günümüz. İrlandalı Müslüman Robert Wilson Batı&#8217;nın İslam&#8217;dan korkmasının 5 nedenini anlattı:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sistem adalet üzerine kurulu</strong>: İslam&#8217;ın Batı kapitalizminin temellerine meydan okuduğunu belirten Wilson, &#8220;Faiz yok, sömürü yok, bitmek bilmeyen borç döngüleri yok. Servet dolaşımda olmalı, tek bir yerde toplanmamalı.&#8221; dedi. Adil bir ekonomik sistemin Batı&#8217;daki mevcut yapıyı rahatsız ettiğinin altını çizen Wilson, konuya &#8220;Adalet, yardımlaşma ve sınırlar üzerine kurulan bir sistem, tam tersinden kar eden endüstrileri tehdit ediyor. Ekonominiz insanları borç tuzağına düşürmeye dayanıyorsa, onları özgürleştiren bir inanç sizin için oldukça elverişsizdir.&#8221; sözleriyle işaret etti. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Milyar dolarlık endüstriler için finansal bir tehdit</strong>: Batı ekonomisinin büyük ölçüde dikkat dağıtıcı unsurlar üzerinden yürüdüğünü anlatan Wilson çarpıcı açıklamalarda bulunarak, &#8220;Dürüst olalım. Tüm Batı ekonomisi dikkat dağıtma üzerine kurulu. Alkol, gece kulüpleri, kumar, aşırı cinselleştirilmiş medya. Bunlar sadece hobi değil, milyar dolarlık endüstriler.&#8221; ifadelerini kullandı. İslam&#8217;ın aklı, aileyi ve onuru korumayı emrettiğini hatırlatan Wilson, şunları kaydetti: &#8220;İnsanlar tüketim yerine disiplinle yaşamaya başlarsa, birçok işletme müşteri kaybeder. Bu kültürel bir çatışma değil, finansal bir tehdittir.&#8221; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Toplum için iyi olan iş dünyası için kötüdür</strong>: İslami değerlerin toplumsal sorunları çözmedeki rolüne dikkat çeken Wilson, &#8220;İşte kimsenin itiraf etmek istemediği kısım. Güçlü İslami değerlere sahip topluluklarda madde bağımlılığı ve şiddet suçları daha düşük, aile yapıları daha güçlü ve zihinsel dayanıklılık daha iyidir.&#8221; diye konuştu. İnancın sağladığı istikrarın Batı&#8217;daki bazı sistemlerin başarısızlığını gözler önüne serdiğini vurgulayan Wilson, &#8220;İnanç istikrar ürettiğinde, polislik, hapishaneler ve sağlık hizmetlerine trilyonlar harcayan sistemlerin başarısızlıklarını ifşa eder. Gerçekten işleyen bir toplum, iş dünyası için kötüdür.&#8221; dedi. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kimliğini bilen insanlar manipüle edilemez</strong>: İslam&#8217;ın insanlara tehlikeli bir şey, yani gerçek bir kimlik verdiğini belirterek, &#8220;Tüketici kimliği değil, siyasi kimlik değil. Amaç, ahlak ve topluluk kökenli gerçek bir kimlik.&#8221; ifadelerini kullandı. Eski güç yapılarının bağımsız düşünen insanlardan korktuğunu belirten Wilson, &#8220;Kim olduklarını bilen insanlar trendler, pazarlama veya siyasi korku kampanyalarıyla manipüle edilemezler. Milyonlarca insan kendi başına düşünmeye başladığında, eski güç yapıları paniğe kapılır.&#8221; değerlendirmesinde bulundu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Korku dinle değil kontrolü kaybetmekle ilgili</strong>: Medyanın on yıllardır İslam&#8217;ı bir kötü adam olarak inşa ettiğini söyleyen Wilson, &#8220;Çünkü korku satar. Korku insanları izlemeye devam ettirir, bölünmüş tutar ve itaatkar kılar. İslam barışçıl, ilkeli ve dönüştürücü olarak gösterilirse, anlatı çöker ve onunla birlikte büyük bir etki de kaybolur. Batı İslam&#8217;dan korkuyor çünkü adil bir ekonomi, disiplinli bir yaşam tarzı, güçlü aileler, bağımsız zihinler ve pazarlamaya ihtiyaç duymayan bir hakikat sunuyor. Korku dinle ilgili değil. Kontrolü kaybetmekle ilgili.&#8221; dedi. (Haber 7, 07.03.2026)</span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islami-bilim-felsefe-ve-batiya-etkileri.html">İslami bilim, felsefe ve Batıya etkileri</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islami-bilim-felsefe-ve-batiya-etkileri.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalizm Yanılgısı</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/oryantalizm-yanilgisi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/oryantalizm-yanilgisi.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Aug 2023 05:29:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[istişrak]]></category>
		<category><![CDATA[müsteşrik]]></category>
		<category><![CDATA[oryantalist]]></category>
		<category><![CDATA[oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[oryantalizm tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm Yanılgısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=14533</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oryantalistlerin tüm iddialarına cevapları için ayrıca ‘&#8217;İslam tüm dinlerin özüdür’, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’, ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’, ‘İslam barış dinidir’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘Şeriat ve kadın’, ‘Hz. Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’, ‘İslam’da kadın hakları’, ‘Batı medeniyeti’, ‘İncil Papa’, ‘Oksidentalizm’, ‘Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi’, ‘İslam kılıç [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oryantalizm-yanilgisi.html">Oryantalizm Yanılgısı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Oryantalistlerin tüm iddialarına cevapları için ayrıca ‘&#8217;İslam tüm dinlerin özüdür’, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’, ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’, ‘İslam barış dinidir’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘Şeriat ve kadın’, ‘Hz. Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’, ‘İslam’da kadın hakları’, ‘Batı medeniyeti’, ‘İncil Papa’, ‘Oksidentalizm’, ‘Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi’, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’, ‘Misyonerlik Dosyası’ başlıklı yazılarımızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Tanımı, tarihi, iddiaları, metot ve amaçları, yapılması gerekenler, amacımız</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Metodumuz</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çalışmamızda kaynaklarımız arasına sadece İslami kaynaklar değil, bu kaynaklara objektif yaklaşan Batılı oryantalistlerden de alıntılar ekledik. Bu sayede iddialarımızın çift yönlü belgelendirilmesini amaçlamış bulunuyoruz. “Bu sayede, tarihi veriye karşı güven problemi yaşayan bir arkadaşımızın, en azından bu verinin Müslüman olmayan yazarlarca da kabul edildiğini bilmesi güven oluşturacaktır. Bu bağlamda çoğu alıntımız düşmanın itirafı mahiyetindedir.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 19)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, Kur’an ve Hz. Muhammed hakkında Batılı oryantalistlerce birçok olumsuz hükümler kullanılmakla beraber, objektif araştırmacılar da gerçekleri itiraf etmekten çekinmemişlerdir. Prens Bismarck: “Ben Kur&#8217;an&#8217;ı her yönden inceledim. Onun kelimesinde büyük hikmetler gördüm. İslam düşmanları Kur’an’ı Muhammed&#8217;in kendi eseri olduğunu iddia ediyorlarsa da, ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed seçkin bir kıymettir. Seninle aynı asırda yaşayamadığım için çok üzgünüm Ey Muhammed. Öğreticisi ve yayıcısı olduğun bu kitap, senin değil.” G. Bernard Shaw: “Ben bu dikkat çekici adamı inceledim. Bana göre ona ‘deccal’ demek bir taraf, bilakis onu insanlığın kurtarıcısı olarak öğrenmek gerekir.” Swamı Ramdas: “Arabistan çöllerinden ilahi bir nur yükseliyor. Bu nur Tanrı&#8217;nın nurunun ta kendisidir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 13-15) Ama bu gibi değerlendirmeler bir Müslüman için asla bir kriter olarak kabul edilmemelidir. Osman Yüksel Serdengeçti’nin dediği gibi, “Müslümanlığı, dinimizin ve Peygamberimizin büyüklüğünü o veya bu gibi Müslüman olmayanlardan öğrenecek değiliz. Onlar ne söylerlerse söylesinler, ister olumsuz, ister olumlu, bu sözler bizim imanımızı ne çoğaltır ne azaltır. Bizim yabancıların desteğine ihtiyacımız yoktur.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 4) Amacımız sadece Kur’an’ın her yönü ile gerçek ve tutarlı olduğunu karşı tarafa ispatlamaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Tanımı</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizm ‘Doğu bilimi&#8217; demektir. (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, 17) Kelime kökeni güneşin doğuşunu ifade eden Latince ‘oriens’ kelimesine dayanır. Oryantalizm; Özellikle Müslüman Doğu medeniyetinin (Din, edebiyat, dil ve kültürü dahil) bütün unsurlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında Batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, “İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan” bir akımdır. (G. Endress, an Introduction to Islam, s. 11; Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Milletlerarası İslam Gençlik Konseyi, s.135; Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi, “Oryantal”, IV/625; S. Germaner; Z. İnankur, Oryantalizm ve Türkiye, s 9; Selahattin Sönmezsoy, Kurân ve Oryantalistler, s. 25) Oryantalizm ile uğraşanlara oryantalist denir. Arapçası müsteşrik’tir. “Oryantalist (müsteşrik) yakın, orta ve uzak doğuyu dili, edebiyatı, uygarlığı ve dinleri ile incelemeye çalışan Batılı bilim adamları için kullanılan bir terimdir.” (Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 17) “Oryantalizmle Doğu, Batılı gözle yeniden tanımlanır. Batı karşıtı olarak gösterilen Doğu, rahat bir vicdanla sömürülebilmek için ötekileştirilir.” (Ömer Baharoğlu, Oryantalizm İslam ve Türkler, s. 14) “Said ise oryantalizmi, ‘Doğulular kendilerini yeterince tanımaz, Batının onları tanıması ve onlar hakkında konuşması.’ şeklinde tarif eder.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 119) “Katolik kilisesinin skolastik dünyası, dini ve kültürel ötekini her zaman bir hasım/düşman olarak görmüştür.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 68) “Avrupalı için öteki, Hristiyan olmayandır. Öteki, dışlanır ve asimile edilir. Amerikan kıtası da zaten tamamen Latinleştirilerek asimile edilmiştir.” (Hilmi Yavuz, Modernleşme oryantalizm İslam, s. 56) Bu nedenle “İslam dünyasını ‘yönetebilmek için’ Batılıların yürüttüğü tüm çalışmalara oryantalizm denebilir.” (Necdet Sevinç, Misyonerlik faaliyetleri, s. 11) Daha net bir tanımla “Oryantalizm, siyasal emperyalizmdir.” (Ömer Baharoğlu, Oryantalizm İslam ve Türkler, s. 181) “Oryantalist ise, İslam&#8217;ı dize getirme mücadelesinin adıdır.” (Asaf Hüseyin, Batının İslam&#8217;la Kavgası, s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Tarihi</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalist/Müsteşriklerin Kur’an&#8217;a yaklaşımı aynen Mekkeli müşriklerin tutumu gibidir.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 75) “Müsteşrikler, Kur’an’ın Hz. Muhammed’in uydurup Allah’a nispet ettiğini iddia ederler. Mekke’deki müşriklerin yönelttikleri iddiaları, tarih içerisinde oryantalistler eklemeler yapılarak tekrarlamışlardır.” (Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 40; Hatice Er, Oryantalistlerin Kur’an vahyi ve Kur’an’ın kaynağına yönelik iddiaları, Yüksek lisans tezi, s. 147) “Önceden klasik oryantalistlerce işlenen tasvir ve imgeler yeniden güncelleştirilerek, Batılı zihinler İslam ve Hz. Muhammed aleyhine yönlendirilmektedir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 38) “Batıdaki Hz. Muhammed imajı, &#8220;nesilden nesile aktarılan&#8221; bir mirasa yaslanan imajdır.” (Hıdır, s. 59) “Yazarların çoğunlukla ‘birbirinin aynı olan iddiaları’ söz konusudur.” (Hıdır, s. 27) “Hiçbir metin orijinal olacak kadar yeni değildir ve olamaz.  ‘Referansları ise yine başka Avrupalı bilim adamlarındır.’ Oryantalist bilgiler sadece egemenlik ve çatışmadan değil, aynı zamanda kültürden kaynaklanan bir antipatiden de oluşmaktadır.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 186) “Oryantalistler Kur’an&#8217;ı Hz. Peygamberin bir derlemesi olarak ele alır, değerlendirirler ve bu iddia &#8220;katıksız tekrar ile ‘birbirlerinden alıntı yaparak’ sanki gerçekmiş mertebesine yükselen&#8221; bir görüş haline gelir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 60) “Oryantalistlerce günümüzde oluşturulan imaj, ortaçağdan kalma imajın devamı niteliğindedir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 66) “Ortaçağdan itibaren İslam algısının ‘değişmediğini, aksine pekiştiğini’ görmekteyiz.” (Prof Ahmet Yücel, Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi, s. 27) “Yahudi ve Hristiyanların, daha ilk günlerden İslam&#8217;a düşmanlıklarını Kur’an ayetlerinden öğreniyoruz. ‘Bugüne kadar süren düşmanlıklar’ işte o günden beri başlamıştır.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 235) “Oryantalistler, tıpkı Peygamberimiz zamanındaki Mekkeli müşrikler gibi, geçmiş peygamberlerle ilgili ‘bilgileri kendisine haber veren kimselerden’ aldığını iddia ederler ve bu konuda ‘birbirinden farklı, birbiriyle çelişkili’ iddialar ileri sürerler.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 45) “Herhangi bir önemli hususta bile, ‘görüş birliğine’ varabilmiş değillerdir.” (Mustafa Sıbai, s. 83) “Mekke müşriklerinin ileri gelenleri İslam&#8217;a karşı takındıkları olumsuz tavrın benzerini bugün hayli fazlasıyla görmekteyiz. Zira, o günde İslam ‘menfaatleri için ciddi anlamda bir tehdit idi bugün de.’ Hristiyanlığı benimseyen Batı, ‘İslam&#8217;a sonsuz bir kin’ beslemektedir.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 86, 88) Müslümanlara karşı olan tarihsel ön yargılar asla unutulmadı. (Hüseyin, s. 36) Çoğu oryantalist, İslam&#8217;ı aslında az gelişmiş bir din olarak görüyordu, oryantalistlerin ideolojisi değişmedi ve hâlâ aynı şekilde sürüp gitmekte, aynı tavır değişik etiketler altında faal olmaya devam etmektedir. (Hüseyin, s. 36, 64)  “Amerikalı tarihçi Washington Irwing, &#8216;Muhammed&#8217;in hayatı&#8217; adlı eserinde şunları yazmaktadır: O, sağlam görüşlü ve namuslu biri miydi? Evet, O güvenilir biriydi. Ama İslam&#8217;a çağırmaya başlayınca düşmanlığı üzerine çekti; Çünkü putlara karşı çıkması Kureyş&#8217;in Kâbe üzerinden  sağladığı ‘kazanca son’ veriyordu.” (Afif  A. Tabbare, Ruhu&#8217;d-dini İslam, s. 456) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mekkeli müşriklerin ileri sürdüğü iddiaların tamamı çağımız oryantalistleri tarafından da aynen tekrar edilmektedir. Değişen tek şey, gerekçelerdir! Müşrikler, taassup ve maddi menfaat nedenleri ile peygamberimize karşı gelmişlerdi. Benzer nedenler ve misyonerlik/ emperyalizm/ ticaret gibi nedenlerle de günümüz ateist ve oryantalistleri Efendimize ve İslam’a karşı çıkmaktadır. Ateist veya oryantalist iddia, modern elbisesinin içerisinde en eski iddiaların tekrarından başka bir şey değildir. Modern çağda Medeni gözüken oryantalist fikirlerin gıdası, Mekkeli müşriklerin taşlaşmış kalplerinin geriye bıraktıkları artıklardan başka bir şey değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca &#8220;İslam dinini, onun kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim&#8217;i ve yüce peygamberini yalan yanlış bilgilerle, uydurma isnat ve iftiralarla kötüleme gayreti yeni değildir. İslam&#8217;ın doğuşundan itibaren her dönemde bu tür davranışlar eksik olmamıştır.&#8221; (Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Dr. Ekrem Keleş&#8217;in, İlhan Arsel&#8217;in &#8216;Şeriat ve kadın&#8217; adlı kitap hakkında hazırladığı eleştirel rapor, s. 5; Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 11)  “Tıpkı Mekke&#8217;li müşrikler gibi onlar da, ta ‘baştan’ itibaren, Peygamberi yalanlamakta kesin kararlıdırlar.” (Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 135, 339, 142, 246-247; Elmalılı, Hak Dini, III/En’am 33. ayet tefsiri; İbni İshak, Sire, s. 169)  “Oryantalizm gibi deizmin de izlerini cahiliye müşrik Araplarında görmek mümkündür. Cahiliye Arapları, “Allah var fakat o peygamber göndermemiştir.” diyorlardı.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 46) &#8220;Müşriklerin ahlak ve toplumsal hayatlarında herhangi bir dinin tesiri yoktu. Allah&#8217;a, işini bitirip ayrılan, saltanat makamını insanlara bırakan bir sanatçı gözüyle bakıyorlardı.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 122) Rabbimizin buyurduğu gibi, “Onlardan öncekilerde onlar gibi demişlerdi. Kalpleri nasılda birbirine benzedi.” (Bakara, 118) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ın kaynağı konusunda insanları şüpheye düşürmek için Müşrikler de oryantalistler de benzer iddialarda bulunmuşlardır. Mekkeli müşrikler peygamberimizi cinlenmekle (Zuhruf, 30; Tur, 29; Duhan, 14) itham ederlerken günümüz oryantalistleri ise sara veya epilepsi ithamında bulunurlar. Mekkeli müşrikler putlar sayesinde ekonomik gelir elde eder ve statü kazanırken, oryantalistler de ticaret ve İslam ülkelerini işgale/sömürüye öncülük etmeleri ile hem ekonomik gelir hem de sömürgeci kurumlarda makam elde etmektedir. Dini nedenlerle müşrikler putlarını, oryantalistler de kendi dinlerini oryantalizm ve misyonerlik vasıtası ile savunup Müslümanları müşrik/Hristiyan yapmaya çalışmışlardır ve bu mücadele hâlâ aynen devam etmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam’a karşı çıkan toplumun o  zamanki önderlerinin tek korkuları çıkarları adınadır. Eğer o çıkarcılar, toplumun ileri gelenleri kişisel çıkarlarını değil de insanlığı düşünmüş olsalardı tüm insanlığın hidayetine vesile olacaklardı. Ne yazık ki, kişisel çıkarlar toplumsal menfaatlere baskın gelmiştir.” (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 76, 78) Tıpkı günümüz ateist ve oryantalistleri gibi!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Avrupalıların İslam ile ilk tanışmaları hicretin 7. yılında Hz. Peygamberin Bizans kralı Heraklius’a davet mektubu yazması ile başlamıştır. Heraklius’un kendisine danıştığı Ebu Süfyan, yalanları daha sonra ortaya çıkar korkusu ile her soruya doğru cevap vermiş, bu da Rum ileri gelenlerini kızdırmıştı. (Buhari, Cihad, 101; Ahmed, Müsned, I/263; Müslim, III/1395) Görüldüğü gibi daha ortada (siyasi veya ekonomik) hiçbir sebep bulunmaksızın ‘sadece dini nedenlerle’ Avrupalı, İslam’a karşı tavır takınmıştır. Daha sonraki İslami fetihler bu düşmanlığı bilemiş, haçlı seferleri ile kin doruğa çıkmıştır.&#8221; (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 19, 20) Batıcı bir gazeteci olmasına rağmen Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bile anılarında &#8220;Hristiyan milletlerin haçlı devri Avrupa&#8217;sından beri Türklere karşı devam ettire geldikleri düşmanlık duygusu ve peşin hükümlerinden&#8221; bahsetmektedir. (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların İzinde, s. 428)Yine bir Yahudi olan Prof. Fritz Neumark ise bu konuda şu itiraflarda bulunmaktadır: “Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı, Hristiyanların hücrelerine sinmiştir. Diyelim ki laik şöyle dursun, Hristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam ederler.” (İbrahim Kuyumcu, Aydınlanma sürecinde köy enstitüleri, s. 316)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Alıntılarla konumuza giriş yapalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İddiaların en eskisi, Dımaşki&#8217;ye aittir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 248; Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 12) “Yuhanna ed-Dımaşki’nin anlayışı günümüze kadar gelmiştir.” (Prof Ahmet Yücel, Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi, s. 21) “Yuhanna ed-Dımaşki ortaçağda İslam hakkındaki bilgilerin temel kaynağıdır.” (Prof Ahmet Yücel, Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi, s. 20) “Dımaşki&#8217;nin, İslam&#8217;ı ‘deccalin habercisi’ olarak sunduğu algı, ‘bugüne kadar’ uzanacaktır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 46) &#8220;John of Damascus (Şamlı İoannis veya Şamlı Yuhanna, Doğu dünyasında tanınan adıyla Yuhanna ed-Dımaşki), ‘De Haeresibus’ adlı kitabında İslam&#8217;dan söz eder. (Asaf Hüseyin, Batının İslam&#8217;la Kavgası, s. 13) “Yuhanna ed-Dımaşki&#8217;nin Yunanca ‘De Haeresibus’ adlı eserinin 15 sayfası, &#8216;İsmaili sapıklık&#8217; başlığı altında peygamberimize ayrılmıştır. Bu eser, İslam karşıtı polemiklerin en önemli kaynağı olmuştur. (Hıdır, s. 155) “Hristiyanlar arasında İslam konusundaki ilk otorite olarak kabul edilmiş ve kaleme aldığı ‘Risale’de, &#8220;gelecekteki bütün İslam karşıtı münakaşa eserlerin cephanesi&#8221; haline gelmiştir.” (J. W. Voorhis, John of Damascus on The Muslim Heresy, The Moslem World, XXIV/391) 1943 tarihinde vefat eden Duncan B. MacDonald, tıpkı John of Damascus gibi İslam&#8217;ın Yunan kilisesinin etkisi ile oluştuğunu ileri sürüyordu. Ona göre İslam, Musevi ve Hristiyan inancına aykırı bir mezhep, bir dalalet idi. Dolayısıyla da Müslümanlar ıslaha/düzeltilmeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bunu da yapacak olanlar misyonerlerdi. (Asaf Hüseyin, Batının İslam&#8217;la Kavgası, s. 80) “Yuhanna ed-Dımaşki yazdıkları ile gelecekteki tüm oryantalistlere ‘temel teşkil edecek’ ithamlarda bulunmuştur.” (İbrahim Sarıçam, Seyfettin Erşahin, Mehmet Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 32) “Dımaşki&#8217;nin, İsmaili sapıklık başlığı altında İslam&#8217;a reddiye olarak yazdığı 15 sayfayı aşmayan risalesindeki iddialar, Normal Daniel&#8217;in (Islam and West, IX. bölüm) ifadesi ile daha sonra Batıda, &#8216;nesilden nesile aktarılmış ortak bir algılama&#8217; halini almıştır.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı,, s. 72) “8. yüzyıldan beri var olan nefret ve düşmanlık odaklı yaklaşım tarzının” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 69) “kökenini Dımaşki oluşturur. 1156&#8217;da ölen Peter el Venerable gibi birçok oryantalist, Dımaşki&#8217;den aldığı görüşleri aynen eserlerine aktarırlar.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 71) “1045 doğumlu Aziz Peter olarak tanınan Fransız rahip Pierre Maurice de Montboissier direktifiyle hazırlanan koleksiyon ile İslam&#8217;a XIV. yüzyıla dek saldırılır.” (Asaf Hüseyin, Batının İslam&#8217;la Kavgası, s. 16) “Peter the Venerable, Latinceye bazı eserleri tercüme eder. Bu eserlerde, ‘çarpıtmaya yönelik, tarihi gerçeklerle uyuşmayan, fantaziye dayalı çeşitli görüşlerden’ oluşur.” (Daniel Sahas, Islam, s. 86-70, 79-108) Peter, şöyle demektedir: &#8220;Muhammed bir peygamberse ben eşekten kötüyüm.&#8221; (Daniel Sahas, Islam, s. 42) Peter&#8217;in argümanları daha çok Yahya ed-Dımaşki&#8217;ye dayanır. (Hıdır, s. 177) “Dımaşki ve Hristiyan el-Kindi tarafında ortaya atılan olumsuz Muhammed tasavvuru, Bizans ve Batı Hristiyanlığına ait eserlerde bir takım kurgusal-hayali öğelerle daha da olumsuz hale getirilmiştir.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 98) “Hz. Muhammed&#8217;i tasvir ederken kullanılan aşağılayıcı üslup ortaçağda Dımaşki&#8217;nin temsil ettiği geleneksel üslubun devamıdır.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 293, 447) Edward Said, &#8220;Ortaçağ&#8217;dan bu yana Avrupa veya Amerika tarihinde ‘İslam&#8217;ın nefret, ön yargı ve politik çıkarların oluşturduğu bir çerçeve’ dışında yaygın bir şekilde tartışıldığı ya da düşünüldüğü bir döneme rastlayamadım.&#8221; (Asaf Hüseyin, s. 112) demektedir. “Batıda II. yüzyıldan beri ‘Muhammedilik’in sapkınlığı ve yalanlığı tezini’ işlemeleri, dozu değişse de günümüze kadar gelmektedir.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 16) Ortaçağda Hristiyan yazarların çoğu, onun iddialarını tekrarlamıştır. Aslında, 19. ve 20. yüzyıldaki oryantalistlerin görüşleri de Dımaşki&#8217;nin görüşlerine dayanır. Dımaşki üzerine ciddi araştırma yapan tarihçi Philip S. Khoury, Dımaşki&#8217;nin İslam ve peygamberimiz üzerine verdiği detayların ‘pek çoğunun asılsız olduğunu ve İslam&#8217;a duyduğu düşmanlık ürünü olarak’ yazdığını belirtmektedir. (Bekir Karlığa, İslam düşüncesinin batı düşüncesine etkileri, s. 70, Khoury&#8217;den alıntı)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mekkeli müşrikler ne ise oryantalist bakış açısı da aynıdır ve tarih boyunca bu hiç değişmemiştir! “Mekke müşrikleri, Hz. Muhammed&#8217;in Kur’an&#8217;daki bilgileri Yahudi ve Hristiyanlardan elde ettiğini iddia etmişlerdir. (Hıdır, s. 272) Mekkeli müşriklerle benzer şekilde, ortaçağ Hristiyanlığı da Hz. Muhammed&#8217;e karşı benzer imajlar ileri sürmüşlerdir.” (Hıdır, s. 76) &#8216;Birçok Batılı oryantalist, Hz. Muhammed&#8217;in ehli kitaptan Kur’an&#8217;ı okuduğunu, öğrendiğini iddia eder. Onların asıl gayesi Kur’an&#8217;ın kaynaklarını bulmaktır.&#8217; (Fazlur Rahman, Kur’an, s. 32, 250, 277; Hıdır, s. 25) “Resulullah devrinde yapılan itirazlar gözden geçilince, ta asrımıza kadar yapılan itirazların da hemen o -Mekkeli müşrikler- devrinde yapılanlardan farksız olduğu anlaşılmaktadır.” (Süleyman Ateş, İslam&#8217;a itirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den cevaplar, s. 8) Müşriklerin fikirlerini Oryantalistler devam ettirmektedir. (Asaf Hüseyin, s. 64)  “Oryantalizm, temel çıkış noktası olan ‘Hz. Muhammed’in asla peygamber olmadığı’ iddiasını değiştirmiş değildir. Ön yargı değişmemiştir.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 243) “19. yüzyılda, çoğu oryantalist misyoner olan yazarların olumsuz peygamber imajı aynen devam etmektedir.” (Hıdır, s. 111) “19. yüzyılın başlarında, Avrupa&#8217;ya kaçırılan yazma kitapların sayısı 250.000’dir.” (Mustafa Sıbai, s. 36) “19.’dan  ve 20. Yüzyılın ortalarına dek 150 yılda oryantalistlerin İslam hakkında yazdıkları 60.000 eserdir” (Edward Said, s. 316) “Hz. Peygambere ait ortaçağdaki imajla, günümüzdeki &#8216;modern ortaçağ&#8217; imajı arasında alabildiğine benzerlik vardır ve bu imaj tarih boyunca tekrar edile gelmiştir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 23, 28, 29, 32, 33, 36, 45, 49, 53, 57, 66, 70, 71, 72, 77, 87, 91, 112, 132, 143, 155, 175, 239, 246, 276, 295, 365) Watt, “Dünya ünlüleri arasında bugüne değin Hz. Muhammed kadar dil uzatılan biri olmadığını, bunun sebebinin de asırlarca İslam&#8217;ın Hristiyanlığın en büyük düşmanı olarak algılanmasında yattığını” belirtir. (M. Watt, Muhammed at Medina, s. 321-324, 332) “Oryantalistlerin İslam&#8217;a yönelik saldırgan tutum ve küfürleri ‘günümüzde nasıl ise, asırlar önce de’ öyle idi.” (Ömer Baharoğlu,  Oryantalizm, İslam ve Türkler, s. 29) “Batı da haçlılardan bu yana karşıt olarak sadece İslam&#8217;ı görmüş ve  ‘hala’ görmektedir.” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam Arasında Oryantalizm, s. 70) “Oryantalizm, Haçlı Seferlerinin yenilgilerinin bir neticesidir. İslami araştırmaları, Haçlı Savaşları&#8217;ndaki hezimetlerin intikamını alma arzusundan ileri gelmektedir. (Muhammed Bakır el-Hakim, Oryantalistler ve Kur’an hakkındaki şüpheleri, s. 11-12) İslam’ın daha detaylı araştırılması anlamında “Oryantalizm, haçlı seferlerine dek uzanır.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 10, 12, 119, 130) ve “Haçlı seferleri zamanındaki hissiyatın bir kısmı bugün bile varlığını sürdürmektedir.” (G. E. Philips, The Religion of the World, s. 113) “Müslüman dünyanın askeri ve siyasi manevralarla alt edilemeyeceğini inanan İspanyol kardinal Segoviali John yeni bir strateji geliştirerek, İslam&#8217;ın teolojik argümanlarla önlenmesini önerir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 110)  “Haçlı seferleri ile beraber Moğol istilaları İslam toplumuna büyük zararlar verir ama amaçlarına ulaşamayan Hristiyanlar Arapça kürsüsü (Viyana, 1312) açarak İslam dini ile ilgili bilgileri toplayıp, bunun üzerinden İslam&#8217;a savaş açmaya karar verirler. Müslümanlara karşı olan tarihsel ön yargılar asla unutulmadı. Haçlı seferleri Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki nefret ve güvensizliği pekiştirdi ve kurumsal açıdan Batıda kiliseler bu çatışmayı insanların evlerine kadar soktu.” (Asaf Hüseyin, s. 18, 36) “Savaşla bir şey yapılamayacağını anlayınca, taktik değiştirerek oryantalizm çalışmalarına yöneltir. Oryantalizm, Müslüman ülkelerinde emperyalistlerce tam bir egemenlik sağlanması için gerekli şartları hazırlama görevini ‘ilim ve doğu halklarını tanıma adı altında’ gerçekleştirmiş, gerçekte ise ‘misyoner ve sömürgeci güçlere ilmi altyapı hazırlama görevini’ yerine getirmişlerdir.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. III; Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 7) “Bunun için oryantalistlerin yeterli olmadığını savunanlarda vardır. Oryantalist H. Gibb, “Doğu oryantalistlere bırakılamayacak kadar mühim bir bölgedir.” demektedir.” (Asaf Hüseyin, s. 63) “Batı ekonomik ve teknolojik sömürü ve tekelleşmeye yönelik planlarını uygulamayı sürdürmüştür. Ona karşı değer sistemlerini muhafaza eden tek medeniyet İslam medeniyetidir.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 9) “Batı hâlâ Ortaçağdaki İslam&#8217;a bakış açılarını korumaktadırlar.” (Hamdi Zakzük, s. 102) Mısır’ı İngiltere adına 25 yıl yöneten “Lord Cromer,  &#8216;Modern Mısır&#8217; adlı kitabında, &#8216;Avrupalının akıl yürütmesi sağlamdır, mantık dersi almamış olabilir ama doğuştan mantıklıdır.” (Said, s. 48) derken de bu kibirli ve üstten bakmacı tutumlarını açıkça itiraf etmektedir. “İlk Nobel edebiyat ödülünü alan ve İngiliz sömürgeciliğine övgüleri ile tanınan İngiliz Şair Rudyard Kipling, “Doğu Doğudur, Batı Batıdır ve bu ikili hiçbir zaman bir araya gelemeyecektir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 13) ve &#8220;Batılılar akılcı, barışsever, hürriyetçi, mantıklı ve gerçek değerleri kazanmaya muktedir kimselerdir. Doğulular ise bunlardan hiç birine sahip değildir.” (Hamdi Zakzük, s. 105, 115) demektedir. “Avrupa’da,  &#8216;Doğu ile Batı birbirini anlayamaz&#8217; sözü İngilizler arasında adeta bir darbımesel/atasözü olmuştur.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 288)  “Doğuya ait bilgilere sahip olan araştırmacıların genel eğilimi, bu bilgileri bir şekilde Batı üstünlüğüne ve emperyalizmine hizmet edecek şekilde saptırmak olmuştur.” (Ömer Baharoğlu, s. 105) Ünlü araştırmacı Oliver Kontny&#8217;nin tespiti tam yerindedir: &#8220;Batı kendine bir totem kuruyor. ‘Ben Batıyım; akıl, bilim, demokrasiyim. Sen ise Doğusun; Duygu, fanatizm, diktatörlük!’ Batı için acilen bir zihniyet devrimine ihtiyaç vardır. Egemen düzeni mutlaklaştırıp, bu düzende yeri olmayanları hiçe sayan anlayış aşılmalıdır artık.&#8221; (Kontny, Oryantalizm ve ataerkillik üzerine, Doğu-Batı, I/120)  Bu bakış açısı 1990’lı yıllarda Samuel Huntington tarafından da ‘Medeniyetler Çatışması’ adı altında yeniden güncellenmiştir ve bu da aslında Batı’da hiçbir şeyin değişmediğini göstermektedir! &#8220;İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;daki rolünün çoğunlukla ihmal edilmesinin nedeni, oryantalizmin düşünüş biçimidir.&#8221; (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 28; E. Said, Oryantalizm, s. 2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalistler kendilerini hem hakim hem savcı makamında görürler.” (Hamdi Zakzük, s. 104) “Oryantalistler tüm araştırmalarında ‘sonucu önceden kararlaştırmışlardır.’  Onlar ‘İslam&#8217;ı, kendi anlayış ve düşünce değerlerine göre değerlendirir ve mahkum’ ederler.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 57) “Oryantalistler ‘önce bir konuda kendi kesin yargılarını’ verdikten sonra, ‘bu yargıyı haklı çıkarmak için veri toplamaya’ başlarlar. (Yaşar, s. 116) “Avrupalıların İslam&#8217;a karşı duydukları nefret, şiddetli bir taassubun kurduğu temeller üzerinde durmaktadır. Avrupalı oryantalistlerin en ileri gelenleri bile, İslam konusunda tarafgirliğe kapılmaktan kurtulamamışlardır. ‘İslam daima hakimlerin önünde duran bir sanıktır, Batılı oryantalistler suçu ispat için uğraşan savcı rolünü oynamaktadır. Avukat rolünü oynayanlar da müvekkilinin suçlu olduğuna bizzat inanmaktadırlar ve bu yüzden hafifletici sebeplerin göz önüne alınmasını istemektedir.’ Meseleye, ‘daha önceden varılmış bir netice ve hüküm açısından’ bakmaktadırlar. Oryantalistler ‘şahitlerini, daha baştan ulaşmayı tasarladıkları sonuca göre’ seçmektedir. “Oryantalistlerin büyük çoğunluğu papaz, rahip ve misyonerlerdendir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s.  11) ‘İlk müsteşrikler Hristiyan misyonerlerdi. Oryantalistlerin İslam&#8217;a hücumları, onlara miras kalmış bir alışkanlıktır.’ Oryantalizm Haçlı seferlerinin getirdiği etkilere dayanır. ‘Haçlı savaşlarının ruhu Avrupa&#8217;ya hakim ola gelmiştir.’ Misyonerler ve papazlar ‘Müslümanlara çok kere putperest’ adını takarlar. Sanki bütün dünya Avrupa için, onun medeniyeti için var edilmiş, sanki diğer milletler birer hizmetçidirler.” (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 61, 68, 80) “Oryantalist akademisyenler İslam söz konusu olduğunda oldukça cüretkar, emredici bir amir konumundadırlar. Bir Hristiyan’ın kendi dini için söylediği gibi: “Kiliseye dair bir soru soran yabancı, içinde olmadıkça onu anlayamaz.” (Paul Ferris, The Church of England, s. 10) Hiçbir dini sistemin dışındakiler, içeridenmiş gibi o sistemin ruh, mana ve önemini tam anlamı ile kavrayamaz.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 78) Ama “Oryantalistler, İslam’ı Hristiyan tabir ve ifadelerle anlamaya çalışmaktadırlar. Dolayısı ile de oryantalizm başarısız olmuştur.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 101, 106)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Batı’nın Doğu’yu ‘öteki olarak’ görmesi, İslam&#8217;ın tarih sahnesine çıktığı 7. yüzyıla kadar gider.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 13) &#8220;Müslümanlarla ilk karşılaşan doğulu Hristiyanlar, 7. yüzyılda İslam ile ilgili bir imaj oluşturmaya başlamışlar, daha sonra Latin Batı dünyası bu imajı tamamlamıştır. Günümüzde de bu imaj varlığını, &#8216;tekrar edilmek&#8217; suretiyle korumakta ve devam ettirmektedir.&#8221; (Annemarie Schimmel, XII. Asırda İslam dini ile Hristiyanlık arasındaki münasebetler, AÜİF, 1953/2, s. 71; Fuat Aydın, Batı İslam Algısının arkeolojisi, s. 12;  Pr. Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 16, 105) “Tıpkı Doğulu Hristiyanlar gibi, Batılı Hristiyanlar da İslam&#8217;ı, putperest, sapkın, Mesih karşıtı olarak sunar.”  (Fuat Aydın, Batı İslam Algısının Arkeolojisi, s. 28) “Bazı Amerikalı oryantalistler de Avrupa dillerinde üretilen çalışmalara aşırı bağımlı haldedirler. (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 190) “Volney Kontu François de Chassaboeuf (1757-1820) yazdığı eser ile Kur’an ve Hz. Muhammed hakkında iftiralarda bulunur. Yazarın bu görüşleri dünya çapında etkili olur. ABD Başkanı Thomas Jefferson kitabın çevirisini yapar. Daha sonraki yazarlar da bu fikirlerden etkilenir.” (Michael Curtis, Şarkiyatçılık ve İslam, s. 87) Zaten “Amerikan üniversitelerinde İslam araştırmaları, İslamiyet&#8217;e karşı şiddetli önyargı ve kini olanlar tarafından yönetilirken.” (Mustafa Sıbai, s.  94) siyasette de “İslam ABD’de hâlâ sağcılara göre barbarlığın temsilcisidir; solculara göre ortaçağ dinciliğinin sembolüdür.  (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 17) “Avrupa&#8217;da da İslam ile ilgilenenlerin önemli bir kısmı dini, siyasi veya ideolojik önyargı ile hareket eder. Oryantalistler, İslam medeniyetine taraflı bakmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.” (Prof. İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 200)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">850’lerde Paul Alvarus, “Hristiyanların Arap roman şiiri okumayı sevdiğinden, Arap filozofları okuduğundan, kendi dillerini unuttuğundan” (K. W. Southern, Wester Views, s. 21) şikayet ederken, 1300’lü yıllarda papaz Ricoldo de Monte Croce, Hristiyanların hızla Müslüman olduğundan yakınmakta idi: “Ben kepaze oldum. Tanrı’nın sözü kepaze oldu. Tanrı İsa ve Meryem, Muhammed’e karşı Hristiyanları desteklemiyor mu?” (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi II/44) Günümüzde de  &#8220;Oryantalist zihniyet, ırkçılığa ve göçmen krizine sebebiyet vermeyi sürdürmektedir.&#8221; (Yeni Şafak, 21 Temmuz 2019) “Yuhanna ed-Dımaşki&#8217;den başlayarak, Müslümanlara saldırmaktan daha çok, Hristiyanların din değiştirerek Müslüman olmamaları için Hristiyanları ikna etmeyi hedefleyen reddiye eserler ortaya çıkmıştır.” (Fuat Aydın, Batı İslam Algısının Arkeolojisi, s. 23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Dımaşki, Kindi, Alfonsi gibi Hristiyan müelliflerinin eserleri, Bizans üzerinden, Avrupa Hristiyanlarına geçer ve bu İslam tasavvuru ‘günümüze kadar aynen’ devam eder.&#8221; (Prof Adnan Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 205, 211, 215, 217; Prof. Dr. Fuat Aydın, Batı İslam Algısının Arkeolojisi, s. 131-133) “Doğu Hristiyanları arasındaki İslam tasvirinin kökeni, Dımaşki&#8217;ye dayanır. Onun çizmiş olduğu İslam tasviri, kendisinden sonrakiler için hareket noktası oluşturmuş, daha sonrakiler üzerine eklemeler yaparak zenginleştirilmiştir. Olumsuz İslam tasviri, Dımaşki ile başlamış, Kindi ile zirveye oturmuştur. Günümüz oryantalistleri, Kindi&#8217;nin ileri sürdüğü görüşler dışında, yeni eleştiri getirmezler, yalnızca, var olanı detaylandırırlar. (Fuat Aydın, Batı İslam Algısının Arkeolojisi, s. 33, 34) “11. ve 13. yüzyıllarda Avrupa’da Hz. Muhammed hakkında kitaplar yazılmaya başlanır. Bu çalışmaların hepsinin kökeni Bizans&#8217;ın söylenti ve hikayelerine dayanır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 82) &#8220;Yuhanna ed-Dımaşki ve Bizans kaynaklı söylenti ve hikayeler Avrupa&#8217;nın İslam algısını belirlemiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 34) &#8220;İslam karşıtı ilk polemikleri kaleme alan Şam’lı Yuhanna ed-Dımaşki&#8217;nin, Hz. Peygamberi “sahte bir peygamber” olarak suçlamasıyla, 2000’li yıllarda Amerika&#8217;lı Evangelist Jerry Falwell&#8217;in, Hz. Peygamberin terörist olduğunu söylemesi arasında göz ardı edilemeyecek ‘bir süreklilik’ vardır.&#8221; (Doç.  İbrahim Kalın, İslam ve Batı,  s. 14, 48) “İslam&#8217;ı, teolojik, siyasi ve kültürel bir tehdit olarak algılama, ‘Ortaçağdan itibaren günümüze kadar’ devam etmektedir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 55) “Bu kitapların sunduğu Muhammed imajı, günümüze kadar Avrupa&#8217;nın İslam Peygamberi algısını (Psikolojik hasta, şehvet düşkünü, merhametsiz, Deccal, Hz. İsa’nın zıttı, büyücü) belirlemiştir.”  (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 83)  (Ortaçağda Haçlılarca Müslüman Araplara Halifelik kurumunu da kapsayacak şekilde verilen ve &#8220;Hristiyan olmayan&#8221; anlamında kullanılan) “Sarazenler’e karşı ortaçağ bağnazlığı devam etmektedir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 170-171) “Yaygın bir şekilde kullanılmamakla birlikte, Saracen ismi modern zamanlara kadar varlığını devam ettirmiştir.” (Pınar Savaş, Yüksek Lisans Tezi, Ortaçağ ingiltere’sinde “saracen” algısı) “Ortaçağda, Müslümanlara Sarazen, yani &#8216;çöl halkı’ veya ‘İsmaili’ veya ‘Haceri&#8217; isimleri verilirdi. (Hz. Hacer&#8217;in oğlu İsmail, Mekke civarındaki Arapların atası olması nedeni ile, Hz. Hacer&#8217;in de cariye olması üzerinden küçümseme amaçlı olarak Yahudi kaynaklarında Araplar için bu isim kullanılmaktadır.) Bu iki ismin de kullanımı, kökeni, Dımaşki&#8217;ye kadar gider.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, Batı İslam Algısının Arkeolojisi, s. 24) “11. yüzyıla kadar kökeni Dımaşki&#8217;ye kadar dayanan, Sarazenler&#8217;in Venüs anısına dikilen bir put olan Kâbe&#8217;ye, Machomet&#8217;in altından yapılmış olan putuna, Allah ve &#8216;Habar&#8217; adındaki iki puta taptıklarına dair görüşler, Batıda oldukça yaygın bir inanış olarak inanıla gelmiştir.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 27) “Hz. Muhammed&#8217;in üstadının, Kimisi Aryüsçü bir keşiş, Kimisi ise Nesturi bir keşiş olduğu ileri sürülmüştür.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 36) “İslam kılıçla yayılan bir dindir.  Bu görüş, 21. yüzyıla kadar savunulmuş bir ithamdır. Papa 16 Benedict, 12 Eylül 2006&#8217;da Bizans İmparatoru 2. Manuel Paleologos&#8217;un (1391-1425) bir İranlı müderrisle Ankara civarında yaptığı bir tartışmadan zikrettiği, &#8220;Muhammed, vaat ettiği inancı kılıçla yayma emrinden başka hangi yeniliği getirmiştir, gösterin bana.&#8221; şeklindeki sözlerini nakletmiş, başlangıcı VII. yüzyıla kadar geri giden bu eleştiri, günümüzde hâlâ İslam&#8217;ın kılıç ile yayıldığı anlayışının canlı bir konu olduğunu göstermiştir.”  (Fuat Aydın, s. 50) Görüldüğü ve devamlı altını çizdiğimiz gibi, “Hz. Peygamber imajında tarih, post-modern versiyonları ile devam etmektedir.” (Hıdır, s. 365) “Papa 16. Benedict&#8217;in İslam&#8217;a hakaret eden konuşması aslında, Hz. Peygamber karşıtlığının en yetkili ağızdan tekrarından başka bir şey değildir. Batı ve Papalık aslında kendini kurtarmak istemekte, &#8216;ötekileştirebilecekleri bir öteki&#8217; bularak bu &#8216;şeytana karşı&#8217; alacakları tutum sayesinde, Avrupa&#8217;yı Hristiyan bir zeminde tutabilmeyi amaçlamaktadırlar.” (Hıdır, s. 381) “Aldığı tepkiler üzerine XIV. yüzyıl Bizans imparatoru II. Mihail Paleologos&#8217;tan alıntı yaptığını söyleyen Papa ikinci kez bir gaf yapmış olur. Çünkü alıntıya katılmıyorsa onu referans almamalı, alınca eleştirmesi gerekirdi.” Aslında papanın bu sözü, klasik haçlı zihniyetini yansıtmaktadır. (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 178) Özetle “Papalık gerçekleri bilmiyorsa cahildir, biliyor da gizliyorsa haindir.” (Salih Kapusuz, 16.09.2006) “Kilise ve ruhban sınıfı iktidar imkanı bulursa, insanlığa ne büyük acılar yaşatacaklarının işaretini taşımaktadır bu cümleler. Yoksa ABD, İngiltere emperyalizm tarihi, engizisyon mahkemeleri, Haçlı seferleri, Katolik kilisesinin Protestanlara uyguladığı işkenceler göz önüne alındığında ‘Sizin dininiz size, benim dinim bana’ diyerek Papa&#8217;nın yaptıklarına cevap vermeyi yersiz görürüz.” (Selahattin Çakırgil, Vakit, 16.09.2006)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yüksel Kocadoru, düşman Türk imajının köklerini Viyana’nın kuşatılmasından ve İstanbul&#8217;un fethinden ‘daha eskilere’ bağlamaktadır ve esasen I. Haçlı seferlerinde yaratılan imaj aynen devam etmektedir. Bizans kaynaklarında rastlanan Türk sözcüğüne dayanarak daha da geriye gitmek de mümkündür.” (Ali Osman Öztürk, Alman oryantalizmi, s. 37) “John Demescen (Yuhanna ed-Dımaşki), Kındi ile başlayıp sonra Bizanslı ve Batı Katoliklerince devam eden süreç günümüze kadar devam etmiştir. Bu sürecin modern vesiyonları ‘karikatür krizi’, ‘Papa 16. Benedict&#8217;in konuşması’, ‘Fitna’ ve ‘Müslümanların masumiyeti’ gibi filmler, ‘karikatür sergi ve yarışmaları’ adı altında İslam’a yapılan saldırılarla ‘devam’ etmektedir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 25) Dımaşki&#8217;den başlayan, İslam&#8217;ı karalayan önyargılı metinler, ‘birbirlerinden alıntı yapan yazarlar vasıtasıyla günümüze kadar’ aynen, sadece biraz ayrıntılı olmak şartıyla tekrar edilmektedir: İslam&#8217;a iftira atan oryantalistlerin, yalan rivayet zinciri özetle şöyle başlar: Yuhanna ed-Dımaşki (ölümü, 753), Abdülmesih el-Kindi (ölümü, 850; kitabının en son basım tarihi, 1887), Petrus Alfonsi (Ölümü, 1140; En son baskı, 1960), Saygın Peter/Peter the Venerable (Ölümü: 1156), Riccordo ve J. Wycliff ‘den günümüz oryantalistleri! “Avrupa kendi içindeki kadar kendi dışında da karşıtlarını üretmiştir. Dışındaki karşıt; &#8216;Doğu&#8217;dur. Batı, Doğuya &#8216;dogmatik akıl&#8217;la yani ‘peşin hüküm ve kapalı zihinle’ yaklaşmıştır. Avrupa düşüncesi, kendi medeniyet dairesi içinde ‘kritik aklı’, kendi medeniyet dairesi dışında ise ‘dogmatik aklı’ kullanmıştır ve kullanmaya devam etmektedir. (Hilmi Yavuz, s. 48) Bir Hristiyan olan Edward Said bile, “Ben Avrupa ve Amerika tarihinde İslamiyet’in ‘hiddet, önyargı ve siyasal çıkarların oluşturduğu bir çerçeve dışında’ genel olarak incelendiğini ve üzerinde düşünüldüğü döneme rastlamadım. Oryantalizm ideolojiktir ve kirletilmiştir.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 58, 60) demektedir. “Avrupalılar için İslam&#8217;ın hızlı yayılışını izah edecek iki temel argüman ortaya çıkmıştır: Şiddet ve cinsellik. Bu iki tema Hollywood ‘filmlerinden karikatürlere kadar günümüzde aynen’ kullanılmaktadır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 51) “Batı kaynaklarında İslam aleyhinde gerçekle bağdaşmayan küçük düşürücü ifadelerin varlığı dikkat çekmektedir.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İspanyadaki Endülüs Emevi devletindeki Müslüman Hristiyan arasında yaşanan fikri tartışmalar, Haçlı seferleri, misyonerlik ve ticari egemenlik kurma kaygıları oryantalizmin başlamasında rol oynayan etkin faktörlerdir.” (Hamdi Zakzük, s. 26) “Oryantalistler, İslam araştırmalarında misyonerlik, ilmi, ticari, siyasi ve sömürgecilik gibi farklı amaçları taşımaktaydı.” (Mişel Cuha, ad-Dirasatul-arabiyye, s. 19-23; Mehmet Görmez, Oryantalizmi hadis araştırmaya iten temel faktörler, İslamiyat III, s. 11-31; İ. H. Göksoy, Snouck-Hurgronje, Christian, DİA, XXXVIII, 340; Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 90)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Resmi olarak “Oryantalizm’in tam olarak ortaya çıkış tarihi ve kim tarafından ortaya atıldığı bilinmemektedir.”  (Selahattin Sönmezsoy, Kur’an ve Oryantalistler, s. 29) “Araştırmalar oryantalizmin ne zaman doğduğu konusunda fikir birliğine varamamaktadırlar. Resmen ortaya çıkışının, 1311’de toplanan Viyana Konsili’nin çeşitli Batı üniversitelerinde Arap dili kürsüsü kurulması kararı ile başladığı iddia edilir.” (Said, Oryantalizm, s. 91; Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. V, s. 21) “Bazı çalışmalar da, ilk Kur’an tercümesinin yapıldığı 1143 tarihini oryantalizmin başlangıcı olarak kabul eder.” (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, 16) “Bir kısım araştırmacılar bu tarihin miladi 11. Yüzyılın başlarına kadar dayandığını ileri sürerken, Paret, Kur’an’ın ilk defa Latinceye çevrildiği 12. Yüzyılın başını başlangıç tarihi olarak kabul eder.” (Rudi Paret, ed-Dırasetül-İslamiyye vel-Arabiyye Filcamiatil-Almaniyye, s. 9) ki zaten “13. yüzyıldan günümüze dek yazılan kitapların çoğu sömürgeci düşmanlık ve dini misyonerlik maksadı ile yazılmıştır.” (Adnan Muhammed Vezzan,  s. 143) “Oryantalizmin ortaya çıkışını en erken milattan önce 4. Yüzyıla kadar götürenler.” (Ömer Baharoğlu, Oryantalizm İslam ve Türkler, s. 19) olduğu gibi, “Necip el-Akiki’de, el-‘Müsteşrikun’ adlı eserine, Fransız Rahip Gerard de Oraliac’ın (940-1003) hayatına yer vererek eserine başlar ve bu tarihi esas alır. (Ömer Baharoğlu, s. 21) “Oryantalizm kelimesi ilk kez 1779’da İngiltere’de, 1799’da ise Fransa’da kullanılmaya başlanmıştır.”  (Abdülaziz Hatip, s. 18) Doğu araştırmaları bir anda ortaya çıkmamış, ülkeden ülkeye değişiklik göstermiştir. Bunda o ülkenin İslam ile temasa geçip geçmemesinin büyük önemi olmuştur. ‘Oryantalizmin birinci nedeni dini olmasıdır. Yani İslam dinini daha iyi tanıyıp, onunla en etkin şekilde mücadele edebilmektir.’ (Abdülaziz Hatip, s. 19) “Oryantalizm bilgiyi iktidar olmak, sömürmek için kullanmıştır.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 80)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizmin kuruluş kararının verildiği 1245’te toplanan Viyana Konsiline” (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 8) dikkat çekilse de aslında &#8220;İslam düşmanlarının ortaya koyduğu düşmanlığın, oryantalizmin başlangıcı olduğunu söylemek mümkündür. Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği hakkında insanları şüpheye düşürtme gayreti ‘Mekke&#8217;li müşriklerden beri’ devam etmektedir. Oryantalistler, geçmiş asırlarda müşriklerin söyledikleri şeylerden başka bir şey söylememektedir. Eskilerin (Müşriklerin) mantığı yenilerin de mantığıdır. Zira küfür tek millettir.&#8221; (Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 18, 29, 30, 37) Müşrikler Hz. Muhammed için, &#8220;Bir topluluk kendisine yardım ediyor.&#8221; (Furkan, 4), &#8220;Bir insan ona öğretiyor.&#8221; (Nahl, 102) şeklinde iddialarda bulunurken, günümüz oryantalistleri de aynı ithamları benzer mantık silsilesi içinde aynen devam ettirmektedir. &#8220;Ateistler ve misyonerler, Kur’an&#8217;daki kıssaların, Hristiyanlardan alındığını iddia eder.&#8221; (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 224)  Mekkeli müşrikler, &#8216;kendi atalarının dinine&#8217; (Maide, 104) aykırı olarak gelen ve politeizmi, putları, kumarı, içkiyi, ahlaksızlığı vb. reddeden bu dinin peygamberine önyargı ile yaklaşmışlardır. Aynı bakış açısı oryantalistlerde de mevcuttur: Teslisi, ki aslında politeizmi (Baba, oğul, kutsal ruh) inkar eden, (İsa, Meryem ve azizlerin heykelleri başta) putları reddeden ve ruhbanlık sınıfını onaylamayan bu din, mutlaka sahte bir din olmalı idi! Öyle ya, bu din ‘tüm ataların dinine&#8217; karşı idi! (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 16) Emile Dermenghim: “Müslümanlar da Hristiyanlar da birbirilerini yanlış anlamışlardır. Fakat şunu itiraf etmek gerekir ki yanlış anlama, Batılıların tarafında Doğuluların tarafından daha fazla olmuştur. Batılı fırsatçı menfaatperest yazar ve şairler, İslamiyet’e asılsız hatta çelişkili ithamlarda bulunmuşlardır.” (Dr. Ğallab, Nazratul İştişrakiyye, s. 9; Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 12) diyerek önemli bir gerçeği itiraf etmektedir. Ama yine de her zaman “Oryantalistler tıpkı cahiliye dönemindeki müşrikler gibi şaşkınlığa düşmüş, kendi kafalarındaki karışıklığı ve tutarsızlığı Hz. Muhammed&#8217;in davranışlarına yüklemeyi çalışmışlardır. Müsteşriklerin iddiaları aslında müşriklerin iddialarının bayatlamış tekrarından başka bir şey değildir ve gerçekte hayal gören, vehmeden, kafası karışık olan eski müşrikler ve yeni müsteşriklerdir.” (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 22, 27) “Oryantalistlerin her ne kadar metot ve yöntemleri farklı olsa da İslam&#8217;a yönelik bakışlarında bir değişiklik söz konusu değildir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 72) “1843 yılından itibaren ‘tarihi tenkit metodu’ ile İslam&#8217;a yaklaşılmış ama yine de birden fazla tasavvur ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılla, ‘klasik ve revizyonist yaklaşım’ olarak iki bakış açısı ortaya çıkmış ama sonuç yine de değişmemiştir.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 452) Goldziher, Caetani gibileri şu fikirdedir; Muhammed kavminin düştüğü bataklıkları gördükçe bunları kurtarmayı hayal etmiş, peygamber olduğuna inanmış, tasarladığı düşünceleri ebedi bir üslupla ifade ederek vahiy diye etrafına duyurmuştur. Bu iddialarıyla, 1400 sene önceki Ebu Cehil gibi cahil müşriklerin fikrini tekrar etmiştir. (Ateş, s. 126)  “Goldziher, Peygamberliğinin başlangıcında düşünceleri, &#8216;başkalarına ait örnekler’ şeklinde dışarıya aksediyordu.” (Goldziher, al-Akaide va&#8217;ş-Şeria fi&#8217;l- İslam, s. 8) derken aslında Kur’an’ın deyimi ile ‘Esatirul-evvelin: Eskilerin masalları’ iddiasını aynen devam ettirmektedir. Görüldüğü gibi, Goldziher’in zihniyeti tıpkı Mekkeli müşrikler gibidir!” (Ateş, s. 127) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca oryantalizm, başlangıç ilkeleri ve ruhu, Mekkeli müşriklerin iddialarına dayanan; akademik anlamda 1311 tarihinde başladığı iddia edilse de aslında Dımaşki&#8217;nin ithamları ile başlayan bir süreçtir ve İslam&#8217;ı olduğu gibi değil, görmek istedikleri gibi aktaran; odak noktasında Hz. Muhammed&#8217;in peygamber olmadığı görüşünün yer aldığı; amacı da elde edilen bilgilerle sömürgecilik, misyonerlik, ticaret geliri elde etmek olan ve Doğu, özellikle de İslam âlemi ile ilgilenen bilim dalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist, Marxist ve oryantalist dünya görüşlerinde Mekkeli müşriklerin izlerini bulmakta mümkündür:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deist mantık (Ahiret inancını red): Müşrikler: &#8220;Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, biz tekrar mı diriltilecekmişiz?!&#8221; (Mü&#8217;minun, 82; Vakıa, 47) &#8220;Hayat sadece bu dünya hayatıdır, ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zamanın geçmesi helâk eder&#8221; (Casiye, 24) &#8220;Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra mı diriltileceğiz?&#8221; (Saffat, 15-16) &#8220;Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ölürüz, yaşarız, biz diriltilecek değiliz.&#8221; (Mü&#8217;minun, 37) &#8220;Dedi ki: &#8220;Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?&#8221; (Yasin, 78)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Marxist ideoloji(-nin temel iddiası aynen): Mekkeli müşrikler: &#8220;Alışveriş (ticaret) de riba/faiz gibidir.&#8221; (Bakara, 275)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalist zihniyet (Muhammed, Kur’an&#8217;ı ‘İncil-Tevrat&#8217;tan alıntılarla’ yazdı iddiasının diğer bir versiyonu): “Onlara, &#8220;Rabbiniz ne indirdi?&#8221; diye sorulduğunda &#8220;eskilerin masallarını!&#8221; diye cevap verirler.” (Nahl, 24)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Marksizm de, oryantalist geleneği takip etmiştir.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 16) Zaten “Marxizm, sonuçta Batı kültür dünyasının bir ürünüdür. Marx’ın ‘insanoğlunun yazgısını gerçekleştirmek’ gibi ifadeleri de (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 176) aslında Batılı üstünlük ve yönlendirme mantığını kendisinin de taşıdığını göstermektedir. “Batı kaynaklı ideolojilerden Marx&#8217;ın ekonomik, Freud&#8217;un psikolojik, Darwin&#8217;in ise biyolojik teorileri oryantalizmin uç keşif kolları olarak tarihsel işleve sahip olmuşlardır.” (Süphandağı, s. 57)  “Asya&#8217;da özel mülkiyetin olmadığı görüşü destekleyen Boulanger ve Bernier gibi yazarlar, Asya&#8217;nın Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesi için sözde gizli bir bahane hazırlarlar. Hegel&#8217;e göre İslam, çoktan bütün ayrıntılarıyla tarih sahnesinden çekilmiştir. Komünist Manifestoda Marx ve Engels, Batı kapitalizminin Çin ve Hindistan&#8217;da  ilerlemeci bir güç görevi gördüğünü ileri sürer. Özellikle İngiltere&#8217;nin, Çin ve Hindistan konusunda yürüttüğü sömürgeci siyaset, Marx ve Engelsel&#8217;in görüşleri ile paralellik arz eder. Marx ve Engels&#8217;in Asya hakkındaki görüşlerinde kaynak olarak, Bernier ve İngiliz faydacılığı esas alınmıştır. 1853&#8217;de Engels&#8217;e yazdığı bir mektupta Marx, Bernier&#8217;in haklı olduğunu yazmaktadır.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 21, 22) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Batının Hz. Muhammed&#8217;e bakışı, kendi kimlik anlayışı ile paraleldir. Batı, Hz. Muhammed&#8217;e dini, siyasi/askeri, kültürel ve ekonomik etkenlerle bakmışlardır” (Prof. İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 199, 201) “Önce Ortodokslar, daha sonra Katolikler İslam&#8217;a saldırırken en son Protestan mezhebinin kurucusu Luther&#8217;de bu gruba dahil olmuştur.” (Asaf Hüseyin, s. 21) Luther de, ‘Refutation of the Quran’ adlı eserinde Hz. Muhammed&#8217;i şeytanın oğlu ve sapkın bir hareketin kurucusu olarak ilan eder. Bu ‘sapkınlığın’ en önemli göstergesi olarak da İslam’ın İsa&#8217;nın ilahlığını inkar etmesini gösterir. (S. A. Francisco, Luther, s. 7-12) “Oryantalistler, yüzyıllar boyunca bıkmadan usanmadan benzer konuları işlemiş ve bu şekilde hedeflerine ulaştıracak büyük bir literatür oluşturmuşlardır.” (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 30) Aloys Springer, Muhammed&#8217;in sapık Hristiyanlardan etkilenmiş olabileceğini iddia eder ve &#8220;Zira bunların teslis ve İnciller ile ilgili görüşleri, Ortodoks Hristiyanlardan farklıdır.&#8221; diye devam eder. (The life of Muhammad, s. 175) C. S. Hurgronje, Muhammed&#8217;in Yahudilerden etkilenerek, &#8216;tek tanrı anlayışını ortaya attığını&#8217;, testisi reddettiğini iddia eder. (Mohammedanism, s. 45) “Teslis&#8217; e karşı çıkan bir din Hristiyan ilahiyatına karşı yapılmış açık bir meydan okumadır. Oysa Batıya göre Hristiyanlık tek hak dindir.” (Prof. Seyfettin Erşahin, Derleyen, Prof. Dr Adnan Demircan, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 201) ‘İnciller, dolayısı ile Hristiyanlık hakikatin kendisi olduğuna’ göre, İncilleri tahrif edilmiş kabul eden veya teslisi reddeden Hz. Muhammed, &#8216;Hakikat düşmanı&#8217;, dolayısı ile &#8216;şeytani&#8217; olmak zorundadır. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 449) “Dogmatik bir anlayış içerisinde doğup büyüyen oryantalistler, kendi dinlerine alternatif görüşler ileri süren ve kendi dinlerinin yanlışlığını iddia eden bu yeni dini kabul etmek istememektedirler. (İbrahim Sarıçam, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 289) “Batıda Hz. Peygamber, ‘Hristiyan bakış açısına göre’ değerlendirilmektedir. Üç dinin peygamber anlayışlarında farklılıklar vardır.” (Hıdır, s. 403) Halbuki &#8220;Hristiyanlar Hz. peygamberi şiddet yanlısı olarak nitelerken, İslam hazreti İsa’yı bir peygamber olarak kabul etmektedir.&#8221; (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 45) “İslam karşıtlığı daha ziyade Hz. Peygamber üzerinden yürütülmektedir. Şu soruları yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: Resulullah hakkında konuşurken en azından nezaket sınırlarını zorlamamak gerekmez mi? Müslümanların Hz. İsa&#8217;ya gösterdiği saygıyı, Batının da Hz. Muhammed&#8217;e gösterme zamanı gelmedi mi?” (Hıdır, s. 28) Oryantalistler daha en başta ilk düğme yanlış iliklenmekte, gerisi de hep yanlış olarak gelmektedir; ‘Teslis gerçek, tevhit yalan’ iddiası ile başlayan her hareket kendi içinde çelişen ve gerçeklere aykırı kurgulardan oluşan bir yalanlar zincirini doğurmakta, ne yalanlarını temellendirmede birleşebilmekte ne de gerçeğin üstünü örtmeye güçleri yetebilmektedir. Fück, siyasi ve dini nedenlerle İslam ve Hz. Muhammed&#8217;e hep nefret ve kaygı ile bakıldığını söyler. &#8220;Avrupalı bugün bile Muhammed kelimesi ile sahte peygamberi düşünebiliyor ve İslam&#8217;ı, ateş ve kılıç ile yayılan bir sapık öğreti olarak tasvir ediyor.&#8221; (J. Fück, Die originalitat des arabischen propheten, s. 154-155)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">İddiaları</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Muaviye’nin sarayında yetişmiş ve babası gibi maliye bakanlığında görev almış olan Hristiyan Dımaşki, Ömer b. Abdülaziz döneminde görevden alınınca İslam aleyhine yazılar yazmaya başlamıştır. Günümüzde de oryantalistlerin aynen tekrar ettikleri görüşlerin temelini atan Dımaşki, Müslümanların eski bir Afrodit heykelinin başı olan Hacerül-Esved’e taptığını ki, günümüz ateistleri bu iddiayı aynen dile getirmektedir; Hz. Peygamber’in Tevrat ve İncil’den yararlanarak Kur’an’ı yazdığını ki, Oryantalistler 1400 senedir bunu tekrarlamaktadır; aldığı vahyin aslında bir rüyadan farklı olmadığını ki, oryantalistler bunu da saradan histeriye çeşitlendirmişlerdir; kölesi Zeyd’in karısı Zeynep’i baştan çıkardığını ki, aynen ateist ve oryantalistler bunu tekrarlar.” (Bulut, s. 30) “Oryantalistler, İslam medeniyetini olduğundan farklı ve gerçeklere tamamen aykırı bir biçimde de göstermişlerdir.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 22) “İslam, şeytanın işidir. Kur’an, saçmalıklar, anlamsız yazılar bütünüdür. İslam peygamberi ise yalancı, sahtekar ve deccal&#8217;dir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 50) “Müslümanlar ise barbar, şehvet düşkünü, siyah, çirkin ve köpek kafalıdırlar.” (Rana Kabbani, Avrupa&#8217;nın Doğu söylenceleri, s. 32-35) “Batı, Hristiyanlığı şeytan ile savaşan bir din olarak görür. İslam hakkında kullanılan dil; zoolojik (hayvanbilimsel) bir dildir.” (Frantz Fanon, Yeryüzünün lanetlileri, s. 39) “Oryantalistlerin genel kabulü, Kur’an&#8217;ın, Hz. Peygamberin yazdığı bir kitap olduğu şeklindedir.” (Hıdır, s. 119) “Oryantalistler Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed’in yazdığını iddia eder.” (İ. Goldziher, Muhammedanische Studien, c.1, s.10-11, TDV İslam Ansiklopedisi, XIV/108; H. R. GİBB, Muhammedanism, s.27-38’den nakiller için bak: Muhammed El-Behiy, İslami Düşüncede Oryantalist Etki, s. 34-40) Oryantalistlere göre “Kur’an&#8217;ı, Muhammed kaleme almıştır. Hristiyanlık, ikna yoluyla; İslam ise kılıç yoluyla yayılmıştır.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 37, 41) “Onlara göre, şayet peygamberin vahiy almadığını ispat ederlerse, Kur’an&#8217;ın yazarı olduğunu ispat edip, İslam&#8217;ın çökeceğine inanmaktadırlar. (Hıdır, s. 402) Hammer de “Muhammediler Kur&#8217;an&#8217;ın kelamullah olduğuna inanır. Biz de aynı kesinlikle Muhammed&#8217;in kelamı olduğuna.” demektedir. (Mehmet Akbulut, Tanrı Dersem Çık Allah Dersem Çıkma, s. 93) “Onlara göre, Kur’an, vahiy ürünü değildir. İslam ancak kılıç zoruyla yayılabilmiştir. Onlar bir taraftan İslamiyet&#8217;i yanlış tanıtmış, diğer taraftan Müslümanların zihinlerinde şüphe ve tereddüt uyandırmışlardır.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 16) “Eulogius, Mesih’in tanrısallığını kabul etmeyen İslam&#8217;ı, bir heretiklik (sapkın) olarak kabul eder. Hristiyan entelektüellerine göre Muhammed, mesih karşıtı bir heretiklik, halk nazarında ise İslam, paganist (çok tanrılı yerel) bir inanç olduğu genel kanaat idi. Haçlı seferlerine katılan insanlara, yaptıkları savaşı meşru göstermek maksadıyla İslam&#8217;ı, Arap putperestliği bağlamında açıklamaya gayret etmişlerdir. (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 43, 44) “Norman Daniel, Hz. Muhammed için, &#8216;Papa adayı bir kardinal idi, emellerine ulaşamayınca peygamberlik iddiasında bulundu,&#8217; denildiğini aktarır. Batıda yeni yetişen nesil de aynı fikirler ile beslenmektedir. Amerika’da ders kitapları İslam hakkında, &#8216;Bu din Muhammed adında zengin bir işadamı tarafından başlatıldı, peygamber olduğunu iddia etti.&#8217; gibi söylemler içermektedir. (Ömer Baharoğlu, s. 31) Halbuki başka oryantalistler “zengin olmak için İslam dininin  Muhammed kurdu.” demekte idi! “12. yüzyılın ilk yarısındaki Hristiyanlara göre, Müslümanlar ‘putperest; Araplar Muhammed’e tapan; heykelleri ise kıymetli taşlarla süslü’ insanlardı!” (Normal Daniel, Islam and West, s. 109; Hişam Cuayyıt, Avrupa ve İslam, s. 24) “Oryantalistler hazreti Muhammed&#8217;in hayatı ile ilgili kitaplar kaleme aldılar. Bu çalışmalar, Hz. Muhammed&#8217;e yönelik bir ‘karakter suikastını’ hedefliyordu.” (Asaf Hüseyin, s. 58) “Hristiyanlar Hz. Muhammed&#8217;e saldırırken, bunu kendi dini geleneklerine uygun bir çerçevede yapıyorlardı. Hristiyanlığın merkezinde Hz. İsa vardır ve o bir peygamber değil, tanrının oğludur. Hristiyanlar aynı bakış açısını İslam&#8217;a da uygular ve ‘İslam&#8217;ı bir Muhammedilik’ olarak görürler. Halbuki İslam&#8217;da hiçbir zaman Hz. Muhammed ilahlaştırılmamıştır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 84) “Oryantalistler kendi dinlerini İsa ile temellendirirler. Hristiyanlık O’na nispet edilir ve ‘Nasranilik’ adı ile bu nedenle anılır. İslam’ı da Efendimizin kurduğuna inandıkları için İslam için, Muhammedizm  adını kullanmakta sakınca görmezler.” (Hamdi Zakzük, s. 105) “İslam hakkında kullanılan, &#8220;Muhammedilik, Muhammedanism ve  İslam&#8217;ın kurucusu&#8221; ifadelerinden kasıt, Müslümanların peygambere tapan bir topluluk/putperestler olduğunu ifade etmektir.” (Hıdır, s. 58) Oryantalistlere göre “Müslüman idaresindeki Hristiyanlara da eziyet edilmekte idi.” (Bulut, s. 38) Thierry Hentsch’e göre ise bu iddialar gerçek dışıdır. (Thierry Hentsch, Hayali Doğu, s. 56) “Oryantalistler Kur’an&#8217;ın ilahi kaynaklı olmadığını Hristiyanlıktan esinlenerek yazıldığını, Hz. Muhammed&#8217;in okuma yazma bildiğini, ama bazıları da bilmediğini, O’nun sara hastası olduğunu, Kur’an&#8217;da gramer hatalı bulunduğunu iddia eder.” (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, Hz. Muhammed ve Kur’an bağlamında oryantalistlere cevap, s. 6) “İslam’ın tanımlanması problemi daima oryantalizm söylem için belli bir aciliyet arzetmiştir. Bu nedenledir ki Hristiyan çevrelerinde İslam’ı, Hristiyan kültürü üzerindeki bir parazit ya da Hristiyan inancının bir yan mezhebi olarak kategorize etmek gerekli görülmüştür.”  (Bryan S. Turner, Oryantalizm, postmodernizm ve globalizm, s. 46) “İlk dönem oryantalistleri cahildir, hayalcidir. Kur’an&#8217;ın, Rahip Bahira&#8217;dan alınan bilgilerle yazıldığını iddia eder. İkinci dönemdeki oryantalistler ise İslam&#8217;a eleştirel yaklaşmış ve onu gözden düşürmeye çalışmıştır. Üçüncü dönemde ise, İslam&#8217;ı öğrenerek içinden yıkma gayretine girişmişler, yumuşak bir üslup kullanarak iftira ve hakarete devam etmişlerdir. Oryantalistler her dönemde Kur’an&#8217;ın ilahi kaynaklı olmadığı, Muhammed&#8217;in eseri olduğu iddiası ileri sürülmüşlerdir.” (Yıldırım, s. 10) “Batının bakış açısına göre İslam Doğu&#8217;da, şehvet ve şiddet ile kurulmuştu. İslam hakkındaki çalışmaların çoğu, haçlı dönemine ait sert polemiklerin üzerine inşa edilmiştir.” (Hıdır, s. 33) “Kindi, Peygamberimizin savaşta dişinin kırılmasını, kendisinin melekler tarafından korunmadığına delil olduğunu ileri sürer.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 83) Halbuki kendi ilahı İsa’nın çarmıha gerilmesini normal kabul eden bu zihniyet, önce ‘insan sonra peygamber’ olduğunu ilan eden ve asla melek olmadığı defalarca Kur’an&#8217;da belirtilen birinin bizlere örnek olacak cesaret ve örnek hayatını karalamaya çalışırken, içine düştüğü paradoksu fark edememektedir! Aynı Kindi, Tanrı-oğul İsa’nın “mucizesi olarak ise, “suyu şaraba dönüştürmesini” örnek vermektedir” (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 98) “Kindi, Müslümanlığın menfaat ve şehvet için yayıldığını söyler. Halbuki daha İslam&#8217;ın ilk ortaya çıktığı dönem incelendiğinde, bu iddia kendiliğinden çürümektedir: Mekke dönemi, zevk ve sefa dönemi olmayıp, acı ve ıstırap dönemi olarak, Müslümanlara hiçbir dünyevi getirinin olmadığı bir zaman dilimi olmuştur. Bunu, uzun zaman Medine dönemi de izlemiştir.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 87) Rodinson, Batı&#8217;nın Hz. Muhammed algısını şöyle özetler: &#8220;Muhammed bir sihirbazdı, cinsel ilişkiyi serbest bırakmıştı ve Muhammed Müslümanların en büyük putu ve baş tanrısıydı.&#8221; H. Herkomer ise, ‘Ortaçağ edebiyatında İslam tasvirleri’ adlı çalışmasında şöyle yazmaktadır: &#8220;Avrupalı kardinaller, Muhammed&#8217;in Katolik bir kardinal iken, Hristiyanlıktan ayrılıp Doğuda yeni bir mezhep kurduğunu iddia ediyorlar.&#8221; (Muhammed Umera, Vatikan ve İslam 5, 22 Ekim 2007) Francis Bacon ise, ‘cesaret’ adlı makalesinde şöyle bir yalan uydurmuştur: &#8220;Muhammed, dağı yanına çağırınca geleceğini duyurur. Halk toplanır, Muhammed defalarca seslenir dağa ama dağ yerinden kımıldamayınca utanmadan şöyle söyler: Dağ Muhammed&#8217;e gelmezse, Muhammed dağa gider.&#8221; (Altınoluk, 2006, Nisan, Sayı: 242, s.14) Avrupa’da İslam hakkında o kadar kötü imaj çizilir ki, bir insanın düşüncesini kötülemek için “Muhammedi bir düşünce” diye bir tanımlama yapılırdı ve bu bakış açısı günümüze dek aynen gelmiştir. (Hamdi Zakzük, s. 36) Nitekim bu yalan günümüzde Avrupa&#8217;da o kadar yaygınlaşmıştır ki, olmayacak şeyler için, özellikle İngilizcede (ABD dahil)  ve İspanyolcada da bir darbı mesel olarak kullanılır olmuştur. “Müslümanlar vahşi, Hz. Peygamber de şehvet düşkünlüğü ile suçlanmıştır.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 19) “Muhammed bir sahtekar, bir şehvet düşkünü ve şeytanla anlaşmış bir anti İsacı’dır.” (Özafşar, s. 25)  Hollanda&#8217;nın önemli oryantalistlerinden Adrian Reeland, 1705&#8217;te yazdığı kitabında şunları yazmaktadır: &#8220;Elbette herhangi bir din, çürütülmeye değmez olarak düşünülürse, bu İslam&#8217;dır. Biri, iğrenç bir doktrin tasarlayacak olsaydı, bu ancak Muhammed olurdu. Muhammedi inançta hemen hiç güzel bir şey yoktur ve her maddesi yozlaşma içindedir. İblis ile Muhammed arasında büyük bir anlaşma vardır.&#8221; (Reeland, Four Treatises Concerning the Doctrine, s. 12) “Norman Daniel, ‘Islam and the West’ adlı eserinde İslam’a karşı yapılan hakaret ve olumsuz yaklaşımların ‘bilgisizlikten daha çok, kötü niyetten kaynaklandığını’ ifade eder.” (Özafşar, s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki “Batı, değerler açığını ve çaresizliğini, güç gösterisi ile bastırmaya çalışır. Edward W. Lane, Doğuya dönük tasvirlerinde, “Doğulular aşırı bir cinsellik serbestisi ile ahlakı tehdit ediyor.” diyordu.” (Ömer Baharoğlu, Oryantalizm İslam ve Türkler, s. 67, 85) “Batı Doğuya hep cinsellikle yaklaştı. Batı Doğulu kadının haklarını savunur gözüktü. Aslında bu, sömürgeci girişimleri normal göstermek için ihtiyaç duyulan bir açıklamaydı.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 13) “Batı İslam ile cinselliği özdeşleştirmeye çalışırken aslında her şeyde olduğu gibi bu konuda da kendi düşünce dünyasını başkalarına yansıtmaktaydı. Batının ‘Libido’ eksenli bakış açısının temelini, S. Freud&#8217;un cinselliği insan davranışlarının temel faktörü kabul eden görüşleri oluşturmaktadır.” (Prof. İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, Mehmet Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 352) Mirza Ebu Talep Han 1800’lü yıllarda gelişmiş (!) Avrupa toplumunun ahlaki yapısı ile ilgili gözlemlerini paylaşır. Daha o yıllarda evlilik dışı cinsellik tüm Avrupa’ya yayılmıştır: “İngiliz kadınları oldukça rahat davranıyorlardı. Her iki cinste birbirlerinin engellemesi olmaksızın istedikleri ile görüşmek için çevirdikleri entrikalar için bir servet harcamakta idiler. Evlerin hepsi mobilyalı, yerler ipek halı idi. Çoğunluk temizlik konusunda gereken özeni göstermiyordu. Şehirde bir tane bile hamam yoktu. Hollandalıların dillerini bilmememe rağmen dans esnasında bakışları ve mimikleri ile o kadar ne istediklerini anlatabiliyorlardı ki, her seferinde yüzüm kızarıyor ve böyle bir şeye alışık olmadığım için hemen salonun uzak bir köşesine çekilmeme sebep oluyordu. İngiliz subaylar Hollandalı kızlarla beraber oluyor ve sonra da onlardan birisiyle evleniyorlardı. İrlandalı ev sahibimin aşırı sıcak davranışları bana uygun gelmediği için buradan ayrılmak zorunda kaldım. Zenginler istediklerini yapabiliyor, ister kadın isterse erkek olsun istedikleri saatte istedikleri yerde kalabiliyordu. Bu onlar için özel yaşamdı ve kimse onları gözetlemiyordu. Bayan erkek ayırt etmeden istenen kişilerle beraber olmanın güzelliği, onları bu tehlikeli geçici heveslerinin fazla esiri etmişti. Diğer bir hataları, onların çok iffetsiz olmaları ve evlenmeden sevgilileri ile birlikte aynı evde yaşamalarıydı. Neredeyse şehrin her mahallesinde genelev işletmekteydiler.” (Mirza Ebu Talep Han, Oksidentalizm, Doğulu bir gezginin gözlemleri, s. 42-43, 46, 94, 141-142, 185) 1900’lü yıllarda ise bırakın sokakları, kiliseler bile ahlaksızlıkla anılıyordu “Londra gazetesinde; katedralin başrahibi, &#8220;genç kadın ve erkeklerin aşüftelik maksadıyla ibadet mahallerine gelmemeleri hususunda onları uyarıyordu.&#8221; (Daily Telegraph gazetesi, 27 Eylül 1904) “İstilaya Avrupalılar &#8216;medeniyetin ithali&#8217; ismini verdiler.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 271)  Halbuki amaçları yeni pazarlar bulmak, memuriyet isteklerine Doğu ülkelerinde kadrolar tedarik etmek, artan nüfusa yerleşebileceği yerler temin etmekti.” (Halil Halid, s. 69) Doğuda Avrupa için bir tehlike mevcut olmayıp, aksine Doğu âlemi Avrupalılardan gelen bunca tehlikelere maruz kalmaktadır. Asıl tehlikeye maruz kalanlar Doğular ve tehlikeyi yaratanlar Batılılar değil midir?” (Halil Halid, s. 260, 268)   “Batıda, duyulduğuna göre, bir kız dans arkadaşıyla gece yarıları bir arabaya binip, evine kadar onunla gelmekte serbestmiş. Biz Hristiyan Avrupa&#8217;nın bu gibi medeni hareketlerini kabul etmeyeceğiz.” (Halil Halid, s.  178)  “Batılılar, İslamiyet&#8217;in başarıyla yayılmasını, çok kadınlar evlilik ve İslam&#8217;ın kılıcının zorlayıcı gücüne bağlamaktadırlar.” (Halil Halid, s. 124,126) “Oryantalistler İslam&#8217;ın yayılmasını iki nedene bağlamışlardır: Şiddet ve cinsellik.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 139; İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 51) Oryantalist söylem ve metinler incelendiğinde, onlardan tehlikeli bir cinsellik anlayışının sızdığı anlaşılacaktır. Bolidor Vercil, &#8220;İslam Kılıç zoru ile ve kadın anlayışındaki her şeyi mübah görmesi sebebiyle yayılmıştır.&#8221; derken, cehaletinden değil kininden konuşmakta idi. Louise Colet, &#8220;Doğu kadını bir makineden başka bir şey değildir. Erkekler arasında hiçbir ayrım yapmaz.&#8221; demekte idi. Thomas Carlyle ise, “Muhammed&#8217;in sahte bir peygamber, dininin ihtiraslar yığınından oluştuğu iddiası, bugün artık ayakta duracak vaziyette değildir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 21) diyerek bir gerçeği dile getirmekte ve “Kur&#8217;an&#8217;ı hokkabazlık eseri olarak itham etmek, benim aklımın almayacağı bir şeydir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 49) diyerek gerçeği ilan etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngiltere’de ve Avrupa’da yaşamış ve sömürgelerinde de görev yapmış olan Mirza Ebu Talep Han gözlemlerini şöyle sıralamaktadır: “Kimliğinizle ilgili olarak, bütün yol boyunca yabancı olduğunuz daha doğrusu Avrupalı olmadığınız size hissettirilecektir. (Talep Han, s. 32) İngilizler Hindistan’da üst seviyede mevkileri işgal ediyor ve büyük bir ticari potansiyeli yürütüyorlardı. Ama incelikleri Hindistan’a yansıtmayı asla düşünmüyorlardı. İngiltere’de İngilizcem İrlanda’dakine göre bin kez ilerlediği halde İngilizler bana daima yabancı olduğumu hissettirdiler ve hep bana mesafelerini korudular.” (Talep Han, s. 74, 82) Bu durum 150 sene sonra da değişmemiştir: “Parisliler yabancılarla rahatça konuşmak, kısa da sürse insanca bir ilişki kurma yeteneğinden tümüyle yoksundur. Paris&#8217;te kimse kimseye bakmaz.” (Mina urgan, Bir Dinozorun Gezileri, s. 133) “Sürekli tekrarlanan eşitlik kavramı aslında görüntüten başka bir şey değildi. Burada zengin ile fakir arasındaki uçurum Hindistan&#8217;a göre daha derindi. Hizmetçiler  efendilerinden izin ve belge almadan ayrılamazlardı. Ayrıca burada onlara fazla saygı gösterilmiyordu ki, Hindistan&#8217;da bu durum daha insancıl ve yoğundu.” (Talep Han, s. 141) Londra&#8217;da kaldığım süre içinde bana Müslümanlara ait özel konular hakkında sürekli sataşıldı ve bazı inançlarımın kendilerine çok gülünç geldiği söylendi. Türkler için şöyle diyorlardı: “Onlar kadar dünyada daha kötü alışkanlıkları olan başka bir millet yoktur.”  (Talep Han, s. 188-189) İngilizlerde gördüğüm bir diğer hata, onlardaki geçici heves ve saygısızlıktı. Çok fazla paraya ve dünyanın işlerine düşkün idiler. Onlar böyle yaşamaya alışmışlar ve tadını çıkarıyorlardı. Ancak, cimrilik ve çekememezlik bu insanlar da basit bir düşünce olarak yerleşmişti. ‘Onların nezaketlerinin ve yardımseverliklerinin altında çıkar ilişkileri yatmaktadır.’  Onlar kavga çıktığında sadece seyrediyorlar ve zayıfın ezilmesine sessiz kalıyorlardı. Diğer hataları, nefislerini kontrol edememeleri ve ‘çok şehvetli bir yaşamları’ olmasıydı. Diğer bir hataları da, İngilizlerin boş hevesleri ve kibirleri idi. Genellikle bu, bilimdeki ilerlemelerinden kaynaklanmaktaydı. Yine diğer bir hataları yeni tanıştıkları birisi ile ilişkilerinde her zaman kendi çıkarlarını düşünmeleri idi. Yeni tanıdıkları kişiden bir yarar umut ediyorlarsa kesinlikle ona karşı alçak gönüllülük gösteriyorlar ve sevecen davranıyorlardı. Çıkar elde edemeyeceklerini anladıklarında ise, başlangıçta gösterdikleri sevecenliği derhal bırakıyorlar ve soğuk davranmaya ve uzak durmaya başlıyorlardı. (Talep Han, s. 176-184) Genes&#8217;te halka açık alanlarda hiç fahişelerin olmaması dikkat çekiciydi. Hemen her köşe başında maaşlı hizmetlileri vardı ve erkekler bu kişilerle konuşuyor sonra eve çıkıyorlardı. Buradaki bir diğer adet ise, ‘kadınların genellikle iki eşlerinin olması’ idi. Bir erkek bütün gün karısıyla beraber olduğunda ve ikincisi gelip kapıyı vurduğunda, birincisi toparlanıp evden çıkıyordu. Avrupalılar, kadınlarının özgür davranışlarından fazlasıyla olumsuz etkilenmişlerdir. Avrupalı kadınlar çok serbest bir yaşama alışmışlardı. (Talep Han, s. 229, 342, 344)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Prof. C.E.M. Joad, Philosophy for our Times adlı eserinde şöyle yazmaktadır: &#8220;Asırlardan beri İngiltere&#8217;nin zihnine hakim olan düşünce, servet yığma arzusudur. Servetin çokluğu ve bolluğu, insanın şeref ölçüsüdür.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s.  242)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi “Oryantalizm, İslam dünyasına ilişkin bilinçli bir çarpıtma ortaya koymaktadır.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 39) “Ortaçağdaki oryantalistler İslamiyet&#8217;te iyilik adına bir şey bulunmadığını düşünüyor, kaynaklarda bu kanaatlerine uygun düşen bilgilerden başkasına doğru gözle bakmıyor, İslam peygamberi ve İslamiyet hakkında kötülük içeren bütün dedikoduları dilden dile dolaştırıyorlardı.” (Rudi Paret, Dirasetü&#8217;l-İslamiyye, s. 9-10)  Yani “Oryantalizm, Batının hayal ettiği Doğu’yu ifade etmekteydi.” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 113) “Dini polemiklerin muhatabı hayali Müslümanlar idi. Onları da kağıt üzerinde kolaylıkla yok edebiliyorlardı.’ (Gerhard Endrss, An Introduction to Islam, s. 7) Halbuki Said’in özeleştiri yaparak ifade ettiği gibi, “Kötü niyetimizi sorgulayabilsek, gerçek İslam ile kafamızdaki İslam arasındaki farkı ayırt edebiliriz.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 110) Ama bu tarih boyunca nerede ise hiç gerçekleşmemiştir! “İngiliz ilahiyatçı Humphrey Prideaux, Hz. Muhammed&#8217;in peygamber olmadan önce yaşamını yağma, soygun ve kan dökerek geçirdiğini iddia eder.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 79) Revizyonist oryantalistlere göre İslam tarihi şöyle idi: İslam, Sasaniler/İranlılar tarafından Filistin&#8217;den sürülen Yahudilerin Hicaz bölgesine gelişinden sonra ortaya çıkan Haceriler (Hagerine) adlı mesihi bir mezhebin içinden çıkmıştır. Hz. Muhammed&#8217;de bu hareketin başına geçmiş, hareket içinde yer alanlar &#8216;Hacer&#8217;in Soyundan Gelenler&#8217; anlamına gelen ‘muhacirler’ olarak adlandırılmıştır. Hicret, Yahudi ve Arapların beraber Kudüs&#8217;e yaptıkları sefer olup, ‘Kudüs’ün fethi sırasında Hz. Muhammed hayatta’ idi. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 159) Rahip Maksimus The Confessor Müslümanları, &#8220;İnsan kılıklı vahşi yaratıklar, tanrının lanetlediği Yahudiler&#8221; olarak nitelendirmektedir. (Hıdır, s. 221-222) S. W. Muir 1857’de yazdığı eserinde Hz. Muhammed için, &#8216;O&#8217;nun kılıcı ve Kur’an, medeniyet ve özgürlüğün iki inatçı düşmanıdır.&#8217; (Muir, The Life of Mahomet, I/522) demektedir. 150 yıl sonra, günümüz Evangelistlerin liderlerinden Pat Robertson, Fox TV&#8217;deki konuşmasında Hz. Muhammed için, &#8220;O bir soyguncu ve eşkiyadır. Bir canidir.&#8221; (10.09.2002) derken, Amerikalı Baptist papaz Jerry Falwell, CBS adlı kanalda, &#8220;Muhammed&#8217;in bir terörist olduğuna inanıyorum.&#8221; demektedir. (03.10.2002) Hz. Peygamberin soyunun İsmail&#8217;e dayanmasından ötürü, ‘İsmaililer’ olarak yapılan nitelendirme aslında bir aşağılama kastı taşır. Pavlus, İsmailoğullarını, ‘kölenin çocukları’ olarak nitelendirir. (Galatyalılar, 4:22-25) “Oryantalizm birkaç önermeye dayanır. Bunlar: Hristiyanlığın ilerici ve dinamik, Müslümanlığın durağan olduğu inancı, İslam&#8217;ın durağanlaşmasının sebebinin özel mülkiyetin İslam’da olmadığı ve İslam&#8217;ın kaderciliği beslediği iddialarıdır.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 17) Halbuki durum tam tersidir. Örneğin &#8220;Hindistan&#8217;ın ilk başbakanı Cevahirl Lal Nehru, ‘Discovery od India’ adlı eserinde, &#8216;İslam, Hint toplumunda sınıf ayrımını ortadan kaldırdığını ve dünyadan el etek çekmek arzularını yatıştırdığını.&#8217; söylemektedir.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 174) Marxistler ise tam zıttına  ‘İslam’ı kapitalist bir din’ olmakla itham ederler! Kader konusu zaten daha önce açıklanmıştı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hristiyanlık İslam&#8217;a karşı iki yol tercih etmiştir. Birincisi siyasi ve askeri mücadeledir. Haçlı seferleri ve şark politikası ile bu metot uygulanmıştır. İkinci yol kalemle mücadeledir. Tarihi bilgiler tahrif edilmiş, kurgusal masallar anlatılmış, efsaneler uydurulmuş son olarak ta hakaret ve aşağılayıcı bir dil kullanılmıştır. Aydınlanma döneminde de bu bakış açısı korunmuş, Hz. Muhammed seküler bir bakış açısı ile bir devlet başkanına, bir fatihe indirgenmiş, bu sonuç ise kişisel kabiliyet, ihtiyaç veya içinde yetiştiği ortamla irtibatlandırılmıştır.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 102-104, 449)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Haçlı seferleri ile Doğu denince İslam anlaşılmaya başlanmıştır.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi,  s. VIII,  s. 24) Haçlı seferlerinden sonra Batılılar için Doğu demek; İslam demek olmuştur.” (Süphandağı, s. 93) Oryantalizm‘de Doğu, önce Araplar ve İslam, sonra Osmanlı ve Türkler ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. “İslamiyet, Batı için daima ‘özel bir tehdit’ temsilcisi olmuştur.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s.13, 89) “Batının bilinçaltındaki değişmeyen çizgi, Doğunun her zaman Batı için bir tehdit olduğudur. Doğuya hükmedilmelidir. Oryantalizmin temeli, çatışma üzerine kuruludur.” (Yücel Bulut, s. VIII-IV) “Oryantalist söylem, Doğulunun bütün günahlarını İslam&#8217;a yüklemiştir.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm, kapitalizm ve İslam, s. 15-21) Haçlı seferleri ile de Hristiyanlar “en çok arzuladıkları şeylere kavuşuyorlardı. Sofular tanrı yolunda eziyete, paragözler yağmaya, tüccarlar yeni pazara, küçük subaylar yaldızlı rütbelere, kahramanlar savaşa, dünyayı tanımak isteyenler yolculuğa.” (Emmanuel Berl, Atilla’dan Timur’a Avrupa ve Asya, s. 151) “Avrupa, kutsal savaşlarda özümsediği kinden asla tam olarak kurtulamamıştır.” (R. Kabbani, Avrupa’nın doğu söylenceleri, s.15) “Haçlı seferlerinden günümüze kalan, tarihi İslam karşıtı teolojik ırkçılıktır.” (Süphandağı, s. 93) Bu nedenle de Martin Luther’e göre Türkler ve Müslümanlar, tanrının gazaplarıdırlar. (Bulut, s. 56) “Protestanların İslam&#8217;a bakışı genelde olumsuzdur. Luther, Türkleri &#8216;şeytana tapıcılar&#8217; olarak tanımlar.” (Hıdır, s. 87-88) “Luther, Müslümanların İsa&#8217;ya küfrettiğini söyler.” (Hıdır, s. 253) “Martin Luther, “son nefesime kadar Türklere karşı savaşırım.” diyecek kadar Türklere karşı nefret ve öfke doludur.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 120) Ayrıca Martin Luther “Türk, Almanların olumsuz öğretmenidir.” (Ali Osman Öztürk, Alman oryantalizmi, s. 5) demektedir. Almanlara göre de ‘Türk, şeytanın hizmetçisi, son ve tehlikeli öfkesidir.’ (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi II/72) “1615 yılında İngiliz rahip William Bedwell tarafından yayınlanan kitabın adı aynen şöyledir: Mohammedis Imposturae: that is, a discovery of the manifold forgeries, falsehood, and horrible impieties of the blasphemous seducer Mohammed/Muhammed&#8217;in sahtekarlıkları: Yani kafir ve insan ayartan Muhammed&#8217;in çeşitli sahtekarlıkları, korkunç ve dinsizce davranışları.” (Hıdır, s. 90) Yine archive.org adlı siteye 2018 yılında eklenen, ilk İngilizce Kur’an çevirisini yapan Sale’in kitabının tanıtım başlığı: ‘The Alcoran Of The Imposter Mohammed/Sahtekar Muhammed&#8217;in Kuran&#8217;ı’ (archive.org/details/TheAlcoranOfTheImposterMohammed1734) şeklindedir. Victor Hugo, ‘Les Orientales’ adlı eseri ile Doğuyu barbarca bir vahşet cümbüşü, haremler, kesilen kelleler, çuval içinde denize atılan kadınlar, beyaz minareler, harem ağaları şeklinde tasvir eder. Bu imaj öylesine yerleşir ki Batılı insanın kafasına, doğuya gittiklerinde bu imajı ararlar, bu imaja uymayan ne varsa görmezden gelirler! (Bulut, s. 98) “Dante, 14. yüzyılda yazdığı ‘İlahi Komedya’ adlı eserde Hz. Muhammed&#8217;i cehennemim en alt tabakasına yerleştirmiş ve onu sapkınlar arasında göstermiştir.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 73) ‘Mary Magdelene’ 15. yüzyılda yazılan bir piyestir ve burada da Hz. Muhammed, Sezar ve Firavun&#8217;un taptığı bir ilah olarak gösterilir. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 43) “Erasmus, Türklere/Müslümanlara karşı din eksenli savaşa dair teo-politik kitaplar kaleme almıştır. Bugün Avrupa’da var olan bazı olumsuz Türk/Müslüman imajında onun etkisi büyüktür.” (Erasmus, Deliliğe Övgü, s. 116; Hıdır, s. 200) “Voltaire,&#8217;nin ‘La Fanatisme ou Mahomet’ adlı eserinde Hz. Muhammed, Ortaçağ geleneğine uygun en aşağılayıcı kelimelerle tasvir edilmiştir. Frederick&#8217;e yazdığı mektupta ise, &#8216;Muhammed&#8217;i oyunda gerçekte işlemediği bir suçu işlemiş gibi gösterdiğim için tenkit edilebilirim.&#8217; diyerek çarpıtmasını açıkça itiraf etmiştir.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 52) Güya Hz. Muhammed, bir güvercini kulağındaki gizli bezelyeyi omuzuna konarak yiyecek şekilde eğitir ve bunu ‘güvercin vahiy getirdi’ şeklinde etrafına sunar. Bu hikaye aynen Shakespear&#8217;ın eserlerine de girmiştir. Ayrıca, bir de bir boğayı eğiten Muhammed, onu çağırınca hemen gelir ve önünde boğa diz çöker masalı da epey revaçta idi. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 67) Oryantalistler, “Güvercin ve beyaz boğa kullanarak, Muhammed ‘vahiy aldığını iddia etmiştir’ görüşündedirler. Bu anlayış, hâlâ varlığını devam ettirmektedir.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, s. 51) P. Bayle, güvercin ve öküz kıssalarının uydurma olduğunun kabul edilmesi gerektiğine işaret eder. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 83) “Pococke, Grotius&#8217;e: “Güvercine ait masalın delili nerededir?” diye sormuştu. Grotius, bir delil olmadığı şeklinde cevap verir. Artık bu gibi şeyleri atmak zamanı çoktan gelmiştir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 22) “Henry Stubbe, Boğa ve güvercin kıssalarını saçma olarak nitelendirir ve hiç bir Arap kaynakta geçmediğinin altını çizer.” (H. Stubbe, An Account of the Rise and Progless of mahometanism With The Life of Mahomet, s. 149) Tabii böyle hayali birçok iddia Hristiyan dünyasında yaygındır: “Parisli Matthew, Saracenlerin (Müslüman Arapların) domuz eti yemediklerini kaydettikten sonra buna gerekçe olarak “çünkü Saracenler domuzu insanın kardeşi olarak görmektedir” der ve domuz eti yemenin Saracenlerin kutsal kitabında yasaklanmış olduğunu ekler. Matthew, Müslümanların içki içmediğini de kaydetmiştir fakat bu yasağı da Hazreti Peygamber hakkında olumsuzluk isnat eden bir hikaye ile açıklamıştır.” (Pınar Savaş, Yüksek Lisans Tezi, Ortaçağ ingiltere’sinde “saracen” algısı, s. 80) “Bazı kayıtlarda da, Muhammed&#8217;in kendini içkiye verdiği, bir defasında Mekke&#8217;de büyük bir içki âleminden eve dönerken bilinçsizce bir dışkı çukuruna düştüğü; kısa süre sonra oraya gelen domuzların uyuyan Muhammed&#8217;i ısırdıkları anlatılır. Bu efsaneler o kadar yaygındı ki,  İngiltere&#8217;ye kadar uzanmıştır. (Prof. İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 213) “Ölünce beni gömmeyin, üç gün sonra göğe çekileceğim.” dediği ve 12 gün beklendiği halde göğe yükselmeyince defnedildiği, meşhur ‘Roland Destanı’nda Saracenlerin aslında Mahumet (Hz. Muhammed), Apollin (Apollo) ve Tervagant (Termagant) isimli üç puta tapan paganlar oldukları, Muhammed’in “Şeytanın ilk doğan çocuğu” olduğu gibi birçok masal Batı literatüründe bilimsel eser adı altında yayınlanmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler ayrıca Saracenlere ‘ismaililer’ diye hitap ederler. Hz. İbrahim’in cariyesi Hacer’den doğan oğlu Hz. İsmail’in soyundan geldikleri için onları küçümsemek amacıyla bu adı kullanırlar. Müslümanlara ise ‘Muhammedi’ diye seslenerek aslında onların ‘Allah’ın değil’de ‘Muhammed’in dininden olduklarını’ ima ederler. Oryantalistler Müslümanların ilahı olan ‘Allah’ kelimesini özellikle eserlerinde kullanırlar. Bundan amaç saygı değil, Müslümanların tanrısını kendi terimleri ile ifade etmekten kaçınmalarıdır! Zaten tüm bu çalışma boyunca Hz. Muhammed kelimesinin geçtiği her yerde, baştaki saygı ifadesi olan ‘Hz.’ ifadesi tarafımızdan eklenmiş olup, hiçbir oryantalist eserde bu ifade geçmemektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15544" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/5768568679656565.jpg" alt="" width="400" height="388" /></span></p>
<p>             Muhammed (&#8220;Machomet&#8221;) ayaklar altında, ayin kitabı, 1500 tahta baskısı.</p>
<p style="text-align: justify;">Üstte cehennemde Muhammed resmi ve altta iki dişi meleğin ayakları altında çiğnenen ve elinde Kur’an bulunan Hz. Muhammed tasviri (Belçika Dendermonde, Flanders’deki Church Of Our Lady Kilisesi’nde 17. yüzyıl sonlarında Mettehuz van Beveren tarafından yapılan, yaklaşık olarak da 300 yıldır sergilendiği kaydedilen ahşap heykel) “Avrupa Muhafazakarlarının Sesi” sloganıyla yayın yapan ‘Brusselsjournal’ adlı haber sitesine göre, heykel, Hristiyanlığın İslam üzerindeki üstünlüğünü, zaferini temsil etmektedir. (Yeniçağ, 08/05/2008) </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15543" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3532467686446947.jpg" alt="" width="241" height="245" />                                                                                 <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15545" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ywruertuyıroıyeurtu.jpg" alt="" width="250" height="225" /></span></p>
<p>1493 yılında yayınlanan Muhammed mahkemede resmi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bacon, Türkleri ahlaktan uzak, sanatsız, bilimsiz, bir arsayı ya da günün bir saatini bile hesaplanamayan, yemekte kıt ve pis, kısaca; insan toplumunun yüz karası olarak tasvir etmektedir. Türkler için, &#8216;canavarlara karşı kibar olan gaddar insanlar&#8217; tanımı da ona aittir. Montaigne, Haşhaşileri sadık Müslüman olarak tanımlarken, Dante, Muhammed&#8217;i cehennemin 8. katında resmetmekte idi. Bruno, Türkleri Antik Roma tarihindeki vahşilerle, Godlar, Vandallar, Lombardlarla bir tutarak, ‘kitapları yok eden kimseler’ olduklarını yazmaktadır. Humphrey Prideaux ise, Muhammed&#8217;i cahil bir barbar, şehvet düşkünü ve kötü ruhlu bir sahtekar olarak tasvir ediyordu. (Michael Curtis, Şarkiyatçılık ve İslam, s. 42,45) “Avrupalılar, İslam Kültür ve medeniyetinin başarılarının İslam dinine rağmen gerçekleştiğine inanmıştır. “Renan, Harun Reşit ve Me&#8217;mun&#8217;un İslamiyet&#8217;e inanmadıklarını iddia etmektedir.  Kindi, Farabi, İbni Sina&#8217;nın hayat hikayeleri, Sokrat&#8217;ın Galileo&#8217;nin, Rousseau&#8217;nun maceralarına kıyas mı kabul eder?  Sokrat idam edilmiş, Galileo engizisyon mahkemelerinde işkencelere uğramış, Rousseau tutuklanmakla tehdit edilmiştir. İbni Rüşd, bir müddet Meraşek&#8217;te mahzun ve terk edilmiş bir halde kalmıştır. Fakat öldüğü zaman hem büyük bir memuriyete hem de birçok servete sahip idi. İbni Sina, iki İslam devletinde başbakanlık; İbni Rüşd, iki İslam devletinde baş kadılık makamlarına sahip olmuşlardı. Bu hakikat, Müslümanlar katında felsefenin aşağılanmış mı olduğunu, yoksa saygın bir konumda mı olduğunu fiilen ispat eder?” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, 36, 39,  s. 41) Bacon, Farabi ve İbni Sina&#8217;nın aslında Hristiyan olduğunu ileri sürebilmiştir. Selahattin Eyyubi de tıpkı İslam filozofları gibi, yer yer gizli bir Hristiyan şövalye olarak Avrupa&#8217;da anılır. Bacon gibi Sandys&#8217;e göre de Müslüman filozoflar aslında Hristiyan idiler. Aydınlanma filozofu Voltaire, ‘söz konusu İslam olunca, akılcılıktan, hümanizmden, hoşgörüden hiçbir iz kendisinde göremeyiz.’ der ve yazdığı piyeste Peygamberimizi fanatik, kaba, sahtekar, şehvet düşkünü biri olarak lanse eder.”  (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 56, 74, 114, 115) “Peygamber Muhammed&#8217;in fanatizmi” isimli bu oyunda Voltaire, ‘kimsenin, deve tüccarı Muhammed&#8217;in davranışlarını mazur göremeyeceğini’ yazar. “Osmanlı yazarlarında Ahmed Midhat ve Beşir ise, zaman zaman Hz. Muhammed ve İslam’a karşı takdirlerini gizlemeyen ve hoşgörü ile yaklaşan Voltaire’in Hz. Peygamber’e karşı yalan ve iftiralar içeren böylesine bir piyes kaleme almasının sebebinin, ‘Hıristiyanlık taassubu eleştirisi nedeniyle tepkisini çektiği Papa’ya kendisini affettirmeye çalışması olduğunu’ ileri sürmüşlerdir.” (Muhammed İhsan Hacıismailoğlu, Voltaire’in Fanatizm veya Peygamber Muhammed’in Bağnazlığı Adlı Tiyatro Eseri Üzerine Değerlendirmeler, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 1, s. 334)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Diderot, Muhammed&#8217;in insanları din değiştirip, güzel kadınlarla birlikte olma zevkine ulaşmaya ya da ölümü seçmeye zorladığını ileri sürer. (Michael Curtis, s. 47) İngiltere sınırları dışına hiç çıkmamış olan ve Osmanlı Devleti&#8217;nin askeri ve siyasi tarihiyle ilgili yazılmış ilk İngilizce kitabın yazarı da olan Richard Knolles, ‘Türklerin erdem ve insanlıktan nasip almadığını’ yazmıştır. Ona göre Türkler gaddar ve kalleştir. (Michael Curtis, s. 66) Sir William Eton, 1799 yılında yazmış olduğu bir kitapta, modern Avrupa&#8217;nın büyük bölümü, ‘yurtsever, yardımsever, soylu, sosyal çevreyi süsleyip çekici hale getiren, hassas zevkler yaratan, dişil toplumun etkilerine atfedilebilir bir yapıdadır.’ Türkler ise aksine, ‘sevgi anlayışları, arkadaşlık ya da saygıdan öte cinsellik üzerine kurulu’ barbarlardır. (Michael Curtis, s. 92) “Siyasi alanda Doğu despotik, baskıcı, kapalı, gerici gösterilmelidir ki aydınlanmış medeni Avrupa&#8217;nın ‘emperyalist müdahalesi’ meşru ve anlamlı bir hale gelebilsin. Yarı barbar toplumlar ancak Avrupa&#8217;nın bir pazarı oldukları zaman medeni milletler kulübüne dahil olabilirler!” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 112, 114) Şark despotizmi kavramının aksiyomatik olarak başlangıç noktası Montesquieu&#8217;dur. (Michael Curtis, s. 102) Montesquieu&#8217;ya göre &#8216;Doğudaki  kadınlar köle, Monarşik rejimdeki kadınlar özgürlük içindedir.&#8217; (Michael Curtis, s. 124) Montesquieu, Hristiyanlığın despotizme engel olduğunu ileri sürer. Hristiyan ülkelerdeki iç ve dış politik eylemlerin İslam ülkelerinden daha merhametli olduğunu, Müslümanların daha zalim olduğunu iddia eder. Ona göre İslam zalimdir ve tembelliğe teşvik eder. (Michael Curtis, s. 127) Türkler, ‘tüm ulusların en cahilidir. Şerefe, yaşama ve halkların sahip olduğu mülke çok az önem verilir&#8217; diye eleştiriye devam eder. (Michael Curtis, s. 144) Halbuki Ortadoğu hakkında uzman olan birçok isim, onun bir şekilde Ortadoğu hakkında hatalı veya eksik bilgi sahibi olduğunu kolaylıkla anlayabilir. (Michael Curtis, s. 146) “Giovanni Botero, ‘Osmanlı&#8217;da halk, tebaa değil emirleri kanun yerine geçen despot büyük Türk&#8217;ün kararlarına bağlı olan köleler’ olduğunu ileri sürerken, (Michael Curtis, s. 59) 1786&#8217;da Fransız Büyükelçiliği görevini yürüten Choiseul Kontu Gouffier ise, &#8220;Osmanlı&#8217;da işler, kralın tek efendi olduğu Fransa&#8217;dakinden farklıdır. Osmanlı&#8217;da sultan, hukuk adamlarını, alimleri, yüksek mevki sahiplerini ve artık mevkilerinde olmayanları da ikna etmesi gerekmekteydi.&#8221; diyerek bu iddianın gerçek olmadığını itiraf eder. Anquetil-Duprrron, “Doğu rejimlerinin, şeytanın somut hali olarak suçlanması oldukça haksızdır&#8221; (Michael Curtis, s. 93, 146) derken, 1829&#8217;da Türkiye&#8217;de ve Doğuda birçok yere seyahat eden İngiliz Deniz subayı Adolphus Slade, &#8220;Osmanlı sultanının sınırsız yetkilere sahip olmadığını, yetki ve gücünün çeşitli faktörler ile kontrol altında tutulduğunu&#8221; yazar.”  Osmanlı’yı ziyaret eden Fransız Castellen’in bu konudaki yorumu da önemlidir: “Osmanlı padişahlarının iradesi Kur’an hükümlerinden üstün değildir.&#8221; (Antoine Laurent Castellan, Moeurs Usages, Costumes des ottomans et abrege de leur historie, III/14; La Turquie actuelle, s. 12) Aslında tüm bu yorum farklılıkları, Osmanlı toplumunu gören veya hiçbir Müslüman ülkeye adımını dahi atmayanlar arasındaki farkı da açıkça göstermektedir. Görüldüğü gibi, “Şark despotizmi kavramı, Doğu toplumlarının ve politikalarının içinde olduğu gerçekliği tarafsız bir şekilde analiz edip anlatılmaktan daha çok, Batının bu toplumlar üzerindeki emperyalist ve sömürgeci hakimiyetini veya Batının politik hedeflerini desteklemek için kullanıldığı görüşü, post modern görüşlerin de genel özetini oluşturur. Şu bir gerçektir ki, Doğu hakkında kaleme alınmış metinlerin bir kısmı, Batılı devletlerin ve ticari şirketlerin temsilcileri ve memurları tarafından yazılmıştır. Bu yazarlardan bir kısmı da, kendi ülkelerindeki yani Avrupa&#8217;daki despot yöneticilere karşı, aşırı monarşik gücün kısıtlanması ve sınırlandırılması çağrısında bulunmak için, Doğu despot imgesini kullanmıştır.” (Michael Curtis, s. 98) “Avukat ve gazeteci olan Linguet’in de, şark despotizmi kavramının özellikle Hindistan&#8217;daki İngiliz egemenliğini haklı göstermek için kullanılan bir kurgu olduğunu ifade eder.” (Michael Curtis, s. 92)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendini ontolojik manada evrenin merkezinde gören bir topluluk olan Batı,  herhalde başkalarını barbar, parya olarak görmekten çekinmeyecektir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 7) “Oryantalistlere göre İslam, şeytanın işidir, Muhammed yalancı, kurnaz ve İsa düşmanıdır. Müslümanlar da vahşi ve barbar yaratıklardır. (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 237) “Eski Yunanlıların, Yunan olmayanları barbar olarak tanımlaması yüzyılları aşan yaygın bir uygulamaydı. Yüksek bir kültür inşa ettiklerini inanan Romalıların, şiddet ve barbarlığı bir eğlence ve zevk objesi haline getiren gladyatör oyunlarına düşkünlükleri de bilinmektedir.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 64, 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazze’de yaklaşık 60.000 sivili katleden İsrail devlet başkanı Netanyahu adlı zalim de yaptığı katliamı aynı şablonla savunuyordu. “Hamas&#8217;a karşı savaş barbarlığa karşı bir medeniyet savaşıdır.” (tr.news.rik.cy, 13 Kasım 2023) İsrail Başbakanı, ABD’ye Hamas&#8217;a karşı verilen savaşın sadece İsrail için değil, aynı zamanda ABD için de bir savaş olduğu mesajını da veriyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı, kendisinden farklı görüp ötekileştirdiği Doğuyu, dini açıdan şiddet, uydurulmuş ve şeytan işi; devlet yönetimi açısından despot ve totaliter; halk açısından cahil ve kaderci; yaşantı olarak hayalperest ve cinsellik dolu; sanat olarak da egzotik ve dişil görürken, yüzlerce yıldır işgal ettikleri ülkelerden elde ettikleri kaynaklarla günümüzde ulaştıkları teknolojiyi yine sömürülerini devam ettirmek için kullanmakta, kendilerine de ‘üstün, haklı, uygar, efendi’ rolünü biçmeye devam etmektedir. Batı asla aynaya bakma ihtiyacı hissetmezken, en objektif ve hümanistleri bile, son sınıra geldiğinde &#8216;kendi kültür, din veya milletini&#8217; öncelemekte, onların yanında yer almakta; haklı haksız olduğuna bakmaksızın kendi kültürlerinin yanında durmaktadırlar. Batılılar, kendileri hakkında gerçekleri dile getirenlere ise asla tahammül edemezler. İslam hakkında gerçekleri yazabilme cesareti gösterenler ya fakirlik içinde dışlanmış olarak ölmüşler ya da eserleri çok sonraları ancak basılabilmiş ama mutlaka hepsi çok yönlü saldırıya maruz kalmışlardır. En son bilinen örneklerden olan, Edward Said&#8217;in, ‘Oryantalizm’ adlı eseri basıldığında kendisi sayısız eleştiri yağmuruna tutulmuştur: &#8216;Uydurmacı&#8217; (Justus Weiner, Commentary, Eylül 1999), &#8216;Filistin&#8217;in düzmece peygamberi&#8217; (The Wall Street Journal, 26 Ağustos 1999), &#8216;İkiyüzlü&#8217; (Daniel Pipes, Jerussalem Post, 6 Eylül 1999), &#8216;Arap propagandasının aşağılık uydurması&#8217; (Leon Wieseltier, The New Republic, 7 Nisan 1979, s. 29), &#8216; Oryantalizm sözcüğünü kirleten, tarafsız ve iyi niyetli oryantalistlerin çalışmaları lekeleyen, masum bir çalışma alanı olan oryantalizmi siyasallaştıran&#8217; (Bernard Lewis, Oryantalizm sorunu, The New York Review of Books, 24 Haziran 1982, s.49-55) … Görüldüğü gibi oryantalizm alanında ‘doğruları yazma cesareti gösteren’ asla cezasız kalmamaktadır, ne geçmişte ne günümüzde! Halbuki “Said bize, güç ve bilginin nasıl kaçınılmaz olarak birleştirildiğini ve güç ilişkilerinin söylemler yoluyla nasıl bir dizi analitik obje ürettiğini ve bu objelerin düşünüyü büyük ölçüde beklenmedik ve farkına vanlmadık bir biçimde nasıl etkilediğini göstermek suretiyle, liberalizmin çok köklü bir eleştirisini sunmuştu.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm, postmodernizm ve globalizm, s. 19) Said diğer bir çalışmasında da bu konuya değinmiştir: “Oryantalizmin adlı eserin temel konusu, bilgi birikimi ile güç arasındaki ilişkidir.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 9) Bunun ifşa edilmesi de ona suç (!) olarak yetmişti zaten.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “Ernest Renan anlayışında olan Avrupa alimlerinin bizimle ilgili her sözü, kendilerince, hiç bir delile ihtiyaç duymadan apaçık ve kesin gerçekler olarak kabul edilir.” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 20) “Oryantalistlerin hemen hepsi ya Hristiyan rahip, ya sömürgeci zihniyetin temsilcisi ya da Yahudi&#8217;dir.” (Mustafa Sıbai, s. 91) “Oryantalistlerin çoğu asker, misyonerdir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 104) “Oryantalistlerin çoğu, önceden tasarlanmış fikirlerden oluşan çıkarımlarla ortaya çıkmışlardır.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 112) Birçoğu din adamı veya misyoner olan bu oryantalistler hareket noktası olarak kendi dinlerinin hak/tek doğru olduğunu kabul ettikleri; ateistler ise materyalist oldukları ve metafiziği reddederek olaylara baktıkları için her iki kesim de daha araştırmaya başlamadan Hz. Muhammed&#8217;i peygamber, İslamiyet’i bir din, Kur’an&#8217;ı ilahi kitap olarak görmemekte ve dolayısı ile başta zaten bir ön kabul ile İslam’a yaklaşmaktadırlar. İlk düğme yanlış iliklenince de artık geriye sadece, &#8216;o halde Kur’an&#8217;ın yazarı olan bu Muhammed, İslam dinini nasıl uydurdu?&#8217; sorusuna cevap aramak kalmakta ve tüm İslami kaynakları, bu ön yargılı bakış açısı ile incelenmektedir. Fakat işin asıl ilginç yönü, her oryantalist yazar Kur’an için farklı neden, kaynak ve amaç ileri sürmüş ve vardıkları sonuç ile de ‘birbirlerini yalanlayarak’ aslında iddialarını çelişkiler yumağına dönüşmüşlerdir. Oryantalist yayınlar içinde objektif eserler olsa da unutulmamalıdır ki bunlarda son aşamada her zaman sömürge, misyonerlik veya ticari amaçlar için kullanılmaktadır! Hadis fihristi  Concordance veya yazma eserlerin basılması gibi çalışmalar, bu iddiamızın istisnası değillerdir. Mesela ilk ‘Kur’an Ansiklopedisi’ni oryantalistler yazmış ama içi tamamen uydurma ve saptırma ithamlarla doldurulmuştur. Bu iddialara cevaplar tek tek verildiği halde yeni baskılarında da bu cevaplar esere alınmamış, hiçbir düzeltme yapılmamıştır! “Oryantalistlerce yazılan ve ilk baskısı 1913-1938&#8217;de, ikincisi 1954-2005&#8217;te yayınlanan ve Türkçe’ye de tercüme edilen ‘The Encyclopedia of Islam/İslam Ansiklopedisi’ndeki birçok hata, İslam âleminden gelen uyarılara rağmen ikinci baskısında da aynen tekrar ettirilmiştir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 135) Kısaca hadis, İslam tarihi veya Kur’an üzerine yapılan çalışmalar tamamen taraflı, objektiflikten uzak ve peşin hükümlü olarak kaleme alınmıştır. Hatta Amerika’lı tarihçi George Saliba&#8217;nın dediği gibi, &#8220;İslam dünyasında gelişmeye devam eden yüksek seviyede bir matematik ve teknik hareketlilikle ilgili elde edilen sonuçların önemi, onlar üzerinde çalışma yapmaya &#8216;cesaret etmiş&#8217; oryantalistler tarafından bile tam olarak anlaşılamamıştır.&#8221; (Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans&#8217;ının Oluşumu, s. 40) Misyonerlik ve sömürü için oryantalistleri yetiştirip Arapça öğrenmeye kendileri başladıkları halde, &#8220;Salamanka Üniversitesi&#8217;nden Profesör Hernan Nunez, Louvainli Nicolas Clenardus&#8217;a şöyle diyebilmektedir: “Bu barbar dil Arapça neyinize? Latince ve Yunancayı bilmek yeterli.” Yine 19. yüzyıl oryantalistleri, Gazali sonrası iki eseri dikkatle okumalarına rağmen, &#8216;Sırf böyle bir şey aramadıkları için&#8217; eserlerin içerdiği &#8216;özgünlüğü fark edememiş&#8217; olmaları, kendilerini doğrulayan beklentileri gerçekleştirecek şeyleri aradıklarının göstergesidir.&#8221; (Saliba, s. 233)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hristiyanlık dünyasında, Haçlı Seferleri yerine başka bir yol bulunmuştur.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 237) “Haçlı seferlerinden itibaren fazla bir şey değişmemiştir. Kâfirlerle savaş yerine onlara İncil okutma  -misyonerlik- kavramı gündeme gelmiş, Arapça çalışmaları başlamış, içine ticari ve emperyalist amaçlar eklenmiştir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 112) “Batılı olmayan halkları denetim altına almak için kültürleri ve dinleri hakkında daha çok bilgiye acilen ihtiyaç duyuluyordu. Hristiyan ve Yahudi bilginler İslam&#8217;a karşı yeni bir cephe açtı. Edward Sait, oryantalizmin &#8216;Doğuyu denetim altına almak, kullanmak, işbirliği yapmayı öğrenmek amaçlı&#8217; olduğunu söyler. Oryantalist çalışmalar, sömürgecilerin amaçlarının gerçekleşmesi için bir vasıta olarak, sömürgeleştirilen memleketlerin pasifizasyonu konusunda bir kılavuz haline gelmiştir. Oryantalistler Müslümanların aşağılığını ve Batının üstünlüğünü yazıp çizdiler. Böylece sömürgecilik bu halkları uygarlaştırma için atılmış bir adım olarak mazur gösterildi. Oryantalizm, bir sömürgeci strateji idi. Sömürgeciler ve oryantalistler İslam ülkelerinde birbirlerinin çalışmalarını da tamamlamışlardır.” (Asaf Hüseyin, s. 54-55, 61, 68) “Oryantalizm, emperyalizmin İslam dünyasına sızmakta kullandığı bir araçtır.” (Muhammed Bakır el-Hakim, Oryantalistler ve Kur’an hakkındaki şüpheleri, s. 13) “Emperyalist ülkelerde kilise ve Dışişleri Bakanlığı yan yana yürümektedir.” (Mustafa Sıbai, s. 91) “Emperyalist olmayan ülkelerde veya İskandinavya ülkelerinde ise oryantalizm bu nedenle sönük geçmektedir.” (Mustafa Sıbai, s. 91) Kısaca, “Oryantalistler, Müslümanları yok etmeyi arzulamaktadırlar.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 4, 12, 16) “Oryantalistlerin amacı ya misyonerlik ya emperyalizmdir. Oryantalistler kin ve taassuptan kurtulamamışlardır. Eserleri önyargılıdır ve amaçların İslam&#8217;ı yıkmak için bahane bulmaktır. Tarihi olayları değiştirerek açıkça yalan söylemekten çekinmezler, sahtekar ve hayalcidirler. Hz. Muhammed&#8217;e olan kin ve düşmanlıklarında sınır yoktur. Nezaketten yoksundurlar. ‘Kendilerine verilen cevaplara hiç bakmadan aynı şeyleri yüzlerce yıldır tekrar etmekten usanmazlar.’ Toleransı hep karşı taraftan beklerler! Sığ düşüncelidirler ve dogma propagandacıdırlar. Kilisenin derin etkisindedirler. Şımarıktırlar, kendilerini sürekli efendi, Müslümanları daima köle, mahkum olarak görürler.” (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 221-226) Onlar “Ne akademik işbirliğini kabul etmişler ne de insani ilişkileri geliştirmeye yanaşmışlardır. Çatışmayı maskeli bir şekilde devam ettirmektedirler. Zamanımızda hâlâ Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından İncil-Tevrattan alıntılarla yazıldığını iddia etmektedirler.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 113) Halbuki ABD yönetiminin “Vietnam trajedisinden öğrenmiş olması gereken bir ders varsa, o da ülkelerin nasıl gelişmeleri gerektiğini buyuracak ehliyete sahip olmadıkları.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 140)  gerçeği idi! Ama ne tarihte ne günümüzde Batı asla ders almamıştır, almamaktadır ve ne yazık ki almayacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Metot ve amaçları: Oryantalizm, misyonerlik ve emperyalizm</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ötekileştiricidirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kontny, oryantalizmi “Kendini Batı denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin, Doğu olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşması” (Kontny, Oryantalizm ve ataerkillik üzerine. Doğu-Batı, (20), s. 121) şeklinde tanımlarken aynı zamanda “öteki” vurgusunu da öne çıkarmaktadır. Batı hem sömürülmeye müsait bir bölge olarak Doğu’yu tasvir ederken hem de ötekileştirmeyi pekiştirerek kendi konumunu idealize etmektedir. Bu bağlamda, “Sömürgeciliğin ideallerini besleyen oryantalist çalışmalar başta olmak üzere pek çok faktör, medeniyetlerin kutuplaşmasına hizmet ederek ötekileştirme kavramına zemin hazırlamaktadır.” (Asiye Sezgin Tüylü, İlknur Tatar Kırılmış, Ali Canip Yöntem’de self oryantalizmin izleri, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl 2024, Cilt: 25 Sayı: 46,  s. 20)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şarkiyatçılık adı ile de bilinen ve tarafgirli bir bakış açısı ile, ‘odak noktasını’ İslam kültür ve medeniyetinin irdelenmesinin oluşturulduğu oryantalizm, Batılıların ‘kendi kültürlerini merkeze alarak’ Doğu halkını ve özellikle de İslam medeniyetini ‘öteki’leştirmiştir. “Batılı bilince göre, ‘değer kazanmak’ veya kaybetmek, tarihin öznesi olan ‘Batıya yakınlık’ veya uzaklık ile ilgilidir.” (Süphandağı, s. 108) “Günümüzde Batı dünyasının bilinçaltında Müslümanlar &#8216;öteki&#8217; olarak kodlanmıştır. ‘Arapların ardından’ Osmanlı ile yüzleşmeye başlamasından sonra Avrupa&#8217;nın ‘ötekisi’ Müslümanlar anlamında Türkler olmuştur. Martin Luther&#8217;in, &#8216;Türklere karşı Ordu vaazı&#8217;, Erasmus&#8217;un, &#8216;Barbarlara karşı Türklerle Savaş&#8217; adlı eserleri bu nedenlerle yazılmıştır. Batı, kendi medeniyetini merkeze alıp, diğer kültür ve medeniyetleri ona göre değerlendirir ve onları &#8216;öteki&#8217; olarak tanımlar. Müslümanlar, Avrupalı bakış açısına göre &#8220;barbar, putperest, kafir&#8221; olarak etiketlenmiştir. Batılı, kendisindeki tüm olumsuzlukları kendi kurguladığı &#8216;ötekine&#8217; yükleyerek deşarj olur, günahlarından arınır, rahatlar ve böylece düşmanı hep kendi dışında arar.” (Hıdır, s. 71-74) “Şair, ‘Peki biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan? Bir çeşit bir çözümdü onlar sorunlarımıza.’ demektedir. Barbarların bir anda yok olmasıyla, eski sorunlar geri gelir, ülke yine ‘kendisiyle baş başa’ kalır.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 9) “Doğu ile Batı arasında ayırımın başlangıç noktasıdır oryantalizmdir.” (Ömer Baharoğlu, Oryantalizm İslam ve Türkler, s 16) ve “Avrupa kendi kimliğini oluştururken, bir ötekini ihtiyacı duyar. Öteki Doğu&#8217;dur. Merkez Batı&#8217;dır; eleştirilen, yorumlanan, aşağılanan Doğudur.” (Hilmi Yavuz, Modernleşme, oryantalizm, İslam, s. 56) “Oryantalizm, çıktığı günden bu yana Doğu hakkında onu dışlayan, aşağılayan ve sömürgeleşmesine yol açan bir iktidar söylemi yaratmıştır.” (Ömer Baharoğlu, s. 111) “Oryantalizm zamanla, Doğuluların egemen Batıya boyun eğdirme programına dönüşür.” (Ömer Baharoğlu, s. 23)  “Oryantalistlerin yaklaşım tarzı, kötü niyet ve İslam’da noksan ve kusur arama üzerine kuruludur.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 75)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler araştırmalarında, tarihi, dini, siyasi ve en önemlisi ekonomiyi hep merkeze almış ve genelde Doğu ama özellikle de İslam’a karşı daima önyargılı ve suçlayıcı bir dil kullanılmış, ‘var olan değil gösterilmek isteneni’ aktarmıştır. Çünkü şu an Batı’nın dünyaya uyguladığı sömürüye engel olacak tek gücün İslam olduğunu bilmekte ve buna göre hareket etmektedirler. “Oryantalistler Budizm, Hinduizm gibi insan kaynaklı dinler hakkında her zaman tarafsız/objektif oldukları halde, söz konusu olan din İslam olunca saldırgan ve aşağılayıcı bir dil kullanmayı tercih etmektedirler. Şurası kesin ki, Hristiyanlık âlemi İslam medeniyetini her zaman kendileri için bir tehdit olarak görmüşlerdir.” (Hamdi Zakzük, s. 104) “Oryantalizm, bir hayali İslam tasarısıdır! 14. yüzyıldan itibaren Batı kendisini İslam&#8217;ın tam karşısındaki zihinsel mekanda konumlandırmış, arayı olabildiğince açmış ve peşin hükümlü tavırla, var olabilecek en aşırı noktaya ulaşmıştır: Oryantalizm!” (Hilmi Yavuz, s. 124) “Avrupalılar, İslam&#8217;a diğer milletlerden daha aşağıda bir gözle bakarlar.” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 18) 1990’lı yıllarda “Bosnalı Müslüman kardeşlerimiz medeni Avrupa&#8217;nın gözleri önünde bir soykırıma uğramıştır. Haçlı zihniyeti günümüzde de bütün hızıyla devam etmektedir. (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s.  9) İslam medeniyetinin hakimiyetine karşı duyulan tepki, bir ideoloji halinde nesillerden nesillere intikal etmiş bulunmaktadır. Günümüzde Bosna-Hersek&#8217;te, Çeçenistan&#8217;da, Filistin&#8217;de, Afganistan&#8217;da, Irak, Azerbaycan ve Kıbrıs&#8217;ta cereyan etmekte olan hadiseler bu zihniyetin en açık örneği olarak gözlerimizin önündedir. (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s.  42) Dinsiz ol veya Buda dinini kabul et; fakat kesinlikle, asla Müslüman olma! Medenileşmiş halkın, ta haçlıların mutaassıp devirlerinden beri miras olageldiği İslam düşmanlığının etkisi pek yamandır. (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s.  151) “Oryantalizm İslam&#8217;ın tahribine yönelik önemli bir araç haline geldi. Oryantalizmin ana görevi sömürgeleşmeye engel olacak İslam&#8217;ın pençelerini sökmekti. Oryantalizm, İslam&#8217;a Batılılaştırılmış bir yorum getirdi ve cihat, ümmet, tevhid gibi İslami kavramların gerçek anlamlarını çarpıttı. (Asaf Hüseyin, s. 55) Hindistan ve Çin dahil, Doğunun öteki bütün medeniyetleri yenilgiye uğratılmıştır. Batıya bir türlü tamamen boyun eğdirilememiş görünen sadece İslam&#8217;dır. Batı kendi dini olan Hristiyanlık dahil her şeye galebe çaldı, kendine güvenini arttırdı ama İslam karşısında bunu gerçekleştiremedi. İslam&#8217;a olan düşmanlığı arttı.” (Asaf Hüseyin, s. 113) Günümüz yazarlarında da bu düşmanlık aynen devam etmektedir: &#8220;Hristiyanlığın zararlı bir rakibi var ise o da, İslam dinidir. İslamiyet&#8217;te bizim için kuvvetli ve tesirli bir düşmanlık vardır.&#8221; (Sir William Muir, Muhammedan Controversy, s. 2) Aynı yazar şöyle devam eder: &#8220;İslam&#8217;ın siyasi itibarı ortadan kaldırıldı; ama Avrupa&#8217;nın büyük devletleri tarafından icra olunan manevi nüfuz korkarız ki, nispeten daha az öneme sahiptir.&#8221; (Sir William Muir, Muhammedan Controversy, s. 100) “Hiçbir din, İslamiyet&#8217;le ilgili iddia edildiği gibi, ‘Batı medeniyetini tehdit ediyor’ türünden bir değerlendirmeye tabi tutulmamıştır.” (Said, Haberler ağında İslam, s. 13) “ABD’deki İslamofobi’nin büyükbabası kabul edilen Daniel Pipes, 1990’da ‘National Review’ için yazdığı bir makalede, ‘Müslümanlar ‘asimilasyona karşı en dirençli’ görünenlerdir.’ (Nathan Lean, İslamofobi Endüstrisi, s. 34) diye yazmaktadır. Daniel Pipes 13 yıl sonra da benzer şeyleri tekrar eder: “Faşist ve komünist tehlikeleri yendik ve şimdi de İslamcı tehlikesini yenmemiz gerek.  İslam hukukunun tümüyle uygulanmasını isteyenlere karşı çok katıyım. İslamcılığı milliyetçi bir Yahudi veya köktendinci Hristiyan&#8217;dan çok daha büyük bir tehdit olarak görüyorum.” (Akşam, 08 Ocak 2013) “1990 Körfez savaşında ABD’de insanlar sohbetlerinde, “Gerçek İslam, sürekli bir tehdittir.” diye kanaatlerini belirtiyorlardı. Halbuki Hristiyan Yahudilere zulmeden, sapkın mezheplileri yaktıran, Haçlı seferlerini düzenleyen, Asya ve Afrika halkları köle edinen, Engizisyon hakimleri hep Hristiyanlardı.” (Prof. Dr. Eva de Vitray Meyerovitch, İslam&#8217;ın Güler yüzü, s. 12-13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizm, İslam dünyasında kendilerine karşı olan gücün temel unsurunun İslam dini olduğunu çok iyi kavramıştır.&#8221; (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 22) “Avrupa emperyalizmine karşı direnişin temel dayanak noktası dindir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 134) “Birinci Dünya savaşından sonra İslam dünyasında uyanma başlar. İslam’ın, özellikle Batının sömürüsüne karşı çıkabilecek tek ideolojiyi temsil ettiği düşünülmektedir.” (T. Hentsch, Hayali Doğu, s. 206) “Oryantalist düşüncenin temelinde, hayali  fakat kesin çizgilerle ayrılmış iki coğrafya yatar. İslamiyet’in kaderi çok özel bir düşmanlık ve korku ile izlenmek olmuştur. Bunun temel nedeni Batının İslamiyet’i Hristiyanlığa ciddi bir rakip olarak görmesidir. İslam, Batıya hiçbir zaman tümüyle boyun eğmeyen tek medeniyet olarak görülüyor.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 38-39) “İslam’ın yayılışı, durağanlaşan Hristiyanlığa kırbaç etkisi yapmıştır.” (Thierry Hentch, Hayali doğu, s. 98) “Batı bizim aktüel gücümüzden çekinmemekte, Müslümanlarda var olan ‘potansiyel güçten’ çekinmektedir. En telaş ettikleri husus, etkili bir İslam devletinin kurulması ve birleşik İslam bloğudur.” (Meryem Cemile, İslam ve Oryantalizm, s. 111) “Batının yüreğinin en gizli köşelerinde hep bir Orta Doğu korkusu saklı kalmıştır. Ya Orta Doğu da yeniden bir İslam uygarlığı ortaya çıkarsa! Ya birlik çizgisinde el ele verip yeniden tek ülke olursa, o zaman Batılılar kimleri sömürebilecektir?” (Mehmet Kahraman, Batıdan kendimize bakmak, Yedi İklim, sayı 58, s. 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Aydınlanma, rönesanstan sonra da Batılı insanın zihni aynı kalmış, sadece şekil değişikliğine gidilmiştir.” (Süphandağı, s. 106) “Haçlı Seferleri&#8217;nin, askeri ve siyasi yönlerden hezimete uğramasından bu yana Batılılar, İslamiyet&#8217;ten başka yollarla intikam almak fikrinden, bir an olsun vazgeçmediler.” (Mustafa Sıbai, s. 95) “Haçlı seferleri ile istenen sonuç elde edilemeyince İslam’ı araştırma ihtiyacı doğar.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 59) “İşgal, haçlı seferlerinin yenilgisinin intikamını almak, Avrupa için her zaman bir ideal olmuştur. Bunun için de Müslüman ülkeleri çok iyi tanımak gerekmektedir.” (Edward Said, Oryantalizm, s. 68-70) “Oryantalizm Müslüman ülkelere egemen olmak için bir rehber vazifesi gördü. Askeri ve siyasi istiladan sonra oryantalizm, Müslümanların zihinlerindeki manevi direnci zayıflatmak, onları din ve kültürleri hakkında şüpheye düşürmek için çalışmalara yöneldi. Bu sayede son kaleleri de düşürmek amaçlanmaktadır.” (Hamdi Zakzük, s. 46)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizm, siyasi bir organizasyondur. Müslümanlara egemen olmak için İslam&#8217;a ait bilgileri elde etmek isteyen bir organizasyondur. Sömürgeciliğin hizmetinde olan oryantalizmin amacı, Müslüman kişiliği ortadan kaldırmak, kültüre bağlılığı azaltmak, kişinin Allah ve peygamberi ile olan ilişkisini kesmektir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 17) “Misyonerliğin ileri karakolu olan müsteşriklerin esas gayesi, İslam’ın özünü teşkil eden esas kaynakları bulandırmak, Müslümanlarda inandıkları değerlere karşı tereddüt uyandırmak, onları şüphe girdabında boğmaktır. Onlar ihtilafları körükleyerek işe başladılar. Toplumlara hangi yol ve yöntemle gireceklerini öğrendiler. İslam medeniyeti, İslam kültürü gibi tamamıyla insanın istifadesine sunulmuş bir manzume karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Halbuki ‘Batı almadan hiçbir şey vermez ve daima verdiğinin fazlasını alır.’ Onlar arkeolojik kazı yaparken bile antik kentleri ve eserleri çalarlar.” (Ali Osman Ateş, Oryantalistlerin Hz. Peygamber İle İlgili  İddialarına Cevaplar, s. 11-1) İşin diğer bir yönü ise, Doğu hakkında yapılan bu araştırmalar, sömürge ülkeleri için bir ön bilgi ve sömürüye altyapı niteliği taşımış, gerek aydın gerek devlet düzeyindeki küçümser ve sübjektif bakış açısı da sömürgecilere hem psikolojik hem de fikri altyapı oluşturmuştur. Yani &#8220;Oryantalizm, ilmi olmaktan çok sömürgecilik, misyonerlik, Siyonizm, ticari çıkar gibi etkenlerin ilim kisvesi altında ortaya konmasından ibarettir.&#8221; (Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 35) M. Hamdi Zakzük, ‘Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması’ adlı eserinin sunuş bölümünde “Oryantalizmin, sömürgeci Batının fikir ve zihniyetini temsil ettiğini, haçlı seferleriyle Müslümanların kuvvet kullanılarak yenilemeyeceğini anlayan Batının, oryantalistler vasıtasıyla Müslümanları tanıyarak misyonerlerle Müslümanlara karşı sefere çıkıldığını” yazar. “9 Mayıs 1636 yılında Cambridge üniversitesi Arapça bölümünün açılışında, bölüm başkanına hitap eden yazıda şöyle denilmektedir: “Biz sadece dil ve edebiyat öğretmek istemiyoruz, ticaretimizi artırmak yanında Kilisenin sınırlarını genişletmek, Hristiyanlığı yaymakta  istiyoruz.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, Sunuş bölümünden, s. 8) “Haçlı seferleri tam bir başarısızlıkla sonuçlanınca onların yerini oryantalizmin öncüleri olan misyonerler alır.” (Roger Garaudy, İslam&#8217;ın vadettikleri, s. 196) “Ticaret, din ve askeri çatışmalar, oryantalizmin ana sürükleyici gücünü oluşturur. Doğu hakkında bilgi edinme, Avrupa&#8217;nın, Orta Doğu ve Asya üzerindeki yayılma tarihinden ayırt edilemez.” (Bryan S. Turner, s. 106) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendi onlardır! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalistlerin de dogmaları vardır: &#8220;Batı gelişmiş, insancıl ve üstündür. Doğu ise aşağı derecedendir. Doğu Batılı bakış açısıyla tanımlanmalıdır.” (Asaf Hüseyin, s. 67) “Batının diğer kültürleri hor görmesini mümkün kılan emperyalist gücüdür.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 21) “19. asırdaki ekonomik kalkınma Batıda büyük bir kibir ve ırkçı yaklaşımlara neden olur. Güç kendilerinde olduğuna göre kendi dışında kalanların kendilerine hizmet etmeleri gerektiğine inanırlar. Bu da sömürgeciliğe yönelmelerine neden olur. (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. VI) “Batı medeniyeti ile övünmek ve Doğunun zamanımızdaki arka arkaya gelen mağlubiyetini görmeye alışmak, Batılıları büsbütün şımartmış, şirretleştirmiştir.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 173) “Avrupalılar, kendilerini bir merkez aktör olarak konumlandırabilmek ve sömürgeciliği meşrulaştırmak için, Batılı ve çoğunlukla Hristiyan olmayan toplumları gayri medeni olarak tasnif etmek durumundaydılar. Medeniyet kavramı, Avrupa merkezciliği ve Avrupa sömürgeciliğini meşrulaştırmak için elverişli bir araç olarak kullanılmıştır. (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 39, 45)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Müsteşrikler, Batı medeniyetinin kafalarda egemen olmasını amaçlamaktadırlar. Kendi Medeniyetlerine bir çeşit kutsiyet meydana getirerek, alternatifsiz bir yol olduğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar.&#8221; (Maşallah Turan, Batılı iki müsteşrik W. Montgomery Watt ve Rudi Paret&#8217;in İslam&#8217;ı algılama biçimlerinin kritiği, s. 9, 73) “Batılılara göre, Batı her zaman egemenliğin ve efendiliğin adıdır. Batı, Doğu ile arasına bir mesafe koymak, ayrım yapmak için oryantalizmin bilgi birikimi ve kendisine sunduğu donanıma başvurmuştur.” (Ömer Baharoğlu, s. 104; Naif Yaşar, 17)  “Batı, kendisine teslim olunmasını istemektedir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 120) Oryantalizm, “Doğu’ya hakim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için Batı’nın bulduğu bir yol” (Edward Said, Oryantalizm, s.15-16) ve “bir sömürge doktrinidir. Amaç, Batının üstünlüğünü daha belirgin bir şekilde göstermektedir.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin Kısa Tarihi, s 13) “Batı belli bir yaşam biçimini, kültür formunu ifade etmektedir. Batı sadece İslam dünyasını değil, Amerika&#8217;yı, Çin’i, Hint, Afrika ve Uzak Doğu Asya’yı sömürgeleştirmiştir. Bu Sömürgecilik, etkilerini popüler kültürden ekonomik küreselleşmeye kadar pek çok alanda göstermeye devam etmektedir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 28, 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Batı tarafından bilinmeyen, yok hükmündedir. Bir şey zamanla Batılı tarafından önce keşfedilir ve sonra da adam edilir.” (Süphandağı, s. 67) Avrupa, tarihi kendini yücelterek ve ön plana çıkararak okutur ve bunu Doğuya kabul ettirmeye çalışır. (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 18) Avrupa devleti bakış: ‘Yakın doğu’ sözü ile ‘Doğu Avrupa’yı kast ederken bile bu mekana olan sahiplenmeyi açıkça ifade etmektedir. Avrupa için kendisinin ilk defa gittiği her coğrafya birer ‘keşif’tir. Coğrafi keşifler sözü de, Avrupa merkezli bir bakış açısının ürünüdür. Batı dışı her türlü bilim, düşünce yok sayılmıştır. Bu mümkün olmazsa, bilim insanlarının ismi değiştirilmiştir.  İbni Sina’nın adı Avicenna, el-Kindi; Alkindius, İbni Rüşt; Averros olarak değiştirmiştir. (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 37) Amerika&#8217;ya niçin ‘Uzak Batı’ denmiyor? (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında Montgomery Watt&#8217;ın &#8220;Endülüs&#8217;te Müslümanların kültürel üstünlüğü karşısında ezilen ve çoğu rahiplerden oluşan oryantalistler, kendi halklarına, her şeye rağmen Hristiyanlığın üstün olduğunu gösterebilmek için İslam imajını çarpıttılar.&#8221; (Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor, s. 20) şeklindeki itirafının da gösterdiği gibi, ortada sadece bir kıskançlık vardır. Ve emperyalizm ile elde edilen güç sayesinde bu eziklik kendini üstün gö-ste-rme şeklinde devam etmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslamiyet’le ilgili haberlerde de tam bir etnosentrisizm (kendi kültürünün bütün kültürlerden üstün olduğu inancı) vardır.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 12) Alexis de Tocqueville, “Hristiyanlık, modern ahlak kanunlarının en büyük kaynağıdır.” (Michael Curtis, s. 229) derken Curtis, ‘Hristiyanlık, medeniyetleri özgürlüğe ve demokrasiye taşıyabilmiş ve sosyal gelişim ve yüce vazifeler için gerekli bir koşul olmuştur&#8217; (Michael Curtis, s. 232) demektedir. “Batı, imtiyazlı ve hakim olan, ilerici tarafı temsil eder. Doğu ise gericidir.” (Mahmut Mutman, “Oryantalizmin Gölgesi Altında: Batı’ya Karşı İslam”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, s. 28-31;  Recep Şentürk, “Oryantalizm ve Sosyal Teori”, Oryantalizmi Yeniden Okumak-Batı’da İslam Çalışmaları Sempozyumu, 11-12 Mayıs 2003, s. 45-47; İsmail Süphandağı, Batı ve İslam Arasında Oryantalizm, s. 49) “Neyin müsaade edilebilir, neyin edilemez olduğuna ABD karar verir.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 28) “18. yüzyılın sonlarında, Batı ötekine (Doğuya) karşı uygarlaştırıcı bir misyon yüklenir. (Recep Boztemur,  Marx, Doğu sorunu ve Oryantalizm, Doğu Batı, sayı 20, I/135) “Oryantalist düşünce üstünlük psikolojisi içinde konuşur ve &#8216;ötekini&#8217; söylemleri ile ‘yeniden üretir.’ Modernizm ise, Batı dışı toplumları Batılılaştırmayı hedefleyen bir ideolojik projenin adıdır. Oryantal söylem, ‘öteki’ olan Batı dışı toplumlara yetersiz ve eksik olduklarını empoze eder.” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 12-13) “Batı, karşıtını üreterek varlığını canlı tutabilmektedir. Batı, sömürücü karakterini, ötekine karşı militarist  tutumunu gizlemektedir. Özne, Avrupa insanıdır. Öteki ise nesnedir. Öteki ile diyalog ya hakimiyet kurmak ya da ötekini kendi içinde eritmek amacıyla geliştirilmektedir.” (Süphandağı s. 44, 51) “Osmanlı ve cumhuriyet aydınlarının farkına varamadığı şudur: Avrupa&#8217;nın zihin tarihi, 18. yüzyılla sınırlı olan bir aydınlanma düşüncesine indirgenemez. Avrupa&#8217;nın zihin tarihi &#8216;kendi karşıtını üreten süreçlerin&#8217; tarihidir.” (Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, s. 43) “Kendisini kalın duvarlar gerisine hapseden bir Avrupalının insanlık barışına bir katkıda bulunabilmesi de beklenemez.” (Süphandağı, s. 48)  Çünkü onlar için “Her durumda odak noktası, Batıdır.” (Alim Arlı, Oryantalizm, Oksidentalizm ve Şerif Mardin, s. 22) “Oryantalist söylemin başlıca özelliği, “Batı’nın benzersizliğini” göstermek için farkı vurgulamaktır.” (Bryan S. Turner, s. 59) “Doğu’yu kurtarma görevinde Batı efendidir, Doğu’ya düşen rol ise efendi karşısında köle olmaktır.” (Süphandağı, s. 114) “Asırlarca Batılılar tarafından ezilen Yahudiler, günümüzde Batılıların ileri karakolu olarak bir anda ezenlerin safına geçmiştir.” (Kemal Tahir, Sanat Edebiyat Notları 4, s. 39) “Batı kendini, evrensel aklın ve medeniyetin tek temsilcisi olarak görmektedir.” (Hıdır, s. 31) “Doğu kendini tanımlayamaz, savunamaz. Onun bir başkası tarafından temsil edilmesi gerekir; bu işlevi yapacak olan ise Batıdır.” (Hilmi Yavuz, Modernleşme Oryantalizm ve İslam, s. 41) Kendi dışındakileri “üçüncü dünya” gibi kategorilere ayıran Avrupa’nın asıl amacı, dünyanın geri kalanının aşağılanması ve aşağılanmış haliyle farklılaştırılmasıdır. Böylece kendi üstünlüğünü daha rahat bir şekilde kabul ettirecek bir alan yaratmış olacaktır. Batının kurguladığı Doğu kavramı coğrafi olmaktan öte,  ideolojiktir. (Yüksel Kanar, Batı’nın Doğu’su, Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi, s. 1-2, 72) “Batının yükselişinde oryantalizmin payı küçümsenemeyecek kadar önemlidir. Zira oryantalizm, Batının üstünlüğünü vurgulamak, bu üstünlüğün yayılmasını sağlamak, ötekilere bunu inandırmak ve Doğunun farklılıklarını ortaya dökmenin, Doğunun zenginliklerini edinebilmenin ideolojisi olmuştur.” (Ömer Baharoğlu, s. 68) “Batı, Batılı olmayanlara “çağdaş ”, kendisiyle “eş zamanlı” olma hakkı tanımaz.” (Nilüfer Göle, “Batı Dışı Modernlik: Kavram Üzerine”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, III/60) Batılı, olaylara iki ayrı pencereden bakar. Mesela bir &#8220;Fransız, kendi gibi Batılı komşusuna hoşgörülü iken öteki kabul ettiği ve yönettiği zannettiği ülke  halklarına ise alaycı, küçümser ve merhametsizdir.” (Attila İlhan, Hangi Batı, s. 41) “Oryantalizmin kurumsallaştırdığı zihinsel kopma, Doğunun Batı ile değil fakat Batının Doğu ile olan diyalogsuzluğunun asıl nedenidir. Oryantalizm, bir monologdur.” (Hilmi Yavuz, s. 125) “Batı ötekini dışlayarak kendini rahatlatmıştır.” (Süphandağı, s. 102) “Batılı ruh, kendi olumsuzluklarını ötekinin üzerine yıkarak, günahlarından arınmayı düşünmüştür. Yunan’da yabancıyı barbar olarak gören düşünce, bütün Batı tarihi boyunca değişmeden devam etmiştir.” (Süphandağı, s. 98, 104, 121) “Avrupa bireyi, her şeyi kendisi için isteyen, maddeye ancak ona sahip olmak ya da egemen olmak için yaklaşan bir bencilliğe sahiptir. Edgar Morin, ‘Avrupa&#8217;yı Düşünmek’ adlı kitabında, &#8216;dialojik&#8217; diye bir kavramdan bahseder. Bundan kastı da, &#8216;kendi karşıtını üretmek ve onunla çatışmasını sürdürerek verimli bir ilişkiye girebilmektir.&#8217; Morin, Avrupa kültürünün ayırt edici özelliğini anlayabilmek için bu kelimeyi kavramanın zorunlu olduğunu belirtir.” (Hilmi Yavuz, s. 47)  Sör Walter Scott’un ‘Tılsım’ adlı romanında cahillik ve kibir kendini şöyle gösterir: Roman kahramanı Sir Kenneth, Müslüman bir Arabı bir çölde köşeye sıkıştırır ve ona şunu söyler: “Bana asıl garip gelen nedir bilir misin? Sizlerin şeytanın evladı olmanız değil, bununla övünmeniz!” (Said, Oryantalizm, s. 138) “Sir William Eton, 1799 yılında yazmış olduğu kitapta, Osmanlı İmparatoru için, “tanrının sesi ve gücü tek bir insanda birleşiyor” derken, başka bir yerde, “müftünün, dini ve ruhani konularda lider konumda olduğunu ve ayrıca subaylar, ulema ve bakanlardan oluşan büyük bir divanın da sultanın gücünün sınırlayıcısı” olduğunu yazarak kendi ile çelişkiye düşmektedir.” (Michael Curtis, Şarkiyatçılık ve İslam, s. 69) Kısaca, Romalılardan beri kendilerinden olmayanlar barbardır: “Avrupa kültürü yüksek, diğer kültürler ise barbardır.” (Ali Osman Öztürk, Alman oryantalizmi, s. 16, 19)  AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell&#8217;in &#8220;Avrupa bir bahçedir, dünyanın geri kalanı ormandır&#8221; (AA, 18.10.2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">John M. MacKenzie: “Oryantalist incelemeler, Batının entelektüel, teknolojik, siyasi, askeri ve iktisadi üstünlüğünün ifadesinin bir yolu oldu. Oryantalizm iktidarın bir aracı ve hakimiyetin sembolü bir yapıyı temsil eder, hakikati değil.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin Kısa Tarihi, Küre, İstanbul, 2004, s. 4-5)  Montesquieu, 18. Yüzyılda “Doğu despotizmi” fikrinin yayılmasına en büyük katkıyı sağlarken aslında doğuya bir kez bile ayak basmadığı gerçeği görmezden gelinmektedir. Doğuya seyahat yapmış olan <em>Abraham Hyacinthe</em><em> </em>Anquetil-Duperron, ‘Legislation Orientale’ adlı eserinde, Doğuda despotizm kavramının tanıtıldığı gibi olmadığını, bireylerin serbestçe mülk sahibi olduğunu, hükümdarlarında uyması gereken kurallar olduğunu, Doğu konusundaki yanlış anlayışın istisnalar, suistimaller ve ihlallerin abartılması, çarpıtılmasından kaynaklandığını söylemekte, Doğu despotizmi kavramı ile Avrupa’nın Doğuyu sömürme faaliyetlerini meşrulaştırdığının altını çizmektedir. (Bulut, s. 81, 83) “Montesquieu: ‘Türkler dünyanın en çirkin insanlarıdır. Karıları da kendileri gibi kuru, huysuz, çirkindir. Türkler eşek olacaklar öbür dünyada. Sırtlarında Yahudileri Cehenneme taşıyacaklar.’ demektedir. Montesquieu bizi bu kadar tanır. Batı yazarlarında ciddiyet ve dürüstlük aramayacak kadar Batı irfanının aşinası olanlar için bu hükümlerin tek orijinal tarafı, terbiyesizliktir.” (Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 194) “Oryantalizm, Batılı emperyalist efendilerin Doğuyu işgal etmelerini meşrulaştırmış ve altyapısını hazırlamıştır. Ortaçağ sanatında birçok tabloda, Hz. İsa&#8217;yı çarmıha gerenlerden birisi Müslüman olarak tasvir edilir.” (Naif Yaşar, s. 19) “Avrupa tarihi, ötekileştirerek sömürme tarihidir. Avrupa ötekini gözlemden daha çok hayal ile tasvir eder. Bu hayalin temelini korku, hedefini sömürü belirler. 17. yy. eserlerini inceleyen Montesquieu, 18 yy.’da ‘Doğu desptizmini’ ilan etmekte, Batılı ressamlar hiç görmedikleri (Oliver Kontny, Oryantalizm ve Ataerkillik Üzerine, Doğu-Batı, 20/121-136) haremin birçok resmini yapmakta idi. (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 45, 60) Oryantalist ressamlar Avrupa şehirlerinde platolar oluşturmuş, hayallerindeki Doğu imajını buralarda resme dökmüş, harem veya köle pazarında diye resmettikleri kadınları ise, Avrupalı model veya kuzey Afrikalı Yahudi kadınlardan oluşturmuşlardı. (Roger Benjamin, The Oriental Mirage, Orientalism, s. 7-31) M. de Chabrol, Mısırlılar hakkında, “Onlara ‘en doğru fikirleri ve Avrupa uygarlığının aydınlığını’ götürebilmiş olsaydık, bu adamlardan umutlu olmaya hakkımız olmaz mıydı?” (Bulut, s. 118) demektedir. İtalyan başbakanı Silvio Berlusconi&#8217;nin &#8220;üstün değerlere sahip Batı yeni insanları Batılaştırıp (Occidentalize) fethetmek zorunda.&#8221; (International Herald Tribune, 27 Eylül 2001) derken “kökleri eskiye dayanan oryantalizmin devam ettiğini göstermektedir.” (Bulut, s. 143) “19. yüzyılda Oryantalist bakış açısı tamamı ile tepeden bakan kibirli bir şekle dönüşmüştür.” (Hamdi Zakzük, s. 39) “Lord Cromer, “Doğulular yalancıdırlar. İngiliz ırkının doğruluk ve asaletine ters düşerler.” (Said, Oryantalizm, s. 62) derken, İsrailli Shotat ve Amerikalı Stam, “Bizim “ulus”umuz, onların “kabileleri”; bizim “din”imiz onların “hurafeleri”; bizim “kültür”ümüz, onların “folklorü”; bizim “sanat”ımız, onların “el işleri”; bizim “miting”lerimiz, onların “ayaklanmaları”; bizim “savunma”mız, onların “terörizmi” vardır.” (Ella Shotat, Robert Stam, Unthinking Eurocentrism s. 2) demektedirler. “Batı Doğuyu anlatırken aslında kendini anlatmaktadır. Doğu despot ise aslında Batı despot değildir.  Kölelikten bahsediliyorsa aslında bu Batının ne kadar özgürlükçü olduğuna duyurmayı amaçlamaktadır.” (E. Said, oryantalizm, s. 144) Batının gözünde Doğu tuhaftır, anlaşılmazdır ama Batı onu anlayacak kalıpları da bulmuştur: “Biz diğer kültürleri, onların tuhaflıklarını anlaşılabilir kılabilecek, önceden var olan bir kural ya da söylev içine yerleştirerek anlıyoruz.” (B. Turner, Oryantalizm, Kapitalizm ve İslam, s.108) “Batı Doğu adına konuşur ve onu temsil etmelidir. Batı Doğuya hep cinsellikle yaklaştı. Doğulu kadının haklarını savunur gözüktü. Avrupa, Doğuya aydınlık ve özgürlük götürme görevini üstlenmiş olarak kendini her zaman Doğunun efendisi olarak gördü. Aslında bu, sömürgeci girişimleri normal göstermek için ihtiyaç duyulan bir açıklamaydı.” (Bulut, s. 13) “Batının hayal dünyasında Doğu imajı; gittikçe, gidip almaları için kendilerini bekleyen edilgen bir nesneye dönüşmektedir. Avrupa kendini dünyanın merkezinde görmekte, sadece merkezi değil tarihi de kendini merkeze alarak bir düzene sokmaktadır.” (Bulut, s. 77) “Batıya hakim olan üç etkin faktör vardır: Yunan felsefe ve aklı, Hristiyanlık inancı ve endüstri devrimi ile beraber ortaya çıkan emperyalist dünya görüşü.” (Ömer Baharoğlu, s.  65) “Batının İslam algısını, hakim medeniyet olma duygusundan ve Greko-Roman ve Yahudi-Hristiyan köklerinden bağımsız ele alamayız. Batı medeniyetinin kökleri Greko-Roman kültürü ile Yahudi ve Hristiyan geleneğidir. Eski Yunan kültürü, politeist yani çok tanrılı bir dine sahip idi. Yunan siyasi-toplumsal yapısı Yunan olmayanları barbar kabul ediyordu.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s.  14, 29)  “Batı, Yunan-Roma ve Hristiyan üçlemesinin terkibinin sonucudur.” (Süphandağı, s. 34, 44) “Oryantalistlere göre &#8220;tarih Yunanlılarla başlar.&#8221; (M. Guidi, Trois de L&#8217;Institut de phlilogie et d&#8217;histoire orientales, s. 171) “Arap dünyasının kültürünü karşılamak amacıyla, antik çağın yeniden canlandırılması birçok cephede yürütülmüştür.” (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 74) “Oryantalistlere göre her şey Batı ile başlar ve biter.” (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 12) “Oryantalist mantık için insan  denince antik çağdan itibaren günümüze dek Avrupa insanı anlaşılır. Geri kalanlar özne değil, incelenmesi gereken nesneler bütünüdür.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s.15) “Oryantalizmin görevi, Doğu’nun sonsuz karmaşıklığını, belli tipler, karakterler ve kurumlar haline dönüştürmektir.” (Bryan S. Turner, s. 45) &#8220;Dünyanın Avrupalılaştırılması, evrensel bir kimlik üretmek anlamına gelmediği gibi, aksine tek tipleştirici bir özellik sergilemektedir. Müslüman&#8217;ın tanrı iradesi karşısında tek tipleşeceğinden söz eden oryantalist söylem, dünyanın, Avrupa merkezci bir söylemle ‘Batılı özneye bağlı olarak tek tipleştiğini’ göz ardı etmektedir.” (Süphandağı, s. 141, 194)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sömürgecidirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizm, Doğunun incelemesini ve elde edilen verilerin Batının siyasi ve iktisadi amaçları için kullanılmasını, Avrupa merkezciliği ve ötekileştirmeyi bünyesinde barındırır.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 17) “Batılıların, Doğunun zenginliğine ve kültürel mirasına duyduğu ihtiyaç tarih boyunca devam etmiştir. Avrupa medeniyeti, Doğunun artı-ürününü hem ticaret hem yağma yolu ile tarih boyunca elde etmiştir.” (Bulut, s. 15, 19) “Oryantalistler, Batılı ülkelere akıl hocalığı yapmak için Doğunun dil, din, düşünce tarzlarını araştırmışlardır. Oryantalizmin hedefi, dinleri uğruna cihad etmek ve Hristiyanlığa alternatif olan İslam&#8217;ı kötüleyip, yerüstü zenginliklerini de sömürmektir.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. VIII) “Oryantalistler direkt olarak sömürge dairelerine bağlıdırlar.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 18)  “Oryantalizmin teçhizatları ile kendini geliştiren Batı, oryantalizmi kullanarak Doğuyu sömürmeye çalışır.” (Ömer Baharoğlu, s 100) “Sömürgeciler, müsteşriklik kültüründen istifade etmişlerdir. Oryantalistlerin yazıları, emperyalizmin dokümanlarına dönüşmüştür. Sömürgecilik oryantalizme yeni bir boyut kazandırmıştır.” (Ahmet Kavas, “Geçmişten Günümüze Fransız Şarkiyatçılığı ve Kurumları, s. 112-113) “Doğu  hakkındaki araştırmalar, İtalya&#8217;nın sömürgeci yayılım politikalarının en değerli yardımcısı değil midir?&#8221; (A. Cabaton, L&#8217;orientalisme Musulman et L&#8217;Italie Moderne, III/24) “Emperyalizm için oryantalizm, kesinlikle bir ihtiyaçtır. Bu nedenle Napolyon 1798 de Mısır&#8217;ı işgal ederken yanlarında, bilim adamları, araştırmacı getirmişlerdir.” (Ömer Baharoğlu, s. 112) “Oryantalist Volney yaptığı Doğu seyahatleri ile Fransız ordusunu bekleyen tehlike, sıkıntı ve ihtiyaçları belirler. Ona göre İslam, Mısır toplumunun gerilemesinin önünde bir engel, Kur’an birbirine zıt ve gülünç-tehlikeli yargılar dizisidir. (Bulut, s. 93) Curtis’in, “Fransa&#8217;nın, Arapları akıllıca yönetmek ve kültürlerini veya Fas mimarisini tahrip etmemek için, İslami hayat tarzı hakkında araştırmalar yapmalıdır.” (Michael Curtis, s. 236) şeklindeki tespiti, oryantalizmin kime ve niçin hizmet ettiğini açıkça göstermektedir. “Oryantalizmi teşvik eden ana itici güç, ticaret, rekabet ve askeri çatışmadan kaynaklanıyordu. Bu nedenle Orient/Doğu Bilgisi, Avrupa’nın Orta Doğu ve Asya’ya yayılımı tarihinden soyutlanamaz.” (Bryan S. Turner, s. 67) Lord Curzon, ‘Doğu araştırmalar okulları’nın açılımının önemini belirtirken “İmparatorluğun devamı için bunu zaruri gördüğünü, Doğudaki mevkilerinin korunmasına yardım edeceğini” ifade etmekte idi. (Hamdi Zakzuk, s. 46) “Oryantalistler, İslam ile mücadele dürtüsü veya misyonerlik içgüdüsü ile görev yaparlar ve eserleri diplomat, misyoner ve işadamlarını eğitmeye yarar.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 58) “Oryantalistlerin çoğu sömürüye aracı olmakta ve İslam’ı karalamaya çalışmaktadır.” (Bulut, s. 76) “Oryantalistlerin çoğu, İngiliz şirketinin resmi görevlileri ile bazı misyonerlerden oluşuyordu. İngiliz oryantalizmi, yöneten ile yönetilen arasındaki psiko-kültürel boşluğa köprü olmayı amaçlar. Oryantalistler, Hindulara İslam öncesi geçmişleri için sistematik bir bakış açısı sağladılar. Oryantalistler, Hindistan&#8217;daki İngiliz düzeninin muhkem kullanması için araç olurlar. Oryantalistler, kamu görevlileridirler. İngiliz oryantalist siyaseti, Avrupa düşüncelerinin yayılımını sağlamıştır.” (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, 35-37, 44) Sömürgecilik faaliyetlerinin yoğunlaştığı 18. yüzyılda tanışılan yeni toplumlarla ilişkilerin nasıl yürütüleceği sorunu ortaya çıkar. Sömürünün sürekliliğinin sağlanması gerekmektedir. Oryantalist çalışmalar işte bu aşamada hızlı bir ilerleme gösterir. (Bulut, s. 105) “19. yüzyılın ortalarından sonra Avrupa’nın Doğu hakkındaki görüşünü belirleyen etken emperyalizmdir.” (Bulut, s. 110) “19. yüzyıldaki İslam araştırmaları, sömürgeci devletlerin dış politikalarına uzman desteği sağlamayı amaçlıyordu.&#8221; (M. Türköne, İslamcılığın doğuşu, s. 38) “Artık mümkün olan tek evrensellik vardır. Avrupa modelini bütünü ile benimsemek. Bu zorunludur!” (Bulut, s. 111) “Oryantalist değişimler, Doğu üzerinde egemenlik kurma arzularının yeni siyasi, sosyal, iktisadi ve askeri alanlarda meydana gelen değişikliklere uygun olarak gözden geçirilmesinden başka bir şey değildir.” (Bulut, s. 124) “Doğu hakkında her konuşulduğunda aslında bir ‘menfaatler örgüsü’nden bahsedilmektedir. Doğu, ‘Batı’da ve Batı için’ ifade ettiği ile önem kazanmaktadır.” (Bulut, s. 166, 167) ‘Batının masum olan bir Doğu fikri yoktur. 19. yüzyıldan sonra yeni bir oryantalist tipi ortaya çıktığını söyler Said ve ‘İngiltere imparatorluk ajanı’ oryantalistlerden bahseder. (Bulut, s. 171) “Emperyalizm, Oryantalist bilgiden yararlanmıştır.” (Hamdi Zakzük, s. 43) “Batının Doğuya bakan yüzü sömürgeciliktir.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 59) “19. yy. boyunca İslam ülkeleri baştan sona Batılı sömürgecilerin istilasına uğramıştır. İşgallerinin devamlı ve hakimiyetlerinin sağlam olması için oryantalistlerin bilgileri özellikle önem arz etmeye başlar. Birçok Oryantalist bizzat bu amaçla sömürgeci işgal kuvvetlerinin emrinde çalışmaya başlar.” (Hamdi Zakzük, s. 45) “Batılılar Doğu üzerine ürettikleri tüm siyasal, dini, kültürel, askeri hedeflerde oryantalizme başvurmak zorunluluğundaydılar.”  (Ömer Baharoğlu, s. 89) “Oryantalizme yüklenen sorumluluk; Batı dışı toplumların geleceklerinin, sömürgeci devletlerin tasarladıkları şekilde gerçekleşmesi için yeniden tasarlamaktır.  Bu nedenle birçok Batılı ülke gibi ABD’de, yeni egemenlik alanlarına ilişkin bilgi ihtiyacını karşılamak üzere peş peşe araştırma kuruluşları kurar.” (Bulut, s. 153, 154) “Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması” adlı eserin takdim bölümünde Dr. Ömer Ubeyd Hasene, “Oryantalistler, misyonerlik ve sömürgeciliği ilmen destekleyen temel bir kaynak, fikren besleyen bir kök, sömürgeci güçlere  ilmi teçhizat üreten manevi bir madendir. Kültür savaşında, Müslüman nesilleri Batının hedeflerine yönelik eğitimde oryantalizmin kullanılmış” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 14; Selahattin Sönmezsoy, Kur’an ve Oryantalistler, s. 27) demektedir. “Oryantalist terimi 1973 yılında Paris’te düzenlenen 29. Uluslararası oryantalistler kongresinde terk edilmiştir. Bunun iki sebebinden biri de, oryantalizmin Sömürgeciliğin suç ortağı olmasıdır.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 1-2) “Oryantalizm terimi 1973 kaldırılmış, yerine insanları ürkütmeyecek bir kelime bulunmuştur: Modernleşme!” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 55) Ayrıca Said’in de belirttiği gibi “Liberalizm, sömürgeciliğin ince yüzü.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 75) olarak dünyadaki hakimiyetini sömürgecilik üzerinden devam ettirmektedir. İkinci Dünya savaş sonrasında sömürgeci ülkeler sömürgelerine ‘bir dizi taviz vererek’ oralarda tutunabilirler. (Bulut, s. 135) Bu dönemde pek çok sömürgeye bağımsızlık ‘verilmiştir.’ Bu bağımsızlıklar ‘emperyalizmin onayladığı’ biçimsel türden bağımsızlıklardır. (E. Said, Kültür ve emperyalizm, s. 21) “Oryantalistler zamanla dışişleri bakanlığı ile irtibatlı çalışarak İslam dünyasının yöneticilerini de etkilemişlerdir.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, Sunuş bölümünden, s. 8) “Avrupalılar sadece İslam topraklarını işgal etmediler aynı zamanda, klasik İslam geleneği ile irtibatını koparılmış yeni siyasi ve fikri elitler ürettiler. Modernleşme adına yaşanan sekülerleşme ve köksüzleşme Batıya karşı derin şüpheler yaratmıştır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 40) “Batılılaşmış seçkinler arasında çıkan milliyetçi önderler” kendilerini yönetme hakkı talep ediyorlardı. (Bulut, s. 137) Bu sayede Batılılar devasa ‘sömürge bürokrasisi’ yükünden kurtulmakta idiler. Ayrıca Batı dışı halkların tepkileri, artık, ‘sömürgeci Batıya’ değil, öncelikle toplumların idaresini ellerinde bulunduran “Batıcı seçkinlere” yönelmekte idi. Yeryüzündeki teknolojinin kaynağı sınırlı ülkelerin elinde tutulmak (Oral Sander, 20 yy. tarihinin temel özellikleri, s. 32) isteniyordu. (Bulut, s. 138-139) Ülkemizde de “İlkokuldan üniversiteye kadar ders kitapları, oryantalistlerin Batı merkezli kurgu tarih yığınıyla dolduruldu. Batı, uygarlığın ve çağdaşlaşmanın beşiği olarak öğretildi.” (Soner Yalçın, Saklı Seçilmişler, s. 309) Dolayısı ile aslında “Oryantalizm, kültür emperyalizminin bir aracı haline geldi.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 14) Yani, “İslam ülkelerinde siyasi sömürgecilik azalsa da yerini kültürel emperyalizme bırakmaya başlamış.” (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 188) ve “Oryantalistler yeni yeni Batılı devletlerin vesayetinden kurtulmaya başlayan devletleri boş bırakmamış ve Müslüman halkın maddi manevi yükselişlerine kızgınlık duymaya devam etmişlerdir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 100) Batı için “Doğunun mekanı, sömürgeleştirilmesi gereken bir arazidir.” (Süphandağı, s. 60) “Oryantalistik çalışmalar, Doğunun güçlü taraflarını bulup zayıflatmaya dönük bir araçtır. Oryantalistik çalışmaların temelinde sürekli olarak Batının üstünlüğü anlayışı vurgulanır. Batı düşüncesine göre Doğu, Batının yönetimine ihtiyaç duyan cahil, ilkel toplumlardan meydana gelmiştir.” (Naif Yaşar, s. 21-22) “Edward Said&#8217;e göre Doğu, Batının ‘ekonomik kaynaklarının bulunduğu yer’in adıdır.” (Süphandağı, s. 17) “Doğunun ekonomik kaynakları usulüne uygun sömürüldü. Sömürü hunharca ve vahşice idi. Geri kalan zamanda ise Doğuya düşen görev, bir pazar olması idi.” (Süphandağı, s. 65) “Doğu, Avrupa için hammadde ve pazar anlamına gelir ve her ikisi için de oryantalist çalışma zorunludur.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 53) “Sömürge döneminin gayesi, Batılı ihtiyaçlara göre şekillendirilmiş insan gücü üretmekti. Diğer amaç da, bu pazarı Batılı tüketim malları için genişletmekti.” (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, s. 69, 179-184) “Batı zevkleri, yaşam biçimleri reklam, gazete, filmler ve bireysel numuneler aracılığıyla yaygınlaştırıldı. Batılılaştırılmış insan gücünün üreticileri olarak Afrika üniversiteleri, önemli bir rol oynamıştır.” (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, s. 71, 72) Dolayısı ile  “Ticari ham maddelerin ele geçirilme isteğinden sonra oryantalist bakış açısı,  bir siyaset aracı olarak işlev görmeye başlar.” (Oğuz Adanır, Occıdentalısme, Doğu batı dergisi, sayı 14, Nisan 2001, s. 100) &#8220;Sömürgecilik, tarih içinde değişik aşamalardan geçerek evrimleşmiştir; ama asla ortadan kalkmamıştır. Aynı durum oryantalizm için de geçerlidir. Bugün de oryantalistler var ve bugün de “modern” oryantalistler geleneksel misyonlarını devam ettiriyorlar. “Uygar dünya” ile entegrasyondan (uygarlaştırmadan), “demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlük” götürmeden dem vuruyorlar. En önemli örneklerden biri Bernard Lewis’tir. Bugün yaşayan en meşhur oryantalistlerden olan Lewis, uzmanlığının gereğini ABD yönetiminin Ulusal Güvenlik Konseyi’nin danışmanlığını yaparak yerine getirmektedir Bugün halen, birçok Doğu uzmanının, başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin Doğu üzerinde hegemonya tesisinde; savaş ve işgal planlarında görev aldığı görülmektedir.&#8221; (Hakan Mertcan, Oryantalizm &#8211; Sömürgecilik İlişkisi, Milel ve Nihal inanç, kültür ve mitoloji araştırmaları dergisi cilt 4 sayı 2 Mayıs – Ağustos 2007, s. 26) “Oryantalist çalışmalar sömürünün zemin etütleridir. Bu çalışmalar, düşmanı ve sömürülecek olanı en ince ayrıntısına kadar tanıma sürecinin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Oryantalizm, günümüzde küreselcilik (globalleşme), İslam korkusu, Türk korkusu, medeniyet ve demokrasi ve insan hakları getirme argümanlarıyla birlikte sunulmaktadır. Yakın zamanda Bosna, Irak, Afganistan, Mısır ve Orta Asya’da Batı tarafından uygulanan birçok politika ya doğrudan emperyalist ve oryantalist uygulamalardır ya da bu uygulamaların değişik adları verilen örtük boyutlarıdır.” (Cengiz Karataş, Emperyalizm Bağlamında Oryantalizm Kavramına Bir Bakış, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/5 Spring 2014, s. 1275)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Misyonerliği ve oryantalizmi, dinsel ve siyasal emperyalizmin ta kendisi olarak göstermek ve Doğu toplumlarına sızan truva atı olarak görmek yanlış olmaz.” (Ömer Baharoğlu, s. 51) “Bütün İslam âleminde, misyonerlik ve oryantalizm emperyalizmin iki ayağıdır.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 214)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyonerlik yaparlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizm, ortama göre şekillenen bir çeşit misyonerliktir.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 223) “Haçlı hareketini rahatlatmak için oryantalizm,  çok boyutlu araştırmalara koyulmuştur.” (Muhammed el-Behiy, s. 19) “Haçlı seferlerinin başarısızlığından ve ezikliğinden kurtulamayan Batı, bu ezikliği oryantalist metin ve söylemlerde saldırgan bir tutumla ve hayali kurgulamalarla gidermeye çalışmıştır.  Oryantalizm vasıtası ile İslam hakkında iftiralar ortaya atılmış veİslam saldırgan, yakıp yıkan, şeytani duygularla simgelenen bir din olarak sunulmuştur. Hristiyan Batı, Hristiyanlığın yaygın olduğu coğrafyalarda, geniş bir kesimin gönlünü fethetmesini hiçbir zaman hazmedememiştir. Buna karşı en kapsamlı tepkiyi Haçlı Seferleri ile gösterilmiştir. Fakat amaçlarına ulaşamayınca, Müslümanların karşısına, silah yerine misyonerlikle çıkmaya karar verilmiştir.” (Ömer Baharoğlu, s. 38-39) “Oryantalizm, ‘ilk defa rahipler eliyle’ başlamıştır, günümüze kadar da ‘aynı şekilde’ devam etmektedir. Hristiyan Batılıların gözünde İslam, Hristiyanların tek rakibi durumundadır.  Her şeyden önce, birer din adamı olan rahipler, İslam araştırmalarında misyonerlik hedeflerini unutmadılar. Müslümanların manevi miraslarına şüphe sokabilmek için, İslam&#8217;a ait bütün değerleri, kendi kültürleriyle yetişmiş Müslümanların gözünde küçük göstermeye çalışmışlardır.” (Mustafa Sıbai, s. 38, 39, 91) “Hazreti peygamberin peygamberliğinin güvenilirliğine ve İslam&#8217;ın ilahi kaynağı olan vahye şüphe sokmak: Oryantalistlerin hepsi ya Musevi ya Hristiyan&#8217;dı. Kendi peygamberlerini kabul ederler ama Hazreti Muhammed&#8217;in peygamberliğini kabul etmezler. Bu durum, çoğunluğu ruhban, papaz veya misyoner olan bu insanların benliklerine işlemiş dini taassuptan kaynaklanan inadi inkardan başka bir şey değildir. Oryantalistler, Kur’an&#8217;ın Allah tarafından indirildiğini de kabul etmezler. İslam&#8217;ın da ilahi bir din olduğunu inkar ederler. Buna delil olarak, İslam dini ile Hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki bazı benzer noktalara dayanan kuru iddialar ileri sürerler.” (Mustafa Sıbai, s. 44-45) “Onlara göre ilahi dinlerin esasları birbirine zıt olmalıdır. Sanki bir dini gönderen Allah, diğerini gönderen Allah&#8217;tan başka bir varlıktır.” (Mustafa Sıbai, s. 47) “Oryantalizm akademik bir çalışma gibi gözükür ama aslında o, misyonerlik ve sömürgeciliğin bir parçasıdır. Oryantalizm, askeri savaş yerine fikri bir savaş olarak yeni bir şekil almış çağdaş haçlı savaşlarının bir parçasıdır. Amaçları, Müslümanları Batılılaştırmak ve İslami kimliklerini eritmektir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s.  12, 127) “Emperyalizm, İslam âleminde nüfusunu sürdürmek ve rahat bir şekilde yerleşmek için misyonerlik ve oryantalizmi araç olarak kullanır. Oryantalizmi hazırlayan başka sebepler, ticaret ve siyasettir.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 230)  “Oryantalizmin hem akademik, hem emperyalist ve hem de misyonerlik amacı bulunmaktadır. Hristiyanlaştırmak istenilen kişilerin dillerini bilmek de zorunlu görülüyordu.”(Bulut, s. 7-8) “Hristiyanlaştırmak istediği kimselerin dillerini bilmek zorunlu olduğu için oryantalizm, yani Doğu dil ve kültürlerine yönelik çalışmalar misyonerlikte önemli yer tutar.” (Hamdi Zakzük, s. 31) Misyonerliğe hazırlık için öncelikle Doğu dillerini öğrenme faaliyetine geçerler. ‘Kur’an-ı Kerim’i Latince’ye, İncil’i Arapça’ya çeviren ve Fransa’da ilk defa Arapça’nın gramerini yazan.&#8217; (DİA, postel-guillaume-wilhelm maddesi) Fransız Guillaume Postel, &#8216;Arapçayı güzelce öğrenen kimse, İncil kılıcıyla bütün Hristiyanlık düşmanlarını yenip, onların kendi inanç ilkeleri ile karşılarına çıkıp mağlup edebilir. Bir tek dili bilmek suretiyle kişi bütün dünya ile ilişki kurabilir.&#8217; (M. Hamdi Zakzuk, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 19) şeklindeki beyanıyla gayesini açıkça ilan etmektedir. Müslümanları Hristiyanlaştırmak amaçlı bu çalışmalar 13. yüzyılda yoğunlaşır. 1312’de Viyana’da Arapçanın 5 Avrupa üniversitesinde öğretilmesine karar verilir. Amaç Hristiyanlaştırmak yoluyla Müslümanlara boyun eğdirmektir. (Johann Fueck, Die  Arablaction Studien  in Europe, s. 21-22) Haçlı seferleri ile siyasi ve ekonomik bazı başarılar elde edilse de, dini anlamda fazla bir başarı elde edilemez. Bu nedenle Hristiyanlaştırma yöntemi değiştirilir: Roger Bacon’a göre “Tebliğ/misyonerlik Hristiyanlığın genişleyebileceği yegane yöntem ve yoldur.” (Opus Majus, s. 121) &#8220;Oryantalistin hedefi, Batı için potansiyel tehlike gördüğü İslam&#8217;ı, türlü oyunlarla, ‘objektif görünerek’ eleştirmek, kendi vatandaşlarını uyarmak, Müslümanları, dinlerinden soğutmaktır.&#8221; (Prof. Dr. Mehmet Maksutoğlu, Oryantalist Anlayış, Mirat Haber, 08 Eylül 2019) &#8220;Bu memleketlerde sömürgecilerin uzun müddet oturabilmeleri için Müslümanların dinlerinden uzaklaştırılmaları gerekiyordu.&#8221; (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 14 ) &#8220;Louis Massignun: “Onların her şeylerini yıktık, derin bir boşluğa düştüler.” diyerek hedeflerine ulaştıklarını, Nöldeke de: “Eserlerimin gayesi, Doğuyu ne kadar küçük gördüğümü kanıtlamaktadır.” derken ne kadar objektif olduklarını (!) ilan etmektedir.” (Osman Cilacı, Hristiyanlık propagandası ve misyonerlik faaliyetleri, s. 41-43) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batıda İsa tanrı kabul edildiği için Hz. Muhammed de put ilan edilmiş, İsa ile ilgili kaynak eserler hep polemik dolu olduğu için, efendimizin hayatını anlatan siyer kitaplarına da bu gözle bakılmıştır. Batı, kendi dininde gördüklerini İslam&#8217;da da aramıştır. Bulamayınca da çarpıtmış, değiştirmiş ve polemikleştirmiştir. Spencer&#8217;in -ve aslında çoğu oryantalistin- İslam&#8217;a bakışını, K. Armstrong şöyle değerlendirmektedir: &#8220;Meselelere bakışında temel bilgi hataları yapmakta, mevcut delilleri kasten değiştirmekte, okuyucuyu aldatmaktadır. (Armstrong, Balancingvthe Prophet) Amerikalı yazar Sherry Jones&#8217;un, ‘The Jewel of Medina’ adlı romanı için Texas üniversitesinden İslam tarihi uzmanı Denise Spellberg şöyle yorum yapmaktadır: &#8220;Benim kurgu dolu çalışmalarla sorunum yok. Ancak, tarihi belgeleri kasten çarpıtan çalışmalarla problemim var. Bu eser, Batıdaki insanların İslam hakkındaki cahillikleri üzerinden avantaj elde etme girişiminden başka bir şey değildir.&#8221; Yazar Jones&#8217;un Şiilerle olan bağlantısı da ilgi çekicidir. Hz. Aişe hakkındaki negatif iddialarının arkasında da Şiilerin olabilme ihtimali bulunmaktadır. (Hıdır, s. 387-388) “Misyonerlik ve oryantalizm aynıdır. Aralarındaki fark şudur: Oryantalizm, araştırma süsüne bürünmüş ve araştırmalarının, akademik bilimsel araştırmalar olduğunu söylemiştir. Misyonerlik ise, sadece halk arasında ve halk seviyesinde kalmış, onlara yönelik olmuştur.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 218)  “15. yüzyılın ortalarında Segovia’lı John savaş yerine diyalog ile Hristiyanlığın yayılması ve bunun için de Kur’an&#8217;ın  da çevirisinin yapılması fikrini savunur.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 74) “Nicolas de Cusa ise, ‘Cribratio Alcorani’ adlı kitabında, Kur’an&#8217;ı tümden reddetmek yerine, pek çok ayeti bağlamından kopararak teslisi destekleyecek şekilde yorumlamayı ve bu şekilde Hristiyanlığın gerçek kurtuluş dini olduğunu Hz. Muhammed&#8217;e tasdik ettirmeye gayret eder. Ona göre teslis Muhammed&#8217;in onayladığı bir görüştür. Nicolas&#8217;a göre, Hz. Muhammed ‘İsa ölmedi’ derken bedenen değil ruhen ölmediğini kastetmiştir. Zaten Kur’an&#8217;a göre Allah yolunda ölenlerin gerçekte diri olduğu da ifade edilmektedir.” (Nicolas de Cusa, Cribratio Alcorani, s. 1033) &#8220;Tek bir dili (Arapça) öğrenmek suretiyle yenilebileceğini ileri sürenler.&#8221; (Edward Said, Oryantalizm- el- İstişrak-, s. 81; Fuck, Die  Arablaction Studien  in Europe, s. 39) olduğunu gibi, bu amaç yanında “Ticari ve Hristiyanlaştırma” gibi amaçların yan yana olduğunu ifade ederek, misyonerlik ile oryantalizm arasındaki ilişkiyi açıkça ortaya koyanlar da vardır.” (Hamdi Zakzük, s. 33) Görüldüğü gibi gerek Kur’an, gerek İslam ve gerekse “Hz. Peygamberin hayatına dönük oryantalist ilginin dini, siyasi, sanatsal, edebi, sosyo-kültürel, ekonomik pek çok sebebi vardır.” (Hıdır, s. 24) Ama kesin olan, oryantalizmin emperyalizm kadar Hristiyan misyonerliği için de kullanıldığıdır! (R. Paret, The Study of Arabic and Islam at German Universities, s. 5; M. Rodinson, Batıyı Büyüleyen İslam, s. 46; M. Hamdi Zakzûk, Oryantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı, s. 8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">İslamofobi I</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">-‘Batı Medeniyeti’ adlı yazımızda da bu konu ayrıca ele alınmıştır-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“19. yüzyılda bir Türk tehdidi kalmamıştır.” (Ali Osman Öztürk, Alman oryantalizmi, s. 21) Hatta İslam tehdidi bile! İslam ülkelerinin toprakları, hatta daha da önemlisi eğitim ve kültür yolu ile Müslüman halkların zihinleri işgal edilmiştir. Doğal ve tarihi zenginlikler sömürülmüş, İslam&#8217;ın sadece birkaç ritüeli, o da ruhsuz ve amaçlarından yoksun şekilde toplumlarda uygulanır hale gelmiştir. O halde hâlâ bu İslam korkusu nedir, nedendir?! Aslında en kısa tanımı ile kendisine düşman ilan etmediği zaman birbiri ile kanlı mücadelelere giren Batı medeniyeti, islamofobi sayesinde hem iç dinamiklerini canlı tutmakta hem de bu tehdidi göstererek büyük rantlar elde etmektedir. Tüm toplumların zihni altyapılarında ise şu endişe mevcuttur: Ya bir gün bu Müslüman halk yeniden uyanırsa! Veya bize dönük asıl sorulması gereken soru; ‘Biz Müslüman halklar bu gücün, cevherin, değerin ne kadar farkındayız?!’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslamofobi, Yunanca ‘korku’ anlamına gelen ‘Phobos’ kelimesinden türemiştir. Terim olarak ‘İslam’dan korkma, çekinme ve uzak durma’ anlamlarına gelmektedir. The Runnymede Trust tarafından 1997 yılında hazırlanan ‘Islamophobia: A Challenge For Us All’ isimli raporda İslamofobi, “Müslümanlara karşı duyulan temelsiz korku ve hoşnutsuzluğu ihtiva eden bir bakış açısı veya dünya görüşü” olarak tarif edilmiş ve Müslümanlara karşı toplumsal dışlama ve ayrımcılık olduğu vurgulanmıştır.  (<em>Lacivert Dergi, 04 Haziran 2014</em><em>)</em> Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı İzleme Merkezi tarafından 2015’te yayımlanan İslamofobi Raporu’nda ise İslamofobi, ‘Müslüman karşıtı ırkçılık’ olarak tanımlanmaktadır. “İslamofobi bugün maalesef Avrupa Devletleri, kurumları ve toplumlarında normalleşmiş olan bir ırkçılık türüdür.” (SETA Avrupa İslamofobi Raporu 2017) “İslamofobi, İslam ve Müslümanlara duyulan nefret, düşmanlık ve ayrımcılıktır.” (Nathan Lean, İslamofobi Endüstrisi, s. 46) Ramon Grosfoguel, “biyolojik ırkçılığın yerini kültürel ırkçılığa bıraktığını” (Grosfoguel, Colonial subjects/Koloniyal özneler, s. 25) belirtir. Artık “yeni ırkçılık, kültürel ırkçılık” (Irkçılığın dönüşümü: kavramsal ve kuramsal bir analiz, Emine Erden Kaya, Şenol Durgun, Akademik Hassasiyetler, 2020, , cilt: 7, sayı: 13, s.92) halini almıştır. AB Bakanı Ömer Çelik: &#8220;Avrupa&#8217;da ırkçılığın yerini İslamofobi almıştır. Yeni ırkçılık kültüreldir.&#8221; (Haber Türk, 1.4.2017) Günümüzde artık “Genetiğe dayalı biyolojik ırkçılığın ve kan bağının yerini kültür temelli bir ırkçılığa bırakması, karşımıza İslamofobi sorununu çıkarmış; sadece Avrupa değil, Amerika ve tüm dünya’da varlık gösteren İslam düşmanlığının meşruiyeti olarak bu yeni tür ırkçılık modeline tüm dünya sıkı sıkı sarılmıştır.” (Sena Okumuş, Almanya’da aşırı sağın teşkilatlanması ve İslamofobi, yüksek lisans tezi, Ağustos 2021, s. 1)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Irkçılık, Avrupalıların içini kaplamıştır. Onlara göre beyaz adamı dayanak olarak almayan diğer medeniyetler, aslı ve temeli olmayan çürük medeniyetlerdir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 137) “İslamofobi, Batı&#8217;nın İslam&#8217;ı kendi istediği şekilde insanlığa tanımlama çabasıdır.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 91) “İslamofobi, Müslümanların siyasi alanda düşmüş oldukları zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Dağılmışlık, kendimizi ifade edememe başkalarının karalamalarının önünü açmıştır.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 90) Aslında “İslamofobi tarihi neredeyse İslam’ın doğuşuyla aynı yaştadır. İslam yeryüzüne indiğinden beri onu sevip kabul edenlerle birlikte kin besleyip düşmanlık yapanlar her zaman olmuştur.” (Ali Akdemir,  Avrupa’da İslamafobi, kuresel Siyaset, 8 Ağustos 2020)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Avrupa kültürü, kendisini Doğu kültüründen ayırıp, Doğu ile mukayese ederek “güç” ve “özdeşlik” kazanmıştır.  Oryantalist fikirler, daima bu medeniyetler arasında yaşanan tarihi problemleri ve çelişkileri ‘canlı tutarak’ bugüne taşımıştır. İslamofobinin ekonomik temelli olduğu gibi tarihi ve dini temeli bulunmaktadır. Basın ve siyasilerce devamlı bu korku canlı tutulmakta ve oy ve paraya dönüştürülmektedir. “Oluşturulan imaj, daha çok imajı oluşturanlar tarafından özellikle basın, yayın, bilim ve sanat yollarıyla geniş kitlelere aktarılır, onlara uzun vadede kabul ettirilir ve bundan uzun vadede ‘çıkar’ elde edilir.” (Ali Osman Öztürk, Alman oryantalizmi, S. 40) “Bağnaz blog yazarları, ırkçı politikacılar, kökten dinci liderler, Fox Haber uzmanları ve dindar siyonistler bir nefret endüstrisi kurmuşlardır. Başka birileri için kılıç şakırtıları, finansal olarak kazançtır.” (Nathan Lean, s. 40, 58) “Çoğu Amerikalı ve Avrupalı için onlara İslamiyet’i sunan kültürel mekanizma, büyük çapta, radyo televizyon, gazete ve dergilerden oluşur. Eğer İslamiyet bize karşı ise, bizim de ona bir tepki geliştirmemiz gerektiğinden kuşku duyulmayacaktır. Asıl istenen de budur.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 80) &#8220;Özellikle Batı medyasının yoğun kampanyası, birçok sıradan insanın zihninde İslam ve Müslüman terimlerinin terör, anarşi, savaş, kan, intikam ve şiddet çağrışımı yapmasını sağlamıştır.&#8221; (Prof. Şinasi Gündüz, Dinsel şiddet, Sevgi söyleminden şiddet realitesine Hristiyanlık, s. 10) Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın ifade ettiği gibi: &#8220;Medya, İslam karşıtı eylemlerin lokomotif gücü. Emperyalist amaçlarla üretilen ırkçı içerikler medya vasıtasıyla yayılarak dünyadaki İslam karşıtı eylemlere zemin hazırlamaktadır.&#8221; (Habertürk, 10.04.2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslamofobiyi canlı tutan, körükleyen ve öncülük edenler: Haçlı askerleri, gezginler, ressamlar, edebiyatçılar, sanatçılar, filozoflar, din adamları, misyonerler, oryantalistler ve medyadır. Batıda, &#8220;Bazıları dini bazıları da seküler-kültürel gerekçelerle İslamofobik bir düşmanlık içine girilmektedir.&#8221;  (Doç. Dr. İbrahim Kalın, Derin Tarih, Ocak 2018, Sayı:70, s. 49) “Avrupa siyasetinin tıpkı eskiden bir “Yahudi Sorunu” icat ettiği gibi günümüzde de bir “Müslüman Sorunu” icat ettiği görülmektedir. İslam düşmanlığı Avrupa’nın siyasi, ideolojik ve ekonomik krizinin başat göstergelerinden biri haline gelmiş durumdadır. İslam düşmanı söylemlerle Avrupa’nın Müslüman dünyaya müdahalelerini meşrulaştıran bir dış politika aracı olarak dışarıda bir dış düşman ve iç siyasetteki başarısızlıkların üstünü örtmek için Müslümanlar hedef gösterilerek içeride de bir iç düşman yaratılmak istenmektedir.” (AA, 15.06.2021) &#8220;Sömürgeci Avrupa devletlerinin, Batı-dışı toplumları bir &#8216;öteki&#8217; olarak eşit yahut muhatap kabul etmeleri söz konusu değildir.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 233) Bunun sonucu olarak da ne yazık ki, Dortmund üniversitesinden Wolfram Richter&#8217;in ifadesiyle, &#8220;İslam karşıtlığı, Avrupa&#8217;da uyanan antisemitizm hastalığının yeni bir yüzüdür. Yeni holochost&#8217;un kurbanları ise Müslümanlar olacaktır.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 381) Artık Batıda insanlar rahatlıkla “İslamiyet’i hoşunu gitmeyen her şeyle bağdaşlaştırabilmektedir.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 76) “Sömürgeciliğin düşünüş ve görüşü Batının kurumlarında çok güçlü bir şekilde yerleşmiştir. Sömürgeci düşünüş ve görüşlerini devam ettirmek amacıyla ders kitapları ve çocukların hikaye kitapları gençlerin zihinlerini İslam aleyhine düşüncelerle doldurmak için kullanılmaktadır.&#8221; (Asaf Hüseyin, Batının İslam&#8217;la Kavgası,  s. 95) “Danimarka halk okullarındaki 5. sınıf öğrencilerine din dersinde okutulması planlanan yardımcı kitabın ‘İslam&#8217;la ilgili bölümü, terörizm başlığı altında’ anlatılmaktadır. Kitapta &#8216;her ne kadar her Müslüman terörist değil ise de, her terörist Müslüman&#8217;dır.&#8217; ifadesi yer almaktadır. Kitabın yazarları papaz olan Chiristian Meidahl ve eşi Henny Nörgaard&#8217;dır.” (Milliyet, 21.11.2006) Halbuki gerçekte ise, “her Hristiyan emperyalist değilse de, her emperyalistler Hristiyan’dır!”  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında “Müslümanlar üç yüz yılı aşkın süredir sürekli şiddete, işgallere, savaşlara ve katliamlara maruz kalmışlardır. Yeraltı ve yer üstü kaynakları sömürülmüştür. Bilinçli ve sistematik bir şekilde Müslümanların kutsallarına hakaret edilmekte, değerleri aşağılanmaktadır. İslam toplumları, somut işkencenin yanında soyut ve kültürel bir işkenceye de tabi tutulmaktadır. Günümüzde de İslamofobi güçlenerek Batı’da bir endüstri haline gelmektedir.” (Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez, AA, 18.05.2013) Aslında bir korku değil, tarihi kökleri olan bir düşmanlık söz konusudur: “Avrupa’da İslamofobi değil, İslam düşmanlığı vardır.” (Türkiye, 5.8.2014) “İslamofobi üzerinden otoriter bir avrupa inşa ediliyor. İslam düşmanlığı üzerinden yeni bir Avrupa dizayn ediliyor. Bu yeni Avrupa’nın daha özgürlükçü bir Avrupa olmayacağı açık. Aksine İslam düşmanlığı üzerinden daha otoriter ve daha sağcı bir Avrupa inşa ediliyor. ‘Müslümanları ötekileştirmenin ve onlara ayrımcılık yapmanın hukuki, siyasi, toplumsal ya da iktisadi ciddi bir bedeli yok.’ Bu iddiamızın basit bir kanıtı var. Sadece bugün Avrupa’da Müslümanlarla ilgili yapılan herhangi bir tartışmanın ya da yasanın başka bir dini cemaati hedef aldığını düşünelim. İslamiyet kelimesini silelim ve yerine Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm veya başka bir dini yazalım. Sonuç hepimizi şaşırtacaktır.” (Enes Bayraklı, SETA, 8 Aralık 2020) Artık &#8220;İslamofobi, cezası olmayan bir ayrımcılık türüdür.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 242) “Avrupa&#8217;nın zihin tarihinin ürettiği birey, &#8216;özel birey&#8217;dir. Bencil, kendi benliğini her şeyin üstünde tutan bir birey. Almanlarla Fransızların özgür insanlar olduklarını doğrudur ama özgürlük kavramını &#8216;yalnız ve yalnız kendileri için&#8217; geliştirmiş oldukları da aynı ölçüde doğrudur.&#8221; (Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, s. 45)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Haçlı savaşlarında sömürgecilik konusunda bir başarı elde edemeyince Batı, İslam ile barışarak Müslümanların inancını zayıflattıktan sonra, fikir bazında savaşa başvurur. Zamanla sömürgecilik ile güçlerini toplayan Batı, yeniden saldırıya başlar.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 21) “Batılı zihninde hiç düşmeyen, Türklere karşı eziklik ve onlardan intikam alma güdüsü, güç Batının eline geçince onu harekete geçirmiştir.” (Ömer Baharoğlu, s. 91) ‘İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine’ isimli bir eser yazan Fransız düşünür Arthur de Gobineau, “Türklerin de içinde bulunduğu sarı ırk ile insan değil de insansı sayılan siyah ırk, Medenileşmeye yönelik tabii bir isteksizliğe sahiptir.” (Gobineau, The Inequality of Human Races, s. 205) demektedir. Bu anlayış bir istisna değildir ve günümüzde aydın kabul edilen kişilerce de savunulmaktadır. Batılı-beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğu fikri Batı’da filozof Voltaire, sosyal bilimci Montesquieu gibi aydınlar tarafından da devam ettirilmiştir. İngiliz filozof John Lock “İnsan beyazdır. İnsanın özünü içeren şey, beyazın özünü de içerir!” (Koray Şerbetçi, “İslamofobinin Tarihsel ve Kültürel Kökenleri”, İslamofobi ve Batı’da Yükselen Irkçılık, s. 11-13) diyerek ırkçılığın felsefi boyutunu da inşa etmektedir. Filozof Hegel de, “Siyahların doğuştan özgürlük dürtüsüne sahip olmadıklarını ve çocuksu mahluklar olduklarını” düşünmektedir. (Selim Özarslan, Avrupa’da İslamofobi’nin Tarihi Kökleri ve Güncel Nedenleri, s. 67)  Irkçı politikacı G. Wilders bile, ırkçılığı reddeden ‘Kur’an&#8217;ı, &#8216;faşist bir kitap&#8217; olarak nitelendirmiştir.’ (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 371)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1603 yılında ‘General History of the Turks/Türkler&#8217;in Genel Tarihi’ isimli eseri yazan İngiliz papaz Knolles, Türkleri, &#8220;dünyaya dehşet saçan teröristler&#8221; olarak nitelemekteydi. Shakespeare&#8217;in cümlelerinde Türk, &#8220;şehvetperest&#8221;, &#8220;cinsel edepten mahrum aciz bir hayvan&#8221;, &#8220;zalim ve sinsi bir insan&#8221; olarak takdim edilmektedir. Luther ise, Türkler&#8217;i kötülemek için daha da ileri gider ve ‘Türk&#8217;ü, cisimlenmiş şeytan ya da şeytanın ta kendisi olduğunu’ ileri sürer. İslami fetihlerin hemen akabinde oluşmaya başlayan bu imaj çerçevesinde Hristiyanlık &#8220;Tanrının dini&#8221;; Hristiyanlar &#8220;Tanrı&#8217;nın askerleri&#8221;; Müslümanlık &#8220;şeytanın yolu&#8221;, Müslümanlar ise &#8220;şeytanın askerleri&#8221; idi. Dolayısıyla, iki din ve iki dinin mensupları tam zıt istikametlerde duruyorlardı. (Prof. Dr. Mehmet Özdemir, İslami Araştırmalar Dergisi, C. XIII, S. 2, 2000, s. 174-177) Shakespeare’in Othello’sunda ‘Iago’ karakteri kendini savunurken şöyle söylemektedir: ‘Gerçekten doğru söylüyorum, yoksa Türk olayım!’ Aynı oyununda dövüşen iki adamına Othello, ‘neden kavga ediyorsunuz, Türk oldunuz da mı bu kadar barbarsınız?’ diye bağırmaktadır. Başka bir oyununda da öldürülen bir Türk için, ‘Sünnetli köpeğin boğazını kesiverdim’ diye yazmaktadır.” (Beyazıt Akman, Kayıp Tarihin İzinde, s. 151, 152, 159) “Fransızların ‘Chansen de Roland’ adlı destanlarında da, &#8216;putperest olarak nitelenen Müslümanlar, Hristiyanlar kadar asil, yiğit ve cesur olmayan şeytanın temsilcileri ve Hristiyanların karşı imajı olarak’ sunulmaktadır.” (Fuat Boyacıoğlu, Fransızların Roland Destanı’nda Dinsel Bağnazlık ve Tarihi Olayların Çarpıtılması, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 27, s. 73) Voltaire, ‘Bütün tarihçiler, uyduruk masalları tekrar edip durdular. Fatih, İstanbul&#8217;u kan ve ateşe boğan bir barbarmış. Çoğu birer alfabetik yalan dergisi olan sözcüklerimizde, böyle gülünç masallara sık sık rastlanır.’ (Voltaire, Türkler Müslümanlar Ötekiler, s. 32) itirafını yapmaktan da geri kalamaz. Marc Galle ise, ‘Sözcüklerimiz, Türk kimliği ile ilgili olumsuz tanımlar içeren deyimler ile doludur.’ derken abartmamaktadır: Fransızca ve İspanyolca’da ‘suçlu’ anlamına gelen ‘Türk kafası’ (Cabeza de Turco, tete de Turc) ve Almanca&#8217;da ise ‘sahtekar’ anlamında (Türken) deyimleri kullanılır. İngilizcede, Türk aynı zamanda ‘gaddar, vahşi insan’ anlamında kullanılır. (Galle, Sevilmeyen ülke Türkiye, s. 11) İngilizcede, &#8216;yaramaz çocuklar&#8217; için kullanılan kelime, &#8216;küçük Türk&#8217; şeklindedir. Primo Levi&#8217;ye göre &#8216;musulman&#8217; sözcüğü Nazi toplama kamplarında, &#8216;pes eden&#8217; tutuklular için kullanılmıştı. (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 30) “Batı’da kullanılan ırkçı söylemlerin bazıları da şunlardır: İtalyanca’da “Anneciğim, Türkler geliyor.” Türkleri korkunç olarak gösteren söylemle beraber “Türk gibi pis kokmak” söylemi ve Sırpça’da “Bir köpeğe bir de Türk’e güvenilmez” ve “Bir Türk gibi bencil” deyimler yanında, “Türk” kavramı Sırpça’da, ‘kadınlara haksız ve eşit olmayan bir şekilde davranan, eski kafalı ve kaba erkeği’ anlatmak için de kullanılan ırkçı söylemlerdir. Yunanca’da “Öfkesinden Türk oldu” deyimi fazlasıyla sinirlenen birisini anlatmak için kullanılır. “Seni Türk!” söylemi ise, ‘bilgisiz birisini’ anlatmak için kullanılan ırkçı bir Rumence söylemdir. Fransızca’da da, “Türk kafası” ve “Gerçek bir Türk” gibi ‘bilgisiz, inatçı, kaba ve acımasız’ kişileri anlatmak için kullanılan ırkçı söylemler vardır. Aynı şekilde Felemenkçe’de “Türk” sözcüğü, ‘kirli, barbar veya kana susamış’ anlamında, “Türk’e benzemek” ise ‘pis ya da iğrenç’ anlamlarında kullanılır. İspanyolcadaki “Türk” sözcüğü, birisini ‘aşağılamak için’ kullanılabilir. “Türk” sözcüğü Malta’da, ‘yapısı gereği korkulan ve istenmeyen korkunç bir kişiyi’ tanımlamak için kullanılabilmektedir. Bütün bu söylemler bir takım tarihi söylenti veya efsanelere dayandırılıp, kuşaklardır tekrarlanmış ve toplumların hafızalarına yer edinmiştir. Batı’da da gösterilen yüzlerce Hollywood filmi üzerine yaptığı araştırmada Jack G. Shaheen, Arapların hemen her zaman acımasız katil, tecavüzcü, petrol zengini aptal ya da kadın istismarcısı gibi şekillerle sunulduğunu göstermiştir. Çok seslilik ve ifade özgürlüğü söylemlerine ve aktif faaliyet gösteren yüzlerce gazete, dergi, kitabevi, televizyon kanalı, radyo istasyonu, sinema şirketi gibi araçlara rağmen; bütün bunların sadece sayılı birkaç büyük şirketin kontrolünde olduğu durumu dikkate alındığında, Batı medyasının kendi içerisinde gerçek anlamda birçok sesliliğe sahip olduğunu söylemek bir yanılgıdır.” (Ali Akdemir  Avrupa’da İslamafobi, kuresel Siyaset, 8 Ağustos 2020) “Alman halk sanatında Türk imajı, din düşmanı ve Hristiyanlık için bir tehdit biçiminde ortaya çıkar. Türklere atfedilen cinayet ve gaddarlık öykülerine geniş yer verilir.” (Ali Osman Öztürk, Alman oryantalizmi, s. 27) “Kaffeelied adlı Alman şarkısında, ‘Çok kahve içilmemesi, bunun bir ‘Türk içkisi’ olduğu, insanları hasta edebileceği’ iddia edilmekte, ‘kahveyi bırakamayan Müslüman gibi olunmaması’ gerektiği talep edilmektedir.” (Ali Osman Öztürk, s. 49) Stemmle&#8217;nin kitabında Hussan; vahşi, öfkeli bir Müslüman’dır: ‘Biri inanıyordu Muhammed&#8217;e. Ve doluydu kinle nefretle.’ Adrian ise Hristiyan’dır, kibar ve eğitimlidir: ‘Güvenilirdi diğerine zor günde. İyi Hristiyan, soylu bir adam.’ (Ali Osman Öztürk, s. 69-70) Almanca’da Türklerle ilgili deyimler şunlardır: Yaşlı bir Türk gibi kokmak. (Ali Osman Öztürk, s. 117), Sarımsakçı (Ali Osman Öztürk, s. 118), Einen Türken  Bauen: Uyduruk, sahtekar, uydurmacı. (Ali Osman Öztürk, s. 119, 125), Kümmeltürke: Dar kafalı, palavracı.” (Ali Osman Öztürk, s. 127)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslamofobinin tarihi kökleri vardır. İslam’ın terörizmin sebebi olarak gösterilmesi, Amerika’nın müdahaleci dış politikası, otoriter rejimlere olan Batı desteği, Batının İslam ülkelerini işgalleri ve sömürmeleri ve İsrail’in katliamlarının incelenmesinden daha kolaydır.”  Avrupa ve Amerika’nın, İsrail’den Irak-Suriye işgallerine dek dış politikalarının geri tepmesinin önemsiz gibi gösterilmesi, bu politikaların sonucu İslam dünyasındaki geniş halk kitleleri arasında meydana gelen Amerikan ve Batı karşıtlığını önemli ölçüde arttırmasını gizleyememektedir.” (Nathan Lean, s. 19, 21) Bosna Hersek İslam Birliği Başkanı Husein Kavazovic: &#8220;Genel yargının, Bosna Hersek ya da Saraybosna&#8217;da İslamofobi ile karşılaşılmayacağı yönünde olduğunu belirterek, &#8220;Görüyoruz ki durum böyle değil. İslamofobi bir tür ırkçılıktır. Bir arada (Bosna Hersek&#8217;teki gayrimüslimlerle) yaşıyor, birbirimize sık sık görüyor olsak da maalesef durum böyle.&#8221;  (AA, 24.05.2022) demektedir. Aslında bu, İslamofobi’nin temelinin ‘tanımamak veya iletişimsizlikten’ çok ‘din temelli’ olduğunu da göstermektedir. “Düşman Türk imajının sermayesi de din ve siyasettir. (Ali Osman Öztürk, s. 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Önemle altını çizmek gerekir ki son yıllarda İslam dünyasında meydana gelen şiddet olayları, bizatihi İslam’dan kaynaklanmamaktadır. Gerek çağımızdaki pozitivist eğitim anlayışı gerekse modern zamanlarda gelişen kimi ideolojilerden etkilenme hali; sömürge, istilalar, işgaller ve zorba yöneticilerin gölgesinde şekillenen ‘yaralı bilinç’ler, bu olayların başlıca nedenleri arasındadır.” (Nathan Lean, s. 9)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din adamları, medya ve siyasilerin ekonomik nedenlerle alevlendirdiği İslamofobi’nin sonuçları: Tarih 24 Ağustos 2010. Michael Enright, ‘selamun akeyküüüüm’ diyerek ticari taksiye biner ve şoför Şerif’i boğazından ve kol, yüz, parmaklarından bıçaklar. Yakalanınca polis memurlarına, ‘bu adam beni soymaya çalıştı’ diye bağırır ve ‘neyi yanlış yaptım?’ diye haykırır. (Nathan Lean, s. 29) Polislere ‘bir vatansever’ olduğunu söyler. (22 Eylül 2010, New York Daily News)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hızlı bir siyonist olan oryantalist Bernald Lewis, Ekim 1976’daki BM Genel Kurulu kararı ile ‘Siyonizm ırkçılık olarak kabul edilince’ Times’ta yazdığı 3 makale ile (8-20-21.10.1972) bu kararı eleştirir ve asıl Nazilerin Arap ülkelerinde bulunduğunu ileri sürer. (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 156) Nil deltasındaki Bahrü’l-Bakar’da öldürülen 40 öğrenci olayı için  “Legal and Illegal Bombing” şeklinde çirkin başlığını makalesine (The Daily Telegraph, 2.6.1970) seçen A. L. Goodhart, çocukların öldürülebilmesini de meşru görmüştür. (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 167) Aradan geçen 50 yılı aşkın zamanda bir şey değişmiş midir? Asla! “İsrail, İkinci İntifada&#8217;dan bu yana 3 bini aşkın Filistinli çocuğu öldürdü. Verilere göre bu yılın ilk 6 ayında 304 çocuk tutuklandı, içlerinden 155&#8217;i halen cezaevinde bulunuyor.” (Independent Türkçe, 21 Kasım 2020) “Gazze&#8217;deki çocuklar İsrail&#8217;in 325 gündür devam eden saldırılarının kurbanı olmaya devam ediyor. İsrail saldırılarında 16 bin 589 çocuk yaşamını yitirdi, 17 bin çocuk ise saldırılarda annesini veya babasını ya da her ikisini birden kaybetti.” (AA, 25.8.2024) Neden ise çok basittir: “Oryantalistlerin gözünde İsrailliler, ‘Haçın hilalden intikamını alan’ haçlılardırlar.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 162) ve “İsrail, Batının orta doğudaki ileri karakoludur.” (Jiri Schneider, Israel, biu.ac.il,  6 Mart 2010, s. 7) Zaten bu nedenle, daha sonra ABD başkanı da olacak olan Joe Biden: “Eğer bir İsrail olmasaydı, çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane (İsrail) kurmak zorunda kalabilirdik” demektedir.” (Türkiye, 02.10.2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“ABD’de 11 Eylül’den sonra 9 senede 11 Müslüman’ın terör eylemi yaptığı saldırılarda toplam 33 kişi öldürülmüştü. Buna karşılık ABD’de aynı zaman zarfında yaklaşık 150.000 cinayet işlenmişti.” (Nathan Lean, s. 39) Craig Monteilh, sahtekarlık ve sahte çek yazmaktan mahkum olmuş birisidir. Yeleğinin düğmesine kamera bağlanır ve Müslüman olmuş biri gibi CAIR Los Angeles şubesinin içine sızması istenir. “Müslümanlara cihada hazırlanmak, alışveriş merkezini bombalamaktan bahsedince” cami imamları onu FBI’a, yani ‘onu kendilerine gönderen resmi kuruma’ şikayet ederler. (Nathan Lean, s. 245) 19 Şubat 2012 tarihli bir haber: ABD’yi sarsan tuzak. Washington’da kongreye intihar saldırısına hazırlanırken yakalanan 29 yaşındaki el-Halife’yi, FBI muhbirlerinin yönlendirdiği ortaya çıktı. Adalet bakanlığı sözcüsü muhbirlerini savundu ve muhbirlerin zanlıya bozuk silah ve sahte intihar yeleği verdiğini söyledi. ‘FBI her aşamayı kontrol altına aldı.’ diye konuştu. Birçok şehirde FBI ajanları İslam’ı şiddet eğilimli bir din olarak tanıtan eğitimler alırlar. İslamofobik yazarların kitapları okutulur. Hz. Muhammed karalanır. (Nathan Lean, s. 253) Ve 22.08.2012 tarihli bir haber: New York polisi, 6 yıllık Müslüman takibinde tek terör ipucuna rastlamadı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Daha önce, Hristiyanlara karşı Yahudilerin kullandığı yorumlar, şimdi Hristiyan ve Yahudiler tarafından İslamiyet&#8217;e karşı kullanılmaktadır.” (Prof. Dr. Fuat Aydın, Batı İslam Algısının Arkeolojisi, s. 23) 1800’lü yıllar, Amerika’nın Katolikler tarafından ele geçirileceği hikayeleriyle doludur. Amerika’da artan İrlandalı ve Alman göçmenlerden şüphe duyanlar, baskıcı Katolik değerlerin Protestan değerleri yerinden edeceğine inanmaya başlamışlardı. (Nathan Lean, s. 63) Bu konuda açıktan ilk görüş bildiren ise, telgrafın mucidi Samuel F. B. Morse idi. New Havenli presbiteryen papaz Lyman Beecher, Katolikliği sadece Hristiyanlığa değil, ABD ve dünya için de bir tehdit olarak görmekte idi. (Nathan Lean, s. 65) “Yürütmenin başındakilerin, Katolikliğin bulaşıcı zehriyle lekelenmişliğine inanmak için çok geçerli sebeplerimiz var.” diye de yazmaktadır. (Nathan Lean, s. 66) 1887’de APA adlı bir dernek kurulur. Amaçları Katolik göçünü kısıtlamak, kamu eğitim sisteminden Katolik öğretmenleri çıkartmak, Katoliklere kamu dairelerini yasaklamaktı. (Nathan Lean, s. 68) Daha sonraki yıllarda da McCarthy, komünizmin Amerikan politik sistemine sızdığını ileri sürmüştü. Kısa zamanda 10.000’den fazla Amerikalı işinden de olmuştu. (Nathan Lean, s. 72-73) Almanya’da Berlin duvarının yıkılması ile başka bir ideolojik tehdit boşluğu doldurmaya başlar. (Nathan Lean, s. 78) 11 Eylül’den sonra ‘İslami öcü’, Amerika’nın uzun canavar hikayeleri tarihinde en yeni bölümü temsil etmeye başlar. (Nathan Lean, s. 83) “Spencer’e göre ‘gizli cihad’ ile teröristler, ‘özgür insanların diyarı’ Amerika’yı silah, bomba ile değil, topluma sıradan Amerikalı olarak sızan doktorlar, avukatlar, bankacılar ve gazetecilerle yıkacaklardır. Robert Spencer Katolik bir ailede büyümüş Türk kökenli birisidir. Dünyanın en hoşgörüsüz dini olarak İslam’ı ilan eden Spencer’ın yazılarını Prof. Carl Ernst dahil birçok ünlü İslam uzmanı ise reddetmektedir. (Nathan Lean, s. 119, 117) ‘Öcü, barbar, öteki’ ilan edilenler, 1790’dan sonra İlluminati, 1850’ler Katolikler, 1900’lerde Komünizm ve günümüzde, Evanjelik Hristiyan kaynaklı korku salgını ile kışkırtılan ‘İslamofobi.’ (Nathan Lean, s. 84) olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vietnam savaşı için Kennedy, ‘Pek az nesil, özgürlüğün en fazla tehlike altında olduğu bir zamanda onun büyük savunucusu olma rolüne mazhar olmuştur, bu bizim iyi talihimizdir.’ (J. F. Kennedy, 1962 Kongre konuşması) diyerek savaşı savunmuş ve sonuçta “dört milyon sivil ile bir milyondan fazla komünist savaşçı, 60 bin Amerikan askeri ölmüştür.” (M.Vedat Gürbüz, Soğuk Savaşın kaynama noktası: Vietnam Savaşı ve Amerika Birleşik Devletleri, s. 30) Vietnam&#8217;ının kurucusu Ho Şi Min ise bu rakamları, ‘13 milyon şehit, binlerce kayıp, yüzbinlerce yaralı ve 83 bin sakat, 8 bin felç, 30 bin kör, 10 bin sağır.’ olarak vermektedir. (Ho Chi Minh, Beni Leninizme Götüren Yol) ABD başkanı Bush’ta ‘Irak’a özgürlük ve demokrasi’ getirmek için 20 Mart 2003 tarihinde Irak’ı işgale başlar ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “savaşın vahim bir hata olduğunu belirttiği” (Aljazeera,1.7.2014) bu işgal girişiminde, 1,5 milyondan fazla sivil öldürülmüş, 5 milyon insan ülke dışına göç etmiş ve en az  870.000 çocuk yetim kalmıştır. ABD Başkanı Bush, ‘Irak’ta demokrasi doğuyor.’ (16.06.2004) diyerek girdiği Irak’a getirilen demokrasi (!) ile önce Irak ambargosu (1990-2002) nedeni ile çoğu çocuk 1.5 milyon Iraklı sivil hayatını kaybeder. Ülke petrolü koruma altına alınmış, ülkenin bankaları yağmalanmış, işkence ve tecavüzler sonucu ülkede eğitim ve sağlık da iflas ettirilir. ABD başkan yardımcısı Dick Cheney, ‘Düşmanımızın ölülerini sayacak değiliz’ diye açıklamada bile bulunur. Ama 13 yıl sonra gerçek ortaya çıkar ki, ‘Irak, yalan söylenerek işgal edilmiştir.’ ABD’nin Irak’ı işgaline kaynaklık eden İstihbarat raporlarının tamamı yalan çıkmıştır. (BBC, 18 Mart 2013) Eski ABD Dışişleri bakanı Condeleezza Rice, ‘Irak’a demokrasi için gitmediklerini’ (Sputniknews, 12.05.2017) de itiraf eder. İşin daha kötü tarafı “Emperyalizm altında inleyen ülkelerinden kaçmak zorunda olan insanlar, gittikleri ülkelerde düşmanca bir faşist uygulamalar zinciri ile karşılaşır. Toplumda endişe Müslümanlara yönlendirilmekte ve korkunun gücünü çok iyi bilen sağ kanatta bu belirsiz zamanları kendi avantajlarına kullanmaktadır.” (Nathan Lean, s. 37) Korku endüstrisi, İslam korkusunu topluma yayar, basın bu amaçla kullanılır ve sonunda da silah sanayi kazançlı çıkar. Afganistan’dan Irak, Sudan’a birçok İslam ülkesi işgal edilir, halkı katledilir. Ama her zaman olduğu gibi yine İslam kötü, Müslüman terörist ve Batı ise, hümanist ve demokrat olarak medya yolu ile tanıtılmaya devam eder!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendini ‘adil ve dengeli’ olarak tanımlayan Fox Haber, korku tüccarlığı yapmanın merkezi olmuştur. Fox haber kanalının sahibi Roger Ailes, Müslümanlara karşı kişisel bir paranoyası olan biridir. Oklahoma City’de bir saldırı olur. S. Emerson, J. Stewart,  D. Pipes, V. Cannistraro gibi analistler ve Newsday, New York Post, Chicago Tribune, New York Times gibi birçok gazete hemen Müslümanları suçlar. Ama saldırgan Timothy McWeigh adlı bir ABD Ordusu gazisi çıkar ve Müslüman değildir ve beyazdır. Timothy Mitchell’in dediği gibi, ‘Uzman görüşü toplumsal olayları şekillendirmeye yarar, toplumu bilgilendirmeye değil’ (Mitchell, Rule of experts Uzmanların kuralları, s. 118) Daniel Pipes ve Neal Livingstone, Ortadoğulu suçlulardan bahsetme meyilli idiler. Zira Araştırmaların finanse edilmesi için bu gibi bağlantılar gerekiyordu ve aynı zamanda kendi mevcut konumları da tamamen terörizm danışmanlığı üzerine kurulu idi. McVeigh suçunu itiraf ettikten sonra bile Livingstone, McVeigh’in saldırıları gerçekleştirmek için Müslüman teröristlerle ‘çalışmış olabileceğini’ şeklinde yorum yapmaktan geri kalmaz!” (Nathan Lean, s. 123-136) TLC kanalı 2001’de ‘All-American Muslim’ adlı bir program yayınlar ve program seyirci rekoru kırar. Galler ve Spencer reklam veren şirketlere tepki gösterilmesini ister ve 64 şirket reklamlarını geri çeker. (Nathan Lean, s. 137, 138) “Avustralya’da bir medya araştırması yapılır ve Fox TV&#8217;nin de sahibi olan  Robert Murdoch’ın sahibi olduğu beş büyük gazeteyi bir yıl boyunca inceler. Araştırma, haberlerin büyük bölümünün İslam karşıtlığını kışkırttığını ortaya çıkarır. Buna göre Murdoch&#8217;a ait beş gazete olan The Australian, The Daily Telegraph, The Herald Sun, The Courier Mail ve The Advertiser gazetelerinde, 2891 makalede “İslami terörizm” veya “Müslüman zulmü” deyimlerine yer verilmiştir. Ayrıca bu gazetelerde bir yılda yaklaşık İslam&#8217;la alakalı 3000 olumsuz habere yer verilmiştir. Bu rakam ise, her gün neredeyse Müslümanları terörizmle ve şiddetle ilişkilendiren sekiz habere denk düşmektedir. Araştırmaya göre Murdoch medyasında bir günde yayımlanan 8 makale ve yılda 152 kapak ile Müslümanlar eleştirilmekte ve İslam olumsuz manada ele alınmaktadır.” (Timeturk, 15.03.2018) Fransız dergisi Causeur&#8217;den İslam düşmanlığı: Bizi koronavirüs değil, İslam tehdit ediyor. Hayat tarzımızı öldüren, medeniyetimizi mezara koyan çok daha ciddi bir tehlike ile karşı karşıyayız. Koronavirüsle mücadele için gösterdiğimiz çabanın sadece yüzde 20&#8217;sini ülkedeki diğer enfeksiyonu (Müslüman nüfusu kast ediyor) gidermek için harcasaydık, Fransa çok daha güzel bir yer olacaktı. (Haber 7, 26 Mart 2020)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15547" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/464575686486966.jpg" alt="" width="392" height="280" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Camiyi yakma gerekçesi: O gün Fox Tv izlemiştim. ABD’de yaşayan Randolph Linn ABD merkezli Fox News kanalında izlediği görüntülerden sonra yakınlardaki bir camiye giderek binayı ateşe verdi. Mahkemede hiç Müslüman tanıyıp tanımadığı sorulan Linn, “Hayır, sadece Fox News’de izlediklerimi biliyorum” dedi. (Milliyet, 22.12.2012) Cumhuriyetçi başkan adayı Gary Bauer, ‘Biz tüm insanların eşit yaratıldığına ve yaratıcı tarafından bağışlandığına inanıyoruz, bu arada belirteyim millet, kastettiğim Allah değil’ derken, AFA yöneticisi Bryan Fischer, ‘Tehdit radikal İslam değil, İslam’ın kendisi’ demektedir. AFA lideri, Amerika’ya gelen beyazların, yerli halkın topraklarına el koymak için Hristiyan inancı tarafından kendilerine bahşedilmiş ahlaki bir yetkiden bahsedebilmekte, ‘Hristiyan olsalar ve asimile olsalardı durum daha kansız olurdu.’ (Nathan Lean, s. 169) diye yorum yaparak zihniyetini de ortaya çıkarmaktadır. Fischer, ‘İslam’ın, Yahudilik ve Hristiyanlıktaki ahlaki geleneğe eşit bir alternatif olamayacağını da’ ileri sürmektedir. (Nathan Lean, s. 173)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam düşmanı çark nasıl işler, finansman nasıl karşılanır? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peter King, baktığı her yerde Müslüman teröristleri görmektedir. İşin ironisi ise King, terör örgütü IRA ile sıkı bağlantılara sahipti ve bunu o da inkar etmiyor ve kendini şöyle savunuyordu: “Gerçek şu ki IRA ABD’ye hiçbir zaman saldırmamıştır.” (Nathan Lean, s. 242) Aubrey Chernick az tanınan bir güvenlik yazılım şirketi sahibidir. Şirketini IBM, 2004 yılında 750.000.000 dolara satın alır. Önce bir vakıf kuran Chernic, daha sonra bu vakıf üzerinden Spencer, Geller, Horowitz, Gaffney, Pipes… gibi İslamofobik kuruluş ve şahısların her birine yüzbinlerce dolar dağıtır. Od Yosef Chai Yeshiva’nın başkanı Rabbi Yitzhak Shapira, Ocak 2010’da yerel bir camiyi kundaklamaya çalışırken yakalanır. Bu kişi aynı zamanda, ‘Bebekler dahil, Yahudi olmayanlar doğaları gereği merhametsizdirler’ diyen de biridir! (Nathan Lean, s. 225-226) İsrail konusu İslamofobi ile yakından bağlantılıdır. Dindar Siyonistler için Filistinliler sadece davetsiz yerleşimci ve Arap değil, hatta onlar sadece Müslüman da değildirler; Onlar Yahudi değildirler! 2001-2007 arasında İsrail, ‘senede’, işgalin ilk 20 yılı süresince olandan çok daha fazla Filistinliyi katletmiştir. (Nathan Lean, s. 207) David Gaubatz Müslümanları beyaz saraya sızmakla itham eder. Daha sonra oğlu Chris’in içeri sızdığı tespit edilir. Chris, 12.000’den fazla belgeyi çalmıştır. (Nathan Lean, s. 209) EMET (Ortadoğu Gerçeği için Bağış) adlı lobinin ‘Saplantı: Radikal İslam’ın Batı’ya Karşı Savaşı’ adlı filmi 70’den fazla gazete ile 28.000.000 aileye ulaştırır. Yapımcılar, başta Haham Raphael Shore (Dünya Bülteni, 24.09.2008) olmak üzere İsraillidir. Ama zamanla ‘yolsuzluk’ iddiaları ile bu grup çöküşe geçer! Filme bağış yaptığı iddia edilen Barry Seid, 2008’de şirkete yaklaşık 17.000.000 dolar vermiştir. Ancak ‘böyle biri yoktur!’ Barre Seid diye biri vardır o da hiç yardım yapmamıştır! (Nathan Lean, s. 223) Lübnan doğumlu bir Hristiyan olan ve Evanjeliklerin, sert İsrail yanlılarının ve ‘Çay Partisi’ Cumhuriyetçilerinin gözüne girmeye çalışan ‘ACT for America’ grubunun kurucusu Brigitte Gabriel, “10 yaşında bir gece odasında bir roket patlayınca, radikal İslam’ın dünya hakimiyeti için verdiği savaşı fark ettiğini” söyler. Ergun Caner gibi Brigitte Gabriel de yaşam öyküsünü, aşırı görüşlerini ‘pazarlayabilmek için’ kullanmıştır. Halbuki komşuları onun yaşamının herkesinki nasılsa öyle olduğunu söylemektedir. (Nathan Lean, s. 175) Bir başka komşusu da onun için, ‘O hiçbir zaman kendini Arap olarak görmedi, hep Finikeli (Sami/Yahudi dili konuşan Akdenizli) olduğu hayalini kuruyordu’ demektedir. Gabriel, 1975’te, ‘kafir Hristiyanlara cihad edenin Hizbullah olduğunu’ söyler. Halbuki Hizbullah 1982’de kurulmuştur. Gabriel, İslam ve şiddetin birbirinden ayrılamazlığını ileri sürer. “Kur’an’a inanan, camiye giden, her cuma ve günde 5 kere ibadet eden Müslümanlar aslında radikal Müslümandır” der. (www.ajn.com, 6 Haziran 2007) Ona göre, ‘Hani İslam’ın dünyaya katkılarından bahsedilir ya, cebir falan. Aslında onlar gayri Müslimlerdir. Ve bu icatlar Müslüman beyni olmayan beyinlerdendi. Ve işte İslam’ın tüm tarihi budur.’ (Nathan Lean, s. 177) Brigitte Gabriel Arapların &#8216;ruhunun olmadığını&#8217;  da söyler: “İsrail ile Arap dünyası arasındaki fark, medeniyet ile barbarlık arasındaki farktır. İyi ile kötü arasındaki farktır. Arap dünyasında tanık olduğumuz şey budur, Onların ruhu yok, öldürmeye ve yok etmeye kararlılar. Ve inandığımız Tanrı&#8217;dan çok farklı olan &#8220;Allah&#8221; adını verdikleri bir şey adına, çünkü bizim Tanrımız sevgi Tanrısıdır.” (www.cair.com, 20 Temmuz 2007) 2009’da Gabriel’in senelik kazancı 180.000 dolardı. (Nathan Lean, s. 181) Obama’nın Müslüman olduğunu ileri süren Tony Perkins, ‘Ku Klux Klan yöneticisi David Duke ile mali ilişkiye’ girerken aynı zamanda ‘beyaz üstünlüğünü savunan’ CCC konseyine de katılmıştı. Tüm bunlar İslamofobi ile ırkçılığın büyük ölçüde örtüştüğünü de göstermektedir. (Nathan Lean, s. 167)  Mail sahtekarlığı ve güvenlik suçlamalarıyla 1990’da tutuklanan ve cezaevinde 2  sene yatan İnternet Evanjelisti Bill Keller ise, ‘İslam barış dini değildir, hiçbir zaman da olmamıştır’ derken alaylı bir şekilde de gülmektedir. (Nathan Lean, s. 141) 2008 Mayıs ayına kadar 2.500.000 dolar toplayan Keller, yılda 30-35.000 dolar topladığını iddia etmekte ve kayıp ruhları Mesih’e götürmenin verdiği tatminin tüm çabalara değdiğini söylemektedir. (Nathan Lean, s. 147) Babası Türk, annesi İsveç’li olan, anne babası ayrı olan ve 17 yaşında Hristiyan olan Ergun Caner ise, Evanjelist Liberty Üniversitesi ilahiyat fakültesi dekanı olur. Kendini, ‘Hristiyan olan eski bir cihadist’ olarak tanıtır. Onun dokunaklı hidayet öyküsü, dinleyenlere, kendi dinlerinin üstünlüğü ile ilgili güvence sağlamaktadır. İstanbul’da doğduğunu söyler ama resmi mahkeme kayıtları onun İsveç’te doğduğunu, daha 3 yaşına basmadan 1969’da Ohio’ya göçtüğünü göstermektedir. ‘Irak’taki insanları özgürleştirdikleri için’ salon dolusu askere teşekkür eden Caner, Amerikan özgürlüğünün değerlerini över ve İslam faşizmi altında pek çok sene yaşadığını açıklar. Kur’an’da bize, ‘Allah a’loosh ar turoos’ diyen bir ayet vardır diyen ve Arapça olmayan kelimelerin sonuna ‘ayn’ veya ‘in’ ekleri getirerek Arapça’laştırdığı ortaya çıkan Caner’in çocukluk yılları, hukuk sistemi acı bir velayet davasının detaylarını belirlemeye uğraşırken belirsizlik içerisinde geçmiştir. Caner kardeşler mahkeme sonunca Hristiyan anne Monica’nın gözetiminde büyütülürler. “Annem, babamın çok sayıdaki eşlerinden biriydi” der Caner ama babası boşandıktan sonra başka bir kadınla evlenmiştir sadece. Caner’in cihadist iken son anda Mesih tarafından kurtarılma öyküsü 2010 yılına dek ona gerekli makam ve şöhreti sağlamıştır.  Haziran 2010 tarihinde, verdiği çelişkili tarih, isim ve yer adlarından dolayı dekanlıktan uzaklaştırılır. (Nathan Lean, s. 150- 157) “Liberty Üniversitesi, Caner&#8217;i ruhban okulu dekanlığından çıkarılır. Bir İslam uzmanı olarak güvenilirliğini şişirmek için biyografisini tahrif etmiştir.” (www.christianitytoday.com, 26 Haziran 2010)  “11 Eylül saldırılarının ardından “Ben Türkiye’de babam tarafından bir cihadçı ve ABD karşıtı olarak büyütüldüm. Amerika’ya çocukken geldiğimde terörist olmaya gelmiştim ama Hz. İsa kalbimi değiştirdi” diyen ve DVD ile kitap satışlarından zengin olan Caner, okuldan atıldıktan 7 ay sonra Teksas’a taşınarak burada 200 öğrencinin eğitim gördüğü Arlington Baptist College isimli bir okul ile anlaşır. Ancak bu karar okuldaki diğer eğitimcileri çılgına çevirmiştir.” (Gazete Vatan, 22.01.2012) Oklahoma’da bir grup, eyalette şeriat yasasının yasaklanması için çalışmalarda bulunur. Halbuki eyalette böyle bir yasa yoktur! New Gingrich ise, “ABD hükümetinin fedaral mahkemelerde şeriat kanununun tanınmasını yasaklayan yasa çıkarması gerektiğini söyler.”  Böyle bir çalışma olmadığı halde! (Nathan Lean, s. 183) Gingrich’in kariyeri fırsatçılık örneğidir. Üç evlilik ve kanun dışı ilişkisi siyasi kariyerini sekteye uğratır. 2009’da Katolikliğe geçer. (Nathan Lean, s. 186) Bir Fransız gazeteci olduğu söylenen ve,  &#8220;En iyi Müslüman ölü Müslüman’dır. AB uyarı amacıyla Erdoğan’ın sarayını bombalamalı ve bu pislikten kurtulmalı.&#8221; diyen Jean Paul Ney, bir keresinde Fildişi sahillerinde yapılacak darbeden üç-dört gün önce haberdar da olabilmiştir. 20 yıl yatması gereken cezasından da nasıl olduysa 5 ayla kurtarmıştır. Defalarca hapse girip çıkmış ve Fransa’da ‘Canal Plus ve Itele’ için programlar üreten bu ‘gazetecinin’ ilişkiler ağı da kısaca şöyledir: Onu mahkemelerde savunan avukat, Ermeni lobisinin çok iyi tanıdığı ve bildiği, aynı zamanda da Fransa’daki Ermenistan Büyükelçiliğinin avukatı olan, zenginlerin avukatı Sevag Torossian, ‘beş parasız bu serseri başıbozuğu’ savunmaktadır. Bu “Fransız gazetecinin dosyasında hırsızlık, ajanlık, darbecilik dahil bir çok sabıka kaydı olduğu ortaya çıkar. J.Paul Ney için Fransız Gizli Servisi eski başkanı şöyle demektedir: &#8220;Meczup ile ajan arası bir şey&#8230;&#8221; (Sabah, 18.11.2016) Jean Paul Ney’in aleni olarak bilinen ve Fransızların ‘cohabitation’ dedikleri biçimde birlikte yaşadığı bir kadın vardır. Adı Frederique Romano-Scialom. Babası Dominique Romano bir Yahudi. Pek çok alanda çalışması vardır ve çok zengindir. Fransa-İsrail Vakfı’nın da kurucusudur. Romano’nun İbranice “Savaşçı” anlamına gelen ve Ariel Şaron’un lakabı da olan “Guibor” adlı bir şirketi de vardır. Sonunda Jean Paul Ney yargılandığı ve defalarca hapse girdiği Fransa’dan kaçıp Çin’e yerleşir. (Fuat Uğur, Türkiye, 25.05.2017) Kısaca bu İslam düşmanının bir ayağı Fransa&#8217;da ve Ermeni Diasporasında diğer ayağı da Çin ve İsrail&#8217;dedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki ‘gerçekte’ bombaları patlatan, sivilleri katleden, çocuk öldürenler kimdir? “ABD’nin ‘yanlışlıkla’ katlettiği siviller. ABD&#8217;ya ait savaş uçakları, dün gece Suriye&#8217;nin Halep kentinde bir camiye hava saldırısı düzenledi. ABD, yaptığı katliamı kabul ederek, &#8220;El-Kaide zannettik&#8221; açıklamasını yaptı. ABD&#8217;nin bu açıklaması, son birkaç yıldır ‘Ortadoğu&#8217;nun pek çok ülkesinde’ yanlışlıkla yaptığı katliamları’ hatırlattı: 2007&#8217;de Afganistan&#8217;da 136 sivili katletti! Irak&#8217;ta sivil bina hedef alındı: 10 ölü. Gerani ve Gangabad Katliamları: 140 ölü! ABD bile bile hastane vurdu! Kunduz&#8217;da yine &#8216;yanlışlıkla&#8217; katliam: 33 ölü. ABD Rakka&#8217;da da sivilleri bombaladı. ABD: &#8220;El-Kaide zannettik. Ve bugün&#8230; ABD uçakları Halep&#8217;te camide katliam yaptı. Liste uzayıp gidiyor.” (Yeni Şafak, 17.03.2017)  ABD başkanı Trump, 26.05.2017 tarihinde ramazan mesajı yayınlar ve “Amerikan halkı adına tüm Müslümanların ‘huzurlu bir ramazan’ geçirmesini diliyorum.” der. Ertesi gün ABD koalisyon güçleri, Deyr ez-Zor vilayetine bağlı Mayaadin bölgesinde gerçekleştirdiği bombardımanda en az 35 sivili katleder. Saldırıda hayatını kaybedenler arasında kadın ve çocuklar da bulunmaktadır. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) yaptığı açıklamada, ‘23 Nisan-23 Mayıs arasında’ koalisyonun düzenlediği hava saldırılarında 225 sivilin hayatını kaybettiğini açıklar. Orta Doğu&#8217;daki sivil ölümlerini izleyen Londra merkezli topluluk Airwars, ‘bu hafta başlarında yalnızca Irak ve Suriye&#8217;de’ 366 sivilin öldüğü tahmininde bulunmaktadır. (Sabah, 27.05.2017) MİT üst düzey görevlisi Gündeş’in belirttiği gibi, &#8220;Basının itiraf edemediği bir gerçek de, bölgedeki bütün çatışmaların İngiltere ve Amerika&#8217;nın ‘örtüşen gündemlerinin sonucunda’ ortaya çıkmasıdır.&#8221; (Osman Nuri Gündeş, İhtilallerin ve anarşinin yakın tarihi, s. 499) Evet! ‘Barış ve demokrasi’ sözünü ağızlarından düşürmeyen ülkeler, en çok savaş açan, sivil katleden ve silah satan ülkelerdir! “ABD Başkanı George Bush, 11 Eylül&#8217;ün ardından terörizme karşı &#8221;Haçlı Seferi&#8221; başlattığını söyler, ancak bunun zaman alacağını, bu yüzden de Amerikan vatandaşlarının sabırlı olmasını ister.” (Hürriyet, 17.09.2001) “Bush: Bu bir haçlı seferi. Bush, başlatılan mücadelenin bir haçlı savaşı olduğunu söyledi. Haçlı seferi sözünden sonra çark ederek Müslümanların gönlünü almaya çalışan ABD Başkanı George W. Bush, ABD&#8217;de Müslümanlara yönelik saldırı ve tacizlere son verilmesi çağrısında da bulunur.” (Milliyet, 18.09.2001) Ve üç yıl sonra. Yıl 2004. “Bush ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney&#8217;nin seçim kampanyası başkanı Marc Racicot&#8217;un Florida&#8217;da yeni kampanya çalışanlarına gönderdiği bir mektupta, Bush, &#8221;Terörizme karşı küresel bir haçlı seferine liderlik ediyor&#8221; diye övülmektedir. (Hürriyet, 19 Nisan 2004; Akşam, 20 Nisan 2004)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Anders Behring Breivik, 2011’de Oslo’da terör saldırısı gerçekleştirir ve 77 kişiyi öldürür, 242 kişi ise yaralanır. Katil kendini tapınak şövalyelerinin modern zaman lideri olarak görmektedir. Aryan gözükmek için estetik ameliyat geçirmiştir. 1683 Viyana kuşatmasından 400 sene sonra, 2083 yılı yayınladığı manifestosunda önemli bir yer tutmaktadır. “Bana Müslümanların kafirlere cihat ilan etmeden ‘Müslüman olmayanlarla barış içinde yaşadığı tek bir ülke’ gösterin.” demektedir manifestosunda. (Nathan Lean, s. 259-267) Pamela Geller, bu faciayı Müslümanlara atfeder. Hiçbir delile ihtiyaç duymadan bu barbarca suçun ancak bir Müslümanca işlenebileceğine inanmaktadır. Fox haber, olayı Müslüman aşırılıkçıların işi ilan eder. J. Rubin, “Cihadistlere karşı savaş açmanın çok masraflı olduğunu düşünenlere karşı, akılları başlara getiren bir ikaz.”  diye yorum yapar. Murdoch’un sahibi olduğu Wall Street Journal’da da benzer yorumlar yapılır. New York Times, İslamcı teröristleri sorumlu tutmak için bolca sebep bulur. (Nathan Lean, s. 268) Fox haber yapımcısı Bill O’Reilly, “Breivik Hristiyan değildir. İsa’ya inanan hiç kimse kitlesel cinayet işlemez, o kesinlikle bu inancın mensubu değildir” demektedir. Bryan Fishman, el-Kaide’den gördüklerini öğrendiğini ileri sürer. Psikiyatri ekibi onun hakkında şu teşhisi koyar: Paranoyak şizofren. (Nathan Lean, s. 271-273) Aslında Breivik’in İslam düşmanı kurum ve şahısların fikirlerinden etkilendiği kesindir. Manifestosu Evanjelist Hristiyan, Siyonist ve İslamofobi yazarlardan alıntılarla doludur. R. Spencer, Geller bu kişilerin başındadır. Spencer, 162 kere referans gösterilmiştir, Geller ise 12 kere. (Nathan Lean, s. 277) Saplantı filminden de etkilenen katil aynı zamanda bir İsrail sevdalısıdır. Katilin 7 kere kendisinden alıntı yaptığı ve kendisi ‘Güvenlik politikası merkezi’ kurucusu olan Frank Gaffney’ye, “yazılarının şiddetli sonuçlar için kullanılmasıyla ilgili ne düşündüğü” sorulduğunda, “Manifesto, şeriatı hakim kılmayı uman Müslümanlar tarafından oluşturulmuş bir komplo da olabilir” der ve “Manifestonun etraflı bir araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu” söyleyerek kendini savunur. “Bu işin arkasında Müslüman kardeşler olabilir miydi?” sorusuna verdiği cevap ise, ‘kesinlikle’ şeklindedir! İsviçre’de minareler 2009 yılında yasaklanır ki, zaten ülkede toplam 4 minare mevcuttur. (Nathan Lean, s. 281) Saplantı ve Fitne adlı İslam düşmanı filmler de Breivik’in manifestosunda 30 kere geçmektedir. Katilin facebook arkadaşlarından 600’den fazlası da, İngiliz ırkçı kurum EDL üyeleridir. İsviçre’de cami yapılacak yere domuz eti parçaları ve 120 litre domuz kanı dökülür. Fransa, İngiltere’de de camilere saldırılar yapılır. (Nathan Lean, s. 293, 294) Fransa’da ise Müslüman kadınlara peçe yasaklanır. Bunu Belçika takip eder. Norveç minareye karşı çıkar. Hollanda’da Geert Wilders’in tazminatını Daniel Pipes’in başında bulunduğu Orta Doğu Forumu öder. (Nathan Lean, s. 287) Peki kimdir bu Geert Wilders? “Saf kan bir Hollandalı değildir! Annesi Endonezya kökenli bir Yahudi aileden gelmektedir. Dahası, saçları da sarı falan değil aslında, bildiğiniz siyah! Ama “milliyetçilik” oynadığı için, saçlarını cırtlak civciv sarısına boyatıyor! Zaten bilenler bilir. Hollanda’da Wilders’ın arkasında, sadece Yahudiler duruyor. Wilders’ı gerçekte, Yahudiler finanse ediyor, Yahudiler destekliyor! Yani Wilders’ın vahşi İslam düşmanlığının nedeni, Yahudi faşizmidir.” (Mehtap Yılmaz, Akit, 14 Mart 2017) “Katolik bir ailede büyüse ve &#8216;Hristiyan demokratlar müttefikim&#8217; dese de, 1963 doğumlu Wilders kendini agnostik olarak tanımlıyor. Wilders&#8217;ın İslam karşıtı düşüncelerinin gelişmesinde ise, gençliğinde 2 yıl süresince İsrail&#8217;de kalmasının, bu sürede &#8220;anti-demokratik&#8221; olarak tanımladığı Arap ülkelerine yaptığı gezilerin etkili olduğu yorumu yapılıyor. Hollandalı aşırı sağcı Özgürlük Partisi lideri, 15 Temmuz&#8217;da Türkiye&#8217;de yaşanan darbe girişiminin başarısız olmasına da üzüldüğünü söylemiş, &#8220;Askeri rejim, her halükarda Erdoğan&#8217;dan iyidir&#8221; demiştir.” (BBC Türkçe, Takvim<a style="color: #000000;" href="http://www.takvim.com.tr/dunya/2017/03/14/fasist-lider-wildersin-turkiye-ile-derdi-seneler-oncesinden-baslamis">,</a> Milliyet, 14 Mart 2017)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ünlü Alman dergisi Der Spiegel, bir kapak hazırlar. Kapakta, elinde Türk bayrağı tutan genç bir kız, arkada Kur’an kursuna giden Müslüman kızlar ve ellerinde Uzakdoğu sporu yapanların kullanılan çeşitli aletler bulunan Türk gençleri bulunmaktadır. Derginin yaptığı tastamam şudur: Tehlikeli yabancı iddialarını yeniden gündeme getirmek ve üstü kapalı bir biçimde Türklere karşı olan tepkileri meşrulaştırmak. Amaç, Türk azınlığı her türlü eşitsizliğe ve zor şartlara boyun eğdirerek, teslim olmaya zorlamak. (Hilmi Yavuz, s. 77) Dikkate değer olan neo-nazi dazlak çetelerinin, Türklere karşı giriştikleri kıyımları, Alman halkının dilini, dinini, kimliğini korumaya çalıştıkları bağlamında, bir çeşit meşru müdafaa gibi gösterilmeye çalışılması tehlikesidir. Tarihte katledilen Müslümanlar onlara yetmemiştir! Justin Mccarthy, ‘Death and Exile/Ölüm Sürgün’ ve ‘Müslims and Minorities/Müslümanlar ve azınlıklar’ adlı eserlerinde, Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda ölen Müslüman Türk ve Kürt’lerin sayısına 2,5 milyon, 1821-1922 yılları arasında zorla göçe zorlanan Müslümanların sayısının 5 milyon, bu yıllar arasında ölen Müslüman sayısını beş buçuk milyon olarak belirtir. (Hilmi Yavuz, s. 78) Doktor Andrew Mango, &#8216;etnik temizliğin kurbanı Müslümanlar olunca, nedense kimse bu konuya eğilme gereği duymamaktadır.&#8217; demektedir. (Hilmi Yavuz, s. 79)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, Batılı gezginler ne kadar masumdur?! “Seyahat edebiyatının tek özelliği, Müslümanların köleci ve kötü olduklarını ispat etmektir.” (Bryan S. Turner, s. 24) “Seyahat yazılarını çoğunlukla diplomat kişiler, misyoner, asker ve ticaret adamları yazmışlardır. Seyahat yazıları casusluk için de kullanılmaktadır.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 138, 141) “18. ve 19. yüzyıllar boyunca birçok gezgin İslam topraklarının uzak köşelerine yolculuk eder. Yazdıkları kitaplara bakıldığında, İslam&#8217;a olan düşmanlıkları açık bir şekilde görülmektedir.  O halde bunlar halkından ve dininden nefret ettikleri ülkelere seyahat etmek için niçin bu kadar zahmete katlanmışlardı? Bunun iki amacı vardı: Ticari sömürü ve politik istihbarat. (Asaf Hüseyin, s. 37-38, 47) Günümüzde bu tür gezginlerin yerini batılı istihbarat örgütleri almış bulunmaktadır. Bu elemanlar gazeteci veya iş adamı, yardımsever görüntüsü altında Müslüman ülkelere sızmaktadır ve topladıkları istihbarat kendi ülkelerinin çıkarları doğrultusunda kullanılmaya devam etmektedir. (Asaf Hüseyin, s. 50) “Thomas Thornton, Avrupalı seyyahların Türkiye hakkındaki gözlemlerinden şikayet eder ve onların Türklerin davranışlarını, adetlerini &#8216;yüzeysel ve kasten hatalı bir şekilde gözlemlediklerini &#8216; söyler.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 143) Knut Hamsun, 1899 yılında İstanbul&#8217;a bir seyahat gerçekleştirir ve bunu &#8216;İstanbul&#8217;da iki İskandinav Seyyah&#8217; adıyla bir arkadaşı ile beraber kitaplaştırır. Kitabında Hamsun şunları yazmaktadır: &#8220;Türkler adam yemekten vazgeçeli beri, bir arada bulunmanın bir tehlikesi kalmamış artık. ‘Vahşi Türkler ile anlaşmak mümkünmüş’ diye düşünüyorum.&#8221; 20. yüzyılın başında Avrupalının zihnindeki Türk imajı işte budur: Türklerin sultanı, Hristiyan etini yemekten vazgeçmiş midir acaba? Gerçekte ise, insan eti yemek pratiği, 17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa&#8217;da görülmüştür, Avrupalının zannettiği gibi Osmanlı&#8217;da değil!  (Hilmi Yavuz, s. 84) Avrupalı Katoliklerin Fransa&#8217;da ve İrlanda&#8217;da; Protestanların ise Hollanda&#8217;da, insan eti yediklerine dair belgeler vardır. (Herbert H. Roven, John De Witt, Grand Pensionary of Holland; Giles Deleuze, Spinoza, Philosophie Pratique, s. 22) Bu konuda ‘özet bilgi’ için, ‘Derin Tarih’ dergisinin Mart 2019 tarihli 84. sayısına, Ayşe Eren’in, ‘Avrupa’da yamyamlığın karanlık tarihi’ ve Emrullah Kaleli’nin ‘Haçlı Seferlerinde Yamyamlık Hadiseleri’ (Turkish Studies &#8211; Historical Analysis Volume 14 Issue 2, 2019) adlı makalesine bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yıl 2023, aylardan Haziran. İsveç ve Danimarka vatandaşı olan Rasmus Paludan, Pegida hareketinin Hollanda&#8217;daki lideri Edwin Wagensveld, Norveç SIAN adlı ırkçı grubun yöneticisi Anna Braten, İsveç&#8217;te ateist ve PKK&#8217;lı Salvan Momika Kur&#8217;an yakmaya devam etmektedir! Daha önce de İslami kurumlara defalarca saldırılar yapılmıştır. Örneğin; Almanya’da 2012’den bu yana 78 camiye saldırı oldu. (Hürriyet, 21 Ağustos 2014) Fransa&#8217;da cami önüne domuz leşi bırakıldı. (Ensonhaber, 23 Eylül 2014) Avrupa&#8217;da ırkçılar camileri hedef alıyor. (NTV, 26 Aralık 2014) Almanya&#8217;da camiye ırkçı saldırı.  (Sözcü, 15 Nisan 2022) Avrupa&#8217;da camiler Müslüman karşıtı saldırılara hedef oluyor. (AA, 21 Ağustos 2014) Viyana&#8217;da Türk Camii kapısına domuz organları bıraktılar. (Sözcü, 26 Aralık 2014) Bosna Hersek&#8217;teki bir cami avlusuna domuz leşi bırakıldı. (AA, 21 Ağustos 2020) Cami önüne domuz leşi. (Milliyet, 23 Eylül 2014) Almanya&#8217;da cami kapısına domuz kafası asıldı. (AA, 17 Mayıs 2020) Almanya&#8217;da cami kapısına domuz başı asıldı. (İndyturk, 5 Aralık 2021) Almanya&#8217;nın Dortmund kentinde cami kapısına gamalı haç çizildi. (AA, 9 Şubat 2022) Cami kapısına gamalı haç çizdiler. (Cumhuriyet, 2 Ocak 2014) Caminin kapısına gamalı haç çizdiler. (Hürriyet, 20 Kasım 2017) Müslüman kadına saldırdı, 2 kişiyi öldürdü; ABD’de Jeremy Christian adlı beyaz ırkçı bir kişi, biri başörtülü diğeri siyahi iki kadına trende hakaret ederek saldırdı. İki kadına bağıran Christian, “Müslümanlardan nefret ettiğini” ve “Müslümanların cani olduğunu” söylerken, orada bulunan bazı vatandaşlar tarafından sakinleştirilmeye çalışıldı. Kendisine engel olmak isteyen üç kişiyi bıçakladı, olayda iki kişi öldü. (Mepanews, 28 Mayıs 2017) Fransa&#8217;da İslam düşmanlığı tırmanıyor! Türk derneğine çirkin saldırı. Paris&#8217;teki Türkiyeli Yurttaşlar Meclisi adlı derneğin duvarına &#8220;İslam=Mort (ölüm)&#8221; yazıldı. (Sabah, 9.11.2020) Almanya’da İslam düşmanlığı tırmanıyor. Alman hükümetinin, Sol Parti&#8217;nin soru önergesine verdiği cevapta, Temmuzdan 17 Eylül&#8217;e kadar toplam 188 İslam düşmanlığı suçunun kayıtlara geçtiği ifade edildi. Saldırılar nedeniyle sadece soruşturmaların bulunduğu ancak hiç kimsenin gözaltına alınmadığı belirtildi. (Sabah, 9.10.2020) ABD&#8217;de İslam düşmanı gruplara 106 milyon dolara yakın fon sağlandı. ABD’de 2017-2019 döneminde Müslüman karşıtı gruplara 106 milyon dolara yakın kaynak aktarıldığı ortaya çıktı. (TRT Haber, 12.01.2022) Fransa&#8217;da kurumsallaşan Müslüman karşıtlığı endişe veriyor. (TRT Haber, 09.11.2022) ABD&#8217;de bir üniversitede Kur&#8217;an-ı Kerim sayfalarını yaktılar. Arizona Eyalet Üniversitesinde İslam düşmanları, Kur&#8217;an-ı Kerim sayfalarını yırtıp yaktı. (11.12.2021) Fransa&#8217;da saldırı girişimi! Aracını camiden çıkanların üzerine sürdü. (TGRT Haber, 29.06.2017) Londra&#8217;da bir araç camiden çıkan yayaların arasına girdi: Ölü ve yaralılar var. (Posta, 19 Haziran 2017) Kanada’da Müslüman anne-kıza İslamofobik saldırı. Kanada’nın Hamilton kentinde, Müslüman anne ile kızı, bir kişinin İslamofobik saldırısına maruz kaldı. (AA;  14.07.2021) “Batı ülkelerindeki İslam ve Müslümanlık karşıtı bazı gruplar ile terör örgütleri, onlarca yıldır çeşitli eylemler yaparak camilere, ibadethanelere ve Müslüman derneklerine saldırı düzenliyor. ‘2016 yılından Ocak 2017&#8217;ye kadar toplam 2800&#8217;den fazla islamofobik saldırı’ gerçekleştirildi. İşte Batıda yükselen İslamofobik saldırı bilançosu: ABD: Donald Trump&#8217;ın başkan seçildiği Kasım seçimlerinden sonra ise ırkçılık yükselişe geçti. ABD&#8217;de bugüne kadar 450&#8217;den fazla İslamofobik saldırı yapıldı. Bu saldırılar özellikle kasım seçimlerinden sonra daha da arttı. Almanya: Almanya&#8217;da bugüne kadar 260 islam karşıtı eylem düzenlendi. 664 sığınmacı Müslüman mültecinin saldırıya uğradığı ülkede, 60&#8217;dan fazla camiye saldırı düzenlendi. Avusturya: 90&#8217;dan fazla saldırı. Belçika: Nüfusun yüzde 60&#8217;ı Müslümanları tehdit olarak görüyor. Müslümanların yüzde 71&#8217;i kendilerinin terörist olarak görüldüğünü düşünüyor. Halbuki terör örgütlerine kucak açan ve teröristlere sahip çıkan ülkelerin başında Belçika yer alıyor. Ülkede 20&#8217;den fazla islamofobik saldırı gerçekleşti. Fransa: Müslüman karşıtı gösterilerin en yoğun olduğu ülkelerden birisi. Özellikle Müslümanlar ile diğer dine mensup kişilerin karşı karşıya getirilmeye çalışıldığı ülkede 360&#8217;tan fazla saldırı oldu. Hollanda: İslamofobik çevreler ülkede en çok camileri hedef alıyor. Öyle ki Hollanda&#8217;da yaşayan Türk vatandaşları ve diğer Müslüman ülkelerin vatandaşları, ibadet için gittikleri camilerin, ibadet esnasında kapılarının kapalı tutulması konusunda şu günlerde çalışma yapmaya başladılar. Hollanda&#8217;da bugüne kadar 100&#8217;den fazla saldırı gerçekleşti. Bu saldırılardan 20&#8217;den fazlasında ise camiler hedef alındı. İngiltere: Başkent Londra başta olmak üzere ülke genelinde bugüne kadar 1000&#8217;den fazla saldırı düzenlendi. Genel olarak bu saldırıların çoğu Müslümanları hedef alsa da asıl hedefin yüzde 60&#8217;lık oranla Müslüman kadınlara yönelik olduğu belirtiliyor. İsveç: 30&#8217;dan fazla saldırı. Kanada: İslam karşıtı saldırıların en az rastlandığı Kanada&#8217;da bugüne kadar 20&#8217;den fazla saldırı yapıldı. Bu saldırıların en büyüğü ise geçen günlerde bir camiye yapıldı ve saldırıda 6 kişi hayatını kaybetti. Norveç: Norveç&#8217;te radikal sağcı Norveç Savunma Ligi ile Norveç&#8217;in İslamileşmesini Durdurma Hareketi taraftarlarınca onlarda kez İslamofobik saldırı gerçekleştirildi. Yunanistan: Müslüman mültecilere sözlü ve fiziki saldırılar yapıldı. &#8216;İslam Avrupa Dışına&#8217; gibi söylemler de ise son günlerde artış yaşanıyor.” (Sabah, 1.2.2017)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Müslüman karşıtı nefret suçu işleyen esas kişiler çeteler değil, çok çeşitli ‘ana akım medya ve politik yorumların yansıması’ olarak Müslümanları suistimal etmek, onlara saldırmak hakkın olduğuna inanan basit bireyler tarafından yapılmaktadır.” (Vikram Dodd, Guardian, 27.1.2010) “İslamofobi endüstrisi İslam karşıtı nefrete sebep olmaktadır. Ürettikleri ön yargıların sonuçları küçük olmayacaktır. Onlar marjinal gruplar değildir. ‘Daha ziyade politik ve kâr hatırına’ insanları farklı azınlık gruplarına bölmek amacında olanlara karşı direnmek ve karşı durmaya acil ihtiyaç vardır. Zamanın ilerlemesi ile ön yargılar daha da derinleşecek ve yerleşecektir.” (Nathan Lean, s. 301)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Prens William’ın Ukrayna açıklaması tepki çekti. Avrupa&#8217;da değil de, Afrika ve Asya&#8217;da savaş ve kan dökülmesine daha çok alışkın olduklarını söyledi. William, Ukrayna&#8217;ya da seslenerek, &#8220;Hepimiz arkanızdayız&#8221; dedi.” (Sabah, 11.3.2022) “Rusya-Ukrayna savaşında ırkçı söylemler! &#8216;Mavi gözlü ve sarı saçlı insanlar ölüyor.&#8217; ABD merkezli CBS NEWS muhabiri Charlie D&#8217;Agata canlı yayında &#8220;Burası on yıllardır kaosla yaşayan Irak veya Afganistan değil. Burası böyle şeyleri görmeyi hiç ummadığınız medeni Avrupalılara has bir kent.&#8221; ifadelerini kullanması izleyenleri şaşırttı. ITV News muhabiri Lucy Watson da bir tren istasyonundan yaptığı yayında, &#8220;Ukraynalıların başlarına düşünülemez bir şey geldi. Burası gelişmekte olan bir üçüncü dünya ülkesi değil, burası Avrupa.&#8221; ifadelerini kullandı. BBC&#8217;ye konuşan Ukrayna&#8217;nın eski başsavcı yardımcısı David Sakvarelidze ise canlı yayında, &#8220;Benim için bu yaşananlar çok duygusal, çünkü mavi gözlü ve sarı saçlı Avrupalıların öldürüldüğünü görüyorum.&#8221; Fransız kanalı BFM TV&#8217;de konuşan başka bir yorumcu, “Putin&#8217;in desteklediği Suriye rejiminin bombalarından kaçan Suriyelilerden bahsetmiyoruz. Avrupalıların bizimkine benzeyen arabalarla kendilerini kurtarmak için ayrılmalarından bahsediyoruz.” Fransız Gazeteci Ulysse Gosset&#8217;i ise yaptığı bir yayın sırasında “21. yüzyıldayız, bir Avrupa şehrindeyiz ve sanki Irak&#8217;ta ya da Afganistan&#8217;daymışız gibi seyir füzesi ateşi var, hayal edebiliyor musunuz?” ifadelerini kullandı.” (Hürriyet, 28 Şubat 2022)  “Ukrayna duyarlılığı altında ikiyüzlü ırkçılık! Boşnaklar da mavi gözlüydü. ABD ve Avrupa TV&#8217;lerinden ekrana yansıyan, ‘Ukrayna duyarlılığı&#8217; ikiyüzlü ırkçı yaklaşımı ortaya koydu: Sarışın mavi gözlü insanlar saldırıya uğradı. Bizim gibi arabalara biniyorlar. Burası Afganistan, Irak değil!” Mavi göz duyarlılığı akıllara Avrupa&#8217;nın göbeğinde soykırıma uğrayan Boşnakları getirdi. Sırp çeteler, Yugoslavya&#8217;nın dağılması sürecinde Müslüman Boşnaklara karşı sistematik soykırım uyguladı. 1992-95 arasında ‘sarışın, mavi gözlü&#8217; 300 binden fazla Boşnak katledildi. Batı da soykırımı sadece izlemekle yetindi.” (Star, 1 Mart 2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Polonyalı politikacı Tarczynski: 2 milyon Ukraynalı mülteci aldık, 1 tane bile Müslüman almayacağız. Gurur duyuyorum.” (Yeni Şafak, 11/04/2022) “Paralı askerler Ukrayna&#8217;da. Sivillerin vurulması, kadın ve çocukların öldürülmesi savaş suçu. Bunlar durmalı.” (Ukrayna savaşı hakkında konuşan bir Avrupalı. Ülke TV haberden bir kesit) I. ve II. dünya savaşlarını Batılılar çıkarmadı mı? Asya ve Afrika&#8217;daki iç savaşların, işgallerin nedeni Batılı sömürgeciler değil mi idi? Fransa, ABD, İsrail, Çin, Rusya, İngiltere dahil Avrupa ülkeleri Libya, Çeçenya, Afganistan, Irak ve işgal ettikleri birçok İslam ülkesinde sivil Müslüman halkı, çocuk ve kadınları katlederken demokrat, insan hakları, çocuk hakları örgütleri nerede idi?! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14566" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/2353426463457537.png" alt="" width="818" height="394" /></span></p>
<p style="text-align: justify;">Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesince düzenlenen 4. Uluslararası Şeyh Şaban-ı Veli Sempozyumu&#8217;nun açılış programında yaptığı konuşmada, &#8220;İslamofobi&#8221; kelimesiyle ilgili önemli bir çağrı yaptı: &#8220;Son günlerde &#8216;İslamofobia&#8217; diyoruz. Lütfen bu tabiri kullanmayın. Bu emperyal bir dilin parçasıdır. Fobi, kendiliğinden olan bir korku demek. Kişinin yenemediği, doğal olan bir korkudur. Ama bugünkü dünyada var olan, adına emperyal dilin İslamofobia koyduğu şey, ‘üretilmiş’ bir İslam düşmanlığı, üretilmiş bir İslam karşıtlığıdır.&#8221; <span class="style5">(Yeni Akit, 05.05.2017)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14567" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sinema-oryantalizm-2.png" alt="" width="1036" height="524" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14568" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/predators-islam-algioperasyonu-1-1.jpg" alt="" width="649" height="208" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14569" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Wonder-Woman-1.jpg" alt="" width="1009" height="161" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Lanetli kurt adam’ filmi. &#8216;Vampirler başkaldırdı&#8217; denirken vampirler, &#8216;lailahe illellah&#8217; diye bağırmaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14570" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/897679556454-1.png" alt="" width="421" height="338" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14571" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/haginda-2020-1.jpg" alt="" width="395" height="333" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Conan; çizgi roman da bile bilinçaltına mesaj: Cadıların işaretinin hilal olduğunu haykıran kötü cadı!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14572" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/conanda-oryantalizm-1-1.png" alt="" width="342" height="295" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Aslan Kral 2’ adlı çizgi filmden; İyi yürekli aslan kralın kötü yürekli kardeşi, sırtlanlarla anlaşma yapıp kardeşine komplo kurarken, &#8220;savaşa hazır olun&#8221; komutunu verirken sahnede gözüken hilal.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14573" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3754685648-1.png" alt="" width="201" height="168" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                   Yedinci oğul adlı film</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14574" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/haberlerinagindaislam-2020-1.jpg" alt="" width="801" height="198" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> &#8220;Güneşin Gözyaşları&#8221; adlı filminden iki kare: ABD askeri &#8220;bunu nasıl yaparlar?&#8221; diye sorunca, iki kerede kadın aynı cümleyi tekrar eder: &#8220;Bunlar böyledir işte&#8221; diye cevap verir. Bunlar dediği Müslümanlar, böyle dediği: Müslümanların din adamlarını öldürüp, kadınlara tecavüz edip işkence ile çocuklar dahil öldürmesi, masum köylüleri katletmesi! Tabii söylemeye gerek yok, ABD askerleri masum köylüleri korumak için Bruce Willis önderliğinde canlarını hiçe sayarlar&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14575" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/haberlerin-aginda-islam-2021-12-1.png" alt="" width="774" height="257" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  ‘Gecenin Dişleri’ adlı filmde, vampirlerin broşu </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14576" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/9994755683-1.png" alt="" width="358" height="206" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Walt Disney in 1992 tarihli Alaaddin adlı çizgi filminin şarkısı sözleri şöyle Başlar: &#8220;Ben uzak bir diyardan geliyorum, orada kervan develeri dolanır, orada çehreni beğenmezlerse kulağını keserler. Evet, barbarca bir şey&#8230;. Ama ne yaparsın, bu benim ülkem işte&#8221; (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 71) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15710" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/346426357.png" alt="" width="474" height="331" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8216;Da Vinci Şifresi&#8217; adlı filmde kilisede üstüne basılan bir kilim ve üzerindeki desen!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Gitar Hero oyunu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14577" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/gitar-hero-oyunu-1.jpg" alt="" width="423" height="329" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Günümüzde, piyasadaki dijital oyunlar, arka planda İslam düşmanlığına zemin hazırlamaktadır.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz Muhammed imajı, s. 393)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14579" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/55553645778568.jpg" alt="" width="1036" height="514" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15542" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/654754686785679.jpg" alt="" width="470" height="193" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15838" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/345426457.jpg" alt="" width="208" height="202" /> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Apple Arcade&#8217;in lansman oyunlarından Sneaky Sasquatch , tuvalet kapısı ve yine hilal!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bilimsellik iddiası</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizmin bilimsel merak kaynaklı olduğunu, bilinmeyen olarak nitelendirilen ve gizemini koruyan Doğu’nun dillerini, kültürlerini araştıran bir disiplin olduğunu savunan belli bir kesim de olmuştur. Bu kesim, araştırmalarını objektif bir metotla yürüttüklerini savunsalar da, yaptıkları çalışmalarda, Batı’nın Doğu üzerindeki maddi/manevi sömürgecilik faaliyetlerini görmezden gelmişlerdir.” (Furkan Emiroğlu, Oryantalizm nedir? İlim ve Medeniyet, 23 Ocak 2018) Gerçekte ise, “Oryantalistlerin araştırmaları, bilimsel havaya bürünmüş bir şekilde saklanan emperyalist hedeflerdir.” (Muhammed Bakır el-Hakim, Oryantalistler ve Kur’an hakkındaki şüpheleri, s. 26)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesela Michael Curtis, emperyalizm veya misyonerlik amaçla değil de, Batının başka nedenlerle Doğuya ilgi ve meraklarının olduğunu savunur: Gezginlik, ticaret, bilim adamlığı! Amaç ise ‘Doğu toplumlarına ışık tutmaktır!’ Bunun aksi durumlar ise ‘nadirdir’!  (Michael Curtis, Şarkiyatçılık ve İslam, s. 450) Yine Bernard Lewis, 1979 yazında “Ortadoğu Araştırmalarının Durumu”nda çıkan, ‘Amerikan bilim adamı’ adlı makalesinde şöyle demektedir: ‘Avrupalı olmayan medeniyetler bugün bile, ‘entelektüel merak’ sahibi olmanın nedenini anlamakta çok güçlük çekerler. İlk Avrupalı Mısırolog ve arkeologlar Orta Doğu’da kazıya başlayınca, halk onları casus ya da ajan olarak nitelendirmişlerdi.’ Aslında, “Oryantalizmi akademik merak nedeniyle açıklamaya uğraş veren ve tüm eleştirilerini bu iddia üzerine kuran Bernard Lewis’in ABD siyasetiyle ilişkilerinin niteliğine bakmak dahi bu konuda yeterince açıklayıcı olacaktır.” (Yücel Bulut, Orientalism’in Ardından, Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 24. Sayı, 2012/1, 1-57) İslam dünyasında birçok katliamlara imza atan ABD Başkanı George W. Bush&#8217;un danışmanlığını yapan Lewis’in mezarı da Tel Aviv&#8217;deki Trumpeldor Mezarlığı&#8217;nda bulunmaktadır. (tr.wikipedia.org/wiki/Bernard_Lewis) Bernard Lewis, Ortadoğu’nun en tartışmalı tarihçisi. O, sağcı oryantalistlerin deniz feneriydi. ABD’nin Irak’ı işgalinde önemli rol oynayan Lewis’in politik yaklaşımı tavizsiz olduğu oranda basitti. 2001 yılında ABD yönetimine sunduğu çözüm önerisi çok açıktı: “Ya sertleşin ya da bölgeden çıkın.” (Gazete Duvar, 27.5.2018) Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı eserinde Lewis, “Gerek Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ilacının ve gerekse de modern Türkiye’nin uluslararası arenada yer almasının yegane yolunun modernleşmek, başka bir deyişle Batılılaşmak olduğunu iddia eder. Onun modernlikten anladığı ise laikleşmek ve Batılı hayat tarzını benimsemek suretiyle, ‘eski değerlerden uzaklaşmaktır.’ Bu fikirden hareketle eser boyunca Batılı bir düzen isteyenler her zaman iyi, bunun karşısında olanlar ise kötü olarak sunulmuştur.” (Özgür ORral, Bernard Lewis ve Oryantalist Gelenek, Türkiye Araflt›rmalar› Literatür Dergisi, Cilt 1, Say› 2, 2003, 618) “Oryantalizmi masum bir akademik merak ürünü olarak değerlendiren bu tanımların dışında, söz konusu disiplini Hristiyan misyonerliği (R. Paret, The Study of Arabic and Islam at German Universities, Wiesbaden 1968, s. 5; M. Rodinson, Batıyı Büyüleyen İslam, s. 46; M. Hamdi Zakzûk, Oryantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı, s. 8) ve sömürgecilikle iş birliği içerisinde (Edward Said, Oryantalizm) değerlendiren görüşler de bulunmaktadır.” (DİA, Oryantalizm,  III/428-437)  “Halbuki Avrupa’nın yabancı kültürlere ilgisi her zaman işgal, sömürme,  ticari sebeplerle olmuştur! ABD’nin bölgesel araştırmalar geliştirmesinin temel nedeni de siyasal olmuştur.” (Leonard Binder, Orta Doğu hikayesi, s. 1) “İş âlemi ve hükümet arasındaki ilişkilerin günden güne gürbüzleştiği bir ortamda, bir kültüre ilişkin bilgilerin gerçek amacı ne olabilir? Bugün İslamiyet’e ilişkin hemen hiçbir çalışma bağımsız ve çağdaş baskılardan korunmuş değildir. İslamiyet uzmanı akademisyenler hep bir ağızdan İslamiyet’in Batı’yı tehdit ettiğini haykırırlar.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 162, 163, 167, 168, 177)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendi entelektüelini yetiştiren oryantalizm, bu durumu sömürgeci dö­nemde siyasal bir misyon olarak kullanmıştır. Batı tarih yazılımıyla, sömürge faaliyetleri bir paralellik göstermiştir. Bu çerçevede biyolojik bir felsefe olarak Darwinizm, sosyal Darwinizm şekline bürünmüş ve canlılar arasındaki sınırsız mücadele olarak algılanan biyolojik Darwinizm, Batılı için sosyal Darwinizm haline alıp sömürmenin meşru bilimsel bir aracı halini alabilmiştir. Böylece Doğu&#8217;ya yönelik hakimiyet alanının genişletilebilmesi mümkün olmuştur. Entelektüeller, son noktada sömürgeci oryantalizmin öncü misyonerleri olarak görevlerini yerine getirmişlerdir.” (Ahmet Davudoğlu, “Batı’daki İslam Çalışmaları Üzerine”, Marife, sayı: 3, Kış Konya 2002, 49)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Zamanla savaş ile alt edilemeyen &#8216;dinsizler&#8217; Hristiyan yapılmaları için Arapça başta İslami ilimlerle ilgili Avrupa’da eğitimlere başlanır. Onların dini araştırmalarından amaç, &#8216;eksik/kusurları&#8217; gün yüzüne çıkarılabilmesidir!” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 53) “İslam inanç sistemini çürütmek için dil öğrenmek gerekliydi. 1321’de Viyana Konsülü ile dil okulları açılma kararı alınır. (Bulut, s. 49) Cuseli Nicholas ise, Kur’an’da üç dairenin mevcut olduğunu iddia eder. İlki Nasturi Hristiyanlığı; ikincisi, İslam peygamberinin Yahudi danışmanlarınca sokulmuş Hristiyan karşıtı fikirler ve son olarak peygamberin vefatından sonra Yahudi düzeltmenler tarafında sokulmuş kötülükler. (Bulut, s. 52) Barthelemy d’Herbelot’nun öncülüğünde İslam Ansiklopedisinin ilk taslağı hazırlanır. Amaç Müslümanların güçlü veya zayıf yanlarını öğrenebilmektir. (Bulut, s. 70) 1793&#8217;de Fransa&#8217;da okul açılırken, amaç İslam inanç sistemine sızmak olduğu için en basit veri ve bilgiler dahi fişlenip kayda geçirilmişti.&#8217; (Ömer Baharoğlu, s. 25) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalistler, ilmi gibi gözüken çalışmalarını çoğu zaman İslami bir konuyu çürütme gayesi ile yapmakta, dini inancı ve İslam şeriatını zayıflatma amacını gütmektedir.” (Dr. İbrahim el-Lebban, el-Müsteşrikun ve’l-İslam, s. 15)  “Oryantalistlerin önemli bir eksiği, Müslümanların genelini temsilden uzak figürleri ön plana çıkarmaları ve tüm İslam âlemini temsil etme eğilimini o seçtikleri kişilerde görmeleridir. Oryantalistler bilerek ve açık bir şekilde İslam âlemindeki çeşitli eğilimleri seçip, onları ön plana çıkarıyorlar. Çalışmalarında politik çıkarlar gittikçe artmakta, yoğun bir siyonist etki yazılarında görülmektedir. Oryantalistlerin İslam üzerine yaptıkları çalışmada anlaşılması gerekli temel nokta, objektiflik, akademik metot, tarafsızlık ve benzeri konulardaki iddialardır. Halbuki kendileri belirli bir inanç ve belirli bir eğilimle İslam’a yaklaştıkları için, yukarıdaki kavramları teğet geçmektedirler.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 194-195, 198)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Oryantalist çalışmalarda objektiflik, tarafsızlık ve bilimsel namus aramak!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Avrupa&#8217;da İslam dinini incelemekle uğraşanlar, ya Hristiyanlığa inanırlar ya da inanmazlar. Eğer Hristiyanlığa inanan biri ise, bu incelemelerinde, nesnel gerçeklik yani mutlak doğru ile şahsi fikir ve hislerini birbirinden ayırması zordur. İslam dini Hristiyanların gözünde ilahi olmadığı için, Hristiyan alimlerinin İslam dini için yapacakları araştırmalarda, ellerine geçen kitapta saldıracak yer aramaktan ibarettir. İnanmayanlara gelince ise, onlar da bütün dinlere bilimsel gelişmelerin en kuvvetli engel gözüyle bakmaktadırlar.” (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 16) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olduktan sonra &#8216;Seydi Abdülkerim&#8217; adını alan Roger du Pasquier şöyle söylemektedir: &#8220;Batı hiçbir zaman gerçek anlamda İslamiyet&#8217;i tanımadı. Hristiyanlar sürekli olarak ona iftira ve hakarette bulundu. Batılıların birçoğuna göre İslam üç şeyden ibarettir: Fanatizm, kadercilik ve çok evlilik. Batıda yapılan Doğu araştırmaları tarafsız bir bilimsel anlayışla yapılmamıştır.&#8221; (Pasquier, Decouverte de l&#8217;Islam, s. 16) “Batının Doğu incelemelerinde akademik bir gayeye rastlamak neredeyse imkansızdır.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 50) “Tercüme veya fihrist çalışmaları da görünürde ilmi çalışma gibi gözükse de gerçek hedefleri, Allah&#8217;ın kitabı hakkında insanları şüpheye düşürmek amaca ulaşmak için birer vasıta olarak kullanılmak olmuştur.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 32, 33, 77) “Oryantalistler zayıf hadislere dayanmakta bir sorun görmezler. Tarih ve siyer kitaplarında doğruluğu ispatlanmamış zayıf haberleri inceden inceye araştırırlar. Bu gizli defineyi (!) ortaya çıkarmada ve zayıf rivayetleri arayıp bulmada tükenmez sabırları vardır. Çoğu zaman iddialarını çürüten nas (ayet/hadis) ve haberleri, delilleri ise görmezden gelirler.” (el-Lebban, el-Müsteşrikun ve’l-İslam, s. 33) İşin ilginci birbirinden alıntılar ile  bu delilsiz düşmanca iddialar zamanla şöhret bulup hakikatmiş gibi algılanmaktadır.” (Hamdi Zakzük, s. 73) “Amaçları ilmi araştırma değil, fikir savaşı ve dini yıkımdır.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 31) “Doğu ile ilgili çalışmalar, öncelikle Batı için hazırlanmıştır. Batının Doğu ile çatışma içinde olması, bu bilgilerin düşmanca bir duygunun altında biçimlenmesine yol açmıştır.” (Baykan Sezer, Şarkiyatçılık üzerine, Türk kültürü araştırmaları, sayı 1-2,  s. 170) “Çoğunluğu dindar olan İslami araştırmalarla meşgul Hristiyan oryantalistlerin pek çoğunun, kendi dininin teslis, çarmıha gerilme ve kendisini feda etme gibi temel inançlarını inkar edip karşı çıkan bir dini araştırdıklarını unutmaları çok güçtür. Yine İslam dininin birçok doğu ülkelerinde Hristiyanlığa galip gelip onun yerini aldığını unutmaları da kolay değildir.” (İbrahim el-Lebban, el-Müsteşrikûn ve’l-İslam, s. 34) “Oryantalistler, İslami konularda araştırmaya, zihinlerinde peşin fikirle başlarlar ve o peşin fikre delil aramaya çalışırlar. Kullandıkları ‘delinin sağlamlığı, taşıdıkları peşin fikirleri desteklemesi ile doğru orantılıdır.’ Bu nedenle, çok kere kişisel olaylardan, genel kurallar çıkarırlar. Böyle olunca da, içlerindeki peşin fikir, tarafgirlik ve hastalık olmasa, kendilerini kurtarabilecekleri çelişkilere düşmektedirler. (Mustafa Sıbai, s. 75) “Hem fertler arası ilişkileri düzenleyen hem de nefis tezkiyelerini (nefsi kötülük ve günah kirinden temizlemeyi) sağlayan bir din olarak İslam, Batılıların belirlediği din standardının dışına çıkmaktadır. Ne tuhaftır ki, Batılıların İslam hakkında verdikleri bu hükmü, mesela içinde sosyal ilişkileri belirleyen hükümler olan Yahudilik için hiç uygulamazlar.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 57) Blachere “Biz Doğu’nun dini kitapları arasında Kur’an kadar, okunuşuyla ‘fikri düzenimizi dağıtan’ bir kitap görmedik.” (Blachere, el-Kur’an, s. 41) demektedir. Doğal olarak da, “Düşmanlık ve kıskançlık gölgesinde objektifliğin gerçekleşmesi de mümkün olmamaktadır.”  (Adnan Muhammed Vezzan, s. 96) “Oryantalizmin temeli doğruluğa ve objektifliğe hiçbir zaman dayanmamıştır.” (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 9) “Doğu ile özdeşleşen İslam ve Batı ile özdeşleşen Hristiyanlık arasında süren savaş, hâlâ insanlık tarihinin ayrılmaz bir öznesidir. Bu savaşta &#8216;bizler ve ötekiler&#8217; veya &#8216; seçilmişler ve lanetliler&#8217; ayrımı, İslam&#8217;la ilgili yorumlarda başlıca etkeni oluşturmuştur.” (Ömer Baharoğlu, s. 28) “Oryantalistler ne kadar bilgili olursa olsun, objektif olamamışlardır.” (Asaf Hüseyin, s. 28) “Oryantalistler objektif gibi görünüyorlardı. Bir insan fizik bilimiyle uğraşırken objektif olabilir fakat din, kültür ile ilişkin alanlarda bu mümkün değildir.” (Asaf Hüseyin, s. 58)  “12. ve 13. yüzyıllarda Müslümanlara ait birçok bilimsel eser Batı dillerine Peter El Venerable&#8217;nin teşviki ile çevrilmiştir. Amaç, Haçlı seferleri ile Hristiyanlaştırılamayacağı ortaya çıkmaya başlayan Müslümanlar üzerindeki misyonerlik faaliyetlerinde kullanılmak üzere, İslam kaynaklarında bulunacak hataları arama gayretidir. Sonunda misyonerlerin kullanabileceği yedi eserden oluşan Toledo Külliyatı/kolleksiyonu ortaya çıkar.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 42) ki, bu külliyat daha sonra &#8220;Rönesans’ın tetikleyici unsuru olmuştur.&#8221; (Tuğba öztürk, Toledo Koleksiyonu, Milel ce Nihal, inanç, kültür ve mitoloji araştırmaları dergisi cilt 12 sayı 1 Ocak – Haziran 2015, s. 76-77) “1312 yılında Viyana&#8217;da toplanan konsül ile Arapça öğrenimi kararı alınır. Raymond Lull, &#8216;Arapları dininden döndürmenin en iyi yolunun Arapça&#8217;yı öğrenmek olduğunu&#8217; görüşü bu konsülde kabul ettirir.  1294 yılında Papa V. Silistin ile konuşur, &#8216;Eğer barışçıl çalışmalarla İslam ülkelerinde başarı sağlanamazsa, zor kullanarak Müslümanlar Hristiyanlaştırılsın&#8217; teklifinde bulunur. Arapçayı öğrenen misyonerler tercüme faaliyetlerine yönelirler. İlk Kur’an tercümelerini yapanlar Toledo kesişleridir. Roger Bacon bir kitap yazarak Papaya sunar ve &#8216;Arapça eğitiminin, İslam&#8217;a sızma konusunda yardımcı olacağını’ özellikle belirtir.” (Ömer Baharoğlu, s. 44) “Theodor Nöldeke, 1887 yılında, bir oryantalist olarak &#8220;Tüm çalışmasının Doğu halklarına dair &#8216;olumsuz kanaatini&#8217; teyit etmeye yönelik olduğunu&#8221; vurgulamaktadır. (Ömer Baharoğlu, s. 221; Naif Yaşar, 22) “Cambridge Üniversitesinde Arapça kürsüsünü açanlar, gayelerini 9 Mayıs 1936 tarihli resmi yazıda şöyle açıklamaktadır: &#8216;Hedefimiz, Doğu ülkeleri ile yapılacak ticaret yolu ile devlete ve krallığa yararlı bir hizmet yapmak ve kilisenin sınırlarını genişletmektir.” (A. J. Asbesry, The Cambridge Scholl of Arabic, s. 8) Bu bakış açısı Batı dünyasında çok uzun bir müddet İslamiyet&#8217;in yanlış bilinmesine, bu yüzden de İslam&#8217;a karşı kin duyulmasına neden olmuştur. Bu doğal olarak, misyonerlik faaliyetlerinin bir sonucuydu. Bu sonuçta oryantalistlerin ise büyük bir payı vardır. Misyonerlik, &#8216;ötekine&#8217; yönelik üstünlük mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Oryantalizm gibi misyonerlikte, sömürgeciliğin keşif koludur!”  (Ömer Baharoğlu, s. 50) Ama günümüzde oryantalistler tüm bu “emperyalist ve misyonerlik amaçlı çalışmaları” bilimsel merak ile açıklamaktadırlar! “Müsteşrikler şüpheli olan ne ise, naklediyorlar. Çünkü bu metot onların menfaatine daha uygun görülmektedir. Kur&#8217;an&#8217;da ihtilaf ve çelişki bulunduğu yönündeki iddialar, Batıda ilk olarak Abdülmesih b. İshak el Kindi’ye nispet edilen ‘Risale’ adlı eserde görülmektedir. (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 56, 68) Rudi Paret, ‘Hristiyan bilim adamlarının İslam ile tanışırken, Hristiyanlığa düşman bir dinde iyiliğin bulunmasının mümkün olmadığı şeklinde peşin bir hüküm taşıdıklarını’ itiraf etmektedir. (Paret,  ed-Dırasetül-İslamiyye, s.9) “Cambridge Üniversitesi Hristiyan ilahiyat fakültesi mezunu olan ve Londra Üniversitesi Doğu araştırmaları enstitüsünde &#8216;İslam ülkelerinde uygulanan medeni kanunlar&#8217; bölümünün başkanı olan Profesör Anderson, sırf İslam&#8217;da kadın hakları konusunda doktora tezi hazırlayan bir öğrencisinin, İslam&#8217;da kadın hakları olduğunu delilleri ile ortaya koyduğu gerekçesi ile tezini başarısız saymıştır. İskoçya&#8217;da bulunan, Glasgow Üniversitesi İslami araştırmalar bölüm müdürü ise bir rahip ve misyonerdir. Oxford Üniversitesi, İslam Arap araştırmalar bölümü müdürü ise bir Yahudi&#8217;ydi ve en basit bir Arapça cümleyi bile tercüme edemezken, fakültede, tefsir ve fıkıh üzerine dersler vermekteydi.” (Mustafa Sıbai, s. 86) “Oryantalistlere finans sağlayan kuruluşların başında ise, Rockefeller Vakfı ve Ford Vakfı gibi Yahudi güdümündeki şirketler bulunmaktadır.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 234)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14580" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/47168808_522873638192579_7608852800465797120_n-1.jpg" alt="" width="528" height="291" /></span></p>
<p style="text-align: justify;">Tebbet suresi, Ebu Leheb&#8217;in kafir olarak öleceğini ilan eden bir suredir. Leheb aslında azıcık aklını kullanıp, &#8220;Ben Müslüman oldum&#8221; dese, Hz Muhammed zor durumda kalacak ve Kur’an -Haşa- yalancı çıkacaktır! Önceden <span class="style5">(3. ayet ile)</span> verilen bu haber, zamanla gerçekleşir ve Kur’an&#8217;ın ilahi bir mucizesi olarak tarihe not edilir. Peki, bu mucizevi ayete oryantalistler nasıl yaklaşmaktadır? 40 yıl Tel Aviv Üniversitesinde ‘İslam Araştırmaları bölümü profesörü’ olan oryantalist Uri Rubin tarafından yazılan, &#8220;Abu Lahab And Sura CXI&#8221; adlı makalede, Tebbet suresinin 3. ayeti yani, &#8220;O Ebu Leheb alev alev yanan ateşe atılacak&#8221; anlamındaki ayet makalede ‘yoktur’! Sadece 18 ile 21. sayfalarda, ayet mealini vermeden kendi yorumlarını yazarken 3. ayet diyerek yazmakta ama anlamını vermemektedir! Neden? Çünkü ‘önceden hedeflediği amacına ulaşması için 3. ayet ona engel’ olmaktadır! O zaman bu ayet, değersiz; yok hükmündedir! Oryantalist Loth ise, Kur’an&#8217;daki “Yâ sîn, Hâ mîm” gibi sure başlangıçlarının  Medine’de indiğini ve oradaki Yahudiler&#8217;den etkilendiğini ileri sürmektedir. Halbuki bu şekilde başlayan 29 surenin 27&#8217;si Mekke&#8217;de, sadece iki tanesi Medine&#8217;de inmiştir. <span class="style5">(M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 76)</span> Meşhur oryantalist Jeffrey, bir taraftan sahabe&#8217;nin elinde yazılı Kur&#8217;an ayetlerinin olmadığını iddia derken başka bir yerde de, İbni Mesud, Ali, Ubeyy ve Ebu Musa&#8217;nın Kur&#8217;an cemlerine sahip olduğundan bahsetmektedir. <span class="style5">(Prof İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 67)</span> “Başta Goldziher olmak üzere, oryantalizm sıfatı ardına saklanarak dinlerini hiç ön plana çıkarmadan İslam’a olan düşmanlıklarını kusma fırsatlarını bulmuş Yahudi kökenli birçok oryantalistler bulunmaktadır.” <span class="style5">(Hamdi Zakzük, s. 48)</span> Yahudi iken sonradan Müslüman olan Margaret Marcus <span class="style5">(Meryem Cemile)</span> “Oryantalistler kendi misyoner amaçlarına hizmet eden yazarların fikirlerini göklere çıkarırlar.” <span class="style5">(Meryem Cemile, İslam ve Oryantalizm, s. 48)</span> diyerek, bir zamanlar içlerinde bulunduğu bu kesimin gerçek yüzlerini de ifşa etmektedir. Meşhur oryantalist “Goldziher ise, İslami kaynaklar hakkında yalan söylemekte, yorumlarda aşırılığa, delil olamayacak şeyleri delil gibi sunmaya çalışmaktadır. Goldziher, Demiri&#8217;nin,  &#8216;hayvan kitabı&#8217; ya da &#8216;Bin bir gece masalları&#8217; veya çeşitli yazarların edebiyat kitaplarındaki uydurulmuş rivayetlere itibar etmekte, onları önemli deliller gibi sunmakta.” <span class="style5">(Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 15)</span> ve bunlardan hareketle ‘İmamı Azam&#8217;ın, Bedir Savaşı mı önce yoksa Uhud mu önce, bunu bilmediğini’ bile ileri sürebilmektedir. Halbuki “Büyük fıkıh alimi Ebu Hanife&#8217;nin sadece öğrencilerinin yazmış olduğu siyer kitaplarına <span class="style5">(Siyeru’l-Evzai, Siyeru’l-Kebir)</span> bakılsa, büyük imamın, bu konudaki ilmi derecesinin ne kadar büyük olduğunu rahatlıkla görebilirdi.” <span class="style5">(Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 77)</span> “Bu meşhur oryantalist, Ebu Hanife&#8217;nin hayatını anlatan birçok ilmi eseri görmezden gelip, kendi amacına hizmet edecek, ilmi hiçbir delili olmayan böyle bir kitabı kaynak göstererek, yazılarındaki objektiflik ve ilmi seviyeyi de ortaya koymaktadır.” <span class="style5">(Mustafa Sıbai, s. 77)</span> </p>
<p style="text-align: justify;">James William Hampson Stobart, &#8216;Kur’an&#8217;ın, biraz şiir kabiliyeti olan ve biraz Yahudi efsanelerine yabancı olmayan herhangi bir kişinin ilahi vahiy iddiasını taşımadan yazabileceği bir eser olduğunu&#8217;  iddia eder. <span class="style5">(İslam and its Founder, s. 68)</span> Ama, 600&#8217;lü yıllarda fil suresine nazire yapmak için, Müseylemetül kezzab&#8217;ın uydurduğu:&#8221; el-Filu me’l-Filu ve ma edrake me’l-filu, lehu zenebun kasirun ve hurtumun tavil: Fil, filin ne olduğunu bilir misin? Onun kısacık bir kuyruğu ve uzun bir hortumu var.&#8221; <span class="style5">(el-Amidi, Gayetu’l-Meram fi ilmi’l-kelam, 344; el-İci, el-Mevakıf, III/393)</span> türü uydurmalardan, 2000&#8217;li yıllarda &#8220;The True Furqan&#8221; adlı uydurma kitaba dek birçok denemeler yapıldığı ama hepsinin başarısızlıkla sonuçlandığından habersizdir! &#8220;Entelektüeller, profesörler, şairler toplanın ve ülkemiz için bir kitap yazın. O kitabı, yavaş yavaş insanları eğiterek uygulayın. Bizi kısa sürede Çin ve ABD&#8217;den daha güçlü hale getirecek bir eser ortaya koyun, böyle bir eser ortaya koyun. İşte aciz bırakmak <span class="style5">(mucize)</span> budur. Bu Kur&#8217;an&#8217;ın mucizelerinden biridir, bu kadar kısa sürede böyle bir toplumsal atılımın, dünya tarihinde başka bir örneği yoktur. Tarihte böyle etki bırakmış bir şahsa deli diyebilir miyiz? Üstelik o, bu etkiyi önceden bildirmiş ve haber vermiş iken. Hele de bu kişi, 40 yaşına kadar siyasetle uğraşmamış, 53 yaşına kadar da komutanlık yapmamışsa! Mekke&#8217;deki dönemin semeresi, ileride valiler ve komutanlar olacak muhacir nesliydi.&#8221; <span class="style5">(Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 287-288, 413)</span></p>
<p style="text-align: justify;">“Sıbai, Yahudi asıllı oryantalist Schacht ile görüşür ve ona Goldziher&#8217;in İslami metinleri tahrif ettiğinden bahseder. Schacht, &#8216;Bu konuda hata etmiştir&#8217; demekle yetinir. &#8216;Bu sadece soyut bir hata mıdır? diye Sıbai sorunca, Schacht öfkelenir. Başka bir konudaki hatalarını da delilleri ile Sıbai ispatlayınca, &#8216;Bu da Goldziher&#8217;in hatası ama alimler hata etmezler mi?&#8217; diye cevap verir Schacht. Konuşma devam ettikçe oryantalist Schacht kinlenmeye başlar. Sıbai sonunda şöyle söyleyerek konuşmayı bitirmek zorunda kalır: &#8220;Şüphesiz senin isimlendirdiğin bu tür hatalar, geçen asırda meşhur hale gelmiştir ve sizden birçok bir oryantalist de bunları &#8216;ilmi gerçekler&#8217; olarak kullanmaktadır.&#8221; <span class="style5">(Sıbai, el-İstişrak, s. 54-55)</span> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14581" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/okumuscahiloryantalistaday1.jpg" alt="" width="296" height="599" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Katolik savunucusu, karşılaştırmalı dinler konusunda uzman ve doktora öğrencisi olan Luis, ‘10 yıl boyunca İslam&#8217;ı araştırmış ve entelektüel ve ruhsal yönden iflas etmiş bir din olduğu sonucuna’ varmıştır! 10 yıllık bilgi birikiminin göstergesine bir bakalım. &#8220;Fatiha&#8221; suresinde &#8220;kaç rekat var?&#8221; şeklinde kendisine sorulan soruya verdiği cevap şu şekildedir: &#8220;2, mutlu musun!&#8221; Yanlış cevabının farkında olmadan bir de bilgiçlik taslamaya devam etmektedir uzman Luis! En ılımlı oryantalist olarak bilinen &#8220;M. G. Watt, &#8216; Müslümanlar ve Araplar savaş toplumudur, barış toplumu değildir. Savaş Arapların bir özelliğidir ve onu sistemli hale Muhammed sokmuştur&#8217; demektedir. Dünya savaşlarını çıkaran toplumun içinden biri olan bu profesöre, bir öğrenci Bakara suresi 216. ayetini (Hoşunuza gitmediği halde, yine de size savaş farz kılındı.) okuyunca adam şaşırıp kalır ve sessizliğe sarılır.&#8221; (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 3-4) &#8220;Papaz ve oryantalist olan Watt, Kuveyt üniversitesinde verdiği bir konferansta ise, &#8216;İslam ve Müslümanlara özgü yazdıklarımızda, insaf ve objektiflik içerisinde kalmaktayız.&#8217; (M. Abdülfettah Ulyan, Adva&#8217; ale&#8217;l-İstişrak, s. 11) demekte idi. Bu sözlerin birer aldatmaca olduğunu, aynı oryantalistin İngiltere&#8217;de Edinburgh Üniversitesinde yapılan 10. oryantalizm toplantısında ‘sünnet, rivayetler ve İbni İshak&#8217;ın tarihinden’ bahsederken, hiçte ‘İslam ve Müslümanlara uygun olmayan ifadeler’ kullanarak (Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 108)  bizzat ispat etmiştir. “M. G. Watt Hz. Muhammed&#8217;i daha iyi bir imajla ortaya koymaya çalışmaktadır. Muhtemelen ‘soğuk savaş dönemi komünizme karşı işbirliği siyasetinin’ de etkisi ile, “Hz. Muhammed kendi dönemi, yer ve zaman şartları ile değerlendirilmelidir.” demektedir. Watt’a göre &#8220;Araplara bir din lazım idi ve Muhammed de tam zamanında bu ihtiyacı gidermiştir.&#8221; (Montgomery Watt, İslam ve toplumsal dayanışma, s. 269) Watt bir dünya savaşı olur da İslam dünyaya hakim olursa, nelerden insanlığın yoksun kalacağını ise şöyle sıralamaktadır: “Kimse İslam&#8217;ın kökeninin Yahudi ve Hristiyanlığa dayandığını bilmeyecek ve İslam dünya toplumunun kültürel zenginliğini yok edecektir.” (Watt, İslam ve toplumsal dayanışma, s. 276) C. Brockelmann tarafından yazılan, &#8216;İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi&#8217; adlı kitabında yazar, Müslüman Arap idareciler, sonradan Müslüman olan ve Arap asıllı olmayanları, raiyye; &#8216;sürü&#8217; gözüyle gördükleri, iddiasında bulunur. Halbuki, &#8216;Rai&#8217; kelimesi &#8216;Lider, başkan&#8217; ve &#8216;Raiyye&#8217; kelimesi ise &#8216;kavim, millet, topluluk&#8217; anlamına gelmektedir. Ayrıca raiyye kelimesi, sadece yabancılar için değil, &#8216; bütün halk&#8217; anlamında da kullanılmaktadır. Ayrıca, &#8216;Hepiniz çobansınız, emriniz altındakilerden sorumlusunuz.&#8217; anlamındaki meşhur hadiste (Buhari, Cum`a 11, İstikraz 20, İtk 17, 19, Vesaya 9, Nikâh 81, 90, Ahkam 1; Müslim, İmare 20; Ebû Davud, İmare I/13; Tirmizi, Cihad 27) &#8216;Rai&#8217; kelimesinin &#8216;Emanete güvenilir muhafız olan, emri altında bulunanlara adaletli davranan&#8217; anlamlarında kullanıldığı görülmektedir. Başka bir hadiste ise (Buhari, Ahkam 8:8 /107 ; Müslim, İman 63:I/88) &#8216;Raiyye&#8217; kelimesinin &#8216;Müslümanlar&#8217; anlamda kullanıldığı da görülmektedir. (Mustafa Sıbai, s. 80) Albert Hourani, Ortadoğu siyasetinde güç mücadelelerinin, geleneksel olarak ‘soyluların’ siyaseti olduğunu (A. Hourani, Ottoman reform ABD the politics if notables) ileri sürerken, bu görüşün zıttına bir görüşü ise başka bir oryantalist ileri sürmektedir. Fransız asıllı Protestan diplomat ve İngiltere&#8217;nin Osmanlı Büyükelçisi Pauk Rycau, Osmanlı’da eksik olan şeyi şöyle açıklamaktadır: ‘Avrupa ülkelerinin aksine, yüksek mevkileri elinde bulunduran asil kana sahip bir ‘soylular sınıfı’ Osmanlılarda yoktur.’ (Michael Curtis, Şarkiyatçılık ve İslam, s. 61) “Gibb ve Bowen, İslamiyet&#8217;in şahsi teşebbüsün söndürülmesine neden olduğu iddia etmektedir.  Weber&#8217;in İslami bilgisi Yahudilik ve Hristiyanlık hakkındaki bilgisine göre çok zayıftır ve ona göre de İslam toplumu, akılcı bir kapitalist ruh ortaya çıkarmamış ya da çıkmasına katkıda bulunmamıştır.” (Bryan S. Turner, s. 24, 26) Weber, amaç olarak kapitalizmi hedeflemiştir ve ona ulaşan her şey iyi, doğrudur. Tersi ise, zararlı, yanlıştır.  Weber&#8217;e göre, İslam&#8217;da kapitalist gelişme için gerekli olan hukuk geleneği yoktur. (Bryan S. Turner, s. 93)  Oysaki Faik Bulut gibi ateist yazarlar da, İslam&#8217;ın kapitalizm arasında paralellik kurmakta (Yazarın, başta İslam Ekonomisinin Eleştirisi ve Tarikat Sermayesinin Yükselişi adlı eserleri; Milliyet, İslam kapitalizmi, 10.3.1997 ve özellikle İslam’ı anti emperyalist olmamakla suçladığı İslamcı Örgütler 1-2 adlı eserleri, bu ve benzeri iddialarla doludur. Halbuki, oryantalistlerin bile farkına vardığı şey, Batı emperyalizmine engel olacak tek gücün İslam olduğunu gerçeğidir. Zaten yüzlerce yıldır çok yönlü olarak İslam ile de bu nedenle savaş halindedirler.) ve tıpkı oryantalistler gibi önyargılı, peşin hükümlü olduğu için de, kendisi gibi önyargılı oryantalistlerle aynı konuda birbirine zıt fikirler ileri sürebilmektedir. Doğal olarak da, gerek ateist gerek oryantalistler bu önyargılarından dolayı İslam&#8217;ın ruhunu asla kavrayamamaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Batı üniversitelerindeki Müslüman doktora öğrencileri sınavı geçmek için oryantalist teorilerin bilmek değil, aynı zamanda bunların temelden ‘doğru olduğunu kabul etmek’ zorundaydılar.” (Asaf Hüseyin, s. 56) “Avrupa’da mastır ve doktora yapan öğrencilere sözlü sınavlarda daima sorulan soru şudur: “Schact’ın hadis’e olan ilişkin teorisi hakkında neler biliyorsun?” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 192) “Ezher Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve kahire Üniversitesi Edebiyat fakültesi mezunu Doktor Emin el Mısri, İngiltere&#8217;de, oryantalist Schacht&#8217;ın iftiralarına cevap vermek için bir tez almaya karar verir fakat diğer bir oryantalist olan Profesör Anderson, &#8216;onun kitabını tenkit tez konusu olmaz, abes bir şey olur.&#8217; diyerek bu teklifi reddeder. Bunun üzerine üniversiteden ayrılarak Cambridge Üniversitesi&#8217;ne başvurur. Orada da aynı konuda tez almak ister fakat oradan da ret cevabı alır. Sonunda bu tez çalışmasından vazgeçmek zorunda kalır. Kısaca oryantalistlerin hilelerini açığa çıkaracak tezler hazırlamalarına müsaade edilmemektedir.” (Mustafa Sıbai, s.  91-94) “Oryantalist gelenek sanıldığı gibi güçlü değildir ve aynı zamanda çözülmemiş analitik sorunlar barındırmaktadır.” (Bryan S. Turner, s. 64) Schacht hakkında, ‘İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist Schacht&#8217;a Reddiye’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İlk Kur’an tercümesi, Fransız papaz Peter the Venerable&#8217;in önderliğinde, Robert von Ketton tarafından yapılan Kur’an tercümesidir.” (Hıdır, s. 139-140) Müsteşriklerin yaptıkları çevirileri üzerine yaptığı araştırmalar sonucu Prof. Dr. Salih Akdemir şu tespitte bulunmaktadır: “Onlar (müsteşrikler) tarafından yapılan tercümelerin sağlıklı olmadığı, kasıtlı ya da kasıtsız birçok hata ihtiva ettiğini özellikle belirtmek isteriz.’’ (Salih Akdemir,  Cumhuriyet Dönemi Kur’an tercümeleri, s. 42) Zaten Kur’an’ı ilk tercüme ettiren Fransız başrahip Pierre le Venerable, “İslam’ı yaymak için değil, ona reddiye yapmak için çeviri yapıyoruz, İslam’ı yenmek için onu tanımak gerekir.” (Jacques  Waardenburg, E. De l’Islam,  VII/738; M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması,  s. 29) derken, yazdığı İslam tarihi Türkçeye de çevrilen ve birçok insanın zihnini bulandıran Leone Caetani, “vazifelerimizden biri, bu savaşçı dinin insanlığa verdiği zararı tarafsız olarak anlatmaktır. İslamiyet, inananlarının derin inançları dolayısı ile Hristiyanlık mezhebinin ilerlemesine büyük bir engeldir.” (Annali Dell’İslam, II/16-20) diyerek yapılan tüm bu çalışmaların objektiflikten ve ilmi olmaktan ne kadar uzak olduğunu da itiraf  etmektedir. Yazdığı eserin cevaplarının özet hali bu çalışmamızın ayrı bir bölümünde ele alınmış olan Caetani, peygamberimizle ilgili birçok ithamda bulunmuş ve sonra bu iddialarını çürüten rivayetler için, sonradan uydurulmuşlardır anlamında; “Daha sonraki fikirlerin yansımasıdır.” (Leon Caetani, İslam tarihi, I/389-390) diye sübjektif bir değerlendirmede bulunmuştur. Yani bu oryantaliste göre, Efendimizi öven veya iftiralarına cevap veren rivayetler “muhtemel değildir”, “sonraki fikirlerin bir yansımasıdır.” Ama İslam’a saldırı malzemesi olabilecek olan her rivayet sağlamdır, güvenilirdir. Hem de bu rivayetler dini değil, havyalarla ilgili edebiyat türü bir eserde olsa bile! Dolayısı ile, bir şeyin sağlamlığının ölçüsü ilmi bir takım kriterlere uyması değil, oryantalistlerin gönüllerindeki duygulara hizmet etmesi ile ölçülmektedir. Yine Caetani, Hişam b. Urve&#8217;nin Hz. Aişe&#8217;den hadis rivayet edemeyeceğini çünkü Hişam&#8217;ın vefat tarihi 146 iken Hz. Aişe&#8217;nin vefat tarihinin ise 58 olduğunu, dolayısı ile bu iki kişinin birbirlerini görmeleri imkansız olduğunu da ileri sürer. Bu şekliyle iddia doğru gözükse bile aslında Caetani bir şeyi gizlemektedir. Hadisi rivayet eden Hişam hadisi &#8220;babasından&#8221; almış, babası Hz. Aişe&#8217;den dinlemiştir! Ama Caetani ‘babasını’ isnad zincirinden silince ortada birbirini görmesi imkansız iki ravi kalmaktadır! Caetani bir taraftan “hadisleri daha çok genç sahabece aktarılmış, Ebu Bekr, Ömer, Osman gibi daha yaşlı sahabe ise neden daha az aktarmış?” diye sorarken, diğer taraftan da, &#8220;Hadisler bize, II. Hicri asırda yaşayan Müslümanların, ‘Muhammed&#8217;in ne söylemiş olmasını istediklerini’ gösterirler. Muhammed&#8217;in ne söylediğini bildirmezler.&#8221; diyerek, aslında birçok oryantalist gibi, hadislerin II. asır Müslümanlarının uydurduğunu ileri sürmektedir. Eğer genç sahabeler hadisleri uydurmuşsa, II. asır Müslümanlarını bu oryantalistin devamlı suçlamasının nedeni nedir? Hadisler II. asırda uydurulmuş olsa idi, hadis rivayetini genç  sahabeye söylettirip 1300 sene sonra gelecek olan oryantalistlerin bile eline itiraz edebileceği bir koz vermek yerine, neden Hulefa-yi Raşidin, <em>Aşere-i mübeşşere</em>den rivayet ettirmemişlerdir? Hem sonra neden uydurdukları hadislerin sıhhat derecelendirmesini yapmak için, uydurulan isnad zincirindeki insanların hayatlarını tek tek araştırıp ciltler dolusu eserler yapma zorunluluğu hissetmişlerdir? Onlar mı çok saftı, Caetani mi çok kurnazdır? Ayrıca genç sahabelere hadis rivayet etme hakkı tanımayanlar, 1300 sene sonra, hem de Hristiyan oldukları halde nasıl İslam tarihi yazma hakkını kendilerinde görebilmektedir? Yine ‘neden daha yaşlı sahabeler hadis rivayet etmedi?’  diyen Caetani, yaşlı sahabe diye adlarını saydıkları arasında yer alan Ebu Bekir&#8217;in evinin mescide bir mil uzakta olduğunu ve ticaretle uğraştığını, Ömer&#8217;in de ticaretle uğraşıp günaşırı Medine&#8217;ye gelebildiğini, Hz. Osman&#8217;ın da hurma ticaretiyle uğraştığını ama mescidin yanında bulunan ve kendilerini ilme adamış bu genç sahabelerin daima Efendimizle içli dışlı olup O&#8217;ndan daha fazla hadis rivayet edebilmelerinin gayet normal olduğunu nasıl olur da kavrayamaz? Bu arada II. asırda, Ebu Hureyre&#8217;nin haberi olmadan kendilerini ravi gösterip hakkında hadis senedi uyduran (!) muhaddisler yüzünden Caetani neden Ebu Hureyre’yi suçlayıp eleştirmektedir? Ateist iken sonradan İslam’la şereflenen A. Can Meriç’in tespiti çok yerindedir: “Hz. Muhammed yaşamamıştır gibi ilginç bir iddianın sahibi aynı zamanda, evlilikleri üzerinden itirazın da sahibi olabiliyor. Özellikle oryantalist yazarlar bu açıdan ilginç örneklerdir.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 142-143) Yaşamamış birinin evlilikleri üzerinden neden bu hayali kişi suçlanmaktadır?! Ülkemizde ateizmin yayılmasında yazdığı eser nedeni ile önemli bir yer tutan Caetani&#8217;nin çarpıtmalarına örneklerle devam edelim. İbn-i Abbas, peygamberimizin eşi Meymune annemizin yeğenidir. Yani Meymune annemiz, İbn-i Abbas&#8217;ın teyzesidir. Ayrıca İbn-i Abbas, peygamberimizin de amcasının oğludur. Abbas ‘akıl baliğ olmadan önce’ küçük bir çocuk iken, bir gece Efendimizde misafir kalır ve onlarda geceler. Gece yatakta Efendimiz ve eşi yastığın uzunluğuna başını koyar, küçük Abbas ise enine. Sonra gece efendimiz -Kendisine farz, ümmetinin ise kılmakta serbest bırakıldığı- gece namazını kılmak için kalkar. Abbas da uyanır ve onunla kalkar, Efendimiz başını, kulağını okşar. (Bunlar da çocuk olduğunun delilleridir) ve beraber namaz kılarlar. Abbas daha sonra bu çocukluk devri hatırasını anlatır. (Buhari, I/53-53) Ama Caetani (İslam tarihi, V/199) bu olayı bakın eserinde nasıl aktarır: “Kendi kendine paye vermek, Muhammed&#8217;le samimiyetini göstermek için, Muhammed ve zevcesi ile aynı yatakta yattıklarını anlatır.&#8221; Caetani, yastığı, yatak; Abbas&#8217;ı çocuk değil, delikanlı; Meryem ve Efendimizi ise akrabası olmayan biri gibi göstermiştir! Caetani, Nisa 15. ayette geçen, &#8220;Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara sizden dört şahit isteyin. Eğer şahitlik yaparlarsa, ölünceye kadar veya Allah onlara bir çıkış yolu verinceye kadar evlerde tutun.&#8221; ayetini bakın nasıl anlamıştır? Ayeti okuyan herkes, bunun bir ev hapsi cezası olduğunu hemen anlar ama bakın Caetani bu ayeti nasıl yorumlamaktadır: &#8220;Kur’an iki yerde zina cezasında bahseder. Birincisi kadını canlı canlı bir yere kapayarak açlıktan öldürmek…!&#8221; (VI/348) Caetani Hayber savaşı sırasında Efendimizin dua ettiğini ve &#8220;Allah&#8217;tan hücum edeceği memleketteki bütün malları, kendine bahşetmesi için yalvardığını.&#8221; yazar ve &#8220;Müslümanların büyük kısmının kafirlerin mallarını elde etmek için bu yeni dine girdiğini&#8221; de (V/82-83) iddia eder. Peki gerçek aslında nedir ve Efendimiz nasıl dua etmiştir?  Efendimiz duasında, Allah&#8217;ın büyüklüğü andıktan sonra şöyle devam eder: &#8220;Ey her şeyin sahibi Allah&#8217;ım! Senden bu yerin, hayrını ve iyiliğini, ‘bu yerin halkının, hayrını ve iyiliğini, bu yörede bulunan her şeyin hayrını ve iyiliğini’ dileriz.&#8221; (İbn-i Hişam, III/343) Efendimiz savaşacakları yerin halkının iyiliğini dahi dualarında Yaradan’dan talep etmektedir. Onların sadece ‘Hayr’ını istemektedir! Hayr, yani güzellik, iyilik! (hayr, iyi yahut iyilik manasında ve kötülüğün karşıtı olarak kullanılır: İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, hyr maddesi) Devam edelim: Caetani, Efendimizin &#8220;Ben çok şiddetli-öfkeli bir adamım, bazen gözlerim hiddetten kararıyor.&#8221; dediğini iddia etmektedir. (İslam Tarihi, IV/351) Halbuki söz konusu olan bir duadır ve aslı şöyledir: &#8220;Ey Allah&#8217;ım! Ben de sonuçta bir insanım. İnsanların kızdığı gibi benimde bazen kızdığım, darıldığım olabilir.&#8221; (Vakidi, II/554-555; Ahmed b. Hanbel, X/233; Köksal, XIII/65) Caetani yine ve birçok kez yaptığını yapar ve Efendimizin Osman b. Ebi’l-As’a söylediği: &#8220;Ey Osman! Namazı itidal üzere (orta hızla) kıldır. En zayıf olanları göz önünde bulundur, onların içinde yaşlı, küçük, zayıflar bulunabilir.&#8221; şeklindeki sözünü (Müsned, I/165) &#8220;En zayıfların (yani pek isteye isteye namaz kılmayanların) halini de göz önünde bulundur.&#8221; şeklinde tercüme eder. (VI/291) İslam muhaddislerini durmadan uydurmacılık ve yalancılıkla suçlayan İslam tarihi yazarı Caetani, İbni- Hacer&#8217;e  dayanarak “İbrahim&#8217;in cenaze namazının kılınmadığını” da ileri sürer. (I/93) Halbuki İbn-i Hacer, İbrahim&#8217;in cenazesinin kılınıp kılınmadığı hakkındaki iki rivayeti de sıraladıktan sonra, Nevevi&#8217;nin dört tekbirle namazının kılındığı görüşüne katıldığını belirtmektedir. (İbn-i Hacer, İsabe, I/93) Yine Caetani, İbn-i Hacer&#8217;e dayanarak bir hadisin kesin doğru olduğunu (VII/8) ileri sürer ki, aslında İbn-i Hacer  hadis hakkında İbni- Abdulberr&#8217;in &#8220;sahih değildir.&#8221; dediğini aktarmaktadır. (İsabe, I/94) Ayrıca Caetani&#8217;nin hayli önemsediği en büyük kaynağı olan İbn-i İshak bile, bu hadisin ravilerinden olan Abdullah b. Ebi Bekr&#8217;in hadisini kabul etmediği görülmektedir. Yine Caetani, İbn-i Hacer&#8217;e dayanarak, “İbrahim&#8217;in ancak  sekiz ay yaşadığını.&#8221; aktarır ki (VII/9) aslında İbn-i Hacer, İbrahim&#8217;in sekizinci yılda vefat ettiğini bildirmektedir! (İsabe, I/95) Merhum Asım Köksal yazdığı meşhur İslam tarihinde, Caetani&#8217;nin özentisizliği (XII/89, XVI/ 412); yanlış okuma (XIII-XIV/8 XV/37, XVII/332); kaynakları yanlış-keyfi değerlendirme-yorumlamasını (XIII-XIV/57, 83,90, XIII-XIV/101, XV/142, XVI/70, XVII/110,132,140); olayları ve okuduğunu kavrayamamasını (XIII-XIV/71, XV/552, 562, XVI/80,101,112,272,329, 353, 399, 403, XVII/32, 85, XVII/120,165); isimleri karıştırmasını (XIII-XIV/96,286); yanlış tercümelerini (XIII-XIV/236, XV/519, 523,544, XVI/291, 375, XVII/30, 41, 49,87,88, 90,91, XVII/120,124,144,149,160, 162,173,174,176, 178, 217); çelişkilerini (XIII-XIV/56,83); arzu ve amacına uygun, tek kaynaklardan aldığı haberleri değiştirerek aktarmasını (XV/27-29, XVI/86,91,440); kaynakları tahrif etmesini (XV/48, 133,XVII/135,185, 317) verdiği birçok örnekle ispat etmektedir. Tüm bunlardan sonra da o, hadis alimlerini hadis uydurmakla, hadisleri tahrif etmekle suçlamakta ve &#8220;Müslüman hadisçiler bazen çok saf bir şekilde  boş boğazlık yaparlar.&#8221; (V/285) şeklinde suçlamalarda bulunmaktadır! Kısaca Caetani defalarca tarihi rivayetler arasında dilediğince dolaşmakta, istediğini alıp istemediğini görmezlikten gelmekte, anlamamakta, anlamak da istememektedir! Hz. Aişe, Hayber fethedildikten ‘sonra’ sade yaşamında belki çok az da olsa bir değişiklik olur düşüncesi ile &#8220;Hayber fethedildiğinde (Bu söz bile fetihten sonra sözün söylendiğinin delilidir) artık, hurmaya doyarız.&#8221; diye insani bir temennisinde bulunur. Dikkat lütfen, ‘altın, mal, atlas, ipeğe doyarız’ değil, zaten Arap çöllerinde bolca bulunan ‘Hurma’ya, azıcıkta olsa doymak ümidini’ dile getirmektedir Hz. Aişe. Caetani ise bakın bu sözü nasıl yorumlamaktadır: “Anlaşılıyor ki, Hayber&#8217;i zapt etmeyi, açlıktan kurtulmak için arzu ediyorlardı.” (V/65)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evet, tüm oryantalistler gibi Oryantalist Caetani’nin eserleri ile tüm ateistler gibi, mesela İlhan Arsel’den Arif Tekin’e dek tümünün İslami kaynakları yorumlayış tarzları da hep aynıdır; Önyargılı, sübjektif, bilimsellikten uzak ve düşmanca! “Ulrich Harmann’ın ifade ettiği gibi oryantalistler özellikle “İslam hakkında düşmanca bir ruh” taşımaktadırlar. Batının çıkarları doğrultusunda işlev gören oryantalizm, Batı’nın İslam ülkelerindeki menfaatleri devam ettiği müddetçe de önemini koruyacaktır.” (Hamdi Zakzük, s. 49-50, 52) Mustafa el-Azami&#8217;nin ‘Kur’an Tarihi&#8217;nden, oryantalistlerin ilmi seviyeleri konusunda bir örnek daha aktaralım: Prof. A. J. Wensinck, İslam&#8217;daki kelime-i şehadetin peygamberimizden sonra  Suriye&#8217;deki Hristiyanlardan sahabelerce alındığını iddia eder. Wensinck, kelime-i şehadetin namazda devamlı okunduğunu öğrenince iddiasını değiştirip, namazın da peygamberimiz zamanında olmadığını, sonradan sahabelerce uydurulduğunu ileri sürer. Halbuki kelime-i şehadet, ezan ve kamette okunmaktadır ve ne yazık ki Wensinck, ezan ve kametin İslam&#8217;a ne zaman girdiği (!) konusunda bizi bilgilendirmemiştir! “Bugün Doğunun birçok yazılı eseri, Batı müzelerini süslemektedir. Ama aslında bu durum avcının avladığı geyiğin kafasını salondaki şöminenin üstüne asmasına benzemektedir.”(Bulut, s. 9-10) “12. ve 13. yüzyıllarda İslam&#8217;ın kendisini nasıl tanımladığı değil, İslam&#8217;a karşı Hristiyanların olumsuz olarak nasıl ikna edilebileceği önemli görülmüştür.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 82) Bu bakış açısı asla değişmemiş ve aynen devam etmektedir. “Oryantalistler Kur’an’ın kendini nasıl tanımladığına bakmazlar. O insan ürünüdür ve bu bilgi asla sorgulanamaz.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 191)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Protestan&#8217;ların kurucu lideri Luther, ‘Theodor Bibliander’ tarafından Latinceye tercüme edilen Kur’an&#8217;a bir önsöz yazarak, &#8221;Kur’an&#8217;larının ne kadar tanrı belası, ne kadar bozuk, ne kadar umutsuz, yalanlar ve uydurma efsanelerle dolu bir kitap olduğunu Hristiyanlara göstermek suretiyle Muhammed&#8217;e ve Türklere bundan daha çok can sıkacak ve daha fazla zarar verecek bir şey olmaması beni buna sevk etti&#8221; notuyla Basel kent konsiline tercümeyi sunmuş ve 1543&#8217;te de bu çevirinin basılması sağlanmıştır. (Hakan Olgun, Luther ve Reformu, s.191) “Luther, Riccoldo da Monte di Croce&#8217;nin Kur’an karşıtı kitabını tercüme etmiş ve amacının, &#8216;Muhammed&#8217;in inancının ne kadar bozuk olduğunu Almanlara öğretmek&#8217; olduğunu ifade etmiştir.” (Hıdır, s. 206) Protestanlığın kurucusu “Luther&#8217;in bu eser ve söylemleri, günümüzde de radikal evangelist Protestanların &#8220;İslam karşıtı-kültürel ırkçı&#8221; söylem ve eylemlerinde etkilidir.” (Hıdır, s. 204)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“20. yüzyılda İslam ve Müslümanlar hakkında sert ve radikal kampanyaların hız kesmelerinin esas nedeni, bilimsellikten ziyade, soğuk savaş ortamıdır. Ama Doğu bloku yıkılınca İslam yeniden düşman ilan edilmiş, ortaçağ söylemi güncellenip yeni modern argümanlarla tekrarlana gelmiştir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 121) “Sovyet komünizmin çöküşü, İslam’ın global konumunu çok önemli, ancak sorunlu hale getirmektedir.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm, postmodernizm ve globalizm, s. 31) “Batının İslam dünyasına bakışını esas belirleyen bilimsellikten ziyade, Batının &#8216;Ben&#8217; merkezci medeniyet algısı ve &#8216;öteki&#8217;leştirici tavrıdır. Doğu blokunun yıkılmasından sonra Batı, düşman olarak artık komünizmi değil İslam&#8217;ı görmeye başlamıştır. Özetle oryantalizm, ortaçağdan itibaren İslam&#8217;a karşı olan negatif tutumunu güncelleyerek devam ettirmektedir.” (Özcan Hıdır, s. 366, 370) “Huntington, &#8216;Globalleşen dünyada mücadelenin asıl kaynağı ideolojik veya ekonomik değil kültürel&#8217;dir” (Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, s. 54) derken aslında yeni bir şey söylememekte ve sadece oryantalist söylemeyi tekrarlamaktadır.  Jos Krassen, &#8220;İdeolojik tehdit (Rusya) var iken, Türklerin başka dinden veya başka medeniyetten olmalarını hiç önemsenmezdi. Sovyet tehdidi ne zaman ki son buldu, Avrupa gerçek yüzünü Türklere gösterdi. Avrupa&#8217;nın yüzü, oryantalizmin ve Hristiyanların gerçek yüzüdür.  (Hilmi Yavuz, s. 55) “Batı, genellikle kendini güvensiz hissettiği durumlarda Hz. Muhammed&#8217;e saldırmış, yardıma ihtiyaç duyduğu durumlarda (Mesela Sovyet tehdidine karşı) ise dost ilan etmiştir. Avrupa&#8217;nın din düşmanı olduğu söylenemez. Buda, Zerdüşt, Konfüçyüs gibi din kurucularına olumlu yaklaşırlar. Söz konusu din, İslam olunca sorun başlamaktadır. (Prof. İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 218) “Haçlı saldırılarının getirdiği yenilgi ve taşıdıkları dini taassup, oryantalistleri İslam&#8217;a düşman bir konuma oturtmaktadır.”  (Adnan Muhammed Vezzan, s. 97)  Kısaca,  Muhammed Gazali’nin de ifade ettiği gibi, &#8220;Oryantalistler sadece İslam’a düşmandır.&#8221; (Gazali, Difa&#8217; anil-Akide ve&#8217;ş-Şeria zıdde Metaınil-Müsteşrikin, s. 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Batı, İslam düşmanlığını başka etiketler altında devam ettirmektedir. Eski nefret ruhu hâlâ akademik etiketler altında sürmektedir.” (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s.117,  118, 124) “Batı, İslam kültürüne karşı derin nefret” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 15) duyar. “Oryantalistler ‘had safhada/aşırı derecede taraflı’ insanlardır.” (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 145) “Mustafa es-Sıbai, oryantalistlerin özelliklerini şöyle sıralar: İslami metinleri, önceden verdikleri peşin hüküm-kararlarla değerlendirmek; metinleri, şüphe oluşturmak için anlamından saptırmak; kaynak göstermede rahat ve serbest davranmak.”  (Adnan Muhammed Vezzan, s. 14) “Oryantalistler, araştırdıkları tarihi olaylarla, bunların sebep ve sonuçlarını ortaya koymakta taraflı tutum takınırlar.”  (Mustafa Sıbai, s. 81) “Batılı oryantalistler çoğunlukla taraflı, olumsuzluğa ve gerçeğin inkarına daha yakın olmuşlardır.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 173)  “Birbirini ‘tekrarlayan’ ve birbirinden ‘alıntılarla’ yapılan iddialar, ‘bilimsel kılıf’ seviyesine ulaşabilmektedir.” (Tibawi,  Enver, Algar, s. 128) Oryantalistlerden hemen tamamına yakınının kendilerinden öncekilere bir şekilde atıfta bulundukları görülmektedir. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 411) “Batının bütün İslami inceleme ve araştırmaları ile bilimsel gerçeklikler arasında daima şu iki engel bulunmuştur: Avrupa siyaset adamlarının ve askeri kesimin dini taassubu. Batılıların son iki yüzyılda uğraştıkları maddi ve ilmi güç, tarihçi ve yazarlarının gurura kapılmalarına neden olmuştur.” (Mustafa Sıbai, s. 96, 97) “Oryantalistler Avrupa merkezcidirler. Bilimsellikten önce siyasi kanaatlerini önplana çıkarırlar. Mükemmel avukat, kötü yargıçtırlar.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 150-151,154; Adnan Muhammed Vezzan, s. 106) “Muhammed Esed, &#8216;Yolların Ayrılış Noktasında İslam&#8217; adlı eserinde, Oryantalistlerin en ileri gelenleri bile, İslam konusunda inceleme ve yazılarında kendilerini bilimsel olmayan tarafçılığa kaptırmaktan kurtulamamışlardır.” (Muhammed Bakır el-Hakim, Oryantalistler ve Kur’an hakkındaki şüpheleri, s. 23) demektedir. İslam daima yargıçların önünde duran bir sanıktır. Oryantalistlerin yargılama yöntemleri bize engizisyon mahkemelerini hatırlatmaktadır. Her meseleye daha önceden varılmış bir netice ve hüküm açısından bakarlar. Oryantalistler, kanıtlarını daha baştan ulaşmayı tasarladıkları sonuca göre seçmektedir. (Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktasında İslam, s. 49-50; el-İslam ala Müfteriki&#8217;t-Turuq, s. 53) “Oryantalistlerin İslam&#8217;a beslediği kin ve nefret kadar başka kültürlere düşmanlık beslemezler. Birçokları için İslam, yargıcın karşısında duran bir sanık durumundadır. Oryantalistlerin tutumu bize, engizisyon mahkemelerinin tutumunu hatırlatmaktadır. Oryantalistler tüm araştırmalarında sonucu önceden kararlaştırmışlardır. Onlar İslam&#8217;ı, kendi anlayış ve düşünce değerlerine göre değerlendirir ve mahkum ederler. ” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 20, 57) Ganalı Müslüman araştırmacı Jabal Muhammad Buaben, ‘Image of the Prophet Muhammad in the West’ adlı eserinin I. bölümünde, &#8216;Oryantalistlerin İslam&#8217;ı ve onun tarihini ele alırken kullandıkları rivayetlerin hemen tamamında, kendi işlerine yarayan, kendi tezlerini kuvvetlendirecek rivayetleri ele aldıklarının, diğer görüşlere ise yer vermediklerinin altını çizer. (Buaben, Image, s. 4) &#8220;Oryantalistler, bilgiler içinden iddialarına uygun olanları seçerek peygamberimize saldırmayı da ihmal etmemişlerdir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 47, 116) &#8220;Oryantalistler cımbızlama yöntemi ile kaynaklardan alıntılar yaparlar ama ‘aynı kaynaklardaki verilen cevapları’ göz ardı ederler.&#8221; (Ali Bulaç, Kur&#8217;an&#8217;a Deist itirazlar, Umran, Kasım 2011, 207. Sayı, s. 60-67) &#8220;Batılı oryantalistler de, kaynakları tanımasına rağmen onlardaki bilgileri çarpıtmaktan, işlerine geleni cımbızla çekip almaktan ve işlerine geldiği gibi bir metot uygulamaktan geri kalmamışlardır.&#8221; Tilman Nagel, ‘Die Islamische Welt Bis 1500’ adlı eserinde, &#8216;Avrupa&#8217;da ortaçağdan 19. yüzyıla kadar peygamberin siyah renklerle karakterize edilmediği ya da peygamberliğinin alaylı bir şekilde tartışılmadığı an adeta yok gibidir.&#8217; demektedir. Dolayısı ile oryantalizmde “bilgi yerine kurgu hakim olmuş, amaç Hz. Muhammed&#8217;i sahte peygamber olarak göstermek olduğundan, ulaştıkları tüm kaynaklara bu açıdan bakmışlardır.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, s. 448) Batıda ilk ansiklopedi olarak kabul edilen, ‘Bibliotheque Orientale’ de D&#8217;Herbelot adlı eserde şu yazmaktadır: &#8220;Muhammed; meşhur düzenbaz.&#8221; (Hıdır, s. 96) Efendimizi düzenbazlıkla suçlayan Avrupalılar, “İbni Sina ve İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların gizli Hristiyan olduklarını ise iddia edebilmekte idiler. (Prof. İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 203)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">H. Stubbe&#8217;nin, 1671&#8217;de yazdığı peygamber öven eseri ‘An Account of the Rise’ ancak 1911 yılında basılabilmiştir. (Hıdır, s. 98; İbrahim Sarıçam, Seyfettin Erşahin, s. 209) 1832 tarihinde vefat eden Goethe, peygamberimizi öven şiirler yazmış, ‘İslam’ adı ile eser ancak 2013 tarihinde Türkçe olarak yayınlanabilmiştir! 18. yy. boyunca daha objektif yaklaşımlarla İslam hakkında yorumlar yapılsa da, amaç “daha etkin metotlarla Hristiyanlığın İslam’la mücadele etmesini sağlamaktan” başka bir şey değildir. Mesela Hadrian Reland, ‘Diyanetü&#8217;l-Muhammediye’ adlı eserini yazma amacını “şeytanın tuzak ve hilelerini derinlemesine ortaya çıkarmak ve İslamiyet&#8217;i daha iyi tanıyarak onunla en güvenilir ve en güçlü bir şekilde savaşmak” olduğunu belirttiği halde, yazdığı bu kitap Katolik Kilisesince okunması yasaklanan arasına eklenmekten kurtulamamıştır. Bu dönemin “daha ılımlıları” arasında sayılan Simon Ockley bile, peygamberimizi “kötü ve hilekar” olarak nitelendirmektedir. (Hamdi Zakzük, s. 35)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İstisnai olarak Michael H. Hart, Lev Tolstoy, Thomas Carlyle peygamberimizi öven yazılar yazmışlardır. Örneğin Goethe, Mahomets Gesang adlı şiirinde Hz. Muhammed&#8217;i över. Ünlü divanında Kur’an için, “onun kitapların kitabı olduğuna, Müslümanlık gereği inanıyorum” der. Thomas Carlyle ise, ‘On Heroes Hero-Worship and The Heroic in History’ adlı eserinde Hz. Muhammed için, “kahramanın en büyük özelliği samimiyetidir, bu da onun görüşünün doğruluğunun bir sonucudur. Peygamberler arasında kahraman olarak ele alınmaya müsait en uygun örnek, Hz. Muhammed’dir.” (Thomas Carlyle, Kahramanlar, s. 65-66) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yani , “Oryantalizm ne Batılıların İslam&#8217;ı, ne de Müslümanların Batıyı daha iyi anlamasına bir katkı sağlamamıştır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 139)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Oryantalistlerde insanlık aramak!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler ‘bilimsel araştırma’ kılıfı altında elde ettikleri bilgileri bağlı oldukları devlet yöneticileri ile paylaşmakta ve &#8220;ırkçılığı körükleyip bütünlük içinde yaşayan halkları bölmek suretiyle küçük gruplar haline getirip, böl, parçala, yönet formülünü uygulamayı hedeflemektedirler. “Oryantalizm, farklılıklar ve ayrılıklar konusuna önem vermektedir.” (Bryan S. Turner, s. 122) “Siyasi işgal ve emperyalizmi ondan daha kurnaz ve yıkıcı olan kültür emperyalizmi izler. Oryantalist eğitim ve misyonerlik, Müslümanların yaşadıkları hayat hakkında şüpheler yayma görevinde işbölümü yapar.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 239) “Oryantalistlerin eserlerinde en göze çarpan husus, yazdıklarının kendi şahsi görüşleri olmayıp, bir tabiat kanunu gibi, kimsenin soru sormaya cesaret edemeyeceği, itiraz edemeyeceği mutlak hakikatler gibi sunulmasıdır. Küstahlık ve gururda o kadar ileri gitmişlerdir ki, Müslümanlara dinlerini nasıl reforme etmeleri gerektiğini emretme hakkını bile kendilerinde görürler.” (Meryem Cemile, İslam ve Oryantalizm, s. 128)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hatta kendilerini o kadar bu işe kaptırmışlardır ki, artık dinimizi bile onlar bize öğretmeye kalkmaktadır. “Biz, İslam&#8217;ın eskiden olduğu gibi aynı tekdüze biçimde kalmasına müsaade etme hakkına haiz değiliz. İslam değişecektir. İslam&#8217;ın realize edilmesinde, biz Hristiyanlara az görev düşmüyor.” (Misyoner Prof. Kenneth Cragg, The Call of the Minaret/Minarenin çağrısı, s. 208) Aslında bu iddialı cümleler şu görüş yanında hiçbir şeydir: Alphonse Mingana, &#8220;İslam alimlerinin baştan beri Kur’an&#8217;ı hem yanlış yazmış hem de yanlış yorumlamış olduğunu&#8221; (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 63) ileri sürmüştür. Ve “Tüm oryantalistler gibi Smith de, Müslümanlara akıl vermekten geri kalmaz: &#8220;İslam&#8217;ı aydın bir insanın kabul edebileceği bir hale getirmek gerekir. Kuralları yeni anlayışa göre formüle edilmelidir.” (Wilfred Cantwell Smith, Modern Çağda İslam, s. 178) Bu formüller nelerdir? Arapça yasaklanmalı, camilere sıra konmalı, batı stili org eşliğinde ilahiler söyleyen korolar oluşturulmalıdır. Smith, amacının Hristiyanlığa adaptasyon olmadığını da ısrarla belirtmektedir. Amacı sadece ortaçağ anlayışı yerine modern anlayışın oturtulmasıdır! (Smith, Modern Çağda İslam, s. 204) Halbuki aslında “Oryantalistlerin sömürgecilik hedefi söz konusudur. Müslümanların kendi kültürlerine olan güvenlerini zayıflatmaya, çeşitli ülkelerde yaşayan Müslümanlar arasındaki kardeşlik ruhunu zayıflatmak için, İslam öncesi var olan ırkçılık duygularını canlandırmaya, aralarındaki anlaşmazlık ve ihtilafları artırmaya”  çalışmaktadırlar. (Mustafa Sıbai, s. 51)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam medeniyetini yok sayıp, tarihi köklerinden kendilerine yeniden bir medeniyet kurma hayali, bağımsızlığını kazanan hemen hemen Tüm İslam ülkelerinde yaşatılan ve sonradan üretilen bir ideolojidir!” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 9-17) Oryantalistler “Müslümanların ruhundaki manevi direnme gücünü kırmak için İslami eserleri incelemişlerdir. Sonunda Arap ülkelerinde, zamanla izleri silinmiş, Arapların Müslüman olmalarıyla adı sanı unutulmuş tarihi ırkçılığı körüklemişlerdir. Mısır&#8217;da firavuncuğu, Suriye Lübnan ve Filistin&#8217;de Fenike&#8217;ciliği, Irak&#8217;ta Asuriliği canlandırmaya çalışmışlardır.” (Mustafa Sıbai, s. 40) “Mısır&#8217;da firavunculuk, Suriye&#8217;de ve Irak&#8217;ta Asurculuk, Kuzey Afrika&#8217;da Berberilik, Suriye ve Lübnan&#8217;da Fenikecilik, Türkiye&#8217;de Şamancılığın diriltilmesini teşvik etmişlerdir. (Muhammed el-Behiy, s. 218) “Mısır&#8217;da firavunculuğu, Irak&#8217;ta Asuriliği, Kuzey Afrika&#8217;da berberiliği canlandırmaya gayret etmektedirler.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 44) “H. Corbin gibi kimi oryantalistler, mezhepçilik ve fırkacılık ateşini körüklemeye gayret etmiştir. İran&#8217;ın İslam öncesi tarihi ile ilgilenip, İran&#8217;da 2500 yıllık bir monarşi görüşünü öne süren Pehlevi&#8217;ye yazdıklarıyla katkıda bulunmuştur.” (Asaf Hüseyin, s. 67)  &#8220;Oryantalistler, Hindu Müslümanlara İslam öncesi geçmişleri için sistematik bir bakış açısı sağlamıştır.&#8221; (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, s. 36) “Fransız Katolik enstitüsü üyesi olan Baron Carra de Vaux, İslam dünyasında milliyetçilik duygusunu canlandırmak ve dini cemaat düşüncesini zayıflatmak için farklılıkları vurgulayarak, İslam dünyasını parçalamayı tavsiye etmişti. Çünkü sömürgeci güçleri rahatsız eden İslam, bir tehlike oluşturuyordu.” (Asaf Hüseyin, s. 52) İlk Türkoloji Fransa&#8217;da kurulmuş, ilk ırkçı fikirler Yahudilerden çıkmıştır.&#8221; (Pr. Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. IX)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Mısır milliyetçiliği ve İran&#8217;ın bağımsızlığı için yürütülen kampanyalara  Edward G. Browne destek olmuş, Arap milliyetçiliğini W. S. Blunt desteklemiştir. Michael Curtis, “Batılıların Doğu ülkeleri üzerinde yürüttükleri çalışmaların Doğu üzerinde güce sahip olma arzusuna sahip emperyalist veya sömürgeci bir yaklaşımla sıkı sıkıya bağlı ‘olmadığını’ belirtmek yerinde olacaktır. Doğu üzerinde yürütülen Batılı çalışmaların bir tür ‘sömürgeci güç olduğunu tartışmak’ mantıksızdır.”  demekte ve Napolyon&#8217;un Mısır işgalini, “bir çeşit Kahire’yi modernleştirmek” olarak yorumlamaktadır! Yine ona göre, “Haçlı seferleri, Arapların servetini ya da topraklarını ele geçirmek için açgözlü bir istekle başlamamıştır. Aksine, Haçlı Seferleri katılımcılar için maliyetli bir girişimdi.” (Michael Curtis, Şarkiyatçılık ve İslam, s. 7, 11, 22, 28) Avrupa bu sömürgecilik hareketini, modernleştirme/medenileştirme söylemiyle yapmıştır. Avrupa kendini evrensel değerlere sahip takdim etmiştir. (Samir Amin, Avrupa-merkezcilik, Bir ideolojinin eleştirisi, s.15; İmmanuel Wallerstein, Avrupa Evrenselciliği,  iktidarın retoriği, s. 40) İslam modeli diyalog üzerinden, Batı modeli ise çatışma üzerinden bir değerlendirmedir. Medeniyet götürmek &#8220;beyaz adamın yükü&#8221; ise, dünyanın geri kalanı Batıdan o yükü sırtından indirmesini rica edecektir. (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 118) Batının tüm amacı, ekonomik olarak maliyetli olsa da, Doğu’ya özgürlük getirmek ve onları medenileştirmektir! Sömürge amaçlı olmayan bu çalışmalara emperyalist yakıştırması da mantıksızdır zaten! Öyle ya, “İslam Ortaçağa sıkışıp kalmıştır. Batı tarafından çıkarılması gerekmektedir. Bu siyasi işgal ya da ekonomik işgal şeklinde olabilir. O halde Batılı bireylerin, İslam coğrafyasında yaptıkları için vicdan azabı çekmelerine de gerek yoktur. Çünkü ‘Batı, medeniyete kavuşturmak için’ işgal etmektedir. Doğu, Batı tarafından zorla geliştirilmelidir… Bunun sömürgeciliği meşru kılan yapısı oldukça açıktır.” (Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 351, 353) “Oryantalizm, merkezi Avrupa olmak üzere, dünyanın her yerinde kolonicilik ve emperyalizmle hem eş anlamlı hem de eş amaçlıdır.” (Ömer Baharoğlu, s. 118) “Batı düşüncesinde medeniyet kavramı sömürgeciliğin öncü kolu olarak kullanılmış ve asli  manasından koparılmıştır.” 19. yıl Avrupa devletleri, insan topluluklarını köleleştirirken, ‘medenileştirme’ kavramına başvuruyordu.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 16, 32) “Avrupalılar Medenileştirme görevlerinde kendilerini bir yetkiye sahip bulunmuş sanıyorlar. Haçlı ruhu da denilebilecek bu zihniyet, görünüşte kendisini insanlığı kurtarmaya görevli bir mümessil rolü oynamaktadır.  Bağımsızlıkları ortadan kaldırmak, Mukaddes sayılan her şeyi bozmak gibi işlere &#8216;Medenileştirmek&#8217; ismi verilemez. (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s.  43-45) Batı Avrupa devletlerinin sömürgeler kazanma yöntemi iki türlüdür. Birincisi, ele geçirilen ülkenin yerli halklarının kendi çıkarlarına engel olabileceklerini hissederlerse onları ortadan kaldırmakta güçlük çekmezler. Sağ kalanlar olursa, onlar da Hristiyanlaştırılarak ancak kendilerine has bir &#8216;aşağı sosyal tabaka&#8217; dairesinde kalırlar ve daima istilacılara hizmet etmekle görevlendirilirler. İkinci yöntem, ülke halkının kendilerine özel medeni durumlara sahip olmalarıdır. Güya bunlar ülkelerine getirilen medeni idareyi bir türlü anlayamazlarmış: Dolayısıyla medenileştirmesi amacına ulaşmak için gerekli her türlü fedakarlığı yerine getirilmesi gerektiğinden, muhalefet edenler &#8216;zorla bastırılmalı&#8217; imiş. (Halil Halid, s. 245)  “Avrupa, Doğuya aydınlık ve özgürlük götürme görevini üstlenmiş olarak kendini her zaman Doğunun efendisi olarak görmüştür. Aslında bu, sömürgeci girişimleri normal göstermek için ihtiyaç duyulan bir açıklamadan başka bir şey değildir.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 13) Servet kaynakları halkın istifadesinden ziyade istilacılarının kârı dikkate alınarak işletilir. Avrupalıların istila ettikleri Asya ve Afrika ülkelerinin birçoğu, &#8216;anonim şirketler&#8217; vasıtasıyla yönetilmiştir. (Halil Halid, s.  251) Sömürge düzeninde asıl amaç “vurgunculuk hevesi, zenginlik hırsı, mal sahibi olma amacı ve hükmetme arzusudur” ve bunlar “medeniyet kılıfı ile saklanmaktadır.” Hristiyan âleminin işlediği barbarlıklara, medeniyet getirme ve insanlık hizmetleri adları takmaktadırlar! (Halil Halid, s. 281-282)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Emperyalizm, bedenden önce ruhların köleleştirilmesi programıdır. Kolonyal/sömürgeci toplulukların öncelikle zihin dünyalarının ele geçirilmesi gerekirdi. Bunun içinde kapsamlı ve disiplinli eğitim programları düzenlenmeli, kolonilerindeki geri kalmış insanlar (!) eğitilmelidir. (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 110) Batının Yahudi-Hristiyan ve seküler medeniyeti, Avrupa ile sınırlı kalmayacak kadar büyük ve önemli bir hazinedir! Gerektiğinde zorla kabul ettirilmelidir&#8230; Sömürgecilik, modern Avrupa&#8217;nın kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu bir kaynaktır. Sömürgeleştirilmiş öteki üzerinden kurulan hayali kimlikler, Avrupalı aydınların kendilerini daha iyi ve daha üstün hissetmelerine de katkı sağlamaktadır. Avrupalı milletlerin kendi aralarında gözetmek durumunda oldukları eşitlik ilkesi, Batılı olmayan toplumlar için geçerli değildi. (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 111) Misyonerlerin Afrika içerisinde güya Hristiyan ve medeni yapmak iddiasında bulundukları yerliler de eşya ve sanayi işinde çalıştırmışlardır. (Halil Halid, s. 97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında Said’in ifade ettiği gibi, &#8220;Doğu yalnızca Batının coğrafi komşusu değil, aynı zaman da en büyük, en zengin, en eski sömürgesidir.&#8221; (Osman Sarı, Oryantalizm üzerine bir araştırma, Yüksek Lisans Tezi, s. 10) ve “Oryantalizmin her zaman emperyalizmle el ele gitmiştir.” (Said, Kültür ve Emperyalizm; Jale Parla, Oryantalizm, Hayali Doğu, Atlas, Sayı: 96 s. 47) Batı ne zaman ki “Müslüman ülkelerin kaynaklarına el koyup, bir yandan da ulus devletlere bölüp, iç savaşlar başlatmış” (Michel Chossudovsky, Müslümanların İblisleştirilmesi ve Petrol Savaşları, globalreserach.ca) bunu üzerine de “Doğulu, bu emperyalist düşünceye karşı direnmeye geçmiş, o zaman da ‘bir Doğu sorunu’ ortaya çıkmış.” (Osman Sarı, s. 97) ve bu defa medya kullanılarak Doğu yine suçlu olarak kamuoyunda gösterilmiştir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lamartine “Doğu ülkeleri üzerine araştırmalar yapıp 1833 yılında Fransız parlamentosuna bir proje sunar. “Roma Dünyası yeniden kazanacaktır. Modern Avrupa, eski Roma’dır. Avrupa; Asya ve Afrika&#8217;yı kolonize etsin. Uygarlığıyla ve ilerici dini ile oralarda yayılsın ve siz baylar, bu ‘kutsal insanlık zaferinin’ başına geçin.” (Lamartin, Doğu sorununa ilişkin görüş ve yazılar,  s. 31-32) Zaten “Amerika da, Irak’a ‘Demokrasi, uygarlık ve barış getirme’ palavraları kullanarak sızmıştı.” (Ömer Baharoğlu, s. 120) “Batılılar Doğuyu, öteki olarak ele almış, ruhsuz bir obje gibi incelemişlerdir. Böyle bir yaklaşım, sömürgeciliği de kolaylaştıran bir ortam yaratmıştır.” (Ömer Baharoğlu, , s. 122) Bu nedenle “Fanon, ‘insanı düşünmekten başka bir meselesi olmadığını ilan etmekten vazgeçmeyen’ Avrupa&#8217;nın ‘her bir başarısının, insanlığın çektiği acılar pahasına gerçekleştiğini biliyoruz.” demektedir.” (Frantz Fanon, Yeryüzünün lanetlileri, s. 251) Peki gerçek nedir? Jean Paul Sartre: &#8220;Eğer dayanabilirsen, kendimize bakalım. İnsanlığımızın çırılçıplak haliyle yüzleşelim. Gördüğümüz, bir yalanlar ideolojisinden, yağmaya mükemmel bir meşruiyet hazırlamaktan başka bir şey değildir. Tatlı sözler, duyarlılık iddiaları, saldırganlığımızın bir kılıdır.&#8221; (Yeryüzünün lanetlileri, s. 24; Jale Parla, “Hayali Doğu”, Atlas Dergisi, Mart 2001, s. 49; Ali Asker Bal, Oryantalist Resimde Bedenin Kolonileştirilmesi Bağlamında “Türk Hamamı” İmgesi, ACTA TURCICA, Yıl II, Sayı 2, Temmuz 2010, s. 22) “Batılıların; Amerika, Asya ve Afrika&#8217;da yaptığı soykırım ve sömürgeler neredeyse meşru ve haklıymış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.” (Ömer Baharoğlu, s. 107) “Alphonse de Lamartine, ‘Doğu yolculuğu’nda, “Osmanlı İmparatorluğu yıkılırsa orada ‘uygarlaştırıcı’ bir yönetim kuracak ve bölgenin varlığı ve milliyet özellikleri güvencede olacaktır.” demektedir.” (Said, s. 121) Petrarca, Hristiyan Batının, Doğuya karşı ‘insanlığın son kalesi’ olduğuna inanıyordu. (Michael Curtis, s. 44) “İngiliz ekonomi politiği, “Doğu toplumları ancak yabancı bir işgal tarafından değiştirilebileceği” görüşünü kabul eder.” (Bryan S. Turner, s. 24) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Siyonizm&#8217;in önderliğini yapan Balfour Deklarasyonu&#8217;nun fikir babası Arthur James Balfour, 1910 yılında İngiliz avam kamarasında şöyle bir konuşma yapar: &#8220;Doğulu ulusların bizim yönetimimiz altında olması iyi midir?  ‘İyidir’ derim ben! Onlar için Mısır&#8217;da olsak da, sırf onlar için orada değiliz, gene de Avrupa için oradayız.&#8221; (Said, s. 42) “Emperyalizmle ilerlemeyi özdeşleştiren Leroy Bealien, ‘Sömürgeciliğin, sömürülen topluma hayat kazandıracağını, hatta onun doğuşunu sağlayacağını.” yazmaktadır. Ona göre bir toplum, yüksek bir olgunluk ve güç düzeyine ulaştığında sömürgeciliğe girişir. Sömürdüğü topluma şekil verir, gelişimini gözetir ve doğuşunu sağladığı topluma hayat kazandırır.” (Agnes Murphy, Fransız emperyalizmin ideolojisi, aktaran, Necdet Sevinç, Osmanlı’dan günümüze misyonerlik faaliyetleri, s. 22) “Gabriel Charms daha açık konuşur: “Avrupalı güçler Doğuda olmayınca, Akdeniz ticaretimiz bitti demektir. Asya&#8217;daki geleceğimiz bitti demektir. Güney limanları bizim için öldü demektir. Ulusal zenginliğimizin en önemli kaynaklarından biri kuruyup gitti demektir.” (Murphy, Fransız emperyalizmin ideolojisi, aktaran Sevinç, s. 22) “Chateaubriand, Müslümanların şöyle tasvir eder: Özgürlük hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Ayrıca edepten, ahlaktan yoksunlar. Haçlılar daha ziyade, yeryüzünde cehaletin (İslam&#8217;ın), zorbalığın, uygarlık düşmanı bir inancın mı yoksa modern insanda hikmet dolu bir antik çağ ruhunun uyanmasını sağlayan itikadın mı galip geleceğini öğrenmenin peşindedir.” (Said, s. 184) Bu cümlede, &#8216;Bir uygarlığı yok etme&#8217; siyasetinin &#8216;uygarlık götürme&#8217; söylemiyle perdelendiği açıkça görülmektedir. “Uygarlık götürme hastalığı 1000 yıldır oryantalist söylemin dilinden düşmediği için, yani Haçlı Seferlerinin başlangıcına neden olanı Papa II. Urban&#8217;ın fetvalarından günümüze kadar, hem oryantalizme hem de emperyalizme, tarih üstü bir kimlik kazandırmıştır.” (Ömer Baharoğlu, s.  34) John Stuart Mill’in yorumu daha nettir: &#8220;Despotizm politikaları yani işgal, baskı, sömürgeleştirme, kültürel yabancılaştırma barbarlara yönelik muamelede ‘meşru’ bir yönetim şeklidir. 19. Yüzyıl Avrupa aydınlarının çoğunluğu Mill ile aynı görüştedir.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 73, 74) Bir Alman Generali, &#8216;Savaş, medeniyet için ahlaki bir mecburiyet ve vazgeçilmez bir faktördür.&#8217; demektedir. (Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 81) Batıda bazı gazeteler, Türk esaretinden kurtulan Doğu Hristiyanlarının süratle medenileştiklerinden bahsetmektedir. (Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 85) Jules Harmand ise, &#8216;işgal medeniyet için kaçınılmazdır.&#8217; derken, Lord Curzon, &#8217;emperyalizm sömürgeleştirilenler için ahlaki ve maddi nimet kaynağı olan ilahi bir kaderdir.&#8217; demektedir. (Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 110) Lee Harris&#8217;in, &#8216;medeniyetin koruması&#8217; ile kastettiği şey de, &#8216;Amerikan emperyalizminin herkes tarafından meşru kabul edilmesidir.&#8217; (Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 118) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“J. B. Kelly, ‘Arabistan, Körfez ve Batı’ adlı kitabında Asya ve Afrika ülkelerindeki sorunlar için çözüm olarak yeniden işgali önermektedir. Sanki oradaki sorunların nedeni bu işgaller değildir!” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 15) “28 Haziran 1970 tarihli New York Times gazetesinde George Ball, ‘Orta Doğudaki Amerikan çıkarlarının çok önemli olmaları nedeniyle, Başkan’ın Amerikalıları muhtemel bir Orta Doğu ‘işgali’ olgusuna karşı “eğitmesi” gerektiğini’ söylemektedir.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 67) Kısaca, “Sömürgecilik, evrimcilik ve ilerlemeci tarih anlayışı, ilkel toplumların ancak dışarıdan radikal müdahalelerle dönüşebileceği kabulünü de insanlara dayatmaktadır.” (Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 72)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Curtis, “Batı ülkelerinin Arap ve İslam ülkelerindeki sosyal ve politik tutumda değişim yaratılması için harcanan çabaya destek bulunmasının, demokrasiyi desteklemesinin ya da &#8216;insancıl amaçlar doğrultusunda müdahalede bulunmasının&#8217; gerekli olup olmadığı hâlâ bir sorundur” (Michael Curtis, s. 455) diye yazmakta ve &#8220;Fransa&#8217;nın Afrika&#8217;daki hakimiyet hegemonyası, Doğunun yaşam şartlarını iyileştirecek, daha az gelişmiş olan bu ilkellerin çağdaşlaşmasına yardımcı olacaktır.” diyen ve Fransız emperyalizmini savunan Michael Curtis’e göre Fransa, Akdeniz ve Kuzey Afrika&#8217;daki konumunu İngiltere&#8217;nin egemenliğine karşı kurmak zorundadır. Ona göre savaş, toplumların ufkunu genişletir, alevlendirir, insanlara hareket zemini sağlar. Ülkeyi güçten düşüren savaş değil, barışseverliktir. (Michael Curtis, s. 233-235) Michael Curtis, Fransa’nın rekabet halinde bir ülke olarak gördüğü İngiltere&#8217;nin, Sepoy İsyanını bastırması sırasında gösterdiği şiddetin de medenileştirme misyonu olduğuna inanmakta (Michael Curtis, s. 247) ve bu vahşeti şöyle yorumlamaktadır: &#8220;Bu vahşileri yönetmek için aldığınız ünvan, onlardan daha iyi olduğunuzu göstermektedir. Yapmanız gereken onları cezalandırmaktır; ‘onlar gibi davranmak’ değil.&#8221; Yazar yapılan bu katliamı &#8216;Hristiyanlığın ve medeniyetin zaferi sayılan bir başarı&#8217; olarak da kabul etmektedir. (Michael Curtis, s. 253) Bir ulusun, ‘ruhunun sömürgeleştirme sayesinde ayakta tutulabileceğini’ ileri süren (Michael Curtis, s. 257) ve “İngilizler, Doğudakiler gibi barbar veya yarı barbar toplumlar üzerinde hegemonya kurmaya belki de en uygun toplumdur. Çünkü tüm Medeni toplumlar içerisinde kendi geleneklerine kesinlikle en sağlam şekilde bağlı olan toplum onlardır” demektedir. (Michael Curtis, s. 308) &#8216;İslam&#8217;ın ortaya çıkışından beri Avrupa için daimi bir tehdit oluşturmuş olmasının tarih gerçekliğine&#8217; dikkat çeken (Michael Curtis, s. 444) Curtis’e göre, “batının son  yüzyıllar boyunca Doğuya karşı takındığı tutum ve davranışlar ile ilgili bir &#8216;suçluluk kompleksinin&#8217;, bir nebzeye kadar hâlâ Batı kültürü içinde &#8216;kol geziyor&#8217; olduğu şüphesiz olsa da, iki unsuru hatırlamak faydalı olacaktır: Öncelikle Doğu, &#8216;Batının Doğuya yönelttiği  saldırganlığa&#8217; karşı pasif kalmamıştır. Batılıların, Doğu toplumlarındaki &#8216;arzu edilen ilerici değişiklikler olarak gördükleri unsurları geliştirmek adına&#8217; gerçekleştirdikleri faaliyetler ve girişimleri hatırlamak da aynı zamanda faydalı olacaktır.” Yazar ayrıca, “Batı toplumlarının öteki kültürlerle uğraşırken emperyalizm, ırkçılık veya avrosantrik (Avrupa ve Avrupalılara ve onların kültürüne odaklanan) bir tutum  takınmadıklarını ileri sürmektedir.” (Michael Curtis, s. 445) Kısaca yazar, Müslümanların yaptıklarını, Avrupalıları  &#8216;aşağılama&#8217; olarak nitelendirirken, kendi yaptıkları katliamları, “medenileştirme, modernleştirme” olarak takdim etmektedir. Yine o Avrupalıların kendisini savunmasını ve Müslümanlara karşı saldırılarının emperyalizm olarak suçlanmasını da &#8216;ironi&#8217; olarak nitelendirilmektedir! Edmund Burke ise, İngiltere gibi demokratik bir devletin, despotik bir devleti yönetirken olumsuz bir şekilde ‘etkileyebilme ihtimali’ olabileceği konusunda endişelidir! (Michael Curtis, s. 452)  Adam Smith, anti-emperyalist birisidir! O, ‘sömürgelerin’ vergi mükellefi İngilizler&#8217;in ‘sırtında ağır bir yük’ olduğunu belirtmekte ve bir İmparatorluğun güç kazanması için, ‘ne mali ne de askeri bir katkısı olmayan’ sömürgelerin &#8216;gösterişli donanımını&#8217; eleştirmektedir. James Mill, sömürgeleştirmenin İngiltere için ‘çok sorumluluk olduğunu, genel anlamda anavatanda daha az yatırım yapılmasına neden olduğunu, büyük masraflar anlamına geldiğini’ ileri sürmektedir. Michael Curtis, benzer görüşteki diğer yorumları da sıraladıktan sonra ‘Emperyalizmin, Avrupalıların tüm önemli görüşlerinin doğasında otomatik olarak var olmadığı sonucuna varılabilir.’ (Michael Curtis, s. 453) diyerek, kendince Batı emperyalizmini masum ve fedakar taraftar olarak göstermektedir. Yazar, &#8216;yer verdiğimiz yazarların görüşleri ‘emperyalist kibrin göstergeleri ya da Doğunun maruz kaldığı sömürgeci aşağılamanın tezahürleri değildir&#8217; (Michael Curtis, s. 443)  diyerek aslında gerçeklerin farkında olup üzerini örtmeye çalıştığını da gizlemeye çalışmaktadır. Curtis ve kitabında fikirlerini ifade ettiği diğer yazarlar, sömürgeciliğin, emperyalizmin, Batı hegemonyasının bir modernizasyon aracı olduğu, ilerleme ve gelişim sağladığını ileri sürmektedir. Bu yazarlar, Batılı ülkelerin daha az gelişmiş toplumlara, Batı medeniyetini götürmek görev ve idealine önayak olması gerektiği de ileri sürer. (Michael Curtis, s. 456)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14946" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/424565776856845.jpg" alt="" width="359" height="250" /></span></p>
<p style="text-align: justify;">Victor Gillam, Judge dergisi, 1 Nisan 1899 tarihli &#8220;Beyaz Adamın Yükü&#8221; adlı bir karikatür yayınlar. Yükü taşıyan İngiltere ve ABD’dır! İşte Batı hem sömürmekte hem de ‘Barbarlık, baskı, ahlaksızlık’ gibi zorlukları aşarken, Batılı olmayan halkları <span class="style5">(Küba, Hawaii, Samoa, Porto Riko, Filipinler, Zulu, Çin, Hindistan, Sudan ve Mısır)</span> sırtlarında taşıyarak onları medenileştirme idealine götürdüklerini ileri sürmektedirler!</p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone  wp-image-95484" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/2313553.png" alt="" width="281" height="335" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone  wp-image-95485" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/347357357.png" alt="" width="418" height="333" /></p>
<p>The Call, San Francisco, 5 Şubat 1899; Detroit Journal , 1898</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Afganistan’daki Müslümanlar iyidir, çünkü ABD çıkarlarına uygun kabul edilmektedirler. (Günümüzde ise -2024-  aynı insanlar Taliban adı altında düşman ilan edilmişlerdir.) İslamiyet hakkındaki açıklamalar esas itibariyle, İslam dünyasındaki ulusal ‘çıkarlara gerekçe’ bulmak üzere düzenlenmiştir. (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 174-176) “Amerikalıların çoğu, Amerikalı avukat ve politikacı Patrick Henry’yi, ‘Bana ya istiklal ya ölüm verin’ dediği için fanatik kabul etmez. Ama Ray Moseley, 25 Kasım tarihli Chicago Tribune yazdığı makalede, ‘Ölümün bir şeref olduğunu düşünen insanlar, tanım itibariyle fanatiktirler. Şehadet iştiyakı İran’ın Şii Müslümanları arasında sivrilmiştir.’ diye yazmaktadır.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s.141) “Pek az kişi Sovyetlere karşı Afgan direnişini, İsrail’e karşı Filistin direnişi ile eş tutacaktır.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 149) &#8220;Bir Filistinli, bir yerleşimciyi rehin alırsa bu &#8216;terörizm&#8217;dir. Bir İsrailli 3.000 çocuğu öldürürse bu &#8216;kendini savunma&#8217;dır. Bu mantıklı mı? &#8221; (Jackson Hinkle, Twitter, 31 Ekim 2023) Bu sayı 2024’de ise on bini çoktan aşmıştı. “İsrail, Gazze&#8217;de ‘108 günde 11 bin çocuk’ öldürdü.&#8221; (AA, 22.1.2024) “Oryantalistler, Doğu medeniyetlerinin Avrupa medeniyetine ne kazandırdığını belirleyerek onları bu eksen üzerinde değerlendirirken, zamanla özünü tanımaya dönük Doğudaki faaliyetlere de ‘fundemantalizm/aşırı dinci’ adını vermiştir.” (Abdullah Topçuoğlu, Postmodernizm ve İslam, s. 218) “Batılılar, yabancı istilaya direndikleri zaman bunun adı, vatanseverliktir olur ve öve öve göklere çıkartılır.  Aynı şeyi, Doğulular yapınca bu, ‘yabancı düşmanlığı’ ve ‘yobazlık’ olur. (Rene Guenon, Modern dünyanın bunalımı,  s. 132) “İslam dünyası üzerinde Batının siyasi ve ekonomik çıkarları devam ettiği sürece, bu menfaatlere karşı koyan kim olursa olsun, terörist damgası yemekten kurtulamayacaktır.” (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam damgası, s. 17) Soykırım ise, “terörizm ve insan hakları ihlalleri suçlamaları esasında, kendini uluslararası arenada güçlü hisseden devletlerin egemenlik kurmak maksadıyla hedef seçtikleri ülkeleri kendi ürettikleri tezlerle saldırmak için kullandıkları ithamlardır.” (Sefa M. Yürükel, Batı tarihinde insanlık suçları, s. 149) Halbuki “Toprakları işgal edilen, onurlu ve özgür vatandaşları köleleştirilen, tarihi ve medeniyeti reddedilen İslam dünyasından, tüm bunların nedeni olan Batıya tepkiler olması doğaldır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 20) “Amerika&#8217;daki kürtaj kliniklerini bombalayan papaz Michelle Bray, Oklahama’daki hükümet binasını bombalayan Timothy McVeigh, Amerikan hükümetine savaş açan David Koresh, Katolikler ve Protestanlar arasında onlarca yıl süren çatışmalar, Bosna&#8217;daki Ortodoks Sırpların katliamları ve tecavüzleri, Amerika&#8217;daki evangelist grupların Irak&#8217;ta katlettiği yüz binlerce masum Müslüman vd. yakın tarihte Hristiyanlık adına pek çok cinayetin işlendiğini göstermektedir. 1994 yılında Brooklyn&#8217;li  bir psikolog olan Baruch Goldstein, el Halil Cami’ne giderek sabah namazında, namazı kılan Müslümanların üzerine ateş açmış ve 38 Müslümanı katletmişti. Yahudi Başbakan İzak Rabin’i, terörist bir örgüt üyesi olan Yigal Amir öldürmüştü. En son Yeni Zellanda’daki katliamda camide 50 Müslüman şehit edilmişti.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 167, 168) “İslam, ulusal sınırları aşmaktaydı. Sömürgecileri İslam&#8217;ı ciddi bir şekilde araştırmaya yönelten şey, işte bu endişeydi. İslam yeniden yorumlanmalıydı. Cezayirli Muhammed Ben Rahal konuyu şöyle özetlemektedir: &#8220;Eğer bir Müslüman vatanını, dinini savunursa bir vatanperver değil vahşi bir kimse olarak görülür. Kahramanlık gösterirse fanatik olarak adlandırılır. Yenilgi esnasında tevekkül gösterecek olursa kaderci olarak isimlendirilir. (Asaf Hüseyin, s. 52) İsrail&#8217;in Filistinlilere veya Lübnan&#8217;a yönelik saldırıları &#8216;misilleme&#8217; olarak görülürken, Filistinlilerin İsrail&#8217;e gerçekleştirdiği bir hücum &#8216;terörist saldırı&#8217; olarak nitelendirilmektedir. İslam konusunda olumsuz olan her şey haber olarak görülmektedir. (Asaf Hüseyin, s. 115-116) The Chicago Tribune adlı gazete Arapları suçlayarak, &#8220;Arapların, İsrail&#8217;i ortadan kaldırmaya yönelik bir silah olarak Filistin problemini yarattıklarını&#8221; ileri sürer. Halbuki 2024 İsrail’in Gazze’de yaptığı büyük katliamda gördük ki, hiçbir –ne arap ne de başka bir- İslam ülkesi asla İsrail’e karşı bir şey yapmamıştır. Ayrıca artık bilinmektedir ki İsrail, Batılılarca Arap ülkelerini kontrol etmede kullanılan bir üs olarak bizzat Batılılarca kurulmuştur ve kullanılmaktadır! Amerikan deniz bombardımanında sivil halk hedef alınır. Ama bunun fazla bir haber değeri yoktur. Ama eğer böyle bir bombardıman İsraillilere karşı Müslümanlar tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı, kuşkusuz geniş bir şekilde haber yapılırdı. Washington Post&#8217;un bir muhabiri, &#8220;İsrail&#8217;in tek amacı Lübnan&#8217;ı terörizm tehlikesinden kurtarmaktı&#8221; diye yazmaktadır. İsrail&#8217;in misket bombalarının biri hastaneye isabet etmesi ‘bir savaş kazası’ olurken, bunu İsraillilerin yaptığını gösteren hiçbir delilin bulunmadığı da ileri sürülmekte idi. Sanki bu teknolojiye sahip başka ülke vardı civarda! Bu ve benzeri birçok olay, konunun dini boyutunu ve Batının anti İslami geleneğini gözler önüne sermektedir. Gazeteci, batı toplumunun bir ürünüdür ve ister seküler olsun ister dini, bu toplumun bütün geleneklerini aynı oranda özümsemeye müsaittir. Verilmek istenen mesaj, ‘Müslümanlar ne kadar seküler hale getirilirse, herhangi bir ülkedeki Batı çıkarlarını o kadar az tehdit ettiği’ şeklinde özetlenebilir. kitle iletişim araçları Batılı haber ajanslarının denetimi altındadır. Medya, kamuoyunu etkilemek için güçlü bir araç olarak kullanılmaktadır ve politik, ekonomik ve stratejik çıkarlara hizmet etmektedir.  Medya, dünyadaki batı yanlısı devletlerin yanında yer almaktadır. Medya Batı&#8217;nın propaganda silahı haline gelmiştir ve İslam ise onun en zavallı kurbanıdır. (Asaf Hüseyin, s. 118, 127) “Oryantalist mantığa göre bir Batılının yurdunu diğerlerine savunması kahramanlık, bir Doğulunun benzer nedenlerle ülkesini savunması ise gericilik, taassup, uygarlık düşmanlığıdır. İngiliz işgaline karşı Sudan Müslümanlarının verdiği mücadeleyi, Julious Richter şöyle yorumlar, &#8216;Bu İslami taassup, kültüre karşı bir hınçtan ve dar ufuktan kaynaklanır.’ (Richter, History of the protestant missions in the near East, s. 47) Michael Curtis, “Müslümanların kendini savunmasını militanlık (Michael Curtis, s. 448, 449) ve daha genel anlamda, terör diye tanımlamakta, Avrupa&#8217;da yaşayan Müslümanların (entegrasyonu değil) asimile olması gerektiğini de savunmakta (Michael Curtis, s. 449) ve yapılan zulümleri dile getirmeyi de &#8216;modern İslami tutuculuk&#8217; olarak nitelendirmektedir.  (Michael Curtis, s. 452) “Hristiyan kilisesi&#8217;nin gazetecileri, bazı Yahudi hücumların ön saflarında yer almaktadır. Bu insanlar, Hristiyan çeteler tarafından icra edilen kanunsuzluk ve terör hareketlerine sempati duymakta, Sultan&#8217;ın askerleri de bunları bastırdığında onları acımasızlık ve zalimlik ile suçlamakta ve bu bastırma hareketini ‘Muhammedi fanatiklik’ olarak nitelendirmektedirler. Fransa, evinde laiktir ama dışarıda emperyalizmin ajanları olan papazları korumaktadır.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bir taraf için terörist olan diğer taraf için özgürlük savaşçısı olabilmektedir. Fakat bu taraflardan biri gücü eline geçirdiğinde hemen meşruiyet kazanmaktadır.” (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 179) “Terörist nitelemesi, gücü elinde bulunduran devletlerin kendi ideolojik amaçlarına karşı çıkan muhaliflerine yaptıkları bir yakıştırma olarak kabul edilmiştir.” (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 119) “1998 yılında ABD, kimyasal silahlar için malzeme ürettiğini iddia ettiği Sudan&#8217;daki bir fabrikayı vurmuştur. Ama bu fabrikanın söz konusu malzemeyi üretip üretmediğine ilişkin kuşkular seslendirilmiştir. Bu saldırıların uluslararası hukuktaki yeri nedir? Aynı saldırıların Japonya&#8217;nın 1942 yılında Hawaii&#8217;ye düzenlediği önleyici saldırılardan ya da Almanya&#8217;nın 1930&#8217;lu yıllarda birçok ülkeyi işgal etmesinden ne farkı vardır? Sudan, Usama bin Ladin&#8217;i barındırdığı için ABD tarafından tehdit olarak görülür. Ancak bu durumun, ABD&#8217;nin IRA örgütü için para toplayan kişileri barındırmasından ne farkı vardır? Bu durum herhalde İngiltere&#8217;ye, ABD deki hedefleri bombalama hakkı vermez. Saddam, İsraillileri kendisi için bir tehdit olarak görme hakkına sahip değil miydi? Terörizmin gerilla savaşı olarak karşımıza çıktığı yaygın durumlardan biri, kişinin ülkesinin düşman güçlerince işgal edilmedir. Tıpkı II. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra tüm Avrupa&#8217;nın karşılaştığı durum gibi. Bu direniş işgal güçleri tarafından kaçınılmaz olarak terörizm olarak görülecektir ama işgal güçlerinin kendileri de sık sık terörist taktiklere başvurmuşlardır. Örneğin işgal güçleri sivil halkın üzerine ateş açmakta çoğu zaman bir sorun görmemektedir. (Goody, s. 182, 184) Medyada Filistin&#8217;li savaşçılar hemen hemen her zaman terörist olarak yer alır. Genelde aşırı dini görüşler ile hareket eden taraf ise aslında İsraillilerdir. ABD&#8217;deki yerli topluluk Çerokilerin 3000 silahlı adamı &#8211; asker değil; zira asker sözcüğü sömürgeciler ya da eski İngiliz askerleri için kullanılmıştır- olduğu söylenmiştir. Dolayısıyla öyle görülüyor ki, ‘silahlı adamlar’ kelimesi, devletin emrinde olmayan ya da üniforma taşımayan ama başka amaçlar için silah taşıyan herkesi için kullanılmıştır. Devlet terörizminin birçok örneğine yakın geçmişte de rastlanmıştır. Mesela CIA&#8217;nın Güney Amerika&#8217;da beğenmediği hükümetlere karşı savaşan silahlı grupları, Şili&#8217;de Allende ve Nikaragua&#8217;da Sandinistaları teşvik etmesi bu türdendir. Demokratik güçlerin kendi kısa ya da uzun vadeli çıkarları için bu türden terörist faaliyetlere destek vermesini hiçbir şey engellememiştir. Hatta bunu özgürlük mücadelesi kisvesine bürünmüşlerdir. İsrail devletinin kurulmasıyla teröristlerin statüsü değişmiş ve daha önce illegal olan terörist örgüt daha sonra devletin ordusu haline gelmiştir. Aslında 17. yüzyıl Amerika’sında olan biten tekrarlanıyordu. Zira bu dönemde, Avrupa&#8217;dan gelen sömürgeci göçmenler, Kızılderililerin topraklarını ellerinden almış ve kalanları da koruma bölgelerinden sürmüşlerdi. (Goody, s. 187, 189-190) İslami grupların kolayca terörist olarak damgalanmaları, onların siyasi ve sosyal gündemlerinin gözden kaçırılmasına yol açmıştır. Filistin ve Keşmir&#8217;in bağımsızlığı, Batılı güçlerin petrolleri çıkarması gibi konular gözden kaçırılmaktadır. İsrail&#8217;in Yakın Doğuya nüfuz etmesi, başka bir tür Haçlı savaşı olarak görülebilir.” (Goody, s. 20, 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizmin işlevi, oryantal toplumları yönetilebilir ve kavranabilir seviyeye indirmektir.” (Bryan S. Turner, s. 77) “Oryantalist mantık, Doğunun insanını, yönetimleri istenilecek bir sorun olarak görmüştür.” (Ömer Baharoğlu, s. 87) &#8220;Batı oryantalizminin gerçek amacı, Müslüman Doğu ülkelerinin dilini, dinini, tarihini, kültürünü mükemmel bir şekilde öğrenip, bu ülkelerin ele geçirilerek yeniden kurulmasında, yönetilmesinde ve sömürgeleştirilmesinde kullanmaktır. Oryantalist General Von Niedermayer bilgisini ve tecrübesini Nazi Alman devletinin hizmetine sunmuştu.&#8221; (Enver Altaylı, Ruzi Nazar, s. 115, 146) “Batıda zaten İslam imajı tamamen oryantalistlerce belirlenmiştir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 187) “Bir Hristiyan misyoneri veya Yahudi din adamı olan bir oryantalist, herhangi bir İslami konuya, kendi öz kültürünün tesiriyle bakmaktan kendini ne ölçüde koruyabilir?” (Mustafa Sıbai, s. 17) “Genelde İslam ve özelde hadis hakkında araştırma yapan oryantalistler, kendi tarihsel ve kültürel arka planlarından etkilenmişlerdir.” (Harald Motzki, Hadis tarihlendirme metotları, s. 113) Zaten “Oryantalizm de daha başlangıcında papazlar, Hristiyanların elinde gelişip, sonra misyonerliğin temsil ettiği fikri ve sömürgeciliğin temsil ettiği silah gücü haline gelmiştir. Oryantalizm, misyonerlik ve sömürgecilik gücüne dayanarak günümüze kadar gelebilmiştir. Oryantalizm ruhbanların ve misyonerlerin omuzlarında ayağa kalkmıştır.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 19, 48) &#8220;Kilise, Müslümanlığı karalama ve onu Avrupalı mensuplarına çirkin bir imaj ile sunmak için oryantalistleri görevlendirmiştir. Bunların çoğu aynı zamanda Hristiyan din adamıydı. Oryantalist Carra de Vaux şu itirafta bulunmaktadır: “Muhammed, Batıda uzun zaman çok kötü olarak tanındı. Kendisine nispet edilmedik hiçbir hurafe ve hakaret bırakılmadı.” Oryantalistler misyonerlerle de yardımlaşarak, Müslümanları inançlarından şüpheye düşürmek ve sömürgecilere daha kolay teslim olmalarını sağlamaya çalışmışlardır. Çünkü sömürgeciliğin bir aleti durumundaki oryantalizm, İslam dünyasında kendilerine karşı olan gücün temel unsurunun İslam dini olduğunu çok iyi kavramıştır.&#8221; (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 22) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizm her zaman Batı’ya hizmet eder. C.E.M. Joad şöyle demektedir: Bir İngiliz, bilmeyerek yahut bilmezden gelerek milletlerin uğradıkları acıları unutarak, İngilizlerin barışçı bir millet olduklarına inanır. Başkalarını ise savaş delisi ve kan dökücü olmakla suçlar. Elindeki bitmez tükenmez serveti kendisi ile paylaşmak isteyenlere ‘savaş delisi’ lakabını takar. Batıda savaşların demokrasiyi korumak için yapıldığı ne kadar söylenirse söylensin, hakikat ortadadır. Bu savaşlar sadece kuvvet yarışına girişen blokların mücadelesidir. (Guide to Modern Wickedness, s. 180, 191) &#8220;Müsteşriklerin herhangi bir konuda insaf ve orta yol üzere olmaları bizi aldatmamalıdır. Çünkü çok geçmeden başka bir konudaki dengesizlikleri ve aşırılıkları hemen kendini gösterir. Bu yüzden aynı oryantalisti bazımız, ‘İslam’ı öven ve takdir eden biri’ olarak görürken başka birimiz aynı şahsı ‘İslam düşmanı ve İslam’ı karalayıcı’ olarak görebilmekteyiz.&#8221; (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 26) “Arap dostu olarak tanınan (L. Massignon, Situation de l’Islam, I/11) Louis Massignon, Fransa’nın Filistin ve Suriye yüksek komiser yardımcı olarak çalışmıştır. Fransa&#8217;nın, “sonuna dek tutmak istemediği sözlerin bir güvencesi” olarak Fransız hükümeti tarafından kullanılan bir figür olmuştur.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 150)  Müslüman olduğunu açıklayan ve Hollanda&#8217;nın Endonezya sömürge valiliği de yapan ve ‘Mekka’ isimli eseri de olan Christiaan Snouck Hurgronje, &#8220;Düşmanını iyi tanırsan onu kolayca alt edersin.&#8221; demektedir. O, Müslüman rolünü çok iyi oynamış ve İslami kültür bilgisini, Aceh sakinlerinin direnişini ezmeye ve onlara Hollanda sömürge yönetimini empoze etmeye önemli ölçüde yardımcı olan stratejiler geliştirmek için kullanmıştır. (https://en.wikipedia.org/wiki/Christiaan_Snouck_Hurgronje)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Richard Simon, İslam’ın savunuculuğunu üstlenen biri olarak ün salmıştır. Ama o bile, Müslümanlığın iyi yanlarını Hristiyanlık ve Yahudiliğe borçlu olduğunu ileri sürmüştür. M. Rodinson tarafından “İslam peygamberini yücelten” bir kitap olarak tarif edilen Henri Boulainvilliers’in ‘Vie de Mahomed’ adlı eserinde İslam’dan, ‘tarihsel bir felaket’ olarak bahsetmektedir.&#8221; (Bulut, s. 79) G. Sale, 1736 da yayınladığı İngilizce Kur’an-ı Kerim tercümesinde şunları yazmaktadır: &#8220;Hz. Muhammed’in Kur’an-ı Kerim’in müellifi/yazarı olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Kur’an’ı yazarken de başkalarından az yardım da görmemiştir.&#8221; Halbuki G. Sale  “Yarı Müslüman “kabul edilecek kadar objektif kabul edilen birisidir. (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 75) Sale tercümeden amacını ise şöyle açıklamıştır: Çalışmanın başlangıcı okuyucuya, benim Hristiyanlığa karşı İslam&#8217;ı savunacağım izlenimi verebilir. Fakat ben açıkça ifade edeyim ki, benim planım bunun tam tersidir. (Sale, Reflections on Mohammedism, s. 2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, “İstisnai olarak ortaya çıkan bir takım objektif çalışmalarda bile hiç bir zaman, Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği kabul edilmemiştir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 60) Hüseyin Akgün&#8217;ün, &#8220;Goldziher ve Hadis&#8221; adlı eserinden devam edelim. &#8220;İslam&#8217;ın kendi doktriner resmi şekliyle bile, felsefi kafaları tatmin edebilecek yegane din olduğunu akıllıca tespit ettim.&#8221; diyen Goldziher son tahlilde, &#8220;Benim idealim, Yahudiliği de benzer bir rasyonel seviyeye yükseltmektir.&#8221; diyerek yine kendi dinine hizmet etmeye çalıştığını göstermektedir. David E. Stannard, &#8220;Ne zaman yerliler barış istediyse, hep İngilizler tarafından sahte bir anlaşma yapıldı ve ardından da İngilizler, barış zamanında olduğunu sanan yerlilere beklenmedik bir biçimde tekrar saldırdılar.&#8221; demektedir. (Sefa M. Yürükel, Batı tarihinde insanlık suçları, s. 44) &#8220;İslam’a insaflı bir şekilde bakan az sayıdaki oryantalist de, içinde yaşadıkları ortam nedeni ile İslam’ı gerçek manada anlayamamışlardır. Oryantalist araştırmaların asıl amacı Müslümanlarla mücadele ederken yararlanmaları için misyonerlere malzeme hazırlamaktı. Bu nedenle söz konusu araştırmalar hiçbir zaman sağlıklı, iyi niyetli ve tarafsız olmamıştır.&#8221; (Muhammed Gallab, Nazaratün istişrakiyye fil-İslam, s. 8) Batılılar İslam milletlerini insaflı ve tarafsız bir şekilde düşünmemektedir. Mısırlıların bir yabancı devletin medeniyeti altına girmeye çok muhtaç olduğunu ilan edip duranlar, Bulgarlara tam bir istiklal verdirmeye ve onları dışarının vesayetinden kurtarmaya uğraşmaktadır. Bulgarları, genellikle Mısırlı’lardan daha medeni saymak da, Avrupa&#8217;ya mahsus olan uydurma safsatalardandır. (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 289)  “Avrupa Birliği&#8217;nin Türkiye&#8217;ye bakışında iki belirleyici düzlemden söz edilebilir. Birincisi ekonomik,  ikincisi din.” (Hilmi Yavuz, s. 52) &#8220;Hiçbir ülke, Türkiye gibi Batılılaşmaya çalışmamıştır. Avrupa hiçbir zaman, Türkiye&#8217;nin Batılılaşma çabalarını ciddiye almamıştır. Bu çabaları küçük görmüştür. Türkiye&#8217;yi küçük görmekte haklıyız. Çünkü bizi taklit edene niçin saygı duyalım? Ben ancak medeniyetime katkıda bulunabilecek olana saygı duyarım.&#8221; (Arnold Toynbee, uygarlık sınavı adlı eserinden nakleden Hilmi Yavuz, Modernlesme Oryantalizm ve İslam, s. 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizmin temelleri, 17. Ve  18. yüzyıllara kadar gider, 19. yüzyılda ise büyük bir patlama yaşar.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı,s. 138) 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa&#8217;da, Arapça kürsüleri kurulmaya başlanır. Amaç sadece ilmi değil, daha çok ekonomik çıkar ve misyonerliktir. 19. yüzyılın ikinci yarısında İslam dünyasının yaklaşık yüzde seksenini işgal etmiş olan Avrupa, hükmettiği coğrafyanın insanları hakkında bilgi sahibi olmak zorundaydı. Hollanda&#8217;lı A. Relandus, 1704&#8217;te ‘Mahommedica’ adlı eser yazar. Yazar, eserini &#8216;İslam&#8217;la daha iyi mücadele etmek amacıyla yazdığını&#8217; söylerken, kendisi ise İslam propagandası yapmakla suçlanmıştır. (Hıdır, s. 111-114) “Hindistan valisi Hestingens şöyle diyordu: “İngiltere’nin saldırgan ruhu, öte yandan İngiliz vatandaşlarının kayıtsız hatta teşvik gören ahlaksızlığı, ulusal ünümüze, silahlarımızın ve kuvvetimizin verdiği zarardan daha korkunç zarar vermiştir.” Tarihçi Mill diyor ki:’ Ode ülkesi daha önce yüksek bir refah düzeyinde idi. Fakat İngiliz memurların çokluğu, aylıkların yüksekliği, emekli, asker ve sivillerin masrafları dayanılmaz bir hale geldi.’ Zamanla İngiltere bütün ülkede düşman kabul edilir hale geldi. Mister Hestingens, olayı şöyle özetler: Biz diyoruz ki, ‘Siz bu orduyu istemiyorsunuz fakat onun masraflarını ödemeye mecbursunuz.’ Lord Dalhussi, 1836 yılında imzalanan anlaşmaların hükümlerini bozarak Ode’yi İngiliz ülkesine katar. Halbuki Mister Key’in ifadeleri ile, ‘bu ülke başındaki hükümdar ülkemizin dostu idi, halkı ordumuza dahil edilmişti.’ Lord Cornwallis şüphesiz ‘adaletli’ bir adam idi. Lord Tingmaus ‘dinine düşkündü.’ Lord Velesley ‘büyüktü.’ Fakat Ode hükümdarına yaptıkları işlemde zerre kadar adalet, beceri, büyüklük veya din düşkünlüğü yok idi.” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed&#8217;den Özür Diliyorum,  s. 77, 79) “Papa 4. Nikola şöyle demişti: “Verilen sözü tutmamak günahtır ama Müslümanlara verilen söze itibar etmek daha büyük bir günahtır.” (İspanyalı eski Katolik papaz Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Hristiyanlığa Reddiye, s. 14) Türk sadrazamının İngiltere elçisi Sir Robert Ensley’e gönderdiği resmi yazı, İngiliz milletvekili Mister Grey tarafından 1792 yılı 29 Şubatında avam kamarasında okunur: “İyi huylar çoktan Avrupa’dan kovulmuştur. İngiltere, insanları alıp sattığından ona hiç güvenmemek gerekir. Sizin dostluğunuza, yardımınıza istekli değiliz. (Rusya ile arabuluculuk önerisinde bulunmaktadır İngiltere)  Bakanınız sadece, paraya taptığını haber aldığımız ulusunuzu eğlendirmek için bir iş çevirmektedir. Sizin ayırt edici özelliğiniz cimriliğinizdir. Siz tanrısınız alır ve satarsınız. Taptığınız paradır. Bakanlarınız ve ulusunuzun gözünde her şey ticarettir. Türkler hile ve oyun bilmezler. Sizin gibi herkesi yoldan çıkaracak bir ulusun nesine güvenilebilir? Halbuki Türk, hiçbir söz vermesine, şerefine karşı koymuş mudur? Asla! Buna karşılık hiçbir Hristiyan devleti faydanın ve hırsın gerektirdiği zamandan başka hiçbir sözünü tutmuş, hiçbir taahhüdünü yapmış mıdır?  Hayır! Eğer siz, denildiği gibi dünyanın en alçak Hristiyan ulusu değilseniz, en atak ve en sahteci ulusu olduğunuz gerçektir. Sizin aranızda yaptığınız barışlar rüşvete dayanır. Osmanlı vezirleri Avrupalıların sözlerini çok dinlemişler fakat her zaman hainlik görmüşler, satılmışlar ya da aldatılmışlardır. Sizin amacınız bütün insanlığı birbirine düşürmek, sonra faydalanmaktır. Sizin dininiz para kazanmaktır. Taptığınız put cimriliktir.” (Lord John Davenport, s. 80-82) Bir yüzyıl öncesi için Oskar Kolling ise bakın ne demektedir: “16. asır Türk idarecilerinin, zavallı halkın hukukunu korumak huşusundaki gayretleri önünde eğilmek arzusunu duyarız. Türk yöneticileri, en buhranlı zamanlarında bile, düşmanlarına veya dostlarına karşı olan sözlerini bozmak hatasına asla düşmek istememişlerdir.” (Macar Serhadlerinde XVI. Asır Türk Devri, Ülkü, nr. 82, s. 309) Tarihte de durum aynıdır. Sokrates, “üç şey için şansa teşekkür ederim der ve birini, Yunanlıyım barbar değilim.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 42) şeklinde açıklar. Yunan medeniyetini Pers medeniyeti ile karşılaştıran Aristo ise, &#8216;Uygun olan, Yunanlıların barbarlar üzerinde hüküm sürmesidir.&#8217; (Aristotle, Politics, 1252 b4) diyerek, son tahlilde herkesin kendi üyesi olduğu grubun tarafında duracağını göstermektedir. Oryantalistler gibi basın çalışanları için de durum aynıdır. &#8220;Her Amerikan muhabiri kendi ülkesinin çıkarları olduğunu ve ülkesinin bir süper güç olduğunu bilmekle yükümlüdür. Kendi şirketinin Amerikan gücünün bir parçası olduğunun farkındadır.&#8221; (Said, İslam, s. 83, 84) “Her normal insan gibi bir muhabirde, içinde doğup büyüdüğü bir takım değer yargılarını, kendi toplumunun alışkanlıklarını oldukları gibi kabullenir. Yabancı kültürleri ve toplumları tarif ederken kendi eğitiminden, ulusal kimliğinden ve dininden sıyrılmayacaktır. (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 83) Amerikalılar, komünist propagandaların baskılarla halkı yönlendirildiğine inanır. Ancak kendi ülkeleri söz konusu olduğunda, Amerikalıların çoğu basın tarafında çizilen sınırlardan ve uygulanan baskılardan habersizdir. Bir avuç şirket basın tekeli oluşturmuş ve dünyayı yönlendirmektedir.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 85-88) “Özellikle haberlerde İslam hakkında eksik ve hatalı bilgiler ortaya atmışlar ve bunları da ‘uzman’ sıfatı ile yapmışlardır.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 188) “Amerikan basınında tek parça ve kemikleşmiş bir İslamiyet kavramı yer etmiştir.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 131) “İslamiyet hakkında konuşacak kişi, bazı fikirleri kanun seviyesinde kabul etmelidir. Örneğin ‘İslamiyet Ortaçağdan kalma ve tehlikelidir, İslam düşman bir kültürdür.’ İslam hakkında konuşmak isteyen önce bu fikirleri göz önünde bulundurmalıdır.” (Edward Said, s.181, 189)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sömürgeci devletler kültürel ve askeri sömürgeleri altındaki ülkeleri nasıl idare edeceklerinin bilgilerini, Müslüman halkı nasıl dejenere edip dinlerinden uzaklaştırıp kendilerine tabi kılıp, taklit ettireceklerinin metodunu oryantalistlerden öğrenir.” (Hamdi Zakzük, s. 70) “Oryantalistlere büyük maaş ve makamlar sağlanmıştır. Siyaset ve kilise çevrelerince oryantalistlere büyük önem verilmektedir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 10) Oryantalist Karl Heinrich Becker, Alman; oryantalist Snouck Hurgronje, Hollanda;  oryantalist Barthold,  Rus; oryantalist Sacy, Louis Massignon ve Hanotaux Fransız emperyalizmine hizmet etmişlerdir.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 45) Zaten “Oryantalistlerin çalışmalarına emperyalist devletlerin verdiği ekonomik destek göz önüne alınınca, başından itibaren akademi ile ulusal güvenlik çıkarları arasında çok güçlü bir bağ kurulduğu ortaya çıkmaktadır.” (Bulut, s. 158) “Batı’nın İslam imajı ve “oryantal toplumları” analizinde emperyalist politikaların rolü  belirleyicidir.” (N. Daniel, Islam and West, s. 44) “Özellikle 19. yüzyıldan sonra oryantalizm, emperyalizme malzeme sağlayan bir kurum haline gelir.”  (Ömer Baharoğlu, s. 27) Kısaca &#8220;İslamiyet uzmanı olup da hükümete danışmanlık yapmayan veya şirket, basın hesabına çalışmayan hemen hiç kimse yoktur.&#8221; (Edward Said, Haberlerin ağında İslam, s. 9) &#8220;Profesörler, İngiliz ve Fransız koloni bakanlarına ve özel sektöre de zaman zaman danışmanlık yapmıştır.&#8221; (Said, s. 177) “Sömürgeleştirilen her ülkede oryantalistler tercüman, askeri ateşe, sekreter, akademisyen olarak bol kazançlı makamlara gelmişlerdir. (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 25) İslam’a en hoşgörülü yaklaşanlardan biri olan oryantalist Watt, &#8220;İslam’ın köklerinde, Yahudilik ve Hristiyanlığın tarihi etkisi ve Arap monoteizmi olduğunu” ileri sürmektedir. (Montgomery Watt, Hz. Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si, s. 84; A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 194; Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, s. 282; İslam and the Intefration of society, s. 293) İslam hakkında &#8216;en objektif yazarlardan olan&#8217; Slomp&#8217;tan yapacağımız alıntı da, aynı bakış açısının izlerini taşımaktadır: &#8220;Muhammed bir peygamberdir; ancak İsa ise peygamberin ötesinde özelliklere sahiptir. Dolayısı ile Hz. Peygamberden üstündür.&#8221; (Slomp, Het debat over de christelijke erkening van Muhammed, s. 64) Kısaca “Sömürgecilik, oryantalizmin birikimlerinden istifade etmiştir.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 61) “Napolyon’un Mısır seferi de, kalemin kılıçla ittifakını gösteren bir seferdir.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 102) &#8220;Napolyon Mısır savaşında çok farklı yöntemler kullanmıştır. Napolyon,  amacının Mısır’ı Memlüklerin zulmünden ve Hindistan’ı da İngilizlerin elinden kurtarmak olduğunu ilan etmiş, halifenin dostu olduğunu belirtmiş, bildirisine de besmele ile başlamıştır. Bildiride Fransa’nın gerçek bir Müslüman ülke sayılabileceği iddiası bile ileri sürülmüştür.&#8221; (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 90) “Napolyon Bonapart, Mısır&#8217;ı elinde bulunduran Memlüklerle savaşmadan önce bir ferman yayınlar: Rahman ve rahim olan Allah&#8217;ın adıyla. Allah&#8217;tan başka ilah yoktur. Onun bir oğlu olmadığı gerçektir. Memlükler, yeryüzünün bu en güzel beldesinde fesat içerisinde hareket etmişlerdir, fakat âlemlerin rabbi olan Allah, artık onların hükmünün sona ermesini takdir etmiştir. Ben buraya sizin haklarınızı zalimlerin elinden almak için geldim ve ben Allahü Teala’ya, Memlüklerden daha fazla kulluk eder, onun Peygamberi Muhammed’e ve kitabı Kur’an-ı Kerim’e onlardan daha fazla hürmet ederim. Ey kadılar, şeyhler ve imamlar! Halkınıza şunu söyleyin; Fransızlar da sadık Müslümanlardır. Fransızlar, papalık merkezini yerle bir etmiştir. Osmanlı sultanının &#8211; Allah onun saltanatının daim kılsın &#8211; en sadık dostu Fransızlardır. Bize yardıma koşacak olanlar için de büyük nimetler vardır. Bütün ahali, camilerde namazları adet olduğu üzere kılmaya devam edecektir. Bütün Mısırlılar yüksek bir sesle şöyle diyecektir: Allah, Fransız ordusunu muhafaza etsin.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 130-133) &#8221; Halkı yanına çeken Napolyon kısa sürede Memlükler&#8217;i mağlup etti ve 22 Temmuz&#8217;da Kahire&#8217;ye girdi. Mısır artık Fransızlar&#8217;ın elindeydi. Napolyon Kahire&#8217;de kaldığı sürece sık sık dini törenler yaptırdı ve böylelikle halkın direnişe kalkmamasını sağladı.&#8221; (Hürriyet, 7.11.2003) Constantin-François de Chassebof Volney, ‘Mısır’ın işgalini, Mısır’ın kurtarılması’ olarak ilan eder. (Hentsch, Hayali Doğu, s. 163) Günümüzde benzer kurtarıcılık rolünün en çok bilineni de, ABD’nin Irak’ı Saddam despotluğundan kurtarıp ‘Irak’a demokrasi getireceği’ vaadidir. Sonuç, 500.000 ölü, milyonlarca evsiz ve yurtsuz mülteci. Ama petrol artık ABD’nin kontrolündedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İngiltere kralı Charles gizli bir Müslüman mı? Rusya devlet başkanı Putin İslam’a övgüler yağdırdı, Kur’an’ı öptü. İngiltere devlet başkanı Tony Blair her gün Kur’an okuyor, Kur’an’ı hatmetmiş, Müslüman mı oldu? ABD başkanlarından Franklin Roosevelt gizlice Müslüman olmuş, tarikata girmiş! CIA Başkanı Müslüman mı?” türü, kamuoyunu yönlendiren hidayet (!) haberleri de bizim basınımızda hiç eksik olmamıştır! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14911" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/23523465357356856.jpg" alt="" width="511" height="271" /></span></p>
<p><strong>Oryantalizm, aydınlanma ve materyalizm</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizm çalışmaları genel olarak, Müslümanları yıldırmak, kendilerine olan güvenlerini sarsmak ve ruhi çöküntüyü sağlamak konusunda odaklanmıştır. Amaçları, Müslümanların bu şekilde, Batının maddeci medeniyetlerine boyun eğmelerini sağlamaktır.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 131) “Bir grup oryantaliste, Avrupa tarafından işgal edilen halkların bilinçlerine Avrupalı güçlere köle olmalarının kuvvetlice işlenmesi görevi verilmiştir.” (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, Krizdeki oryantalizm, s. 12-13)  Bu oryantalistler de görevlerini eksiksiz yerine getirmişlerdir. “Geçmişlerini Batılılardan öğrenen topluluklar, kendi tarihlerinde kayda değer bir bilginin olmadığına inandırılmıştır. Çünkü Batı, dünya üzerindeki tek uygarlığın Batı uygarlığı olduğunu zihinlere kazımıştır. Buradan Doğulunun Batılılara benzemesi gerektiği sonucu da, kendiliğinde ortaya çıkmaktadır. Bir şeye benzemek ise, kendi olmaktan vazgeçmekle mümkündür. Doğulu toplum içinde, elit kabul edilen bir kesim zamanla oluşturulmuştur. Bu kesim, topluma  oryantalist düşüncenin biçtiği yolu tavsiye eder. Bu elitlerin görevi, ‘cahil halkları eğitmek, uygarlaştırmaktır.’ Bilinçlenmenin yolu ise dini ve ahlaki  değerleri inkardan geçmektedir.” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 31, 33) Halbuki “Dinine sırtını çeviren Müslüman&#8217;ın elleri boş kalır ve artık kendisinin kim olduğunu bilemez hale düşer.” (Eaton, s. 32) “Kendimizi Avrupalının gözü ile görmek” (Hilmi Yavuz, Batılılaşma Değil, Oryantalistleşme, Doğu Batı Dergisi, Nisan 1998, Sayı 2, s. 100) İşte “Türk aydınının Batılılaşma serüveni sonunda geldiği son nokta; Oryantalistleşme!” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 158) “200 yıllık Avrupalılaşma serüveninin bizi getirip bıraktığı yer oryantalizmdir. Oryantalizm, yani kendimizi Avrupalının gözüyle görmek! Ne Hazin!” (Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, s. 44)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Prof. Fuat Sezgin anlatıyor: &#8220;Biz talebeyken her şey Halk Partisi&#8217;nin elindeydi. Onlara çalışkan talebelerin listesi gider, listeye göre burs verirlerdi. Benim adım da çalışkan talebelerin arasındaydı. Oradaki adam bana ne yaptığımı sordu. Şarkiyat tahsili yaptığımı söyledim. “Niye yapıyorsunuz?” diye sordu. Arapça öğreniyorum gibi şeyler söyleyince, bana “Bu bizim ‘prensiplerimize aykırı.’ Size burs veremeyeceğim” dedi. Ben de onlara ‘büyük bir Alman oryantalistin yanında çalıştığımı’ ve onun bana ‘Arapça&#8217;nın yanı sıra Latince, Yunanca gibi dilleri de öğrenmem gerektiğini’ söylediğini açıkladım. “O zaman olur” diyerek burs verdiler.&#8221; (Risale Haber, 30 Haziran 2020)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Reform öncesi ezici ve zulmedici bir özelliği olan Hristiyanlık, aydınlanma sonrası sömürgecilikle bütünleşmiş ve sömürgeciliğin keşif kolu haline gelmiştir.” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 127) “Batı sömürücü karakterini, aydınlanma, modernleşme ve küreselleşme maskesiyle  örtmekte,  ötekine karşı militarist  tutumunu gizlemektedir.” (İsmail Süphandağı, s. 44) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Aydınlanma çağı ‘ilahi müeyyidesi olmayan bir siyasi sistem, dogmasız bir ahlak’ kurmak peşinde, ilerici ve laik bir ideoloji kuruyor. Avrupa artık bilime inanmaktadır.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin Kısa Tarihi, s. 71) “Marxizm ve evrim teorileri sonuç olarak ‘Bilimsel materyalizmi’ bir din haline getirmiştir.” (Meryem Cemile, İslam ve Oryantalizm, s. 19) “Batı, bilim devrimini yaptıktan sonra iki temel felsefe akımı ortaya çıkarmıştır. Rasyonalizm ve empirizm. Aydınlanma 18. yüzyılda bu iki geleneğin bir sentezidir! Bizim için Batının tarihsel anlamı aydınlanma dönemi ile başlar. 1774-1820 yılları arası Batılılar ordunun donanımı anlamında askeri alanda taklit edilmiş, tanzimatla beraber 1826 yılından itibaren de zihniyet düzenlenmesine gidilmeye başlanmıştır. Batılılaşmak demek, Avrupalılaşmak demek, aydınlanmacı olmak demektir.” (Hilmi Yavuz, s. 42-43)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Aydınlanma düşünürlerinin mutlak hakikate sahip olduklarına dair sarsılmaz inancı, felsefi çoğulculuğun her türüyle çatışma halindeydi. Aydınlanmanın tek akıl, tek tarih, tek bilim, tek medeniyet modeli, modern dönemdeki mutlakiyetçi siyasi akımların da temel beslenme kaynağıdır.” (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 233)  “Yöntemi, yargılarıyla, Doğulu ve Batılı araştırma konuları ile reform adına Mısır&#8217;da uyulması istenen Batılı düşünce, Avrupa&#8217;da 19. asrın düşüncesinden başka bir şey değildir. Avrupa&#8217;nın 19. asır düşüncesi, materyalist ve pozitivist düşüncedir.” (Muhammed el-Behiy, s. 17) “Türk ateisti, aydınlanmanın mirasıdır. Daha doğrusu ateizm, Fransız aydınlanmasının, Türk entelijansiyası tarafından fevkalade yanlış bir biçimde anlaşılmasının sonucudur.” (Hilmi Yavuz, s. 113, 134) “Din, kültür ortadan kaldırılmaya çalışılınca yerine sahte dinlerin ikame edilmesi kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır: &#8220;Bizim ilk aydınlanmacılarımız pozitivizmi, neredeyse yeni bir din olarak algıladılar. Şinasi&#8217;ye göre, bilim, kul köle olunması gereken yeni bir değer, yeni bir kutsaldır. Tanzimat aydını olan Tevfik Fikret, &#8220;kul köleyiz bilime&#8221; demektedir.” (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 295) &#8220;Oryantalizmin etkisiyle, &#8216;Doğulular ve Müslümanlar, Batı gözlükleri takarak&#8217; kendilerine bakmak zorunda kalmışlardır. Batılılaşanlar kendini ilerici olarak görmüşler, dinden uzaklaşmak da sınıf atlamak için gerekli görülmüştü.&#8221; (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 11, 17) Fransız Katolik enstitüsünden Prof. J. Danielov, &#8220;Aydınların zihnine, eserlerine Hristiyan unsurlar sokun.&#8221; (Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor, s. 66) demektedir. “Batılı ülkeler, gazeteciler, aydınlarla irtibata geçip onlar vasıtasıyla içişlerine karışmakta, aralarında ayrılık çıkardıkları ülkeleri birbirine düşünmektedir.” (Mustafa Sıbai, s. 42) Doğal olarak da, &#8220;Batı prensiplerine göre yetişmiş aydınlar arasında, dini inancın süratle çökmeye yüz tuttuğu hususunda şüphe yoktur. Halbuki hiçbir medeniyet, maziye bağlılığını kaybettikten sonra varlığını korumaya muktedir olamaz.&#8221; (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 73, 87) “Oryantalistlerin özellikle aydın çevreler üzerindeki tesirleri vardır.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 12) “Oryantalistler İslam&#8217;dan uzaklaşanları ‘aydın’ olarak nitelendirmektedir.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 104) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“1945’te demokrasiye Batılıların dikte etmesiyle geçmedik mi? Biz Avrupalı olmadık, kendimizi Avrupalı gözlüğüyle görmeye başladık.” (Hilmi Yavuz, s. 50, 51) “Bizler, her konuda Avrupa&#8217;yı rakipsiz bir otorite olarak kabul etmemizden dolayı, tarihimizi bile Avrupalılardan alıp öğrenmeyi adet haline getirdik.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 10, 24) &#8220;Müslümanlar tarihinde ilk defa İslam dünyası, kendisi hakkındaki şeyleri Batı imalatı imajlardan, haberlerden öğrenmektedir. Yönetici sınıf ise, Batı kontrolündedir.&#8221; (Edward Said, Haberlerin ağında İslam, s. 90) “Sömürgeciler, dini siyasetten ayırma yollarını araştıran sekülerist doktrinler ithal ettiler. Sekülerist fikirler sadece Arap, Türk ve İranlı entelektüeller arasında değil, fakat onların Batılılaşmış siyasi liderleri arasında da pek çok yeni taraftarlar buluyordu.” (Asaf Hüseyin, s. 55) “Müslüman geçinen yarı aydınlar, oryantalistlerin tesiri altında kalmışlardır. Bunun sonucu olarak, Batı kültürünün tesiri altında kalan bu aydınlar, oryantalistlerin gözüyle İslam&#8217;ı ve Müslümanları değerlendirmeye başlamışlardır. Onlar zannetmişlerdir ki, oryantalistler gerçek olandan başka söz söylemezler. Onlar son derece hassas ilmi metotlara uygun hareket ederler.” (Sıbai, s. 97-98) &#8220;Meğer Nureddin Mahmut Zengi (1118-1174) CIA ajanıymış. Ben demiyorum bunu. Cumhuriyet Gazetesi’nin mümtaz şahsiyetlerinden Aydın Engin beyefendinin iddiası bu yönde. 100 yaşındaki edebiyat dergimiz Varlık, “İbn Taymiyya” diye İslam aliminden söz ediyor mesela. Zira “aydınımsı” dediğimiz adam, İbn Teymiye’yi hayatı boyunca hiç “Türkçe yazılışından” okuyacak kadar tanımamıştır. Ancak bir oryantalistin yahut bir Batılı araştırmacının metninde tesadüf etmiştir ismine. Özdemir İnce’nin, Paulo Coelho’nun romanının çevirisinde yer verdiği, “birden kulelerden şarkılar yükselmeye başladı” cümlesindeki kulenin minare, şarkının ezan olduğunu söylememize bilmem gerek var mıdır? Türk aydınımsısı diye, halka, toprağa, tarihe, dine karşı cehalet geliştirmeyi neredeyse vazife edinmiş adama derler. Opera tarihini kusursuz şekilde bilmemesi suçtur bunun; ama barak havasıyla bozlağı birbirinden ayırt edememesi normaldir.&#8221; (İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak, 03 Şubat 2018) “Oryantalistlerin özellikle aydın çevreler üzerindeki tesirleri vardır.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 12) “Aydın kesim, gerek eski metinleri okuyup anlamadaki zorluğu göze alamamaları, gerekse bir an önce neticeye varmak arzularına sahip olmaları ve bir de dini çevrelerde bilinenlere aykırı, yeni şeyler ortaya atma hevesi yüzünden, oryantalistlerin eserlerini kaynak kabul etmişlerdir.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 98) &#8220;Oryantalistler, Batı hayranı olan elitlerden azımsanamayacak bir kitleyi peşlerine sürüklemişlerdir.&#8221; (Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 12) &#8220;Kendi kültürüne yabancılaşan, oryantalist fikirlerden etkilenen birçok yerli aydın kendi kültür ve dinine yabancılaşmış, kendilerini onlardan farklı-uzak ve Batının yanında görmeye ve göstermeye çalışmışlardır.&#8221; (Mehmed Said Hatiboğlu, “İrtica Nerede?”, İslamiyât, C. X, Sayı: 2, Nisan-Haziran 2007, s. 9-23; Mehmet Doğan, Batılılaşma: Mağlubiyet İdeolojisi, Eski Yeni, Sayı:8, Kış 2008, s. 58) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1962&#8217;de yayınlanan bir eserin önsözünde, ‘Bugün İslam âleminin birçok yerlerinde Batıya karşı aşırı bir hayranlık fırtınası ortalığı kasıp kavurmaktadır.’ (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 5) diye yazmaktadır. Bugün bu fırtına çok daha artmıştır ne yazık ki! Dr. Hamid Algar tarafından ilk kez 1969 yılında yazılan makalesinin giriş bölümünde, Batı’nın İslam dünyasına yönelik yıllarca süren askeri ve siyasi saldırılarının bir sonucu olarak, “Müslümanların Batıya karşı daima ‘özür dilemeci’ bir tavır içerisinde olduklarını belirtmektedir. (A.L. Tibawi, Enver Abdülmelik, Hamid Algar, s. 187) Ateist, toplumun manevi değerlerine düşman ama Müslüman olmayan gavura aşıktır her zaman. &#8220;İsrailli arkadaşımın önünde saygıyla eğiliyorum. Ama ben Ömer’in önünde eğilmem, Osman’ın önünde eğilmem.&#8221; demektedir ateist sanatçı İlyas Salman. (Yeni Şafak, 18 Haz 2023; www.youtube.com/watch?v=RPaerMH3jvY) &#8220;Mısırlılardan da Avrupa&#8217;ya köle olma şuurunu taşıyan ve bu şuuru dibine kadar da ilan bir nesil yetiştirilmiştir.&#8221; (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 15) “Edward Said, sömürge entellektüeli kavramını şöyle açıklamaktadır: Kendini Avrupa kültürü ile tanımlayarak, sömürgeci ülkeyi anavatan sayan, her zaman Avrupai hakimiyetin kültürel perspektifi ile yazan. Sömürgeci entelektüel, kendini kendi halkı karşısında yenik düşmeye yazgılı konumda göstermenin dışında bir meşrulaştırma olanağına sahip değildir.” (Hilmi Yavuz, s. 66, 67) &#8220;Aydın sınıf, Batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş ve aşırı derecede Batı hayranlığına müptela olmuştur.&#8221; (Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, s. 61) &#8220;Batı karşısında toplumun her alanında ve her kesiminde birey birey içselleştirilmiş bir eziklik taşıyoruz.&#8221; (Ömer Baharoğlu, Oryantalizm İslam ve Türkler, s. 35) “Oryantalistlerin takipçileri, Batıyı kendilerine kıble ve hayatlarının rehberi yaptılar.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 68) “Türkiye&#8217;de, kendisini modernleşmiş, Avrupalılaşmış, Batılılaşmış sayan bir kısım insanımız, geleneksel kimliğini ön plana çıkaran bir başka kısım insanımızı ilkel,  pislik olarak kabul etmektedir. Onlara ancak aşağılayıcı, horlayıcı bir söylemle atıfta bulunmaktadırlar. Kendi yerli halkını öteki olarak işaretlemektedirler. Batılılaşmanın bizi getirip bıraktığı yer burasıdır: Kendi yerli halkını, insandan daha aşağı, Batılıyı ise insandan daha yukarı, neredeyse bir tanrı gibi görmek. Modernin kendi halkına ve Batıya bakışı hemen hemen hiç sorgulanmadı. Neden acaba?” (Hilmi Yavuz, s. 74) &#8220;İslam ülkelerinde sömürgecilerin uzun müddet hüküm sürebilmesi için, Müslümanların dinlerinden uzaklaştırılmaları lazımdı. İngilizler, Mısır&#8217;da okullarda iktisadi ve toplumsal adaleti içeren bir devlet nizamı, öğretim ve eğitim için bir sistem, başlı başına bir hayat ve hayatı içine alan bir düzen olan İslam&#8217;ın emirlerinden hiç birisini öğrencilere okutmadılar. Mısırlılardan, Avrupa&#8217;ya köle olma şuurunu taşıyan ve bu şuura dibine kadar dalan bir nesil yetiştirdiler.&#8221; (Profesör Muhammed Kutup, s. 14-15) Bunun sonucunda aydın kesim hem kendi kültürlerinden habersiz kalmış hem de gerçeğin tek ölçüsünün Batı&#8217;da olduğunu kabul etmiştir. Bu durumumuz yabancıları bile şaşırtmaktadır: “Zihinsel ve entelektüel köleliği anlayamıyorum.” (Wael Hallaq, Cins Dergisi, 9 Ocak 2019)  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cezayir ziyareti sırasında (28 Nisan 2018) Cezayirli bir gazeteci, Erdoğan’a “Türkler burayı işgal etmedi mi?” diye sorar. Erdoğan: “Eğer öyle olsaydı, siz bu soruyu bana Fransızca değil, Türkçe soruyor olurdunuz.” diye cevap verir. 1960’larda Cezayir’den kanlı bir şekilde çekilen Fransa Cumhurbaşkanı’na böyle bir soru soramayıp da 500 yıl önce yapılan bir fütuhatın hesabını sormaya kalkışmak, ancak “sömürge aydını” olmanın derine işlemiş bir ruh halini göstermektedir. “Bir yanı ile Müslüman, bir yanıyla Batılı fakat kendini ne İslam medeniyetine ne de Batıya ait hisseden insanlar bu ikircikli ruh halinin ağır baskısı altında sürekli krizlere maruz kalırlar.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 174) “Roman ve sinema ile Batılı olmayanı ötekileştiren oryantalizm, Batıyı da hakim bir evrensel norm ve merkez olarak ilan etmektedir.” (Fuat Keyman, Oryantalizm, Derleme, s. 10) Twitter’da (x.com’da) ‘Sevinçli’ adlı bir kullanıcı 3 Temmuz 2017 tarihli paylaşımında, “Kızım Disney Channel izleyerek büyüdü. Amerikan kültürüne son derece hakim ve ben annesi olarak ölünceye kadar kızımla gurur duyacağım.” diye yazmakta idi. ‘Shrike’ adlı twitter kullanıcısı da, Arda Güler Real Madrid&#8217;e transfer olunca, Arda ve annesinin fotoğrafını paylaşıp altına şunları yazmakta idi: “Annesinin açık ve sarışın olması ülkemizin imajı açısından mükemmel.” Evet, tam da oryantalistlerin istediği ideal &#8216;Doğulu, ezik ve kimliksiz’ tipoloji örneğidir bu! Halbuki Bosna&#8217;lılar full sarışın nerdeyse ama sadece Müslüman oldukları için Avrupa’nın ortasında 4 sene (1992-1995) katliama maruz kalmışlardı. “Paris 2024 Olimpiyatları&#8217;nda sergilediği performansla dünya çapında tanınan milli atıcı Yusuf Dikeç, sosyal medya hesabından annesiyle çekildiği bir fotoğrafı &#8220;En Kıymetlim&#8221; notuyla paylaşır. Ancak, Dikeç’in annesinin başörtülü olduğunu gören bazı kullanıcılar, “Sil şunu, Arap sanacaklar, Avrupa&#8217;ya küçük düştük, Maalesef rezil olduk dünyaya, Keşke annenizi paylaşmasaydınız.” şeklinde yorum yazarlar.” (26 Ağustos 2024) Oyuncu Bade İşçil, bir zamanlar arabeks şarkı söyleyen &#8220;Mahsun&#8217;dan ayrıldıktan sonra hayatında ne değişti?&#8221; şeklindeki gazetecilerin sorusuna &#8220;Artık lahmacun yemiyorum. Ben Batılı bir kızdım ve özüme döndüm.&#8221; (Hürriyet, 11 Ekim 2007) diye cevap vermektedir. Ama çiğ balık veya balık yumurtası (suşi, havyar) Batı ruhuna uygundur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İnsanları sömürülebilir hale getirmek için önce onların dayandığı değerler sisteminin çökertilmesi gerekmektedir. Kendi değerler sistemini kuramayan toplumlar taklitçi durumuna düşer ve nihayet başkalarının sömürü ağlarında yem olurlar. İnsanları sömürülebilir hale getirebilmek için önce benliklerini tahrip etmek, tarihleri ile ilişkilerini kopararak kimliklerini yok etmek gerekmektedir.” (Prof. Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 31-32) “Müslüman toplumları, hem entelektüel hem de kültürel açıdan zayıflamış ve dejenere olmuşlardır. B. A. Zaki Badawi: &#8220;Batı&#8217;yı ideal olarak tanıtan iki tip sosyal grup olduğunu belirttir: Batılılaşanlar ve laikler.&#8221; Mısır tarihi, İslami karakterlerini mümkün olduğunca yok ekmek amacından yola çıkarak yeniden yazıldı. Türkiye ve İran&#8217;da da buna benzer eğilimler iyi bilinmektedir.” (Hilmi Yavuz, s. 204 -205) “Türk entelijansiyası, laikliği yanlış anladı. Modernite projesinin devlet ile sınırlı tuttuğu laikliği, bireysel alana taşıdı.” (Hilmi Yavuz, s. 115) “Vulgarlaisizm (kaba laikçilik), bu ülkenin en barbar ideolojisi. Çünkü kendisini hakikat görüyor, egemenlik kibriyle bakıyor ve modern olmanın havasıyla üstün sanıyor. Toplumuna, tarihine ve coğrafyasına yabancılaşan bir self-bilinci temsil ediyor. Bu topluma, kötü bir modernlik kopyacılığıyla bakıyor. O nedenle bilgili ama cahil. Bilimsel sanıyor kendisini ama dogmatik. Her şeyi kopya ettiği kaba modernliği, vulgarlaisizmin üzerinden okuyor. Din karşıtı, toplum karşıtı ve tarih karşıtı bir zihin haline geliyor.” (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 6 Eylül 2020) “Müslüman toplumların birçoğunda, sömürgeciliğin izleri kalmıştır.” (Hilmi Yavuz, s. 231) “Batıcılık, Müslümanlar arasında tehlikeli bir alçaklık kompleksi hissi oluşturan bir dünya görüşünü temsil eder. &#8216;Gelin Batıyı her yönüyle benimseyelim&#8217; gibi sloganlar ürettiler.” (Hilmi Yavuz, s. 261)<strong> </strong>&#8220;Yalnız edebiyatımızla değil, bütün hayatımızın gelişmesi için her şeyden önce eskiden silkinmemiz gerekir, geçmişle bütün bağlarımızı kesmeliyiz; ne alaturka musiki, ne alaturka şiir. Kapamalıyız onları. Gençleri, kendilerine hür edebiyatı öğreterek kurtarabiliriz. Eski Yunan&#8217;ın, eski Roma&#8217;nın edebiyatı. Çocuklarımıza Yunancayı, Latinceyi öğretmeliyiz.&#8221; (Nurullah Ataç, Edebiyatçılarımız Konuşuyor, s. 40) &#8220;Taklit ve aşağılık kompleksi ile bazı genç yazarlar eskiye karşı savaş açma konusunda cesaretlendirilmiştir. O günden beri, eskinin adı gericilik ve ilkellik olurken, yeninin adı da ilericilik ve uygarlık olmuştur. Müslüman Doğuda reform, Batı düşüncesini kötü bir şekilde taklit etmekten ibarettir.&#8221; (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 32, 54, 205) &#8220;Oryantalistlere bağlanıp onlara hizmetçi olan, kendisini Batılı değerlere teslim edenler, kültürel, ruhi ve psikolojik şahsiyetini de çifte dönüştürür, zamanla da kendini tam bir yabancı gibi hissederler. Batılılaşmış Müslüman gençlik, oryantalistlerin güç sahibi olduklarına inanan ve kuvvetin sadece Allah&#8217;a ait olduğunu bilmeyen kimselerdir.&#8221; (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 66) “E. J. W. Gibb, &#8216;Osmanlı Şiir Tarihi&#8217; isimli kitabında, Osmanlı şiirini &#8216;bıktırıcı tekrarlar ve basmakalıp tedailerden (detay, ayrıntılardan) öte bir şey olmadığını&#8217; iddia eder. Bu bakış açısı Cumhuriyet döneminde Divan şiirine karşı öne çıkarılan resmi ideolojik söyleminde başat, baskın temalarından biri olmuştur. Türk entelijansının (aydınlar topluluğunun) zihni, oryantalist bir yapılaşmadan öte bir şey değildir. Prof. Walter G. Andrews ise, &#8216;Şiirin Sesi, Toplumun Şarkısı&#8217; adlı kitabında Gibb&#8217;in Divan edebiyatı ile ilgili iddialarına yanıt verir.” (Hilmi Yavuz, s. 86, 88-91) Aslında &#8220;Türküleri güncel hale getirmek ya da Batılılar sevsin diye modernleştirmek onu bir kafese koymak gibidir. Türklerin bazıları sınıfsal farklardan dolayı türkülere köylü zihniyeti olarak bakmaktadır.&#8221; (Amerikalı Bob Beer ile röportajdan, Yeni Şafak,  19 Ağustos 2018) “Biz kendimizi sevmiyoruz. Dede&#8217;yi Wagner olmadığı için; Bâki&#8217;yi Goethe yapamadığımız için beğenmiyoruz. Dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde, çırılçıplak yaşıyoruz. Biz ‘misyonlarımızın’ farkında değiliz.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, s. 270) Hürriyet yazarı Tufan Turenç, 10.09.2014 tarihli twitter paylaşımında, “Bale izleme kültürüne erişmeyen insan ne atom rektörü yapabilir, ne de teknolojik gelişmeleri kavrayabilir.” demektedir. ‘Tarafsız Bölge’ adlı programda Ahmet Hakan ile İlber Oltaylı arasında şöyle bir konuşma geçer: Oltaylı, ‘Fatih, muhteşem bir dil bilgisi vardı ve büyük bir deha idi.’ deyince Ahmet Hakan, ‘Yani Batıya açık biri. Bilime açık biri, tipik bir Müslüman örneği değil’ diye yorumda bulunur. Oltaylı, Hakan’a ‘Hayır efendim, o zaman Batı da böyle adam yoktu ki! Ne Batısı diyorsun. Asıl Müslüman örneği Fatih! Sizin bildiğiniz gibi değil. Zaten Müslüman dediğin böyle olur. Senin kafandaki Müslüman örneği başka tabii.’ diye cevap verir. (youtube.com/watch?v=H112S2vgeQg; https://web.archive.org/web/20170817213446/http://www.bolgepostasi.com/gundem/ahmet-hakan-boyle-bi-sey-uydurmuslar-dolastiriyorlar-h1214.html) Fuat Uğur, Türkiye Gazetesi’nde bu durumu şu başlıkla değerlendirir: &#8220;Batı oryantalizminin kölesi olan ezik portre&#8221; (Türkiye, 17 Ağustos 2017) ‘Batıcılık denilen bir belanın batırdığını’ (Attila İlhan, Hangi Batı, s. 11) “Genç bir ozan hatırlıyorum: Beyoğlu&#8217;nun artık bütün bir edebiyat kuşağınca bilinen &#8216;malum&#8217; pastanesinde, yumruğunu göğsüne vura vura; &#8220;Ben,&#8221; demişti, &#8220;Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aitim ben.&#8221; Yanlış bilmiyorsam, erkek deyişli, iri ve serüvenci dizelerle başlamış, solukluya benzer bir delikanlı ozandı bu; biraz Beyoğlu, biraz lanetli Fransız şairleri, biraz da isyancı tabiatı onu çarçabuk yedi. Bir başkası: Daha yaşlı, basbayağı ünlü, oldukça ipe sapa gelmez biri, bir Ankara birahanesinde üç aşağı beş yukarı, buna benzer şeyler söylemiş; içi sıra haçlar, Hıristiyan duaları, Tevrat ya da İncil hikayeleri kımıldanan birkaç şiir okumuştu.” (Attila İlhan, Hangi Batı, s. 23) Sonradan Müslüman olan Pickthall ‘yabancılaşmış liberal bir Türk’le karşılaşır. Genç, ‘ya dinimiz ne kadar cahilce, ne kadar geri kalmış, ne zaman ilerleme aramışsak bizi engellemiş, bir Luther’e şiddetle ihtiyacımız var, bizi ancak Avrupa kurtarır.’ demekte idi. Pickthall ise, ‘İslamiyet&#8217;in Batılıların sandığı gibi gelişmeye engel olmadığını’ söylemektedir. (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall, s. 70-71) “Türk aydını, Batı’nın manevi ajanıdır. Batı diye bir şey yoktur. Bu hayali bir kavramdır. Türkiye’de basın da Türk değildir.” (Attila İlhan, Ceviz Kabuğu, Star, 6.2.2004) diyen İlhan ayrıca, “gerekmediği halde aydınlarımız, nasıl Batılılara bakarak, liberal oluyorlardıysa, aynı biçimde Batılılara bakarak sosyalist de oluyorlardı.” (Attila İlhan, Hangi Batı, s. 197) haklı tespitinde de bulunmaktadır. Ateist Celal Şengör: &#8220;Halk cahil, halkı yönetenler de nihayetinde halkın içinden gelen kimseler. ‘Ben bir yabancı gibiyim Türkiye&#8217;de.’ Türkiye&#8217;ye gelip akıl veren bilim adamlarından bir tek farkım İstanbul&#8217;da oturuyor olmamdır.&#8221; (Haber 7, 1.1.2018: Prof. Dr. Celal Şengör&#8217;ün kendisini YÖK üyeliğine uygun gören Üniversiteler Arası Kurul&#8217;un 219 üyesine birden gönderdiği mektuptan, yıl 2008) Bu ülke halkını şucu bucu diye damgalayanlar ve “Bu kolay suçlamayı yıllar yılı dillerinden düşürmeyenler bir de kalkmışlar &#8220;biz Batılıyız&#8221; diye göğüs kabartıp utanmadan böbürleniyorlar. Ama Batılılar onların yüzüne gülüyormuş. Umurlarında mı?” (Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi Abalıoğlu&#8217;nun oğlu Nadir Nadi, Ben Atatürkçü Değilim, s. 75) Hz. Muhammed’i bir ‘kahraman’ olarak nitelendiren bir oryantalist için Osman Yüksel Serdengeçti şöyle bir değerlendirmede bulundurmaktadır: “Oryantalist yazar Thomas Carlyle, bizim aydınlarımızdan çok daha insaflı, çok daha idrakli, şüphesiz çok daha bilgili bir adamdır.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 8) Görüldüğü gibi “Batı güdümüne giren toplumlar her zaman dağılmış, parçalanmış ve özüne yabancılaşmıştır.” (Süphandağı, s. 35) Profesör Mehmet Aydın benzer bir tespitte bulunur: “Aydınlarımız bize tamamen yabancı bir kesimdir.” (Mehmet Yazıcı, Unutulmayan Anılar, s. 275) &#8220;Beyaz efendilerine teslim olmuş sömürge aydını, kendini Batı kültürünün bir parçası olarak görür. Bu kültür alanının dışına çıktığında kimliksiz, kişiliksiz, önemsiz bir varlık olduğunu düşünür.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 279) Aslında “Kültürel ve teknolojik emperyalizm, politik emperyalizm kadar tehlikelidir.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 278) “İkbal&#8217;e göre de, kişiliğin kaybolması, tüm kayıplardan daha üzücüdür. Yine İkbal&#8217;in düşüncesine göre, Müslümanların geleceği, fert olarak kişiliklerini yeniden bulmalarına ve bilinçli olarak yaşam tarzları ile kimliklerini pekiştirme çabalarına bağlıdır.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 225) Haçlı emperyalizmi, İslam ülkelerinde bölünmeyi daha da büyütecek bir takım şartlar oluşturmuştur. Kurtuluş hareketleri, İslam&#8217;ı toplumsal hayattan soyutlama ve ayırma hareketlerine dönüşmüştür. “Çağdaş Arap edebiyatı dalında, oryantalistlerin ilk talebesi Taha Hüseyindir.” (Mustafa Sıbai, s. 26) Mısırlı bir yazar olan Taha Hüseyin 1936 tarihinde, &#8220;Artık İslam&#8217;dan ve Arapça&#8217;dan tümüyle kurtulmanın zamanı geldi&#8221;, 1938 yılında ise, &#8220;Batılıların iyi kötü bütün kültür ve düşüncelerini, eski ve yeni dillerini harfiyen öğrenmenin tam zamanı olduğunu&#8221; söylemekte idi.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 204) İngilizlerin Mısır&#8217;ı işgalinden sonra dil üzerinde yapmak istedikleri değişiklikleri &#8220;aşırı yenilik taraftarları olduğu gibi benimsemiş, hatta bununla da kalmayıp bu değişikliği aşırı derecede övmüşlerdir.” (Erol Akyıldız, Mısır &#8216;da İngiliz işgalinin arap dili üzerindeki tesirleri, s. 74) Taha Hüseyin, Mısır&#8217;da üniversitelerden önce lisede Latince ve Yunanca dillerinin öğretilmesi gerektiğini savunur. &#8220;Batı ile eş olmamız, iyiliği ve kötülüğü ile acısı ve tatlısıyla, sevilen ve sevilmeyen yönleri ile kısaca, her şeyi ile uygarlıkta onlara ortak olmamız için Avrupalıların yolundan gidilmesi gerektiğini&#8221; ilan etmekte, “Dini siyasetten ayırıp, İslam toplumunda düşünce reformu&#8221; yapılması gerektiğini savunmaktadır.” (Taha Hüseyin, Mustakbelu&#8217;s-Sakafe fi Mısr, II/289-292; Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 68) Ona göre, &#8216;Mısır&#8217;ın mantalitesi, Avrupalılara çok yakındır. Bu medeniyet Yunan medeniyetine yakın, Şark/Doğu mantalitesine/zihniyetine ise uzaktır.&#8217; Firavunlar devrinden beri gelen medeniyeti savunan yazar, Pers, Roma, Arap veya İslam&#8217;dan hiç etkilenmemiş bir kültürü savunmakta (Taha Hüseyin, I/9-11) ve &#8220;Mısır halkının Avrupalılar ile özde bir olduğunu&#8221; söyleyerek, &#8220;Avrupalılar içinde erimek gibi bir korkuya&#8221; gerek olmadığını, &#8216;zaten aynı olduklarını&#8217; (Taha Hüseyin, I/63) ileri sürmektedir. (Taha Hüseyin, II/372) “Almanya da 4 yıl kalan Ali Hasan Abdulkadir, Ezher&#8217;de ilk dersine şöyle başlamıştır: &#8220;İtiraf etmeliyim ki, 14 yıla yakın süre Ezher&#8217;de okudum ama İslam&#8217;ı hiç mi hiç anlayamamışım. Onu ancak Almanya&#8217;daki eğitimim sırasında anlayabildim.&#8221; (Mustafa Sıbai, s. 28) Türk olan A. Cevdet de, &#8216;medeniyet Avrupa medeniyetidir, bunu gülü ile dikeni ile almak mecburiyetindeyiz.&#8217; (Abdullah Cevdet, Şime-i Muhabbet, İctihad dergisi, 89, sayfa 1984) diyerek -tıpkı Taha Hüseyin gibi- ‘aydın’ kesiminin Batı’ya tam teslim olma zihniyetinde sınır tanımadığını göstermektedir. “Kendilerinin gerçekte inanmadıkları ve ancak merasim görevlerine uyarak yapmacık bir surette inandıkları bir dini, birisi kalkar ve Hristiyan medeniyetinin fikirlerinin ve eserlerinin Fas&#8217;ta ve daha bilmem nerelerde acilen uygulanması lüzumundan açıkça bahseder. Hristiyan medeniyeti namına bu kişilerin gösterdikleri gayretin başlıca sebebi, eskiden beri Hristiyanların kalplerinden silinmemiş olan İslamiyet&#8217;e karşı miras olarak intikal eden düşmanlık hissidir.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 286-287)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Amerika’dan Afrika ve Asya’ya, kendi dillerini ve kültürlerini öğrettikleri yerli aydınlar vasıtası ile toplumu yönlendirmenin daha ucuz ve kolay bir yol olduğunu Batı kısa zamanda öğrenmişti: “Birçok yabancı okul da, aynı vatanın çocuklarını, farklı yönlere yönlendirir.&#8221; (Ömer Furuh, et-Tebşir ve&#8217;l-İsti&#8217;mar fil Biladil Arabiyye, s. 112) Fanon Frantz, Batıcı aydın tipini şöyle karakterize etmektedir: &#8220;Doğu&#8217;dan yerliler getirip onları eğittik. Zira Batı eliti, yerli elit üretmek istiyordu. Kısa bir süre sonra ful doktoralı olarak memleketlerine geri gönderildiler. Artık bu yürüyen yalanların kendi kardeşlerine söyleyebilecekleri hiçbir şeyleri yoktu.&#8221; (Fanon Frantz, Les Dammes de la Terre, s. 17) “Afrika dilleri, üniversite seviyesinde yıllarca tahsil edilemedi. Uganda Makerere Üniversitesinde öğretilen tek dil, bağımsızlıktan sonra bile İngilizceydi.” (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, s. 66) “Kızılderili komisyon kurulu şöyle diyordu: “Kızılderilileri siyasetimizde güvenilir ve kullanışlı bir unsur haline getirmek için cesurca çalışmalı. Batı, pahalı bir bedelle Kızılderili ile dövüşmektense onu eğitmenin daha ucuz olduğunu öğrendi.” (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, s. 101) “Sömürge altındaki toplumlar, kendi tarihlerinden mahrum bırakılmışlardır. Sömürülen, sömürgecinin dilini efendisinden daha nazik şekilde konuşmaya yönlendirildi.” (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, s. 133, 134) “İngiliz tarihçi, siyasetçi ve şair Thomas Macaulay, &#8216;Hint eğitimi üzerine notlar&#8217; isimli eserinde, &#8216;yapmamız gereken şey, hükmettiğiniz milyonlarla bizim aramızda tercüman görevini üstlenecek bir sınıf yetiştirmektir. Bu sınıfın kanı ve rengi Hintli fakat zevkleri, kanaatleri, ahlakı ve aklı İngiliz olacaktır.&#8217; demektedir.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 113) Tüm bu faaliyetlerin sonunda, ABD’yi savaşta yenen Vietnam’da bile “Ülke halkı, sosyalizm ve milliyetçilik doğrultusunda eski efendilerini taklit etme ayrıcalığını kazanmak için savaşmış oldular.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 45) Ülkemizde de “Batılılaşma hastalığına duçar olmuş Cumhuriyet aydınlarının Türkçü medeniyeti söylemi, İslam ve Osmanlı kimliklerinden arındırılmış bir toplum düzeni inşa etmeyi hedefliyordu.” <span style="font-family: var(--body-family); font-size: var(--body-fsize); font-style: var(--body-font-style); font-weight: var(--body-fweight); letter-spacing: var(--body-fspace); text-transform: var(--body-transform);"> </span></span></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-95486" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/35424553764568.jpg" alt="" width="942" height="221" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kolombiya’da bir kızcağız bir TV programına misafir olmuş ve İngilizce (Hello, Good afternoon) diye selam vererek içeri girmişti. Bayan spikerin milliyetçi hisleri galeyana gelir ve kıza sert şekilde çıkışır: “Sen Kolombiyalısın! Damarlarında Kolombiya kanı akıyor. Ve burası ‘İspanyolca’ konuşulan bir program.  İspanyolca konuşmazsan defolur gidersin!&#8221; Kendi ana dili olan Chibchan dillerini konuşmayı savunmayan bu spiker İspanyolca değil de İngilizce konuştuğu için konuğunu azarlayan bu kadın bir de milliyetçilik yaptığını zannetmektedir. İşte durum bu kadar girift/karmaşık bir hal almıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sosyalist ve antiemperyalist iddiası ile kendini lanse eden Ankara Üniversitesi Hukuk Mensupları Fikir Kulübü, 20 Kasım 1953 yılında yıllık faaliyetlerini sıralarken bir tanesi olarak da radyoda “Batı müzik saatlerinin artırılmasını sağlamaları” saymaktadır. (Turhan Feyizoğlu, KFK, Fikir Kulüpleri Federasyonu, s. 82) Hukuk profesörü Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ise, Iğdır&#8217;daki bir düğün için &#8220;uygar bir düğün&#8221; tanımlamasını kullanmaktadır. Nedeni ise, sadece &#8220;düğünde kadın ve erkeklerin ‘beraber’ eğlenmesi, dans etmesi’dir!” (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların izinde, s. 199) Türk devrimci solunun lider kadınlarından olan Behice Boran, babasını &#8216;ilerici&#8217; olarak tanıtmaktadır. Nedeni, ablasını “Fransız Rahibeler okuluna” göndermesidir. (Emel Koç, Behice, s. 20) Ülkemin sol aydınlarının memleketimi çağdaşlaştırma gayretlerine, kullandıkları metot ve bakış açılarına ilginç örneklerdir bunlar. İngiliz Gezgin A. Slade, 1829&#8217;da Blonde gemisinde verilen bir baloya katılan Türklerin &#8216;Medeni tutumu&#8217; hakkında şu gözlemlerde bulunmakta idi: &#8220;Ayrılmadan önce, birkaç saat içerisinde medeniyet yolunda üç büyük adım attılar. Kadınlarla dans ettiler, herkesin ortasında içki içtiler ve kumar oynadılar.&#8221; (Tuncer Baykara, Osmanlılarda medeniyet kavramı, s. 24) &#8220;Ülkenin elitleri arasında sayıldım çünkü İngilizce konuşabiliyor ve Batı kıyafetleri giyebiliyordum. Benim gibi insanları dinden uzaklaştıran en büyük faktör, vaizlerinin uyguladıkları ile vaaz ettikleri arasında büyük bir fark olması idi. Ayrıca, dinin arkasındaki felsefeyi açıklamak yerine, ritüellere aşırı vurgu yapılıyordu. Neslimin miras aldığı aşağılık kompleksi, yavaş yavaş birinci sınıf bir sporcu olarak geliştikçe geçti. Her iki toplumun avantajlarını ve dezavantajlarını görmeye başladım. Üstün olduğumuz ve hâlâ da üstünlüğümüzün devam ettiği bir alan vardı ve bu da bizim aile hayatımızdı. Materyalist ve hedonistik kültür insanda psikolojik sorunlara neden olmaktadır.” (Pakistan Başbakanı Imran Khan ile röportajdan, Arabnews, 25 Mayıs 2019) Sosyal medyada ‘Σελήνη’  adlı bir kullanıcı, “Türk olduğumu öğrenen Amerikan garson ‘selamünaleyküm’ dedi. Aleyküm selam demediğim için saygısız olduğumu iddia etti.” diye twit paylaşmıştı. Ona destek olmak isteyen bir twit kullanıcısı da, “Biz merhaba deriz deseydiniz keşke. Ben Amerika’ya ilk geldiğimde giydiğim kıyafetlere çok şaşırmışlardı. İran gibi düşünüyorlar bizi maalesef ve Arap alfabesi kullandığımızdan eminler.” diye yazmakta idi. Kıyafetle Batılı olmak veya zaten Arapça kökenli bir kelime olan ‘Merhaba’ ile Arapçılığa savaş açtığını zanneden modern insanlar türemiştir günümüzde. Yine twitter’de Yusuf Demirkapu adlı bir kullanıcı, “Asurlara ait en eski kraliyet arşivi British Museum” diye paylaşımda bulununca, Umut K. adından bir kullanıcı “Burda olsa üç günde yağma olurdu. Emin ellerde olduğuna inanıyorum” diye yorum yaparak aslında sömürgeci hırsızlara güzelleme yaptığının ve kendi kültürüne düşmanlığını ilan ederek tam bir Stockholm sendromu örneği olduğunu gösterdiğinin farkında bile değildir. Yine sosyal medyada, “Taksim’deki Arapça tabelaların sökülmesini keyifle sigara yakıp izlediğini” yazan bir kullanıcıya Eray K. adında biri, “İngilizce tamam da Arapça bize ters hacı” diye yorum yapmaktadır. Cem Yılmaz’ın ‘açık büfe’ adlı komedi videosuna göre, &#8220;Biz Türkler açık büfede &#8221;acayip&#8217;mişiz! Ama &#8216;bir İngiliz&#8217;de böyle bir şey görmezmişiz, bir zeytin, bir avokado alıp gidiyormuş” Sayın Yılmaz keşke İngilizlerin dünyanın öbür ucundaki insanların yemeklerini önlerinden aldıklarını, yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürdüklerini, yaptıkları zulümlerini ve katliamlarını da komedisine ilave edebilseydi! “2005 ile 2016 yılları arasında Afganistan&#8217;da özel kuvvetler personelinin ‘yaptıklarına’ ilişkin soruşturmanın bulgularını detaylandıran Avustralyalı General Angus John Campbell, 23 ayrı olayda 25 Avustralyalı Özel Kuvvetler personelinin 39 &#8216;yasa dışı cinayet işlediğinin&#8217; ortaya çıktığını söyler.” (Euronews, 19/11/2020) Haberi “icmihraklar” adlı twitter kullanıcısı bakın nasıl yorumlamaktadır: “Ancak Batılı bir devletin vereceği medeni bir tepki. Şark devletlerinde bunlar hiç olmaz.” 39 kişiyi öldürüyorlar, olay ‘basına sızınca’ sadece lafla özür diliyorlar ve bizim celladına aşık zihniyet sahipleri konuyu ‘medeniyet’ olarak değerlendiriyor! F. A. Eroğlu, 07.06.2019 tarihinde Twitter hesabından Norveç’te çitlere asılmış elma poşetlerinin fotoğrafını paylaşır ve &#8220;Bu fotoğraf Norveç’ten. Bahçelerinden topladıkları elmaların fazlasını başkaları da yesin diye çitlere asmışlar. Dilerim güzel ülkemde bir gün bu refah ve medeniyet seviyesine ulaşır&#8221; ifadelerini kullanır.  dogrulukpayi.com adlı site olayı araştırır ve “Norveçlilerin ağaçtan toplanan elmaların fazlasını, başkalarının yemesi için bahçe duvarlarına astıkları iddiasının yanlış.” olduğunu ilan eder. Peki, gerçekte durum nedir? “İngiltere merkezli &#8220;Development Initiatives&#8221; kuruluşu tarafından hazırlanan Küresel İnsani Yardım 2022 Raporu&#8217;na göre, Türkiye, 2021&#8217;de gayrisafi milli hasılasına oranla ‘en çok insani yardım yapan ülke’ sıralamasında zirvedeki yerini korudu.” (AA, 27.07.2022) “Oryantalistlerin hemen hepsi, Doğunun kültürünü harap etmeye çalışmışlardır.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 10)  “Anlam haritası tarumar edilen, algısı uyuşturulan genç, kendi kültüründen utanç duymaya, başka kültürlere özenmeye başlamıştır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 53) Meşhur Fransız oryantalist Louis Massignon, ‘Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için olgun hale geldiler.’  (E. Said, Oryantalizm, s. 8) derken, İslam âleminde yıllardır süren anarşi ve bölünmüşlüğün temelinde yatan sebeplere de ışık tutmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hristiyan Batı düşüncelerinin İslam ülkelerinde yayılması, Müslümanlardaki dini ruhu zayıflatmış ve onların din dışı yönetim ve sistemlere alışmalarına neden olmuştur.”  (Muhammed Bakır el-Hakim, s. 28) &#8220;Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkiye’de yaşanan Batılılaşma tecrübesini “kültürel inkar” olarak tarif eder. Ülkemizin sosyal teorisyenlerinden Şerif Mardin ise, Tanzimat’la başlayan Cumhuriyet’le sürdürülen modernleşme projesini, “Türklerin İslam kültüründen uzaklaştırılması” olarak tanımlar.&#8221; (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 09 Ağustos 2019) Bu aşağılık kompleksinden bir an önce kurtulup köklerimizin farkına varmalı ve bir an önce Batı karşısında öz kültürümüzü yeniden oluşturmalıyız! &#8220;Fuat Köprülü de Osmanlı&#8217;nın her kurumu Bizans&#8217;lılardan aldığını iddia eden hem oryantalist hem de Osmanlı kültürünü reddeden, onu küçük gören seküler Türkçülerle mücadele etmiştir.&#8221; (Doğan Gülpınar, Ottoman, s. 94) “Türkiye&#8217;yi yaşanmaz bulanlar Türkiye&#8217;ye yaşanmazlaştıranlardır. Oryantalizm illetinin, Türkiye&#8217;nin entelektüel gündeminin bir numaralı mesele olduğunu söyleyebiliriz.” (Cemil Meriç, Jurnal, s. 69, 70) “Medya İslam&#8217;a saldırıyor; Biz ise kendimizi savunuyoruz? En mükemmel dine sahibiz! Peki, neden çekiniyoruz, neden korkuyoruz? Durumu tersine çevirmemizin zamanıdır.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 172)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizmin yetiştirdiği insanların zihin yapısı ülkemizde özellikle 28 Şubat sürecinde zirve noktasına ulaşmıştır! Konuyu uzatmamak için sadece birkaç örnek verelim: Gaziantep 5. Zırhlı Tugay Komutanlığı Harekat Eğitim Şubesi Eğitim Subay Yardımcısı Öğretmen Yüzbaşı İbrahim Keleş, eşi başörtülü olduğu gerekçesiyle ihraç edilir. Kendisine gönderilen 7 Nisan 1999 tarihli &#8220;Gizli&#8221; ibareli yazıda; İbrahim Keleş&#8217;in eşi Gülsen Keleş&#8217;in başörtüsü için, &#8220;Tesettür denilen bu acayip kıyafet&#8221; tanımlaması yapılmıştır. (Yeni Akit, 23 Kasım 2010) Sağlık Bakanlığı’nın türban nedeniyle güneşten mahrum kalan kadınlar için D vitamini dağıtımını öngören bir proje hazırlayan ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Paris’te bulunan ve Elele Derneği’nde düzenlenen belgesel film gösterimine katılan İsmet İnönü&#8217;nün kızı Özden Toker ile gazeteci Metin Toker&#8217;in kızı Gülsün Bilgehan, kendisiyle birlikte 3 Türk kadının daha anlatıldığı ’Laik ve Türk kadınlar’ adlı belgeselin ardından yapılan tartışmada, “13 yaşındaki çocuklara ‘ilkel kostüm’ giydiriliyor.” derken kastedilen de tesettür kıyafetidir. (Türbanlı kadınlara D vitamini, Hürriyet, 23 Mart 2007) 28 Şubat döneminde din dersi kitabı hazırlama görevi verilen öğretmen taslağı hazırlar. Talim terbiye kuruluna gönderir ama taslak geri iade edilir. ‘Cami toplumsal birliği sağlar, oruçta beraber yemek yenir.’ metni ile beraber bir cami resmi vardır. Görevli,  kalem ile cami resmindeki başörtülü bir iki kadın resmini yuvarlak içine alır, ok çıkarır ve her birine ayrı ayrı ‘ilkel kesit’ yazısını yazar! Ali Nejat Ölçen de başörtüsü için, &#8220;ilkel ve çirkin kılık&#8221; tanımlamasını yapmakta idi. Prof. Yalçın Küçük ise Ulusal Kanal’daki bir konuşmasında, “HDP’li vekillerin çocukları mini etekli. Hiç birinde türban yok. Hiç birisinin kafasına ‘ilkel şeyler’ koyamadınız.” demektedir. (www.youtube.com/watch?v=apeSp_7cQlc)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kim demiş Avrupa insanı medeni? Ne edep var ne haya çırılçıplak bedeni! Eğer medeniyet açıp saçmaksa bedeni; Desenize hayvanlar bizden daha medeni!” M. A. Ersoy</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Batılıların gözünde Müslümanlar</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizm, İslam dinine Müslüman olmayanların düşmanlıklarının bir ürünüdür.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 20) &#8220;Bir oryantalist için Doğulu her zaman Doğuludur.” (Edward Said, Oryantalizm, s. 19, 144) &#8220;Bütün Kur&#8217;an&#8217;ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız. Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!&#8221; (Cemil Meriç, Jurnal 11, s. 383) “Avrupa&#8217;nın bir kimlik inşa edebilmesi için ötekine ihtiyacı olduğu öteden beri biliniyor. Bu öteki Doğu olarak işaretlenir ama Batıdan farklı, ondan aşağı, barbar, ilkel bir Doğu imgesi kurgulanır. Öteki diye işaretlemeler düpedüz Hristiyan olmayanlardır. Oryantalizm gücünü, &#8216;yoktan bir şeyi var etmesinden değil, olan bir şeyi olmayana indirilmesinden&#8217; alır.”  (Hilmi Yavuz, s. 56, 58) &#8220;Doğulunun sağcı solcu, devrimci olması bir şeyi değiştirmez. Hiç bir Batı kaynaklı bile olsa, ideoloji bir Doğuluyu Batılı yapmaya yetmez. Doğulu her şeyden önce doğuludur; bir Müslüman yarı Fransız olabilir ama yarı Hristiyan asla olamaz.&#8221; (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam Arasında Oryantalizm, s. 19-20) “Misyonerler İslam&#8217;dan dönenleri de şüphe ile yaklaşmışlardır.” (Asaf Hüseyin, s. 82) &#8220;Bizzat Batı&#8217;nın kendisi tarihsel köklerini kaşıyor, derin çatışmayı ve düşmanlık duygularını yeniden diriltiyor. Bunu anlayalım artık.&#8221; (Haşmet Babaoğlu, Sabah, 19 Mart 2019)  &#8220;Edward W. Said bir Hristiyan’dır ama Filistinlidir, Arap’tır ve neticede Doğuludur.” (Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 183) “Bir fert ne kadar Batıcı olursa olsun, eğer Doğulu ise önce Doğuludur sonra Batıcı.” (Süphandağı s. 68) Alman bilim adamı Fritz Neumark: “İçtenlikle itiraf etmeliyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez, sevmesi de mümkün değildir. Türk ve İslam düşmanlığı Hristiyanların ve kilisenin asırlardır hücrelerine sinmiştir. Avrupalılar Türkleri Müslüman olduğu için sevmez, ama &#8216;laiklik&#8217; şöyle dursun, &#8216;Türkler Hristiyan olsa da&#8217; onlara düşman olarak bakmaya devam ederler.” (Metin Aydoğan, Bitmeyen Oyun, Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler, s. 182) Neden mi bizi sevmezler? Çünkü onlara anlatılan budur: &#8220;Viyana piskoposu Johann Fabri: “Dünyada yaş ve cinsiyet ayrımı yapmadan çocuk yaşlı herkesi kesen, hatta ana rahmindeki bebeği bile katleden Türkler kadar acımasız ve kaba bir ırk yoktur.” (Turkey, Sweden and the EU Experiences and Expectations”, Report by the Swedish Institute for European Policy Studies, Nisan 2006, s. 6) Halbuki Batıda balkanlarda katledilen, doğuda Ermenilerce soy kırıma uğratılan, Arakan’dan Gazze’ye topluca katliama uğratılan çocuklar hep Müslüman çocukları olmuştur! &#8220;Batılıların dediği olursa, sizin Alevi-Sünni, Kürt-Türk, sağ-sol, laik-ateist olduğunuza da bakmayacaklar. Adınıza, geldiğiniz yere bakacaklar. Zaman ve coğrafya kaderimizdir. Kaderine karşı yürümeye kalkışanlar, Allah’ın iradesine karşı durmaya çalışıyorlar demektir.&#8221; (Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 09.03.2017)  “Oryantalistler, kendilerini fikri yönden takip eden, amaçlarına yardımcı olan beyaz insan cinsinden, Yahudi veya Hristiyan olsalar bile, onların Doğulu Arap asıllı olduklarını bilmektedirler. Bu nedenle onlar bu oryantalist efendilerinin gözünde yabancı kimselerdir.” (Pr. Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 64) Evet, değil bir Müslüman&#8217;ın sonradan Hristiyan olması, yüzlerce yıldır Hristiyan olan Ortodokslara Katoliklerin bakışı ortadadır! İstanbul&#8217;u işgal eden, Haçlı seferleri sırasında Ortodokslara uygulanan şiddet ortada iken ve en son Bosna savaşında ortaya çıkan bölünme göstermektedir ki,  kendi dindaşlarına, Doğulu ve farklı mezhepten olduğu için birçok zulüm yapan Katolik ve Protestanların yeni Hristiyan olanlara güvenebileceği, onlara samimi davranabileceğini iddia etmek mümkün değildir! &#8220;Müslüman dünya istediği kadar Batılılaşsın, sekülerleşsin, sanayileşsin, aradaki ontolojik mesafenin kapanması mümkün değildir. B. Lewis, Huntington gibi yazarlar ve Müslümanların masumiyeti gibi filmler bunun göstergesidir.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 241) &#8220;İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Batının İslam konusundaki tarihi cehaleti, bir imkan ve kapasite meselesi olmaktan ziyade ‘bilinçli bir tercih’ gibi görünüyor.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 240) &#8220;Batılı her zaman oryantalisttir. Bu bakış her şeyi mahvediyor.&#8221; (Osmanlı tarihi uzmanı Japon Prof. Yuzo Nagata, Milliyet, 24 Mart 2000) Fransız Türkolog François Georgeon&#8217;un 15.01.2021 tarihli Paris&#8217;teki söyleşisinde şöyle demektedir: &#8220;Türkiye hiç sömürgeci olmadı ama Batı Türkiye&#8217;ye sömürgeci bir dil kullandı. Bunun hesabını da vermedi. 70&#8217;lerde Fransa&#8217;ya çalışmaya gelen Karadenizli köylülere aynı muamele yapıldı. Bu bir paket onlar için, kendileri dışında herkes aynı!&#8221; Prof. Oktay Sinanoğlu’nun şu cümle her şeyi özetlemektedir: “Sen ne kadar Batı&#8217;ya yaranmaya çalışırsan çalış. Batı için sen Türk&#8217;sün, Müslümansın. İşte bu yüzden Batı senin ezeli ve ebedi düşmanındır ey çocuk!” Oryantalist Toynbee’nin sözünü tekrar hatırlayalım: “Türkiye&#8217;yi küçük görmekte haklıyız. Çünkü bizi taklit edene niçin saygı duyalım.&#8221; (Arnold Toynbee, Uygarlık Sınavı adlı eserinden nakleden Hilmi Yavuz, Modernlesme Oryantalizm ve İslam, s. 68) “Türkler Avrupa düşünce tarzını kabul ettiler. Buna ulaşmak için bütün güçlerini sarf ettiler. Jön Türkler İngiltere&#8217;nin hâlâ niçin kendileriyle anlaşma yapamadığını anlayamamışlardı: ‘İşte şimdi anayasamız var, despotizmi yıktık, halka özgürlük bildirisi yayınladık, bütün bunları yaptığımız halde İngiltere niçin bizi sevmiyor?’ diye soruyorlardı.” (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall, s. 53, 67)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi ne yaparsak yapalım Batı bizi asla kabul etmeyecektir. O halde öncelikli yapmamız gereken Batılı kavramlar ve kurumlar karşısında eziklik psikolojisinden kurtulup kendi özümüze, dinimize dönmek ve tarihsel misyonumuzu yeniden kuşanmaktır ‘Tevhid, adalet ve emanet’ bilincini tüm evrene yaymak, evrensel barışı tesis edip zülme ve sömürüye engel olmak!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, yüzlerce yıldır birçok ülkede üniversite seviyesinde binlerce akademisyen yetiştirmiştir. Tefsir, hadis, İslam tarihi, kelam, fıkıh birçok konuda araştırmalar yaparak bu alanlarda ‘hata, eksik, yanlış arama’ faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Amaçları “Hz. Muhammed&#8217;in peygamber olmadığı; Kur&#8217;an&#8217;ı kendisinin yazdığı, Müslümanların barbar ve bilim düşmanı” olduğunu ispat etmektir. Ayrıca bu bilgileri kullanarak misyonerlik, ticaret ve sömürü düzenlerinin devamını sağlamaktır. Oryantalistler dini veya siyasi nedenle üzerlerine düşen görevi yerine getirmeye de devam etmektedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gerek tarihi ve gerek dini/ekonomik/emperyalist nedenlerle İslam Batıda hep kötü bir imajla sunulmuştur. Yüzyıllardır Batı âleminde İslam ve Müslümanlar hep &#8220;şeytanın dininden, uydurma, gerici, vahşi&#8221; olarak tanıtılmıştır. Bu yaftayı yapıştırmaya çalışan papazlar ve oryantalistler kadar, bu imajın yanlışlığını ortaya çıkarmayan Müslümanlar da bu tablodan sorumludur! &#8220;Batıda İslam imajı yerleşik bir hal almıştır. Bugün Batıda bu imajın restorasyonu Müslümanlar açısından kaçınılmazdır.&#8221; (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 45) &#8220;İslam âlemi iki ayağı üzerinde doğrulmak istiyorsa, ne yapıp ne edip boynundaki kölelik zincirini kırmalıdır. Oryantalistlerin yazdıkları eserleri ve onların görüşleri, fikir süzgecinden geçirilip, hatalarını düzeltebilecek kapasiteli alimler ve yazarlar yetiştirmelidir.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 348) “İslam ülkelerinden gelip oryantalistlerin gözetiminde çalışan birçok Müslüman öğrenci kendi ülkelerine döndüklerinde, İslam hakkında oryantalist fikirlerin daha fazla yayılmasında aracı görevi görmektedir.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 188) “Avrupa&#8217;ya gidip eğitim gören Müslüman öğrenciler, ülkelerine pek çok yeni fikirler ama çoğunlukla da bulanık zihinlerle dönerler. Çünkü büyük sentezler yapabilecek entelektüel donanıma sahip değildirler.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 155) &#8220;Oryantalistler, birçok Müslümanın düşüncelerini etkilenmiş ve birçok oryantalistik görüş Müslümanlar tarafından kaleme alınan eserler de yerini almıştır.&#8221; (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 7) “Oryantalistlerce eğitilen gençler İslam medeniyetini ve tarihi değerlerini inkara dayalı bir eğitim ile yetişmektedir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 54) “Oryantalistlerin en büyük etkisi yetiştirdikleri öğrenciler ve yazdıklarını okuyan (akademisyen, gazeteci, siyaset adamı) çevrelerdeki insanların, onların fikri yapılarından etkilenmelerinden kaynaklanmaktadır. (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 57) “Sömürge ülkelerindeki ‘yerli araştırmacılar da’ uzun zaman Batılı araştırmacılar için ‘bilgi taşıyıcı’ olmaktan öte bir role sahip olmamışlardır.” (Bulut, s. 144) “Oryantalistlerce yönlendirilenlerin gerçekleri öğrenmeleri için yeni bir bakış açısı kazanmaları, yeni bir sözlük kullanmaları zorunlu olmaktadır. Müslüman öğrenciler, sınavı geçme hevesi ile donanımsızlıklarından dolayı aldıkları bilgileri özümsemekte ve zamanla Batılı hocalarının etkilerinde kalmaktadırlar. Daha sonra da onların yazdığı makale ve kitapların tesirinde kalan okuyucular ve yazdıkları ders kitaplarını okuyan geleceğin yetişkini olan öğrenciler bu etkilemeden paylarına düşenleri almaktadır. Kısaca oryantalistler Müslümanları farklı maskeler altında kötülemeye devam etmektedirler.” (Tibawi, Abdülmelik, Algar, s. 161-162; Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 7) “Georges Mahe adında yaşlı bir Fransız ile dost olduk. Bir gün bu zatla konuşurken ‘Avrupa&#8217;ya öğrenci göndermek’ meselesi açıldı. O şöyle dedi: “Avrupa&#8217;ya öğrenci göndermek doğru değildir. Göndereceğiniz öğrenciler, orayı gördükten sonra içlerinden &#8220;memlekete dönmek&#8221; istemezler. Döndükleri vakit, &#8220;bilmedikleri yurtlarına&#8221; alışamazlar; memleketlerine yararlı hizmetler göremezler.” (Kazım Nami Duru, Hatıralar, s. 107) Massignon, Nurettin Topçu&#8217;ya şöyle demektedir: “Yenilik diye, Avrupalı olacağız diye giriştiğiniz bu hareketlerin ne kadar yanlış ve yersiz olduğunu biliyor musunuz? Allah size cennet gibi bir vatan vermiş, şanlı bir tarihiniz, yüce bir dininiz, muhteşem bir kültürünüz, dünyada eşi benzeri olmayan bir mimariniz ve sanat eserleriniz var. Bütün bunları yok sayarak mı yoksa yok ederek mi büyük millet olacaksınız? Kendi kendinizi inkar ve imha ederek mi Avrupalı olacaksınız? Bu çılgınlığı hiç bir millet yapmadı ve yapmaz.’ Hele siz hiç yapmamalısınız. Bu size yakışmaz. ‘Buna hakkınız da yok! Siz kendiniz olmalısınız. Bu çılgınlığınıza anlam veremiyorum.” (Emin ışık, Nurettin Topçu, s. 33) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizm bir söylem olarak dünyayı tereddüte yer bırakmayacak şekilde, Occident ve Orient/ Batı ve Doğu olarak ikiye ayırmıştır.” (Bryan S. Turner, s. 77) “Batı, tarihlerinin başlangıcından itibaren gücü, dolayısıyla güç üreten araçları kutsadılar. Çünkü Batı uygarlığı umutlara değil korkulara dayanıyor, varlığını hep ötekiler, düşmanlar, canavarlar icat ederek sürdürüyor.” (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 07 Ocak 2018) “Varlığını ötekine bağlı üreten Batı Hristiyanlığı, İslam&#8217;ı her zaman farklı göstermeye çalışmış ve bu eğilimini bugüne dek sürdürmüştür.” (Süphandağı, s. 90)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Emperyalistler, Müslüman halkın kendilerine karşı ortaya çıkan mücadele ruhunu yok etmek için geleneksel hukuk, eğitim ve bilim sistemlerini ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir.” (Özafşar, s. 37) “Batı aynı zamanda içimizdedir, zihnimizi işgal etmiş durumdadır.” (Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, s. 6-8) Sadece alimler değil “Bütün Müslümanlar oryantalist faaliyetlerin farkında olmalı ve gereğini yapmalıdır.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. XIV) Bu nedenle eğitimden hukuka, her alanda kendi özümüze dönmek öncelikli sorumluluğumuz olmalıdır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Meselenin çözümü için bir medeniyet yüzleşmesine gidilmesi ve mevcut &#8216;öteki&#8217;leştirmenin &#8216;ötesi&#8217;ne geçilmesi gerekir. Ben ile öteki arasındaki ayırımı mutlak manada ortadan kaldırmak mümkün değildir. Buna gerek de yoktur ama öteki ile yapıcı, insani, üretken, adil, saygılı bir ilişki kurulabilir. Önyargılardan arındırılmış bir İslam-Batı tartışması, modernlik, akıl, birey, özgürlük ve gelenek konularında daha derinlikli ve ufuk açıcı bakış açılarının gelişmesine katkı sunabilir. Yeter ki biz, sözümüzü güzelce söylemeye (Nahl, 125; Taha, 44; Ali İmran, 159), dostluk elimizi uzatmaya devam edelim. Bir arada yaşamanın en aşağı şartı, ‘herkesin kendi kalarak ortak iyi de’ uzlaşmasıdır. İslam ve Batı Medeniyetleri &#8216;iyilikte yarışan topluluklar.&#8217; (Maide, 48) oldukları zaman bölgesel ve küresel barışa katkıda bulunacaklardır.&#8221; (İbrahim Kalın, Derin Tarih, s. 1, 40, 53; sayı: 70, Ocak 2018) &#8220;Kur’an’ın iyi ve övgüye layık olanı (maruf) emretme ve ahlaken kötü ve nefret edileni (münker) yasaklama çağrısı, belli bir kültüre has bir emir değildir. Dini geleneklerine bakmaksızın bütün halklara hitap eder.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s 220) &#8220;Yapılması gereken, İslam geleneğindeki zengin tecrübeyi eleştirel bir gözle değerlendirmek ve barış, savaş, bir arada yaşama ve çoğulculuk gibi temel kavramları bu tecrübe ışığında yeniden ele almaktır. İslam medeniyeti kozmopolittir. Bir değerler hiyerarşisine tabi olarak farklılıkların bir arada yaşandığı kültür vizyonu, Bağdat&#8217;tan Endülüs&#8217;e İslam topraklarına hakim olan bir bakış açısıydı.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 229, 252) İslam&#8217;ın, Batı medeniyetinden farklı olarak bir arada yaşama kültürünü Cemil Meriç söyle tanımlamaktadır: &#8220;Batı, kültürün vatanıdır, Doğu İrfan&#8217;ın. İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelimedir, ‘ayırmaz’ birleştirir.&#8221; (Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s. 33) “İslama; İspanya, Sicilya, Malta, Yugoslavya ve Balkanların Batılı bir dini, Hristiyanlığa; Suriye, Mısır ve kuzey Afrika&#8217;nın Doğulu bir dini olarak gönderme yapabiliriz.” (Bryan S. Turner, s. 121) &#8220;İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçe İsabella’nın orduları reconquista olarak bilinen, İspanya&#8217;daki Endülüs Emevi devletini işgal harekatını tamamladığında, sadece İslam’ın Avrupa’daki tarihi sona ermedi, aynı zamanda Avrupa tarihinin gördüğü en kapsamlı ‘bir arada yaşama tecrübesi’ olan ‘convivencia’da yine trajik bir şekilde tarihe gömüldü. Böylece Yahudi, Müslüman ve Hristiyanların beş asırdan fazla süren ortak bir medeniyet inşa etme çabası, reconquista ile sona erdi. Belki şöyle de diyebiliriz, Müslümanların İspanya’da örneğini gösterdikleri bu çok dinli medeniyet aslında Batılı ile ortaklaşa kurulmadı. Onu Müslümanlar tek başlarına kurdular, diğerlerini de buna dahil edip himaye ettiler. Böyle düşünüyorum ve bu nokta bence önemli. Ötekini tolere edip idare edemeyen bir anlayış medeniyet kuramaz.&#8221; (Faruk Beşer, Yeni Şafak, 26.8.18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Yapılması gerekenler</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanların öncelikli hedefi Batı kültürü karşısında eziklikten kurtulmak olmalıdır! Bunun için gerek tarihi köklerinden gerek kaynaklarından hareketle geleceğe dönük dinamizmi harekete geçirecek enerji onlarda fazlasıyla vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Beyrut Safir Gazetesi Sahibi Talal Selman&#8217;ın Milliyet Gazetesi Yazarı Can Dündar&#8217;a söylediği, &#8220;Doğu&#8217;da bir numaralı devlettiniz, Batı&#8217;da son numarala olmayı tercih ettiniz.&#8221; sözünün benzerini merhum Erol Güngör&#8217;de ifade etmektedir: &#8220;Avrupa Ortak Pazarının kuyruğu mu, yoksa Ortadoğu&#8217;nun başı mı olacağız? Bize düşman olan ve düşman kalacak olan bir medeniyetin çöpçülük hizmetini mi yoksa kendi medeniyetimizin öncülüğünü mü yapacağız?” (Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, s. 266)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlarca yapılan ‘ferdi çalışmalar’ genellikle bir alanda olsa da, toplamda tüm oryantalist ithamlara cevap vermişlerdir. Fakat bu çalışmalar dünyanın dört bir tarafında dağınık durumda ve düzensiz olarak bulunmaktadır. Oryantalistlerin yüzlerce yıldır birçok ülkede yaptığı gibi, bir tane bile ne yazık ki ‘oksidentalist’ çalışma yapacak akademik kürsü henüz hiçbir İslam ülkelerinin kurulabilmiş değildir. “Oryantalistlere karşı “Ferdi plandaki çalışmaların yanında kurumsal temelde planlı, stratejik bazı çalışmalara ihtiyaç olduğu açıktır.” (Hıdır, s. 405) Şimdi, Müslüman akademisyenlere düşen görev, oryantalistlere verilen cevapları akademik bir disiplin dahilinde ele alıp sistemli bir şekilde bir araya getirmektir! Sorun büyüktür ama çözüm de aslında çok basittir: Uzmanlar, küresel bazda yapılan tüm çalışmaları toplayıp, belli bir disiplinler altında yayına hazır hale getirecektir. TDV tarafından hazırlanan İslam Ansiklopedisi bu çalışmanın ilk adımı olabilir. Devamı da acilen yerine getirmesi gereken önemli bir görevdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olan bazı gençlerin Yunanca ve Latince öğrenmeleri ve Hristiyanların dini üniversitelerinde bu din üzerine ihtisas yapmaları şarttır.” (İspanyalı eski Katolik papaz Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Hristiyanlığa Reddiye, s. 5) “Bize düşen, İslam ülkelerinde, İngilizce eğitim yapan yüksek lisans ve doktora bölümlerini kurma zorunluluğudur.” (Mustafa Sıbai, s.  94) “Bir gün gelecek, evlatlarımız ve torunlarımız, Batılıların koyduğu tenkit ölçüleriyle, onların ilimlerini, itikatlarını eleştirecekler ve bir de bakacaklar ki, bugün bize yakıştırdıkları çelişki ve karışıklıkların çok daha fazlası kendilerinde mevcut!  O zaman geldiğinde, Batılı yazar ve siyasilerinin faziletin kırıntısını dahi taşımadıkları, üstelikte ahlaksız ve vicdansız oldukları ortaya çıkmayacak mı?” (Mustafa Sıbai, s.  99) “İlimlerimizin ve tarihimizin kaynaklarını öğrenmek üzere -ellerinde Müslümanların yazdıkları eserlerden başka kaynak olmadığını bile bile- Batılılara başvurma devri artık geçmiştir. Artık, ilmi hazinelerimizin üzerindeki tozları silkeleyip, sağduyu ve hür şahsiyet şuuruyla, manevi değerlerimizi, bütün ihtişamıyla gün ışığına çıkarmanın tam zamanıdır.” (Mustafa Sıbai, s. 101)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hâlâ Müslümanlarca tercüme edilen bir İncil, Tevrat olmaması ama buna karşı oryantalistlerce hazırlanan birçok Kur’an tercümesinin olduğunu” hatırlatan Prof. Zakzuk ise, Müslüman âleminin acilen geçmişine bakıp hayal kurmaktan kurtulup, öncelikle “Oryantalistlere cevap ansiklopedisi, milletler arası bir İslami/ilmi müessesenin kurulması, yeni bir İslam ansiklopedisinin yazılması, İslam’a davet için uluslararası bir teşkilatın kurulması, Kur’an’ın Batı dillerine çevirilerinin bizzat Müslümanlarca yapılması, İslam kültüründen başta İsrailiyyat olmak üzere bir ayıklamanın yapılması, Batıda İslam’ın daima gündemde tutulması için çalışmalar yapılması, tarafsız oryantalistlerle diyalogun yoğunlaştırılması ve en son uluslararası bir İslami yayınevinin kurulması” için çalışılması gerektiğini belirtmekte ve bu konuda yapılması gerekenleri sıra ile maddeler halinde kitabında açıklamaktadır. (Hamdi Zakzük, veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 111- 136) &#8220;Müslüman bilginler arasında bir koordinasyon sağlanmalı, İslam devletlerinin oryantalistlerin iftiralarına reddiye yazacak, farklı ilim dallarında uzmanlaşmış ilmi heyetler kurulmaları ve oryantalistlere gereğinde cevap vermek, onların yalan ve uydurmalarını açığa çıkarmak ve incelemek için sorumlu uzman ilmi heyet oluşturmalıyız.&#8221; (Pr. Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. XII, s. 126, s. 161) “Bir an önce yabancı hayranlığından kurtulup, kendi kültürümüzü canlandırıp, kendimize güvenerek, hedefe ulaşacağımız inancına tam manası ile inanmamız gerekmektedir.” (Hamdi Zakzük, s. 117) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ne yazık ki, “Batı, dini felsefeleştirirken Doğu, gelenekselleştirmiştir.” (Süphandağı, s. 15) Kaynaklarımıza, geleneğimizi ihmal etmeden yeniden bakmalıyız. Bu konuda, ‘Tefsir, hadis, fıkıh, İslam tarihi, kelam gibi ana dallardaki usul, ıstılah, tarih çalışmaları bütüncül olarak ele alınmalı ve ‘Rical, tabakat, mevzuat, israiliyat, Müşkilü’l-Kur’an, Muhtelifu’l-Hadis’ gibi ilim dalları yeniden aktif hale getirilmelidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Müslümanların Hz. İsa&#8217;ya olan saygın bakış açısı uygun dille anlatılmalıdır. Bir oksidentalist araştırma merkezi kurulmalı, dini ve dili iyi bilen araştırmacı, akademisyen ve entelektüeller yetiştirilmelidir. İyi bir dil eğitimi çok önemlidir. Müslümanların protesto kültürünü geliştirmeleri de gerekmektedir. Soğukkanlı tepkiler konusunda toplum bilinçlenmelidir. İslam, politik bir dille değil, poetik-şiirsel-edebi bir dille anlatılmalıdır. Batıda Hz. Peygamber hakkındaki negatif iddialar tespit edilmeli ve modern metodolojiler kullanılarak bunlara uygun cevaplar verilmelidir. Oryantalistlerin kendi aralarındaki reddiyelerden de istifade edilmelidir. Hz. Peygamberin yönetici konumunda bulunurken, &#8216;ötekilere&#8217; yönelik adaletli muameleleri, söz ve uygulamaları mukayeselerle anlatılmalıdır. Hz. Peygamber&#8217;in insanlığa esasen ne tür-büyük katkılar ve insani değerler kattığı anlatılmalıdır. Hz. Peygamberin dönemindeki uygulamalarına bakılarak, günümüze dönük evrensel ne tür mesajlar verdiğinin üzerinde durulmalıdır.  Doğru peygamber imajı, yepyeni bir dünyanın kurulmasında da öncü rol oynayacaktır. Batıda peygamberimize yönelik söylemleri  izleyip, uygun yollarla onlarla mücadele için stratejiler belirleyen bir merkez oluşturulmalıdır. İslam ülkelerinin bu tür temel meselelerdeki siyasi birliği ve ortak tutumu ancak sonuç alıcı olabilir. Reaksiyoner ve şiddet/hakarete yol açan gösteriler ve tutumların Batıda, &#8216;İslam şiddet yanlısıdır&#8217; yönünde aleyhte kullanıldığı unutulmamalıdır.” (Hıdır, s. 406-417)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Batı ülkelerinde, insanlığın İslam dini ile alakalı her şeyde ne kadar cahil bırakıldıklarını bilmekteyiz. Batıda İslamiyet hakkında yanlış fikirlere dayalı gerçek dışı o kadar çok yargılarda bulunulmuştur ki, hakiki İslamiyet’in ne olduğu hususunda fikir sahibi olmak çok güçtür.”  (Dr. Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 9, 183) &#8220;İslam gerçeğini bütün insanlığa anlatmak bizim kaçınılmaz görevlerimizdendir.&#8221; (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 15 ) “Ümmet olarak daha ne kadar bizzat kendi kitabımız, peygamberimiz, inancımız ve kültürümüzle ilgili alanlarda yapılanlara seyirci kalacağız? Bizi üzen davranışlar karşısında eli kolu bağlı ve daima seyirci koltuğunda oturmakla mı yetineceğiz? Unutmamalıdır ki onların kuvvetli görünmelerinin nedeni bizim zayıf oluşumuzdandır.” (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 12) “Oryantalistler, gücünü bizim zafiyetimizden almaktadır.” (Hamdi Zakzuk, s. 115) İngiltere sömürge bakanı Gladstone’un Ocak 1938 yılında, İngiltere hükümet başkanına sunduğu raporda şunları yazmaktadır: “Savaş bize öğretti ki, İslam birliği, İngiltere imparatorluğunun sakınması ve mücadele etmesi gereken en büyük tehlikedir. Sadece imparatorluğun değil, Fransa’nın da aynı şeyi yapması lazımdır. Ne mutlu bize ki, halifelik gitti. Bir daha geri dönmemesini temenni ederim.” (Hamdi Zakzuk, s. 88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle &#8220;Biz  kendimizi anlatmalıyız. İslam dünyası ciddi anlamda organize olmadığı ve birliktelik sergileyemediği için sonuçta  güçlü bir kamuoyu da oluşturamamaktadır.&#8221; (Doç. Dr. Serhat Ulağlı, Yeni Şafak, 18.01.2015) Bize düşen &#8220;Öncelikli olarak, Batı’nın zihnen ve fiilen işgalini görmek, bu çifte işgali yok etmenin yollarını bulmak.&#8221; (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 20.01.2018) ve İslam’a saldıran, hakaret/iftira eden her türlü film, kitap gibi çalışmalara bağırarak, yıkarak, öfkeli görüntüler sergileyerek değil, yine aynı araçları (Kitap, film, internet sitesi) kullanarak, vahyin aydınlığında bilimsel, tarihi belgelerle ve akılcı  cevaplar vermek olmalıdır. Günümüzde ilahi mesajı doğru metotlarla toplumla buluşturmak sorumluluğu, her Müslüman&#8217;ın üzerine düşen en önemli görevlerdendir. &#8220;Her şeyden önce Müslümanlar açısından, yeni metot ve stratejiler belirlenerek sistemli bir &#8220;imaj restorasyonu&#8221; çalışması yapılmak zorundadır. (Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 40) Öncelikle sergilememiz gereken tutum, reaksiyoner olmaktan ziyade aksiyoner ve nitelikli adımlar olmalı, tebliğden ziyade temsil öncelenmelidir. Hz. Peygambere yönelik her saldırıya, medeni tarzda, akademik/ilmi yanıt vermeli, bunu yapamıyorsak şiddete yol açan gösteriler yapmaktan uzak durmalıyız.&#8221; (Hıdır, s. 405) &#8220;Oryantalizm ve misyonerliğin kalıntılarından Müslümanlar kendilerini temizlenmeye çalışmalıdır. Müslüman kuruluşlar misyonerlik ve oryantalizme karşı koyma gereğini bile doğru dürüst anlamamaktadır. Oryantalistlerin İslam aleyhine yaptıkları konuşmaları cevaplandıracak birimlerinin oluşturulması gerekir. Oryantalizmin söylediklerine birçoklarımız, &#8220;boş sözler&#8221; der geçeriz. Ama bunlar, bizimle savaşırken düşmanlarımızın kullandığı silah ve ateştir. Demir ve ateşe ancak demir ve ateşle karşılık verilir. Bilim alanında demir ve ateş ise, çalışmak, sürekli çok çalışmaktır.&#8221; (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 219, 222, 268) &#8220;Bu yüzyılın en büyük ayıbı, ‘İslam dinini yalan ve Hz. Muhammed&#8217;in aldatıcı ve yalanı yaldızlayıcı bir kişi olduğunu sananların sözlerini dinlemektir.’ Bu gibi akılsızca ve utanmazca sözlere savaş açmamızın zamanı gelmiştir.&#8221; (Afif  A. Tabbare, Ruhu&#8217;d-dini İslam, s.458) &#8220;Onların hücumlarına, sağlam metotlar geliştirmek suretiyle yapılacak ilmi araştırmalardan elde edilecek fikirlerle karşı çıkmak gerekmektedir. ‘Müslümanların görevi, emperyalist ve oryantalistlerin düşmanlarımız olduğu gerçeğini hatırlamaktır.’ Oryantalistlerin iftiralarını çürütmek, biz Müslümanların görevi olmuştur.&#8221; (Vezzan, Oryantalizm ve oryantalistler, s. XII, s. 5) &#8220;Batı, medyanın ve sanatın gücünü kullanarak terörün en büyük mağduru olduğu izlenimini yaratmaktadır. Kuşkusuz medya ve sanatın gücüyle başa çıkmanın en iyi yolu bu konuda yakınmak değil, sanat ve medyanın gücünü kullanarak haklı olduğunu göstermektir.&#8221; (Emre Dorman, Hürriyet, 18 Haziran 2017) &#8220;İslam dünyası birkaç asırdır gaflet uykusundadır. Uyanışın gerçekleşmesi, karşı tarafın hücumlarını bertaraf etmenin yanı sıra fikren karşı hücuma geçmekle mümkün olacaktır.&#8221; (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 36)  &#8220;Günümüzde, İslam’ı gerçek yüzü ile tanıtmaya her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardır.&#8221; (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 8) &#8220;Oryantalistik çalışmalar ciddi bir şekilde ele alınmalı ve her yönüyle incelenip gerekli cevaplar verilmelidir. Müslümanların yapacağı en önemli çalışma, her iddianın hakkını vermeye çalışarak gerekli cevap ve açıklamalarda bulunmaktadır.&#8221; (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 8, 174)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Oryantalizm kuşkusuz sütten çıkmış ak kaşık değildir ama hatalarımızı yalnızca başkaları objektif olmayan amaçlarla konuşuyorlar diye reddetmek başımıza daha fazla çorap örebilir. Bu aşamada bizim kültürel görevimiz, gerilik boğasını boynuzlarından yakalamak ve başkalarının bizim hakkımızda çizdikleri resmi (bu resim kasten çarpıtılmış olsa bile) eleştirmeden önce kendimizi eleştirmektir.&#8221; (Prof. Fuad Zakaria, Naqd al-Istishraq wa&#8217;azmat al-thaqafa al-Arabiyya al-mu&#8217;aşira, Fikr, 10, 1980, s. 75) Ayrıca, &#8220;Hiçliğin kucağında çırpınan yerli seyyar ateistlere de el uzatmalıyız; Bunu kalpleri taşlaşmadan, mühürlenmeden yapmalıyız.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Adnan Bülent Baloğlu, s. 88) &#8220;Günümüzde bilhassa internette ‘yeni ateizmin’ en çok destekçi bulan ateist ekol olduğu söylenebilir. Bu noktada Müslümanlara düşen internette ilgi gören bu iddiaların geçersiz olduğunu tarih, felsefe ve sosyolojinin tanıklığından da faydalanarak göstermek olmalıdır.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Dr Alper Bilgili, s. 101) &#8220;Müslüman entelektüellerin dinin temel meselelerini rasyonel,  makul bir şekilde izah etmesi gerekmektedir.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, s. 108, 117) “Din hizmetleri açısından internet merkezli alana daha fazla önem verilmesinin zamanı çoktan gelmiştir. Bu konuda diyanet işlerine, akademisyenlere önemli görevler düşmektedir. İnsanımızın sorunlarına ve sorularına doğru, gerçekçi ve makul cevaplar aranması zorunludur. Gençleri bu sanal âlemde yalnız bırakmamak ve onların dünyalarına iştirak etmek ve bir şekilde doğru bilgiye erişimlerini sağlamak son derece önemlidir. (Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 81, 263) Evet, ne yazık ki günümüzde &#8220;Bilimsel cihad hâlâ dar bir çerçevededir.&#8221; (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 22)  Az da olsa “Kimi gayretli İslam alimleri, oryantalistlerin çalışmalarına ve İslami konuları araştırırken taşıdıkları art niyetlere eğilerek, faaliyetlerinin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 23) Ancak oryantalistlerin hücumlarına karşı koymak “ihtiyacı karşılamayan ferdi gayret ve teşebbüsler” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 12) ile mümkün değildir. “Oryantalistlere karşı “Ferdi plandaki çalışmaların yanında kurumsal temelde planlı, stratejik bazı çalışmalara ihtiyaç olduğu açıktır.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 405) Geçmişten günümüze, Mekkeli müşriklerden oryantalistlere, değişen sadece iftiracıların adları ve dinleridir. Ama ne olursa olsun sonuç değişmeyecek ve cahiliye dönemi nasıl son buldu ise günümüzün &#8216;bilinçli cehaleti de&#8217; bir gün son bulacaktır, bi-iznillah. &#8220;Andolsun onların söylediklerinin senin göğsünü daralttığını biliyoruz.&#8221; (Hicr, 97; Hud, 12) &#8220;Sen, sana buyurulanı açıkça duyur, müşriklere aldırış etme! Allah’ın yanında başka bir tanrı daha edinen o alaycılara karşı biz senin yanındayız. Onlar ileride anlayacaklar!&#8221; (Hicr, 94-96) &#8220;Onların söylediklerinden dolayı canın sıkılarak sana vahyedilen ayetlerin bir kısmının tebliğini terkedecek değilsin ya! Sen ancak bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir.&#8221; (Hud, 12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">O gün artık gelmiştir. “Oksidentalizm, Doğunun özgürleşme hareketleri ile ortaya çıkmış, Fransızca ‘occident’ kelimesinden türemiştir. Türkçe ‘Batı bilimi’ şeklinde tercüme edilebilecek bu kavram garbiyat veya istiğrab kavramı ile de ifade edilebilir.” (Abdullah Metin, Oksidentalizm, İki Doğu İki Batı, s. 65) Oksidentalizm, ‘Batı&#8217;yı anlamaya çalışma ve karşı söylem üretmeye çalışılma’ sürecidir. “Oksidentalizm, medeniyetler tarihi yazımında bir denge sağlamayı amaçlamaktadır, onda bir emperyalist hakimiyet düşüncesi gözükmez.” (Hasan Hanefi, “Oryantalizmden Oksidentalizme”, Uluslararası Oryantalizm Sempozyumu, s. 80-82; Alim Arlı, Oryantalizm, Oksidentalizm ve Şerif Mardin, s 60) “Müslüman&#8217;a yakışan, Kur’an’ın bakış açısı ile olayları değerlendirmektir.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 55) Bu konuda ana eksenimizi de,  “Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten alıkoymasın.” (Maide, 7) ayeti oluşturmalıdır. “Batı bir coğrafyadan daha çok bir yaşam tarzıdır.” (Abdullah Metin, s. 76) “Oksidentalist öncelikle Doğu&#8217;yu çalışmalı ve kendi saf  &#8216;ben&#8217;ini ortaya koymalıdır.” (Abdullah Metin, s. 72) “Oksidentalizm, Ben&#8217;i ortaya koyacak, Batı&#8217;nın gözlüklerini çıkaracak, hem kendi toplumuna hem de Batı toplumuna kendi gözlükleriyle bakacaktır ve sonuçta kendini tanımanın özgüveni ile görevini daha doğru şekilde yerine getirecektir.”  (Abdullah Metin, s. 145) Oksidentalizmin  temeli, modernleşmeye tepki ve sömürgelerin bağımsızlıklarını  kazanırken kullandıklarına dayanır. (Abdullah Metin,, s. 98) &#8220;Nasıl Avrupalıların başkalarını çözümlemeye hakları varsa, başkalarının da Batıyı çözümlemeye hakları vardır.&#8221; (Samir Amin, Avrupa-merkezcilik, s. 125) Oksidentalizm bağımsızlık mücadeleleri ile paralellik gösterir, bu mücadele ikinci dünya savaşında başlamıştır. (Abdullah Metin, s. 105) “İslam ülkeleri bağımsızlaşmıştır ama işgalciler  kültürleriyle beraber tekrar geri dönmüş, zihinleri işgal etmiştir. Oksidentalizm, Batı&#8217;yı uyarırken, Doğu&#8217;yu da uyandırma gayreti içindedir. Sadece askeri değil, ekonomik ve kültürel işgalden de kurtulunması gerekmektedir. Oksidentalizm kültürler arası bir dengeyi savunur… Sanki Avrupa dışı halkların varlığı, Avrupa tarafından bilinmelerine bağlıdır.” (Abdullah Metin, s. 111-113) Kısaca oksidentalizm, önce kendini tanıma, sonra tanıtma ve ötekileştirmeden muhatabını tanımak demektir. Sömürgecilik karşıtıdır ve insani/dini/ticari iletişime açıktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Amerikalı tarihçi ve yazar, Cumhuriyetçi ve İsrail yanlısı tezleri savunmakla ünlü Daniel Pipes: “Komünizmi yendik şimdi sıra İslamcılarda! Faşist ve komünist tehlikeleri yendik ve şimdi de İslamcı tehlikesini yenmemiz gerek. İslam hukukunun tümüyle uygulanmasının yollarını arayan bir hükümete karşı çok katıyım. İslam hukukunun tümüyle uygulanmasının yollarını arayan bir hükümet, hareket veya kişiler neredeyse her ülkede oldukça küçük bir azınlık. Hiçbir yerde çoğunluk değiller ve evet, onlara karşı çok katıyım.” (Aksam, 08 Ocak 2013) Siyonist bu yazar, 70 senedir Filistin’lilere kan kusturan ve Yahudi şeriatı ile yönetilen İsrail’e veya son 250 senedir dünyayı sömüren Hristiyan hukukuna değil de, dünyaya adaleti ve birlikte yaşamayı öğreten, İslamcılık adı altında İslam’a  sadece ‘katı’ şekilde karşı çıkmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizmin amacı hammadde, toprak ve iş gücüde dahil hakimiyet kurmaktır. Oksidentalizm amacı ‘ben’i önyargılardan kurtarmak ve ötekini aydınlatmaktır. Oryantalizm egoist ve ırkçıdır. Oksidentalizmde kendini müdafaa vardır. (Abdullah Metin, s. 8) Oryantalizm ile önce sömürgecilik sonra zihinsel işgal amaçlanırken, oksidentalizm ile bir özgürleşme hareketine girilir. (Abdullah Metin, s. 12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam, Yahudi ve Hristiyanlara hukuki bir statü vermiş, din özgürlüklerini güvence altına almıştır ki, dinler tarihinde bu ilk defa olan bir şeydir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 49) “Yaklaşık 400 yıl boyunca Müslümanlar, Yahudi ve Hristiyanlarla özgür fakat rekabetçi bir ortamda, ortak bir kültürün inşasına katkıda bulunmuş ve birbirlerinden çeşitli şekillerde etkilenmiştir. Endülüs kültürü, iki dünyanın barış içinde yaşayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak tarihe geçecektir. Endülüs&#8217;te farklılıklar bir çatışma gerekçesi değil, iyi ve güzel olan da yarış için bir zemin oluşturmuştur.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s.85-93) “Yapılması gereken, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanları ortak ahlaki ve manevi değerlerde buluşmaya davet etmektir. Kendimiz kalarak evrensel değerlere sahip çıkabildiğimiz gün, yerel olanla evrensel olan arasındaki gerilimde bitecektir.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 183)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendimiz kalarak ötekine açılmayı öğrenmek zorundayız.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 10)  “İslam medeniyeti kendi dışındaki din ve kültürleri kucaklayabilecek esnekliğe sahip bir dünya görüşüne dayanmaktadır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 19) “İslam ve Batı Medeniyetleri, ‘iyilikte yarışan topluluklar’ (Maide, 48) oldukları zaman Barış&#8217;a ulaşılacaktır.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 21) “Dr. Mustafa es-Sıbai: &#8220;Bizim, Batılıların kültürünü araştıracağımız, onların din, ilim ve medeniyetini tenkit edeceğimiz bir gün gelecektir.” demektedir. (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 126)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tabii bizi ‘öteki’leştiren Batı’ya da büyük görevler düşmektedir: &#8220;Politik düzeyde olduğu kadar, dini düzeyde de İslam&#8217;la bir uzlaşma sağlamak Batının en başta gelen hedefleri arasında yer alması gerektiği gibi, geleceği için de son derece zorunludur.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 53) Avrupa&#8217;da on milyonlarca Müslüman yaşamaktadır ve bu, İslam&#8217;ın artık bizzat Avrupa&#8217;nın içinde yaşadığını göstermektedir. Jack Goody&#8217;nin Batılılara teklifi ise, İslam&#8217;la çatışmayı bir tarafa bırakıp onu anlamak için çaba göstermeleri gerektiği şeklindedir: “Çatışmayı azaltmak istiyorsak, bu dinin geçmişi ve bugünü hakkında bir şeyleri anlamaya ihtiyacımız vardır. Bu fevkalade başarılı olmuş dünya çapındaki dinin amaç ve etkilerini değerlendirmek, onu ehli kitaptan biri olarak ele almak zorundayız.” Tarımı unutan bir kıtaya sulama tekniklerini öğretmekten tutun da, hoşgörü ve bir arada yaşama pratiğinin cennetini tesis etmeye kadar yığınla olgunun Avrupa&#8217;ya, İslam kanalından taşındığı net bir biçimde Goody&#8217;nin yazdığı kitapta açıkça ifade edilmektedir. (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 11-12) “Sorun ancak siyasal ve toplumsal bir perspektifle çözülebilir. Batı, Yakın Doğuya ilişkin politikaları konusunda Müslüman çoğunluğun taleplerine karşı farklı tutum geliştirene dek, saldırılar sürecektir. İşgal, gerginlikleri daha da artıracaktır. İslam, asla faşizmin bir çeşidi değildir. Bu yüzden onunla uzlaşmak zorundasınız; Tıpkı Güney Afrika&#8217;da ve Amerika&#8217;nın güneyinde beyazların siyahlarla anlaşması gibi.” (Goody, s. 18) İslam hakkında peşin hükümlü olmaktan kaçınmamız gerekir. (Goody, s. 24) Avrupa, hiçbir zaman tamamen izole olmuş ve tamamen Hristiyan kalmış bir kıta değildir. İslam&#8217;a dönersek, onun ortaya çıkışını Hristiyan Avrupa&#8217;ya el koyması olarak görmemek gerekir, zira Hristiyanlıkta aynı şeyi Yahudilik için yapmıştır. Bu üç dinin de var olmaya hakkı vardır. Hepsi Avrupa&#8217;nın birer parçasıdır. (Goody, s. 32) Büyük enerji tüketimine sahip Batı dünyası, Ortadoğu petrolüne muhtaçtır. (Goody, s. 20) Doğu, Avrupalılar için daima siyasi bir ilgi kaynağı olmuştur; önce Grekler ve daha sonra Romalılar doğuda büyük imparatorluklar kurmuştur. &#8216;Öteki&#8217;, coğrafi olarak hiçbir zaman ayrı olmamış, hep aramızda olmuştur. İslam geçmişte de öteki değildi, şimdi de değildir. Müslümanlar artık Avrupa sahnesinin bir parçası haline gelmişlerdir.” (Goody, s. 34, 36, 213) İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;ya gelişi daha çok Yahudilik ve Hristiyanlığın Avrupa’ya gelişine benzemektedir. Zira Hristiyan ve Yahudiler Avrupa&#8217;ya geldiklerinde, önceki rejimlere entegre olmak yerine, onlarla çatışmış ve onları dönüştürmüştür. İslam, hiçbir zaman &#8216;öteki&#8217; yani Doğu olmamış, tam tersine her zaman Avrupalıların hayatının bir parçası olmuştur. İslam&#8217;ın önemini takdir etmeliyiz. Müslümanlar, Hristiyan bir ortamda kendi dini kimliklerini muhafaza etmek istemektedir. Noel, Paskalya, azizler ve diğer tatiller, Hristiyanlık dinine dayanmaktadır. Müslümanları gurbet havasından kurtarıp, kendilerini evde hissetmelerini sağlayacak &#8216;çok kültürlülük&#8217; gibi bir anlayış uygulanabilecek midir? Avrupa, göçmenlerin Hristiyan gibi davranmaları dışında bir çözüme yanaşmamaktadır. Göçmenler güvenlerini kısmen İslam&#8217;dan, daha doğrusu gurbette yeniden doğan İslam&#8217;dan almaktadır. Almanya&#8217;da Türkler ayrımcılığa uğradıkları için tıpkı Fransa&#8217;dakiler gibi, İslam&#8217;a sarılmaktadır. Müslüman gruplarının diğer Müslüman güçlerden yardım alması olgusu, Yahudi cemaatinin İsrail&#8217;e yaptığı yardımlar bağlamında ele alınması gereken bir konudur. Her halükarda İslam&#8217;ı dünyamızın bir parçası olarak kabul etmek durumundayız; tıpkı geçmişimizin bir parçası olduğu gibi. (Goody, s. 128, 132, 136, 138-140, 144-145) Avrupa&#8217;da din, kimlik ile özdeşleşmiştir. (N. Daniel, The Araba and the Medieval Europe, s. 303) Din, kimliğin asli unsurlarından biridir.  Amerikalı Yahudiler hiçbir zaman Amerikalı olmamışlardır. Bu Yahudiler kendisini Yahudi olarak tanımlayan bir başka devlete yani İsrail&#8217;e destek vermektedirler. Bu durum, gelecekte Avrupa&#8217;daki Müslüman toplulukların intibakına ve onların ortaya koyacakları siyasi hareketlere de model teşkil edecektir. (Goody, s. 170, 171)</span></p>
<p> </p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oryantalizm-yanilgisi.html">Oryantalizm Yanılgısı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/oryantalizm-yanilgisi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2023 06:42:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[bilime aykırı]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel hatalar iddiasına cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[çelişki]]></category>
		<category><![CDATA[çelişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[furkan 53]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran'daki hatalar]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki celişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Kurandaki çelişkiler iddialarına cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki çelişkili ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Puin]]></category>
		<category><![CDATA[Sana Kuran'ı]]></category>
		<category><![CDATA[tatlı su]]></category>
		<category><![CDATA[tezat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=13584</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an’da çelişki yoktur! Benzer içerikli yazılara, ‘Ateistlere cevap’, ‘Kur&#8217;an ve teşbih’, ‘Müşkilü&#8217;l-Kur’an’, ‘Kur’an ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar&#8217; adlı yazılardan da ulaşabilirsiniz. Yüce Yaradan, “Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” (Nisa, 82) buyurmaktadır. Ateistler ise Kur’an’da birbiri ile çelişen ayetler olduğunu ileri sürmektedir. Halbuki &#8220;Çelişki [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html">Kur’an’daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da çelişki yoktur! </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Benzer içerikli yazılara, ‘Ateistlere cevap’, ‘Kur&#8217;an ve teşbih’, ‘Müşkilü&#8217;l-Kur’an’, ‘Kur’an ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar&#8217; adlı yazılardan da ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce Yaradan, “Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” (Nisa, 82) buyurmaktadır. Ateistler ise Kur’an’da birbiri ile çelişen ayetler olduğunu ileri sürmektedir. Halbuki<strong> </strong>&#8220;Çelişki bulundu zannedilen ayetlerde, yeterli ‘bilgiye sahip olunduğunda’ hakiki anlamda bir ihtilafın söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır.&#8221; (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 119) &#8220;Kur&#8217;an semasının yıldızları olan ayetler, gökte ‘düzensiz görünen’ yıldızların hali gibidir. Üstünkörü bakan bilgisiz biri onları dağınık zanneder, onların aralarındaki ilişkileri bilen bir astronomi uzmanı ise, nasıl dakik bir saat gibi işleyen bir düzen içinde yürüyüp kainattaki ahengi ve dengeyi sağladıklarını bilir.&#8221; (Dr Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çelişkili olduğu iddia edilen Kur’an ayetlerinin “öncesi veya sonrasının beraber okunması, ‘aynı konudaki’ ayet ve hadislerin bir arada değerlendirilmesi, yapılan çevirilerde kelimelerin karşılıklarının Türkçeye tam anlamı ile aktarılamaması sorununun farkında olunması,  ayetlerin neden indiğinin (sebebi nüzul) veya Arap dili edebiyatının bazı inceliklerinin bilinmesi” durumunda, çelişkili zannedilen ayetlerde bir sorun olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kur’an’daki bazı ayetler ise, Kur’an’ın ‘müteşabih’ olarak adlandırdığı ayetleridir ki, onları da İslam âlimleri ‘Müşkilü’l-Kur’an’ adlı eserlerde ele alarak tek tek açıklamış ve aralarında bir çelişkili olmadığını ortaya koymuşlardır. (Bu konuda ‘Müşkilü’l-Kur’an’ adlı yazımıza bakılabilir.) Bu nedenledir ki, “Kur’an&#8217;ın indiği ortam, (çoğu da müşrik olan) dil üstatlarının kalite ve sayı olarak zirvede olduğu bir ortamdır ve tarihi hiçbir kayıtta onlardan tek bir kişinin, ‘Kur&#8217;an dilinin bozuk olduğunu’ söylediğine rastlanılmamaktadır.” (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 29, 32) Zaten aşağıda bu konuda verilen örnek incelendiğinde, hemen hemen tüm çelişki iddialarının yukarıda sayılan kurallar bilindiğinde kendiliğinden ortadan kalktığı görülecektir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Kuteybe, hicri üçüncü asırda İslam düşmanlarının &#8220;ayetleri yerinden/bağlamından saptırıp onu asli mecrasından ayırarak&#8221; Kur&#8217;an&#8217;da çelişki bulmaya çalıştıklarını ifade etmektedir. (Kuteybe, T. Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 22) Yaklaşık 1200 sene önce olduğu gibi günümüzde de oryantalist ve ateistler benzer çaba içindedirler ama tüm itham ve saldırıları İslam âlimlerinin titiz çabaları ile hezimetle sonuçlanmaktadır. İslam âlimleri bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, &#8220;Kur&#8217;an ilminin en büyük değeri ve zevki, uyumlu çeşitlilik içinde müteşabih ayetleri muhkem olanlarla kıyaslayarak Kur’an ayetlerinden Allah&#8217;ın hükümlerini okuyup bulmaktır.&#8221; (Zemahşeri, el-Keşşaf, I/563) diyecek seviyeye ulaşmışlardır. Kısaca ortada ne bir sorun vardır ne de ateist veya oryantalistlerce ortaya atıldığı gibi Müslümanların gizlediği bir şey söz konusudur. Aslında ortadaki temel sorun, İslami kaynaklarda zaten bulunmakta olan cevaplardan ümmetin haberdar olmamasıdır, ‘OKU’mamasıdır! Yoksa ateist ve oryantalist saldırıları hiçbir zaman eksik olmamış ve bundan sonra da olmayacaktır. Bu mücadele kıyamete dek sürecektir! (Ebu Davud, Cihad, 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” (İsra, 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Reel veya sanal âlemde 2025 tarihi ile 35 yıldır karşılaştığım ithamları ve cevapları derleyip aşağıda sizlere sunuyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ankebut, 13 ve Fatır, 18. ayetler çelişiyor mu? Bir kişi başkasının günahını yüklenir mi yüklenmez mi? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir.” (Ankebut,13) &#8220;Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.&#8221; (Fatır, 18; Necm, 38) Başkasının günah işlemesine ‘neden olmak’ (Ankebut, 13) ile kendi günahından ‘başkasının sorumlu’ olması (Fatır, 18; Necm, 38) farklı şeylerdir. Normal şartlarda tabii ki bir insanın günahını başkası yüklenmez. Yani, Hristiyanlıktaki asli suç veya babasız doğan çocuklara yapılan sıfatlamaları İslam asla kabul etmez. İslam’da suçun şahsiliği esastır. Ama nasıl ki kanunlarda ‘suça teşvik’ diye bir madde varsa, aynı durum ayetlerde de söz konusudur. Ankebut, 13. ayet, &#8216;kötülüğe neden olmak, kaynaklık teşkil etmek, kötülüğe ön ayaklık yapanın alacağı günah yükünden&#8217; (Taberi, VIV/94-95; Razi, VV/18) bahseder ki, bu konuda başka ayet ve hadisler de vardır: &#8220;Kıyamet günü, kendi günahlarını ve ilimsizce ‘saptırdıkları’ kimselerin günahlarından bir kısmını taşımaları için bunu söylerler.&#8221; (Nahl, 25) &#8220;Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter.&#8221; (Nisa, 85) &#8220;Kim İslam&#8217;da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam’da (Müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Müslim, İman, 15; Tirmizi, İlm, 14; Riyazu’s-Salihin, 19, bab. 172. hadis, s. 158) Kısaca, kimse başkasının günahını yüklenmez (Fatır, 18; Necm, 38) eğer başkasının günah işlemesine neden olmuyorsa! (Ankebut,13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Muhammed yalan söylüyorsa veya yanıldıysa bunun cezasını kim çekecektir?</strong> <strong>34:50&#8217;de Muhammed: “Ben eğer sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem bu da rabbimin bana vahyettiği sayesindedir.&#8221; der. bu sav, Kur’an&#8217;daki birçok diğer savla çelişmektedir, örneğin &#8220;inkar edenler iman edenlere, “yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim” derler. Halbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır.&#8221; (29 :12) yani Muhammed insanları yanılttıysa, günahı sadece onun boynuna olmayacak, yanılttığı insanlar da günaha girecektir. Muhammed&#8217;in iddia ettiği gibi günahı sadece kendi boynuna olmayacaktır. Kur’an kendiyle çelişmektedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiç bir kimse başkasının işlediği bir suçtan sorumlu değildir. Temel kural şudur: &#8220;Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.&#8221; (Zilzal, 7-8), &#8220;Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiç bir şey (alınıp) taşınmaz. Akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz).&#8221; (Fatır, 18) &#8220;De ki; Allah&#8217;a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz.&#8221; (Nur, 54) &#8220;Ey iman edenler! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun!&#8221; (Lokman, 33) Durum bu kadar nettir! Ama bazen insanlar kendi yaptıkları günahların sorumluluğu kadar, ‘başkalarını kötülüğe yönlendirmeleri, kötülük yapmalarına neden olmaları’ halinde onlarında günahlarından bir kısmını da yüklenirler. Hukukta da bu böyle değil midir? Suçlu kadar ona yardım yataklık yapan da ceza alır. (TCK M 39) Sebe, 50. ayet, eğer ben kötülük yapmışsam bundan ben zararlı çıkarım. Ama doğru yolda isem bu Rabbimin vahyi sayesinde olmuştur” buyurarak suçun şahsiliğinden bahsetmekte; Ankebut, 12. ayette ise müşriklerin alaycı teklifi ele alınıp aslında saptırmak istedikleri kişilerin günahlarını asla yüklenmeyeceklerinden bahsedilmektedir. Ateistin son yorumunun cevabı ise Nahl, 25 ve Müslim/Tirmizi hadislerinde verilmektedir. Kısaca Kur’an’dan hüküm çıkarılmak isteniyorsa ‘o konu ile ilgili tüm ayetleri bir araya getirip’ sonra bir hükme varmaya çalışılmalıdır. Aradan seçmese, cımbızla genel içeriğinden koparılarak alınan ayetlerden ancak ateistçe sonuçlara ulaşılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, Ateistler merak etmesinler; insanları putperestlikten kurtarıp içkiden kurtarıp tevhid dinine çağıran peygamber değil, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi ate/deizme, içkiye, şans oyunlarına (evrim dahil!), eşcinselliğe çağıran kesim insanları yanıltmaktadır! Dolayısı ile ateistler asıl kendi ideolojilerini takip edenlerin sonlarını düşünseler daha iyi ederler! ‘Ateizm yanılgısı’  adlı yazımızı da özellikle onlara tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kaç tane melek Meryem’le konuşuyordu?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Meryem’e ruhumuz (Cibril&#8217;i) göndermiştik.” (Meryem, 19) “Hani melekler: &#8220;Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı&#8221; demişti.” (Ali İmran, 43) Kur’an bizlere, Hz. Meryem’in ‘sadece bir kere meleklerle konuştuğunu söylememekte’ aksine meleklerin Hz. Meryem’e birden fazla göründüğünü açıkça ifade etmektedir. “Zekeriya, Meryem’in bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi.” (Ali İmran, 37) Bu ayet bize meleklerin devamlı Meryem annemizle irtibatlı olduğunu açıkça göstermektedir. Yukarıdaki ilk iki ayet de iki farklı zaman ve mekandan bahsetmektedir. Meryem suresindeki ayetlerde Meryem’in Cebrail ile karşılaşmasında söz edilir. Ali İmran suresindeki ayetlerde anlatılan ise farklı bir olaydır. Dolayısıyla bir yerde çoğul  meleklerden söz edilmesi diğer yerde ise tek ruhtan (Cebrail) söz edilmesi arasında bir çelişki yoktur. Zaten iki Cebrail olduğuna dair hiçbir rivayette İslami kaynaklarda geçmemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah’ın bir günü dünyadaki kaç güne eşittir? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 47) “Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra işler, sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O&#8217;na yükselir.“ (Secde, 5) “Melekler ve Ruh (Cebrail), O’na<u>,</u> süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.” (Mearic, 4)  İlk ayette ‘Allah katındaki’ bir günden*, ikinci ayette ise ‘yükselen işlerden’, üçüncü ayette ise, ‘Meleklerin ve ruhun’ çıkışından bahsedilmektedir. Dolayısı ile farklı konu ve zamanlar söz konusudur. Bir ateistte aklınca espri yapıyor! &#8220;Cebrail, Hz. Muhammed daha doğmadan 50.000 yıl önce yola çıkmış olmalı.&#8221; diye! Halbuki mesafe insan için 50.000 yıl olabilir ama melek için bu süre 1 gündür. O da ‘Beytülizze’den dünya semasında doğrudur. Yani mesafe zaten oldukça azdır! “Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir?” şeklinde başlayan soruda bu konuyu kısaca açıkladık! Ayetlerde ise, anlatılan zamanlar kadar olaylar da farklıdır. Ayette geçen Arapça kavram, “Ke elfi senetin” şeklindedir. Arapça, ‘ke’ bağlacı, ‘gibi’ anlamına gelir ve teşbih/benzetme için kullanılır ve ‘gibi, kadar’ manasına gelir. Yani, ‘50.000 yıl gibi, kadar’ şeklindedir ayet ki, bu da izafiyete işaret eder! İzafiyet teorisine göre bir cismin hızı arttıkça, zaman onun için yavaşlar. Örneğin 30 yaşında ikiz kardeşler düşünelim. Birisini bir uzay gemisine koyalım. Işık hızında ya da buna yakın bir hızla bu uzay gemisinin bir saat gittiğini düşünelim. Bu gemi dünyaya geri döndüğünde gemideki kişi için zaman sadece iki saat geçmiş olsa da, yeryüzünde geçen zaman 30-40 yıl arasında olacaktır. Uzay gemisindeki kardeş hâlâ 30 yaşında iken, yeryüzünde yaşayan kardeşi 60 yaşına gelmiş olacaktır. Yani ortada ‘yeryüzündeki kardeşe göre 30 yıl süren bir iki saatlik gemi yolculuğu’ söz konusudur. Melekler nur (ışık), işler ise maddi bir yapıya sahip olmadıkları için insanlara göre çok daha hızlı yol alabilirler. Zaten &#8220;Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır.&#8221; (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s. 54) Tabii, zamanın ruhundan ve Kur’an’dan geri kalan materyalist zihniyet, bu sorusu ile Kur’an ve ilimden  ne kadar uzak olduğunu da itiraf etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">* Rabbin olan Allah’ın katındaki gün’ ne demektir? Ayet, ‘min rabbike’ değil, ‘inde rabbike’ ‘şeklinde yani; ‘Rabbin günü’ değil ‘Rabbin indinde, huzurundaki günden’ bahsetmektedir. Yani bahsedilen gün, Allah&#8217;ın huzurunda, tıpkı tüm yarattıkları gibi ‘yaratılan’ bir gündür. O da Rabbimizin bir yarattığıdır ve huzurundadır. Kısaca, Allah katında her âlemde her gün eşit değildir! ‘Min’ edatı ile ‘inde’ edatı arasındaki fark, ‘Kötülük/şer Allah&#8217;a izafe edilebilir mi?’ adlı yazımızda da ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Gökleri ve yeri altı günde yarattık da en küçük bir yorgunluk çekmedik.” (Kaf, 38 Ayrıca; A’raf, 54; Hud, 7; Yunus, 3) Kur’an&#8217;da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Bu ayetteki &#8220;6 gün ifadesinden maksat 24 saatlik zaman dilimi değildir. Çünkü henüz ayet, ‘ortada dünya yok iken’ günden söz etmektedir, demek ki burada kastedilen günden farklı bir zaman dilimidir.&#8221; (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım bitmedi, s. 40, 134) Peki bu ayetteki gün kelimesinden kastedilen nedir? Kur’an&#8217;ın terimlerini yine ‘Kur’an&#8217;ın bütünlüğünü’ göz önüne alarak ancak doğru şekilde anlayabiliriz. Unutmamalıdır ki ‘Kur’an&#8217;ın ayetleri birbirini açıklar.’ Kur’an&#8217;da gün kelimesi birçok anlamda kullanılmıştır. Sadece ‘gündüz veya sadece gece’ anlamında kullanıldığı gibi, ‘an, devir’ anlamlarında da kullanılmıştır. (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 57) Şimdi ateistler hemen, ‘Müslümanlar ayetlerin anlamını bozuyor, güne uyarlıyor’ diyeceklerdir. Halbuki, “16. yüzyıl müfessirlerinden Ebu&#8217;s-Suud bile, ‘yaratılışa, her zaman kullandığımız anlamdaki günler halinde değil, &#8216;dönemler&#8217; halinde gerçekleşmiş gözüyle bakmalıdır.’ demektedir.” (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 221) 11. asrın Arapça üstadı İsfehani de, &#8220;Gün diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı olan &#8216;yevm&#8217; Arapça&#8217;da, &#8216;güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi&#8217; manasına geldiği gibi, &#8216;ne kadar zaman olursa olsun herhangi bir vakit dilimi&#8217; anlamında da kullanılmaktadır.&#8221; (Rağib el- Isfehani, el-Mufredat fi Garibil Kur’an, I/894) demektedir. 10. Yüzyıl hukukçusu Maverdi de bu konuda Isfehani ile aynı görüşü paylaşır: “Kur’an&#8217;da gün kelimesi çeşitli uzunluktaki &#8220;zaman devresi&#8221; anlamında ve bazı yerlerde ‘devir’ anlamında kullanılmıştır.” (Maverdi, en-Nüket, II/229; İsfahani, Müfredat, &#8220;yvm&#8221; maddesi) 20. yüzyıl sözlük yazarlarından İngiliz oryantalist Lane ve Alman sözlük yazarı Hans Wehr de benzer görüşleri dile getirmektedirler: Arapça&#8217;daki yevm/gün kelimesi, &#8220;24 saatlik zaman birimi dışında dönem, çağ, zaman&#8221; anlamlarına da gelir. (E. W. Lane, Arabic English Lexicon (1863), sayfa 3064, ayrıca bakınız:  The Hans Wehr Dictionary of Modern Written Arabic, sayfa 1110) Yani, Kur’an&#8217;da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm kavramı yoktur. Umarım bu örnekler ateistleri biz Müslümanların Kur’an’daki kavramların anlamları ile oynamadığımız konusunda biraz da olsa ikna etmiştir diyelim ve konumuza dönelim. Araplarda gün/yevm kelimesinin çoğulu, (Eyyamu&#8217;l-Arab) &#8220;Arab&#8217;ın hadiseleri&#8221; diye yani ‘olaylar’ anlamında kullanılmaktadır. Eski Araplar, yevm kelimesinin çoğulu olan &#8220;eyyam&#8221; kelimesini ‘devlet ve yönetim zamanı’ manasında da kullanmıştır. (Ferahidi, Ebû &#8216;Abdirrahmân el-Halîl İbn Ahmed, Kitâbu&#8217;l-&#8216;Ayn, nşr. Mehdî el-Mahzumi-İbrahim es-Semerrai, VIII/433; ez-Zebidi, IVV/115-116; İbn Manzur, VII/649) Kur’an&#8217;ın geneline baktığımız zaman  &#8220;yevm&#8221; kelimesinin Kur’an&#8217;daki ağırlık merkezinin ‘göreceli olduğu’ görülmektedir. Kur’an’da yevm kelimesi &#8220;mutlak zaman&#8221; (Razi, tefsir, VVXIII/155; Yazır, I/82)  anlamında da kullanılmıştır. Mesela, &#8220;Yer başka bir yere, gökler de (başka gökler) haline getirildi gün&#8221; (İbrahim, 48)  ayetinde geçen gün kelimesinin gündüz yahut gece veyahut da hem gündüz hem gece olması mümkün değildir. (Razi, VIV/115-116) Çünkü bu ayette, kıyametten bahsedilmekte, dolayısı ile günü meydana getiren kozmik yapının bozulduğu andan söz edilmektedir. Yine &#8220;Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.&#8221; (Naziat, 46) ayetindeki gün kelimesinin de 24 saati ifade etmediği ortadadır. &#8220;Sura üflendiği gün&#8221; (En’am, 73) &#8220;Allah sizi çağıracağı gün&#8221; (İsra, 52) &#8220;Kıyamet koptuğu gün&#8221; (Rum, 55) “Hesap günü” (Yasin, 54) gibi ayetler içinde aynı durum söz konusudur. Kur’an’da yevm kelimesi; ‘an’ (Rahman, 29; Razi, Tefsir, VII/101) ‘gün, ay, yıl, asır, devir ve bilinen-bilinmeyen zaman ölçülerinden herhangi biri’ (Yazır, Tefsir I/82) anlamlarında olabileceği gibi; ‘fetih günü’ (Secde, 28, 29); ‘çetin gün’ (Müddessir, 9) ‘göç günü; konaklama günü’ (Nahl, 80) gibi tamlamalarda da bilinen 24 saat diliminden çok farklı anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. Ali İmran suresinin 140. ayetinde geçen &#8220;eyyam&#8221; kelimesi de yine 24 saat anlamında olması imkansızdır: “Eğer siz bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz.” (Kurtubi, IV/140; Yazır, II/1182) Kısaca Kur’an’da, yevm/gün kelimesine ‘mutlak zaman’ anlamı kazandıran bir kullanımı ortaya koymak mümkün değildir.  (Dr. Faiz kalın, Felsefe ve bilimin ışığında Kur’an&#8217;da zaman kavramı) Dolayısı ile Kur’an’da “Gün kelimesi ‘belirli devir, dönem veya süreler’ anlamlarında ” (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 402) kullanılmıştır ki, yukarıda ilk verdiğimiz ayetlerdeki &#8220;Gün kelimesi de ‘devir’ anlamında.” (Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 137) kullanılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konumuza devam edelim. Fussilet, 9-12: “De ki: &#8220;Gerçekten siz mi ‘yeri iki günde yaratanı’ inkar ediyor ve O&#8217;na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. Yeryüzünde onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki ‘rızkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi’; böylece ona ve yere dedi ki: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek gelin.&#8221; İkisi de: &#8220;İsteyerek (İtaat ederek) geldik&#8221; dediler. Böylece onları ‘iki gün içinde’ yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)&#8217;ın takdiridir.” Fussılat 9. ayette yerin yaratılmasının iki günde olduğu bildirilmektedir. 10. ayette ise dağların ve besinlerin takdir edilmesinin 4 günde olduğu ifade edilmektedir. Burada göz ardı edilmemesi gereken husus, yerin ve göğün yaratılış sürecinin beraber gerçekleşmiş olması ve bunun toplam 6 gün sürmesidir. Allah göklerin ve yerin birleşik iken onları birbirinden ayırdığını başka bir ayette şöyle bildirmektedir: “O inkar edenler görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık.” (Enbiya, 30) Fussılat, 11. ayette ‘duman halinde olan göğe’ yönelmekten söz edilmektedir. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi ‘bir gök vardır ve daha önceden yaratılmıştır.’ Dolayısı ile bundan sonra bir ‘yaratma söz konusu değildir.’ Yine Fussılat 11. ayette geçen ‘göğe ve yere gelin dedik’ ifadesi de, ‘yer ve göğün beraber yaratıldığına’ işaret etmektedir. 12. ayette ‘zaten yaratılan, yani var olan’ göğün 7 kat olarak ‘düzenlenmesinden’ söz edilmektedir. Bu 12. ayette geçen ifade, ‘yaratmaktan farklıdır.’ (Burada her daim aleme müdahele eden Allah tanımı için, ‘Deizm yanılgısı’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz.) 9. ayette yaratmak için “haleka” fiili kullanılırken, 12. ayette yaratma değil ‘yönetme ve düzenleme’ anlamlarına gelen “Kadahunne” kelimesi kullanmaktadır. Türkçedeki ‘kadı’ kelimesi de bu fiilden türemiştir. Yani burada, yaratılmış bir şeyin daha sonradan ‘yönetilip düzenlenmesi’ söz konusudur.  Bu düzenleme 2 gün sürmüştür. Bu bir ‘yaratılma değil bir düzenlemedir.’ Zaten kullanılan ‘farklı kelimeler de’ bunu açıkça ortaya koymaktadır. Düzenleme, 6 günde yaratmanın dışındaki bir süreci ifade etmektedir. ‘Yaratılmanın olduğu kısım 9. ve 10. ayette bildirilen 6 günde tamamlanmıştır.’ Fussılat 9-12. ayetlerde anlatılan özetle şudur: İlk iki günde yer yaratılmaya başlanmıştır. Sonraki dört günde yeryüzündeki dağlar oluşmaya başlarken bir yandan da atmosfer oluşmaya başlamıştır. Toplam olarak yerlerin ve göklerin yaratılması bu 6 günde meydana gelmiştir. Sonra yaratma süreci bitmiş ve düzenleme süreci başlamış, gökyüzü 7 kat olarak düzenlenmiştir. Ayrıca, Müslim’de geçen ve yeryüzündeki ‘topraktan insan, mekruhlar, bitkilerin’ yaratılışını günlere dağıtan hadisi (Müslim, Sıfatu&#8217;l-Kıyame 27, 2789) Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer âlimler eleştirmiş, bu sözün peygamberin hadisi olamayacağını (İbn Kesir, III/178, 166; El-Bidaye, I/17-18) ve hadisin genel muhtevasının israiliyat kaynaklı (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, 5/353) olabileceğini ifade etmişlerdir. Farklı bir rivayete göre (Ramuz el e-hadis, 279. sayfa, 1. Hadis; DİA, sebt maddesi) ise cumartesi günü yaratma eyleminin pazardan başlayıp Cuma gününe kadar sürdüğü ifade edilir, cumartesi günü yaratmadan bahsedilmez ki, rivayetin klasik Tevrat kaynaklı (Tekvin, II/1-2) israiliyat olduğu da buradan açıkça anlaşılmaktadır. İsrailiyat: ‘Yahudi kaynaklardan İslami kitaplara geçen ve İslam âlimlerince reddedilen efsane, kıssa, olay veya bilgilere’ (TDV İslam Ansiklopedisi, XXIII/199) denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gök mü yer mi önce yaratıldı? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yerin üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek gelin.&#8221; İkisi de: &#8220;İsteyerek (İtaat ederek) geldik&#8221; dediler.” (Fussilet, 10-11) “Ey inkarcılar! Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah bina etti.” (Naziat, 27) “Bundan sonra da yeryüzünü yayıp döşedi.” (Naziat, 30) Fussilet ve Naziyat suresinde geçen ifadelerden yola çıkarak yerin ve göğün yaratılışıyla ilgili farklı bir sıralamanın olduğu iddia edilmektedir. Yukarıda da (Fussılat, 11) belirttiğimiz gibi, “Yerler ve göklerin yaratılmasında bir sıralama yoktur. İkisi de ‘aynı anda’ yaratılmıştır.” Enbiya suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir: “O inkar edenler görmüyorlar mı ki, göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık.” (Enbiya, 30) Görüldüğü gibi hem gök hem de yer birlikte vardı, yani zaten yaratılmıştı. ‘Yaratılışlarında bir sıralama olmadığı gibi, zaten yaratılanın, birlikteyken ayrılması’ söz konusudur. Fussılat 10. ayete bakarsak yerin yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise “sonra duman halinde göğe yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada ‘göğün daha sonradan yaratılması söz konusu değildir. Gök (ve yer) zaten vardır. 12. ayet şöyle devam eder:  “Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma altına aldık. İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen Allah&#8217;ın takdiridir.”  (Fussilet, 12) Burada ‘bir yaratılış değil sadece düzenleme’ söz konusudur. Naziyat suresindeki ayetlere bakınca da benzer bir duruma şahit oluruz. 27. ayette, ‘göğün yaratılmasından’ bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer ile ilgili şu bilgi verilir: “Bundan sonra da yeryüzünü yayıp döşedi.” (Naziat, 30) Yani burada da yerin yaratılmasından söz edilmez. ‘Yer zaten vardır.’ Burada sözü edilen, ‘yerin düzenlenmesidir.’<strong> </strong>Yani bir yaratılış yoktur. Naziyat suresinde de Fussilet suresinde de ‘yer ile göklerin birlikte yaratılması.’ ve daha sonra da ‘yer ve gök düzenlenmeleri’nden bahsedilmektedir. Naziat, 30. ayet ve Big-bang konularına da ileride değineceğiz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca ‘Duman halindeki gök’ten bahseden Fussılat 11. ayet aynı zamanda bilimsel bir içeriğe de sahiptir: &#8220;İlk hidrojen ve helyum atomları meydana gelmiştir. Bu atomların çekim yasalarının etkisi ve sıkışması ile yıldızlar oluştu ve daha sonra diğer atomlar (oksijen, kalsiyum, demir) oluştu. Kısacası, evren ilk dönemlerinde gaz halindeydi.&#8221; (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 45; Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, VIII/3905)  “Dünyamız yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, Güneş Sisteminin kalanıyla birlikte, nebula olarak bilinen gaz ile toz bulutu halindeydi.” (Evrensel, 15.12.2017) &#8220;Büyük Patlama&#8217;dan sonraki ilk birkaç yüz bin yıl içinde bile, evrenimiz o denli sıcak ve yoğundu ki bir plazma/gaz halindeydi.&#8221; (Gazete Duvar, 11.2.2020)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yedi gök tabiri yanlış mı? Aslında atmosfer 5  tabakadan mı oluşuyor?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır.&#8221; (Talak 12; Fussılat, 12) Atmosfer 5 büyük katman ve 2 ara katmandan oluşur. Atmosfer, mekansal olarak beş ana mekandan fakat ‘görevsel’ ve yapısal olarak yedi tabakadan oluşur. Fussılat, 12. ayette, “Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe ‘görevini’ vahyetti.” şeklinde ifade edildiği gibi, yedi tabakanın ‘her birinin ayrı bir görevi’ bulunmaktadır. Yani Kur’an görevsel olarak yedi tabakadan bahsediyor ki, bilim de bugün Kur’an’ı doğrulamaktadır! Ara iki katmanın Allah tarafından kendilerine ‘vahyedilen’ görevleri: Ozonosfer:  Ozon tabakası olarak da bilinir ve Güneş&#8217;ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi canlılar için öldürücü olan zararlı ışınları tutar. Bu tabaka son zamanlarda delinmiş, incelmiştir. Bunun sonucunda güneş yanıkları ve deri kanseri çoğalmış, gözlere zarar vererek (katarakt gibi) insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamış, tarımsal üretim azalmış ve denizdeki besin zinciri bozulmuş ve balık nüfusu azalmıştır. İyonosfer: Elektromanyetik dalgaları, radyo dalgalarını yansıttığı için yeryüzündeki haberleşmeyi mümkün kılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca, Yüce Yaradan’ımız göklerin 5 kat yaratıldığını söylese, ateistler bu defa: &#8220;Ama iki de ara katman var, Allah bilmiyoo&#8230;!&#8221; diye itiraz edeceklerdi! Ayet baştan, genel ve kapsayıcı olanı bizlere bildirmektedir. Tabii şimdi de ateist arkadaşlar: “Gökler 5 katman, 7 değil” diyor ama bu ‘itiraz, önyargı, hata/eksik arama güdüsü, taassup’ onların iç sorunudur. Hem atmosfer hem evrenin 7 kat olduğu iddiası da vardır: &#8220;Kastedilen 7 gök çok kapsamlı olup, bizim gözlerimizle veya son teknoloji ürünü cihazlarla görebildiğimiz yıldızlar, gezegenler, galaksiler birinci kat göğü teşkil ediyor olabilir.&#8221; (Furkan Şahin, Yüksek lisans tezi, Yeryüzünün ve göklerin yaratılmasıyla ilgili ayetlerin modern ilmî veriler ışığında yorumlanması, s. 126) Ama her halükarda ayet bilimle iç içedir ve ateistler yine yanılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Araf 190, Hz. Adem mi? Şirke düşmüş oluyor mu? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf, 189-190: &#8220;Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle ‘mutlu olsun diye’ ondan da eşini yaratan O’dur. Erkek eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir, onu bir süre taşır; hamileliği ağırlaşınca Rableri olan Allah’a şu sözlerle yakarırlar: “Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız! Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah’ın kendilerine verdiği bu nimet hakkında (sanki nimeti veren Allah değilmiş gibi) O’na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.&#8221; Rum, 21: &#8220;Kendileri ile ‘huzur bulasınız diye’ sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.&#8221; A’raf 190, Rum 21 ile anlam olarak paralellik arzeder ve her iki ayette de ‘insan cinsinden’ bahsedilir. Tüm insanların atası ortaktır. Hepsi tek bir özden yaratılmıştır. Sonra insan türü erkek ve kadın olarak birlikte olunca, çocuk doğmadan önce anne baba, &#8220;sağlıklı olsun yeter&#8221; derken çocuk doğunca onun Allah&#8217;ın bir hediyesi olduğunu unutup, onu evrimsel sürecin sonucu oluşan bir canlı gibi görüp onun yetişmesinde dini prensipler gözardı edilmeye başlanır. Allah’ın yaratılış ve insanca yaşayışa uygun kurallarını unutulur ve şirk düşerler. Razi de bu konuda şunları söylemektedir: “Erkek eşine yaklaştıktan sonra Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, bu verilenle ilgili olarak Allah’a ortaklar koşmaya kalkışırlar, çünkü bazen natüralistler gibi bu çocuğun yaratılışını tabiat güçlerine, bazen müneccimler gibi yıldızlara, bazen da putperestler gibi putlara nispet ederler.” (Razi, Mefatihu’l-gayb, XV/86-87; Veysel Kasar, Allah’ın Adalet ve Hikmeti Bağlamında Engellilik Problemi, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 18, Sayı 29, Ocak–Haziran 2013, s. 73; Sabri Kocabay, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Bilimsel Olarak İrdelenmesi) “Kıssanın Hz. Adem ve Havva&#8217;ya ait olduğunu söyleyen haber israiliyyattandır. Ayet ise insanların genel durumları ile ilgilidir.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 230)  Zaten İblis’in kibirlenmesi ve Hz. Adem sonrası meydana gelen cinayet olayı naslarda (ayet ve hadislerde) detaylı olarak anlatılırken, şirk gibi, vahyin indirilmesinin en büyük sebebi ve Allah&#8217;ın asla af etmeyeceği bu en büyük günahı -haşa- Hz. Adem işlese idi mutlaka konu bizlere de aktarılırdı! Çünkü ilahi vahyin temel hedefi, şirki ortadan kaldırmaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah&#8217;ın Resul&#8217;ü İsa, yoksa cehennemde mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enbiya 98-99: “Gerçekten siz de, Allah&#8217;ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız. Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.” Ateist arkadaşlarca, ‘Enbiya suresindeki ayette Allah’ın dışında tapılanlar ve onlara tapanların cehennem odunu olduğu bildirilmektedir. Yine başka ayetlerde Hristiyanların Hz. İsa’yı ilah edindikleri de söylenmektedir. Bu ayetlere göre, Hz. İsa’nın da cehenneme gitmesi gerektiği’ iddia edilmektedir. Halbuki ve çoğu zaman olduğu gibi, ayetin devamını okusalar sorun olmadığını hemen ortaya çıkacaktır: “Daha önce bizden en güzel sonucun vaadini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar. Onlar cehennemin uğultusunu işitmezler, canlarının istediği nimetler içinde ebedi olarak kalırlar.” (Enbiya, 101-102) Hz. İsa ve onun gibi diğer salih olan kullar kendilerine Allah’ın sıfatlarının verilmesinden ve tapınılmasından masumdurlar. Onların bir sorumluluğu yoktur. Bu iddiada görülen mantık aslında inkarcılar tarafında sürekli kullanılan bir mantıktır. Ayetteki bir ifade konunun akışından kopartılarak anlamı kaydırılmakta ve kendi iddialarına delil olarak kullanılmaktadır. Oysa ayetler birlikte okunduğunda her şey net ortaya çıkmaktadır. Ayrıca ateist arkadaşlar keşke ‘Aynı konudaki tüm ayetlere baksa’ idiler: “Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Haşa/asla! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim: ‘Benim de Rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. Allah şöyle buyurur: “Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, ebedi kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O’nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Maide, 116-119)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biraz daha detaya inelim ve konuya noktayı koyalım: Arapça’da ‘akıllı’ varlıklar ile ‘akılsızlar yani hayvan ve cansızlara’ hitap türleri farklıdır. Ayeti kerimede “ve ‘mâ’ tabüdüne” ifadesi geçmektedir. ‘Mâ’ edatı Arapça’da akılsızlar için kullanılır ve tapılan putlar kastedilir. Ayette “ve ‘men’ tabüdüne” şeklinde geçse, ateistler yukarıdaki soruyu sorma hakkına sahip olurlardı! Ayette akıllılar için kullanılan “men” edatı kullanılmadığı için, Hristiyanların taptıkları İsa’nın kastedildiği sonucuna ulaşmak da imkansızdır! Ama bu detaya gerek kalmadan, ‘ayetin devamı veya aynı konudaki tüm ayetler bir arada değerlendirilse idi’ zaten konu kendiliğinden açıklığa kavuşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu arada, kimin hangi dilde namaz kılacağı, ezan okuyacağına bile karar verme yetkisini kendisinde görenlerin bir de cennet/cehenneme girecekler konusunda da söz etme hakkını kendilerinde görmeleri hayli ironik çakmaktadır…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ölürken ruhu kim alır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Azrail, ölüm işi ile görevlendirilen meleklerin başı olup onun emrinde çok sayıda melek görevlendirilmiştir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 162) “Ölüm meleği tek değildir. Kur&#8217;an&#8217;da çoğul olarak bahsedilmiştir: Nahl, 33; Nisa, 97; En’am, 61; Enfal, 50; Muhammed, 27” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“De ki: &#8220;Size vekil kılınan ölüm meleği hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız.&#8221; (Secde, 11) Herkese tek melek vekil kılınmakta  ve o melek  bizzat canı almaktadır. Bu yüzden buradaki ölüm meleği ifadesi tekildir. “Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura ‘canlarını’ aldıkları zaman nasıl olacak?” (Muhammed, 27) Burada canları alınan birçok inkarcıdan söz edilmektedir. Onların canlarını alan da birçok melek bulunmaktadır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için, burada çoğul bir ifade kullanılmıştır. Kur’an’da ve sahih hadislerde Azrail ismi geçmese de, konu hakkındaki tüm ayetleri bir arada değerlendirdiğimiz zaman, “Azrail olarak bilinen meleğin ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu veya meleklerden yardımcılarının bulunduğunu söylemek mümkündür.” (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, IV/352)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah, ölüm vakitleri geldiğinde insanları vefat ettirir.&#8221;  (Zümer, 42) ayetine gelince, vekil asıl gibidir. “Vekil, işi yapması için kendisine görev verilen kişidir.” (DİA, XLIII/9) Bir mahkeme bir mahkuma ölüm cezası verse, cezayı bizzat yargıç infaz etmez, cellat bu işi halleder. Her ne kadar öldüren cellat ise de, emri veren, işin sahibidir. “Allah yarattığı şeyleri zahiri sebeplere bağlamıştır.” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 106) “Ölüm, zahiren ölüm meleği Azrail&#8217;e bırakılmıştır ve onun yardımcıları başka melekler vardır. Kulun eceli gelince Allah, ölüm meleğini onun ruhunu almasını emreder.” (Demirci, s.124)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ahirette insanların aralarında konuşma olacak mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kimi kimine dönüp sorarlar.” (Tur, 25; saffat, 50) “Sura üflendiğinde artık ne aralarında akrabalık bağları kalacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!” (Mü’minun, 101) Mü’minun 101’de henüz cennete girilmemiş sadece sura üflenmiş ve daha sevap ve günahlar tartılmamıştır. Tur 25’de ise, sevap günahlar tartılmış ve insanlar yaptığı işlere göre cennet ve cehenneme konulmuştur ve bu ayette konuşmanın olduğu yer de, cennettir. (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s.182) “Mü’minun suresi, 101. ayet; Saffat suresi, 50. ayet: İlk ayet sure üfürüldüğü zamandan, ikinci ayette ise, cennetliklerden bahsetmektedir.” (Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 334; Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 64) Yani ayetlerde, farklı mekan ve zamanlar söz konusudur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kıyamet günü Allah insanlara soru soracak mı, sormayacak mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Abbas: Allah’u Teâlâ onlara, &#8216;şunu şunu yaptınız mı?&#8217; diye sormayacaktır. Zira O bunları onlardan daha iyi bilmektedir, o yüzden Allah’u Teâlâ, &#8220;İşte o gün insanlara da cinne de günahı sorulmaz&#8221; (Rahman, 39) buyurulmuştur. Fakat Allah (cc), “Niçin şunu şunu yaptınız?” diye sorgulayacak (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s.180-181; Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 165) İnsanlar, “bilmek değil, hesap için sorguya çekileceklerdir.” (İbni Kesir, Tefsir, IV/468,469; Zemahşeri, IV/53) “Rabbine andolsun ki, ‘yaptıklarından dolayı’ muhakkak surette onların hepsini sorguya çekeceğiz!” (Hicr, 92; Saffat, 24)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah </strong><strong>verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu-</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen sadece uyduruyorsun” dediler. Öyle değil, fakat onların çoğu bilmezler.” (Nahl, 101) Burada ayetin değiştirilmesinden kastın ne olduğu hemen bir sonraki ayette açıklanmaktadır: “İman edenlere sebat kazandırsın, Müslümanlara rehber ve müjde olsun diye Rabbin tarafından bir gerçek olmak üzere ‘Kur’an’ı, Ruhu’l-Kudüs’ün indirdiğini söyle.” (Nahl, 102) Yani burada Kur’an ayetler arasında bir değişiklik değil, Kur’an’ın önceki kitapların yerine gönderilmesinden (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 95) söz edilmektedir. İmam Ebu’l-Hasan el-Maverdi de, Kur’an’daki bir ayetin başka ayetle değiştirilmesinin değil, “Tevrat ve İncil’deki bir hükmün Kur’an’ın bir ayetiyle değiştirmesinin kastedildiğini” (Maverdi, Nüket ve’l-uyun, III/214) söylemektedir. Aynı durum ehli kitap inananlarında da gerçekleşmiştir: Hz. İsa, Hz. Musa&#8217;nın dininde yasak olan bazı şeylere cevaz vermiştir: “Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve (daha önce) size haram edilenlerden bir kısmını helal kılmak üzere gönderildim.” (Ali İmran, 50) Allah’u Teâlâ, bazı toplumlara, onlara özel imtihan için bazı kurallar koymuş, daha sonra gelen (bilindiği gibi ‘Kur’an dışındaki’ tüm ilahi kitaplar belli bir topluma özel gönderilmiştir) bir başka ilahi kitap/suhuf ile bu imtihan konusu hüküm değiştirilmiştir. Ama Kur’an, tüm insanlığa gönderilen son ve evrensel ilahi kitap olduğu için hükümleri sonsuza dek baki, geçerlidir, değişmeyecek, değiştirilemeyecektir! Bu konuda, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara 106 ile Fatır 43. Ve Fetih 23 ayetler çelişkili değil mi? Bakara 106’da değişiklikler olabilir denildiği halde, Fetih 23, Fatır 43’de ise Allah’ın kanununda değişiklik olamaz denilmesi, ayetler arasında bir çelişki anlamına mı gelir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Biz bir ayetin hükmünü diğer bir ayetle değiştirirsek veya unutturursak (geri bırakırsak), ondan daha hayırlısını yahut onun benzerini getiririz.” (Bakara, 106) &#8220;Halbuki kötü tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Sen Allah’ın nizamında hiçbir değişiklik bulamazsın!” (Fatır, 43) “Eğer (o Mekkeli) kafirler sizlerle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçar, sonra da ne kendilerini koruyan, ne de destek olan hiç kimse bulamazlardı. Allah’ın öteden beri yürürlükte olan kanunu budur. Ve sen Allah’ın nizamında hiçbir değişiklik bulamazsın.” (Fetih, 23) Her 3 ayette Türkçeye ‘değiştirme’ anlamında çevrilse de Arapça asıllarında farklı kelimeler kullanılmıştır. Bakara, 106. ayette &#8216;nesh&#8217; kelimesi geçerken, diğer iki ayette ‘tebdil’ (Fetih, 23) ve ‘tahvil ve tebdil’ (Fatır, 43) kavramları geçer. Nesh&#8217;ten, ‘aynı doğrultuda ama daha iyiye devam eden bir süreç’ kastedilir. Zaten Kadı İbnü’t-Tayyib de, ‘Bir hüküm tamamen ortadan kaldırılmasa bile aslında veya niteliklerinde bir değiştirme yapılmasına da nesih denebilir. Çünkü bu takdirde ikincisi, birincinin aynı değildir.’ (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/708) diyerek ‘nesh’ konusunu özetlemektedir.  “Allah bazı yasakları aşamalar halinde indirmiştir.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 96) Mesela içkinin haram olması 4 aşama ile gerçekleşmiş ve her ayette uygulama alanı genişletilmiştir. Fetih, 23 ve Fatır, 43. ayetlerde ise, &#8216;sünnetullah&#8217;tan bahsedilir ve bunlarda bir tebdil/tahvil yani değişim olamayacağının altı çizilir. Sünnetullah, ‘Allah&#8217;ın değişmeyen kuralları’dır. Bunlar, fiziki, biyolojik, toplumsal kurallar yanında Allah&#8217;ın daima iyinin yanında olup zulme karşı olması gibi prensiplerden ve iman, ibadet, ahlak gibi kurallara dek tüm tarih boyunca hiç değişmeyen kuralları kapsar. “Biz, her şeyi bir kadere (bir düzene, ölçüye, plana) göre yarattık.” (Kamer, 49) &#8220;O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.&#8221; (Furkan, 2) &#8220;Allah her şey için bir ölçü koymuştur.&#8221; (Talak, 3) “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olacaktır!” (Hud, 18) “Onlar ki, iman etmişler ve takvaya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de ahirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; öyleyse en büyük kazanç budur.” (Yunus,  64) ayetinde de ‘tebdil’ kelimesi geçmektedir ki, ayet zaten kendisini açıklamakta, “Cenâb-ı Hakk’ın, imanlı takva sahibi kullarına verdiği müjdeler O’nun birer vaadidir ve O mutlaka vaadini yerine getirecektir.” anlamına (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/117) gelmektedir. Yani ayetler farklı şeylerden bahsetmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şarap iyi midir kötü müdür? 2:219&#8217;da içki (dolayısıyla şarap) günahı yararından büyük olarak, 5:90&#8217;da da şeytan&#8217;ın işi pislik olarak tanımlanmaktadır. ama 47:15 ve 83:22-25&#8217;te cennet&#8217;teki şarap ırmaklarından söz edilmektedir. </strong><strong>İçki iyi midir (16:67), hem iyi hem kötü müdür (2:219), yoksa şeytan işi olarak sadece kötü müdür (5:90-91)? Üç yönlü bir çelişki.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam alkollü içecekleri 4 aşamada yasaklamıştır. “Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl, 67) Nahl suresindeki bu ayette bir durum tespiti vardır. Meyvelerden hem sarhoşluk veren şeyler üretildiğinden hem de güzel rızk üretildiğinden söz edilmektedir. İçki içmek helaldir diye bir ifade yoktur. Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken şeyin, Kur’an&#8217;da &#8216;güzel şeyler ile sarhoşluğun ayrı olarak&#8217; zikredilmiş ve ayrıca bunlar ve bağlacı ile farklı şeyler oldukları topluma hissettirilmeye başlanmıştır! “Ayette, içki için, &#8216;ahlaken kınayıcı bir anlatımın bulunduğundan&#8217; şüphe yoktur. Ayette içki ile güzel rızık kelimeleri ayrı ayrı zikredilmiş ve aradaki ‘ve’ bağlacı zaten bunların farklı şeyler olduklarını göstermiştir. Ayette içki yasaklanmamış ama &#8220;güzel bir rızka&#8221; karşıt manada gösterilmiş, böylece Allah&#8217;ın onu güzel görmediğine işaret edilmiştir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur&#8217;an Dili, I/3107) “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: &#8220;Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.&#8221; (Bakara, 219) Bilimsel temelde aynı amacı gözetmese de benzer bir görüşü Y. Z. Auckland Üniversitesinden Rod Jackson da ifade etmektedir: &#8220;Alkolün olumlu etkisi, ne miktarda tüketilirse tüketilsin, olumsuz etkisinden fazla değildir.&#8221; (Jackson R., Broad J., Connor J., Wella S., Tıp dergisi, Lancet, 2005, IV/369) Bakara suresindeki bu ayette de içkinin bazı faydaları olabileceğini fakat zararının yararından daha fazla olduğu bildirilmektedir. Böylece içkide günah bulunduğu, dünyevi yararı –geçici zevkine veya alış verişinden elde edilen kârına- rağmen terk etmenin iyi olacağı,<strong> </strong>herkesin içki içtiği bu toplumda içkinin zararlı olduğu zihinlere yavaş yavaş yerleştirilmeye devam edilir. “Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 43) Bu ayetle, zihinlerdeki bilginin pratik hayata aktarılmasında ilk adımlar atılmaktadır. Artık günde 5 kere içkiden uzak durmaya çağrı vardır. “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide, 90-91) Bu ayetlerle son nokta konulmuş, zihinler ve bedenler artık haramı kabul edecek kıvama gelinmiş ve ayetle artık içkinin haram olduğukesin olarak ilan edilmiştir. Son ayet inince ne mi olmuştur? Sahabeden Hz. Enes anlatıyor: Biz içki âlemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi &#8220;İçki haram edildi&#8221; dedi. Arkadaşlar derhal &#8220;şu içki kaplarını dök, temizle&#8221; emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı. (Nesai, Eşribe 51) İçkinin haram kılındığı haberi üzerine Müslümanlar ellerindeki bütün içkileri dökmüş, (Buhari, Mezalim, 21; Beğavi, Mealim, I/250; Zühayli, et-Tefsiru’l-Veciz, 124) Medine’nin sokaklarında içki akmıştır. (Buhari, Tefsir, V/11; Müslim, Eşribe, Bab: 1, hadis no: 3) İslam, içkinin tüketimini yasaklamakla kalmamış, üretiminden satışına kadar bütün mesleklerin kazancının haram olduğunu ilan edip men etmiştir. (İbn-i Mace, Eşribe, V/7) “Sarhoşluk veren her içki haramdır.” (Buhari, Eşribe 4; Müslim, Eşribe 67,68; Tirmizi, Eşribe, 1) “Bir şeyin çok miktarda alınması insana sarhoşluk veriyorsa, onun azı da haramdır.” (Ebû Davud, Sünen, II/294) Sonuç olarak, bu ayetlerin hiçbiri diğeriyle çelişmez, bunlar birbirini tamamlayan ayetlerdir. Nesh  tedricilik  olarak uygulanmış, &#8220;Toplum  zihnen ve bedenen aşamalı olarak içkinin  yasak olmasına alıştırılmış ve son aşamada da içki haram kılınmıştır.&#8221; Amerikalı bir Ordinaryüs Profesörün kavradığını yerli ateistlerimiz anlayamamışlardır: &#8220;Hz. Muhammed Kur&#8217;an vasıtasıyla içkiyi yasaklamış ve asırlarca büyük insan kütlelerini içkinin zararlarından korumuştur. Bu netice, 20. asırda ileri Amerika&#8217;da her çeşit propagandaya ve fenni ilerlemeye rağmen elde edilememiştir.&#8221; (Ord. Prof. Dr. Julius Hırsch, Hıfzıssıhha Ders Kitabı, No: 34, s. 242) Başa dönersek, İçki hicretin 4. yılında haram kılınmıştır. İçki’nin haramlığı hakkında, Mekke’de bir ayet, Medine’de 3 ayet inmiş ve bu kademeli haram kılma metodu sonuçta ‘başarılı’ olmuştur! Ve 1300 sene sonra, Amerika 13 yıl (1920-1933) boyunca uyguladığı ve her türlü polisiye tedbire rağmen içki yasağında bir başarıya ulaşamamıştır! Harcanan yüz milyonlarca dolar, verilen binlerce hapis ve yüz milyonlarca dolar para cezasına rağmen! Kur’an ise, 13 yıllık işkence döneminden sonra ‘azıcık’ ümmetin nefes aldığı Medine döneminin 4. yılında bu yasağı ilan ediyor ve tamamen başarı elde ediyordu. İslam’ın tedricen uyguladığı eğitim ile elde ettiği sonuç ve polisiye tedbirlerle ABD’de uygulanan içki yasağının sonu: Gazete haberi: “Yasak sonunda bitti!” </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16326" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3464575648657975536.png" alt="" width="643" height="271" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti. Adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: “Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti.” (R.V.C. Bodley, Hazreti Muhammed, s.105) “Halbuki önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 304) Bir ateistin iddiasının tuhaf bir bölümü olan, (sanki Efendimiz de (Haşa) içki içiyordu da) “kendi bırakamadığı için içkiyi yasaklamadı.” şeklinde alttan verdiği mesaj, ne müşriklerin ne de oryantalistler ise hiç aklına gelmemiştir! Bu ayet inince Efendimiz -bak ey ateist arkadaş, bu söz bir hadis, yani bu defa ayet, yani Allah değil Efendimiz konuşuyor ve ayeti ‘beyan’ ediyor: “Muhakkak ki Allah içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lanet etmiştir!” (Ahmed, I/53; II/351; Nesai, Eşribe, 1-2; Hakim, II/305/3101) “İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V/238) ‘Kur’an yani Allah azze ve celle, Mekke de toplum hazır değilken yasaklama ayeti indirse ve o zaman herkes bırakmasa, bu defa İslam düşmanları ne yazacaktı? Medine’deki ilk üç sene içinde yasaklansa ama içki Medine sokaklarında akmasa idi ne diyeceklerdi? Aktığında bile ithamları birbiri ardınca kesilmemektedir! Sahi ateist arkadaş, sen hiç hayatında bir kişiye olsun sigarayı bıraktırabildin mi? İçkinin sağlık, psikolojik, akıl, ekonomik, toplumsal, güvenlik konularındaki zararlarının örneklerine ‘Alkol neden yasak?’ adlı yazımızdan da ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da içki haram kılınırken, cennette içki içilmesinin helal olması çelişki değil midir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Takva sahiplerine vadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.” (Muhammed, 15) Dünya şaraplarının haram olmasının nedeni içinde alkol olması ve içenleri sarhoş etmesi ve bunun da aklı kullanmaya engel olmasıdır. Ama cennette içilecek olan şaraplarla ne sarhoş olunacaktır ne yan tesirleri vardır ve en önemlisi ne de içinde alkol vardır: “İçenlere dokunmaz, ondan sarhoş da olmazlar.” (Saffat, 47) “Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.” (Vakıa, 19) Yani, “Cennet içeceklerinin sarhoşlaştırma etkisi yoktur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 100) Kısaca cennet ehlinin içeceği içeceğin dünyadakilerle hiçbir benzer yönü yoktur! Ama onu da tatmak ateist arkadaşlara kısmet olamayacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir Müslüman kaç kişiye eşittir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkar edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa bin kişiyi yener; çünkü onlar yaptıklarının bilincinde olmayan bir topluluktur.” (Enfal, 65) “Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa Allah’ın izniyle iki yüz kişiyi yener, sizden bin kişi olursa iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 66) İki ayet dikkatli okunduğunda farklı iki durumdan söz edildiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. Bedir savaşından ‘önce’ inen Enfal 65. ayette bir Müslüman’ın inkar eden 10 kişiye bedel olduğu bildirilmektedir. Bu, Müslümanların zaafsız olmaları halinde geçerli olan orandır. Fakat Bedir savaşından ‘sonra’ inen 66. ayette ise, zaaf halinde olan yüz kişinin, iki yüz kişiyi yeneceği bildirilmektedir. Ayetlerde, Müslümanlar en zor anlarında ilahi yardımla (Enfal, 9-10) kendilerinden 10 kat üstün olan düşmanı alt etmeye kararlı müminler ile savaştan sonra gevşeyen ama hâlâ kendilerinden sayıca üstün olan düşmanla savaşmaya azimli Müslümanların kıyası söz konusudur. İki ayet arasında bir çelişki ya da birinin diğerinin hükmünü ortadan kaldırması diye bir şey söz konusu değildir. Zaaf olmaması durumunda 65. ayetteki hüküm geçerli iken, Müslümanlar arasında zaaf görülmeye başlandığında ise 66. ayetteki hüküm geçerlidir. Şuurlu mümin 10 kafire bedelken bilinç, şuur azaldıkça bu sayı aşağı doğru inmektedir. Tarihte de bunun birçok örneği yaşanmıştır.  Bedir’de 300 Müslümana karşı 1000 müşrik; Mute savaşında 3.000 mücahide karşı 100.000 Bizans askeri; Malazgirt’te 50.000 Müslümana karşı 200.000 Bizans askeri vardı ve Allah’ın izni ile savaşları Müslümanlar kazanmışlardır. Zemahşeri’de bu konuda, “Önceleri nicelik/sayı açısından Müslümanların sayısı azdı ve daha sonra sayıları çoğalınca yükü hafifleten bu ayet inmiştir.” (Zemahşeri, Keşşaf, 419) şeklinde yorum yapmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cennetin genişliği ne kadardır? </strong><strong>Cennet&#8217;te bir bahçe mi, birden fazla bahçe mi vardır? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” (Ali İmran, 133) “Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) &#8216;çaba gösterip yarışın&#8217; ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah&#8217;a ve Resulü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah&#8217;ın fazlı/ihsanıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.” (Hadid, 21) Cennet, mekan olarak tek bir yer değildir. Kur’an’da ‘birden fazla cennet’ olduğundan söz edilir: “Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır.” (Rahman, 46) “Bu ikisinin ötesinde iki cennet daha var.” (Rahman, 62. Ayrıca; Şuara, 85; Maide, 65; Tevbe, 21; Yunus, 19; Beyyine, 8; Tevbe, 72; Rad, 23; Nahl, 31; Kehf, 107; Mü`minun, 11; Secde, 19; Necm, 15; Yunus, 25; En’am, 127; Fatır, 35) Tüm bunlardan cennetin birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan cennet tabakasıdır. (Taberi, Tefsir, VXI/37-8; Mansur Ali Nasıf, et-Tacü&#8217; el-Cami&#8217; li&#8217;l-Usul, fi Ahadisi&#8217;r-Rasul, V/4033; Müslim, İmâre, 116; Nevevi, Şerhu Müslim, VIII/28; Buhari, Cihad 4) Cennet tabakaları hakkında İbn Abbas&#8217;dan gelen bir rivayette de cennetin  tabaka sayısı olarak yedi rakamı verilmektedir. (Beydavi, Envaru&#8217;t-Tenzîl, I/119; Şuara, 85; Maide, 65; Tevbe, 21; Yunus, 9; Beyyine, 8, Ayrıca; Tevbe, 72; Ra&#8217;d, 23; Nahl, 31; Kehf, 107; Mü&#8217;minun, 11; Secde, 19; Necm, 15; Yunus, 25; En&#8217;am, 127; Fatır, 35) Cennettin 8  kat olduğuna dair bir rivayet de mevcuttur. (İbni Hacer, VII/28; İbn Kayyim el-Cevziyye, Ḥâdi’l-ervaḥ, s. 87-89; Buhari, 2790; İ. Hacer, 6/12, VII/28; Ebu Davud, Vitr, 20; Müsned, II/449)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi tüm kaynaklarda birden çok cennetlerden söz edilmektedir. Ayrıca Ali İmran ve Hadid surelerinde geçen cennet kelimeleri ‘marife değil nekra’ olarak vasıflanan kelimelerdir. Marife: Bilinen, tanınan, belirli kelimeleri ifade eder ki, İngilizce’de ‘the’ edatının karşılığıdır. Arapça’da bu isimlerin başına ‘elim lam’ takısı gelir. Nekra ile belirsiz ve bilinmeyen isimler kastedilir. Bu iki ayette de cennet kelimeleri marife değil nekradır yanı başlarında elim lam takısı bulunmaz. Yani bahsedilen her iki cennet de belirli ve bilinen iki cennet değil, cennetlerden iki tanesidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendilerine kitap verilenlerden, Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmayan, Allah&#8217;ın ve Resul’ünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29) Hem ateist hem oryantalistler her seferinde aynı hatalara düşmektedirler: Kur’an ayetlerindeki ifadeler, metnin ana akışından koparılarak farklı manalar verilmeye çalışılmakta ve konu tümüyle farklı alanlara çekilmek istenmektedir. Oysa bu “ayetler Kur’an’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse” durum daha net ortaya çıkacaktır! Ayetteki ifadeye dikkat edilirse, burada savaşmanın emredildiği insanlar ‘tüm kitap ehli’ değildir. Ayette &#8216;ellezi&#8217; bağlacı kullanılmıştır. Türkçesi, &#8216;onlar öyle kişilerdir ki&#8217; diye başlayarak, düşman olan kimselerin özelliklerini sıralanır. Bunlar, kitap verilenlerden bir gruptur. (M. İ. Derveze, T. hadis, XII/110-114) Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onların Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Bu ehli kitaptan (Yahudi ve Hristiyanlardan) ‘Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kendi resullerinin haramlarına uymayan ve hak ehline yaraşır bir biçimde itaat etmeyenlerle’ savaşılır. Halbuki herkesin bildiği gibi, ehli kitaptan birçok kişi Allah’a ve ahirete vd. zaten inanmaktadır. Demek ki burada kastedilen toplum tüm ehli kitap değildir. Zaten bu ayet ateist ve oryantalistlerin anladığı gibi Müslümanlarca da anlaşılsa idi, fethedilen ülkelerde yüzyıllar boyunca hüküm sürülen topraklarında tek bir ehli kitabın bile kalmaması ve kendileri ile evlenilen ehli kitap kızların da zorla Müslüman yapılması gerekirdi. Savaş ile ilgili ayetler Kur’an’ın bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. Tüm bu iddiaların aksine, Kur’an’a göre savaş savunma amaçlı yapılır. Başka insanların topraklarını fethetmek için yapılan savaş, Kur’an’a göre dini bir savaş değildir. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin) Şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Bakara, 190-192) Ayetinde ifade ettiği gibi, karşı taraf savaşı başlatınca savaşılır ve bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için de Allah ayrıca inananları uyarır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman  dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verir. “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine, 8)  Nisa suresi 90 ve 91. ayetler de bu görüşümüzü desteklemektedir. Söz konusu ayet, tarihte yaşanmış örnekleri de içeren “İslam barış dinidir”, “İslam kılıç zoru ile yayılmadı”  ve “İslam savaş hukuku” adlı yazılar eşliğinde daha da iyi anlaşılacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İnsan neden yaratılmıştır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanın yaratılış evreleri hakkında birçok ayet vardır. Bazılarında insanın topraktan, bazılarında kuru balçıktan, bazılarında sudan, bazılarında ise ‘alak’tan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu farklı ifadeler bir çelişki gibi gösterilmeye çalışılmışsa da, aslında tüm bu farklı anlatımlar ‘gerçeğin farklı ifadelerinden’ başka bir şey değildir. “İnsanın yaratılışı farklı safhalarla olmuştur.” Bu aşamaların farklılığından dolayı ayetlerde bu adımlar farklı şekilde ifade edilmiştir. Şimdi ayetlere sıra ile bakalım: Hz. Adem’in yaratılışı temel olarak topraktandır: “Şüphesiz, Allah katında İsa&#8217;nın durumu, Adem&#8217;in durumu gibidir. Onu ‘toprak’tan yarattı.”  (Ali İmran, 59) İnsan vücudunda bulunan elementlerin tamamı toprakta da bulunmaktadır. (Prof. Dr. Ali Rıza Demirkıran, İnsan ve toprak arasindaki ince ölçüler) Allah (cc) toprak ile suyun (Enbiya, 30) birleşimi olan balçıktan ilk insan ve eşini (Nisa, 1) yaratmıştır: “Hani Rabbin meleklere demişti: &#8220;Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.&#8221; (Hicr, 28)  (Bu konu ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ ve ‘Hz. Adem, Havva ve çocukları, insanlık nasıl çoğalmıştır?’ konularında da ele alınmıştır.) İlk insan Hz. Adem ve eşinin yaratılışından sonra genel olarak insanın ayrı bir  yaratılışı söz konusudur.<strong> </strong>Bu yaratılışın başlangıcı ise  rahimlere dökülen menidir. (Kıyamet, 37; Necm, 46; Vakıa, 58) “Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla meniden (nutfeden). Sonra da sizi çift çift kıldı.” (Fatır, 11) Sperm yumurta ile birleşince alak (zigot) oluşmaktadır. Bu da insanın yaratılışındaki diğer bir safhadır. “Yaratan Rabbin insanı bir alak&#8217;tan yarattı.” (Alak, 2) &#8220;Sonra nutfeyi ‘alaka’ya, bunu da (bir çiğnem et görünümündeki) mudğaya, mudğayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah&#8217;ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!&#8221; (Mü&#8217;minun, 14) “Hz. Adem’in maddi yaratılış süreci, Kur’an’da altı aşamada nazara veriliyor ise de, turab (toprak), sülale min tin (çamurdan süzülen öz) ve tesviye (düzenleme) temel aşamalar olarak ön plana çıkmaktadır. Bu üçlü sınıflandırma, insanın nutfe ile başlayan, ‘alaka ve mudğa’yla farklılaşarak devam eden biyolojik gelişim aşamaları ile de benzerlik gösterir.” (M. Sait Kavşut, Kur’an’da insanın yaratılış aşamaları, e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Sayı: VII, Nisan 2012, s. 296) Sonuç olarak, İlk insan Hz. Adem’in ve sonradan doğan insanların yaratılışlarında geçirdikleri safhalar düşünüldüğünde, yukarıdaki ayetlerin hepsinin gerçekliğin bir yönünü ifade ettiği ve kesinlikle aralarında bir çelişki olmadığı açıkça görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, insanı &#8220;alak&#8221; [kan pıhtısı] dan mı (96:1-2), sudan mı (25:54), çamurdan mı (15:26), topraktan mı (30:20) yaratmıştır? Yoksa hiçbir hammadde kullanmadan, sadece &#8220;ol&#8221; diyerek mi yaratmıştır (3:47)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk insanların topraktan ve sonra normal doğum ile çoğaldığından bahsettik. Bu soruda ise, ‘ol’ emrinin mahiyeti hakkında bilgi vereceğiz. Öncelikle ‘ol’ emrinin, ‘hammadde’ gerektirmediğini nereden çıkarmıştır bu bu ateist arkadaş? Aslında mesele, hammaddeden çok ‘oluşum sürecini’ doğru kavrayarak çözülebilir. Gerek Ali İmran, 47 ve gerekse aynı surenin 59. ayetinde ve hatta daha geniş anlatım ile Yasin suresi 82. ayette hep aynı kalıp geçer: ‘Kun feyekun’: “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol!” demekten ibarettir, hemen oluverir.” Kun: ‘ol’ demektir. Allah, ol emrini verir ve artık o iş Allah için olmuş, bitmiş demektir. Ama bir de olayın biz mahlukat, yaratılanlar açısından gerçekleşme aşamaları vardır. Mekan gibi zamanı da Allah yaratmıştır ve artık Big Bang teorisi sayesinde bilimsel olarak da bu kanıtlanmıştır ki, “zaman dediğimiz kavram, evrenin var olması ile başlamıştır.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 109) ve Allah zaman mekan ile sınırlandırılamaz çünkü onları yaratan zaten O’dur! Ayetin ikinci bölümü biz insanlar için olan süreci ifade etmektedir: ‘Feyekun’: Kâne fiilinin ‘devamlılık ifade eden geniş zaman kipi’ olan muzari kalıbı, ‘bir süreci’ ifade eder. Süreç, zaman, mekana bağlı olanlar için söz konusudur. Allah (cc) ise zaman ve mekanı yaratandır, zaman ve mekandan münezzehtir. Yani, Allah ‘Kun’ emrini verir ve artık Allah (cc) için zaman gibi bir sınır söz konusu olmadığı için onun indinde/katında o iş ‘olmuş bitmiş’ demektir! Ama kulları olan bizler için zaman sınırı olduğu için, aynı iş bizim için ‘oluş sürecine girmiştir.’ Allah (cc) ol deyince ‘hemen’ olan iş, biz insanlar için ise o bir süreci ifade eder ki, ayette bu ‘muzari’ fiil kalıbı ile ‘feyekun: oluyor’ şeklinde ifade edilir. Çünkü ‘muzari kipi, bir işin yapılmakta olduğunu veya yapılacağını (şimdiki ve geniş zamanı) gösterir.’ Ama ayeti tercüme edenler genellikle yaratıcının indindeki şekli ile ayeti çevirdikleri için, bu detay meallerde bazen atlanmaktadır. (Mustafa Çavdar, Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Mahmut Özdemir, İsmail Yakıt, Cemal Külünkoğlu, Bayraktar Bayraklı, Ahmet Tekin meallerinde bu ‘süreç’ detayını okuyucuya aktarılmıştır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: Müslümanlar için gerekli olmayan bu tür detay bilgiler meallerde gereksiz görüldüğü için pek aktarılmaz. Ama gerek dilbilgisi kurallarında zaten var olan ve gerek âlimlerin de zamanında kendi kaynak eserlerinde vurguladıkları bu bilgiler, ateist iddialara cevap vermek için zamanla gündeme taşınmaya başlanmıştır. Yoksa ateistlerin iddia ettikleri gibi bu tür bilgiler onlara cevap vermek amacı ile sonradan uydurulan, zorlama yorumlar değildirler! Ayetde, Arap dil ve edebiyatı da âlimlerin kitapları da ortadadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an ayetlerinde bildirilen miras paylaşımın da bir hata var mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnternette yıllar boyunca İslam miras hukuku ile alakalı, ‘şu paylaşımda hata var!’ diye ortalıkta dolaşan birçok örneği ele alıp cevaplarını tek tek vermiştik. Burada bir veya birkaç örneğe cevap vermek yerine, bu tür iddiada bulunanların en çok hataya düştükleri ana başlıkları aktaracak, okuyucuya bir metot sunacağız!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunda miras ile ilgili haklardan ve mirasın taksiminden bahseden ilme &#8220;feraiz&#8221; denir. Feraiz, İslam hukukunda başlı başına bir ilimdir. Diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilmin de birçok alt konuları ve kendine has terimleri vardır. Kur’an’da yalnız veya başkaları ile olmalarına göre mirasçıların mirastaki paylar açıkça belirlenmiştir. Mirasçıların yakınlıkları ve sayılarına göre bazen payda ile pay eşit olmakta bazen de bu eşitlik bozulmaktadır. Paydanın paydan az olması durumunda, her mirasçının kendi hissesi oranında indirim yapılmaktadır. Payın az olması halinde ise arta kalanın, eşler dışında mirasçıların hissesi oranında arttırılarak denklik sağlanmaktadır. Birincisine &#8220;avliye&#8221;, ikincisine &#8220;reddiye&#8221; denilmektedir. Avliye/reddiye konusu bir matematik meselesidir. İslam miras hukukunun sorunu değil, sonsuz sayıdaki ihtimallerin bulunduğu meselelerde ortaya çıkan ve günümüz matematik problemlerin de kullanılan bir usuldür.  Matematikte yaklaşık değer: Doğal sayılarda, ondalıklı sayılarda, kareköklü sayılarda, Pi sayısında da karşımıza çıkmaktadır. Avliya/reddiyeden amaç, ‘Kur’an&#8217;da verilen payların uygulanabilmesidir’ yani, avliye/reddiye yapıldığında Kur’an&#8217;daki ‘hisselerde azalma veya çoğalma olmamakta, o oranlar aynen korunup’ uygulanmaktadır. Mirasçı, varislerine miras hukukuna göre mirası paylaştırılmadan önce isterse vasiyette de bulunabilir ve malının üçte birini (Buhari, Vesaya 3) miras olarak bırakabilir. Geri kalan 3/2 İslam miras hukukuna göre taksim edilir. Zaten Kur’an temel prensipler kitabıdır. Detaylar ise, hadislere ve bunların çizdiği sınırlar içinde görüş belirtecek olan müctehidlere bırakılmıştır. Ateist iddia, bazı miras paylaşımlarında &#8220;payların mirastan fazla geldiği&#8221; şeklindedir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir &#8220;mirasçılar tablosu&#8221; karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından ibarettir ki, buna &#8216;avliye&#8217; denmektedir. Nisa, 13. ayette zikredilen &#8220;Allah’ın hududu/sınırları&#8221; ifadesi,<strong> </strong>orada verilen sayıların sabitliğini değil, onların (üçte bir, dörtte bir gibi) metodolojik olarak hesaplamalarda baz alınmalarının gerekliliğini ve paylaşım tablosu ne olursa olsun, ‘bu ölçülerin değişmezliğini’ vurgulamaya yöneliktir. Yani,<strong> </strong>‘verilen oranlar, hesaplamanın temel oranlarıdır ve bu oranlar baz alınarak hesaplar yapılmaktadır.’ Hiçbir artı-eksiye mahal bırakmadan, birçok olasılık ihtimali olan miras paylaşımlarını her seferde tek-değişmez hesap tablosuyla gerçekleştirmek imkansızdır. Bu durum, matematiksel olarak bir kesrin genişletilmesi veya sadeleştirilmesi işlemine denk düştüğü için, kesrin değeri yani ayetteki ana formül değişmemiş olmaktadır. Mesela, 3 ev miras kalmıştır ama 4 mirasçı vardır, burada &#8216;eşit&#8217; paylaşım beklemek yanlış olur. Avliye uygulaması yaparak oranların Kur’an-ı Kerim’deki oranlarda sabit tutulması sağlanır. Avliye neticesinde dağıtılan oranlar Kur’an-ı Kerim’de belirtilen oranlardan kesinlikle ‘farklı olmamaktadır.’ Neticede Allah’ın (c.c.) belirlemiş olduğu oranlarda, mirasçılara taksimde bulunulmaktadır. Ne az ne de fazla çıkmadan! Ortaya çıkan sorunlar yine ‘ayetler esas alınarak’ çözümlenmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Miras paylaşımı neye göre olur? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Miras paylaşımıyla ilgili iki ayette çelişki olduğu iddia edilir. “Sizden birine ölüm yaklaştığında, bir mal bırakacaksa anaya babaya, yakınlara, uygun bir biçimde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu, erdemliler için bir görevdir.” (Bakara, 180) “Allah size çocuklarınız hakkında öğütte bulunuyor. Bu paylaşım vasiyetteki payların dağıtılmasından ve borçların ödenmesinden sonra uygulanmalıdır ki, kimseye zarar verilmesin. Bu, Allah’tan bir vasiyettir. Allah bilir, şefkatlidir. (Nisa, 11-12) İddiaya göre, Bakara Suresinin 180. ayetinde varise vasiyetin hak olduğu söylenirken, Nisa suresinin 11 ve 12. ayetlerinde ise miras paylaşımında bazı oranlar bildirilmektedir. Bakara suresinin 180. ayetinde vasiyet etmenin bir hak olduğu, herkesin ölümünden sonra mallarının dağıtımı için vasiyet edebileceği bildirilmektedir. Fakat bir insan vasiyet etmeden de ölebilir. Bu durumda ise bu kişinin bıraktığı malları nasıl paylaşılacağı Nisa suresindeki ayetlerde ifade edilmiştir. Bu ayetler arasında herhangi bir çelişki olması söz konusu değildir. İki ayette farklı durumlara göre miras hukuku hakkındaki hükümler bildirilmektedir. Ama ikisini de bir arada yapma hakkı da vardır,  malının 3/1&#8217;i vasiyet edebilir (Buhari, Vesaya, 3, 2743; Müslim, Vasıyyet, 10, 1629) geri kalanı ise Nisa suresi gereğince mirasçılar arasında pay edilir. (İbn Mace, Vesaya, 5; Zeylai, Nasbu&#8217;r Raye, IV/399, 400)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zülkarneyn ayeti, Güneş suda mı batmaktadır, Yer düz müdür? </strong><strong>“Rahman, 33: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç olmadıkça geçemezsiniz.”; Kehf, 86: “Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, &#8220;Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin&#8221; dedik.”; Kehf, 90: “Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.”; Şems, 6: “Yere ve onu yayıp döşeyene and olsun.”; Nebe, 6-7: “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?”; Hicr, 19: “Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik.”  Güneş dünyanın bir ucundan doğup diğer ucundan batıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zülkarneyn ayetlerinde, &#8216;Güneşin yanında bir kavim buldu&#8217; denilmektedir. Güneşin yanında bir topluluk olmadığı zaten bilinen bir husustur. Bu durum tıpkı, denizde yolculuk eden kişinin güneşi, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. (Fahrettin Razi, Mefatih&#8217;ül-Gayb, XXI/495) Ayette de, &#8220;Güneş kara balçıkta batıyordu denmemiş,  bilakis &#8220;Zülkarneyn güneşi kara balçık&#8217;ta batarken gördü&#8221; denmiştir. (Ebu Said Abdullah Kadı el- Beyzavi, Envaru&#8217;t-Tenzil, III/291)  Yani ayette Zülkarneyn’in bakış açısı edebi bir anlatımla sunulmuştur. Rahman, 33. ayette verilen mesaj şudur: Bir gün gelecek yerlerin ve göklerin sınırları aşılacaktır. Bu, insanlara verilen ‘güç, bilgi, delil’ anlamlarına gelen ‘sultan’la (Hud, 96; A’raf, 71) ancak başarılabilecektir. Yani bu ayette bir gün göklerin sınırlarının aşılacağı bizlere bildirilmekte ve bunun bir ‘güç, bilgi’ ile mümkün olabileceği ifade edilmektedir. Zümer, 5. ayette, “O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır.” buyurulmaktadır. ‘Sarmaktadır’ anlamına gelen kelimenin Arapçası, fiili muzari kalıbında olan ‘Yukevviru’dur. Fiilin kökü ‘Kevvere’dir ve Türkçede de dünya anlamında kullanılan ‘küre’ kelimesi de bu kökten türemiştir. Yani ayet, gece ve gündüzün birbirine sarıldığını ‘kevvere’ fiili ile ifade etmektedir ki, Arapçada bu fiil, ‘Top gibi yuvarlak yapmak, sarığı başa sarmak’ anlamlarına gelir. (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 22) Arapça’da da ‘Kurretü’l-Kadem’ kelimesi, ‘futbol topu’ için kullanılmaktadır.&#8221; (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 75) “yukevviru, küreleştirmek demektir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 23) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16327" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/354265368856846556436546.png" alt="" width="219" height="80" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin, 40: “Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.” Küre ne kadar hızlı dönerse dönsün karanlık ve aydınlık birbirinin sınırını aşamaz! Şems, 6. ayette, dünya misafirhanesinin insan için hazırlandığı anlatılmaktadır. Nebe, 6. ayet, insanın kalacağı mekan ile alakalıdır. Nebe, 7. ve Hicr, 19. ayette ise ‘sağlam’ kelimesi ile bize işaret edilen ise şudur: Eskiden dağların yükseltiler olduğu zannedilirdi fakat günümüzde, ayetinde işaret ettiği gibi köklerinin de olduğu bilinmektedir ve bu kökler sarsıntıları en aza (Enbiya, 31; Lokman, 10; Nebe, 6-7)  indirmektedir ki, buna da bilimde ‘izostazi’ denmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tekvir, 1-2: “Güneş dürülüp karardığında, yıldızlar dökülüp söndüğü zaman.” Soru: Sanki yıldızlar tavandan yeryüzüne dökülüyor. Ancak düz yüzeyler dürülebilir.” Cevap: Güneşin dürülmesini anlatan kelime ‘Kuvvirat’tır ve sarmak anlamındaki ‘kevvere’ kökünden türemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi ‘Küre’ kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Ayrıca, Zümer, 5. ayette, &#8220;Gökleri ve yeri hak ile (yerli yerinde) yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine sarar, gündüzü de gecenin üzerine sarar.&#8221; ayetinde de yine aynı kökten gelen &#8216;yükevviru&#8217; kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime Arap dilinde, &#8220;yuvarlak bir şeyin etrafına bir şey sarmak&#8221; anlamına gelmektedir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 192, 196) Dolayısıyla ayette, ateist iddianın aksine düz bir alanın dürülmesi söz konusu edilmemektedir. Yıldızların dökülmesi, sönmesini anlatan kelime, ‘İngederet’dir ve bu kelimenin kökeni, ‘gedere’ fiilidir. Arapça sözlüklerde, ‘bulanık olmak’ anlamında kullanılır. Güneş kararınca ve yıldızların da yakıtı tükenince içe çökerler, gaz devlerine dönüşür, ‘bulut’ haline gelirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;</strong>O Rab ki, yeri sizin için bir döşek yaptı.&#8221; (Bakara, 22)  Bizzat bu ayetin kendisi 12. yy. âlimlerinden Fahruddin Razi (Razi, Mefatihul Gayb III, IV/164) ve Beyzavi (Beyzayi, Envarul Tenzil, I/55) gibi müfessirler tarafından dünyanın yuvarlak olduğuna delil olarak kullanılmıştır. &#8220;Ve ardından yeryüzünü düzenleyip yaymıştır.&#8221; (Naziat, 30) ayetinde geçen &#8216;dehâhâ&#8217; kelimesi de Fahruddin Razi tarafından şöyle izah edilmiştir: Bu kelime köken olarak dünyanın yuvarlak olduğunu göstermektedir. (Razi, Mefatihul Gayb, XXXI/46)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kehf, 86. ayet, güneş suda mı batmaktadır? Ayette, Zülkarneyn’in gün batımı algısından bahsedilmektedir. Güneşin ufukta batışı tasvir edilmiş, betimlenmiştir. Ayette &#8216;ve-vecede: Zülkarneyn buldu&#8217; ifadesi geçer. Yani ayet bir doğa olayından bahsetmez, Zülkarneyn&#8217;in ‘bakış açısı ile’ olayı tasvir eder, O’nun nasıl gördüğünü bize aktarır. Günümüzde de &#8216;Güneş battı/doğdu&#8217; ifadesini, hem de her dilde kullanılır. Mesela İngilizcede, &#8216;Sunset&#8217; kelimesi aynen kullanılır, İngilizler güneşin &#8216;battığına&#8217; mı inanmaktadırlar? Fransızca, &#8216;Coucher de soleil&#8217;, Almanca, &#8216;Sonnenuntergang&#8217;, Çince, &#8216;太阳日落&#8217;  vd. hep aynı anlamlara gelir! İşin ilginci Kur’an’daki bilimsel ayetleri inkar edemeyen ateistler, Hz. Muhammed’in bu bilgileri Hindistan&#8217;dan Yunanistan&#8217;a, Amerika&#8217;dan Mısır&#8217;a dek (Matematikten astronomiye, tıptan Jeolojiye birçok) bilimsel metinlerden elde ettiğini iddia ederler. Ama bu iddialarında ise, Hz. Muhammed&#8217;in güneşin nerede battığını bile bilmediğini ileri sürerler! O kadar bilgiyi (‘Kur’an ve Bilim’ adlı yazımıza bakılabilir!) okuma bilmeyen (‘Ümmi Peygamber’ adlı yazımıza bakılabilir!) Hz. Muhammed öğrendi de bu basit bilgiyi mi atladı? Yoksa ateistler herhangi bir metot olmadan sadece saldırı ve hata arama güdüsü ile mi hareket etmektedirler?! Haydi iyi niyetle yaklaşalım, bu tür sorularda neden temel neden kelimelerin anlamlarını kavrayamama ve anlayış eksikliğidir. Bu ayette iki yerde geçen ve Türkçeye  “Batmak” olarak çevrilmiş ‘iki ayrı’ kelime vardır: “Sonunda güneşin battığı (Arapçası: Mağribe) yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta (Arapçası: Tağrubu) buldu, yanında bir kavim gördü.” Ayette, ‘güneşin suyun içine batıyormuş’ şeklinde bir ifade olduğunu iddia edilmektedir. Halbuki<strong> </strong>“güneşin batması” ile “bir şeyin suda batması” Türkçe’de ‘aynı’ kelime ile ifade edilse de bu kelimeler Arapça’da ‘ayrı ayrı’ kelimelerle ifade edilmektedir. Ateistlerin bu farkı bilmemesi veya karmaşadan yararlanmak istemesi sonucu böyle bir iddia ortaya atılmaktadır. Güneşin batması ayette “Ğarebe” fiiliyle ifade edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler Türkçeye’de geçmiştir. Örneğin “garb” ya da “mağrib” aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamına gelir. ‘Bir nesnenin suda batması’nın Arapçası ise “ğareke” fiilidir ve ‘ğarabe’den farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında Türkçeye geçmiştir. ‘Suya gark oldu’ derken bu fiilden türetilen kelime kullanılır. Kur’an’da da, bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime kullanılır. Mesela Kehf suresinde: &#8220;İçindekilerini batırmak (ğarake) için mi onu deldin?” (Kefh, 71) buyurulmaktadır. Demek ki ayet ‘güneşin suda battığını ifade etmemektedir.’ Güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının Türkçede tek bir fiil olan ‘batmak’ kelimeyle kullanıldığını, Arapçada ise farklı iki fiil kullanıldığını görmüş olduk. Dolayısıyla yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından bahsedilmesi söz konusu değildir. Ayette anlatılan güneşin ‘batışıdır.’ Aslında Türkçedeki batmak fiilinin Arapça karşılıklarını bilinmese bile, yukarıdaki eleştirileri yapan arkadaşların anladığı gibi anlamak için ancak art niyetli olmak gerekir. Mesela biri “Ben dün deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim” dese, bundan ateistler güneşin suyun içine battığını mı anlayacaklardır?  Ya da “Güneş her sabah doğuyor” derken ateist arkadaş güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp güneşi doğurduğunu mu düşünür? Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına baktığımızda konunun çok açık olduğu anlaşılmaktadır. Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali  “mağrib” kelimesidir. Bu kelime ‘batıda bir yer’ anlamına gelir. Bu ifade Batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela, Kuzey Afrika ülkesi Fas’a Araplar “mağrip” adını vermişlerdir. Çünkü batı yönünde gittikleri en son yer Fas’tır. Ayrıca günümüzde de Türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır. Japonya bir uzak doğu ülkesidir. İngilizcede de, Türkçe’deki ile aynı anlama gelen “Far East” kullanılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önemli not: Yukarıda örneklerde gördüğümüz gibi, Kur’an ayetleri Türkçeye çevrilirken, Arapça fiil kökleri ile Türkçe karşılıkları bazen tam motamot, birebir çevrilip aktarılamamakta, aslında buna daçevirilerde fazla dikkat edilmediği görülmektedir. Tabii bunda, ‘Bir gün ateistler çevirilerdeki eksik-yanlışlardan hareketle Kur’an’da hata arar’ diye düşünülememesinin de etkisi vardır. İşin daha da trajikomik tarafı, ateistlere cevap vermek için Arapça asıllı kelimelerin birebir anlamlarına dikkat çektikçe, bizlerin, ateistlerin ‘Bizi kandırmak için kelimelerin anlamları ile oynuyor, anlamlarını değiştiriyorlar’ türü isnatlarına muhatap olmamızdır. Örneğin, ‘hasbelkader’ kelimesi, &#8220;rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla&#8221; şeklinde Türkçeye çevirmektedir. Kader kelimesinin tesadüf kelimesi ile açıklanmaya çalışılması, bir araya gelmelerine imkan olmayan iki zıttın birbiri yerine kullanılması kadar absürt bir olaydır. Kader ile tesadüf birbirinin zıttı olan iki ‘alternatif’ kavramdır, birbiri yerine kullanılabilmeleri imkansızdır! İşte ateistlerin anlamadığı, anlayamadığı ve asla da anlamak istemediği realite; hiç bir çevirinin aslın yerini tutmayacağı, tutamayacağı gerçeğidir! (Bu konu ayrıca, ‘Neden ateist olmadım?’ adlı yazımızda ele alınmıştır.) Bir de üstüne bu iki kavramın ayrılığı gerçeğini dile getirdiğimizde, ‘İslam’ı olduğundan farklı göstermeye çalışmak, kelimelerin bilmem kaçıncı anlamını kullanmak’ türü ithamlarla gerçeği reddetmeye çalışmaktadır ateistler. Ey ateist arkadaş! Hem bilmiyorsun, hem bilmediğini de bilmiyorsun hem de bilmeye niyetin yok ve üstüne bir de bilgiçlik taslıyorsun! Etme!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şurası da özellikle bilinmelidir ki, İslam’ın kimseye sevdirilmeye ihtiyacı yoktur! Eğer bizim böyle bir niyetimiz olsa hadisleri reddeder, mezhepleri savunmaz, had cezalarını yumuşatır, tesettürü değiştirir, sol veya liberal jargonla konuşur, ‘taaddüd-i zevcat yok’ der, ‘Hz. Adem’in babası var’ der, evrimi savunurduk! Biz, İslam’a hizmet edebilme lütfuna sahip olabilmeye çalışırız ve bunu İlahi Rabbimiz ikram ederse hamd eder sonra secde ederiz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an&#8217;a göre yeryüzü düz müdür? Şems, 6. ayet: &#8220;Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun .&#8221; ve   Naziat, 30. ayet: &#8220;Ardından yeri düzenleyip döşedi.  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şems suresi 6. ayetteki “tahâhâ” sözcüğü ile Naziat sûresinin 30. ayetindeki “dehâhâ” sözcüğünün anlamları aynıdır. Nasıl ki  aslı “temur” olan kelime günümüzde “demir” olarak kullanılıyorsa, benzer durum Arapçada da karşımıza çıkmaktadır. Arap dilinin ünlü sözlük yazarı,  meşhur dil bilimci İbn-i Manzur, ‘Lisanü’l-Arab&#8217;ın da bunu açıkça dile getirmektedir: “Tahâ: Ferra şöyle açıklamıştır: tahâ’ ve dehâ’ bir ve aynıdır. Şimr de şöyle demiştir: Tahâhâ, dehâhâ anlamındadır.  ط &#8211; tı harfi,  د &#8211; del harfinden dönüşmüştür. Bu sözcüğün anlamı içerisinde, bitkilerin yeryüzüne yapışması ve yayılması anlamı da mevcuttur.” (Lisanü’l-Arab, V/574) Buradaki mucize, sıradan “yaymak ve döşemek” eylemi için Arapçada ‘beseta’ ve ‘vessea’ sözcükleri kullanılırken bu ayette yerkürenin yayılıp döşenmesi için, tahâ” ve dehâ” kelimelerinin kullanılmış olmasıdır. Çünkü bu sözcükler sıradan ve normal bir yaymayı değil, arzın şekline uygun olan “yuvarlakça yayma”yı  ifade etmektedir. Detaylarına bakalım: Dehâ: “dahv” sözcüğünün manası, “devekuşu yumurtası” demektir. Bu sözcüğün türevlerinden olan “midhat” Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bugünkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Ebi Rafi’ rivayetinde, Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. “dahv“sözcüğünün türevlerinden olan “medâhî” sözcüğü de, kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır. (Lisanü’l-Arab, III/310-311) “Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğuna ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğuna işaret eder. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit (dönel elipsoit)” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması gerçek ve büyük bir mucizedir. Peki, İslam âlimleri bu ayetten hareketle dünyayı nasıl tasavvur etmişlerdir? İbni Teymiye “İslam âlimleri dünyanın yuvarlak olduğunda icma etmiş/birleşmişlerdir.” demektedir. (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, XXV/195) Ayrıca ibni Hazm, ibni Cevzi “dünyanın yuvarlak dolduğunu da delilleriyle açıklamışlardır.” (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, VI/586; İbni Hazm, elFasl fi’l-milel, II/78) Fahreddin Razi şöyle der: “Bazı kimselere göre, yerküresinin yayılmış olarak sergilenmesi, onun küre şeklinde olmamasını gerektirir. Bu, yanlış bir düşüncedir. Çünkü yuvarlak bir cisim büyük olduğu takdirde, bir sergi gibi üzerinde yaşanmaya müsait olur.” (Razi, Mefatihu’l-gayb, II/104; Tefsir-i Kebir, 5, 174, 525) İmam-ı Gazali: &#8220;Kіmіlerі de göklerіn yuvarlak (kürevі) olduğunu söylemіştіr. Mühendіslerіn hepsі bu görüştedіr. Biz, bu hususta onlarla aynı görüşteyіz.&#8221; (Gazali, T. Felasife, s. 80; Tefsіr-і Kebіr, XVIII/149; AA, 31.12.2019) Seyyid Şerif Cürcani de, kainatta yuvarlaklığın bir kanun gibi göründüğünü, bundan yerküresinin istisna edilemeyeceğini vurgulamış ve ilgili ayetleri bu çerçevede değerlendirmiştir. (Cürcani, S. Şerif, Şerhu&#8217;l-Mevakıf, II/441- 442) Beydavi ve onu takip eden Nesefi, Bakara Suresi’nin 22. ayetinde yer alan “O, öyle bir Allah&#8217;tır ki, yeryüzünü size bir döşek yaptı.” cümlesini tefsir ederken, “Arzın insanlar için döşek gibi yayılıp sergilenmesi, onun küre olduğu gerçeğine aykırı değildir.” (Beyzayi, Envarul Tenzil, I/55; Mecmu&#8217;t-tefasir, I/75) demektedirler. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin de, Dünya&#8217;nın şekliyle ilgili “Yeryüzü bir portakal gibi yuvarlaktır.” dediği nakledilir. (Muvaffak, Menakib-u Ebi Hanife, I/161) 1350 yılında vefat eden İbn Kayyım da, Bakara 22. ayeti açıklarken, “bu ayetteki satıh (sutihat) ifadesiyle arzın üzerinin canlıların yaşamasına, yerleşmesine elverişli hale getirildiğinin kastedildiğini, bu durumun arzın kürevi olmasına aykırı olmadığını” söylerken (İbn Kayyım el-Cevziyye, et-Tibyan fi Aksami’l-Kur’an, s. 372); 1064’te vefat eden İbn Hazm, “Arzın yuvarlaklığının beyanı” başlığı altında, “ilimde önder vasfını hak etmiş hiçbir İslam aliminin dünyanın yuvarlaklığını inkar etmediğini, onlardan hiçbirinin buna aykırı bir söz söylemediğini, bilakis Kur’an ve sünnette arzın kürevi olduğuna dair deliller bulunduğunu” (Muhammed Ali b. Hazm el-Endelusi ez-Zâhirî, el-Faslfi’l-Milel ve’l-Ehva ve’n-Nihal, II/97) yazmaktadır. Evet, “982 yılında Bizans&#8217;a elçi olarak giden ünlü İslam âlimi Bakıllani, &#8220;Siz de biliyorsunuz ki Dünya yuvarlaktır.&#8221; diye söze başlarken, 1000 yıl önce yaşamış olan Endülüslü alim İbn-i Hazm, Zümer suresi 5. ayetten hareketle, dünyanın yuvarlak olduğunu açıklıyor, Kur&#8217;an yorumcusu Fahreddin Razi, &#8220;dünyanın küre şeklinde olduğu gerçeğini&#8221;  800 yıl önce açıkça ilan ediyordu.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 57-58) “İmam Razi, Taftazani, Seyyid Şerif Cürcani, Gazali, İbrahim Hakkı ve Hüseyin Cisri gibi âlimler dünyanın küre şeklinde olduğunu söylerken Batı dünyası dünyanın yuvarlak olduğunu beyan eden bilginleri engizisyona gönderiyor, kitaplarını yaktırıyordu.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 24) Hristiyan bir bilim adamı, dünyanın küre şeklinde olduğu görüşünü Müslüman ilim adamlarına borçlu olduğunu itiraf ederken bizdeki ateistler hâlâ İslam&#8217;a çamur atma gayreti içindeler. &#8220;Toledo&#8217;nun 1085 yılında zaptı, Hristiyan astronomi bilgisine çok ilavelerde bulundu ve dünyanın küre şeklinde olduğu doktrinini canlandırdı.&#8221; (Will Durant, The Age Of Faith, s. 341-343) Batının İslam âlemine gerek bilimsel buluşları gerek rönesans’ı borçlu olduklarına dair detaya, ‘İslam felsefesinin özgünlüğü ve Batı’ya tesiri’ başlıklı yazılarımızdan ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık…  Yorum 1: &#8220;yeri yaydık&#8221; ifadesi kesinlikle yeri bir tepsi gibi gösteren bir ifadedir. 2: dağların yerin üzerine daha sonradan bırakıldığı söyleniyor. ama biz biliyoruz ki dağlar volkanik ve tektonik hareketler sonucunda oluşmuş coğrafi yapılardır. öyle gökten zembille inmiş değillerdir. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce ateist kesimin de itiraz edemeyeceği birkaç yazardan alıntı ile konumuza giriş yapalım. Cumhuriyet eski genel yayın yönetmeni Can Dündar toprak için ‘yeryüzü battaniyesi’ ifadesini kullanır. (Can Dündar, Tutuklandık, s. 238) Yine 1961 darbesinin anayasasını hazırlayanlardan olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da çimenler için ‘Halı’ kavramını kullanmaktadır. (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların İzinde, 2. Kitap, s. 35) Yaşar Kemal’in bir eserinin adı da, ‘çok sıkıntılı, baskıcı bir ortamı’ ifade etmek için kullanılan, &#8216;Yer Demir Gök Bakır&#8217;dır. Battaniye/Halı düz yere serildiğine göre ‘Acaba Dündar’a/Velidedeoğlu’na göre yeryüzü düz müdür?’ diye sorabilir miyiz? ‘Rahatlığı’ ifade eden ‘yerin yayılması/döşek olması’ ifadelerini anlamamakta ısrar eden materyalist kesim, Yaşar Kemal’i nasıl anlayacaktır?! Ya, &#8220;Yıldızlarla süslü gökyüzü üzerlerine yorgan, Karadeniz’in dalgaları ise altlarına döşek olmuştu.&#8221; (Ayça Yolkolu Öksüz, Hüzün aş olunca) cümlesini ya da &#8220;Yıldızlı gökten yorgan yaptım çektim üstüme&#8221; (Salih Yalçın, Vicdan şiiri, Dil ve edebiyat Dergisi, Sayı: 187, Temmuz 2024, s. 14) şiirini?! ‘İcaz’ ile yani ‘sanatsal anlatımlarla’ dolu olan (Bu konuda, ‘Teşbih, mecaz’ adlı yazımıza bakılabilir) Kur’an’ın (DİA, i‘cazü’l-Kur’an maddesi) bu üslubunu bilmeyen ve hatta bundan habersiz iken bir de bilgiçlik taslayarak Kur’an’da hata arayanları, kendi yoldaşlarına havale edip gelelim ilk soruya:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ayetin mealinde,  ‘yeri sizin için döşek gibi yaptık-yaydık’ denmektedir. Yani yatakta nasıl insan rahatsa, yeryüzünde de insan için öyle rahat edeceği şekilde yaratıldığı sanatsal olarak ifade edilmektedir. Öyle ya, meyve sebze, et süt, yumurta, bal… Hiç birini biz tek tek topraktan toplayıp/seçip/eleyip/birleştirip yapmıyoruz. Bitkiler, topraktaki mineralleri birleştirip meyve sebze yapıyor, göğe yükselen bulutlar uzayda kaybolmayıp yere yağmur olarak iniyor, suyun kaldırma kuvveti denizleri taşımada kullanmamızı sağlıyor, arı tek tek dolaşıp çiçek özlerinden bize bal yapıyor… Kanunlar yine olsa ama Allah çekim kanununu denize, kaldırma kuvveti yasasını yeryüzüne uygulatsa idi halimiz nice olurdu? Buhar gökte yoğunlaşmasa ve yerdeki insan-bitki-hayvan susuzluktan kırılırken başımızın üstünde tonlarca su gezip dursa…! Evet, görüldüğü gibi “Yüce Yaratıcı yeryüzünü insan için hazırlamıştır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 166) Konuya dönersek, ayetteki ‘dehâ’ kelimesinin kökeni ‘dahv’ın anlamı ve içeriği yukarıda açıklanmıştır. Zümer suresi 5. ayette gecen “Tekvir” kelimesi, ‘bir şeyin başka bir şeye sarılması’ anlamına geldiğine göre ayette geçen gece gündüzün tekvir edilmesi ile neyin kastedildiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Gece gündüz yuvarlak bir zeminde birbirine sarılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dağların yukarıdan bırakılması konusuna gelince: Peygamber Efendimiz bir hadisinde “Allah hastalıkların dermanını da indirmiştir.” buyurmuştur. (Tirmizi, Sünen, VI/383, Tıb,2, Hadis No: 2038; Ebu Davud, II/331, Tıp,1, Hadis No: 3855;İbn Mace, Sünen, II/1137,Tıb,1 Hadis No.3436) Hastalık da tedavisi de gökten inmez. Ama her iyi şey Yüce Yaratıcıdan bize gönderilmiştir. Yüce makamdan, Yaradan’dan yaratılana gelen ise, ‘indirme’ kelimesi ile ifade edilmektedir. Dağlar gibi, depremden, uzun süre yaşamaya (Mynet, 11 Aralık 2014) suyun yeryüzünde kalmasını sağlamasından, obeziteyi azaltmasına birçok faydası olan nimetler için de Yüce Yaratıcı benzer manaya gelen kelimeyi (Elkâynâ fîhâ revâsiye: Dağları yerleştirmek, bırakmak) kullanmıştır. Dağları (Revasiye) aşağıda daha detaylı anlatacağız. Hristiyan bir oryantalist olan Watt kadar objektif olamayan ateistler, Kur’an’da hata arama gayretinden vazgeçmeseler de, gerçekler her zaman eninde sonunda ortaya çıkmaktadır. M. G. Watt, ‘Hz. Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si’ adlı kitabın 17. sayfasında şöyle söylemektedir: &#8220;Eğer Kur&#8217;an, -tesadüfen bile olsa- yeryüzünün Güneş&#8217;in etrafında dönüyor olduğunu söylemiş olsaydı, bu, düşmanlarına Kur&#8217;an&#8217;ı reddetmek için ekstra bir gerekçe sunacaktı. Bunun yerine, oldukça açık ifadelerle ‘Allah&#8217;ın yaydıkça yaydığı, düz bir yeryüzünden’ bahsedilir. Bunu ifade etmek için, birkaç farklı Arapça kelime kullanılmaktadır. Ancak bunların hepsi, kuşkusuz yeryüzünün düz olduğuna dair özel bir vurgu taşımamaktadır.&#8221; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nebe, 6-7: “Yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık?”</strong><strong>; Enbiya, 31: &#8220;Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik.&#8221;; Nahl, 15: &#8220;O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi.&#8221; Depremi dağlar mı önlüyor şimdi yani, e hadi hiç deprem olmasa neyse de daha 4 yıl önce sallandık.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nebe, 6. ayetteki ‘döşek’ kelimesini açıkladık. Nebe, 7. ayette ‘cibal’ yani dağ kelimesi geçer ve kazığa benzetilir. Kazıkların görülen kadar görülmeyen bölümleri de vardır! “Dağların bir de gözükmeyen yeraltına doğru inen bölümleri vardır. “The Earth” (Yeryüzü Kitabının yazarı Frank Press: “Dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye (wedge like shape) benzetir.” (Frank Press, Earth, s. 435; Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 34) “Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.” (Carolyn Sheets, Robert Gardner, Samuel F. Howe, General Science, s. 305) Prof. Siaveda: “Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır.” (beconvinced.com/science/QURANMOUNTAIN.htm<strong>)</strong> Mesela Everest dağı yaklaşık 9 km. iken gözükmeyen kısmı yaklaşık 125 km. uzunluğundadır. Yani ayette bilimsel bir mucize vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dağlar ve deprem ilişkisini anlatan ayetler için iki yorum vardır ve ikisi de bilimle uyum halindedir. Enbiya, 31 ve Nahl, 15. ayetlerde dağ diye tercüme edilen kelimenin aslı, Arapça dağlar anlamına gelen ‘cibal’ değil, ağırlıklar anlamındaki ‘revasiye’ kelimesidir. Eğer bu kelimeyi dağlar anlamında çevirirsek birinci yorum şudur: “Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik.” (Enbiya, 31) Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi ‘izostasi’ diye tanımlanır. Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması!” (Ayrıca detay için: M. J. Selby, Earth&#8217;s Changing Surface, s. 32) The Earth (Yeryüzü) adlı kitabın yazarı olup, aynı zamanda ABD Bilimler Akademisi başkanı olan Frank Press de bu görüşü savunmaktadır. Yine dağlık ve kayalık bölgelerde kurulmuş evlerde deprem hasarlarının daha az olduğu ve dağların depremin şiddetini emdiği bilinen bir gerçektir. (Prof. Dr. İlyas Yılmazer; Doç Dr. Ali Özvan,  Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü, “Van Toplu Konut Modeli Anadolu’da Nasıl Yaygınlaştırılabilir?” Bildirisinden) Dünyamızın merkezindeki dinamik hareketlilik (iç kuvvetler), dünyamızın dönmesi, kıtaların hareket halinde olması gibi nedenlerle yeryüzünde bulunan 15 büyük tektonik plakalar birbiri ile çarpışır ve bu dağların oluşumuna ve depreme neden olur. Yerkabuğunun zayıf noktalarının dağlar ile kalınlaşarak dengelenmesi sayesinde tektonik plakalar üzerine binen stres dengelenir. Dağlar yeryüzünde büyük bir denge unsuru olarak görev yapar ve sarsıntıları azaltır. Muhammed Esed de ayeti şöyle açıklamaktadır: “Yer kabuğunun, yer altındaki mağma ve gaz tabakalarının üzerini kapatıp dışa püskürmesini büyük ölçüde önleyecek bir yapı kazanmasıyla dünyanın üzerinde yaşanabilir hale gelişine işaret” edilmektedir. (Esed, Kur’an mesajı, s. 643-644)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Dağlar sarsıntıyı engelliyorsa, neden Japonya gibi dağlık bölgelerde depremler çok oluyor da, Arabistan gibi düz bölgelerde depremler daha az görülüyor?’ sorusu akla gelebilir. Öncelikle daha yeni, 2023 Kahramanmaraş depremini hep beraber yaşadık ve bu deprem dağlık değil ovalık alanlarda olmuştur. Zaten yerleşim alanı olarak dağlık alanlar boşuna önerilmemektedir. Çünkü deprem sarsıntılarına karşı en güvenilir alanlar dağlık alanlardır ve yerleşim için bu kayalık alanlar önerilmektedir. (İHA, 15 Ekim 2023; Habertürk, 14.02.2023) Çünkü dağlar denge sağlayıp deprem sarsıntısını azaltır. (Dağların sarsıntıları engellemesi ve itirazlara cevaplar için; youtube.com/watch?v=q_rQGL8DGFQ ve  youtube.com/watch?v=hL8bKmzrbSU) Bu nedenledir ki 8.1 büyüklüğündeki 2015 Nepal depreminde can kaybı çok az olmuştur. Çünkü alan dağlık bir alandır ve sarsıntı daha az hissedilmiştir. (researchgate.net/publication/338849858_The_Influence_of_Surface_Topography_on_the_Weak_Ground_Shaking_in_Kathmandu_Valley_during_the_2015_Gorkha_Earthquake_Nepal) Kısaca Kur’an, dağların depremleri engellediğini söylememekte bilakis dağların ‘sarsıntıyı’ azaltan bir vazifesi olduğunu ifade etmektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-96126" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/daglar-sarsinti-ayet-1.png" alt="" width="536" height="344" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci yorum: Enbiya suresi 31. ayette de, Nahl suresi 15. ayette de ‘dağlar/cibal’ değil, ‘ağırlıklar/revasiye’ ve ‘deprem’ anlamına gelen ‘zelzele’ değil, ‘sarsıntı’ anlamına gelen ‘temid’ kelimeleri geçmektedir. Arapça dağ, &#8216;cebel&#8217; demektir. &#8216;Cibal&#8217; ise, çoğul yani dağlar anlamına belir. Ayetlerde cibal kelimesi değil, ‘rasi’ kelimesinin çoğulu olan “revasi” kelimesi geçmektedir. Rasi kelimesi, &#8220;bir yerde sabit olmak, bir baskı unsuru olmak, bir yere yerleşmek, ağırlık&#8221; anlamlarına gelir. Her iki ayetin de Arapçasında &#8216;fi&#8217; harfi ceri kullanılmaktadır. Anlamı &#8216;içinde&#8217; demektir. Ayetleri kelime kelime tercüme edecek olursak: Fi: ‘içinde bulunur’, neyin içinde? Erzi: ‘Yer&#8217;in.’ Ne bulunur? Revasiye: Ağırlıklar. Ayetin kelime kelime toplu meali: “Allah yerin ‘içine baskı yapan ağırlıklar&#8217; koymuştur.” şeklindedir. Bu &#8216;ağırlıklar&#8217; yerin içinde magma tabakasında bulunur. Allah (cc) yerin &#8216;üzerine&#8217; değil &#8216;içine&#8217; ve  &#8216;cibal&#8217; yani dağ değil &#8216;revas&#8217; koymuştur. Ve bu iki ayet yeryüzünün ilk oluşumunu anlatmaktadır ki, kastedilen levhaların sarsıntılarıdır ve bu ağırlıklar sarsıntıları engellemektedir. (Kur’an Yolu, III/384)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara 22: O rabbiniz ki yeri size döşek, göğü de size yüksek bir tavan yapmış, Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık. Kaf 7: yeri nasıl yaydık. yorum: bu da yeri tepsi yapan bir başka ayet.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce tüm ayetlerin tam tercümelerini verelim:  &#8220;Yeryüzünü uzattı.&#8221; (Rad, 3; Kaf, 7; Hicr, 19)  &#8220;Yere; nasıl yayılıp döşendi?&#8221; (Ğaşiye, 20) &#8220;Yeryüzünü yayıp döşedi.&#8221; (Naziat, 30) Günümüzden 3.7 milyar yıl önce, şimdikinin sadece %10’u kadar yeryüzünde bir alan vardı. (Von Huene, Roland; Scholl, David W. (1991). &#8220;Observations at convergent margins concerning sediment subduction, subduction erosion, and the growth of continental crust&#8221;. Reviews of Geophysics. 29 (3): 279–316. Bibcode:1991RvGeo..29..279V. doi:10.1029/91RG00969) Zamanla yeryüzü ‘uzadı’ ve 3 milyar yıl önce günümüzdekinin % 25’i kadar oldu. 2.6 milyar yıl önce ise günümüzdekinin % 60’ına kadar kıtaların uzaması devam etti. (Taylor, S.R.; McLennan, S.M. (1995). &#8220;The geochemical evolution of the continental crust&#8221;. Rev. Geophys. 33 (2): 241–265. Bibcode:1995RvGeo..33..241T. doi:10.1029/95RG00262) ve günümüzde de hâlâ kıtaların yani yeryüzünün uzaması devam etmektedir. Tıpkı Kur’an’ın ifade ettiği gibi. (bilimveyaratilisagaci.com/2020/12/yeryuzunun-uclarindan-eksilmesi; bilimveyaratilisagaci.com/2020/01/Kur’anda-dunyanin-sekli-pervane)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyanın ilk oluşumu esnasında yer kabuğu soğumaya başlar ama alttaki sıvı magma, üzerinde yüzmeye de devam etmektedir. Bu tabaka gerek birbirine çarptıkça gerekse alttan gelen basıncın etkisi ile dağları oluşturmaya başlar. Bu dönemde yer küre girintili çıkıntılı bir yapı halindedir. Zamanla güneşin ve suların aşındırıcı etkisi ile milyarlar yıl içinde dağlar ufalanarak toprağı oluşturmuş ve bu topraklar erozyonla vadilere inmiş ve sonunda da toprakla dolan yer küre düzlenmiş, ‘yayılmış’ ve hayatın oluşması için ‘adeta döşek gibi’ serilmiştir. (science.sciencemag.org/content/335/6070/810; nationalgeographic.org/encyclopedia/weathering; link.springer.com/chapter/10.1007/978-3-642-53715-8_4) Ayette geçen firaş: Döşek kelimesi yeryüzü ile insanın ilişkisini anlatmak için kullanılmıştır. Bu kelime aynen bir teşbih-benzetme sanatı olarak Nebe, 6. ayette de  geçmekte ve yine aynı surenin 10. ayetinde bu defa da gece bir  &#8216;örtüye&#8217; benzetilmektedir. Rum 26. ayette ise yer ve göklerin Allah’a ‘boyun eğdiği’ ifade edilmektedir. Mülk 15. ayet, ‘Yeryüzünün insana boyun eğdiğinden’ bahseder ve ayetin devamında, &#8216;yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın&#8217; ifadesi yer alır. Görüldüğü gibi ayetlerde peşpeşe benzetme/mecaz sanatları kullanılmıştır! Allah yeryüzünü insanın rahatça yaşayacağı bir ortamda adeta döşek gibi yaratmıştır. (Bakara, 29; İsra, 70; Mü’minun, 40/61-64) Dünya insanın evi imiş gibi rahatça yaşayabileceği bir yer olarak yaratılmış ve tüm detaylar ona  (insana) göre ayarlanmıştır. Yukarıda da değindik, bitki ve hayvanlar insanlara hizmet için yaratılmıştır! (‘Allah’ın varlığının ispatı’, ‘Ateim Yanılgısı’ ve ‘Evrim’ adlı yazılarımızda da bu konular anlatılmaktadır.) Ya göklerdeki ihtişam! Gezegenlerin itme çekme kuvveti ile oluşan denge, kara delikler, İnsani İlke ve İnce Ayar, dört temel kuvvet -yerçekimi kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet- tüm bunlar hep bir düzene, dolayısı ile insanın rahat huzuruna işaret etmekte değil midir? İşin dikkat çekici yönü, tüm bunlarda insanın hiç müdahalesi yoktur ve insanın iradesi dışında tüm bu denge kurulmuştur ve işlemektedir. Zaten Bakara 22. ayetin ‘devamın da’ “Gökten su indirip onun aracılığı ile size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı” buyrularak konuya açıklık da getirilmektedir. Yani ayetlerin asıl amacı, uyum/dengeye dikkat çekmek, kainat kitabını okumaya yönlendirmek ve buradan da Yüce Yaradan’a ulaşmamızı sağlamaktır.  Diğer ayetlerde (Hicr, 19 ve Kaf, 7) yerin, dağlara göre daha yayılmış olduğu ifade edilirken, “Belirli bir ölçü” ifadesi ile de yine aynı mesaja, yeryüzündeki dengeye dikkat çekilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zariyat : 47-48  bu  ayeti anlamamızı kolaylaştırır:&#8221;&#8230;yeryüzünü de döşeyip  yaydık. bakınız biz ne güzel döşeriz.&#8221;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zariyat, 47. ayet: “Göğü gücümüzle biz kurduk, şüphesiz biz onu genişleticiyiz.” diye bilimsel bir mucizeye işaret edilirken (Big Bang) bir sonraki ayetten Kur’an’ın bilim dışılığına delil bulabileceğini ümit edenler ancak ateistler olabilir! Allah’u Teâlâ yeryüzünü, insanın rahat yaşaması için beşik gibi yaratmıştır. İnsanlar o dengeyi bozmadıkça (<em>Rahman, 1-9</em>) yaşam denge içinde devam edecektir. Ayette geçen &#8220;döşeme&#8221; fiili (ki, ayette ‘döşedik’ denmektedir, ‘yaydık’ denmemektedir) Arapçada ‘döşek/yatak’ anlamına gelen ‘frş’ kökünden türetilen fiil ile ifade edilmektedir ve ‘konfora, rahatlığa ve düzene’ işaret etmektedir. Artık kula düşen nimetini, rızkını aramaktır. &#8220;Ne güzel döşeyiciyiz.&#8221; şeklinde son bulan bu ayet, tüm ‘yaymak, döşemek’ şeklindeki eylemlerin amacına işaret etmekte, yaratılanlardaki mükemmelliğe dikkat çekip Yaratana ulaşılması istenmektedir! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İnsanlar ne için yaratılmışlardır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zariyat suresindeki ayette insanların ‘kulluk için’ yaratıldığından söz edilirken, A’raf suresindeki ayette ise çoğunun cehennem için yaratıldığından söz edilmektedir. Zariyat suresinde yaratma fiili ‘haleka’ şeklinde geçerken, A’raf suresindeki ayette ise yaratma ‘haleka’ değil, türeyip çoğaltma anlamındaki ‘zare’nâ’ kelimesi geçmektedir. Zariyat 56: “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım” Burada söz konusu olan durum ilk yaratılmadır. İnsanların yaratılması için “haleka”   fiili kullanılmıştır. A’raf suresindeki bahsi geçen 179. ayetin öncesini, 175. ayetten itibaren okursak, Allah’ın ayetlerinin kendisine ulaştığı ama ayetlerden yüz çeviren, küfrü tercih eden, bu nedenle de Allah’ın hidayetine muhatap olmayan bir kişiden bahsedildiği görülür. 179. ayette ise, Zariyat suresinde de ifade edildiği gibi “ibadet için yaratılan insanların tercihlerini, yaratılış amaçlarının dışında kullandıkları” ifade edilmekte ve “And olsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi türetip çoğalttık (zare’nâ). Kalbleri vardır, bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.” (A’raf 179) buyurulur. Burada kastedilen ilk yaratılma değil, türetip çoğaltılmadır: ‘Zare’nâ’ Türkçeye yaratmak şeklinde çevrilseler de Arapça asıllarında iki ayrı fiildir ve dolayısı ile iki farklı anlam kastedilir. İlk yaratmada (haleka) tercih yoktur ama ‘zare’nâ fiili tercih sonucu olan duruma işaret eder. Konuya ek olarak, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ ve ‘Kur’an, akıl, kalp’ başlıklı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hüküm gününde inkar edenlerin kitapları hangi tarafından verilir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kimin de kitabı ‘ardından’ verilirse” (İnşikak, 10) “Kitabı ‘sol eline’ verilen ise; o da, der ki: &#8220;Bana keşke kitabım verilmeseydi.” (Hakka, 25) İnşikak suresinin 10. ayetinde kitabı ardından verilenlerden söz edilmektedir. Burada cehennem ehlinin kitabının arkalarından uzatıldığı anlaşılmaktadır. Hakka suresinin 25. ayetinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verileceği bildirilmektedir. Bu iki ayet arasında hiç bir çelişki yoktur. Birinde kitabın uzatıldığı yön yani arkalarından uzatılmasından, diğerinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verilmesinden söz edilmektedir. Yani cehennem ehlinin kitabı arkalarından uzatılarak sol ellerine verilecektir.<strong> </strong>Çelişki bir yana, iki ayette söylenen ifadeler birbirini tamamlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kıyamet Günü İnsanlar Kaç Grup olacak?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sizler de üç gruba ayrıldığınız zaman: Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Diğeri amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; İşte onlar nimetlerle dolu cennetlerde Allah’a ‘en yakın’ olanlardır.” (Vakıa 7-12) “Ayetlerimizi inkar edenler ise, işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.” (Beled, 20) Allah, ilk surede insanların kıyamet günü, kitabı sağından verilenler ve kitabı solundan verilenler olmak üzere iki gruba ayrıldığını söylemektedir. 3. grup ise, önde olanlardır. Onlar Allah’a en yakın olanlar olarak kitabı sağından verilenlerden bir adım önde olacaktır. Yani iyiler ehli iki gruptan oluşur. Sağdan kitabını alanlar ve onlara önderlik yapanlar. Fazilette, amel, iyilikte o kadar öndedirler ki, sağdakilerden farklı olarak kendilerini taltif etmek için ayet onları ayrı bir grup olarak nitelendirmiştir. Beled suresinde ise zaten kaybedenler grup olan soldakilerden bahsedilmektedir ki, detay yukarıda açıklanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tarık Suresinde bahsedilen meni mi? İnsan mı? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarık 5-8. ayetler. “İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı? O insan dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.  Yine o bel kemiği ile kaburgalar (sulb ve terâib) arasından çıkar. Şüphesiz (Allah), yine o insanı yeniden-döndürüp yaratmaya güç yetirendir.” Ayeti farklı açılardan ele alan ve her biri bilimsel temelli üç yorumu aşağıda vereceğiz ki, üçü de birbirini tamamlamaktadır. Üroloji profesörü Zeki Bayraktar’ın yorumu: Ayet hem kadın hem erkeği kasteder ve bel ile leğen kemiklerinden bahseder. Ayette, &#8216;erkek&#8217; anatomisinden bahsederken de &#8220;sulb ve terâib&#8221; kelimeleri kullanılır. Sulb (Omurga) bölgesinden kasıt nedir? &#8216;Ductus deferens&#8217; spermlerin taşındığı kanaldır. Testiste üretilen sperm bu kanalla vücudun içerisine girer, idrar kesesinin arkasını dolanır, prostat bezinin içerisine ve oradan da idrar kanalına gider. Terâib: Kaburga bölgesidir. Damar, sinir sistemi, terâib (kaburga) bölgesinden itibaren başlar. Damar ve sinirler terâib bölgesinden beslenir. Yani sulb ve terâib bölgesinin tamamı, spermin/meninin atılmasını sağlayan, koordine eden mekanizmadır. Yani, &#8216;atılan su&#8217;, sadece testislerden ibaret değildir, bunun damarları, kanalları, sinirleri, dolaşım sistemi vardır ve bu sistem, ayetin belirttiği bölgedir. (youtu.be/PcNLIfnBoe4) Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın yorumu: &#8220;İnsan nereden yaratıldığına bir baksın.&#8221; Bakılacak yeri de Kur’an bildiriyor: “İnsan akan bir sıvıdan yaratıldı. O sıvı kaburga ile belkemiği arasından çıkar.&#8221; Ayette üzerinde durulan akan sıvı nedir? İnsan, sperm ve yumurtanın birleşiminden oluşur. Embriyoloji alanında çalışanların açıklaması şöyledir: Erkeklerin ve kadınların üreme hücrelerinin ‘ilk yaratıldığı’ yer, kaburga ile bel kemikleri arasındadır. Sonra yavaş yavaş kadının yumurtalıkları aşağı doğru akar ve erkeğin de spermleri de testislere doğru gelir.” (youtube.com/watch?v=RXPvuZ2eE8E) Bilimveyaratilisagaci.com sitesinde de kadın fizyolojisi konusundaki detaylar aktarılır: Kadın üreme organlarından yumurtalık üzerinde ayda bir defa folikül oluşmakta ve bu folikül patlayarak içindeki yumurta  hücresini fallop tüpüne doğru hızla fırlatmaktadır. Baloncuktaki bu patlama sonucu meydana gelen “tazyikle fırlatılma olayı” sayesinde yumurta hücresinin gideceği yere ulaşması sağlanmaktadır. Eğer tazyikle atılma olmasa idi yumurta hücresi rahime varamayıp karında farklı noktalara tutunacaktı. İnsanın yaratılışı bu hücrenin bulunduğu tazyikli suyla başladığı için Kur’an bu olayı ‘tazyikli atılan sudan yarattık’ diye belirtmiştir. (bilimveyaratilisagaci.com/2017/12/sperm-bel-ile-kaburga-kemikleri-arasindan-atilir) Üroloji ve Embriyoloji uzmanı Prof. Dr. Cengiz Yıldız da benzer görüşü dile getirir: &#8220;Ayette bahsedilen kadının oosit hücresidir ki, ovaryum&#8217;dan yumurta atımından ayette aynen bahsetmektedir.&#8221; (youtube.com/watch?v=41qvQYiYkqo)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayette insandan bahsedildiği şeklinde bir yorum da vardır. Çünkü 8. ayet insandan bahseder. (A. C. Meriç, Muhtelif 2, s. 57) Görüldüğü gibi, ateistlerin iddialarının zıttına bilimle çelişen değil, bilimsel bir ayet ile karşı karşıyayız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir? Peygamberler neden sadece Ortadoğuya gelmiştir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, İslam&#8217;ı Hristiyanlığın yayılmasına engel bir din olarak gördüğü için, İslam&#8217;ın evrensel bir din olmadığını ispat etmeye çalışarak rakiplerinden kurtulmak istemektedir ve bu da anlaşılabilir bir çabadır! Ünlü İslam düşmanı Oryantalist Caetani&#8217;nin “Dünyayı Hristiyanlaştırabilmek için İslam dinini Araplara hatta sadece Mekke’ye gönderilmiş bir din olarak göstermeye çalışmaktan daha doğal ne olabilir ki?” <em>(</em><em>Mustafa Asım Köksal, </em>Oryantalist Leone Caetani&#8217;nin İslam Tarihi&#8217;ne reddiye) Ama aynı sonuca farklı nedenlerle ulaşmak isteyen ateistler hâlâ ne peşindedirler, kime hizmet etmektedir eminim kendileri de bilememektedir!  Peki gerçek aslında nedir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın.” (İbrahim, 4) ayetini, peygamberimizin sadece Araplara gönderildiğine delil olarak kullanmak isteyenler vardır. Halbuki ayet çok açıktır. Elçinin gönderildiği toplum hangi dili konuşuyorsa, elçi de aynı dili konuşmaktadır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Ancak bu şekilde elçiler Allah&#8217;ın vahyini çevrelerindeki insanlara eksiksiz, kusursuzca ve tam olarak aktarabilmişlerdir. Bu sebeple, elçiye vahyedilen kitap da elçinin ve kavminin dilinde gönderilmiştir. Bundan daha doğal bir şey de olamaz zaten: “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Ayetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” De ki: “O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.” (Fussilet, 44) Ama aksine, ateistler doğru olan metodu bile ‘çelişki’ şeklinde sunmaktan geri kalmamaktadır. Kur’an’ın evrenselliğini açıkça ispatlayan ve ateistlerin görmediği birçok ayeti kerime bulunmaktadır. “Seni insanlara elçi gönderdik.” (Nisa, 79) “O, âlemler için bir öğüttür.” (Tekvir, 27) &#8220;Kur’an ‘bütün âlemlere’ nasihattir.&#8221; (Yusuf, 104) &#8220;O Kur’an ‘bütün âlemlere’ bir hatırlatmadır.&#8221; (Sad, 87) &#8220;O Kur’an ‘bütün âlemler’ için bir öğütten başka bir şey değildir.&#8221; (Kalem, 52) “De ki: “Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim.” (A’raf, 158. Ayrıca, Ali İmran 20 ve 75; Cuma 2; Bakara 78. ayetlere de bakılabilir.) Peygamberimiz önce “Yakın çevresini” (Müddessir, 1-2)  sonra “Mekke’yi” (En’am, 92) sonra tüm  “Âlemleri” (Sebe, 28) irşatla görevlendirilmiştir. Kur’an, aşama aşama Mekke’den tüm insanlığa yayılan ve mesajı evrensel olan ilahi bir kitaptır. Zaten sadece Mekke’ye peygamber gönderilse, Akabe biatlarında Medine halkı O’na neden biat etsin, Medine’ye neden çağırsın ve en önemlisi neden Mekke müşrikleri peygamberimize ve Medinelilere “Mekke’ye gönderilen peygamberi siz neden çağırıyor ve sen de neden gidiyorsun?” diye itiraz etmesin? Hz. Muhammed&#8217;in tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğu ve Kur’an hükümlerinden kıyamete kadar tüm insanların sorumlu olduğu pek çok ayette zaten vurgulanmıştır: “Biz seni ancak ‘bütün insanlığa’ bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.” (Sebe, 28) “Müşrikler hoşlanmasa da dinini ‘bütün dinlerden’ üstün kılmak üzere peygamberini gönderen Allah&#8217;tır.” (Tevbe, 33) Fransız oryantalist Roger Arnaldez de Kur’an’ın evrensel bir ilahi mesaj olduğunu açıkça ifade etmektedir: “Kur’an, yeryüzünün tanımış olduğu en büyük çapta ‘evrensel bir davet’ getirmiştir.” İskoç oryantalist W. Montgomery Watt, &#8220;Hicretten ‘önce bile’ Hz. Muhammed&#8217;in davetinden, ‘evrensel’ olarak bahsedilmektedir.&#8221; (M. Watt, Hz. Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si, s. 131) demektedir. Yine, İslam’ın evrenselliğini İngiliz oryantalist Thomas Walker Arnold, “İslam&#8217;ın çağrısı sadece Araplar için değildi, Hz. Muhammed zamanın önemli hükümdarlarına mektuplar da yolladı.” (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 50), Hintli filozof Swamı Ramdas: “Peygambere Tanrı&#8217;nın gönderdiği bu vahiy kesinlikle evrenseldir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 16), Alman oryantalist Eduard Sachau: &#8220;Allah&#8217;ın mesajları sadece Araplarla sınırlı olmayıp bütün insanlık için geçerlidir.  Hz. Muhammed muhakkak O&#8217;nun elçisi olarak ‘bütün insanları’ itaate çağırmakla görevlendirilmişti.&#8221; (Eduard Sachau, Uber den zweiten Chalifen Omar, s. 293) sözleri ile ilan etmektedirler. Ayrıca Peygamberimiz sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olsaydı Bizans, Sasani, Mısır, Habeşistan hükümdarlarına neden İslam davet mektupları gönderilsin ve görevinin sınırlarını aşıp tebliğ görevinin dışına çıksın? Aksine, &#8220;İslam evrenseldir ve Hz. Muhammed Hicret&#8217;in 7. yılında, dünyanın belli başlı devlet başkanlarına mektuplar göndermiştir.&#8221; (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 70) “Gelen bu peygamber hiçbir kavmin sözcülüğünü yapmıyor, hiçbir milletin hakimiyeti adına bir şey söylemiyor, ‘tüm insanlığın kurtuluşu’ için ‘evrensel bir mesaj’ sunuyordu.” (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 42) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16328" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/247082598_1223441784802424_51332.jpg" alt="" width="332" height="318" /> Davet mektuplarının gönderildiği ülkeler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler daha sonra da, “İlk başlarda Mekke&#8217;deki ayetlerde &#8216;Ey iman edenler&#8217; ibaresi varken, daha sonra yerine &#8216;Ey insanlar&#8217; sözü kullanılmaya başlandı, bu da Muhammed’in zamanla hedefini büyüttüğü anlamına gelir” şeklinde yorumlar yaparlar. Halbuki bu iddiaların da aksine, &#8216;Ey iman edenler&#8217; ifadesi de, &#8216;Ey insanlar&#8217; ibaresi de Medeni/Medinede inen surelerde de geçmektedir. Ayrıca Mekki/Mekke’de inen surelerde de cihanşümul, evrensel davet mesajları vardır. Mesela Tekvir suresindeki &#8220;Kur’an âlemler için bir öğüttür, âlemlerin Rabbi Allah&#8217;tır.&#8221; (Tekvir, 27-29) ayeti buna örnek verilebilir. (Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 210) Ayrıca “Mekki bir sure olan Enbiya suresi 107. Ayette, &#8220;Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.&#8221; Yine Mekki bir sure olan Sebe suresinin 28. ayette de, &#8220;Biz, seni bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.&#8221; buyurulmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine Maide suresi 15. ayette, &#8220;Ey ehli kitap, elçimiz size geldi.&#8221; buyrularak onlara da peygamber olarak gönderildiği açıkça ilan edilir. (Maşallah Turan, Batılı iki müsteşrik W. Montgomery Watt ve Rudi Paret&#8217;in İslam&#8217;ı algılama biçimlerinin kritiği, s. 32) Saf suresi 9. ayette, &#8220;O Allah ki, Rasulü&#8217;nü hidayet ve hak dinle, o dini, her dinden üstün kılmak için göndermiştir, müşrikler istemese de.&#8221; ifadeleri geçmektedir. Ayette geçen &#8220;Hak din&#8221; ifadesinden kastedilen, İslam&#8217;dır: “Allah katında din İslam&#8217;dır.” (Ali İmran, 19) ‘Diğer her din’den kastedilen ise, başta muharref/bozulmuş olan Yahudilik ve Hristiyanlık olmak üzere tüm ilahi ve beşeri dinlerdir. Üstünlüğün kapsamı hem dünya, hem de tüm ‘âlemler’dir. Dolayısı ile bütün insanlığın İslam davetinin muhatabı olduğu açıkça görülmektedir. Hz. Muhammed&#8217;in Bilal&#8217;e, &#8216;Habeşin ilk meyvesi’, Süheyb’e, &#8216;Rum&#8217;un ilk meyvesi&#8217; demesi de bu vizyonun göstergesidir. “Selman İran asıllı ilk Müslüman idi. İslam&#8217;ın Araplarla sınırlı olmadığını, Hz. Muhammed faaliyetleri ile açık ve net olarak göstermiştir. Daha sonra da bütün topluluklara İslam&#8217;ın anlatılması için elçiler gönderilmiştir.” (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 52) O nedenle de dünyanın dört bir tarafında 1400 senedir her milletten insana tebliğ yapılmaya devam edilmekte ve her toplumdan insanlar da yüzlerce yıldır bu davete akın akın icabet etmektedir. Bu konuda, ‘İslam’ın Dünyada Yayılışı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an, insanların sorunlarını çözen öneriler ileri sürdüğü için evrenseldir. Kur’an&#8217;ın ilk muhatapları cahiliye Araplarıdır. Fakat onların sorunları bugün dahi bütün dünyanın içine düştüğü sorunlardır: Şirk, kibir, içki, faiz, zina, hırsızlık, gıybet, iyiliksizlik, adaletsizlik, yardımlaşmama gibi.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 73, 144) “Ateistlerin neredeyse baş tacı ettikleri komünizm, sosyalizm ve anarşizm gibi ideolojilerin ilk metinleri belli bir dilde üretilmiştir. Karl Max&#8217;ın İngilizce yazması, bu ideolojinin Rusya&#8217;da kabul edilmesine engel teşkil etmemiştir. Hz. Muhammed, Mekke Panayır yerine gelen her milletten insana İslam&#8217;ı duyurmayı görev bilmiştir. Medine döneminde ise İranlı, Rum, Habeşli her ırktan ve her renkten Müslüman olanlar vardı. Ayrıca, Bizans, İran, Mısır gibi  dönemin en güçlü devlet adamlarına yazdığı davet mektupları vardı.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 114, 115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İnsanlığın ilk yerleşim yeri Mezopotamya ve Maveraünnehir bölgesidir. Peygamberler sadece Ortadoğu&#8217;dan çıkmamıştır. Ama insanlık, orada başlamış, eski medeniyetler orada kurulmuştur.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 46, 49) “Ortadoğu medeniyetlerin beşiğidir.” (Hamid Cengiz, Ateist ve deistlerin modern sorularına cevaplar, s. 94) Hadis kaynaklarında zaten, 124.000 veya 224.000 peygamber gönderildiği açıkça ifade edilir. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, V/265-66; İbn Hibban, Sahih, II/77) “Kur&#8217;an, ilk muhatapların hiç tanımadığı, bilmediği uzak diyardaki peygamberlerden söz etseydi muhataplar açısından verilen bilgilerin doğruluğunu test etme imkanı da olmayacaktı.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 145) “Kıssaların amacı peygamber listesi vermek değildir. Ana hedef, eğitimin unsuru olan mesajlardır. Amaç eğitimse, muhatapların tanıdığı ve bildiği coğrafyalardan örnekler getirmek daha doğal değil midir?” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 129) Nuh tufanı benzeri anlatılar ABD&#8217;de, Norveç ve Türk efsanelerinde bulunmaktadır. Bu da Hz. Adem&#8217;den itibaren İslam&#8217;ın gönderildiğinin delilidir.” (Meriç, Muhtelif-1, s. 133-135) Bu konunun daha kapsamlı anlaşılması için ayrıca, İslam&#8217;ın Peygamberimizle başlamadığını hatırlatalım. Bu konuda, &#8220;İslam tüm dinlerin özüdür.&#8221; başlıklı yazımıza bakılabilir. Yine Kur’an&#8217;a göre Musa da (A’raf, 104, Yunus, 90), Nuh da (Yunus, 72), İbrahim de Yakup da (Bakara, 120-132), Yusuf da (Yusuf, 38-40, 101), İsa da (Ali İmran, 51-52) Müslümandır. İslam ise tümünü kapsayan (Ali İmran, 84, Bakara, 137) tek ilahi dindir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Haman kimdir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haman ismi Kitab-ı Mukaddes’te, Hz. Musa’dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak (Kitabı mukaddes, Ester, Bap, 3:10) geçmektedir. Kur’an’da ise Hz Musa döneminde adından bahsedilir. Kur’an’ı Peygamberimizin Tevrat ve İncil’den alıntılayarak yazdığını iddia eden oryantalistler, Hz. Muhammed’in bu kitaplarda anlatılan bazı konuların Kur’an’a yanlış aktardığını ileri sürmektedir. Önce bilimsel bulgulara bakalım ve sonra Kur’an ile Kitab-ı Mukaddes’teki bilgileri bu bilimsel gerçeklik ışığında karşılaştıralım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">200 yıl öncesine kadar Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. MS. 2. ve MS. 3. yüzyılda Hristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu, yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve zamanla da sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS. 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutulmuş ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmamıştır. Ta ki, bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine kadar. Eski Mısır hiyeroglifi, 1799 yılında ‘Rosetta Stone’ adı verilen MÖ. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözülmüştür. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, Demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki Eski Mısır yazısı çözülmeye başlanılmış, tabletin tüm çözümü, Jean-Francoise Champollion adlı bir Fransız tarafından gerçekleştirilmiştir. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış ve eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında birçok şey öğrenilmiştir. (tr.wikipedia.org/wiki/Rosetta_Taşı) Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye de erişilmiştir: “Haman” ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında geçmektedir. Viyana’daki Hof Müzesi’nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz edilmektedir. Aynı yazıtta Haman’ın Firavun’a olan yakınlığı da vurgulanmaktadır. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichsche Buchhandlung) Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan, “Yeni Krallıktaki Kişiler” sözlüğünde ise Haman’dan “Taş ocaklarında çalışanların başı” olarak bahsedilmektedir. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band I,1935, Band II, 1952) Gerçekten de ortaya çıkan sonuç müthiş bir gerçeği ifade etmektedir. Haman, Kur’an’a karşı çıkanların iddialarının aksine, aynen Kur’an’da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır’da yaşayan ve Kur’an’da bahsedildiği gibi Firavuna yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişidir. Nitekim Kur’an’da, Firavunun kule yapma işini Haman’dan istemesini aktaran ayet de bu arkeolojik bulguyla tam bir uyum içindedir: “Firavun, ‘Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum. Ey Haman! Haydi, benim için tuğla fırınını yak, bana bir kule yap. Belki oradan Musa’nın tanrısını görürüm; ama kesinlikle onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum’ dedi.” (Kasas, 38) Sonuçta, Eski Mısır yazıtlarında Haman’ın adının bulunması Kur’an aleyhinde birtakım zorlama iddia dile getirenlerin iddiasını boşa çıkarmakla kalmayıp, Kur’an’ın gerçekten Allah katından olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Zira Kur’an, Peygamber devrinde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgiyi mucizevi şeklinde bize aktarmaktadır! Kitabı Mukaddes’te geçen Haman bölümü birçok batılı araştırmacı (Prof. Albert A. List, Lewis paton, Carey Moore gibi) tarafından, ‘kurgu, hatta abartılı komedi içerikli hikaye-masal’ şeklinde de nitelendirilmektedir. Kur’an’da geçen Haman karakteri ise eski ahitteki senaryodan ‘çok farklı’ özellikler göstermektedir. Kitabı Mukaddes’teki Haman karakteri ile ancak isim benzerliğinden bahsedilebilir. Çünkü iki karakter arasında ‘hem zaman hem mekan farklılığı’ bulunmaktadır. Oxford üniversitesi öğretim üyesi Adam Silverstein (&#8220;Haman’s Transition From Jāhiliyya To Islam&#8221;, Jerusalem Studies In Arabic And Islam, 2008 (published 2009), Volume 34, pp. 285-308) Ahitteki Haman ile Kur’an’daki Haman arasında üç fark olduğunu belirtir ve aradaki ‘zaman-mekan (Ahitte İran’dan bahsedilmektedir!) farkı, karakterlerin özellikleri ve anlatılan konuların farklılığı’ üzerinde geniş açıklamalar yapar! Tüm bu farklılıklar, K. Mukaddes’in Kur’an’a kaynaklık yapamayacağının da delilleridir. (A. H. Jones, &#8220;Hāmān&#8221;, in J. D. McAuliffe (Ed.), Encyclopaedia Of The Qur&#8217;an, 2002, Volume II, op. cit<em>.</em> p. 399)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: Haman adının Mısır yazıtlarında h-m-n-h  kökeni ile geçtiğini ve haman ile yazıtlardaki hmnh’nin aynı şey olmadığını ileri süren bir görüş de vardır. Bu iddiada bulunan ateist bir arkadaş, hemen sonra haman kelimesinin Humajun  kelimesinden türediği de ileri sürmüştür. Yani, Güya Kur’an’a cevap verdiğini iddia eden bu ateist, hmnh kökeni ile haman aynı değil derken, haman kelimesinin kökenini ‘humajun’ olarak göstermektedir ki, isimlerin diller arasındaki geçiş sürecindeki değişimini ilk önce kabul etmeyen bu arkadaş sonra kendi iddiasına delil olarak bu değişimi kabul ederek İslam’a saldırmaya çalışarak da çelişkiye düşmektedir. Daha detaylı bilgi için şu kaynağa bakılabilir: islamic-awareness.org/Quran/Contrad/External/haman.html</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin ilginci, farklılıklardan haberdar olanların bu defa konuyu Muhammed yanlış anlamışa getirip, yine hata aramaya devam etmeleridir! “Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler.” (A’raf, 179) &#8220;Varacakları yer Cehennemdir. Orası ne kötü bir yerleşim yeridir.&#8221; (Sad, 56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Firavun boğuldu mu boğulmadı mı? </strong><strong>“Derken Firavun, Musa&#8217;yı ve İsrailoğullarını Mısır&#8217;dan sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.” </strong><strong>(İsra, 103)</strong><strong>; “Nihayet bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğduk.” </strong><strong>(Zuhruf, 55) </strong><strong>Ayetler Firavunun boğulduğunu ifade ederken, Yunus 92. ayet: “Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler.” diyerek boğulmadığını belirtir, bu çelişki değil midir?</strong>  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Firavun boğulduktan sonra bedeni ibret olması için sahile atılmıştır, denizde çürütülmemiştir. Nitekim, Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunmuştur. (Celal Ediz, Üç Bin Yıllık Mucize”, Gerçeğe Doğru<em> 2</em>, s. 1-4) Firavunun boğulması hakkında A’raf,  135-136. ayet tefsirlerine (ve Ömer Faruk Harman, Firavun, DİA, XIII/118-121) bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nuh&#8217;un tüm Oğulları gemiye bindi mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.” (Enbiya, 76) “Oğlu dedi ki; &#8220;Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım&#8221;. Nuh da &#8220;Bugün Allah&#8217;ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah&#8217;ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.&#8221; dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.” (Hud 43) İlk ayet ailesi kurtuldu derken, ikinci ayette oğlunun boğulduğu açıkça ifade edilmektedir. Peki, bu bir çelişki midir? Tabii ki hayır! Aynı konudaki tüm ayetleri bir arada okursak sorun kendiliğinden çözülmektedir. İnanmayan oğlu aileden kabul edilmemektedir:  “Allah: &#8220;Ey Nuh! O kesinlikle senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.” (Hud, 46) Zaten, “yakınlarından maksat, kendisine inananlardır.” (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/692, Hud, 36) Görüldüğü gibi, Allah’u Teâla Nuh&#8217;un o oğlunu Enbiya 76. ayette geçen ailesinden bir fert kategorisine koymamış ama inananları ise (Hud, 36) ailesinden saymıştır. “İnananlar kardeştir.” (Hucurat, 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah&#8217;ın oğlu olabilir mi olamaz mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, elbette yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. Ama o bundan münezzehtir. O, tek ve kahredici olan Allah&#8217;tır.” (Zümer, 4) “Gökleri ve yeri yoktan var eden O&#8217;dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O&#8217;dur. Ve O, her şeyi bilendir.” (En’am, 101) Münezzeh: Uzak, temiz demektir. Ayrıca ayetin sonunda, “O Allah tektir” denilerek yine oğlu olamayacağının altı çizilmekte sonrada ‘Kahhar’ sıfatına atıfta bulunulup, bu tür iddialarda bulunacaklara nasıl bir sıfatla kendini göstereceğini Yüce Allah haber vermektedir. Zaten ayetlerden ‘oğlu olabilir’ sonucu asla çıkarılamaz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Her şey çift mi yaratılmıştır? </strong><strong>Zariat 49. ve Yasin 36. ayetlerde bütün hayvanlar çift yaratılmıştır deniliyor fakat cifti olmadan bölünerek üreyen birçok canlı vardır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetlerde ‘çift’ diye tercüme edilen kelime Kur’an’da ‘zevc’ sözcüğü ile ifade edilir. Türkçede bile karı- koca için zevce yani ‘eş’ kelimesi kullanılmaktadır. Yani zevc, ‘bir şeyin zıttı ile beraber olması, çift olması’ demektir. Her şey çifttir. Siyah beyaz, artı eksi, gece gündüz, kadın erkek, beden ruh, dünya ahiret… Zaten müfessirler de (Kur’an’ı açıklayanlar da)  “Her şeyden çift çift yaratma”yı açıklarken, daha çok “gece-gündüz, erkek-dişi, yer-gök, insan-cin, iman-küfür, ay-güneş” gibi karşıtları ile olan birliktelikleri örnek vermektedir. (Taberi, VVXII/8-9; Elmalılı Tefsiri, XI/4543-4544) “Kara-deniz, gece-gündüz birer ‘çift’ hükmündedir.” (Zemahşeri, Keşşaf, s. 1054) Bu gerçeği, sonradan Müslüman olan Doktor Maurice Bucaille şöyle ifade etmektedir: &#8220;Zevc (çoğulu, ezvac) kelimesi, karı koca için olduğu gibi ayakkabılar için de kullanılır.&#8221; (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 304) “Tabatabai, birbirlerine mukabil çiftlerden her birisi diğerini tamamlamaktadır.” (Tabatabai, Mizan, XVIII/386) derken de bu gerçeğe işaret etmektedir. Görüldüğü gibi zevc kelimesinden maksat ‘diğeri, karşıtı, zıttı, kendini tamamlayanı’ demektir. &#8220;Yüce Allah evreni zıtlıklar ahengi içinde yaratmıştır.&#8221;  (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 44) “Eğer melekler yaratılmamış olsaydı, zıt çiftler halinde yaratılma kanunu bozulmuş olurdu. Varlıklar ancak zıtları olduğunda bilinebilir. Eğer çirkinlik ve kusurluk yaratılmamış olsaydı, güzellik ve kusursuzluk bilinemezdi. Hastalık olmasaydı, sağlığın ne derece önemli olduğu takdir edilemezdi. Bu sebeple Allah varlıkları çiftler halinde yaratmıştır. Varlıklar, zıtları ile bilinirler. Kafamızda sıcak diye bir kavram olmasa, soğuk da bilinemez.” (Prof. Doktor Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 82, 199, 267) Fizikçi Paul Dirac: &#8220;Her bir elektronun aynı kütle değeri fakat ‘karşıt yükte bir ikizinin’ olduğu anlaşılmıştır.&#8221; (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 289) derken de, yine aynı gerçeğin altını çizmektedir! Evet, sadece canlı değil, cansızlar da çift yaratılmıştır. Evrende canlı-cansız her şey, elektron, nötron ve protonlardan meydana gelmektedir. Bu üç unsurun da eşleri vardır ki, bunlar anti elektron, anti nötron, anti protondur. Buna göre her şey çifttir, ikili sisteme sahiptir. Bir zamanlar okullarda atomu tanımlarken “Bölünemeyen en küçük yapı birimi.” şeklinde tarif edilirdi. Zaten atom Yunancada &#8220;bölünemez&#8221; anlamına gelen &#8220;atomos&#8221;tan türemiştir. Paul Dirac adlı bilim adamı atom parçacıklarının da çift yaratıldığını yani elektron karşısında pozitronun bulunduğunu tespit edip “Parite Kanunu”nu keşfetmiş (Hubert Reeves, İlk Saniye, s. 29-43; Murray Gell-Mann, Quark and the Jaguar, s. 177-198) ve bu sayede Nobel Ödülü kazanmıştır. Halbuki 1928 yılında ‘elektronun artı yüklü bir eşinin var olması gerektiğini’ söylediği zaman bilim adamlarınca alaya alınmıştı. Yani artık sadece madde değil, ‘antimadde’den de bahsedilmekte, atom ve atom altı parçacıkların hepsinin karşıtının varlığından bahsedilmektedir. Eşeyli üremede ise, aynı türe ait iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici sitoplazmik köprü oluştururlar. Bu köprü aracılığıyla DNA molekülü, tamamen veya kısmen bir bakteriden diğer bakteriye aktarılır. Bu gen aktarımı olayına &#8220;konjugasyon&#8221; denir. Konjugasyon olayı ile yeni özelliklere sahip ve ortam şartlarına uyum sağlamış dayanıklı bakteriler oluşur. Eşeyli üremede gen aktarımında bulunan bakteri erkek, geni alan ise dişi olarak kabul edilir. Olay tamamlandığı zaman bakteriler arasında kurulmuş olan sitoplazmik köprü erir. Salyangozun üremesi için de çift olması gereklidir<em>.</em> “Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir.” (Su Ürün. Müh. M. Suat İnan, Salyangoz biyolojisi ve yetiştirme teknikleri, s. 3) “Çiftleşme zamanında bir salyangoz dişi görevi görürken diğeri erkek görevi görür.” (evrimagaci.org, 11 Tem 2018; Salyangozlar nasıl ürer? Sabah, 31.10.2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Maymunlara dönün ne demek? </strong><strong>Bakara, 65; Maide, 60 ve A’raf,  166. ayetlerde insanlar ceza olarak maymuna dönüştürülüyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Teşbih/benzetme sanatı Kur’an’ın indiği dönemde sözlü sanatın geliştiği Araplar arasında çok yaygın olarak kullanılan bir üslup tarzı idi. “Araplar belağat konusunda çok ileri gitmişlerdi. Panayırlarda, şairler şiir yarışması yaparlardı.” (Profesör Süleyman Ateş, İslam&#8217;a itirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den cevaplar, s. 163) Müberred, ‘el-Kamil’  adlı eserinde: “Şayet bir kimse, ‘Araplar sözlerinde ekseriyetle teşbih  kullanır’ derse, bu söz doğrudur.” derken, İbni  Abbas: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi  bir yeri size kapalı gelirse, şiire (şiirde kullanılan sanat türlerine) müracaat ediniz. Zira şiir, Arapların divanıdır.&#8221; diye açıklamada bulunmaktadır. Suyuti, “Mecaz gibi, kinayenin varlığı da alimlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüştür.” (Suyuti, İtkan, II/789) derken Cahiz, el-Beyan ve’t-tebyin’de ve İbn Kuteybe, Teʾvilü Müşkili’l-Ḳur’an’da ‘Kur’an ayetlerinin mecazi anlamlarından’ bahsetmektedirler. (Nasr Hamid Ebû Zeyd, el-İtticahü’l-ʿaḳli fi’t-tefsir, s. 93; İbrahim Ukayli, Tekamülü’l-menheci’l-maʿrifîʿinde İbn Teymiyye, s. 129; Hulusi Kılıç, “Belagat”, DİA, V/381) Kur’an ayetlerinin çoğunluğu hakikat tarzında ifade edilmişken bazı yerlerde ise mecaz ifadeler kullanılmıştır. (Zerkeşi, Burhan, II/255-299; Suyuti, İtkan, s. 494) Bu konuyu örnekleriyle ‘Kur’an’da teşbih’ adlı yazımızda ele aldığımızı belirtip sorumuza geçelim. Mücahid, İsrailoğullarının gerçekten maymun olmayıp sadece kalplerinin değiştirildiğini söylemektedir. Bu yoruma delil olarak da Cuma, 5. ayeti (Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın ayetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz) getirmiştir. (Mücahid, Tefsir, s. 205; Taberi, I/332; Prof İsmail Çalışkan, Hakikat ve Mecazın Belirleyicisi Müfessirdir, İslami ilimler dergisi, yıl 8, cilt 8, sayı 1, bahar 2013, s. 145) Zaten Türkçede bile, ‘Hevesi, zevki, kararı sık sık ve çabucak geçen kararsız kimse’ anlamında, “maymun iştahlı” deyimi kullanılmakta değil midir? Gazeteci Ertuğrul Özkök’ün bir yazısının başlığı da, ‘Ben bir domuzum’ şeklindedir. (Hürriyet, 12.4.2012) Aynı yazısında Özkök, “Hürriyet İnsan Kaynakları, bundan istifade ederek, çalışanların “Çin burçlarına” göre bir de “karakter analizini” çıkarttırmış. Çin takvimine göre 22 Ocak 1947 ile 9 Şubat 1948 arasında doğanların burcu “domuzmuş”. ‘Karakter tahlili’ni sıraladığı yazısını Özkök şöyle bitirir: Bugüne kadar kendimi “bonobo maymunu” sanıyordum, meğer bir domuzmuşum.” Biz yine de sayın Özkök’e yazılarını yazarken daha dikkatli olmasını tavsiye edelim çünkü yazısını ciddiye alan ateistler çıkabilir! Benzer şekilde 1961 darbe anayasasını hazırlayanlardan hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da anılarında, &#8220;kimi insanların köpekleşmekten kurtulamadığını&#8221; yazmaktadır. (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların izinde, s. 251) Acaba ateist kesim sözleri nasıl değerlendirecektir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca ayette bir karakter analizi yapılmakta ve dünyevileşip ahireti unutan Yahudilerin ‘maymunlaşan karakterine’ dikkat çekilmektedir. Zaten TDK da ‘Domuz’ kelimesine mecazen, ‘Hain, aksi, ters, inatçı, hınzır kimse’ anlamlarını vermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ahzab 53. ayet</strong><strong>te Muhammed, eve gelen misafirlerini Allah&#8217;ın sözleriyle kovuyor. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kovmuyor, “misafirlere misafirlik adabını öğretiyor.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 95) Ayet, evlere izinsiz girmemeyi tavsiye etmekte, oturma, konuşma, misafirlik adabından bahsetmektedir. Bunlar görgü kurallarıdır. Bu kural sadece Efendimizin evi değil, tüm evler için geçerlidir. Cahiliye dönemi bu kurallardan habersiz olan insanlar, her konuda olduğu gibi bu konuda da, Efendimiz vasıtası ile hem zihnen hem pratikte eğitilmiştir. Zaten aynı surenin 21. ayeti bize Efendimizin bizim için &#8220;güzel bir örnek &#8221; olduğundan bahsetmektedir. O, kendi yaşantısı ile bize örneklik teşkil etmektedir ve bu onun ilahi görevlerinden sadece biridir. Ayrıca bizzat Efendimiz bu kurallara zaten uymakta, izin almadan ve selam vermeden başka evlere girmemekte, izin gelmezse geri dönüp gitmektedir. (Zadu’l-Me‘ad, II/381; Rıyazu’s-salihin, 872)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İsrailliler üstün müdür? </strong><strong>Casiye 16, Bakara 47,122. ayetlerde İsraillilerin dünyaya üstün kılındığı anlatılıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Casiye 16. ayet zaten üstün olma nedenlerini de açıklamaktadır: “Biz, şüphesiz İsrailoğulları’na da ‘kitap, hüküm ve peygamberlik’ verdik, kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık.” Bakara suresinde de, ilahi dinin gönderilmesi bir nimet olarak nitelendirilmektedir. Yani israiloğullarına verilen üstünlük, onlara gönderilen ‘ilahi vahiyden, manevi sorumluluk’tan kaynaklanmaktadır. Hak din onlara gönderilmiş, onu tebliğ edip yayarak, maddi ve manevi üstünlüklerini koruyacaklarına zamanla ilahi dini bozmuşlar, azgınlık göstermişler ve dolayısıyla üstünlüklerini de kaybetmişlerdir. Günümüzde de ilahi mesaja uyanlar, onu yaşayanlar üstün olarak ilan edilmiştir. “Sizin en üstün olanınız, takvada en ileri olandır.” (Hucurat, 13) “Eğer inanıyorsanız en üstün olan, sizlersiniz.” (Ali İmran, 139) Zaten artık Yahudiler, ‘Allah&#8217;ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri, isyan edip haddi aşmaları, anlaşmaları bozmaları’ (Bakara, 100; Ali İmran, 112) ve “Allah’ın eli bağlanmış!” demeleri” üzerine ‘lanetlenmişlerdir.’ (Maide, 64) İlahi kural günümüzde de aynen devam etmektedir: “Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.” (Bakara, 85) Kısaca, İslam’da ne üstün ırk vardır ne de ırkçı bir yaklaşım söz konusudur. Prensipler bellidir. Uyan üstün olur, hem dün hem bugün hem de yarın!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ahzab 50-52. </strong><strong>ayetlerde hemen hemen bütün kadınlar Muhammed’e helal kılınıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin evlilik hayatına baktığımız zaman bu yorumun hayata geçmiş olduğunu görüyor muyuz? Asla hayır! Pratikte uygulama safhasına geçirmeyeceği ayeti neden Kur’an&#8217;a yazsın (!) o zaman? Demek ki ateistlerin ayetten anlamak istediği ile ayetin vermek istediği mesaj aynı değildir! Peki, gerçek nedir? Ayetin ilk bölümü sadece Efendimize değil, tüm inananlara hitap etmektedir yani ilk bölüm zaten özel değil genel hüküm bildirmektedir. Ayet önce mehrini vererek evlenilebilecek olan kadınlardan bahseder, bu genele hitaptır. Sonra ise Efendimize özel olan duruma geçilir: Ayetin ikinci bölümde Efendimizle mehirsiz evlenmeyi kabul edenlerden bahsedilir ki, bu da zaten ayette açıkça ifade edilmektedir: Kendini, mehir almadan Efendimize hibe eden yani karşılık beklemeden, mehri almadan Efendimizle evlenmek isteyenlerden bahsedilir ki, mehirsiz evlilik sadece peygamberimize özeldir ve bu da karşılıklı rızaya bağlıdır. Kısaca ayetin ilk bölümü genel, ikinci bölümü ise Efendimize özel durumu açıklar. 52. ayette de  ateist  iddianın aksine “Bundan sonra artık başka kadınlar sana helal olmaz” denilmektedir ki, aslında ateistlerin Kur’an’da var dedikleri çelişki kendi iddialarında bulunmaktadır: Kur’an’ı kendi yazdı ise neden kendini sınırlasın, tüm kadınları kendine helal kıldı ise neden evlenmedi? Ayetin ikinci kısmı Efendimize özel olsa da oradan da genele ait bir hüküm çıkarılabilmektedir: Mehirsiz evlilik yapılamaz! ‘Kur’an’da Efendimize özel ayet var mı?’ sorusu da,  &#8216;Ateistlere cevap&#8217; adlı yazımızda ele alınıp ayrıca cevaplanmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir yandan: &#8220;İyilik ve fenalık bir değildir. Sen fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost olduğunu görürsün.&#8221; (Fussilet, 34) seklindeki hükümler, diğer yandan bunlara ters düsen: &#8220;Ey inananlar. Size kısas farz kılındı. Ey akil sahipleri kısas’ta sizin için hayat vardır.&#8221; (Bakara 178-179) Ya da, “Bir kötülüğün karşılığı, ayni şekilde bir kötülüktür.” (Şura, 40) seklindeki hükümler bulunur Kur’an&#8217;da. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetler Müslümanların önüne iki şık sunmakta ve ‘fetva ile takva’ arasında tercih yapabileceklerini bildirmektedir. Her Müslüman fetvalara göre yaşamalıdır ki, bunun içinde ‘kısas’ta vardır. Ama olaylara takva boyutu ile bakar, af edici olur, bağışlarsa ecrini, mükafatını Allah katında kat be kat görür ki, bu da İslam’ı yaşamada ileri derecede olanların tercih edebileceği ikinci bir yoldur. Ama ne fetva ve ne de takva boyutu İslam’a aykırı değildir ve ne de bu ikisi birbiri ile çelişir. Sadece İslam’ı yaşamada takva daha ileri bir aşamadır. Kısas’tan amaç adalettir. Ama sevap için affetmek de İslam ruhuna uygun bir davranış biçimidir. Örneğin bir insan haksız yere öldürülse, şeriata göre yakınlarına üç şık sunulur: Ya ‘devlet’ katili idam eder ya kan bedeli karşılığı para alınıp katil af edilir ya da işin takva boyutu gündeme gelir, o zaman da Allah rızası için katil karşılıksız af edilebilir. Her üç şıktan hangisini tercih ederse etsin, sonunda maktulün ailesi tercihte bulunduğu için, kan davası başta, toplumsal sorunlar da ortadan kalkar. Görüldüğü gibi ortada çelişki değil, mana âleminde bir yolculuk söz konusudur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hristiyanlar cennete girebilecek mi? </strong><strong>Bakara 62. ayette Yahudi ve Hristiyanların cennete girebileceğinden bahsediyor, fakat Ali İmran 19, 85, 113; Maide, 69; Hac, 17; Bakara, 136. ayetlerinde ise hak dinin İslam olduğundan bahsediyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide 69. ayet, Bakara 62. ayet ile aynı içeriğe sahiptir. Bozulmamış, asli unsurlarını muhafaza eden her din mensubu cennete girecektir! Yani İslam öncesi yaşayan veya İslam’dan habersiz olanlardan ‘Allah’a, ahirete inanıp iyi iş yapanlar’ cennete gireceklerdir. Yoksa geri kalanlar için Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce, İsa’nın dini ve İslam üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse o da helak olmuştur.” (Taberi, I/253-257) Yani, tahrif edilip bozulan, İsa figürlü heykellerle puthaneye döndürülen günümüz  kiliselerine giden Hristiyanlar ve ırkçı zalim siyonist Yahudiler kendi tercihleri sebebi ile cennete gidemeyeceklerdir. Günümüzde hak din sadece İslam’dır. Hristiyanlık ve Yahudilik asli/ana/esas özelliklerini kaybedip bozulmuştur. Tek ilaha çağırıp, putları reddeden din ise sadece İslam’dır: Beyyine, 6; Nisa, 150-151; Maide, 17; Tevbe, 30-31; Bakara, 116; Bakara, 105; Bakara, 89. ayetlere bakılabilir. İngiliz oryantalist Arthur John Arberry bakın bu konuda ne demektedir: “Kur’an, Bizans ve Roma medeniyetlerinin tamamen göçmüş olduğu, Musevilik ve Hristiyanlığın bozulmuş inançlara sahip göründükleri bir devirde vahyedilmiştir. O Kur’an daima gerçek olan, çökmeyecek bir altın çağ açacaktır.” (A. J. Arberry,  The Holly Koran, s. 30) “Şüphesiz, Allah katında tek din, İslam&#8217;dır.” (Ali İmran, 19) “Kim, İslam&#8217;dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali İmran, 85) “Bugün size dininizi olgunlaştırdım ve size nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslam&#8217;ı seçtim.” (Maide, 3)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hz. İbrahim’in babası Azer mi Tareh mi? </strong><strong>Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu, Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmut gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğü” iddia edilmektedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Muhammed’in Kur’an’ı kendisinin yazdığı ve yazarken de Tevrat ve İncil’den faydalandığı iddiası, oryantalistlerin temel argümanlarındandır. Bu konuyu ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazıda detaylı şekilde ele alıp cevapladığımızı hatırlatıp soruya geçelim. İçerisinde “Hani İbrahim babası Azer&#8217;e, &#8220;Sen putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum&#8221; demişti.” (En’am, 74) ayetleri de bulunan En’am suresi, Mekki bir suredir yani Mekke’de nazil olmuştur. Mekke’de ise Yahudi yoktur. (Doç. Dr.İsmail Hakkı Atçeken, Bazı oryantalistlere göre asr-ı saadet’te Yahudiler, İstem, Yıl:2, Sayı:4, 2004, s. 106, 108) Yani Yahudilerden bilgi edinme gibi bir durum asla söz konusu değildir. İkinci olarak, Medine’de mevcut bulunan Hayber, Beni Kurayza, Beni Nadir gibi Yahudi kabilelerinden neden hiç bir Yahudi itirazda bulunup, “Sen şunları bizim kitaptan aldın ama yanlış almışsın” dememiştir? Çünkü bu kabilelerin hepsi İslam’a düşmandı ve Müslümanlarla savaşmışlardı. Kaynaklar onların birçok itirazlarını bizlere haber veriyor ama bu yönde hiç bir itiraza rast gelinmiyor! Aksine İslam’a giren birçok Yahudi âlimi de bulunmaktadır. Mesela, bunlardan en ünlüsü olan Abdullah b. Selam (Buhari, II/335; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, III/108; İshak, Siretü’n-Nebeviyye, I/516-517) ve Uhud Savaşında hem de Yahudilerce hiçbir işin yapılmaması dini bir zorunluluk olan Cumartesi günü Müslüman saflarında savaşıp şehit olan Yahudi âlim Muhayrık (TDVİA, VVVI/22), Yahudi asıllı bilgin iken Müslüman olup ‘İfhamu’l-Yehûd’ adlı Yahudiliğe reddiye yazan Samuel bin Yahya el-Mağribi (Fatıma Betül Taş, Dini Araştırmalar, Temmuz-Aralık 2015, Cilt: 18, Sayı: 47, s. 243- 269) gibi ünlü alimler ve günümüzde de Müslüman olan Haham <em>Aaron Kohen </em><em>(Hürriyet, 4.11.2008)</em><em>, </em> Haham Yusuf Hattab (Milli gazete, 8 Ocak 2012) Dr. Uri Davis (Dünya Bülteni, 10.08.2009), ailesi ile Müslüman olan Yahudi Haham Mort (Yeni Akit,28.12.2021) örnek olarak sayılabilir. Ayrıca Kur’an Tevrat’tan alıntı ile yazılsa idi, İbrahim’in babasının adının Azer olarak değil, Terah olarak Kur’an’da geçmesi gerekirdi. Halbuki Kur’an, Tevrat ve İncil’deki yanlışları reddedip düzeltmiş, eksikleri ise tamamlamıştır. Peki, Azer ismi nereden gelmektedir? Bazı İslam âlimleri, Bakara, 133. ayette Arapça ‘baba’ anlamına gelen ‘Ebun’ kelimesinin ‘ata’ anlamında (ayette çoğulu olan âbâun: atalar kelimesi geçer) kullanıldığını, bu kelimenin amca anlamına da geldiğini (Tecri-i Sarih Tercümesi, IV/126) belirtip, Azer’in İbrahim’in babası değil amcası olduğu (İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye, III/289; Muhammed Seyyid Tantavi, Tefsiru’l-vasit li’l-Kur’ani’l-Kerim, V/108; Said Havva, el-Esas fi’t-Tefsir, III/1698) görüşünü ileri sürmüştür. Terah ve Azer’den birisinin ismi diğerinin de lakabı olması da muhtemeldir. (Muhammed b. Ömer Fahruddin er-Razi, ‘Ismetu’l-enbiya, VIII/31-32. Ayrıca; Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/126) İşin asıl ilginç tarafı da ateistlerin, muharref/bozulmuş İncil ve Tevrat&#8217;taki bilgileri doğru kabul ederek, onların bozulduğunu ileri süren Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki Tevrat’a ve İncil&#8217;e aykırı bilgilerden hareketle Kur&#8217;an&#8217;ı eleştirebilmeleridir. Ateist isen neden kaynağın Tevrat ve İncil, değilsen neden ateizmin arkasına saklanarak Kur’an’a saldırıyorsun?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’daki yeminler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist bir yazar, “İnandırmak için Kur’an’daki Tanrı&#8217;nın and içmeleri” başlıklı yazısına “Kur’an&#8217;ın Tanrı&#8217;sıyla Tevrat&#8217;ın Tanrı&#8217;sının birçok benzerlikleri vardır.” diyerek başlar. Aklınca Hz. Peygamberin, İslam’ı Yahudilerden aldığını ima etmeye çalışır. Halbuki Kur’an sürekli olarak, Tevrat’ın ve İncil’in Allah tarafından gönderildiğini fakat zamanla onların tahrif edildiğini bildirmektedir. Bu konuda” İslam tüm dinlerin özüdür.” adlı yazımıza bakılabilir. Kur’an Arapça indirilmiştir: “Her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik.” (İbrahim, 4) “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur&#8217;an olarak indirdik.” (Yusuf, 2) Dolayısıyla Kur’an’ı,  indirildiği dil ve edebiyatı dikkate alarak anlamaya çalışmak gerekir. Türkçe dil kuralları temel alınarak İngilizce veya Fransızca metinler anlaşılmayacağı gibi, Arapça bazı deyim veya dile özel kullanımlar da Türkçede tam anlamı ile hemen anlaşılamaz. Mesela, tercümesi yapılan eserlerin dilinin özelliklerini dikkate almayan bu tür kafa yapısına sahip olan taassup ehli (Mutaassıp) bir ateist, İngilizcede “çok yağan yağmuru” ifade için kullanılan, “It&#8217;s raining cats and dogs.” (Gökten kedi köpek yağıyor) ya da Fransızcadaki “il pleut des cordes” (Gökten ip yağıyor) cümlelerini okusa neler düşünürdü acaba? Gelelim konumuza. Seyyid Şerif Cürcani, ‘Kitabu’t-Tarifat’ adlı  eserinde yemini şöyle tarif eder: Lügatte, ‘kuvvet’ demektir. Şer’i ıstılahta (terim olarak) ise, “Allah’ın ismini söyleyerek veya alakalandırarak, haberin iki tarafından birisini kuvvetlendirmektir.” Yani ateistlerin iddia ettiği gibi “inandırmak için” değil anlamı ‘kuvvetlendirmek için’ Kur’an’da yemin kullanılır! Celaleddin es-Suyuti de “İtkan” isimli meşhur eserinde, “Kasem (yemin) ile maksat, haberin gerçekliğini ortaya koymak ve onu pekiştirmektir.” demekte ve “Sözün ‘büyüklüğünü, değerini’ göstermek için yeminin kullanıldığını” söylemektedir. (Suyuti, Itkan, II/250, 345) Nitekim Ebu’l-Kasım Kuşeyri de, “Muhakkak ki Allah kasemi, delilin mükemmel olduğuna işaret ve pekiştirme için ifade etmiştir.” demektedir. Kısaca, Arapça’da bir şeyin önemini, değerini bildirmek için onunla yemin yapılır. Bir şeyin iğrençliğini, adiliğini bildirmek için de beddua. Yoksa Allah istese hemen bir emir ile yok eder. (Bahaettin Sağlam, İsmail Acarkan, Turan Dursun ve Din, s. 162) Özellikle, “Arapça’da ‘edebi eserlerde’ yemin çok kullanılmıştır.” (Prof. Süleyman Ateş, Gerçek din Bu 1, s. 156) Kur’an da “Arap edebiyatının en yüksek üslubu ile inmiştir. Yemin de bu üslubun vazgeçilmez bir parçasıdır. Bundan dolayı, vurgulanması gereken bir konu, yeminle vurgulanarak anlatılmıştır. Özellikle de tevhit ve bu çerçevede olan konular yeminle vurgulanmıştır. (Ateş, s. 161) Yine, İslam’dan önce de Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Bunun detaylarını Johs Pedersen “İslam Ansiklopedisi”nde etraflıca izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, VI/374-378) Arapların öteden beri alıştıkları bu üslubu Kur’an-ı Kerim muhafaza etmiştir. (TDVİA, II/290) Yani Yüce Allah indirdiği ayetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle ‘pekiştirmiştir.’ Bunda garip görülecek bir taraf da yoktur. Kur’an’ın o anki muhatabı Arap dilini kullanan insanlardı ve hiç bir Arap müşriğin de aklına, &#8220;Allah, Kur’an da niye yemin ediyor?&#8221; diye sormak gelmemiştir. Çünkü bu üslup o dile göre çok normaldir. Yemin her zaman ‘pekiştirmek’ için değil, bazen de o şeyin ‘kıymetine işaret etmek ve değerini yüceltmek için de’ kullanmıştır. (Recep Azakar, Kur’an-ı Kerim’de yemin edilen zaman kavramları, s. 48, 52) Yemin, bir şeyin faziletli oluşuna ya da faydasına da işaret edebilir. “Tin” suresinde Yüce Allah’ın “zeytine ve incire” yemin edip dikkat çekmesi buna en güzel örnektir. Yine Arapça dilinde bir kural olan isim tamlamasındaki birinci isim olan ‘muzaf eğer biliniyorsa, hazfedilebilir; yazılmaz.’ Mesela, ayette geçen “Ve’ş-şemsi” (Güneşe yemin olsun) kelimesi “Ve Rabb&#8217;i’ş-Şemsi” (Güneşin rabbine yemin olsun) demektir. (Suyuti, Itkan, II/346) Bunlar da Arap dilinin incelikleridir. Özetle, Kur’an’da neye yemin ediliyorsa, o dilin özelliği gereği, muhatabın ona dikkatini çekmek istenir ve oradan da gerçeğe ulaşmasını amaçlanır. Yani, ‘yemin edilenler bilinçli ise şahit, bilinçsiz ise delil hükmündedir!’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah beddua eder mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dua ve beddua birinden bir şey istemek demektir. Allah isteyen değil, istenen makamdır. O halde beddua diye anladığımız hitaplar farklı hedefleri amaçlamaktadır. Kur’an, indiği halkın lisanı ile muhatabına hitap eder. Allah “yapılan kötü işlerden ötürü”, yapılan fiillerin kötülüğüne ‘dikkat çekmek’ için o kötü fiilleri işleyenlere lanet etmiştir. Allah istese lanet ettiği kişileri direkt yok ederdi ama amaç, ayetlerin indirildiği halkın hitap tarzı ile “Yapılan işin Allah tarafından razı olunmadığına” dikkat çekmektir. &#8220;Allah’ın laneti ‘zalimlerin’<strong> </strong>üzerine olsun!&#8221; (A’raf, 44) &#8220;Bozgunculara lanet olsun.&#8221; (Rad, 25) &#8220;Biz, kitapta açıkça belirttikten sonra, indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti ‘gizleyenler’ var ya, işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.&#8221; (Bakara, 159) Allah&#8217;ın lanetledikleri, “Zalim, bozguncu, gerçeği bile bile gizleyen” kimselerdir. Unutmayalım ki o insanlar “lanetli oldukları için kötülük yapmıyorlar, kötülükleri yüzünden lanetlenmiş kişilerdir!” Kötü, zalim, gaddar olanların Allah tarafından lanetlenmesi de ayrıca Müslümanlara durması gereken tarafı göstermektedir! Ve dikkat edilirse “ayetlerde şahıslardan ziyade vasıfları, düşünceleri” muhatap alınmaktadır. “Ebu Leheb bile bir isim değil, şahsı gösteren bir künyedir ve anlamı da, &#8216;alev babası&#8217; demektir. Bu nedenle de Hz. Peygamber&#8217;e ve İslam&#8217;a karşı ateş püskürmek isteyip de kendini cehenneme atmış olan kafirlerin hepsinin ‘temsilcisi’ olması sebebiyle onun helaki, hepsinin helakına örnek teşkil etmektedir.” Kur’an’a göre insanlar ‘yaptıkları zulüm ve haksızlıktan dolayı’ lanetlenirler. Bu açıdan acımasızca insanları bombalayan, kadın, yaşlı, çocuk demeden hedef gözetmeksizin insanları öldüren, kendisi üstün bir ırk zannederek başkalarının topraklarına el koyma hakkının kendilerinde olduğunu düşünen ve savunmasız insanları yurtlarından çıkaran, ‘kötü iş’ sahipleri Kur’an’da lanetlenmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kocası ölen bir kadın ne sürede iddet bekler? </strong><strong>Bir yıl mı</strong><strong> dört ay on gün mü?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler.” (Bakara, 240) “İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri, dört ay ve on (gün) beklerler.” (Bakara, 234) Bakara suresinin 240. ayetinden maksat, dul kalmış kadınların kocalarının evinde bir yıl kalma hakkının olduğunun ilanıdır. Kocası öldükten sonra miras paylaşımında kocaya ait ev farklı kişilere miras olarak kalmış olabilir. Bu durumda bile kadının bu evde bir yıl oturma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca geçiminin de sağlanması zorunludur. Bakara Suresi’nin 234. ayetinde ise kocaları ölen kadınların dört ay on gün süreyle beklemeleri ve bu süre içinde evlenmemeleri gerektiği bildirilmektedir. Ama kadın 4 ay 10 gün sonra isterse evden ayrılır ve başka birisi ile evlenebilir. Dolayısıyla iki farklı ayette, kadın için farklı iki durum hakkında hüküm bildirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yılan mı? Ejderha mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi.” (A’raf, 107) “Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).” (Taha, 20) Araf suresindeki ve Taha suresindeki anlatılan iki olay birbirinden farklıdır ve aynı konudan söz edilmemektedir. Eğer ayetten önceki birkaç ayet okunsa bu rahatlıkla da anlaşılabilecektir. Araf suresinin 107. ayetinde firavunla karşılaşma esnasında yaşanan bir olay anlatılır ve ona karşı Musa peygamberde asasını atar. Taha suresinin 20. ayetinde ise, Firavuna gitmeden önce Allah Musa’ya verdiği mucizeleri gösterirken asasını atmasını ister. (Bülent Tatlıcan, kur’an&#8217;da çelişki yoktur, s. 80) Bunun dışında iki ayette geçen kelimeler birbirinden farklı olsa da, ortak sözlük anlamları vardır. Sözlüğe bakıldığında ikisini de “yılan” anlamına geldiği görülmektedir. Mesela Taha 20. ayette geçen kelime ‘Hayyatun’dur ve anlamı “yılan”dır. (Kur’an-ı Kerim lügatı, s. 160) Araf, 107’deki ‘Suban’ kelimesinin de yılan anlamı vardır. (Kur’an-ı Kerim lügatı, s. 112) Bunlar eş anlamlı kelimelerdir. Flamur Kasam ise bu konu hakkındaki ayetlerde yılanın büyüme aşamalarından bahsedildiğini söyler. Önce &#8220;Hızla sürünen bir yılan&#8221; (Taha, 20) iken, Firavun’un karşısında ejderhaya dönüşmüştür. (A’raf 107; Şuara 32) “Yılan haline geldiği anda küçük ve hızlı bir yılan oldu. Sonra büyük bir yılan haline gelecek şekilde gelişti. Buna göre &#8221;can&#8217; kelimesi (Neml, 10; Kasas, 31) ile bir hali, &#8216;suban&#8217; kelimesi ile de diğer hali kastedilmiştir. (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 157-159) Kısaca, zaten aynı anlama gelen farklı iki kelime ile tedrici olarak yılanın gelişimi de anlatılmış olmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şeytan Melek mi yoksa Cin mi? Melekler Allah&#8217;a karşı gelebilir mi? </strong><strong>Melekler Allah’a boyun eğerler&#8221; (16:49-50) &#8220;Ama melek olan iblis secde etmedi.&#8221; (2:34)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Meleklere, “Adem’e secde edin” dediğimizde İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kafirlerden oldu.” (Bakara, 34) Ayette Allah, iblisi meleklerden ayrı tutmuştur. Ayette gecen ‘İlla iblis: iblis dışında’  cümlesi, meleklerle beraber anılan bir çoğul cümlenin, bunun dışında bırakılan istisnasını ifade eder. Burada Allah’ın seslendiği varlık meleklerdir. Dolayısıyla çoğunluğa sesleniş tarzı, cümlenin kurulumunda etkendir. Örneğin, “müdür kapıdan içeri girince, tüm öğrenciler ayağa kalktı, yalnız öğretmen hariç.” cümlesi bu manayı teyit eder. Burada cümle çoğunluğa göre kurulmuş ve çoğunluğun içinden olmayan istisna da belirtilmiştir. Aynı ayette, “O, yüz çevirdi, kibirlendi ve kafirlerden oldu.” cümlesi de, iblisin meleklerden olamayacağının göstermektedir. Çünkü melekler asla Allah’ın emrine isyan etmezler. (Tahrim, 6) İblis, kibirlenmek gibi bir özelliğe sahipse, bu onun cinlerden olduğunun göstergesidir. İnsan henüz yeni yaratılmaktadır ve bunun dışında kibirlenme özelliğine sahip tek canlı cinlerdir! İnsan ve cinler dışındaki tüm varlıklar Allah’ın emrine itaat (secde, tespih) ederler: Güneş ışık verir, dünya yörüngesinde hareket eder, melekler kendilerine verilen görevi ifa ederler. ‘Kafirlerden oldu’ kelimesiyle de olmadan önceki halinin meleklerle beraber itaat eden ve Allaha karşı gelmeyenlerden olduğu anlaşılmaktadır. Zaten Kehf süresinin 50. ayeti tümüyle konuya açıklık getirmektedir: “Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: “Adem’e secde edin!” demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” Bakara 34. ayetteki istisna burada açıkça ifade edilmiş, “İnsan ve cinlere has olan” kibirlenebilme özelliği Adem babamızın yaratılması ile depreşmiş, böylelikle o melekler seviyesinden iblis seviyesine inmiştir. Zaten insanlarda tıpkı cinler gibi melekler seviyesine de yükselebilme veya aşağıların aşağısına da inebilme özelliğe sahip varlıklardır. Üstün ve izzet sahibi olup (İsra, 70)  &#8220;En güzel bir biçimde yaratılan.&#8221; (Tîn, 4) insan zalimlik yapıp kibirlenirse (Ahzab, 72; Bakara, 206) “aşağıların aşağısına inip&#8221; (Tin, 5) &#8220;hayvanlardan daha da aşağı.&#8221; (Furkan, 44) seviyeye düşebilir ki, iblisin içine düştüğü durum tam da buna örnektir. Yani soru/n Kur’an’ın metodunu kavramamaktan kaynaklanmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tanrı kendi kaldırabileceğinden daha ağır bir taş yaratabilir mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz de aeist arkadaşlara bir iki soru soralım hep onlar mı soracak? Bir Giritli &#8220;Bütün Giritliler yalancıdır&#8221; derse, bu Giritli doğru mu söylemiş olur yalan mı? &#8216;Su her şeyi ıslatır, peki suyu ne ıslatır?&#8217; Peki ya sonsuzdan büyük bir rakam yazabilir mi? Evet, tüm bu sorular mantıksızdır ve amaç da demagojidir. Bu soruda da, “Allah’ın gücü” ve “yaratmak” sıfatları birbiri ile yarıştırılmak istenmektedir. Kendi kaldıramayacağı bir taştan bahsedersek güçsüz, yaratamayacağını ifade edersek yaratıcılık sıfatı zedelenen bir tanrıdan bahsetmiş olacağız. Evet, bu soru, tıpkı diğerleri gibi mantıksızdır. Çünkü yaratılması düşünülen mahlukatın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Hayal edilen varlığın yaratılması, Allah’tan beklenmekte, böylece Allah’ın yaratıcı olduğu ve o hayali varlığın ise yaratılan olacağı kabul edilmektedir. Sonra ise o hayali varlığın yaratılması Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir. Kısaca, Allah’ın nihayetsiz büyük, yegâne yaratıcı, ezeli ve ebedi mutlak kadir olduğu ve sonradan yaratılan taşın ise yaratılmaya muhtaç, aciz, zelil, miskin olduğu sonucu ortaya çıktığı halde, tam tersine o hayali varlığın Allah tarafından kaldırılıp kaldırılamayacağı sorgulanmaya çalışılmaktadır. Bu sebeplerle bu soru hiçbir ilmi değere sahip değildir. “Allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? Kaldıramayacağı bir taş olan zatın Allah olması mümkün olabilir mi?” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 101) Dolayısı ile Allah hem yaratır hem de kaldırır! “Allah çok güçlüdür, üstün ve galiptir.” (Ahzab, 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gaybı kimler bilebilir?</strong> <strong>Kur&#8217;an&#8217;a göre gaybı yalnız Allah bilir, peygamberlerine bildirebilir, O&#8217;nun ve bildirdiği peygamberlerinin dışında kimse bilemez. Kur&#8217;an&#8217;a Göre Peygamberler Erkektir. Ama durum bundan farklıdır:  Kasas, 7: “Mûsa&#8217;nın annesine şunu vahyettik: &#8220;Emzir onu! Onun aleyhinde bir korku hissedince de nehire bırakıver onu. Korkma, üzülme! Kuşkun olmasın ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu resullerden biri yapacağız.” Musa&#8217;nın annesine vahyediyor, gaybı bildiriyor (bir kadına). Ali-İmran, 45: “Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.” Meryem&#8217;e (bir kadına) İsa&#8217;nın doğacağını, geleceği, gaybı bildiriyor. Görüldüğü gibi o ayetler, gaybı peygamberden başkasına bildirmiyor derken, bu ayetlerde Allah peygamber olmayanlara gaybı bildiriyor. Yine görülen o ki Kur&#8217;an Tanrı sözü değil, Muhammed&#8217;in uydurması.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İyi çalışılmış bir konu gibi gözükse de yine aynı problemle karşı karşıya bulunmaktayız. Aynı konudaki ‘tüm ayetlerin bir arada değerlendirilmesi!’ metodunun işletilmemesi sorunu! Buradaki problem gayb konusu değil vahiy kavramının tam anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Halbuki Kur’an’da vahiy kavramı tam anlaşılırsa, sorun kendiliğinden çözülecektir. Gayb, “Gizli kalan, görünmeyen” anlamındadır. (Lisanü’l-ʿArab, gyb maddesi) Vahiy kelimesi sözlükte, ‘Gizli konuşma, işaret etme, ‘emretme’, ‘ilham etme’, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme, acele etme, seslenme vb’ gibi anlamlara gelir. (Cevheri, es-Sihah; ibn Manzur, Lisanü&#8217;l-Arab, &#8220;vhy&#8221; maddesi; DİA, Vahiy maddesi) Ayrıca terim anlamı (yani özel bir alanda aldığı anlam) &#8220;Yüce Allah&#8217;ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesine” vahiy denmektedir. “Hz. Musa’nın annesine yapılan vahiy ise peygamberlere yapılan vahiy değil, seçkin kulların kalbine doğan ilhamdır.” (Kur&#8217;an Yolu, IV/216) Yoksa Allah ‘arıya da&#8217; vahyetmiştir: &#8220;Rabbin bal arısına ‘vahyetti’: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.&#8221; (Nahl,  68-69) Buradaki vahiy, ‘emretme-görevlendirme’ anlamındadır. Görüldüğü gibi bu iki ayette vahiy kelimesi terim anlamında değil sözlük anlamlarında bulunan ‘emretme’ ve ‘ilham etme’ anlamlarında kullanılmıştır. Zaten vahiy alan resulün görevi aldığını insanlara tebliğ etmektir. (Maide, 67) Hz. Musa’nın annesinden ve Hz. İsa’nın annesi Meryem’den böyle bir görev istenmemekte, aksine onlara sadece bilgi verilmektedir. İşte bu bilgi verilmesine İslam literatüründe ‘ilham’ denmektedir ki, ilhamda da yine melekler aracı olarak kullanılmaktadır. İslami bir terim olarak ilham, “Allah’ın, doğrudan veya melek aracılığıyla iyilik telkin eden bilgileri insanın kalbine ulaştırması” şeklinde tanımlanmaktadır. (DİA, İlham maddesi) Kur’an, tüm peygamberlerin erkek olduğunu bildirir ve onlar için kullanılan vahiy, terim olarak bildiğimiz manada ‘Allah&#8217;ın emir yasaklarını bildirmesi’ anlamında kullanılmıştır. Kelime oyunu yaparak veya direkt cehalet örneği göstererek Kur’an’da çelişki aramaya çalışanların eline geçen sadece elinde atmaya çalıştıkları çamur izi ile ortada kalmak olacaktır. Kur’an güneş gibidir, çamur atmakla kirletilemez, atanın sadece eli -yüzü, ruhu- kirlenir. O nurdan istifade edip önünü aydınlatamayanlara ise ‘nâr’ eşlik eder ve sonu aydınlığa ulaşmak değil kavurucu bir azaba çıkar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Anti parantez Peygamber erkeklerden seçilmiştir çünkü iftira, hakaret, savaş, öldürülme gibi kesin muhatap olunacak bu zor görev kadınlara yüklenilmemiştir. Hele ki hamilelik veya özel haller gibi ayrıcalıkları da hesaba katarsak, bu, Allah&#8217;ın kadınlara tanıdığı, aktüel ifadesi ile pozitif ayırımcılıktan başka bir şey değildir. Tıpkı evin ekonomik yönden teminatının öncelikli olarak erkeğe yüklenilmesi gibi. Ama manevi-ilmi olarak önder birçok kadın da vardır tabii ki: Rabiatü’l-adeviyye: İlahi aşkın sembolü, Amra: Hz. Aişe tarafından yetiştirilmiş büyük bir hadis bilgini, Nefise bintu Hasan: İmam Şafii’ye öğretmenlik yapan âlime, Ümmü’l-Hayr Rabia: Hat ustası ve hadis üstadesi, Zeyneb bintu Selma: Medine’nin büyük fıkıh alimesi, Zeyneb bintu Abdirrahman: Zemahşeri isimli Türk kökenli tefsircinin hocası, Abide: İmam Malik’ten hadis rivayet eden alime, Kerime: Buhari’nin hadislerini Mekke’de rivayet eden muhaddise ve şair sahabe kadınları Hz. Fatma, Hz. Şeyma, Hz. Hansa, Hz. Atike, Hz. Naciye ve daha niceleri.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanlar Haceru’l-Esved’e taparlar ve Kâbe’ye secde edip şirke mi düşerler? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlara ‘Hacerü’l-Esved şefaat etmeyecek, şahit olacaktır.’ (Kenzu’l-Ummal, h. no: 34748) Nasıl ki kıyamet günü, ‘el ayak’ insana şahitlik (<em>Yasin, 65)</em> edecekse, aynı durum H. Esved için de geçerli olacaktır. Yaratılan insanların metalleri konuşturduğu günümüzde, Yaratıcının bunu gerçekleştirmesi de pekâlâ mümkündür. Zaten her hücremizin içinde tüm bilgilerimizin saklı olduğunun bilindiği bu dönemde bu konu daha da kolay anlaşılabilir olmaktadır. Yoksa Müslümanların Hacerü’l-Esved’e bakışını Hz. Ömer özetlemiştir: “Ben seni öpüyorum, ama senin ‘ne zararı ne de yararı olmayan bir taş’ olduğunu çok iyi bilirim. Ve muhakkak ki benim Rabbim Allah’tır. Eğer Resulullah’ın/Allah’ın elçisinin seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” (Buhari, Hacc 50, 57, 60; Müslim Hacc, 248, 120; Muvatta, Hacc 36; Tirmizi, Hacc 37) İmam Nevevi&#8217;nin de belirttiği gibi, Hz. Ömer&#8217;in bunu söylemesine sebep: &#8220;Müslümanların putperestlikten yeni kurtulmuş olmalarıdır.” (Nevevi, Şerhu Sahihi Müslim, VII/16-17, ayrıca: Kamil Miras, Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, VI/108-109) Tüm hacı adayları her dönüşte H. Esved&#8217;i selamlar. H. Esved tavafın başlama yeri olarak işaret taşı görevi görür. Yani Hacerü’l-Esved’in işlevi Hz. İbrahim zamanından beri aynıdır; tavafın başlangıç noktasını belirlemek! Peygamberimizin, “Güçsüzlere sıkıntı verecekse, tekbir getir ve Hacerü’l-Esved’e ellemeden tavafa başla” şeklindeki hadisi de (Ahmet, Müsned, I/28)  yine onun bu görevine işaret etmektedir. Daha sonra ateist yazarlar Kâbe’ye secde etmemizi de dillerine dolayıp Kâbe’ye taptığımızı iddia etmektedir ki, insan sormadan edememektedir, madem Müslümanları putlara taptıracaktı (!) Efendimiz neden 23 sene çile çekip, savaşlar, mücadeleler sonunda Kâbe’yi putlardan temizlemiştir? Sadece tapılacak putları değişmek için mi tüm bu çaba, emek, mücadele verilmiştir? Hem de içi boşaltılmış bir binaya taptırmak için! Halbuki daha Kur’an’ın ilk 4. ayeti Müslümanların yolunu çizmektedir. Müslüman ‘sadece’ Allah’a  “Kulluk eder, ancak O’ndan yardım ister.&#8221; (Fatiha, 4) Ve bırakın Kâbe’deki putları, İslam Hz. İsa heykellerine bile karşıdır. Detay, &#8220;İsa, Papa, İncil&#8221; adlı yazımızdadır. Putçuluğa neden olma ihtimaline karşı Efendimiz ne resmini yaptırmıştır ne de heykelini! Şeytan taşlama (cemre) ‘şeytana karşı bir tür tepki ve direnmeyi temsildir, sembolik olarak şeytan taşlanır, yoksa orada şeytan yoktur. Her taş atışta, önceden yapılan günahların terki için söz verilir ve ‘cemre’den de maksat budur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kıble, Arapçada ‘yön, yönelinen şey’ anlamına gelir.” (DİA, Kıble maddesi; Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 115) Kâbe Müslümanlar için bir şiar, yön, işarettir. Hz. Adem ve oğulları tarafından yapılan (İbni İshak, Sire, s. 32-41) Kâbe daha sonra Hz. İbrahim&#8217;in oğlu İsmail ile temelleri üzerine &#8216;yeniden&#8217; inşa edilmiştir. (Bakara, 127) Kâbe’nin tarih boyunca defalarca tadilat gördüğü, onarıldığı da bilinmektedir. (Ezraki, Kâbe ve Mekke Tarihi, 69-105; Zebidi, Sahih-i Buhari Tecrid-i sarih Tercemesi ve şerhi, VI/28-29) Ayrıca ‘Hicr-i İsmail’in orijinal Kâbe&#8217;ye dahil olduğu halde  (Buhari, “Ḥac”, 42; Tirmizi, &#8220;Hac&#8221;, 48; Nesai, &#8220;Hac&#8221;, 125, 128) günümüzde Kâbe&#8217;ye eklenmiş de değildir. Kâbe’nin asıl şekli küp değil bir kenarı düz karşı tarafı ise yarım daire şeklinde olan bir binadır, günümüzde Kâbe’ye dahil olduğu bilinen ama Kâbe&#8217;ye ek yapılmayan yarım daire şeklindeki yerden -Hicr’i İsmail’den-  her Müslüman haberdardır ama hâlâ o yer Kâbe&#8217;ye eklenmemektedir. Bu durum gizli saklı bir şey de değildir ve İslami kaynaklarda zaten detayları da anlatılmaktadır. Yani Kâbe, bizatihi sadece tek başına bir taş bina olarak kutsal değildir, onun değeri taşında değil, ‘içerdiği anlam ve ifa ettiği görev’dedir. Onun en önemli asli görevi de, namazda ümmete bize ‘yön’ tayin etmesidir. “Kâbe bir istikamet noktasıdır. Kâbe, Allah&#8217;a gerçekleştirilen secdenin istikamet noktasıdır. Kâbe birliği sembolize eder.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s.  131-132) Bunun dışında Kâbe’nin asli şekli bilindiği halde şu anki hali ile korunması bile aslında, İslam&#8217;da bu binanın sadece taş olarak bir kutsallığının olmadığının ama yön tayin etmesi nedeni ile önemli bir görevi ifa ettiğini göstermektedir. Dolayısı ile maddi gözüken yönü ile Kâbe’yi onarmak/korumak, Müslümanların üzerlerine düşen önemli bir görevdir. Kâbe/Hacerül-Esved taş olarak değil, anlam/mana olarak görevleri gereği değerlidir! Her ibadetin ruhu, mantığı ve amacı vardır. Namaz spor, oruç perhiz,hac turistik ziyaret değildir. Ama işin kabuğu ile özü arasındaki farkı ayırt edemeyen de her zaman olacaktır. Mesela, namaz aslında ‘ahlaksızlık ve kötülükten uzak durmamıza neden olacak  bir araç’ (Ankebut, 45) olmasını gerekirken, bu ruhu yakalamayan ve sadece sportif faaliyetmişçesine yatıp kalkanların ibadetlerini yüce Yaradan namaz olarak kabul etmemekte ve kınamaktadır. (Maun, 4-5) Bazı cahil Müslümanlar fırsat bulsa Kâbe’den taş kopartıp memleketlerine bile götürmek isteyecek kadar işin özü/ruhundan uzak bir anlayışa sahip olabilir. Şeytan taşlama yerindeki ruhu, manayı kavrayamayan bazı Müslümanların eşyalarını cemre&#8217;de taş gibi kullanmaları, aynı eksik bakış açısının tezahürüdür. Özetle, içi boş olan ve asli şekli bilinse de görevini ifa ettiği için günümüzdeki şekli korunan bu taş binanın değeri maddi değil, manevidir. Amaç değil araçtır! Yoksa 1400 küsur senedir şimdiye kadar Kâbe’den yardım isteyen, ona put niyeti ile tapan bir Müslüman bile çıkmamıştır! Biz Müslümanlara düşen de, her ibadetimizde ruhu yakalamak, ibadetlerin amacına ulaşmaktır. Araç olan bu taş bina, sel veya savaşta, tarihte olduğu gibi, yıkılabilir. Ama nasıl tarihte tamir gördü ise, gerektiğinde yeniden tamir edilir ve o da asıl amacına hizmete devam eder. Dün devam etmişti, bugün de ediyor, yarında edecektir! Namaz ibadetinden hac ibadetine dek tüm ibadetler için de bu aynen geçerlidir. Emeviler ile Hz. Zübeyr arasındaki halifelik mücadelesi sırasında, ‘Mekke’de’ halifeliğini ilan eden Hz. Zübeyr, “Mekke’yi kuşatan Emevi ordusunun mancınıklarla attığı taşlar ve bu sırada çıkan yangın yüzünden Kâbe’nin tahrip edilmesi üzerine duvarların kalan kısımlarını yıktırıp, binayı Hz. İbrahim’in temellerini esas alarak yeniden yaptırmıştır.” (DİA, Kâbe maddesi) Gibson’ın iddia ettiği gibi ‘yok etmek’ veya ‘taşımak’ gibi bir durum ise asla söz konusu değildir! Gibson, önceden kurguladığı senaryoya uyacak malzemeleri toplamaya çalışmış ama hepsini birbirine de karıştırmıştır. Devamı için, ‘Gerçek Kâbe Petra’da iddiası’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ay tanrısının başka bir ismi: SİN. </strong><strong>İslam öncesi Müşriklerde Ay Tanrısı çok popülerdi, farklı kabilelerce farklı isimler verilebiliyordu. Bir ismi de ‘Sin’ idi bu isim Kur’an&#8217;da aynen geçmektedir; Kur’an’da bir surenin adı Yâsîn&#8217;dir. İslamcılar bu ve benzerlerine anlamı yalnız Allah tarafından bilinen kelimeler diyorlar. Ama öyle değildir. Sure başlığı Yâsîn, bence  ‘Ey Sin’ anlamındadır, yani Sin&#8217;e sesleniş var burada. Sin&#8217;e hitaben yazılmış bu sure.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce tanrımızın ismi bir kelime veya hece olarak değil de yalnızca ‘bir harf olarak’ Kur’an’da geçiyor öyle mi?! 1440 sene sonra tanrımızı (!) bize öğreten tanrısız ateist arkadaşların gösterdiği yolda ilerleyip onlara Kur’an’dan ikinci bir delil sunalım o zaman: Şura suresi 2. ayette geçen ‘Sin harfine’bakalım: &#8220;Ayn-sin-kaf&#8221; ne anlama geliyor peki? Kaf(e), Arapça ‘takip etmek’ demektir. Sin, zaten ay tanrısı demek! Ayn, Arapçada -okunuşu- ‘göz’ anlamına gelen bir kelimedir. Toplayalım hepsini: Gözü ile takip eden tanrı Sin! Sizce daha mantıklı bir iddia olmadı mı? Hem bu açıklama ile ‘illuminati’ye de atıfta bulunup çok yönlü suçlamalarda da bulunulabilir ateist arkadaşlar, ne dersiniz?! Hadi bizde dinsiz ate/deist olup birden ‘aydınlanma’ yaşayalım ne dersiniz?! Peki, Kur’an’da tanrının adı neden ‘açıkça geçmiyor da’ zorlama yorumla koca dinin tanrısının adına ulaşılmaya çalışılıyor? Yoksa adı zaten açıkça geçmekte midir? O halde amaç nedir? Aslında bu tür komik sübjektif iddialar bile, ateistlerin iç dünyaları, bakış açıları, niyetleri ve bilgi seviyeleri hakkında bizlere ufuk açıcı ipuçları vermektedir. Ayetleri hecelere, harflere bölerek bir yerlere ulaşma gayretinde olmaları zaten ateistlerin içinde bulunduğu zaafiyet ve çaresizliğin de gözler önüne sermekte değil midir?  Hoca, Karadenizli arkadaşına sormuş, ‘çocuğunun adı ne?’ ‘Oğuz’ demiş Karadenizli. Kızmış hoca ve ‘Kur’an’da geçen bir isim neden koymadın?’ demiş. ‘E ama koydum ya’ demiş laz uşağı. ‘Nerde geçiyor?’ diye sorunca hoca Karadenizlinin cevabı: “Kur’an’da geçiyor ya! ‘Oğuzu’ billahi mineşşeytanirracim!”… Sin konusu ayrıca, “Allah kelimesinin kökeni, Ay kültü iddiası” başlıklı yazıda ele alınmıştır<strong>. </strong>Benzer garip mantığı ‘İslam&#8217;da ağaç kültü’ başlıklı yazısında da işleten dinsiz deist bir arkadaş da, &#8220;Animizm, doğada insan ruhuna az ya da çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden dindir. İnanışa göre ruh sadece insanda yoktur, canlı cansız her şeyin ruhu vardır. İslam&#8217;da da bu kült (ruhun varlığına inanmamızı kastediyor ki, ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ başlıklı yazıda konu ele alınmıştır) olduğuna göre, İslam&#8217;a animizm de yamanmış demektedir.&#8221; Halbuki, ‘Naturalizm/doğacılık’ zaten ateizmi pagan bir din haline getirmiştir. (‘Natüralizm’ başlıklı yazımıza bakılabilir.) Kendi paradokslarını bir de Müslümanlara yamamaya çalışmaları ateizmin çelişkilerinden sadece bir diğerini oluşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam&#8217;da Ağaç Kültü ve Kökeni. </strong><strong>Kasas 30. ayet aynen şöyle der; Mûsâ, ateşin yanına gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” Ayet &#8221;Ben Allah&#8217;ım&#8221; bu da = (eşittir) Allah ağaca girdi, Ağaç Allah oldu. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistlerin müfessirliğe başlamadan önce bu ilim dalındaki metot konusunda biraz araştırma yapsalar çok daha iyi olurdu! Halbuki ve her zaman olduğu gibi aynı konudaki diğer ayetlere baksalar sorun kendiliğinden çözülecektir! Şura,  51. ayette yüce Yaradan insanlarla iletişim yollarını sayar ve onlardan bir tanesi de, “perde arkasından” iletişim kurmasıdır. Yüce Yaradan Musa ile de iletişiminde perde olarak ağacı kullanmıştır. Bu müfessir (!) arkadaşa göre, tanrı -Haşa- şimdi de perde mi olmuş durumdadır! Ağaç kültü mü perde kültü mü vardır İslam’da! Aslında İslam’ın ekoloji ile ilgili yönlendirmelerini de ateistler kullanabilirdi ama atlamışlar! Peki bu ateist arkadaşa, “Radyo’dan bir konuşma” dinlediğimizi ifade etsek, kendisi radyoda minik insanlar mı arayacaktır?! Radyo da ağaç da araçtır wesselam!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peygamberimiz  Ad Kavmini başkasından mı öğreniyor?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist bir yazar, Hz. Resul&#8217;ün Ad kavminden bir sahabenin bahsetmesi üzerine, Efendimiz, o sahabenin o konu hakkındaki bilgisini öğrenmek için &#8220;Ad elçisi nedir?&#8221; diye o sahabeye sorduktan sonra onun anlattıklarını dinleyip, Kur’an&#8217;dan  aynı konu hakkındaki ayetleri (Zariyat, 41-42) sıralamasından (Tirmizi, Tefsir, Zariyat, 3269, 3270) hareketle, bu ayetleri Peygamberimizin orada, o anda uydurduğunu iddia etmektedir. Halbuki Efendimizin orada okuduğu ayet çok daha önceden inmiş, namazlarda defalarca da okumuş, müminlere ezberletmiş ve orada sadece bir kez daha okunmuştur! İlk kez vahyolunsa idi, belki iddianın bir temeli olabilirdi. Evet, Zariyat suresi Mekke&#8217;de inmiştir. (DİA, XLIV/137) ama ateistin aktardığı olay -kendisi de itiraf etmektedir- Medine&#8217;de gerçekleşmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rumlar galip mi oldu, Yenildi mi?</strong> <strong>Ya Allah&#8217;ın yanlışı var ya Muhammed&#8217;in. Muhammed ‘Rumlar galip oldu.’ diyor, Allah bu galibiyetin üzerine inen ayetinde ‘Rumlar yenildi’ diyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ebu Said anlatıyor: &#8220;Bedir günü Rumlar, İranlılara galebe çaldı. Bu zafere müminler de sevindi. Bunun üzerine şu mealdeki ayet (Rum, 1-4) nazil oldu (okundu): &#8220;Elif Lam-Mim, Rumlar mağlub oldu, yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilmelerinin ardından galib olacaklar birkaç yıl içinde. Önünde de sonunda da emir Allah&#8217;ındır. O gün müminler Allah&#8217;ın nusretiyle/yardımıyla ferahlayacak&#8221; (Tirmizi, Tefsir, Rum, 3190) Öncelikle ateist arkadaş daha hadisin ne olduğunu bilmiyor ve cehaletini ilan ediyor. Hadis, peygamberimizin sözüdür. Halbuki burada görüldüğü gibi bu sözü söyleyen ise bir sahabedir: Ebu Said! Sahabenin veya daha sonra sözü aktaran ravilerden birinin eksik bilgisinden dolayı ‘okundu’ sözü ‘nazil oldu’ şeklinde nakledilmiştir ki, bu hadis ilminde çokça karşılaşılan bir durumdur. Bir olay veya sözün ağızdan ağıza aktarılırken değişikliğe uğraması doğal bir süreçtir. Muhaddislerin üzerinde durdukları konuların başında da, bu nakil esnasında meydana gelen değişiklikleri tespit etme meselesi gelmektedir. Ateist arkadaş ise, sahabenin sözünü peygamber sözü diye yorumlayıp sonrada, sahabe veya daha sonra aktaran ravilerden birisinin hatasını peygamberimize atfedip bilgiçlik taslamaya çalışmaktadır. Peki, gerçekte olan nedir? Rumlar önce mağlup olmuşlardı. Ama Allah (cc) Rum suresindeki ayetleri indirmiş ve ‘Şu an Rumlar yenilse de ileride yenileceklerini’ bildirmiştir. Hatta Hz. Ebu Bekir, Übeyy b. Halef adlı müşrik ile bu konuda iddiaya girmiş ve sonra ayetin önceden haber verdiği durum aynen gerçekleşmiş ve Rumlar İranlıları yenmiştir. Ama ateist arkadaş bu Kur’an mucizesinden de İslam&#8217;a saldırmak için bir mazeret bulmayı başarmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>‘Ednel arz’ kelimesini ‘yakın yer’ diye çevirsek olmaz çünkü 1800 küsür km bulunuyor Arabistan&#8217;a. ‘En alçak yer’ diye çevirsek de, Lut gölünde savaş olmadı.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rum Suresinin ilk 4 ayeti hem geçmiş hem gelecekten mucizevi üç haber vermektedir fakat yine de ateistler burada da İslam’a saldırma güdülerinden vazgeçmemişlerdir!  Lut kavminin başına gelenlere atıfta bulunan ayetler geçmişe ait bir olaydan bahsederken, Rumların galip geleceğinden bahseden bölüm ise geleceğe dönük bir olayı haber vermektedir ve her ikisi de Efendimiz zamanında gaybi/bilinmeyen olaylardandı. “Edna” kelimesi, Arapça’da “alçak” manasına da gelen “deni” kelimesinden türemiştir ve &#8220;ensaru/efalu&#8221; babından türedilen bu kelime, “en alçak” anlamına gelmektedir. “Arz” ise ‘yeryüzü’ demektir. Dolayısıyla “edna’l-arz” ifadesi “yeryüzünün en alçak yeri” manasına gelmektedir. Bizans ve Persliler arasındaki savaş ise sadece Ninova&#8217;da olmamış, iki devlet arasındaki savaş Mısır’ı, Suriye’yi ve Kudüs&#8217;ü de içine alan geniş bir alanda olmuş ve yıllarca sürmüştür. Tüm bu mekanların ‘merkezinde’ ise ‘Lut Gölü’ yer alır  ve Lut Gölü de yer kürenin ‘en alçak noktasını’ teşkil eder ve deniz seviyesinin 430.5 metre altında bulunur! (tr.wikipedia.org/wiki/Lut_G%C3%B6l%C3%BC) Rum suresi, Bizans&#8217;ın mağlubiyetten sonra tekrar galip geleceğini, süre belirterek haber vermiştir. (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 484) Müslüman olsun gayrimüslim olsun tüm araştırmacılar, surenin Bizans&#8217;ın kazanmaya başlamasından önce indiğini söylemektedir. (Meriç, s. 489) Richard Bell: Muhammed&#8217;in bu kadar erken bir tarihte Bizans İmparatorluğu&#8217;nun siyasi kaderini lehine olan görüşünü açıklamak zordur. Döneme yakın Bizans tarihçisi Theophanes: “Yenilmez Pers ırkının Romalılara arkalarını göstereceğini kim beklerdi ki?” diyerek hayretini ifade ederken Edward Gibbon ise, “Bu önsezinin söylendiği zamanda, bunun gerçekleşebileceğine inanmak kuşkusuz çok zordu.” demektedir. Mitşel’in ifadesiyle, ‘gidişat olağanüstü bir şekilde tersine döner.’ Hz Muhammed’in, belirtilerin lehinde olduğu bir savaşta dahi böyle bir öngörüde bulunması beklenemezdi. Zira bu, tüm iddiasını lüzumsuz yere riske atmak olurdu. Bunu haber verilmesi gerçek bir mucizedir. “Ve o gün Müminler feraha erecekler.” (Rum, 4) Gerçekten ayetin nazil olduğu Mekke&#8217;de Müslümanlar baskı altında iken, Bizans zaferinin geldiği dönemde Medine&#8217;de baskılardan uzak bir halde yaşıyorlardı.  (Meriç, s. 502-503) Bu da üçüncü mucizedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16329" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/342464357568854346.png" alt="" width="398" height="349" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rum Suresinde (Rum, 2-5) Rumların üç ila dokuz yıl arasında galip gelecekleri yazıyor. Fakat Rumlar 627 yılına kadar İranlıları yenememişlerdir!  Ayet ile tarih uyuşmuyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rumlarla İranlılar arasındaki savaş 610’da başlamış, 616’da Rumlar yenilgiye uğramıştır. Rum Suresi de, Romalıların yenildiği 616 yılında inmiştir. Romalılar, 622’de karşı harekete geçmişler, Bedir zaferinin de tarihi olan 624’te savaşı kazanmaya başlamışlar ve 625’de de kesin zaferi elde etmişlerdir. (Tirmizi, Tefsiru sureti 30/31; Hakim, II/410; Taberi, XI (21. cüz) /16-18; Mevdudi, Hz. Peygamber’in Hayatı, 387) Yani ‘tam’ ayetin ifade ettiği tarihte! Evet! Görüldüğü gibi İslam’ın hak din olduğunu gösteren mucizevi delillerden biri bile ateistlerce dinsizliğe vesile kılınmaya çalışılmaktadır! “Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. İşte asıl gafiller onlardır.” (A&#8217;raf, 179)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ama yabancı  kelimeler var Kur’an&#8217;da. </strong><strong>Züm</strong><strong>er, 28: &#8220;Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur&#8217;an indirdik.&#8221; Kur’an&#8217;da anlamları sadece Allah tarafından bilinen, anlamı çözülememiş kelimeler vardır. Eğer Kur’an saf Arapça ise yukarıdaki savunmada da olduğu gibi her kelimesini her Arap&#8217;ın anlayabilmesi gereklidir. Anlaşılamayan kelimeler içermesi Kur’an&#8217;ın pürüzsüz Arapça olmadığı sonucunu doğurur.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu iddiada iki farklı soru gündeme gelmektedir. İlki anlamı çözülememiş ayetler meselesi, diğeri Kur’an’ın pürüzsüz Arapça olması konusu! İlkini Kur’an zaten cevaplamaktadır. Kur’an&#8217;da müteşabih ayette bulunmaktadır! “(Kur’an) bir kısım ayetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te’vil etmek için ondaki müteşabihlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek payeye erişenler.” (Ali İmran, 7) Her bilgi seviyesinden tüm insanların cennete gidebilmesi için kendisine gerekli olan tüm bilgilere muhkem ayetler denir. ‘İlimde derinleşmiş olanlar’ için ise ayrıca müteşabih ayetler vardır ki, müteşabih ayetler zamanla anlamları daha iyi anlaşılan ayetlerdir. Bu da Kur’an&#8217;ın bir başka mucizevi yönünü oluşturur. &#8220;Bazı ayet manalarının müteşabih göstermesi, insanların tekamülüne/ilerlemesine imkan vermek, diğer taraftan alimlerin derin kavrayış ve keskin nazarlarını çalıştırmak hedefine yöneliktir. Kur&#8217;an&#8217;ın her ayeti, kesin hatlarıyla herkes tarafından aynı şekilde anlaşılsaydı akli delilere ihtiyaç duyulmaz ve insan aklı dondurulmuş olurdu. Halbuki oradaki bazı kapalı veya çelişkili ‘gibi görünen’ ayetler sebebiyle akli delillerden yardım isteyerek, insan aklı çalıştırılmış olmaktadır.&#8221; (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 213) “Müteşabih ayetlerin indirilmesinin hikmeti: Akıl ve düşünme yeteneğimizi kullanmaya teşviktir. İkinci hikmeti ise, ilmin ve ilim sahiplerinin değerlerinin anlaşılmasıdır. Böyle bir kişinin imanı, taklidi değil tahkiki imandır. Burada bilmeyenler de kınanmamakta, onlardan bilenlere müracaat etmeleri istenmektedir: &#8220;Şayet bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.&#8221; (Enbiya, 7) Üçüncü hikmeti de bir iyi niyet ve irade sınaması olmasıdır.” (Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 138-140) Müteşabih konusuna, ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızda yeniden döneceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an&#8217;daki yabancı kelimeler konusuna gelince. Kur’an apaçık Arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini bilen herkes Kur’an’da söylenenleri anlar. Kur’an’da, Arap diline daha önceden başka dillerden geçmiş kelimeler vardır ama bunlar da zaten Arapçalaşmış, Arap dilinde kullanılan kelimelerdir. Zaten oryantalist Montgomery Watt bile, “Kur’an&#8217;daki yabancı kelimeler ve özel isimlerin Peygamberimiz ortaya çıkmadan önce Mekke&#8217;de bilindiğini” ifade etmektedir. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 231) Türkçede kullanılan ‘Kitap, kalem, defter’ gibi kelimelerin anlamını her Türk bilmektedir ama bu kelimelerin aslı Arapçadır! Aslında bu iddia, dil bilimi konusunda bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir itham ve aynı zamanda bir itiraf da olmaktadır. Her dile başka dillerden kelimeler geçmiş ve yerleşmiştir. Aynı şey Türkçede de geçerlidir. Örneğin “Kemal, final imtihanında kopya çektiği için fakülte konseyi kararıyla üniversiteden uzaklaştırıldı.” cümlesi Türkçe bir cümledir ve okuyan herkes tarafından anlaşılır. Halbuki bu cümledeki kelimelerin tamamına yakını başka dillerden Türkçeye geçmiştir. Kelimelerin başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez. Kur’an’da, anlaşılır bir Arapça ile gönderilmiş ilahi bir kitaptır. Ayetlerde de Kur’an’ın bu yönü açıkça vurgulanmaktadır! “Arapça, Sami dillerinden olan Nabatçanın gelişmiş şeklidir. (Ali Cevad, el-Mufaṣṣal fi tarihi’l-&#8216;Arab kable’l-İslam, I/16-17; Hakkı Dursun Yıldız, Arap, DİA, III/272) &#8220;Aynı kelime ortaklığı sadece Kur’an ve Tevrat&#8217;a ait bir özellik de değildir. Bu, aynı dil ailesine bağlı tüm dillerde var olan bir olgudur. Coğrafi, tarihi ve kültürel olarak birbirleri ile iletişim halinde yaşayan toplumların kullandıkları dillerde ortak kelimelerin olduğu tarihte en çok bilinen konulardandır. Çok eski zamanlarda gerçekleşen diller arası kelime alışverişlerinde, bir kelimenin hangi dilden diğerine geçtiğini tespit edemeyiz. Latince ile Fransızca dillerinde ortak kullanılan sayısız kelime vardır. Arapça ile aynı dil ailesine ait olan Aramice, Süryanice, Akkadça, İbranice, Habeşçe gibi diller tarafından kullanılan kelimelerin Kur’an&#8217;da da bulunması gayet doğaldır. Kur’an, nazil olduğu toplumda kullanılan dili kullanmıştır. Zaten dünyadaki tüm diller de bu şekilde gelişmiştir. Kur’an, kullandığı kelimelerin orijinalini değil, Araplar arasındaki kullanım durumunu dikkate almıştır.&#8221; (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 97, 98, 101,102, 103) Dolayısı ile Kur&#8217;an&#8217;ı İngilizceye tercüme eden İngiliz Oryantalist George Sale’in ‘The Koran: The Preliminary Discourse’ adlı eserinde yazdığı gibi: &#8220;Kur’an en güzel ve ‘saf bir dille’ yazılmıştır.” Keşke bu oryantalist kadar ateistler de Kur’an’dan azıcık nasiplenebilse idiler…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16330" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/346348545657556.png" alt="" width="475" height="297" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an saf Arapçadır. Ancak neden Kur’an içerisindeki bazı kelimeler Arapça kökenli değildir?  </strong><strong>“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” </strong><strong>(Yusuf, 2) </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Hz. Peygamber bütün Arap ve topluluklara gönderilmiştir. O halde Kur’an&#8217;da bütün Arapların ve diğer ümmetlerin dil ve sözcüklerinin bulunması zorunludur. Kur’an&#8217;daki her kelime Arapçadır. İnişinden önce kullanılıyor ve dinleyenler tarafından bu dil anlaşılıyordu. Bunlar, artık Araplaşmış kelimelerdir. Bu kelimelerin hepsi de Kur’an&#8217;ı nüzulünden önce Araplar tarafından kullanılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an&#8217;ın indiği dil olan Arapçanın bir parçası olmuşlardır. İnsanlar da kendilerine okunup tebliğ edilen Kur’an&#8217;ı anlamışlardır.&#8221; (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 173-175) Ateistlerin ıskaladığı bir hususun da altını çizelim: “Kur’an müminin imanını kafirin ise küfrünü artırır.” (Tevbe, 124-125)  Onların her iddiasının cevabı olsa da, onlar hâlâ hata aramaya devam etmektedirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu yazıda Kur’an&#8217;ın sadece iç çelişkilerinden söz edilecektir. Bunlar en vahim çelişkilerdir, dış kaynaklara başvurmayı gerektirmeden, Kur’an&#8217;ın sadece kendi metni ele alınarak Kur’an&#8217;ı çürütmeye kâfi gelmektedirler. Aşağıdaki listenin Kur’an&#8217;daki iç çelişkilerin tam bir listesi olduğu iddia edilmemektedir, birçokları daha mevcut olabilir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakalım Kur’an’da ne tür ‘kâfi’ derecede çelişkiler (!) bulunmuş? ‘Birçok daha mevcut olabilir’ çelişki (!) iddiaları zaten yukarıda ele alınıp cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an apaçık bir kitap mıdır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’da kitap kelimesi bazen levh-i mahfuz bazen Kur’an anlamında anlamında kullanılır. Bu ayırımı yapamayanlar yanlış sonuçlara ulaşırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">En’am, 7. ayet: &#8220;Şayet sana kağıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkarcılar, “Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil” derlerdi.&#8221; buyrulmaktadır. Bu ayette kitap şeklindeki bir Kur&#8217;an&#8217;dan bahsedilmediği açıkça görülmektedir. Bu tür ayetlerde kitap kavramı ile kastedilen şey levh-i mahfuzdur. (İbnü’l-Cevzi, Zâdü’l-mesir, V/450; VI/189, 481; Fahreddin er-Razi, Mefatiḥu’l-Gayb, XXIX/237) Kainatta meydana gelecek bütün varlık ve olaylar levh-i mahfuz adlı bu kitapta yazılmıştır. &#8220;Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza bir şey gelmesin ki, Biz onu yaratmadan önce, bir Kitapta bulunmuş olmasın.&#8221; (Hadid, 22) &#8220;Mutlaka O&#8217;nun bilgisiyle düşen bir yaprak, yerin karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap&#8217;ta bulunmuş olmasın.&#8221; (En&#8217;am, 59) ayetleri de bunu açıkça ifade etmektedir. En’am, 38. ayet: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” Ayette geçen kitap da Kur&#8217;an değil, &#8216;Levh-i mahfuz&#8217;dur. (Taberi, Beğavi, Maverdi, İbn Atıye, Kurtubi, Meraği ilgili ayet tefsiri; Şatıbi, II, 78; Şimşek, 106; Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 216) Kaf suresi, 4. ayette de kitap kelimesi yine ‘Levh-i mahfuz’ anlamda kullanılmıştır. Kur’an&#8217;da levh-i mahfuz ayrıca, kitab mübin, yani &#8220;apaçık kitap&#8221; (Yunus, 61; Sebe, 3) Kitab meknun” (Vakıa, 78) “Kitab mestur” (İsra, 58; Ahzab, 6) “Ümmü’l-kitab” (Ra‘d, 39; Zuhruf, 4) tamlamaları ile de geçmektedir. &#8216;Levh-i mahfuz’un kelime anlamı, ‘korunmuş levha’ demektir. Olmuş ve olacak tüm her şeyin kayıtlı olduğu -kıyas yaparak daha iyi anlaşılabilmesi açısından, güncel bir terim olan ‘tablet’ ile kıyaslayabileceğimiz ki, DNA’daki şifre/kod da bunu desteklemektedir- bir ilahi muhafaza levhası, kainat programıdır! Kur&#8217;an tefsirinin en temel kuralı, aynı konu hakkındaki tüm ayetleri bir araya getirerek değerlendirme yapılması gerekliliğidir! &#8220;Kur&#8217;an, her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağıdır.&#8221; (Nahl, 89) Kur’an&#8217;da muhkem ve müteşabih ayetler de vardır. (Ali İmran, 7-8) Muhkem ayeti okuyan herkes anlar, müteşabih ayetin anlaşılması için ise âlimlerin açıklamasına ihtiyaç vardır. Kur’an okuyan, araştıran herkese bilgisi ölçüsünde açıktır, yol göstericidir! Kur’an&#8217;ı herkes,  &#8216;seviyesine göre&#8217; anlar: &#8220;Kur’an&#8217;ı her insan kendi kapasitesine göre anlar.&#8221; (Prof. Muhsin Demirci, Kur’an ve Tefsir, s. 182) Kur&#8217;an&#8217;da ana konuları ile dünya ahiret mutluluğunu sağlayacak her şey vardır. En cahil birisi de Kur’an&#8217;ı okuduğunda ne yapıp neden kaçması gerektiğini bilir, en âlimi de. Ama âlimin imanı derunidir/içseldir! (Fatır, 28) Herkesin her okuduğu konuyu kendi başına anlayabilecek altyapıya sahip olduğunu düşünmek mümkün değildir. Halk, yılın aylarını ve günlerini bilir, astronomi âlimi ise uzayı ve derinliklerini. Âlimi, avamın/halkın baktığı ama göremediği detayları görür ve açıklar. Hz. Muhammed’in tebliğden farklı bir diğer görevinin de ‘Tebyin/ Kur’an’ı açıklama’ olması zaten bu nedenledir. Tarih boyunca, İslam âlimleri Hz. Peygamber&#8217;in tebliğ vazifesini yürüttükleri gibi, tebyin/açıklama görevini de sürdürmüşlerdir. Zaten bu Aynı suredeki iki ayet başından itibaren okununca konu daha net anlaşılmaktadır: En’am, 38. ayet: &#8220;Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp rablerinin huzuruna getirileceklerdir.&#8221; 59. ayet: &#8220;Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.&#8221; Kitap&#8217;tan kasıt nedir, o da Buruc, 21-22. ayetlerde açıklanmaktadır: &#8220;Şüphesiz o (asılsız saydıkları kitap) şanı yüce bir Kur’an’dır; Levh-i mahfuzdadır.&#8221; Rad, 39: &#8220;Ana kitap &#8216;O&#8217;nun katındadır.&#8221; İsra, 59: &#8220;Kıyamet gününden önce ya helak etmiş veya onları çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız. Bu, kitapta yazılıdır.&#8221; Yani kitaptan kasık Kur’an değil levh-i mahfuzdur. (Kur&#8217;an Yolu, II/401)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide, 15; Neml, 1; Hicr, 1; Yasin, 69. ayetlerde Kur&#8217;an için &#8216;mubin&#8217; yani ‘apaçık’ kavramı kullanılır. Peki, bu kelimeyi nasıl anlamalıyız? Bunun içinde yine Kur&#8217;an&#8217;ın en büyük &#8216;açıklayıcısı&#8217; olan Kur&#8217;an ayetlerine başvurarak, &#8216;mubin&#8217; kavramının ne anlamda kullanıldığına bakmak gerekmektedir. Yasin, 60: &#8220;Şeytan size apaçık (mübin) bir düşmandır.&#8221; &#8216;Göremediğimiz&#8217; şeytan bize nasıl &#8216;apaçık&#8217; düşman olabilir ki? Demek ki, apaçık/mübin kavramı ile kastedilen, &#8220;Şüphesiz, kesin, inkar edilemez&#8221; olmasıdır! ‘Bu Kur’an, kesinlikle insanlar için bir hidayet, yol gösterici, dünya ve ahiret mutluluk kaynağı olan bir kitaptır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müzzemmil suresi, 4. ayet: &#8220;Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.&#8221;; Kamer suresi, 17. ayet: &#8220;Andolsun ki Kur&#8217;an&#8217;ı düşünmek için kolaylaştırdık fakat düşünen var mı?&#8221; Çelişki değil mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meali verilen 4. değil 5. ayettir bunu önce düzeltelim! Soruya dönersek: Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak kolaydır. Her kültür seviyesinden insan okuyunca, ilmi ölçüsünde kolayca anlar, yapması ve yapmaması gerekenleri öğrenir. Ancak, “Bu kolaylığı insanlara anlatmak, özümsetmek ağır ve zordur.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 483) ki zaten Efendimiz 23 senelik nübüvvet görevinin her anında çeşitli zorluk ve sorumluluklarla (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, V/486) karşılaşmış ve ömrü mücadele ile geçmiştir. Aynı zorluklarla peygamber varisleri olan (Ebu Davud, İlim, 1 [3641]; Tirmizi, İlim, 19 [2682]) âlimler de hayatları boyu karşılaşmış ve günümüzde de hâlâ karşılaşmaya devam etmektedirler. Çünkü Kur’an tüm şirk ve zulüm düzenlerine savaş ilan etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müminun suresi, 58-59. ayetler: &#8220;Rablerinin ayetlerine inanırlar, Rablerine ortak koşmazlar.&#8221; Çelişki değil mi?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk ayet iman etmeyi, ikinci ayet ortak koşmamayı ifade etmektedir. Şirk için önce inanmak gereklidir. Sonra o imana ortak/şirk koşulur ki ayet bizleri bundan men etmektedir. Allah’ın sıfatlarını insanlara izafe etmek, Allah kadar başkalarını sevmek veya başkalarından korkmak gibi birçok şirk çeşiti vardır. Peygamberimizin görevlendirildiği dönemde Mekke müşrikleri de Allah’a inanmakta idiler ama aynı zamanda O’na ortaklar da koşmakta idiler. Aynı hataya düşmeme konusunda ayet bizleri uyarmaktadır ki, günümüz ortamında bu ayetin uyarısının ne kadar haklı olduğu ortadadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Fecr suresi, 22. ayet: &#8220;Rabbim gelip melek(ler) saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır.&#8221; Tek melekten kasıt ne? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arapçada çoğul yerine tekilin kullanıldığı da olur ve bu bir edebi kuraldır. (Konumuzla ilgili şu iki makaleyi tavsiye edebiliriz: Osman Ertuğrul, Kur&#8217;an Dilinde Kelimenin İfade Biçimi, Iğdır Üniversitesi / Iğdır University İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı / No: 7, Nisan / April 2016: 91-117; Zafer Kızıklı, Arapçada ikil sözcük yapısı, AKEV, Yıl:11, Sayı: 33, 315-333) &#8220;Sizler kitap(lar)ın tümüne inanırsınız.&#8221; (Ali İmran, 119) ayeti de buna diğer bir örnektir. “Kur&#8217;an, Arapça nazil olduğundan Arapça kurallarını uygulamaktadır.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 509) Arap edebiyatında bazen yüklem bazen de özne hazfedilir, silinir… Bunlar o dilin edebi özellikleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Lokman suresi, 34. ayet: &#8220;Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah&#8217;ın katındadır. Yağmuru o indirir.</strong><strong> Rahimlerde olanı (Mâ fi’l-Erhâm) O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine kimse nerede öleceğini bilmez.</strong>” <strong>Yağmuru ve rahimde olanları artık biliyoruz. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16331" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/64645753736868.png" alt="" width="813" height="96" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lokman, 34. ayette, insanın kıyametin saatini, yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyeceği belirtilmektedir ki tüm bunlar bugün de bilinmemektedir. Kıyamet için, &#8216;indehu&#8217; kelimesi kullanılırken, yani o bilgi ‘sadece Allah&#8217;ın katında’ olduğu bildirilirken, kazanç ve ölüm için olumsuzluk eki &#8216;ma&#8217; edatı kullanılır ki bu da, ‘Allah dışında bu bilgiyi kimsenin bilemeyeceği’ anlamına gelmektedir. Yani kıyametin saati kesin Allah&#8217;ın katındadır, ölüm ve rızık konusunu da &#8216;sadece&#8217; Allah bilir. Rahimlerde olan için ise ayette, ‘İndehu’ veya olumsuzluk ‘ma’ edatları kullanılmamaktadır. Ayetin Türkçesi: ‘O Allah yağmuru indirir/yağdırır’ şeklindedir. Rahimdekiler için de ‘Ve O Allah rahimlerdekini bilir.’ buyurulmakta, fakat diğer sayılan üç husus için kullanılan, &#8216;sadece’ veya ‘olumsuz anlam&#8217; ifade eden istisna edatı bu ikisi için kullanılmamaktadır! Ayet zaten yukarıda Arapça olarak da verilmiştir. Ayette, kıyamet, ölüm ve rızık konuları kesinlikle ve sadece Allah tarafından bilinir denirken, diğeri iki husus için ise,  &#8216;bilme ve indirme&#8217; ifadelerini kullanılmaktadır. “Ayet, yağmurun Allah tarafından indirildiğini belirtmiştir. Çünkü su döngüsü çarkını kuran O’dur. Ayet, rahimdekinin ‘cinsiyetine’ ise değinmemiştir. Ayette, &#8216;kim&#8217; anlamına gelen &#8216;men&#8217; edatı yerine &#8216;şey&#8217; anlamına gelen &#8216;mâ’ edatının gelmesi de önemlidir. &#8216;Mâ&#8217; akılsız olan şeyler, &#8216;men&#8217; akıllı olan (insan) için kullanılır. Dolayısı ile &#8216;men&#8217; yani ceninin &#8216;kim&#8217; olduğu, cinsiyeti değil, &#8216;mâ&#8217; yani ceninin ‘nasıl büyüyeceği, ne kadar yaşayacağı, iyi mi kötü mü olacağı’ konularına atıf yapılmıştır. (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 363-365) ki, bunları da bilen sadece O Allah (cc)’dır. Yani su döngüsünü insanlar hala kuramamaktadır ve rahimdeki ‘mâ’yı da sadece O bilmektedir! (Rahimlerde kelimesinin başındaki ‘mâ’ edatı olumsuz değildir çünkü o zaman cümle anlamsız olur. Yelemu: ‘Bilir’, mâ filerhâm: ‘Rahimlerde olmayanı!’ Cümle anlamsız olur, dolayısı ile bu ‘mâ’, Türkçedeki ‘şey’ anlamında, akılsız olanlar için kullanılan edattır, bunu da detay da olsa belirtelim!)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Enfal Suresi, 44. ayet: &#8220;Allah olacak, bir işi yerine getirmek için savaş alanında karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu.&#8221; ne demek? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Düşmanların az gösterilmesi, Müslümanlara  moral vermek amacıyladır. Müslümanlar az gösterildiği içinde de müşrikler savaşı ciddiye almamış, işe gerektiği gibi sarılmamışlardır. Eğer Allah onları çok gösterseydi,  Müslümanlara karşı daha fazla hazırlık yaparak çıkarlardı. (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler,   s. 234) Sonuç zaten ortadadır, Bedir savaşı kazanılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İlk Müslüman kimdir? </strong><strong>Muhammed mi (6:14, 6:163), İbrahim mi (3:67), yoksa İsa mı (3:52, 5:110-111)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soruya kısaca, ‘Her peygamber, geldiği toplumun ilk inananıdır.’ şeklinde cevap verebiliriz. “Her peygamber, ‘kendi çağının ilk iman edeni’ olmak zorundadır elbette. Kendisi inanmadığı bir dine mi insanları çağıracaktır?” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 57) “Yeni gelen bir dinin esaslarına inanan ilk kişi, o ümmetin peygamberi olduğuna göre burada garipsenecek bir durum da yoktur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 74) İslam, Hz. Adem ile başlamıştır. Dolayısı ile ilk Müslüman da Hz. Adem&#8217;dir. Her peygamber çağının ilk iman edeni, aynı zamanda Hz. Adem&#8217;in mirasçısıdır. En&#8217;am, 14: &#8220;De ki: &#8220;Bana Müslüman olanların ‘ilki’ olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma denildi.&#8221; En’am, 163: &#8220;Ve ben Müslümanların ilkiyim.&#8221; Ali İmran, 67: &#8220;İbrahim ne yahudi ne Hristiyan idi; bilakis o, tek Allah’a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi.&#8221; Ali İmran, 52: &#8220;İsa, onlardaki inkarcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havariler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah&#8217;a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız, cevabını verdiler.&#8221; Tabii sorudan anlaşılan, soruyu soranın İslam’ın ilk insandan itibaren gelen dinin adı olduğunu bilmediğini de göstermektedir. Aslında Yüce Yaradan hep aynı emir ve yasakları insanlara bildirmiştir. Haşa, “Bir topluma içki içebilir, diğerine puta tapabilir, diğerine de iyiliğe gerek yok” dememiştir! Bu konu “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımızda ele alınmıştır. Bu temel bilgiden yoksun olanların Kur’an’da hata araması da ayrı bir çelişkidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cehennemde insanlar ne yiyecektir? </strong><strong>Acı ve kötü kokulu bir dikenli bitki mi (88:6), kanlı irin mi? (69:36) İki ayet de, söz konusu yiyeceklerin cehennem&#8217;deki tek yiyecek olduğunu iddia etmektedirler, birebir çelişmektedirler. Bunlarla bilahare çelişen 37:62-68, cehennemde insanların zakkum ağacının meyvelerini yiyeceğini ve kaynar sudan karışık bir içecek içeceğini iddia etmektedir. Üç yönlü bir çelişki söz konusudur. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsan menüsünü bu kadar mı merak eder? Aynı konudaki ayetleri bir arada okumadan sonuca ulaşmaya çalışmak insanı ancak bilgiç bir ‘ate’ yapar deyip cevaba geçelim. Cehennem 7 kattır (Hicr, 44) ‘Her katın ayrı ceza şekilleri’ vardır. Hatta bazı ateistler, ‘İslamiyet, sıcak bölgede faaliyet gösterdiği için, insanlar hep ateşle korkutulmuştur. Kutuplarda olsaydı, soğuk azaplardan bahsedilirdi. Şimdi din kitaplarında niye soğukla azaptan bahsedilmiyor?’ demektedirler. Merak etmesinler, ‘Zemherir’ adlı soğuk cehennem azabı da (Buhari, Bed’ü’l-halk, 10; İnsan, 13; Tirmizi, Cehennem 9, (2595); Müslim, Mesacid, 185-187; Hadislerle İslam, VII/656) onları beklemektedir. “Onların sayısını da inkar edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık ki böylelikle kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, inananların imanı artsın; kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar da, “Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?” desinler.” (Müddessir, 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir Müslüman&#8217;ın kaç annesi vardır?</strong> <strong>58:2&#8217;ye göre bir (&#8220;onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır.&#8221;), 33:6&#8217;ya göre ise birden fazla (&#8220;onun [ Muhammed&#8217;in] eşleri de Müminlerin analarıdır.&#8221;)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadi bir tane de biz ekleyelim. Sütanneyi de ekledik etti üç! Neyse… Biri öz, diğerleri ise, Peygamberimizin eşleri olan biz müminlerin manevi anneleri kastedilmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, firavun&#8217;a bir peygamber mi (7:103,73:15), iki peygamber mi (10:75) göndermiştir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce Musa (as)&#8217;ı tek başına firavuna göndermiştir. Daha sonraları Musa kendine yardımcı isteyince Harun (as)&#8217;ı da Allah görevlendirip Musa ile beraber yeniden firavuna göndermiştir. Yani önce bir sonra iki peygamber!  Bu olay Kur’an&#8217;da şöyle anlatılır. Furkan, 35. ayet: &#8220;Kardeşi Harun&#8217;u da ona yardımcı yaptık.&#8221; Ama ateist arkadaş yine ‘aynı konudaki tüm ayetleri’ bir arada değerlendirmemiş, sonuçta da çelişki adı altında paradoksa düşen yine kendi olmuştur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, ad kavmini bir günde mi (54:19), birden fazla günde mi (41:16, 69:6-7) yok etmiştir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kamer 19. ayette ‘kasırganın başladığı günden’ bahsederken, diğer ayetlerde ise kasırganın ‘sürecinden’ bahsedilir. Zaten Hakka suresi 7. ayette, &#8220;Allah o kasırgayı ‘art arda’ yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi.&#8221; buyurulmaktadır. Yine Fussılat, 16. ayette de kasırganın günlerce sürdüğünü ifade edilmiştir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>109:1-6&#8217;da Muhammed, kafirlerin tapındığı tanrının veya tanrıların Allah&#8217;tan farklı olduğunu söylemektedir. Burada kafirler ile kime atıfta bulunulduğu belli değildir &#8211; ehl-i kitap (Yahudiler ve Hristiyanlar) ya da putperestler söz konusu olabilir. Halbuki Kur’an, Yahudiler ve Hristiyanların da (2:62, 2:139, 3:64, 29:46), putperestlerin de (16:35, 39:3) Allah&#8217;a inandığını öğretmektedir. İddiaya göre putperestler Allah&#8217;a ortak koşmakla birlikte Allah&#8217;a inanmayı sürdürmektedirler. Muhammed&#8217;in iddiası yalanlanmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kafirun, 1-6. ayetlerde kendisine tapılan yaratıcıların farklılığına vurgu yapılır ki, hakikat ortadadır: Yahudiler ırkçı bir tanrı ve Hristiyanlar üçlü birliktelikten oluşan bir tanrı inancına sahipken müşrikler ise putlara tapmaktadırlar. İslam’da ise ne ırkçılık vardır ve ne de putlara tapmak! İlk ayetteki ‘kafirler’ hitabından tüm İslam dışı inanç sahipleri kastedilir. Bakara, 62. ayette ise genel anlamda, ‘İslam gelmeden önceki’ Yahudi ve Hristiyanların cennetlik olmasında bahsedilir. Zaten 134. ayette bu açıkça ifade edilmektedir: “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir.” 139. ayette ise özellikle, ‘Allah’ adı zikredilerek ‘teslis ve Yahuda inanışı’ reddedilmekte ve O (cc) İbrahim&#8217;in de, İsa’nın da Rabbidir, aslında sizin de asıl Rabbinizdir, O’na inanın” denilip, ‘Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir.’ şeklinde ayet bitirilerek Kafirun suresi ile aynı içerikli mesaj verilmektedir. Yani tüm ayetlerde hep tevhid mesajı verilmekte, insanlık İslam’ın tek Allah inancına çağrılmaktadır. Ali İmran suresi 64. ayette ise Hristiyanların en temel 3 imani sorunlarının altı çizilmekte ve Hristiyanlara şu çağrı yapılmaktadır: “Sadece ‘Allah’a ibadet edip, O’na hiçbir şeyi ‘ortak koşmamak’ (şirk aynı zamanda putperestlerin de temel sorunudur) ve din adamlarını ‘rab’ edinmemek!” Rab kavramını çok kısa bir özetle, ‘Hayatımızı düzenleyen kuralları koyan’ şeklinde tanımlayabiliriz. Ayette yine şirk merkezli bir eleştiri vardır! Ankebut suresi 46. ayette ise: “Ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir.” denmektedir. Ayetin ilk cümlesine dikkat edilirse, ‘Ehli kitab’la mücadele devam etmekte’ fakat bunun özellikle yumuşak bir üslupla yapılması gerektiği ifade edilmekte ve “Ey Ehli kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar! Biz Tevrat, İncil, Zebur-un bozulmamış asıllara- inanıyoruz, bizi de, sizi de yaratan aynı ‘Allah’ (Bakara, 139) denilmekte, şirksiz asli tevhit inancına insanlar davet edilmektedirler. Çünkü onlar ayrı bir din, ayrı bir tanrı inancına sahiptirler: “Şüphesiz ki: &#8220;Allah ancak Meryemoğlu İsa Mesih&#8217;tir&#8221;, diyenler kafir olmuşlardır.” (Mâide, 17) &#8220;Şüphesiz, Meryemoğlu Mesih (İsa), Allah&#8217;ın kendisidir.&#8221; diyenler kafir olmuşlardır. Halbuki bizzat Mesih şöyle demiştir: &#8220;Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah&#8217;a kulluk edin. Çünkü kim Allah&#8217;a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar. Allah, şüphesiz üçün (üç Tanrının) biridir.&#8221; diyenler kafir olmuştur. Halbuki bir tek ilahtan başka hiç bir ilah yoktur. (Mâide, 72- 73) “Yahudiler, &#8220;Uzeyr Allah&#8217;ın oğludur.&#8221; * dediler. Hristiyanlar da: &#8220;Mesih (İsa) Allah&#8217;ın oğludur.&#8221; dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkarcıların sözlerini taklit ediyorlar.&#8221; (Tevbe,  30) Putperestlere gelince, Nahl, 35. ayette müşrikler yanlış kader inançları nedeni ile eleştirilmekte, Zümer 3. ayette ise şirke düşmelerinden dolayı ‘yalancı ve inkara saplanmış’ olarak nitelendirilmektedirler. Müşrikler zaten bir yaratıcıya inanırlar, hatta Hz. Muhammed’in babasının adı Abdullah yani ‘Allah’ın kulu’dur. Ama putları aracı kabul ettikleri için de şirke düşmektedirler ki, günümüzde Hristiyanlık, Budizm, Hinduizmdeki putlar ile ateist yönetime sahip ülkelerin liderlerinin heykellerine yapılan tazimler/ululaştırmalar bizlere putperestliğin hâlâ devam ettiğini göstermektedir. Kısaca, Kafirler olan ehli kitap da ve putperestler de bir yaratıcıya inanırlar. Ama sonra tevhid inancından ayrılarak, ‘melekler Allah’ın kızlarıdır, Tanrı olan bir oğlu vardır, putlar bizi ona yakınlaştırır.’ türü sapık inançlara yönelirler. Tanrıya inanırlar ama bu tanrı inancının içeriği şirkle doludur! Zaten müşrik olmak için önce tanrıya inanmalı, sonra ona ortak/şirk koşulmalıdır. Tanrıya inanmadan müşrik olunmaz, tanrıya inanmayana zaten ateist denir. Yine ayetleri cımbızlayıp seçme ve sonra da bunlardan çelişkiler üretmek çabası ile karşılaşmaktayız ki, bu yanlış metodu oryantalistlerde sıkça uygulamaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">* Yahudi din alimleri olan Rabbanilere göre Hz. Musa daha önce gelmeseydi Tevrat Ezra’ya verilirdi. (Sanhedrin, 21b) Üzeyir, Tevrat’ı ezberden yazdırıp Yahudilere öğretince onun &#8216;Allah&#8217;ın oğlu&#8217; olduğu görüşü Yahudiler arasında yaygınlık kazanmış (Ali b. Muhammed el-Hazin, Lübabü’t-teʾvîl, II/351-352; Sa’lebi, Kasasu’l-Enbiya Araisü’l-Mecalis, 309; İbn Cerir et-Taberi, Camiu&#8217;l-Beyân, X/111; Muhammed Ali Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, I/396; Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/213; Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir II/757-8;  İbn Kesir, Tefsiru‘l- Kur‘ani‘l-Azim, II/336) ve bu inanç zamanla Hristiyanların “Mesih Allah’ın oğludur” inancına kapı aralamıştır. (Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/213) Yahudi asıllı İskenderani, Hicaz bölgesindeki Karailer’in bu inanca sahip bulunduklarını nakleder (Lazarus-Yafeh, Intertwined Worlds: Medieval Islam and Bible Criticism, s. 53) ve bu görüş daha yaygın bir görüştür. (Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm ez-Zahiri, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâi ve’n-Nihal I/99; el-Mutahhar b. Tahir Makdisi, el-Bed’ ve‘t-Târîh, IV; 35; Baki Adam, “Üzeyir”, DİA, XLII/402) Ayrıca bu söylemin Medine’deki bir grup yahudi (İbn Ebu Hâtim, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-aẓim, VI/1781; İbnü’l-Cevzi, Zâdü’l-mesir, III/424) ve Yemen civarında yaşadıkları söylenen Sadukiler (İbn Hazm, el-Faṣl, I/99) ve ayrıca Filistin yahudileri (Makdisi, el-Bedʾ ve’t-tariḫ, IV/35) arasında yaygın olduğu da bildirilmektedir. Bazı Yahudiler ve Hristiyanlar İsrail oğullarından olan peygamberlerini Allah’ın oğulları olarak kabul ettiklerinden kendilerini ayrıcalıklı olarak da görmüşlerdir. (İbn Cevzi, Telbisu İblis, 77) Günümüzde de hâlâ Yahudi Mistisizminde (Kabbalism) Tanrı oğlu Metatron (Enoh) figürünün bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır. (Selim Özarslan, Üzeyir ile ilgili bazı meseleler, NEÜİFD, sayı: 49, s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kıyamet gününde, şefaat (aracılık) mümkün olacak mıdır (20:109, 34:23, 43:86, 53:26), olmayacak mıdır (2:122-123, 2:254, 6:51, 82:18-19)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın izni dışında şefaatçi olmayacaktır! Bazı ayetler geneli ifade ederken, yani şefaat olmayacak derken bazı ayetlerde de istisnalar belirtilir. Meleklerin secdesinde şeytanın melek olmadığını başka ayetin ifade etmesi gibi. Peki, neden aynı konudaki ayetler peş peşe Kur’an’da sıralanmamıştır? Çünkü herhangi bir konu Kur’an’da aranırken o konu ile ilgili tüm ayetler taranırken tüm Kur’an gözden geçirilmek zorunda kalınmaktadır ki, bu da aradığımız konunun ‘tüm Kur’an içindeki konumunu’ daha iyi anlamamıza neden olmaktadır. Amaç, resmin tamamını görmemizi sağlamaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kötülüklerin kaynağı Allah mıdır (4:78), insanın kendisi midir (4:79) yoksa şeytan mıdır (38:41)? Özellikle arka arkaya gelen 4:78 ve 4:79&#8217;un birbirleri ile birebir çelişmesi dikkat çekicidir. Bu üç yönlü çelişki, günah / kader çelişkisi ile de alakalıdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sad, 41. ayette Eyyüp aleyhisselam, şeytanın kendisine verdiği vesveselerden (Aşur, Tefsir, XXIII, 270) Rabbine sığınmasından bahsedilir. Şeytan insanlara “Kötülüğü, ahlaksızlığı ve Allah’a bilmediğimiz şeyleri yakıştırmamızı emreder.” (Bakara, 169) Ama unutmayalım ki şeytanın “Zorlayıcı gücü ancak onu veli/dost/arkadaş edinenlerle, onunla Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 99-100) Yoksa şeytanın “Bizi zorlayacak gücü yoktur; onun yaptığı bizlere çağrıda bulunmaktan ibarettir; arzusuna uyan da onun çağrısına uymaktadır.” (İbrahim, 22) Yani, kötülük kaynağı insandır, şeytan sadece teşvik eder, insanı tahrik eder, arzularının peşinde koşan da o tahriklere uyar. Ama asla unutulmamalıdır ki, “insanların yaptıkları kötülükler için şeytanı bahane etmeleri gerçekçi olmadığı gibi, bu mazeret Allah katında da herhangi bir değere sahip değildir.” (DİBİA, Şeytan maddesi) Peki kötülüğün kaynağı –haşa- Allah mıdır? Bu konu detaylı bir şekilde, “Kötülük/şer Allah&#8217;a izafe edilebilir mi?” adlı yazıda ele alınıp cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah çirkin işlerin yapılmasını emreder mi? 7:28 (&#8220;şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez.&#8221;) ve 16:90&#8217;da (&#8220;Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.&#8221;) Allah&#8217;ın çirkin işleri emretmediği öğretilir. Hatta 2:169&#8217;da çirkin işleri şeytan&#8217;ın emrettiği belirtilir (&#8221; o [şeytan], size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.&#8221;). Ayrıca Allah&#8217;ın bir ülkeyi haksız yere helak etmeyeceği öğretilir (6:131). Fakat tüm bu öğretiler 17:16&#8217;da yalanlanmaktadır: &#8220;Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.&#8221; Allah insanlara çirkin işlerin yapılmasını emretmekte, sonra da bunu bahane olarak kullanıp ülkeyi haksız yere helak etmektedir. Çelişki ortadadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayet iki şekilde açıklanmaktadır. âlimlerin çoğu ayeti &#8220;Allah şımarık yöneticilere iyi işleri, yani iman ve itaati emreder; fakat onlar ısrarla emre aykırı hareket edip günah işlerler.&#8221; (Razi, XX/174-175) ve “Allah şımarık yöneticilere bu günahlardan vazgeçmelerini emreder.” (Razi, XX/176) şeklinde açıklamışlardır. Diğer yorumu ise  atalarımız çok güzel özetlemişlerdir: ‘Kula bela gelmez hak yazmadıkça, Hak bela yazmaz kul azmadıkça.’ Allah (cc) hiçbir kulunun kötülük yapmasından razı olmaz: “Onlar çirkin bir iş yaptıklarında; ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, esasen Allah böyle yapmamızı emretti.’ derler. De ki; şu bir gerçek ki, Allah asla çirkinliği emretmez.” (A’raf,  28) Allah kullarının inkara/küfre sapmalarına razı olmaz.” (Zümer, 7) Peki, ‘Helak etmek istediğimizde’ cümlesinden kastedilen nedir? Allah, bir kavim helakı hak etmek için yarışmadıkça, kötülük bataklığı içinde yüzmedikçe onları helak etmez. Ama o kavim helak olmak için her şeyi adeta yarışırcasına yaparsa, Allah onların başına bir zalim idareci getirir! Bu bazen seçimle bile olabilir yani halk kendi cellatını kendi seçebilir! O zalimde onlara o hak ettikleri cezayı verir. Allah hak etmeyene ceza vermez, ama edene ‘nasıl’ ceza verdiğini de ayetle bizlere bildirir. Aslında bu ayet ilahi bir ikaz mahiyetindedir: “Başınıza zalim idareci geldi ise, bu size helakın yaklaştığının da göstermektedir!’ Zaten tarih bunun delilleri ile doludur. Diğer rivayetlerde bunu teyit etmektedir: “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” (Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal, VI/89, Süyuti, Camiu’s-Sağir<em>,</em> II/82) “İnsanlar, iç âlemlerinde, özlerinde kendilerini değiştirmedikçe, Cenab-ı Hakta onlar hakkındaki hükmünü onları değiştirmez.” (Rad, 11) “Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlak ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.” (Enfal, 53) Konuya ek olarak, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımızı ve ‘Ateistlere cevap’ adlı yazımızdaki &#8216;Günümüzde ‘toplu’ helak neden olmuyor?’ başlıklı soru ve cevabı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong>Allah adil midir? 39:69&#8217;a göre öyledir: &#8221; Yeryüzü rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir.&#8221; Ama örneğin 14:4&#8217;e göre, Allah insanları keyfine göre sapkınlığa sürüklemektedir: &#8220;Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.&#8221; İnsanları keyfince saptıran Allah, sonra da bu insanları saptıkları için cezalandırmaktadır, 16:94, 72:15. Allah&#8217;ın kendi saptırdığı insanları cezalandırılması adil midir? Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir? Günah / kader çelişkisi burada açıkça ortaya konulmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aynı usul hatası ve hep doğal olarak yine aynı yanlış sonuç! Aynı konudaki tüm ayetler bir araya toplansa ortada sorun kalmayacağı çok kere yukarıdaki örneklerde defalarca gördük. İbrahim, 4.  Ayetten maksat şudur: “Allah’u Teâlâ ayetlerini gönderdikten sonra tercihini ısrarla inkar yönünde kullananları zorla doğru yola iletmez. Bilakis onları ‘kendi irade ve tercihleriyle’ baş başa bırakır, inkarcılık ruhlarına yerleştikten sonra da artık onlar iman etmezler. Ama gerçeği araştırıp tercihini o yönde kullanmaya çalışanlara ise Allah yardım ederek, onları doğru yola ulaştırır.” (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/303) Diğer verilen ayetler ve cevaplarını “Allah kalpleri mühürler mi?” başlıklı yazımızda ele alıp cevapladık. Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir?” sorusuna, ‘metotsuz ve bilgisizce Kur’an ayetleri hakkında ahkâm kesip, insanları İslam’dan uzaklaştırmaya çalışan cahil ateistlerdir’ şeklinde özet bir cevap da verebiliriz. ‘Günah/kader çelişkisi’ iddiası da geçersiz bir ithamdır, ‘Kaza kader’ başlıklı yazımızda konu açıklanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Melekler dostumuz mudur? 2:107 ve 29:22&#8217;ye göre Allah&#8217;tan başka dostumuz yoktur, ama 41:31&#8217;e göre melekler dünya hayatında da âhirette de dostlarımızdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Melekler Allah’ın emirlerini yerine getirmekle görevli varlıklardır. (Nahl,49-50; Tahrim,6; DİA, Melek maddesi) Hüküm vermede, yaratmada, yönetmede (Bakara, 107; Ankebut, 22) tek dost tabii ki Allah’tır! Ama melekler de unutmayalım ki O&#8217;nun emrindedir! (Enbiya, 26-27) Yani, birinin dostu eğer melek ise, aslında onun asıl dostu Allah’tır! “Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah&#8217;tır.” deyip, sonra (da) istikamet üzere olanlara (Allah&#8217;a yönelip dini yaşayanlara) melekler inerler: “Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve vadolunduğunuz cennetle sevinin! (derler)” (Fussilat, 30) Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olanlara melekler de yakındırlar. Ateistin de verdiği ayetin devamında bu dostluğun, ‘hem dünya hem ahireti’ kapsadığı görülmekte ve aynı surenin bir sonraki ayetinde de (Fussılat, 32) melekler dostluklarını zaten Allah’a izafe etmektedirler: “Bağışlayıcı ve merhamet sahibi olan Allah’ın ikramıdır bu.” Evet, sadece bir ayet sonrasını ateistimiz okumamakta veya anlamamakta ısrar etmektedir! &#8220;İnkar edenler, sadece yapmakta olduklarından dolayı cezalandırılırlar.&#8221; (A&#8217;raf, 147)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Her şey Allah&#8217;a boyun eğer mi? 30:26&#8217;ya göre her şey Allah&#8217;a boyun eğer, ama düzinelerce ayet, hem şeytan&#8217;ın (7:11, 15:28-31, 17:61, 18:50, 20:116, 38:71-74) hem de birçok değişik insanın Allah&#8217;a boyun etmeyi reddetmesinden, başkaldırmasından söz eder.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özgür iradeli yaratılan insan ve cinler (şeytan da bir cindir) hariç, her mahlukat Allah’a itaat eder, boyun eğer. O nedenle de sadece insanlar ve cinler için cennet ve cehennem söz konusudur. Geri kalan, meleklerden evrendeki tüm canlı cansız varlıklara dek hepsi Allah’a secde ve tespih eder; itaat eder, emirlerine boyun eğer ve verilen görevleri aynen yerine getirirler. Ama unutulmamalıdır ki, ‘tüm insanların uymak zorunda kaldıkları’ fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasaları koyan da yine O’dur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir hadis:  &#8216;(Güneş) Secde yapmak için müsaade almaya gidiyor ve kendisine müsaade ediliyor. Sanki bir gün ona ‘Buradan Doğ!’ denilecek, o da battığı yerden doğacaktır.’ Burada sanki dünya dönmüyor da güneş doğup batıyormuş gibi bir anlam çıkıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadisin kaynağı, ‘Tirmizi, Fiten, 22; Muslim, Fiten: 13; İbn Mace, Fiten: 32’dir ve hadis kıyamet alametlerinden bahsetmektedir. Peki, secde kavramı ile kastedilen nedir? &#8220;Evrendeki her şey Müslim yani İlahi emirlere teslim olmuştur. Ondan aldıkları görevi yerine getirirler.&#8221; (Seyyit Hüseyin Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, s. 19; Goody, Avrupa’da islam damgası, s. 37)  Nahl, 79. ve Mülk, 19. ayetlerde yüce Yaradan &#8216;kuşu havada tutanın kendisi&#8217; olduğunu bizlere bildirilmektedir. Aslında bundan amaç, o kuşun uçması için gerekli tüm özelliklere işaret edip (havanın kaldırma kuvveti, sürtünme kuvveti, tüylerinin yapısı, ön gagasının yapısı vd.) dikkatleri o muhteşem ince ayardan onu ayarlayana, eserden müessire yani eseri yapana ulaşmamızı sağlamaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Secde etmek, tespih etmek&#8221; gibi kavramlar itaat etmek, verilen görevi yapmak (İbnu Manzur, III/204- 206) anlamlarına gelir. Yani güneş, kendine verilen emri yerine getirir, ısı ve ışık yayar. Ta ki, kıyamet gününe, her şeyin ters yüz olacağı kıyamet günü, &#8220;güneşinde batıdan doğacağı&#8221; (Sünen-i İbni Mace, IX/4362) ana dek! Söz konusu hadisin devamında efendimiz, &#8220;Güneş, ‘kendisine tayin edilmiş bir yere’ doğru akıp gider. (Yasin, 38) ayetini okumaktadır. Bu ise bilimsel bir mucizeye işaret etmektedir. Çünkü &#8220;güneşin de bir yörüngesinin olduğu&#8221; gerçeğinin Peygamberimiz döneminde bilinmesine imkan yoktur. Tabii ki ateistler hadisin devamını yazmamışlardır! Yasin, 39. ayette ise Ay’ın da yörüngesi olduğu ifade edilir ki, bu da ayrı bir bilimsel mucizedir. Yasin, 40. ayette ise gece gündüz dengesine işaret edilir ve sonra ay, güneş ve dünyanın her birinin yörüngesi olduğu açıklanır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Secde Arapça sözlüklerde, &#8216;boyun eğmek&#8217; anlamına gelir dedik. &#8220;Yaratılanların tespihleri, Allah&#8217;a olan teslimiyetleridir.&#8221; (Muhammed Ali es-Sabunı, Safvetü&#8217;t-Tefasir, III/319 vd.) Kur’an&#8217;da bu anlamda 80 yerde secde kelimesi ve türevleri geçmektedir. (M. F. Abdülbaki, el-Muʿcem, “scd” md.) Ünlü sözlük sahibi Ragıb el-İsfahani, Kur’an’daki secdeyi, ‘isteğe bağlı’ ve ‘zorunlu’ secde olarak ikiye ayırır. İlki (sücud bi’htiyar) insana mahsus olup karşılığında mükafat vardır ki, bu da “O’na ibadet etmekle, onun emirlerine uymakla olur.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 32) İkincisi (sücudü teshir) insan dâhil olmak üzere canlı ve cansız bütün varlıkların &#8216;Allah’ın koyduğu (fiziksel, biyolojik ve toplumsal) kanunlara boyun eğmesidir.&#8217; (İsfahani, el-Müfredat, “scd” md.)  &#8220;Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğunun Allah&#8217;a secde ettiklerini görmüyor musun?&#8221; (Hac, 18) ayetinden kastedilen de budur. &#8220;Hiç bir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tespih etmesin.&#8221; (İsra, 44) &#8220;Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah&#8217;ı tespih etmiştir. O, Aziz&#8217;dir, Hakim&#8217;dir.&#8221; (Hadid, 1) &#8220;Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah’a secde ederler.&#8221; (Ra’d, 15) &#8220;Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah’a secde edip yere kapanmaktadır.&#8221; (Nahl, 48) Dikkat edilirse ayetler, sünnetullah olan tabiat kurallarına işaret ederek, tesbih/secde terimleri ile bu kurallara dikkat çekmekte ve kurallardan da kuralı koyana ulaşmamız amaçlamaktadır. Zaten birçok Müslüman araştırmacı da bu ayetlerin yönlendirmesi ile bilimsel çalışmalarına yönelmiştir. &#8220;Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah’ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün.&#8221; (Ankebut, 19-20) &#8220;Gerçekten de yerlerin ve göklerin yaradılışında, gün ve gecenin uzayıp kısalmasında akıl sahipleri için muhakkak birçok işaretler vardır.&#8221; (Ali İmran, 190) &#8220;O yedi göğü kat kat yaratandır. Rahman&#8217;ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözü(nü) çevir (de bir bak) hiçbir çatlaklık görüyor musun?&#8221; (Mülk, 3) gibi birçok ayet aslında, yaratılandan yaratana ulaşmamız için Müslümanları motive etmiş ve yönlendirmiştir. ‘Kur’an ve bilim’, ‘Müslüman bilim öncüleri’ ve ‘İslami bilim, felsefe ve Batıya etkisi’ başlıklı yazılar da bu yönlendirmenin sonuç verdiği örneklerle doludur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, &#8216;şirki&#8217; affeder mi (7:153, 25:68-71), affetmez mi (4:48, 4:116)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şirk içinde ölmedikten sonra, tabii ki Allah günahtan dönenleri affeder. A’raf, 153. ayette af dileyip tövbe edenlerden bahsedilir. Furkan 71. ayette de, “Ve her kim tövbe edip iyi davranışta bulunursa, muhakkak o tövbesi kabul edilmiş olarak Allah&#8217;a döner.” buyrulur. Yani bir kere hata işleyenin ebedi cehennemlik olması gibi bir şey söz konusu değildir! Zaten ilk Müslümanlar da önceden birer müşrik değil mi idiler?!  Ateist arkadaş ayetlerin meallerini yazsa her şey ortaya çıkacak, okuyan anlayacak ama araştırmayan, önyargılı birkaç kişiyi kandırmayı da kâr addediyor demek! Allah müşrik olarak ölenleri ise asla af etmez: Nisa, 48, 116: “Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz!”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nisa 93 Bir mümini kasten öldüren kişinin ebediyen cehennemde kalacağı, Nisa 48 de de şirk koşanın asla affedilmeyeceği yazıyor. Ama Zümer, 53 de Allah&#8217;ın bütün günahları bağışlayacağı yazıyor. Şimdi yukarıdaki günahları isleyen kişi affedilir mi affedilmez mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa, 48: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını ‘dilediği kimse’ hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” Ayetin mealinde, &#8216;Limen yeşa/dilediğini’ istisnası bulunur. Yani “şirkin dışında&#8217; Allah (cc)  ‘dilediğini’ af eder.&#8221; Nisa, 93: “Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir.” Bu ayeti de, A’raf 153, Nisa 116 ve Zümer, 53 ile beraber anlarsak sorun çözülür, çünkü Kur’an bütüncül okunmalıdır. &#8220;Kural olarak Kur’an’ın bir ayetini bütününden kopararak tek başına değerlendirmek ciddi yanlışlar doğurabilir.&#8221; (Kur&#8217;an Yolu, IV/ 627) A’raf, 153: &#8220;Kötülükler yaptıktan sonra ardından<strong> </strong>‘tövbekâr’ olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra Rabbin elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir.&#8221; Nisa, 116: &#8220;Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını ‘dilediği kimseler’ için bağışlar. Allah’a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır.&#8221; Zümer, 53: &#8220;De ki, Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.&#8221; Hemen sonraki 54. ayette de belirtildiği gibi, “Allah’ın affına layık olabilmek için her şeyden önce O’na yönelip teslim olmak gerekmektedir.” Toparlarsak, &#8220;Allah şirki asla af etmez, haksız yere kul öldüren, tövbe ederse, Allah dilerse af eder, zira &#8220;Allah tövbeleri kabul edendir.&#8221; (Bakara, 37; Tevbe, 104) Kendi tercihi sonucu affı hak etmeyen ise ebedi cehennemde kalır.  Burada bir konunun altını çizelim: Kur’an&#8217;da istiğfar, ‘Söz ile af dilemek’ anlamına gelirken tövbe ise sözün fiiliyata, pratiğe geçirilmiş halini ifade eder. Günahkar kul yaşantısında hatadan dönmüş ise ve O’ndan af dilemiş ve bunda samimi ise, Allah’u e’lam, Zümer, 53. ayet devreye girecek ve af olunacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peki bu dünya da şirk günahını isleyen adamı öldüren, tövbe ederse affolunur mu?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olsun kafir olsun bir insanın &#8216;can, mal, namus, akıl ve dinine&#8217; saldırmak haramdır. Detay, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımızda verilmiştir! Eğer bir insan, kafir veya müşrik olsun, yapılan anlaşmayı bozarak saldırır veya Müslüman devlete savaş açarsa, zaten bu İslam savaş hukukuna göre caiz olan bir savaştır ve nefsi müdafaa içerisinde telakki edilir, dolayısı ile ceza gerektirmez. Bu konuda, ‘İslam savaş hukuku’ adlı yazıya da bakılabilir. Eğer bir insanı, hele de İslam ülkesi ile anlaşma yapan, müşrik veya kafir (Hristiyan, Yahudi vs.) birisini (yani zımmiyi)  öldürürse, bu konu, &#8220;Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.&#8221; (Maide, 32) ayetinin hükmü alanına girer: &#8220;Bir Müslüman, kasten bir gayrı Müslimi (zimmiyi) öldürürse, kendisine kısas tatbik edilir.&#8221; (Merginani, el-Hidaye, VI/160; Şeybani, Kitabu’l-hucce, IV/322; Buhari, Diyet, 22; Kitabu&#8217;l-hucce, VI/329-345) &#8220;Kafir karşılığında Müslüman öldürülmez.&#8221; (İbn Mace, Diyet, 21) hadisinde geçen kafirden maksat ise kendisiyle savaş halinde olunan kimselerdir. (Mevsıli, İhtiyar, V/27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;Musa’nın kavmi onun ( Tur’a gitmesinin ) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilah) edindiler.&#8221; (7:148) Musa&#8217;nın kavmi, Musa Tur&#8217;dan dönmeden önce mi (7:149) yoksa döndükten sonra mı (20:91) bu hatalarından vazgeçip tövbe ettiler?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş ayetlerin sıralamasını yanlış yapıyor! Taha, 91: “Musa dönmeden tövbe etmeyiz” diyorlar. Yani tövbe ettikleri yok! A’raf, 149: Musa (as) dönünce onları azarlayıp heykeli ateşe atıyor, onlar da tövbe ediyorlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yunus sahile atıldı mı (37: 145), atılmadı mı (68:49)? Nasıl bir yere?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş yine mealleri vermemiş! Kalem 49. ayet: “Rabbinin lütfu imdadına yetişmeseydi o mutlaka kınanmayı hak etmiş olarak ıssız bir sahaya atılacaktı.” Saffat, 145: “Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık.” Her iki ayette de sahile atılmadan bahsediyor. Birinde Allah’ın onun tövbesini kabul etmesinden, diğerinde sağlığından bahsedilse de ortak nokta, “sahile atılmasıdır!” Saffat, 145-146: “Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık; üstüne (gölge yapması için) kabak türünden bir bitki bitirdik.” Kalem, 49: “Eğer Rabbinden bir nimet ona erişmeseydi, O mutlaka çorak bir diyara ‘kovulmuş olarak’ atılacaktı.” Hz. Yunus peygamber bir balığın karnında boş bir araziye atılmıştır. Tabii burada ki boş bir araziye atılış sebebi ayetin iki gerisiyle irtibatlıdır: Saffat, 143-144: “Eğer çok tespih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Anlaşılacağı üzere, Hz. Yunus’un Allah’a tövbesini çokça yapması ve çokça af dilemesi (Enbiya, 87) sonucu, Allah’ın rahmetiyle, boş bir araziye bırakılmıştır. 145-146. ayetler bırakıldığı yerde, onu koruyucu çevresel etmenlerin oluşturulduğu da anlatılmaktadır. Şimdi gelelim Kalem süresindeki 49. ayete: “Eğer Rabbinden bir nimet ona erişmeseydi, o mutlaka çorak bir diyara kovulmuş olarak atılacaktı.” Eğer Yunus peygamber rahmetten uzak olsa idi; çorak bir diyara atılacaktı. Bu Saffat suresinde de aynen belirtilmektedir. Ama ayette, “Şecereten min yaktin” cümlesi konuyu aydınlatmaktadır. Yunus peygamber sahile atılması, ‘kovulmadan’ ve ‘Allah’ın rahmeti ile’ çorak arazide “Şecereten min yaktin”: ‘Üzerine bir bitki bitirilerek’ gerçekleştirilmiştir. Yani Yunus (as) sahile atılması rahmetten uzak olmadan, &#8220;el-ara&#8221;  gibi  yerde özel bir koruyucu; üstüne gölge yapması için geniş bir bitki bitirilerek gerçekleştirilmiştir. Kısaca, Atıldı; “kovulmadan, korunarak, rahmet ile.” Atılmadı; “rahmetten uzak olarak çorak bir araziye.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Namuslu kadınlara zina isnat edenler affedilebilir mi (24: 4-5), affedilemez mi (24:23)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cezasını çekip, tövbe eden af edilir. (Nur, 4-5) Ama şu veya bu nedenle bir şekilde bu dünyadaki cezadan kurtulan af edilmez ve ahirette cezalandırılır. (Nur, 23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an, önceki kitapları doğrulayıcı mıdır (2:97) yoksa düzeltici ve yerine geçici midir (16:101)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bozulmadan önceki hallerini doğrulayıcı ama bozulmuş şu anki hallerinin yerine geçendir! Nahl, 101. ayet nesh konusu ile de alakalıdır, yukarıda açıklanmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an benzeri bir kitap kesinlikle yazılamaz denmektedir (2:24, 17:88) ama aynı zamanda Tevrat ve Kur’an eşdeğer sayılmaktadır (28:49, 46:10)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’dan önce inen ve bozulmamış haldeki Tevrat ve İncil’i de indiren ile Kur’an’ı da indiren aynı Allah (cc) değil midir? Onlarda Allah kelamı değil midir? Gelelim ikinci bölüme. Kur’an geldikten sonra ise asla benzeri yazılamaz!. Bu denendi (Haziran 633&#8217;da ölen Müseylemet&#8217;ül Kezzab&#8217;tan 13 Mayıs 2018’de ölen Anis Shorrosh&#8217;a dek defalarca, çok kez) ama başarılamadı! En son Avustralyalı müzisyen Lily Jay, yapay zeka botu ChatGPT&#8217;den Kur&#8217;an-ı Kerim ayetlerine benzer ‘bir ayet’ oluşturmasını istemişti. Yapay zeka ChatGPT, &#8220;Kur&#8217;an Allah&#8217;ın kelamıdır ve eşsiz, insanüstü bir dile sahiptir. Bu nedenle taklit edilmesi imkansızdır&#8221; cevabını vermiş ve Jay&#8217;in isteğini yerine getirememiştir. Aynı soruyu İncil için sorunca, yapay zeka &#8216;ChatGPT İncili&#8217; adında ‘yeni bir İncil’ oluşturmuştur. (Yeni Şafak, 22/11/2024) Diğer bir haber: “Çin&#8217;in ve Elon Musk&#8217;ın yapay zekası da tercihini yaptı. DeepSeek, Grok &#8216;İslam’ dedi.” (Haber 7, 10.01.2025) İngiliz Oryantalist ve çevirmen Forster Fitzgerald Arbuthnot bu konuda şöyle demektedir: &#8220;Edebi bakış açısıyla değerlendirildiğinde Kur’an, yarı şiirsel yarı düz yazı olarak yazılmış ‘en saf Arapçaya’ örnektir. Dilbilimcilerin bazı durumlarda Kur’an&#8217;da kullanılan belirli kalıp ve ifadelerle uyuşacak kurallar kullandıkları ve Kur’an&#8217;a eş bir çalışma üretmek için ‘birçok denemede’ bulundukları halde henüz hiçbirinin bu konuda ‘başarılı olmadıkları’ bildirilmiştir.&#8221; (Arbuthnot, The Construction of the Bible and the Koran, s. 5) Bu nedenle de, “H. de Castries, ‘İnsan aklı, bu ayetlerin ümmi bir adamdan nasıl meydana geldiği hususunda hayrete düşmektedir. Bütün Doğu, insanoğlu düşüncesinin lafız ve anlamda Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzerini getirmekten aciz olduğu hususunu’ itiraf etmektedir. Ancak biz Batılılar düşüncelerimize aykırı olduğu için Kur’an’ı anlayamıyoruz. Jan Jak Russo şu sözlerinde isabet etmiştir: Bazı insanlar Muhammed’den Kur’an’ı işitseler hemen secdeye kapanır ve şöyle derlerdi: Ey Allah’ın elçisi peygamber. Bizi de yanına al. Çünkü biz senin için ölmeyi veya sana yardım etmeyi severiz.’ (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, ayetler bizlere, Kur’an’ın kendinden öncekileri, bozulmamış asılları ile Tevrat ve İncil’i tasdik ettiğini, kendisinden sonra ise benzerinin asla yazılamayacağını ilan etmektedir ve 1440 sene geçmesine rağmen hâlâ daha da bu başarılamamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Lut&#8217;un kavminin Lut&#8217;a verdiği cevap nedir? &#8220;Lut’un ailesini memleketinizden çıkarın.&#8221; (7:82, 27:56) &#8220;Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize.&#8221; (29:29)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lut (as) bir kere mi konuşmuştur kavmi ile? 142 yaşında vefat ettiği (The Legends of the Jews, Baltimore 1998, I/ 291) kabul edilen ve bir rivayete göre 29 (Mesudi-Murucuzzeheb, I/46, Hakim-Müstedrek, II/562) ve diğer rivayete göre 40 sene peygamberlik yapan bir peygamberin kavmi ile tek toplantı yapıp peygamberliğini sonlandırmış olması mümkün müdür? Tebliğine başladığında (A’raf, 82; Neml, 56) ‘çıkarılma, kovulma’ tepkisi ile karşılaşır. Yıllarca süren tebliğin sonunda ise kavmi ona tek bir şey tekrar edip durur: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah’ın azabını getir de görelim!” Başlarına gelen ibret verici son ise herkesin malumudur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İbrahim 21:51-59&#8217;da kavmine putperestlikleri konusunda sert çıkarken, 19: 41-49’da babasının tehdidi üzerine putperestlik karşıtı söylemine son verip kaçmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine aynı hata ve aynı yönlendirme taktiği! Şimdi bu ateist arkadaş şu soruyu da sorabilirdi: ‘Muhammed Mekke’den hicret mi etti? Yoksa Mekke’yi fetih mi etti?’  Bir rivayete göre 175 diğer rivayete göre 200 yıl yaşayan (Sa‘lebi, ʿAraʾisü’l-mecalis, s. 98-99; Taberi, Tarih, I/312) İbrahim peygamberimizin ömrü tevhit mücadelesi ile geçmiştir. Bu mücadele Kur’an’da birçok ayette anlatılır. Ateist iddianın aksine, Meryem, 41- 49. ayetlerde ‘tebliğe son verme’ diye bir şey ise asla söz konusu değildir. ‘Kavminden yüz çevirme, artık bağlarını koparma’, şirkten ve onların taptıklarından uzaklaşma ve görevine yılmadan devam etme söz konusudur: 48. ayet: “Ve ben, sizden ve Allah&#8217;tan başka dua ettiğiniz şeylerden ayrılıyorum.” İddianın aksine Hz. İbrahim tebliğine devam eder ve Harran, Filistin, Mısır’da peygamberlik görevini yerine getirir. Aynen peygamber efendimizin hayatında olduğu gibi, İbrahim aleyhisselam da hicret etmiş ama asla tebliğ görevinden uzaklaşmamış, ‘son’ vermemiştir! “İbrahim’de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır.” (Mümtehine, 4) “Bu kitapta İbrahim’i de okuyup an! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi.” (Meryem, 41. Ayrıca; Bakara 136,140, 258, 260; Ali İmran 33, 65, 67, 68,84, 95, 97; Em&#8217;am, 74, 75, 83; Hud, 74-77; Yusuf, 6, 38; Hicr, 51; Nahl, 120-123; Ahzab, 7; Sâd 45; Şura, 13; Hadid, 26)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Firavun&#8217;un mısırlı sihirbazları Musa&#8217;ya iman etti mi (7:103-126, 20:56-73, 26:29-51) yoksa sadece İsrailoğulları kavminin küçük bir bölümü mü Musa&#8217;ya iman etti (10:75-83)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sihirbazların tümü iman eder ama firavun onların hepsini işkence ile öldürtür. Yunus suresindeki ayetler ise sihirbazlar dışında, Musa’nın kendi kavminden (zürriyyetün min kavmihi) bahseder. Ayette de belirttiği gibi, ‘kavminden ancak az sayıda insan, Firavun ve adamlarının kendilerine kötülük edeceğinden korka korka Musa’ya iman’ eder. Yani iki olay bağımsız değil, peşi sıra gerçekleşen olaylardır, birbirlerine alternatif değildir ve ‘yoksa’ diye ayrıştırılacak bir konu da söz konusu değildir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>10: 90&#8217;a göre firavun, tövbe etmiş ve iman etmiştir. 10: 91&#8217;e göre firavun kafirdi. 10: 92&#8217;ye göre firavun&#8217;un tövbesi kabul olunmuş ve firavun kurtulmuştur. Firavun&#8217;un sadece bedenen değil, ruhen de kurtulduğunu kanıtlamak için 10: 103&#8217;e başvurabiliriz: “Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız.” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunus 90. ayette firavun iman ettim diyor ama Allah imanını ‘kabul etmiyor.’ 91. ayet zaten bunu açıkça ifade ediyor: “Şimdi mi? Halbuki daha önce hep baş kaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın.” Bu azar dolu hitaptan ve devamındaki ayette gelen ‘ibret’ olunması mesajından olumlu bir anlam çıkarmak için mantık sınırlarını epey zorlamayı gerektirmektedir! Zaten Taha suresi 78-80. ayetlerde firavun hakkındaki olumsuz mesaj verilmekte ve onu ‘amansız yakalamak, doğru yoldan saptırmak ve düşman olmakla’ vasıflamaktadır: “Derken Firavun askerleriyle onların peşine düştü, ama deniz onları ‘amansızca’ sarıverdi. Firavun kavmini ‘saptırmış, doğru yolu göstermemişti.’ Ey İsrailoğulları! Böylece sizi ‘düşmanınızdan’ kurtardık.” Zaten Yunus suresinin 50 ve 51. ayetleri de benzer bir durumdan bahsederek yine olumsuz bir yaklaşım sunmaktadır: “Ne dersiniz, ya O’nun azabı bir gece veya gündüz vakti üstünüze inerse!” Günah içinde ‘boğulmuş olanların’ böyle acilen olmasını istedikleri bunların hangisidir? Olacaklar ‘olduktan sonra mı buna iman’ edeceksiniz? O anda, öyle mi? Hani azabın çarçabuk gelmesini istemiştiniz!” Nisa, 18. ayetle konuya son noktayı koyalım: “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında “Ben şimdi tövbe ettim” diyenlerle kafir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.”  Yunus, 92. ayette ise, “Böylece senden sonraki nesillere, bir ibret olman için, bugün senin bedenini kurtaracağız” denmekte, imanının kabulü ile ilgili hiçbir imada dahi bulunulmamaktadır. Aksine ayette ‘senden sonra gelenler için bir ibret’ olmaktan bahsedilmekte ve firavun hakkındaki olumsuz yargı açıkça ifade edilmektedir. Ayette, “Bi bedenike” denilerek açıkça, Türkçeye de aynen geçmiş olan ‘insan bedeninden’ bahsedilmektedir. Ortada ruhen kurtulmaya ima bile yoktur! Yunus 103. ayetin ise Firavunla hiç ilgisi yoktur. Çünkü sure, 104. ayetle beraber konuyu genelleştirmiş ve genel hükümler ortaya koymuştur. (Yunus, 94-97) 98. ayette Yunus peygambere atıfta bulunulur ve sonrada 99. ayetle beraber, genel hüküm ve mesajlar iletilir. (Yunus, 99-109) Ateist arkadaş, önce kafasında bir senaryo kurgulamış, bağlamından kopardığı ayetleri bir araya getirip ve hepsini birbiri ile irtibatlandırmaya çalışmışsa da becerememiş, kötü bir senaryo ortaya çıkarmıştır!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zinanın cezası nedir? 24:2&#8217;ye göre zina yapan kadın veya erkeğe yüz değnek vurulmalıdır. 4: 15&#8217;e göre zina yapan kadına müebbet ev hapsi uygulanmalıdır. 4: 16&#8217;ya göre zina yapan erkek tövbe edip ıslah olursa hiçbir ceza uygulanmamalıdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa, 15: “Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.” Nisa, 16: İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.” Fahişe kelimesi Kur’an’da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır. (Ankebut, 29-28) Buradan hareketle ayetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. ayette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. ayette ise erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livata, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nur suresinin 2. ayetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır. Tövbe kapısı da ateistler dahil kadın erkek herkese açıktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Günahlardan kim sorumludur? 17: 13-15 ve 53:38-42&#8217;ye göre herkes sadece kendi günahlarından sorumludur. Ama Kur’an, Muhammed zamanında yaşayan Yahudileri, binlerce yıl önce başka Yahudilerin bir buzağı putuna taparak işledikleri günah için suçlamaktadır. (2:92-93)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudilerin, Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e inanmayıp eski dinlerinde sebat edeceklerini söylemeleri üzerine Yüce Yaradan bu ayetler ile onların kendi dinlerine bağlılıklarının da asılsız olduğu vurgulamıştır. Zira onlar daha önce kendilerine Tevrat’ı getiren ve çeşitli mucizelerle peygamberliğini kanıtlayan Musa’ya karşı da sıkıntılar çıkarmış, onun yokluğunu fırsat bilerek putperestliğe bile dönmüşlerdi. Onlar, Hz. Musa’nın ikazlarına, “İşittik ve isyan ettik” şeklinde karşılık vermiş ve bu mealde hareket etmişlerdir. Medine Yahudileri de, “Biz sadece bize indirilene inanırız” diyorlardı. Oysa onların inanç tarihleri, bir sürü sapmalarla dolu idi. Ayetler de bunu ortaya koymakta, tarihte olduğu gibi şimdi de dinlerinde samimi olmadıklarını bu örnek üzerinden anlatmaktadır. (Kur’an Yolu, I/159) Günümüzde de ‘Öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın’ türü emirlere olan yaklaşımları, hâlâ hiç bir şeyin değişmediğini de açıkça göstermektedir. Bakara, 93: &#8220;De ki: “Eğer böyle inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yahudiler cennet&#8217;e mi (2:62, 5:69) cehennem&#8217;e mi (3:85) gidecektir? Hristiyanlar cennet&#8217;e mi (2:62, 5:69) cehhenem&#8217;e mi (3:85, 5:72) gidecektir? 5:69&#8217;da cennet&#8217;e layık görülen Hristiyanlar&#8217;ın sadece 3 ayet sonra, 5:72&#8217;de, cehennem&#8217;e layık görülmesi özellikle ilginçtir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakara 62. ve Maide 69. ayetleri yukarıda ele alınıp açıklandı. Maide 70.  ayette ise, “Andolsun biz İsrailoğulları’ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler.” denilerek,  ‘yalanlayan ve peygamberi öldürenlerden’ bahsetmektedir! Ateist arkadaş yine bağlamından ayetleri koparıp kendi hazırladığı senaryoya göre yorumlama gayretine girmiş ve ‘ayetleri yalanlayan ve katilleri’ cennete sokmaya çalışmışlardır! Cennete girecek olanlardan farklı olan bu grubun özellikleri 74. ayete kadar tek tek sıralanır ve sonra onlar tövbe etmeye çağrılır: “Hâlâ Allah’a tövbe edip O’nun bağışlamasını dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlamakta, çok esirgemektedir.” (Maide, 74) Kur’an’ın tövbe etmeye çağırdıklarını müfessirliğe soyunan ateist arkadaşlarımız cennetlik ilan etmektedir…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Firavun, İsrailoğulları&#8217;nın erkek çocuklarını ne zaman öldürtmüştür? Musa peygamber olup firavun&#8217;a dinini anlatınca mı (40:23-25), yoksa Musa daha çocukken mi (20:38-39)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mümin suresi 25. ayette firavunun Hz. Musa’ya iman edenlerin çocuklarının öldürülmesi kararından bahseder. Taha suresinde ise hepimizin bildiği olaydan, belli tarihte doğan tüm çocukların öldürülmesi ve bu sırada Musa’nın sandıkla ırmağa bırakılmasından bahseder. Yani iki farklı zaman  ve mekan söz konusudur. Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Kasas, 4; Bakara, 49. ayetler. Günümüz firavunları olan ABD, İsrail başta olmak üzere müstekbir zalim devletler de hala çocuk öldürmeye devam etmekte değil midirler?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir? Her şeyin kaderi, yaradılıştan önce Allah tarafından belirlenmiş miydi? (57:22) Evrenin kaderi, her yıl bir kez olmak üzere kadir gecesi&#8217;nde Allah tarafından mı belirlenir? (44:3, 97:3-4) Her insan kendi kaderini kendi mi belirler? (17:13)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş meal üzerinden ‘kitap’ anlamına gelen tüm kelimeleri kader şeklinde tefsir etmiş! Hadid, 22. ayet ‘levhi mahfuz’dan bahseder. Duhan, 3. ayette bahsedilen Kur’an’ın ramazan ayında indirilmeye başladığıdır yani kaderden bahsedilmez! Levh-i mahfuzda bulunan Kur’an-ı Kerim’in (Buruc, 21-22) tümü ramazan ayında Kadir gecesi Beytülizze’e, oradan da Efendimize, şart ve ihtiyaca göre bölüm bölüm indirilmiştir. (Bakara, 185; Duhan, 2-3; Kadir, 1; İbn Ebu Şeybe, Muṣannef, VI/144; Hakim, Müstedrek, II/223) İsra, 13. ayette, kader konusundaki ana mesajı verilir: “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik.” ‘Kader’ başlıklı yazıda konunun detaylı olarak açıkladığımızı belirtip kısaca bu konuyu şu şekilde özetleyebiliriz: Tüm işlerimizi bizler özgür irademizle yaparız, zamandan münezzeh olan Allah ise bizim ‘ne yapacağımızı önceden’ bilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cinler ve insanlar Allah&#8217;a kulluk etmek için mi (51:56), yoksa cehennem&#8217;e gitmek için mi (7:179) yaratılmışlardır? Yaratılış amaçları cehennem&#8217;e gitmek olan cinler ve insanlar, yani kafir olacak şekilde yaratılmış cinler ve insanlar, Allah&#8217;a nasıl kulluk edebilirler?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Allah kullarını neden yaratmıştır? ‘Cennete gitsin diye!’ Nereden biliyoruz? Çünkü O Allah (cc) insana akıl verdi, vicdan verdi, kitap gönderdi, peygamber ile yolu ve yapması gerekenleri gösterdi! Cennet cehennem bilgisi verdi! E buyur ateist arkadaş, iman edip, iyilik yapıp (‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılmasını tavsiye ederiz) dünyada sâlih bir kul ol ve sonunda ahirette de cenneti (Bakara, 62, 82, 277; Ali İmran, 57; Nisa, 57, 122, 124, 173; Maide, 9, 69, 93; A&#8217;raf, 42; Yunus, 4, 9; Hud, 23; Rad, 29; İbrahim 23; Nahl, 97; İsra, 9; Kehf, 2, 30, 48, 107; Meryem, 60, 96; Taha, 75; Hac, 14, 23, 50; Nur, 55; Kasas, 80; Ankebut, 7, 9, 58; Rum, 15, 45; secde, 19; Sebe, 4, 37; Fatır, 7; Sad, 28; Fussilat, 8; Şura, 22-23, 26; Casiye, 30; Muhammed, 2, 12; Fetih, 29; İnşikak, 25; Buruc, 11; Tin, 6; Asr, 3) kazan!  Ama aksine cehenneme gitmek için yaptığı kötülükler ve yapmadığı iyilikler dışında, bir de Kur’an’a savaş açanlara Allah (cc) şöyle buyurur ki, “Ey insan-cin toplulukları, sizleri cennete gitmeniz için yarattım ama birçoğunuz cehenneme gitmek için yarışıyor ve bu şekilde de devam ederlerse, ‘kendi yaptıkları kötülükler sebebi ile’ cehenneme gidecekler! ‘Yaptığınız kötü amellerinizle’ çoğunuz cehennemlik oluyorsunuz, sonunuzu görün, yapmayın, vazgeçin ve dönün!” Zaten ateist arkadaşın, ‘Allah cehennem için mi yarattı?’ diye sormasına neden olan ayette de (A’raf, 179) insanların cehennemlik olma nedenleri açıklanmaktadır: Bu insan ve cinlerin, yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamaları! Bu konuda, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz. Kısaca ateist arkadaş hata bulduğunu iddia ettiği ayetle aslında hatalarını itiraf etmektedir ama bunun bile farkına varamamaktadır! O’na cennet ayetleri olduğunu da hatırlatalım…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem&#8217;e gidecektir. İnananlar bir süre cehennem&#8217;de kaldıktan sonra kurtarılacak, kafirler ise sonsuza dek cehennem&#8217;de bırakılacaktır. Bu kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. (19:71-72) ama bu sözde kesin hükümle çelişkili olarak, şehitler cehennem&#8217;e hiç uğramadan direk cennet&#8217;e gidecektir. (3:157-158, 3:169, 9:111)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cehenneme uğramak illa yanmak anlamına gelmemektedir! Cennet ehline, &#8220;Kurtuldukları yeri görmeleri için&#8221; cehennem gezdirilir. Ama yanmaları için değil, oraya şahit olmaları için! “Ne kadar iyi ve kötü insan varsa hepsi cehenneme girecektir. Ancak ateş, mümin için İbrahim&#8217;e olduğu gibi serinlik ve esenlik olacaktır.” (Ahmed, III/328-329; Hakim, IV/587; Suyuti, ed-Dürrü&#8217;l-Mensur, V/535) Böylece cennet ehli iki kere şükredecektir: Hem cenneti kazandıkları hem de cehennemden kurtuldukları için! Ali İmran ve Tevbe surelerindeki ayetlerin hiçbirinde ise direkt cennete gitmekten bahsedilmemekte, ‘Allah’tan gelecek bir bağışlama ve bir rahmet, Allah’ın huzurunda mutlaka toplanmak, Rableri yanında rızıklara mazhar olmak ve karşılığında cennet verilmesinden’ bahsedilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>66:8&#8217;e göre Allah Müslümanları utandırmayacaktır. Ama 19:71-72&#8217;ye göre Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem&#8217;e gidecektir, ve 3:192&#8217;ye göre cehennem&#8217;e giden herkes rezil edilecektir, yani Allah tüm Müslümanları rezil edecektir. Direk bir çelişki söz konusudur.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali İmran 190. ayette ‘aklıselim sahipleri’nden bahsedilir, 191. ayette onların tefekkürleri sonucu ulaştıkları sonuçlardan bahseder ve 192. ayette de şöyle dua ettikleri bildirilir: “Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.” Zaten aynı surenin 197. ayetinde ‘İnkar edenlerin sığınakları cehennem’ olduğu açıkça ifade edilmektedir. Ateist arkadaş burada kendinden değil de müminlerden bahsedildiğini nereden çıkarmıştır acaba? ‘Yansıtma’ (kendine yakıştıramadıklarını, başkalarına yakıştırma şeklinde tezahür eden, psikopatolojide paranoya ile birlikte anılan savunma mekanizması) mı yapıyor acaba bu arkadaş? Meryem, 71. ayeti de yukarıda açıkladık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kaç yaratan vardır? 23:14 ve 37:125&#8217;e göre, Allah yaratanların en güzelidir. Sözü edilen diğer yaratanlar kimlerdir? Eğer birden çok yaratan sözkonusu ise, 2:54, 6:102, 12:101, 13:16, 14:10, 15:86, 35:1, 35:3, 36:81, 39:46, 39:62, 40:62, 42:11, 56:59, 59:24 gibi birçok ayette, niye Allah&#8217;tan tek yaratan olarak söz edilmektedir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mü’minun 14. ayette insanın anne karnındaki gelişimi anlatılır. Allah (cc) ilk insanı yoktan var etmiş (Bedi’), sonra da her yaratılış safhasında en güzel şekilde yaratmaya (Halk) devam etmiştir. Saffat, 125. ve 126. ayette ise, ‘Baal’ adlı puta tapanlardan yani bırakın yaratmayı sonradan kendisi yaratılan, şekil verilen bir puttan bahsedilmektedir: “En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp Baal’e mi taparsınız?” Allah yer ve gökleri ‘Yoktan’ var eden ve sonrada onlara en güzel şekil verendir. Kur’an’da ‘örneği ve modeli olmadan yoktan yaratma ‘bedi’ kelimesi ile (Bakara, 117) ifade edilirken, Allah’ın yarattıklarına sonradan ‘şekil vermesi’ ise, ‘Ehsenu’l-Halikin’ tamlamasında olduğu gibi, ‘halk’ fiili ile ifade edilmektedir. Mü’minun, 14. ve Saffat, 125. ayetlerde ‘yaratmak’ şeklinde çevrilen kelime, ‘Bedi’ değil, ‘Halk’ fiilidir. Yoktan var etmek anlamında Allah tektir, ama yoktan var edilene şekil vermede birçok ‘şekil veren, ‘ehsenül’l-halikin’ olabilir. Ama onlarında en güzel şekil vereni yine Allah (cc)’dır. Günümüzde ‘Biyomimetik’ ilmi bunun en güncel örneklerini teşkil etmektedir. Yaratılanı taklit ederek yapılan teknolojik buluşlar hâlâ taklit edilenler seviyesine ulaşamamıştır! Ateistin verdiği diğer ayetlerde ise, sırası ile ‘Rab (yaratıp düzenleme), Halık, Fatır (Özgün yaratan), Halk, Fatır, Hallak, Fatır, Halık, Halk, Fatır, Halk, Halk, Fatır, Halık, Halık’ kavramları geçmektedir ki, bu kavramlar aslında ateistin iddiasını da tam anlamı ile çürütmektedir! Ateistin ‘Yoktan ve örneksiz tek yaratan’ diye kastettiği kelimenin aslı, ‘Bedi’ kelimesidir ve onu da meallerde bulamaz! Çünkü iki farklı Arapça fiil ‘aynı kelime ile’ Türkçeye çevrilmiştir. Bu da meallerin en büyük eksiklerinden birini oluşturmaktadır, bunu defalarca anlattık!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>33:37&#8217;de Müslüman erkeklere, üvey oğullarının boşadıkları eşleri ile evlenme izni verilmiştir. Bu iznin özellikle gelecekte Müslümanlara zorluk çıkmaması amacı ile verildiği belirtilmektedir. Ama bu iznin bir anlamı yoktur, çünkü Kur’an aynı surenin daha önceki ayetlerinde evlat edinmeyi yasaklamaktadır. (33: 4-5) evlat edinemeyen bir adamın üvey oğlu olamaz, üvey oğlunun boşanmış eşi ile evlenme konusunda zorluk yaşaması da söz konusu olamaz. 33:37&#8217;de verilen iznin sözde verilme sebebi dolayısı ile yalanlanmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahzab, 4 ve 5. ayetlerde, “Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı. Evlatlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın&#8221; denilerek ‘psikolojik’ bir tespit yapılmaktadır. Bu ayetler konuyu psikolojik temelli ele alıp toplumun gündemine yerleştirirken, 37. ayet ile de konuyu ‘sosyolojik ve hukuki’ süreçle ele alıp son noktayı koymaktadır. İslam’a göre himayeye muhtaç çocuklara bakmak, onları beslemek, büyütmek sevaptır ve şerefli bir insanlık ödevidir: Efendimiz, “Kimsesiz çocukları koruması altına alan kimse ile ben, cennette yan yana iki parmak gibi beraber olacağım” buyurmuştur. (Buhari, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42) ‘İslam evlatlık kurumunu koruyucu aile statüsüne taşımıştır.’ Yani Ahzab, 37 ile evlatlıkların eşleri ile evlenme amaçlanmamakta, evlatlık müessesinin, aynı surenin 4. ve 5. ayetleri ile de anlaşılacağı üzere, psikolojik, hukuki ve toplumsal boyutları her yönü ile tespit ve ilan edilmektedir. Efendimizin bu evliliği amaç değil araçtır. Araç değil ama gerçekleşen amaç bakidir. (“Kur’an Ahkâmının Değişmesi” adlı yazımıza bakılabilir.) Ayrıca ateist arkadaşın buradan maksadının farklı olduğu, kullandığı son cümle ile de anlaşılmaktadır ki, peygamberimizin Cahş kızı Zeynep annemizle evliliğini de, ‘Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’ başlıklı yazımızda ele alıp ve cevaplanmıştır. </span><br /><span style="color: #000000;">Ek bilgi: Bazı ateistler evlatlık kurumunu düzenleyen ayetlerden hareketle sanki İslam’ın yetim, korumasız çocukları önemsemediği gibi bir izlenim uyandırmaya çalışmaktadır. Prof. Faruk Beşer bu konuda şu bilgileri vermektedir: “İslam evlatlık müessesesi yerine ayrıca ‘lakit’ kurumu getirmiştir. Bu terim ile de terk edilmiş, sahipsiz veya bulunan çocuklar kastedilir. Bunların resmi kayıt altına alındıktan sonra korunması ve sahiplenilmesi farz-ı kifayedir. Başka bakacak kimse yoksa bu farz-ı ayn olur! Bu her Müslüman için hem hukuki hem de ahlaki bir görevdir. Bu çocuklar bir evlat gibi sevgi ve şefkat ile bakılıp büyütülür. Bakıp büyüten isterse ona ev, arazi, iş hibe edebilir, bunu vasiyet edebilir. Ama çocuk büyüyünce mahremiyet ve halvet hükümlerine dikkat edilmesi gerekir.” Bu nedenledir ki, &#8220;Osmanlı Devleti’nde kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocukların bakım ve himayesine dair oldukça zengin bir hukuki ve sosyo-kültürel altyapı mevcut olmuştur.&#8221; (Ali Turan, Osmanlı hukukunda evlatlık ve koruyucu ailelik, II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri, s. 114) Günümüzde de, sadece IHH Vakfı tek başına dünyada 130.000’den fazla yetimi koruma altına almıştır. ‘Yetim bir peygamberin ümmetine’ de hiç kimse ‘insanlık, hümanizm’ adına ders veremez veya bu konuda bir suçlamada veya ithamda bulunamaz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sadece insanlar mı peygamber olabilir? (12:109, 21:7-8, 25:20) yoksa melekler de peygamber olabilir mi (22:75)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;da resul kelimesinin  “haberci, peygamber, cinlerden bir elçi, meleklerden bir elçi, Cebrail, Kur&#8217;an, kutsal kitap&#8221; anlamlarına geldiğini (Zeynel Abidin Aydın, Vucuhu’l-Kur’an bağlamında “rasûl” kelimesinin anlam alanı, AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2017, Cilt:17, Yıl:17, Sayı: 2, 17: 287-304) bilmeyen ateist arkadaş, farsça olan (DİA, Peygamber maddesi) peygamber kelimesi ile Arapça olan resul kelimesini ve bunların kelime ve terim anlamlarını karıştırınca ortaya böyle soru/nlar çıkmaktadır! Ateist arkadaşımızı iyice şok edelim: Kur’an’da peygamber kelimesi hiç geçmemektedir! (Furat Akdemir, Kur’an bağlamında peygamberlerin sıfatları, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 1, s. 53; Erhan Aktaş, Hangi İslam, s. 91; Erhan Aktaş, Ali İmran, 32. ayet meali) Türkçesi ‘göndermek’ anlamına gelen ve arapça ‘rsl’ kökünden türeyen resul’ün kelime anlamı ‘elçi’ demektir. Günümüzde hâlâ bu kökten türeyen ‘risale, irsaliye’ gibi kelimeler de Türkçede kullanılmaya devam edilmektedir. Kur’an’da, peygamber kelimesi değil, bildiğimiz ‘elçi’ anlamında da resul kelimesi kullanılmıştır. (Yusuf, 50; Neml, 35) Allah azze ve celle hazretleri melekleri de insanları da elçi olarak göndermiştir: “Allah meleklerden ve insanlardan elçiler seçer. Doğrusu Allah işitir ve görür.” (Hac, 75) Allah ile peygamber arasında elçilik yapan melekler de vardır ama onlar peygamber anlamında resul değil; elçidirler. &#8220;Meleklerin elçiliği insanlara tebliğ etmek değil, sadece seçilmiş peygamberlere gerçekleri bildirmektir.&#8221; (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 146-147) Ama Allah ile insanlar arasında elçi olanlara terin anlamında resul denir. Zaten meleklerin özgür iradeleri olmadığı için anladığımız manada peygamber de olamazlar. Yoksa Mekkeli müşrikler meleklerden resul/peygamber gelmesini istemiş ama Kur’an bu anlayışı reddetmiştir. (Hud, 12; İsra, 95; Fussılat, 14) Ayrıca A’raf, 37. ayette de ölüm melekleri için de yine elçi kelimesi kullanılmıştır. Ama görevi mesaj getirmek değil can almaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Son peygamber Hz. Muhammed değil mi?, A’raf, 35: “Size ayetlerimi kıssa eden resuller geldiği zaman.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ey Ademoğulları! İçinizden ayetlerimi size anlatacak peygamberler gelir de (onları dinleyerek) kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” Allah’ın gönderdiği her peygamber ademoğulların içinden çıkmamış mıdır? A’raf, 34. ayette ‘Her ümmetin ecelinden’ bahsedilmektedir. Her ümmetin eceli olduğu gibi her topluma da mutlaka bir peygamber/resul/nebi gönderilmiştir! Bu konuda, ‘Tüm dinlerin özü İslam&#8217;dır.’ adlı yazımıza bakılabilir. Bu ayette ‘peygamberimiz’in sonrasından bahsedildiğini ateist arkadaş nereden çıkarmaktadır? Ayetin mealini ateist vermemiş, ayet ‘Ey Ademoğulları’ diye başlamıştır yani hitap genel insanlık tarihinedir! Ayet bu anlama gelse, Efendimizden sonra günümüze dek ortaya çıkan ve kendilerinin resul olduğunu iddia edenlere ümmet neden karşı çıkmıştır? Ayrıca “Zaten her mümin, Allah’ın ayetlerini kullara ulaştıran gönül elçisi.” (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar,  s. 145) değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ceninin cinsiyeti, döllenme anında mı (53:45-46) yoksa bir süre geliştikten sonra mı (75:38-39) belirlenir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Necm, 45 ve 46. ayetlerde cinsiyetin belirlenmesinden bahsedilmez, erkek ve dişilerin nutfeden/embriyodan yaratıldığı ifade edilir: Bu ayetlerde Allah’ın kullarına olan nimetleri sıra ile değil, karışık olarak verilmiştir. Necm 43-44: “Güldüren de O’dur, ağlatan da. Öldüren de O’dur, yaşatan da.” Necm, 45: “Rahime atıldığı zaman nutfeden erkeğiyle dişisiyle iki cinsi yaratan da O’dur.” Eğer ateistin iddia ettiği gibi bir sıralama olsa idi önce dişi erkek yaratılma, sonra yaşatma sonra güldürme ve ağlatmadan ve en sonunda da öldürenden’ şeklinde bir sıralama olması gerekirdi. Ama hayatta her şey iç içedir, bir insan yaşarken diğeri ölmekte, biri gülerken diğeri ağlamaktadır! Ayetler, “insanın hayat-ölüm çizgisi içinde cereyan eden her oluşumun ve evrende olup biten her şeyin Allah’u Teâlâ’nın irade ve kudretine bağlı bulunduğu örneklerle” aktarılmaktadır. Yani özellikle bir sıralama ayetlerde yoktur çünkü hayatta bu sıralama yoktur! Kıyamet suresi, 37-39. ayetlerde ise doğal süreç sıralanmıştır: O akıtılan meniden bir damlacık (sperm) değil miydi? Sonra o, alaka (asılıp tutunan zigot) olmuş, derken Allah onu yaratıp ­şekillendirmiş ve ondan erkek ve dişiyi yaratmıştır.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir Müslüman, kafir anne babası ile nasıl geçinmelidir? 31:15&#8217;e göre kafir anne babanın inançlarına uyulmamalı, ama onlarla iyi geçinilmelidir. 9:23&#8217;e göre ise böyle bir durumda anne baba dost edinilmemelidir, yani onlarla iyi geçinilmemelidir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe 23. ayette ‘veli’ edinmemesinden bahsedilmektedir. Mesela okula kaydolurken bir veliye ihtiyaç vardır. Sizden sorumlu olacak olan, sizin hakkınızda söz sahibi olacak olan kişidir veli. İste bunun gibi, “dini konularda onlardan veli edinmeyin ama ne olursa olsun, sizi dinden döndürme çabaları dışında onlarla asla irtibatınızı kesmeyin, onlara iyi davranın ve onlarla iyi geçinin.” buyurulur. Lokman, 15: “Eğer anne baban, bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma ama yine de onlara dünyada iyi davran.” buyurulur. Görüldüğü gibi iki ayette de imani noktaya dikkat çekilmektedir ve aralarında bir çelişki bulunmamaktadır. Çelişki ateistlerin anlayış tarzlarında ve metotsuzluklarında bulunmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kafirler Müslüman olmaya zorlanmalı mıdır (8:38-39, 9:29) zorlanmamalı mıdır (2:256, 3:20, 109:6)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe, 38. ayette kafir iken Müslüman olanların durumu ele alınmakta ve “Allah onların kafir iken yaptıklarını bağışlayacaktır” müjdesi verilmektedir: “İnkar edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır.” 39. ayette: “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.” buyrularak, insanlığa zarar veren her türlü kötülük (fitne) ortadan kalkana dek müminlere mücadele görevi yüklenmektedir. Tevbe, 29. ayeti ise, ‘Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım?’ başlıklı yazımızda ele alıp açıkladık. Bu ayetlerin Müslüman yapmak için başkalarını zorlamakla hiç ilgisi yoktur! Peki, Müslüman olmayan birini zorla Müslüman yapmak İslam’da var mıdır? “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru, yanlıştan kesin ayrılmıştır” (Bakara, 256) Zorla Müslüman yapmak İslam’da caiz olsa idi, 300 sene Osmanlı hakimiyeti altında yönetilen balkanlar, 1000 sene İslam ile yönetilen Anadolu ve 1400 senedir İslam hakimiyeti altındaki Kuzey Afrika’da, 700 sene Emevi hakimiyetinde olan İspanya’da bir tane bile Hristiyan, Yahudi, Yezidi veya Zerdüşt kalabilir mi idi?! Bu konuda, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’, ‘İslam’da savaş esnasında uyulması gereken kurallar’ ve  ‘İslam barış dinidir” başlıklı yazılara da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hristiyanlar şefkatli ve merhametli midir (57: 27) yoksa zalimler topluluğu mudur (5: 51)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadid, 27: “Arkalarından Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” Görüldüğü gibi, ‘Hz. İsa dönemi’ özellikle ayette vurgulanmakta ve ‘daha sonra’ ortaya çıkan ruhbanlık kurumu eleştirilmekte ve sonra da çoklarının yoldan çıktığı ifade edilmektedir. Zaten İncil içerik olarak ahlak odaklı ilahi bir kitap idi. Ahlakla şefkat ve merhamet ortaya çıkar ve yayılır. Ta ki, bozulana kadar! Maide suresi 51: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir.” denmektedir. Dikkat edilirse, kafir olan anne babaların da (Tevbe, 23)  zalim olan Yahudi ve Hristiyanların da ‘veli/dost’ edinilmemesi istenmektedir! Ayet günümüze de hitap etmeye devam etmekte ve bozulmuş Hristiyanlık ve Yahudi inancına tabi olup, emperyalist politikalar güdenlere dikkat çekilip onlarla dost olup zulümlerine ortak olunmaması emredilmektedir. Günümüz ehli kitabın zulümlerine örnek olarak, son haçlı seferlerinden olan Irak, Bosna, Afganistan, Filistin savaşlarını örnek verebiliriz. İngiltere eski Başbakanlarından Churchill&#8217;in Avam Kamarası&#8217;nda ifade ettiği &#8216;Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.’ cümlesinde özetini bulan emperyalist Batı dünyası gerçeği için, “Batı medeniyeti’, ‘Papa ve İncil’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?, ‘Ateistlere cevap” başlıklı yazılarımızı da özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda, önemli konularda ve çözümü imkansız çelişkilerin varlığı, Kur’an&#8217;ın geçersizliğini tartışma götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda, önemli konularda ve çözümü imkansız önyargı/iftiranın varlığı, ateizmin çelişki iddialarının geçersizliğini tartışma götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aşağıda, farklı zamanlarda ateist kitaplarda ve sanal âlemde karşılaştığım ve ‘çelişki’ diye ortaya atılan diğer iddialar ve cevapları paylaşıyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>1400 yaşında olmasına rağmen, bugünün ihtiyaçlarına da cevap verdiği ve bilim yanlısı olduğu iddia edilen Kur’an&#8217;da şu sorularımın cevaplarını bulamadım.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aşağıda verilen soruların bilimle ne ilgisi var acaba? Kur’an bu detaylar üzerinde dursa hacmi ne kadar olurdu ve o zaman da bu arkadaş, &#8220;Bu işe yaramaz bilgilerin kutsal olduğu iddia edilen bir kitapta ne işi var?&#8221; demez miydi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Önce Adem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah önce bir öz yaratıyor (Nisa, 1) ve bu özden önce Adem sonra Havva annemiz yaratılıyor. Aralarındaki yaş 1 gün olsa ne olur, bir yıl olsa ne olur? Ayetlerde bu sayı verilse inanacak mı bu arkadaş?! Biz ateistlere maymun atalarının balıktan primata geçiş tarihini soruyor muyuz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Adem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi tarihte cennetten kovuldular? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an tarih kitabı mı, pratikte ne faydası olacak günümüz insanına bu bilgilerin? Kur’an bir tarih verse o tarihe itiraz etmeyecek misiniz? İnsanlar, tarihlerden imtihan edilmeyecek aksine  mesajın içerdiğinden ve evrensel ilkelerin pratiğe geçip geçmemesinden sorumlu tutulacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Doğmadıklarına göre Havva ve Adem&#8217;in göbekleri var mıydı? (hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk insan çamurdan yaratılmıştır. (Secde, 7) Çamurdan yaratılma safhası ilk insanın yaratılışı ile biter ki, konu ‘İnsan neden yaratılmıştır?’ başlıklı sorunun cevabı ve ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ başlığı altında ele alınmıştır. Göbekleri büyük ihtimal yoktu. İlk insanın yaratılışında anneden beslenme olmadığına göre, göbek bağının da bulunması mantıklı olmaz. Ama genlerde var olan kodlar gereği ilk doğumla göbek bağı başlamış olma ihtimali yüksektir. Ateistler, ‘sonradan göbek bağı oluştuğuna göre evrim var’ diye iddiada bulunamazlar çünkü evrim, türler arası (bitki, hayvan, insan) geçisi savunur. Halbuki bir insanın her an binlerce hücresi değişip yenilenmektedir. Ama bu, farklı türe dönüştüğü anlamına gelmemektedir! Bu konuyu da ‘Evrim teorisi’ adlı yazımızda ele alıp açıkladık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cennet ‘hayali’ ise, bu detaylardan sana ne?! Niye aklınız gereksiz tarihlere veya belden aşağı konulara odaklanıyor?! İlahi kitapta aradığınız mevzuya bir bakın hele! Ama çok meraklı isen, Zebur’un günümüz bozulmuş versiyonlarında senin gibileri tatmin edecek çokça bölümler var!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Vardı ise ne için vardı? (mademki cinsellik yasaktı?)</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kim demiş yasaktı veya değildi diye? Cennette yasaklanan tek şey, ‘yasak ağacın meyvesidir.’ (Bakara, 35) Bu ayette Hz. Havva için, ‘zevc’ kelimesi kullanılmıştır. Cinselliğin sadece cennette değil, dünyada bile yasaklanması görüşü ‘ateistlere’ Hristiyanlık inancından geçmiştir! Cinsellik vurgusu ise Tevrat kökenlidir. Kısaca görülen o ki, ateistler Tevrat ve İncil’i esas alıp Kur’an’da hata arama güdüsünden vazgeç-e-memektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Havva, adet görüyor muydu? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Adetin kadınlar için bir ceza olduğu iddiasının kökeni israiliyattır. Tevrat ve İncil’e göre yasak meyveyi yiyince Hz. Havva’ya ceza olarak adet görme cezası verilmiştir:  “Bütün doğum sancısı, adet, hamilelik mide bulantısı gibi etkiler bu cezadan kaynaklanır.” (kutsalkitap.org/havva-kimdir) İslam’da ise adetin, Allah’ın Adem’in kızlarına bir yazgısı (Buhari, Hayız, 1) olduğu şeklindeki rivayetten hareketle, hayızın kadının asli yaratılışından kaynaklandığına dair yorumlar yapılmaktadır. (Kastalani, İrşadü’s-sari, I/619; İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I/400; Ayni, Umdetü’l-kari, III/256) Peki cennette adet var mı idi? Büyük ihtimal hayır! Ama farklı ortam -dünya- bu özelliği başlatmış olabilir. Cennette görülmeyen bu özellik, doğumun gerçekleştiği dünya ortamında ayda bir ortaya çıkmış olabilir. Ne yani, muhteşem evrenin darwinist mantıkla tesadüfen oluşabileceğine inanan ateistler, zaman/ortam faktörünü yaratan Rabbimizin vakti gelince bu özelliği Havva annemize kazandırabileceğini mi inkar edecekler? İhtimalse, bu olasılık daha rasyonaldir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Adem ile Havva&#8217;nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abiye tarzı da olabilir…! İlk insan aynı zamanda Allah&#8217;ın eğitiminden (Bakara, 31) geçmiş olan ve peygamber olan bir kişi idi. Yani mağara devri ‘hayali’ insan resimleri sadece evrimcilerin hayal gücünü temsil eder! Eğitmeni Allah olan ve cennette yaşayan Hz. Adem ve Havva’nın hayat standartları da belli bir seviyenin üstünde başlaması normaldir! Ama ‘başörtüsü’ değilse de, ‘tesettür’ emri ilk ne zaman emrolunmuştur bu bilinemez, büyük ihtimal dünya hayatı ile başlamış bir kural olmalıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular? Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cenneti bu kadar merak eden ateistin cennet için yanıp tutuştuğunu zanneder okuyan da! Veya sorduğu soruların odak noktasından hareketle, nasıl bir bilinçaltına sahip olduğu hakkında epey bilgi sahibi olabilir. Cinselliğin cennette de dünyada da tabu sayılması ve hatta cezalandırılması gereken bir şey olarak görülmesinin kaynağı ruhban merkezli Hristiyanlık inancıdır. Ateist arkadaş bu soruyu papaz, piskoposlara sorabilir! Bu arada lütfen ateist arkadaşlar Tevrat ile (Yaratılış, III/16-22) Kur’an’ı karıştırmaktan vazgeçin artık!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı, değil mi</strong>? <strong>niye?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an isim ve tarihler üzerinde pek durmaz. Durduğu isimler de artık isim değil, bir zihniyetin temsilcisi olmuş kimliklerdir. Allah&#8217;ın açıklayamadığını bizim bilmemizin ise imkanı yoktur. İnsanlık için önemli olsa idi, Kur’an’da zaten geçerlerdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? (Adem ve Havva&#8217;nın çocukları)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ensesti yasaklayan bizzat Allah’tır, bu bir. İlk insanları istese Allah azze ve celle en az iki üçer Adem Havva olarak yaratır ve bunlardan çoğaltabilirdi, bu da iki! Ama o zaman, günümüzde dünya savaşlarına, katliamlara neden olan ırkçılığın hangi noktalara varabilecğini bu ateistimiz tahmin edilebilmekte midir acaba? Ayrıca, eşcinsellikten enseste kadar her türlü sapıklığı savunan materyalistlerin bu konuyu merak etme sebepleri de ayrıca irdelenmelidir! Bu konuyla alakalı ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ ve “Adem Havva ve çocukları” adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Adem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine tarih sınavı! Allah&#8217;tan ateist mantık ile bir ilahi kitap gönderilmemiş! Tarih, elbise deseni, özel fantezlerle dolu bir hayli hacimli ama içi boş, güncel-aktüalitesi olmayan bir kitap olurdu ki, zaten muharref/bozulmuş ‘Kitab-ı Mukaddes’ aslında tam da ateistlerin aradığı özelliklere sahip bir kitaptır. Ama işin ilginci Yüce Yaradan bu tür bir içeriği kabul etmediği için Kur’an’ı göndermiştir! Dikkat edelim lütfen sorulan soruların içeriği günümüzde pratik hayatı etkileyecek bilgiler değildir ve sonra yeni sorular ortaya çıkacaktır: Nereden belli, ne önemi var, ne işime yarayacak! Gibi. Yine o zaman da ateistimiz muhtemelen, &#8220;Yahu ne gereksiz bilgiler bunlar, ilahı kitap dediğin sömürüyü, adaletsizliği engelliyor mu, insan haklarına nasıl bakıyor? Önemli olan bunlar, bana ne ilk insanın özel yaşamından…&#8221; derlerdi!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ayrıca, Muhammed&#8217;in kendisinin Allah&#8217;ın -varsa eğer- elçisi olduğunu iddia ederek İslamiyet dinini ortaya çıkarması üzerine de şu sorular akla geliyor</strong>.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu da farklı iddiaların bir arada olduğu başka bir yazı. ‘Allah’ın var’ olduğunun delillerine, ‘<strong>Allah’ın varlığının delilleri</strong> &#8216; ve ‘ateizm yanılgısı’ adlı yazılardan ulaşabilirsiniz. Erdoğan Aydın’ın eserlerini andıran üslub konusuna ise hiç girmiyoruz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanlara hitap edecek bir kitap gönderecek olsanız, sadece arapça dilini mi kullanırdınız? yoksa ne kadar dil varsa o kadar dilde hazırlamış olduğunuz kitapları mı gönderirdiniz?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah’ın her kavme kendi dilinde (İbrahim, 4) mutlaka bir peygamber gönderdiğinden (Nahl, 36; Fatır, 24; İsra, 15. Ayrıca, Kasas 46; Secde 3; Maide 19) habersiz ateist arkadaş bu ithamı ile aslında kendisini komik duruma düşürmektedir. Bu konu “İslam tüm dinlerin özüdür”  başlığı altında ele alınmıştır! Yoksa bu ateist arkadaş Efendimize dünyadaki tüm dillerde aynı mesajı içeren kitaplar mı gönderilmesini beklemektedir? Arabistan’da Çince bir kitap, yanında Afrika dillerinde hazırlanmış diğer nüshalar! Kim taşıyacak bu kadar kitabı ki, o zaman kağıtta bu kadar bol değildi! Hele bir de yukarıdaki soruların içinde olduğu külliyatı düşünürsek! Küçük kabile dillerini de katsak binlerce dil …</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, Kur’an sadece Araplara indiğini de iddia eden ki, bu iddiaya da yukarıda cevap verdik bu kesime şunu sorsak: Kitabının dili Arapça olan İslam şu an tüm dünyaya yayıldı mı? Peki, sen bu mesaj sana ulaştığı halde hâlâ inanıyor musun? E o zaman bırak, Yaradan kendi mesajını istediği ve mutlaka en doğru olan yolla kullarına ulaştırsın! Herkes kendi sorumluluğuna odaklansın!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanlara zaman zaman mesajlar iletmek isteseniz, bir aracı (elçi/peygamber) mi kullanırdınız yoksa doğrudan mı iletirdiniz?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önemli olan mesajın her topluma ulaşıp ulaşmamasıdır ki, mesaj tüm dünyaya ulaşmıştır. Yoksa “İmtihan dünyası” olarak yaratılan gezegenimizde “Görülen bir yaratıcı” ile ne kadar imtihan ortamı oluşturulabilirdi? Ayrıca, işte bu ilahi mesaj ateiste ulaştı da sonuç ne oldu? Yahudilerin peygamberlerden istedikleri (Bakara, 61) ortada. Tarih, insanların bitmek bilmez istekleri ile dolu iken, ateistin talebi yerine getirilse bile, bu mantığı taşıyan kişilerin talepleri bitecek miydi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanlara en son dini göndermek isteseniz, sadece Arabistan&#8217;a bir elçi mi gönderirdiniz, yoksa dünyanın her bir yerine aynı anda aynı şeyleri anlatmak için birden çok elçiler mi gönderirdiniz?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her topluma zaten elçi gönderilmiştir bunu yukarıda açıkladık. Kur’an’dan önce gelen her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. O kavmin ortam ve durumuna göre ihtiyaç duydukları mesajlar kendilerine iletilmiştir. Evrensel mesaj gelene dek insanların yapması gereken şeyler de ortaktır: Tek yaratıcıya, ahirete iman ve ahlak temelli bir yaşam. (Bakara, 62; İsra, 15. Detay için ‘Deizm Yanılgısı’ adlı yazımıza da bakılabilir.) Kıyamet yaklaştığı için (Kıyamet, 1) evrensel mesaj gönderilmiş ve o mesaj da kısa sürede tüm dünyaya yayılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanların iyi olmasını ve doğru yolu bulmasını mı isterdiniz? Eğer bu sorunun cevabı &#8220;evet&#8221; ise, onlara kötülüğü veren şeytana karışmadan, şeytanlığını yapmasına müsaade eder miydiniz? (tavşana kaç, tazıya tut mu derdiniz?) şeytanı yok etmez miydiniz? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sadece iyilik yapan varlıklar zaten yaratılmıştır; melekler. Onlar Allah&#8217;a asla isyan etmez, görevlerini kendilerine kodlandığı şekliyle aynen yerine getirirler. Melekler gibi hayvanlar, bitkiler, canlı cansız tüm evren görevlerini ifa etmekte, yerine getirmektedirler. Bunun iki istisnası vardır: Cinler ve insanlar. ‘Özgür iradeli’ olan bu grubun önünde iki tercih vardır. Birinci yol ki, bu yol hem iyi, kolay, huzur doludur hem de sonu cennete ulaşır. (Konu “İslami emirler, yasaklar ve hümanizm.” başlığıyla ele alınmıştır.) Diğer yol ise dünyada kötülük yapanların gideceği yerdir, cehennem! Rabbimiz biz insanlara akıl vermiştir, içimize vicdanı yerleştirmiş, doğruyu yanlıştan ayıran kitaplar ve bu ilahi kitapları açıklayıp uygulamasını gösteren peygamberler göndermiştir. Tüm bunlardan sonra Allah (cc) tercihi insanlara ve cinlere, (‘Cinlerin Varlığı’ adlı  yazıya müracaat edilebilir) bırakmıştır. İnsan isterse kendi iradesi ile kötülük yaparak cehenneme, isterse dünyada ahlaklı ve erdemli bir hayat sürerek kolayca cennete gidebilir. Zaten şeytan insanlara sadece vesvese verebilir, insanı ‘zorla’ kötülüğe sevk edemez. (Nahl, 99; İbrahim, 22) Dünyayı kötü bir yer yapan da bizzat insanın kendisidir. Hatta ateist burada bile kendisinde hata aramak yerine suçu dolaylı yoldan şeytana atmaktadır. Bizi iyi yapacak kurallar bellidir, uymak isteyen de mazeret aramaz! Ayrıca bu konu, ‘özgür irade’ ile de alakalıdır ki bu konu, ‘Kaza ve kader’ başlıklı yazımızda detaylıca ele alınıp açıklanmıştır. Kısaca bir yol düşünelim, yolun iki tarafında beyaz ve kırmızı ışıklı levhalar bulunmaktadır. Elimizde trafik rehberi, önümüzde kılavuz olan bir trafik polisi vardır. Ayrıca Allah insana akıl ve vicdan da vermiştir. Şimdi polis yolu göstermekte, trafik rehberi yol hakkında bilgi vermekte ve sınır taşları (ayet ve hadisler) yolun sınırlarını çizerken ve akıl ve vicdan da doğru yolu bulabiliyorken, bir kişi bu yolda kaza yapsa, yoldan çıksa (cehennem) çukuruna düşse suç kimde olur? Şoförde mi, kılavuz da mı, rehber de mi, sınır çizgilerinde mi? Allah (cc) bizim cennete gitmemiz için her şeyi ayarlamıştır, mazeret bulup yoldan çıkanlar ise inadi küfür sahipleridir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Elçinizi görevlendirirken, kimsenin şahit olarak bulunmadığı bir mağarada mı görevi tebliğ ederdiniz? Sonra da herkesin bu elçiye inanmasını bekler miydiniz?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim adamları deney yaparken halkı etraflarına mı toplarlar yoksa o en önemli aşama kendi ortamında gerçekleştirildikten sonra mı sonuç ve detay halka açıklanır. Önemli olan mesaj ve içerik değil midir? Yok, illa mucize beklenmekte ise tarihte insanlığa birçok mucizeler gösterilmiştir. Ama o zamanda inanmak istemeyenler yine inanmamıştır. Yani Cebrail mağara yerine şehrin ortasında ilahi mesajı Efendimize tebliğ etse idi, ateistimiz o zaman inanacak mı idi? Çünkü mesaj yine aynı olacaktı ve meleğin göründüğü rivayetlerini yine kabul etmeyecekti! İlk vahiy anındaki ortam malumdur: Vahye ilk muhatap olmanın şaşkınlığını yaşayan hatta korkan, ürken bir insan profili. (Buhari, I/7) Bu anlar özeldir ve bu ilk anlar görevlendirilen kişinin ruh hali açısından da çok önemlidir. Önce o kişinin bunu içselleştirmesi lazımdır. Bu özel durum kabullenilip temel sağlam atıldıktan sonra tebliğe başlanılmıştır. Ayrıca zamanla, peygamberimiz toplum içinde iken de kendisine vahiy gelmiştir! (Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1, 5; Ahmed, I/293-294; Heysemi, IX/276; Buhari, Bed’ü’l-Vahy I/2, Umre 10; Müslim, Fedail 87, Hudud 13; Tirmizi, Tefsir XXIII/3173; Ahmed, V/327; Ahmed, V/190-191; Ahmed, II/176; VI, 445; İbn-i Sad, I/197; Taberi, Tefsir, VI/106) Yine, “Mucize görsem de inanmam” diyen Celal Şengör de ateist değil midir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam, inananlarını &#8220;öteki dünya&#8221; için şartlandırdığından sürekli olarak dünyasal yaşamı aşağılama eğilimindedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Materyalist Marxistler bir taraftan  ticarete  izin verdiği için İslam’ı  kapitalizmi kabul eden bir din olmakla itham ederken diğer taraftan da dünyevi olmamakla da suçlayabilmektedirler! Önyargısız okuma yapsalar, Müslüman’ın tanımının, “Dünyaya nizam vermekle görevli olan kişi/halife” anlamına geldiğini anlayacaklardı. Ama tabii ki ‘sadece’ dünya için çalışmakta İslam’ın ruhuna uygun değildir. Sadece dünya için çalışılan din Yahudilik, sadece -teoride- ahiret için çalışılan din ise Hristiyanlıktır. İslam’da ise, ahiret mutluluğunun temeli dünya hayatına bağlanmıştır. İslam’a göre “Dünya ahiretin tarlasıdır.” (Acluni, Keşfu&#8217;l-Hafa, I/412) Peki, dünya hayatına ahiret perspektifinden bakarsak ne olur, iki örnek verelim: Ahiret korkusu. Van’da 23 Ekim 1011’deki 7.2’lik, 9 Kasım’daki 5.6’lık depremler sonrası halka 80 bin çadır dağıtıldı. Zamanla depremzedeler konteyner evlere yerleştirildi. Ama sadece 10 bin çadır geri verildi. Bunun üzerine Van Müftüsü vaaz verip “Çadırları teslim etmezseniz başkalarının vebalini alırsınız. Allah katında günaha girersiniz.” dedi. Bir anda çadırlar geri geldi. (Posta, 14.6.2012) Üç trilyonluk fetva. ‘Van Müftüsü’nün ‘Kaçak elektrikle ısıtılan suyla alınan abdest ve gusül geçersizdir.’ fetvasından sonra, ilde tahsilat ayda 2 trilyondan 5 trilyon liraya çıktı. (Yeni Şafak, 21.7.2005) Özetle, ahirette cenneti kazanmanın yolu dünya hayatını cennete çevirmekten geçmektedir. Ateist ideolojinin insanlığa getirisi için ise ‘Ateizm yanılgısı’ ve ‘Ateist akıl’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16333" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3543262657463754.jpg" alt="" width="492" height="198" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-16334" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/4647537686484867959.jpg" alt="" width="503" height="311" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam&#8217;da en büyük suç inanmamaktır. Eğer inanmıyorsanız öldürülürsünüz.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konu yukarıda defalarca açıklanmıştır! “İslam barış dinidir.” Dinimizce kimse Müslüman olması için zorlanmaz. Ama “Savaş  durumu için indirilen ayetleri” barış anında  gündeme getirmeye kalkarsanız burada iyi bir niyet olmadığı da çok açık ortaya çıkar. Mesela, ceza,  normal vatandaş için  anormal bir durumdur, ama suçlu insanlar söz konusu olunca bir zorunluluk haline gelir. Savaşla ilgili ayetler de yeri gelince uygulanır, zaten anlamı ‘barış’ olan ve pratiği özgürlük ve barış üzerine kurulu olan dinimizde zorlayarak Müslüman yapmak yasaktır. (Bakara, 256; Kafirun, 6) Zaten inanmayanlar öldürülse idi üç kıtada kaç Hristiyan kalırdı?! Bu konularda detay ve örneklere, ‘İslam barış dinidir’, ‘Teori, pratik; iddialar, gerçekler, İdealler ve tarihten pratik realiteler’, ‘İslam savaş hukuku’, ‘Batı medeniyeti’, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’, ‘İslam’ın yayılışı” başlıklı yazıları tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an&#8217;ın tamamı hazır olduğuna göre; kitabın aza azar, yıllar süren bir süreç içinde indirilmesinin de bir anlamı yoktur. Furkan 25. ayet -32: “biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. Biz onu parça parça/ayet ayet okuduk.” Tabii ki, her şeye gücü yeten tanrının böyle bir savunma yapması son derece mantıksızdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konunun Allah’ın iradesi, gücünün yetip yetmemesi ile bir ilgisi yoktur! Burada amaç, inen ayetlerle o ayetlerin uygulamalarının paralellik arz etmesidir. Bir anda içki yasaklanmamış, bir anda oruç, 5 vakit namaz bir ayetle farz kılınmamıştır. İslam ilk geldiğinde yaşam kurallarını sıfırdan, yeniden ve çoğu zaman da tamamen değiştirmekte idi. İçki, fuhuş, faiz vb. var, namaz, oruç, tesettür vd. yok idi. Bir anda tüm Kur’an indirilse idi, insanlar bir anda bu kadar mükellefiyetin altından kalkabilirler mi idi? Ateistler bu defa da, “Bir anda bu kadar sorumluluk yüklemek mantıklı değil” demezler mi idi? Dedikleri gibi inse, güç yetirememe, isyan etme, istese de yapamama durumu gibi haller görünmez mi idi? 23 senede bile o kadar saldırı, düşmanlık, iftira, isyan olmuştu! Yoksa ateistler aslında bunu mu arzulamaktadırlar?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müşrikleri sövmek</strong>. <strong>En&#8217;am 6 ayet -108: “ Onların Allah dışında dua ettiklerine/ çağrıda bulunduklarına sövmeyin. Yoksa onlar da düşmanlıkla ve bilgisizce Allah&#8217;a söverler. Biz her ümmete yaptığı</strong><strong> işi bu şekilde süslü gösterdik. Sonra hepsinin dönüşü rablerinedir. O, onlara, yapmakta olduklarını haber verecektir.”  Ancak bir başka ayet de söven kendisidir. Tevbe 19 ayet 28. Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistimiz yine ayeti eksik nakletmektedir. Tevbe, 28: “Ey iman edenler! Müşrikler bir pislikten ibarettir. Onun için, bu yıldan sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar.” Ayette görüldüğü gibi mescide yaklaşılması müşriklere yasaklanıyor ve buna sebep olarak da onların pis olmaları gösteriliyor. Buradaki pislikten kasıt ‘manevi kirdir.’ (Menar, X/322) Bu pislikten maksat ise, manevi pislik sayılan cünüplük halidir. (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/749-750. Ayrıca bakınız: Erhan Aktaş, Cemal Külünkoğlu, İhsan Aktaş, İsmail Yakıt, Mehmet Türk, Muhammed Esed, Mustafa İslamoğlu, Suat Yıldırım mealleri.) Bu durum, ‘müminler için de aynen’ söz konusudur. Cünüp olan bir mümin de yıkanmadan bırakın Kâbe’ye, camiye bile giremez. Kur’an okuyamaz,</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cinler, insan. A’raf 7 ayet -179: “Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık.  Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; Gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. Zariyat 51 ayet -56: “ Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf, 179. ayet, anlamayan, bakan ama görmeyen, duyan ama işitmeyenler, aklını kullanamayan hayvanlara benzetilmiştir. Çünkü verileri kullanarak bilgi elde etme, zihinsel faaliyet yapma yeteneğinden hayvanlar yoksundur. Var olan yetenekleri kullanmayarak bazı insanlar da onların seviyesine inebilmektedir. Ayetlerde yaratmak diye Türkçeye tercüme edilen kelimeler Kur’an’da, &#8220;Halk&#8221;, “Fatır” veya “Bedi” şeklinde, farklı kelimelerle ifade edilir ki, bunları da yukarıda açıkladık! Bu ayette Allah (cc) bu kavramlardan birisini kullansa, ateistin itirazı dikkate alınabilirdi. Ama ayette kullanılan ve yaratmak diye tercüme edilen kelime ‘Zerae’ fiilidir. Türkçe’de de kullanılan, ‘ziraat’ yani, ‘tarım, ekim’ kelimesinin kökeni bu kelimedir. “Zerae fiili: ‘Serpmek, saçmak, dağıtmak, bölmek ve ayırmak’ gibi anlamlara gelir.  Bu ayette onların dünyadaki amelleri sebebiyle, hak ve hakikate kulak vermemeleri, gerçeği görmemeleri ve idrak etmek istememeleri sebebiyle ‘cehenneme ayrılacakları’ beyan edilmektedir.” (İsmail Yakıt, ayet meali) Yani bu kelime, ayetin de açıkladığı üzere, ‘kulun iradesine paralel olarak, kulun iradesine göre yaratma’ manasına gelir. İrade sahibi insan ve cinler kendi tercihlerine göre dünya hayatlarını şekillendirmekte ve bunun karşılığını da ahirette görmektedirler. Yani insan ve cinler zorunlu olarak cehennem için yaratılmamışlardır fakat onlar kendi arzularını ilah edinerek (Furkan, 43) dünyayı cehenneme çevirmekte, göz, kalp ve kulak yeteneklerini kullanmayıp, kendi iradeleri ile cehennemi kazanmaktadırlar. Kalbinin, vicdanının sesine kulak vermeyen, hakikate gözlerini kapayan sağır ve kör insanların varacağı yer cehennem çukurudur. O cehennem ne kötü bir yer, durak, yataktır! (Sad, 56; Mülk, 6; İbrahim, 29; Furkan, 65; Ali İmran, 12) “Akıl yönetici, din yol göstericidir.” (Ragıb El-Isfahani, ez-Zeria ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 207) Aklını kullanmayıp dinin emirlerine uymayanlar, bizzat kendi yaptıkları ile cehenneme giderler. Sen de ey ateist arkadaş! Buyur inan, cehenneme gitme! Bak, ayet açıkça uyarıyor, insan ve cinlerin çoğunluğu cehenneme koşuyor! Bu bir ilahi ikazdır. Uyarıyı dikkate al, sen de cehennemlik olma! Ama işin ilginci, ateist arkadaşın hâlâ mesajı alamamış gözükmesidir! Bu konu, ‘Kaza ve Kader’ başlıklı yazı ile ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazılarla da irtibatlıdır, bu yazıların da okunmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hac kabul oluyor mu? 22 &#8211; Hac suresi &#8211; ayet 27: “ Bütün insanlar içinde “ Haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerek uzak yoldan gelen incelmiş develer üzerinde sana gelsinler.” Devenin de &#8220;incelmişi&#8221; isteniyor. (incelmiş uçak ya da incelmiş araba olamayacağına göre.) Bu durumda hac&#8217;ca uçak araba ya da otobüsler gitmiş olanlar, bu yaptıkları seyahatin Kur’an&#8217;a ters olduğunu görmüş oluyorlar.  Dolarlar ve onca zahmet boşa gitmiş demek ki. Neyse, bir kez de &#8220;yürüyerek&#8221; veya &#8220;deve&#8221; ile hac farizasını yerine getirirler de, Allah&#8217;ın-varsa eğer- takdirine mazhar olurlar.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah (cc) var da, ateistler de mantık, kıyas, edebi altyapı var mı acaba? Bu kadar yüzyılda binlerce âlim bunu fark edemedi ama bu 1400 sene sonra bir din alimi (!) ateistimize bu gerçeği görmek nasip oldu! Veya gerçekte ateist arkadaş bir yerde hata mı yapıyor acaba? Hac, 27: “İnsanlara hac ibadetini duyur; gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar.” Aslında sanat meraklısı olarak kendilerini lanse eden ateist kesimin edebi inceliklerden bu kadar uzak olması üzücü bir durumdur! Kur’an’da edebi sanat bol miktarda kullanılmış ve bu konuda ‘Kur’an ve mecaz’ başlığı altında ele alınmıştır. Bu ayette deveye takılmak, mesajı anlamamaktır. ‘Deve ile veya yürüyerek gelin’ deniyor ayette ama yürümek zaten meşakkatli, zor bir iş iken bir de devenin ‘incelmişinden’ bahsedilerek, binilen devenin bile o hac yolculuğunda zayıflaması kastedilmektedir ki, aslında bu “hac ibadetinin ne kadar zor bir ibadet olduğunun edebi bir tasvirinden” başka bir şey değildir! Aynı ayetteki ‘uzak yol’ ifadesi de bunu desteklemektedir. Bu soru bana rahmetli Muhammed Kutup&#8217;un bir anısını hatırlattı. Profesör Muhammed Kutup, ‘İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler’ eserinin 227. sayfasında, Birleşmiş Milletler görevlisi bir İngiliz ile yaptığı sohbetten bahsetmektedir. 3 saatlik sohbet sonunda epey ikna olduktan sonra İngiliz şöyle bir cümle kullanır: &#8220;Ben medeniyetin meyvelerinden mahrum olmak istemem, uçakta yolculuktan, radyoda müzik dinlemeye.&#8221; Muhammed Kutup ona sorar: &#8220;Seni onların hepsinden alıkoyan nedir ki?&#8221; İngilizce cevap verir: &#8220;İslam bana çadır hayatına dönmemi emretmez mi?&#8221; Evet, elin İngiliz’i kadar dine uzak ama bilgiççe Kur’an’da çelişki bulduğunu iddia eden bu ateist arkadaş bana nedense bu anıyı hatırlattı! Bu arada dolar değil riyal üzerinden hac parası hesaplanır, alttan mesaj verme gayreti bile konuya hâkimiyet alanını ve açısını göstermektedir ateistimizin!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sana Kur’an’ı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16332" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/52363457553756768.jpg" alt="" width="275" height="157" />  (Radikal, 16.08.2000)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazetenin, haberi verirken kullandığı alakasız fotoğrafta hem de peçeli bir kadını kullanmasından kendi okuyucu kitlesini yönlendirmek istediği zaten en başta anlaşılmaktadır. “Kur’an’ın aslı yakıldı mı?” ve &#8220;Kur’an’ın kaynağı nedir?” başlıklı yazılarımızın da konu ile bağlantılı olduğunu, onların da okunmasının faydalı olacağını hatırlatıp konumuza başlayalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;1972&#8217;de Sana&#8217;daki Ulu Cami&#8217;nin onarımı sırasında Yemen eski eserler müdürlüğü reisi kadı İsmail el-Akva&#8217;nın bulduğu, 7. ve 8. yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen elyazması bir Kur’an metni, 1979&#8217;da Yemen&#8217;e giden Puin&#8217;in dikkatini çekmiş ve incelemeleri neticesinde, Kur’an&#8217;ın evrim geçirdiği sonucuna varmıştır. Kur’an saf Arapça sözcüklerden oluşmadığı, yazılışında değişiklikler vuku bulduğu, hareke işaretlerin sonradan eklendiği gibi tezlerinin büyük gürültü koparacağı iddialarına da aldırmadığı.&#8221; Radikal adlı gazetede ifade edilmektedir. Radikal  gazetesindeki   bu haber aslında,  Hz. Osman döneminde çoğaltılan Kur’an nüshaları dışındaki diğer el yazması mushafların yaktırılmasının önemini de ortaya çıkarmaktadır. Efendimiz zamanında Kur’an’ı ezberleyemeyenler yazılı metin haline getirdikleri ayetlerin yanlarına o ayetleri açıklayan cümleler ekliyorlardı. Zamanla bu  açıklayıcı, yorum cümlelerinin Kur’an ayetleri ile karışma ihtimali ortaya çıkınca, Hz. Ebu Bekir döneminde yazılı hale getirilen Kur’an, Osman döneminde bu aslından çoğaltıldıktan sonra, tüm açıklamaları ile ayetlerin karışık halde olduğu özel Mushaflar yakılmıştır. Bu konu, yukarıda verdiğimiz iki yazıda ele alınıp açıklanmıştır. Buna rağmen kenarlarına ayet açıklamalarının yazılı olduğu bazı nüshaların sahiplerince yakılmayıp saklandığı bilinmekte ve adları da İslami eserlerde zaten geçmektedir. ‘Sana Kur’an’ı olarak adlandırılan ve oryantalistlerce farklı amaçlarla kullanılmaya çalışılan, sonradan gerçeğin ortaya çıkması ile özür dilemek zorunda kaldıkları bu Kur’an nüshası da bu özel notların kenarında tutulduğu mushaflardan günümüze ulaşmış olanlarından biridir. Oryantalistler, ayetlerin açıklayıcı yorumlarının kenarına not edilen bölümlerini de Kur’an’dan kabul edip, günümüz Kur’an’ı ile arada fark olduğu iddiasını ortaya atmaya çalışmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddialara bakalım: &#8220;Puin önce surelerin dizilişinde bazı ufak farklar görmüş.&#8221;: Surelerdeki sıralanış farklılıkları gizli saklı bir şey değildir ki! Her tefsir usulü kitabında bu ‘açıkça’ yazar. Nazil olan ayetler belirli bir sıra ile gelmiyordu. Bir sure tamamlanmadan başka bir sure inebiliyor ve ayetler de belli bir sıra takip etmiyordu. Cebrail her ayet geldikçe, Hz. Muhammed’e ayetin konacağı sureyi ve sure içindeki yerini gösteriyordu. Kısaca ayet ve ayetlerin hangi surede olduğunda bir sorun yoktur. Hz. Osman zamanında Kur’an derlenirken, surelerin önce uzunlukları, iniş tarihleri ve birbirleriyle münasebetleri göz önünde tutularak sıralama yapılmıştır. Rivayetlere göre ilk önce Alak, sonra Kalem, sonra Müzzemmil, sonra Müddessir surelerinin baş tarafları, ardından da Fatiha Suresi bütün halinde inmiştir. Kimi Kur’an derlemelerinde ‘iniş sıralaması’ gözetilirken, kiminde Hz. Osman’ın (as) sıralaması tercih edilmiştir. Bu  gizli saklı bir bilgi değildir, dolayısı ile bu bilgi bozulmaya delil teşkil etmez, sadece sıralama tercihindei farklılığa işaret eder. Zaten sahabenin derlediği özel Mushaflardaki sure sıralamaları da kendi içtihatlarına göre olmuştur. (Zerkeşi, Burhan, I/257; Kurtubi, Cami&#8217;, I/59; Muhsin Demirci, Kur’an Tarihi, s. 155; İbn Kesir, Tefsir, (Zeyl), IV/25; Suyuti, el-İtkan, I/85-86; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 79-88) Kur’an için iki tertip söz konusudur. Birisi, surelerin terti­bidir. Yedi uzun sureyi öne alıp, ardından miun yani ayet sayısı yüz civarında olan sureler getirilmiştir. İşte bu sıralama sahabenin yapmış olduğu bir taksimdir. Kur&#8217;an&#8217;ın ikinci tertibine gelince, o da Cebrail’in, Allah&#8217;tan aldığı emir üzerine Resulullah&#8217;a tebliğ ettiği ve O’nun da bu emir gereği yaptığı sıralamadır. (Zerkeşi, el-Burhan, I/258-259; Suyuti, el-İtkan, I/82) “Sonra da parşömenlerin üzerinde önceden yazılar olduğunu, sonra bunların silindiğini ve tekrar yazıldığını, yani elindekilerin &#8216;palimpsestus&#8217; olduğu.” konusu: Özellikle 7. ve 12. yüzyıllarda kullanılan &#8216;palimpsestus&#8217; yöntemiyle, papirüs veya parşömenin üzerindeki yazılar silinir, sonra tekrar yazılabilirdi. Rönesans döneminde, ilk yazının okunması için kimyasal yöntemlerin kullanıldığı &#8216;palimpsestus&#8217; incelemeleri başladı, böylece birçok antik çağ metni ortaya çıkarıldı. Bu bulgulara dayanan Puin’de Kur’an&#8217;ın evrim geçirdiğini iddia eder. Sana&#8217;da bulunan bu Kur’an  yazmasının  eski olması da aslında bizim görüşümüzü desteklemektedir. Vahyi kaynağından duyan sahabenin, kendi özel mushaflarındaki ayetlerin kenarına o  an Efendimizin yaptığı açıklamaları yazmaları ve daha sonra bunların orijinal ayetlerle karışma ihtimaline karsı silmeleri gerçeği, tam da tarihi gerçeklerle örtüşmekte, Hz. Osman döneminde yapılan yakma işleminin önemini ve lüzumunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Haccac’a ait bir söz ise özellikle çarpıtılıp aktarılmaktadır: Bilindiği gibi Hz. Muhammed döneminde Arapça metinler üzerinde hareke ve noktalama işaretleri yoktu. Zamanla İslam ülkesinin sınırları genişleyince, Arap olmayanların da Kur’an’ı öğrenmelerini kolaylaştırmak amacı ile bir çalışma başlatılmıştır. Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde Ebu&#8217;l-Esved harflerin okunuşunu kolaylaştırmak için ‘hareke’ işaretleri, Abdülmelik b. Mervan döneminde ise Nasr b. Asım ve Hayy b. Yasmur Kur’an&#8217;daki bazı harfleri birbirinden ayırmak için ‘noktaları’ koymuştur. En son aşamada ise harekeler nokta yerine “Fetha, Damme, Kesre ve Sükun” şeklinde gösterilerek okumayı öğrenme en kolay şekline getirilmiştir. “Anlamı asla değiştirmeyen ama okumayı kolaylaştıran” harekeleme-noktalama aşamasından sonra da Kur’an öğrenimi Arap olmayanlar arasında hızla yayılmıştır. Günümüzde Arapça öğrenmeye çalışanlar da önce harekeli Arapça öğrenirken daha sonra asıl harekesiz Arapçaya geçmektedirler. Tüm bunlar da bir sır/giz değil, tüm İslami kitaplarda geçen sıradan bilgilerdir. Kur’an’ın nokta ve harekelenmesiyle ilgili birçok eser de zaten yazılmıştır. Bunlar arasında Ed-Dani’nin ‘El-Muhkem fi Naktil-Mesahif ‘adlı eseri en meşhur olanıdır. (Suyuti, Itkan, II/170-171; Burhan, I/376-379) Ayrıca bu haber, Kur’an&#8217;ın orjinalleri nerede diyenlere de cevap niteliği taşımaktadır çünkü “İlk  Mushaflardan en az   üç   tanesinin günümüze kadar gelmiş olduğunu” bizlere haber vermektedir. Cambridge üniversitesi öğretim üyelerinden Tarif Halidi, “Sana Kur’an&#8217;ının, Hz. Osman’ın kaleme aldırttığı Kur’an&#8217;ın henüz ulaşmadığı kesimlerce kullanılan kötü bir kopya olduğunu” söylemektedir. Habere devam edelim.  Puin&#8217;in diğer ses getiren (!) teorisi ise, “Kur’an&#8217;ın İslam öncesi kaynaklardan beslendiği&#8221; iddiasıdır. &#8220;Kur’an&#8217;ın saf Arapçayla yazıldığı inancını da sorguluyor. İncelediği metinde birçok yabancı kökenli kelime bulmuştur.&#8221;: Bu iddia da yukarıda cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Puin, klasik oryantalistlerin karakteristik tüm özelliklerini bünyesinde barındıran, yüzyıllardır Batılılarca ortaya atılan ve “Kur’an’ı Muhammed yazdı, Kur’an bozuldu, Kur’an’da çelişkiler var.” türü iddiaları tekrarlayan, tarafsızlık özeliğini kaybetmiş, önceden verdiği hükme göre yorum yapan ve delil arayan önyargılı bir kişidir. Puin, Sana Kur’an’ındaki, orjinal ayetlerin  yanına eklenen açıklamalardan -ki sonradan o açıklamalar da silinmişlerdir- hareketle Kur’an’ın değiştirildiğini iddia etmiştir. Peki, gerçekler gün yüzüne çıkınca ne olmuştur?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Puin hatasından dönüyor! Puin ve  Von Bothmer, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nün reisi Kadı İsmail el-Ekva&#8217;ya 14 ve 15 Şubat 1999 tarihli birer mektup göndererek gelişmelerden ötürü duydukları üzüntüyü dile getirip özür dilerler. (Ama Radikal 2000 tarihinde yine de bu yalan haberi gerçek gibi yayınlar!) Ortada siyasi bir komplo olduğunu, kendilerinin bu tür sözler söylemediklerini, aksine, yaptıkları incelemelerden sonra ‘Yemen nüshalarıyla Müslümanların bugün ellerinde bulunan standart Kur’an nüshaları arasında ciddi hiçbir farklılığın bulunmadığı’ sonucuna vardıklarını ve Leiden&#8217;de düzenlenen bilimsel bir konferansta da bu sonuçları ilim dünyasına açıkladıklarını belirtirler. (Yeni Şafak, 16 Ağustos 2000) Dr. Puin&#8217;in el-Ekva&#8217;ya yazdığı mektup: Sayın Kadı İsmail el-Ekva hazretleri, zat-ı alinize en samimi hürmet ve selamlarımı sunarım. Yemenli dostlarımdan bana ulaşan haberlere göre, Alman araştırmacıların Yemen&#8217;deki eski eserler arasında bir elyazması Kur’an nüshası bulduklarından ve bu elyazması nüshayla Müslümanların bugün ellerinde bulunan Kur’an nüshaları arasında ciddi farklılıklar tespit ettiklerinden söz eden ‘&#8217;the atlantic monthly&#8217; adlı’ Amerikan dergisinin yaptığı yayın, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nde görev yapan yetkililere karşı halkın büyük bir tepki göstermesine sebebiyet vermiş. 312 sayılı ‘el-Belağ’ dergisinin iddia ettiği üzere, güya Yemen&#8217;li yetkililer İslam dünyasında büyük bir fitnenin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla uzun bir süredir bu gerçeği (!) saklamaya çalışıyorlarmış. Sizi temin ederim ki, el-Belağ&#8217;ın hem Amerikan dergisinin neşriyatından, hem Yemen yazmalarına dair söylenenlerden hareketle yaptığı suçlama ve karalamalar ‘tamamen asılsızdır’ ve hiçbir esasa dayanmamaktadır. Benim ve meslektaşım Dr. Graf Von Bothmer&#8217;in Saarbrücken üniversitesinde sürdürdüğümüz Kur’an araştırmalarına ilişkin mahud <strong> </strong>“iddialar da aynı şekilde gerçek dışıdır.”<strong> </strong>Yemen ile Almanya&#8217;nın bilimsel işbirliği çabalarını baltalamayı hedef alan bu müessif saldırılardan dolayı fevkalade üzgün olduğumu belirtmeliyim. Amerikalı yazarı (Toby Lester) şahsen tanımam, kendisiyle sadece birkaç kez telefonla görüştüm, o kadar. Benim samimi kanaatime göre, ‘söz konusu Yemen nüshalarıyla eldeki Kur’an nüshaları arasında ciddiye alınabilecek hiçbir farklılık mevcut değildir, bu yeni nüshalarda tesadüf edilen yegane ihtilaf, sadece sözcüklerin imlasıyla ilgili Kur’an&#8217;ın kendisine asla zarar vermeyecek olan küçük birtakım yazım farklılıklarından’ ibarettir. Zaten &#8220;ibrahîm-ibrahim&#8221;; &#8220;Kur’ân-Kur’an&#8221;; &#8220;simâhum-simahum&#8221; vb. farklılıklara da, Kahire&#8217;de basılan Mushaflarda işaret edildiği herkesçe bilinmektedir. Gözlerini kin bürümüş birtakım cahillere gelince, onları ciddiye almayıp kendi hallerine bırakmak en doğrusu olacaktır. Son olarak, hem sizin adınıza, hem kendi adıma, Yemen yazmaları etrafında kabaran bu kin ve nefret dalgalarının dinmesini temenni ediyorum. Vesselam! Not 1: Arapça ifadelerimin bozukluğundan dolayı özür dilerim. Dostunuz Dr. Gerd R. Joseph Puin, Saarbrücken, 14/2/1999. Olayın uluslararası siyasi boyutuna bakacak olursak, ABD  ile  AB  (AB&#8217;nin babası  Almanya) arasındaki siyasi çekişmede, Almanya ile Yemen&#8217;in birbirine &#8220;bilimsel&#8221; temelde yaklaşmasını istemeyen ABD&#8217;nin dolaylı yollardan böyle bir falso yapmış olması ve bu birlikteliği baltalamaya çalışmış olmasını anlarız da, emperyalist düşmanı (!) sosyalist-ateistlerin veya yerli &#8220;radikal&#8221; uzantılarının olaya böyle kime hizmet ettiklerine bakmaksızın (!) balıklama dalmalarını anlamak mümkün görünmemektedir&#8230;!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler de buradan hareketle &#8216;değiştirilmiş kitap Kur’an&#8217; adı altında yayın yapmış, videolar yayınlamışlardır. Kaynakları ise National Geograp kanalının, &#8216;Sana Kur’an’ı Belgeseli&#8217;dir. Belgeselde 3 iddia yer almaktadır. İlk iddia muhatabın cehaletini istismardan başka bir şey değildir: “Sana Kur’an’ı ile günümüz Kur’an&#8217;ları arasında birçok fark vardır.” Olayın aslı nedir peki? Kur’an, sonradan harekelenmiş ve harflere noktalar da sonradan konmuştur ve “noktasız Kur’an ile noktalı Kur’an’ın anlamları aynıdır.” Amaç da okumayı kolaylaştırmaktır. Ve bu da yüzlerce yıldır gerçekleşmiş hedefine ulaşmış bir çalışmadır. Arap birisi harekesiz de aynı Kur’an&#8217;ı okur, Arap olmayan da harekeli olarak aynı Kur’an&#8217;ı! İkinci iddia, “Kur’an surelerinin sıralanışının farklı olduğu” iddiasıdır. Kur’an surelerinin “Kimi iniş, kimi nüzul sırasına göre sıralanmış” olabilir. Yani, &#8216;surenin&#8217; yeri değişse de, içerik tamamen aynıdır! Bu da tüm İslam âleminde bilinen ‘sıradan’ bir bilgidir. Bu durum, günümüzde de bazı meallerde aynen uygulanmakta, sure sıralamaları ‘iniş veya nüzule göre’ değişiklik arz edebilmektedir. Üçüncüsü, iddia bile değildir aslında, bizzat belgeselde, &#8220;her ne kadar silinen metinlerde herhangi bir anlam farkı bulunmasa da&#8221; şeklinde itiraf zaten bulunmaktadır! Yani, bazı ayetler silinip, yeniden daha güzel şekilde yazılmıştır o kadar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir gün, dünyanın kendi etrafındaki 24 saatlik bir dönüşünden meydana geldiğine göre, dünya yaratılmadan önce böyle bir dönüş olamayacağından bu zamanı gün olarak hesaplamak mümkün mü?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten kullanılan gün kavramının 24 saat şeklindeki dünya günü olmadığı, ‘dönem, devir’ anlamında olduğu yukarıda açıklanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da sağmal hayvanların sütünden bahsedilirken, gıdaların toplandığı işkembeden ve sonra kandan süzülerek temiz süt verildiği bildiriliyor. Halbuki bilim, sütün memede oluştuğunu açıklıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gıdalar ağız yolu ile alındıktan sonra mide, 12 parmak ve ince bağırsaklarda emilmeye hazır hale getirilir. Vücut için lazım olan amino asitler, yağ asitleri, mineraller, vitaminler, glikoz kana geçer. Hamilelikte meme dokusundaki değişimlere paralel olarak kandan süt yapımı için gerekli maddeler alınmaya başlanır. Alınan bu maddeler salgı hücrelerinde süt haline getirilir. Ayete bakalım: &#8220;Süt veren hayvanlarda da size ibretler vardır. İşkembedeki pislik ile (necis) kandan (iki pislik arasından) meydana gelen, içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz.&#8221; (Nahl, 66) Özetle, ‘sütün memeden çıktığını en ilkel bir insan bile bilir. Bunun oluşmasını meydana getiren sebepleri ise ancak ilim ehli bilebilir. Cahiller, musluktan akan suyun depoda oluşup, oradan geldiğini iddia edebilir, ama gerçek öyle değildir.” (dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3057)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ayet-el kürsi’de, (Allah’ın kürsüsü) olduğu bildiriliyor.</strong> <strong>Kürsü ne demektir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Onun kürsüsü (saltanatı, kudreti) gökleri ve yeri kapladı. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, Ona hiç zorluk vermez. O, çok yüce ve çok büyüktür.&#8221; (Bakara, 255) Ayetin devamı konuyu zaten açıklamaktadır: &#8220;Gökleri, yeri koruyup gözetmek ona zorluk, ağırlık vermez&#8221;. Yani kürsü, ‘koruyup gözetme kudretidir.’ Güç, kuvvet, saltanat demektir. ‘Kur’an’da teşbih’ adlı yazımız da bu konudaki örneklerden oluşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hac suresinin, &#8220;İnkar edenler için ateşten bir elbise giydirilecek ve başlarına kaynar su dökülecektir&#8221; anlamındaki 19. âyeti ile, Haşr suresinin, &#8220;Allah rahman rahimdir (esirgeyen, bağışlayandır)&#8221; anlamındaki 22. âyeti çelişkilidir. Affedici olan Allah, inkarcıları hiç cezalandırır mı?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Affedici olmak, mazlumun hakkını zalimden almamayı gerektirmez! Suçluları adaletle cezalandırmak, affedici olmaya aykırı mıdır?  Her şeyi yoktan yaratan Rabbimizin emrini dinlemeyenlere ceza verme yetkisi yok mudur? Cezayı suçluların kendisi mi tayin eder? &#8220;Rabbin elbette hem çok bağışlayan, hem de çok acı azap verendir.&#8221; (Fussilet, 43) Ayrıca sormak gerekiyor, neden bazı insanlar Allah’ın rahmet sıfatını değil de cezalandırıcı sıfatını ön plana çıkarma gayreti içindedir?! ‘Eylemlerimize göre’ Allah’ın sıfatları tecelli eder. Bu soru ile aslında ateistler, bilinçaltlarında başlarına geleceklere itiraz mı etmek istemektedirler?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Aşağıdaki ayetler çelişkilidir</strong><strong>. Aynı surede hem istisna var, hem de yok. &#8220;Namuslu kadınlara zina isnat edip de, sonra (bu durumu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. Ama bundan sonra, tövbe edip düzelenler bundan istisnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. &#8220;(Nur 4,5), &#8220;Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetliktir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahitlik ettikleri gün, onlar büyük azaba uğrayacaklardır. O gün, Allah onlara hak ettikleri cezaları verecek ve onlar Allah&#8217;ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.&#8221;  (Nur 23,24,25)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birinci ayette, ‘İftira edenlere gerekli cezayı verin, şahitliklerini de kabul etmeyin. Ama tövbe edip düzelenler bundan istisnadır’ denilerek, tövbe ederlerse şahitliklerini kabul edin buyurulmaktadır. Zaten ayetin sonunda Allah’ın çok bağışlayıcı ve merhametli olduğu ifade edilerek vurgu, tövbe ve bağışlamaya yapılmaktadır. İkinci ayette ise, ‘iftira edenler lanetliktir, onlar dünya ve ahirette cezalarını bulacaklardır.’ denilmektedir. Ama bunun tek istisnası, tövbe etmeleri halidir. Ayetler arasında bir çelişki yoktur, aksine bir arada değerlendirildiğinde ayetler iftiranın büyük günah olduğunun, dünya ve ahiret cezasının olduğunun altı kalın çizgi ile çizmekte ama tövbeyle ve cezalar çekildikten sonra, af kapısının her daim açık olduğu da ilan edilerek (Nur, 5) umutsuzluk girdabına muhatabın girmesine izin verilmemektedir. Ama tabii ki tövbe etmeyenler, hatalarında da ısrar edenler için Nur, 23. Ayetin hükmü geçerlidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Enfal 1’de ganimetlerin tam</strong><strong>amı Allah’ındır denirken, Enfal 41-de ganimetlerin 1/5’inin Allaha ait olduğu söyleniyor ve bunun bir çelişki olduğu iddia ediliyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enfal, 1: “Sana ganimetleri soruyorlar. Ganimetlerin Allah’a ve resulüne ait olduğunu söyle!”; Enfal, 41: “ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.” Kur’an&#8217;da bahsedilen bir konu ile ilgili bir sonuca varmak için, o  konu ile ilgili tüm ayetler ele alınmalı ve Kur’an’ın genel çizgisi içinde değerlendirip öyle sonuca ulaşılmalıdır. Enfal 1. ayetin ‘detayı’, aynı surede 41. ayette verilmektedir. Yani burada yanlış yapan, Kur’an’ın tefsiri konusunda metot-usul kurallarından habersiz olan ateistler ve onlardan daha bilgili olsalar da aynı metotsuzluğu uygulayan oryantalistlerdir. ‘Oryantalizm dosyamızda bu yaklaşımın bolca örnekleri mevcuttur!’ Birinci ayette ganimetlerin tamamının Allah ve Peygamberi&#8217;ne ait olması, “Mülkiyetin Allah’a, kullanım ve dağıtım şekillerindeki tasarruf hakkının da Resulullah’a ait” olması demektir. Birinci ayet, dağıtım yetkisini halktan almakta, ikinci ayet (Enfal, 41) ise dağıtımın nasıl yapılacağını Hak’ça anlatmaktadır. Birinci ayette ganimetin Kur’an&#8217;da ve Hz. Peygamber&#8217;in öğretilerinde (sünnetlerinde) yer alan ilkelere göre kamu malı kabul edileceği anlatılırken, Enfal 41. ayette ise, Allah ve peygamberinin olan 5/1’de yine yetim, miskin, yolcuya dağıtılması gerektiği ifade edilmektedir. Yoksa Allah’ın ganimete ihtiyacı yoktur. Hz. Resul’de tüm gelirlerini Allah yolunda dağıtmıştır. “Enfal suresinin ilk ayeti bölüştürme hakeminin Hz. Peygamber olduğunu bildiriyor. 41. ayet ise Hz. Peygamberin payının beşte bir ve bu payın nerelere sarf edileceğini açıklıyor.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 131) “Hz. Muhammed neden çok evlenmiştir?” ve “Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler” adlı yazılarımıza da bakılmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peygamberimiz payına düşen ganimeti ne yapardı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ganimetlerden mal biriktirmeye kalksa Hz. Peygamber çok zengin olurdu. Nimetler içinde yaşayabileceği halde eşleri ve kendisi kanaatkar bir şekilde yaşamıştır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 162, 171) Taberi, tefsirinde şu rivayeti aktarır: “Resulullah bu ‘beşte bir’den hiçbir şey almazdı. Yetim, yolda kalmış ve miskinlere dağıtılırdı.” Mı­sır âlimlerinden Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan tefsirinde: “Peygamber (sav) Efendimiz, ganimetin beşte birini de beşe böler, bir payı kendisi alır, aldığı bu payı da Müslümanların çıkarlarına sarf ederdi.” demektedir. ‘Mufassal Tefsir’de de: “Beşte birlik pay üzerindeki tasarruf yetkisi de, Müslüman cemaat içindeki peygamberin muhtaç akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yarı yolda kalmışlara vermek üzere Peygamber&#8217;e bırakıldı.” denilerek Efendimizin 5/1 hakkının da muhtaçlara sarf edildiği belirtilmektedir. Resulüllah Efendimizin kendine düşen payı evine değil de muhtaçlara dağıttığı sahih rivayetlerle sabittir. Nitekim İmam Şa­fi&#8217;nin, Ubade b. Samit’den yaptığı rivayete göre, “Resulüllah Hayber günü, aldığı beşte bir hisseyi olduğu gibi Müslüman fakirlere da­ğıtmıştır.” (Nesai, Ganaim) “Peygamberimiz savaş ganimetlerin beşte birini almaya hak sahibi idi ama bunları gazileri donatmak, elçileri karşılamak ağırlamak, köleleri hürriyetine kavuşturmak, hacca gidemeyeceklerin hac masraflarını karşılamak, kefaret vermesi gerektiği halde buna parası olmayanlar için harcardı.” (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 325) Bir hadisi şerifte de Peygamberimiz, &#8216;Allah&#8217;ın size ganimet olarak verdiği şeylerden benim hakkım ancak beşte birdir. Bu beşte bir de yine size iade edilmektedir.&#8217; buyurmuşlardır. (Nesai, Fey, 6, İbni Hişam II/492, Ebu Davud, Cihad 121,149, Muvatta, Cihad 22, Müsned, 128, V/316, 319, 326) “Sadakalar (zekat gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir.” (Tevbe, 60) Allah’ın payı olan 5/1 için Ömer b. Abdülaziz ve İbnü&#8217;l-Arabi de “Allah yolunda sarf edilir.” anlamındadır.” demişlerdir. (Tefsiru’l-Munir) Ganimetlerin hedefini Seyyid Kutup, “Karşılaşılan pratik ihtiyaçları gidermek” (Fi zilalin Kur’an), Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, “Kamu yararı” (Hak Dini Kur’an Dili), Muhammed Esed, “Kamu yararı ve ihtiyaçların gözetilmesi” (Tefsiru’l-Mesaj) şeklinde açıklamışlardır. Zaten İslam karşıtı oryantalist Margoliouth bile bunu itiraf etmektedir: “Muhammed&#8217;in kendisine tabi olanların yaşadığı sefaleti onlarla beraber paylaştığını kabul etmemiz gerekir. Verilen zekatları kendi özel ihtiyaçları için kullanmayı reddetmiştir.” (Margoliouth, Muhammed ve İslam’ın Yükselişi, s. 212)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rahman 19-22. ayetler ile Furkan</strong><strong> 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rahman 19, 20, 22: “İki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar.” Furkan 53: “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhat koyan O&#8217;dur.” Rahman suresinde yüce Allah (cc), iki denizden inci ve mercan çıktığını bize bildirir. Ayette acı ve tatlı sulardan bahsedilmez. Sadece iki deniz (Bahreyn) ifadesi geçer. Furkan 52. ayette ise, biri tatlı diğeri tuzlu iki sudan bahsedilir ama inci-mercandan bahsedilmez! Dolayısı ile iki farklı surede bahsedilen her iki ayette de bilime aykırılık söz konusu değildir. Tatlı ve tuzlu iki sudan inci mercan çıktığı iddiası Kur’an’dan değil, insanların yorumlarından ulaşılan bir iddiadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, bazı ayetlerin değilse de  yorumlarında ‘tatlı ve tuzlu sularda inci ve mercan çıktığı’ açıklaması bilimsel olarak ne kadar geçerlidir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Son dönemlerde yapılan bazı araştırmalar, ‘inci ve mercanın deniz ve nehir sularında bulunduğunu’ ortaya koymuştur. İncilerin en bol şekilde Umman yarımadasından Katar yarımadasına kadar uzanan büyük körfez açıklarındaki sularda bulunduğuna dikkat çeken kaynaklar, bunların kuzey yarı küre ılıman kuşağındaki tatlı sularda bulunduğunu belirtiyorlar. Özellikle Mississippi ve onu besleyen ırmaklarda çok değerli incilerin bulunduğu kaydedilmektedir. Yine bu kaynaklara göre Asya, Avrupa ve Amerika’nın bazı ırmak ve  akarsularında inci bulunduğu belirtilmektedir. Mesela Avrupa kıtasında çıkan en kıymetli incilerin kaynağı, Bavyera ormanlarındaki akarsulardır. Çin’de ırmak inciliği çok öncelerden beri bilinmektedir.” (The encyclopedia  americana, 1973, &#8220;pearl&#8221; mad.; the world book encyclopedia, 1978, &#8220;pearl&#8221; mad.; encyclopedia  of science and tachnology, 1971, &#8220;perl&#8221; mad.; ana britanica, 1992, (inci) mad.)   Reşid Rıza&#8217;nın bildirdiğine göre, bazı Hint nehirlerinde incilerin bulunduğu kesin olarak tespit edilmiştir. İngiliz asıllı müsteşriklerden ve Kur’an&#8217;ın İngilizce mütercimlerinden biri olan George Sale, Kadı Beydavi&#8217;nin bu ayetin tefsiri ile ilgili açıklamasına ek bilgi çerçevesinde yaptığı incelemede, söz konusu tespitlerin doğru  olduğu sonucuna varmıştır. (Reşid Rıza, Tefsiru&#8217;l-Menar, VIII/106)   Dr. İbrahim Avd da, bu konuda değişik araştırmalar yaptığını ve netice itibariyle inci ile mercanın, tuzlu sularda olduğu gibi,  tatlı  sularda da -özellikle İngiltere, İskoçya, Çekoslovakya ve Japonya’nın tatlı sularında- bulunduğunun tespit edildiğini ifade etmektedir. (İbrahim Avd, Masdaru&#8217;l-Kur’an, s. 278–281) kuyumburada.com adlı siteden alıntı ile bitirelim: Tatlı su incileri:  Bu inciler dünyanın her yerinde tatlı su nehirlerinden veya göllerden çıkar. Tatlı su incilerinin renk birleşimi tuzlu su incilerinkini geçer. İnternetten tatlı su mercanları ile ilgili bir başka bilgi: “Tatlı su mercanları da var. Fakat bu deniz mercanları gibi bir yapıda değil. Daha yumuşak gövdeye sahiplerdir. Bunun sebebi de, kabaca söylemek gerekirse, iskeletleri deniz mercanları gibi kalsiyum tuzlarından oluşmuyor.” Ayet ortadadır, insan yorumları da yoruma açıktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İki deniz suyu karışmaz mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Furkan suresi 53. ayeti, ilk tefsir âlimleri nasıl anlamışlardır ona bakalım: Kadı Beydavi, Furkan 53. ayeti yorumlarken aralarındaki engeli &#8216;kara&#8217; olarak açıklar. Ünlü müfessir İbni Kesir de engel&#8217;den kastın &#8220;kuru toprak&#8221; olduğunu söyler. Taberi de bu ayeti açıklarken, &#8216;araya kara parçası sokulmuştur.&#8217; demektedir. Zaten Rahman suresi 21. ayet: &#8220;Artık Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?” sorusu ile bunun bir &#8216;nimet&#8217; olduğunun altını çizmektedir. Dünyadaki suların yüzde 96,5’i okyanus/deniz sularından oluşmaktadır.  Bir de bu azınlıkta kalan tatlı suların bu tuzlu sularla karıştığını bir tahayyül edin?! Buna engel olunmasından büyük nimet mi olur? Ayrıca İki denizin karışmamasını, &#8220;haloklin bariyer&#8221; ile açıklayan yorumlarda vardır. (Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224; Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93) Tuz ve sıcaklık farkı ile oluşan bu bariyerlerde sular çok yavaş olarak karışsa bile bu onların haloklin bariyer ile ayrıldığı, iki ayrı su kütlesi olarak sürekli varlıklarını korudukları ve kitlesel olarak denizlerin birbirine karışmadığı gerçeğini değiştirmez. Dolayısı ile bu yorum da bilim ile uyumludur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara, 233 ve Lokman, 14. ayetler, Ahkaf 15. ayet ile çelişmez mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi mükemmel şekliyle uygulamak isteyenler içindir.” (Bakara, 233) “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur.” (Lokman, 14) Bakara suresinde  &#8216;kamileyn&#8217; olan iki yıldan bahsedilir, yani ‘mükemmel olan’ iki yıldır. Lokman suresi ise, ‘fî âmeyni’ denilerek “Çocuğun sütten kesilmesi ‘iki yıl içinde’ olur.” denilmektedir. İki ayette en üst sınır olarak 2 yılı verilir: Bakara, 233. ayet üst sınırı verir, Lokman, 14. Ayet ise iki yılın içinde emzirmeden bahseder. Peki bu iki yıl içindeki alt limit nedir? Çocuğunu daha az emzirme süresi nedir? “Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.” (Ahkaf, 15) Bakara 233 ve Lokman 14. ayetler üst sınırdan emzirme süresini (24 ay) bize bildirmektedir. Ahkaf 15. ayet ise &#8217;emzirmenin alt sınırını&#8217; bize haber vermektedir. 30 aydan hamilelik aylarını çıkınca, kalan süre, emzirme en az olan sınırdır: 21 ay! Diğer bir yorum da şöyledir: Otuz aydan iki yıl çıkarılınca geriye altı ay kalır. Bu da en az hamilelik süresini verir. Hz. Osman halife iken, evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bir kadına zina suçlaması yapılmış ama bu ayeti Hz. Ali yukarıdaki gibi yorumlamış ve kadın beraat edip, aklanmıştır. (Kurtubi, Kurtubi Tefsiri-El Camiul Ahkamul Kur&#8217;an, XVI/188; Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, V/34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam’da  soru sormak yasaklanmış mıdır? </strong><strong>Gerçekten de din adamı’nın belletmesine göre Muhammed, Tanrı’nın iğrenç bildiği üç şeyden birinin &#8220;Kesret-i sual&#8221; (fazla soru) olduğunu bildirmiş ve: &#8220;Ben sizi bir şeyden nehyedersem, ondan uzak durunuz, bir şeyin ifasını emredersem, onu da yerine getiriniz&#8221; demiş ve dini islerde aşırı inceleyip sik dokuyanların helak olacaklarını eklemiştir. Din adamı, bundan başka bir de Kur&#8217;an&#8217;ın: &#8220;Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyler sormayın&#8221; (K. Maide 101-102) şeklindeki ya da buna benzer diğer ayet&#8217;lerini öne sürerek mü&#8217;min kişileri soru sormak ve hele tartışmak hevesinden uzak kılar 191. Çünkü soru sorma ve tartışma geleneğinin İslam dini&#8217;ni temellerinden sarsabileceği görüsüne saplıdır. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide 101 ve 102. ayetler,  Surake b. Malik’in hac ayeti inince “Hac her sene mi?” diye sorması ve  bu sorusunda ısrar etmesi üzerine iner. Peygamberimiz bu soruya cevap olarak “hayır” cevabını verir ve devamında da “Evet dese idim bunu yapamayacaktınız, sizin serbest bırakıldığınız konularda sorular sorarak ileride sizi zor duruma düşürecek ortamlar oluşturmayın.” buyururlar. Yani ortada soru sorulmasının engellenmesi veya sorudan korkulması söz konusu değildir! Benzer durumu Yahudiler de yapmıştır. Allah (cc) onlardan bir kurban istemiş, ama onlar durmadan, ‘cinsi ne olsun, rengi ne olsun’ gibi sorularla normal ibadeti kendi gereksiz soruları ile zorlaştırmışlardır. (Bakara, 67-71) Sonunda da “ineği (güç bela bulup) kestiler; ama az kalsın kesmeyecek.” (Bakara, 71) hale gelmişlerdi. Yahudilere bir ibadet emredilmiş ama onlar gereksiz, sonunu düşünmeden sordukları sorularla kendilerini zor duruma sokmuşlardı. Halbuki “Allah kulları için kolaylık ister, zorluk istemez!” (Bakara, 185) Ama bu ateist yazar konuyu farklı alana taşımakta ve sanki İslam’da soru sormanın ve öğrenmenin yasaklandığı gibi bir izlenim uyandırmaya çalışmaktadır. Halbuki İslam’ın ilk emri ‘Oku’dur. Bu konuda ‘Kur’an ve Bilim’ adlı yazımıza da bakılabilir. İslam ilme, araştırmaya büyük önem vermiş, teşvik etmiş, öncülük etmiştir. Ama önyargılı, karalamak amaçlı, cahilce ve muhatabı köşeye sıkıştırmak için sorulan sorular da öğrenmek amaçlı sorulan sorular değildir. İbadeti zorlaştıracak veya amacından saptıracak, amaca hizmet etmeyecek sorular İslam’da yerilmiş, hoş karşılanmamıştır. Zaten İslam’da soru sorma ve cevap verme yasaklansa idi bu okuduğunuz eser neden ortaya çıkabilirdi? Ateistler keşke Tennessee Üniversitesi doçenti bayan Rosalind kadar Kur’an’a objektif yaklaşabilse idiler: &#8220;Akıl yürütme ve tartışma, Kur’an&#8217;ın muhtevasına o kadar bileşik ve yapısından o kadar ayrılmaz bir özelliktir ki, Kur’an âlimlerinin zihnini dahi şekillendirmiştir.&#8221; (Rosalind Ward Gwynne, Qur&#8217;an, s. 203) “Kur&#8217;an&#8217;ın birçok farklı konudaki bilinçli suskunlukları İslam&#8217;ın birçok farklı koşula uyumunu sağlayan esnekliğe izin vermiştir. Maide, 101: “Ey iman sahipler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.” Bu ayet, hakkında açıklama yapılmayan konuların insanların inisiyatifine bırakıldığını göstermektedir.” (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? 329, 332) Bir sahabe Peygamberimize gelip &#8220;İçimizden öyle şeyler hissediyoruz ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük günah sayar.&#8221; dediğinde, Peygamberimiz: &#8220;Bu imanın ta kendisidir.&#8221; (Müslim, İman, 209) buyurmuş ve bu tür yaklaşımları kınamamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an, ‘Atalardan gelen her şey doğru değildir, araştır’ (İsra, 36) buyurmakta ve bunu Hz. İbrahim’in hayatı sorgulaması üzerinden örneklendirmektedir. (En&#8217;am, 74-82) Kur’an ‘Düşünmeyi, aklı kullanmayı’ emreder. (Ali İmran, 65; En’am, 32; A’raf, 169; Yunus, 16; Hud, 51; Yusuf, 109; Enbiya, 10, 67; Mü’minun, 80; Kasas, 60;  Saffat, 138; Yasin, 68; Hadid, 17; Yunus, 100) Kur’an evrenin yaratılışını, (Enbiya, 30) insanın yaratılışını, (Kıyame, 37) atalarımızın dinini (Bakara, 170) sorgulamamızı ister. Kur’an’da tüm ayetlerin birbiri ile sıkı bağlantıları vardır, tüm ayetler iç içedir ve bir bütünün parçasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda Kur’anı yazan kişinin bir türlü karar verememesi: deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (A’raf 78) -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)-bela yağmuruna tutularak (furkan 40)-azap yakalamasıyla (şuara 158)-tuzak kurarak (neml 50-51)-şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)-korkunç ses (sad 13)-yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)-yıldırım çarpması (zariyat 44)-korkunç ses (kamer 31)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Kur’an’ı yazan’ ithamına cevapla başlayalım. Bu konu detayları ile, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ ile ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazılarımızda ele alınmıştır! Allah Semud kavmini doğal felaketle yok etmiştir: Şiddetli bir deprem ve onunla beraber gök gürültüsü/yıldırım ile! Allah bu helakı farklı surelerde farklı açı ve anlarla aktarmaktadır! Tıpkı insanın yaratılmasının aşamalarının farklı surelerde aktarılması gibi! Furkan 40. ayette “bela yağmuru” kavramı ile de bu anlatılır yani bela bir tane (sadece deprem veya yıldırım) değil, ardarda sağanak gibi yağmıştır! Deprem ve onunla beraber yoğun bir gök gürültüsü ve yıldırım ile helak vuku bulmuştur. Detayı ise, A’raf 78; Hud 67-94; Fussilet 13-17; Zariyat 44. ayetlerde bildirilmektedir. Ayrıca Sad, 13. Ayette ise “Korkunç bir ses”ten bahsedilmemektedir! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik.” (Nisa, 157) İsa’ya inanmayan Yahudiler O’na Allah peygamberi der mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimiz döneminde yaşayan Yahudiler, peygamberimiz ile konuşurken, Hz. Muhammed onlara, İsa peygamberin hayatını anlatır. Onlarda bu ifade (Allah’ın peygamberi) ile ima yollu olarak peygamberimize, ‘senin peygamber dediğin kişiyi biz öldürdük, senin de sonun aynı olabilir.’ anlamında tehditte bulunurlar. Ayet bunun üzerine inmiştir. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 18) Ayrıca ayet, tek cümle ile 3 din mensubuna mesaj da vermektedir: ‘Allah’ın resulü’: İslam inancının tebliği, ‘Meryem’in oğlu’ (İnsanoğlu insan) İsa: Hristiyanlara mesaj, ‘İsa Mesih’ (Mesih: El ile sıvazlayan, iyileştiren): Lakabı ve Yahudilere mesaj.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, samed (Kimseye muhtaç olmayan) midir? (İhlas, 2), yoksa Muhammed, 7. ayette yazıldığı gibi, ‘Siz Allah’a yardım ederseniz’ mealindeki gibi, Samed değil midir? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed, 4: “Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” Allah (cc) hakikat, adalet ve özgürlüğün kulların eliyle yükselmesini murat etmektedir. Eğer her zorluğu Allah giderseydi, mücadele ve mükafatın bir değeri kalmazdı. Emeğin olmadığı yerde imtihandan da söz edilemez. ‘Allah’a yardım edin’ denilen ayetin (Muhammed, 7) öncesinde, Allah’a yardımın onun yoluna, ‘davasına’ yardım olarak anlatıldığı (Muhammed, 2-6) görülmektedir. Muhammed, 8. ayet ve devamında ise kafirlerden bahsedilerek konunun iman-küfür mücadelesi denkleminde değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Bakara 245. ayetteki, ‘Kim Allah’a güzel borç verirse’ şeklindeki ayet de bu şekilde anlaşılmalıdır. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 51) “Onlarla savaşın, Allah onlara sizin ellerinizle azap edip onları rezil eder ve onlara karşı size yardım edip inananların gönlüne ferahlık verir.” (Tevbe, 14) Benzer mealde hadis: Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: “Ey Ademoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.&#8217; buyuracak. Ademoğlu ise &#8216;Ya rabbi! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?&#8217; diyecek. Allah şöyle buyuracak: &#8216;Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın.&#8221; (Muslim, Birr, 43) Kısaca, O (cc) Samed olandır, insan ise imtihanda olandır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara 253. Ayette, “peygamberlerin bir kısmının diğerine üstün kılındığından “bahsedilir ama Bakara, 285’te, “peygamberler arasında ayırım yapılmadığı” bildirilir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah’u Teâlâ her peygambere ‘farklı yetenek ve mucizeler’ vermiştir. Bu açıdan peygamberler arasında farklılıklar vardır. Bakara, 285. ayette ise, ayırım yapmadan tüm peygamberlerin hak olduğuna ‘imandan’ bahsedilir ki, bu zaten İslam’ın temel inanç esaslarındandır. Yani konu farklılığı gözetilmeme sorunu ile karşı karşıyayız bu soruda! İlk ayet Yaradan, ikincisi ise yaratılan açısından bakışı ifade eder. ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Evren neden bu kadar büyük? Hac, 65. Ayette, “Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur.” Allah tutmasa yere mi düşecek?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle bilinmelidir ki, bir yöneticinin büyüklüğü sahip olduğu alan ve ona hâkimiyeti ile doğru orantılıdır. Ayrıca küçük olsa acaba ateist arkadaşlar bu defa da “neden küçük?” diye sormayacaklar mı idiler acaba?! Oran ne olmalı idi ki bu arkadaşlar tatmin olabilsinler?! Yine bu oranın sadece biz insanlar tarafından kavranabilmesi de bu evrenin bizim için yaratıldığı anlamına gelmekte değil midir?! Gelelim büyüklük konusundaki cevabımıza.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her şeyden önce bu soru bilimden uzak bir zihniyetin sorusudur çünkü Big Bang teorisine göre dünyamızın yaşamsan özelliklerini koruması ve hayatın devamı için genişleyen evrenin bu ‘aşaması ve devamı’ zorunludur. Evrensel dengede bu büyüklük ve devamlılık şarttır. Hac, 65. ayette ise altı çizilen husus, tabiat kuralları denen evrensel yasalara dikkat çekmektir! Kur’an’da ‘Allah’ın emri’ ifadesi evrensel, biyolojik ve fiziksel yasalara işaret eder. Öyle ya, yasaları bulan insanlar ‘kâşif, büyük ilim adamı’ ilan ediliyorsa, o yasaları yaratıp akılsız varlıklara uygulatan, bu bilinmeye ve tazime daha çok layık olan olmaz mı? Su kendinden daha az yoğunluğa sahip cisimleri yüzeye iter. Atmosfer ise, yerçekimi kuvveti, dünya dışındaki kütle çekim ve merkez kaç kuvvetlerinin etkisi ile yere düşmez. Sonuç itibari ile de gökyüzü yeryüzüne yakın ‘dengede’ tutulur. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 127)  Unutmayalım ki, &#8220;Kainat, çekim gücünden ancak genişleyerek kurtulmaktadır.&#8221; (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 196) İşte Yüce Yaradan bu kuralları bulmamızı ve kendi gücünü hissetmemizi istemektedir! Ama kıyamet günü bu denge bozulacaktır. Detay için, ‘Rad 2’ diye başlayan soru cevabına bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>A’raf,  80-84. Ayetler eşcinselliği aşağılamaktadır ki, eşcinsellik psikolojik bir rahatsızlıktır ve günümüzde bu yaklaşım bilimle hareket eden ülkelerde ağır bir suçtur. A’raf, 80: “Lût´u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?” Eşcinsellik daha önce başka âlemde işlenmemiş mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sodom ve Gomora şehirlerindekiler bu suçu saldırgan bir şekilde, geçen kervanlara gruplar halinde saldırarak (Ankebut, 29) uyguluyorlardı. Kur’an, bunu ‘toplu olarak’ yapan bu insanların yapmayanları evlerinden uzaklaştırma ile tehdidini (Neml, 56) de bizlere bildirmektedir. ‘Sizden öncekilerin yapmadığı şeyden kasıt’ bu toplu olarak ve saldırgan tarzda yapılan uygulamadır. Unutmayalım ki, “Hayvani güdüleri kontrol ettiğimiz oranda insanızdır. Bu tarz sapık ilişkilerle neslin devamı da mümkün değildir.” (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 133) Eşcinselliği bilimsel olarak ele aldığımız  ‘Eşcinsellik, gen/hormon’ adlı yazıdan da detaylara ulaşılabilir. İşin ilginci, bu ateist arkadaş eşcinselliği ‘psikolojik rahatsızlık’ olarak nitelemektedir ki, fikirdaşları bunu duysa kendisini defe koyup çalarlardı!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>‘Şakk-ı sadr’ yani ‘göğsün açılması’ olayı nasıl anlaşılmalıdır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnşirah, 1-4. ayet: “Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi?” Ayette açıkça ifade edildiği gibi göğsün açılması, ferahlama, genişleme ve sükûna ermedir. Sırttaki yük, manevi sorumluluktur. İsmin yücelmesi ise, namın duyulmasıdır. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 180) Zaten ‘göğsün açılması veya yarılması’ farklı iki ayette de mecazen kullanılmaktadır: Zümer, 22: “Allah kimin gönlünü İslam’a açmışsa o, Rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?” En’am, 125: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir.” Konu ile alakalı ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gelen</strong> <strong>Sorular ve  cevabımız:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Sorular yaklaşık 10 küsür yıllık sorular. Zamanında verdiğimiz cevapların bazıları zamanla düzenlenerek sayfamızda genişçe açıklanmıştır.-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Zümer 3. ayet ne anlatıyor?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında tek kelime ile &#8216;şirk&#8217; nedir, onu anlatıyor. Şirk Allah&#8217;a inanıp, O&#8217;na ait bazı özellikleri başkalarına izafe etmek demektir. Bu başkası, put olabilir, bir ideoloji lideri olabilir hatta bir şeyh bile olabilir. Biz şu an en güncel olan son şıkkı ele alalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam tarihinde ne yazık ki, tasavvuf yani İslam&#8217;ın ahlak ile ilgili emir ve yasaklarını disipline eden kurum her zaman pratiğe yani tarikatlara tanım olarak yansımamıştır. Akıldan çok, aşk, muhabbet, hatta delilikte bile velilik özellikleri arayan, aklı devre dışı bırakan bir sistem olarak günümüze dek gelen bir anlayış hakimdir halk arasında.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8211; Kur’an sınırları içindeki &#8211; aklı öne çıkaran İslam hukuk- fıkıhçıları ile tarikatçılar yüzlerce yıldır bu iki anlayış nedeni ile , ne yazık ki, zıtlaşmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özellikle &#8220;Gassal elindeki meyyit&#8221; olma kuralı ne yazık ki insanları Kur’an&#8217;dan çok şeyhlerin dediklerine önem verir hale getirmiştir. İslam dışı inançlar zorlama yorumlarla İslam içi gibi gösterilmiş, bu da ana damarı aşındırmıştır. Tarih &#8220;İsmet&#8221; ( Günahsız ) sıfatlı insanlar sadece peygamberlerdir. İsmet sıfatı olmayan insanların her dediğini yapmak yerine, şeyhlerin söylediklerini Kur’an&#8217;la kıyaslamayınız. Ayette &#8220;İbadet ediyoruz.&#8221; kısmı da önemli. Şeyhe ibadet eden var mı? Burada şu husus ön plana çıkıyor; bir çok tarikat ne yazık ki şeyhlerini olduğundan üstün görme eğilimindeler. Her tarikatın şeyhi &#8220;En üstün, kutup, kutbul aktap&#8221;. Hatta daha da önemlisi &#8220;Allah&#8217;ın peygamberine vermediği özellikleri şeyhine izafe edenler, hatta Allah&#8217;a ait bazı özellikleri şeyhinde olduğunu&#8221; iddia edenler bulunmaktadır ve işin en ilginç yönü bu tür iddialar hep tarikat çevresinden gelmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çözüm ne? Onu da tarikat değil ama tasavvuf önderlerinden verelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İlimsiz tasavvuf zındıklıktır.&#8221; İmam-ı Gazali.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlim, fıkıh, ilmihal, en önemlisi de iman- küfür- şirk kavramlarının içeriğini bilmeden tasavvufu yaşayacağını iddia edenler bu kavram kargaşasını oluşturmaktadırlar. Cahil iken İslam&#8217;ı yaşama iddiası insanı dinden çıkaracak ritüelleri İslam adına yapmasına sebep olabilir. Önce ilim, sonra tasavvuf.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: Tasavvufun, ahlak, nefis terbiyesi, yardımseverlik, kibirlenmeme, tesbihat&#8230; vs gibi bir çok olumlu yönünü asla, kimse inkar edemez. Sözümüz, &#8220;İlimsiz tasavvuf olamayacağı&#8221; yönündedir. İlim ile tasavvuf yolunda yürüyenlere ne mutlu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- http://www.td.com/forumlar/showthread.php?t=8 sitesindeki iddiaya cevap:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kardeşim, ben sitemi 2012 yılında açtım. Aynı isimle demek daha önce site açılmış, oradan alıntı ile sorular sıralanmış sitede. Ama biz yinede cevap verelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddia: bir kere burda Allahın dağları dünya ile birlikte yarattığı gibi komik bir iddia var. eğer herhangi bir jeoloji kitabına bakarsanız orda dağların nasıl oluştuğunu anlattığını görürsünüz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Allah dünyadaki yaratmasını vasıtalar kullanarak yapar, buna sünnetullah denir. Tabiat kuralları, biyolojik kurallar hatta toplumsal kurallar. Bunlar sünnetullah kavramının alt başlıklarıdır. Ne yani dünyadaki tüm insanların kalpleri motorsuz atarken, uyurken bile akciğerimiz nefes alıp verirken, suyun döngüsü her yerde aynı kurallar bağlı iken, yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti vb. genel kural iken tüm dünyada aynı özelliklere sahip canlıların ve onların sahip olduğu kuralların bir koyanı olmayacak, &#8220;Tesadüf ve seleksiyon &#8221; isimli tanrıların bunları yaptığı ileri sürülecek, sonra gelip bizim iddialarımıza bilim dışı denecek.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Buradaki asıl kavram kargaşası, zaman kavramı etrafında dönmektedir. Allah (cc) tabii ki yaratandır, ama ı yaratma süresi- zamanı ne kadar sürmektedir. İşte burada zaman kavramının muhatabı olan insan devreye girmekte, kendisi gibi zamanı da yaratan Allah&#8217;ın dağları yüzlerce yılda yarattığını zannetmektedir. Halbuki yaratan, arattığı ile sınırlandırılmaz. Allah (cc) zamandan münezzehtir. Ne yazık ki daha bu bir Müslüman&#8217;ın ilk bilmesi gereken temel prensiplerden habersiz insanlar bir de ateizm iddiası ile ortalıkta dolaşmaktadırlar. İnkar ettiğin şeyi bilmeden nasıl insan münkir olabilir ki? &#8216;Bil, seni tatmin etmesin sonra reddet!&#8217;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru:Deprem ilahi bir ikaz mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Ama depremin sonucunda hatası olan kişiler yüzünden ölenler, dünyada kurtulsalar bile ahirette sorumludurlar, deprem bir ikaz mıdır, &#8220;Allah kimsenin günahını başkası yüklenmez.&#8221; ( İsra, 15) diyor. Yani içki- fuhuş yapıyorlar diye deprem ile cezalandırılanların kıssaları Kur’an&#8217;da tabii ki geçer. Ama unutmayalım ki deprem riski olan yere ev yapan kadar, o evi alan, orada kirada oturan da sorumluluktan ve sonuçlarından kurtulamamaktadır. Yani, evi alan araştırmasını yapmıyor ise evi yapan kadar sonuçlarına katlanır ama ahirette o evi deprem &#8211; fay hattı üzerine yapanın cezası ayrıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Dinazorlar evrim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Dinozorlar konusuna gelince sadece kelime oyunu oynanmış. Evrim teorisi tüm canlıları bir evrim silsilesi ile birbirine bağlar. Yani dinozor ile kuşlar arasında ne kadar canlı olursa olsun, sonuçta alıntı yaptığı yazarında açıkça yazdığı gibi:&#8221; pek çok sürüngen ve dinozor turu, hem memelilere hem de kuşlara evrimleşmelerini sürdürmüşlerdir&#8221; Yani kuşların ataları Bir veya birden çok; ama hepsi sıra ile evrimleşiyor, evrimleşerek değişiyor.Kısaca hepsi sudan karaya çıkmadı mı, aynı tür-kök zamanla başkalaştı. Sitedeki , &#8221; Hiçbir bilim adamı evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez.&#8221; cümlesinden sonra gelen &#8221; evrim olgusunu açıklama yolunda bu kurama seçenek sayılabilecek başka bir kuram da bugüne değin ortaya atılmış değildir.&#8221; En iyisi &#8221; evrim ile ilgili sayfamızı &#8220;önerelim, umarım faydalı olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda Kur’anı yazan kişinin bir türlü karar verememesi.</span><br /><span style="color: #000000;"> -deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (A’raf 78) -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)-bela yağmuruna tutular&#8230;ak (furkan 40)-azap yakalamasıyla (şuara 158)-tuzak kurarak (neml 50-51)-şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)-korkunç ses (sad 13)-yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)-yıldırım çarpması (zariyat 44)-korkunç ses (kamer 31)</span><br /><span style="color: #000000;"> adminim bunu bir açıklar mısınız ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Cevap:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kardeşim, Kur’an’ın üslubuna tam hakim olamayanlara, ateist veya oryantalistlerin klasik kafa karıştırma amaçlı sorduğu sorulardan bir tanesidir bu tip sorular!</span><br /><span style="color: #000000;"> Benzeri bir soru: Allah insanı neden yarattı; topraktan mı? sudan mı?, çamurdan mı?, meniden mi?…diye de sorarlar. Halbuki Kur’an’ın tamamına bakınca ilk insanı çamur (su ve toprak karışımı) sonra her insanların doğal yollarla çoğaltıldığı görülür! (Bu konuda detay: http://islamicevaplar.com/Kur’andaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html adlı sayfada, “İnsan neden yaratılmıştır?” başlıklı bu sayfadaki yazı! )Burada da aynı şey söz konusu :Allah Semud kavmini doğal felaketle yok etmiştir: Şiddetli bir deprem ve onunla beraber gök gürültüsü-yıldırım ile! Allah bu helakı farklı surelerde farklı açı ve an ile aktarmaktadır! Tıpkı insanın yaratılmasının aşamalarının, farklı surelerde aktarılması gibi! Furkan 40. ayette; “bela yağmuru” kavramı ile de bu anlatılır yani bela bir tane ( sadece deprem veya yıldırım değil) değil, ardarda sağanak gibi yağmıştır! (Deprem ve onunla beraber yoğun bir gökgürültüsü ve yıldırım ) Ankebut 40. ayette helak edilme yolları sayılmıştır ki detayı ise A’raf 78; Hud 67-94; Fussilet 13-17; Zariyat 44. ayetlerde bildirilir. Ayrıca Sad, 13. ayette ise ” korkunç bir ses”ten bahsedilmemektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">furkanpk  1@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">YAZI İÇERİĞİ ÇOK GÜZEL AMA BİRAZ SİTEYİ MODERN YAPMANIZ LAZIM İNSAN OKURKEN GÖZLERİ BOZULUYOR,ODAKLANAMIYOR BİRAZ DAHA SIKILMADAN RENKLİ BÜYÜK OLURSA SEVİNİRİM BİRDE KİTAP ÖNERİSİ YAPSANIZ ÇOK İYİ OLUR.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Aynen, sonuna dek haklısın. İçeriği bitirebilsek, ona da yoğunlaşacağız, inşallah…</span><br /><span style="color: #000000;"> Ateizm, deizm konudunda: Selçuk Kütük, İslami eserler konusunda diyanet kitapları, ilk aşamada tavsiye edebileceğim eserler.</span><br /><span style="color: #000000;"> Dua bekleriz, selamlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Murat</span><br /><span style="color: #000000;"> muratcan  33@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Admin kardeşim. İmanimda vesveseye düştüm. Allah rızası için cevaplar mısınız 1) nisa 12 de artan 1.25 Lil payi nasıl paylastiracagiz 2) artan payı avliye reddiye yaparsak oranlar bozulmaz mi 3) nisa 8 de artan payı paylaştırın demiyor ki mirastan onları da riziklandirin diyor yani pay artmazsa vermiyecek miyiz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Güzel kardeşim. Bir kere miras paylaşımından önce İnsan isterse, mirasın üçte birini istediği gibi dağıtabilir. Kalan mirasçılara bölüştürülür.</span><br /><span style="color: #000000;"> Avliye ve reddiye, oranların, doğal olarak, bölüşümü esnadında ortaya çıkan bir durumdur yani, ‘son tahlilinde’, en son yapılan paylaşım usulüdür</span><br /><span style="color: #000000;"> Kişi, 8. ayet gereği, ‘eğer birisi orada hazır bulunursa, mirasımın üçte birinden onlara şu kadar verin’ diyerek, kalanının mirasçılar arasında paylaşılmasını isteyebilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Eğer Kafanız çok karışıyor ise, konuyu detaylandırmamak için alıntılar yapmadığımız, Halis Bey eserini size tavsiye ederim ama, imanınızı etkileyecek kadar ortada bir sorun olduğunu düşünmüyorum, o sadece ‘vesvese’!</span><br /><span style="color: #000000;"> Miras özet: Miras bırakan, 3/1 miras bırakabilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Kalan oranlar belli; dağıtılır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ihtimallerin çok fazla olduğu ortamlarda, avliye ve reddiyediye yapılır ki son tahlilde, yine ‘ayetlerin verdiği oranda’ yapılır dağıtım!</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu arada, teşvik babında 8. ayet gereği, miras bırakan, ister başta ister sonda, orada hazır olan gruba pay verilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Olayın özeti bu, kafanız rahat olsun.</span><br /><span style="color: #000000;"> Selamlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> EK: kardeşim deminden beri düşünüyorum kafanızın nerede karıştığı noktasını bulmaya çalışıyorum. Galiba buldum:</span><br /><span style="color: #000000;"> Miras direkt paylaşırsa ve hiç pay artmasa veya, fazlalık veya eksik çıktığı için avliye reddiye yapılsa bile Sonuçta tüm miras yine, “Kur’an’da belirtilen oranlara göre” dağıtılır!</span><br /><span style="color: #000000;"> Oranlar sabittir, vasıta olan Avliye reddiye’dir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Şimdi tamam mı ????</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Murat</span><br /><span style="color: #000000;"> muratca 33@gmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> demıssınız kı miras arttıgında (nısa 12 ye gore) artan mıras nısa 8 e gore fakırlere paylastırılır. ama nısa 8 de ARTAN MIRASI fakırlere paylastırın demıyor ki. sadece mirastan onları da rızıklandırın dıyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Murat kardeşim,</span><br /><span style="color: #000000;"> “O fakirlerin,/yakınların rızkı, artan orandır!” Çünkü miras paylaşımında mutleka o gruptan en az biri orada bulunur. Ayetlerde ayetler tefsir edildiği için, paylaşım öncelikle nas/ayetin gösterdiği yönde yapılmalıdır. Bu, muhtaçların mirasta bile gözetilmesidir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Biliyorsunuzdur, Miras Hukukunda ‘avliye ve reddiye’ diye iki unsur vardır. Sayıların, oranların ve alternatiflerin sonsuz olduğu bir ortamda, bu iki kavramın ortaya çıkması gayet doğaldır ve matematik ilminde hala uygulanır! İşte böyle durumlarda, eğer de 8 ayet gereği, bu gruplardan birine, “avliye veya reddiye yapmak yerine”, onlara ayetin işareti gereği hakları verilir. Neden, çünkü ilahi hikmet gereği artan bir oran vardır ve bu oran öncelikle nas/ayetin gösterdiği yerlerde harcanmalıdır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Canlı iken insanların mallarında, kurban, zekat, sadaka, akika vb. vasıtalarla fakirin hakkına işaret eden yaradan, burada da ölen insanların mirasında yine, o gruba yardımı hedef olarak bize göstermekte, bizi yönlendirmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">M.Ferda noğlu</span><br /><span style="color: #000000;"> ferda.y   @hotmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an’da evren ”gökler ve yer” olarak yazılır.Fussilet suresi-9-10-11-12 ayetler de tekil sema yani gök kelimesi yazılmış.Atmosferin katları ve manyetik alanın yaratılışı yazılmış.Kitabımdan geniş olarak okuyabilirsiniz. http://www.isikdamlalari.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Furkan</span><br /><span style="color: #000000;"> furkan  590@gmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> hocam nolur cevap verın cok kotu vesvese gelıyor ???? dınsız deıst… tek tek yorum olacak bana cevap verır mısınız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">FURKAN KARDEŞİM,</span><br /><span style="color: #000000;"> MÜTEŞABİH AYTLERİN HAKIKI ANLAMINI ALLAH BİLİR, ALİMLER BU KONUDA ARAŞTIRMA YAPIP, BU ANLAMI YAKALAMAYA ÇALIŞIR. HİÇ BİR ALİM, BU MÜTEŞABİHİN ANLAMI ‘KESİNLİKLE’ ŞUDUR, DEMEZ!</span><br /><span style="color: #000000;"> YABANCI KELİMELER KONUSUNA ŞU NEDENLE; “Eğer Kur’an saf Arapça ise” CÜMLESİNE ÜZERİNE, CEVAP OLARAK DEĞİNDİK, KONUYU SAPTIRMASINA GEREK YOKTU DİNSİZİN! “YABANCI KELİMELER KONUSUNA GELİNCE” ŞEKLİNDE BAŞLAYAN CÜMLEMİZ DE, O KONUNUN FARKLI OLDUĞUNU ZATEN AÇIKÇA İFADE EDER. ANLAMAYAN DİNSİZ İSE, BİZ NE YAPALIM?!**</span><br /><span style="color: #000000;"> DİNSİZ BİZİ ÇELİŞKİLİ OLARAK İTHAM EDERKEN KENDİ ÇELİŞKİYE DÜŞER. HEM İDDİAYI REDDEDER HEM, “İÇİNE ALIYOR OLSA BİLE” DEYİP ÖNCEKİ İDDİASINI REDDEDİP SONRA YİNE BAŞA DÖNER!</span><br /><span style="color: #000000;"> YABANCI KELİMELERDEN BAŞKA DİLLERE GEÇİŞ DOĞALDIR, DİNSİZ DE BUNU İTİRAF EDİYOR, SONRA SUYUTİ’NİN KÖKENLERİ ARAŞTIRMASINI TUHAF KARŞILIYOR. FİLOLOJİ İLMİ DİYE Bİ Şİ DUYMADI MI BU DİNSİZ ARKADAŞ ACABA?! ASLINI ARAŞTIRMANIN, BAŞKA DİLE GEÇMESİNE NEDEN MANİ OLACAĞI DA BAŞKA BİR GARABET!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">DİNSİZ HEM KUR’AN’IN ARAP DİLİ VE EDEBİYATINA ETKİ ETTİĞİNİ KABUL EDER HEM DE SONRA BUNU “DİLBİLGİSİ HATASI” İLAN EDER! ETKİ EDEN, NASIL HATALI İLAN EDİLEBİLİR?!!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">MÜTEŞABİH AYETLER KONUSUNDAKİ İDDİASINA CEVAP, ATEİSTLERE CEVAP BÖLÜMÜMÜZDE ELE ALINDI!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">KUR’AN’IN KAYNAĞI KONUSUNDAKİ İDDİALAR İSE SİTEMİZDE BİR ÇOK YERDE ELE ALINDI:KUR’AN’IN KAYNAĞI NEDİR ADLI YAZIMIZ VE ORADAKİ UZANTILAR!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">KUR’AN’IN TOPLANMASI VE ÜMMİ PEYGAMBER KONULARI DA ZATEN AYNI BAŞLIKLA CEVAPLARI İÇERİR.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">NOT:Her okuduğun ile hemen telaşa kapılma, “zamanla” her cevaba ulaşılıyor, bunu bizzat yaşayarak gördüm!</span><br /><span style="color: #000000;"> Şu an iki üç konu üzerinde araştırma yapıyorum, dua et. selamlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">** ANLAMA SORUNLU DİNSİZLER İÇİN YAZIMIZA BİR CÜMLE EKLEDİK!:</span><br /><span style="color: #000000;"> Soruda iki farklı konu geçmektedir, ilki anlamı anlaşılamayan ayetler meselesi, diğeri saf Arapça iddiası! Kur’an cevap veriyor: Müteşabih ayette var Kur’an’da!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah razı olsun hocam Allah kolaylık versın sızden bır ıstegım olucaktı : Bos oldugunuz zamanlarda dınsız deıst blog sayfasına bır yazı detaylıca hazırlar mısınız yazıya ekledıgınızde bıldırım gelmıyor goremıyorum. Bos zamanınızda boyle bır sey yapsanız olur mu Allah kolaylık versin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Zaman…olsa!!</span><br /><span style="color: #000000;"> Dua et. soruna cevabı düzelttim, bi daha bakıver. selamlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam rahatsız edıyorum ama aklımdakı soru yıne rahatsız edıyor cevabını bulamadım ayrıntılı bır cevap verır mısınız bu sefer iddia su : İçki, hicretin 6. yılında haram kılınmıştır. Muhammed 40 yaşında peygamber oldu(sözde) 23 yıl bu mesleği icra ettikten sonra vefat etti.Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke’de, 10 yılı Medine’de geçmiştir.Bunları içkinin Müslümanlar arasında ne kadar uzun süre içildiğini göstermek için anlatıyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">13 yıl boyunca Mekke’de, 6 yıl da Medine’de olmak üzere tam olarak 19 yıl rahatça kadeh kadeh içkilerini içmişlerdir Müslümanlar.Şimdi bunları ayet ve hadislerle kanıtlamaya çalışacağım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce Ömer Muhammed’e istekte bulunur:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500 : 592: Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh) anlatıyor: Ömer: “Allah’ım, şarap hakkında bize tatminkâr bir açıklamada bulun” diye dua etmişti ki Bakara suresinde bulunan şu ayet indi: “Sana içki ve kumarı sorarlar de ki: “İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.” (Bakara 219).</span><br /><span style="color: #000000;"> Ve Bakara 219. ayet iner.Bu içki sınırlamasıyla ilgili ilk ayettir ve Hicretin 4. yılında inmiştir.Fakat tam olarak içki yasak olmaz yine içenler vardır.Sonra Ömer tekrar devreye girer:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500: Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) çağırıldı ve ayet kendisine okundu. Ömer yine: “Allah’ım şarap hakkında bize tatminkâr bir açıklamada bulun” dedi. Bir müddet sonra Nisa suresindeki: “Ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, -yolcu olan müstesna- gusledene kadar namaza yaklaşmayın…” (Nisa, 43) ayeti nazil oldu. Ömer (radıyallahu anh) çağırıldı ve ayet kendine okundu. Ömer yine: “Allah’ım şarap hakkında bize tatminkar bir açıklamada bulun” dedi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Görüldüğü gibi Ömer’in siparişi üzere inen bu ayet sadece namaz zamanlarında içkiyi yasaklıyor.Normal zamanlar hala serbest.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonra:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500: Bir müddet sonra, Maide suresindeki ayet indi: “Ey iman edenler! İçki , kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?” (Maide 90-91). Ömer yine çağırılıp ayet kendisine okundu. Bu sefer “Evet Rabbimiz vazgeçtik, vazgeçtik” dedi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ve sonra Maide ayetleri iner Hicretin 6. yılında.Ve bu yılda tam olarak içki yasaklanmıştır. Tekrar görebildiğimiz gibi Müslümanlar toplam 19 yıl boyunca içki içmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi Müslümanların savunmalarına geçelim.Şüphesiz en meşhuru aşama aşama yasaklandığıdır. Peki ne kadar mantıklı? Tabi ki hiçbir doğruluk payı yoktur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Diyelim ki doğru :</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed neden bunun için 19 yıl bekledi?Hadi biz sadece Mekke döneminin tamamıyla,Medine döneminin 3 yılını alalım,böylece toplamda 16 yıl eder.Mantıksızlığı görüyorsunuz değil mi?Eğer aşamayla bıraktırmışsa neden 16 yıl bekledi?Zaten bu 16 yıl hesabı aşama işinin mantıksızlığını gözler önüne seriyor.Muhammed’in işine geliyormuşki 16 yıl boyunca beklemiş(daha fazlada düz hesap yapıyorum). Şüphesiz ki daha kısa sürede bırakabilirlerdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed Zeyd’in karısı Zeyneb’i Zeyd’den alırken,koskoca geleneği bir anda kaldırıyor.Eğer aşama işi varsa koskoca geleneği nasıl kaldırıyor bir seferde?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köleliği neden kaldırmadı peki? Bir seferi geçtim aşamayla olanına da razıyım?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi Muhammed uzun yıllar içkiyi yasaklamamış,19 yıl gibi çok uzun bir sürede yasaklamıştır.Bunun kıvrılacak bir yanının olmadığı çok açıktır.Ayrıca her ne hikmetse her defasında Ömer’in isteği üzerine ayet iniyor.Acaba Muhammed Ömer’e göre mi yazıyor Kur’an’ı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sizlere bol aydınlık günler diliyorum böylece İslam’ın bir çelişkisini daha açıklamaya çalışmış oldum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam nolur detaylı bır acıklama yapın</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> İçki haram mı haram! Kalktı mı, kalktı! Kafirrin hesabına göre değil, hatta peygamberin kendi talebine göre de değil, Allah’ın istediği zaman ve yerde, Allah’ın kanunuları uygulanır. Hz Muhammed’in istediği bir çok şey Kur’an’da yok, istemediği ise var. Zeyd’in hanımı ile evlenmeyi istemediğini biliyoruz ( Efendimizin evliliklerinde bu konu işlendi) Bazen müşrikleri İslam’a davet ederken, önce zenginleri davet etmek istedi, ayetle uyarıldı, fakir ve kör birine öncelik vermesi istendi ki, bu konu ‘ zelle’ başlığı altında meşhurdur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an’ı Hz Muhammed yazdı,iddiasında olanların ithamlarından biri de bu iddiadır ki sitemizde bu konuya da cevap verildi. “Kur’an’ın kaynağı nedir?, Kur’an’daki bilimsel ayetler, Oryantalistler ve Hz Muhammed” gibi yazılara bakılabilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Biz asla ‘kıvırma’ gayretimiz yoktur, bunları yazan sanki, eminim şu an alkol kullanmıyor da, yeşilay derneğine üye birisi ve ” keşke daha kısa sürede alkol yasaklansa idi” diye hayıflanan birisi… Asla değil! Dünyada içkiyi yasaklayan en büyük din (Şarap ve zemzem başlıklı yazı ve içki neden haram adlı yazı) İslam, bu konuda bile hala çamur atmaktan utanmıyorlar!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kölelik başlıklı yazımıza bakıver, orada, “Kölelik ya da benzeri sistem hep var olacaktır. Kur’an bu yüzden kölelikten çok, onu ortaya çıkaran bozukluklarla savaşmıştır.” cümlesi çok önemli! Çağdaş kölelik; asgari ücretlileri veya sex kölelerini, köle olarak düşünen yok günümüzde, ne yazık ki!! Bu konuda ( Genelev, fuhuş, tele kız vs. ) bir kelam eden ateist veya oryantalist var mı? ( “Batı medeniyeti”, “modernizm ve kadın” adlı yazılara bakılabilir)</span><br /><span style="color: #000000;"> İslam tarihinde “Muvafaka-ı Ömer” enen bir konu vardır ve tüm bu bilgiler ‘İslamî kaynaklardan’ oryantalistlere ve onlardan ateistlere geçmiştir. Biz Müslümanların gizleyecek, gocunacağımız bir konu yoktur, bize atılacak iftiraları bile biz ( doğru yanlış olduğunu biz zaten söylüyoruz, bizim kaynaklarımızdan bularak saldırmaktadırlar ki bu konuda da, “Müslüman alimlerin objektifliği” adlı yazıya bakılabilir.) Muvafakatı Ömer konusuna ise, ‘Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar’ adlı yazıda, ‘Hz Ömer’den alındığı iddiası’ başlığı altında değindik!</span><br /><span style="color: #000000;"> Başa önersek, İçki, hicretin 4. yılında haram kılınmıştır. İçki’nin haramlığı hakkında, Mekke’de bir ayet, Medine’de 3 ayet inmiş ve bu kademeli haram kılma metodu ‘başarılı’ olmuştur! Amerika 13 yıl (1920-1933) boyunca hem de her türlü polisiye tedbire rağmen içki yasağını başaramadı! 250 milyon dolar masraf ve yüzlerce idam ve binlerce hapis ve yüz milyonlarca dolar para cezasına vs. rağmen! Kur’an, 13 yıllık işkence döneminden sonra azıcık ümmetin nefes aldığı Medine döneminde 3. yılında bu yasağı ilan ediyor ve tamamen başarılı oluyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Polisiye tedbirler ile ABD’de içki yasağı ve sonucunu ile İslam’ın tedricen uyguladığı eğitim ile sonlanan içki yasağı ve sonuç!</span><br /><span style="color: #000000;"> “Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: “Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti.” (Bodley, Hazreti Muhammed, s.105) “Oysa önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 304)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistin iddiasının tuhaf bir diğer bölümü olan, sanki efendimiz de ( Haşa) içki içiyordu da kendi bırakamadığı için içkiyi yasaklamadı şeklinde alttan verdiği mesajı ne müşrikler ne oryantalistler hiç bir zaman dile getirememişlerdir, bu da ateiste nasip (!) oldu…</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu ayet inince efendimiz – bak bu söz hadis, yani bu defa ayet yani Allah değil, efendimiz konuşuyor ve ayeti ‘beyan’ ediyor: “Muhakkak ki Allâh; içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir!” buyurdu. (Ahmed, I, 53; II, 351; Nesâî, Eşribe, 1-2; Hâkim, II, 305/3101); “Sarhoşluk veren her şey haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” (İbn-i Mâce, Eşribe, 10; Nesâî, Eşribe, 24, 48); “İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V, 238); “Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimse, üzerinde içki bulunan sofraya oturmasın!” (Tirmizî, Edeb, 43/2801)</span><br /><span style="color: #000000;"> TOPLUM ARTIK HAZIR OLUNCA Ayet indi ve , “Medîne sokaklarından içki aktı.” (Buhârî, Tefsîr, 5/11) Hedef on ikiden vuruldu ve sahne kapandı!</span><br /><span style="color: #000000;"> ‘Kur’an’ yani Allah azze ve celle, Mekke de toplum hazır değilken yasaklama ayeti inse ve o anda herkes bırakmasa bu İslam düşmanları ne yazacaktı? Medine’de ilk üç sene içinde yasaklasa ve içki Medine sokaklarında akmasa idi ne diyeceklerdi? Aktığında dediklerine dikkat!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kafirler ( Hıristiyanlar da dahil ateist, agnostik, deist, nihilist, misyoner ve oryantalistler) İslam’a saldırmak konusunda hiç bir hususu, konuyu atlamazlar, onlar için hak, doğru, adalet gibi hususlar önemli değildir, temel metotları ‘çamur atmak’tır! Kime tutarsa!</span><br /><span style="color: #000000;"> Tutmasın! Zaten tutmadı, tutmuyorda…</span><br /><span style="color: #000000;"> NOT, RAHATSIZ ETMİYORSUN DELİKANLI AMA ZAMAN PROBLEMİM VAR, İŞ ÇOK, ZAMAN VE KİŞİ AZ…DUA ET!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Allah rızası ıcın son yorumumu kelımesı kelımesıne DETAYLICA cevaplar mısınız aklıma cok takıldı ıckı ve kole meselesını ama kaynak sunmayın kopyala yapıstırda olur yeter kı yorumuma yazın</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> “SON SORU” YA CEVAP VERİLMİŞTİR!</span><br /><span style="color: #000000;"> MÜSADEN İLE, ASLÎ İŞLERİME DÖNÜYORUM DELİKANLI.</span><br /><span style="color: #000000;"> GÖRDÜĞÜN GİBİ CEVAPLARIN ÇOĞU SİTEDE, KONULARINA GÖRE DAĞILMIŞ HALDE VAR.</span><br /><span style="color: #000000;"> SİTE YAZILARINI OKUMADAN BAŞKA SORU YASAK!</span><br /><span style="color: #000000;"> SEN DE ATEİST SİTELERDEN UZAK DUR, EN AZINDA BEN KAFAMDAKİ İŞLERİ YAPIP, KİTAPLARI OKUYANA DEK! :))</span><br /><span style="color: #000000;"> CEVAPLAR YA SİTEDE VAR YA DA ” ZAMANLA, TEDRİCEN ? ” SİTEYE EKLENECEKTİR, Bİ-İZNİLLAH!</span><br /><span style="color: #000000;"> NOT: BUNDAN SONRA SORACAĞIN SORULARI KENARA NOT EDECEĞİM, SİTEYE EKLEME SIRASINDA KOYDUĞUM KONULARLA ÖRTÜŞÜNCE CEVAP YAZACAĞIM!</span><br /><span style="color: #000000;"> DUA ET, SELAMLAR.</span><br /><span style="color: #000000;"> BU RİCA DA ÇOK CİDDİYİM, LÜTFEN BENİ KIRMA;</span><br /><span style="color: #000000;"> ARAMIZDA KALSIN, BANA KAHVALTI YAPTIRMADIN, ŞU AN ÖĞLE EZANI OKUNUYOR VE BEN ŞİMDİ KAHVALTIYA BAŞLADIM … ?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam ısıd ıle ılgılı bır yazınız var mı bulamadım da</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Tekfircilik, Haricilik, Gulat şia…</span><br /><span style="color: #000000;"> Listede varda, sıra gelmiyor!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ümmete bela akımlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Allah razı olsun bıde soyle bır ıddıa var tarlan ve curcan katlıamında araplar turklerı katlettı bu konu hakkında yazınız var mı ara kısmında goremedım</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMASI- TÜRKLR HAKKINDAKİ HADİSLER BÖLÜMÜNDE BU KONU, BİLİNEREK ATLANMIŞTIR!</span><br /><span style="color: #000000;"> MOĞOL KATLİAMI, HÜLAGU VAHŞETİ…TARİHTEN DERS ALINMALI, AYRILIK TOHUMLARI DEĞİL!</span><br /><span style="color: #000000;"> CEZAYİR’İ BM LERDE DESTEKLEMEYEN TÜRK, ARAP AYDINLARI ASAN OSMANLI…LİSTE UZUN!</span><br /><span style="color: #000000;"> ALMANYA VE FRANSA II. DÜNYA SAVAŞINDA BİRBİRİ İLE SAVAŞTI, SAVAŞTAN 5 YIL SONRA BİRLEŞTİLER, AB Yİ KURDULAR…</span><br /><span style="color: #000000;"> BEN OLAYA BURADAN YAKLAŞIYORUM…</span><br /><span style="color: #000000;"> NOT: İSLAM YAŞANIRSA TESİR EDER, BU KONULARI Bİ SÜRE ERTELE ARTIK … LÜTFEEEENNNN … ?</span><br /><span style="color: #000000;"> SELAMLAR</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hocam sizden bir mantık almak istiyorum lise okuyorum lisede bize bı ilahiyatci hoca konferans vermişti soru sormuştu doğru bilene 6 kitap hediye edicekti ben doğru bildim 6 cilt araştırma inceleme kitabı yazmis bana verdi eve gittim kitabı bı göz geçirdim hoca kendini yok 4 üni bitirdim ingilizce biliyom falan diye tanıttı kitabın kaynaklarına baktım fetullah gulen den kaynak almış Kur’an’a atfedilen bilimsel ayet yalanları diye bı başlık acmis ateist sitelerin yazısını koymuş bide 6 cilt hocam fıkıh daha ağırlıklı yani demek istediğim ben dinimi nereden ogrenecem herkes kendi kafasına göre konuşuyor ilahiyatçı hoca dediğim adamv6 cilt hayvan kadar kitap yazmış ama dedigm bölümdeki yazı ateist site kopyala yapistir neymiş Kur’an bilim kitabı değil öğüt kitabiymis o kadar umitlenmistim sonunda adam gibi dinimi ogrenecem diye adam edip yukselden fala yararlaniyor hele Fetullah i gördüm direk bıraktım kitabı hocam ben dinimi nereden ogrenecem herkes tarikatlara ayrılmış kendi kafasına göre biseyler söylüyor adam bir meal hakkında nerdeyse bütün mealciler yanlış tek Süleyman Ateş doğru çevirmiş diyor . Kendi nefsine göre hareket ediyor hocam bana doğru düzgün sağlam kaynaklı dinimi ogrenebilecegim bı kitap ismi verseniz olur mu nolacam bizim halimiz İslami parça parça ettik </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Bunlar doğal!</span><br /><span style="color: #000000;"> İnsan aklı varsa orada farklılaşma doğar.Sola bak mesela; sol, sosyalizm, demokratik sol, demokratik sosyalizm, sosyalist demokrasi, sosyalist demokrasi, komünizm, liberal sol…İnsan varsa bir yerde, anlamada farklılık normal! Neyse,</span><br /><span style="color: #000000;"> Sen diyanet yayınları, mealleri, ilmihalleri ile başla. Özellikle son dönemde süper eserler yayınlıyorlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> Rahat ol, sakin sakin; adım adım…selametle</span><br /><span style="color: #000000;"> Not: yazdıklarının hepsini tek mesajın altına (Kur’an’da çelişki yoktur) ekliyorum, mesaj bölümü forum sayfası gibi oldu ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 2: Ben ilahiyatta başlamıştım ateizm araştırmalarına, sen lisede, demekki beni geçicen, bu güzel. Ama önce yaşa; araştırmalarını yıllara yay..selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam elımden geldıkce bu tur konulardan bır sure yanı sızın ısınız bıtene kadar uzak durmaya calısacagım ? bıde ben bı blog sıtesı actım da https://ibfd1.blogspot.com/ sızın yazılarınızdan kaynak vererek paylasabılır mıyım</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">HAYIRLI OLSUN</span><br /><span style="color: #000000;"> DÜKKAN SENİN :))</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam bu kıtaplar ucretlı demı muftuluklerde var dıyorsunuda kıtaplar ucretlı mı ucretsız mı https://yayinsatis.diyanet.gov.tr/ateizm-cikmazi mesela bu 6 lıra 240 sayfa</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Tümü ücretli. Ama bu kitap müftülük değil, diyanet kitap evlerinde bulunur</span><br /><span style="color: #000000;"> Ama bunu okumamıştım, bunu da listeye aldım sayende..</span><br /><span style="color: #000000;"> Acele etmezsen bir iki seneye buna da sıra gelir, inşallah.</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu tür eserleri sonraya bırak. Önce temel eserleri tavsiye ederim:</span><br /><span style="color: #000000;"> İslam tarihi, tefsir, hadis, kelam, daha da öncelikli olanı, ilmihal.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ateizm, II. aşama olsun, önce temeli at. Klasik bilgileri oku, bence…selamlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam bu ıckı ıle son olarak su soruyu sormak ıstıyorum</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- hz Muhammed ıckı tam haram kılınma ayetı ınmeden once ınsanları ıckı ıcmemeye tesvık edıyor muydu hadıs var mı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- son cumlelerınızı anlamadımda dedıgım gıbı ılmım daha yok bıraz daha acıklar mısınız</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2 soru 2 cevap sonra insaAllah kafamdakı sorular bıtıyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Bir çok hadis var ama asıl unutulmaması gereken;</span><br /><span style="color: #000000;"> Allah’ın emir veya yasaklarını Hz Muhammed’in açıkladığıdır. Yani önce ayet gelir (emir veya yasak) sonra hadis buyrulur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ayetin sınırları içinde bir çok hadis var, sanal da rahat bulursun ama yukarıdaki kuralı unutma.</span><br /><span style="color: #000000;"> Emir yasağı Allah kor, Resul açıklar , uygular , gösterir . Kısaca ayet- hadis ilişkisi , formülü budur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Içki dört aşamada haram kılınmıştır Mesela bir aşamada, namaz kılacağını zaman içki içmeyin anlamına gelen bir ayet vardır Bir önceki cevabım da bunu kast etmiştim.</span><br /><span style="color: #000000;"> Selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam soru o deıl recm le ılgılı hz omerın hadısı var mıs recmle ılgılı onu soruyorum kecı ayetı falan yemıs</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> 1- “Recm konusunda ayet inmişti. Bu ayet, karyolamın altında bir sayfada yazılıydı. Resulullah (sav) vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir keçi gelip onu yedi ve ayet Kur’an’dan çıktı.” (İbn Mace, Nikah, 36)</span><br /><span style="color: #000000;"> Hz. Ömer’den recm ayetiyle ilgili önceden ayet olduğu sonra Allah tA’rafından Kur’an’dan tilavetinin kaldırıldığı rivayetini aktaran ravilerden bir kısmı, cerh ve tadil âlimlerince zayıf kabul edilmiştir. (Tirmizi, Hudud, 7; İbn Ebi Hatim, Kitabü’l-Cerh ve’t-Tadil, IX, Beyrut 1953, s. 265; Hâkim, Müstedrek, 4/360) Subhî Salih, rivâyetlerin ahâd (bir veya bir kaç kişinin) haberi olduğunu, dolayısıyla bunların ayetin varlığı hususunda bir katiyet ifade edemeyeceğini söyler. (Subhi Salih, el-Mebahis, s. 265; Veysel Güllüce, Ayetlerin Mensuh Sayılmasında Rol Oynayan Yaklaşımlar, 2006, İstanbul ) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibul Kemal 24/422) İmam Müslim, İmam Malik de rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü, Ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir. İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443) Ahmed bin Hanbel de rivayeti sahih kabul etmediğini söylemiştir .(43/343) Zehebi de bu rivayetlere münker demiştir. (Siyer-7/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kaale alınır, meçhul tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Tarihu Bağdadi Hatib 1/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir!</span><br /><span style="color: #000000;"> 2- Rivâyetlerde gelen Recim âyetinin metni, farklılık göstermektedir. Bu ise, bu metnin âyet olma ihtimalini zayıflatıyor. zaten bu rivayetler ehad yani, mütevatir olmayan rivayetlerdir! Kısaca hem metin sorunludur hem de rivayet zinciri yani hadisi aktaranların seneti mütevatir/kesin değildir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Rivâyeti detaylı bir şekilde inceleyen Selçuk Çoşkun, muhtemelen hadiste râvi tasarrufunun ( Hadis metnine ekleme yapması şeklinde bir müdahelenin) vuku bulduğu kanaatine varmıştır. Ona göre recm âyetiyle ilgili rivâyetin farklı tarîklerinde, ‘âyet’ kelimesi geçer. Bazılarında ise geçmez. Diğer bazılarında ise “Allah’ın indirdiği bir farz olarak” ifadesi yer alır. Bunlar, lâfızda birliğin olmadığını gösterir. Ayet olsa idi, üzerinde uzlaşılması gerekirdi. Bu mesele, ‘manayla rivâyetten’ kaynaklanan bir râvi tasarrufudur. Rivâyette geçenin âyet olduğunu kabul edersek, bu, her zaman Kur’ân âyeti anlamına gelir mi? Ayrıca rivâyette geçen “Kitab” her zaman Kur’ân manasına gelir mi? Çoşkun’a göre bu her zaman böyle değildir. Çünkü;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">I. Tevrat’ta recm âyetinin olduğuna dair rivâyet vardır. Bu, âyet kelimesinin Tevrat cümleleri için de kullanıldığını gösterir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">II. “Recm âyeti Allah’ın Kitabı’nda vardı” demek Allah’ın hükmünde vardı, demektir. Bütün bunlar Kur’ân’da böyle bir âyetten bahsedilemeyeceğini gösterir. Râvilerin Kitab kelimesinin Kur’ân veya âyet zannederek tasarrufta bulunmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. (Bkz.Hadîse Bütüncül Bakış, s. 233, 236)</span><br /><span style="color: #000000;"> 3- Şeyh kelimeleri yaşlı erkek ve yaşlı kadın demektir. Bu kelimelerin anlamına göre, evli olsun, olmasın, kırk yaşını geçenler/yani yaşlı olanlar zina ettikleri takdirde recim cezasını görürler. Yaşları kırkın altında olanlar -yaşlı sayılmadıklarından- yine evli olsun olmasın yalnız yüz değnekle cezalandırılır. Bu ise, recim cezasını yaşlı olsun, genç olsun, evli olan herkes için geçerli olduğunu ifade eden pek çok hadise ters düşmekte ( Cezerî, el-Fıkhu ala’l-Mezahibi’l-Arbaa, IV/258-259) iken, recmin olmadığını kabul eden kişilerin görüşleri ile de, ters düşmektedir. Yani bu rivayet recmi kabul eden görüşe de recmi kabul etmeyen görüşlere de zıt, çelişkili bir rivayettir. Yani rivayet hüküm olarak da sorunludur!</span><br /><span style="color: #000000;"> 4-Kur’an’ın yazılması esnasında – ki bu konu sitemizde, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazıda ele alındı – herkesin, bildiği, ezberine aldığı, sayfasına yazdığı âyetleri getirmeleri istenmiştir. Bu görevi yerine getirmek, İslam inancına göre, hem Allah’a, hem Resulüne hem de halifeye karşı bir sorumluluğun gereğidir. Durum böyle olunca, Hz. Ömer gibi sahabilerin bildiği ve ezberinde bazı âyetler bulunduğu halde, bunu ortaya koymamaları düşünülemez. Kaldı ki, Kur’an’ı bir araya getirenler, birer hafızdırlar. Özellikle heyet başkanı Hz. Zeyd, Hz. Peygamber’in vahiy katibi, Kur’an hafızı, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in güvenini kazanmış büyük bir insandır. Böyle bir olay olsaydı, en az birkaç kişinin daha bilmesi ve bunu heyete bildirmesi kaçınılmazdı. Hz. Zeyd b. Sabit de herkesten önce bunu bilmesi gerekirdi. Hem vahiy kâtipleri hem de hafız olanların içinde bulunduğu Kur’an’ı toplama heyetinde hiç kimsenin böyle bir noksanlığı fark etmemesi mümkün değildir. Hem unutmayalım ki, ayetlerin Kur’an’daki mevcut tertibindeki sıralamanın, vahiy ile tespit edilmiştir. (Suyutî, İtkan, I/76-83; Profesör doktor Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 49) “Ayetlerin sureler içerisindeki sıralamasını tertibini bizzat Peygamberimiz, Cebrail’in yönlendirilmesi doğrultusunda yapmıştır. Ayetlerin hangi sure içinde, surenin hangi sureden önce ya da sonra yer alacağı o zaman belirlenmiştir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 75)</span><br /><span style="color: #000000;"> 5- Zinanın cezası bellidir, ayetle sabittir: “Zina eden kadın ve erkeğin her birisine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin.”(Nur, 2)- Konu sitemizde, ‘Had cezaları’ başlığı altında işlenmiştir.”</span><br /><span style="color: #000000;"> 6- Konuyu tamamlayan, “Müslüman alimlerin objektifliği” adlı yazıya bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hocam tamam anlasma var ama anlasmayı soyle duzenlesek olur mu ?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">o 2 hads sorusuna cevap versenız bıde varaka oldukten sonra vahıy bır muddet kesılmıs bunun sebebını soylesenız bende artık Allah ın ıznı ıle soru sormasam olur mu bıde yasamaktan kastınız nedır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> -Kısaca-</span><br /><span style="color: #000000;"> “Kiyamet gunu aziz ve celil olan Allah soyle buyuracak: “Ey ademoglu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin!” Kul diyecek:”Ey Rabbim, Sen Rabbulalemin iken ben seni nasil ziyaret ederim?” Rab Teala diyecek:”Bilmedin mi, falan kulum hastalandi, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eger onu etseydin, yaninda beni bulacaktin!”</span><br /><span style="color: #000000;"> (Muslim, Birr 43)</span><br /><span style="color: #000000;"> Her şey Allah’ın iradesinde ama Allah vasıta kullanarak olayları tecelli ettirir. Kur’an’ı ben koruyacağım ( Hicr, 9) der ama yazım ve ezber işini Hz Ebu Bekir ve hafızlara yaptırır. Herkeste bu hayırlı işte aldığı role göre sevap kazanır. Muhammed suresi 7. ayeti de buna örnek verebiliriz: Ey iman edenler! Eğer siz (cihad ederek) Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım edip zafere ulaştıracaktır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Bakış açısını kavradı isen, sorunun cevabı bu mantıkta…</span><br /><span style="color: #000000;"> Varaka öldü, ondan vahiy adı altında ayetleri alıyordu, o nedenle bir süre vahiy gelişi olmadı anlamı çıkarmak mantıklı değil,</span><br /><span style="color: #000000;"> 1- Bu konu sitede ele alındı, Kur’an’ın kaynağı nedir başlıklı yazıda</span><br /><span style="color: #000000;"> 2- Vahiy sonra gelmeye devam etti, – haşa – yeni Varaka mı bulundu, kimse “önce varaka sonra başka biri” iddiasında bulunmadı, …</span><br /><span style="color: #000000;"> 3- Bu bilgi, direk islami kaynaklarda geçer, gizleyecek bi şi olsa, neden kendi ayağımıza kurşun sıkalım. Olay tamamen bir tevafük, bi bakıma, rastlantı….</span><br /><span style="color: #000000;"> SON SORU: Yaşa; namazın faydası – hümanizm adlı yazıda var- var ama onu bilmek, okumak vs. işe yaramaz; YAPMAK gerekir!</span><br /><span style="color: #000000;"> OKU, temiz ol, yardımlaş, güvenilir ol…göreceksin, soru sorun takıntı bitecek…</span><br /><span style="color: #000000;"> bana da dua et.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Allah razı olsun sizden. Çok şükür o yazınızı okudum varaka ile ilgili olanı. Okuduktan sonra şunu anladım. Bu bilgiyi ben kendi kendime söylemem bunu bana ancak şeytan VESVESE ile ulaştırır. Bir ricam olucaktı. Yazılarınızı kaynak vermeden paylaşsam olur mu çünkü kaynak verirsem art niyetli kişiler bu kaynak sağlam değil dicekler veya da sizin siteye çökecekler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Amin</span><br /><span style="color: #000000;"> dükkan senin, …</span><br /><span style="color: #000000;"> dua bekleriz ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Allah istikametten ayırmasın!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Hakikatin İzinde-Din Bilim ve Ateizm kıtap yenı cıktı ben alamıyorum da sız alsanız sıtede ozetını cıkartsanız olur mu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar türkiyede biraz sorun çıkarsa da amaç ateizme cevap…</span><br /><span style="color: #000000;"> Deizm ve Ateizm Çıkmazı ile bunu listeye aldım zaten!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ama en erken seneye onlara sıra gelir…liste uzun…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam rahatsız edıyorum ama Kur’an okurken su ayet kafama takıldı Denizlerde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi de O’nun kudretinin delillerindendir.(sura 32 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler. (sura 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam ruzgar gemıyı durdursa bıle o zamanda kurek vardı bırı cıkıp soyle dıyebılırdı “ey Muhammed rüzgar olmazsa kürek var.” hasa hasa ayet hata mı ıcerıyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Her şeyde hata aramasan?! ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Burada rüzgarın oluşumu ki kurallar silsilesidir, yapana işaret vardır ve;</span><br /><span style="color: #000000;"> gemilerin suda batmaması yani suyun kaldırma kuvvetine dikkat çekilir ayrıca da günümüzde bile kömürden patrole ve nükleer santrale … hep O’nun belirlediği kurallar ve yarattıkları ( akıldan enerji maddelerine dek) kullanılmaktadır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Bunlar hep ONDANDIR, O’na işaret eder!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam bır sorum olcaktı erdogan aydının nasıl musluman olduk kıtabında kendsı ıturklerın zorla musluman oldugunu DETAYLI VE KAYNAKLARLA acıklıyor kıtap 300 KUSUR sayfa sızın yazınız sankı bıraz sonuk kalmıs gıbı dusuncenız nedır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Furkan kardeşim,</span><br /><span style="color: #000000;"> Oryantalistler, Yuhanna ed-Dımeşki’den beri İslam’a saldırılır. Yani 1400 senedir ve milyonlarca dolar yardım, binlerce akademisyen … vs. + ateistler! Yani, sayfa sayısını kıyaslıcaksak olursak, bu dükkanı çoktan kapatmamız lazımdı!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ben bir ( sayı ile; 1 ) kişiyim. Oryantalist veya ateist vb. zümreye cevap verenler, saldıranların onda biri sayısında bile değildi hiç bir zaman! Ama bir gün işin uzmanları davulu ele alınca, tokmağın sesi daha gür ve daha kalın olur, merak etme, o zamana dek tek davulcu, devam!</span><br /><span style="color: #000000;"> “Yüzlerce, hatta binlerce” iddia ortada, geneli ile cevaplar verilmiş midir, aynen verilmiştir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kelime kelime cevap yazdığım dönemler de oldu ama, şu an bile, ‘site çok yoğun bilgi dolu, okunmuyor’ eleştirisi alıyorken, … bundan uzun zaman önce vazgeçtim. O eski günlerdeki gibi her cümle, iddiaya cevap yazsam, kimse okumaz bile! E amacımızda, kitlelere cevapları ulaştırmak bizimde!</span><br /><span style="color: #000000;"> Her iddia için, ‘yeteri’ kadar cevap vermek en ideali, bizde ( bende) onu yapıyorum!</span><br /><span style="color: #000000;"> “Nice az sayıda bir ‘topluluk’ Allah’ın izniyle çok sayıdaki ‘topluluğu’ yenmiştir.” ( Bakara, 249)</span><br /><span style="color: #000000;"> SAYI, NİCELİK, KANTİTE YE DEĞİL; KALİTE, NİTELİĞE BAKALIM, NE DERSİN !?… ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 1: Site amacımız bölümünde en sona yazdım: “Zamanla yeni kaynaklara ulaştıkça, cevaplar daha da kaliteleşiyor” diye! Yani işin farkındayım ama; soru çok, zaman ve kelle sayısı az!</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 2: Yıllardır hayalim: Alanında uzman akademisyenlerden oluşan ( Tıpçısından uzay bilimcisine, müfessirinden kelamcısına … ) bir ekip ile, sıra sıra ve tek tek, tek işi ithamlara cevap veren bir ekibin içinde olmak! Hatta bu talebi, bu konu üzerinde araştırma yapan Prof. Mahmut Hamdi Zakzûk (islamicevaplar.com/oryantalizm-veya-medeniyetler-hesaplasmasi.html) ve Prof. Özcan Hıdır (islamicevaplar.com/batida-hz-muhammed-imaji.html) dile getirmişlerdir ama tekrar hatırlatalım: İftira çok, işe eğilen ise az! Zaman, zaman, zaman… Cevap var ama kelle sayısı ve zaman az! Cevap veriliyor ve zamanla cevap kalitesi artıyor! Ama yine aynı karardayım, uzman ekip bile bu işi yapsa, sayfa sayısı az ve yazı dili sade olacak!</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 3: 30 yıldır ateist eserler okurum, cevapları kenara not ederim ama bir gün site veya kitap çalışması düşünmediğim için, son 8-10 sene hariç okuduğum eser ad ve sayfalarını hiç kenara not etmemiştim. Bu da bugün kaynak gösterim sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Ama emin ol, OKUMADAN buraya bir şey aktarmadım, buna da kader diyelim…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam acıl yardımınıza ıhtıyacım var sızın arap dıl bılgınız var ama hocam lutfen cevap verın bu cok onemlı Allah rızası ıcın: enbıya 33 te gece ve gündüz ayrı 2 gök cismi mi sayılıyor kı sayılması lazım cunku eger sayılmassa tesnıye kullanılması lazımdı dıyorlar eger sayılmassa hasa dıl bılgısı hatası olurdu dıyorlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an ve teşbih yazımızı oku. oradaki gece gündüz bunların gerçekleştiği DÜNYAYA işaret eder. Hemen sonra ay ve güneş gelir ve hepsinin yörüngesi vardır, denir!Yani ayet ilmi bir gerçeğe işaret eder. Ay, güneş, dünya yörüngeye sahiptir, der. Bu ayetten bile hata arayana ne demeli?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam anlamadım ? mantıgı anlamadım yanı bıraz daha detaylandırır mısınız</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">﴾106﴿ Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kald‎r‎r veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her ‏eye kādirdir.(bakara 106) hocam bu ayetın gunumuzdekı hukmu duruyor mu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> ALLAH AZZE VE CELLE İMTİHAN OLAN İSTİSNALAR DIŞINDA KURALLARINI DEĞİŞTİRMEZ!</span><br /><span style="color: #000000;"> Tabiat kurallarından İslamın emir ve yasaklarına… Ama azan kullarına imtihan için istisna ceza hükmünde yasaklar getirebilir – Yahudilere cumartesi balık yasağı gibi – Ama istisna kaide-kuralı bozmaz!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kullarına merhametli olan Allah azze ve celle, aşamalı olarak kurallarını kullarına uygulatır – mesela içki yasağı –</span><br /><span style="color: #000000;"> Aynı şartlar oluşunca, hüküm yeniden aşamalı uygulanır. Yani bu ayette evrenseldir! -Nesh konusu-</span><br /><span style="color: #000000;"> kısa ama geniş anlamı bu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam selamunaleykum. ben bı kıtap aldım. barıs peygamberı hz muhammed (s.a.v) kıtabın yazarı sınan yagmur hocam kendısı ılahıyatta YUKSEK LISANS yaptı ama bıde sıze danısım dedım verdıgı bılgıler dogru mudur cunku wıkıpedia gibi sitelerde bıyografısı yok ınsaAllah bosa almamısım dır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Aleykümselam delikanlı, ne yazık ki bu yazarın eserlerini, ilgi alanımın dışında olduğu için herhangi birini okumadım ama Diyanet Yayınları’ndan başlarsan daha emin ve ilmi olur zannediyorum.dualarında unutma.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam es selamu aleyke bir sorum olacaktı babam zanında ruhul beyan tefsirinin tamamını almıs yaklasık 20 kusur cılt tefsırı tavsıye eder mısınız ısmaıl hakkı hazretlerı hakkında fazla bır bılgıye sahıp degılım de ???? hocam bır de ımam gazalı hzretlerinin kitapları var islam ahlakı vs kendisi hakkında olumsuz seyler soylenıyor okumamı onerır mısınız ve kendısı hakkında KISACA bılgı verırmısınız nasıl bırıdır dıye</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Açıkçası, bu tefsir bstini içeriğe sahip bir tefsir yani bazı zorlama yorumları içerisinde barındırıyor.</span><br /><span style="color: #000000;"> Daha önce de söylediğim gibi Diyanet’in tefsiri veya Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini tavsiye ederim.</span><br /><span style="color: #000000;"> Gazali’nin tüm kitaplarını tavsiye ederim Sadece, hadislerde bazen uydurma olanlarıda kitaplarını almış ama geneli itibariyle başta, İhya olmak üzere tüm eserlerini tavsiye ederim. hakkında ileri sürülen iddialar çoğu, onu tanımamaktan, önyargıdan kaynaklanıyor.kendisi eski bir felsefeci Ama eserlerinde yine felsefi metotları kullanmıştır, hataları, insan olmasından dolayı mutlaka vardır ama, ondan alınacak çok şey de vardır, tavsiye ederim.</span><br /><span style="color: #000000;"> Not: felsefecileri tekfir ettiği meseleler konusunda kendisine katılmıyorum bunu da belirteyim, sitede de bu konuyu ele aldık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ece</span><br /><span style="color: #000000;"> ec42  @gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">iyi de ilk müslüman kim sorusuna yanıt alamadım ben. Bana bir açıklama yapar mısınız:)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Ece Hanım,</span><br /><span style="color: #000000;"> İlk Müslüman; İlk insan Hz Adem’dir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Zamanla İslam’ın emir yasakları insanlarca unutuldukça, İslam’ın emirleri ile gelen her peygamber, kavminin içindeki ilk Müslüman’ı ve ilk tebliğcisi olmaktadır.</span><br /><span style="color: #000000;"> İnsanlıkta ilk Hz Adem, kavmi içinde ilk; gönderilen peygamber.</span><br /><span style="color: #000000;"> Cevap yeterli zannederim. Selamlar</span><br /><span style="color: #000000;"> Ekstra detay için, “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazıya bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sorgulayan Müslüman</span><br /><span style="color: #000000;"> ottom  043@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah sizden razı olsun</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">AMİN, ECMAİN GÜZEL KARDEŞİM</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kadir</span><br /><span style="color: #000000;"> narin  _23@hotmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> Emeğinize ve yüreğinize sağlık. Şu ateistler inançlı insanlara koyun deyip durur ama çelişkili olduğu iddia edilen ayetlere ise balıklama atlarlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> EYVALLAH KADİR KARDEŞİM,</span><br /><span style="color: #000000;"> ÇELİŞKİ VE TUTARSIZLIK ATEİZMİN ÖZÜNDE VAR VE PRENSİP VEYA METODOLOJİ DİYE DE BİR DERTLERİ YOK, NEDENSE…</span><br /><span style="color: #000000;"> MUHABBETLE.</span><br /><span style="color: #000000;"> M. EHAD</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sorgulayan Müslüman</span><br /><span style="color: #000000;"> ottoman43043@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Siz varya siz Kralsınız kral Allah yolunuzu her daim açık eylesin</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">ESTEĞFURULLAH, AMİN, ECMAİN…</span><br /><span style="color: #000000;"> KARDEŞİNİZ VE DUALARA MUHTAÇ GÖNÜLDAŞINIZ’DAN SELAM VE MUHABBETLE</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Furkan</span><br /><span style="color: #000000;"> haruncan5625@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Necm 27 de</span><br /><span style="color: #000000;"> Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> Der ama ateistlerde ahirete inanmaz ama onlar meleklere dişi ismini takmiyorlar ? Bu felsefi bir çelişki değilmi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Mekkeli müşrikler ahirete inanmazlardı: “Bu size va’d edilen, çok çok uzak bir şey” (Mü’minun, 36), “Hayat sadece bu dünya hayatıdır, ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zamanın geçmesi helâk eder” (Casiye, 24), “Kıyamet vaki olmayacak” (Sebe, 3), “İlk halimize geri çevrilecek değiliz” (Naziat, 10-12) “Biz azab edilecek değiliz” (Şuara, 137) diye bazıları kesin, bazıları da, “Biz kıyamet saati nedir bilmeyiz, biz sadece bir zan içindeyiz, yakinen bilip inanmıyoruz” (Casiye, 22); “Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, biz tekrar mı diriltilecekmişiz?!” (Mü’minûn, 82; Sâffât, 16; Vakıa, 47)</span><br /><span style="color: #000000;"> Mekkeli müşrikler ile ortak noktaları bulunuyor diye her ayeti de kendilerine yontmasın ate arkadaşlar, bu ne kibir yahu ????</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu ayet Mekkeli müşriklerden bahseder. O zamanki muhataplar müşriklerdir. Benzer zihniyetin devamına ateizm veya oryantalizm denebilir mi, bence evet! Ama küçük farklılıklar vardır. Mesela o dönem ki müşrikler putlara tapardı, günümüz ateistleri de kendilerine idol ( Putlar) bulmuşlardır. Farkında değillerdir ama belli insan veya fikirlere toz kondurmaz, hatasız hatta tanrı/peygamber ilan ederler. Örneğin ateist Lawrence Krauss, cinsi sapık Jeffrey Epstein için “peygamber” sıfatını kullanır. Komünist ( Ateist sosyalist rejim) ideolojide parti liderleri putlaştırılır. Konuya verilecek bol örnek vardır, uzamasın, konuya dönersek;</span><br /><span style="color: #000000;"> Mesela 20 ayette de melekleri kız hatta putlara bile kız isimleri verildiği ( aynı sure, 19. ayet ) bahsedilir. Erkek çocuklar kendilerine, hakir gördükleri kızları (Nahl,58-59; Zuhruf,17-19) melek veya put vasıtası ile tanrıya izafe ederler.</span><br /><span style="color: #000000;"> Not, Sitemizin amacı adlı sayfada, “Mekkeli müşriklerde; deist, komünist ve oryantalist izler!” adlı minik bir dipnotta da benzer içerik vardır, selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Iyide allah Kur’anda ” bu apaçik kitaptır diyor ve biz kıyamete kadar sürecek kitaptan bahsediyoruz ve apaçık şekilde ” AHİRETE İNANMAYANLAR ( ateistler , budistler , hindular , afrika ve amerikan yerlileri vb.) MELEKLERE DİŞİ İSMİNİ TAKIYORLAR ” Der</span><br /><span style="color: #000000;"> Iyide budistlerde hindularda ve amerikan ve afrika kabileleride ahirete inanmazlar ama onlar meleklere dişi ismini takmiyorlar zaten onlar meleklerede inanmaz ? Insan inanmadiğı şeye nasıl dişi sıfatını taksın?? Ve ayrica bu ayet müşriklere hitap ediyorsa neden ayette müşrikler demezde daha genel tanım olan ” ahirete inanmayanlar ” der ????</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an yine açık kitap ama okumasını bilene! Kur’an hangi konudan bahsediyorsa o konudaki tüm ayetleri bir araya toplayıp sonuca gitmelidir. Kur’an’ın indiği dönemde muhatap alınan kesim müşriklerdir. Zamanla Hırisityan ve Yahudiler… de muhatap kabul edilmiş ama ana tema ve mücadele daima müşriklerle olmuş! ( İsa tasvirli putları düşününce aslında müşriklerle Hırisityanların farkı var mı ayrı konu!) Ahirete inanmayanlar hitabından kasıt, Kur’an geneline bakınca zaten müşriklerdir, mesele, Kur’ana bakışımızın yanlış olmasında! Kur’an yorumlanacak, açıklanacaksa bunun kuralları vardır ve ilklerinden biri de aynı konudaki ayetlerin bir arada yorumlanması konusudur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ahirete inanmayanların “meleklere dişi ismi takma”sından kasıt nedir? Allah’a olan imanda zaafiyet olması, kendi ego, kişilik veya ideoloji-dinlerini önceleyip, inandıklarını iddia ettikleri yaratıcıya tazim, görevlerinde kaypak olma, lakayt davranmaktır. Bu açıdan bakınca, Hıristiyanlarda Allah’a dişi melek izafe ederek ahirete gereği gibi inanmıyorlar diyebiliriz, Yahudiler de zaten ahiret inancı çok muğlak hatta tevratta yok gibidir, onlarda dişi melek inancı vardır, mesela, Hz.Süleyman’ın yaptırdığı Bet Hamikdaş‘ın kapısının anahtarının üzerinde, Ahit Sandığının üzerindeki Kerublardan – meleklerden – biri olan, soldaki dişi Kerub’un resmi kazılıdır. Ayrıca Budizmde ahiret inancına karşılık gelecek bir çok inanış vardır. İlk dönem hinduizmde de ahiret inancı vardı, sonradan tenasüh inancına evrildi. Amerikan kızılderilileri ise Vakui adını verdikleri cennete inanırlar…!</span><br /><span style="color: #000000;"> Asıl meseleyi ıskalamamak lazım. ‘Gerçek’ , hakiki ahirete inanıyorlar mı? İçeriği ve özellikleri hak olan ahiret inancı hangisinde var, İslam hariç hiç birinde! Yoksa müşrikler de Allah’a inanıyor hem de Allah adı ile ama bu inançlarını Allah kabul etmiyor! Çünkü inancın içeriği sapkınca, yok hükmünde!</span><br /><span style="color: #000000;"> Bozuk inanç hemen hepsinde var ama hakiki inanç karşısında eriyen buz hükmündeler ve sonuçta her inan sisteminde yaradana, layık olmayan özellikler izafe ediliyor. Burada melek sadece bir örnek, asıl mesaj, kibir ile hareket edip, menfaat ve büyüklüğü kendine izafe ederler inandığı iddia edilen yaratıcı için samimi duruşların, eylemlerin gösterilmemesi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Özetle, burada asıl üzerinde durulması gereken, ‘meleklere dişi isim verilmesi’ konusudur. Buradaki eylemin altında yatan mantık, insanların değerli gördükleri şeyleri kendileri için ayırırken, inandıklarını iddia ettikleri ama aslında ‘gerçek anlamı ile inanmadıkları’ hatta, kabul etmediklerini ileri sürdükleri ama zor anlarında kendisine yöneldikleri yaratıcı söz konusu olduğunda O’na gereken hürmet, saygı ve tazimin yapılmaması, ertelenmesi veya önemsenmemesidir. Gerçek anlamı ile inanılmayan veya reddedildiği iddia edilse de zihnin derinlerinde var olana, gerekli değerin verilmemesidir asıl mesele! Örnekler değişebilir, zihniyet daimi, devamlıdır, ne yazık ki!</span><br /><span style="color: #000000;"> Selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an kiyamete kadar sürecek kitap değilmiydi ? Hem ayet genel bir tanım yapar ve ayetin apaçik olduğunu söyler yani ahirete inanmayanlar diyerek genel bir tanım yapar . Peki Kur’anin yazari geleceği bilmiyormuydu? Felsefeyi bilmiyormuydu? Bana aciklama olarak müşriklere istinaden indirilmiştir o Ayet dediniz .hz muhammedin etrafinda müşrikler vardı ve hz muhammedde onlara istinaden bu ayeti yazdı görüşü benim kafama daha iyi yatiyor . Yani siz ne kadar kıvırtmaya çalışsanizda kusura bakmayın burda apaçik bir hata ve çelişki var ve bu ayetteki çelişkide ateist olmak için yeterli bir sebep.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Ayetin indiği döneme önce hitap etmesi gayet doğal. 1400 sene sonrasını değil Hitabın ‘önce’ örnek olacak nesli yetiştirmesi kadar normal bir şey yoktur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Peki ayetin günümüze bakan yönü nedir?</span><br /><span style="color: #000000;"> “Günümüzün müşrik ve dişi meleklerini bulmak” yeterlidir ki bunları da, bizzat senin verdiğin örnekler üzerinden cevapladım. Unutmayalım ki “ruhuna uygun yapılmayan hiçbir ibadet ya eylemi” Allah asla kabul etmez. Mesela, Kur’an namaza büyük önem verir ama Maun suresinde ( 4. Ayet) ruhuna uygun olmayan namaz kılanlar için, ‘ yazıklar olsun O namaz kılana’ denilmektedir. Ahiret inancı için de aynı durum söz konusudur! Hristiyan, Yahudi, Budist, hinduist veya Amerikan yerlileri… fark etmez. Ruhuna aslına uygun olmayan inanç; yok hükmündedir ve bu inanç sahipleri mutlaka Allah’a hak etmediği sıfatları da yakıştırmışlardır; Melek örneği sadece bir misaldir, örneğin güncel versiyonu ise değişebilir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kısaca ortada çelişki asla yok!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ateizme ve onların çelişkilerine tutarlı örnek varken, “göğe merdiven de dayasak, insanları inandırma konusunda ısrar da etsek” ( Nahl, 82; Yunus, 99) karar kulun vicdanı ile yaradan arasındadır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Yoksa bize düşen ” sadece tebliğ ” ( Enam, 35) etmektir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Selametle.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ben Kur’ani iki kapak arasi 60-70 kez okumuşumdur belki . Ama ben Kur’anda hikmetli , mucizeli şeyler bulmak istiyorum. Yani Kur’andaki hikmetleri bulmak , keşfetmek istiyorum. Bunun için napiyim?</span><br /><span style="color: #000000;"> CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Yaşa!</span><br /><span style="color: #000000;"> O zaman hem hayatın hem ruhun anlam bulacak! Geleceğie de umutla bakacaksın ve seni dünyada yenebilecek, zorlayacak, baş eğdirecek şeylerin epey az olduğunu göreceksin!</span><br /><span style="color: #000000;"> Not, Kur’an dışındaki TÜM fikirlerin hatta bilimsel olanları dahil 50-100 yıl civarında eskidiğine şahit oluyoruz! Kur’an hala dünyaya umut saçıyor!</span><br /><span style="color: #000000;"> 1440 sene önce çöl ortasında okuması olmayan birisinin insanlara tebliğ ettiği kitapta güncel birçok bilimsel gerçekler var: Eşya nakli ( canlı nakli değil!) gibi geleceğe dönük ufuk açıcı olanları dahil!</span><br /><span style="color: #000000;"> Bilim ve insan tecrübesi ilerledikçe Kur’an’a yaklaşıyor ( İslami emirler ve hümanizm adlı yazımız)</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu kadar çok saldırılan ( Mekke’li müşriklerden günümüz yaşayan ateist ve oryantalistlerine dek ) bir kitap hala dimdik ayakta ve insanlığın tek umudu ve kafirin de tek korkusu …</span><br /><span style="color: #000000;"> Bence arama değil yaşama zamanı geldi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Kal sağlıcakla. selam ve dua ile.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13593" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/34134565465376576566565.jpg" alt="" width="120" height="120" /></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html">Kur’an’daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Genel kategorisinde 24 kitap özeti</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/somurgecilik-ve-egitim.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/somurgecilik-ve-egitim.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Jul 2022 20:24:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gail P. Kelly]]></category>
		<category><![CDATA[Philip G. Altbach]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgecilik ve eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=12783</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sömürgecilik ve eğitim Sovyetler Birliğinde etnik azınlıkların eğitimi Merkezi hükümetin Rus olmayanlara karşı güvensizliği ve ruslardaki gücün tekelci olması azınlıkların eğitiminde istek ve beklentileri körleştirmiştir. Rus olmayanlar, kültürel olarak Ruslaştırılmıştır. (s. 10) Rus okulları 18. ve 19. yüzyıl boyunca Müslümanlar Tatarları, Hıristiyan Ortodoks mezhebine döndürmeye çalışmışlardır. (s. 101) Profesör Nikolay Ilminski, &#8220;Ortodoks dini Rus olmayanlarca kabul edildiğinde, bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/somurgecilik-ve-egitim.html">Genel kategorisinde 24 kitap özeti</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sömürgecilik ve eğitim</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sovyetler Birliğinde etnik azınlıkların eğitimi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Merkezi hükümetin Rus olmayanlara karşı güvensizliği ve ruslardaki gücün tekelci olması azınlıkların eğitiminde istek ve beklentileri körleştirmiştir. Rus olmayanlar, kültürel olarak Ruslaştırılmıştır. (s. 10) Rus okulları 18. ve 19. yüzyıl boyunca Müslümanlar Tatarları, Hıristiyan Ortodoks mezhebine döndürmeye çalışmışlardır. (s. 101) Profesör Nikolay Ilminski, &#8220;Ortodoks dini Rus olmayanlarca kabul edildiğinde, bu onları Ruslara daha çok yakınlaştıracak&#8221; (s. 12) Müslümanlar, Rus okullarının İslam&#8217;dan Hıristiyanlığa döndürme aracı olarak kullanılması sebebiyle çocuklarını bu okullara kaydettirmeyi reddediyorlardı. (s. 13) İslami kanunları İslam inancından ayırmak mümkün değildir, hepsi pratik amaçlıdır, bir ve aynıdır.  (s. 16) Sovyetlerin diğer uluslararasındaki birçok dostluk ve saldırmazlık anlaşmaları, SCB tarafından tek taraflı olarak bozuldu ve toprakları ilhak edildi. (s. 20) Sovyet eğitim sistemi ile komünist toplumu kurmak görevi birbirine geçmiştir. Okul, komünist toplumun yaratılması için en iyi araçtır. (s. 23) Eğitim, Sovyet insanının oluşturulması için bir yardımcı araç olarak kullanılacaktır. (s. 25) Sovyetler Birliği eğitim amaçlarından biri de, sosyalist bir toplum oluşturmaktı. (s. 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizmi ve Hindistan&#8217;ın okumuş elit sınıfı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlerin çoğu, İngiliz şirketinin resmi görevlileri ile bazı misyonerlerden oluşuyordu. (s. 35) İngiliz oryantalizmi, yöneten ile yönetilen arasındaki psiko-kültürel boşluğu köprü olmayı amaçlar. Oryantalistler, Hindulara İslam öncesi geçmişleri için sistematik bir bakış açısı sağladılar. (s. 36) Oryantalistler, Hindistan&#8217;daki İngiliz düzeninin muhkem kullanması için araç olurlar. Oryantalistler, kamu görevlileridirler. (s. 37) Hindu Kolejinde öğrenciler, İngiliz tarihi ve William Shakspeare ile ilgili dersler gördüler. (s. 43) İngiliz oryantalist siyaseti, Avrupa düşüncelerinin yayılımını sağlamıştır. (s. 44) Modern Hindistan eğitim konusunda oryantalistlerin çabalarından çokça etkilenmiştir. (s. 54)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Afrika Üniversitesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Üniversitelerin sattığı kültürel metalar, yeni Afrika alıcısının ihtiyaçlarıyla gerekli bağlantıya sahip değildir. (s. 61) Günümüzde her Afrika ülkesi bir bağımsızlık günü kutluyor. Fakat bu bağlamdaki bağımsızlık tamamen siyasidir, yabancı ekonomik ve kültürel tahakkümün ağırlığı devam etmektedir. Gelişmiş projelerden ziyade, yabancı metaları neredeyse hiç bir ayrım gözetmeden ithal etmektedirler. Tahakkümün ekonomik yönü, Avrupa&#8217;nın emperyalist yayılımından kaynaklandı. Avrupa, yeni fabrikalar için yeni hammadde ihtiyacı, denizaşırı yeni pazarlar bulma isteği nedeniyle, Afrika&#8217;yı özellikle kontrol altına almaya ihtiyaç duydu. (s. 62) Emperyalist yayılım son tahlilde, kültürel bir fenomen olan ırk merkeziyetçiliğine dayanıyordu. Hakim ırk ve sosyal darwinizm teorileri, emperyalizmin ortaya çıkışında yer alan güçlü kültürel amillerdi. Seküler evangelizm, cehalet ve barbarlığa son vermeye ve karanlık ve geri toplumlara Avrupa&#8217;nın aydınlık meşalesini sunmaya çalıştı. Hıristiyan misyonerler Avrupa&#8217;da emperyalizmi sürekliliğini teşvik eden büyük bir lobi idi. Uganda, misyoner baskısı nedeniyle İlhak edildi. Afrikalı üniversite, avrupa kültürel tahakkümünün en açık tecellisi haline geldi. Üniversite, kültürel bir şirkettir. (s. 63) Latince, Yunan ve Roma tarihi, Batı Afrika&#8217;daki tüm beşeri bilimlere temel teşkil etti. Afrika dilleri, üniversite seviyesinde yıllarca tahsil edilemedi. Uganda Makerere Üniversitesinde öğretilen tek dil, bağımsızlıktan sonra bile İngilizceydi. (s. 66) Afrika dillerine gösteren kayıtsızlık konusunda şaşırtıcı olan, bu kadar siyah aydın ve bilginin bu duruma meşru gözle bakmaya devam etmesidir. (s. 67) Sanayileşmiş ülkeler enflasyon ve gerilmeden endişeliyken, tarım toplumları sel ya da kuraklıktan endişe duyarlar. Avrupa&#8217;nın Afrika&#8217;yı sömürgeleştirmesi, Afrika dans modellerinin kısmen terk edilmesine sebebiyet verdi. Okul çocukları kendi kültürel dans miraslarından uzaklaştırılmış oldular. (s. 68) Sömürge döneminin gayesi, batılı ihtiyaçlara göre şekillendirilmiş insan gücü üretmekti. Diğer amaç da, bu pazarı batılı tüketim malları için genişletmekti. (s. 69) Yerel mamullerin çoğu çok uluslu şirketlere bağlıydı. Batı zevkleri, yaşam biçimleri reklam, gazete, filmler ve bireysel numuneler aracılığıyla yaygınlaştı. (s. 71) Batılılaştırılmış insan gücünün üreticileri olarak Afrika üniversiteleri, önemli bir rol oynamıştı. (s. 72) Afrika&#8217;nın gerçek gelişimi, Afrika&#8217;nın bazı batı medeniyetlerine yönelik bir karşı nüfuz gelişimini ihtiva etmesi ile mümkündür. Üniversiteler Batı medeniyetini yücelten kurumlar olarak tanımlanmıştı. Sömürgeleştirmeye karşı ilk iş, toplumun üniversite siyaseti üzerinde etkisini, batınınki ile dengeleyebilmektir.(s. 77) Ekonomik açıdan bir ülkeye bağlı olmak, çok sayıda ülkeye bağlı olmaktan daha büyük bir risktir. Birbirine karşı oynayabilen çok sayıda Efendi&#8217;ye ait olmak, özgürlüğün başlangıcı olabilir.  (s. 79) Hint, Mısır, Çin İmparatorluğu&#8217;ndan ortaçağ İslam&#8217;ına kadar Batı, zihni ve bilimsel velinimetlerini buralarda bulmuştur.  (s. 81) Afrika&#8217;nın bizzat kendisi, Batı medeniyetini etkilemediği müddetçe başarıya tam anlamıyla ulaşmış olmayacaktır. Hızla gelişen bir dünya kültürü var; amaç bu kültürü Batı merkezli olmaktan kurtarmaktır. (s. 82)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Amerikalı yerlilerin eğitim yoluyla asimilasyonu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Okulların müfredat programı, Amerikalı Kızılderililerin uyumlu bir şekilde Amerikalılaştırılmasına çalışmıştır. (s. 87) Kızılderililer sadece şeytanî cehaletin koruyucu fakat medeniyet yolu üzerinde vahşice ve pis bir şekilde duran bir insan sembolü haline geldi. Medeniyet adına oynanan eğitim ve Hıristiyanlaştırma draması, üzücü sonuçları doğurdu. (s. 93) Pratikte medeniyet ve Hıristiyanlık zaten birleşmişti. Misyonerler okulları, Amerikan medeniyetinin aşılanması için bir araç olarak kullanıldılar. (s. 96) Kızılderili okul çocukları yasak Omaho dilini, oyunlarında, maceralarında ve bir arkadaşlarının ölümünde kullandılar. (s. 97) Kızılderili komisyon kurulu şöyle diyordu: Kızılderilileri siyasetimizde güvenilir ve kullanışlı bir unsur haline getirmek için cesurca çalışmalı&#8221;. Başarısız bir yüzyıllık yerli nüfusu fiziki olarak yok etme girişimlerinden sonra dil ve din de dahil güzel sözler edebiyatı Kızılderilileri yok etmeye yöneldi. (s. 100) Kızılderili komisyon kurulu şöyle diyordu: &#8220;Millet pahalı bir bedelle Kızılderili ile dövüşmektense onu eğitmenin daha ucuz olduğunu öğrendi.&#8221;  Kabile topraklarının tüm millete yayıldı. Kırmızı adamın beyaz adamın kültürüne karşı aç olduğunu sanmak büyük bir hataydı. (s. 101) İngilizce, eğitimin aracı adımı olmak zorundaydı. Barış heyeti, &#8216;dil birliği&#8217;nin düşünce birliğini geliştireceğini&#8217; savundu, aynı kabilenin öğrencileri kabilelerin parçalanmasını teşvik etmek için farklı 10 yatılı okul arasında dağıtıldılar. (s. 102) Komiserlik yapan J.D.C. Atkins, &#8216;yerel dillerin yasak olduğu bir zamanda yerel dilde ( Katolik inancına göre) dua etmenin elbette yasak olmadığını&#8217; yazar.  (s. 103) Yatılı okullar sömürge eğitimi olarak iş görmeyi başardı. (s. 104) Navajo öğrencileri, metropolislerin menfaatine olacak düşük işlerde çalışmak için özel olarak eğitilmişlerdi. (s. 106) Paulo Freire Güney amerikadan bahsederken, &#8220;Sömürge durumunda bir sessizlik kültürü&#8221; diye atıfta bulunuyor. (s. 131) Sömürge altındaki toplumlar, kendi tarihlerinden mahrum bırakılmışlardır. (s. 133) Sömürülen, sömürgecinin dilini efendisinden daha nazik şekilde konuşmaya yönlendirildi. (s. 134) Hindistan&#8217;da basılan kitapların şöyle böyle yarıdan fazlası İngilizce olarak yazılmıştır. Halbuki Hindistan nüfusunun %2&#8217;sinden daha azı İngilizce bilmektedir. (s. 154) Sömürgecilik yıllarında yapılmış olan ticari anlaşmalar gelişen ülkelerde devam etmektedir. (s. 167) Dış yardım, alıcı milletin hükümetinin yönlendirilmelerden bağımsız düşünülemez. (s. 169) Bilgi, petrol ya da buğday gibi bir mal değildir ama, uluslararası pazarda mübadelesi yapılmaktadır(s. 172) Üçüncü dünya milletleri arasında iletişim geliştirilmelidir ki, genel sorun ve meseleler doğrudan tartışılabilsin. (s. 174)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vakıflar, hayırseverlik ve yeni sömürgecilik</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bio-tıp ve tarım eğitimi ve araştırmalarıyla Rockefeller Vakfı, Sosyal bilimlerdeki üniversite temelli araştırmalarıyla Ford Vakfı tanınmıştır. Büyük vakıflar, Amerika&#8217;nın çıkarlarını kendileri gibi görecek yerel liderler yetiştirebilme umuduyla stratejik üçüncü dünya bölgelerindeki eğitim kurumlarına destek vermeye başladılar. (s. 179) Vakıf programlarının amacı, Amerika&#8217;nın milli güvenliğinden ve ekonomik çıkarlarından haberdar, kendi kültürlerine karşı ise yabancılaşmış yerel halk tabakalarının himayesinde ülkelerdeki şartları iyileştirmekti. (s. 180) Rockefeller Vakfı personeli, programların yerli halkların kendi ülkelerindeki yabancı teşebbüslere sempati ile bakmalarını sağlayabileceklerini işin başından beri biliyorlardı. John D. Rockefeller&#8217;in başdanışmanı Frederick T. Gates, Amerikan kültürünün, gelişmemiş ülkelere nüfus etmesinin Amerikan ekonomisinin çıkarları için önemli olduğunu açıkça ifade ediyordu. Gates, Mr. Rockefeller&#8217;e gönderdiği 1905 tarihli bir mektupta, Amerikan ihracatının hızlı gelişiminden bahsediyordu. Ona göre bu gelişme &#8220;yabancı beldeler, misyonerlerin öncülüğünde ticari açıdan zapturapt altına alınmasaydı söz konusu olmayacaktı.&#8221;  (s. 182) Phelps-Stokes fonu ile Rockefeller vaktı,  her iki kurumun da tavsiyelerine yön veren mantık aynıydı, Afrikalıları, kendi sömürge toplumlarının uysal üyeleri yapmaya amaçlayan sınırlı bir eğitim, mevcut emperyalist kontrolünün devamı için mantıki ve kaçınılmaz bir pedagojik vasıta idi. (s. 184) Vakıfların programları son tahlilde, kendi kapital çıkarlarını korumayı amaçlar. (s. 192) Vakıflar kapitalist hegemonyanın yayılmasında da rol sahibidirler. (s. 197) Kültürel kapitalizmin ihdası Carnegie, Ford ve Rockefeller vakıflarının tarihi misyonu olmuştur. (s. 198)</span></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12784" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Kitap_2021071715111863341.jpg" alt="" width="78" height="117" />  Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim</span></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ahlakın dini temeli</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Giriş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahlakın bir felsefi disiplin olarak ele alınışı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahlak kelimesi Arapça ‘Hulk’ dan türemiştir ve huy, karakter, hal ve hareket tarzı anlamlara tekamül eder. İnsanda yerleşmiş olan bir karakter yapısına işaret eden ahlak fertlerinin kendi özgür iradesi ile yaptığı hareketlerle ilgilenir. Genel bir hayat tarzını, davranış ifade eder. Ahlaki davranış, olay veya olgular üzerine felsefi olarak düşünmek ise ‘Ahlak Felsefesi’ olarak adlandırılır. Ahlak ile bir tek felsefenin değil bir onun kadar ilim ve dinin de ilgili olduğu yadsınamaz. İlmin ahlaka yaklaşımı, tasnif şeklinde ortaya çıkar. Bu da ahlak fenomenlerinin tarihçi, psikolog, sosyolog gibi sınıflara ayrılması ve konuyu tarihi, ilmi ve tecrübi olarak bölünmeleri anlamına gelir. Bu tasnif yapılırken önemli olan hususlardan biri de geçmişte yapılan hatalardan olan, kendi alanını kayırma mevzu önlenmelidir. Aynı şekilde halkın zümrelerini birbirine üstün görerek ahlak felsefesi yapmak doğru karşılanmaz. Ahlaka kural koyucu, davranışların olabilmesini izah edici bir etken olarak dinin ahlaka yaklaşımı da önemlidir. Din insanlara bireyler arası ilişkiyi, doğru ve güzel davranışların avantajlarını veya yanlış hareketlerin dezavantajlarını öğreterek onları topluma hayırlı birer birey olarak yetiştirme amacı güder. Bir takım ahlaki ilkeler koyucu ve bu ilkeleri ispat konusunda akli deliller geliştiren felsefe de ahlaka katkı sağlar. Ahlakın; bireylerin nefsi hükümranlığına bağlı olması çoğu zaman tanımı veya çizgileri çekilirken farklılıklar çıkmasına sebep olmuştur. Bu sebeplerdendir ki farklı anlaşılan ahlaki unsurları zaman içerisinde birçok filozof kendince tarif etmeyi amaçlamıştır. Eflatun, Kant, Aristo gibi filozoflar buna örnektir. Örneğin; Sokrat’a göre insanın hayatının gayesi mutluluğu elde etmesine bağlıdır. Bunun için insan mutlu olmanın yolunu ahlaklı bir birey olarak yakalar. Eflatun’un ahlak anlayışı ise insanın en iyiyi elde etmeye yönelmesidir. Fazilet; ruhun iç düzeninde sağlığından ve uyumlu olmasından başka bir şey değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahlakın bir temele dayandırılma problemi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahlakın temellendirilmesinden kasıt ahlakın dayandığı kurallar bütünü ve ilkelerinin temel taşının ne olduğudur. Felsefe tarihi boyunca bu temellendirme değişmiştir. Ahlaka temel olarak düşünülen esaslar ‘din’ ve ‘din-dışı’ olmak üzere ikiye indirgenebilir. Ahlakın din ile temellendirilmesi her devirde değişik filozoflarca değişik tarzlarda yapılmıştır. Din ile temellendirilen ahlak felsefesinin asli karakteri, tanrının varlığı ile vahiy gerçekliğinden hareket etmektedir. Bu bahsi ikinci bölümde Mutezile ,Eşari ve Maturidi ahlak teorisiyle pekiştireceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din dışı temellere dayanan ahlak felsefeleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl ile temellendirilen ahlak felsefesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aristo’nun Ahlak Felsefesi: Aristo gayeci bir ahlak teorisi gözetir. İnsan için iyiyi temin eden fiillerle ilgilenir. İnsanın iyiliğini veya gayesini öngören her hareket iyidir. Gayelerin bazıları fiillerin bizzat kendileri bazıları ise bu fiillerin neticeleri olabilmektedir. Bu sebepten dolayı farklı sanat dallarının olması hasebiyle farklı gayeler vardır. Hatta bazı gayeler diğerlerine göre ikinci derecede olabilir. Örneğin bir arabanın motor hızı yüksekken serviste yavaşlatılabilir. Amaç öncelikli olarak hız nedeniyle meydana gelecek kazaları önlemektir. Aristo’ya göre iyi ve kötü hakkında insan kanaatlerinin çeşitliliği ve uyuşmazlığı yüzünden matematikteki gibi kesin ve açık bir tarzda iyinin ne olduğunu açıklayamayız. İnsan için iyi gayeye ‘mutluluk’ adı verilmesinde, insanlar arasında ittifak olduğunu kabul eden Aristo, mutluluğun ne olduğunu araştırırken onun bir hayat tarzı gibi göründüğünü söyler. Mesela hasta olunca sağlığın, fakir olunca zenginliğin, cahil olunca bilgeliğin mutluluk olduğunun farkına varır insan. Aristo iyiyi bir cevher nitelik, görecelik, zaman ve mekan kategorilerinin hepsinde kullanabileceğimizi söyler. Bu sebepten iyi tek bir idea veya form olamaz. Aksi halde onun tek bir kategoride ifade edilmesi gerekir. Ayrıca tek bir iyi ideası bile olsaydı bu insanın elde edebileceği iyiyi aramaktayız. Aristo aklı ‘faal’ ve ‘münfail’ olmak üzere ikiye ayırdı. Mantıki muhakeme yapabilme ve düşünme melaikesi olan faal aklın yanında bu melekeye boyun eğen onun emirlerine itaat eden münfail akıl olmalıdır. Böylece faziletleri de ikiye ayırır. Düşünce faziletleri: Bunlar ’bilgelik’ ve doğru hüküm verme gibi faziletler. Karakter veya ahlak faziletleri: Bunlar da ‘cömertlik’ ve ‘ölçülülük’ tür. Düşünce faziletleri eğitim ile karakter faziletleri ise alışkanlıkla elde edilir. Faziletlerin kazanılmasında haz ve elemde önemli rol oynar. Karakter faziletleri insanın his ve fiilleriyle ilgilidir. Bu fiiller ihtiyari ( Seçilebilen ) veya gayri ihtiyari olabilir. İnsan fiillerine fazilet veya faziletsizlik atfedebilmek için bunların ihtiyari olarak icra edilmesi gerekir. Çünkü Aristo’ya göre insan ancak ihtiyari olarak işlediği fiillerden sorumludur. Düşünce faaliyetlerini açıklayabilmek için ruhun, düşünen akıl yürüten kısmı hakkında görüşlerini belirtmek zorundadır. Ruhun düşünen akıl yürüten kısmı iki farklı varlık türü üzerinde fikir yürütür. 1- Değişmeyen ve zorunlu olan ilk prensiplere dayanan gerçekleri kavrar. 2-Olumsal ve değişebilir şeyler üzerinde fikir yürütür. Aristo ruhun ilmi yetisinin faziletine ‘teorik bilgelik’ adını verir. Bu delilleriyle birlikte bir şeyi ispat etme isnadı ile doğrudan doğruya kavranabilen akıl birliğidir. Doğrudan doğruya kavranan akıl, külli hakikati açık ve aşikar olarak kavrar. Görülüyor ki teorik bilgelik sadece metafiziğin değil matematik ve tabi ilimlerin de konusu olan en yüksek varlık şekli üzerindeki doğru bilginin bir kavranışı olmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmmanuel Kant’ın Ahlak Felsefesi: Kant için ahlak filozofunun asli görevi ahlak bilgimizdeki apriori ( Deneysel olmayan ) unsurları ayırma ve onların kaynağını göstermektedir. Bütün insanlar yalan söyleseler bile öyle yapmamaları gerçeği hususu yinede doğruluğunu kavramaya devam eder. İnsanların doğru söylemesi gerektiği ifadesi, onların gerçekten doğru söyleyip söylemediklerini araştırarak tahkik edilmez. Ahlaki sahada kendisine göre hüküm verdiğimiz ahlaki prensiplerin kaynağının ‘akıl’ olduğunu ifade eden Kant, aklın işleyişte teorik ve pratik olarak ikiye ayrıldığını ifade eder. Teorik akıl hüküm verici pratik akıl ise uygulayıcıdır. Kant saf ahlak felsefesiyle tatbiki ahlak felsefesini de birbirinden ayırır. Kant’a göre bütün tecrübi faktörlerden yüz çeviren bir ahlak metafiziğine tecrübi unsurlar ihtiva eden ahlak kanunlarını da sokar. İnsana uygulandığında, onun kendi bilgisinden hiçbir şey ödünç almayan fakat ona akli bir varlık olarak apriori kanunlar veren saf bir ahlak felsefesi kullanılmalıdır. Demek ki ahlak saf pratik akılla temellendirilmelidir. Kant’a göre ahlaki değeri olan davranışlar ancak vazifeden dolayı yapılandır. Konuyu aydınlatmak üzere kişinin hayatını sürdürmesi fiilini misal olarak verir. Bir insanın hayatını sürdürebilmesi onun için bir vazifedir. Hatta buna herkesin doğrudan eğilimi vardır. Fiilin ahlaki değer taşıyabilmesi için sırf vazifeden dolayı, yani ahlaki yükümlülükten dolayı icra edilmeli. Ahlak kanununun esas karakteri ise evrensel olmasıdır. Buradaki evrensellik fizik kanunlarının evrenselliği gibidir. Evrensel ahlakın temel taşı ise iyiyi isteme ve vazifeden dolayı davranışta bulunmakla ortaya çıkar. Kant vazifeyi açıklarken terminolojide saf akılda temellenmiş ahlakı temsil eden prensibi ve iradenin sübjektif bir prensibi olan maksimi kullanmıştır. Kişinin istemelerinin ahlaken iyi olması için kendisine iradesinin sübjektif prensipleri olan maksilerimizin evrensel bir kanun olmasını isteyip istemediğini sormalıdır. Kant ahlaki felsefe kanunlarını işlerken ‘buyruk’ ve ‘emir’ farklılıklarına da oldukça önem vermiştir. İstemede zorlayıcı ve aklın bir emri ve bu emrin formülüne buyruk olurken konunun ise bu isteme için zorlayıcı olduğunu ifade eder. Kant’a göre isteme kendini belirli bir kanun fikrine uygun şekilde davranışta bulunmak üzere belirleme yetkisidir. İsteme yetisine kendi kendine belirlemede objektif sebep olarak hizmet eden şeye ise gaye denir. Her akıl sahibi istemeye kendi başına bir gaye olarak hürmet etme ve onları bir vasıta olarak görmeme fikri evrensel kanun koyucu bir isteme olarak her akıl sahibi varlığın istemesi fikrine götürür. Netice olarak söylenebilir ki, Kant’ın ahlaki felsefesi pratik akıl üzerine bina edilir. Yüksek önemi akıla vermiştir. Teorik ve pratik kullanımlarıyla dünyevi tecrübe ve bilgileri bize sunan akıl, nasıl hareket etmemiz konusunda da bize öncülük eder. Kant’ın akıl felsefesinin merkezinde tanrı değil pratik aklın kumanda ettiği insan bulunur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sezgi ile Temellendirilen Ahlak Felsefesi: Sezgi “bir şeyin doğrudan doğruya ve vasıfsız olarak kavranışı veya bilinmesidir.” Bir birinden farklı sezgici ahlak teorilerinin olmasına rağmen genel olarak ahlaki sezgiciliğe göre ahlaki değerleri sevgi yoluyla kavrarız. Sevgi yoluyla kavranan bu değerler bütün insanlar için objektif olarak doğru evrensel olarak zorunludur. Ahlaki düşünce tarihinde esasta iki tip sezgicilik vardır. Birincisi; ahlaki prensipleri mantık prensiplerine benzeten St. Thoasun sezgiciliği ikincisi ise hissi kavrayış ile ahlaki kavrayış arasında benzerlik kuran Shaftesburg, Hutchesan ve G. E. Moorro ve takipçilerinin sezgisidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">George Edward Mone’nun Ahlak Felsefesi: George More pek çok filozofun ahlak felsefesini insan davranışlarındaki iyi veya kötü olan şey nedir sualiyle ilgilenen bir akım olarak kabul eder. İyi nasıl tarif edilmelidir sualine moore iyinin yerine başka bir şey koymayacağı için ilginin genel kullanımıyla da ilgilenmiştir.   Moore tabiatçıların yanılgısına da düşen ahlak teorilerini tabiatçı metafizikçi olmak üzere iki gruba ayırdı. Tabiatçı ahlak teorileri; iyiyi tecrübenin varisi olan tabii bir obje ile tarif edilir. Metafizik ise duyular üstü bir dünyada olduğu gibi düşünülen bir obje ile tarif edenlerdir. Görülüyor ki Moore’ye göre ahlak felsefesini araştırma konusu olan iyi, tabi olmayan, tarifi-tahlili de edilemeyen basit bir niteliktir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Duyu ile Temellendirilen Ahlak Felsefesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Epikür’ün Ahlak Felsefesi: İnsanın dünyada gerçekleştirmesi gereken en birinci görevin mutlu bir hayat yaşamak olduğunu düşünen Epikür, mutlu hayatın yolunun iki şarta dayalı olduğunu söyler. Ölüm ve tanrı fikrinin davranışlarımıza hiçbir tesiri olmamalı. Bütün arzularımız kolayca tatmin edilebilen cinsten olmak. Epikür’e göre insan bir taraftan Tanrı ile ahret inancını terk ederek ruhunu ölüm korkusundan azat edecek, diğer taraftan son derece basit arzularla idare edecektir. Yani ahlaki tercihlerimizde kriter olarak kabul edilen haz, gelip geçen ahlaki hazlar olarak bilinmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">David Hume’a göre ahlak felsefesi: İnsan tabiatının ilmi olarak gördüğü ahlak felsefesi terimini davranışların kaynağı olarak kabul ettiği insan tabiatının duygusal yönüyle özdeşleştiren Hume, aklın ölümsüz ve değişmezlik ilkesinden çok, aldatıcı ve sonlu bir varlık olduğunu savunur. Hume’un sisteminde akıl yalnız başına herhangi bir davranışı meydana getirecek yetide değildir. Dolayısıyla yalnız başına olan aklın tutku gibi tesirli prensiplere karşı koyması mümkün değildir. Kişiyi asıl davranışta bulunmaya sevk eden bir takım duygu ve tutkulardır. Tutku bir bakıma faydalı olma özelliğini yani faziletlerin değerinin en azından bir kısmını şekillendirmekte ve onlara evrensel olarak gösterilen saygı ve beğenme duygusunun bir kaynağını oluşturur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">John Stuart Mill’in ahlak felsefesi: Ahlak felsefesi üzerinde düşünen insanların farklı ekollere ayrılmasına yol açan esas ahlaki problemin ‘’ahlakın temeli’’ veya aynı anlama gelen ‘’en yüksek iyi problemi olduğunu tespit eden Mill, sezgici ahlak teorisinin ahlakın temeli problemini çözebilecek yeterlilikte olmadığını öne sürer. Çünkü felsefe ile uğraştığına inanan insanlar bile artık, diğer duygularımızın ışık ve sesi ayırt etmesi gibi bu ahlaki yetinin de özel durumlarda iyi ve kötüyü ayırabileceği fikrini terk etmek zorunda kalmıştır. Epikür gibi mutluluk ile hazzı aynileştiren Mill, hazzı arzu edilmeye değer yegane gaye olarak görmektedir. Ona göre her şey ya hazzı artırmak için ya da hazzı yakalamak için arzu edilir. Haz ile özdeşleştirilen mutluluğu beşeri davranışın tek gayesi olduğu konusunda Epikür’ün felsefesini tam benimsemiştir. Mill’in ahlak teorisinde ahlakı iyi veya kötüyü belirleyen esas kriter fayda veya en büyük mutluluk ilkesidir. Yalnız Mill kendi mutluluğunu topluluğun mutluluğunu daha çok önemser.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din ile temellendirilen ahlak teorileri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din ile temellendirilen ahlak teorilerinin ayırt edici özellikleri: Tanrının varlığı ve vahiy gerçeğinden hareket etmiş olmalarıdır. Ancak bu ahlak kriterleri temel ahlak kurallarının tespitinde vahye verdikleri öneme göre değişiklik gösterir. Ahlakı iyi ve kötü kavramları tamamen tanrının buyruk ve yasaklarına göre mi tanımlanacaktır yoksa tanrının varlığını kabul eden insanlık için vahiden bağımsız olarak ahlaki iyi ve kötünün bilgisine sahip olma imkanı var mıdır? Bu soruyu Eflatun, ‘tanrı istediği için mi iyidir yoksa iyi olduğu için mi tanrı onu istemektedir?’ şeklinde formül etmiştir ve ahlak felsefesinde buna Euthyphron tartışması adını vermiştir. Hıristiyan dünyasında kullanılan bu isme İslam aleminde hüsn ve kabuh meselesi denir. İşte bu soruya verilen cevapların çeşitliliği din ile temellenen farklı ahlak teorilerini ortaya çıkartmıştır. İslam alemi açısından bakacak olursak mutezili kelamcılar iyilik, kötülük, adalet gibi ahlaki değerleri Allah’ın iradesinden bağımsız gerçek bir varoluşa sahip olduğunu iddia ederler. İmam Eşari ve Gazzali kelamcıları ise adalet, iyilik ve kötülük gibi ahlaki değerlerin Allah’ın Murat ettiği şeylerden başka herhangi bir manaları olmadığını savunurlar. İki grubun birbirinden farklı görüşlere sahip olmasının ana unsuru ise Mutezilenin, Allah’ın adalet sıfatına Eşarinin ise, kudret sıfatına ağırlık vermesidir. İmam Maturidiye göre ise insanın davranışları üçe ayrılır. Bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar. İlk ikisinin bilgisine insan aklı vahiyden bağımsız olarak sahip olurken üçüncü ancak vahiyle bilinebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mutezilenin Ahlak Teorisi: Mutezile beş esas prensip üzerine durur. Bunların en önemlisi adalettir. Bu görüşe göre insanın iyi ve kötü davranışı arasında tercih yapması gerekir. Fiilleri yaratan Allah değil kulun kendisidir. Bu fiili yaratacak gücü kula Allah vermiştir. Mutezileye göre bilgi ya algı ya da akıl yoluyla doğrudan doğruya kazanılır. Zorunlu bilgi olarak kabul edilen bu bilgiden hariç birde kazanılmış bilgi vardır. Vahiyde kazanılmış bilgi kategorisindendir. Mutezileye göre insan davranışlarında zorlama ahlaki bir davranış değildir. Kişi hürdür. Yani davranışlar failin irade olarak yapıp yapmamasına göre iyi kötü gibi ahlaki değeri haiz olanlar ile ahlaki değeri açısından tarafsız olanlar olmak üzere iki kısımdır. Davranışların ahlaki iyilik ve kötülük vasıflarını Allah’ın emir ve yasaklarının belirlediğini ileri sürenlere karşı Mutezilenin cevabı şudur: ‘Allah’ın bir şeyi yasaklamış olması yasaklanan şeyin kötülüğüne, emretmesi ise emrettiği şeyin iyiliğine delalet eder. Yoksa birinin kötülüğünü diğerinin iyiliğini vacip kılmaz.’ Mutezile bir davranışın ahlaken iyi veya kötü olduğuna karar verirken o davranışın sağladığı menfaat ile sebep olduğu zararı esas alır. Ahlaki hükümleri ise ‘akli’ ve ‘vahyi’ olanlar olmak üzere ikiye ayırmaktaydı. Mutezileye göre aklın sabit olan ahlaki hükümlerde vahiy, akılla bilineni sadece tekit etmektedir. Ancak, akılla bilinemeyen ahlaki hükümlerde vardır ve vahiy tam bu esnada devreye girer. Ayrıca vahyin ahlak kurallarını sosyal hayatta uygulamaya teşvik hususunda da büyük rolü vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eşarinin Ahlak Teorisi: Eşari ahlak teorisini vahiy ile temellendirir. İnsan davranışlarına ilişkin ahlaki değerler, ancak ilahi buyruklarla belirlenmekte ve değerlerin bilgisi sadece vahiyle elde edilmektedir. İnsan aklının, neyin iyi neyin kötü olduğunu anlama gücü olmadığı gibi iyi ve kötü kavramlarına muhteva kazandıran da bizzat Allah olmaktadır. Buna göre ahlaki iyi Allah’ın emrettiği, kötü ise yasakladığıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maturidinin Ahlak Felsefesi: Maturidiye göre bilgi ikiye ayrılır. ‘ezeli’ ve ‘hadis’ olarak ayrılan bilgi, ezeli; Allah’ın bilgisi olarak, hadis ise yaratıkların bilgisi olarak açıklanmıştır. ‘Zorunlu’ ve ‘müktesep’ olmak üzere ikiye ayrılır. İnsanın bilgi edinme yolları iyan, haberler ve nazar olmak üzere üçtür. İnsan hayatını idame ettirmek için iyan yani duyguları kullanır. Maturidinin indinde hem dış dünyanın nesnelerinin bilgisi hem insanın iç dünyasının ruhi gerçeklerinin bilgisi duyularla elde edilmektedir. Ama insan duyularının maneviyat ve keyfiyetini bilecek güçte değil. Maturidi tevatürül Kur’an da bilgiyi kaynağı itibariyle üçe ayırır. Birincisi ; ilmul müşahede. İkincisi; ilmüssem ve üçüncüsü ; ilmül istidlal. Sonuç olarak söylenebilir ki Maturidiye göre insan fiillerini yaratan Allah’tır. Çünkü ona göre ‘’sizi ve yaptıklarını Allah yaratmıştır’’ ayetinden bu durum açıkça anlaşılır. Aynı zamanda ‘’insan fiillerinin bazısı iyi bazısı kötüdür. Fakat insan önceden fiilinin iyi veya kötü netice vereceğini bilemez.’’ fikride fiilleri yaratanın Allah Teala olduğunun kanıtıdır. Her ne kadar fiilleri yaratan Allah olsa da fiili gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan hürdür. Özetle Maturidilerin düşüncesi: adalet, doğruluk, zulüm ve yalanın ahlaki iyilik veya kötülükleri normal şartlarda aklen kavranmaktadır. Bu gibi konularda vahyin koyduğu ahlaki hükümlerle, aklen sabit olan hükümler arasında herhangi bir çelişki yoktur. Temel ahlak ilkelerini insan akıl ile belirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din-dışı temellere dayanan ahlak felsefeleriyle dini  temele dayanan ahlak teorilerinin mukayesesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu iki konuda mukayese yapılması gerekiyorsa öncelikle ahlaki değerler açısından başlanmalıdır. Bu başlık altında dini temelin ahlakta ne gibi önemi olduğunu sorgulayacak, eğer herhangi bir önemi varsa bunun hangi yönlerden kendini gösterdiğini belirlemeye çalışacağız. Ayrıca ahlak teorileri, ahlak ilkeleri ve sonuçları da detaya inilmeden anlatılmaya çalışılacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her iki teorinin ahlaki değerler açısından mukayesesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schaler’a göre ‘bir objenin güzelliğini veya bir hareketin iyiliğini kavrarken biz kendi duygumuzu değil bu objede veya harekette bulunan değer maddesini kavrıyoruz.’ Görüldüğü gibi değer, kişinin bir objeyle bağlantısında beliren bir şey olarak var oluş alanına aittir. Din-dışı temeller arasında ahlaki akıl ile temellendirildiğini gördüğümüz Aristo’nun ahlak teorisinde değerler ‘’ şeylerin tabiatına aittir.’’ Bu değerleri akıl kavramakta veya keşfetmekte. Kant’a göre ise ahlaki daha da kendilerine göre hüküm verdiğimiz temel prensipleri kaynağı olan saf akıl, ahlaki yükümlülüğün merkezindedir. Akıl teorik kullanımda tecrübe ettiğimiz dünyanın bilgisini bize verirken pratik kullanımda da ahlaki hürriyet dünyasına ait genel geçer prensipleri belirlemektir. Yani saf akıl ahlaki değerle bir bütündür. Kant’a göre aynı zamanda değeri koyan insanın kendisidir. G. E. Moore’a göre ahlaki doğrular toplumdan topluma değişir. Ahlaki değeri idrak etme gücü çeşitli sebeplerden dolayı kişiden kişiye değişebildiği için değer hükümleri arasında görülen farklılıkları da değişik idrak çeşitlerinden kaynaklanır. Epikür, Hume ve Mill gibi düşünürler ise ahlaki değerleri duygu üzerine temellendirmiş ve kendinde iyi olan tek şeyin haz olduğuna doğruluk, dürüstlük ve fedakarlık gibi kavramların kişiye haz verdikleri sürece ahlaki fazilet diye isimlendirilecekleri hususunda görüş birliği içindedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din dışı temler dayanan ahlak teorilerinin ardından simdi din ile temellendirilen teorilerin tahlilini yapacağız. Din ile temellenen ahlak teorileri arasında bu değerlerin bilgisini elde etme noktasında farklıklar ortaya çıkar. Eşari’ye göre değerleri koyan bizzat Allah’tır. Allah’ın iradesinin belirleyip ilahi emir ve yasaklar şeklinde ortaya çıkan ahlaki değerlerin bilgisine insan vahiy ile ulaşmaktadır. Din dışı temellere dayanan ahlak felsefesindeki değerlerin sübjektifliği ahlakı relatizme götürürken Eşari’nin teorisinde değerlerin ilahi buyruklarla belirlenmesi ahlaki relatizmi beraberinde getirmemektedir. Mutezile ve Maturidi için değerlerin kavranması için vahiy zorunlu değildir. Şart ve durumlara göre değişen göreli ahlaki değerler ise ancak ilahi buyruklar vasıtasıyla kavranabilmektedir. Ahlaki değerlerin mutlak olabilmesi ise mutlak bir varlık ile irtibatlandırılmaları sayesinde mümkün olabilir. Değerleri mutlak varlık ile irtibatlandırılan ise dindir. Din dışı temele dayanan ahlak teorisinde doğrulama prensibi açısından, ahlaki doğruyu yanlıştan ayıracak sabit bir ölçütün olmayışı neticede ahlaki relatizme (İzafi- kesin olmamaya) götürmektedir. Ancak din ile temellendirilen ahlak teorilerinde durum tamamen farklıdır. Hatırlanacağı gibi ahlakı tamamen vahiy üzerine temellendiren Eşari’nin teorisinde ahlak prensiplerini bizzat belirleyen Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Mutezile ve Maturidi’nin teorisinde ise vahiy akıl ile belirlenen ahlak prensiplerini doğrulamakta yada çeşitli sebeplerden dolayı aklın yetersiz kaldığı durumlarda ahlak prensipleri koymaktır. Dinde Allah’ın her şeye gücü yettiği ifade edilir, bu da Allah’ın tabi kuvvetleri kontrol ettiğini akla getirir. Gollaway’ın ifadesi ile; Allah her şeye kadir, O hem evvel hem ahir hem zahir hem de batındır. O her şeyi kemali ile bilendir. Allah’ın beşeriyet ve evren ile olan bu canlı ilişkisi onu zat ve ahlaki bir varlık olarak düşünmemizi gerektirir. Sonuç olarak, ilahi buyruklarda bir şeyi değil de ötekini istemesi konusunda Allah üzerinde ahlakı herhangi bir yükümlülüğün olmaması, Allah’ın iradesinin değişken olduğunu göstermemekte; bir yerde emrettiğini başka bir yerde yasakladığı manasına gelmemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din ile temellendirilen ahlak teorisinde ahlak ilkeleri ile sadece bir şeyler buyrulmakla kalınmamakta aynı zamanda bu ilkelere uygun hareket edenlere sevap vaad edilmekte, uygun hareket etmeyenler ise ceza ile korkutulmaktadır. Dolayısıyla ahlaken iyi olan bir şey dinen sevap, kötü olan da dinen günah olmaktadır. Dini temel ahlaki sahaya din dışı hiçbir temelin sağlamayacağı bir boyut getirmektedir. Bu boyut hürmet duyulan hem sevgi hemde korku objesi olan bütün bunların yanında emirlere tapınmak seviyesinde saygı duyup itaat edilen mükemmel sıfatların hepsini kendinde toplayan Allah’a inanç boyutudur. <strong>  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-5505" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ahlakin-dini-temeli-1.jpg" alt="ahlakin-dini-temeli-1" width="96" height="144" /> Prof. Recep Kılıç</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Mahremiyet eğitimi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çocuklarda mahremiyet eğitimi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mahremiyet eğitimi, çocuğun bütün yaşamını kolaylaştıran, kendi duygu dünyasını yönetme becerisi elde etmesini sağlayan kişilik eğitimidir. Mahremiyet eğitimiyle çocuk ‘sadece kendisini korumayı değil, başkalarına da zarar vermemeyi de’ öğrenir. Çocuğa mahremiyet bilinci ‘dört ile yedi yaşları arasında’ verilmelidir. Mahremiyet eğitiminde çocuğa kazandırılması gereken bazı davranışlar vardır. Bunlar:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bedenim Bana Aittir” Bilinci</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bebekliğinden itibaren kendini rahatlıkla yetişkinlerin eline bırakan çocuğun, ilerleyen yıllarda kendi bedeninin farkına varması  ve çevresindeki yetişkinlerden ayrı bir birey olduğunu hissetmesi gerekir. Bedeninin kendisine ait olduğu bilincini kazanmamış, vücudu üzerinde başkalarının tasarrufu olduğunu düşünen çocuk rahatlıkla zarara uğratılabilir. Bu bilinç çocuğa dört yaşından itibaren kazandırılmalıdır. Bu bilincin oluşmasından ‘ebeveynler’ sorumludur. Çocuklarının bedenleriyle ilgili tasarruflarda onlardan onay almaları gerekir. Örneğin sıcaktan bunalmış bir çocuğun atleti aniden çıkarılmamalıdır. Bunu yerine “çok terlemişsin. İstersen atletini çıkaralım.” diyerek yaklaşılmalıdır. Çocuk belki başlangıçta kendisinden neden izin alındığını anlayamaz. Fakat ilerleyen zamanlarda ondan izin alınmadan bedenine yapılacak müdahaleleri hisseder ve rahatsızlık duyar hale gelir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İzin Verirsem Dokunabilirsin “ Bilinci</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çocuğun kendi bedeni üzerindeki hakimiyetini öğrenmesi yetmez. aynı zamanda bu beden üzerinde söz hakkı olduğunu da bilmelidir. Anne baba bu açıdan bakıldığında çocuklarını “hoyratça” kullanmaktan mutlaka kaçınmalıdır. Her ne kadar çocuk anne babanın bir parçası olsa da ayrı bir bireydir. “Ebeveynler dört beş yaşlarından sonra çocuklarını öperken “seni öpebilir miyim?” diye izin istemelidir. Bu davranış bedenim bana aittir bilincinin oluşmasında oldukça etkilidir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dokunulması Yasak Olan Yerlerim” Bilinci</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çocuklar dört yaşından itibaren vücutlarının belli bölgelerine temas edilmesinden rahatsız olmaya başlamalıdır. Özellikle genital bölgelere dokunulması çocukta ani tepkilere neden olmalıdır. Doğumdan itibaren çocukların tüm bakımını ebeveyn yapar. Altını değiştirir, üstünü giydirir, banyosunu yaptırır. Özellikle alt değişimi ve banyo esnasında çocuğun genital bölgesine dokunulur ister istemez. Fakat dört yaşından itibaren çocuğun genital bölgelerine temas mümkün olduğu kadar azaltılmalıdır. Bu bilincin kazandırılmasında sadece anne baba değil, çocukla birinci derecede irtibatlı olan herkes hassas davranmalı ve adım adım oluşturulacak bu bilinç zarara uğratılmamalıdır. Çocuk eş, dost, akrabalar tarafından cinsel organlarına dokunularak, öpülerek, vurularak sevilmemelidir. Bu tür davranışlar bilincin oluşmasına zarar verir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fiziksel Baskıya Direnme Gücü</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Küçük yaşlardaki çocuklar kendi güçsüzlüklerini ve çaresizliklerini, büyüklerin gücünü keşfettikçe anlar. Ne yazık ki yetişkinler, bazen farkında olmadan çocukların üzerinde güç gösterisinde bulunurlar. Örneğin bir amca yeğenini sevmek ister. Çocuksa ondan kaçar. Fakat amcası onu kovalayıp odanın bir köşesinde ansızın yakalar ve içinden geldiği gibi şefkat ve sevgiyle doyasıya ama onu zorlayarak sever. Bu bir amca şefkatidir. Fakat çocuk o esnada kendinden büyük birinin gücüne teslim olur ve ondan kaçılamayacağını hafızasına yazar. Yapılan araştırmalar suiistimal edilmiş çocukların bir çocuğunun bu kanaat yüzünden çırpınmadığını, bağırmadığını, kaçmaya çalışmadığını gösterir. Bundan dolayı da çaresizce kötü niyetli kişilerin eline kendini bırakır çocuklar. Çocuğunda bu olumsuz kanaati oluşturmak istemeyen ebeveynler çocuklarını severken orantısız güç gösterilerinden kaçınmalıdır. Aksine kendisine karşı herhangi bir güç gösterisinde bulunulduğunda direnme ve karşılık vermenin işe yarayacağı bilinci kazandırılmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Vücudum Görünmemeli “Bilinci</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu, vücudun belli kısımlarının görünmesinden çocuğun rahatsızlık duyma hissi kazanmasıdır. Özellikle genital bölgelerin görünmemesi, çocuğun ortada çıplak bırakılmaması gerekmektedir. Özellikle dört yaşından itibaren çocuk ev içinde veya ev dışında çıplak bulunmamalı, giysilerini kendisinin giyip çıkarmasına izin verilmelidir. Başkalarının yanında kendini çıplak görmeye alışkın olmayan çocuk giysilerinin birileri tarafından çıkarılmasından büyük rahatsızlık duyar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tuvalette Benden Başkası Olmamalı” Bilinci</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bebeklik yıllarından kalma alışkanlıkla çocuğun her türlü tuvalet ihtiyacını gidermeyi kendine görev bilen bazı anne babalar, ilerleyen yıllarda da çocukla aynı anda tuvalette bulunmakta da bir sakınca görmüyorlar. Birçok anne baba tuvalet ihtiyacını giderebilecek çocuklarının, tuvalette yalnız kalmaktan korktuğu gerekçesiyle yanında bulunmayı ya da kapıyı açık tutmayı bir alışkanlık haline getiriyorlar. Her ne sebeple olursa olsun dört yaşına girmiş bir çocuğa tuvaletin “özel” bir mekan olduğu, tuvalet ihtiyacı gideren birinin başkaları tarafından görülmesinin doğru olmayacağı öğretilmelidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Soyunma ve Giyinmede Yalnızlık” Bilinci</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çocuk kendi bedenini izleyen birinden rahatsız olmalıdır. Kötü bakışlara anne babalar engel olamaz, fakat “çocuklarına bu bilinci kazandırarak” onların bunun üstesinden gelmesini sağlayabilirler. Çocuk hem bedeninin özel ve korunmaya değer olduğunu hem de bedenine yönelecek bakışları anında hissedebilecek beceriyi kazanma yoluna girer. Bu becerilerin kazandırıldığı çocuklar dış dünyadan gelecek zararlara karşı kendilerini daha iyi koruyabileceklerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taciz nedir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İstenmediği halde, cinsel çağrışım içeren her türlü, söz, fiil ve işaretlerin kullanılması tacizdir. Çocuğun duygularının cinselliğe alet edilerek taciz edilmesine duygusal taciz, cinsel içerik yaşayan dokunmalar da dahil olmak üzere sonucu tecavüz ya da saldırganlıkla biten tüm davranışlara da fiziksel taciz denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taciz yaşayan çocuklardaki davranış bozuklukları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taciz yaşayan çocuklar farklı tepkiler verir. Bu tepkiler kız ve erkek çocuklarında değişik şekillerde kendini gösterir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Erkek Çocuklar” Maço” Kimlik Benimser</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zarara uğratılmış erkek çocuğun en belirgin özelliği maço bir karaktere bürünmesidir. Dolayısıyla etrafındaki ahlak kurallarını, olayları hafife almaya başlar, kuralsızlığı benimser. Karşısındaki kişiyi terslemek, hafife almak, azarlamak, dalga geçmek suiistimal yaşayan erek çocukların en belirgin özelliğidir. Böyle bir durum yaşan çocuğun yürüyüşü, tavırları, konuşması farklılaşır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kız Çocuk İçe Kapanır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zarara uğratılmış kız çocuk, erkeğin aksine içine kapanır. Yaşadıklarını kendi içinde sorgulamaya başlar. Çoğu zaman bu olayda payı olduğunu düşünerek kendini suçlar. Bu tür düşünceler çocuğu yorduğu için çocuk çok defa uyumak ister. Çocuk fiziken insanlar arasında yaşasa da düşünce boyutunda sadece kendiyle meşguldür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Erkek Çocuk Agresif Kız Çocuk Depresif Olur</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önceden halim selim ve sakin bir karaktere sahip erke çocuk, ani bir değişiklikle hırçınlaşmaya, çevresine zarar vermeye başlar. Erkek çocuğun dışına vurduğu bu agresif davranışlar iç dünyasında neler yaşadığının bir işaretidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zarara uğratılmış kız çocuksa erkek çocuğun aksine depresif olur. Yani yaşanılanları içine atar. Bu durumda dışarıdan yapılan eleştirileri kaldıramayabilir. Bu sebeple kız çocuklarına çok daha titizlikle yaklaşılmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Erkek Çocuk Kızlarla Oynamayı Bırakır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Suistimalin erkek çocuklarda bıraktığı en derin iz, kimlik bunalımıdır. Çocuk yaşadığı bu olayı herkes öğrenecekmiş gibi, garip davranışlar sergiler. Kendisinin hala “erkek” olduğu vurgusunu yapmaya gayret eder. Bunun için kız çocuklarıyla irtibatını keser. Erkek çocuk kız çocuklarla görülmekten hoşlanmaz. Onlarla oynadığında yaşadığı olaylar ortaya çıkacakmış endişesine kapılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zarara uğratılmış kız çocuğu ise sosyal ilişkilerinde daha farklı bir tutum izler. Erkek çocuklarla görülme sıklığını ve irtibatını güven ihtiyacı sebebiyle daha da artırır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Geçici Hafıza Kayıpları Yaşanır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Suistimal edilen çocukların zihni otomatik olarak kendini korumaya alır, bu olayın hafızaya yazıldığı noktayı kullanmak istemez. Etrafında yaşadığı farklı olaylar “o anı” hatırlatacak özellikler taşıdığında çocuğun zihni sanki birden durur ve devre dışı kalır. Çocuk fiziksel olarak o mekanda olmasa da zihninde o anı yeniden yaşar. Zihin yaşanan olayların tesirini azaltmak için aşırı hormon salgılar, bu da belli bir düzen içinde devam eden zihin faaliyetlerinin aksamasına neden olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6620" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/mahremiyetegitimi-1-217x300.jpg" alt="mahremiyetegitimi-1" width="99" height="137" /> Pedagog Adem Güneş, Nezaket ve zarafet için mahremiyet eğitimi </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an cevap veriyor</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Geri kalmışlık ve zayıflıklarını yegane sebep olarak dini gösteren bazı seçkinler, dinden yüz çevirmişlerdir. Batıda, dini devre dışı bırakmayı kalkınmanın gereği gören anlayış sonucu okumuş aydın arasında, dini görevlere bağlılık sorumluluğu somut bir şekilde zayıflamaya başlamıştır. Bu durum, din eğitiminin gerçek bir şekilde anlatılmamasından kaynaklanmaktadır. (s. 16) İnkarcıların saldırılarında ilk gözettikleri hedef  Kur’an &#8216;ı kerimdir. (s. 19) Kendine, &#8216;Üstat Haddad&#8217; adını veren bir Hıristiyan misyonerin, &#8216;Kur’an dersleri&#8217; adı altında yazdığı bir kitap, Arap sosyalizminin ilk teorisyenlerinden olan sadık Celal el-Azm&#8217;ın da çıkmaza girdiği konularda, bilerek ve isteyerek öyle çirkin sapıklık ve çıkmazlara girmiştir ki, utanç vericidir. Bunun üzerine &#8216;Kur’an ve misyonerler&#8217; adlı eseri kaleme aldık. İslam&#8217;da sömürü, büyüklenme, ırkçılık, servet, yoksulluk kutuplaşması ve bu yüzden çekişen sınıflar yoktur. (s. 20) İslam&#8217;ın tavafı, şirkin tortularından soyutlanmış, işi asıl temeline oturtmaya yöneliktir. (s. 163)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an&#8217;ın iki tüm içeriği vardır: Esaslar ve vasıtalar. Esaslar, Kur’an &#8216;ın indiriliş hedeflerini, Allah&#8217;ın sıfatlarını ve ahiret gününü, ilahi kitaplar ve peygamberleri, hukuk, ahlak, sosyal, siyasi, ferdi ve toplumsal-ekonomik kuralları içeren bölümlerdir. Bunların dışında kalan kıssalar, uyarılar, teşvikler, deliler, ahiret olayların içeren hususlar, ilke ve hedeflere, esaslara destek sağlayan Kur’an &#8216;ın bölümleridir. Bunlara vesileler denir. (s.181) Yemen&#8217;den gelen Hıristiyan bir heyet, Peygamber Efendimize çeşitli sorular sorar ve her sorularına peygamberimiz cevap verir. Onlar da efendimize cevap veremez duruma düşünce, &#8220;Sen, Mesih&#8217;in, Allah&#8217;ın kelimesi olduğunu söylemiyor musun, bu bize yeter.&#8221; deyip konuşmayı sonlandırmışlardır. (s. 187) Bunun üzerine şu ayet iner: &#8220;Kur’an &#8216;ın bazı ayetleri muhkem, diğerleri de müteşabihtir.  Kalplerinde eğrilik olanlar müteşabih ayetlerin ardına düşerler.&#8221; ( Ali İmran, 78) Ateistler, &#8220;Gaybî şeylere imanın ve dolayısıyla dinin, ilmin ve aklın özgürce ortaya çıkması ve gelişmesi ile çelişmektedir.&#8221; derler. Bazı Müslümanlar, dine bağlılıklarını açıklayıp sonra da, yöntemlerinde, yaşamın biçimlerinde, hak yoldan, adaletten, kamu yararından, akıl ve bilimden sapıyorsa bunlar aslında Kur’an&#8217;ın muhkem telkinlerinden de saptıklarının göstergesidir. (s. 196) Nitekim, İslam&#8217;ın ilk çağlarında yaşayan Müslümanlar bütün bunlara inanıyorlardı. Hayatın her alanında, büyük bir güç ve enerji ile uygarlık alanında eşsiz sıçramalar yapmalarına bu imanları engel olmamıştır. (s. 197)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müteşabihleri yorumlama konusunda muhkem ayetlere başvurmanın gerekliliği önemli bir husustur. (s. 205) Kur’an, kendi kendisini açıklar, ayetler birbirini tamamlar. Örneğin, Hz Ayşe, &#8220;Doğrusu kim,&#8217; Muhammed Rabbini görmüştür.&#8217; derse, büyük bir iftara da bulmuş olur. Allah buyuruyor ki, onu gözler idrak edemez, göremez.&#8221; (Enam, 103)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitabın 235-276; 352-456 sayfaları, Sadık Celal el Azman, &#8220;Şeytan melektir, İnsan kaderin mahkumu mudur? Tevbe, 36&#8221; vb. iddialar ve cevaplarından oluşur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birçok kimse, bir ayeti incelerken, ayetin önceki ve sonraki ayetler veya aynı şekilde aynı sürede veya diğer surelerde eksikliği gideren açıklama içeren ayetleri dikkate almıyor ve dolayısıyla Kur’an &#8216;ın, kendi kendini açıklayan mükemmel bir bütün olduğunun farkına varmıyor. Oysa Kur’an&#8217;ın bir kısmının anlaşılması için, diğer bir kısmına müracaat edilmelidir. Ayetlerin hepsine, birbirini tamamlayan bir bütün olarak bakılmalıdır. Onda, herhangi bir çelişki söz konusu değildir. ( s. 353)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Örneğin bazı ayetlerde, hidayet ve delalet mutlak bir şekilde Yüce Allah&#8217;ın dilemesine bağlanmaktadır. ( s. 355) Kaldı ki, Kur’an &#8216;ın bütününe baktığınız zaman, hidayet ve sapıtmanın insanların kendi iradeleri ile yaptıklarının sonucunda kazandıkları işler oldukları görülecektir. Zaten, Kur’an&#8217;daki ayetlerin anlamı bu şekilde olsaydı, neden iman küfür savaşıyor var olsun, cihat, imtihan gibi kavramlar neden daima gündemde kalsın. Nasılsa, her şey Allah&#8217;ın elinde&#8230;?! Halbuki durum tam tersidir çünkü, bu tür ayetlerin anlamları bu şekilde değildir. Kur’an &#8216;ın bazı ayetleri olayların sürecini, bazıları sonucunu bildirir, ayetlere bütünsel yaklaşınca mesaj tam olarak anlaşılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah; Rahman, Rahim, Kuddüs, Selam, Ğaffar, Vehhab, Rezzak, Razık, Fettah, HakemU&#8217;l-Adl, Latif, Halim, Ğafur,  Mucip, Vas&#8217;i,  Hakim, Vedud, Hakk, Veli, Hamid, Nasır, Nesir, Mevla, Berr, Tevvab, Afuvv, Rauf, Raşid, Sebur ve benzeri sıfatları sahiptir. Bunlar, Allah&#8217;ın kendi kullarına çok merhametli ve şefkatli olduğunun delilleridir. (s. 403)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiç kuşkusuz, Kur’an &#8216;ın konularını, hedeflerini anlamak isteyenin; Kur’an &#8216;ın bölüm ve ayet toplulukları arasındaki öncelik ve sonralığı, uygunluğu, irtibat ve dokuyu mutlak göz önünde bulundurmaları gerekir. (s. 456) Kur’an &#8216;da yer alan herhangi bir konuda konuşmak isteyen kimse, öncelikle Kur’an&#8217;ı köklü bir şekilde incelemeli, ayetlerine, bölümlerine iyi eğilmeli, ayetler arasında irtibat kurmalı, ayetlerin iyi  anlaşılması için başka ayetlere müracaat etmeli ve öncelikle, Kur’an &#8216;ı Kur’an &#8216;la açıklamalıdır. Kur’an &#8216;ın dilinin, indiği Arap dili ile olan bağlarını da aynı şekilde sürekli olarak göz önünde bulundurmak gerekir. Aynı şekilde Kur’an ayetlerinde, muhkem ve müteşabih (yani vesile ayetlerinin) bulunduğu unutulmamalıdır. (s. 457)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-10080" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Kuran-cevap-veriyor-1.jpg" alt="" width="94" height="127" /> İzzet Derveze, Kur’an Cevap Veriyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Takdim -Profesör Muhammed Yusuf Musa-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlar bünyelerine ters düşmesine rağmen Avrupa&#8217;nın kıymet ve değerlerine sarılıyorlar. Esas problem, Müslümanların İslam&#8217;dan uzaklaşmalarıdır, Avrupa&#8217;nın üzerine oturduğu değerlere bağlanmalıdır. (s. 11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer bizler insanların kumandasındaki yerimize yeniden sahip çıkmak istiyorsak, her şeyden önce, tesirleri sözlerimizle ve hareketlerimize görülebilen hakiki bir imana sahip olmamız gerekir. Müslüman&#8217;ın vazifesi,  Allah&#8217;ın hükmü tecelli edinceye kadar kötülüklerle yılmadan mücadele etmektir. (s. 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Takdim &#8211; Profesör Seyyid Kutup &#8211;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugün Müslümanlar  kendilerini dinlerine bağlayacak bir lidere kadar muhtaçtırlar. (s. 19) İslam, kumanda mekanizmasını ele geçirmedikçe hareket edemez Müslümanların, dinlerinin esaslarından uzaklaşıp omuzlarındaki sorumlulukları attıkları zaman kalplerinin ne hale geldiğini, dünyanın yol gösterici o eşsiz kumandanı yitirip ilk cahiliyetin katran renkli karanlıklarına yuvarlanmakla neler kaybettiklerini bütün ayrıntılarıyla teker teker bu kitapta bulabilirsiniz. (s. 22) Eğer İslam alemi silkinir, dünyayı yok olmaktan kurtaracak yegane nizam olarak İslam&#8217;a sarılırsa, Allah&#8217;ın izniyle aşamayacağı hiçbir engel yoktur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Takdim &#8211; Profesör Ahmet Şerbasi &#8211;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nedvi, İslami uyanışın ilk kıvılcımlarının ancak Türkiye ve Pakistan&#8217;dan çıkabileceğine inanıyordu. (s. 32)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam öncesi dönemde, çocukluk çağının yaşayan Hıristiyanlıkla, son nefesini veren putperestlik hayata hakimdi. (s. 49) Yahudiler, Hıristiyanlara karşı İranlılardan daha katı davranışlardır. (s. 52) İranlılara göre aile içi evlilikler günah sayılmıyordu. Aksine, Tanrıya yaklaşma vesilesi olarak iyi bir iş olarak değerlendiriliyordu. (s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İran hükümdarları, kisraların damarlarında ilahi bir kanın dolaştığını iddia ediyorlardı. Hatta onlara ilah gözüyle bakıyordu. (s. 55) Araplara göre peygamberler; yemezler, içmezler, evlenmezler, çarşı pazarda dolaşmazlardı. Bütün Araplar, kıyamet gününü inkar ediyordu. (s. 79) İran, Bizans, Çin, Avrupa&#8230; Yeryüzünde ne mizacı sağlam bir millet, ne ahlak ve fazilet üzerine kurulu bir toplum, ne merhamet ve adalet esaslarına dayalı bir devlet, ne ilim ve hikmetle vazife yapan bir kumandan ve ne de peygamberlerden intikal etmiş doğru bir din vardı. Her şey silinip yok olmuştu. Gerçek ilmin aşıkları ve hak dine susayanlar hayat pınarını arıyorlardı. (s. 87) Selman-ı Farisi, Şamdan Musul&#8217;a, Nusaybin&#8217;den Basra&#8217;ya seyahat etmiş, her gittiği yerde kendisine başka bir yerde ki ilim adamı tavsiye edilmişti. (s. 88) İran&#8217;da monarşik idare, halkın inandığı bir din haline geldi. Bu idare mekanizması, hükümdarların mutlak kutsiyetine dayanıyordu. Çinlilerde, imparatorlarının gök&#8217;ün oğlu olduğuna inanılıyordu. Roma İmparatorluğu&#8217;nun gözünde diğer milletler ve ülkeler merkeze kan akıtan birer damardı. Bu yüzden devlet, hak hukuk tanımıyor, zulüm ve işkencenin her çeşidini halka reva görüyordu. (s. 92) Aynı düzen günümüzde de aynen devam etmekte; Çin, Rusya, Amerika, İngiltere, Fransa, İran bu kuralı uygulamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Robert Brillfaul, &#8220;Roma devleti, büyük kitlelerin gözyaşı ve alın teri üzerine küçük bir topluluğun refah tahtını oturtmak için kurulmuş bir sömürü makinesinden başka bir şey değildi. Bu bir avuç insan topluluğu, bunca insanın kanını bir sülük gibi emmekten başka bir şey yapmıyordu.&#8221;  demektedir. (The Making of Hummanity, s. 159)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Roma ve İran gibi devletlerde yönetici kadro, hayata bağlılık ve zevkten başka bir kaygı duymuyor, gurur ve kibirden yanlarına varılmıyordu. (s.97) Roma ve İran medeniyeti gururda, liks ve tantanada tıpkı iki yarışçıya benziyorlardı. (s. 98) Bir şahsın kendi giyimine ve boğazına yaptığı masraf, bir köyü veya bir kabileyi doyuracak dereceye varmıştı. Bu geleneğe uymayanlar, ihmal edenlere kötü gözle bakılıyor, küçümseniyorlardı. İnsanlar, lüks hayatı ve onun bozuk geleneklerine yavaş yavaş alıştılar. Bu kendilerinde ikinci bir tabiat meydana geldi. (s. 99) Bir tarihçi, Roma İmparatorluğu&#8217;nun siyasetini şöyle dile getirir: İyi çoban koyunlarını yününü zamanında keser, geciktirmez. Roma İmparatorluğu da halkın yününü kırpmış ve soyup soğana çevirmiştir. (s. 101) Çiftçiler, midelerinin doyurulmasından başka bir düşünceye sahip değildi. Bu acı hayattan bunaldıkları zaman, kendilerini eğlence ve içki alemlerine atıyorlardı. Bu güçlüklerden kurtuldukları anda yasaklara dalıyorlardı. Neticede, hayatları zindana dönüşmüştü. Zenginler azgınlaşmış, yoksullar bezginleşmişti. Zenginler lüks ve konfor yüzünden dine aldırış etmiyor, çiftçiler ve işçilerde hayat şartlarının zorluğu, keder ve ızdıraplarının çokluğu nedeniyle, tıpkı zenginler gibi dine önem vermiyorlardı. Fakirin de zenginin de tek düşüncesi vardı, yaşamak. (s.102) Romalılar dizginlerini şeytana kaptırmışlardı. Hayat için gerekli vasıtalarda hayli yol almışlar ve bunlarla böbürleniyorlardı. israflar, kalplerini iyiden iyiye karartarak onları mânen öldürmüştü.(s.103)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed peygamber olarak gönderildiği zaman paha biçilmez değerlerin bir kısmı temelinden sökülüp atılmış, bir kısmı eğilip bükülmüş, hurda yığını haline getirilmişti. (s. 107) Namuslu, dürüst kimseler her şeyden mahrumdu. Hz Muhammed, bu topluluğun iyi taraflarını inkar etmediği gibi kötü yönlerini de kabul etmemiştir. İçkinin, yalancılığın, dolandırıcılık, faizin, açgözlülüğün, kabalık ve zulmün ulaştığı seviyeyi gördü. Halkın mallarını haksız yere yiyen rahiplere şahit oldu. (s. 108) Günahlar; propagandalar, yayın vasıtaları, kitaplar, konferanslar, broşürler, ağır kanunlar ve cezalarla önlenmez. Bunu ancak derin ruhi bir ıslahat halledebilir. (s. 110) Hz Muhammed batılı batıl ile kaldırmak için gönderilmemiştir, topyekun insanlığı, rabbinin izniyle Allah&#8217;a davet eden aydınlatıcı bir meşale olarak gönderilmiştir. (s. 111)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın tebliği ile beraber, cahiliye toplumu, cahiliye hayatının üzerine oturduğu bütün esasların ve dayanak noktalarını tehdit edildiğini ve hayatlarının tehlikede olduğunu biliyorlardı. İşte bu sırada tarihin kaydettiği korkunç işkence ve zulümler başladı. Hz Muhammed, davası uğruna dayanılmaz güçlüklere göğüs gerdi, işkenceler onu davasından çeviremedi. Müşriklerin vaatlerine kanmadı, hiç kimseye boyun eğmedi, davasından zerre taviz vermedi. Resulullah&#8217;ın etrafını dört bir yandan sardılar ve oklarını ona çevirdiler. (s.  116) Medineliler, Mekkeli  Müslümanları karşıladılar. Aralarında yeni dinden başka bir bağ yoktu. Evs ve Hazrec kabileleri arasında çıkan savaşın izleri henüz silinmemişti. Ama İslam bunların da kalplerini birleştirdi. (s.  119) 10 yıl içinde Resulullah ile birlikte, 27 defa savaşa katıldılar. Resulullah&#8217;ın emri ile düşmanla savaşmak üzere yüzden fazla sefere çıktılar. İçkiyi yasaklayan ayet indiği zaman her yer şarapla doluydu, şarap fıçıları parçalandı, Medine sokaklarında şarap sel gibi aktı. (s. 120) Resulullah&#8217;ın yaptığı bu inkılap, her sahada eşsiz bir özellik arzeden bir inkılaptır. (s.  121) İslam öncesi gerek Araplar gerekse diğer bütün insanlar, tam bir cahiliye hayatı yaşıyorlardı. Dinleri çok basitti, ne herhangi bir şeye emrediyor ne de yasaklıyordu. (s.  122)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müminler, Allah&#8217;ın gazabından ve ahiretin azabından kurtulmak için kendini dayanılmaz işkencelere seve seve atıyordu. Bu iman, bir seferinde, Maiz ibni Malik&#8217;i, başka bir seferinde Gamidiye isimli bir kadını, zina ettiklerini itiraf etmesine neden olmuş ve kendi efendimize gelerek suçlarını itiraf etmiş ve cezalarına razı olmuşlardı. (s. 124) Bu iman, insanı kimsenin göremeyeceği yerlerde kuduran şerbetine, arzu ve ihtiraslarına karşı onu çelikten bir zırh gibi koruyordu. İmanın kontrolünde yaşayan insan hiçbir şeyden korkmuyordu. (s. 125)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bedir gazvesinde Resulullah şöyle dedi. &#8216;Genişliği yer ve gökler kadar olan cennete koşunuz.&#8217; Ümeyr ibni Hamam, hurma yiyordu o esnada. Bu sözleri duyunca şöyle der: &#8216;Şayet bu hurmaları yiyinceye kadar yaşarsam, uzun bir hayat sürmüş olacağım.&#8217; Elindeki hurmaları atarak düşmana saldırır ve şehit olur. (s.  128) Amr ibni Cümuh, fazlaca topaldı. &#8216;Allah&#8217;a yemin ederim ki, ben şehit olup topallaya topallaya cennete gezip dolaşmak istiyorum.&#8217; dedi, Uhud harbi&#8217;nde şehit oldu. (s.  129) Böyle bir imana sahip olmadan önce insanlar, ne bir düzene tabi oluyorlar ne de, belli bir yol takip ediyorlardı. Arzu ve heveslerinin izinde yürüyorlardı. (s. 130) Fudala ibni Ümeyr, Beytullah&#8217;ı tavaf eden Resulullah&#8217;ı öldürmek ister. Resulullah, Fudela&#8217;ya, &#8216; Allah&#8217;tan af dile.&#8217;diyerek elini kalbinin üzerine koydu.  Fudela bu anı şöyle anlatır: &#8216;Allah&#8217;a yemin ederim ki, Resulullah elini göğsümden çeker çekmez, Allah&#8217;ın yarattığı mevcudat içinde en sevdiğim kişi olmuştu.&#8217; Evime dönerken, daha önce görüştüğüm bir kadına rastladım, bana &#8216;hadi gel&#8217; dedi. Ben de ona, &#8216; Allah ve İslamiyet beni bundan yasaklıyor.&#8217; dedim. (s.  131) İman, hayatım bütün eğriliklerinde doğrultmuş, insanlık bir aile olmuştu. Babaları Hz Adem idi ve Adem ise topraktandı. Üstünlük sadece takvada idi. (s. 135) İslam toplumu, her türlü faaliyet ve davranışlarından sorumlu, olgun bir toplum haline gelmişti. (s. 137) Hükmün temeli, &#8216;Allah&#8217;a isyan edene itaat edilmez.&#8217; prensibi idi. Zenginlerin vazgeçilmezi olan hazine ve mallar, Allah&#8217;ın malı haline gelmişti. Bu mallar ancak Allah yolunda harcanıyordu. Müslümanlar, bu hazine ve malların sadece bekçisiydi. Hükümdarların arzu ve isteklerine göre dağıttıkları topraklar, Allah&#8217;ın mülkü haline gelmişti. (s. 138) Sevgi denen güçlü duygu, İslamiyet&#8217;ten önce kaybolup gitmişti. Resulullah, şaşkın ve mazlum bir toplum içinde faaliyete başladı. İnsanları bir ahtapot gibi saran kötülük bağlarını çözerek, onları esaretten kurtardı. Resulüllah&#8217;ı, kendilerinden, ailelerinden, mallarından, çocuklarından üstün tutmak gibi daha önce görülmemiş eşsiz sevgi ve fedakarlık örnekleri gösterdiler. (s. 139) Ebubekir ibni ebi Kuhafe, Müslüman olduktan sonra fena şekilde dövülmüştü, evine götürülür. Mutlaka öleceği düşünülüyordu. Akşama doğru konuşmaya başlar ve ilk sözü şu olur: &#8221; Resûlullah nasıldır?&#8221; (s. 140) Uhud Savaşı&#8217;nda ensardan bir kadının babası kardeşi ve kocası Şehit düşmüştü Fakat o kadın savaş dönüşü ordunun önünde çıkar ve ilk sorduğu soru şudur: &#8216; Resulullah&#8217;ın durumu nasıldır?&#8217; Müşrikler, Hudeyb&#8217;i darağacına götürüyorlardı. Kahkaha atarak ona sorarlar, Muhammed&#8217;in şimdi senin yerinde olmasını ister misin? Hubeyb cevap verir: &#8220;Hayır! Yüce Allah&#8217;a yemin ederim ki, benim kurtulmam için Muhammed&#8217;in ayağına bir diken batmasına dahi tahammül edemem.&#8221; Uhud savaşı&#8217;nda Sa&#8217;d ibni Rabia, son nefesini veriyordu. 70 yerinde kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Son sözü şu olmuştur: &#8220;Gözünüzü kırpabileceğiniz müddetçe Resulullah&#8217;ı koruma hususunda hiçbir mazeretiniz yoktur.&#8221; Uhud Savaşı&#8217;nda sırtını Resulullah&#8217;a kalkan yapan Ebu Dücane, gelen bütün oklar vücuduna saplandığı halde hiç kımıldamıyordu. (s.  141) Sakif kabilesinden Urve ibni Mesut, Hudeybiye&#8217;den döndükten sonra arkadaşlarına şöyle iddia hitap etti: &#8220;Ey ahali! Kayser, kisra ve Necaşi gibi birçok hükümdarlara elçi olarak gittim, yemin ediyorum ki, Muhammed&#8217;in ashabının kendisine gösterdikleri hürmet ve saygı kadar hiç bir kralın taraftarları tarafından sevilip hürmet edildiğini görmedim. Konuştuğu zaman sükut ediyorlar, sevgi ve hürmetlerinden yüzüne bakamıyorlardı. (s.  142) Sa&#8217;d ibni Muaz&#8217;ın, Bedir&#8217;den önce efendimize şöyle der. &#8220;Ben Ensarların adına derim ki, mallarınızdan istediğini alır, istemediğini bize bırakabilirsin. Bizden aldığın şeyler terk ettiklerinden daha sevindiricidir. Vallahi, sen bize denizi göstersen, gözümüzü kırpmadan dalarız.  (Zadül-Mead, 13/125) Ebu Bureyde babasından anlatıyor: Topluca şarap içiyorduk, içkiyi yasaklayan ayet indi. Gittim arkadaşlarıma okudum, ağızlarında kalan şarabı dökerek şöyle dediler: &#8216;Vazgeçtik, vazgeçtik, vazgeçtik Ya rab!&#8217; (s. 145) Hz Muhammed, insanların kalbine yepyeni bir ruh üfledi. Allah&#8217;ın vermiş olduğu güç ve kabiliyetleri bir meşale gibi tutuşturdu. Sonra herkesi yerli yerine yerleştirdi. (s. 147) Tüm bunları çalışma, irade, emekle, uykusuz, baskı altında ölümü göze alarak, dünyalık makam, parayı geriye atarak yaptı. Onu büyük yapan iradesi, azmi, istikametten ayrılmaması ve engin tevazusu idi. Resulullah, tarihin en seçkin şahsiyetlerini ve en üstün dahilerini yetiştirdi. Hz Ömer&#8217;i, adalet, devlet idarecisi yaptı. Halit b. Velid&#8217;i, Roma İmparatorluğu&#8217;nu yenen komutan yaptı. Ebu Ubeyde, Suriye&#8217;yi fethetti. Amr b. As, Mısır&#8217;ı fethetti. Sad bin ebi Vakkas, İran ve Irak&#8217;ı fethetti. Selman b. Farisi, bir çoban&#8217;ın oğlu iken İran İmparatorluğu&#8217;nun başkentine vali oldu. Bunları, Ebuzer, Ebu Derda, Ammar ibni Yasir, Muaz bin Cebel, iKa&#8217;b ve benzerleri takip eder. (s. 149) Müslümanlar tarih sahnesine çıkar çıkmaz dünya liderliğini ellerine geçirmişlerdir. (s. 155) &#8220;Allah adaleti emretmiştir.&#8221; (Maide, 8; Nisa, 58) Müslümanlar hiçbir zaman böbürlenip kirlenecekleri bir Arap İmparatorluğu kurmak için ortaya atılmadılar, onlar insanları Romalıların ve İranlıların hakimiyetinden alıp, Arapların veya kendi saltanatlarının boyunduruğuna sürüklemek için yola çıkmadılar. Ancak, bütün insanları kula kulluktan, bir olan Allah&#8217;a kulluğa çağırmak için gönderildiler. (s. 157) Müslümanlar, kendilerinde bulunan din, ahlak ve ilimden hiçbir zaman cimrilik göstermiyorlardı. İdareci kadroda makam, mansıp konusunda hiçbir soyu, rengi ve vatanı dikkate almıyorlardı. (s. 158) Resulullah&#8217;a bağlanan bu bir avuç topluluk insanlığı gölge ve hakimiyeti altında barındırmak, doğru yolu göstermek, dünyayı imar edip, huzur ve refah kavuşturmak için yarışıyorlardı. Dünya üzerinde zayıf milletlere bir av nazarıyla bakıp tuzağa düşürmek için uğraşmıyorlardı. Dünyada amelleriyle Allah&#8217;a yaklaşmayı amaçlıyorlardı. (s. 163) &#8220;İslam, dünya hayatına tapmaz; onu daha yüksek bir hayat için bir aşama olarak kabul eder. Bu aşama çok lüzumlu olduğundan, hiç kimsenin onu küçük görmeye veya horlamaya hakkı yoktur.&#8221; (Muhammed Esed, Leopold Weiss, s. 29) Her Müslüman&#8217;ın çevresinde olup bitenlerden kendini mesut tutması, her zaman ve her yerde hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihadı kendine bir vazife telakki etmesi gerekiyor. İslam mücahitleri cihadı, insan ruhunun ilerlemesine imkan verecek en iyi ortamı kurmak gayesi ile yapmışlardır. (s. 167) Hz Muhammed&#8217;in İslam devletini ilanı edince ahlak ve dinler tarihinde yeni bir devir, siyasi ve toplumsal alanda yeni bir doğuş oldu ve medeniyetin akışı değişti. Dünya onunla yeni bir istikamet kazandı. Bu medeniyette takva, edep, adalet, ahlak, emanet ruhu hüküm sürüyordu. Üstün ahlak, mal ve makamın üzerinde tutuluyordu. Ruh, içi boş göstermelik motiflere feda edilmiyordu. Bütün insanlar eşitti. Takvadan başka üstünlükleri yoktu. (s. 168) İslam hükümeti, zayıfların hakkını kuvvetlilerden alıyordu. Zalim hükümetin idarecilerinin köpekleri tok gezerken, vatandaşın açlıktan kıvranıyordu. (s. 169) İslam&#8217;a girenler, huzur dolu bir kalbe ve öldükten sonraki hayatta tam bir emniyete kavuşuyorlardı. Cahiliye devrinde, bir insanın Allah&#8217;a ibadet etmesi zor bir işken, İslam devrinde Allah&#8217;a isyan etmek güç bir iş oldu. Dün alenen pervasızca cehenneme davet varken, bugün bu çağrı susturulmuştu. (s. 170) Eşyanın değeri insanların gözünde tamamen değişmişti. İslam tek ileriye düşünce olarak benimseyip kabul edilmişti. (s. 171)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslamiyet&#8217;in tesiri altında, resimleri ve dini heykelleri yıkmaya çalışan bir hareket ortaya çıkmıştı. (s. 172) Hindistan başbakanı Cevahirl Lal Nehru, Discovery od India adlı eserinde, &#8216;İslam, Hint toplumunda sınıf ayrımını ortadan kaldırmış, dünyadan el etek çekmek arzularını yatıştırılmıştır.&#8217; demektedir. (s. 174) Hz Muhammed&#8217;in yetiştirmiş olduğu şahsiyetler birer hâkim idiler, her biri komuta edecek seviyedeydi ve aynı zamanda birer yönetici durumundadırlar. (s. 178)  İctihat: Yeni doğan problemleri, İslam&#8217;ın esaslarına uygun olarak çözebilmektir. (s. 181) Hilafetin liyakatsiz ellere geçmesi sonucunda İslam&#8217;ın bünyesinde açılan yaralar hala daha sarılamamıştır. (s. 182) Devlet adamları, din ve ahlak yönünden halka mükemmel bir örnek olmaktan zamanla uzaklaştılar. (s. 183)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Selahattin Eyyubi, Fırat&#8217;la Nil arasında yaşayan İslam dünyasını birleştirdi. Hıttın Savaşı&#8217;nda haçlıları bozguna uğratmıştı. 5 yıl boyunca haçlılarla savaştı. Barış yapıldıktan bir yıl sonra vefat etti. (s. 190) Selahattin Eyyubi, çeşitli unsurları bir potada eriterek aralarındaki cins ve ırk ayrılıklarına, fertler arasındaki iç ihtilaflara ve kabile düşmanlıklarını rağmen onları birbirlerine bağlayıp perçinleştirmişti. Adeta onları  bir vücut haline getirmişti. Her şeyden önce Selahattin Eyyubi bu çeşitli unsurları birleştirirken birçok zorlukla karşılaşmıştır. Hatta yer yer ayrılıklar baş göstermiş, isyanlar bile çıkmıştır. Akrabalarından birisi kendisine karşı ayaklanmış fakat sultan onu affetmişti. (s. 192) Fatih Sultan Mehmet, İstanbul&#8217;un fethi için devrinin her türlü savaş tekniğinden faydalanmıştır. (s. 120) 120 savaş gemisinden 70&#8217;ini karadan yürütmüştür. (s. 196) Türkler, ileri görüşlü, kahraman, kalplerinde cihat ruhu coşan, cengaver bir millet idi. (s. 197) Kanuni devrinde Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun idaresinde bulunan topraklar, 14.893.000 km kare idi. (s. 198)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Osmanlı Devleti&#8217;nin zamanında doğuda kuvvetli iki çağdaş devleti vardı. Moğollar ve Afganistan&#8217;da Safeviler. Yardım ve birleşmek hiç birinin aklına ne yazık ki gelmiyordu. (s. 204) 16. ve 17. Yüzyılda Avrupa, uzun süren uykusundan uyandı. Avrupa, buluşları disiplini ile Türkleri geride bıraktı. (s. 206) Batı medeniyetinin ruhunu ve bu milletlerin hayat felsefesini bilmemiz gerekir. Aslında bu medeniyet, Yunan ve Roma medeniyetinin biri devamıdır. (s. 211) Avrupa milletleri, Yunan medeniyetinin fikrini, edebiyatını bir miras olarak koruyup muhafaza ettiler. (s. 212) Yunan medeniyetinin temeli materyalizmdir. (s. 213) Romalılar, Yunanlıların yerine aldılar. Askeri yönden Yunanlılardan üstündürler fakat, ilim, felsefede geri idiler. (s. 217) Her iki medeniyette dünya hayatına haddinden fazla değer veriyordu. Kavmiyetçilik davasında giriyorlar, kaba kuvvete ibadet derecesinde büyük saygı ve hürmet gösteriyorlardı. (s. 118) Muhammed Esed, Romalıları gayet güzel izah eder: Romalılar diğer milletleri, Roma İmparatorluğu&#8217;nun menfaat ve çıkar yolunda kullanıp çalıştırmışlardır: Romalıların meşhur adaleti ise, sadece kendilerini özeldi. İlahlarını pratik hayata müdahale etmelerine hiçbir zaman müsaade etmemişlerdir. (Islam at the Cross Roads, s. 39) Ruhbanlığın en kötü sonuçlarından birisi de, aile hayatını temelinden sarsılmasıdır. (s. 226) Roma imparatorluğu zamanında Hıristiyanlık alemi, ruhbanlıkla şehvetin azgınlığından birini tercih etme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. (s. 228) Kiliselerin bozulması ve Enginzisyon mahkemeleri, reformistlerle kiliseler arasına açmıştır. Zamanla Avrupa, materyalizme yönelir. Bütün bunlar yavaş yavaş meydana gelmiş, daha sonra büyük hız kazanmıştır. (s.  236) Eski putperest Roma ve Yunan medeniyetinin kopyası haline gelen Avrupa, Hristiyanlık adı altında eski kimliğine bürünmüştür. (s. 238) Bugünkü Avrupa&#8217;nın dini Hıristiyanlık değil, Materyalizmdir. (s.  239) Avrupa&#8217;da sıradan bir kişi, hayatın gayesinin insanın yaşamını kolaylaştırmak olduğuna inanmaktadır. Bu dinin mabed ve kiliseleri fabrikalar, sinema salonları, gazinolar, kimya laboratuarlarıdır. Bu dinin kahinleri bankerler, artistler, astronotlardır. Bu aşırı zevk volkanı, menfaatlerle çatıştığı zaman birbirini yiyip yok etmeye hazır savaş teknolojisinin gelişmesine yol açmıştır. (s. 240) Peygamberimiz, zor durumda kaldığı zaman hemen namaza koşardı. (s.  246) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Darwin&#8217;e göre insan, diğer hayvanlardan daha ileri bir tekamül safhasına sıçramış bir hayvandır. Darwin öldüğü zaman ise İngiliz Kilisesi onu bir insana verilebilecek en büyük şeref payesi ile taltif edip, din adamlarının defnedildiği yere gömülmesine izin verdi.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 251, 253) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Troman&#8217;ın Filistin&#8217;de İsrail Devleti&#8217;ni desteklemesi ve Yahudilerin sempatisini kazanmak ve siyasi, iktisadi ve yayın alanındaki ağırlıklarından yararlanıp seçimleri kazanmak için Arapların haklı davalarına karşı çıkması, politik hayatın menfaatler üzerine döndüğünü sergileyen bir örnektir. (s. 255) Şekip Arslan, (Hazıru&#8217;l-alemi&#8217;l-İslamiyye, I/165) şöyle der: İran&#8217;da meydana gelen olaylar, Türkiye&#8217;de olanlarla aynıydı, arada pek fark yoktu. Birçok İranlı genç eski İran dini araştırmaya koyuldu. (s. 262) Sömürgecilikte ileri giden milletlerle, efendilik ve hakimiyet sevdasına kapılan milletler arasında birçok savaşlar olmuştur. Fakat bu savaşlar, zalimi tepeleyip mazluma yardım etmek için çıkan savaşlar değildir. (s. 271) Halife Ömer bin Abdülaziz bir defasında valisine, &#8220;Yazıklar olsun sana! Hz Muhammed, servet yığmak için değil, hidayet önderi olarak gönderilmiştir.&#8221; demişti. İslam hükümetinin temel meselesi ahlak eğitimidir. Bu hükümet siyasi ve iktisadi meselelere dini açıdan bakmakta ve ahlakı maddi menfaatlere tercih etmektir. (s. 273)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çeşit ve buluşların, esasında amaç değil bizzat başka gayeleri vasıta oldukları unutulmamalıdır. Konulduğu aslî gayeye uygunluk nispetinde başarıya ulaşırız veya kaybederiz. Bizim görüşümüze göre, icat ve keşiflerin amacı, zaaf ve cehaletin insan hayatında doğurduğu güçlük ve zorlukları yenmek yeryüzünde büyüklük ve bozgunculuk taslamadan iyi yollarda kullanmaktır. (s. 277) Keşfedilen aletler, ne iyidir ne de kötüdür. İnsanın kullanımına göre iyi veya kötü olurlar. (s. 281) Maddeyi nerede ve nasıl kullanacağını insana öğreten dindir. (s. 282) Avrupa, uzayın derinliklerine dalmış duruma geldiği halde, yeryüzündeki problemlerini çözememekte ve burnunun ucundaki olayları, meseleleri düzeltememektedir. (s. 284) Dünya seyahat edenler için oldukça küçülmüş ama komşularımızla tanışıp konuşmamıza imkan vermemiştir. Uçaklar, bombalar yağdırmaktadır. Altın ve madenler, Güney Afrika topraklarından Avrupa bankalarına akmaktadır. Bilim ve sanatla ahlak arasında tezat olduğundan, insanlık ıstırap içinde yaşamaktadır. (s. 287) Atom bombasından sonra hidrojen bombası da icat edilmiştir. (s. 291) Kapitalizmle mücadele edenler, komünizmi doğurmuştur. Demokrasi ile yönetmek isteyenler, diktatörlükleri ortaya çıkarmıştır. Sosyal problemleri çözmek isteyenler, feminizm ve nüfus planlaması ile karşımıza çıkmıştır. İnsanın, bozuk bir kökten sağlam bir dal beklemesi düpedüz aptallıktır. (s. 293) İnsanın bir karış midesine olan düşkünlüğü gerçekten büyük felaketlerin habercisi durumuna gelmiştir. İnsanda mide o kadar genişledi ki, hiçbir madde onu doyurmaz hale geldi. (s. 310) Cahiliye devri şairlerinden Turfa ibni Abd, &#8220;Mademki ölümüme mani olamıyorsun, öyleyse bırak beni, ne istersem yapayım.&#8221; demekteydi. (s. 311) Eşyanın kıymeti insanların gözünde, geçmiş devirlerde görülmemiş bir seviyeye yükseldi. Servet, modern hayat çarkının etrafında döndüğü bir eksen haline geldi. (s. 312) Kur’an &#8220;Adaleti titizlikle ayakta tutan hakimler olun; Allah için şahitlik eden kimseler olun; Bir topluma olan kininiz sizi adaletten ayırmasın; Allah size emanetleri ehli olanlara vermenizi emreder; Söz söylediğiniz vakit akrabanız dahi olsa adaleti gözetin; İyilik yapmak ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirimize yarışın&#8221; buyurur. ( Nisa, 135; Maide, 8; Nisa, 58; Enam, 152; Maide, 2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyadaki sorunların biricik çözüm yolu, dünya liderliğini ve hayat rotasını iğrenç emellere alet eden günahkar ellerden alıp, temiz ve becerikli ellere teslim etmektir. (s. 333) İslam aleminin liderlerine düşen en büyük vazife, Müslümanların kalplerine iman tohumunu yeniden saçmak, dini duyguları alevlendirmektir. (s. 343) Bugün İslam aleminin en korkunç hastalığı, dünya hayatına haddinden fazla bağlanarak bütün enerjisini oraya dökmesi, ağlanacak durumları gülerek karşılaması ve hayatın zevkleri uğruna deli divane olmasıdır. (s. 344) İslam alemi, modern ilimleri ruh ve dünya görüşüne uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. (s. 346) İslam alemi dünya liderini tekrar eline almayı arzu ediyorsa, ithal malı eğitim sistemlerini atıp, yerine kendi eğitim sistemini koymalı, ilmi kapasitesini geliştirmelidir. Bu derin düşünce, geniş araştırma ve telif hareketi ister; kolay değildir. (s. 349) Liderlik ciddiyet ister, mücadele, gayret ve köklü bir hareket ister. (s. 350) Arap dünyasının milliyeti; İslam&#8217;dır: İman, dün olduğu gibi bugün de onun silahı ve kuvvetidir. Düşmanlarını onunla sindirir, varlığını onunla korur ve düzenini onunla devam ettirir. (s. 354)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İnsanlar, yalnız inandık demeleriyle bırakılıvereceklerini ve kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar.&#8221; (Ankebut, 2) Hz Muhammed&#8217;in üflediği iman ve fedakarlık ruhu ile Araplar bütün varlıklarını insanlık uğruna feda ettiler. Mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda mücadele ve mücahede ettiler. İnsanların hırsla sarıldığı her türlü şehvet, arzu, emel ve hayallerini bu uğurda feda ettiler. (s. 359) İnsanlığın kurtuluşu Arap gençlerinin güvenlik ve barışı dünyaya yaymaları, bu uğurda şahsi arzu ve zevklerini feda etmelerine bağlıdır. (s. 360) Ömer bin Hattap, Arap valilerine şu talimatı gönderir: &#8220;Zevk ve sefadan ve yabancı kıyafetlerini giymekten kaçının; sade giyinin ve normal yiyin.&#8221; (s. 361) Arap alemi, mükemmel bir hazırlıktan sonra İslam dünyasının liderliğini ele geçirerek Avrupa&#8217;ya meydan okuyabilir. (s. 370) Araplar, İslam davasına samimiyetle sarılıp uğrunda canlarını feda edince Allahu Teala bu liderliği onlara vermişti. (s. 372) Arap dünyası daha ne zamana kadar eski dünyayı fethettiği o muazzam enerjini, sınırlı, dar sahalara harcayacak? İslam davasını yeniden bağrınıza basınız, uğrunda canlarınızı hiç çekinmeden feda ediniz. Canla başla mücadele ve mücahede ediniz. (s. 374)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-10324" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanlarin-gerilemesiyle-dunya-neler-kaybetti__1.jpg" alt="" width="89" height="134" /> Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Çağdaş İnanç Problemleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İman alanı temel alan olup ibadet ve ahlak bunun üzerine kurulur. &#8220;Ey iman edenler, iman edin.&#8221;  (Nisa, 136) ayeti, imanın daima canlı tutulması gerektiğine dikkat çeker. (s. 9) Doğru bir inanca ve sağlam bir akideye sahip olmak, insan için hayati önem taşır. Zira bütün dini kurallar, bu sağlam akide üzerine inşa edilir. Her peygamber hayatı boyunca yaşadıkları dönemlerdeki itikadî sapmalar ile mücadele etmiştir. (s.  18) Peygamberler tarihi bir anlamda iman ve inkar serüveninin tarihidir. (s. 21) Paranın ve ilerlemenin adeta kutsandığı modernleşme süreçleri, zaman zaman semavi dinlere karşı da bir başkaldırıya dönüşmüş ve pozitivist düşüncenin desteği ile de metafizikten tamamıyla arındırılmış bir bilim anlayışı tesis edilmeye çalışılmıştır. (s. 23) 16. Yüzyıl Avrupa&#8217;sında başlayan sanayi devrimi ve sonrasında gelişen süreç, insanların dini bakışında köklü değişikliklere yol açmıştır. Refah seviyesi yükselen insanlar için dinin önemini yitirdiği kehaneti bile öne sürülmüştür. (s. 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiçbir bilim tek başına Tanrı kavramını değerlendirme yetkisine sahip değildir. (s. 28) Hiçbir felsefi sistem, ilk sebebi inkar edememiştir. Ateizm, bir zihin ve bir davranış problemidir. (s. 29) Tanrı inancı fıtridir. Mutlu ve sağlıklı günlerinde tanrıyı inkar eden bir ateistin, sıkıntılı zamanlarında tanrıya sığınması da bunun bir delilidir. Pek çok ateist ise, belli bir zaman sonra savunduğu temel tezlerin yanlışlığının farkına varmış, bu düşüncelerini terk etmiş ve yüce bir yaratıcının varlığı düşüncesine meyletmiştir. (s. 30) “Serdar Turgut Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. Ateist biriydi. Beyin kanaması geçirdi. Ölümle pençeleşti. Nuriye Akman&#8217;la ağlayarak söyleşti, bu kez farklı konuştu. ‘Ateistim zannediyordum. Bunun nedeni de hastalığımdır. Çünkü çok korktum. Bir anda bir baktım, ne yürüyebiliyorum, ne kolumu kullanabiliyorum. Dehşet verici bir şey. Sonra aştık onları; ama bayağı güç bir süreçten geçtik. Dinin, dua etmenin bana çok yararı oldu. Tekrar düşündüm olayları. İçimde güç alacağım yerler aradım. Ve duanın gücünü keşfettim. Allah’tan yardım istedim. Şimdi her şeyi istiyorum O’ndan. Gazete yaparken de, adımımı atarken de. Kurban kestim hayatımda ilk kez.” (Haber 7,  02.01.2005)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tanrı yokmuş gibi yaşamakla ateist, kendini özgürleştirdiğini düşünmektedir. Ateizmin bu türünde insanın kendine karşı dürüst olmaması ve kendi kendini kandırması söz konusudur. Çünkü inanma, insanın özünde mevcut yaradılıştan gelen bir duygudur (s. 31) Ateistlerin tanrının var olmadığına ilişkin delil getirmeye duydukları ihtiyaç bile, tanrının var olduğunun güçlü bir delili olarak görülebilir. (s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Materyalizm: Maddeyi ezeli kabul edip onu varlığın ve düşüncenin merkezine yerleştiren eğilimin genel adıdır. (s. 34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Madde ezeli ve yaratılmamış olduğundan, yaratıcı güç de bulunmamaktadır materyalizm ateizmin beslendiği temel kaynakların başında gelir (s. 35) Ezeli bir maddenin varlığı tezi, hiçbir bilimsel araştırma tarafından doğrulanabilmiş değildir. Büyük patlama, genişleyen evren görüşleri ve termodinamiğin yasaları, alemin yaratılmış olduğu tezini destekler mahiyettedir. Varoluşun, canlılığın meydana gelebileceği tarzda gelişmesi kasıt ve iradeyi gösterir. (s. 36) Hiçbir düzenli iş kendiliğinden olmuyor. Düzen içinde akıp giden gök cisimleri, insanın yaşamasına elverişli bir biçimde tasarlanmış bir yeryüzü ve bunların karşılığı uyumu gibi. Makro alemden mikro aleme ilerledikçe varlıklar basitleşmiyor aksine karmaşıklaşıyor. (s. 37)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Septisizm: Her çeşit bilginin imkansızlığını savunurlar. (s. 38) Descartes&#8217;te şüpheciliğin daha metodik bir yansımasını görmek mümkündür (s. 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Agnostizm: Yunanca, bilgi ve marifet anlamına gelen gnostos sözcüğünün başına olumsuzluk eki olan &#8220;a&#8221; ekinin gelmesi ile oluşan bir kelime olup, bilinemezci anlamına gelir. Kuşkuculuğun bir uzantısı olarak görülebilir. Bu düşünce akımına göre, tanrının varlığını veya yokluğunu bilebilmek mümkün değildir. (s. 41) Agnostikler, zihinsel karışıklıklarını en temel inanç konularına bile şamil kılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Pozitivizm: Bilginin kaynağını yalnızca deney ve tecrübe ile sınırlayan felsefi akımdır. Bilgiyi matematiksel ve ampirik olanla sınırlayan felsefedir. (s. 43) Pozitivizm, bilginin sınırlarını maddi olana ve hakikati de tecrübe edilebilir olana indirgemeleri yönüyle materyalizme öncülük eder. Pozitivizmin sistematik hale getiren Auguste Comte, bunu üç hal yasası ile açıklar. Mitolojik, metafizik ve pozitif haller.  (s. 44) Mâbet, üniversite ile yer değiştirmiştir. A.Comte, geliştirdiği bu yöntemi insanlık dini diye isimlendirir. Dinlerin tarih sahnesinden silineceği şeklinde ki kehaneti ise tutmamıştır. (s. 45) İnsan yalnızca fiziksel bir varlık değildir. Dini, estetik ve sanatsal merak ve ilgileri de vardır. (s. 46) Din, bilimin yoldaşıdır, eksik bıraktığı alanları tamamlar ve ona derinlik katar. (s. 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nihilizm: Latince, hiç anlamına gelen nihil kökünden türeyen nihilizm, her şeyden kuşku duyan ve hiçbir kural tanımayan bir yaklaşımdır. Nihilistler, umutsuzluk ile düş kırıklığını temsil ederler. (s. 48) En önemli savunucusu Nietczhe olmuştur. Dini ve ahlaki değerlerin yerine üstün insanı ikame etmiştir. Karamsallık yerine bilerek yapılan tercihler, insan hayatında çok daha etkili olmaktadır (s. 49)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrimcilik: Teorinin birinci ayağını tabiattaki doğal ayıklanma, diğer ayağını ise türler arası geçiş oluşturmaktadır. Aslında evrim bir teoridir, ancak zamanla ispatlanmış gibi takdim edilmiş ve bir ideolojinin parçası olarak savunulmuştur. İlk varlık başlangıçta tesadüfi olarak var olmuş ve ondan bütün canlı ve cansız varlıklar evrim yoluyla türemiştir. (s. 51) Bilimsel açıklamaların temelinde tesadüflere yer yoktur. Evrim teorisi somut bilimsel bulgulardan çok birtakım zihinsel ve mantıki kurgularla oluşturulmuştur. Evrim teorisi somut bilimsel bulgulardan çok bir takım zihinsel ve mantıki kurgularla oluşturulmuştur. Bugün artık bilinmektedir ki evrimin iddia ettiği gibi başlangıçta basit ve ilkel bir madde yoktur. Tabii ayıklama söz konusu olsaydı, zayıfların yok olup kainattaki bütün canlıları mükemmel olması gerekirdi. Oysaki günümüzde bile hem zayıf hem de karmaşık yapıdaki canlılar hala varlıklarını sürdürebilmektedir. Bu varlık forumları arasında bir mücadele ayıklama değil aksine bir dayanışma ve uyum söz konusudur. (s. 53) Evrimi ispatlayacak fosil kayıtlarına rastlanmamıştır. (s. 54)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Freudcü psikanalizme göre anne, baba, vatan ve Allah sevgisi gibi yüksek değerlere kaynaklık eden cinsellik ve korku duygusudur. (s. 55) Tanrı inancı, gerçek bir inanç olmayıp çoğunlukla baba imajının bir yansımasıdır. Din, nevrotik bir kalıntıdan ibarettir. Bilim geliştikçe dini ihtiyaç da kalmayacaktır. Freud, hastalıklı bireyleri incelemiş ve ulaştığı sonuçları yanlış biçimde sağlıklı insanla tatbik etmiştir. (s. 56) Yüce değerleri cinselliği indirgemek, hastalıklı bir zihnin ürünüdür. (s. 57)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İman merkezli problemler: İman, insanın kendini ve içinde yaşadığı evreni anlama ve anlamlandırma faaliyetidir (s. 63) Kur&#8217;an&#8217;a göre iman, hakiki anlamını salih amelle kazanmaktadır. (s. 64) İnanç ve davranış hakikatte bir bütünün iki farklı veçhesidir. (s. 66) Davranış, kararların dışa yansımasıdır. (s. 67) İmanın zayıflayıp güç kaybetmemesi ve güçlenerek bütün insanlığa faydalı hale gelebilmesi için de güzel davranışlarla desteklenmesi; iç kararlılığın eyleme dönüşmesi gerekmektedir. İşte bu sebepledir ki yalnızca gönül dünyamıza hapsettiğimiz, güzel davranışlarla bir türlü hayatın içine taşıyamamış iman, meyve vermeyen ağaca benzetilmiştir. Amellerle desteklenmeyen imanın yok olma riskini hesaba katmak gerekir. (s. 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İman ve ahlak: Ahlak ticari ve toplumsal ilişkilerimize de yansımalıdır. (s. 69)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfir Meselesi: Sıffın savaşı zemininde siyasi bir tavır olarak ortaya çıkan tekfir, haricilerin iman amel ve büyük günah anlayışlarının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Her türlü ameli imanın aslına dahil ederek, bunları terk eden herkesi büyük günah işlemiş gibi kabul edip tekfir etmişlerdir. (s. 76) Ehli sünnet alimleri, &#8216;ehli kıbleden birinin tekfir edilemeyeceğini&#8217; ilke olarak benimsemiştir. (Ali bin Muhammed Ebu&#8217;l-İzz, Şerhu&#8217;l Akidetu&#8217;t-Tahaviyye, s. 240; Ebu Hanife&#8217;de, &#8216;ehl-i kıbleden olan Müslümanı küfre nispet etmeyiz.&#8217; (el-Fıkhu&#8217;l Eebsat, s. 44) Günümüzde tekfir hareketleri siyasi olup, bir reaksiyon durumunu yansıtmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ey iman edenler! Size selam veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatlerine göz dikerek, &#8216;sen mümin değilsin&#8217; demeyiniz. (Nisa, 94) Ayrıca efendimizin bir hadisinde, &#8216;Müslüman kardeşine kafir diyen kimsenin sözü isabetli ise muhataba gideceği, değilse dönüp dolaşıp kendisine geri döneceği&#8217; beyanı tekfir konusunda son derece titiz davranılması gerektiğini vurgulamaktadır. (s. 78) Din hizmetleri açısından internet merkezli alana daha fazla önem verilmesinin zamanı çoktan gelmiştir. Bu konuda diyanet işlerine, akademisyenlere önemli görevler düşmektedir. İnsanımızın sorunlara ve sorulara doğru, gerçekçi ve makul cevaplar aranması zorunludur. (s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ruh nedir? Bedenin sürekli değişmesine karşılık, benlik şuurunun değişikliğe uğramadan kalması, bedenden farklı bir unsurun varlığını gösterir. (s. 112) Ruh bedenin suretine giren, süratle hareket eden ve uzun mesafeleri kolayca alan, ancak bedenden bağımsız insanın bilişsel yönünü idare eden nurani ve latif bir cevher olarak nitelemişse de, ruhun mahiyeti ile ilgili görüşler birbirinden farklılık arz etmektedir. (s. 113)  &#8220;Ruh, Rabbimin emrindedir. Onun bileceği bir şeydir.&#8221; (İsra, 85) Ölen ve çürüyen yalnızca bizim maddi bedenimizdir.  (s. 114) Beden ve uzunlar, ruhun kullandığı aletlerdir. Ruh, bedenin sultanı konumundadır. (s. 115) Ruh çağırma esnasında gelen varlık ruh değildir, cindir (s. 118) Rüyalar, Müslümanların bütünü için teşri kaynağı olmaz. (s. 128)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cinler ve insan hayatına etkileri: Cin, şuur ve iradesi bulunan, ilahi emirlere muhatap dolayısıyla kafir ve müminleri bulunan bir varlıktır. (s. 171) Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ifadesine göre, şeytan da cinlerden biridir. Hiçbir Müslüman&#8217;ın cinlerin varlığını inkar etmesi caiz olmaz. (s. 172) Yahudilik ve Hıristiyanlık başta olmak üzere pek çok kültürde cin inancı mevcuttur. Asurlular, Babürler, Mezopotamya uygarlıkları ve eski Mısır ve Yunan kültürlerinde de cinlere ilişkin inançların varlığı bilinmektedir. Dolayısıyla Kur&#8217;an bu konuda yeni bir şey getirmemiş, cin inancını açıklamış, sınırlarını çizmiş, mahiyetleri hakkında doğru bilgiler vermiştir. (s. 173) Allah cinleri insanlardan önce ve dumansız ateşten yaratmıştır. (Bakara, 15) Kısa zamanda uzun mesafeleri kat edebilir, ancak gaybı bilmezler. Cinlerde geleceği bilemezler çoğu kere binbir yalan uydurarak bunları medyumlara ve kahinlere aktardıkları da bilinmektedir. (s. 175) Şekil değiştirebilmektedirler. Cinler insanlardan daha uzun ömürlü olsalar da insanlar gibi onlarda ölümlüdürler. (s. 176) İnsanlar cinlerden üstündür. (Neml, 38-40) Kötülük şeytanın temel amacıdır.  (s. 177) Kur&#8217;an-ı Kerim insanların kalplerine vesvese veren bu sinsi ve vesveseciden Allah&#8217;a sığınmamızı istemektedir. (Nâs, 1-6) İnsanlar cinleri orijinal şekilleri ile göremezler. (Araf, 27) Enam suresi 130: &#8220;Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu günümüzün gelip çatacağını hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (Enam, 130)  Cinlere gönderilen peygamberlerin kendi cinsinden olması ve onların konuştuğu dili konuşuyor olması daha muhtemeldir. (s. 181) Cin çağırma aslında ruh çağırma konusunun bir detayı olarak görülebilir. (s. 184) Şeytanlar ve cinler ancak kendi dostlarına hakikati bırakıp da kendine tabi olanlara korku verebilir. (Araf, 175) Kur&#8217;an-ı Kerim, azgın cinler grubundan olan şeytanların insanlara görülmeden yaklaşarak onlara vesvese verip onları saptırabileceğini (Nisa, 38; Araf, 98) ifade etmiştir.  (s. 190)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeytana tapınma satanizm: Ülkemizde intihar eden ve intihar teşebbüsünde bulunan gençlerin, genellikle maddi problemi olmayan ailelerden geldiği, oldukça iyi eğitim aldıkları ve ülkemiz şartlarına göre oldukça iyi okullarda okudukları, kültür seviyesi yüksek ortamlarda yetiştikleri, çoğunun ya ailenin tek çocuğu ya da iki çocuğundan biri olduğu görülmektedir. Ayrıda ayrıca pek çoğunda kutsal değerlere karşı ilgisizlik yanında aykırı ve protest müzik türlerine eğilim duydukları anlaşılmaktadır. (s. 194)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Okültist eğilimler ve dini inancımız: Ezoterizm kelimesinin eş anlamlısı okültizm, din ve bilimin muhtevasına uymayan periler, ufolar ve vampir efsanelerini de ihtiva edecek şekilde kullanılan bir terimdir. Gizli ve saklı olanın bilgisi anlamına gelmektedir. (s. 205)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kehanet ve kahinlik: Gaybî meseleleri bildiğini iddia eden ve gelecekte olan olaylardan haber veren kişiye kahin denir. (s. 212)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Astroloji ve burçlar: Astrolojinin, yıldızların hareket ve konumlarından bir işaret sistemi oluşturulduğuna ve bu sistem sayesinde gelecek, şimdi ve geçmişe dair bilgi elde etmenin mümkün olduğuna inanılmasıdır (s. 230) Burç veya yıldız falına, insanları doğdukları tarihlere göre sınıflandırmak ,geleceklerini okumak, karakterlerini tespite çalışmak veya kaderlerini okumak, İslam inancına göre meşru değildir. (s. 232)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç: Gençleri bu sanal alemde yalnız bırakmamak ve onların dünyalarına iştirak etmek ve bir şekilde doğru bilgiye erişimleri sağlamak son derece önemlidir. (s. 263)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-11576" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cagdas-inanc-problemleri-1.jpg" alt="" width="69" height="115" /> Prof Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kafama takılanlar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Makineyi icat eden insan bir anda, &#8216;ben de tanrı olabilirim&#8217; hevesine kapıldı. Zihninde öldürdüğü tanrının yerine bir şey koymalıydı, kendisini koydu. Modern insan ürettiği bilimden din çıkartmaya kalkıştı. (s. 14) Bilim insanın dünyevi refahına hizmet eder, din ise insanın toplumsal düzeni, ahlakı ve manevi yönüne hizmet eder. (s. 15) Din yoluyla insan, yaratıcısını ve yaratıcısına karşı görevlerini öğrenir. Baskı yollu müdahale etmez, eğer müdahale ederse insan iradesi devre dışı bırakılır. (s. 21) Bilgi araçları birbirinden koparıldığında insan eksik kalır. İslam akıl dinidir derken, aklın ürettiği din diyorsak, doğru değil, ancak aklın kavrayabileceği ve onaylaya bileceği bir din diyorsak, bu doğrudur. Aklı tek yönlü bakış ve sınırlı bilgiye mahkum eden, aklı devre dışı bırakmış olur. (s. 22) Modern zamanlarda bir hastalık ortaya çıktı; sorumluluk almadan ve görevini yerine getirmeden haklı olma iddiası. Bugünün insanı çalışmadan kazanmak, sorumluluk almadan hak sahibi olmak, görev yapmadan karşılık beklemek yani kısaca, yatarak yaşamak istiyor. (s. 24) Bizi insan olarak ayrıcalıklı kılan bu akıl ve irade gereksiz mi? Modern zamanlarda biz insandan uzaklaştık. İnsanı da doğasından ve doğallığından uzaklaştırdık. Modern zaman insana haz ve hız anlayışını dayattı. Neden acaba yolda, çarşıda, pazarda anne baba çocukların ellerinden sıkı sıkı tutar? Din, koyduğu makul sınırlar ile insanın hem varlığını hem de bütünlüğünü korur. Sınırlar kurallardır. Kuralsız bir hayat ve toplum olmaz. Kaldıralım yollardaki sınırları ve kuralları görelim trafikte neler oluyor. (s. 25) Din insanın doğallığını ve doğasını koruyan bir takım kurallar getirir. (s. 26)  &#8220;Biz insana yolu gösterdik. Artık dilerse yolda gider, yolu yapana ve gösterene teşekkür eder; dilerse yoldan çıkar, nankörlüğünü ortaya koyar.( İnsan, 3) Rahmet elçisini görüpte, rahmet pınarından bir yudum su içmeyen nice nasipsizler oldu. (s. 30)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah ilk indirdiği ayetlerde yaratıcı ve rab sıfatlarını öne çıkarır. (Alak, 1) Allah bir diktatör değildir. Dünya hayatında herkes özgürdür. Allah&#8217;ın kullarına muamelesi hikmet ve adalet çerçevesindedir. (s. 31) Bu dünyada adaletin tam gerçekleştiğini pek göremiyoruz.  Öyleyse mutlak adaletin ve hikmetin gerçekleşeceği bir yerin olması muhakkak.  Gökten yağan yağmurla yerden bitkilerin bitmesi, onlarla beslenen hayvanların etlerinden insanların istifade etmeleri büyük bir nimettir. (s. 32) İnsanoğlu hem sonsuzluk anlayışı içindedir, hem de her şeyin bir yerde son bulması arzusundadır. Tatile çıkar, çok eğlenir, ancak zaman içinde bir bıkkınlık hissi başlar. İnsanın içinde süreklilik duygusunun yanında, tam ona zıt değişim arzusu da vardır. Bu ikisinin dengesi insanın iç huzurunu sağlar. (s. 33) İnsan neden varlıkların sonsuz bir silsile halinde olmasını ister? Halbuki evren ve içindekiler sonludur. Bir başlangıç noktası bulunmaktadır. (s. 34) Big bang ve termodinamiğin ikinci yasası da bunun bilimsel temelini oluşturur. Her meydana gelen şeyin, yakın veya uzak bir sebebi var. Bu kadar dönüşüm ve değişimin yaşandığı evrenin bir sebebinin olması, inkar edilemez bir gerçekliktir. Yaratıcının, evrenin içinde farz edilmesi, onun da aynı dönüşüm ve değişim kanununa tabi olmasını gerektirir. Yaratıcının bu şekilde değişim ve dönüşümü uğraması ise, başka bir yaratıcıya gerek duyulması demektir. Öyleyse Tanrı evrenin dışında olmalı, aynı zamanda oluş ve bozuluş kanuna tabi olmamalıdır. Tanrı oluş ve bozuluş kanuna tabi olmadığına göre, bir başlangıcın ve sonunun da olması gerekmez. (s. 35) Her şeyi yaratanın yaratılması mantık noktasından geçersizdir. Bilimsel çalışmalar, evrenin içindeki Güneş dahil gezegenlere bile ömür tahmin etme noktasına gelmiştir. 20.yüzyılın başlarında evrenin hiç bozulmayacak bir makine olduğu iddia ediliyordu. Bilimsel çalışmalar son derece ilerlemiş olmasına rağmen türlerin tükenişinin ve dünyadaki ekolojik dengelerin bozulmasının önüne geçilebilmiş değildir. (s. 36)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanın ilginç yönlerinden biri de, görünmeyen varlıkları kendisi gibi düşünme arzu ve isteğidir. (s. 39) Hz İbrahim&#8217;in kavminin taştan yapıp taptığı putlarını kırıp, sorduklarında &#8216;şu sizin büyük put kırmış olamaz mı?&#8217; şeklindeki sorusu onları biraz düşündürtmüş, kendisini dahi savunamayan, kimseye bir faydası olmayan putlara ne için tapıyorsunuz sorusu ise cevapsız kalmıştır. (s. 40) Günümüz insanı, kendisini merkeze alarak bir düşünce üretiyor. (s. 41) ve bilim ile dinin ayrıştığı ve benzeştiği tarafları tam olarak kavrayamıyor. Din, insanın hayatına hem bu dünya hem de görünmeyen öte dünya bakımından düzenleyen bir sistemin adıdır. Bu görünmeyen alanın biliminin yöntemleri olan deney ve gözlemle tespiti ve kanıtlanması söz konusu değil. (s. 42) Biz insanlar, zaman ve mekan gibi iki sınırlayıcı gerçekliğin içindeyiz. (s. 44) Allah, hiçbir kulun günah işlemesini hoş görmez ve haksız ceza görmesine razı olmaz. (s. 45) İnsan doğallığını bozmadıkça ve kuralları ihlal etmedikçe, yüce Allah asla ona yönelik cezaî bir yaptırım uygulamaz. Aksine tahminlerin üstünde mükafatlar verir ona. (s. 49) Bu dünyada doğru ve faydalı olanı saptamak oldukça zordur. Hele tek başına, neredeyse imkansız. Öyleyse insanın dışarıdan desteğe ihtiyacı vardır (s. 55) Bunu bilen yüce Allah insana destek olsun diye içlerinden peygamber ve kılavuz olsun diye bir kitap göndermiştir. Zaten her zaman algı ile olgu arasında bir fark söz konusudur. Gerçek soğuklukla hissedilen soğukluk farklıdır. (s. 56) Değişen insan, değişmeyen insanlıktır. İslam düşüncesinde insan, ben diye işaret edilen, ruh ile desteklenmiş beden olarak tarif edilmiş. (s. 61) İnançta bir değişim ve dönüşümden bahsedilemez. Çünkü Allah, evren ve insanın birbirine olan konumlarında bir değişim söz konusu olamaz. Allah, yaratıcı; evren ve insan ise yaratılmıştır. İnsanın insanlığın da da bu yüzden değişim yoktur. (s. 62) Müslümanlar Irak coğrafyasına geldiklerinde birçok milletten, inançtan ve düşünceden insanlarla karşılaştılar. Yeni izah, yeni bir ilmin ortaya çıkmasını beraberinde getirdi: Kelam ilmi. Kelam ilmi, inancı izah ve savunma ilmiydi. (s. 63) Toplum hayatında bir değişmeye dinamik fıkıh anlayışı ile cevap verilmiş (s. 64) Hz peygamber Kur&#8217;an&#8217;da güzel bir örnek olarak nitelenmiştir. Uygulamada ikinci bir örnek ise, Hz peygamberin övdüğü ilk 3 nesildir. Sahabe, O&#8217;nun öğrenciler iyiydi (s.  65) İnsanın önce bedeni sonra da ruhu yaratılmıştır. (s. 72)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanoğlu uyanıkken hayal, uykudayken rüya görür. Herkes rüyasından olumlu ya da olumsuz etkilenir. Çünkü kişi, Rüya kahramanın bizzat kendisidir (s. 87) Baskının olduğu yerde özgürlükten bahsedilemez. Dışarıdan gelen telkinler iyi ya da kötü yönde etkileyici olabilir. Ancak neyin ne kadar etkileyeceğine, oyuncunun kendisi karar verir. (s. 89) Uyurken rüyalarımıza rahmani veya şeytani birtakım etkiler olabilir. (s. 90) Rüya&#8217;nın bir çok çeşidinin bulunduğu inkar edilemez bir gerçek. Öyleyse çeşitlerine göre rüyaları ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. (s. 91) Rüyalar kişisel, sübjektif ve her türlü yoruma açık olaylardır. (s. 92) Sorumluluk, görevdir. Görev bir nimetin bedelinin  karşılığıdır.  Öyleyse sorumluluk, bedeli bilmek ve yerine getirmektir. (s. 93) Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra bebeğini onları Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. (Buhari, Cenaiz, 93) Hz peygamber&#8217;e ilk inananların birçoğu müşrik ailelerin gençleriydi. (s. 94) Bütün zorlama ve tehditlere rağmen inandılar ve imanlarından vazgeçmediler. Bu yönüyle bakıldığında inanmayan ailede doğmak bir dezavantaj değildir. İslam&#8217;ın gerçekliğine vâkıf olduklara sorumluluk doğar. (s. 95) Müslüman olan sayısının az olması biraz da Müslümanların gereği gibi dindar olmadıklarından kaynaklıdır. Endonezya, Malezya, Filipinler Müslüman tüccarlardan etkilenerek İslam&#8217;ı kabul etmiştir. Demek ki günümüz Müslümanlarının yaşantısı yeterince kaliteli olmadığından, etkileme düzeyi de son derece düşüktür. Kalitesiz dindarlık da, dindarlaşmanın önünü tıkıyor. Kalitesiz dindarlık ortamında sadece namaz kılanı dindar  saymaya başladık. Halbuki İslam; inanç, ibadet ve ahlak bütünüdür. (s. 96) Bir kısım insanlar hayatlarına inançlarını yansıtmazlar. İnancı yeterince kalbinde yer etmemiş olan insan, erteleme yoluna gider. Bu hal insanda yerleşince umursamazlığa dönüşür. Kur&#8217;an&#8217;da iman ile amel ayrı ayrı zikredilmiştir. Amel imanın göstergesi, iman ise ibadetin temelidir. Tutarlılık kişinin inandığı gibi yaşamasıdır. (s. 100) Önce İslam&#8217;da reform denemeleri olmuş ama tutmamıştır. Şimdilerde ise, bir deizm modası başlatmak istiyor bazıları. Bu, aslında ibadetsiz bir din arzusudur. Kendilerince tanrının karışmadığı, insanın mutlak özgür olduğu bir garip inanç. (s. 101) Din bölünme ve parçalanma kabul etmez. Dünya tarihinde ibadet yönü bulunmayan hiçbir din yoktur. Ortaya atılan &#8216;doğal din&#8217; fikri bu yüzden tutmamış. (s. 102) Perhiz, dini olmayanın amacı sağlık, dini olanın amacı ise yine ibadettir. Oruçta temel amaç sağlık değil ibadettir. Zaten sağlığı yerinde olmayan da oruç tutmaz. (s. 104) Modern insan maddi olandan bıktı. Yeni şeyler arıyor. Her bulduğuna sarılıyor. (s. 105) İnsanın sınırsız olması mümkün mü? Cinsiyetten birbiriyle sınırlı, zamanla ve mekanla sınırlı, güç ve güçlüklerle sınırlı. İnsan bu sınırları gözeterek yaşamak zorundadır. Sınırsızlık, bir hayal ve rüyadan ibarettir. Rüya bile derin uykuda değil, uyanırken REM evresinde görülen bir olaydır. İslam&#8217;ın ibadetlerinde hareketsizlik yoktur ve istenmez de. Namaz harekettir, oruç harekettir, Hac harekettir. (s. 106) Zekat ise, paranın ve  servetin hareketidir. İnsanlar tatil günlerinde bile değişik aktiviteler yapma ihtiyacı hissederler. (s. 107) Münafıklar nerede, nasıl ve ne şekilde rahat ediyorsa oraya yönelirler. Kendilerinden başka kimseyi de düşünmezler. (s. 110) İslam dünyasında ise yüzyıllardır süren sömürge yönetimleri, ardından ortaya çıkan batıcı anlayışlar dindar insanların inançları üzerinde ciddi tahribata yol açmışlardır. (s. 111) Şükreden ve sabreden kazanmakta, aksi davranan ise kaybetmektedir. (s. 112) Deprem:  insanın bu yer hareketini meydana getirmesi de durdurması da söz konusu değildir. Dolayısıyla bu hareketten sorumlu da değildir. Sorumluluğu bu harekete yaklaşımındadır. (s. 114) Afetten değil, tedbirden sorumluyuz. Afet olduktan sonra yeni sorumluluklar doğar. Afete maruz kalanlar, afet ile sınav verirken kalmayanlar onlara karşı tutumları noktasında sınav vermekteler. Allah sistemi böyle kurmuştur. Her halükarda bir sınav içindeyiz.  (s. 116) Allah, dünyada çalışana verir. Ahiretteki güzelliği ise, şükür ve sabır vazifesini yerine getirene verir. Yapılması gereken sıkıntı da sabır, rahatlık da şükürdür. (s. 120) Doktorun tavsiyelerine uymak ve verdiği ilaçları kullanmak nasıl ki iyileşmek için gerekiyorsa, Allah&#8217;ın yarattığı şartlara uymak, verdiği imkanları kullanmak da sıkıntılardan kurtulmak için gereklidir, şarttır. (s. 122) Kansere yakalanan nice insanlar, sağlam bir irade göstererek hastalıkların üstesinden gelebilmektedirler. Ama iradesini kullanmayan bir insan, sigara gibi basit bir kötü alışkanlıktan bile kurtulamamaktadır. (s. 123) Ateistler, deistler ve bilimi din gibi gören çevreler özellikle gençlerin kafasını karıştırmaya hedeflemektedirler. Dayandıkları iki temel argüman var: Birincisi kötülük problemi, ikincisi ise evrenin zaten işlediği dolayısıyla bir tanrıya ihtiyaç duyulmayacağı. Biraz da biz ateist, deist ve bilime din gibi inananlara sorular soralım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Sizin bütün kötülüklerin ortadan kalkmasına yönelik uygulanabilir ve sonuç alıcı bir öneriniz var mı?  (s. 124)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 2- Bu dünyada kötülük yapanların zulümlerine nasıl bir ceza, mağdurlara yönelik nasıl bir telafi düşünüyorsunuz?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 3- Büyük patlamadan önce ne olduğunu açıklayabilir misiniz?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 4- Her olgu ve olayın neden sonuç içinde gerçekleşti evrende, bu patlama içinde bir neden gerekmez mi?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 5- Büyük patlama sonucu kaos haline gelen evrenin maddesi, nasıl oldu da büyük bir düzene dönüştü? (s. 125)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 6- Doğa, türlerini hızla kaybediyor. Bu tükenişi bilimin ürettiği silahlarla gerçekleştiriyor. Evrenin, canavar insana vereceği bir ceza yok mu? Herkesin yaptığı yanına kar mı kalacak? (s. 127)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 7- Yıllar öncesinde ateistler evrenin mükemmel bir makine olduğunu, asla bozulmayacağını ve durmayacağını iddia ediyorlardı. Bununla dindarların kıyamet inançlarının boşuna olduğunu söylüyorlardı. Neden şimdilerde telaş içinde, yeşil politika ve slogan üretme derdine düştüler?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 8- Dünyanın en kanlı ve en tahrip edici savaşı 2. Dünya savaşıydı. O savaşın tarafları arasında hiçbir din devleti, devletlerin başında da dindar kimlikli kişiler yoktu. (s. 128)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 9- Bütün bu vahşeti yaşatanlar, sadece ölmekle kurtuluş mu olacaklar?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 10- Acaba ateizm ve evrim, ırkçılığın ve faşizmin merdiveni veya payandası mıdır?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 11- Seküler yöneticilerin hakim olduğu bugünün dünyasında neden ölümcül hastalıklarla baş etmek için harcanan para, silah teknoloji geliştirmek için harcanan paradan çok daha azdır? (s. 129)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 12- Neden ilaçlar bu kadar pahalıdır? Bilim yuvaları olan tıp fakültelerinde ve araştırma hastanelerinde tedaviler neden bu kadar pahalıdır?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 13- İnsan kaçakçılığı ve organ mafyası organizasyonlarını dindarlar mı yoksa dinden uzak olanlar mı kurup yönetiyor? Organ mafyasının işgücünü üstlenen doktorları, neden yaptıkları profan yemin ve bilim engelleyemiyor?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 14- Ateist yönetimler neden hep baskıcı, dayatmacı ve mağdur edici oldu? Eşitlik sloganı ile iktidara gelen bu ateist ideoloji neden insanı refah ve mutluluğa götüremedi?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 15- Ateist komünist Çin&#8217;de işçi ücretleri ne kadardır? Neden batılı büyük teknoloji firmaları bütün ürünlerini orada üretiyor? (s. 130)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 16- Neden ateistlerin kıblesi, kapitalist Avrupa ve Amerikadır?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 17- Pozitivist anlayışın güçlü olduğu Avrupa ve Amerika&#8217;da intihar olayları neden bu kadar yüksektir? Neden bilim insanı rahatlatmıyor, aksine strese sokuyor?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 18- Zenginlik ve refah biraz da sömürü, şantaj ve dayatma işi midir. (s. 131)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 19- Ateistler ve deistler ne zaman kendi ahlaksızlıklarını görmeyi düşünüyorlar?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 20- Bilim neden gittikçe ömrü kısa ürünler üretiyor? Bilimle hayatımız rahatlıyor ve kolaylaşıyor mu yoksa bir labirentin içinde sürekli koşmaya mı zorlanıyoruz?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 21- Bilim bizim sömürülmemiz için bir araç olarak mı kullanılıyor? (s. 132)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 22- Bilim insanın en iyi ve sofistike sömürü aracı mı oldu?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 23- İnsan hakları beyannamesinin yayınlandığı günden bugüne dünyada insan hakları alanında ne kadar iyileşme oldu?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 24- Bilimin verileri ile nüfus planlamasının iyi bir şey olduğu yıllarca söylendi. Şimdi ülkeler nüfuslarının artması için teşvikler veriyorlar. Bu yaman çelişki nasıl izah edilebilir?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 25- Her geçen gün çözümsüz ve ölümcül hastalıkların ortaya çıkması acaba bu doğallığa aşırı müdahalenin bir sonucu mudur? (s. 133)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 26- Feminizm, kadınları daha mutlu edebildi mi? (s. 134) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-11710" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kafama-takilanla_1.jpg" alt="" width="73" height="98" /> Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kafama takılanlar 2</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı sorular var ki övgüye değer ilginin ve merakın değil ancak inanç karşıtlığı takıntısının bir eseri olarak ortaya çıktığı bir gerçektir.(s. 8) Kur&#8217;an&#8217;daki &#8216;hamd&#8217; kelimesinin de övmekten çok şükretmek baskın anlamdır. Bununla insan olma bilincine varır, sınırlarını ve sorumluluklarını bilir. Yine bu bilinçle Allah&#8217;a şükreder. Allah&#8217;ın teşekküre ihtiyacı yok ama insanların ihtiyacı var. Teşekkür etmemek ise, nankörlük.(s. 14) İmtihan, kişinin yapıp etmelerini kendisinin görmesini sağlamak ve bir değer biçmek için yapılır.(s. 16)  Şeytan, &#8220;benim yaptığım boş bir çağrıdan ibaretti, ama siz o çareyi hemen uydunuz.&#8221; der. (İbrahim Suresi, 22) Yüce Allah, herkese verilen imkan kadar sorumluluk yüklemiştir.(s. 19) Dünya hayatında fakir veya zengin sağlıklı ve hasta olmak değil, yapılan iş, verdiği imkanların nasıl kullanıldığı önemlidir.(s. 21) Deprem, sel ve hastalıklar&#8230; Yüce Allah insanları bunlardan değil bunlara karşı tedbir alıp almamaktan sorumlu tutacaktır. Neden burada değil de ahirette, imtihan anında ve alanında ceza kesilmez de ahirete saklanır? Cezalar imtihanın bitmesi ile belirlenir ve kesilir. Dünya hayatı ölüm anına kadar imtihan zamanıdır. (s. 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu imtihan dünyasında yüce Allah insandan iki şey istemektedir: Zorluk karşısında sabır. Nimet karşısında şükür.(s. 27) Maturidi, &#8220;şartlar ve imkanlar gözetilmezse yenilgi kaçınılmazdır.&#8221;der.(s. 30) &#8220;Allah Petrol verdi. Bir de mühendis versin.&#8221; demek ne kadar saçmadır, başarı ve üstünlük sonuca göre değerlendirilir. (s. 32- 33) &#8220;Ey Rabbimiz, bize hem dünyada hem ahirette güzellik ver.&#8221; (Bakara, 201) Şeytanın yaptığı, insana sadece kötülük fısıldamaktır, insan eğer aklını ve iradesini doğru kullanırsa, şeytanın insan üzerinde hiçbir etkisi olamaz.(s. 35) Şeytan, manevi ve psikolojik tarafımızın mikrobudur. Maçta savunma, kaleci ve rakip takım olmazsa, atılan sert top filelerle buluşsa bile seyirciler bu maçtan keyif alır mı? Bizi iyi ve başarılı yapan şeyler biraz da kötüler ve kötülüklerdir.(s. 36) Refah içinde olan bazı insanların, ucunda ölüm ihtimali bulunan maceralara kalktığını görüyoruz, bundan mutluluk duyuyorlar. Hiçbir şeye mutlak iyi veya mutlak kötü denilemez.(s. 37) Bizler şeytanın gerçekliğini kabul edip ona göre yaşamalıyız.(s. 38) Her tür kötülük ve zorlukla mücadele azmi, insanın mutluluğunun başlangıç noktasıdır.(s. 39) Yüce Allah evreni zıtlıklar ahengi içinde yaratmıştır. Aynı nesne içinde hem zarar hem yarar vardır. Ateş, su, akrebin zehri&#8230; İki zıt özelliğinin bir nesnede birleştirilmesi&#8230; Bunların tek bir güç sahibinin elinden çıktığını gösterir. (s. 44) İmkan ve şartları yaratan Allah&#8217;tır ama bunları kullanma niyet ve kastı insana aittir. Adam öldürmek kötüdür ama, savaşta bir kişiyi öldürmek aynı değildir. (s. 47) Allah&#8217;ın yarattığı şeyler kötü değildir, kötülük bizim niyet, istek ve arzularımızla ortaya çıkmaktadır. Zina haramdır ama evlilik helaldir, sarhoş edici içecekler haramdır, etmeyenler helaldir. (s. 48) Kötü dediğimiz şey görecelidir. (s. 53) Deprem gizli değildir, kötü olan varlığı değil bunlara karşı insanın tedbir alıp almamasıdır. Allah&#8217;ın yarattığı doğaya uygun davranmalıyız. (s. 54) Mutlak şer hırs, tamam ve ölçüsüzce davranışlar sonucu meydana gelen kötülüklerdir. (s. 55) Küresel erozyon, hayvan türlerinin yok olması, salgın hastalıklar&#8230; Bunların nedeni insanlarıdır. Allah insanları imkanları ve şartları kadar sorumlu tutar. (s. 56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Psikolojisi yüksek olan kişilerin başarı katsayısı katlanır. Güçlü psikoloji nasıl elde edilecek ve sürdürülecektir. Yalnız olmadığı duygusu kişiye motivasyon sağlayan en önemli husustur. (s. 60) Dua en önemli motivasyon aracıdır. (s. 61) Dua İnsanın kendisini bilmesidir, insan zor şartlarda paniğe kapılır ve şoka girer. Dua ile insan yalnız olmadığını anlar. (s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrim teorisinde ilk maddeyi patlamaya götüren neden neydi, cansız maddeden canlı varlık nasıl ortaya çıktı? (s. 64) Evrendeki her gelişmeyi zorunlu sebep sonuç ilişkisine bağlayan materyalistler, evrenin varlığa gelişi ve ilk canlının ortaya çıkışı söz konusu olduğunda bu tezlerini bir yana bırakıyorlar. Evrenin tesadüfen oluştuğunu ileri süren materyalistler gündelik hayatlarında ise işlerini asla tesadüf/şansa bırakmazlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrenin kendi içinde bir güç barındırma iddiasına panteizm denir. (s. 65) Üreme kabiliyeti bulunan ilk canlı nasıl ortaya çıktı, hayat tek başına kimyasal tepkimelerden ibaret sayılamaz, hücre bile bir bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemi. Evrim bir senaryodur. (s. 66 -67) Evrim teorisinde farklılıklar göz ardı edilip, sadece benzerlikler dikkate alınıyor, başta bilinç olmak üzere!(s. 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yeniden diriliş nasıl olacak? Nohut tanesi toprağa atarsanız, su ve güneş&#8217;le buluşturursanız, tohum olur birden canlanır.(s. 70) İnsanı doğumla başlatıyorsunuz, doğum öncesi geçirilen evreleri göz ardı ediyorsunuz.(s. 71) Acbüz-zeneb hiç yok olmayan, insanın yaratılış özü veya çekirdeğidir, yeniden yaratılış bunun üzerinden gerçekleşecektir. (Y. Şevki Yavuz, Acbüz-zebep, DİA) (s. 75) Bilimsel gelişmeler evrenin başlangıcının ve sonunun bulunduğu tezi üzerinde yoğunlaşmış görünüyor.(s. 77) Kişinin öte dünyadaki konumu tamamen bu dünyada yapıp etmelerine göre şekillenecektir. İnsanın içinde bir ebedilik duygusu, Bir de kusursuzluk arzusu bulunmaktadır. Bu ikisini bu dünyada karşılamak imkansız. (s. 79) İki duygunun karşılanacağı bir yerin veya zamanın olması gerekir. (s. 80) Ahirete inansak da inanmasak da bu dünyanın bizim için ebedi olmadığı kesin. (s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir örtüyü yırtmakla bir bayrağı yırtmak aynı kefeye konulabilir mi? Katilin bir saniyelik süre içinde işlediği cinayet süreye göre değerlendirilemez. Ateist Allah&#8217;ı yok saymaya deist ise Allah&#8217;a sınır koymaya kalkışandır.(s. 83) Allah kendisine başkaldıran kullarına rahmeti gereği bir ömürlük süre tanır. Bu anlayışlarını ısrarla ve inatla sürdürürse, adaleti gereği cezayı keser. (s. 84) Duyguların varlığını akıl nasıl kabul ediyorsa, meleklerin varlığın da aynı şekilde kabul edebilir. (s. 88) Zamanı panteistleri, &#8220;Melekler aslında tabiat olayıdır.&#8221; derler. (s. 89) Kelamcılar, tabiat olaylarına kanunlarına adetullah adını vermişlerdir. Peygamberler hidayet verici değil, hidayet vesilesidirler. Melekler de bu şekilde görevlidirler.(s. 90) Bilimin ürettiği bilgilerden hangilerinin gelecekte doğrulanıp hangilerinin yanlışlanacağını bugünden kestirmek imkansızdır. (s. 91) Düşüncelerimizi, yanlışlanma ihtimali bulunan gelişmelere bağlarsak insan önünü göremez hale gelir.(s. 92) Sevgi, saygı ve içtenlik gibi duygu ve durumları gözlemlemesek bile onlardan sayısal bir değer üretmemiz imkansızdır. (s. 95)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed gerçek bir kişilik miydi? (s. 99) Hz peygamberin vefatından on yıl geçmeden, İran ve Mısır&#8217;ın tamamı Müslümanların eline geçmiştir. (s. 100) Fetihlerin başlangıç noktası olan İslam&#8217;ı bildiren, uygulayan Hz Muhammed Mustafa&#8217;dır. (s. 101) Hz Muhammed, &#8216;Ben Lider olacağım&#8217; demedi. &#8216;Seni lider yapalım&#8217; teklifi onlardan geldi, ama o bunu reddetti. Medine sözleşmesine rağmen özellikle Yahudiler her fırsatta, hainlik peşinde olmuşlar. (s. 108) Hz Peygamber salt lider gibi davransaydı, 10 yıl kendisine zulmeden şehrinden ayrılmasına sebep olan, hicret ettiğinde de kendisini rahat bırakmayan Mekkeli müşriklerden İntikam alırdı. Peygamberler gelmeseydi dünya tamamen güç peşinde koşan, salt otorite kurmayı amaçlayan liderlere kalırdı. (s. 109)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sosyal yapı, çatışma üzerine kurulmuştur. Bu da zulümlere ve zararlara yol açar. Öyleyse otorite şart ama bunun, hak ve adalet esaslı olması gerekir.(s. 110)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an Arapça indirildi, İslam evrensel mi? Kültür değişimi, kültür alışverişidir.(s. 111) Hz Musa sadece Yahudilere değil, aynı ırktan olmayan firavun ve halkına da peygamber gönderilmiştir. (s. 113) Ateistlerin neredeyse baş tacı ettikleri komünizm, sosyolizm ve anarşizm gibi ideolojilerin ilk metinleri belli bir dilde üretildi. Karl Max&#8217;ın İngilizce yazması, bu ideolojinin Rusya&#8217;da kabul edilmesine engel teşkil etmedi. (s. 114) Kur&#8217;an bütün insanlara hidayet rehberidir. (Bakara Suresi 185. ayet) &#8220;Seni bütün insanlara peygamber olarak gönderdik&#8221; (Sebe Suresi 28. ayet) Hz Muhammed, Mekke Panayır yerine gelen her milletten insana İslam&#8217;ı duyurmayı görev bilmiştir. Medine Döneminde ise İranlı, Rum, Habeşli her ırktan ve her renkten Müslüman olanlar ayrıca, Bizans, İran, Mısır gibi  dönemin en güçlü devlet adamlarına yazdığı davet mektupları vardı. (s. 115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ebu Leheb peygamberlik davasından sonra, bırakın rahmet elçisinin yanında olmayı tarafsız bile durmadı, sürekli düşmanca davrandı. &#8216;O bir delidir, tedavisine uğraşıyoruz&#8217; gibi iftiralarda bulundu. (s. 117) İnkarcılara hitap edildiği yerlerde, &#8216;Onlara de ki&#8217; şeklinde ifade bulunur. Ama Ebu Leheb&#8217;in hesabını Allah kesiyor.(s. 119)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zeyd&#8217;in Hz Peygamber de bir akrabalık bağı yoktur. Zeynep de gelini ya da baldızı değildir. Halasının kızı idi ve Hz Peygamberin Zeynep ile evliliği de hala kızıyla yapılmış bir evliliktir. (s. 125) &#8220;İnsanları gerçek babalarının ismi ile çağırın. Eğer babalarını bilmiyorsanız, Onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.&#8221; Evlatlık durumu kaldırılmak suretiyle Hz peygamberle Zeyd arasındaki evlatlık ilişkisi sonlandırılmış oldu. Din kardeşliği ve dostluk ise baki kaldı. (s. 129) &#8220;Evlatlıkların evlilik ilişkisinin bittiği eşleriyle evlenmeleri hususunda müminlere bir zorluk olmasın diye seni o kadınla evlendirdik” ifadesi, bu evlilik kararının tamamıyla yüce Allah&#8217;a ait olduğunu göstermektedir. (s. 130) Zeynep, Hz Peygamberin bilmediği ve görmediği bir kız değildir, halasının kızıdır. Bir gönül işi olsaydı, Peygamberimiz daha baştan kendisine nikahlardı onu. Peygamberin gizlediği şey, Zeynep&#8217;in boşanacağı ve kendisiyle evleneceği bilgisidir.(s.131) Toplumsal değişimleri gerçekleştirmek zordur. İslam iki tabuyu yıkmıştır. Birincisi bir çocuk ancak biyolojik anne babasına nispet edilebilir. İkincisi ise boşanmış kadın istediği kişiyle evlenebilir. (s. 132) Hz Aişe: Eğer Hz Muhammed Kur&#8217;an&#8217;da bir şey gizlemek isteseydi, Bu ayeti gizlerdi. Bu ayet, Hz Peygamberin Kur&#8217;an&#8217;ı kendisinin yazmadığının açık delili sayılmıştır. (s. 133)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müteşabih ayetlerin indirilmesinin hikmeti: Akıl ve düşünme yeteneğimizi kullanmaya teşviktir.(s. 138) İkinci hikmeti, ilmin ve ilim sahiplerinin değerlerinin anlaşılmasıdır. Böyle bir kişinin imanı, taklidi değil tahkiki imandır. Burada bilmeyenler kınanmıyor, onlardan bilenlere müracaat etmeleri isteniyor.(s. 139) &#8220;Şayet bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun.&#8221; (Enbiya suresi 7. ayet) Üçüncü hikmeti, bir iyi niyet ve irade sınaması olmasıdır. (s. 140) İnsan doğal ve normal olmalı.(s. 145) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15808" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/846956387243537568.png" alt="" width="77" height="106" /> Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Montgomery Watt ve Rudi Paret</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ı oryantalizm disiplini ile değerlendirme gayretleri yeniden ivme kazanmaya başladı. Oryantalizm, Avrupa kültürünün doğuyu yönetmek ve ona yön vermek için kullandığı sistemleştirilmiş bir disiplindir. Müsteşrikler, batı medeniyetinin kafalarda egemen olmasını amaçlamaktadırlar. Kendi Medeniyetlerinde bir nevi kutsiyet meydana getirerek alternatifsiz bir yol olduğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar. (s. 9, 73) Kendi din ve kültürlerini doğu toplumlarında hakim kılmak gayretinde olan ve çoğu Yahudi Hıristiyan din adamlarından oluşan müsteşrikler birçok konuda çalışmalar yapmışlardır çoğunlukla Bu araştırmalarını şüphe davet edici bir üslupla ve İslam inancında ciddi sarsıntılar meydana getirecek tarzda yapmışlardır. (s. 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Montgomery Watt, &#8220;İlk dönemde Hz Muhammed Allah&#8217;ın bir baş tanrı olarak kabul etme şeklinde inanca sahipti.&#8221; demektedir. (s. 11) Şayet peygamber risalet öncesi dönemde müsteşriklerin baş Tanrı inancını kabul etmiş olsaydı, müşrik toplumlar mutlaka şöyle derlerdi: &#8220;Ey Muhammed, sende önceleri bizim gibi düşünüyordun. Şimdi ne oldu?&#8221; Oysa böyle bir itiraz hiç olmamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mevdudi, &#8220;Peygamberlerin masum olmaları, kasten hiç günah işlemeye yeltenmeyecek kadar nefislerine hakim olup Allah&#8217;tan korkmalarıdır.&#8221; demektedir. (Mevdudi, Tarih boyunca Tevhid mücadelesi I/55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Montgomery Watt, Hz Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si 12. sayfada şöyle demektedir: &#8220;Hz Muhammed&#8217;in gerçekten bir peygamber olduğuna inanıyorum. Çünkü asırlar boyunca İslam birçok üstün, takva sahibi insan yetiştirmiştir. Kur’an &#8216;ın ilahi kaynaklı olduğu kabul edilmelidir.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed Tevrat ve İncil&#8217;den alıntılar yaptı ise, birçok İslam alimi neden İsrailiyat diye bir bilim dalının doğması neden olmuşlardır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunus 16. ayette Peygamberimizin bütün ömrünü Mekkeli müşrikler arasında geçirdiği ifade edilir. Hayatının hiçbir yanı müşriklerden saklı değildir. Peygamber olduğunu söylemeye başladıktan sonra birdenbire dilinden dökülmeye başlayan hikmet dolu sözler hiçbir yerde görülmemiş ve duymamıştı. Kimse onun siyasi veya toplumsal konular ile ilgilendiğini görmemişti. (s. 21) Yalancılık, dolandırıcılık ve benzeri illetler onun yanından bile geçmemişti. (s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hıristiyan oryantalist Watt, &#8220;Hicretten önce bile Hz Muhammed&#8217;in davetinden evrensel olarak bahsedilmektedir.&#8221; (M. Watt, Hz Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si, s. 131) demektedir. Zaten Maide suresi 15. ve 16. ayetlerde de, &#8220;Ey ehli kitap, elçimiz size geldi.&#8221; buyrularak onlara da peygamber olarak gönderildiği ilan edilir. Kur&#8217;an&#8217;daki kıssalar ibret alınacak şeylerdir. (s. 32) Tarihsellik, insan ürünleri malzemeleri okumak üzere ortaya atılmış bir yöntemdir. Oysa Kur&#8217;an ilahî kaynaklıdır. Zaten bunlar tamamen ithal kavramlardır. (s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Garanik olay: Ebu Hayyan: Bu rivayet, Muhammed Bin ishak&#8217;ın siretinde şöyle değerlendirilir. &#8220;Bu zındıkların uydurmasından ibarettir.&#8221; Beyhaki de bu kıssa, nakil yönünden sabit değildir, ravileri de yalancılıkla itham edilmiştir.&#8221; der. (s. 41) Profesör Doktor Sait Şimşek, &#8216;Bu kıssanın sahih bir senetle gelen tek bir rivayeti mevcut değildir. İbni Hacer, rivayeti olmuş kabul ederken Said bin cübeyr&#8217;in rivayeti hariç, bu konudaki rivayetlerin tamamı zayıf ve munkatıdır.&#8221; der. Kabul ettiği tek rivayet zincirindeki Said bin Cübeyr&#8217;in, İ. Abbas ile görüştüğünden İbni Hacer emin değildir. &#8216;Fima ahseb&#8217; (zannımca) diyerek, Cübeyr&#8217;in İ. Abbas ile görüştüğünden emin olmadığını belirtir. Mekkeli müşrikler putlarının ismi zikredilince, Müslümanlar Allah&#8217;a secde ederken onlar da kendi putları için secde etmişlerdir.  Mekke&#8217;de Müslümanlar Kabe&#8217;de namaz kılmaya başlayınca ve Habeşistan&#8217;da Necaşi&#8217;ye karşı, Müslümanlara müsamahakar davrandığı için isyanda başlayınca Habeşistan&#8217;daki Müslümanlar Mekke&#8217;ye geri dönmüşlerdir. ( Profesör Sait Şimşek, Günümüz tefsir problemleri, s. 498-544)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hıristiyan bir müsteşrik olan Watt, Hz Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si adlı kitabın 17. sayfasında şöyle der: &#8220;Eğer Kur&#8217;an, -tesadüfen bile olsa- yeryüzünün Güneş&#8217;in etrafında dönüyor olduğunu söylemiş olsaydı, bu, düşmanlarına Kur&#8217;an&#8217;ı reddetmek için ekstra bir gerekçe sunacaktı. Bunun yerine, oldukça açık ifadelerle Allah&#8217;ın yaydıkça yaydığı, düz bir yeryüzünden bahsedilir. Bunu ifade etmek için, birkaç farklı Arapça kelime kullanılmaktadır; ancak bunların hepsi kuşkusuz yeryüzünün düz olduğuna dair özel bir vurgu taşımamaktadır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam düşmanı Rudi Paret Hz Muhammed&#8217;in, &#8220;İnsanî büyüklüğünü kabul eder, gururdan tamamı ile uzak olduğunu&#8221; kabul eder.  (Kur&#8217;an üzerine makaleler, s. 119,137)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Watt, Hz. Peygamber&#8217;in samimiyetini ve beşerî kaynaklardan elde ettiği bilgilerin kaynağını tespit etmeye çalışarak bu konuda üç ihtimal sıralar. Buna göre Hz. Peygamber, ya kendisine aktarılan beşerî kaynaklı bilgilerle vahiy yoluyla gelenleri birbirine karıştırmış ve neticede bunların tamamını vahiy olarak değerlendirmiş; ya bilgilerini telepatik karakter arz eden birtakım normal üstü yollarla elde etmiş olabilir veyahut da &#8220;nûhyî= vahyederiz&#8221; ifadesi, &#8220;ilham ederiz&#8221; manasında anlaşılmalıdır. Bu son ihtimale göre Hz. Peygamber&#8217;in ilahî mesajları doğrudan vahiy yoluyla değilde ilham yoluyla almış olduğunun belirtildiği açıktır. O, İslamî inanç esaslarının (doctrine) da yeni bir şekillendirmeye (re-formulation) tabi tutulması gereğine işaret etmek suretiyle, İslam ve Müslümanlar hakkındaki objektif sayılabilecek tutumunun, belki de biraz politik mülahazalardan kaynaklandığının ipuçlarını verir. Ona göre Hz. Peygamber, bu heretik bilgi ve kıssaları içerisinde bulunduğu toplumdan öğrenmiş ve herhangi bir kritiğe tabi tutmaksızın onları Kur&#8217;ân&#8217;a adapte etmiştir. (Doç. Dr. Özcan Hıdır, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz Muhammed (sav) &#8211; Özel sayı- Ankara, 2003, s. 301, 304, 305)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11796" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/iki-mustesrik-2021.png" alt="" width="73" height="103" />  Maşallah Turan, Batılı iki müsteşrik Montgomery Watt ve Rudi Paret&#8217;in İslam&#8217;ı algılama biçimlerinin kritiği </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam&#8217;a İtirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den Cevaplar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Resulullah devrinde yapılan itirazlar gözden geçilince ta asrımıza kadar yapılan itirazların da hemen o devirde yapılanlardan farksız olduğu anlaşılmaktadır. (s. 8) Goldziher; &#8220;üstünlük ölçüsü Allah korkusu olmuş, kabile itibarları ortadan kalkmıştır.&#8221; (al-Akaide va&#8217;ş-Şeria fi&#8217;l- İslam, s. 12) Kul kalmak istedi, kulluğu krallığa tercih etti. (s. 17) &#8220;Beni övmeyin.&#8221; (İbni Hişam, 2/658; aş-Şifa, s.101) &#8220;Ben kral değilim.&#8221; (İbni Sa&#8217;d, al- Tabakat al-Kübra, I/5) &#8220;Benim için ayağa kalkmayın.&#8221; (Iyad ibni Musa, Şifa, s. 101) &#8220;Resul (s.av) hiçbir zaman puta ibadet etmemiştir.&#8221; (s. 87) Goldziher, Caetani vb. şu fikirdedirler; Muhammed kavminin düştüğü bataklıkları gördükçe bunları kurtarmayı hayal etmiş, peygamber olduğuna inanmış, tasarladığı düşünceleri ebedi bir üslupla ifade ederek vahiy diye etrafına duyurmuştur. Bu iddialarıyla 1400 sene önceki Ebu Cehil gibi cahil müşriklerin fikrini tekrar etmiş oluyorlar. (s. 126) Goldziher, &#8220;Peygamberliğinin başlangıcında düşünceleri, başkalarına ait darb-ı meseller şeklinde harice aksediyordu.(al-Akaide va&#8217;ş-Şeria fi&#8217;l- İslam, s.8) &#8220;Esatirul-awwalin&#8221;, Eskilerin masalları diyor Goldziher, tıpkı Mekke&#8217;li müşrikler gibi! (s. 127) &#8220;Müşriklerden yüz çevir seni alaycılardan koruyacağız yakında bilecekler.&#8221; (Hicr, 94-95)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Güneşi getirip sağ elime koysanız bu davadan vazgeçmem.&#8221;(İbni Hişam, Siratün- Nebi, I/418; Taberi, Tarihül-Umumi vel- Mulük, II/66, Taberi, Camiül Beyan, XXIII/71-72; Kadi Beydavi, E. Tenzil, II/339) Allah&#8217;ın elçisi, &#8220;yarın cevap veririm.&#8221; dedi, vahiy bir rivayete göre 15 gün bir rivayete göre 40 gün gecikti.&#8221;Hiçbir şey için, &#8216;ben bunu yarın yapacağım&#8217; deme. Ancak, &#8216;Allah dilerse yapacağım&#8217; de.&#8221; (Kehf, 23) Übey Bin Halef, çürük bir kemiği ufalayarak: Böyle çürüdükten sonra bunu kim tekrar diriltecek? diye sorar. &#8221; Deki, onları ilk defa yaratan diriltir&#8221;. Yasin, 77-83); Taberi Camiul-Beyan, XXIII/318; İbni Hişam, I/362)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Araplar belağet konusunda çok ileri gitmişlerdi. Panayırlarda, şairler şiir yarışması yaparlardı. (s.163) Kureyş; &#8220;Muhammed&#8217;e gelenin çoğunu, o Hıristiyan Cebir öğretiyor.&#8221; dediler. Bugün de müsteşrikler rahip Bahira&#8217;dan öğrendiğini ileri sürmektedirler. Öyle bir öğretici olsaydı, &#8220;bunu ben öğretiyorum&#8221; diye ifşa etmez miydi? Çünkü Kur&#8217;an&#8217;a karşı koymak için o kadar sebep vardı ki, herkes Kur&#8217;an&#8217;a karşı koyup nazire yapanı başüstüne gezdiriyordu. (s.173)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müşteşrik Duhl; &#8220;Peygamberin Tevrat, Zebur ve İncil&#8217;in gerçek manada içeriği hakkında bir bilgisi olmadığını ve adı geçen kitapları okumamış bulunduğunu, İncil&#8217;i hiçbir zaman bilmediğini&#8221; söylüyor. Peygamberimiz okumak bilmez, yabancı lisan bilmez idi, kaldı ki o sırada ne Ahd-i Atîk (Tevrat) ne de Ahd-i Cedîd ( İncil) Arapçaya çevrilmemişti, bunların Arapçaya tercümesi miladi 10. asırdan sonra olmuştur. (s.175)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müsteşrik W. Montgomery Watt, &#8220;Şurası inkar edilemez bir gerçektir ki, ne Muhammed&#8217;in çağdaşları ve ne de sonraki yazarlar Arapçada Kur’an&#8217;la baş edebilecek bir söz söylemeye muvaffak muvaffak olamamışlardır.&#8221; (W. Montgomery Watt, Islamic Surweys, I/109)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlim öğrenmek her Müslüman farzdır olmuş. (İbni Mâce, Mukaddime, 17; Feyfü&#8217;l Kadir, IV/267) Ebu&#8217;d Derda, &#8220;İlme gidişi cihad saymayan kişinin aklında ve re&#8217;yinde eksiklik vardır.&#8221; der. (İhya, 7/19)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A.J. Arberry; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı anlayabilmek için iyi Arapça bilmek yanında, onu bir Müslüman gibi okumak gerektiğine&#8221; işaret eder ve der ki, &#8220;değerlendirme bu esaslara dayanınca, bıktırıcı tekrarlar gibi ithamlar manasızlaşır.&#8221; (The Holy Koran, London 1953, s. 26- 27) &#8220;Ben Kur&#8217;an&#8217;ın tabiatüstü bir eser olduğundan şüphe etmiyorum zira, büyük bir vahiy hitabesi olmanın bütün işaretini taşımaktadır.&#8221; (Marmaduke Pickthall, The Holly Koran, London 1953, s. 31) &#8220;Yine de çeviri Mukaddes Kur&#8217;an değildir. Ne Arapça Kur&#8217;an&#8217;ın yerini tutar ne de onun kapsamlı manasını ifade edebilir.&#8221; (M. M. Pickthall The Meaninq of The Glorious Qur&#8217;an, I/3) Manuell King; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın Hz Muhammed tarafından vücuda getirildiği ekseriya iddia olunur. Bu görüşe göre Hz Muhammed Kur&#8217;an&#8217;ı Tevrat ve incil&#8217;den intihal etmiştir. Benim kanaatim bunun hilâfınadır.&#8221; (s. 282)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam mutlaka fazla kadınla evlenmeyi emretmemiş, sadece buna müsaade etmiştir. (s. 437) İslam 4 kadınla evlenmeyi şarta bağlamıştır. İslam çok kadınla evlenmeyi zorlaştırmıştır. (s. 440) İslam birden fazla kadın almaya müsaade etmiş ise de bu teşvik değil hayatın gerekleri karşısında bir müsaadedir. Osmanlı imparatorluğu&#8217;nda birden fazla kadınla evli olmanın sayısı çok azdı. (s. 442) İslam&#8217;da kız çocuğuna erkek kardeşini yarısı kadar miras verilmesi, kızın erkekten aşağı görülmesinden dolayı değil, erkeğin bir aileyi besleyip geçindirmek zorunda bulunmasından dolayıdır. (s. 449) Serşeklik eden kadın için İbni Abbas ve Ata, misvak ile dövülebilir demişlerdir. (Taberi, Camiul beyan, V/68) Boşama durumu ortaya çıktığında erkek 3 aylık süre içinde karısına dönebilir. (s. 463) Bakara suresinin 229 ayetinden ve gerekse Talak suresinin 1. ayetinden açıkça anlaşılıyor ki, bu 3 boşama bir ağızda söylenecek sözler olmayıp, 3 ay içerisinde ve her ay bir tane olmak üzere verilecek ayrı ayrı talaklardır. (s. 464) Karısını bir defada 3 talak ile boşayıp sonra pişman olan Abdu Yezid&#8217;in, peygamber karısına dönmesini emretmiş, Abdu Yezid; Ya Resulallah ben onu 3 talak ile boşadım, demesi üzerine Hz. peygamber biliyorum demiş ve talak suresinin 1. ayetini okumuştur. (s. 465)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler Kur&#8217;an&#8217;daki kıssaların tekrarlandığını ve bunun bıktırıcı bir şey olduğunu söylerler. Kur&#8217;an konuya uygun olarak bir kıssanın belirli bir halkasını zikreder. Kıssanın tamamı tekrarlanmaz. (s. 494) Kıssa tekrar edilmişse, o tekrarında muhakkak yeni bir şey getirilmiştir. (s. 501)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12002" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kurandan-cevaplar-sa-k.jpg" alt="" width="97" height="127" /> Profesör Süleyman Ateş, İslam&#8217;a itirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den cevaplar</span></p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Batı düşüncesinde dönüm noktası</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bunalım, modası geçmiş bir dünya görüşünün (Descartesçı, Newtoncu bilimin mekanistik dünya görüşünün) kavramlarını, artık bu kavramların terimleri ile anlaşılamayan bir gerçekliğe uygulamaya çalışmamızdan doğmaktadır. (s. 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk defa bizler bu gezegen üzerindeki insan ırkının ve her türlü hayatın imhasına yönelik gerçek bir tehditle karşı karşıyayız. Kasım 1978&#8217;de Amerika ve Sovyetler arasındaki silahların sınırlandırılması anlaşması tamamlanır tamamlanmaz, pentagon son 20 yıl içindeki en hızlı nükleer silah üretim programını başlattı. 5 yıllık savunma bütçesi 1 trilyon dolar idi. (s. 15) 1978&#8217;de dünyadaki askeri harcamalar aşağı yukarı 425 milyar dolardı. Her gün için 1 milyar dolar! Gelişmekte olan ülkelerin silahlanmaya harcadıkları para, sağlık hizmetlerine harcadıklarında 3 kat fazladır. (s. 16) Nükleer silahlar güvenliğinizi değil yalnızca topyekûn imha olasılığını artırmaktadır. (s. 17) Teknolojimizin ekolojik sistemleri yok edebileceği artık gözle görülür hale gelmiştir. (s.18) Sanayileşmiş ülkelerde başlıca  ölüm nedenleri, uygarlık hastalıkları denilen kalp hastalığı, kanser, kronik hastalıkdır. Ayrıca  şiddetli depresyon, intiharlardaki artış, artan alkolizm, davranış bozuklukları, kitlesel işsizlik, servetin kötü bölüştürülmesi, çoğu milli ekonomilerin yapısal tezahürleri de cabasıdır. Birçok sorunların ortaya çıkmasına neden olan doğal çevremizin bozulmasıdır. (s. 19) Canlılıklarının en yüksek noktasına ulaşan uygarlıklar, kültürel enerjilerini yitirmeyle çökmeye başlarlar. Çöküşte ki en esaslı neden esnekliğin yitirilmesidir. (s. 24) Marx&#8217;ın gözündeki kendi benlik imgesi, kendisinin de söylediği gibi ‘Sosyolojinin Darwin’i’ olmaktı. (s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fizik, 20. yüzyılda mekanistik dünya görüşünün sınırlılıklarını açıkça gözler önüne seren çok sayıda kavramsal devrimler geçirdi. Bu yeni evren, bir makine şeklinde değil, ahenkli bölünmeyen bir bütün halindeki bir evren modelini sunmakta idi. Dinamik bir ilişkiler ağı şeklinde ortaya çıkmaktadır yeni evren.(s. 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimsel teoriler bize hiçbir zaman gerçekliğin tam ve nihai bir tasvirini sağlayamaz. Onlar daima, nesnelerin hakiki özelliklerine yönelik tahminler olarak kalmak zorundadır. Bilim adamları gerçekliği yalnızca sınırlı ve yaklaşık tanımları ile uğraşırlar. (s. 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">16 ve 17. yüzyıllarda dünyayı makine gibi algılamak, modern çağların baskın metaforu haline gelmişti. (s. 54) Bacon’dan beri bilimin amacı, bilgiyi doğaya hükmetmek ve onu denetim altına almak amacıyla kullanmak olmuştur. Ona göre doğa, köle yapılması gereken bir şeydir. (s. 56) Bilimsel bilginin kesinliğine olan inanç, kartezyen  felsefenin temelini oluşturmaktadır ve başlangıçtan itibaren tek tek de Destartes&#8217;i yanıltan da bu nokta olmuştur. 20. yüzyıl fiziği bize, bilimde hiçbir mutlak doğru olmadığını ve bütün kavram ve teorilerimizin sınırlı ve tahmini olduğunu çok kesin bir şekilde göstermiştir. Descartes evrenin anahtarlarının matematiksel özelliklere sahip olduğuna inanıyordu ve şunları yazmıştı: “Doğadaki tüm fenomenler matematiksel yöntemle açıklanabilir!” (s. 58) Descartes yönteminin esası radikal şüphedir. O, her şeyden kuşkulanır. (s. 59) Descartes için maddi dünya bir makine idi. Doğa, mekanik yasalara göre işliyordu. (s. 61)  Kartezyen evren anlayışı doğanın sömürülmesi için bilimsel bir onay zemini hazırladı. Descartes ve Bacon bilimsel bilginin bizi doğanın efendileri ve malikleri yapmak amacıyla kullanılabileceğini iddia ediyordu. (s. 62)  Descartes hayvanları, çarklar ve yaylardan oluşan bir saate benzetti ve buna insan bedenini de dahil etti. Kartezyen yaklaşım bilimsel araştırmanın yönünü de sınırlanmıştır. (s. 63)  Kartezyen devrimini tamamlayan insan Newton olmuştur. (s. 64)  Newtoncu evren, kesin matematiksel yasalara uygun olarak işleyen koca bir mekanik sistem olarak algılar. (s. 65)  Newton, çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul eder. (s. 67)  Bu anlayışa göre tanrı başlangıçta maddi parçacıkları çekimleri ve temel hareket yasalarını yarattı. Böylece bütün evrede hareket etmeye başladı ve o gün bugündür değişmez yasalarca yönetilen bir makine gibi işlemeye devam etmektedir. Doğa anlayışı dev kozmik makine anlayışıyla katı bir şekilde sıkı sıkıya bağlanmış oldu. Sistemdeki bir parçanın geleceği, mutlak kesinlikle önceden tahmin edilebilir denmekte idi. (s. 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lamarck evrim teorisini öne süren ilk kişiydi. Darwin tesadüfi oluşum (şimdi tesadüfi mutasyon olarak bilinir) ve doğal ayıklanma kavramlarına dayanarak bir açıklama ileri sürer. Kartezyen anlayışın yerine evren, en basit forumlardan karmaşık yapılara doğru gelişmiş, sürekli değişen bir sistem şeklinde tasvir edilir. (s. 74) Termodinamiğin ikinci yasası, yararlı enerji miktarının gittikçe azaldığını belirtir. Düzenden düzensizliğe doğru geçiş, ikinci yasanın en genel formülasyonudur. (s. 75) 19. yüzyıl sonlarında Newtoncu mekanik, doğa olaylarının ana teorisi rolünü yitirmişti. Görecelik ve kuantum teorileri ile en yüksek noktasına erişen fizikteki iki gelişme Newton mekaniğinin bütün temel teorilerini yerle bir etti.  (s. 77) Artan sayıda bilim adamı, mistik düşüncenin çağdaş bilimin teorileri ile tutarlı-uygun bir felsefi arka plan sağlayabileceği bilincindedir. Eski teorinin bölünmez ve katı parçacıkları olan atomlar, içinde son derece küçük parçacıkların, elektronların, çekirdeğin çevresinde döndüğü şeylere dönüşmüştür. Elektron kimi şartlarda parçacığımsı, başka şartlardaysa dalgamsı bir davranış gösterebilir. (s. 83) Biz, bir atom olayını kesinlikle önceden tahmin edemeyiz. Yalnızca onun meydana gelme olasılığını tahmin edebiliriz. Olasılığın keşfi, klasik katı nesneler fikrini yıktı. (s. 85) Evren birbirinden bağımsız parçalara bölünebilen birleşik bir bütündür. Gregory Bateson, ‘bir şeyin bizzat ne olduğu ile değil, başka şeyler ile ilişkileri aracılığı ile tanımlanması’ gerektiğine inanıyordu. (s. 86) Her olay, evrenin bütünlüğünden etkilenir. Mikroskobik dünyaya indiğimizde, lokal olmayan bağlantıların etkisi artar. Fizik yasaları burada yalnızca olasılık terimleriyle formülleştirilebilir ve bu düzeyde evrenin herhangi bir parçasını, ait olduğu bütünden kopartmak gittikçe daha güç hale gelir. (s. 87) Kuantum teorisinde tek tek olayların her zaman çok belirgin bir nedeni yoktur. Örneğin bir atom altı parçacığının parçalanması, ona neden olan herhangi bir tekil olay olmadan da kendiliğinden meydana gelebilir. Biz bir fenomenin ne zaman ve nasıl davranacağını hiçbir zaman önceden kestirmeyiz. Yalnızca onun meydana gelme olasılığını tahmin edebiliriz. (s. 91) Atom altı parçacıklarının özellikleri hareket, etkileşim ve dönüşüme dayanılarak anlaşılabilir. (s. 938)  Atom altı dünyasında maddi parçacıkların hareket etmek için doğal bir eğilime sahip oldukları görülür, madde daima hareketli bir yapıda olup asla uyuşuk değildir. Ölü bir taş ya da metal parçasını büyüteç altında büyütürseniz görürüz ki, o bütünüyle faaliyet halindedir. Elektronlar atomun çekirdeklerinde tutsak alınmışlardır, onlar çekirdeğin çevresinde son derece hızlı bir şekilde dönmek suretiyle bu tutsaklığa tepki gösterirler. (s. 94)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İzafiyet Teorisi bizi mutlak zaman düşüncelerini terk etmeye zorlar, uzay ve zaman birbirine bitişik ve kopmaz biçimde bağlıdır. (s. 95) Modern fizikte kütle artık maddi bir cevher ile bağlantılı değildir, enerji paketleri olarak görülmüşlerdir. (s. 97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Atom altı parçacıklar; Proton, elektron, nötron, fotonlardan… oluşur. Kütle, atom ve enerjinin birleşiminden meydana gelir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Atomlar parçacıklardan meydana gelir ve bu parçacıkların kendisinden yapıldığı madde-cisim söz konusu değildir. Gözlemlediğimiz şey sürekli olarak birbirine dönüşen dinamik kalıplar yani enerjinin kesintisiz dansıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Atom altı düzeyde hareket vardır ama hareket edenler nesneler değildir; faaliyet vardır ama failler yoktur. (s. 99) Biyologlar soluk alıp vermemiz, beden ısısının ayarlanması, sindirim sistemi ya da dikkatlerimizi nasıl topladığımız gibi konularda hala cahildirler. Onlar bazı sinirsel devreleri bilirler fakat bütünleyici eylemlerin çoğu anlaşılmadan kalır. Hastayı bütün olarak tedavi etmeyi savsaklayan batı tıbbı, modern biyolojinin indirgemeci yaklaşımını benimsediğinden doktorlar şimdi günümüzün en büyük hastalıklarından çoğunu iyileştirmek bir yana, anlamayı bile başaramamaktadırlar. (s. 112) Bir hücrenin organizasyonu sık sık bir fabrikanınkine benzetilmiştir. Hücrenin donanım ve mekanizmalarının sabit olmayıp daima parçalanıp yeniden kurulduğu unutulmamalıdır. (s. 118) Darwin erkeğin özelliklerini ‘güçlü, cesur ve akıllı’ olarak görüyor, kadının özelliklerini ise ‘edilgen ve beden bakımından güçsüz ve beyinleri eksik olmak’ şeklinde ifade ediyordu. Erkek diye yazıyordu, ‘o kadından daha yürekli, daha mücadeleci, daha enerjiktir. Üstelik daha fazla yaratıcı dehaya sahiptir.’ (s. 122) Jacques Monod, ‘her türlü yaratılışın kaynağı yalnızca rastlantıdır, rastlantı özgürdür ama kördür.’ der. (s. 124) 19. yüzyılda canlı organizmaların temel yapı taşları olarak hücreler görülürken günümüzde dikkatler hücrelerden moleküllere kaymıştır. (s. 126) Biyologlar, evrensel hayat dilinin alfabesini keşfetmişlerdir. (s. 130) Bireysel psikoloji okulunun kurucusu Alfred Adler idi. O, Freud&#8217;un teorisindeki cinselliğin baskın rolünü reddetmiştir (s. 206) Freud&#8217;un gözde öğrencilerden biri ve psikanalizin veliahtı olarak düşünülen Carl Gustav Jung, hocasını terk edip gitti. (s. 208)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Marx, İsa ya da Muhammed düzeyinde ‘dini’ bir önder olarak düşünülmelidir.” (R. Heilbroner, Inescaoable Marx, s. 134)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oscar Wilde, ‘her şeyin fiyatını bilmek mümkündür fakat değerini asla’ der. (s. 232) Karmaşık fenomenleri temel yapı taşlarına indirgeme yöntemi çoğunlukla, bilimsel yöntemin kendisi ile özdeşleştirilmiştir. (s. 265) İnsan teknolojisi ekolojik süreçlerin şiddetle dengesini bozup çökertmektedir. (s. 266) Birleşik Devletler her yıl 1000 tane yeni kimyasal birleşik üretmektedir. (s. 267) Binlerce yıldır gelişimini sürdüren hayatın bütün dokuları hızla yok olmaktadır. (s. 269) Enerji bunalımının üstesinden gelmek için ihtiyacımız olan şey daha fazla değil daha az enerjidir, sürekli biçimde artmakta olan enerji ihtiyaçlarımız ekonomik ve teknolojik sistemlerimizin geneldeki genişlemesinin sonucudur. (s. 270) Muhtaç olduğumuz şey daha fazla enerji değil tam tersine değer tutum ve Hayat tarzımız da yapacağımız derin bir değişikliktir. (s. 271) Jung&#8217;un yaklaşımı daha fazla doğru yollar üzerindedir. Freud’un ruh teorisi, Newton mekaniğinin ilkelerini rehber almıştı. (s. 410) Jung’un yaşadığı pek çok kişisel dini tecrübe onu hayattaki manevi boyutun gerekliliğine inandırdı. Gerçek maneviyatı, insan ruhunu bütünleyici bir parçası olarak gördü. (s. 412)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sadece kartezyen anlayışla hareket eden bir kişi ruhsal açıdan sağlıklı kabul edilemez. Bu tür kişiler tipik bir biçimde ‘Ben’ merkezli, rekabetçi ve amaca yönlendirilmiş bir hayat sürerler. Bu kişiler, gündelik hayattaki sıradan faaliyetlerden çok az mutlu olabilirler. Hayat standartlarını maddi servet ile  ölçerler. Oysa böyle yapmakla farkında olmadan iç dünyalarına daha da yabancılaşmış hale gelirler. Bu insanlara hiçbir servet, güç ya da şöhret düzeyi gerçek mutluluğu getiremez. Bu kültürel çılgınlığın belirtilerin en psikotik tezahürü muhtemelen nükleer silahlanma yarışıdır. (s. 432)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mistiklerin yaşadığı deneyimler şizofreniklerin yaşadıklarına çarpıcı bir biçimde benzemektedir. Üstelik mistikler deli de değildirler. Laing, “mistikler ve  şizofrenikler kendilerini aynı okyanusta bulurlar. Aralarındaki fark, mistikler yüzer, şizofrenikler batar.” der. (s. 433) Tedavi süreci artık bir rahatsızlığın tedavisi şeklinde değil, kendi kendini keşfetme macerası olarak görülmelidir. Terapist egemen bir role sahip değildir, o hastanın baş aktör olduğu ve tüm sorumluluğu taşıdığı bir sürecin hazırlayıcısıdır. Terapist kendi kendini keşfetmeye uygun bir çevre yaratır, bir rehber gibi davranır. (s. 439) Var olan tüm ekonomik sorunlarımız artık kartezyen bilim yardımıyla anlaşılamayacak olan sistemsel sorunlardır. (s. 443) Kimi iktisatçılarsa hala Adam Smith&#8217;in serbest piyasalar ve tam rekabetin var olduğu görüşünü tekrarlayıp dururlar. (s. 444)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Doğaya zarar veren tek canlı insandır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Doğal çevremiz su, toprak ve havadaki aynı molekülleri yeni baştan üretip kullanarak milyonlarca yıl boyunca sayısız organizmaların içinde yer aldığı ekosistemler oluşturmuştur. Bugünün en önemli sorunları, topyekün gezegenimizin sorunlarıdır. (s. 4457) Erkeklerin yapabilecekleri katkılardan birisi, doğumdan itibaren çocuklarımızın yetiştirilmesine daha bir itina göstermek olacaktır. Öyle ki, onlar kadın ve erkekleri doğuştan fıtratlarında bulunan insanî potansiyelin tüm tecrübesiyle büyütülebilsinler. (s. 475)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bacon: 1561-1626; Descartes: 1596-1650; Newton: 1643-1727.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12122" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bati-dusuncesinde-donum-k.jpg" alt="" width="88" height="137" /> Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Zekat, devlete ödenen bir vergidir.&#8221;  (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 30).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eser, 1950&#8217;li yıllarda yazılmış ve zamanının şartlarına göre güncel sorulara cevap vererek önemli bir boşluğu doldurmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslamiyet adil ekonomik bir düzen, dengelenmiş toplumsal bir sistem, Medeni ve cezai bir hukuk kurallar bütünü, devletlerarası bir kanun, akılcı bir yönetici, beden ve ruh eğitimcisidir. (s. 11) Lord Allenby&#8217;nin I. Dünya harbi&#8217;nde Kudüs&#8217;ü işgali sırasında söylediği söz: Ancak şimdi Haçlı seferleri sona ermiştir. Başbakan Gladstone: Bu kitap Mısırlıların elinde bulunduğu müddetçe, orada bize hiçbir zaman rahat ve huzur olmayacaktır. (s. 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngilizler Mısır&#8217;da okullarda, iktisadi ve sosyal adaleti içine alan bir devlet nizamı, öğretim ve eğitim için bir sistem, başlı başına bir hayat ve hayatı içine alan bir nizam olan İslam&#8217;dan hiç bir şeyin kasten talebeye okutulması engellendi. (s. 14) Mısırlılardan Avrupa&#8217;ya köle olma şuurunu taşıyan ve bu şuura dibine kadar da ilan bir nesil yetiştirildi. (s. 15) Samerset Maugham: Muhakkak ki, Avrupa bugün yeni bir Allah&#8217;a inanmıştır. O da ilimdir. Lakin ilim devamlı değişen bir varlıktır. İlim dün inkar ettiğini bugün ispat eder. Ve bugün ispat ettiğini de yarın inkar eder. İşte o sebepten dolayı ilmin kurallarını, istikrar ve sükûndan mahrum, daimi bir sıkıntı ve Gönül darlığı için de bulursun. (s. 20) Araplar birbirine düşman ayrı ayrı kabileler halinde yaşıyorlardı. İslam onları bir millet haline getirdi. İslamiyet onları kötülüklerden men etti. (s. 24) İslam bağımsızlıktır. İslam, kendi şahsi menfaatleri için insanları köleleştiren azgınların tahakkümünden kurtulmaktır. (s. 25) İslam&#8217;ın gayesi, şehvet silahının tesirinden insanları kurtarmaktır. (s. 26) İnsandaki şehevi arzular, hiçbir vakit üzerine fazla eğilmekle doyan şeyler değildir . (s. 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halkı Müslüman olan memleketlerde, İslam hükmetmiyor. O memleketlerin ahalisi ancak ismen Müslüman&#8217;dır. (s. 33) İslamiyet, izzet, şeref ve haysiyet dinidir. (s. 35) Beşeriyet İslam&#8217;ın zaferine muhtaç durumdadır. İslam&#8217;ın zaferi insanlığı, rahata kavuşturacaktır. İlim ilerlemiştir. Lakin insanlık ilerlememiştir. (s. 37) Eski Roma, eski İran ahlaki bir kargaşalığa dalmıştı. Sonra İslamiyet geldi, bunların hepsini tebdil etti. (s. 40) İslam en üstün nizamın ancak cesedin, aklın ve ruhun arzu ve ihtiyaçlarına ölçülü ve kapsayıcı bir tarzda cevap veren nizam olduğunu ilan eder. Şüphesiz İslam&#8217;ın kendine has sosyal bir görüşü ve iktisadi bir nizamı vardır. Bazen bu nizam, tesadüfi olarak kapitalizm ve komünizmin bir kısım tezahürleri ile buluşabilir. Lakin İslam kesin olarak kapitalizm ve komünizmden ayrı bir nizamdır. (s. 43) Amr İbnil As, Mısır valisidir. Oğlu bir yarış neticesinde haksız yere mısırlı genç bir kıptîyi (Mısırlı Hıristiyan) döver. Hz Ömer Amr ve oğlunu çağırır, kısas olarak kiptinin, Amr&#8217;ın oğluna değnekle vurmasını emreder. (s. 46) Eğer harp olmasaydı İslam köleliği ilga etmeye hakikaten kâdir ve layıktı. (s. 65) Abraham Lincoln köleliği ortamı hazırlamadan kaldırır. Daha sonra aç kalan köleler, köle olarak kabul edilmelerini isteyerek eski efendilerine dönerler. (s. 66) Sömürülenlerin, batının hizmetçisi yapmak için doğuluların gönüllerine yerleştirmiş olduğu gizli köleliğin tesirini anlayacakları umulur. (s. 67) Köleliği içten değiştirmek lazımdır. İslam, köleye insani itibarını kazandırmada akıllara hayret verecek bir dereceye ulaşmıştır. (s. 68) Peygamber, kölelerden bazısı ile efendi Araplardan bazısını birbirine kardeş yapardı. Resulullah kölesi Zeyd&#8217;i muhacir ve ensarlardan İslam büyüklerinin içinde bulunduğu bir orduya kumandan tayin ederek harbe gönderdi. (s. 69) Hz Ömer hilafeti bırakırken şöyle demişti: Eğer Ebu Huzeyfe&#8217;nin kölesi Salim sağ olsaydı onu aday gösterirdim. (s. 70) İslam eski kölelik bağlarını kuruttu. Kurutulmayan memba harp köleliğidir. (s. 72) Resulullah Bedir Savaşı&#8217;nda mübadelesiz olarak müşriklerin esirlerini serbest bırakmıştır. (s. 79) Fransız ihtilâli, köleliği Avrupa&#8217;da ilga etti. Peki o zaman Müslüman Cezayir&#8217;de Fransa&#8217;nın yaptıklarının adı nedir? Amerika&#8217;nın Afrika&#8217;daki siyahlara yaptıklarının adı nedir? İslam insanlara karşı açık sözlüdür, köleliği ilga yolu da mevcuttur, fakat o yolu açmak, alemin harp esirlerinin köleleştirmemeye ittifak etmesine bağlıdır. (s. 82) Amerikalılar kulüp, lokanta ve otellerine &#8216;yalnız beyazlara&#8217; veya &#8216;köpeklerin ve siyahların girmesi yasaktır&#8217; ibaresi yazıları levhaları asmıştı. (s. 83) Harp esiri cariyeler konusunda İslam&#8217;ın suçu (!) serbest fuhşu (genel evler veya randevu evi gibi birleşme tarzını) serbest bırakmamış olmasıdır. (s. 85) Sadece unvan değiştiği zaman kölelikte değişen nedir ki? Servet fuhşun çukuruna itildikten sonra, hiçbir istekliyi redde malik olmayan kadının şeref ve hassasiyeti nerededir? Sahte medeniyet, kölelikten beter olan serbest fahişeliğe kölelik demez. Çağdaş Avrupalı erkek, şehevi isteklerini tatmin etmek istiyor. (s. 86) Bir kadın bedeni arıyor. İslam&#8217;daki cariye nizamı geçici bir nizamdır. Cariye nizamı mevcut nizamlardan çok daha haysiyetli ve çok daha temizdir. (s. 87)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Avrupa İslam ilimlerini aldı, kendine mal etti, ondan sonra da keşifler ve buluşlar sahasında dev adımlarla yürüdü. (s. 105) Kapitalizm, servetlerin sermaye sahiplerinin elinde toplamasına yol açtı. Kapitalistler sermayenin faizini kendisine mal ettiler. Kapitalizm üretim ve ona uygun tüketim için değil, kazanmak için yapar. Bu yüzden senelerin geçmesi ile mallar birikir, kapitalist devletler imalatlarını sarf etmek için yeni pazarlar ararlar, böylece sömürgecilik ve onu takip eden hammadde kaynakları ve pazarları etrafında boğuşmalar ve didişmeler doğar. Nihayet bu durum yıkıcı ve parçalayıcı harplerle sona erer. (s. 107) Fıkıh başka bir şey, şeriat başka bir şeydir. Şeriat genel prensipleri ihtiva eden sabit kaynaktır. (s. 110) Kapitalizm istismarcılığa, sömürüye ve harplere götürür. (s. 111) İslam bir grubun elinde malların toplanması izin vermez. &#8220;Servetlerin, içinizden sadece zenginler arasında el değiştiren bir şey olmamasını&#8221; (Haşr 9) ister. (s. 115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sosyal adalet, halkın zenginlerin vereceği sadakalara muhtaç olarak yaşaması mıdır? Onların en bariz hataları, zekatı zenginlerin fakirlere ihsan (hayır) olarak verdikleri bir sadaka zannetmeleridir. Zekat aslında, kanunun tespit ettiği bir farzdır. Zekat mâlî bakımından, dünya iktisat tarihinde ilk nizami vergidir. (s. 142) Ondan evvel vergi yükünü daima zenginlerden fazla fakirler veya tamamen fakirler taşırdı. İslam vergiyi zenginlere ve orta hallilere yükledi. Fakirleri bundan muaf tuttu. Zekatı fakirlere dağıtan zenginlerin kendisi değil, bizzat devlettir. Zekatı toplayan da onu dağıtan da ancak ve ancak devlettir; Beytülmalden, maliye bakanlığından başka bir şey değildir. (s.143) Zekat nakit olarak ancak hastalık, ihtiyarlık veya çocukluk sebebiyle acil durumda olanlara verilir. Bunların dışındaki muhtaçlar zekatı, iş ve hizmetler şeklinde alır. (s. 144) Ömer İbni Abdülaziz devrinde zekat toplanıyor fakat toplanan zekatı dağıtmak için fakir kimseler bulunamıyordu. (s. 145)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batıda teknik ve sanayi hareketi, kadınları ve çocukları çalıştırdı. Hassasiyetinden, ihtiyaçlarından en fazla karşılık ödeyen sadece kadındı. Avrupalı nankördür. (s. 152) Birinci Cihan harbi koptu. 10 milyon insan ölüp gitti. Kadın bütün çirkinliği ile beraber çalışma zorunluluğu ile yüz yüze geldi, milyonlarca kocasız kadın vardı. (s. 153) Kadına erkeğin ücretinden daha az ücret veriyordu. (s.155) &#8220;Sizi bir tek nefisten yarattı.&#8221; (Nisa, 1) buyrulur. (s. 157) İslam, vazifelerin bir kısmında kadın ve erkek arasında bazı ayrımlar yapar. (s. 162) İslam erkeğe, vazifesine uygun nitelikleri bahşetmiştir. (s. 164) Erkek ve kadın her biri, diğerinin tamamlayıcısı ve birbirine karşı denge unsurudur. Erkek dışarıda hayat mücadelesini yapmakla mükelleftir. (s. 165) İslam&#8217;ın en büyük meziyeti, onun tabii bir nizam olmasıdır. Bu nizam daima insanın fıtratına değer verir, onunla çatışmaz. (s. 168) Mirasın taksiminde erkek kadına, aile ve çocuklarına sarf etmek için miras servetinin üçte ikisini alır. (s. 169) İhtiyaç ölçüsü, yapmakla mükellef olduğu görev ve sorumluluğunun gerektirdiği harcama ölçüsündedir. (s. 170) Kadının bilgili sayıldığı sahalarda, kadınlara ait işlerde bir kadının şehadeti öncelenir. (s. 172) Erkeğin sadece boş ol demesi ile talak vaki olmaz. Boşanma ancak, mahkemede gerçekleşir. Yakınlarından birisini hakem olarak gönderir. Nasihat ve barıştırma denenir. Boşanma erkeğin eliyle değil hakimlerin eliyle gerçekleşir. (s. 190) T. Zevcat, geçici hallere ait bir hükümdür. Adalet ve eşit muamele şarttır. Taaddüdü zevcat kanununa, toplumun ihtiyaç olduğu nice mühim devreler vardır. (s. 193) Harpler, taaddüdü zevcatı bir zaruret haline getirir. (s. 194) İlk zevce ikinci eşe razı olursa, erkeğin ikinci kadınla evlenmek hakkı ortaya çıkardır. (s. 196)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, cezaları ölçüsüz olarak takdir etmediği gibi ölçüsüz olarak da infaz etmez. (s. 217) Hz Ömer, açlık senesinde hırsızlık yapanlara el kesmeği tatbik etmedi. (s. 219) ‘Hayatı ve bu kainatı yaratan kimdir?’ diye sorum. ‘Tabiat’ dedi. ‘Tabiat nedir?’ dedim. ‘Sınırı olmayan gizli bir kuvvettir’ diye cevap verdi. Kısaca olay, gizli bir kuvvetin (Allah) yine diğer gizli bir kuvvetle (tabiat) tebdilidir. (s. 256)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hitler, Stalin, Franco, Malan, Çan Kay Şek, Mao&#8230; bunların hepsi dindar mı idi? Fransız ihtilalinde hürriyet adına pek çok iğrenç cinayetler işlenmiştir. O halde, hürriyeti ilga mi edeceğiz? (s. 262) Muhakkak ki, zalim sultanın huzurunda hak ve adaleti müdafaa etmek, Allah katında cihadın en yücesidir.&#8221; (Ebu Davut ve Tirmizi) buyrulmuştur. (s. 263)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din milletlerin afyonudur mudur? Avrupa&#8217;da her sene açlıktan binlerce insan ölüyor. Halkın baş kaldırması ihtimali belirince din adamları şöyle seslenirdi: Her kimsenin sağ yanağına bir tokat atılırsa ona sol yanağını çevir, her kim ceketini elinden alırsa, ona gömleğini de ver. (s. 264) Bizzat kilise, arazi sahibi ağlardandı. &#8216;Din milletlerin afyonudur&#8217; sözü, o zaman için Avrupa&#8217;daki Hıristiyanlık hakkında yerinde idi. (s. 265)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugün biz Sadr-ı İslam&#8217;daki ( İslam&#8217;ın doğuş yıllarındaki) Müslümanların karşılaşmış oldukları şeylerin tıpkısı ile karşılaşıyoruz. Onlar iki büyük imparatorluk ile karşı karşıya idiler. (s. 319) Bir avuç Müslüman, Kisra ve Kayseri&#8217;nin imparatorluklarını galebe çaldı, kısa bir zaman sonra Atlas okyanusundan Hint okyanusuna uzanan bir ülkeye el koydu. Nasıl oldu bu? Bir tek şeyin onu tefsir etmesi mümkündür, iman&#8230; (s. 320)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiç kimse, &#8216;önümüzde ki yolumuz; çiçeklerle bezenmiş güllük gülistanlık bir yoldur&#8217; diyemez. Hayır, önümüzdeki yol ter, kan ve gözyaşı ile dolu bir yoldur. Her dava için mutlaka bunlar lazımdır. İzzet, şeref ve sosyal adaletten ibaret olan gayemiz, elbette uğrunda kurbanlar vermeye layıktır. (s. 321) Bununla beraber, bu uğurda vereceğiniz kurbanlar zillet, fakirlik içinde şimdiye kadar verdiğinizden daha fazla olmayacaktır. Mademki ölümden Kurtuluş yoktur, o halde niçin zillet ve acizlik yolunda ölüyoruz? (s. 322) Bizim harbimiz, iman ve ilim harbi olacaktır. İslam&#8217;a saldıran ilk haçlıların beşiği Avrupa&#8217;dır. Hala da öyle. O halde değişen nedir? İslami hareket kendi yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. (s. 323)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, maddenin hükmedemeyeceği, iktisat üzerinde koparılan nizamların esir edemeyeceği yeni bir alemin müjdesidir. Öyle bir alem ki, ruh ve maddeden müteşekkil ve her ikisinin birleştiği bir nizamın hükmedeceği bir alem. Maddenin içine dalmış olan, bu yüzden ruhu doymayan, kendisine lazım olan sükun ve istikrarı temin edemeyen, bilakis kendine acı ve devamlı bir boğuşmanın içine atan bir alem değil! İnsanlığın, bir gün madde ve ruhu birleştiren bir nizama, düzene dönmesi şart ve zaruridir. (s. 324)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12063" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islamin-etrafindaki-supheler-k.jpg" alt="" width="75" height="117" /> Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam medeniyetinin geleceği</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gelişmekte olan ülkelerin gelecekleri, batının modellerini temel alan değil, kaderlerini kendi elleriyle belirlemelerinde şekillenebilir. Batı ekonomik ve teknolojik sömürü ve tekelleşmeye yönelik planlarını uygulamayı sürdürmüştür. Ona karşı değer sistemlerini muhafaza eden tek medeniyet İslam medeniyetidir, ancak bu medeniyet günümüzde büyük ölçüde canlılığını yitirmiştir. (s. 9) Gelecek bu gündür, şu andır. (s. 10) Biz, geleceğe ait uzun vadeli planlar yapmaya yönelmeliyiz. (s. 12) İslam yaşam tarzı olarak, insanoğlunun varlığı ve icraatı ile ilgili tüm yönlerine hitap eder. İslami hayat tarzının itidale dönük olduğu söylenir. Müslümanlar Kur&#8217;an&#8217;da &#8216;vasat ümmet&#8217; olarak gösterilmişlerdir. (s. 21) İslam medeniyetinin vahye dayalı bir referans sistemi vardır. Vahiy, daha önceki peygamberlerin yani Adem, İbrahim, Musa ve İsa peygamber zamanındaki saf ve basit dinlerin en son şeklini alması ile Allah&#8217;ın son peygamberi Muhammed&#8217;e gönderilmiştir. Kur&#8217;an, Allah&#8217;ın bir olduğu fikri temel alınarak insan kişiliğinin ve sosyal düzenin değiştirilmesini amaç edinen kılavuz bir kitaptır. (s. 22) Peygamber, teorik taslağı pratikte uygulamıştır. Sünnet yaşanan İslam&#8217;dır. Kur&#8217;an&#8217;da toplumsal davranışın prensipleri sadece ana hatları ile söz konusu edilmiştir, prensipler esnektirler. (s. 23) Bilim, ahlak, adalet&#8230; hepsi birer ibadet şeklidir. (s. 24) Çoğu kereler rasyonel olan, aynı zamanda materyalisttir. (s. 28) İslam, materyalizm, rasyonalizm ve mistisizmin uyumlu bir sentezine ulaşır. İslam, kişiler ve toplum etrafında manevi bir bağ oluşturur. Zekat, devlete ödenen bir vergidir. (s. 30)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç yüksek seviyede bir manevi deneyimdir. İslam, akla ve zihinsel araştırmaya kendi normu ve değerleri çerçevesinde tam bir özgürlük tanır. (s. 31) İslam&#8217;da, komünist devletteki sınıf mücadelesi karşılıklı saygı, sorumluluk, işbirliği ve ahlak ile yer değiştirmiştir. (s. 32) İslam&#8217;ın mistik anlamda kavranması için, hiç kimsenin kendisini toplumdan tecrit etmesi gerekmez. Müslüman arifler toplumun ortamında yaşarlar. Onlar, işçi ve tüccar olarak rollerini yine icra ederler. İşte İslam&#8217;daki irfan anlayışı budur. İslam&#8217;da insan ne değersiz bir varlık ne de yarı tanrıdır. Ne maddi ne de maneviyattan yoksun yaşayabilir. Bir medeniyet, kendi bilgi teorisi tarafından şekillenir. (s. 33) Lord kelimesi, Er-Rabb&#8217;ın basit bir tercümesidir. (s. 39) Hilafet, insanın Allah&#8217;ın sıfatlarının vekili olduğunu işaret eder. İslam&#8217;da ahlak ve kanun yanyanadırlar. (s. 40) Servet, kendisinin ve çevresindekilerin güvenliğini sağlamak içindir. Kişi, maddi varlığını artırmak isteyebilir, fakat ona esir olamaz. İslam mutlak mülkiyeti tanımaz. İslam özgürlüğün, insanlık dışı biçimlerde kullanılmasını önleyen tedbirler alınır. İslam ekonomik teşebbüs özgürlüğü verirken tekelciliğin gelişmesini kontrol eder. (s. 41) İslam&#8217;ın değişmez bir değer sistemi vardır, çünkü ona göre insanın doğası değişken değildir. (s. 42) İslam medeniyeti diğer medeniyetlerin kavramlarını ve değerlerini süzgeçten geçirip kendi temel özellikleri ve ilkeleri ile uyum sağlayanların benimsemiş, kendi değerlerine ve normlarına ters düşenleri ise reddetmiştir. İslam, politik ve sosyal hayatta artık etkinliğini kaybetmiştir. Bunun en büyük nedeni Müslüman toplumun İslam&#8217;ı değişen hayat şartlarına göre yorumlayamamasıdır. (s. 43) İslam, yeni hayat şartlarının ışığı altında yeniden yorumlanmalıdır. Müslüman topluluğunun gerilemesi İslam medeniyetinin teorik çerçevesinin pratik bir işlerliğe kavuşturulmuş olmamasından dolayıdır. Bizler salihlerden olmak zorundayız. (s. 44) Adalet, tek başlarına fertler tarafından icra edilemez. Ebedi olan İslam&#8217;ın prensipleridir, bunların zaman-mekan içerisinde nasıl işler hale konulabileceği değil. (s. 45) Toplum kolektif hayatını düzenleyecek ebedi ilkelere sahip olmalıdır. Ebedi ilkeler, sürekli değişmekte olan bir dünyada ayaklarımızın sağlam bir yere basmasını sağlar. (s. 46) Savaş ile ilgili genel yasalar: kadınların, çocukların, yaşlıların ve din görevlilerinin öldürülmesini; mal, mülk, ürün vs. imha edilmesini yasaklamıştır. (s. 47) Günümüzde Müslümanlar yalnızca İslam&#8217;ı yaşamakta başarısızlığa uğramakla kalmamış, aynı zamanda İslam&#8217;ı tam olarak anlayamamışlardır. (s. 49) Ümmetin çok daha acil ihtiyaçları fikir mücadeleleri arasında feda edilmiştir. Gazali, &#8220;şüphe etmeyen hiçbir zaman hiçbir kesinlik elde edemez demişti.&#8221; (s. 51)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiç kimse mükemmelliğe ulaşamaz. Mükemmellik her zaman ulaşılmak istenen bir hedeftir. Bunun gibi hiçbir zaman Medine modeline ulaşamayabiliriz; ancak her zaman onun için mücadele edeceğiz ve bu da mükemmel bir hedeftir. (s. 56) Ümmetin çok fazla düşüş kaydetmesine izin verdik, Bu yokuşu çıkmak şüphesiz ki çok sancılı olacaktır. (s. 59) Allah&#8217;ın sıfatlarına ait tecellileri yansıtmak için, bir Müslüman&#8217;dan araştırıcı bir kafa yapısı geliştirmesi beklenir. Bir Müslüman, Tanrı ile barış içinde uzlaşır ve bu barışı muhafaza etmek için dış dünya ile ahenk içinde olmaya çalışır. (s. 63, 64) Taklide yönelmiş geleneksel alimler, ikinci dereceden meseleleri esas meseller haline getirdiler. Sakalın uzunluğu, giyim tarzı gibi konular üzerinde durdular. (s. 66) Müslüman toplumları, tarihte birbirine zıt beş büyük medeniyet -Yunan, Sami kavimleri, İran, Hint ve Çin- ile karşılaştılar ve her karşılaşmada kendi kültürel kimliklerini kaybetmeksizin benimsemeyi zorda olsa öğrendiler. (s. 67) Müslüman toplumları hem entelektüel hem de kültürel açılardan zayıflamış ve dejenere olmuşlardır. B. A. Zaki Badawi: &#8220;Batı&#8217;yı ideal olarak tanıtan iki tip sosyal grup olduğunu belirtmiştir: Batılılaşanlar ve laikler.&#8221; Taha Hüseyin: &#8220;Gelin, Batı medeniyetini iyi kötü, acı tatlı tüm yönleriyle benimseyelim.&#8221; der. ( s. 68) Ne laikler nede batılılar, ümmetten destek görmediler. (s. 69) Sömürgeciler yeni medeniyetleri, ekonomik ve düşünsel bir bağımlılık içerisinde bırakarak terk ettiler. Sosyal açıdan organize olmamış yeni Müslüman devletlerine yardım programları, sömürgeciliğin yeni bir şekliydi. (s. 71) Gelişmiş ülkelerden gıda transferi, gelişmekte olan ülkelerin tarımsal organizasyonunu bozdu. Gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkeleri sömürdükleri açıkça ortadadır. Burada, yalnızca ekonomik ve teknolojik değil, aynı zamanda düşünsel, eğitimsel ve ideolojik bağımlılık da söz konusudur. Taklit, bu ülkeler bağımsızlıklarını elde ettikten sonra ortaya çıkmıştır. (s. 72)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dünyasının da Maoları, Stalinleri olmuştur ve Müslüman Maolar, Stalinlerde orijinallerinden farklı değildiler; yaptıklarının sonucunda aynı neticeye ulaşmışlardır: Baskı, kan, imha, kültürün yıpranması, yabancılaşma. Yalnızca isimler farklıydı. Sosyalizm, milliyetçilik, kapitalizm, modernizm hepsi İslam ruhuna aykırıdırlar. Kaddafi din, milliyetçilik ve sosyalizmi bir araya getirmeye çalıştı. (s.74)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Milliyetçilik; Milli birliğin üstünde hiçbir şey tanımaz. İslam ise, yalnız Allah&#8217;a bağlılığı ve itaati ister. Milliyetçilik kabile asabiyetinin gelişmiş bir şeklidir. Milliyetçilik terörün başlıca nedenidir. Milliyetçilik Batı medeniyeti tarihine has bir üründür. Milliyetçiliğin yayılması ile, İslam dünyası Ulus devletlerine bölünerek parçalanmaya başladı. Arap milliyetçiliğinin öncülerinin ve eski liderlerin Hıristiyan ve Yahudi Arapları olduğu ve amaçlarının İslam dünyasını birbirinden kopuk tutmak ve kargaşaya sürüklemek olduğu tarihi bir gerçektir. Arap milliyetçiliği Arapları İslam&#8217;dan uzak tutmuştur. (s. 75, 76)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sosyalizme karşı iddialar: Sosyalizm kabilecilik yerine ekonomik sınıfları koyar. Sosyalizm, kapitalist sistemin katılığına karşı bir tepki olarak doğmuştur. (s. 76) Burjuvazinin hükmettiği özel sektör kapitalizmi ile sözde sosyalist devletin devlet kapitalizmi arasında nitelik farkı yoktur. Her iki sistemde eşit derece zorba ve sömürücüdür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kendileri için okuyan kişiler entelektüel değildirler. (s. 77) Aydın Müslüman sınıfının, İslam ideolojisine bağlı tahsilli Müslüman kesimi olduğu şüphesizdir. (s. 78) Müslüman ülkelerde çoğunluk, kökünden kopmuş. Batı&#8217;nın ahlaki fırtınalarından darbe yemiş, yabancı sosyal alışkanlıkları ve görüşleri benimseyerek sık sık suç işlemeye, çürümeye, ahlak bozulmalarına ve sefahat düşkünlüğüne uğramıştır. (s. 81) Müslümanlar, bir mahrumiyet hissine kapıldılar. İslam medeniyetinin öncelikle bir miktar kendisini kritik etmesi gereklidir. Kendimize karşı dürüst olmayı öğrenmeliyiz. (s. 83) Hem bu dünyada hem de öbür dünyada kazanç sağlamak için, bu dünyanın sorunlarını çözümlemeliyiz. Kendimiz zengin, dinamik bir topluma sahip olmadan, başkanlarının Kur&#8217;an&#8217;a uygun olmayan bu tarzımızı benimsemelerini isteyemeyiz. (s. 84) İslam&#8217;ın dinamiklerini ve diri kavramlarını çağdaş toplumda işler hale getirebileceğimiz takdirde, İslam&#8217;ı anlayabiliriz. (s. 85) Dünya topluluğu, tek bir sisteme doğru gelişmektedir. (s. 87) 1972 Temmuz&#8217;unda, ABD hükümeti Rusya&#8217;ya buğday satın alabilmesi için üç yıllık 750 milyon dolar tutarında bir kredi verdi. (s. 88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyadaki hayvanların beslenme kapasitesinin 14,6 milyar kişiye mukabil olduğu hesaplanmıştır. İnsanların 5 katı kadar daha fazla. (s. 94) Tarım alanında temel sıkıntı oluşturan faktör, toprak değil, sudur. (s. 98) Tabii kaynaklar üçe ayrılırlar; Kereste, pamuk, yün, yenilebilen kaynaklar. Su ve çoğu metaller gibi tekrar kullanılabilen kaynaklar. Bir kez kullanıldıktan sonra ebediyen yok olan petrol, gaz, tuz, uranyum gibi tükenebilecek kaynaklar. (s. 97) Enerji tedarikinde iki önemli alternatif kaynak; nükleer enerji ve güneş enerjisidir. (s. 98) Nükleer enerji alternatifi ise kontrol altına alınmış füzyondur. (s. 99) Enerji tüketiminin her bir ana şekli, çevreyi ayrı ayrı zarar vermektedir. (s. 102) Batının bilgilenme yolu müstakil, ahlakdışı ve mağrurdur. (s. 119) Tüketim, Batı medeniyetinin en önemli bir unsurudur. (s. 121) İslami sistemin hedefi, Allah&#8217;ı hoşnut etmeye çalışmaktır, Allah&#8217;ı hoşnut edecek tüm tezahürlerin işleyebileceği bir ortam yaratmaktır. Hedef, sistemi dengede tutmaktır. (s. 123) İslami sistem, canlı ve dinamik bir organizmaya benzer. (s. 124) İslami geleceğe ait alternatif görüşler, Medine Devletinin dinamiklerini kazanma çabasını taşımalıdır. Medine devleti, bir takım ruhsal, ahlaki ve kültürel değerler üzerine kurulmuştur. (s. 133)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medenî bir proje</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ümran, İbn-i Haldun&#8217;un başarılı bir medeniyeti ifa etmek için kullandığı bir kelimedir. Ümran projesi, yedi seviyede birden işler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- İslam medeniyetinin geleceği, belli bir ideal model üzerine kurulmuştur: Medine devleti.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 2- Parametreler: İslami bilgi kuramı, bilim felsefesi, İslami gelişme modelleri, mimariyi İslami yapan, İslami bilimsel aktivite. Bir medeniyetin yapısı bu sorulara verilen cevaplar üzerine kurulmalıdır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 3-İstenen ve istenmeyen değişimleri ayıracak teoriler geliştirilmelidir. (s. 138 -139) İslam&#8217;ın bilgi kuramı dahilinde alternatif modeller ve örnekler geliştirmeliyiz.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 4- Ümmetin imkânlarının gerçekçi bir biçimde değerlendirilmesini gerektirir. (s. 140) Gelecekte ortaya çıkacak imkanlar planlanmalı ve dikkatlice oluşturulmalıdır. Derin analizler yapacak alimleri sahneye çıkarmalı. (s. 141)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 5- Gerçekçi ve uzun vadeli hedefler vücuda getirmeliyiz. (s. 142)</span><br />
<span style="color: #000000;"> 6- Normatif görüşlerimizi ve kesin değer anlayışını, planlama ve politik belirleme sürecine nasıl dahil edebiliriz?</span><br />
<span style="color: #000000;"> 7- Sürekli bir ilerleme, mücadele (içtihat) gereklidir. (s. 144)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an: İslam için genel bir teorik taslak sağlar. Prensipleri sosyal duruma esnek ve sağlıklı bir şekilde uygulanabilir. (s. 176)  Sünnet: Örnek davranış modelidir. İcma: Müslümanların ittifak anlaşmalarıdır. Kıyas: İki şekilde olabilir: tümdengelimli kıyas, tümevarımlı kıyas. İçtihat: Uzman görüşüdür. (s. 177) İslam, sistemin dinamizmi için içtihat ve icma mekanizmalarını harekete geçirmeyi hedef alır. İmamı Şafi, içtihat ve kıyasın aynı anlamları ifade ettiğini düşünür. (s.178) İçtihadı kurumsallaştırmalıyız. (s.182)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an, teorik bir İslami çerçeve sağlar, sünnet ise bu teoriyi uygulamaya koyar. (s.184) İbn-i Haldun toplumlara belli özelliklerini veren iki faktör olduğuna inanmaktadır. Fiziksel çevreleri, kültürel ortamları. (s. 200) Mısır tarihi, İslami karakterlerini mümkün olduğunca yok etmek amacından yola çıkarak yeniden yazıldı. Türkiye ve İran&#8217;da da buna benzer eğilimler, iyi bilinmektedir. (s. 204 -205) Kapitalizm, komünizm her iki ideolojide ilhamını aynı tarih yaklaşımından almışlardır, ancak görüşleri farklıdır. (s. 206) Çağdaşlaşma taraftarı güçler, kuvvetli ve baskıcıdırlar. Kültür mirasının saklanması bu kişilerce pahalı, kar getirmeyen, gerici çabalar olarak görülür. Yaşanan birçok deneyim, kültür mirasının korunmasının sadece fazla pahalı olmadığını değil, yeni gelişmelerle kıyaslanınca çok daha olumlu olduğunu ve insanın yaşamına ve mutluluğuna katkı kattığı, değerinin ise ölçülemeyeceğini göstermiştir. (s. 217) Tarihin asıl konusu bugün ve gelecektir. Bizler, sürekli olarak tarihin içinde hareket ederiz. (s. 221) İkbal&#8217;e göre, kişiliğin kaybolması, tüm kayıplardan daha üzücüdür. Yine İkbal&#8217;in düşüncesine göre, Müslümanların geleceği, fert olarak kişiliklerini yeniden bulmalarına ve bilinçli olarak yaşam tarzları ile kimliklerini pekiştirme çabalarına bağlıdır. (s. 225) İlkbal&#8217;in mümini, Nietzsche&#8217;nin süper adamı, Sartre&#8217;nin varoluşçu adamı ile tezattır. İkbal&#8217;in mümin karakteri, bir İslami kavram olan &#8216;tezkiye&#8217;den çıkar. Altı unsura ayırır: Zikir, ibadet, muhasebe, tövbe, sabır ve dua. (s. 226)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tutarlı bir İslam geleceği için günümüzde, kişilik bilincinin yanı sıra güçlü bir toplum bilinci de gereklidir. Müslüman toplumların birçoğunda, sömürgeciliğin izleri kalmıştır. (s. 231) Birçok İslam alimine göre aile ve toplum aynı anlama gelirler. (s. 233) Aileden sonra caminin de, güçlü bir toplumsal kurum olarak geliştirilmesi gereklidir. (s.234) Müslüman toplumlarındaki ilk ve esaslı gerginlik, geleneksellik ve çağdaşlık arasındadır. &#8216;West ist best&#8217; Batı en iyisidir, çağdaşlık yanlılarının sloganıdır. Çağdaş dünyanın tüm ürünleri kökeninde kötü değillerdir. Geleneksel sistem ile bütünleşebilecek olanları, gerçekten esaslı ilerlemeler oluşturmaya yardımcı olabilir. (s. 238) İkinci gerginlik, Müslüman ülkelerin liderleri ile toplum arasında derin güvensizlik bulunmasıdır. (s. 239) Ömer b. Hattab&#8217;ın, savaş sırasında bazı kumaş balyaları ele geçirilmiş herkese birer parça düşecek şekilde halk arasında eşit olarak dağıtılmıştı. Ömer halkla hitaben, &#8216;halkım duyun ve itaat edin&#8217; diye söze başladığında biri; &#8216;Hayır! Senin üzerindeki elbise çok fazla kumaştan yapılmıştır, seni ne duyarız ne de itaat ederiz.&#8217; der. Ömer, oğlu Abdullah&#8217;ı çağırdı, kendi payına düşen kumaş parçasını babasına verdiğini söyleyerek durumu açıklar. Dinleyici bu defa; &#8216;Şimdi emret! Biz de dinleyelim ve itaat edelim&#8217; der. (s. 240) Müslüman toplumlarındaki gerginlikler eğitim ile ilgilidir. Yürürlükteki eğitim sistemleri, hizmet ettikleri fertleri yabancılaştırıp idare edebilmektedirler. Toplumumuza yabancı perspektifleri empoze eden eğitim sistemlerini reddetmemiz gerekmektedir. (s. 241) Diğer bir temel gerginlik ise, Müslüman toplumlarında gıda ve sağlığın korunması yapılarıyla ilgilidir. (s. 242) Ümmet, kardeşliğe dinamik bir biçim verir. (s. 245) Sömürgeciliğin İslam ümmeti üzerinde yaptığı en yıkıcı etkilerden biri, onu parçalara ayırması ve ulus-devletler yaratmasıdır. Bağımsızlık sonrası günlerde farklı İslam ülkeleri, özellikle bölgesel sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Ümmetin bölümlerine ait problemlerinde, tümü ile ümmet tarafından üstesinden gelinmelidir. Filistinlilerin özgürlük sorunu hep birlikte tüm ümmetin sorunlarıdır. Çözümleri bölgesel olmaz. Ümmet seviyesinde çözümlenmelidirler. Hz Muhammed (sav) ümmeti bir insan vücuduna benzetmiştir. (s. 247) Ümmet bilinci, Müslüman ülkeleri ayıran farklılıkları yok etmeye çalışma anlamını taşımaktadır. (s. 248) En güçlü gelişim araçları bilim ve teknolojidir. (s. 249) İslam sistemi: canlı dinamik ve zengin bir sistemdir. (s. 257)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özellikle dört temel hedefi gerçekleştirmeliyiz. Müslümanların ümmete ait olma bilincini en üst seviye yükseltilmelidir. Müslüman fertlerinden ve toplumlardan Batı medeniyetine ait etkileri azaltmaları beklenmektedir. Eleştirinin, olumlu tepkinin, olumlu olduğu bir seviyede yürütülmesini hedef almalıyız. Gerçekçi uzun vadeli hedeflerin, formülasyona ait bilgiye sahip olduklarından emin olunmalıdır. (s. 259-260) Batıcılık, Müslümanlar arasında tehlikeli bir alçaklık kompleksi hissi oluşturan bir dünya görüşünü temsil eder. &#8216;Gelin batıyı her yönüyle benimseyelim&#8217; gibi sloganlar ürettiler.  (s. 261) Batıcılığın kardeşi olan bir yıkıcı göstergede, modernizmdir. Modernizm, batıcılığın bilim ve teknoloji terminolojisine bürünmüş halidir. Tüm modernizm deneyimlerimiz başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Milliyetçi talepler, bir anlamda bölünmeyi ifade eder. İslam sisteminin gereği ise, parçalanmadan ziyade bütünleşme ve koordinasyon konusunda olmalıdır. Milliyetçilik bölünme, ferdiyetçilik ise kaostur. Peygamber veda hutbesinde şöyle demiştir; &#8216;tüm inananlar kardeştirler, kimse kimseden üstün değildir.&#8217; (s. 262) Kişisel kurtuluşunu ümmet pahasına arayanlar, bencil davranışların getireceği sonuçlardan kaçamazlar. (s. 263)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ümit ve nedeni</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman halk iki görev ile karşı karşıyadır: Bir zamanlar zengin ve dinamik olan canlı İslam medeniyetine işlerlik kazandırmak ve insanlığa başında bulunan bela konusunda ve (uzay gemisi) dünyanın dengelenmesinde yardımcı olmak. İslam medeniyeti özünü halen muhafaza eden tek medeniyettir. (s. 275) Ümmetin bağlılığı, tüm çatışma hatlarını yarıp geçer. Amaç birliğinin yanı sıra, hareketlerinde de akıllıca olmalıdır. (s. 276) İslam&#8217;ın emirlerini çağdaş gerçeklik ile kavramlaştıracak olan kuşak, muhtemelen bundan sonraki olacaktır. İslami bilgi kuramı, anahtar rolü oynamaktadır. (s. 277) Sistemimizin boşluğunun ve bunun güçlendiren kurumların farkında oldukça, İslam&#8217;ın özüne uygun hareket etmeli ve özümüze uygun hareket etmemiz şartı ile sistemimiz yeni unsurları hazmedecek ve ileride Batı ile ilişki kurarak kendisini zenginleştirecektir. Entelektüel açıdan terörize edilmeye göz yummamalıyız. Kültürel ve teknolojik emperyalizm, politik emperyalizmi kadar tehlikelidir. (s. 278) Diyalog, ancak eşitlik gibi karşılıklı saygı esasında ilerleyebilir. İslam sistemi oluşturma çabamız, şüphesiz beraberinde kendi problemlerini getirecektir. Gelecekteki bu problemlerin farkında olmak zorundayız. Esasında çabalarımızın başarısı bile yeni problemler yaratacaktır. Geleceği hazırlarken, doğuracağı problemleri de karşılamaya hazır olmalıyız. Her problem, kendinden büyük, çok boyutlu bir sistemin sadece küçük bir parçasıdır. &#8216;Problemler arası etkileşim sistemi&#8217; bilinci geliştirmeliyiz. İnşallah kendimize daha iyi bir gelecek kurma çalışmalarımız da başarıya ulaşacağız. Ancak, en önemli başarımızın dahi bizi Tanrı bilincinden ve alçak gönüllülük meziyetinden koparmasını izin vermemeliyiz. (s. 279) Gerek başarılar gerekse başarısızlıklar, kendi problemlerini doğururlar. Öne atılan her adım, yeniden yargılamayı gerektirir. (s. 280) Hamd, alemlerin rabbi olan Allah&#8217;adır. (s. 281)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fazlur-Rahman&#8217;ın &#8216;İslam&#8217;ı, İslami oryantalistlerin tarzında yeniden kurmaya yönelik modernist bir teşebbüstür. Onun, sünnet kritiği Schact&#8217;a dayanır, İslam tarihi analizi H.A.R. Gibb’inkinin esasına, tüm yaklaşımları ise W.C. Smith&#8217;in düşünceleri ile köklenir. (s. 291) Felaketten sakınılacaksa hem adil hem de dayanıklı, yeni bir sosyal düzen oluşturulmalıdır. (s. 300)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-12221" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/247046741_1223443631468906_3973080279849876962_n.jpg" alt="" width="451" height="278" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12220" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/243509515_1223443694802233_6509901307377028552_n.jpg" alt="" width="251" height="447" />  <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-12223" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/247120495_1223443644802238_7184967678465963354_n.jpg" alt="" width="272" height="438" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-12222" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/247046875_1223443628135573_6387110931108801117_n.jpg" alt="" width="249" height="432" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12194" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/KB9789757732983-1.jpg" alt="" width="91" height="134" /> Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong>Allah&#8217;ım Sorularım Var</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kimi insanlar akıl ve vicdanlarından taşan sorulardan bir ömür boyu kaçarlar. Kimileri bu sorularla sınırlı olan ömürlerini tüketmeleri yerine sınırları maksimum haz parolası ile yaşamaları gerektiğini düşünür. Ama sorular bir süre sonra yeniden gündeme gelir. (s. 16) Cevapların oluşturulmasında akademik üsluptan uzak, olabildiğince herkes tarafından anlaşılabilir bir dil kullanmaya gayret edilmiştir. (s. 17) Burada yer alan sorulara tarihte veya günümüzde çok daha iyi cevaplar verebilecek olanlar bulunmuştur, bundan sonra da bulunacaktır. Yazarının yapmaya çalıştığı şey sadece, bu hususta mütevazi bir katkıda bulunmaktır. (s. 18) Yaratıcısının var olup olmadığı gaybi bir meseledir, gaybi konular ise bilimsel ispatın konusu olamaz. (s.19) Peygamberlik iddiasında bulunan kimseye vahyin gelişine şahit olmuyoruz, bir şey bilimsel izah edilebiliyor ise o şey artık gaybi olmaktan ve iman konusu olmaktan çıkar. (s. 20) Allah&#8217;ın varlığı ve birliği konusunda ileri sürülen deliller, evrenin yaratılmışlığı gibi. Ateistlerin büyük bir kısmı, evrenin ezelden beri var olduğu görüşünü savunur. Onlara göre evren tamamıyla maddeler toplamından ibarettir, evrende madde ötesi varlıklar, melek, cin vb. yoktur. (s. 21) Hiçbir şey kendiliğinden bir sebebi bulunmaksızın var olmaz. Maddeyi yaratan, varlığın kendisi de olan madde olamaz. Zira o zaman o maddeyi de bir var eden, onu da var eden olacak ve bu zincir böylece gidecektir. Evrendeki maddelerin her birinin bir zaman sonra yok olduğunu görüyoruz, geleceğe doğru ebedi olmayan bir şeyin geçmişe doğru sonsuz ve ezeli olması mümkün değildir. (s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Büyük patlama adı verilen teori, evrenin yaklaşık 13 milyar yıl önce bir sıfır noktasından büyük bir patlama sonucu başladığı ve gittikçe genişleyerek büyüdüğünü ortaya koymaktadır. (s. 23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrenin yasaları: Evrenin bir yaratıcısı yoksa her bir noktada var olan bu yasaların kimin tarafından konulduğu sorusu cevapsız kalmaktadır. Bu yasalardaki en ufak bir sapma evrenin yok olması sonucu doğurabilecek bir süreci başlatır. Dünya üzerinde binlerce yasanın bir arada ve uyum içinde bulunması da, bütün bunların ilim, irade, kudret sahibi bir yaratıcı tarafından konulduğunu ve sürdüldüğünü gösterir. (s. 25) Evrendeki hassas ayarlar: Evrende öyle hassas ayarlar bulunmaktadır ki, bu ayarlardaki en ufak bir değişim evrenin varlığını, dünya gezegenindeki milyonlar canlı türünü yok olmaya mahkum edebilir bu hassas ayarların madde, doğa gibi varlıklara yüklenmesi mümkün değildir. (s. 26) Varlıklardaki tasarım: Atomdan galaksilere, hücrelerden her bir canlıya, tüm canlılar yaşadığı bölgeye uyum sağlayacak organlarla donatılmıştır, develerden penguenlere ve kutup ayılarına, her bir canlının kendisine has besin türleri, beslenme biçimleri, savunma ve saldırı sistemleri bulunmaktadır. DNA tek başına mucizedir. (s. 27) Farklı renk ve sistematik tasarımlara sahip binlerce bitki ve hayvanlar, evrendeki binlerce sanatlı tasarım örneklerindendir. (s. 28) İçinde bir tapınak bulunmayan hiçbir antik şehir yoktur. İnsanlık yaratıcının varlığına inanmıştır, bu kabulün bir yanılsıma olduğunu iddia etmek, akıl ve mantıkla izah edilebilecek bir durum değildir. İnsan yeryüzündeki canlıların pek çoğundan daha güçsüzdür, ne uçabilir ne suda yaşayabilir. Ne hızlı koşabilir. Hayvanların tümü, doğuştan sahip oldukları özelliklerle doğaya hemen uyum sağlayabilecek bir vücut yapısına sahip kılınmışlardır. (s.29) Yeryüzünün canlı ve cansız bütün unsurları adeta, insana hizmetçi kılınmıştır. İnsan ayrıcalıklı bir konuma sahiptir, insan bu konumunu kendi güç ve kudretiyle kazanmış değildir. (s. 30) İnanç: İnsan yüce bir yaratıcının varlığını kabul edip ona sığınma duygusuyla doğar, bu duygu bastırılabilir ama yok edilemez. (s. 31) Fıtratımızda sığınma duygusu, sonsuz bir hayat, yaşama duygusu vardır. İnsanın susuzluğunu giderecek su bulunmaktadır, aynı şekilde insandaki ölümsüzlük duygusunu karşılayacak bir alemin de bulunması gerekir. Evrendeki her şey kendine mahsus dil ile Allah&#8217;ın varlığını, birliğini, üstün sıfatlarını yansıtmaktadır. (s. 32)  Peygamberler, insanlara ilim, irade, kudret, tekvin sıfatları başta, yaratıcıları olan Allah&#8217;ı tanıtmaktaydı. (s. 35) Allah&#8217;ın birliği, hem zati hem subuti, hem de fiilleri itibarıyladır. (s. 37)</span><br />
<span style="color: #000000;"> Allah kendisi gibi bir varlık yaratabilir mi? Bu varlık sonradan meydana gelmiş bir varlık olacaktır. (s. 53) Kadim olmayacak, Kıyam bir nefsihi, Vahdaniyet olmayacaktır, böyle olmayınca da asla Allah&#8217;ın dengi olamayacaktır. (s. 54) Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? Aklen imkansız olan bir şey, güç ve kudretin ilişeceği bir şey değildir, sorular tam anlamıyla mantıksızlık ve çarpıtmadır. (s. 55) Allah Haşa egoist mi? (s. 57) Egoist kelimesinin çağrıştırdığı ana tema, çıkardır. Aynı durumda olan iki veya daha fazla kişi arasında bir egoizmden ve çıkar çatışmasından söz edilebilir. (s. 61) Menfaat ancak, kazanma ve kaybetme endişesi olan bir kimse hakkında söz konusu olabilir. Allah, zati sıfatları arasında yer alan kıyam bir nefsihi, onun bir varlığa ihtiyacının olmadığını gösterir. (s. 62) O, es-Samet&#8217;tir: Her şey ona muhtaçtır. Emir ve yasakların temel amacı, insanların yararlarını gerçekleştirmek, zararları gidermektir. Din, tanrının çıkarını korumak için değil insanın hem bu dünyada hem de ahirette huzur ve mutluluğunu sağlamak içindir. (s. 63) İbadetlerin de menfaatini yine kullara dönüktür. (s. 64) İnsanlar ve cinler yaratılmadan önce melekler vardı, ibadetler insanların kendilerini gerçekleştirmeleri içindir, Allah&#8217;a ait sevgi boşluğumuz doğru şekilde doldurulmaz ise, bu sevgi zamanla insanı sevdiği aciz varlığa karşı kul köle yapacaktır insanı. (s. 65) Allah dışında her şey Allah&#8217;a muhtaçtır, insanın kulluk etmesinin yararı kendisinedir. (s. 69) Bir hadisi kutsi de, (s. 70) “Ey kullarım! Bana fayda verebilecek bir duruma gelemezsiniz ki, bana fayda verebilirsiniz.” (Müslim, el Birr ve&#8217;s- Sıla, 55) buyrulur. Din, bizim fıtratımızı bizden iyi bilen Rabbimizin bizi mutlu kılmak üzere bildirdiği kurallar bütünüdür, Ruhumuz ibadete muhtaçtır, kulluk ettiğinde İnsan kendi fıtratıyla barışık olur. (s. 72) İnsan muhtaçlığını unuttuğu anda azgınlaşır. (s. 73) &#8220;Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez sadece Allah&#8217;a secde eder.&#8221;( Rad Suresi, 15) Secdede itaat vardır, Allah&#8217;a teslim olmaktır. İnsan ve cinler dışında varlıklar açısından secde zorunlu olan bir durumdur. (s. 74) Bir hasta doktorun verdiği ilacı onun tarif ettiği şekilde almadığında bunun faydasını görebilir mi? (s. 75) &#8220;Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.&#8221; (Ankebut, 45) İbadet etmeden ruhun gıdası karşılanamaz. (s. 76-77) &#8220;Kalpler ancak Allah&#8217;ı zikirle huzur bulur.&#8221; (Rad suresi, 28) Müşrik Araplar melekler ile Allah arasında bu türden bir soy bağı kurmaktaydılar. (s. 80) Eğer melekler yaratılmamış olsaydı, zıt çiftler halinde yaratılma kanunu bozulmuş olurdu. Meleklerde sırf akıl vardır ama onları mükellef kılacak bir şehvet yoktur. Hayvanlarda sırf şehvet vardır, akıl yoktur. İnsan ve cinlerde ise hem akıl hem de şehvet vardır. (s. 82) Varlıkların zıt çiftler halinde yaratılması vardır. Rabbimiz her şeyi &#8216;sebeplilik kanunu&#8217; çerçevesinde düzenlemektedir. Bulut da, yağmurun sebebi kılınmıştır. (s. 83) Melekler müminlere, manevi alemle her an iç içe oldukları şuurunu kazandırır. (s.86) Melekler insana, sürekli azmini bileme konusunda bir dinamizm kazandırmaktadır. (s. 87) Şeytan bir özel isim değil bir sıfattır, kovulmuş varlık anlamına gelir. (s. 89) Kur&#8217;an, iblisin şeytan olma hikayesini anlatır. (s. 90) Kur&#8217;an&#8217;da akıl sahibi varlıklar üç gruba ayrılmaktadır: İnsanlar, melekler ve cinler. Melekler, akıl sahibi olmakla birlikte nefis sahibi olmadıklarından imtihanla yükümlü tutulmamışlardır. (s. 91-92) Şeytan son derece sinsidir, her fırsatı kollar. (s. 94) İman edip de yalnız rablerine tevekkül edenler üzerinde o şeytanın bir hakimiyeti yoktur.&#8221; (Nahl suresi, 99) İblis dedi ki: &#8220;Rabbim, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım.&#8221; (Hicr suresi, 40) Allah doğrudan şeytan yaratmamış, iblis kendi hür iradesi ile Allah&#8217;a kafa tutarak şeytan olmayı kendisi tercih etmiştir. (s.103) İblisin şeytanlaşma sürecine 7 farklı surede temas edilir, her birinde diğerinde yer verilmeyen bir bilgiye yer verilir. (s. 104) Tehditvari bir şekilde şeytana müsaade edilmiştir. Öğretmen öğrencilerini imtihan yaptığında, onların tümünün bu sınavda başarılı olmalarını ister ama yine de sınav esnasında yanlışları işaretlemelerine izin ve müsaadesi eder. (s. 105) Bütün varlıkların çiftleri arasında yaratıldığı (s. 107) şu ayette vurgulanmıştır: &#8220;Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilemedikleri şeylerin bütün çiftlerini yaratan Allah&#8217;ımı tesbih ve takdis ederim.&#8221; (Yasin, 36) Cenabı Hak kendisine dik başlılık etmenin, emri tutmamanın ve kibirlenmenin ne kadar vahim sonuçlara yol açtığını, her daim canlı bir şekilde hatırlatmak üzere iblisi helak etmemiştir. (s. 110) Kur&#8217;an, canlı cansız bütün alemlerde bir düzen ve ahengin bulunduğunu, bütün bunları tek bir ilahın yaptığını iddia eder.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer bir ateist kanunların bir yapıp var eden olmaksızın meydana geldiğini ispat edebiliyorsa, o zaman Kur&#8217;an&#8217;ın da insan sözü olduğunu ispat edebilir. Bir ateistin nasıl olup da dünyanın tam da canlılığın sürmesine müsait olacak şekilde olduğunu, damla su olan bir varlığın nasıl olup da varlığa dönüştüğünü açıklaması gerekir. (s. 114-115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deistlerin cevaplaması gereken sorular: Tanrı bir daha hiç ilgilenmeyeceği bir evreni niçin var etmiştir? (s. 116) Neden insan akıl sahibi bir varlık olup diğer canlılardan farklıdır? Varlığın anlamı nedir? Eğer ahiret diye bir şey yoksa bu dünyadaki haksızlıklar zulümler ne olacak? Bunlar yapanın yanına kar mı kalacaktır? Ahiret yoksa Tanrı insanlığa en büyük kötülüğü yapmış olmaz mı? Yeniden diriliş denilen şey bir insanın uydurması ise, tabiatta örneklerini sürekli gördüğümüz yeniden dirilişler neyi gösteriyor?  (s. 117) Tevrat&#8217;ta baştan sona tanrının seçilmiş ırkı olan İsrail ırkının hayat hikayesinin anlatıldığı görülür. (s. 118)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğunun delilleri: İnsanlığın var oluşsal sorularına ikna edici cevaplar vermesi, evrenin nasıl, niçin yaratıldığı, sonra ne olacak? Tüm bunların ve benzeri söylemlerin merkezine Kur&#8217;an’ın tevhidi oturtması. (s. 119) Söylemin evrensel karakterli olması, Geleceğe dair verdiği haberlerin tümünün doğru çıkması. (s.120-121) Ortaya koyduğu hukuk ve ahlak ilkelerinin hikmet, adalet ve hakkaniyete uygun oluşu. (s. 122)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ın parça parça inmesi ile İlk Müslümanların Kur&#8217;an&#8217;ı anlaması ve yaşaması kolaylaşmıştır. Kur&#8217;an insanları içinde bulundukları kötülüklerden yavaş yavaş sıyırmış, tedricen onları kendi hedeflediği noktaya götürmüştür. (s. 124) Eğer daha ilk başta &#8216;şarap içmeyin&#8217; diye bir ayet gelseydi insanlar,  &#8216;Biz şarap içmeyi asla bırakmayız&#8217; derlerdi. (Buhari, Fezailul-Kur&#8217;an, 6) Kur&#8217;an insanlar arası ilişkilerde ana ilkeleri belirlemekte yetinmiştir, bu durum onun her çağda ulaşılabilir olmasını da temin etmektedir. (s. 132)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberlerin gönderilmesine, vahye ne gerek var? (s. 133) Akıl tek başına yeterli değildir, sınırlıdır. Ayrıca vahiyle bildirilen bilgilerin bir kısmı gayb alanına aittir. Allah&#8217;ın sıfatları, melekler ve cinler, ahiret gibi. (s. 134) Akıl, her insan da aynı ölçüde değildir. İnsan her an kötülüğe sürüklenebilecek bir nefse de sahiptir. Şeytan da sürekli yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Nitekim günümüzde Alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara sahip olan kimselerin büyük çoğunluğu da, yaptıklarının doğru olmadığını aklen bildikleri halde nefislerine uyara, bu kötü huylarını devam ettirmektedir. (s. 135) Peygamberlerin gönderilmesi, bahaneleri ortadan kaldırmak içindir. (s. 137) Yeryüzünde peygamber gönderilmeyen (s.143) hiçbir topluluk yoktur. (Fatır Suresi, 24; Rad suresi, 7 ayet) Kur&#8217;an, ilk muhatapların hiç tanımadığı, bilmediği uzak diyardaki peygamberlerden söz etseydi muhataplar açısından verilen bilgilerin doğruluğunu test etme imkanı olmayacaktı. (s. 145) İnsan, hem iyilik hem de kötülük yapabilecek kabiliyete sahip kılınmıştır. Bu durum insanın, yapısal olarak bir imtihan içinde yaratıldığını göstermektedir. (s. 153) İnsan imtihan etmek için yaratıldıysa, bu imtihanın sonuçlarının görüleceği bir varlık alemi olmalıdır. Her insan, Allah&#8217;ın insanı diğer canlılardan farklı ve üstün şekilde yaratmasının hikmet ve gerekçelerini sorgular. (s. 154)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yakın tanıdıkları vefat eden kimselerin bir gün bu kimselerle tekrar bir araya gelme düşüncesi kendini ortaya koyar.  İnsanoğlunun ölümsüzlük düşüncesi, tarih boyunca hep var ola gelmiştir. İnsanın ölümsüzlük ve sonsuzluk arayışı eğitim öğretim yoluyla elde edilmiş bir duygu olmayıp, onun benliğinde yer etmiş bir duygudur. Dış dünyadaki olaylar, ahiretin varlığına delildi. Ölü toprağın yağmurla diriltilmesi. (s. 156) İlk yaratılışın olması, ikincinin olmasının (Yasin 78-79) delilidir. (s. 157) &#8220;İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde Biz kendisini yaratmışızdır.&#8221; (Meryem Suresi, 66-67) Varlıkların zıt çiftler halinde yaratılması da ahiretin varlığına delildir. Kutsal kitapların tümünde Ahiret inancı yer almaktadır. (s. 158)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Berzah alemine ilişkin (s. 160) sorular: Azrail, ölüm işi ile görevlendirilen meleklerin başı olup onun emrinde çok sayıda melek görevlendirilmiştir. (s. 162) Ölümle birlikte kıyametin kopuşu vaktine kadar geçecek zaman dilimine Berzah alemi adı verilir. (s.  163) Kabirlerdeki nimet ve azap, kabirde bulunan kimseye kıyamet koptuktan sonra gideceği yerin gösterilmesidir. Sur&#8217;a birinci defa üfürülmesine kadar devam eder. (s. 165) Kabir azabının aklen mümkün olduğunu, rüya meselesi üzerinden de ele alabiliriz.(s. 166) Kabir hayatı ifadesi, ölüm ile insan ruhunun hissedeceği birtakım sıkıntı veya nimetleri ifade etmektedir. (s. 167) Zaman kavramı izafi bir özelliğe sahiptir, yerküre açısından gün ve yıl kavramı ile Jüpiter gezegeni açısından gün ve yıl farklı zamanlardan oluşmaktadır. Kişilerin içinde bulundukları ruh hali, onların zamanı olduğundan daha uzun veya kısa hissetmelerine yol açabilmektedir. (s. 169) Kafir bir kimsenin samimi niyetle yaptığı iyilikler, onun iman etmesine vesile olabilir. Hakim bin Hizam&#8217;a Allah resulü &#8216;Sen yaptığın iyiliklerle Müslüman oldun.&#8217; (s. 176) demiştir. Kafir bir kimse yaptığı iyiliklerin karşılığını dünyada görür. (s.  177) Kafir bir insan dünyada bir iyilik yaptığı zaman, bu iyilik sebebiyle kendisine rızık verilir. (Müslim, Sefaü&#8217;l-Kıyame,s. 57) Kur&#8217;an cehennemin 7 kapısının bulunduğunu (s.  178) haber vermiştir. (Hicr, 44)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnkar sebebiyle sonsuz azap niye var? Dünyadaki hukuk sisteminde de kabul edilen kural, cezanın miktarını belirlerken suçun işlenme süresi değil, suçun büyüklüğü dikkate alınır. Söz gelimi, cinayet dediğimiz suç birkaç saniyede işlenir. (s. 179) &#8220;Eğer dünyaya geri gönderilseler yine kendilerini yasak edilen şeylere döneceklerdir.&#8221; (Enam suresi, 28) Kafirler sonsuza kadar inkar etme azminde (s. 181) olduklarından, sonsuza kadar cezalandırılmaktadırlar. &#8220;Ey Allah&#8217;ım! Kalbimi senin dinin üzerinde sabit kıl.&#8221; (Tirmizi, Kader 7) Kadere iman, Allah&#8217;ın sıfatlarına imanla ilgilidir. Allah nezdinde önce ve sonra diye bir şey de yoktur, O zamanında yaratıcısıdır. Bizim için gelecek olan şey, O&#8217;nun için gelecek değildir. (s. 183) &#8220;Gaybın anahtarı Allah&#8217;ın yanındadır.&#8221; (Enam suresi, 59) Rabbimiz ezeli ilmiyle olmuş ve olacak her şeyi bilir. (s. 188)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mademki Allah her şeyi yazmış, o halde benim bir şey yapmama gerek yok? Sınava girecek bir öğrenci şöyle düşünse, “derslerine çalışmak yerine sınavdan kaç alacağım Allah tarafından ezelde yazılmış, çalışsam da o notu alacağım çalışmasam da” Bir işçiyi düşünelim, çalışmak yerine, ne kadar kazanacağım Allah tarafından ezelde yazılmış. Bir hasta düşünelim, iyileşip iyileşmeyeceğim Allah tarafından ezelde yazılmış. (s. 189) Bir kimse, “benim cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğim Allah tarafından ezelde yazılmış, biliniyor.” diye düşünse, bu ve benzeri tüm sakat mantık ürünü düşünceler iblisin vesvesesinden kaynaklanır. Allah ne olacağını biliyor ama biz bilmiyoruz. (s. 190) Ben kendi emek ve gayretimden sorumluyum. (s. 191) Varlıklar ancak zıtları olduğunda bilinebilir. Eğer çirkinlik ve kusurluk yaratılmamış olsaydı, güzellik ve kusursuzluk bilinemezdi, hastalık olmasaydı sağlığın ne derece önemli olduğu takdir edilemezdi. Bu sebeple Allah varlıkları çiftler halinde yaratmıştır. (s. 199) Eğer hep iyinin olduğu bir alem istiyorsak, o ahirette hak edenlere cennette bulunmaktadır. Onu da hak eden kazanacaktır!  Bir aslanın bir ceylan yavrusuna saldırıp onu parçalaması evrendeki hassas dengenin bir sonucu olup içinde nice hikmetleri barındırmaktadır. (s. 200) Kusursuzluk, canlıların kendi türlerindeki kusursuzluk olup, her bir ferdin kusursuzluğu değildir. Elma kusursuz olarak yaratılmıştır. Bununla birlikte elmalar içinden çürük olan, tadı bozuk olanlar olabilir, bu durum elmanın mükemmel bir meyve olduğu gerçeğini değiştirmez. Allah, imtihan etmek üzere insanları beden, sıhhat, görüntü, maddi imkan, ırk ve benzeri hususlar bakımından birbirinden farklı yaratmıştır. Bir kusur bulunanlar olabilir. Eksiği olan sabırla, sağlam olan şükürle imtihan olmaktadır. (s. 201) Gözleri görmeyen bir kimse bu yönüyle bir imtihandan geçtiği gibi, onun yakını olan şahıs da bir imtihandan geçmektedir. (s. 202) &#8220;Mümin kimsenin bütün işleri hayırdır; şükreder sabreder, onun için bir hayır olur.&#8221; (Müslim, ez -Zühd ve&#8217;r-Rekaik, s. 64) Bizim İyilik ya da kötülük olarak nitelendirdiğimiz şeyler gerçekten de öyle midir? Bizler geleceği bilmediğimizden, karşılaştığımız olaylar hakkında aceleci yargılarda bulunuruz. (s. 205) Milli piyango kazanmak iyi midir kötü mü? Yağmur çiftçi için iyi, tatilciler için kötüdür vb. İyilik ve kötülük Allah tarafından bir imtihan vesilesi olarak yaratılmıştır. İmtihanımız, iyilik ve kötülük olarak gördüğümüz durumlarda vereceğimiz tepkilerden oluşmaktadır. (s. 207) Hz Süleyman, &#8220;Bu şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin gösterdiği lütfundandır.&#8221; der. (Neml, 40) Karşılaştığımız kötülük, yaptığımız bir kötülüğün dünyevi cezası da olabilir. (s. 211) &#8220;Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık mallardan canlardan ve ürünlerden biraz azaltmakla, fakirlik ile deneriz.&#8221; (Bakara, 155) Kimi zaman karşılaştığımız bir kötülük bizleri daha büyük bir felakete karşı uyarır, ikaz eder, mesela hafif bir trafik kazası geçiren bir kimse kontrol amaçlı MR çektirdiğinde, beyninde daha önceden oluşmuş bir tümörün varlığı tespit edilir. Karşılaştığımız kötülük, günahlarımıza kefaret olabilir. Bir daha o günahlardan dolayı ahirette hesaba çekilmeyiz. (s. 213) Sa&#8217;d bin ebi Vakkas sordu, &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi. İnsanların en çetin imtihanlara tabi tutulanlar kimlerdir?&#8221; Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdi: &#8220;Peygamberler, sonra salihler.&#8221; (Tirmizi, Zühd 57; Ahmed b. Hanbel, I/172, 174) İmtihan, tesadüflere değil Allah&#8217;ın ilim, irade, kudret ve hikmetine dayanmaktadır. (s. 218) Allah Celle Celalühü sonsuz bilgisi ile herkesin farklı durumlarda neler yapabileceğini bilir. (s. 219) Genç yaşında ölen bir kimsenin uzun süre yaşasaydı ne yapacağını bilir. (s. 220) Bizim sevmeyip kötü gördüğümüz şeyler hakkımızda hayırlı, sevip istediğimiz şeyler hakkımızda kötü olabilir. (s. 221) &#8220;Bir şeyi sevmediğiniz halde, o şey sizin için daha hayırlı olabilir. Bir şeyi sevdiğiniz halde, o şeyi sizin için daha kötü olabilir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216) Allah, tarihte ilk bakışta adaletsizlik, haksızlık gibi görünen pek çok durumu kendi elçileri olan peygamberlere de yaşatmıştır. Allah her bir insanı, kendi şartları imkanları içinde imtihan etmektedir. (s. 222) &#8220;İleride öyle bir zaman gelecek ki, o zaman da kendisine emredilenin onda birini yapan kişi kurtulur.&#8221; (Tirmizi, Fiten, 79)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;dan doğru ve yeterince haberdar olmamış bir kimse Müslüman olmaktan sorumlu değildir. Zengin olan bir kimse, zekat, fitre, kurban, Hac, yakınlarının nafakası gibi mali yükümlülüklerden sorumludur. (s. 223) Allah hiç kimseyi, verdiği imkandan fazlası ile yükümlü kılmaz. (Talak, 7) Allah&#8217;ın iradesi başka, rızası başkadır. Allah dileyinin iman etmesine, dileyenin de inkar etmesine müsaade etmiştir ama O&#8217;nun inkara rızası asla yoktur. &#8220;Allah kullarının küfrüne razı olmaz.&#8221; (Zümer suresi, 7. ayet imtihan)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmtihan şartları eşit olsaydı yeryüzünde hayat mümkün olmazdı. (s. 224) Çünkü insanlar toplum halinde yaşayan varlıklardır ve toplumsal hayat iş bölümünü zorunlu kılmaktadır. &#8220;Dünya hayatında onların geçimliliklerini aralarında biz paylaştırdık.&#8221; (Zuhruf, 32) İmtihan şartlarımız farklı olduğu gibi, imtihanlarımız da farklı farklıdır. (s. 226) &#8220;Şüphesiz her şeyi bilen ve her işi hikmetlice yapan ancak sensin.&#8221; (Bakara, 32)  Rabbimiz fertlerin ve toplumların ecellerini de birtakım sebeplere bağlamıştır. (s. 230) “İnsanı imtihan edip rızkını daralttığında ‘Rabbim beni önemsemedi.’ der.” (Fecr, 15) Allah kuluna rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. (s. 231) Fakat o rızkı dilediği ölçüde indirir. Çünkü &#8220;O, kullarının durumunu çok iyi bilmekte ve görmektedir.&#8221; (Şura, 27) Rabbimiz cimrilik eden, infaktan kaçınanları ise azap ile tehdit etmiştir. &#8220;Allah&#8217;ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?&#8221; (Yasin, 47) Tarihte, başta peygamberler olmak üzere nice Allah dostları, alimler açlık ve fakirlikle sınanmışlardır. Rızık için çaba göstermemiz emredilmiştir. (s. 233) &#8220;Ey Allah&#8217;ın kulları, tedavi olunuz. Allah hangi hastalığı yaratmışsa, mutlaka şifasını da yaratmıştır. İhtiyarlık ise bundan müstesnadır.&#8221; (Ebu Davud, Tıp, 1) Rızkın takdiri Allah&#8217;tan ancak kazanılması kuldandır. (s. 234) Rabbimiz yeryüzünde tüm canlılara yetecek şekilde rızık yaratmıştır. Eğer yeryüzünde insanlar açlıktan ölüyorsa, bu yeryüzündeki insanların bir bölümünün haksızlık, zulüm ve sömürü yoluyla bu kimsenin hakkını yemeleri sebebiyledir. (s. 235) Bu Dünya, adaletin yüzdeyüz tecelli edeceği bir mekan değildir. (s. 236) &#8220;Rabbimiz, seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz.&#8221; (Bakara, 32) Ahiret hayatında insanların sonsuz yaşama sahip olmaları ile Allah&#8217;ın beka sıfatına sahip olması aynı düzlemde değildir. Bu sonsuzluk, Allah&#8217;ın onlara bu özelliği vermesine bağlıdır, bağımlı bir sonsuzluktur. (s. 241) Bu dünya şartlarında bile insanların bıkmadığı, usanmadığı durumlar vardır, insanlar her zaman susadıklarında su içerler, acıktıklarında yemek yerler,.. yorulduğunda tatlı bir uykuya &#8216;Hayır!&#8217; diyecek insan yoktur. (s.  242) &#8220;Cennetlikler cennete 33 yaşında girerler.&#8221; (Tirmizi, Ebu Davud,  Sıfatü&#8217;l-Cenne)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dindeki tek delil Kur&#8217;an olmayıp, Allah resulünün sünneti de dinde delildir. (s. 247) Önemli olan husus, bir kimsenin ölüm anında mü’min olarak ölmesidir. Hiç kimsenin son nefeste imanlı öleceğine dair bir garantisi yoktur. (s. 248) Hz Yusuf, &#8220;Ey gökleri ve yeri yaratan, beni Müslüman olarak öldür, beni salihler arasına kat.&#8221; (Yusuf, 101) Allah zalimleri sevmez. (s. 256) Allah&#8217;ın kafirler karşısında müminlere yardım etmesi müminlerin o yardıma hak edecek davranışları sergilemesine bağlıdır. İslam ile Müslüman arasında bir ayrım yapmak zorunludur. İlaç tabiatı itibariyle hastalığı giderme özelliğine sahiptir. Bununla birlikte bir hasta ilacı doktorun tavsiye ettiği şekilde kullanmayıp kendi kafasına göre kullanırsa yahut ilaç elinde bulunduğu halde kullanılmazsa, şifa bulamaz. (s. 257) İslam dini Müslümanları bilim ve teknoloji başta olmak üzere dünyevi konularda da üstün bir noktaya ulaşmaları konusunda itici bir güç olur. (s.  258) &#8220;Birbirimize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız.&#8221; (Enfal suresi, 46) Tarihte Müslümanlar kendi dinlerini doğru anlayıp bu anlayışı hayatlarına yansıttıkları dönemde dünyanın üç kıtasında asırlar boyunca üstün bir konumda hüküm sürmüşlerdi. (s.  259) &#8220;Allah vaat etti ki, onlara yeryüzünde iktidar verecek. Şu andaki korkularını güvenliğe çevirecektir.&#8221; (Nur Suresi, 55 ayet) Kötülük problemine cevap olarak zikredilen hususlardan birisi, kötülüğün mutlak değil göreceli olduğudur. Bazıları açısından kötü olan bir şey, bir başkası açısından kötü değil iyi olabilir. Bir aslanın bir ceylan yediğini gördüğümüzde içimiz burkulur. (s 264. ) Ancak yavrularını sütüyle besleyebilmesi için ceylanı yemesi gerekir. Bu evrende iyilik asıl, kötülük ise arizidir. Hastalanmış olan kimsenin iğne olması sonuçlar itibariyle güzeldir. (s. 265) Hayatımızda ilk yaşadığımız anda çok üzüldüğümüz, kötülük olarak gördüğümüz olaylara uzun zaman sonra geriye dönüp baktığımızda, bunların birer lütuf olduğunu görebiliriz. (s. 266 ) Varlıklar zıtları ile bilinir. Kafamızda sıcak diye bir kavram olmasa, soğukta bilinemez. (s. 267) Ortada bir imtihan varsa, o zaman hayır gibi şer de olmalıdır ki imtihanın bir anlamı olsun. &#8220;Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarda imtihan ederiz, sonunda bize geleceksiniz.&#8221; (Enbiya, 35) İnsan&#8217;a iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti verilmiştir. (İnsan, 2-3;  Şems, 7-10) İnsan tamamen kendi tercihlerinin sonucunda kötülüğü işlemektedir. (s. 268) İnsanlara düşen, gereken tedbirleri almaktır. (s. 269) Biz kul olarak her türlü tedbiri aldıktan sonra da başımıza önleyemeyeceğimiz musibetler isabet etmiş olabilir. Bunu da imtihanımızın bir parçası olarak görmeli, sabretmemiz halinde sonsuz mükafata nail olacağımıza inanmalıyız. (s. 270) Her kötülük cezasını hemen bu dünyada bulsaydı, bu durumda imtihanın bir anlamı kalmazdı. (s. 271) Bize düşen şey imtihana itiraz etmek değil, imtihanda en iyi performansı gösterebilmek için gayret göstermektir. İnsana düşen şeyin tedbir almak, kötülüklerden uzak kalmaya çalışmak ve iyiliklerin peşinde koşmak olduğunu bilmeli ve ona göre bir hayat sürmelidir. (s.  272)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12586" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/wi_800.jpg" alt="" width="88" height="127" /> Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gençler inançtan soruyor</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şirk, Allah&#8217;tan korkar gibi bir başkasından korkmak, faydayı Allah&#8217;tan başkasından beklemek şeklinde kendini gösterir. (s. 2) Şirk çeşitlerinden bir başkası da Allah&#8217;tan başka varlıkları sevmek ve Onlara saygı göstermek aşırı gitmek suretiyle gerçekleşir. (s. 5) Resulü Ekrem Efendimiz, aşırı sevgiden dolayı kendisine secde etmek isteyen bir kimseye sert tepki göstererek izin vermemiştir. (Ebu Davut, Nikah, 40) (s. 6) İbadet hayatında gösteriş yapmak, gizli şirk olarak isimlendirilmiştir. (s. 7) Bir müminin, Peygamberimiz dışında ölen bir kimsenin ardından duasında: &#8220;Ya Rabbi falan zaten yüzü suyu hürmetine duamı kabul eyle, hacetimi yerine getir.&#8221; demesi dört mezhebe göre de hoş karşılanmamıştır. (s. 16) İnsan biçimci yaklaşımlara, müşebbihe ve mücessime denmiştir.(s. 37) Sıfatlar bize Allah&#8217;ı tanıtırlar. Selbi sıfatlar Allah&#8217;ın ne olmadığını, subuti sıfatlar O&#8217;nun ne olduğunu, fiili sıfatlar ise Allah-alem ilişkilerini tanıtan sıfatlardır. (s. 38) &#8220;Önce deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah&#8217;ı tevekkül et.&#8221; (Tirmizi, Kıyamet, 60) tevekkülün doğru şeklidir. (s. 43) Hiçbirimiz kader programımızı okuyarak gündelik hayatımızı planlamıyoruz. Biz bir olayı ancak meydana geldiği zaman bilebiliriz. (s. 45) İnsanlığın ilk yerleşim yeri Mezopotamya ve Maveraünnehir bölgesidir. (s. 46) İslam inancına göre insanlığın ilk öğretmenleri peygamberlerdir, her ümmetin bir Peygamberi vardır. (Yunus Suresi 47. ayet) Hadis kaynaklarında ise, 124.000 veya 224.000 peygamber gönderildiği ifade edilir. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, V/265-66). (s. 48) &#8220;Elçiler gönderdik, onlardan sonra anlatamadıklarımız var.&#8221; (Mümin suresi, 78. ayet) Peygamberler sadece Ortadoğu&#8217;dan çıkmamıştır. Ama insanlık, orada başlamış, eski medeniyetler orada kurulmuştur. (s. 49)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nazar boncuğu, cahiliye adeti olup İslam geleneğine uygun değildir. İnancımızda göz değmesi haktır, nazar bir gerçekliktir. (s. 57) Sihir, İnsanlık tarihi kadar eski bir gerçektir. (s. 60) Her insan, ilahi yazılım/Fıtrat gereği hakkı ve hakikati idrak edebilecek düzeyde yaratılmıştır. (s. 63) Meleklerle iletişim kurma kültürünün ortaya çıkış sebeplerinden ilki, materyalist hayat tarzının yol açtığı maneviyat ihtiyacıdır. Bir diğer sebep hak din olan İslam&#8217;ın yayılışının önüne geçmektir. Meleklerle iletişim kurma ve onlardan enerji alarak başarı ya da mutluluk sağlama iddiası bir kandırmacadır. (s. 72) Allah&#8217;a bağlanmayı bırakıp melek merkezli bir seküler inanç oluşumuna gitmek İslam&#8217;a aykırıdır. (s. 73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Levhi Mahfuz, kainatta meydana gelecek bütün olay ve varlıkların yazılı olduğu kitaptır. (s. 96) Allah&#8217;ın bilmesi insanın özgürlüğünü kısıtlaması manasına gelmez, zaten biz davranışlarımızı onun bizim hakkımızdaki bilgisini okuyarak düzenlemiyoruz. (s. 98)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Adem&#8217;den (a.s.) son Peygamber Hz Muhammed&#8217;e (s.a.s.) kadar gönderilen ilahi dinlerin ortak adı İslam&#8217;dır. (s. 99) İslam&#8217;ın hidayet çağrısının kendilerine ulaşmadığı kimseler sadece akılları ile Allah&#8217;a bilip bilmemekten ahirette hesaba çekileceklerdir. Çünkü insan fıtratı her şekilde, Yüce yaratıcıyı aramaya, bulmaya ve onun karşısında boyun eğmeye meyilli yaratılmıştır. (s.104) &#8220;Mümin bir günah işlediğinde onun kalbinde bir nokta oluşur. Günaha devam eder ve artırırsa leke de artar, sonunda bütün kalbini kaplar ve kilitler. &#8216;Allah&#8217;ın kalplerini karartmıştır.&#8217; buyruğundaki karartmadan maksat budur.&#8221; (Tirmizi, Tefsir 5; İbni Mace, Zühd, 29). (s. 111)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimsel verilere göre Güneş ile Dünya arasındaki mesafe 149 milyon km&#8217;dir. Canlıların hayatını devam ettirebilmeleri için en uygun mesafe budur. Dünya ile ay arasındaki uzaklık da 380.000 km&#8217;dir. Bu mesafenin değişmesi de med-cezir dalgalarının dünyayı kaplamasına yol açacaktır. (s. 119) Yeryüzü, suyu buhar şeklinde buluta gönderir. Bulutta bir takım kimyasal oluşumlardan sonra buz, kar ve yağmur şeklinde onu yeryüzüne iade eder. Kozmik sistemdeki yardımlaşma kanununa göre bitkiler gelişir ve canlı varlıklarını rızkı oluşur. (s. 120) Başlangıçta insan küçük bir döllenmiş yumurtadan ibarettir. Daha sonra ondan et, kan ve kemikler türer, insan olur. İnsanda bu değişimleri yapan bizzat İnsanın kendisi değildir. (s. 121) &#8220;O, her gün yeni bir iş başındadır.&#8221;  (Rahman suresi, 29. ayet) (s. 122) Musevilik ve Hristiyanlık; tevhid, nübüvvet, vahiy, ahiret inancı ve varlık anlayışı gibi temel konularda İslam&#8217;dan apayrı bir anlayışa sahiptir. Yahudiler ilahlarını millileştirdiler. (s.123) Allah&#8217;ın rolünü iradesini, sınırlandırdı Hiristiyanlar. Hz İsa&#8217;nın ilahlaştırılması ile birlikte tevhid öğretisi bozuldu. İncil metinleri, tahrif edilmekle özgünlüğünü kaybetti. (s.124) Kur&#8217;an ilk günden beri otantikliğini korumaktadır. İslamiyet&#8217;te din adamları sınıfı, ruhbalık yoktur. (s.125)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vicdan, insanın iyiden ve doğrudan yana karar verme görgü ve bilgileri ile kendini yargılama yetisidir. İnsanda doğuştan mevcut olan bu duygu, başta sağlam bir din ve değer eğitim ile desteklenmediği takdirde, kötü bir çevre ve alışkanlıkların etkisiyle körelebilir. Vicdan dinden, adalet ahlakından bağımsız bir şekilde doğruya ulaşamaz, yanlış din de vicdanı kötü işler yapmaya sevk edebilir. (s. 127) Vicdan haksızlıklar ve kötülükler karşısında sessiz kalabilir. Vicdanı körelmiş ve kararmış bir kimsede, manevi anlamda kalpte işlevini yitirmiştir. Vicdan azabı bile dini ve ahlaki değer sahibi olan insanlarda vardır. Bugün Suriye&#8217;de, Gazze&#8217;de, Arakan&#8217;da, Cammu Keşmir&#8217;de, Doğu Türkistan&#8217;da, Irak&#8217;ta, Yemen&#8217;de yaşanan tarifi imkansız acılar ve vicdansızların karşısında en ufak bir vicdan azabı bile hissetmeyenler olduğunu görüyoruz. Allah korkusuyla, helal ve haram, hak ve adalet şuuruyla beslenmeyen vicdanın kötülüklere karşı yaptırım gücü yoktur. (s. 128)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Agnostisizm: Bilinemezcilik manasına gelir. Ateizm ile agnostisizm arasındaki kelime oyunundan başka bir fark yoktur. (s. 143) Her iki durumda da, yüce Allah&#8217;a karşı kayıtsız kalma vardır. Su niçin var oldu? denildiğinde suyun anlamına varoluş hikmetine dikkat çekilir. İşte insanı mutlu eden şey, hayatın anlamını kavramaktır. (s. 144) Gündelik hayatımızda her şeyi önceden bilimsel anlamda çözerek hareket etmeyiz. Bilimle birlikte, felsefeye, sanata ve dini tecrübeye göre de hareket ederiz. (s. 145) Agnostisizm tek yol bilimdir diyen, Pozitivizmin desteğiyle yeniden tedavüle sokulmak istenen bir akımdır. Agnostiklere göre, her şey deneysel bilimin tezgahından geçmelidir. Onlara göre tek hakikat vardır, o da bilimdir. Agnostikler bugüne kadar Allah&#8217;ın yokluğu konusunda güçlü argümanlar ortaya koyamamışlardır. Big Bang evrenin sonradan var olduğu gerçeğini ispatlamıştır. (s. 146) Entropi yasasına göre bu evrende yaşam tamamıyla sona erecektir. İslam inancına göre başta insan ve evren olmak üzere bütün varlıkların hayatında amaçlılık vardır. &#8216;Allah yoktur&#8217; diyen bir ateist bilgiyi değil inancı dile getirmektedir. Zira ateistin elinde Allah&#8217;ın yokluğuna dair bir kanıt da yoktur. (s. 147) Laboratuvarda yapılan deneyler gibi olmasa da, insan ve tabiat laboratuarlarında gözlem ve akli tecrübe ile Yüce yaratıcının varlığı bilgisine ulaşılabilir. Allah&#8217;a iman İrrasyonel değil, rasyoneldir. (s. 148) Yüce Allah&#8217;a ve ahirete inananların, dünya hayatları anlamlıdır. (s. 149)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deizm: &#8216;Tanrı, alemi ve içindekileri yarattı ve bir kenara çekildi.&#8217; diyen Aristo&#8217;nun Tanrı anlayışı şeklindeki bir inanç biçimidir. Deizm, Hıristiyanlığa karşı gelişen protest bir harekettir. Hz. İsa&#8217;nın ilahlaştırılması, Asli günah ve kefaret öğretisi, kilisenin yazılmazlığı gibi çarpık dini öğretiler, Deizmin ortaya çıkmasını tetiklemiştir. Deistler, akla mutlak bir yaptırım gücü yüklemektedirler. Deizme göre akıl olduktan sonra ne peygambere ne de vahye ihtiyaç vardır. Dua ve ibadetlere de ihtiyaç yoktur, çünkü ilk başta yaratsa da, hayatın devamında tanrının insanla ilgisi yoktur. Deistler tabiatı makineye, Allah&#8217;ı da makiniste benzetirler.(s. 150- 151) Bu bakış, insanı tanrılaştırmakta ve karar verme, uygulama, yönetme, cezalandırma gibi bütün yetkileri insana vermektedir. İslam tarihinde, Ebubekir Er -Razi ve İbn Ravendi dışında deizmi besleyecek bir damar bulmak mümkün değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mürcie, Haricilik hareketine tepki olarak ortaya çıkmış dini bir yorum biçimidir. Mürcie mezhebi, Emevileri temize çıkaran bir fırka olarak bilinir.(s. 152) Bazı kimselerin inancı sloganlaştırdığı, dinin ameli boyutunu terk ettiği, amelsiz bir Müslümanlıktan yana tavır koydukları söylenebilir.(s. 153) Dini kavramlarımızı doğru bir şekilde ortaya koymadan, doğru bir İslam anlayışına sahip olamayız. Müslümanlar arasında zihni ve kalbi birlikteliği sağlamadan, bedeni birlikteliği gerçekleştiremeyiz.(s. 155) Allah&#8217;ın zatını yani nasıl bir varlık olduğunu bilemeyiz ama Kur&#8217;an sayesinde isim ve sıfatlarını bilerek onu tanırız. Duyular gibi aklında bir sınırı vardır. Sağlam bir bilgi kaynağından beslenmeye muhtaçtır. (s. 156) Her insanın aklı, alışkanlık, kültür gibi dahili ve harici faktörlerin etkisi altındadır. Dinde emir, nehiy, mubah, haram ve duyu-ötesi (gayb) alanı ile ilgili konular, ancak Vahiy ile bilinir. (s. 157) Deistler, alemin işleyişinin tek yolunu katı determinizm olarak görürler. Modern bilim anlayışında mutlak doğru yoktur, güncel doğru vardır. Bilim bugün doğru dediğini yarın yalanlayabilir. Deizm, İnsanın, Allah&#8217;a rağmen kişisel arzu ve isteklerine göre şekillendirdiği felsefi bir inanç biçimidir. (s. 158) Yüce yaratan nasıl olur da alemle ilgilenmez? Allah, bizim kuvvetli ve zayıf yönlerimiz bizden daha iyi bilir. İnsanı, &#8216;ne halin varsa gör&#8217; derecesine bu alemde kendi başına bırakılmamıştır. Vahiy bilgisi ve terbiyesi olmadan İnsan aklı nefsin isteklerine, bencil ve hedonist hallerine nasıl karşı duracaktır? (s. 159) Bazı insanın aklına göre iyiyken bazılarına göre kötü değerlendirilen davranışlar konusunda nasıl karar verebileceğiz? Eğer ahiret yoksa ahlaki erdemlere uygun yaşamanın ne anlamı olabilir?(s. 160) Hala deizme sığınanlar varsa bu, doğrudan &#8216;sorumluluktan kaçışın&#8217; bir ifadesidir.(s. 161)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizm: Evreni tesadüfle açıklayan bu akım günümüzde anlamını yitirmiştir. Evrenin hassas bir ayara bağlı muhteşem bir sisteme sahiptir. (s. 163) Evrenin kendi kendine var olması mümkün müdür? Hayır! Çünkü bir şeyin yaratıcı olabilmesi için önce kendisinin var olması gerekir. (s. 165) Big Bang, ‘evren 13.8 milyar yıl önce büyük bir patlama ile ortaya çıkmıştır.’ der. (s. 166) Dünyada kötülüklerin Büyük bir kısmı, insan kaynaklıdır. &#8220;İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.&#8221; ( Rum Suresi 4.1 ayet) (s. 167) Kötülük, İnsanın özgür irade ve seçimi ile ilgilidir. (s. 168) Kötülük bir ahlak sorunudur. (Mülk Suresi 2. ayet; Bakara Suresi 155. ayet) (s. 169)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12625" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/gencler-inanctan-soruyor-k.jpg" alt="" width="70" height="108" /> Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanın fıtratında, özünde Allah&#8217;ın varlığını ve birliğini tanıma eğilimi vardır. (s. 11) &#8220;Eğer Rabbim dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi, hal böyleyken Mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın?&#8221; (Yunus, 99) Dini esasları çok iyi bilmek, kalbin tasdiki olmadıkça kişiyi imanlı yapmaz. Örnek oryantalistler. (s. 12) Rabbimizin yarattıklarını, eserlerini düşünmek ve oradan Allah&#8217;ın varlığına ulaşmak doğru bir yaklaşım olur. Yaratılış fıtratını bozmayan her insan, Allah&#8217;ın eseri olan kainata bakarak O&#8217;nun varlığını anlayabilecek özellikte yaratılmıştır. (s. 14) &#8220;Her Çocuk Fıtrat üzere doğar.&#8221; (Buhari, Tefsir, (Rum) 2) Allah&#8217;ın varlığını kabul etmeyen bilimsel yaklaşımların hiçbiri şimdiye kadar, değil bir insanı, onun tek bir organını bile O&#8217;nun yarattığı mükemmellikte oluşturmayı başaramamıştır. (s. 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanın huzuru, psikolojik gücü ile yakından alakalıdır. (s. 16) Zor ve sıkıntılı zamanlarda Allah&#8217;a iman, Toplumların en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Mekan, yaratılmışlara ait bir özelliktir. Yarattığı alemde Allah&#8217;a bir yer, bir konum atfetmek doğru bir yaklaşım olmaz. Allah zatını, görebileceğimiz bir algılamanın dışında tutmuştur. (s. 18) İslam dini, Hz. Adem&#8217;den son Peygamber Hz Muhammed&#8217;e (s.a.s) kadar göndermiş olduğu tek dindir. (s. 24) Hristiyanlıkta Baba, kainatı yaratandır. Oğul, bedenleşmiştir. Kutsal ruh, insanın kalbine ilahi sevgiyi aşılayandır. Hristiyanlıkta kutsal ruh olarak isimlendirilen, Cebrail meleğidir. (s. 26)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fıtrat, Allah&#8217;ın tanıma eğilimi, ruh temizliği, hakikati kabule meyilli yaratılma demektir. İslam dini, Hz. Adem&#8217;den son Peygamber Hz Muhammed&#8217;e (s.a.s) kadar göndermiş olduğu tek dindir. (s. 27) Pozitivizmde bilginin kaynağı olarak sadece deney ve tecrübe kabul edilir. (s. 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Psikanaliz yöntemine göre, insanın davranışlarına yön veren onun bilinç altındaki cinsellik ve korku duygusudur. Tanrı inancı, hakikatte var olmayan, hastalıklı bir durumdur. İnkarcı akımların insana anlam ve değer sistemini asla sunamazlar. (s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tek tip bir deizmden bahsedebilmek de mümkün görünmemektedir. Tanrının evren ile ilgilendiğine inanmakla birlikte ahlaki alanla tanrının ilgilenmediğine inananlar da bulunmaktadır. Bazı deistler ise dini hakikatleri kabul etmekle birlikte, bunların aklın süzgecinden geçirilmesi gerektiği kanaatindedirler. Deizmde ‘tabii din’ anlayışı fikri savunulur. Deizmde akla daha çok vurgu yapılmakta, ödül ve ceza anlayışı eleştirilmektedir. (s. 30)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl ve vicdana deizmde hak ettiğinden daha fazla değer verildiğini görmekteyiz. İnsanın bir de kişisel arzu ve isteklerinden oluşan yönü vardır. Dolayısıyla arzuların tatmin edilmesi için vicdanın bastırıldığını, aklında bu durumu meşrulaştırıcı bir fonksiyon üstlendiğini sosyal hayatta çokça görmekteyiz. İnsan aklı mükemmel değildir, hata yapabilir. Deizm insan hayatının anlamı ve amacı nedir sorusuna cevap vermekten acizdir. Ahiret inancının reddederek insan hayatında sadece dünya ile sınırlandırdığı için, insanın ufkunu da daraltır. (s. 31) Peygamberin hepsi tebliğ ettikleri hakikatlerin de ilk uygulayıcısıdırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah kainatı ve insanları niçin yarattı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah yaratandır ve yaratıcı olduğu için kainatı ve insanı yaratmıştır. Yoktan var eden bir varlığa neden yarattın denilemez. Bu güneşe neden ışığın var demek gibi bir şeydir. (s. 32) Var olmak bir nimettir. Rabbimiz insanı var olmakla şereflendirmiş ve ona değer vermiştir. O yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır. Halife olmasını, onun talimatına uygun bir şekilde yaşamak olarak anlayabiliriz. İnsan Allah&#8217;ın düzenini korumak için sorumlu tutulmuştur. (s. 33) İnsan kulluğunu gerçekleştirmediği, buna aykırı bir yaşam sürdürdüğünde yaratılışına ters davranmış olur. Bu yüzden de huzursuzluk duyar, diğer seçenekler onun tatmin olmasını sağlayamaz. Rabbimiz kainatı ve insanı boşu boşuna ve anlamsız bir şekilde yaratmadığını ifade etmiştir (Duhan, 38 39; Enbiya,16). (s. 34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her kişi, imtihana tabi olmanın bir takım kuralları olduğunu bilir. Akli melekelere ve özgür iradeye sahip olmak imtihana tabi tutulacak kişilerin en temel hakkıdır. Sınav anında hiçbir öğretmen öğrencinin cevaplarına müdahale etmez. Allah her şeyi zıttı ile yaratmıştır. Zıt olan her durum iyiliğin kıymetini bilmemizi ve ona yönelmemizi sağlar. (s. 36) Ameller imanın bir parçası değildir. (s. 37) İman tohumsa, havası ibadetlerdir. (s. 38) Şirk, Allah&#8217;ın sıfatlarında ortağı bulunduğuna inanma demektir. (s. 39) Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; Nisa suresi 48 ayet. İnsan pratiğe yansıtmadıkça, içinden geçen kötü düşünce ve vesveselerden sorumlu değildir. (Buhari, Talak, 11) (s. 42)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rabbimiz göremeyeceğimiz nice varlıklar yaratmıştır. Hayat gibi, akıl gibi. (s. 46) Melekler gaybı bilmezler. (s. 47) Melekleri yok oldukları için değil, gözümüz onları görebilecek kapasitede yaratılmadığı için göremeyiz. (s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakara suresi 30. Ayetten, Allah&#8217;ın meleklerinin Allah&#8217;a ibadet eden şuurlu varlıklar olduğunu açıkça anlıyoruz. Melekleri yapay zeka olarak düşünmek mümkün değildir, melekler şuurlu varlıklardır. Mahiyetini anlayamadığımız varlıkları, duyu organlarımızla algılanan varlıklara benzetmek, bizi yanlış inanışlara yönlendirir. (s. 50) Melekler, irade sahibi olmayan, sadece emredileni yapan varlıklardır. (s. 51)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah yüceliği bilinsin diye kainatı ve içindeki varlıkları yaratmıştır: Talak suresi 12. Ayet. Ölüm meleği tek değildir. Kur&#8217;an&#8217;da çoğul olarak bahsedilmiştir. Nisa Suresi 97; Enam suresi 61; Enfal Suresi 50; Muhammed suresi 27 ayetler. (s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hamd Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah&#8217;a mahsustur. (s. 54) Melekler ve cinler yaratılış olarak insanlardan farklı varlıklardır. Fiziksel ötesi varlık olmaları, İnsanların sahip olmadığı bilgilere ulaşabilme imkanı sağlayabilir. Melekler ve cinler mutlak gaybı bilmezler. (s. 56) Cinlerin Hz Süleyman&#8217;ın öldüğünü fark edememeleri, gaybı bilmedikleri vurgusu ile ifade edilir. Şeytan meleklerin zıttı, alternatifi olarak yaratılmıştır. (s. 57)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu usul, sınava giren bir öğrencinin durumuna benzetilebilir. Öğretmen, soracağı soruları ilgili gerekli bilgilendirmeyi yapmış, kaynakları göstermiş ve yanlışa düşecek muhtemel durumlardan da bahsetmiştir. Yanlışlıkların sınav kağıdında yer alması da sınav usulünün bir gereğidir. (s. 58)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateşten yaratılan şeytandan Kur’an-ı Kerim&#8217;de 88 yerde bahsedilmektedir. Meleklerden Adem’e secde etmelerinin istendiğine dair 9 ayette İblis, insanlara düşmanlık ederek tuzaklarla aldattığını bildiren ayetlerde ise şeytan kelimesi geçmektedir. İblis cinlerdendir. (s. 59) Şeytanlar ve cinler Allah&#8217;a sığınan kimseye hiçbir şey zarar veremez. (s. 60) Allah her topluma, kendi içlerinden peygamberler göndermiştir. (s. 66) Dinin değişmeyen inanç boyutu, ilk kitaptan son kitaba aynen devam etmiştir. (s. 67)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in mesajları evrenseldir. (s. 68) Diğer kutsal kitaplar tek seferde bir bütün olarak indirilmiştir. (s. 71) Kur&#8217;an ise Peygamberimiz zamanında yazıya aktarılmıştır. (s. 72) Hz Osman döneminde, Mushaf adı verilen ilk nüshadan, Kur’an-ı Kerim yazılarak çoğaltılmıştır. (s. 73) Kur&#8217;an&#8217;ın indirildiği dönemde yeni Müslüman olanların kalbinde İslam&#8217;ın getirdiği inançların ve değer yargılarının köklenip güçlenmesi için bir süreye ihtiyaç vardı. Ayetlerin sureler içerisindeki sıralamasını tertibini bizzat Peygamberimiz, Cebrail&#8217;in yönlendirilmesi doğrultusunda yapmıştır. Ayetlerin hangi sure içinde, surenin hangi sureden önce ya da sonra yer alacağı o zaman belirlenmiştir. (s. 75)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de insanlığa gerekli olan ilmi gerçeklerin ilham kaynağını teşkil eden ayetler vardır. Ancak Kur&#8217;an, ilmi gerçeklerden bir pozitif bilim kitabı gibi bahsetmez. Aleme bakarak yaratıcının kudret ve büyüklüğünü düşünmeye teşvik eder. (s. 80) Kur&#8217;an, insanlara dünyaya gönderiliş amacını hatırlatmak, rehberlik etmek üzere gönderilmiştir. (s. 81) Bilimsel bilgi sürekli değişime ve gelişime açık bir yapıdır. (s. 82)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ı herkesten iyi anlayan ve ayetlerdeki Allah&#8217;ın kastettiği manayı en iyi bilen Allah resulüdür. (s. 83) Peygamberimiz ayetleri açıklamış fiillerle uygulamasını göstermiştir. (s. 84) Hadisler, dini yaşantımızda rehberlik eden en önemli kaynaktır. Peygamberimizin yönlendirmesine ihtiyacımız vardır. Hadisleri reddeden kimseler, Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak için yine başka insanların yorum ve açıklamalarına başvurmaktadır. Bazen de insanlar hadisler yerine kendi anlayışlarını öne çıkarmaktadır. Bu da farklı ibadet ve din yorumlarına sebep olmaktadır. Diğer semavi dinlerin bozulmasının en önemli sebebi, din adamı sınıfının insanları kendi görüşleri ile yönlendirmeleri olmuştur. Rabbimiz Kur&#8217;an&#8217;ın çağlar boyunca anlaşılmasını, onun açıklama ve uygulamalarına bağlı kılmıştır. (Enam, 89-90) (s. 85)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsan akıl ve duyguları vasıtasıyla pek çok bilgiye ulaşabilir. Ancak insan ömrü oldukça kısadır. (s. 91)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;da Allah&#8217;ın gökyüzüne, yeryüzüne, arıya, Hz Musa&#8217;nın annesine, Hz Meryem&#8217;e, Hz İsa&#8217;nın havarilerine ve peygamberlere vahyettiğinden bahsedildiğini görürüz, peygamberler söz konusu olunca özel mesajları insanlara bildirmesi, diğer ayetlerde ise bir çeşit yaratılış olayından veya kalbe verilen ilhamdan bahsedildiği görülür.  (s. 96) Peygamberlere Allah verdiği ilâhi lütuf ve imkanlar, karakter özellikleri, sabır, azim ve mücadele yöntemleri birbirinden farklıdır. Bu sebeple aralarında derece bakımından farklılıklar vardır. Müslüman olarak bize düşen hepsinin Allah&#8217;ın elçileri olduğuna iman etmek, peygamberler arasında ayrım yapmamaktır. (s. 99)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbrahim&#8217;in eşi Sare&#8217;den olan oğlunun adı İshak, diğer eşi Hacer&#8217;den olan oğlunun adı ise ismaildir, Yahudilik ve Hristiyanlık oğlu İshak’ın soyundan gelen ve kendilerine İsrailoğulları denen koldan devam etmiştir. Peygamberimizin soyu ise Hz İsmail vasıtasıyla Hz İbrahim&#8217;e uzanır. Yahudiler Hacer&#8217;i köle olması sebebiyle kabul etmez. (s. 107) Hz Adem&#8217;den başlayarak gönderilen bütün hak dinlerin adı İslam&#8217;dır. (s. 108) Hz Adem&#8217;den Hz Muhammed&#8217;e kadar dinin temeli olan iman esasları hepsinde aynı kalmakla birlikte, dünyaya ait işler ve ibadetlerdeki uygulama şekilleri bakımından aralarında bazı farklılıklar vardır. Her devirde o toplumun ihtiyaçlarına göre gönderilen hükümlerde de değişikler olmuştur. (s. 110)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsandaki adalet duygusu, ahirete inanmayı zorunlu kılar.  (s. 131) Kabir hayatı için berzah kelimesi de kullanılır. (s. 132) Ölmüş insanların bedenleri çürürken, ruhları berzah aleminde bizim bilmediğimiz bir hayat yaşarlar. Ancak Berzah alemi ile bizim yaşadığımız alem birbirinden çok farklıdır. Dolayısıyla ölü insanların birileri üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türbe ziyarete esnasında, kabirdeki salih kişilerden ev, araba, kısmet, başarı ya da sıkıntılarından kurtulmak için yardım ve benzeri şeyler istemek şirktir. Çünkü dua etmek bir ibadettir ve ibadet sadece Allah&#8217;a yapılır. (s. 136)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın dilediğini delalete dilediğini hidayete iletmesi öncelikle kulun, iyi ve kötü bütün yolu seçmesinden sonradır. (s. 149) Arapça hlk; yaratma kelimesi bir şeyi yapma üretme anlamında eskiden insanlar içinde kullanılırdı. (s. 166) Küfür ve isyan ifadeleri içeren şarkıları dinlemeye izin verilmemişti. (s. 168)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13037" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/nicin-inaniyorum-2022.jpeg" alt="" width="109" height="161" /> TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hz Muhammed&#8217;in Peygamberliğinin İspatı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Beni Müslüman yapan delilleri, Ben Müslüman olduğumda bu eserdeki kadar delil bilmiyordum. Bu eser Hz Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin nübüvvetini ispat etmek gayesindedir. Naçizane kanaatim kıyaslamalarla İslam&#8217;ın ispatlanabileceği yönündedir. (s. 14) Sahabeyi Müslüman yapan deliller neydi? Bu ince noktayı yakaladıktan sonra her türlü delil, imanımızı takviye edecektir. (s. 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eser&#8217;in tüm taslağı, neredeyse her seferinde tekrar değişti. Nihayet bunun, engellenebilir bir durum olmadığı kanaati bende hâsıl oldu. (s. 17)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Veri aktarımını, oryantalist veriler üzerinden yaptım. Bu sayede, tarihi veriye karşı güven problemi yaşayan bir arkadaşımızın, en azından bu verinin Müslüman olmayan yazarlarca da kabul edildiğini bilmesi güven oluşturacaktır. Bu bağlamda çoğu alıntımız düşmanın itirafı mahiyetindedir. (s. 19)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ın yazılması Nebi yaşarken vahiy kâtipleri tarafından yapılıyordu. (s. 24) Kur&#8217;an tahrif edildiyse neden ashap arasında bu konuda bir savaş çıkmadı? (s. 29) Emeviler Kur&#8217;an&#8217;ı tahrif etselerdi onları yıkan Abbasiler, tahrifi yedi cihana duyururlardı. Abbasiler Kur&#8217;an&#8217;ı tahrif etselerdi Endülüs Emevi Devleti Kur’anı tahrif ettiğini ilan ederdi. (s. 30) Kur&#8217;an -haşa- tahrif olsaydı halkın da sürekli namazda okuduğu musafın tahrifinden haberdar olacağını düşünmek gerekir. Hz Ali&#8217;yi -haşa- kafir ilan eden haricilerin nasıl Kur&#8217;an tahrif edilir de, tek bir ses dahi etmez. Hz Muhammed’den 200 yıl sonra doğan Kadı Abdulcabbar&#8217;ın şu tespitleri önemlidir: “Rasulullah&#8217;ı yalanlayan kitaplar İslam Devleti&#8217;nin en güçlü ve en hakim olduğu dönemde yazıldı. Ravendi, El-Kindi, Er- Razi…gibi İslam düşmanlarının eserlerini sen, bu kitapların bir harf bile değiştirmeksizin sıra sıra Müslümanların dükkanlarında açıkça sergilendiğini görüyorsun. Müslümanlar onları eleştirmek ve cevap vermek için neşrediyorlar.” (s. 32)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugün Türkiye&#8217;deki Kur&#8217;an metinleri 604 sayfa olarak basılmaktadır. (s. 38) Jonathan M. Bloom: 7. yüzyıl başlarında Arabistan&#8217;da da kâğıt bilinmiyordu. Kahire Mushafı sayfa kalınlığı 40 santimetre olan 80 kilogramlık bir deri mushaftır. (s. 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hicri 0-100 yılları arasında (Kitapta 42-78. Sayfalar arasında verilen) Mushaflardan bazılarının listesi: Topkapı Mushafı: Deri üzerine kûfi hatla yazılmıştır. 2 varak (sayfa) eksiği mevcuttur. (s. 42) Tiem Mushafı: Elimizdeki mushaftan 3 varak eksiktir. Deri üzerine, kûfi hatla yazılmıştır. (s. 43) Birmingham nüshası: Elimizdeki mushafın yaklaşık 60 sayfasına denk gelmektedir, karbon testinde 568-645 ağırlığına tarihlendirilmesi açısından kıymetlidir.(s. 45) Londra Mushafı: Kur&#8217;an&#8217;ın %59&#8217;unu içermektedir. Elimizdeki Mushafın 356 sayfasına denk gelmektedir. Dutton, Bu metnin Hicri 30-85 arasında tarihlendirilmesinin uygun olacağını söylemiştir. (s. 46) Paris Mushafı: Elimizdeki mushafın %46&#8217;sını içermekte ve 277 sayfasına denk gelmektedir. François Deroche, Mushaf’ın 649-675 yıllarına ait olduğunu ifade etmiştir. (s. 47)  Kodex Wetzstein ll 1913- Berlin: Kur&#8217;an&#8217;ın %85&#8217;ini içermekte ve elimizdeki Mushaf’ın 513 sayfasına denk gelmektedir. %72,8 ihtimalle 662-714 tarihleri arasına aittir. (s. 53) San&#8217;a mushafı: Kur&#8217;an&#8217;ın %86&#8217;sını içermektedir. Elimizdeki mushafın 520 sayfasına denk gelmektedir. (s. 55) Taşkent Mushafı: 378 varaktan ibarettir. Karbon testi, 640-765 tarihleri arasında ait olduğunu göstermektedir. (s. 65) Kahire Mushafı: Ağırlık 80 kilogramdır. Elimizdeki mushafların yaklaşık 602 sayfasını içermektedir. Tayyar Altıkulaç “musafın I. asrın 2. yarısına ait olduğunu söylemek mümkündür.” demektedir. (s. 69) MS.139 (Cairo); MS. Arabe: 306 varaktan oluşmaktadır. Karbon test sonucu, %95,2 ihtimalle 609-694 arasını göstermektedir. (s. 70) Mefi Mushafı (Kahire İslam Sanatları Müzesi 21145): Kur&#8217;an&#8217;ın %85&#8217;ini içermektedir. Hicri I. asra ait olduğu anlaşılmaktadır. (s. 71) Ms. R.20- The Our&#8217;an of Sayyida Umm Malal: Yazma 2400 varaktır. %95 ihtimalle 650-764 tarihleri arasını gösterir. Karbon testi sonucu, Hz. Osman döneminin 6. yılı ile Abbasiler döneminin 14. yılı arasındaki zaman dilimine ait olduğuna işaret edilmektedir. (s. 74) Codex Mushafı Kur&#8217;an metninin %9&#8217;dan 9&#8217;unu içermektedir. Hicri I. yüzyıla ait olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. (s. 75) “Bir mushafta olmayan kısım, diğer mushafta mevcuttur. Kur&#8217;an&#8217;ın tamamını ya da büyük çoğunluğunu içeren pek çok yazma mevcuttur.” İlk 100 yıla nispet edilen çeşitli ebatlarda 44 yazma Metin, 7 adet tek sayfalık varak, inanılmaz bir rakamdır. Kabaca bir hesaplama ile 2-3 yıla bir Mushaf gibi bir ortalama karşımıza çıkmaktadır. Tayyar Altıkulaç “birbirinden çok uzak coğrafyalarda ve birbirini görmemiş kâtipler tarafından istinsah edilmiş” bu nüshalar bize göstermektedir ki, sayfalardaki satır sayıları ayrı da olsa muhtevaları aynıdır. Yani “nereye gitsek aynı mushafla” karşılaşılmaktadır. (s. 80) İncelediğimiz Mushaflardaki ayetlerin tertibi, elimizdeki Mushaflarla aynıdır. Aynı Yüzyıl içerisinde çeşitli dönemlere ait olduklarını gösterdiği bu mushaflar arasında fark olmaması, vehim ortaya atmaya çalışanlara susturucu bir delil olacaktır. Yeryüzünde, böylesine çok ve erken döneme ait yazması olan başka bir metin daha yoktur. (s. 81) Bulunan Mushafların kıraatlerle uyumlu olması  Kur&#8217;an tarihi kaynaklarının güvenilirliğini de göstermiş olur. Yazmalar; hafızların ezberleri, eski tarihi kaynaklardaki bilgiler ve akli delillerle uyumlu çıkmıştır. Bu, yeryüzüne hiçbir metninin ulaşamayacağı bir tarihi güvenirlik seviyesidir. (s. 82) Kâtipler tarafından, birbirinden uzak bölgelerde istinsah edilmişlerdir. Katiplerin birbirlerinden etkilenmedikleri açıktır. Bir ayet, birinden nasıl yazılmışsa, diğerlerinde herhangi bir farklılık olmaksızın aynı şekilde yazılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Corpus Coronicum: Oryantalistlere ait bir web sitesi olup onların el yazması mushaflarla ilgili çalışmalarını içermektedir. (s. 83)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe suresinin son iki ayetinin web sitesinde çıkan yazmalarının yaklaşık tarihlendirilmesi şöyledir: 606-649. Bu yazmalar %60 ihtimal Hz Muhammed döneminde yazılmıştır, %5 ihtimal Hz Ebubekir dönemine ait, %24 Hz Ömer dönemine ait, %11 ihtimal Hz Osman döneminin ilk 5 yılına aittir. Bu durum dahi Reşat Halife ve takipçilerin iddialarını çürütmek için yeterlidir. (s. 85) Bu metinlerden herhangi birini orijinal kabul eden birisi, nasıl olur da Kur&#8217;an hakkında orijinal değildir. gibi bir iddiada bulunabilir? (s. 87)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sahabe samimiyet ve fedakârlıkla iman ettiler. Kur&#8217;an tahrip edilseydi, sahabe topluluğu muhakkak buna tepki gösterirdi. (s. 94)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lesley Hazleton’a göre baskı olmasaydı bu insanlar, kaçmak için ilk iki defa yerlerini yurtlarını terk etme girişiminde bulunmazlardı. Burada onun kastı, Habeş ve Medine hicretleridir. (s. 97) Akabe&#8217;de peygamber, “Bana destek vererek bütün saldırılardan koruyacağınıza ve savunacağınıza dair biat ediniz.” demiştir. Abbas bin Ubade Hazreclilere “bütün dünyaya karşı açtığı savaşları izleyeceğiniz anlamına gelmektedir.” diye hatırlatıyordu. Hazrecliler dediler ki: buna karşı mükâfatımız ne olacak? Hz. Peygamber: ‘Cennet’ dedi. Bu insanlar samimi olmasalardı bu sayılan fedakârlıkları dünyevi olmayan bir karşılık için yüklenirler miydi? Müslümanların komutanlarının, İran komutanına; “Sana, sizin hayatı sevdiğiniz kadar ölümü seven bir orduyla geleceğim.” demekteydi. Bi&#8217;ri maune olayında, şehit edilen Haram b. Milhan&#8217;ın “Kabe&#8217;nin Rabbine yemin ederim ki ben kazandım” diye haykırmasını, samimi inançtan başka ne ile açıklayabiliriz? (s. 99)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer Kur&#8217;an tahrip edilseydi onlar buna neden ses çıkarmasınlar? Zaten Kur&#8217;an için her belaya katlanmış değiller miydi? Hangi Bela onların susmasına sebep olabilirdi? Tahrif edilse onlar tüm bu fedakârlıkları neden yapacaklardı ki? Gayrimüslim Kur&#8217;an&#8217;da hatalı bilgi olabileceğini savunuyorsa bunun, sahabenin fark edemeyeceği şekilde olacağını göstermek zorundadır. (s. 101)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müşriklerden, Müslüman olan oğullarına işkence edenler mevcuttur. (s. 102) Müslümanların ileri gelenleri, zorlu bir hayat yaşıyorlardı. (s. 104) Hz Ebubekir 23 yıl boyunca her şeyini Nebi (s.a.v.) uğrunda harcamıştır. Armstrong: Ebubekir, boykot yüzünden tamamen batmıştı. (s. 105) Washington Irving: Hz. Ebubekir bir gün iktidarı talep etmemiş, başka sahabeleri kendi aday olarak göstermiştir. Buna rağmen yöneticilik onun olmuştur. (s. 107) Washington Irving: Hz. Ömer&#8217;e, oğlu Abdullah&#8217;ı yerine tayin etmesini önerdiler. O, gerek yok cevabını verdi. (s. 108) Leone Caetani, “Muhammed ashabı ile devamlı surette temasta bulundu. Kendisini tekmil kusurları ile olduğu gibi gösterdi. Buna rağmen onu yine sevdiler. Takdir ve taziz ettiler. İfk hadisesi Hz. Ebu Bekir Mistah isimli sahabeye maddi yardımda da bulunuyordu. Hz. Ebubekir Mistah’a bir daha yardım etmeyeceğine dair yemin etti. Nur Suresi 22. ayet “vermeyeceklerini yemin etmesinler,  Onlar affetsinler.” Bu ayet indikten sonra Hz. Ebubekir  yemininden dönüp kefaret verdi. (s. 110)  Kendinizi Hz. Ebu Bekir&#8217;in yerine koyarak düşünün; Yardım ettiğiniz kişinin ismi, kızınızın iffetine atılan bir iftiraya karışıyor, öfkenize hakim olabilir misiniz? Hz. Ebu Bekir bunu başarmıştır. Bu onun Kur&#8217;an&#8217;ı olan teslimiyetini göstermektedir. (s. 111 )  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yusuf suresi 3. ayet “Oysa sen, daha önce bundan haberi olmayanlardandın.” (s. 118) Eğer Hz Muhammed 40 yaşından önce bu kıssaları biliyor ve Mekke ortamında anlatıyor olsaydı sahabeler bundan haberdar olurlardı. İlk Müslüman olanlar, en yakın arkadaşlarıydı. “Bu mesaj, Mekke’de müşriklerin, Medine&#8217;de Yahudi ve münafıkların düşmanlığı altında gelişti.” (s.119) Margoliouth: Eğer peygamber, Hristiyan ve Yahudilerin kitaplarında yazılan hikâyeleri anlatmış olsaydı rakipleri, hocasının adını söyleyip kaynakları gösterirlerdi. (Margoliouth, Muhammed ve İslam&#8217;ın Yüceliği, s. 130)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Farkında olmayarak yalan söylediği iddiasını çürüten delillerimize Fetanet delilleri, farkında olarak yalan söylediği iddiasını çürüten delillerimize de Samimiyet delilleri adını verdik. (s. 134)  Haberin direkt doğruluğunu ispatlayan delillerimiz vardır ki bunlar, mucizeler dediğimiz şeylerdir. (s. 135)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Duhan suresi 29. Ayet: “Gök ve Yer onların ardından ağlamadı.” Hiyeroglif metinlerinde (S.BM10188) “Diyarlar senin için yas tutar, gökler ve yer senin için ağlar.”  Bu hiyeroglif metni ise 19. yüzyılın başlarında çözüldü, Kur&#8217;an, direkt bu metne cevap vermiştir. (s. 140-141) İddialarında tutarlılık gereklidir, Hz Muhammed yaşamamıştır gibi ilginç bir iddianın sahibi, aynı zamanda evlilikleri üzerinden itirazın da sahibi olabiliyor. (s. 142) Özellikle oryantalist yazarlar Bu açıdan ilginç örneklerdir. (s. 143) 23 yıl aralıksız yalan söyleyen bir insan gerçekten ilginç bir karaktere sahip olur. (s. 156) Yunus Suresi 16 ve 17 ayetler: “Kur&#8217;an gelmeden önce aranızda uzun bir süre yaşadım. Siz aklınızı kullanıp düşünmez misiniz? Allah hakkında yalan uyduran veya onun ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir?”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Samimiyet Delilleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed halkını ve toplumunu değiştirmek için kendisinin melekle görüştüğünü söyledi. Bazıları onun -haşa- kadın düşkünü, iktidar heveslisi, olduğunu iddia etmektedir. (s. 157)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu yorum sahiplerinin tarihi verilerin büyük bir kısmını görmezden geldiğini, aleyhlerine olan delilleri görmezden geldiğini ortaya koyacağız. Samimiyet delillerinde, çoğunlukla sıradan bir siyasi önderin kendi iradesiyle tercih etmeyeceği şeyleri yaptığını göstereceğiz. (s. 158) “İnsanların sevdiği şeyleri yasakladığı, sevmediği şeyleri emrettiği” sorusunu siyasetten cevaplamak imkansızdır. Reinhart Dozzy: Araplar içkiye düşkünlükleri ile tanınırlardı. İgnaz Goldziher: Huzeylilerin, peygamberden İslam davasına bağlandıktan sonra dahi fuhuşa devam edebilme talebinde bulunduklarını duymamız hiç de şaşırtıcı değildir. (s. 160)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Goldizher: Bu muhalefet, en şiddetli şekilde cinsel ilişkiye ve şaraba konulan sınırlara karşı yöneltilmiştir. Philip Hitti: Arapların gönüllerinde kadından sonra yatan şarap ve kumar bir tek ayet ile hukuk dışı edilmişlerdi. T. W. Arnold: İçki, kadın, cahiliye dönemi Araplarının vazgeçilmezleri arasındaydı, peygamber ise tavizsiz idi. (s. 161) Fuhuş, içkiyi yasaklamanın, orucu emretmenin ne gibi bir siyasi menfaati olduğunu açıklaması gerekir. Hz. Muhammed bu emir ve yasaklarla neden işini zorlaştırsın? Toplumsal bir hareket başlatmaya çalışan bir yalancı olsaydınız bu denli şiddetli mükellefiyetleri mecbur eder miydiniz? Aksine, Hayat tarzlarını olumlayarak arkanızda toplamaya çalışırdınız. Muhtemelen iki içecek vardı: su ve şarap. Şarabın yasaklanması, esasında çoğu kişi için tek içeceğin su olması anlamına geliyordu. Onu böyle davranmaktan alıkoyan irade neydi? (s. 162)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sakif, Hevazin heyetlerinin savaş zamanları topladıkları ordu, Hz. Muhammed’in ordusunun iki katı büyüklüğünde idi. (s. 163) Meir Jacob Kister, bu iki kabilenin temsilciler heyetinin namazdan muaf tutulması yönündeki isteğine özellikle dikkat çekmektedir. Peygamber: ‘namazın olmadığı bir dinde hayır yoktur.’ Kritik bir anda, böylesine önemli bir kabileye karşı öne sürülen bu şart hangi siyasi gaye ile açıklanabilir? (s. 164) Nisa Suresi 101-103 ayetler, Namaz Şüphesiz insanlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır. (s. 166) Savaş esnasında risklere rağmen terk edilmeyen namaz ibadeti siyaseten nasıl açıklanabilir? Hz. Peygamber toplumdaki baskı ve talebe rağmen, kulluk mükellefiyetinden asla taviz vermemiştir. Muhammed&#8217;e muarız yalancı peygamber Müseylime, namazdan muaf tutma vaadi ile kendisine taraftar bulmaya çalışıyordu. Müseylime, “Hediye olarak İkindi namazını sizden kaldırıyorum” demişti. (s. 167) Siyasi menfaat için yalan söyleyenin tavrı, mükellefiyetleri askıya alarak taraftar toplamaya çalışmaktır. Nebi neden tepki çekmesine neden olacak bu mükellefiyetlerle işini zorlaştırdı. (s. 168) Tarih boyunca hangi toplum önderi, özetlediğimiz şekilde, hitap ettiği toplumun değer yargılarına muhalefet edip onları şiddetli mükellefiyetle sorumlu tutarak davetine başlamıştır? Ayrıca sünnetlerle hedeflenen ibadet düzeyi sınırsıza yakındır. (s. 169)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tüm bu mükellefiyetlerle haşa bilerek yalan söyleyen bir yalancı peygamberin gözettiği siyasi maksat ne olabilir? Hz. Peygamber, bu mükellefiyetleri, onlara emrettiği gibi kendisi de yerine getiriyordu. Bahsi edilen mükellefiyetleri bir ay yerine getirmeye çalışın. Kendinizi bu sorumluluklardan kaçmak için türlü bahaneler uydururken bulacaksınız. Bugünkü büyük işlerle uğraşan bir toplum önderi, sizce neden böyle bir yükle işini daha da zorlaştırsın. Nebi insanları mükellef tuttuğundan daha fazlası ile kendisini mükellef tutuyor. (s. 170) Söylediği yalanının farkında olan bir toplum önderi, neden böyle şeylerle uğraşsın? “Gecenin bir kısmında kalk, namaz kıl. Bu sadece ona farzdır.” (s. 171) 18 yıl nebi  böyle namaz kılmıştır. Niçin? Haşa, farkında olarak söylediği ve insanları kendisi ile kandırdığı bir yalan için mi? İşte tüm bunlar, samimiyet delilidir. Her emrin bu bağlamda bir samimiyet delili olduğunu düşünürüz. Hiçbir hareket adamı, toplumun tamamının kabul ettiği değerlere, durduk yere muhalefet etmez. Hedefine fayda sağlamayacak, pratik faydası olmayan ve sadece zararı olacak temel şeylere yönelmez, gerilimler, hedeflerine ulaşmasına mani olacaktır. (s. 172)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ben toplumun değerlerine hedefine ulaşmasına engel olacakken saldırmasını, siyaseten anlamlandıramam. Mükellefiyetler ile pek çok güçlü kişiyi neden kaybettiğini anlatmaları gerekmektedir. Hz. Peygamberin getirdikleri, dönemin hâkim değer yargılarına taban tabana zıtlık arz ediyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ignaz Goldziher: Muhammed&#8217;in getirdiği şeyler, atalarının sünnetine tamamen zıt idi. (s. 173)  Maxim&#8217;e Rodinson: Yeni dinin ortaya koyduğu ahlak anlayışının, var olan Arap ahlakında, kökten bir kopuşu temsil ettiği doğrudur. (s. 174) Sıkça söylenen “Muhammed, Arapların değer yargılarına din kisvesi giydirdi, gibi söylemlerin hatalı olduğu”, ortaya çıkacaktır. Dinine, geleneklerine, aile bağlarına ve ahlaki yargılarına da muhalefet ederek nereye varmayı amaçlayabilirsiniz? Üstelik Onların dininde çok daha fazla emir ve yasağın olduğu bir din getirerek!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İzutsu, Kur&#8217;an&#8217;da Tanrı ve İnsan adlı kitabında şöyle demektedir: Kerim; “cahiliyede, lekesiz bir secereyle şerefli bir ataya bağlanan asil biri” anlamına geliyordu. (s.175) “Allah&#8217;ın katında en Kerim olanınız, en takvalınızdır.” Hucurat Suresi 13 ayet. Antik Arabistan&#8217;da kimse, bu şekilde Kerem (asalet) tanımına, Takva (Allah korkusu) anlamını vermeyi düşünmezdi. (s. 176) Cömertlik ve mal harcama konusunda Arap değerlerinin ters yüz edildiğini müşahede ediyoruz. Sad b. Ebu Vakkas ölümcül bir hastalığa yakalanmıştım. Ey Allah&#8217;ın resulü ben varlıklı bir kimseyim. Bana sadece tek bir kızım mirasçı olacak. Bu yüzden malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı diye sordum? ‘Hayır!’ cevabını aldım. Üçte biri dahi çoktur. Bu, mevcut Arap ahlakından bambaşka bir ahlak yapısıdır. (s. 177) Cahiliye şiirlerinden kötülüğe karşı iyilik yapılmaz. (s. 178) Ali İmran suresi 134. Ayet, “Onlar öfkelerini yenerler, insanları affederler.” Maxime Rodinson: “Özgür Araplar, hiçbir yazılı kanunla bağlı değildir. (s. 179) Kim kan davasından vazgeçecek olursa ömür boyunca utanca gömülür.” T.W. Arnold: “Dine yeni giren Müslümanlara, o zamana kadar hakir görülen diğer hükümleri, fazilet diye öğretiliyordu. Resulullah bu ahlakı bizzat kendisi de uyguluyordu.” (s. 180)  Ebu Sufyan&#8217;ın eşi Hint, amcası Hz. Hamza&#8217;nın ciğerini yarıp çıkarmış ve onu çiğ çiğ çiğ yemişti. Hz Muhammed (sav) Mekke&#8217;nin fethinde onu affetmiştir. Nebi vahşiyi de affetti. (s. 181) Hz Muhammed&#8217;in (sav) kızı Zeynep ve torununu öldürenleri affetmişti. (s. 183) 23 yıl boyunca -haşa- yalan söyleyen siyasi figürün, güç eline geçtiğinde affedici ve merhametli olmasını beklemeyiz. Hz. Muhammed&#8217;den sonra gelen toplum, affediciliği kuşanmıştır. (s. 184) Cahiliye Dönemindeki Arap toplumunda kabile bağlarının çokluğu önemliydi. (s. 185) Muhammed atalarına olan abartılı bağlılıklarını bilmesine rağmen hiçbir siyasi menfaat olmaksızın atalarını tenkit etmiştir. Yalan söyleyen bir toplum önderi olsaydı siyasi açıdan kendisine tamamıyla zararlı olan bu durumu anlamlandırmak imkansız olurdu. (s. 186)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Goldziher İslam&#8217;da; İslam olan bütün insanların kardeş olması bunları aşılıyordu. Kabilelerinin kardeşliği, artık fazla değer ifade edemezdi. (s.187) Izutsu: özetle; kan bağı, cahiliye Araplarının toplumsal anlayışında en belirleyici unsur idi. Maide Suresi 104 ayet: “Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler.” Normalde siyaseten bu söylem bir intihardır, hiçbir toplum önderi, amacına direkt hizmet etmediği için lüzumsuz yere toplumla böyle bir çatışmaya girmek istemez. (s. 189)  T. W. Arnold: Muhammed’in öğretisi, Arapların o zamana kadar çok değer verdiklerine karşı tam bir protesto mahiyetindeydi. (s. 192)  İlginç olan bir nokta, Nebi&#8217;nin kendi ataları ile ilgili sözleridir. Hem de siyaseten tek koruyucusu konumunda sayılabilecek kendi kabilesini karşısına alma pahasına. Ebu Talip de ölüm alametleri belirdiği sırada Resulullah amcasına kelime-i Tevhid teklif etmeye devam ediyordu. Ebu Talip demekten çekindi. Resulullah; “Allah azze ve celileden senin için af ve mağfiret dilerim” dedi. Bunun üzerine Tevbe suresi 113. Ayet iner: “Peygamber de onların bağışlanmalarını dileyemez.” (s. 193)  Kur&#8217;an&#8217;ı, Nebi kendisi yazsaydı, Kendi isteği olan bağışlanması için dua etme fiilini neden kendisine men etsin? O halde ortada iki irade vardır. (s. 194) “Anneme mağfiret dilemem hususunda Rabbimden izin istedim, izin vermedi.” (Müslim, Cenaiz, 105,106,108). (s. 195) Atalarına delice saygı duyan bir kavmin atalarını eleştirmekle kalmamıştır, kendi atalarının durumundan da bahsetmiştir. Buradaki sözleri sebebiyle kabilesinin himayesini kaybetmiş ve türlü çeşit zulme uğramıştır. Ölmüş gitmiş insanların uhrevi durumları hakkında yalan söyleseydi hiçbir menfaat kaybı olmazdı. Bilakis Tüm bu zorluklar ortaya çıkmamış olurdu. Neden tüm akrabalarını rahatsız etsin? Haşa, yalancı olsaydı onların cennette olduğunu söylemesi çok mu zordu? Ölüp gitmiş insanların hükmü üzerinden siyaseten güç kaybetmesini sağlayacak ne gibi bir menfaat olabilirdi? Ebu Leheb, Hz. Muhammed kabile bağları gereği onu koruyacağını ilan etmiş ve himayesine almıştı. (s.196) Reinhart Dozy: Ebu Leheb, yeğeninin yanına döndüğünde, babamın cehennemde olduğuna nasıl inanırsın? diye bu çok açık soruyu Hz. Muhammed&#8217;e sordu. Hz. Muhammed de aynı açıklıkla yanıtladı, son koruyucusunu yitiriyor ve hayatını tehlikeye atıyordu. Artık evinde bile tehdit altındaydı. (s. 197) Kabilesinin himayesinden çıkmış birisi, Arap yarımadasında tamamen korumasız durumdadır. Himayenin kaldırılmasından sonra Nebiye, işkenceler ve fiili saldırılar çokça artmıştır. Taif&#8217;e gidip himaye aramak zorunda kalmış ve orada da malum olduğu üzere şiddetli hakaret ve saldırılara uğramıştır. (s. 198)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed her ne hedefliyorsa bunu kabilecilik bağı altında yapamaz mıydı? Hitti: Araplardan gayri hiçbir millet, soy kütüğünü bir ilim derecesine çıkarmış değildir. (s. 199) Emile Dermenghem: İbnü Nadir, kölesini döverken “Ebu Mesut bilesin ki, senin bu köleye gücünün yettiğinden çok daha fazla, Allah&#8217;ın gücü sana yeter” der peygamberimiz. “Ben ya Resulallah onu, Allah için azad ettim dedim.” (Müslim, Eymen, 34, 35) der Nadir. Hiçbir siyasi önder o çağda böyle bir faaliyette bulunup prim toplayamazdı.(s.  200) Bernard Lewis: Müslüman teologlar ve hukuk bilginleri, hiçbir zaman Doğu tarafından oluşturulan veya Allah&#8217;ın köle olmaya mahkum ettiği insan ırkları fikrini kabul etmemiştir. (Levis Ortadoğu&#8217;da ırk kavramı ve kölelik, s. 91) Margoliouth: “İslam kardeşliği doktrini insanların atalarıyla övünmesini sona erdirmişti. Tüm Araplar eşitti ya da sadece dindarlıkları ile farklılaşabileceklerdi ve bu takdim ile birlikte tamamen yeni bir dönem başlamıştı.” Veda hutbesinde Arapların Arap olmayana, Arap olmayanın araba Takva dışında bir üstünlüğü yoktur. (İbni Hanbel, V/411) buyrulur. (s. 201) Bu hadis siyaseten açıklanabilir mi? Bu hutbenin dinleyicileri arasında, Arap olmayan kaç kişi vardı da bu uyarı onlara yapılmıştır diyelim? Toplumsal bilinçaltındaki bu güçlü algıya muhalefetle, sahtekâr ve yalancı dediğiniz şahıs, hangi menfaati elde etmek istemiştir? Hz. Ömer ölmeden önce, Salim sağ olsaydı onu halife yapardım demiştir. Salim (r.a) denilen zat, azatlı bir köledir. Bu esnada Hz. Ömer&#8217;in kendi oğlu sağdır. Kısa surede şu toplumun yapısında gerçekleşen bu değişimi nasıl anlayabiliriz? Bir kölenin hilafete layık görüldüğü bir toplum, o çağda hayal edilebilir değildir. Bu İslam’ın başarısıdır. (s. 202)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Philip Hitti: Gassan sarayının son Meliki olan kişi, Müslüman olmuştur. İlk olarak çıktığı haç seferinde, Kâbe’yi tavaf esnasında bir bedeviyi, ihramının eteğine bastı diye tokatlamıştı. Halife Ömer suratına aynen bir tokat indirilmesine razı yahut diyete onu mahkûm etmişti. (s. 203) Artık ayrıcalıklı kişilik yoktur. Mısır valisi Amr b. As’ın oğlu bir Kıpti’yi kırbaçlatıyor. Hz. Ömer, Vali ve oğlunu Medine&#8217;ye getiriyor, valinin oğlunu Kıpti’ye kırbaçlatıyor. (s.204) Renan: “Irk ve millet tarafından belirlenen tüm farklılıklar, İslam&#8217;a girme eylemi ile ortadan kalkmaktadır. Berberi, Sudanlı, Çerkez, Afgan, Malay, Mısırlı, Nübyalı biri Müslüman olur olmaz, artık Berberi, Sudanlı, Mısırlı vs. değildirler. Bunlar Müslümandırlar. (s. 205)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Philip Hitti: Cyrus, Uvade b. Samit adında bir zencinin başkanlığındaki Müslüman delegasyonu ile karşılaşınca şok geçirmişti. (s. 206) Bugün dahi bir siyahi futbolcu tribünleri birazcık sinirlendirse seyirci muz sallayıp maymun sesi çıkarmaya başlar. (s. 207) Fransa milli takımında 1998 Dünya Kupası öncesinde, Afrika kökenli oyuncular kolay kolay alınmazdı. (s. 208) Bugün dahi halen çözülmemiş bu sorun, onun 23 yıllık hayatında çözülmüştür. Buyurun, bir öğreti ortaya koyun ve toplumun değer yargılarını değiştirin. (s. 211)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nebi  vahiy almayan bir siyasetçi olsaydı, putperest dinini yükseltmeyi tercih edebilirdi. (s. 212) Leone Caetani: Mekke’de Arabistan&#8217;ın diğer yerlerinde olduğu gibi yeni bir din ihtiyacı hissedilmiyordu. Arapların İslamiyet’i istedikleri de yoktu. İslam, ortaya çıktığı toplumda, güçlünün muhalefeti ile karşılaşmış bir yapıdaydı. (s. 213) “İnkâr edilenler, iman edenlere; iki topluluktan Hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi diye sorarlar.” (Meryem suresi 73) Dün olduğu gibi bugün de siyasi değişiklikler yapmak isteyen her şahsın, güçlülerin desteğini almak için onlara yakın olmaya çalıştığını biliyoruz. (s. 215) Nebinin  yanına çoğunlukla ezilmişler, köleler ve itilmişler toplanmıştır. Karen Armstrong; “Kaynaklar, Muhammed&#8217;in putperestlik konusunda Kureyş’le uzlaşmayı kesinlikle reddettiğini ortaya koyuyor.” (s. 216) Ebu Talip Muhammed&#8217;e “Beni de kendini de tehlikeye atma kaldıramayacağımız bir yükün altına bizi sokma” der. “Güneşi sağ elime ayı da sol elime verecek olsalar dahi ben bu davadan asla vazgeçmem.” Hz. Peygamber bu sözleri söyledikten sonra gözyaşlarını içine akıtarak ağlamaklı bir şekilde çekip gitti. Bu bir samimiyet delilidir. Lesley Hazleton: “Eğer istediğin para ise servetimizden, eğer şereflendirmek istersen seni liderimiz seçeriz.” (s. 217) “Muhammed Yalan söyleyen bir toplum önderi idi” diyenler, kavmin güçlülerinin anlaşma isteklerini reddetmesini, yaşıyor oldukları dünyevi lezzetleri, şarap, fuhuş ve benzeri yasaklamasını siyaseten açıklamak zorundadır. Onun bu tavrı Medine&#8217;de de sürmüştür. İsa&#8217;nın Allah&#8217;ın Peygamberi olduğunu, ilan etmesi, Yahudilerle olan ilişki açısından kritik olmuştur. Hristiyanlara yaranılmaya da çalışılmıyor, teslis açık ifadelerle reddediliyordu. (s. 218) Yalan söyleyen birisi olsaydı, tüm grupları karşısına almasındaki neden ne olabilirdi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Emile Dermenghem: Şu da bir gerçektir. Hz Muhammed&#8217;in kendi döneminde yaşayan insanları kendisine çekip ikna etmek için taviz vermeyi aklına bile getirmemiştir.” (s. 219) Hz. Muhammed, haşa, yalan söyleyen ve yalanın farkında olan biri olsaydı, psikolojik açıdan haberin içeriğinden etkilenmemesi gerekirdi. İbrahim vefat ettiği gün güneş tutulunca, bazı kimseler bu iki olay arasında irtibat kurmuş ve Resulü Ekrem güneşin, “bir kişinin ölümü üzerine tutulmayacağını” belirtmiştir. Sadece bu dahi, yalan söylüyordu görüşünü çürütmeye yetecektir. (s. 220) Yüce insan, hakkı, kendisi aleyhinde ve lehinde dahi olsa anında söylemiştir. (s. 221) Oğlunuzun öldüğü gün, güneş tutulması olsa, halk bunu, sizin peygamberliğinize kanıt saysa, bunu kullanmaz mısınız? Böylesi bir denk gelme, bulunmaz bir ganimet değil midir? (s. 222) Hicret esnasında müşriklerin mağarada onları yakalamak üzeredir. “Hz. Muhammed Ebu Bekir’e; “üzülme, Allah bizimle beraberdir.” (s. 223) der. İnanmayan birisi, böyle bir anda, bu tarz bir tevekkül cümlesini söyleyebilir mi? (s. 224) Taif&#8217;te çocuklar tarafından taşlanması sonrasında “Allah&#8217;ım gücümün zayıflığını, çaresizliğimi, insanlar gözündeki değersizliğimin halini Sana arz ediyorum. Sen benim rabbimsin. Eğer Sen bana karşı gazap etmemişsen, ben hiçbir şeye aldırış etmiyorum. Bana kızıp cezalandırmandan, yüzümün nuruna sığınırım Rabbim” diye niyaz etmektedir. Ölümünden önceki hastalığı esnasında: “Ey insanlar! Eğer ben, herhangi birinize haksızlık edip onun sırtına vurduysam işte sırtım. O da gelsin bana vursun hakkını alsın. İnsanın, ahirette zor duruma düşmesindense dünyada yüzünün kızarması daha hayırlıdır.” Nebi vefatı esnasında “Allah&#8217;ım en yüce dost” demiştir. (s. 225)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Vahyin ilk gelişi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lesley Hazleton: Muhammed dağdan sevinçten havalara uçarak inmedi. “Yaşasın, Allah&#8217;a sonsuz şükür” diye bağırarak koşmadı. Muhammed&#8217;in tepkisi sağlıklı tepkiydi. Dehşet ve inkar. (Hazleton, ilk Müslüman, s. 17) (s. 228) Armstrong, tarihsel kayıtlarda Hz Muhammed son derece insani bir figürdür. Bir Hıristiyan Azize hiçbir açıdan benzememektedir.     (Armstrong, İslam Peygamberi&#8217;nin Biyografisi, Hz Muhammed, s. 68.) (s. 244) Muhammed akrabalarının güvenini en samimi şekilde kazanmıştı.(Hodgson, İslam&#8217;ın serüveni, s. 217.) ( s. 229) İlk inen ayetlerdeki “Okuma, öğrenme, kalem” vurguları, o dönemin Arap zihniyetine yakın olmadığı gibi, haşa, yalancı bir peygamber olsaydı, o demin dönemin Arap toplumunda yetişmiş birinin aklına ilk gelen ifadelerde bunlar olmazdı. Zira bunların hiçbiri Arapların gündemi değildi. (s. 230)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Uyarı ve teselli ayetleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu beni, ateist olduğum dönemde, çok etkileyen delillerden biridir. Kur&#8217;an&#8217;da hitap Hz. Muhammed&#8217;e yöneldiğinde emirler, teselliler ve uyarılar görülür. Üslup, Hz Muhammed iradesinden farklı bir iradeyi işaret eder. Abese 1-2. ayetler: “Yüzünü ekşitip başını çevirdi”.(s. 231). Haşa, sahtekâr neden kendi yazdığı kitapta böyle basit bir şey için kendisini eleştirsin? (s. 232); Ahzab suresi 33. Ayet: “İnsanlardan çekinerek içinde gizliyordun”; İsra 73. Ayet: Seni yerinde sağlam tutmasaydık, neredeyse- biraz da olsa -onlara kayacaktın.” (s. 233) Enam 35. Ayet: “Sakın cahillerden olma”; Enam 52. Ayet: “Zalimlerden olursun”; Kehf 28. Ayet: “Dünya hayatının çekiciliğine meylederek gözlerini onlardan çevirme”; Tevbe 43. Ayet: “Allah seni affetsin niye onlara izin verdin ki?” Ayetleri tekrar tekrar okuyun. Ben, bunlarla Müslüman oldum. Bu üslup Nebiye  ait olamaz. (s. 235) Duha 11. Ayet: “Yetimi ezme. El açıp isteğini de sakın boş çevirme”; Mümin 55. Ayet: “günahların için bağışlanma dile”; Nah 127. ayet “sabret üzülme” Montgomery Watt; “Hz Muhammed inancında, tamamıyla kusursuz bir samimiyete sahiptir.”(s. 241) Kıyamet suresi: “Ey Muhammed onu vahiy çarçabuk almak için dilini kımıldatma” (s. 242)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Papazların metinlerinde, Hz Muhammed, haşa, şehvetperest ve kişisel menfaat için bir din ortaya atan sahte bir peygamber olduğu anlatısı oldukça yaygındır. Oryantalizm, temel çıkış noktası olan Hz Muhammed asla peygamber olmadığı iddiasını değiştirmiş değildir. Ön yargı değişmemiştir. (s. 243) Peşin hüküm, “O, peygamber değildir. O halde ‘muhakkak alıntılanmış olmalı. Yazılı değilse sözlü.’’ şeklindedir. Bu kaba anlatı, bir kısım yerli yazar tarafından benimsenmiş ve saldırgan bir dille halkın üzerine boca edilmiştir. Leone Caetani, “Muhammed, hiçbir zaman bir saray hayatı kurmadı. Gayet mütevazı bir surette, alelade faniler gibi yaşadı. Kendisini tekmil kusurları ile olduğu gibi gösterdi. Buna rağmen, onu yine sevdiler.” (s. 244) Hodgson: “Muhammed her türlü lüksten uzak, tamamen basit ve mütevazı bir yaşam sürmüştü. Kendisine genellikle kolayca ulaşılabilirdi.” Lesley Hazleton: “Mekke&#8217;nin fethinden sonra Muhammed istemiş olsaydı saray inşa edip hanedanlık başlatabilirdi. Aksine o, Mekke&#8217;yi başkent ilan etmemiş ve Medine&#8217;ye geri dönmüştür.” Edward Gibbon: “Muhammed kraliyetin ihtişamına hor görüyordu.” Reinhard Dozy: “Hiçbir zaman zenginlik aramadı.” Bodley: “Hz Muhammed, bir halı üzerinde uyuyor ve ev işini bizzat kendisi yapıyordu.” (s. 245) Fetihlerinden sonra bile Hz Muhammed, o Münzevi yaşayış tarzını değiştirmedi. Emile Dermenghem: “Peygamber hiçbir zaman Dünyaya meyletmedi, dünya malına ve paraya tamahta bulunmadı. Büyüklük taslayıp övünmedi. Evini süpürdüğünü elbiselerini yamadığını kapıcıları olmadığını görüyoruz.”( s. 246) Peygamber öldüğünde de onun zırhı, borcuna karşılık bir Yahudi tarafından alınmıştır. Ölümünün de böyle olması, fakirce yaşadığını gösterir. Azınlık durumundaki Yahudi’nin malına el konulması yerine, borç alınması, toplumun adalet yapısını gösterir. Azınlığa mensup bir şahsın, devlet başkanına borç verecek kadar zengin olması, iktisadi adaleti gösterir. Morgoliouth: “pahalı eşyalardan sonuna kadar kaçındı.” Armstrong: “Arabistan&#8217;daki en güçlü adam haline geldiğinde bile lüksten nefret ediyordu. Asla bir takımdan fazla giyeceği olmamıştı. Kendisine hediyeler verildiğinde hepsini yoksullara dağıtırdı.” (s. 247) Hitti: “sahip olduğu elbiseleri sık sık tamir ederken görülüyordu.” (s. 248) Hz Ayşe, “evimizde, Bazen iki üç ay geçerdi de, ateş yanmazdı.” Nebi  koca bir toplumun tek yöneticisi idi. Ancak buna rağmen hanımları, geçim darlığından şikâyet ediyorlardı.(s. 249) Emile Dermenghem: “Resulullah uzanmış yatıyordu, vücudunda hasır liflerinin izleri görülüyordu.” Hazleton: “Uyuduğu odada ne bir kilim, ne bir yatak, ne de bir konfor eşyası vardı, bir devletin yöneticisini arayacağı son yer gibi geliyordu.” (s. 250) Bu güç elindeyken fakirliği tercih etmesini göstermesi açısından kıymetlidir. Bu adanmışlık, samimiyet ispatlamıyorsa yeryüzünde samimi bir insan var mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Margoliouth: “Muhammed&#8217;in kendisine tabi olanların yaşadığı sefaleti onlarla beraber paylaştığını kabul etmemiz gerekir. Verilen zekatları kendi özel ihtiyaçları için kullanmayı reddetmişti.” (Margoliouth, Muhammed ve İslamın Yükselişi, s. 212)  (s.251) Resulullah&#8217;ın kızı Fatıma elleri çatlayana kadar el değirmeni çevirir ve göğsü yaralanana kadar kırbayla su taşırdı. Kendisine, “ganimet malları gelmiş, O’ndan istersen iyi olur” denildi. Resulullah ona şöyle dedi: Ey kızım! Bedir yetimleri, senden daha fazla hak sahibidir. Sana daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah&#8217;a tespih etmen, hamd etmendir. O, Haşa bu dini, kendisinin uydurduğunu bilen bir insan olsaydı, tesbihat önerisini nereye koyacağız? (s. 252)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kadı Abdülcebbar, “Resulullah’a bir mal geldiği zaman onları taksim etmeden evine gitmezdi.” Peygamberimiz bir gece evinden dışarı çıkmıştı. Ebubekir ve Ömer de dışarıdalar, onlara “sizi evinizden dışarı çıkaran sebep nedir?” diye sordular. “Açlık ya Resulullah” dediler. “Sizi evinizden çıkaran sebep beni de evimden çıkardı” Açlıktan dışarı çıkan bir devlet yöneticisi ve onun iki sağ kolu, bu insanların kişisel menfaat peşinde koşmakla, bin yıldan fazla süre itham edilmelerinden daha trajikomik bir durum var mıdır? Onların içinde sefa sürdükleri sarayları nerededir? O sarayın kalıntıları var mıdır? (s. 253)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali İmran suresi 144. ayet: “Muhammed elçidir o ölse yahut öldürürse ökçelerinizin üzerine geri mi döneceksiniz?” burada inandığı davayı kendi şahsiyetinin üzerinde gören birini bulmak zor değildir.(s. 255)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, Muhammed&#8217;in dahi şahsına bağlı değildir. Şahısların ötesinde, Allah&#8217;a aittir. Lesley Hazleton: “Dünyada kendisine güvenli bir yol çizmişti, arkasına yaslanıp keyfini çıkarabilirdi. Bu sakin ve güzel hayatını hangi kişisel menfaat için bırakmıştı.” Leone Ceatani: “Muhammed fikri menfaatten tamamıyla uzaktı. Mekkeliler bunu akıllarına sığdıramıyorlardı.”(s. 256) Kavmine muhalefet ediyor ve onların uzlaşma çabalarını reddediyordu. Menfaat zaten düşmanları tarafından kendilerine en zayıf günlerde teklif edilmişti. Hayatınızda böylesine ilkeli davranan ve rahatını terk edip zorluklar ve belalar içine bile bile atlayan, haşa, bir yalancı ve sahtekâr gördünüz mü? O, önceki hayatında yalancı bir insan değildi. Onun pek çok davranışının siyasi menfaatlerine ters düşmesi olgusunu nasıl açıklayacağız? (s. 257) Para teklifi Müslümanlar ağır işkenceler çekiliyorken gelmedi mi? Ellerinde taşlarla bir beldenin sonuna kadar sizi kovalıyorlar. Sizce bir sahtekârın hayat öyküsü böyle mi olur? Onu seven herkes, işkence altındaydı.(s. 258) Yerinden yurdundan oldu. Sevgili amcası, kızı, torunu, evlatlığı, amcasının oğlu, arkadaşları Onun için can verdiler. (s. 259)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Montgomery Watt: “Hz Muhammed aleyhindeki yaygın temelsiz iddialardan biri onun, tutkularını ve şehvetini tatmin edebilmek için kendisinin de sahte olduğunu bildiği dini öğretileri savunan bir sahtekâr olduğudur. Kendisi ve davası hakkında sağlam bir inanç, Mekke dönemindeki zorluklara ve eziyetlere dayanmaya hazırlığını açıklayabilir.” Reinhart Dozy: “Kötü bir yalancı dünya dini olacak bir inancı, yayacak kadar güçlü olamazdı. İnançlı ve samimi bir güvene sahip olmaksızın Muhammed, 10 yıldan uzun süre kendisini bekleyen aşağılanma ve tehlikelere karşı koyamazdı.” (s. 260) Montgomori Watt: “Bu bir hilekârın ya da yaşlı bir şehvet düşkünü işi değildir.” Bernard Lewis: “Modern tarihçi, İslamiyet menfaatçi bir sahtekâr tarafından başlatıldığını kolaylıkla inanamaz.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Leone Caetani: “Etkili silah, Muhammed&#8217;in şahsen sahip olduğu büyük etkiden ibarettir. Muhammed samimi, namusluydu. (s. 261) Montgomery Watt: “Samimiyetsizlik ve sahtekârlık suçlaması, hala zaman zaman bu tür suçlamalar yapılmaktadır. (s. 262) Bu görüş tatmin edici bir izah getirmemektedir. Batılı yazarlar, Hz Muhammed hakkında, çoğunlukla en kötü şeylere inanma eğilimi içinde ola gelmişlerdir. Geçmişten tevarüs ettiğimiz yanlışları düzelteceksek O’nun, doğru ve dürüst olduğunu kabul etmek gerekir.” (s. 263) Maxime Rodinson: “Samimi bir Muhammed&#8217;i açıklamak, sahtekâr bir Muhammed&#8217;i açıklamaktan çok daha kolaydır.” Emile Dermenghem: “O’nun samimiyetinden asla şüphe edilmesi mümkün değildir. Onun özü ve sözü, kesinlikle doğru idi. Bütün hayatı daima sıkıntılar çektiğini göstermektedir.” (s. 264)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Fetanet delilleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Burada, farkında olmadan yalan söylediği iddiasını ele alacağız. Yani ‘O, gerçekten bir melek gördüğünü zannediyordu ancak, bu gerçek değildi’ şeklinde kurguyu ele alacağız. (s. 265) Bu bölümde, haşa, deli olmadığını anlatacağız. Burada, yeryüzünde gelmiş geçmiş en başarılı insan olduğunu ispatlayacağım. (s. 266) Philip Hitti: “Hz. Muhammed peygamberlik, kanun koyuculuk, baş hâkim, ordu komutanı, devlet başkanı fonksiyonlarını şahsında toplamış bir kimsedir.” (s. 267)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arap coğrafyası, İslam öncesi dönemde, büyük devletler için işgal edilmeye layık bile bulunmayan bir bölgedir. Koca bir çöl, verimsiz bir bölge ve birbiri ile çatışan kabileler. Amstrong: “Büyük güçlerin hiçbiri Arabistan ile ilgilenmiyordu.”(s. 268) Montgomery Watt; “Çöl şartlarında ayakta kalmanın esası, kabile dayanışmasıydı.” Bernard Lewis; “Bedevi toplumunda sosyal bilim, fert değil topluluktur.” Lapitus: “Bedevi klan, hiçbir harici otorite tanımıyordu.” (s. 269) Bu yapıdaki bir toplumu birleştirip onları kendi önderliğinde toplamak da çok zor bir işti. (s. 270)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Montgomery Watt; “Muhammed&#8217;in gelişinden önceki yüzyılda, kabileler arası şiddet ve kavgalarda sürekli bir artış olmuştu.” (s. 271) Karen Armstrong: “Kabilelerin her biri diğeriyle savaş halindeydi. Arapların birleşmesi imkânsız gibi görünüyordu. Medeniyetten nasibini almamıştı. Ancak 23 yıl sonra Muhammed neredeyse tüm kabileleri, yeni bir Müslüman toplum olarak birleştirmeyi başarmıştır.” (s. 272) Hz Muhammed büyük başarıyı, bir siyasi güce dayanarak sağlamaması, ayrıca ilginç bir noktadır. Fikir ve ahlak ile bunu gerçekleştirdi. Tamamıyla bir kültürü değiştirdi. (s. 273)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">T. W. Arnold; Muhammed&#8217;in sözü sayesinde bir gün sürekli olarak birbirlerine kan davası olan irili ufaklı yüzlerce kabilelerden tek bir millet çıkmıştı.(s. 274) Yağma ve intikama düşkünlüğü ile bilinen Arap kabileleri, bu kabil bir emniyeti hiçbir zaman görmemişti. Bu uzlaşmayı temin eden İslam diniydi. Önce Mekke&#8217;de bu denendi, reddedildi. Medine&#8217;de ilk uygulamasını gösterdi.(s. 275) Değişim tepeden dayatma ile olmadı bir fikir anlatılarak başarıldı. (s. 276) O halde soru şu: Bu değişimi sağlayabilen kişinin deli olması mümkün müdür? Haşa, bunu kabul edenin deli olduğu düşünülür. Hz Muhammed sürekli bir ölümcül tehlike altındaydı ve hayatta kalması mucizeydi. (s. 277)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Morgoliouth: “Araplar düzensiz, lidersiz savaşırlardı.” (s. 278) Hayatındaki ilk savaşa 53 yaşında girmiş olan Muhammed, beklentilerin aksine başarılı olmuştur. Bu 23 yılın ilk 13-15 yılının, ileride bu fetihlerin yöneticileri olacak adamları, dinen ve ahlaken eğitmekle geçtiğini unutmamak lazım. Ondan sonra gelen halifelerin tamamı döneminde gelişmeye devam etmiştir. (s. 279) Emile Dermenghem: “20 yıl, dünyayı tamamen değiştirmeye kafi gelmişti. Yeni bir tohum filizleniyordu. Bu öyle bir filizdi ki, Arabistan&#8217;dan Hindistan&#8217;ın Doğu sınırlarından Atlas Okyanusu&#8217;na kadar uzanan muazzam bir dünyayı aydınlatacak. Muhammed bu başarıları Mekke&#8217;de kendini dahi koruyamıyorken vaat ediyordu.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bodley: “Hz. Bilal imparator Konstantinati&#8217;in oğlu ile müzakereye girişmek üzere, Müslüman elçi olarak vazifelendirildi. Bizans kralının oğlu 20 sene önce, Hz. Bilal&#8217;i  kendisine köle olarak bile almazdı.” (s. 281)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Basra körfezinden Atlas Okyanusu&#8217;na kadar, asırların tecrübelerinden geçmiş büyük imparatorluk sülalelerinin yerlerini, bu sadık çobanlar, sadık seyyar tacirler ve sadık sarraflar alacaktı. (s. 282) O gün, Kim bunları hayal edebilirdi? Maksime Rodinson: Ebu Talip dedi ki: “Yeğenim, seninle uzlaşmak için geldiler yanıma, onlara bir şey ver.” Hz Muhammed (s a v) amca, bir tek söz versinler” Allah&#8217;tan başka Tanrı yoktur.” Kureyşliler el çırptılar ve hayal kırıklığı içinde gittiler. Leone Ceatani: Esved bin Abdiyegus b. Vehb, fakir Müslümanların geçtiklerini gördükçe, “Bunlar, yeryüzünün hükümdarlarıdır. İran imparatorluğuna varis olacaklardır.” Diye alay ederlerdi. (s. 283) Bakara Suresi 214. Ayet: “İyi bilin ki Allah&#8217;ın yardımı şüphesiz yakındır”. Habbab b. Eret: “Ya Resulallah bizim için Allah&#8217;a dua edemez misin?” Kureyş müşriklerin işkencelerinden şikayet ettik. Hz Muhammed, “Sizden önce ümmetler için de öyle kimseler bulunmuştur ki, cesedi ikiye bölünürdü fakat bu, onları dinden döndürmezdi. Demir tırnaklar ile sinirleri taranırdı da bu işkenceler, o Mümini dininden çevirmezdi. Allah bu işi mutlaka tamamlayacaktır fakat sizler acele ediyorsunuz.” (Buhari, Menakibül Ensar, 29; Ahmet b. Hanbel, 5/ 109) (s. 285)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">O tek başına ve ücretle çalışan bir fakir iken insanlara geldiği ve onlara kızdırdı, öfkelendirdi Onlar, ‘biz seni mağlup ederiz’ dediler. Kâfirlerin galip olması gerekirdi. (s. 286)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Entelektüeller, profesörler, şairler toplanın ve ülkemiz için bir kitap yazın. O kitabı, yavaş yavaş insanları eğiterek uygulayın. Bizi kısa sürede Çin ve ABD&#8217;den daha güçlü hale getirecek bir eser ortaya koyun, böyle bir eser ortaya koyun. İşte aciz bırakmak (mucize) budur. Bu Kur&#8217;an&#8217;ın mucizelerinden biridir, bu kadar kısa sürede böyle bir toplumsal atılımın, dünya tarihinde başka bir örneği yoktur. Tarihte böyle etki bırakmış bir şahsa deli diyebilir miyiz? Üstelik o, bu etkiyi önceden bildirmiş ve haber vermiş iken. (s. 287) Hele de bu kişi 40 yaşına kadar siyasetle uğraşmamış, 53 yaşına kadar da komutanlık yapmamışsa. Mekke&#8217;deki dönemin semeresi ileride valiler ve komutanlar olacak muhacir nesliydi. (s. 288)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Huneyn muharebesi için Montgomery Watt: “Bu tehlikeli durumda Muhammed&#8217;in kendisi küçük bir grup muhacir ve Ensar&#8217;la dimdik durdu. Bu dalgayı tersine çevirdi ve çok geçmeden düşman tamamen kaçmaya başladı.” (s. 292) Hudeybiye Antlaşması: Kureyşlilerden biri, Müslüman olarak da olsa bir gün Medine&#8217;ye sığındığı takdirde iade edilecektir. (s. 294) Mekke elçisi Süheylin oğlu Ebu Cendel, bir fırsat olarak Mekke&#8217;den kaçmış çok işkence görmüştü, el ve ayaklarında zincirler halen duruyordu. Ebu Cendel, “iade edilirken beni tekrar aynı zulüm ateşinin içine mi atacaksınız?” demesine rağmen götürüldü. Bu sahne sahabeyi inanılmaz bir duygu atmosferin içine soktu. Öfke, üzüntü, hayal kırıklığı ve benzeri duygular yaşadılar. Hz Muhammed, “Ey Ebu Cendere “biraz daha sabret, katlan. Allahu Teâla’dan bunun mükâfatını bekle, sözümüze vefasızlık edemeyiz.” (s. 295) Sonrasında şu ayet nazil olmuştur: Fetih Suresi 1. ayet “Biz sana kesinlikle apaçık bir fetih verdik” (s. 297) Ayet 4 tekid ile iner.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Leone Caetani: Hudeybiye&#8217;de Muhammed&#8217;in yanında, 1400 kişi vardı, 2 sene sonra Mekke&#8217;nin fethinde, 10.000 kişi ile yürüyordu. (s. 299) Carl von Clausewitzin; Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır, özlü cümlesinden tam 11 asır önce Hz Muhammed, onun tam tersini sergilemiş, savaşla elde edilemeyen kazanımları barışla elde etmiştir. Bundan daha iyisini ne Gandi ne de Makyavel yapabilirdi. Normal koşullarda o istişareye önem verirdi. Burada ise tüm sahabe efendilerimiz muhalefet etmesine rağmen vahye işaret etmiş, istişare etmemiştir. Gerçekten de herkes yanılmış ve vahiy doğru çıkmıştı. (s. 300)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Affetmek onun insan kazanma yöntemleri içerisinde en önemlilerinden birisiydi. (s. 301) Affedilen İkrime, adanmış Bir Müslüman haline geldi: “Lat ve uzza için kendimi tehlikeye attım; Allah için onu tehlikeye atmaktan mı kaçınacağım?” Suriye&#8217;deki savaşların birinde Şehit olarak can verdi. Süheyl geç Müslüman olmanın üzüntüsünü hisseder, daha fazla ibadet etmeye çalışır,  Kur&#8217;an dinlerken ağlardı. Ebu Süfyan, 70 yaşında katıldığı Suriye&#8217;nin kapılarını açan Yermük savaşında bir gözünü kaybetmiştir. (s. 302)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti. (Bodley, Hazreti Muhammed, s.105).(s. 303) Oysa önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur. (s.  304) Bernard Lewis: İslam toplumu ilke olarak daima, uygulamada ise zaman zaman bir ölçüye kadar insanlar arasında düzey farklılıklarını, hiyerarşiyi ve ayrıcalıkları reddeden bir toplumdu. (s. 306) Karen Armstrong; Hz Ebubekir&#8217;in halife seçildiğinde ‘bu yetki bana verildi ama aranızda en iyisi ben değilim, eğer doğru hareket edersem bana yardım edin. Aranızdan zayıf olanlar güçlü olsun. Ben Allah&#8217;a ve elçisine itaat ettiğim sürece bana boyun eğin.” (s. 307) Hz. Ömer döneminde İslam topraklarının hacmi, neredeyse İskender&#8217;in yönettiği coğrafya genişliğine ulaşmıştır. Peki, onu bu şekilde yaşamaya yönelten ve onu tüm dünya krallarından ayıran his neydi? Philip Hitti: Cyrus’un gönderdiği elçilerin ağzından nakledilen sözler: “Birinin gözünde bu dünya, en ufak bir çekicilik taşımıyordu. Başkanları onların herhangi birinden farksızdı, efendi bir köleden tefrik olunamazdı.” (s. 310) Dünyayı bu denli önemsemez halleri, Müslüman komutanına Pers komutanı karşısında şu sözleri söylettirebiliyordu: “Sana, sizin hayatı sevdiğiniz kadar ölümü seven bir orduyla geldim.” (s. 311) Philip Hitti: Hz Peygamberin vefatına müteakip Arabistan adeta kahramanlar yatağı haline inkılap etmiştir. Halit Bin Velid, Amr Bin As pekâlâ Napolyon, Büyük İskender’le kıyas edilebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam öncesi Arap ahlakı ve hukuku</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Montgomery Watt: Mekke&#8217;de çöl ahlakı büyük ölçüde gereksiz hale gelmişti. Onlar servet ve güçlerini artırmayı düşünüyorlardı. (s. 312) Lesley Hazleton: “Eğer Hz Muhammed kız olarak doğmuş olsaydı, doğar doğmaz sessizce boğdurulurdu.” (Hazleton, İlk Müslüman, s. 31) Maxim&#8217;e Rodinson: “Kız çocuklarının öldürülmesini de yasaklamıştı.” (Rodinson, Muhammed, s 267 ).(s. 313) Karen Armstrong: “Kızlar hiç acımadan öldürülüyordu.” (Amstrong, İslam Peygamber’inin biyografisi Hz Muhammed s.81).  (s.  314) Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 2011 Gallup anketine göre, yalnızca bir çocuk sahibi olmanıza izin verilseydi katılımcıların %40&#8217;ı bir erkek çocuğu tercih edeceklerini söylerken yalnızca %28&#8217;i bir kızı tercih etti. (s. 315) Leone Caetani: Muhammed, anarşi içinde bir memlekette doğdu. Burada hiçbir kanun, hiçbir ayin (Adab, görenek) görenek yoktu. (s. 316) Sir William Muir: Peygamber, bir Fatih olarak Mekke&#8217;ye girdi, şehre hoşgörü ve cömertlikle muamele etti. Emile Dermenghem: Resulullah esirlerin tümünü, özgürlüğüne kavuşturup akrabalarına verdi. Ashab da ona uyarak bütün Hevazinli esirleri serbest bıraktılar. Bu davranışlar karşısında Hevazinliler, Müslüman oldular. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti, s. 370) (s. 321) Thomas Bauer: Barbar Arap çeteleri imajı tamamen uydurmadır. Arap hâkimiyetinin görüldüğü her yerde, büyük gelişmeler söz konusudur. Hitti: Sami toplulukları, Müslüman Kuvvetleri müttefiki bulundukları zalim hükümdarlarından kendilerine daha yakın buldular. (s. 322) Hitti: Kadınlar, çocuklar, dilenciler, din adamları, ihtiyarlar, hastalar, şahsi bir gelire sahip bulunmayanlar vergiden muaf tutuluyordu. (Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam tarihi, s. 243) Bodley: Müslüman orduları fethettikleri yerleri, hiçbir zaman birer köle ve ta’bi devlet halinde koymadılar, onların doğal kaynak ve maddelerini kendi faydalarına olarak kullanmadılar. (Bodley, Hz. Muhammed, s.106) Thomas Bauer: İslam toplumları şaşırtıcı derecede bir hoşgörü sergilemeleri ile batıdan farklılaşırlar. (s.  323) Farklılıklara ve karşıtlıklara bir arada olmasına müsamaha gösterme becerileri ile ön plana çıkmaktadırlar. (Bauer, Orta Çağ, s. 18) Thomas Bauer: İslam toplumunda yabancı düşmanlığı diye bir şey bilinmiyordu. (Bauer, Orta Çağ, s. 74) Aydınlanma Çağı iddiası: Öncelikle animizm (nesnelere tapınma) vardı. Sonrasında paganizm (putperestlik) gelişti ve daha sonra tek tanrılı dinler gelişti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce Lange’nin ve ardından Schmidt’in 12 ciltlik ‘Tanrı fikrinin kaynağı’ adlı eserinde, yüzlerce ilkel kabilenin animizmi takip etmediğini ve bunların tamamında muhtelif şekilde de olsa, bir tek Tanrı inancının var olduğunu göstermiştir. ( s. 325)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dinler tarihçisi sayılabilecek Mircea Eliade, her coğrafyada tek tanrı inancının var olduğuna dair örnekler vermiştir. İlerlemeci Dinler Tarihi anlayışında, tarım öncesi avcı toplayıcı toplumlarda din olmadığı anlatısı da oldukça yaygındı. Göbeklitepe&#8217;de tarım öncesi avcı toplayıcı bir topluma ait ibadethane bulunması ile yakın dönemdeki bu değişim, İslam&#8217;ın anlatısına uygundur. (s. 326) İslam&#8217;a göre nesnelere tapınma, bir başlangıç değil, bozulmanın son kertesidir. (s. 327) Hitti: cahiliye bedevisi, bir din sahibi olsa bile bu, onun hayatında pek önemli bir yer tutmuyordu. Kayıtsızdı. Dini tatbikat, gelenek hususunda sahip olduğu sağlam bir hürmet duygusundan ileri geliyordu. (s. 328) Amstrong: Arabistan modernlik ve gelişmişlikle bağdaştırılan daha ileri dinlerden hiçbiri bölgeye girmeyi başaramamıştı. Goldziher: İslam, şirk unsurlarını hoş görmeyen tek dindir.(s. 330)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed içinden çıktığı toplum ile oluşturduğu toplumu kıyaslamak faydalı olacaktır. (s. 331) Onlar, dinlerinden dolayı işkence, şiddetten başka bir şey görmemiş insanlar olarak nasıl muamelede bulundular? Levis: Fatihler, fethettikleri bölgelerin sakinlerinin dinlerine ve iç işlerine karışmıyorlardı. İdarenin Bizans&#8217;tan Araplara geçmesi, bölge halkları tarafından genellikle sevinçle karşılanmıştır. (Levis, Tarihte Araplar, s. 40) (s. 332) Emile Dermenghem: Hz. Ömer Kudüs&#8217;ü fethederken Hristiyanlara nasıl davranmıştı, haçlılar ise yine bir Hristiyan olarak Kudüs&#8217;ü Müslümanların elinden aldıklarında nasıl bir davranış sergilemişlerdi? ( Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti, s.337)  (s. 333) Bodley: İspanya&#8217;ya Hristiyanlar yeniden hakim oldukları zaman, Müslüman müsamahalarının yerini, mukaddes engizisyon mecburi din değiştirmeleri aldı. ( Bodley, Hz Muhammed s.346) (s. 334) “Hz Muhammed her kim, bir zimmiye (gayrimüslim teba&#8217;ya) eziyet ederse kıyamette ben onun hasmı olacağım.” der. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti s. 377)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Merve halkı niçin Araplar için kendi dinlerini terk etti? Araplar dinlerini Terke zorlamamıştı. (Arnold, İslam&#8217;ın Tebliğ tarihi s. 118) (s. 335) Askerlik yapmayan bazı Müslüman gruplardan, zekat yerine cizye tahsil edildiği olmuştur. (Arnold, İslam&#8217;ın Tebliğ Tarihi, s.92 -93) ( s. 337)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Thomas Walker Arnold: İmparator Heraklius, topraklarına giren İslam ordularını geri püskürtmek için bir ordu toplamıştı. Arap Kumandan Ebu Ubeyde, daha önce savaşın olacağı bölge halkından topladığı bütün cizyenin iadesini emretmişti. “Aramızda anlaşmaya göre, sizleri korumamız gerekiyor. Fakat şimdi bu bizim gücümüzü aşıyor. Geri veriyoruz. Eğer galip gelirsek anlaşmamızın şartları gereği kendimizi sizi korumaya mecbur sayacağız.” Süryani tarihçi Telmahreli Dionysios Armania, Suriye ve Roma ülkesinin merkez topraklarına 300 bin kişilik bir ordu topladı. (s. 339) Ebu Ubeyde, Said b. Kulsum’a, Damaskos halkından toplanmış verginin, aynı şekilde iade edilmesini emretti. “Şayet Muzaffer bir şekilde geri dönersek bunu geri alacağız, muktedir olamazsak verginiz burada, onu alın.” Kendilerine saldıran büyük bir ordudan haberdar olmuş İslam ordusunun, elbette paraya ihtiyacı olacaktır. (s 340) İslam fütuhatının kökenlerini, iktisadi olgularda ya da ganimet hırsında aramak abestir. Fethedilen pek çok bölgede halka, Müslüman olsun diye kendilerine para verilmiştir. (s. 341)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Keşiş Michon, doğuda dini bir seyyah adlı eserinde diyor ki, “şunu esefle ve açık kalplilikle ifade ediyorum ki, ümmetler arasında sevgiyi, Müslüman Hristiyanlara öğretmiş ve davetin nasıl bir müsamaha ile yapılacağını göstermiştir.” (Dermenghem, Hz. Muhammed ve Risaleti, s. 378) Emessa halkı, kapılarını <em>Heraklius</em> ordusuna kapatmış ve Müslümanlara, sizin yönetiminizi ve adaletinizi, Rumların adaletsizliklerine ve baskılarına tercih ederiz demişlerdi. (Arnold, İslam&#8217;ın Tebliğ Tarihi, s83-84) (s.342)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gayrimüslimleri zorla İslam dinini kabul ettirmeye yönelik organize teşebbüslere sistemli bir mezalime dair hiçbir kayda rastlanıyoruz. (Arnold, İslam&#8217;ın Tebliğ Tarihi, s. 114) Armstrong: “Fethedilen yerlerde, halk üzerine asla İslam inancı empoze edilmedi ya da zorlama yapılmadı.” (Armstrong, İslam Tarihinin Biyografisi, Hz Muhammed, s.38) Batıda Muhammed&#8217;i İslam inancını zorla yaymak için kılıcını çeken bir savaş lideri olarak görme eğilimindeyiz. Oysa gerçek, bundan çok uzaktır. (Armstrong, İslam Tarihinin Biyografisi Hz Muhammed, s.243) (s. 343) Hodgson: Müslümanlar din değiştirmeye zorlamadılar. (Hodgson, İslam Serüveni, s.257) Maxim&#8217;e Rodinson: Araplar, dinlerini zorla kabul ettirmeyi hiçbir zaman denememişlerdir. (Rodinson, Muhammed, s. 336 ) ( s.344)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizm sömürgeciliğe hizmet etmek için gelişmiş bir sahadır. (Edward Said&#8217;in şarkiyatçılık adlı eseri, bu hususta gayet güzel bir çalışmadır. Her ne kadar, Eser&#8217;in etrafında akademik yaygara yapılarak kıymeti düşürmeye çalışılsa da eser, ana fikir açısından oldukça başarılıdır biçim yöntem ve delil bakımından tenkit edilebilmesi, ana fikri hatalı kılmaz.) (s. 349)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kurguya göre batı Yunan felsefesini İbni Rüşd&#8217;den teslim almış böylece Doğu&#8217;nun kültürel gelişimindeki rolü bitmiş olacaktı. Goldziher: İbni Haldun, Sosyolojinin kurucusu olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam Orta Çağa sıkışıp kalmıştır. Batı tarafından çıkarılması gerekmektedir, bu siyasi işgali ya da ekonomik işgal şeklinde olabilir. O halde batılı bireylerin, İslam coğrafyasında yaptıkları için vicdan azabı çekmesine gerek yoktur. Çünkü Batı, medeniyete kavuşturmak için işgal etmektedir. Karşılaştığı kültürlerden alımlama yapmayan hiçbir yazar, hiç bir medeniyet yoktur. (s. 351) Gerek Platon gerekse Aristo, ortaya koydukları şeylerin yeni olmadığını, Mısır&#8217;dan ve diğer medeniyetlerden alıntı olduğunu ifade etmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kurguya göre felsefe, Yunan&#8217;da başlamaktadır.(s. 352) Platon açıkça “Yunanlılar bir şey bulmadı, sadece aldıklarını geliştirdiler.” der. Kurguda, batıya rasyonel düşünce düşerken doğuya mistik ve mitsel bakış kalmıştır. Doğu batı tarafından zorla geliştirilmelidir. Bunun sömürgeciliği meşru kılan yapısı oldukça açıktır. (s. 353) Lewis, “İslam öncesi Araplar herhangi bir yazılı gelenekleri yoktu.” der. (s. 354). Pedersen, “Arapça kitaplar, ortaya çıkışını İslam&#8217;a borçludur.” (s. 355)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Philip Hitti: Cafer Bin Ebu Talib&#8217;in ağzından: Biz cahiliye devri insanları fuhşiyata dalar, ailelerimizi terk eder, verdiğimiz sözlerden cayardık. Allah aramızdan seçip Resul olarak gönderene kadar halimiz buydu. Sonra doğruyu söylememizi, borçlu olduğumuz şeyleri sahiplerine iade etmemizi, ailelerimizin yanından ayrılmamamızı, yanlış hareket etmekten kaçınmamızı ve kavga etmememizi emretmiştir. (s. 357) İslam coğrafyasını işgal eden Moğollar, İslam kültürü içinde erimiştir. Mısır&#8217;ı, yazısı dahi olmayan bir kavim fethetmiştir ve Mısır kültürü içinde erimemiştir. İran&#8217;ı fethetmiş ve bu kültürün içinde erimemiştir. (s. 359) Yüzyıllardır stabil devam eden bir coğrafya, bir anda büyük bir atılıma geçiyor. Eğer Hz Muhammed (sav) bu kültürün tohumlarını atmış olmasaydı, 35 yıllık mazisi olan fütuhat sahibi Müslümanların, binlerce yıllık kültürler karşısında asimile olması beklenirdi. (s. 361) Onun getirdikleri, bu medeniyetin ruhu olmuştur. (s. 362) Hz Muhammed olmasaydı bu başarılarının hangisi gerçekleşirdi? Maxim&#8217;e Rodinson: Muhammed doğmamış olsaydı bu gün işler hiç şüphe yok ki, çok farklı olurdu. 20 memleketin Araplaşması, sayısız Müslüman devlet ve imparatorluklar, sanatçılar, mimarlar, Kurtuba Camisi ve Taç Mahal hep Hz Muhammed&#8217;den kaynaklanmaktadır. (s. 364) Goldziher: Avrupa&#8217;da Simya, Araplara bağlanmışsa da modern kimya, Araplara daha çok şey borçludur. (s. 365)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arapların ilk yazılı eseri Kur&#8217;andır. İslam&#8217;dan önce doğru düzgün bir yazısı olmayan bu toplum, hat sanatı gibi sadece yazı üzerinde yükselen bir sanatı oluşturmuştur.(s. 367)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bernard Lewis Tıp sahasında Müslümanlar, Greklerin temel görüşlerini pratik gözlemler ve klinik tecrübeleri ile zenginleştirdiler. Matematik, fizik ve kimyada onların payı çok daha orijinaldir. Cebir, geometri ve özellikle trigonometri, Müslümanların geliştirdiği ilim dallarıdır. (s. 368) Armstrong: Bizler batıda asırlar boyunca Muhammed&#8217;i asık suratlı acımasız bir savaşçı, duyarsız bir politikacı olarak gördük. Oysa son derece nazik ve duyarlı bir adamdı. Örneğin Hayvanları çok seviyordu. (s. 370) Morgoliouth: Karınca yuvasını ateşe verenleri uyararak hemen söndürdü. Bodley: Atış müsabakaları için canlı kuş kullanma usulünü kaldırdı. (s. 371) O çağda hangi filozof, hangi devlet yöneticisi hayvan haklarından bahsediyordu? (s. 372) Bodley: Mekkeliler züppeydiler, bilhassa para hususunda. Hz. Muhammed kafi derecede mükemmel bir aile mazisine sahipti. (s. 375) Armstrong, batılı düşmanların iddia ettiği gibi Hz Muhammed kendisini ortaya atmaya ve dikkat çekmeyi hevesli biri değildi. Ümmi kelimesi annesinden doğduğu gibi olan manasıyla, eğitim almamış kişi anlamında kullanılır.(s. 377) Amstrong; Hazreti Muhammed&#8217;in okuryazar olduğunu gösteren hiçbir kayıt yoktur. (Amstrong İslam peygamberinin biyografisi Hz Muhammed, s. 122) “Sen kitap okuyan değildin.” Ankebut suresi 48. ayet (s. 378) O toplumun içinde okuma yazma biliyor olduğu varsayılsa, inanılmaz bir itiraz yaygarası beklenirdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kasas Suresi 86. Ayet: “Bu kitabın sana vahy  olacağını ummazdın” (s. 380)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Epilepsi iddiası</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Epilepsi iddiası sağduyudan yoksundur, sadece cehalet ve ön yargıya dayalıdır. (Watt, Muhammed Mekke&#8217;de, s, 95) Leone Caetani: Muhammed&#8217;in saralı olmadığı sabittir. (Caetani, İslam tarihi, s.255) Emily Dermenghem: Babinski, bu iddianın yanlış olduğunu ortaya koymuştur. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti, s.16) (s. 394) Emily Dermenghem: saralı halini iddia etmek gülünçtür. (Dermenghem, Hz Muhammed ve Risaleti.s. 291) (s. 395) Maxima Rodinson: Muhammed, İsa ile Şarlman onda tek ve aynı varlık haline gelmiş gibidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bernardo Levis: Peygamber hayatında büyük işler yapmıştı. Arabistan&#8217;ın putperest kavmine yeni bir din getirmişti. Edward Gibbon: Muhammed&#8217;in yetenekleri, bizim nazarımızda takdir edilmiştir. Ama başarısı, Belki de hayranlığımızı çok daha fazla çekmiştir. (s. 396) Onun başarısı, ölümünden sonra devletleri paramparça olan İskender ve Timur’la da kıyaslanacak gibi değildir. O, fikirleri peşi sıra terk edilen Lenin gibi de değildir. (s. 399)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lipidus: Hz Muhammed&#8217;in açık tebliğinin ilk yılları hayal kırıcıydı. Tebliği neredeyse toptan bir muhalefetle karşılaştı. (s. 400) Bernard Lewis: Başlangıçta pek az taraf kazandı. Bunlar da fakir tabakadandı. Hz Muhammed, Platon gibi antik Yunan medeniyetinin beşiğinde doğmamıştır. (s. 401) İskender&#8217;in askeri başarısı, için de yetiştiği topluma bağlanabilir. (s. 402) Napolyon, Fransız Devriminin çocuğudur. Lenin, zaten kendisi olmadan önce var olmuş bir hareketin önderidir. Nebi&#8217;nin içinden çıktı toplum kadar iptidai, donuk ve yeniliğe kapalı olanını bulamayacaksınız. (s. 403) Michael Hart: Dinsel ve din dışı etkilerin bu emsalsiz karışımı Muhammed&#8217;in, insanlık tarihindeki en etkin kişi unvanını hak ettiğine inanmama yol açmaktadır. (s. 406) Montgomery Watt: O, olumsuz şartlara rağmen çoğu kere hata yapma şansı olmaksızın, ama daima erişeceğinden emin olarak hedefine doğru ilerlemişti. (What, Muhammed Medine&#8217;de, s. 105) (s. 407)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an Belagati</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakara Suresi 23. Ayet: “Kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz, onun misli bir surede siz getirin.” (s. 410) Goldziher: Ayete’l-Kürsi, Tanrı&#8217;nın mutlak güç ve kuvvetinin herhangi bir dilde yapılabilecek en yüce ifadesidir. İslam&#8217;a ve Kur&#8217;an&#8217;a saldırmak için harcayacakları enerjiyi böylece bir eser yazıp kendi kitlelerini oluşturmakta kullanmalarına mani olan nedir? (s. 412) Hazreti Muhammed hiçbir destekçisi olmamasına rağmen, Mekke dönemi boyunca eserini yazmaya çalışmadı mı, kavminin tüm önderleri ona karşı değil miydi? O, bahane bulmamıştı, siz neden bahaneler arayasınız? Siz böyle bir çalışma içine giresiniz, çok büyük destekler alacağınıza ben eminim. Hz Muhammed kavminin üzerinde eğitimi olan bir insan da değildir. Kur&#8217;an misli eserlerinizi yazıp toplumun ahlakını değiştirin! Siz de Çin ve ABD&#8217;yi mağlup edeceğimiz eserlerinizi ortaya koyun.(s. 413)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur&#8217;an mislini getirin” diyor. Söz değil, laf değil icraat istiyor. (s.  414) Leslie Hazleton: Şairler, 7. yüzyıl Arabistan&#8217;ında Rock yıldızları gibiydi. Montgomery Watt: Şairler basının görevini yerine getiriyordu. Armstrong şairlerinin, Arap dünyasının politik ve sosyal alanlarında büyük önemi vardı. (s. 415) Maxime Rodinson: Arapça, belki de tüm diller arasında spontane şiirinin gelişimi için en uygundur. Geniş bir kelime haznesine sahiptir.(s. 418)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed Hamidullah: Fransız müzisyen Abdullah Giles Gilbert’in Kur&#8217;an Tilavet edildiği kimi toplantılara katılırdı. Okunan metnin şiir değil de düz yazı olduğunu öğrendiğinde öylesine heyecanlanmıştı ki sonunda Müslüman olmuştu. Hiçbir yerde düz yazıda ritim olmaz. (Hamidullah, Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim tarihi, s. 101) (s.420-421) Margoliouth: Onun okuma yazma eğitimi almadığı açıktır. (Margoliouth, Muhammed ve İslam&#8217;ın Yükselişi, s. 68)  (s. 422)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gayb Haberleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kıyametin alameti, ayağı çıplak, giyimsiz, fakir koyun çobanlarının yüksek bina yapmada birbirleriyle yarışmalarını görmendir.” (Buhari, Fiten, 25; Ahmet b. Hanbel, Müsned, II/313) Bugün Dubai&#8217;deki Burç Halife, 828 metre ile dünyanın en yüksek insan yapımı binadır. ( s. 427) “Az kaldı ki milletler, değersiz olacaksınız. Allah, heybetinizi düşmanın kalbinden çıkaracak ve sizin kalbinize bir zafiyet koyacak.” (Müsned, 2/359, 7297;Ebu Davud, Melahim, 5) (s. 428) “Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmaz.” hadis emir değil haberdir. (Buhari, Cihad, 95, 96 Menakib, 25; Müslim Fiten, 62) (s. 431) Hadisin, Moğollar olma ihtimali çok güçlüdür. (s. 432)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kevser Suresi: “Esas senin düşmanlarının soyu kesiktir.” Bugün bakınız, Seyyid ve Şerif olup soyunu Nebiye dayandırmak için insanlar çaba harcarken, kendisini Ebu Leheb ya da Ebu Cehil&#8217;e nispet eden kimdir? (s. 433)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed, kıssaları alıntılamış olsaydı hangi metinleri okumuş olması gerekirdi? Oryantalistlerin ‘Carpus Caranium’ adlı çalışmada, Hz Muhammed tüm Kur&#8217;an&#8217;ı yazabilmesi için lazım olan eserlerin ‘sadece isimlerinin yazılı olduğu bir liste 24 sayfa’ tutmaktadır. Hz Muhammed (sav) döneminde hangi dillerde olduğu ile ilgili liste (s. 446) şöyledir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevrat: İbranice, İncil: antik Yunanca, Adem ile Havva&#8217;nın hayatı: eski Slav dili, Thomas’ın çocukluk İncili: Kıpti, Midraş Rabbah: antik İbranice, Babil talmudu: İbranice, Arda wiraf: Farsça, Bu eserlerin tamamının ilk Arapça tercümesi, Hz Muhammed&#8217;den sonradır. Şunu da söylemekte fayda var metinlerin çoğu, 1945 yılında Mısır&#8217;da keşfedildi. Aslında bu kaynakların, Muhammed&#8217;in bulunduğu coğrafyada, yazılı olarak bilinmesi imkansız olduğu gibi sözlü olarak bilinmeleri de imkansızdır. (s. 447)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Margoliouth; Kur’an’ın kaynakları sayısızdır. Habeş ve Süryani kaynaklarına ek olarak, İbrani ve Yunan kaynakları vardır. (Margoliouth, Muhammed ve İslam&#8217;ın Yükselişi, s. 108) Hz Muhammed&#8217;in bu kadar dili bildiğine ve 1945&#8217;te bulunmuş kitapları okuyabileceğine inanan var mıdır? (s. 448) Pedersen: Hz Muhammed&#8217;in Yahudi ve Hristiyan kitaplarına yakından bir aşinalı yoktu. (Pedersen, İslam dünyasında kitabın tarihi s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevrat&#8217;la tamamıyla aynı, tek bir peygamber kıssası dahi yoktur. Nuh, şarap içip sarhoş oldu. Harun, bir put yaptı. Lut’un büyük kızı küçüğüne “Babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.” dedi. Kral Süleyman&#8217;ın karıları, onu yolundan saptırdılar. (s. 450) Bu örnekler daha da artırılabilir. (s. 451) Eyüp kıssası, Yusuf kıssası, Adem kıssası. Hz Muhammed bu kıssaları, Yahudilerden almış olsa, teolojik tutarsızlıklar oluşturan bu kısımları neden almasın? Kur&#8217;an&#8217;ın, Yahudilerin eserlerinde yaptıkları bir kısım açık hatayı düzelterek, bir kısım hatayı ise nakletmeyerek onları fazlasıyla aşmıştır. (s. 460)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Montgomery Watt: “Muhammed&#8217;in İncil&#8217;deki kavramlar ve fikirler hakkında bilgisini, okuyarak ya da belli kişilerle konuşarak değil, Mekke&#8217;nin entelektüel ortamından edindiğidir.” Hangi entellektüel ortam? ‘Peygamber değildi’ yargısıyla yola çıktığınız bir okuma tipinde, bir peygamberlik iddiasını ne derece sağlıklı değerlendirebilirsiniz? Onun elinde, o dönem, o coğrafyada, bu kıssaların, bu derecede kompleks bir şifahi (sözlü) anlatımının olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bilakis, lazım olan metinlerin çokluğu ve büyük kısmının sonradan keşfi sebebiyle şifahi anlatının aleyhine deliller vardır. Muhalifimizin tek delili, tartıştığımız konuda peşinen kabul ettiği, “O, peygamber değildi. Muhakkak böyle bir anlatı olmak zorundadır. Önyargısından ibarettir” (s. 464) Delilsiz kuruntu, kabul etmeme delil gibi addedilmeye başlanıyor. Normalde bizim üzerimizde, delil yükümlülüğü yoktur. Muhatabımızın, şifahi anlatının olduğunu ispatlaması gerekmektedir. İddia sahibi odur. Delilde ona gerekir. Ben kıssaların farklılıklarından delil getirdim. Onlara düşen, var olduğunu iddia ettikleri şifahi anlatıyı göstermektir. İlgili iddiaların aleyhine deliller serdedeceğim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şifahi anlatı aleyhine deliller</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ın kıssalarının çoğunluğu Mekke&#8217;de nazil olmuştur. (s. 465) Hud Suresi 49. Ayet: “Bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin, bundan önce bilmiyordun.” (s. 466). Bu bilgi doğru olmasaydı hem müşriklerden itirazlar beklerdik, hem de müminlerden Kur&#8217;an&#8217;da yalan bilgi varmış şeklinde kırılmalar görürdük. Oysa İkisi de olmamıştır. (s. 467) Sosyal bilimlerde, “olabilir.” demek ne zamandan beri delil sayılır olmuştur? Firavuna ağıtı anlatan hiyeroglif metinlerde şöyle yazmaktadır: Gökler ve yer senin için ağlar. Kur&#8217;an&#8217;da, firavunun akıbeti anlatıldıktan hemen sonra şöyle buyrulmaktadır. “Gökler ve yer onların ardından ağlamadı.” (Duhan, 29) Bu Metin 1798&#8217;de Napolyon&#8217;un Mısır Seferi esnasında Rosetta taşı bulunmadan önce okunabilir değildi. Yani bu Metin, 19 yüzyılın başından önce okunabilir durumda değildir, bilinmeyen bir dil ve okunamayan bir alfabededir. (s. 471)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rum suresi, Bizans&#8217;ın mağlubiyetten sonra tekrar galip geleceğini, süre tayin ederek haber vermiştir. (s. 484) Müslüman olsun gayrimüslim olsun tüm İslam araştırmacılar, surenin Bizans&#8217;ın kazanmaya başlamasından önce indiğini söylemektedir. (s. 489) Richard Bell: Muhammed&#8217;in, bu kadar erken bir tarihte, Bizans İmparatorluğu&#8217;nun siyasi kaderini lehine olan görüşünü açıklamak zordur. Döneme yakın Bizans tarihçisi Theophanes: “Yenilmez Pers ırkının Romalılara arkalarını göstereceğini kim beklerdi ki?” diye hayret eder. Mitşelin ifadesiyle; ‘gidişat olağanüstü bir şekilde tersine döner.’ Edward Gibbon: “Bu önsezinin söylendiği zamanda, bunun gerçekleşebileceğine inanmak kuşkusuz çok zordu.” ( s.502) Onun belirtilerin lehinde olduğu bir savaşta dahi böyle bir öngörüde bulunması beklenemezdi. Zira bu, tüm iddiasını lüzumsuz yere riske atmak olurdu. Bunun haber verilmesi, gerçek bir mucizedir. “Ve o gün Müminler feraha erecekler” (Rum, 4) gerçekten ayetin nazil olduğu Mekke&#8217;de Müslümanlar baskı altında iken, Bizans zaferinin geldiği dönemde Medine&#8217;de baskılardan uzak bir halde yaşıyorlardı. ( s. 503)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Samimiyet delilleri bölümünde farkında olarak yalan söyleyen birisi olmadığını ispatladık. Fetanet delilleri bölümünde farkında olmayarak gerçeğe muhalif haber getiren biri olmadığını ispatladık, hem de mucize iddiasında bulunduk. (s. 510) Bilmelisin ki bu yazdıklarımız, Müslümanların delillerinin yüzde biri bile değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kullar, hidayeti hak etmezler. Hidayet, başlı başına bir lütuftur. Belki amellerle en fazla Allah&#8217;ın (cc) bir lütfu celp edilebilir. Ancak bu bir hak etme değil, lütfetme olacaktır. Ben bu kitaptaki bakış açısı ile Müslüman oldum. Gayrimüslim isen Allah&#8217;ın bana nasip ettiğini, sana da nasip etmesini dilerim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu eser lütfedilen bu hidayetin hamdı olsun. (s. 511)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13144" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/110000240500669.jpg" alt="" width="97" height="152" /> Altay Cem Meriç, Peygamberliğin İspatı, Haber Delili</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimize öğrenmek amacıyla soru sorulduğu gibi bunu, sıkıştırma, zorda bırakma ve suçlamak amacıyla da sorular sorulmuştur. Sorular, soranın ilgisini ve kapasitesini de yansıtır. (s. 11) Sorulara, farklı insanların başka cevapları da olacaktır. (s. 11) Her sorunun birden çok cevabı olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Verilen cevaplar, yazara ait bakış açısını da göstermektedir. (s. 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed&#8217;in hayatını öğrenmenin ne faydası vardır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin tebliğ ettiği mesajın anlaşılabilmesi için hayatının öğrenilmesi zorunludur. Peygamber&#8217;in hayatını öğrenmeye, dinin pratiği açısından da ihtiyaç duyulmaktadır. Bugün mesajın pratiğini, Hazreti peygamberin hayatının öğrenerek, Kur’an&#8217;dan yararlanarak mümkündür. (s. 16) Peygamberimizin hayatı sadece dini pratikler için değil, ahlak içinde örnektir. Allah&#8217;ın vahiy doğrultusunda elçisinin İslam&#8217;ı tedricilik ilkesine göre tebliğ ettiğini hatta muhataplarının durumunu dikkate alarak, konuşmalarında farklı yönlere vurgu yaptığını dikkate aldığımızda, katı, şekilci bir yaklaşımın günümüzde bir karşılığının olmayacağı anlaşılır. (s. 17) Mekanizmasının sürekliliği ve canlılık tutulması gerektiği gerekmektedir. (s. 19)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Hatice ile evliliğinden peygamberliğine kadar geçen süre ile ilgili rivayetler neden azdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Peygamberin peygamberliğinden hicretine kadar, Mekke&#8217;de Müslüman olanların sayısı çok azdı. Allah&#8217;ın elçisi çocukluğunda meydana geldiği söylenen bir takım mucizevî hallerin genellikle isnat ve sıhhat açısından sorunlu olduğunu ifade etmek gerekir. Peygamber olmadığı ve tanınmadığı için, Hz Peygamberin faaliyetlerinin kaydedilmesini gerektirecek bir sebep ortada bulunmamaktaydı. (s. 20) Tek bir kişinin perspektifinden değil farklı açılardan yapılan çalışmaları incelemek, onları okumak, değerlendirmek, buna göre bir bakış açısı oluşturmak ve bir kanaate sahip olmak daha sağlıklı olur. (s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Peygamber döneminden kalma yazılı bir metin var mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’anı Kerim&#8217;in tamamı Hz Peygamber döneminde kaleme alınmıştır. (s. 24) Hz Peygamber kendisine gelen vahiy yazdırmıştır. Buna çok önem vermesi, yazıyı Araplar arasında yaygınlaştırılmıştır. Allah&#8217;ın elçisi aynı zamanda yaptığı anlaşmaları, emanları (Bir kimseye, mal ve can güvenliğinin emniyet/güven altında olduğunu bildirmek) yazdırmıştır. İslam&#8217;a davet mektupları vardır. Ama ne yazık ki bunların çoğu, Moğol saldırısı, Haçlı Seferleri gibi nedenlerle yok olmuştur. İlk yazılı metinlerin bir kısmı yazarları tarafından, ezberlenmek üzere yazılıyordu. Bu durumda metin ezberledikten sonra saklanmasına gerek duyulmuyordu. (s. 25) Hz Peygamber nâzil olan vahyin tamamının yazılmasına rağmen, bu metinler, Hz Ebubekir döneminde kitap haline getirilmiştir ve bu yazılı metinler önemini kaybetmiştir. Hz Osman, kıraat ile ilgili bazı farklılıklar barındıran kişisel mushaflardan kaynaklanan ihtilaflara son vermek istemiştir. Bu gelişmeler yazılı metinlerin kaybolmasının sebepleri arasında zikredilebilir. Arapların kültürlerini ve geleneklerini sözlü kültür çerçevesinde, hafızalarında koruduklarını unutmamalıyız. (s. 26)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed diye birini yaşamadığını savunanlar var. Hz Muhammed&#8217;in yaşadığına dair tarihsel kayıt, yazılı bir metin yok diyenlere ne cevap verebiliriz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efsanelerin mevcudiyeti tarihi bir kişiliğin varlığını inkar etmeyi gerektirmediği gibi yaşamamış bir kişinin kurgulanması ve onun etrafında bir din oluşturulması da imkânsızdır. Hz Muhammed&#8217;in yaşadığı dönemden günümüze kalan en sağlam metin Kur’an&#8217;ı Kerim&#8217;dir. (s. 32) Hz Peygamberin hayatı ile ilgili nakledilen bilgiler de bazı farklılıklar söz konusu olabilir. Bu her tarihi kişilik için söz konusudur. (Mesela, günümüzün en önde gelen şahsiyetlerinden biri hakkında, &#8220;Ateist, deist, agnostik, samimi Müslüman ve hatta tarikat ehli&#8221; yorumu yapılabilmektedir. Vefatından az bir zaman geçmiştir ve tüm bu tanımlar aynı kişi için yapılmaktadır!) Hz Peygamber&#8217;in vefatına çok yakın dönemlerde yazılmış eserler de onun hakkında bilgiler mevcuttur. Süryani, Ermeni ve Bizans yazarların eserleri bunlardandır. Müslümanlar karşı karşıya kaldıkları sorunları çözmeye çalışırlarken, hem Kur’anı Kerim&#8217;den hem de Hz Peygamberin uygulamalarından yararlanma ihtiyacı hissetmişlerdir. Allah resulü hakkındaki bilgilerin sonraki nesillere aktarılmasını sağlayacak ilk adımların daha çok, Müslümanların kendi ihtiyaçlarını gidermek üzere atıldığını görüyoruz. İlk zamanlarda, Hz Peygamberin hayatı ile ilgili bilgiler ihtiva eden rivayetler Allah resulü hayattayken başlamış, onun vefatından hemen sonra hızlanarak devam etmiştir.  (s. 34) Tabiîn dönemi alimlerinden bazı kimselerin Allah Resulü&#8217;nün savaşlarını konu alan özel eserler yazdıklarını da biliyoruz. (s. 35)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aynı olayla ilgili farklı rivayetler, hadisler bulunmaktadır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bunlar ravilerin zaaflarından veya kayıt sürecindeki sorunlardan kaynaklanan farklılıklardır. Aynı olay hakkında, farklı raviler tarafından rivayet edilenler arasında farklılıklar olmasını garipsememek gerekir. Öte yandan, bir olayı anlatan ravilerin ilginç gördükleri hususlara işaret etmeleri bir anlatım farklılığını beraberinde getirmektedir. Çünkü rivayetin şekil alması, o rivayetin oluşum süreci ile ilgilidir. (s. 37) Günümüzde herhangi bir olaya şahit olan insanların anlatımları arasında karşılaştığımız farklılıklar siyerle ilgili rivayetler için de söz konusudur. (s. 38) Hicret yılının takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi Hz Ömer döneminde gerçekleşmiştir. Daha önce meydana gelen olaylar, resmi takvim başlangıcına göre tarihlendirilince, bundan kaynaklı olarak da bazı farklılıkların ortaya çıktığı görülmektedir. Birçok ravi,  anlatmak istediği konuya yoğunlaşırken ayrıntıları önemsemeyebilir. Hz Peygamber hakkında sahip olunan bilgilerin diğer birçok tarihi kişilik hakkına sahip olunan ile karşılaştırıldığında, daha fazla olduğunu da unutmamak gerekir. (s. 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed ile ilgili her geçen gün yeni kitaplar ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz peygamberin vefatından sonra, hayatı hakkında büyük ölçüde sözlü gelenek içerisinde ortaya çıkan ve kısa süre sonra yazılı gelenekle nakledilen rivayetler çeşitli kitaplarda ve risalelerin içinde günümüze kadar gelmiştir. Ancak bu bilgilerin ciddi bir incelemeye tabi tutulmadan ve yeniden teklif edilmeden okuyucu tarafından anlaşılması zordur. İlk Siyer eserleri daha çok hazreti peygamber dönemi savaşlarla ilgili yazılmıştır. (s. 40) İnsanların ilgileri, merakları, sordukları sorular zaman içerisinde değişiklik gösterebilmektedir. Bu durum biraz ihtiyaçlarla, insanların ilgileri ile alakalıdır. (s. 41) Hz Peygamberin her dönemde o günün dili ve gündemi çerçevesinde insanlara anlatılması gerekir. (s. 42)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzdeki İbadetlerin ve hukuku ait birçok düzenlemelerin geçmişte mevcut olduğu iddia edilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiçbir toplumda, inanç ve değerlerin tamamen batıl olmasını düşünülemez. (s. 58) Hz Peygamber bulunduğu ortamdaki durumun, tevhid akidesine uygun olanları muhafaza olanlarını muhafaza etmiş, bir kısmını geliştirmiş, geri kalanları da reddetmiştir. İslam olumlu gelenekleri kabul edip geliştirmiş, olumsuz olanlara kaldırarak yerine daha iyilerini getirmiş ya da mevcut olanları ıslah etmiştir. İslam inancına göre gerçek din, Hz Adem&#8217;den son Peygamber Hz Muhammed&#8217;e kadar bildirilen dinin tek olduğunu kabul eder. (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 55) İslam insan onuruna aykırı ve ayrımcı olan hacdaki uygulamaları kaldırmıştır. İslam&#8217;ın getirdiği en önemli şey, ibadetlerin Allah&#8217;a has kılınmasıdır. (s. 57) Tevhid inancına aykırı unsurlar ayıklandı gibi, zulme, baskıya ve sömürüye sebep olan adetlerde ortadan kaldırılmıştır. (s. 58)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed&#8217;in doğumu ile ilgili anlatılan olaylar doğru mudur?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kaynaklarda Hazreti peygamberin doğumu ile ilgili anlatılanların önemli bir kısmı, Allah Resulü&#8217;nün hayatını anlatan ilk kaynaklarda yer almayıp daha sonraları yazılan eserlerden nakledilmiştir. (s. 78)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed&#8217;in Yahudilere karşı takındığı tavır. Onları tek tek Medine&#8217;den kovması nasıl değerlendirilmelidir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Peygamber Medine&#8217;ye gittiği zaman nüfusun yaklaşık 40-45 Yahudi&#8217;ydi. Medine&#8217;ye gider gitmez yaptığı nüfus sayımında Müslümanların sayısının 1500 kişi olduğu tespit edilmiştir. O sırada Medine&#8217;de yaklaşık %40 civarında müşrik de vardı. Hz Peygamberin hicretinden önce burada bulunan müşriklerin ve Yahudilerin birbirleriyle rekabet üzerine bir siyasi etkileri vardı. Bir araya gelmek üzere bir güç oluşturmak ve Medine dışındaki rakiplerine karşı bir tavır ortaya koymak gibi bir siyaset güdememişlerdi. Bunu hazreti peygamber gerçekleştirmiştir. Hz Peygamberin en önemli özelliklerinden birisi, hangi dine mensup olursa olsun insanlarla yaptığı anlaşmalarda, verdiğin sözlerde, söylediklerine uyması konusunda hassasiyet göstermesidir. Allah resulü bunu buna özen gösterirken aynı zamanda muhataplarında da aynı şeyi istemiştir. (s. 206) Medine sözleşmesi sadece taraflar arasında kararlaştırılmış olan siyasi bir sözleşme değil aynı zamanda, farklı dini grupların Medine&#8217;de bir arada yaşayabilmeleri için ortam hazırlayan bir sözleşme olarak yazıldığı dönemden çok ileride bir belgedir. O dönemden sonra İslam tarihinde kurulmuş olan bütün devletlerde, Müslümanlarla gayrimüslimlerle bir arada, birbirlerinin alanlarına müdahale etmeden yaşama kültürü geliştirmişlerdir. Hz Peygamber Medine&#8217;de ki Yahudilerden anlaşmalara ihanet eden 3 kabileyi cezalandırmıştır (s. 20) Bunlardan kaynukaoğullarını ve  Nadiroğullarının Medine&#8217;den sürmüş, Kureyza oğllarını ise, Hendek Savaşı sırasında düşmanla işbirliği yaparak, onların Medine&#8217;ye girişini izin vermek suretiyle büyük bir tehlikeye sebep oldukları, teslim olma tekliflerini de reddettikten sonra, Sa&#8217;d bin Muaz&#8217;ın hakemliğini teklif etmeleri üzerine, Hz. Peygamberimiz bu hakemliği kabul etmiş, onun hakimliğinde verdiği cezayı da kendilerine uygulanmıştır. (s. 208) Hz Peygamber, anlaşmalara uyduğu sürece insanların haklarını korumuş ve onları mağdur etmemiştir. (s. 209)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Peygamber, barış Peygamberi olduğu halde Medine&#8217;de birçok savaş meydana gelmiştir.</span><br />
<span style="color: #000000;"> Hz Peygamber, Müşrikler kendisine ve Müslümanlara herhangi bir baskı yapmadıkları ve onları memleketlerinden ayrılmak zorunda bırakmadıkları halde onlara saldırmış ya da savaş açmış değildir. Allah Resulü ve Müslümanlar kendilerine yapılan haksızlıklarla mücadele etmeyi bir hak olarak görmüşlerdir. (s. 213) Hz Peygamberin imkan bulunması halinde bile İslam&#8217;ı tebliğ yerine silah kullanmayı ve savaşmayı tercih etmemiştir. Fakat Müslümanların maruz kaldığı sıkıntılar sebebiyle ya da İslam&#8217;a yönelik imha edici tavırlarından dolayı zaman zaman savaşlara girmek zorunda kalmıştır. Hz Peygamberin giriştiği savaşlarda mutlaka savaş hukukunun, savaş ahlakının ve savaş stratejisinin önemsendiğini, bunlar çerçevesinde adımlar atıldığını unutmamalıyız. (s. 214) Cihat, Allah kelamının insanlara ulaştırılmasında önündeki engellerin kaldırılması faaliyetidir. Cihat Allah rızası için gerçekleştirilmesi gereken bir ibadettir ve tek yöntemi savaş değildir. (s. 215)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dönemindeki savaşlar ganimet elde etmek amacıyla yapılmış olamaz mı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;da elde edilen ganimetlerin dörtte biri gaziler arasında dağıtılır. Beşte biri ise Kur’anı Kerim&#8217;de ifade edilen çerçevede dağıtılırdı. (Enfal, 41) Allah rızasına uygun olarak girişilen bir savaşta düşman ile karşılaşıldığında öncelikli olarak muhatabın Müslüman olması için teklifte bulunulur. Müslüman olmayı kabul etmezlerse bu durumda kendisine itaat etmesi teklif edilir, kabul ederse üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi beklenir. Buna da razı olunmazsa ve çatışma meydana gelirse, ele geçirilenlere ancak bundan sonra, ganimet olarak el konulur. Cihat, Allah kelamının insanlara ulaştırılması için ortaya çıkan engelleri ortadan kaldırma yöntemidir. Savaşarak olabileceği gibi savaşmadan da yapılabilir. Hz Peygamber Cihat&#8217;ın en güzel örneğini savaşa izin verildikten sonra meydana gelen çatışmalarda göstermiştir. (s. 218)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hayber ve civarındaki Yahudiler Hz Muhammed&#8217;e ne yapmışlardı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haber&#8217;deki Yahudiler Medine&#8217;ye karşı oluşturulan ittifakın içinde yer alırlar. Hayber&#8217;de ki Yahudiler Hz Peygamber&#8217;e karşı düşmanlık yapmaktan geri durmuyorlardı. Nitekim, çevredeki müşrik Araplardan adamlarla irtibat kurarak, Hz Peygamber&#8217;e karşı savaşmak için onları organize ediyordu. (s. 240) Yahudi reislerinden Sellam b. Mişkem&#8217;in karısı Zeynep bint Harise, Hz Peygamber&#8217;e zehirli bir koyun ikram eder ve onu zehirlemek ister. Hz Peygamber anlaşma ve barış seçeneğini muhataplarına karşı her zaman bir tercih sebebi olarak sunmuş ancak, ihaneti ve Müslümanların güvenliğini tehlikeye atan hareketlere de asla izin vermemiştir. (s. 241)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9768" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/88soruda-siyer.jpg" alt="" width="78" height="131" />  Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yolların ayrılış noktasında İslam</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olduktan sonra da dini cepheden Hristiyan dünyanın din, toplum, kültür, medeniyet, aile, iktisat gibi anlayışlarını çok sert eleştirmeye başlamıştır. 1950&#8217;lerde ABD ve daha sonra Avrupa&#8217;da kalmasından sonra tutumunda biraz yumuşama olmuştur. Keskin muhalefet batılı kamuoyuna İslam&#8217;ı anlatma hedefine ulaşmaya engel olabilirdi. (s. 19) İslam, bir medeniyet için yeterli dinamikleri kendi içinde taşımaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ı ve Hz Muhammed&#8217;in ortaya koyduğu anlayış İslam medeniyetinin yeniden ve güçlü bir şekilde ihyasına yeterlidir.  “Bir işin sonu da ancak başındaki usul ve çare ile iyileşebilir. (s. 24) İslam öyle bir hayat düsturudur ki, tarihin doğuşundan bugüne insanı ıslaha yeltenen dini, sosyal ve ahlaki kurallar içinde onun gibisini bulamazsınız. Her millete ve her medeni duruma elverişli tek dindir İslam. (s. 25) İslam hayatım bütününe karışan ve katışan bir dindir: Siyaset, ilim, felsefe, ahlak, ticaret, evlilik, devlet, aile… Bütün bunlar İslam’ın içinde yer alırlar. (s. 26) Dr. Mustafa el Hâlidî</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önsöz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz yalnız bizden evvelkilerin ihtiyaç duymadıkları çözümlere muhtaç problemlerle karşı karşıya bulunmakta kalmıyoruz, aynı zamanda problemler bugüne kadar alıştıklarımızdan tamamen farklı yönlerde ortaya çıkıyor. İnsan toplulukları her yerde mecburen esaslı ve köklü bir değişim geçiriyor, bazı eski adetler ikinci defa ortaya çıkıyor. (s. 27) Bütün vaktimi Müslüman doğuda geçirdim, zaman daha sakin yahut isterseniz daha insani diyelim. Bugünkü İslami hayat tatbikatta İslam dini esaslarının sunduğu ideal imkânlardan çok uzak görünüyor, Bugün Müslümanlar arasında egoizm ve kolay hayat düşkünlüğü oluşmuştur.  (s. 28) Geçmiş ve günümüz arasındaki bu açık uzaklaşma beni şaşırtıyor. Müslümanlar arasındaki çöküşün bir sebebi vardır; Müslümanların yavaş yavaş İslami esasların ruh ve manasına uymayı terk etme yolunu tutmuş olmaları. İslam toplumu baştan itibaren dini temeller üzerine kurulmuştur. Bir gayrimüslim olduğum halde İslam&#8217;a acıyarak, bizzat Müslümanlara İslam’ı terk ettikleri ve bu yüzden gerilediklerini söylemeye başladım. (s. 29) Beni çeken İslam&#8217;ın bütünlüğü, yüksek ahlaki emirlerinin sımsıkı ve düzenli yapısıdır. (s. 30) Bu inceleme ve mukayeseler ben de şu sarsılmaz inancı var etti: İslam hala insanlığın tanıdığı en büyük uyarıcı ve diriltici kuvvet olarak devam etmektedir. Bu kitap, resulullah&#8217;ın ashabının gönüllerinde yanan ateşten bir kıvılcım hala gönüllerinde yaşamakta olanlar için yazılmıştır. (s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugün hiçbir millet ve topluluk dünyadan ayrı yalnız başına hayat süremez. Ekonomik faaliyet siyasi sınırları ve coğrafi hudutları tanımaz olmuştur. (s. 33) Kendimizi Hz Muhammed&#8217;in izinde gören bizlere göre İslam başlı başına bir kültür alemi ve sınırları belli olan bir sosyal nizamdır. (s. 34) İslam insana, Allah&#8217;ın birliğinden doğduğu için hayatında bir bütün olduğunu anlatmakla kalmayıp bize, her dünyevi hayat içinde pratik yolu da göstermektedir. (s. 36) Namaz insanın faaliyet hayatının tümünü içine almaktadır, bütün işlerimizin birer ibadet olarak yapılması gereklidir. Bu, her işimizi şuur içinde, Allah&#8217;ın eşsiz olarak ortaya koyduğu evrensel programın bir parçası olarak yapmamız demektir. İslam fert ile onun sosyal çevresi arasındaki münasebetlere de el atmıştır. (s. 38) İnsan dünya hayatında Kemale ulaşabilir. (s. 39) Kötülük Allah&#8217;ın bütün insanlara verdiği fıtri ve müspet sıfatları kötü kullanmaktan ileri gelmektedir. Yalnız İslam, insana ruhi yaşayışını bir an zayi etmeden dünya hayatından azami derecede faydalanma imkan ve fırsatını veriyor. (s. 41) Her Müslüman kendisine etrafında cereyan eden olaylardan bizzat mesul bilmelidir. Her vakit ve her yerde Hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihat ve mücadeleyi kendine vazife telakki etmelidir. (s. 44) İslam ilahi devlet şekillerinin en mükemmelidir. Batıda hakim olan gaye, ‘maddi fayda’ ve aktif genişlemedir. (s. 45) İnsanın manevi ilerleme yollarından kendi başına gösterdiği çaba, İslam&#8217;ın sosyal yardımlaşma anlayışıyla güç ve denge kazanır. En az güçlük ve en çok teşvikle karşılaşma imkanı olur. Modern batının gerçek mabudu, maddi ferah&#8217;tan ibarettir, gücünü kuvvete rağbetten almaktadır. Bu ikisi de eski Roma medeniyetinden ona miras kalmıştır. (s. 47) Batı ile İslam medeniyetleri birbirine benzer ve yakın değildir. Birbirinden farklı kuvvetlere tabi olmuşlardır. İslam imparatorluğu doğdu ve olgunluğuna 80 yıl gibi kısa bir zaman içinde ulaştı. (s. 48) İslam imparatorluğu&#8217;nda imtiyazlı bir millet yoktur. (s. 49) Meşhur Roma adaleti yalnız romalılara ait bir adaletti. Nasıl eski Roma&#8217;da hakim olan fikri ve sosyal hava, sırf faydaya bağlı idiyse, modern batıda da durum tamamen aynıdır. (s. 50) Batıda hakim olan fikir bütün gücümüzü maddi imkanlarımıza tahsis etmek ve ahlakın kendimizi bağlamasına imkan vermemek şeklindedir. Batı medeniyeti Hıristiyan kilisesinin görüşüyle mücadelesinden doğmuştur. (s. 51) İlim, batıdaki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyla ve ticari münasebetler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Araplar, Yunan ilimlerini diriltmiş ve orijinal bir ilim dünyası yaratmış, yeni araştırma yolları bulup geliştirmişlerdir. (s. 53) Fransız ihtilali kilisenin hakimiyetini tamamen yok etmiştir. (s. 54) Madde ve servet batıda, kendisine tapılan Allah&#8217;tan başka bir mabut haline gelmiştir. (s. 55) Hıristiyanlığın dünyayı hakir görmesi ve normal arzuları öldürmesine karşı insanlar isyan etmiştir. Sıradan Avrupalının müspet bir tek dini vardır o da maddi ilerleme ve refaha tapınaktır. Hayatın gayesinin tabiatın zulmünden kurtulmak olduğuna inanmışlardır. Bu dinin mabet ve tapınakları büyük fabrikalar, sinemalar, kimya laboratuarları, dans salonları, elektrik santralleridir. (s. 56) Bu dinin kahinleri ise bankerler, altın babaları, mühendisler, sinema yıldızları, sanat öncüleri ve uzay kahramanlarıdır. Ahlak felsefesi yalnız pratik payı da temeline oturtulmuştur. (s. 57) Nefse hakim olmak ve cinsi alakaları kontrol etmek süratle önemini kaybetmiştir. (s. 58) Kapitalizminde komünizmde temel meyil şudur; insanı ahlaki faziletlerden uzaklaştırmak. İslam&#8217;ın hedef ve gayelerinin ilk ve en önemlisi, manevi yükseliştir. (s. 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunan ve Romalılar yalnız ve ancak kendilerini medeni görürlerdi. Avrupalıların İslam&#8217;a karşı duydukları nefret, şiddetli bir taassubun kurduğu temeller üzerinde durmaktadır. (s. 61) Avrupalı oryantalistlerin en ileri gelenleri bile, İslam konusunda tarafgirliğe kapılmaktan kurtulamamışlardır. İslam daima hakimlerin önünde duran bir sanıktır, batılı oryantalistler suçu ispat için uğraşan savcı rolünü oynamaktadırlar, avukat rolünü oynayanlar da müvekkilinin suçlu olduğuna bizzat inanmaktadırlar ve bu yüzden hafifletici sebeplerin göz önüne alınmasını istemektedirler. Meseleye, daha önceden varılmış bir netice ve hüküm açısından bakmaktadırlar. Oryantalistler şahitlerini, daha baştan ulaşmayı tasarladıkları sonuca göre seçmektedirler. (s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haçlı savaşları, Avrupalı milletlerin ruhunda son derece derin ve devamlı bir iz bırakmıştır, bu savaşların meydana getirdiği taassup ve tarafgirlik, Avrupanın daha önce karşılaşıp denediği hiçbir şeyle ölçülemez, sonra da böylesini görmemiştir. Avrupa Haçlı savaşlarının ruhundan doğmuştur.  (s. 64) Muhammed&#8217;e Mahound lakabı takmışlardır, ‘köpeğim’ anlamına gelir. Haçlıların cahilce taassupları Avrupa&#8217;nın her tarafına dal budak salmış, aynı taassup memleketlerini putperestlerin (!) boyunduruğundan kurtarmak için Endülüs Hıristiyanlarını harbe teşvik etmiştir. (s. 66)  Rönesans doğu ile batı arasındaki maddi temasa bağlanır, bu temastan İslam&#8217;dan fazla Avrupa istifade etmiştir. Avrupa&#8217;da reform devresi gelmiş, buna rağmen İslam düşmanlığı yine eşit olarak hepsinde devam etmiştir. Sonra da Avrupa&#8217;da dini duyguların zayıfladığı devreye girilmiş fakat İslam&#8217;a düşmanlık yine devam etmiştir. İslam&#8217;ı küçük görme hastalığı, Avrupa düşüncesinin esaslarından biri olmuştur. (s. 67) İlk müsteşrikler Hıristiyan misyonerlerdi. Oryantalistlerin İslam&#8217;a hücumları onlara miras kalmış bir alışkanlıktır. Haçlı seferlerinin getirdiği etkilere dayanır. Haçlı savaşlarının ruhu Avrupa&#8217;ya hakim ola gelmiştir. Misyonerler ve papazlar Müslümanlara çok kere putperest adını takarlar. (s. 68) Müslümanların Batı dünyasına kendilerini saydırabilmeleri için gerekli en iyi yol ve metot kuvvetli olmalarıdır. (s. 69)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gerçek odur ki, Avrupa hiçbir devirde bugünkü kadar İslam&#8217;dan uzak olmamıştır. (Eser 1964 yılında yazılmıştır.)  Batı tesiri İslam toplumunu her yerde sarsıp çökertirken biz uykudayız. (s. 71) Gözümüzün önündeki İslam gençliği davamızı terk ediyor ve ideallerimizden kaçıyor. (s. 72) Müslümanlar, batı medeniyetine, İslam medeniyetini diriltecek tek kuvvet nazarı ile bakmaya devam ettikleri müddetçe, batının, ‘İslam boşuna bir gayrettir’ iddiasını dolaylı olarak teyit etmiş olurlar. Batı prensiplerine göre yetişmiş aydınlar arasında dini inancın süratle çökmeye yüz tuttuğu hususunda şüphe yoktur. (s. 73) Batı medeniyetin de düşünce çevresi şiddetle dinin karşısında bulunmaktadır. (s. 74) Müslüman gençleri batı usulüne göre yetiştirme halinde bunların, dinlerine düşmanca bir tutum alacakları daha kuvvetle ihtimaldir. (s. 75) Tarih ispatlıyor ki, hiçbir din İslam kadar ilimde ilerlemeyi teşvik etmemiştir. Avrupa, kültürünü o meşhur Rönesans sebebiyle İslam&#8217;a borçlu bulunmaktadır. Bu acı halimiz içinde, şerefli mazimiz de övünmek hakkımız değildir. İlimle ne doğuludur ne de batılı, evrenseldir. (s. 76)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı, materyalist kabiliyet sahibidir ve bu yüzden belli başlı nazariye ve anlayışlarında dine karşıdır. Genel olarak Batı eğitim sistemi de böyledir. Zararlı olan Batı medeniyetinin ruhudur ve Müslüman’ın ilimlere o ruhla yaklaşmasıdır. Müslüman gençleri yetiştirirken -hiçbir devrelerinde- Batı felsefelerine tenezzül etmeyeceğiz. (s. 77) Sanki bütün dünya Avrupa için, onun medeniyeti için var edilmiş, sanki diğer milletçiler birer hizmetçidirler. Böyle bir tarih kültürünün Avrupa dışında kalan millet gençlerinin zihin ve ruhlarında bıraktığı tek tesir, aşağılık duygusudur. İslami görüş noktasından bir dünya tarihi yazabilmek farzdır, aksi halde yeni yetişen neslimiz kendini İslam’ı küçük görmeye sevk eden o gizli cereyanların tesiri altında kalmaya devam edecektir. (s. 80) İslam ırkçılık ve soy taassubunu iptal etmiş, insani kardeşlik ve eşitliğin yolunu açmıştır. fakat Avrupa medeniyeti hala ırk ve cins taassubunun dar ufkundan öteye öteyi görebilmekten acizdir. İslam diğer bütün kültürlerden üstündür. Batı medeniyetini taklit edemeyiz, zaten buna ihtiyacımız da yoktur.  (s. 81) Batı hayat tarzını taklit, İslam medeniyetine yönelen en büyük tehlikeyi teşkil eder. Bu hastalık Müslümanların düştüğü ümitsizliğe bağlanır. (s. 83) Sözde Aydınlar İslam’daki asıl kaynaklara yönelecek yerde zamanımızdaki donmuş fıkıhla şeriatı dolaylı olarak aynı şey gibi değerlendirirler. (s. 84) Batı İslam esasları ile tenkit kabul etmez bir zıtlık içindedir. (s. 85) Bir Müslüman hayat tarzında Avrupa&#8217;yı taklit ederse, Avrupa medeniyetini tercih ettiği ortaya çıkmış olur. Taklit aşağılık duygusunun neticesidir. Müslüman’ın İslam’ı yaşatabilmesi için dik başlı olarak yaşaması gereklidir. (s. 86) Hiçbir medeniyet maziye bağlılığını kaybettikten sonra varlığını korumaya muktedir olamaz. (s. 87) Resulullah&#8217;ın sünnetini uygulamak İslam&#8217;ın varlığını korumak demektir. Sünnet İslam binasını tutan çelik iskelettir.  (s. 89) Resulü Ekrem’in hayatı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur&#8217;an&#8217;ın hakkını ödemiş olamayız. İslam bir insan hayatının ruhi ve maddi tarafları arasında tam bir ahenk kurar. Kuran-ı Kerim ayetlerinden bazılarının 20. asırda yaşayan bizler için değil vahyin indiği Asya&#8217;da yaşayan Araplar için gelmiş olduğu şeklindeki anlayış, İslam&#8217;a aykırıdır. (s. 90) Arap dilinde 70 rakamını kullanmak daha ziyade çokluk ifade etmek içindir. (s. 91) Asrımızda hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. İlk muhaddisler, özellikle Buharı ve Müslim, her hadisin sıhhatini süzgeçten geçirme hususunda insan kudretinin erişebileceği en ince titizliği göstermişlerdir, öyle ki bu inceleme Avrupa tarihçilerinin eski tarihin kaynaklarını incelerken başvura geldikleri inceleme tarzından çok daha güçlüdür. (s. 94) Hiçbir yalan hadis muhaddislere gizli kalmamıştır. (s. 97) Aynı zamanda hem sünnete uymamız hem de batının hayat tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir. Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikri temellere açıktan açığa karşıdır. (s. 98) İslam&#8217;a göre durumumuzu sünnete göre durumumuz belirleyecektir. (s. 100) Felsefe yalnız kendi dar çerçevesi içine bütün sırları ile alemi sığdırma iddiasında bulunarak akıl sınırlarını aşar. (s. 101) Sünneti ayakta tutmayı ve hayatı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır. İslam&#8217;daki ibadet anlayışı bütün hayatımızı içine almaktadır. (s. 104) Sünnet davranışlarımızı bir düzene sokar. (s. 105) İslam fertleri adet ve mizaçların benzer olması yoluna sevk etmeyi esaslı noktalardan biri olarak görür. (s. 107) Sünnetle devamlı olarak Resulullah&#8217;ın işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. (s. 108) Biz İslam&#8217;ı diğer medeni düzenlerden üstün kabul ediyoruz. İslam hayatı bütünüyle içine alıyor. Dünya ve ahrete, ruh ve cesede, fert ve topluma aynı önemi veriyor. (s. 109) İslam kültür hayatının kalıntıları, Batı adet ve görüşlerinin tesiriyle her yerde çökmektedir, bunun manası ölümdür. (s. 111) İslam kültürü ‘zaman aşımına tabidir’ diyemeyiz. İnsanlık, İslam’ınkinden daha güzel bir ahlak düzenini ortaya koyamamıştır. (s. 112) İnsan gayret ve zekasının bütün ürünleri İslam’ı teyit etmiştir. İslam insanlar bulmadan önce iyi ve kötü olanları bizlere bildirmiştir. (s. 113) Kültür ve medeniyetimizi yeniden diriltmek mümkündür. Biz İslam&#8217;ın bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Kendi kusur ve kötülüklerimizi ıslaha muhtacız; yoksa İslam&#8217;ın sanılan ve aslı olmayan kusurlarını değil. (s. 113) Biz terk edilmiş o eski prensiplere dönmeye ve onları yeniden tatbik etmeye muhtacız. Bizden evvelkiler bütün dünyaya müsamaha ve iyilikle gönüllerini açtıkları halde Biz benciliz, gönül fukarasıyız.  Onların kalbi imanla dolu iken bizimki bomboş. (s. 114) Biz bu utanç veren çöküşten bir yolla kurtulabiliriz ki o da, bu utancın sebeplerin yok etmeye tam manasıyla azmedinceye kadar acısını tatmaktır. Dirilmek iki şeye bağlıdır; bahane bulma, mazeret arama psikolojisini terk etmek ve tam bir azim ve ve şuurla Resulullah&#8217;ın sünneti ile amel etmek. (s. 115) Yeni eflatunculuk felsefesinin modası çoktan geçmiştir. Bir Müslüman eski şahsi anlayışları, İslam&#8217;ın asıl hedef ve esaslarını temsil ediyormuş gibi kabul edemez. Kur’an ve sünnet ışığında İslami görüşleri gözden geçirmemizin sonucunda çağdaş hayatımızın ihtiyaçlarına da cevap veren bir fıkıh aydınlığa çıkacaktır. Eski fıkıh Aristo felsefesinin hakim olduğu hayatın çağrısına cevap vermiştir. (s. 116) Kaybetmiş bulunduğumuz kendimize güven duygusunu yenileyebilirsek o zaman yolumuzda ilerleme ve yükselmeyi umabiliriz. (s. 117) İslam insanların kendi aralarındaki ilişkileri de idare etmeyi hedef edinmiştir. (s. 121) İslam&#8217;ın ileri sürdüğü düzen gibi bir düzen yalnız ahlaki nasihatlerle yaşayamaz. (s. 125) İçtihatlar zamanla kendilerine mahsus yarı mukaddes birer itibar kazandılar. (s. 127) Şâri’ (Allah) umumi hududu tespit etmiş ve sonraki nesillere uygun kararlar alma hürriyetini bahşetmiştir. (s. 128) Aşiretçilik (asabiyet) yapan bizden değildir. (s. 133) Siyasi nüfus ve otoritenin, dini rütbe sahiplerinin eline düşme tehlikesi İslam&#8217;da söz konusu değildir. (s. 135)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15946" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/34526737356848.jpg" alt="" width="81" height="126" />Muhammed Esed (Leopold Weıss), Yolların ayrılış noktasında İslam</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peygamber Kahraman Muhammed</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Thomas Carlyle’ın ve bazı Garp mütefekkirlerinin Hz Muhammed, Kur’an-ı Kerim ve İslamiyet hakkındaki fikirleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ay yıldız Matbaası Ankara 1963 ikinci baskı Serdengeçti Neşriyat</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önsöz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Kahramanlar’ adlı eserinden alınan bu parçanın yazarı Thomas Carlyle koyu bir Hristiyan’dır. (s. 3. Buna delil olacak cümlelere çevirinin 34, 43, 45, 46, 48, 50, 56,  62. sayfalarında rastlanmaktadır. Yazar, K. Mukaddes’i esas alıp bu eserini yazmıştır. Buna rağmen zamanına göre olabildiğince tarafsız yazılmış bir eserdir!)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar, “Şüphesiz O bir peygamberdi, hem de son peygamber” demektedir. Müslümanlığı, dinimizin ve Peygamberimizin büyüklüğünü o veya bu gibi Müslüman olmayanlardan öğrenecek değiliz. Onlar ne söylerlerse söylesinler, ister olumsuz, ister olumlu, bu sözler bizim imanımızı ne çoğaltır ne azaltır. Bizim yabancıların desteğine ihtiyacımız yoktur. Türkiye, nüfusunun %95&#8217;i Müslüman bir memlekettir. (s. 4)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Karlayl, bu eserini 8 Mayıs 1840 tarihinde yazmıştır. Biz Carlyle&#8217;in Kahramanlar isimli, oldukça büyük bir kitap olan bu eserinden yalnız Peygamberimize ait olanı aslıyla karşılaştırdık. (s. 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar bizim aydınlarımızdan çok daha insaflı, çok daha idrakli, şüphesiz çok daha bilgili bir adamdır. Artık İslamiyet için mücadelelerde eski tarzı bırakmamız gerekiyor. Biraz geniş, biraz müsamahalı, biraz daha anlayışlı olalım. (s. 8) 26 Ramazan 1958 Osman Yüksel Serdengeçti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Papaz Laura Veglieri diyor ki; Yenilenlerin hakları, malları ve hayatları Müslümanların sahip oldukları korunma şeklinde korunup gözetiliyordu. İslam dininin düşmanları Hz Muhammed&#8217;i şehvetine düşkün bir kimse gibi gösteriyorlar. Onlar, cinsiyetin doğal olarak çok güçlü olduğu yaşlarda, Arap muhiti gibi evlenmenin kolay olduğu kadar yaşadığı yerde, taahhüdü zevcat&#8217;ın bir kaide kabul olduğu ve boşanmanın çok kolay olduğu bir çevrede yaşamasına, kendisinden büyük dul bir kadın olmasına rağmen, gençliğinin en harareti devirlerinde 25 yıl yani 50 yaşına kadar yalnız Hatice ile evli kaldığı gerçeğini görmezlikten geliyorlar. Bundan sonra siyasi ve toplumsal sebeplerle birçok evlenmeler gerçekleşir. Muhammed bu yol ile bir takım kadınlara şeref bahşetmek ve kabilelerle akrabalık münasebetleri kurmayı amaçlamıştır. O, bazen hiç de genç ve güzel olmayan kadınlarla da evlenir. (s. 11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lemartine, Histoire de la Turquie Bismarck diyor ki: Şayet üç büyük ölçü olsa, modern tarihin büyük bir şahsiyetini Muhammed’le bir insan olarak mukayeseye kim cüret edebilir? (s. 12) Prens Bismarck: Ben Kur&#8217;an&#8217;ı her yönden inceledim. Onun kelimesinde büyük hikmetler gördüm. İslam düşmanları Kur’an’ı Muhammed&#8217;in kendi eseri olduğunu iddia ediyorlarsa da, ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed seçkin bir kıymettir. Seninle aynı asırda yaşayamadığım için çok üzgünüm Ey Muhammed. Öğreticisi ve yayıcısı olduğun bu kitap, senin değil. (s. 13) G. Bernard Shaw: Ben bu dikkat çekici adamı inceledim. Bana göre ona ‘deccal’ demek bir taraf, bilakis onu insanlığın kurtarıcısı olarak öğrenmek gerekir. (s.  14) Swamı Ramdas: Arabistan çöllerinden ilahi bir nur yükseliyor. Bu nur Tanrı&#8217;nın nurunun ta kendisidir. (s. 15) Peygambere Tanrı&#8217;nın gönderdiği bu vahiy kesinlikle evrenseldir. (s. 16 )</span></p>
<p><span style="color: #000000;">J. H. Lenison. Günde 5 vakit namaz kılındığı esnada, gah çölün vahşi yalnızlığında, gah şehrin kalabalıklarında, müminlerin Allah&#8217;a itaat ve sadakat arz eden bu kimseler üzerinde derin tesiri icra eder ve bu tesir mutlaka ki benzersizdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Raymond Caotier: İslam&#8217;ın misyoneri, ruhban sınıfı ve teşkilatlı propagandası yoktur. (s.  18 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peygamber, Kahraman Muhammed</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Carlyle&#8217;in fikirleri: Muhammed gerçek peygamberdir. Entrikacı sahte peygamberlerden değiller, samimidir. Hiç mektep tahsili görmemiştir. Müslümanlık Allah&#8217;a teslim olma dinidir. (s. 19) Muhammed&#8217;in Kendi hesabına kanaatkar bir insandı, giyeceklerini dahi kendi yamardı. O hakiki bir kahramandı. Gerçek bir kahraman olduğunu 23 yıllık çetin ve müessir bir mücadele ile gösterilmiştir. O tamamıyla riyasız bir insandı. (s. 20)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arabistan&#8217;ın ilk defadır ki onun sayesinde yaşayan bir memleket olmuştur. Muazzam bir inkılap gerçekleştirmiş bu kahramanımız, bir tanrı olarak değil, bir peygamber olarak görülüyor. Dünya tarihinde yeni bir insanın, bu insan ne kadar büyük olursa olsun, artık Tanrı olarak tanındığı görülmeyecektir. O, hakiki bir peygamberdir. Muhammed&#8217;in sahte bir peygamber, dininin ihtiraslar yığınından oluştuğu iddiası, bugün artık ayakta duracak vaziyette değildir. (s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Pococke, Grotius&#8217;e: “Güvercine ait masalın delili nerededir?” diye sormuştu. Grotius, bir delil olmadığı şeklinde cevap verir. Artık bu gibi şeyleri atmak zamanı çoktan gelmiştir. (s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed’in gerçeklerden  başka bir şeyi söylemiş olması mümkün değildir. Samimilik, derin, engin, büyük, masum bir samimilik. O adeta samimiyetin mahkumudur. (s. 23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed, peygamberlerin en sonuncusu değil midir? Her şeyden önce onu dinlemeliyiz. Muhammed&#8217;i bir entrikacı gibi tasavvur edebilmeye hiçbir surette imkan yoktur. Getirdiği ağır haber de haktı, gerçekti. Sözlerinde ne sahtegarlık var ne de taklidin izine rastlanır. Muhammed&#8217;e isnat edilen hatalar… Öyle mi? Asıl hata onun farkında olmamaktır. Bu söz herkesten daha çok ‘İncil okuyucularının’ kulağına küpe olmalıdır. En ağır günah bence kendini günahsız bilmekten gelen gururdur. Bence ölüm buna derler. (s. 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arap geveze bir millet değildir ama  konuştu mu düzgün ve edebi/sanatsal konuşur. (s. 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed’in yazı yazmasını bilmediği kesindir. (s. 32) Muhammed’in çok tatlı bir gülüşü vardı. Hatice adlı bu kadının hakikaten sevmiş, ondan başkasını sevmemiştir. Muhammed&#8217;in ilk gençlik ateşlerinin söndüğü zamana kadar geçirmiş olduğu tamamen kusursuz, sakin ve tertemiz hayatı onun bir sahte peygamber olduğu görüşünü sarsıyor. (s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed, “dünyalık gelecek” yoluna dolu dizgin atılmak için ihtiyarlamaya başladığı, dünyanın kendisine gönülden sakinliğinden başka vericek bir şeyi kalmadığı zamanı beklemiş ve bütün karakterini ve bütün mazisini inkar ederek sefil ve boş bir şarlatan olmuştu, öyle mi? O, sessiz büyük bir ruhtu. (s. 34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkbal hırsımı? Bütün Arabistan bu insana ne verebilir? Biz Muhammed&#8217;in yalancılığı varsayımını asla inanılmaz bir şey olduğu için bir yana atacağız. (s. 36)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;a teslim olmak lazım. Goethe der ki: Eğer Müslümanlık bu ise, hepimiz Müslüman olarak yaşamıyor muyuz?  Aramızdan her kimin hayatında bir parça ahlak varsa Müslüman olarak yaşıyor demektir. Kendi şahsi rolünü umumi kanuna uydurmak ve hükümlülerine tevekkülle itaat etmek… Şimdiye kadar bilinen en hakiki ahlâk şekli budur. (s. 37)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Güneşi Sağa, ayı soluma koysalar ve bunları beni bu davadan men etmeye kalksalar, gene bundan ayrılmayacağım.” Devamlı itirazlar, kinler, açık gizli tehlikeler bir anda peşini bırakmıyordu. Kureyş&#8217;ler gitgide azıtıyorlar, Muhammed&#8217;i kendi elleriyle öldürmek için antlar içerek suikastler tertiplenmeye başlıyorlar. Ebu Talip ölmüştü; Hatice ölmüştü, hayatı onun her an, her adım başında tehlikelerle dolu idi. (s. 41) Birçok defa hayatına son verilmesine ramak kaldığı oldu, yolu tehlikelerle dolu idi, hadiselerin dış yüzü ona umutsuzluktan başka bir şey vadetmiyordu. (s. 42) Düşündünüz ki, koskoca dünyada o fikri inanan tek bir kişidir. (s.  )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslamiyet bütün kavgacı ve boş tarikatlara öylesine bir tırpan atmıştır ki bunda çok haklı idi.. Müslümanların Kur&#8217;anlarına gösterdikleri hürmeti, Hıristiyanların pek azı incilerine gösterirler. O her yerde, her işte bir kılavuz, bir düsturdur. İlimde ve hayatta herkes onu rehber olarak ittihaz etmeye mecburdur. Doğrudan doğruya Cenabı Hak tarafından gönderilmiş bir haber olan bu kitaba bütün dünya inanacaktır. (s. 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ı hokkabazlık eseri olarak itham etmek, benim aklımın almayacağı bir şeydir. (s. 49)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Onun dini, kolay bir din değil. Sıkı oruçları, abdestleri, günde beş vakit namazı, bölünme yasağı vd. olan bir dine, kolaylığı sayesinde tutunmuş bir din denemez. Muhammed zevk düşkünü bir insan değildir. Bu insanın onu bir zevk düşkünü gibi görmesi, çok hata yapmış olur. Bazen aylar geçer, evde bir ateş bile yanmazdı. (s. 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Onda her çeşit iştahtan çok daha yüksek bir şey vardı. Yoksa bu dağlı bedeviler onu bu kadar sayarlar mı idi? Muhammed’in hayatı hiçbir gizli perde ile örtülü değildi. Herkesin gözü önünde hırkasını dikiyor, çorabını yamıyordu. Aralarından bir dakika bile ayrılmadan çalışmakta idi. O tam 23 yıl çetin bir imtihandan geçti. Bu imtihanı kazanmak için hakiki bir kahraman olmaktan başka çıkar yol yoktu. (s. 56) Ölümünden 2 gün önce, son olarak camiye gitti; bir kimsenin zararına dokunmadığını sordu. (s. 57) Muhammed&#8217;de kelime hokkabazlığı yoktur. (s. 58) Müslümanlıkta bütün insanlar eşittir. Ahlak, sadaka… Bunlar ne güzel şeyler; bu tertemiz tabiat çocuğunun kalbinde bulunan insanlık, merhametinin ve adaletinin doğal sesi işte böyle konuşuyor. Cennet; Muhammed orada da en yüksek zevklerin manevi olduğunu söylemeyi unutmamıştır: Allah’ı görmek! (s. 60)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlar dinlerine bağlıdırlar, onunla yaşarlar. ‘Allahu Ekber’ insanın ruhunda ve gönlünde değişik derin akisler uyandırmaktadır. İmanın büyük belirtisi; bir millet bir kere inanmaya başladı mı, şahlanırlar, yükselir, yükseltir, yenilmez bir kuvvet olur. Büyük adam, göklerde çakan şimşek gibidir. Başka insanlar onu, yanacak madde yığınları gibi beklemişler, şimşek çakınca hepsi bir anda tutuşmuşlardır. (s.  63 -64)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-16048" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/325284_f5693_1634608102.jpg" alt="" width="79" height="109" /> Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">*</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Misyonerlik hakkında 4 kitap özeti </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hıristiyanlık propagandası ve misyonerlik faaliyetleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyoner din yaymaya çalışan papazlara denir. (Alfred Bertholet, Wõrterbuch der Religionen, Stuttgart 1962, s. 362) Misyon teşkilatları içerisinde en eski ve en kuvvetlisinin İngilizlere ait olduğu rahatlıkla söylenebilir. (s. 23) Katolik kilisesi bünyesinde faaliyet gösteren Cizvitler en fanatik grubu oluşturur. (s. 25) Papalık, 1662 yılında Vatikan misyon bakanlığını kurmuştur. Fransa Katolikleri misyonerlik faaliyetleri açısından İngiltere ve Amerika&#8217;dan sonra gelir. (s. 26) Papalık, 1593-1608 yılları arasında Portekiz ve İspanya krallarına keşfedilmiş veya keşfedilecek bütün ülkelere misyoner gönderme yetkisi tanımıştı. (s. 27) Misyonerler uzun yıllar sömüren emperyalist devletlere yardım ederler. İslam ülkelerindeki emellerine ulaşabilmek için başlangıçta onları dinlerinden soğutarak, aralarında bir takım anlaşmazlıklar çıkaran misyonerler, çeşitli metotlar uygulamalarına rağmen olumlu bir netice alamamışlardır. Haçlı Seferleri&#8217;nin hüsranla sonuçlanması ve zor kullanmanın istenilen neticeyi vermemesi üzerine, misyoner teşkilatı bu sefer de sureti haktan görünerek, cazip birtakım tekliflerle din telkinine çalışmıştır. (s. 28)  Misyonerlik gayesine ulaşabilmek için her çeşit vasıtaya başvurmayı meşru görür. (s. 37) Birinci planda öyle yapalım ki, bütün Müslümanlar, onları sevdiğimize inansınlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Misyonerlere gerekli olan Müslüman milletlerin geleneklerine saygılı davranmaktır. Mesela, İsa mutlaka Allah&#8217;ın oğludur demekten kaçınmalı ki onlara yaklaşmak mümkün olunca istenildiği şekilde propaganda yapılabilsin. Misyonerlerin güvercinler gibi masum olmaları gerekir fakat bu, onların yılanlar gibi kurnaz olmasına engel teşkil etmez.&#8221; (Trımıngtlam, İslam&#8217;ın Ethiopia, London 1948, Charles R. Watlson, İslam and Miss ions, London 1949, s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlar dinlerini yaymak için gayrimüslimlere baskı yapmazlar. (s. 39) Dinde hiçbir zorlama yoktur (Bakara, 256); Sizin dininiz size, benim dinim bana. (Kafirun, 6) Misyonerler, başlıca faaliyet sahaları olarak okullar, kolejler, yabancı dil kursları, hastaneler, kızılhaç gibi kurumları seçerler. Çok fakir bir ülke olan Senegal&#8217;e giden misyoner heyet, gıda yardımı yapacağı her aileden bu yardıma karşılık bir çocuklarını vermesini şart koşar. Batılıları oryantalizme teşvik eden bazı önemli faktörler vardır: (s. 40) Dini faktörler, sömürgecilik faktörleri, ticari faktörler, siyasi faktörler, bilimsel faktörler  gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Louis Massignun: Onların her şeylerini yıktık, derin bir boşluğa düştüler. Nöldeki: Eserlerimin gayesi doğuyu ne kadar küçük gördüğümü kanıtlamaktadır. (s. 41-42- 43) Oryantalizm, yaptığı çalışmalarda bir yandan da misyonerlere doküman hazırlanmıştır. (s. 45) İnanç turizmi uğruna, dini ve milli değerleri misyonerliğe zemin hazırlayıcı bir hale getirilmemelidir. (s. 50) Bir kadına hazreti İsa şöyle der: Ben sadece israiloğullarına gönderilmiş bir Peygamberim benden sonra ismi Ahmet olan bir peygamber gelecektir. (Halil Suade, İncil Barnaba, Kahire 1908, s, 126) &#8220;Misyonerlik faaliyetlerinde bulunan tabibe gereken kendisinin ilk önce misyoner sonra tabip olduğunu hiçbir zaman unutmamasıdır.&#8221; (Y.Urulgiray, Misyonerlik faaliyetleri, s. 35) Bir misyonerin anlattığı şu an ay ne kadar enteresandır: Tıbbi misyona Bir Müslüman çocuğu geldi. Ona, büyük faydasını gördüğü bir ölçü ilaç tertip ettim. Bu iyilik yüzünden çocuğunun bütün ailesi ve bazı komşuları da misyona geldiler ve tanrının sözlerini işittiler. Eğer bir Hıristiyan gitse de onlara İncil&#8217;den bahsetse muhakkak taşlanırdı. (s. 56) Bir süreden beri misyonerler, broşürlerle halkımızı Hıristiyanlaştırmaya çalışmaktadırlar. (s. 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rahip Samuel Zwemer, 1911 yılında şunları söyler: &#8220;Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak adeta imkansız denecek kadar zor bir iştir. Onlara önce Hıristiyan adetlerini, Hıristiyan bayramlarını, Hıristiyan kültürünü, Hıristiyan ahlakını aşılayalım. Müslümanları o hale getirelim ki, isimleri Müslüman olduğu halde giyinişleriyle, davranışlarıyla, akıl ve hisleri ile tamamen bir Hıristiyana benzesinler. Günü geldiğinde onları toptan vaftiz edebiliriz.&#8221; (s. 73) Misyonerlerin hedefleri hem dini hem emperyalisttir. Gayelerine ulaşabilmek için çeşitli kimliklere de bürünmektedirler. (s. 74) Misyonerlerden casusluk yapanlar olmuştur. (s. 75) Yakın tarihimiz, ihtida etmiş görünen casusların maceraları ile doludur. (s. 77) Yehova Şahitlerine göre, Katolik ve Protestanlar doğru yoldan saptırılmışlardır. Yehova Şahitleri Katolikler tarafından daima ciddi bir şekilde eleştirilmişlerdir. (s. 79) Hıristiyan dünyası, <strong>Haçlı</strong> seferleri ile elde edemediği bu ülkeyi kültür emperyalizmi ile ele geçirmeye çalışmıştır. (s. 93) Misyoner faaliyetleri aynı zamanda kültür emperyalizmin bir uzantısı durumundadır. (s. 94) İstanbul&#8217;da Bible House, Uluslararası SOS çocuk köyleri birliği ile Müslüman çocukların devşirme usulü ile Hıristiyanlaştırılması planlanmıştır. (s. 95)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyoner James E. Dittes, The Muslim World dergisindeki The Christion mission and Turkish İslam başlıklı makalesinde; &#8220;Misyonerlerin Türkler arasına girerek onların senpatilerini kazandıktan sonra dini telkinde bulunmaları, Türk kültür hayatında köklü değişiklikler yapmak için sabırla çalışmaları&#8221; önerilmiştir. E. Dittes&#8217;e göre modern Türkiye&#8217;de İslam&#8217;ın bütünleştirici bir merkez olmak hizmetini göremeyecek kadar hırpalanmıştır. (s. 97) Ülkemizde Hıristiyanlık propagandası yapmak kanunen suçtur. (s. 100) Bizde misyonerlik teşkilatına benzer kuruluşlar olsa ve &#8216;Hıristiyan ülkelerine sızmak&#8217; isteseydi, o zaman Hıristiyan aleminin yaygarasını bir görmeliydiniz. (S. Ayverdi, Misyonerlik karşısında Türkiye, s 178) İslam dünyası tamamen sistemli ve teşkilatlanmış bir misyoner teşkilatı ile karşı karşıyadır. (s. 127) Fatihlerin torunları şimdi çocuklarının ruhunu, haçlıların kültürüne teslim etmek emeliyle, çan kapılarında sıra bekliyor. (Nurettin Topçu, Büyük Fetih, İstanbul 1962, s. 12) İslam&#8217;a gönül vermiş insanımız kendi dinini anlatan kitapları aynı şekilde dağıtmayı denemesi en uygun bir davranış olacaktır. (s. 128) Mehmet Akif&#8217;in dediği gibi, &#8220;Misyonerler gece gündüz çalışırken acaba, oturup vahyi ilahiyi mi bekler ulema.&#8221; (s. 130) Bugün yeryüzünde misyonersiz ve propagandasız yayılan yegane din İslam&#8217;dır. (s. 136) Fener Rum patriği Grogorios, İstanbul Rum cemaatinden topladığı milyonları Atina&#8217;daki Etniki Eterya cemiyetine göndereceği sırada yakalanmış ve 1821&#8217;de ölümle cezalandırılmıştır. (s. 145) Papa ll. John Paul 24 Aralık 1999&#8217;da Hıristiyan misyonerliğin hedeflerini şöyle açıklamıştır; &#8220;Birinci bin yılda Avrupa, ikinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı, üçüncü bin yılda ise Asya&#8217;yı Hıristiyanlaştıralım.&#8221; (s. 146)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-11951" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/misyonerlik-faaliyetleri.jpg" alt="" width="85" height="125" /> Doç. Dr. Osman Cilacı, Hıristiyanlık propagandası ve misyonerlik faaliyetleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ey misyonerler cevap verin</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hristiyanlar, Yahova şahitlerin Hristiyan olmalarına rağmen &#8216;inkârcı kafir elçiler&#8217; diye tanımlarlar. (s. 9) Yahova Şahitlerinin, dünyanın 1975 yılında son olacağı bilgisi boşa çıktı. (s. 12) Kurumun iki ayda bir çıkan Uyan! (Awake) adlı yayın organı -üye olmayanlara yöneliktir- her ay 40 dilde 16 milyon nüsha basılmaktadır. (s. 13) Yuhanna 1:1i Yahova Şahitleri; &#8220;Söz (İsa) Tanrıydı.&#8221; iken, kurum bu metni &#8220;söz bir tanrıydı&#8221; diye çevirmiştir. (s. 14)  Yahova şahitleri, kutsal kitab&#8217;a ait Hıristiyanlığın bütün ana öğretilerini -üçlü birliği, kutsal ruhun kimliğini ve  rab İsa&#8217;nın tanrılığıını- inkar ediyorlar. İsa&#8217;nın bedensel dirilişini ve gözle görülen bir şekilde döneceğini reddediyorlar. Cenneti inkar ediyor, Kurtuluş mesih&#8217;in ölümüne değil, şahitlerin önderliğine bağlıdır iddiasındadırlar. (s. 15) 1930&#8217;larda Katolik piskoposlar, Franco&#8217;nun ordularını kutlamıştı. Papa XII. Pius, Hitler&#8217;i ve Mussolini yi destekledi. (s. 68) Baba Tanrı imajının, Hıristiyanlıkta ciddi bir ‘insan biçimli Tanrı’ inanışına (atropomorfizme) yol açtığı muhakkaktır. (s. 71) Bu durum daha çok eski Hint Avrupa kültürünün bir sızıntısıdır. Hıristiyan sözcüğü Yunanca &#8216;Christianos&#8217; sözcüğünden türetilmiş &#8216;Christos&#8217; Mesih&#8217;in Grekçe karşılığıdır. (s.72) Kur&#8217;an&#8217;da Nasraniyet olarak adlandırılır. Birbirlerine nusrat (yardım) etmelerine nispet olabilir. Hz İsa, genel kabule göre milattan önce (MÖ. 6) doğmuştur. (s. 73) Yaşamı hakkında o dönemden kalma belgelerde onunla ilgili bilgi yoktur. Yoksul bir Yahudi çocuğudur. Mesih, &#8216;yağ sürülmüş, kutsanmış&#8217; anlamına gelir. (s. 74) Tanrı &#8211; insan inancı, Roma imparatorluğu tarafından benimsenmiştir. (s. 75) 3 yıl kadar Yahudileri/İsrailoğullarını imana çağıran Hz. İsa tutuklanmıştı. (s. 76) Pavlus, peygamberlikle görevlendirildiğini ileri sürüyordu. (Galatyalılara mektubunda, 1/11-12) Yahudi olmayan Roma vatandaşları, pagan kültürüne sahip idi. Kardinal Danielou&#8217;nun belirttiği gibi, Havarilerin çevresinde oluşan Musevi- Hıristiyanlık (Judeochretienne) ve Pavlus&#8217;un oluşturduğu Hıristiyanlık olmak üzere iki akım gelişti. (Doç. Dr. Ahmet Aydın, Batı ve Doğu Hıristiyanlığına Tarihi Bir Bakış. Ank. Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi cilt: 27, s. 123 vd.) Pavlus&#8217;un tavrında ısrarı, İsa&#8217;nın gerçek havarilerini ve bağlılarını öfkelendirmişti ve bunları kutsal kitabında da (Elçilerin işleri, 21 /17- 40) anlatıyordu. (s. 82) Pavlus, MS. 67 yılında başı kesilerek öldürülür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz İsa&#8217;ya iman edenler, önce Yahudilerin komploları, peşinden putperest Roma İmparatorluğu&#8217;nun devlet terörü karşısında inim inim inlemişlerdi. (s. 87) Hz İsa&#8217;nın bildirdiği din, Pavlus&#8217;tan sonra bir de İmparator Konstantin&#8217;in, elinde, ikinci bir dönüşüm yaşamıştır. (s. 88) İmparator Konstantin, Kilisenin ve İmparatorluğu&#8217;nun düzenini sağlam temellere oluşturmak için 325&#8217;te İznik&#8217;te bir konsil topladı. (Jaroslaw Pelikan, Jesus: Through The Centuries, s. 52) İznik Konsil&#8217;ine katılan piskoposlarına toplam sayısı 2048&#8217;dir. İmparator Konstantin, konsili bizzat yönetti ve tartışmalara katıldı. Konstantin&#8217;in Hıristiyanlığa girişi ile ilgili epeyce spekülasyon vardır. Hristiyan olan İsa Karataş bile &#8216;Gerçeği Saptıranlar&#8217; adlı kitabında &#8220;bu konuda kesin bir şey söylemek tabii ki mümkün değildir&#8221; diye yazıyor. (s. 89) Papaz Arius, Hz İsa&#8217;nın tanrılığına karşı çıkıyordu. Karşı görüşte olan imparator Konstantin, Arius ve bazı taraftarlarını zorla dışarı attı ve öldürttü. Hz İsa&#8217;nın tanrılığını, 318 delege karar altına aldı. İznik konsilinin karar metninden: &#8220;Hak Tanrıdan (doğan) hak Tanrıdır. Babaya eşittir. Hıristiyanlıktan sonra gelen bütün dinler bâtıldır.&#8221; (s. 91) Haçlı seferleri&#8217;nin temelinde bu inanç yatmaktadır. Garaudy&#8217;e göre İznik Konsilinde, Hıristiyanların hemen hemen tamamının anlamadığı bir &#8220;amentü/ kredo&#8221; empoze edilmiştir. (s. 92) Böylece Hıristiyanlık Romalaştırıldı. (Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 206) Antikçağ Yunan mitolojisinde Herkül, annesi insan babası ise Tanrı olduğu için yarı insan yarı Tanrı bir yaratıktır. Hz İsa&#8217;nın tanrılaştırılması sayesinde Hıristiyan İmparatorda Tanrı&#8217;nın yeryüzündeki temsilcisi konumuna yükseltiliyordu. (s. 93) 325 yıl boyunca, standart bir kutsal kitabı olmayan Hıristiyanlar, İznik Konsilinde bu konuyu da bir sonuca bağlamıştır. İlk kuşak Hıristiyanlar 4 İncil&#8217;den açık ve seçik bir biçimde söz etmemektedir. (s. 94) Kutsal Ruhun tanrılığı 381&#8217;de İstanbul&#8217;da toplanan konsilde karara bağlanmış, böylece Teslis (Trinite) inancına ulaşmışlardır. (s. 95) Teslis inanışının ayrıntısında çokça tartışma vardır. (Eliade, Coulinno, s. 137- 141) Roma İmparatorluğu II.Teodosyus (Theodosius) İstanbul&#8217;da bir konsil topladı, Karar metni; Tanrı kutsal Ruh&#8217;a da iman ederiz, ona secde ederiz. (s. 97) Havarilerin tebliğinde teslis yer almaz. (s. 98) Teslis inanışının doğuşu Hıristiyan inancının eski Yunan Felsefesi ile harmanlanması sonucu olmuştur. (s. 99)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. İsa&#8217;nın dili, İbranice ise de, Hıristiyan kutsal metinleri Yunanca (Grekçe) yazılmıştır. Yunan felsefesi, Hint Avrupa kültürünün izlerini taşır. (s. 100) Konseylerin tümü imparatorlarca toplanmıştır. (s. 101) Hz. Muhammed; eğer sara hastası ise o zaman nasıl oluyor da, her sara nöbetinden sonra dünyanın en harika sözleriyle geliyordu. (s. 104) İncil ve Tevrat&#8217;ın büyük bir kısmı zaman içerisinde değiştirilmişti ama küçük bir kısmı olsa da orijinalliğini koruyordu. (s. 106) Hz Muhammed kendilerinden yağmalanan malları geri alabilmek için Mekkelilerle Bedir&#8217;de karşılaşmıştır. Onlardan mallarını istemişler, kabul edilmemiş ve böylece savaşmıştır. (s. 109) Medine&#8217;deki Yahudilerin hemen hemen yarısı da Müslüman oluyordu. (s. 111) Uhud Savaşı&#8217;nda Hz. Muhammed önce Medine&#8217;de kalıp savunma savaşı yapmak istedi, gençler hücum savaşı yapmak istiyorlardı, bu kez Uhud dağı&#8217;nın eteklerine okçular dizdi. İki durumda Müslümanlar kazanabilirdi. Zaten Müslümanlar savaşı kazanmışken okçuların yerlerini terk etmeleri yüzünden savaş kaybedildi. (s. 111) Uhud Savaşı&#8217;ndan sonra 70 kadar Müslüman yola çıkmış, putperestlerin peşine düşmüştü. Bu savaştan sonra İslam&#8217;ın büyüme hızı 10 kat artmıştı. (s. 112) Hz Muhammed&#8217;in hayatının yarısı açlıkla geçmiş ve hiçbir zaman servet sahibi olmamıştır. (s. 113) Hıristiyanların itikadına göre Hz İsa öldürüldükten sonra cehenneme inip, Hz. Adem aleyhisselam ile zürriyetinden (soyundan) olan bütün peygamberleri oradan çıkarmıştır. (s. 167) Çok ibadet ettiği söylenilen Hz. İsa&#8217;nın, bu, İlah&#8217;ın kendi kendisine ibadet etmesi gibi abes (saçma) bir sonuç doğurmaz mı? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Baba tabiri gercek manada değildir. İncil&#8217;lerde Cenabı Hakkın insanların da babası olduğu yazılmaktadır. &#8220;Ne mübarektir sulh (barış) ediciler, zira onlara evladu&#8217;llah (Allah&#8217;ın Evlatları) tesmiye (isimlendirme) olunacaktır.&#8221; (Beşinci Bab, 9. fırka); &#8220;Ta ki, ( babanızın) evladı olasınız.&#8221; (Beşinci Bab,45. fırka) Oğulluğun Hz. İsa (Aleyhisselam)&#8217;a has (özel) okunmasında bir münasebet (alaka) görülemez. (s. 169)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-11949" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ey-misyonerler-cevap-verin.jpg" alt="" width="80" height="115" /> Adnan Şensoy, Ey misyonerler cevap verin</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Misyonerlere kanmayın</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyonerlik, Hıristiyanlığı yayma faaliyetidir. Misyonerler sadece inançlarını değil, milli değerleri de hedef almakta, bozup ifsad etmekten de çekinmemektedirler. (s. 13) Avrupa Topluluğu mevzuatta değişiklikler, özgürlükler adı altında çalışmalara başladılar. Avrupa&#8217;da inançlara baskı devam ederken, AB&#8217;nin Bir Hıristiyan kulübü olduğunu hatırlatmaktadırlar. (s. 14) Biz İslam&#8217;a ait her türlü alameti, işareti,  gelişmeyi bastırırken Hıristiyan misyonerler boş durmuyor. İslam gerçeğini bütün insanlığa anlatmak bizim kaçınılmaz görevlerimizdendir. (s. 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudiler kılıç ile dünyaya egemen olacak bir peygamber beklerken Hz. İsa gibi yumuşak tavırlı bir peygamber onların beklentilerini karşılamıyordu. (s. 24) İsrail soyundan bekledikleri peygamberin Araplardan çıkması üzerine Yahudiler, Peygamberimizi de kabul etmemişlerdir. (s.33, 63) Gelecek olan Mesih/ kurtarıcı, kılıç kuvveti ile Romalıları yenecek ve kendilerini kurtaracaktı. İsa, hahamlara çatıyor dini otoriteyi reddediyordu. Yahudiler Hz İsa&#8217;yı Roma&#8217;nın Kudüs&#8217;teki genel valisine şikayet ettiler. (s. 25) İstiyorlardı ki bu yumuşak huylu adam gitsin, geleceğini söylediği peygamber gelsin ve beklentilerine cevap versin. (s. 26) Hz. İsa&#8217;dan sonra  havariler gizliden gizliye inançlarını yaymaya devam ettiler. Ama Roma devleti de onları izlemeye devam etti. (s. 28) Hıristiyanlık, Hz İsa&#8217;dan sonra icat edilmiştir. Nasıra kasabasında doğduğu için nasrani deniyordu. (s. 29) Saint Paul bir ses duyar: &#8220;Ben üzdüğün İsa&#8217;yım.  Hıristiyan ol&#8221; Bundan etkilenen Paul Hıristiyan olur. Bu olayın sahibi de kendisi, yaşayanı da kendisidir. Hıristiyan manası Mesih kurtarıcı demektir. (s. 30) Herkesin kendi çıkarı doğrultusunda bir bekleyiş içerisinde bulunduğu sırada, Hz Muhammed Arapların içinden çıktı. Gelen peygamber beklentileri doğrultusunda olmayınca Yahudi ve Hıristiyanlar onu reddettiler. (s. 33) O gelince de inkar ettiler. Çünkü gelen peygamber, onların beklentileri gibi onların içinden çıkmamış, onların beklediği şeyleri söylememişti. Gelen peygamber hiçbir kavmin sözcülüğünü yapmıyor, hiçbir milletin hakimiyeti adına bir şey söylemiyor, tüm insanlığın kurtuluşu için evrensel bir mesaj sunuyordu. (s. 42) Peygamberliğin 5 yılında 16 kişilik bir grup Habeşistan&#8217;a göç etti. 2 sene sonra 90 kişilik Bir kafile daha Habeşistan&#8217;a gitti. Müşrikler Kral Necaşi&#8217;den göç edenleri teslim etmesini istediler. (s. 43) Müslümanlar:&#8221;Biz köle miyiz, biz borçlu muyuz, biz kanlı mıyız? O halde, ne diye bizi istiyorlar?&#8221; (s. 44) Necaşi onları teslim etmez.  Vefat edince,  Hz Muhammed, &#8216;Ona gıyabında cenaze namazı kılacağız.&#8217; der. (s. 47) Selman-ı Farisi&#8217;nin dünyaya ve dünya malına değer vermediğini görüyoruz. (s. 58) Dine karşı çıkan toplumun o  zamanki önderlerinin tek korkuları çıkarları adınadır. (s. 76) Eğer o çıkarcılar, toplumun ileri gelenleri kişisel çıkarlarını değil de insanlığı düşünmüş olsalardı tüm insanlığın hidayetine vesile olacaklardı. Ne yazık ki, kişisel çıkarlar toplumsal menfaatlere baskın gelmiştir. (s. 78) Abdullah bin Selam: Hz Musa ve Tevrat hakkında bilgileri olan bir kişi olarak Hz Muhammed&#8217;e iman etmesi herkesin dikkatini çekmişti. &#8220;Hz Muhammed&#8217;in Allah&#8217;ın peygamberi olduğunda asla şüphem yoktur.&#8221; diyordu. (s. 79) Yahudilerden çok az kişi Müslüman olmuştu, peygamberin kendi içlerinden olmasını ve kendilerini diğer bütün insanlara karşı üstün duruma getirmesini bekliyorlardı. (s. 80)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">325 senesinde İznik&#8217;te bir sürü kitap ile insanlar toplanıyor ve hangisinin ilahi vahiy eseri olabileceğine karar veriyor. Seçilen dört kitap ise birçok hususta birbirinden ayrıdır, biri diğerine uymamaktadır. Her biri Hz İsa&#8217;dan en aşağı 1 asır sonra yazılmıştır. İlk orijinal nüshaları da elde bulunmamaktadır. (s. 120) Hıristiyanlıkta ruhanilerin din adamlarının yetkileri çoktur. Günah çıkartmışlar, kralları bile aforoz ederek din dışına itebilmişlerdir, endüljans senetleri çıkartarak satmışlardır. (s. 123) Birisinin ilhama muhatap olduğunu söylemesi, onun dışında hiçbir kimseyi bağlamaz. İslam&#8217;da ruhbanlık yoktur. Ashab Hz Muhammed&#8217;e bazı konularda, &#8220;Bu vahiy midir yoksa sizin görüşünüz müdür? Eğer izniniz olursa bu konuda bizim de bir görüşümüz var.&#8221; derlerdi (s. 124)  Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Ruhaniler/din adamları vahiy alıyormuş gibi davranıyor ve hadlerini aşarak Allah&#8217;ın irade ve takdirine karışıyorlar. (s. 127) İslam&#8217;da ise vahye tek muhatap peygamberlerdir. (s. 128) Papalar rüşvet almadan hiçbir kardinali tayin etmiyorlar, rüşvetleri halka endüljans senetleri satarak çıkarıyorlardı. (s. 130) Kilise doktrininde ve Aristo&#8217;nun kitaplarında bulunmayan hiçbir bilgiye itibar edilmiyor, bilimsel çalışmalarla buluşlar yapan insanlar cezalandırılıyordu. (s. 131) İleride işlenecek günahlar içinde endüljans senetleri satmaya başlamıştı. Aforoz olan kimse ile herkes münasebetini kesmek zorundaydı. (s. 132)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Almanya&#8217;da ilahiyat profesörü olan Martin Luther günahların ancak Tanrının bağışlayabileceğini  söylüyor, endüljans senetlerine karşı çıkıyordu. Papa onu aforoz etti, o da bu belgeyi yaktı. (s. 134) Saksonya prensi güçlü bir adamdı ve onu kendi şatosuna alarak korudu. Luther&#8217;in en önemli destekleyicileri Almanya imparatorluğu ile anlaşmazlık içinde bulunan Alman prensleri idi ve bunların sayısı 500 kadardı. Bu küçük hükümetler, imparatorun otoritesine karşı koymak için Luther&#8217;in fikirlerini desteklediler. Luther, Roma ile bağlantılarının kesilmesini ve her tarafta ayrı kiliseler kurulmasını tavsiye etti. Luther kilisenin elinde bulunan çok geniş topraklarının alınması gerektiğini savunuyordu. Kilise malları yağmalandı ve prensler de bu mallara el koydular. Bu defa, imparator Şarlken ile prensler arasında savaşlar başladı. Şarlken, Luther mezhebinin daha fazla yayılmaması için bir karar aldı. Luther taraftarı olan prensler ve şehirler, bu kararı &#8216;protesto&#8217; ettiler. Böylece Protestanlık mezhebinin adı oluştu. 25 yıl süren mezhep savaşları başladı. 1555 yılında Protestanlık resmen tanınmış oldu. (s. 135)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız Kalven, İncil&#8217;den başka hiçbir kanun tanımıyordu. Fransa&#8217;da Kalven taraftarları ile Katolikler arasında şiddetli çatışmalar oldu. 25 Ağustos 1572&#8217;de &#8216;Saint Barthelemy&#8217; yortusu, yani bir Hıristiyan bayramı gecesinden önce Kalven ve taraftarlarına karşı büyük bir katliam düzenlendi, on binlerce insan öldürüldü. Fransa&#8217;da 1598&#8217;de Protestanlık resmen tanındı. İngiltere&#8217;de de yine bir Protestan mezhebi olan Anglikan mezhebi kuruldu. (s. 136) Katolik, Ortodoks ve Protestan mezhepleri oluştu. İspanya&#8217;da Engizisyon mahkemeleri çok sayıda Protestan&#8217;ı idama mahkum etti. (s. 137) Avrupalı Hıristiyanlar dinlerinde reformlar yaparak dinlerini hayatın dışına çıkardılar. (s. 140) İnsanlar çareyi din ile dünyayı ayırmakta buluyorlar. (s. 143) Hıristiyanlıkta din diye kabul ettikleri ve kabul ettirmeye çalıştıkları şeyler bir maddi menfaatler organizasyonudur. (s. 145) Misyonerlik, Hıristiyanlığı yaymak amacıyla değil sömürü amacıyla yapılmaktadır. (s. 146) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kilise, İslam&#8217;da olduğu gibi &#8216;isteyen kabul etsin isteyen inkar etsin&#8217; deyip insanları serbest bırakmamış, kendi prensiplerini kabul etmek istemeyen insanlara şiddet uygulamış, itirazlarını hayatlarıyla ödetmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-11950" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/misyonerlere-kanmayin.jpg" alt="" width="66" height="98" /> Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dikkat misyoner geliyor</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyonerlerin amacı ülkemizi bölmek. Bu amaç için inançta büyük bir hasar oluşturmaya çalışırlar. &#8220;Ermeni soykırımını kabul edin, Alevi ve Kürtlere azınlık statüsü verin, zorunlu din derslerine son verin, İstiklal Marşı&#8217;nı değiştirin, topraklarımızın satışını engellemeyin.&#8221; isterler. (s. 7) Türk silahlı kuvvetleri raporuna göre, misyonerler 2020 yılına kadar Türk halkının yüzde onunu Hıristiyanlaştırmayı hedeflemiştir. Misyonerler &#8216;Türkiye&#8217;de silahsız Haçlı seferi yapıyoruz&#8221; demektedirler. (s.10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kutsal ruh Allah&#8217;ın Mukaddes ruhudur ki, o da Allah&#8217;tır. Tanrı İsa&#8217;da bedenleşmiştir. Pavlus tevhidi Helen Paganizmine boğdurup tanınmaz hale getirmiştir. Pavlus, Hz. İsa&#8217;yı ilahlaştırıp, boşalan yere kendisi oturmuştur. 431 yılında Efes konsilinde (ruhbanlar toplantısı) Meryem&#8217;in Tanrı annesi olduğu onaylanmıştır. (s. 11) Hamdi Yazır; &#8220;Hıristiyanlık şirkin bir tekamülünden ibaret kalmıştır.&#8221; der. Aurelius Augustinus; &#8216;Tanrım, senin karşılığı hiç kimse günahsız değildir, 1 günlük bir bebek bile olsa&#8217; der. (s. 12) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kilise, kurumsallaşmış İsa&#8217;dır. Katolik inancına göre papa yanılmaz ve yanıltılamaz. 4 İncil ve 27 kitap, yeni ahit olarak tanınır. Söz konusu dört İncil, yüzlerce İnci içinden seçilmiştir. İsa, aramca ya da İbranice konuşmuştur, ancak İnciller Yunanca yazılmıştır. (s. 13) En eski isteyen yazarlardan Clemens (150-215) Yuhanna, İncil’i dostlarının isteği üzerine ama yine ‘kutsal ruhun ilhamı ile’ yazdığını söyler. Katolik mezhebinin merkezi Vatikan&#8217;dır, Katolikliğin başı Papadır. (s. 14) Ortodoksluğun birçok merkezi vardır. Protestan mezhebi XVI. yy&#8217;da, 1517&#8217;de başladığı kabul edilir. Kurucusu Martin Luther&#8217;dir. Misyonerlik bugün tamamen siyasal bir saldırıya dönüşmüştür. Psikolojik harp vasıtası olarak kullanılmaktadır. (s. 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk haçlı ordusu 1095&#8217;te harekete geçti, Kudüs&#8217;e kadar geldiler. Rene Rousset diyecektir ki: &#8220;Haçlılar Kudüs&#8217;te o kadar çok Müslüman öldürdüler ki, atların ayakları kan deryasına battıkça insan etleri duvarlara sıçrıyordu.&#8221; Meşhur Pierre Lermit, 1097 Antakya kuşatmasında; &#8216;tuzlayıp pişirerek Türklerin etini yiyebilirsiniz&#8217; derken, Şeyhülislam Abdurrahman Efendi&#8217;nin 18 Haziran 1647 tarihli fetvasında ise şöyle diyordu; &#8216;Hıristiyan ahalinin ibadetleri engellendiği takdirde İslam ibadetinin engellenmesi halinde verilecek cezalar tatbik edilecektir.&#8217; Aynı tarihlerde ise Avrupa&#8217;da, mezhep savaşları yüzünden oluk oluk kan dökülmektedir. 1240&#8217;ta yüzlerce Protestanı yakan Wilhelm Arnaldi, 1866&#8217;da papa IX.Pius tarafından Azizliğe yükseltildi. Papa III. İnnocenz&#8217;in Güney Fransa&#8217;daki Katharer tarikatının yok etmekle görevlendirdiği kardinal Henri, Beziers&#8217;te &#8216;Herkesi öldürün, Tanrı imanlı ile imansızı kendi ayırsın.&#8217; demekte idi (s. 17) Protestan Calvincilerde İsviçre&#8217;de, ilahiyatçı Michel Servet&#8217;i yakıyordu. Tarihçi Preserved Simit&#8217;in dediği gibi &#8216;Protestanlarda ceza verme gücüne erişir erişmez, bu gücü kullandılar ve Avrupa tamamen mezarlığa dönüştü.&#8217; (s. 18) Papaz Bleda bir defasında yola çıkan 140.000 Endülüs Müslüman&#8217;dan 100 bininin öldürüldüğünü yazar. 700 yıl boyunca tek bir Hıristiyan ya da Yahudi zorla Müslüman yapılmadığı halde, Müslümanlar kılıç zoruyla vaftiz edildiler, zorla Hıristiyan yapıldılar. Montgomery Watt: &#8220;Endülüs&#8217;te Müslümanların kültürel üstünlüğü karşısında ezilen ve çoğu rahiplerden oluşan oryantalistler, kendi halklarına her şeye rağmen Hıristiyanlığın üstün olduğunu gösterebilmek için İslam imajını çarpıttılar.&#8221; der. (s. 20)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı tarafından ismi barbara çıkarılan Osmanlı&#8217;nın hiç beceremediği bir talan ve vahşeti ve Türklerin 3 yüzyılda sağlayamadığı zenginliği batı, 30 yılda Avrupa&#8217;ya getirdi. 16.yüzyılda, 900.000 Afrikalı köle Amerika&#8217;ya götürüldü. Sömürgecilik, &#8216;batınının dışında herkes yerli-barbardır&#8217; düşüncesini putlaştırdı. Herkesi öldürmeye, sömürmeye, Hıristiyanlaştırmaya hakları vardı. (s. 21) Yakmaktan sonra vazgeçemedikleri ikinci öldürme şekli, Müslümanların derisini yüzmekti. Eskice köyü papazı bir kızcağızın memelerini kesip kanı ile ellerini yıkamıştı. Karlova&#8217;da bir papaz, ayin sırasında bir demet gül çıkarıp &#8216;Müslüman kanı ile sulanmış kilise bahçesindendir.&#8217; demişti. (s. 22) &#8216;Avrupa&#8217;yı İslam&#8217;dan koruyoruz&#8217; diyen Sırplar, Boşnak esirleri birbirine öldürttü. Annelere çocuklarının gözü önünde tecavüz edildi. Babalarının cesetlerini çocuklara taşıttılar. Luka kampında dişleyerek öldürme yolunu buldular. Esirlerden kan ve organ alıp sattılar. Diri diri gömülen Boşnaklar vardı. Stadyumlar mezarlık yapılmıştı. Batıdaki bazı örgütler Sırp çetniklere öldürdükleri her Müslüman için para ödüyordu. Heyecan arayan kimi zengin Avrupalılar, Bosna&#8217;ya gelip uzaktan Müslüman avlıyordu. Binlerce kadın tecavüz sonucu hamile kalmıştı. Fırsat bulduğu yer ve zamanlarda aynı işkenceler şaşırtıcı olmayacaktır. (s. 23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonunun başı Achille Silvestrini, Vatikan&#8217;ın PKK&#8217;yı desteklediğini açıkladı. Roma Katolik kilisesinin hazırlattığı Kürt Dili gramerinin Tarihi 1787&#8217;dir. Kilise yalnızca kilise, misyoner yalnızca misyoner değildir. (s. 26) Papa, 20 Kasım 2000&#8217;de Türklerin 1915-1923 arasında 8 milyon Hıristiyan katlettiğini söylüyordu. İtalyan piskoposlarına gazetesi L&#8217;Avvanire, 3 Ocak 2000&#8217;de; &#8220;Avrupalı Fikri, başlı başına düşman İslam dünyasına karşı geldi.&#8221; diye yazıyordu. (s. 27) Fener Rum patriği Bartholomeos, 9 Aralık 2001&#8217;de yapılan yurt dışında yaşayan Yunanlılar konseyi kongresindeki konuşmasında şunları söylüyordu; &#8220;Ortodoks Kilisesi, Helenizm&#8217;in şekillenmesine ve devam ettirilmesine büyük önem vermektedir.&#8221; Yunan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposunun 23 Ağustos 2004&#8217;te söylediği sözler; &#8220;Yunan halkı Anadolu&#8217;yu geri alma idealinin etrafında birleşmelidir.&#8221; Yunan Ortodoks Kiliseleri Başpiskoposu Hristodulos, 29.03.2005 tarihli Hürriyet gazetesindeki demecinde; Türkler şimdi AB ye girmek istiyorlar, Barbarların Hıristiyan âlemi içinde yeri yok. Birlikte yaşayamayız.&#8221; Yunan halkı uyanık tutuluyor, oysa Türkiye&#8217;de birtakım çevreler çok abartılı bir Yunan dostluğu faaliyeti içindeler. (s. 29) Robert koleji okulunun müdürü olan Washburn amaçlarını şöyle açıkladı; &#8220;Bu kolej, Türk halkına Hıristiyan ruhunu, hayat tarzını ve dünya görüşünü aşılamak için kurulmuştur.&#8221; Araştırmacı Gold, &#8220;Robert kolej olmasaydı Bulgaristan olmazdı&#8221; der. Kolej o yıllarda, 13 kilise açtı. Okulda yetiştirilenler Anadolu&#8217;ya öğretmen ve vaiz olarak gönderildi. (s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türkiye&#8217;de 1820 yılında faaliyete geçen Amerikan Bord, kurduğu okullar aracılığı ile hem Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde, hem de Ermeni ayaklanmalarında etkili bir rol oynamıştır. Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddialarını Amerika ve Avrupa&#8217;da kökleştirenler &#8220;Amerikan Bord&#8221; misyonerleridir. Merzifon Amerikan koleji&#8217;nin müdürü White, İstanbul&#8217;daki Bible House&#8217;nin Müdürü Frederic Gudsel&#8217;e şöyle yazıyordu; &#8220;Türkiye&#8217;yi Hıristiyanlaştırmak için gerekirse 500 sene bekleyeceğiz.&#8221; (s. 32) Osmanlı önce Katolik misyonerlerle tanışmıştır. Ardından Protestan misyonerlerin geldi. Suriye patrik okulunda cephane ele geçirildi. Misyonerlik ruhani casusluktur ve misyonerlik sömürgeciliğin koçbaşıdır. (s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Almanya Munster&#8217;de bulunan ilahiyat fakültesi, 1910 yılında Alman devletinden bir talepte bulunur. Okulumuzda misyonerlik bölümü açılsın.  Talebinin gerekçesi şudur: Alman devletinin çağımızda sürdürdüğü sömürgeleştirme çabalarını başarılı kılmak. (s. 34) &#8220;Ehli kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki; bize indirilene de size indirilene de, iman ettik. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir.&#8221; (Ankebut, 46) Agah Oktay Güner Macaristan&#8217;a gitmiş ve Estergon kalesini görmek istemiştir. Kilisedeki resimlere bakmak ister. (s. 38) Tabloda Hz İsa çarmıha gerilmektedir ve bu işi yapanlarda ellerinde çivilerle yeniçerilerdir! Bu da ne diye sorar. Cevap şöyledir: &#8220;Bu tablo, Estergon&#8217;un 600. yıl dönümünde Papa tarafından şehrimize hediye edilmiştir. (s. 39) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hıristiyan mezhepleri içinde Tevrat&#8217;a en bağlı olan mezhep Protestanlıktır. (s. 40) 1889-1896 Ermeni isyanları, misyonerlerin eseriydi. 1905 Yemen isyanını, İngiliz misyonerler hazırlamıştı. Kiliselerde insanlara soylarını araştırmaları söylenmekte, kiliseleri ziyaret için giden insanlara dahi &#8216;Siz Rumsunuz, Ermenisiniz, Sırpsınız&#8217; propagandası yapılmaktadır. Misyonerler Kürt ve Alevi gruplarını öncelikli hedef seçmişlerdir. (s. 41) Ünlü misyoner Zwemer, 1930&#8217;da Kudüs&#8217;te misyoner adaylarına şöyle demektedir; Hıristiyan hükümetlerin sizden İslam ülkelerinde yerine getirmenizi istediği asıl görev, Müslüman ülkelerdeki nesillerin dinini öğrenmesine mani olmak, onları dinlerinden soğutmaktır. Louis Massignon, 1965&#8217;te Vatikan&#8217;da misyonerlere şu mesajı verir; &#8220;Müslümanların her şeyini bozduk ve yok ettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bağlılıkları ve insani duyguları yok oldu.&#8221; (s. 44) Papa,&#8221;Hıristiyanlık tehlikede. Müslümanları Hıristiyanlaştıramasanız, hiç olmazsa dinsizleştirin.&#8221; (s. 45) Misyoner rahip Samuel Zwemer: &#8220;İslam memleketlerinde Hıristiyan adetlerini, bayramlarını, Hıristiyan kültürünü aşılayalım.&#8221;  (s. 47, 76) Missionary Counacil Sekreteri William Caton: Hıristiyan&#8217;ın Müslüman&#8217;a ilk mesajı doktrin değil sevgi olmalıdır. (s. 54) 18 Temmuz 1998, İngiltere Lambeth (Anglikan Kiliseleri) toplantısında hedef kitlenin milli ve dini bütünlüğünden koparılmış gençler olduğu açıklanmıştır. (s. 55) James Davidson &#8220;İslam, Batı için Sovyet İmparatorluğu&#8217;ndan daha tehlikeli olabilir.&#8221; der. (s. 56) Alevi dedesi olan Hıdır Bulut: &#8220;Bana devletin yıllar önce Ermenilere uyguladığı bir kıyım olduğunu, şimdi de devletin Alevileri, ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğünü, benim desteğim ile Türkiye&#8217;yi kurtaracaklarını söylediler. Peygamberimize dil uzattılar.&#8221;  (s. 57) Misyoner papaz Geo Harris; &#8220;Bir Müslüman&#8217;ı Hıristiyan yapmak için onu zorla, dininden şüpheye düşür. Senin dinin çağa uymuyor de, onun geçmişi ile irtibatını kopar.&#8221; (s. 64) Victor Hugo: &#8220;Eğer Tanrı babalarının hatasından çocuklarını sorumlu tutan tanrı ise&#8230; Evet, ey Papaz, ben o Allah&#8217;a karşı münkirim. (İnkarcıyım).&#8221; der. (s. 65) Pekin&#8217;de İngilizler 60 bin el yazması tarihi eseri yaktılar. Hindistan&#8217;ın İngiliz genel valisi Kalküta&#8217;nın tek büyük caddesinde Hintlilerin 3 gün dört ayak üstünde yürümelerini emretmiştir. Fransız Katolik enstitüsünden Prof.J.Danielov; &#8220;Aydınların zihnine, eserlerine Hıristiyan unsurlar sokun.&#8221; (s. 66) İngiliz Charles Mismer; &#8220;Hıristiyanlar alim olunca Hıristiyanlıkla ilişkileri kesilir. Müslümanlar da cahil olunca İslamiyet&#8217;le ilişkileri kesilir.&#8221; der. (s. 67) &#8216;Kur&#8217;an&#8217;a inanmam&#8217; diyen misyoner sıkıştığında kendini şöyle savunur: &#8220;İsa Kur&#8217;an&#8217;da yok mu? Ehli kitap yok mu?&#8221; Misyoner, eskiden Müslüman olduğunu, hem de çok iyi bir dini eğitim aldığını söyleyebilir. (s. 69) Müslüman iken Hıristiyan yapılan ve Tarsus Protestan kilisesi pastörlüğüne kadar yükselen İlker Çınar, &#8220;Beni düşünmeye sevk eden şey, misyonerlik kisvesi altında bölücülük yapılmasıydı. Misyonerliğin amacı milleti bölmek. Vaat edilmiş toprakları yine alacağız demekteler. Aleviler ve Kürtler üzerinde çalışıyorlar. Tarihi eser kaçakçılığı da yapılıyor. Tarsus&#8217;ta 5000 İncil dağıttık. Bunlar kimseyi sevmiyor, seviyor görünüyor. Sevgiyi, bizi yok etmek için kullanıyorlar.&#8221; (29.01.2005, Flash TV)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8216;Biz Almanya&#8217;da cami açmıyor muyuz, elbette Hıristiyanlarda burada kilise açacak&#8217; şeklinde bir düşünce asla doğru değildir. Türkiye&#8217;nin Almanya&#8217;da Berlin&#8217;i &#8220;Ruhani Müslüman devlet&#8221; kurma amacı yoktur. Müslümanlar Almanya&#8217;da Protestan Katolik savaşını fışkırtmıyor. Hangi Almanın kanında Amerikan, Fransız, Rus kanı var araştırmıyor.(s. 72-73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">638&#8217;de Kudüs&#8217;ü fetheden Hz Ömer ile halkın malı ve canı korunacaktır dinlerine dokunulmayacak ve onlara mezhepleri konusunda bir baskı yapılmayacaktır. (s. 83) Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, &#8220;Avrupa-1809&#8217;larda bile, kadının insan olup olmadığını tartışıyordu.&#8221; demektedir. (s. 85)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Philips Hitti: &#8220;İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardımı ve hediyesi ilimdir. Avrupa&#8217;nın ilerleme hayatında İslam kültürünün mutlak tesirini takip edemeyeceğimiz bir tek safha yoktur.&#8221;; R.V. Bodley; &#8220;Rönesansı İslamiyet&#8217;e borçluyuz.&#8221;; E.F. Gautier: &#8220;Bizim Rönesans&#8217;ımız, İslam medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu. Halbuki ona karşı çok büyük minnetleri vardır.&#8221;; Montucla: &#8221; 11. yüzyılın karanlıklarını dağıtmaya gelen ilk ışıkları Müslümanlara borçluyuz.&#8221; (s. 92); Gustave Edmund: &#8220;İslam&#8217;ın Batı üzerindeki tesiri çok büyüktür.&#8221;; M. Watt: &#8220;Avrupa&#8217;nın ilk kaynak eserlerinde bulunan birçok atıflar, İslam tesirinin Yunan tesirinden çok daha fazla olduğunu artık kesin olarak ispat etmiştir.&#8221; (s. 93)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yetiştirilmiş, arkasında global sermaye olan bir düşman ordusu ile karşı karşıyayız. (s. 110) Misyonerlik Türkiye içinde büyük bir tehlike haline gelmiştir. Misyonerlik, emperyalizmin mızrak ucudur. 28 Şubat sürecinin toplumda yol açtığı psikolojik yıkım, misyonerlerin ekmeğine yağ sürmüştür. (s. 111) Bir an önce halkımızın misyoner faaliyetlerini tepki göstermesi gerekir. (s. 112) Bir dini onun mensubu olmayanlara anlatmak manasında tebliğ bir haktır. Misyonerlik tebliğ değildir çünkü, hem amaçların hem de araçları meşru ve masum değildir. Misyonerlerin amacı Hıristiyan devletlere daha kolay sömürecekleri ülkeler ve topluluklar kazandırmaktır. (s.117) Bugün geri kalmış ülkelerde Hıristiyanlaştırmış olanlarda, batılı ve beyaz seçkin topluluklara eşit olamamış, her bakımdan ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyonerleri akidelerini başlangıçta gizlerler. İnsanlara, Hıristiyan misyoner olarak yaklaşmazlar. Muhatapların dinleri ve gelenekleri konusunda gerçekleri çarpıtıp, insanların çeşitli ihtiyaç ve zaaflarını iyi kullanırlar. (s. 118) İslam&#8217;daki tebliğ ve irşat çabalarının temel amacı, İslami öğretilerin insanlara duyurulmasıdır. Oysa Hıristiyan misyonerliğinde ne yapıp edip insanların kazanılması amaçlanmaktadır. Hıristiyanlar tarih boyunca gittikleri yörelerde sadece Hıristiyan mesajlarını duyurmayı değil, onların Hıristiyanlaştırmayı hedeflemişlerdir. Hıristiyan güçler insanları hızla asimile etmeyi dini bir görev addetmişlerdir. Çeşitli baskılarla yöre hakları hızla Hıristiyanlaştırılmıştır. (s. 124) Misyonerler özellikle genç zihinleri değişik amaçlarla aldatarak dinlerinden döndürülmek istemişlerdir. (s. 126) Misyonerlik, siyasi hedefler gütmektedir. Misyonerler, acıyı ve sevinci kullanmakta ve istismar etmektedirler. Kürtlere ve Alevilere &#8216;Siz zorla Müslüman yapıldınız&#8217; propagandası yapılmaktadır. (s. 130) &#8220;Misyoner faaliyetler uzandıkları yere mutluluktan çok sorun taşıyorlar. Bu gibi faaliyetlerinde kültürel tahribat yarattığını söylemeliyiz. Kendi evinde muhtaç insanlara el uzatmayan misyonerler, Rusya&#8217;ya el atıyorlar. Kore bu gibi faaliyetlerden dolayı parçalanmış bir inanç ve kültür ortamına dönüşmüştür. Misyonerlerin açtığı okulların sayısının 400 olarak tespit etmiştim.&#8221; İlber Ortaylı  (s. 132- 133)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türk silahlı kuvvetleri raporundan: Misyonerin hedefi Türk halkının yüzde onunu Hıristiyan yapmaktır. Misyonerlerin Alevi ve Kürt vatandaşlara daha fazla yoğunlaşmışlardır. Misyonerlerin mümkün olduğunca yerli halkı öne sürmekte, kendilerini gizlemektedirler. (s. 153) MİT raporundan: SEV ve ÇEV misyonerlikle bağlantılı vakıflardır. Emniyet Genel müdürlüğü raporundan: Misyonerler için Alevi vatandaşlarımız önemli bir hedef kitledir. (s.156)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-11933" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dikkat-misyoner-geliyor-mb.jpg" alt="" width="78" height="114" /> Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12586" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/wi_800.jpg" alt="" width="146" height="210" /></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/somurgecilik-ve-egitim.html">Genel kategorisinde 24 kitap özeti</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/somurgecilik-ve-egitim.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tefsirde  İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/tefsirde-israiliyyat-hadiste-mevzuat.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Jun 2022 08:15:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Doç Abdullah Aydemir]]></category>
		<category><![CDATA[hadiste mevzuât]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Yaşar Kandemir]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsirde israiliyyât]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=12636</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tefsirde İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat Tefsirde israiliyyat Yahudi/Hristiyan kaynaklarından tefsirlere girmiş Yahudi kültürüne İsrailiyat denir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 29; DİA, İsrailiyat maddesi) İsrailiyyat dediğimiz haberler, Yahudi ve Hristiyanlar kanalıyla Müslümanlara geçmiştir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 73) İman edenlere düşmanlıkta ileri gidenler Yahudilerdi. Bazıları zahiren Müslüman görünüp, din ve itikatlarını içlerinde gizlemişlerdir. (s. 82) [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tefsirde-israiliyyat-hadiste-mevzuat.html">Tefsirde  İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tefsirde İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</strong></span></p>
<p><strong>Tefsirde israiliyyat</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudi/Hristiyan kaynaklarından tefsirlere girmiş Yahudi kültürüne İsrailiyat denir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 29; DİA, İsrailiyat maddesi) İsrailiyyat dediğimiz haberler, Yahudi ve Hristiyanlar kanalıyla Müslümanlara geçmiştir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 73) İman edenlere düşmanlıkta ileri gidenler Yahudilerdi. Bazıları zahiren Müslüman görünüp, din ve itikatlarını içlerinde gizlemişlerdir. (s. 82) Eski inanç ve dini görüşlerden bazılarını yeni girdikleri dine ve bunun mensuplarına nakletmişlerdir. Yahudiler, İranlılar kendi dinlerine son veren İslam&#8217;ı ve Müslümanları içten vurma çareleri aramışlardır. (s. 83)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taberi’den itibaren yetişen bazı müfessirler kendilerinden önce tedvin edilmiş eserlerden ne buldularsa aynen benimsemişlerdir. İslam&#8217;a yüzde yüz zıt olanlar bile bazı tefsirlerde yer almıştır. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 18) Bazı hakikatler, efsane ve israiliyat içinde boğulmuştur. (s. 19)</span></p>
<p><strong>İsrailiy</strong><strong>at rivayet edenlerden bazıları</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abdullah ibni Abbas: İmamı Şafi, Abdullah ibni Abbas&#8217;tan rivayet edilen tefsire dair sahih hadislerin tamamının 100 civarında olduğunu söyler. İbni Abbas&#8217;a nispet edilen &#8216;Tenviru&#8217;l Mikbas&#8217; isimli eserin ise ona ait olduğu kabul edilmemektedir. (s. 86) Ebu Hureyre: Şöhret ve otoritesi istismara uğramış, hadis ve tefsir sahasında pek çok şey bu büyük insana izafe edilmiştir. (s. 88) Abdullah ibni Amr ibni As: Bu sahabeden gelen, bilhassa mevkuf hadisler hususunda ulema titiz davranmış, onları almaktan kaçınmışlardır. (s. 90) Abdullah ibni Selam: Aslen Musevi iken Müslüman olmuştur. Tevrat&#8217;ı iyi bilen bir zat idi. Abdullah ibni Selam bütün yazarlara göre güvenilir bir insandır, buna rağmen bilhassa kendisinden gelen mevkuf hadisler hakkında dikkatli davranmak ve onların israiliyat olabileceği ihtimalini uzak tutmamak gerekmektedir. Şöhreti çok büyük olan bu zatın isminin istismar edildiğini düşünmek de mümkündür. (s. 92) Temim ed-Dari: Aslen Hristiyan bir aileye mensup idi. Temim&#8217;den Müslüman topluma, bilhassa Hristiyanlara ait bazı israiliyyatın geçtiği kesindir. (s. 93) Ka&#8217;bul Ahbar: Aslen Yemen Yahudilerinden idi. Onun vasıtasıyla tefsire pek çok israiliyat ve efsane girmiştir. (s. 95) Pek çok kez kendisi uyarılmıştır! Mesela ibni Abbas, ondan gelen bir sözü duyunca &#8220;Ka&#8217;b yalan söylüyor yalan, bu Yahudilerin sözüdür.  Ka&#8217;b bunu İslamiyet&#8217;e sokmak istiyor.&#8221; (s. 96) ve ondan gelen başka bir söz için İbni Mesud, &#8220;Ka&#8217;b yalan söylemiş, demek o hâlâ Yahudiliğini terk etmemiş.&#8221; demektedir. (s. 97) Hz. Ömer de Müslüman olduktan sonra Tevrat&#8217;tan nakiller yapmaya devam ettiği için onu dövmüştür. (s. 98) Vehb ibni Münebbih: Aslen İranlı olan Münebbih, Yahudi rivayetlerin en mühim kaynaklarından birisidir. (s. 99) Onun vasıtasıyla İsrailiyattan birçok rivayetin İslam&#8217;a girdiğini rahatça söyleyebiliriz. Tabiinden sonra İsraili rivayetlerle meşhur olmuş şahıslardan birisi de İbnü&#8217;l-İshak&#8217;tır. (s. 100) Ehli kitap mühtedisi olsun veya olmasın, ilmi ile ün yapmış İslam büyüklerinin isimlerinin istismar edildiği ve söylemedikleri pek çok şeyin onlara nispet edildiğini hatırdan çıkarmamalıyız! (s. 101) Yaratılışa ait, geçmiş milletlere, peygamberlere, ahirete ait israiliyyat kökenli rivayetler tek tek ele alınıp bu kitapta tahlil edilmiştir. (s. 105-380): Kur&#8217;an&#8217;da geçen kıssalarda zaman yoktur, yer söz konusu edilmemiştir. (s. 102) Nur ve onunla birlikte yaratıldığı sayılan eşyaya dair haberler israiliyyattır.  (s. 107) Bakara, 102. ayette Harut ve Marut isimli meleklerden bahsedilir. Allah (cc), peygamberi Hz. Süleyman&#8217;ın sihirden ve sihirbazlıktan uzak olduğunu ifade eden ayeti indirmiştir. (s. 182) Belki yüzde doksan oranında; tefsirle, siyerle, peygamberler tarihi ve meğazi ile uğraşan ve akaid sahasında eser veren müelliflerin rivayetleri hiçbir tenkite tabi tutulmadan alınmışlardır. Haberleri rivayet veya dirayet yönünden ve bazen de her ikisi bakımından tetkik edenler oldukça azdır. İsrailiyattan olan haberlerin naklinde sayısız mahzurlar vardır, birçok yönleri ile bunlar batıl ve lüzumsuzdur. (s. 198) Babil&#8217;in neresi olduğunu tayin için ortaya atılan görüşlerin sayısı ona varmaktadır ama bunların yeri tefsire dair eserler olmamalıydı çünkü bunlar ayetten gaye olan irşad ve öğütleri bir ölçüde gölgeliyor ve muradı ilahi bunlar arasında kaybolup gidiyor. (s. 199) Harut ve Marut ile ilgili kıssalar, Zühre&#8217;ye ait haberler, söylentiler hadis ilmi ile meşgul olan bilginleri rahatsız etmiştir. İbn-i Kesir, &#8220;Harut ve Marut&#8217;a ait bir takım haberler israiliyat haberleridir, çünkü bu hususta sahih senedi olan ve muttasıl olarak kendisi merfu olan bir hadis yoktur.&#8221; demektedir. (s. 206) Ashab-ı Kehf kıssası, Kehf suresi 9-22. ayetlerde geçer. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, İbnü İshak&#8217;ın bu konudaki rivayeti için, &#8220;usulü hadisçe ihticaca salih (doğrulanmış bir delil) değildir.&#8221; der. (s. 222) Ashab-ı Kehf&#8217;e ait Hz. Peygamberden bize hiçbir haber ulaşmamıştır, haberin detaylarına da zaten ihtiyaç yoktur. El-Kasimi bu konuda, &#8216;seleften pek çok rivayetler nakledilmiştir, bunların ekserisi israiliyattır, içlerinde öylesi vardır ki, elimizde bulunan hak dinin prensiplerine aykırı oldukları için onların yalan olduğuna kesin olarak hükmedilir.&#8217; demektedir. (s. 224) İbni Kesir, &#8216;Allah bize Ashabı Kehf&#8217;in kıssasını bildirmiştir, ondan ibret almamızı istemiştir, mağaranın hangi dağda veya kasabada olduğunu bize haber vermemiştir, çünkü bundan bize bir fayda yoktur, dini bir gaye de bunda mevcut değildir. Eğer bunda dini bir fayda olsaydı Allah ve onun elçisi bize mağaranın yerini bildirirdi.&#8217; demektedir. (s. 227) İsrailiyatın arkasına düşmenin ve bunlarla vakit geçirmenin hiç lüzumu yoktur. (s. 228) Talut ve Calut olayı: Bakara suresi 246. ve 251. ayetlerde Talut ve Calut&#8217;tan bahsedilir. Kur&#8217;an&#8217;ın 6 ayet içinde özet ettiği bu kıssa ile ilgili görülen hadiseler, savaşlar, kahramanlıklar akıl almaz biçimde genişletilmiş ve kitaplara cüz cüz bilgiler dağıtılmıştır, bunların lüzumsuzluğu ve pek çoğunun israiliyyat olduğunu ortadadır. (s. 230) Davut&#8217;un Calut&#8217;u sapanla öldürmesi konusundaki rivayetlerin tamamı israiliyattır. (s. 248) Sekinet, hafiflik ve telaşın zıttıdır. (s. 259) Karun hakkındaki detaya Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de ve Hz. Peygamberin hadislerinde en ufak bir bilgiye tesadüf edilmez,  bunlar tamamı israiliyat haberleri ve rivayetlerdir. (s. 285) Razi, &#8216;faydasız ve lüzumsuz bilgilerdir bunlar, yapılacak en güzel iş bunlara kitaplarda hiç yer vermemektir.&#8217; demektedir. (s. 286) Çoğu zaman söylenenler birbirine zıttır, yapılacak en güzel şey, Kur&#8217;an&#8217;da anlatılanlarla yetinmek ve bunları bir kenara atmak ve detayı &#8216;alem-ül gayb&#8217; olan Allah&#8217;a havale etmektir. (s. 287) Mikail, İsrafil ve Azrail&#8217;in yeryüzüne toprak almaya gidişleri ile ilgili rivayetler, İslam öncesi dönemin hurafeler ve israiliyat kaynağı olan belli şahısların Tevrat alıntılarıdır. (s. 306) Havva&#8217;nın Hz. Adem&#8217;in sol eğe kemiğinden yaratılmış olduğu yolundaki uzun ve detaylı bilgiler, karşılıklı konuşmalar ve bunlara dair olan detayların aslı yoktur, bunlar genel hatlarıyla israiliyattır. (s. 310) Kitab-ı Mukaddes&#8217;in Tekvin 2-17. ayetlerinde &#8220;ve rab, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin çünkü ondan yediğin günde öleceksin&#8221; denilmektedir. (s. 317) Hz. Adem&#8217;e yasak ağacın Havva tarafından yedirilmesi ile ilgili olarak aktarılan rivayetler ve diğer detaylar İslami değildir, bunları doğrulayacak sahih eserlere de sahip değiliz. (s. 319) Üzerlerini incir yaprakları ile örtmesi ile ilgili rivayetler de Kitabı Mukaddes’ten alınmıştır. (s. 322) Tefsir ve diğer İslami eserlerde yer almış Hz. Nuh ile ilgili o kadar çok şey vardır ki, bunların hemen hemen tamamı Tevrat&#8217;a dayanır. Cenab-ı  Hak tarafından Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de belki onlarca yerde tahrif edildiği, bozulduğu, ilahi hüviyetten zalim insanların eliyle sıyrıldığı bildirilen Tevrat&#8217;a ve onun açıklamalarına ihtiyaç yoktur. (s. 352) Kur&#8217;an-ı Kerim ilk yapılan mabedin Mekke&#8217;deki Kâbe olduğunu bize bildirir. (Ali İmran, 96)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsrailiyatın zararları: Kur&#8217;an&#8217;ın esas gayesi olan, kıssalar üzerinde düşünmek yerine başka hayal ve hurafelere kafa yorulmuştur, büyük çoğunluğu ehli kitabın eserlerine dayanan, geri kalanları da kıssacıların ve hadis uyduranların düzmesi ve İslam&#8217;a düşman çevrelerinin üretimi olan israiliyyat, müminleri bir ölçüde Kur’an&#8217;dan ve hadislerden uzaklaştırmıştır. (s. 383) İsrailiyyat denen şeyler Hz. Peygamberin hadislerine tercih edilmiş ve akıl dışı hurafe dinlemeye alıştırılan insanlar ciddi konulara itibar etmez bir hale getirilmiştir. Bir eserin veya müellifinin büyük olması ayrıdır, o eserde israiliyyatın bulunmadığı ayrı. İnsanlarda, herhangi bir sahada otorite kabul edilen kişilerin hata yapmayacağı, eserlerinde hatalı noktaların bulunmayacağı inancı vardır. Sevmenin ve benimsemenin de bir sınırı ölçüsü olmalıdır. &#8220;Senin bir şeyi aşırı derecede sevmen seni kör ve sağır eder.&#8221; (Ebu Davud, edep, 116; Ahmet, V/194)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Herhangi bir eserde İslami yönden küçük veya büyük bir hatanın veya hatalı bir görüşün tespit edilmesi, bazı insanları hiç de uygun olmayan bir kanaate sevk etmektedir. O da, bu eserlerin tamamen terk edilmesidir. Bu noktada yapılacak iş, bu eserlerin iyi yönlerinden istifade etmek, eksiklerini tespit edip, ilmi usuller dairesinde edep ve terbiye dairesinde ilme, akla ve kaynaklara istinaden hataları göstermektir. (s. 384)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç: Kur&#8217;an&#8217;ı Hazreti peygamber binlerce hadisi ile açıklamış, tarif etmiş, tatbikatlar yaparak tefsir ve izah etmiştir. (s. 385) Peygamberimiz, &#8220;Ehl-i kitaba bir şey sormayınız, onlarca anlatılanları ne tasdik ne de tekzip ediniz.&#8221; buyurmuştur. (Ahmet, Müsned, III/338; Buhari, İtisam, 25; Davut, İlim, 2) Kur&#8217;an ve hadislerde mevcut şeyler Müslümanlara bilgi olarak yeterlidir.  (s. 386)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Mevzu hadisler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce kitabımız Kur&#8217;an-ı Kerim, bize gelen haberleri araştırmayı emreder. (Hucurat, 6) Peygamber Efendimiz de, &#8216;Kim benim ağzımdan bilerek hadis uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın&#8217; buyurmuştur. (Buhari, I/36; Müslim, I/10; Ebu Davud, III/435; Tirmizi, I/126; İbni Mace, 14) Sonradan Müslüman olup Muhammed ismini alan Leopold Weiss tarafından da tespit edildiği gibi, &#8220;Hiçbir yalan hadis muhaddislere gizli kalmamıştır.&#8221; (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 97) Hadis uzmanlarının büyük emekleri sonucu, hadislerin zayıf ve uydurma olanları sahihlerinden ayırt edilmiş ve bu konuya özel birçok eser kaleme alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Uydurma (mevzu) hadislerin söz olarak hiçbir değeri yoktur. (Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, s. 21) Sahabelerden İmran b. Husayn, &#8216;Ashab katiyen hadis uydurmaz fakat hadis naklinde bazı hatalara meydan verebilir.&#8217; demiştir. (s. 26) Peygamber Efendimiz daha hayattayken onun aleyhine yalan söylenmiş, o da söylemediği bir sözü kendisine nispet etmeyi şiddetle yasaklamıştır. Bu nedenle sahabeler hadis rivayetinde son derece titiz davranışlardır. (s. 28) Peygamberimiz vefat ettiğinde şaşkına dönen bazı Müslümanlar onun ölmediğini, Hz. İsa gibi göğe alındığını söylemeye bile başlamışlardı. (s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis uydurmanın sebepleri: Bazı fırkalar hadisler üzerinde tahrifler yapmışlardır. Bunu da, kendi aleyhlerine ve işlerine gelmeyen hadislerin peygambere nispetini inkar etmek veya hadisler uydurup bunları Peygamberimize isnat etmek şeklinde yapmışlardır. (s. 31) Şii imamlardan İbni Ebil Hadid, &#8220;şunu bil ki, fazilet ile ilgili uydurma hadisler ilk defa Şia tarafından ortaya konmuştur, onlar önce hazreti Ali hakkında çeşitli hadisler uydurdular&#8221; itirafında bulunmuştur.Aşırı bir Şii görüntüsüne bürünen Abdullah ibn-i Sebe de, Müslümanlar arasında fitneye sebep olacak birçok hadis uydurmuştur. (s. 32) Şiiler, hariciler, Abbasiler, kaderiye, mücessime gibi gruplar hakkında da birçok hadis uydurulmuştur. (s. 36-42) Mezheplerin mutaassıp taraftarlarından bir kısmı, basit ayrıntıları büyüterek ana meseleler haline getirmişler ve mezheplerinin tatbikatını tasvip edecek olan hadisler uydurmaktan çekinmemişlerdir. (s. 47) Milliyetçilik duygusu ile de hadisler uydurulmuştur. (s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam düşmanları kasıtlı olarak hadisler uydurmuştur. Amaçları dini bozmak, İslam&#8217;ı gülünç duruma sokarak alay etmek, bu şekilde halkın kalbinde din hakkında birtakım şüpheler uyandırmaktır. (s. 51) Din düşmanlarının uydurduğu sözde hadislerin diğer bir zararı da, dini kabule istekli olanları veya gerçek İslam&#8217;ı anlamayan cahil Müslümanları dinden soğutmuş olmasıdır. (s. 191) Meşhur dinsiz Abdulkerim bin Ebi&#8217;l-Avca, &#8220;dininizde helalı haram haramı da helal göstermek üzere 4000 hadis uydurdum&#8221; açıklamasında bulunmuştur. (s. 54) Dine hizmet etme arzusuyla da hadisler uydurulmuştur. İyi bir şey yaptığını zannederek, zahit veya mutasavvıf görünümlü bazı kişiler hadisler uydurmuşlardır. (s. 57) Meysere bin Abdirabbih, çevresince çok sevilen bir zat idi. Vefatına yakın, &#8220;Rabb&#8217;inden ümit var ol&#8221; dendiğinde, &#8220;nasıl olmam ki, hazreti Ali&#8217;nin faziletleri hakkında 70 hadis uydurdum.&#8221; cevabını vermiştir. (s. 58) Normalde bu insanlar mevzu hadis dışında yalan söyleyebilecek insanlar da değildi. (s. 59) Halkı ibadetlere yöneltmek için, detayları mahsul ürünü uydurma, mükafatı bol olan birçok hadis uydurulmuştur. (s. 60) Şahsi menfaat düşüncesi ile de hadisler de uydurulmuştur. (s. 61) Uydurdukları sözleri sahih hadislerle karıştırmak suretiyle veya uydurma bir senet ile veya hem senet hem metini birbirine karıştırmak suretiyle hadisler sahih gibi gösterilmeye de çalışılmıştır. (s. 70)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis alimleri, yalan hadis uyduranları tek tek isim isim tespit etmişlerdir.(s. 71) Hadis uyduranlardan, hastalandığında hadis uydurduğunu itiraf etmiş olan Nasr bin Tarif, iyileştikten sonra yalancılığına kaldığı yerden devam etmiştir. (s. 81) Ahmet bin Hanbel ve Yahya bin Main bir mescitte namaz kılarken kendi adlarının anılarak hadis rivayet edildiğini duyarlar. Adamın yüzüne yalancılığını vurduklarında, &#8220;aynı isimde sizden başka kimseler yok mu dünyada?&#8221; diyerek onlarla alay eder bir tavırla adam oradan uzaklaşır. (s. 86) Bir başka kıssacı, sadece bir senet ezberlediğini ve duyduğu her hadisi bu senetle rivayet ettiğini itiraf etmiştir. (s. 87) Halk, kıssacıların zihni yapılarından hoşlandığından, onların etrafında toplanmakta idi. Hatta bir vaiz, içinde dua yazılı küçük bir kâğıdı göstererek &#8220;bu Musa&#8217;nın duasıdır, kim okur veya yanında taşırsa üzerinden farz namazlar düşer.&#8221; diye bağırmaktaydı. Çevresini ellerinde para ile o kağıt parçasını almak için insanlar kuşatmıştır. (s. 88) Cahil halk tabakası, İslam alimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden çetin savaşlarda kıssacıların taraflarını tutmuşlardır. Muhaddis Şa&#8217;bi, bir mescitte uzun sakallı ihtiyar bir adamın hadis uydurduğunu görür, itiraz eder. Kıssacı halkı galeyana getirir, muhaddis üzerine insanları salar. Muhaddis ancak &#8216;uydurma hadisi kabul ettiğini yemin ederek söyleyince&#8217; serbest bırakılır. (s. 89) Ünlü İslam alimi Suyuti bile, kıssacıların aleyhinde konuşuyor diye halk tabakası tarafından ölümle tehdit edilmiştir. (s. 90)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Uydurma hadislere karşı öncelikle isnat bilimi geliştirilmiştir. Bu sadece Müslümanların icat ettiği orijinal bir sistemdir. (s. 95) Hz. Ömer ve Hz. Ali gerektiğinde ravilere yemin ettirerek isnadı arayan kişilerdendi. (s. 96) Muhaddisler raviyi tenkit etmeyi gıybet saymazlar. (s. 97) Muhaddisler, adalet ve zapt/ezber şartlarını ravilerde aramışlardır. (s. 108) Hataları görülen raviler cerh edilmiştir. Rivayetleri zayıf görünmeyen raviler, sika kabul edilmiştir. (s. 111) Senet zincirini tenkit prensibinin amacı, güvenilir hadis metinleri elde etmektir. Muhaddislerin senet tenkitine gösterdikleri özeni metin tenkitine gösteremedikleri iddia edilmiştir. Aslında senet tenkiti gibi görünen birçok hususların metin tenkiti olduğunu ileri sürmek mümkündür. Birçok araştırmacının metin tenkiti sözü ile, ‘hadislerin günümüz ilim ölçülerine ve akıl prensiplerine uygun olup olmadığını’ kastettiği bilinmektedir. Henüz ilmin kesin bir neticeye ulaşmadığı bazı hususlarla bağdaşır görülmeyen hadisleri hemen mevzu saymakta acele etmemek lazımdır. (s. 118) Metin tenkitinin daha sahabe devrinde başladığını gösteren örnekler vardır. Sahabeler, ravinin sika/güvenilir ve sadık/doğru oluşunu rivayetin sıhhati için yeterli bulmamıştır ve bu bakış açısı daha sonraki nesillerce de aynen korunmuştur. (s. 121) İslam alimleri hadis usulünü geliştirmişler, mütevatir, hasen, mürsel, müdrec, fert, garip, şaz gibi birçok hadis terimleri ortaya koymuşlardır. (s. 125) Muhaddisler, hadisini rivayet ettikleri kimseyi hayatı boyunca kontrol altında bulundurmuşlardır. Bu konularda ‘tabakat’ kitapları yazılmış, ‘rical ilmi’ ortaya çıkarılmıştır. (s. 132) Hadis almak için Medine&#8217;den Mısır&#8217;a giden, haftalarca yolculuk yapan hatta bir harf için bile seyahat edenler olmuştur. (s. 133) Muhaddisler, hadisleri uydurma haberlerden ayırarak muhafaza etmeyi dünyada yapılabilecek en faziletli bir amel olarak kabul etmişlerdir. (s. 134) Zayıf hadisler gibi uydurma hadisleri de araştırılarak sadece bunların bir araya toplandığı ‘mevzuat’ kitapları yazılmıştır. (s. 138-168)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hangi konulardaki hadisler mevzu olabilir? Senenin veya haftanın belirli gün ve gecelerinde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki hadisler, Recep ayı ve bu ayda tutulacak oruçların faziletleri hakkındaki hadisler, belirli tarihlerde bazı hadiselerin cereyan edeceğini haber veren hadisler, kıyamet alametlerinin belirli aylarda ortaya çıkacağını beyan eden hadisler, Türkleri/Habeşlileri/Sudanlıları kötüleyen hadisler, Ebu Hanife ve İmamı Şafi&#8217;nin adlarını anarak öven veya kötüleyen hadisler, Hızır ve İlyas&#8217;ın hayatlarından bahseden hadisler, Mürcie, Kaderiye, Eşariye mezheplerinden bahseden hadisler, imanın artığını söyleyen hadisler, bazı şehir ve memleketleri öven veya kötüleyen hadisler, aşure gününün faziletlerinden bahseder, belli gıda maddelerini öven, hazreti Ali&#8217;ye Peygamberimizin vasiyette bulunduğunu iddia eden, Kur&#8217;an-ı Kerim surelerinin faziletleri hakkında bahseden çoğu rivayetler uydurmadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Güya Müslümanları dine teşvik etmek hayaliyle uydurulan sözler nasıl ki onları sınırsız bir af ve merhamet ümidiyle dini ihmale veya tamamen uzlete sevk etmişse, terhib (korkutma) düşüncesi ile uydurulan hadisler de aynı tesiri göstermiş, bu sefer de ayağını yanlış atmanın günah olduğunu, en ufak bir dikkatsizce davranışı ile cehennemin en korkunç çukurlarına atılacağını duyan bir Müslüman, ya tamamen dinden soğumuş veya lakayt kalmış veya cehenneme atılmak korkusuyla dünyevi vazifelerini tamamen ihmal ederek ibadetle meşgul olmuştur. İslam&#8217;ın azılı düşmanları onu dışarıdan yıkmaya çalışırken bunlar da, Müslümanlığın çehresini değiştirmek ve Müslümanları tembelliğe sevk etmek ve hatta dinsizlere bol bol malzeme vermek suretiyle içten yıkmaya çalışmışlardır. (s. 193) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam alimleri üzerlerine düşen görevleri yapmış, hadisleri mütevatir sahihden zayıf uydurmasına dek, tek tek tespit etmiş ve kitaplarına almışlardır. Fakat okuma görevini ihmal eden cahil bir halk tabakası bu bilgilerden uzak oldukları için İslam adına birçok uydurma rivayetleri din diye kabul etmiş, bu da İslam&#8217;ın gerçek ruhunun topluma tam olarak yansımasına engel olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12638" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tefsirde-israiliyyat-k.jpg" alt="" width="122" height="188" />  Doç Abdullah Aydemir, tefsirde İsrailiyyat</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15846" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/mvzhdslr-2024.jpg" alt="" width="96" height="141" /> Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">..</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tefsirde-israiliyyat-hadiste-mevzuat.html">Tefsirde  İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müşkilü&#8217;l-Kur&#8217;an ve Müşkilü&#8217;l-Kur&#8217;an ile ilgili 4 Kitap Özeti</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 May 2022 11:03:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Dr Sabri Demirci]]></category>
		<category><![CDATA[Flamur Kasami]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da çelişkili ayetler meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da çelişkili gibi görünen ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilü'l-Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilü'l-Kur'an nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilu'l-Kur'an'ı Yeniden Değerlendirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. M. Halil Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=12566</guid>

					<description><![CDATA[<p>Benzer içerikli yazılara, ‘Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur.’; ‘Teşbih, mecaz’, ‘Kur’an’daki bilimsel ayetlere itirazlara cevaplar&#8217; adlı yazımızdan ulaşılabilir. Ayetler arasında “ilk bakışta çelişki gibi görünen” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 17) “aralarında ihtilaf olduğu zannedilen” (Murat Dinler, Müşkilü’l-Kur’an, FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, 11 (2018) Bahar, s. 326) hususları inceleyen ilme ‘Müşkilu’l-Kur&#8217;an’ [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html">Müşkilü’l-Kur’an ve Müşkilü’l-Kur’an ile ilgili 4 Kitap Özeti</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Benzer içerikli yazılara, ‘Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur.’; ‘Teşbih, mecaz’, ‘Kur’an’daki bilimsel ayetlere itirazlara cevaplar&#8217; adlı yazımızdan ulaşılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetler arasında “ilk bakışta çelişki gibi görünen” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 17) “aralarında ihtilaf olduğu zannedilen” (Murat Dinler, Müşkilü’l-Kur’an, FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, 11 (2018) Bahar, s. 326) hususları inceleyen ilme ‘Müşkilu’l-Kur&#8217;an’ denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbn Kuteybe’ye göre “müteşabih” ile “müşkil” terimleri eşanlamlıdır. (Kuteybe, Te’vîlü müşkili’l-Kur’an, s. 119-120) Zaten “Müteşabih konudaki ihtilaf da, özle alakalı bir ihtilaf olmayıp, ‘şekli’dir/görüntüdedir.” (Enver Apa, Müteşabih Ayetler&#8221; Kavramı Hakkında Tarihi ve Semantik Bir İnceleme, AüİFD Cilt XLIII (2002) Sayı 2, s. 166) Müteşabih konusunu hem ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ başlıklı yazımızdaki ‘Ama yabancı  kelimeler var Kur’an&#8217;da.’ ile ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızdaki ‘Kur’an açık bir kitap&#8221;, &#8220;Anlaşılsın diye&#8221; indirilmedi mi?’ şeklinde başlayan sorularda hem de ‘Teşbih, mecaz’ adlı yazımızda ele alıp inceledik.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evet, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, Kur&#8217;an&#8217;da var olduğu ‘sanılan’ çelişkiler demektir. (M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 16)  Kur&#8217;an&#8217;da problem olarak ileri sürülen durumların her biri ‘görüntüsel’ ‘işkal’ olmaktan öteye geçmemektedir. (Çiçek, s. 54) Kur’an&#8217;a düşmanlık besleyenler, “sanal” uyuşmazlık ve ihtilafları yüzde yüz hakikatmiş gibi gösterirler. (Çiçek, s. 26-28) Çelişki bulundu zannedilen ayetlerde, yeterli bilgiye sahip olunduğunda hakiki anlamda bir ihtilafın söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır. (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 119) Gerçekte ihtilaf olmasa bile, bir kimsenin Kur&#8217;an&#8217;ın anlatım tarzını bilmemekten ya da ayetler arasındaki bağları ortaya çıkaramamaktan yani Allah&#8217;ın kitabındaki metoda hakim olamamaktan bu tür meseleler ortaya çıkabilmektedir. Halbuki Kur&#8217;an&#8217;ın baştan sonuna kadar ifade ve üslubunda tam bir tutarlılık, bütünlük, uyum ve eşitlik bir güzellik vardır. (Kasami, s. 26)  Kur&#8217;an semasının yıldızları olan ayetler, gökte düzensiz görünen yıldızların hali gibidir. Üstünkörü bakan, bilgisiz biri onların dağınık zanneder, onların aralarındaki ilişkileri bilen bir astronomi uzmanı ise, nasıl dakik bir saat gibi işleyen bir düzenle yürüyüp kainattaki ahengi ve dengeyi sağladıklarını bilir. (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi,  s. 12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Arapça bilmeyenlerden İslam’a girenlerin çoğalması, insanların kültür ve coğrafya farklılıklarının farklı anlayışlara sebep olması, İslam’a düşman olanların ortaya attıkları şüphelerden” dolayı bu ilim dalı ortaya çıkmıştır. (Murat Dinler, s. 326) Çelişki ve tutarsızlık iddiaları, ayetlerin Kur&#8217;an&#8217;i bağlamını anlamamaktan, dilin ifade biçimlerini, hakikat, mecaz, kinayeyi anlayamamaktan, fiillerin farklı bağlantılarını düşünememekten, aynı anlamla ilgili karşılıklı ayetleri iyice incelememekten ileri gelmektedir. (M. Halil Çiçek, s. 53; Murat Dinler, s. 327-336 Demirci, s. 49) Kur&#8217;an&#8217;da ihtilaf varmış gibi sanılan ayetler bazen kelimenin mecazi ve gerçek manalarının ayrımının yapılamamasından da kaynaklanır. Mesela, Hac, 2. ayette, sarhoş kelimesinin iki anlamda kullanıldığı anlaşılmaktadır. (Kasami, s. 51) Bir konunun farklı açılardan ele alınması da ihtilaf zannedilmektedir. &#8220;Kalpler ancak Allah&#8217;ı anmakla huzur bulur.&#8221; (Rad, 28) &#8220;Allah anıldığı zaman yürekler ürperir.&#8221;  (Enfal, 2) Ayetlerin, her zaman korku ile ümit arasında bulunması gereken kalp halini ifade ettiği görülmektedir. (Zümer, 23) Lafzın aynı olması manaların farklı olması da diğer bir ihtilaf zannedilen konudur. Mesela Kur’an’da ‘Hüda’ kelimesinin farklı manalarda kullanıldığını görmek mümkündür. (Fussilet, 17; Rad 7; Örnekler için; Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/615-616) Konu için, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımıza da bakılabilir. Zahiri mana ile asıl kastedilen mana farklılığı anlamayan da çelişki var zanneder. Arap dilinde ifade, anlatım biçimleri yeterince bilinmezse bu gibi ayetlere yanlış anlamlar verilebilir. &#8216;Yalancılar kahrolsun&#8217; (Zariyat, 10) Gerçekte ifade ettikleri anlamların meydana gelmesi kast edilmemiştir. Burada onların bu yaptıklarının çirkinliğini ifade etmektedir. (Kasami, s. 55) Yine fiillerin kullanım cihetleri yönünden ortaya çıkan durum da ihtilaf zannedilebilmektedir: &#8220;Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü.&#8221; (Enfal, 17) &#8220;Öldürme işini ashaba, tesir ve yaratma yönünden Allah&#8217;a izafe edildiği görülmektedir.&#8221; (Kasami, s. 48) Bu konu, ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızdaki ‘melekler bizzat fiili olarak da savaşlara katılmışlar mıdır?’ şeklindeki soruya verilen cevapta da ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an insan ürünü olan eserlerin tamamından farklı bir formülasyonla şekillenmiştir. Bu durum kimilerini olumlu kimilerini de olumsuz yönde etkilemektedir. Kur&#8217;an itikadi, ahlaki, sosyal alanlarda insanlığı yeniden yapılandırma amacıyla indirilmiştir. Kur&#8217;an çok çeşitli konulara birçok olaya değişik üsluplarla atıfta bulunmuştur. (Çiçek, s. 23-25) Kur&#8217;an farklı insani seviyeleri dikkate alarak bazen akla, bazen kalbe, bazen de duyguya hitap etmiştir. (Çiçek, s. 26-28)  Kur&#8217;an&#8217;ın ele aldığı konuların zengin ve enginliği, farklı alanların seçilmesi, değişik kesimlere hitap edilmesi ve değişik mesajların ulaştırılma çabası, Kur’an&#8217;ın çok kısa veciz ve muhtasar/kısa bir üslup seçmesini kaçınılmaz kılmıştır.  (M. Halil Çiçek, s. 118)  Kur&#8217;an, belagatin en can alıcı noktası olan icazdan hiç taviz vermemiştir. İcaz, az ve öz mesaj vermektir. Bazen aynı kişilerle ilgili farklı zamanlarda meydana gelen farklı durumları, zamanla hiç kayıtlamadan anlatır. (M. Halil Çiçek, s. 63) Kur&#8217;an, Arap kelamında kullanılan tekrar, mecaz, teşbih gibi üslupları çok büyük bir maharetle kullanmıştır. (M. Halil Çiçek, s. 62) Kur&#8217;an ve sünnette, hakikat ve mecaz mevcuttur. Bunlar Arapça dilinin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 42) Kur&#8217;an, bilmeyenlere açıklama ve beyan görevini başta peygamberler olmak üzere ehil kişilere vermiştir. (Candan, s. 33) Hikmet ve derin düşünme ile ilgili olan ayetleri anlayabilmek için Arapça bilgisi, akıl ve ilim yanında tefekkür de gereklidir. (Candan, s. 38) Müteşabih ayetler üzerinde düşünme yasağı konulmamıştır. Ancak bu konuda sapmalara düşülmemesi tavsiye edilmiştir. (Candan, s. 39) Kur&#8217;an&#8217;da müteşabih ayetlerin bulunması insanların ilim ve kültür seviyeleri ile ilgilidir. Kur&#8217;an&#8217;ın tefekkürü emretmesi, müteşabih ayetlerin anlaşılması için itici bir güç oluşturmuş, insanlar taklitten uzaklaşmıştır. Müteşabih ayetler sayesinde İslami düşüncenin ufukları gelişmiş ve genişlemiştir. Müteşabi ayetleri anlamaya çalışanlar, diğer ilimlere de sarılmışlardır. (Candan, s. 30-32)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında, “Müşkil alanında yazılan eserler dikkatle incelendiğinde, kişinin Kur’an&#8217;ın yüceliği, güzelliği ve icazı karşısında güveni artmaktadır.” (M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 96)</span></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">-Kitap Özetleri-</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı ayetler var ki yeterli bilgiye sahip olmayanlar bu ayetleri birbiriyle çelişiyormuş gibi görebilmektedir. İslam âlimleri, &#8216;Müşkilül Kur&#8217;an&#8217; ilmiyle bu durumun çözüme kavuşturulabileceğini ortaya koymuşlardır. (s. 13-14) <strong>Hakikatte ihtilaf olmasa bile, bir kimsenin Kur&#8217;an&#8217;ın anlatım tarzını bilmemekten ya da ayetler arasındaki bağları ortaya çıkaramamaktan yani kısaca,</strong> <strong>Allah&#8217;ın kitabındaki metoda hakim olamamaktan dolayı bu mesele ortaya çıkabilmektedir.</strong> Kur&#8217;an&#8217;ın baştan sonuna kadar ifade ve üslubunda tam bir tutarlılık, bütünlük, uyum ve eşitlik bir güzellik vardır. (s. 26) Gerek Peygamberimiz zamanında yaşayan toplumlar gerekse şimdiki toplumlarda Kur&#8217;an&#8217;ın hedefi aynı ve değişmezdir. (s. 28) &#8220;<strong>Onun tevilini ancak Allah bilir ve ilimde yüksek payeye erişenler bilir.</strong><strong>&#8221; </strong>(Ali İmran, 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Biz müşriklerden değildik demekten başka bir özür bulamayacaklar.&#8221; (En’am, 23) &#8220;Allah&#8217;tan hiçbir sözü gizlemezler.&#8221; (Nisa, 42) Kıyamet gününde Müşrikler, Allah&#8217;ın Müslümanların günahlarının büyüklüğüne bakmaksızın mağfiret ettiğini, şirki affetmediğini görünce günahlarını büyük görmemeleri sebebiyle mağfiretlerini umarak, &#8220;Ey Rabbimiz, yemin ederiz biz müşriklerden değiliz.&#8221; derler. Bunun üzerine Allahu Teala ağızlarını mühürler, el ve ayakları yaptıklarını anlatmaya başlar. (s. 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sura üflendiği zaman birbirlerini de arayıp sormazlar.&#8221; (Müminun, 101) &#8220;Birbirlerine dönüp soruşurlar.&#8221; (Tur, 25) <strong>Birinci kez Sûr&#8217;a üfürülünce göklerde ve yerde ne varsa Allah&#8217;ın dilediğinden başka her şey düşüp ölür, o gün de aralarında nesep farkı olmaz, ondan sorulmazlar. Sonra ikinci sûr üfürülünce, hemen ayağa kalkıp bekleyeceklerdir. İşte bu durumda olanlardan bir kısmı diğerlerine yönelip soru sormaya başlarlar. </strong>(s. 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Abbas, &#8220;Allah yeri, gökten iki gün önce yarattı. Sonra göğe yöneldi, başka iki günde de onu yedi kat olarak yarattı. Sonra diğer iki günde yeryüzünü düzenledi.&#8221; (Suyuti, el -İtkân, II/725) demektedir. (s. 40) Allah haberdar ‘idi.’ Bu ayetler sanki Allah Eskiden &#8216;şöyle idi.&#8217; (s. 41) manası vermektedir. &#8216;Kâne&#8217; fiili ‘devamlılık’ (Suyuti, el- İtkân, II/726-728) bildirir. (s. 42)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an bazen tek bir şeyi farklı asıllara bağlar ve onu çeşitli şekillerde tanımlar. Mesela insanların yaratılışı topraktan, balçıktan, çamurdan, bir damla sudan.(s. 44) Kur&#8217;an&#8217;da ihtilafın, farklılığın görülmesi onlar sorguya çekilecekler. (s. 45 ) Rahman Suresi 39. ayet: &#8220;O gün insana da cin&#8217;e de günahı sorulmaz. Kıyamet gününde kafirlerin ağızlarının mühürlenip, diğer organlarının (elleri, ayakları) konuşacağına dair ayet bu durumu açıklamaktadır.(s. 46)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Fiillerin kullanım cihetleri yönünden ortaya çıkan ihtilaf: &#8220;Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü.&#8221; Enfal suresi 17. ayet: &#8220;Öldürme işini ashaba, tesir ve yaratma yönünden Allah&#8217;a izafe edildiği görülür.&#8221; (s. 48)</strong> Ebu Ubeyde Mamer b. Müsemma, &#8216;Mecazül Kur&#8217;an&#8217; adlı eserinin mukaddimesinde, Kur&#8217;an&#8217;da 38 çeşit mecazi kullanma durumları olduğunu belirtmiştir. <strong>İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğu Kur&#8217;an&#8217;da mecazın varlığını kabul ederler.</strong> (s. 50 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da ihtilaf varmış gibi sanılan ayetler bazen kelimenin mecazi ve hakiki manalarının ayrımının yapılamamasından kaynaklanır. Hac, 2. ayetinde, sarhoş kelimesinin iki anlamda kullanıldığı anlaşılır. (s. 51)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir konunun farklı açılardan ele alınması: &#8220;Kalpler ancak Allah&#8217;ı anmakla huzur bulur.&#8221; (Rad, 28) &#8220;Allah anıldığı zaman yürekler ürperir.&#8221;  (Enfal, 2) Her zaman korku ile ümit arasında bulunması gereken kalp halini ifade ettiği görülmektedir. (Zümer, 23)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Lafzın aynı olması manaların farklı olması: Hüda kelimesinin farklı manalarda kullanıldığını görmek mümkündür. (Fussilet 17 , Rad 7)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zahiri mana ile asıl kastedilen mana farklılığı: Arap dilinde ifade, anlatım biçimleri yeterince bilinmezse bu gibi ayetlere yanlış anlamlar verilebilir. &#8216;Yalancılar kahrolsun&#8217; (Zariyat, 10) Gerçekte ifade ettikleri anlamların  meydana gelmesi kast edilmemiştir. Onların bu yaptıklarının çirkinliğini ifade etmektedir. (s. 55)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kıraat farklılıkları: <strong>Müsteşrikler şüpheli olan ne ise, naklediyorlar. Çünkü bu metot onların menfaatine daha uygun görülmektedir.</strong> Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in kıraatında çok az farklı tarz vardır. Bunlar da zaten anlam bakımından bir ihtilaf ve tenakuz oluşturmamakta, aksine müfessirin önüne geniş bir yorum alanı açmaktadır. Din gününün sahibi, din günün hükümdarı gibi. (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir usulü, s. 95,102) (s. 56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da ihtilaf ve çelişki bulunduğu yönündeki iddialar, Batıda ilk olarak Abdülmesih b. İshak el Kindiye nispet edilen Risale adlı eserde görülmektedir. (s. 68) </strong>İbni Kesir (1301- 1373) yılları arasında Şam beldesinde yaşamıştır.(s. 73) Eşari-Şafii mezhebine mensuptu. <strong>İbni Teymiye&#8217;nin en mühim talebelerinden olan İbni Kesir</strong>, sufilerden de saygıyla bahsetmiş, ancak tarikatları reddetmiştir. Şiilliğe karşı sert bir üslup kullanmış ve <strong>eserlerinde israiliyata yer vermemiştir</strong>. (s. 93 -94) <strong>Taberi&#8217;nin tefsirinde zayıf rivayetlere rastlanırken, İbni Kesir&#8217;in tefsirinde ise bu tür rivayetlere yer vermemiştir</strong>. (s. 111) <strong>Kur&#8217;an çoğu zaman kendi kendini tefsir eder. </strong>(s. 112 ) İbni Kesir tefsirinde nakille yetinmeyip cerh ve tadile de büyük önem vermiştir. (s. 113 ) Kimi rivayetlerin zayıf, Kimi rivayetlerin de sahih olduğuna işaret etmiştir. Allah, &#8220;Sonra onu açıklamak yine bize düşer.&#8221; (Kıyamet Suresi 19. ayet) buyurur. İmam Şafi, &#8220;Allah Resul&#8217;ünün hükmettiği her şey Kur&#8217;an&#8217;dan çıkardığı hükümlerden ibarettir.&#8221; demiştir. (Cerrahoğlu Tefsir Tarihi, s. 585) (s. 114 ) &#8220;Ey Resulüm! Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur&#8217;an&#8217;ı indirdik, belki düşünürler.&#8221; (Nahl Suresi 44. ayet) (s.115 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Çelişki bulundu zannedilen ayetlerde, yeterli bilgiye sahip olunduğunda hakiki anlamda bir ihtilafın söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır. (s. 119)</strong> Kalplerin mühürlenmesi meselesi; kalplerin mühürlenme hadisesi &#8216;kendi iradesi doğrultusunda&#8217; gerçekleşen bir vakadır. (s. 123) Allah&#8217;ın ezelde bir şeyi bilmesi, onu yapması ve yaptırması demek değildir. (Elmalı, Hak Dini Kur&#8217;an dili, I/97) (s. 124 ) Allah dilediğini hidayete erdirir, peygamber erdiremez.  Kassas suresi 56. ayet: &#8220;Resulüm, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin.&#8221; Şura, 52: &#8221; Şüphesiz ki sen doğru bir yol göstermektesin.&#8221; (s. 127- 128 ) Hz. Peygamber hakkında kullanılan hidayet kelimesi doğru yola davet etmek, Allah&#8217;a izafe edilen hidayet kelimesi bizzat hak edeni doğru yola ulaştırmak anlamındadır. Kıyamet Suresi 23. ayet: &#8221; Yüzler vardır ki, rablerine bakacaklardır.&#8221; (s. 129) &#8220;Sen beni asla göremezsin&#8221; (A’raf suresi, 143) Gözler Onu her ne kadar ahirette görecekse de, dünyada ona erişemez. (s. 132) Kainatın yaratılışı; Göklerin mi, yerlerin mi önce yaratılması konusu. (s. 134) <strong>Gün kelimesi: İbni Abbas, Mücahid, Dahhak ve Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbar&#8217;a göre devir anlamındadır.</strong> Eyyam sözcüğünün yer aldığı ayetler, gök ve yerlerin yaratılmasından bahsedilmektedirler. 24 saatlik bir süre anlamına gelen gün, bu aşamada henüz söz konusu edilmemelidir. (s. 137) İnsanın yaratılışı: Yüce Allah bütün canlı ve cansız varlıkları yarattıktan sonra, ilk insanı yaratmıştır. (s. 140) Ana madde topraktır.(s. 142) Tevhid ve Nübüvvet konuları: <strong>Hz. Peygamber kendisinden önce gelen Peygamberlerin getirdiği esasları yıkıp yok etmemiştir.</strong> Allah meleklerden de elçiler seçer: Hac Suresi 75. ayet.(s. 146) Meleklerin elçiliği insanlara tebliğ etmek değil, sadece seçilmiş peygamberlere bu gerçekleri bildirmektir. (s. 146-147) Kıssalar: Hz Adem&#8217;in yaratılış kıssası. <strong>İbni Kesir, &#8220;Halifeden maksat sadece Hz Adem değildir. Çünkü yalnızca Adem kastedilmiş olsaydı, meleklerin yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek kimse mi yaratacaksın demeleri doğru olmazdı.</strong><strong>&#8220;</strong> (s. 152) Hz Musa&#8217;nın asası: &#8220;Hemen apaçık bir ejderha oluverdi&#8221; (A’raf 107; Şuara 32) (s. 157) &#8220;Hızla sürünen bir yılan&#8221;  (Taha, 20) (s. 158) Yılan haline geldiği anda küçük ve hızlı bir yılan oldu. Sonra büyük bir yılan haline gelecek şekilde gelişti. Buna göre &#8221;cân&#8217; kelimesi ile onun ilk hali &#8216;se&#8217;bân&#8217; kelimesi ile de onun ulaştığı son hal kastedilmiştir. (s. 159) Allah&#8217;ın Hz. Musa&#8217;ya yaptığı nidaların farklı şekillerde olması: Allahu Teala hepsini anlatmış, fakat her surede o seslenmenin bir kısmını nakletmiştir. (s. 162) İnsanların sorguya çekilip çekilmediği: A’raf 6. ayet: &#8220;Muhakkak sorguya çekeceğiz.&#8221; Kasas 78. ayet: &#8220;Günahkarlardan günahları sorulmaz.&#8221; (s. 164) İbni Abbas: Allahu Teala onlara, &#8216;şunu şunu yaptınız mı?&#8217; diye sormayacaktır. Zira O bunları onlardan daha iyi bilmektedir, o yüzden Allahu Teala, &#8220;İşte o gün insanlara da cine de günahı sorulmaz&#8221; buyurmuştur. Fakat ne için şunu şunu yaptınız diye soracaktır. (İbni Kesir, Tefsir, IV/468, 469) Kâfirlerin hesaba çekileceğinin delilidir. (s. 165) &#8220;Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın. Kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz&#8230;&#8221; <strong>İbni Kesir, görünüşte bir eşitlik meydana gelse bile, sevgide mutlaka bir eşitsizliğin olacağını belirtir</strong>. (s. 166) Seyit Kutup, &#8220;Kalbi duygular konusunda hiç hiçbir kimseden adil olması beklenemez, çok evliliğin bir emir olarak değil de ruhsat olarak anlaşılması gerektiğini söylemek gerekir.&#8221; der. (s. 167)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12567" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/9786055112363.jpg" alt="" width="151" height="238" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an semasının yıldızları olan ayetler, gökte intizamsız görünen yıldızların hali gibidir. Üstünkörü bakan, bilgisiz biri onların dağınık zanneder, onların aralarındaki münasebetleri bilen bir astronomi uzmanı ise, nasıl dakik bir saat gibi işleyen bir nizamla yürüyüp kainattaki ahengi ve dengeyi sağladıklarını bilir</strong>. (s. 12) <strong>Ayetler arasında “ilk bakışta çelişki gibi görünen” durumları inceleyen ilme Müşkilu’l-Kur&#8217;an denir.</strong> Kur&#8217;an ayetleri tek bir kaynaktan aynı gaye ve metodu gerçekleştirmek için gelmiştir. (s. 17) Ragıp el-İsfahani, Müteşabih ayetlerin üç kısımda ifade eder, Bilinmesi mümkün olmayan, kıyametin kopma, cennet, cehennem zamanı vb. ayetler. İkincisi, İnsanoğlu sebeplere yapışarak onun manasını bilebilir. Üçüncüsü, ilimden rüsuh sahibi kimseler bilebilir. (s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fussilet, 9-12; Naziat, 28-30; Hud, 7 ayetlerinin arasındaki işğal. (s. 27): Yaratmanın başlangıçta gökler ve yer beraberken, yerküre diğer cisimler arasında hepsinden önce yoğunlaşıp katılmamış, derken Allah&#8217;ın iradesi göğe yönelerek, orayı yedi sema haline düzenlemiş, daha sonra yerkürenin düzenlenmesini gerçekleştirmiştir. &#8216;Kane&#8217; yani o hep böyle olmuştur ve böyle olacaktır. Tam tersine burada ezeliyet murattır. (s. 28) Kur&#8217;an-ı Kerim hem mana bakımından hem ifade ve hem de hüküm bakımından bir bütünlük arz etmektedir. (s. 33) Nisa, 82; Fussilet, 41- 42; Zümer, 28. (s. 34 ) <strong>&#8220;Kur&#8217;an ilminin en büyük değeri ve zevki uyumlu çeşitlilik içinde müteşabih ayetleri muhkem olanlarla kıyaslayarak Kur&#8217;an ayetlerinden Allah&#8217;ın hükümlerini okuyup bulmaktır.&#8221; (Zemahşeri, el-Keşşaf, I/563)</strong> Kur&#8217;an bir ümmetin dilinden yazıldı. Üstelik kitapları olmayan, ümmi bir toplum içinde ortaya çıktı. (s. 48) <strong>Zerkeşi, &#8216;el Burhan fi Ulumi’lKur&#8217;an&#8217; isimli kitabında zahiri ihtilaf sebeplerini 5 maddede toplamıştır. (s. 49)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konunun çeşitli safhalarının olması: İnsanın yaratılışından, topraktan, balçıktan, nutfeden&#8230; yaratılma gibi. Konu ve yer Saffat, 24; Kasas, 78; Rahman, 39: Ahirette birçok duraklar ve mevkiler vardır. Daha önce sorgu yapılmıştır, sonra topluluğun ağzı mühürlenerek ellerin ve ayakların, onların yaptıklarını söylemesine sıra gelir. &#8216;Şunu yaptınız mı?&#8217; diye sorulmaz, Neden yaptınız? denir. (s.51 ) Nisa, 3; Nisa, 129: Birinci ayet hukukun uygulanması, ikinci ayet ise insan gücünü aşan kalbi meyille ilgilidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin iki ayrı yönünün bulunması:  Enfal 17. (s.52) Fiilleri Allah yaratır, Kullar kesbeder, yapar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hakikat veya mecaz: <strong>İslam alimlerinin çoğunluğu Kur&#8217;an&#8217;da mecazın varlığını kabul etmişlerdir</strong><strong>.</strong> (s. 53) Maide Suresi 33. ayet: &#8216;Allah ve resulüne Savaş açanlar&#8217; ayetinden amaç Allah&#8217;ın dostlarıyla savaşmak manasındadır. (s. 54) Ayetlerin iki çeşit tefsirinin olması demektir. (s.55 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rad suresi, 28; Enfal, 2: Kalplerin ürpermesi, hidayetten sapma korkusundandır. (s. 56 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zahiri anlamın kastedilmemesi. (s. 63): Haçlı Seferlerinin yorgunluğunu üzerinden atamayan İslam alemi, bir de barbar Moğolların istilasına uğramasıyla büyük bir darbe yemiştir. İlim ve maneviyat ilerlemeleri duracak hale gelmiştir. (s. 68) Mefatihul Gayb bir dirayet tefsiridir. (s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fahrettin Razi, kader anlayışından dolayı mutezilenin kafir olduğunun söylenemeyeceğini, Çünkü onların Allah&#8217;ı tenzih etmeye çalıştıklarını ifade eder. Yine ehli sünnetinde zaten küfre nispet edilmeyeceğini, Çünkü onlar da Allahu Teâla’ya tazim etmeye esas almışlardır. der. (s. 91-92)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an ve sünnete göre dalalet, İslamiyet&#8217;ten sapmak, ondan mahrum kalmak şeklinde tarif edilebilir. (s. 93) Razi, Allah&#8217;ın ezeli ilmiyle kulların yapacağı fiilleri önceden bildiğini söyler. &#8220;Kalplerinin üstüne perdeler koyduk.&#8221; (Enam, 25). (s. 104) <strong>Allah yarattığı şeyleri zahiri sebeplere bağlamıştır</strong>, ayet inatları yüzünden haset ve cehaletlerinin anlayış kabiliyetlerini dumura uğrattığını belirtmektedir. Bu sonucun sebebi, kafirlerin kendi davranışlarıdır. (s. 106-107) <strong>Doğru yolu bulmak veya doğru yoldan sapmak, insanların kendi iradede ve tercihlerine bağlıdır</strong><strong>.</strong> Allah bütün insanlara doğru ile yanlışı birbirinden ayıracak temyiz gücü vermiştir. (s. 110 ) <strong>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de yer alan hidayet kavramının bütünü fert ve cemiyet olarak insanların dünya ve ahiret mutluluğunun Allah&#8217;a ait olduğunu, Seküler</strong><strong> çözümlerin yaygın sürekli ve kapsamlı bir hidayet rotası çizemeyeceğini göstermektedir</strong><strong>. </strong>Fertlerin kendi irade ve tercihleri ile hidayet veya delalet yoluna yönelebilecekleri, yönelişlerine uygun olarak ilahi yardım veya yardımsızlığa konu teşkil edecekleri anlaşılmaktadır. (s. 115 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Göklerde de yerde de, gerçek ilah ancak Allah&#8217;tır.&#8221; (Enam, 3) Enam, 12: &#8220;De ki, göklerde ve yerde olan her şey kimin? De ki Allah&#8217;ındır.&#8221; buyurmuştur. <strong>Eğer Allah&#8217;ın kendisi de göklerde olan şeylerden birisi olmuş olsaydı, </strong><strong>kendi kendisinin mülkü olması gerekir ki bu imkansızdır.</strong> Şayet Cenabı Allah göklerde olsaydı sınırlı ve sonlu olurdu. (s. 120) &#8220;Biz ona şah damarından daha yakınız.&#8221; (Kaf, 16) Cenabı Hakk&#8217;ın bir mekanı ve bir cihetinin bulunmadığını gösterir. Bütün bunlar ayetin zahiri manaya hamletmenin mümkün olmadığını kesin olarak gösterir. Bu  ifade, Allah gökleri ve yeri idare etmektedir manasındadır. (s. 121) Bu gibi ayetler Allah&#8217;ın mutlak yüceliğini ifade eder. (s. 123) &#8220;Ölüm geldi mi, elçilerimiz canını alırlar.&#8221; (Enam, 61) &#8220;Allah canları alır.&#8221; (Zümer, 42) Ölüm zahiren ölüm meleği Azrail&#8217;e bırakılmıştır ve onun yardımcıları başka melekler vardır. Kulun eceli gelince Allah, ölüm meleğini onun ruhunu almasını emreder. (s.124-125) &#8220;Kim Allah&#8217;a ve peygamberini İsyan eder ve sınırlarını aşarsa, Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar.&#8221; (Nisa, 14) (s. 126) Nisa, 48: &#8220;Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki şeyleri dilediği kimseler için affeder.&#8221; (s. 127 ) Harici ve mutezile, büyük günah işleyen ebedi cehennemliktir tezini ileri sürer. (s. 128) Ehli sünnetin görüşü, cehennemde ebedi kalış Müşrikler ve kafirler içindir. (s. 129) Gökler mi önce yer mi önce yaratıldı?: Cenabı Hak, göğü yaratmadan önce yeri yaratmış, üçüncü olarak da yeryüzünü dayayıp döşemiştir. (s. 132) Gökler ve yer beraber iken, yerküre diğer gök cisimlerinin arasında ilk önce soğuyup yoğunlaşıp katılaşmış derken, Allah&#8217;ın iradesi göğe yönelerek orayı yedi sema halinde düzenlemiş, daha sonra yerkürenin düzenlenmesini gerçekleştirmiştir. İnsanın yaratılışıyla ilgili ayetler: Topraktan yaratılmasından bahseden ayetlerde, sudan yaratıldığından bahseden ayetler de vardır. (s. 136-137) Amaç, &#8216;sizin aslınızı topraktan yarattı&#8217; manasıdır. Hz Adem&#8217;in yaratılışı bellidir, bize gelince biz lütfeden meniden, nütfe ise, organların bir parçası demek olan gıdalardan yaratılmıştır. Hayvanların gıdası da bitkilerdir, bitkiler de topraktandır. (s. 138) İnsanın belli iki aslı vardır: Birisi su, diğeri topraktır. Toprak da ancak su sayesinde bitirir, oluşturur. (s. 139) Babası salsalden yaratılması sebebiyle, insan topraktan yaratılmıştır. (s. 140) Nutfe&#8217;nin aslı topraktan yani, çamurdandır. (s. 141) En basit element, bir tek elektronla bir protondan meydana gelen hidrojendir. Bilindiği gibi hidrojen suyun asli elementlerdendir. O halde bu kainatın aslı&#8217;nın su olmasında hayret edilecek bir taraf yoktur. (s. 142) Esasları olarak, Nuh&#8217;a emrettiğini, hem sana vahiy ettiğimizi, keza İbrahim&#8217;e, Musa&#8217;ya, İsa&#8217;ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı. Sizin her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik.&#8221; (Maide, 48) (s.143) <strong>Birinci durumla ilgili olan ayetler, dinin ibadet, ahlak, itikat ile ilgili olan konularıdır. İkinci durumla ilgili olan dinin fürû&#8217;u (detayı) ile ilgili olan hükümlere hamledilmiştir. Hepsinin tebliğ ettiği dinde &#8216;Tevhid, Haşir, nübüvvet ve ibadet&#8217; konusu bulunmaktadır</strong>. (s.144)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın her peygambere vahyettiği kitabın temel konuları da birdir. &#8220;Senden önce gönderdiğimiz her peygambere, benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin diye vahyettik.&#8221; (Enbiya Suresi, 25. ayet) <strong>Bir peygamber kendisinden sonra gelen diğer peygamberin getirdiği esasları yıkıp ortadan kaldırmamıştır, o günün şartlarına uygun açıklamalar getirmişlerdir. </strong>(s. 145) İbrahim Suresi 13. ayet: &#8216;O kâfirler, bizim dinimize dönersiniz.&#8217; Bu ifade kafirlerin söylediği bir sözdür. Aslında bununla peygambere tabi olanlar kastedilmiştir. (s. 146 ) &#8220;Ölümünden evvel, andolsun ona mutlaka iman edecek.&#8221; (Nisa, 159) (s.150) Ayetteki  &#8216;kable mevtihi&#8217; ifadesi, İsa&#8217;nın ölümünden önce manasındadır. (s.151 ) Ahir zamanda İsa&#8217;nın (a.s.) gökten inmesinden sonra kitap ehlinden iman etmemiş hiçbir kimse kalmayacak. Onun Allah&#8217;ın kulu ve Peygamberi olduğuna şehadet ederler. Bunlar da ahir zamanda Hz İsa&#8217;nın inmesi esnasındaki ehli kitaptır.(s.152 ) <strong>Kıssalar birçok yerde farklı bölümler, değişik sahneler, hatta aynı sahnenin değişip pozları şeklinde, sıbak-siyakla uyum halinde arz edilmektedir. </strong>(s. 153 ) Bakara suresi 30. ayet:  Sad, 71. ayet: Kıssanın detaylarının tamamlanması ve her yönünden ortaya çıkarılmasına yardımcıdır. (s. 154) Bakara, 30: Adem ve Havva&#8217;nın dünyaya gönderilmesi ile her iki netice de hasıl olmuştur. (s. 155 ) A’raf 189-190: Bu çocuk hakkında &#8216;ona şirk koşmaya başladılar&#8217; ifadesi, hoş karşılamama ve uzak görme üslubunda olmak üzere istifham manasında bir ifadedir. (s. 157) Burada Adem Havva&#8217;dan bahsedildiğini kabul etmediğimiz takdirde ise zaten bu şekilde izaha ihtiyaç yoktur.(s. 158) Meryem Suresi, 47: İbrahim&#8217;in (a.s.) babasına iman ederse onun için istiğfar edeceği vaadinde bulunduğuna, ama o iman etmeyince, onun için mağfiret talebinde bulunmayıp aksine babasından uzaklaştığına delalet etmektedir.(s. 161) Enbiya Suresi, 81. ayet; Sad suresi, 36 ayet: &#8220;O rüzgarın şiddetli esen rüzgar kuvvetinde olduğu ancak, Süleyman&#8217;ın emriyle hareket ettiği için hoş ve tatlı olduğu, bu sebeple de yumuşacık olduğu anlatılır.(s.162 -163) A’raf, 107: Asasını bir ejderha; Taha Suresi, 20: bir yılan. (s. 164) anlatılır. Cann kelimesi ile onun ilk hali, suban kelimesiyle de onun ulaştığı son hal kastedilmiştir. Kur&#8217;an kıssalarının bazı manzaralarında yapılan tekrarlar, manzaranın yepyeni başka bir müşahhas parçasını ortaya koymaktadır. Bu, Kur&#8217;an&#8217;ın kıssaları anlatmadaki önemli bir üslubudur. (s. 165)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Neml suresi, 7. ayet; Kasas suresi, 29. ayet hariçte meydana gelen (objektif) bir tespitte değişik olmadığı halde, onun benliğinde (subjektif) olan hissiyatı ve özlemleri çeşitlidir. Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim aynı kıssayı değişik üsluplarla tekrarlamak sayesinde bu boyutlara yer vermektedir. (s. 169) Kur&#8217;an çeşitli görüntüleri vermiş ancak muhatabı usandırmamak amacıyla onları bir araya toplamamış, değişik yerlere dağıtmıştır. (s. 170) Neml suresi, 8; Taha Suresi, 11-12: <strong>Allah bunların hepsini söylemiştir. Ama her surede bunlardan birini nakletmiştir</strong><strong>. Bunların her birinde uluhiyetin ayrı ayrı üç tavsifi vardır.</strong> (s. 171) Dağların un ufak, (Hakka, 14); Toz zerrecikleri halinde (Vakıa, 4- 6); Atılmış renkli yünler gibi (Karia, 4-5) (s. 173 ) Mearic, 8-9: dağların saçılmaları, Taha, 105: Rüzgârların o dağları yeryüzünden kaldırıp havadaki tozlar gibi uçurmasıdır. (Kehf, 47) Dağlar kıyamet kopması esnasında bahsedilen bütün bu hallerde bulunacaklardır. (s. 174) Maide, 109; Nisa, 41: Senin onlar hakkında bildiğin, bizim onlar hakkında ilmimizden daha geçerli ve tamdır demek istemişlerdir. (s.178-179 ) A’raf Suresi, 6; Kasas suresi, 78; Rahman Suresi, 39: Onlara soru sorulmayacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak onların bütün amellerini bilir. Hiç kimse fiilinden sorulmaz. Allah o kimseye, onu niçin yaptığını sorar. Bu soru, bilgi edinmek için sorulmuş bir soru olmaz, bu tevbih (Azarlama) içindir. (s.180-181) Müminun Suresi, 101; Tur Suresi, 25; Yunus Suresi, 45: Sura ilk üfürüldüğünde başlarının derdine düştükleri için birbirini soruşturmaya fırsat bulamazlar. (s. 182) Tur, 25. ayeti ise, cennete girdiklerinde cennetliklerin halini anlatır. Onların birbirlerini azarlayıp &#8216;Sen beni şu vakit saptırdın&#8217; diyerek birbirlerinden uzaklaşma ve alakalarını kesme tanışması anlatılır. Sevgi tanışması değildir. (s. 183) Mürselat, 35-36; Enam, 23; Mürselat, 36: Bu kendisinden ücret ve delil ile kavuşamadıkları ve kendilerine mazeret beyan etme izni verilmediği bir gündür geçerli bir mazeretleri olmadığı gibi verebilecekleri doğru bir cevapları da yoktur. (s. 184) Hud Suresi, 105; Mürselat, 35-36: Ağızlarına mühür vurulur, elleri ayakları konuşur. (s. 186) Allah onlarla güzel bir söz konuşmaz. (s. 187) Cennettekilerin bilezikleri altın mı, gümüş mü? Cennetliklerin her birinin üzerinde üç çeşit bilezik bulunduğunu söylemişlerdir. Altın ( Kehf, 31), gümüşten (İnsan, 21), İnci&#8217;den (Hac, 23) (s. 188)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki kıraatlerin farklı oluşu, Müslümanlara bazı kolaylıklar sağladığı gibi, bir kısım ayetlerin manalarının anlaşılmasını ve bazılarından da farklı hükümler çıkarılmasını sağlamıştır. Farklı kıraatler, birbirini tutan ve kuvvetlendiren bir bütünlük göstermektedir. Değişen manalar birbirini desteklemektedir. (s. 196 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide Suresi, 33: Muharebe, Allah&#8217;ın Nispet edildiği zaman mecaz olur. Murad, Allah&#8217;ın dostları ile muharebe etmektir. Allah&#8217;ın hükümlerine muhalefet eden, yeryüzünü bozmak için koşuşturanların cezası şeklinde anlaşılmalıdır. (s. 203 ) Maide Suresi, 64; Sad, 75; Yasin, 71: Arapça&#8217;da el kelimesi birçok manaya gelir. Organ, nimet, kuvvet, itina gösterme. (s. 205) Âlimlerin çoğu, yed kelimesinin kudret veya nimet manasına geldiğini söylemişlerdir. Yahudiler ayette nakledilen &#8216;Allah&#8217;ın eli bağlı&#8217; sözlerini Allah&#8217;ın cimri oluşundan kinaya yapmışlardır. (s. 206) A’raf suresi, 26; Zümer Suresi, 6; Hadid Suresi, 25: Bu ayeti kerimelerde geçen indirmek ifadesi yaratmak, meydana getirmek manasındadır. (s. 207) Fahruddin Razi, ayeti diğer ayetlerle izah etmeye çalışır yani ayeti ayet ve tefsir metoduna başvurur. Bilhassa mutezileye cevap verip onların görüşlerini çürütmeye önem verir. Kur&#8217;an-ı Kerim, Allah katında mana ve lafız bütünlüğü içerisinde vahyedilen bir kitap olduğundan ondan mana bütünlüğü şüphesizdir. (s. 212) Bazı ayet manalarının müteşabih göstermesi, insanların tekamülüne imkan vermek, diğer tA’raftan alimlerin derin kavrayış ve keskin nazarlarını çalıştırmak hedefine yöneliktir. Kur&#8217;an&#8217;ın her ayeti, kesin hatlarıyla herkes tarafından aynı şekilde anlaşılsaydı akli delilere ihtiyaç duyulmaz ve insan aklı dondurulmuş olurdu. Halbuki oradaki bazı kapalı veya çelişkili gibi görünen ayetler sebebiyle akli delillerden yardım isteyerek, insan aklı çalıştırılmış oluyor. (s. 213)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu çalışmayla hedefim, din muhaliflerinin en fazla itiraz ettikleri, varlığını ispat için çok uğraştıkları bir problemi, F. Razi&#8217;nin nasıl yaklaştığını, nasıl çözüm getirdiğini göstermektir. (s. 213) Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğunun ispatında, Müşkillü’l-Kur&#8217;an&#8217;ın önemi büyüktür. Çünkü bu suretle, onun ilmi her şeyi kuşatan zatın kelamı olduğu ortaya çıkar. Gelecek zamanlara da ters düşmemesi, harikulade bir özelliktir. (s. 214)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12568" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/indir637657.jpg" alt="" width="143" height="211" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dr. Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">..</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ashab, birçok ayet ve lafzın anlamını Hz peygamberden sormuşlardır. (s. 18 ) &#8220;Ey Rabb&#8217;imiz, unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme.&#8221; (Bakara, 286) <strong>Müteşabihin anlamını ilimde derinleşenlerden başka kimse bilmez</strong>. (s. 26) <strong>Kur&#8217;an&#8217;da müteşabih ayetlerin bulunması insanların ilim ve kültür seviyeleri ile ilgilidir.</strong> (s. 30) <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın tefekkürü emretmesi, müteşabih ayetlerin anlaşılması için itici bir güç oluşturmuştur, insanlar taklitten uzaklaşmış. (s. 31) Müteşabi ayetler sayesinde İslami düşüncenin ufukları gelişmiş ve genişlemiştir. Müteşabi ayetleri anlamaya çalışanlar diğer ilimlere sarılmışlardır</strong>. (s. 32 ) <strong>Kur&#8217;an, bilmeyenlere açıklama ve beyan görevini başta peygamberler olmak üzere ehil kişilere vermiştir.</strong> (s. 33) <strong>Hikmet ile ve derin düşünme ile ilgili olan ayetleri anlayabilmek için Arapça bilgisi, akıl ve ilim yanında tefekkür de gereklidir.</strong> (s. 38 ) <strong>Müteşabi ayetler üzerinde düşünme yasağı konulmamıştır. Ancak bu konuda sapmalara düşülmemesi tavsiye edilmiştir</strong>. (s. 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşkâlî problemi giderme yöntemleri: Arapçayı kullanmak, Ashab, Kur’an&#8217;ı anlamada ilk adım olarak Arapça ve cahiliye dönemi şiirinden yararlanırdı. (s. 41 ) <strong>Kur&#8217;an ve sünnette, hakikat ve mecaz mevcuttur. Bunlar Arapça dilinin özelliklerinden kaynaklanmaktadır</strong>. (s. 42)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nahl suresi, 64. Ayet: “İnsanların ihtilaf ettikleri konuları kendilerini açıklamak için sana kitabı indirdik.”</strong> Hamd kavramı, övgü, medh ve şükür kavramlarından daha kapsamlıdır. (s. 93) Cehennem günahkarların kapatılacakları bir zindan değildir. Aksine orası bir şifahanedir. Şirk hariç, cehennemde her türlü günah silinir. (s. 94 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rububiyet ve vahdaniyetini ifade eden lafız, çoğul değil tekil olarak gelmiştir. Allah varlıkları şereflendirmek ve onurlandırmak için ‘ben yerine biz’ kullanır. (s. 100) “Kur&#8217;an&#8217;ı Biz indirdik” (Hicr, 9) Kur&#8217;an&#8217;ın nüzulünde Cibril görevlendirilmiştir. (s. 101)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;ı bir bütünlük içinde ele aldığımızda, kalplerin neden mühürlendiğini görmemiz mümkün olacaktır</strong><strong>.</strong> (s. 102) Bakara, 9. Ayet: “Onlar, güya Allah&#8217;ı aldatırlar” Münafıkların peygamber aldatmaya çalışmaları, Allah&#8217;ı aldatmaya çalışmalarına eşit tutulmuştur. (s. 103)</span><br /><span style="color: #000000;"> Fetih Suresi, 10. Ayet: “Nitekim peygambere biat Allah&#8217;a biat kabul edilmiştir.” (s. 104)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakara Suresi, 28. Ayet: “Siz nasıl inkar ediyorsunuz. Siz ölüler idiniz, o sizi diriltti, sonra öldürülecek ve yine diriltecektir. Sonra da Ona döndürüleceksiniz.” (s. 106 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hz. Adem ve Hz. Havva&#8217;nın çıkarıldıkları yer, her türlü dünya nimetlerinin bulunduğu bir mevki olabilir</strong>. (<strong>M. Şa&#8217;râvî, Fetava,3/436</strong>)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Harut ile Marut, o iki melek herkese “biz ancak imtihan için gönderildik.”(s.122 ) <strong>Sihir, şer için değil, insanları ondan korumak ve zararını bildirmek için öğretilmişti</strong>. (s. 123 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;ın en önemli yöntemlerinden bir tanesi, ayet hangi konuyu işliyorsa, mezkur ayetin Allahu Teala&#8217;nın o konuya taalluk eden ismiyle bitmesidir. (</strong>s. 128)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali İmran Suresi, 83. Ayet: “Göklerde ve yerdekiler ister istemez O’na teslim oldukları halde inkarcılar, Allah&#8217;ın indirdiğinden başkasına mı arıyorlar?” (s. 162 ) <strong>İnkarcı istemediği halde kevni yasalara göre hayatını devam ettirmektedir</strong>. (s. 163)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali İmran, 90. Ayet: “İnandıktan sonra kafirliğe sapıp sonra ‘inkarcılıkta daha ileri gidenlerin’ tövbeleri asla kabul edilmeyecektir.” Kötü çığır açan, yaymış olduğu bir bidatin kötü etkisi sürdüğü müddetçe günah kazanmaya devam eder. (s. 164)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kadın, evlilik akdi esnasında kocasına başka bir kadınla evlenmemeyi şart koşma hakkına sahiptir. Bu durumda erkek ikinci bir kadın alamaz. (Yusuf  Kardavi, Melamihu&#8217;l Muctemei&#8217;l-İslamî, s. 356)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın İlim ve hikmet sahibi olduğunun geçmiş zaman fiili ile ifade edilmesi: Kur&#8217;an&#8217;da kâne (<strong>كاَنَ</strong>) fiili 5 anlamda (Öncesiz ve sonsuzluk, geçmiş zaman (Neml, 48), şu an (Ali İmran, 110), gelecek ve &#8216;Sâre&#8217; fiili (Sâd, 74)anlamında.) kullanılmıştır. Bunlardan biri de, ezel ve ebed (Öncesiz ve sonsuz)  bildirme anlamındadır.  Nisan Suresi, 103. Ayet: “Namaz müminlere, belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” (s. 183) İnsan suresi, 7. Ayet: “Adaklarını yerine getirirler ve şerri yaygın olacak bir günden korkarlar.” Burada &#8216;Kâne&#8217; fiili, İstikbali (Geleceği) ifade eder. (s. 184) Allah için kullanılan ‘Kâne’ fiili, Belirli bir zaman için değil, Ezel ve ebedi ifade anlamında kullanılmıştır. (Razi, Ebubekir, Enmuzec fi Esile ve Ecvibe min Geraibi Ayi&#8217;t-Tenzil, s.96-97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “Ben sizin kurbanınızı o. Aleyhisselam ömründe kadın, çocuk hatta hayvan bile dövmemiştir. (Müslim, Fedail ,79)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa, 34: Serkeşlik; ahlaksızlık etmek anlamına gelir. (Firüzâbâdî, Besâir, 5/56; İbn-i Manzur, Lisan, 14/43)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa suresi, 79. Ayet: “Size gelen her iyilik Allah&#8217;tandır, başınıza gelen her kötülük de kendinizden.” El ve diğer organlarımızın yaratıcısı Allah&#8217;tır, ancak onlara hayır ve şerde kullanmak insanın iradesine bırakılmıştır. Aklı yaratan Allah&#8217;tır, onu yönlendiren hayır ve şerde kullanan ise insandır. Tüm kainatı, insanın hepsini hareket ve fiillerini yaratan O’dur. (s. 190)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa Suresi, 41. Ayet: “ Ve hiçbir zaman kafirler için, Müminler aleyhine bir yol ve imkan verecek değildir.” Birçok yer ve zamanda kafirlerin Müslümanlara üstünlük ve galebe çalmaları söz konusu, halbuki: Müslümanların mağlubiyeti onların yaptıklarından dolayıdır. Müslümanlar, hal ve tavırlarıyla kafirlere imkan tanımışlar ve Allah&#8217;ın hoşlanmadığı amellerde bulunmuşlardır. (s. 195)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enam Suresi, 1. Ayet: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah&#8217;a mahsustur. Yine de Hakkı tanımayanlar, bunları rablerine denk tutuyorlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;ın yöntemlerinden biri de, tanınıp sakınılması için kötülükleri önce zikretmesidir.</strong> İlk olarak kalp, kötü düşünce, vesveselerden arındırılacak  ve güzel amellerle bezenecektir. Tevhid kelimesi içinde aynısını söylememiz mümkündür. (s. 215 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enam Suresi, 38. Ayet: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” Ayette geçen kitap Kur&#8217;an değil, levh-i Mahfuz&#8217;dur. (s. 216 ) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cennet denilen yer ve yaşadığımız şartlardan ayrı bir yerdedir. Elbiseler, yiyecekler, giyecekler hep farklıdır. (s. 223)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf suresi, 72. ayet: &#8220;Kıyamet gününde &#8216;biz bundan habersizdik&#8217; demeyiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki; &#8216;ben sizin rabbiniz değil miyim?&#8217; Onlar da &#8216;Evet, buna şahit olduk&#8217; dediler. İnsan iyi ve kötü ayırt edebilecek fıtratta yaratılmıştır. (s. 228) Allah kullarını tevhidi algılayacak ve O&#8217;na iman edecek kabiliyette yaratmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf Suresi, 188:  &#8216;Eğer ben gaybı bilseydim.&#8217; Hz Peygamberin gelecek ile ilgili konularda haber vermiyor. Verdikleri de Allah&#8217;ın bildirmesi ile gerçekleşiyordu. Cin suresi, 26 ve 27. ayetler: O razı olduğu elçiye gaybı gösterir.(s. 229 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf suresi, 190. ayet: &#8220;Allah o ikisine güzel çocuk verince, <strong>Allah&#8217;a ortak koşmaya başladılar</strong>.&#8221; Kıssanın Hz Adem ve Havva&#8217;ya ait olduğunu söyleyen hadis israliyyattandır. <strong>İnsanların genel durumları ile ilgilidir ayet. Ayetin öncesinde bunu doğrulamaktadır</strong>. (s. 230)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enfal Suresi, 44. ayet:<strong> &#8220;Allah olacak, bir işi yerine getirmek için savaş alanında karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu.&#8221; Düşmanların az gösterilmesi, Müslümanlara  moral vermek amacıyla idi. Müslümanların az gösterilmesi ise, düşman hazırlık yapmasın amacına matuftur. Eğer Allah onları çok gösterseydi,  Müslümanlara karşı daha fazla hazırlık yaparak çıkacaklardı.</strong> (s. 234)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an peygamberimizin kınanması, Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğunun delilidir. Hz Peygamberin uydurması olsaydı, kendi kendini kınaması düşünülemezdi. </strong>(s. 236)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe Suresi, 5. ayet: &#8220;Haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve bütün Geçit başlarını tutun.&#8221; (s. 239) Antlaşma ile belirlenen yükümlülüklerini yerine getirmeyen saldırgan bir toplulukla ilgilidir. (Esed, Kur’an Mesajı, I/346)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe Suresi, 8. ayet: &#8220;Onların (inkarcıların) çoğu fasıktır. (s. 241) Onlardan azınlığın hidayete erişebileceğini göstermektedir. (s. 242 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe Suresi, 114. ayet: İbrahim&#8217;in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi. Babası Azer, iman edeceği sözünü vermişti, ancak sözünü yerine getirmedi. (s. 244)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunus Suresi, 94. ayet: &#8220;Ey <strong>Resulüm</strong>, eğer sana indirdiğimizden <strong>kuşkuda</strong> isen senden önce kitabı Tevrat&#8217;ı okuyanlara sor. &#8220;<strong>Kur&#8217;an&#8217;ın yöntemlerinden birisi, insanlara yapacağı hitabı Resulullah&#8217;ın şahsına yöneltmesidir. </strong>(s. 250)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hud Suresi, 6. ayet: &#8220;Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı Allah&#8217;a aittir.&#8221; Rızk yaratma, gönderme ve verme Allah&#8217;a aittir. Ancak rızkın adil bir biçimde dağıtılmasına insanlara bırakmıştır. <strong>Mutlu biri yaşam, ilahi prensiplerin uygulanmasına bağlanmıştır</strong>. (s. 252 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hud suresi, 78. ayet: &#8220;Lut, &#8216;Ey kavmim! İşte kızlarım, onlar sizin için temiz; Allah&#8217;tan başkasını da beni konuklarım arasında.&#8221;<strong> İçinde bulunduğu toplumun kızlarını kastetmiştir. Çünkü peygamberler bulundukları topluluğa manevi baba konumundadırlar. </strong>(s. 255)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nahl suresi, 1. ayet: &#8220;Allah&#8217;ın emri geldi. Artık onun acele gelmesini istemeyin.&#8221; Kıyamet kopmadı ama geldi deniyor. Allah için zaman söz konusu değildir. <strong>Kur&#8217;an&#8217;da istikbal (gelecek) anlamında mazi (geçmiş) sıgasının (kipinin) kullanılması, manayı pekiştirmek içindir. </strong>(s. 280)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik: Savaş esirleri konusu, dünyada süregelen savaş politikası ile ilgilidir. <strong>Günümüzde savaş esirlerini değişimine razı olmayan düşman bir ülkeyle savaşıyor olsak, bizim tek taraflı olarak esirleri serbest bırakmamız uygun olur mu?</strong><strong> </strong>(s. 285) Bir kişiyi çalışma kamplarına kapatmak, kölelikten daha iyi midir? (Mevdudi, Resâil Mesâil, II/225-226) Bedir eserlerinden Ebu Aziz esaret durumunu şöyle anlatır: &#8220;Beni teslim ettikleri Ensârînin ailesi sabah akşam sadece hurma ile yetinirken, bana yemek ikram ediyorlardı.&#8221; (Mevdudi, Resâil Mesâil, I/373) Peygamberimizin etrafında ilk etapta köle, Mazlum ve fakir insanlar çoğunluktaydı. (s. 286) &#8220;Kölelik, bütün tutsaklık ve sömürü -sosyal, ekonomik ve politik esaret- biçimlerini kapsar.&#8221; (Esed, Mesaj, III/1274) İnsanın, nefsini dünyaya aşırı bağlamaktan, arzulardan kurtarması da hürriyete kavuşma ve kavuşmama kapsamındadır. (s. 512) İnsanı cehennem azabından kurtarmaya yönelik her amel, esaretten kurtulma kapsamındadır. (Yazır, Hak Dini, 8/5843)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsra suresi, 44. ayet: &#8220;Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunan herkes O&#8217;nu tesbih eder. O&#8217;nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz onların tespihlerini anlamıyorsunuz.&#8221; Her varlığın tesbihi, kendi yaratılış biçimine göredir. (s. 295)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kehf suresi, 55. ayet, İsra suresi 94. Ayet: Her iki ayet, inkar nedenlerini ayrı açılardan ele almıştır. (s. 307 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taha suresi, 20. ayet: &#8220;O&#8217;nu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan oldu.&#8221; Yılanın sergilediği değişik durumları belirtmek içindir. (s. 317)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taha suresi, 27. ayet: &#8220;Dilimden şu bağı, zorluğu çöz.&#8221; (s. 318 ) Allah&#8217;ın, Hz Musa&#8217;nın dilinde bir kekemelik, sürçme ve pepeleme yaratmasının hiçbir nedeni yoktur. &#8216;Ukde&#8217;den kasıt, şive farklılığından doğan zorluktur.(s. 319 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taha suresi, 124. ayet: &#8220;Kim zikrim (kitabımdan) yüz çevirirse, ona sıkıntılı bir hayat olacak.&#8221; Sıkıntı ve ıstırapların yeri kalp ve ruhtur.(s. 322)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müminun suresi, 58-59. ayetler: &#8220;Rablerinin ayetlerine inanırlar, Rablerine ortak koşmazlar.&#8221; İlk ayette iman etmekle, ikinci ayette ortak koşmamakla nitelenmişlerdir. Şirk için önce mümin olmak gerekir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müminun suresi, 101. ayet: &#8220;Su&#8217;ra üfürüldüğü zaman artık aralarında akrabalık bağları yoktur, birbirlerini arayıp da sormazlar.&#8221;; Saffat suresi, 50. ayet: &#8220;İşte o zaman birbirlerine dönerek soracaklar.&#8221; İlk ayet sure üfürüleceği zamandan, ikinci ayette ise, cennetliklerden bahsetmektedir. (s. 334 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nur suresi, 33. ayet: &#8220;Dünya hayatının geçici varlığını kazanacaksınız diye sakın namuslu kalmayı dileyen genç kızları fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa bilinmelidir ki, zorlamalarından sonra Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.&#8221; (s. 340 ) Ayet devam etmekte olan çirkin bir eylemi ortadan kaldırıp yasaklamayı hedeflemiştir. Siz onları zorluyorsunuz, vazgeçin.(s. 341 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şura suresi, 12. ayet: &#8220;Musa şöyle dedi, Rabbim, doğrusu beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.&#8221; (s. 343) Korku, Hz Musa&#8217;nın şahsına gelecek bir zarardan dolayı değildir. <strong>Peygamberler davalar için endişe duyarlar.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şura suresi, 23. ayet: &#8220;Firavun şöyle dedi, alemlerin rabbi dediğin de nedir?&#8221; Ayet, firavunun ifadesini aktarmaktadır. O, Allah&#8217;a karşı saygısız ve duyarsızdı.(s. 344)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kasas suresi, 7. ayet: &#8220;Musa&#8217;nın annesine, onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil&#8217;e) bırakıver, hiç korkup kaygılanma. Çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız diye bildirdik.&#8221; Allah bildirmeseydi de, Hz Musa&#8217;nın annesi kendisini emzirecekti. Bu emir, Hz Musa&#8217;nın annesinin süt ve göğsünü tanıması içindi. Bu sayede, başka kadınların sütünü emmesin, annesini istesin, annesine dönmesine sebep olsun. (s. 353)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lokman suresi, 34. ayet: &#8220;Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah&#8217;ın katındadır. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine kimse nerede öleceğini bilmez.(s. 363) <strong>Ayet, yağmurun Allah tarafından indirildiğini belirtmiştir. Allah dışında bu olayı gerçekleştirmek, kimsenin gücü dahilinde değildir</strong><strong>.</strong> (s. 364) <strong>Ayet, rahimdekinin cinsiyetine değinmemiştir.</strong> Ancak, &#8216;orada meydana gelen harika ve acayip durumlara&#8217; dikkat çekmektedir. <strong>Ayette, &#8216;kim&#8217; anlamına gelen &#8216;men&#8217; edatı yerine &#8216;şey&#8217; anlamına gelen &#8216;mâ/</strong><strong>مَا &#8216; edatının gelmesi de çok önemlidir. &#8216;Mâ&#8217; akılsız olan şeyler, &#8216;Men&#8217; akıllı olan (insan) için kullanılır. Dolayısı ile &#8216;Men&#8217; yani ceninin &#8216;kim&#8217; olduğu değil; &#8216;mâ&#8217; yani, ceninin nasıl geliştiği, nasıl büyüyeceği, ne kadar yaşayacağı, iyi mi kötü mü olacağı vs. konularla ilgilidir. </strong>Cinsiyeti ise bu konular dışındadır. (s. 365)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Secde, 7: İnsan, organlarının biçimi veya teninin rengi ile değil, ruh, ilim ve ahlakıyla insandır. (s. 367)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kadınların, saadet asrında hac, umre, bayram, Cuma, eğitim, çalışma, hasta ziyareti için dışarı çıktıkları bilinen bir husustur. (s. 373)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahzab suresi, 72. ayet: &#8220;Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.&#8221; (s. 377) Emanet, insanı cennet veya cehenneme götürecek olan &#8216;seçme hürriyeti&#8217;dir. (Tantâvî, Fetâvâ,58-59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin suresi, 38. ayet: &#8220;Güneş, kendisi için belirlenen yere akar.&#8221; Son astronomi çalışmalar, Güneş&#8217;in saniyede 12 mil döndüğünü ortaya koymuştur. (s. 385 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin suresi, 65. ayet: &#8220;O gün onların ağızlarını mühürleriz.&#8221; <strong>Ahirette hesap için muhtelif yerler bulunmaktadır</strong>. (s. 386)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sad suresi, 34. ayet: &#8220;And olsur ki Süleyman&#8217;ı fitneye düşürdük ve tahtanın üzerine bir ceset bıraktık. Sonra tövbe ile önceki haline döndü.&#8221; Hz Süleyman&#8217;ın imtihanının hastalık olma ihtimali vardır. Cansız cesed denilecek kadar zayıflamıştı. Şükür ve dua etti, imtihanı başarıyla verdi. (s. 393)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin kabul edeyim.&#8221; (Mü&#8217;min,60) Dua bir ibadettir. Her ibadetini kabul olma şartı bulunduğu gibi, duanın da kabul şartları vardır. </strong>(s. 400)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;da gün: Belirli devir, dönem veya süreler olabilir. (s. 402)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zuhruf suresi, 32. ayet: &#8220;Rabb&#8217;inin Rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Bir kısmını diğerinin üstüne çıkardık ki, derecelerle bazısı bazısını tutsun, çalıştırsın.&#8221; Geçinmede bazı insanların diğerlerine üstün kılınmasını hikmeti nedir? Dünya hayatında insanların birbirlerine muhtaç olduklarını görmekteyiz. (s. 407) İslam, bireyleri beceri ve yeteneklere göre değerlendirir. Allah katındaki üstünlük, kulluk görevinin şuuruna bağlılık derecesi ile orantılıdır. (s. 409)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İncil, Tevrat&#8217;ın bir tamamlayıcısıdır.</strong> (s. 415 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Selamualeyküm, &#8216;Eman verme&#8217; anlamındadır. Selam, &#8216;barış, güven vermektir.&#8217; (s. 423 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tur suresi, 20. ayet: &#8220;Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.&#8221; Henüz gerçekleşmedi halde, neden geçmiş zaman ifadesi kullanılmıştır? Gerçekleşmesi kesin olan bir konu için geçmiş zaman kullanılır. (s. 425 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahirette kadınlara ne verilecektir? (s.425 ) &#8220;Allah, cennette en hayırlı kadınlar için en hayırlı erkekler hazırlanmıştır.&#8221; ( Ahmed Cemal, Yeselüneke, s. 354. Ahmed b. Hanbel&#8217;in Musnedinden naklen)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kamer suresi, 1. ayet: &#8220;Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.&#8221; (s. 431) Ayın yarıldığını haber veren rivayetler, Ahad derecesinde olup, tevatür seviyesine ulaşmamaktadırlar. Ayet, kıyamet ve imanın işlendiği bir surede geçer. (s. 432)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rahman suresi, 6. ayet: &#8220;Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.&#8221; Secde etmeleri, yaratılış gayelerine uygun olarak Allah&#8217;a boyun eğmeleridir. (s. 433) Tesbih Hücre, atom ve galaksilerin hepsi Allah&#8217;ın yarattığı minval üzere hareket etmektedirler.(s. 444 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tekrar etmek, önemli konuları pekiştirmek için Arap dilinin özelliklerindendir.</strong> (s. 434) Günümüzde siyasi ve ticari şirketler, tekrarı propaganda ve reklamlarda çok kullanırlar. (s. 436)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mücadele suresi, 12. ayet: &#8220;Ey iman edenler, peygambere gizli bir şey danışacağınız zaman, konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için hem bir hayır hem de daha ziyade bir temizliktir. Fakat gücünüz yetmezse, şüphe yok ki Allah bağışlayıcıdır esirgeyicidir.&#8221; (s. 449 ) Devlet erkanı ile yapılacak bazı özel görüşmeler, geliri devlete vermek kaydıyla, makbuza bağlanabilir. (s. 450)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mikrop dediğimiz tek hücreliler eğer sadece 5 gün ölmeden üremelerini devam ettirseler, bütün dünya mikroplarla dolardı. (s. 466 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hakka suresi, 17. ayet: &#8220;O gün Rabb&#8217;inin arşını sekiz Melek taşır.&#8221; Kabe için kullanılan &#8216;Allah&#8217;ın evi&#8217; tabiri de bu anlamdadır. Bu, Allah&#8217;ın mekan içinde bulunduğunu göstermez. (s. 469)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Suyuti&#8217;nin, birçok konuyu incelemeden nakletmekle yetindiği bilinen bir özelliğidir. (s. 470)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hakka, 40: &#8220;Kur’an elbette değerli bir elçinin sözüdür.&#8221; Ayette geçen  &#8216;Resul&#8217; sözü, Kur&#8217;an&#8217;ın elçi sözü olmayıp, onun sadece Allah tarafından görevlendirilen bir haberci, vasıta olduğunu gösterir. Aynı surenin takip eden 43. ayetinde Kur&#8217;an, &#8220;O, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir.&#8221; denmekte ve sonraki, Hakka suresi, 44 ve 45. ayetler: &#8220;O, bizim adımıza bazı laflar uydurmaya kalkışsaydı, elbette biz onu o yüzden yemini ile yakalardık (Kuvvetle hıncını alırdık).&#8221; buyrularak, asırlar öncesinden ayetlerden yanlış anlam çıkartmaya çalışan İslam düşmanlarına cevap üzerine cevap verilmektedir. Kur&#8217;an&#8217;ın 300 küsur yerinde, &#8216;de&#8217; emrinin kullanılır. Bu da, Kur&#8217;an&#8217;ın hem söz hem mana olarak Allah sözü olduğunu kanıtlar. Kur&#8217;an sadece mana olarak peygamberimize bildirilse, söz ile ifadesi peygamberimize bırakılsa, &#8216;de&#8217; emirlerine gerek kalmazdı. (s. 471) &#8216;De&#8217; emirleri, inen ayetlerin peygambere ait olmayıp Allah&#8217;tan geldiğini gösteriyordu.&#8221; (s. 546 ) Ayrıca ateistler, Kur&#8217;an&#8217;da bazı tekrarları dillerine dolayıp gereksiz olduğunu ileri sürüp Kur&#8217;an&#8217;da hata ararken bu kadar tekrarı görmeyip, &#8216;de&#8217; sözüne gerek bırakmayan bu ayetten Kur&#8217;an&#8217;da hata arama gayretleri de paradokslarını, samimiyetsizliklerini gün yüzüne çıkarmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mearic suresi, 4. ayet: &#8220;Melekler ve ruh (Cebrail) süresi 50.000 yıl tutan bir günde ona yükselip çıkarlar.&#8221;; Hac suresi, 47. ayet: &#8220;Rabb&#8217;inin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan 1000 sene gibidir.&#8221; Birinci ayet ahiret bağlamında zikredilmiştir. İkinci, ayet dünya günleri ile ilgilidir. (s. 473 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müzzemmil suresi, 4. ayet: &#8220;Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.&#8221;; Kamer suresi, 17. ayet: &#8220;Andolsun ki Kur&#8217;an&#8217;ı düşünmek için kolaylaştırdık fakat düşünen var mı?&#8221; (s. 482 ) Kur&#8217;an&#8217;ı okumak, ezberlemek, anlamak kolay; Ancak bu kolaylığı insanlara anlatmak ağır ve zordur. (s. 483)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mürselat suresi, 19. ayet: &#8220;O gün hakikati yalanlayanların vay haline.&#8221; <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın önemli eğitim yöntemlerinden birisi, korkutma yoluyla kötülüklerden vazgeçirmektir. Müjde verme, teşvik etme ve yöntemlerini istediği gibi korkutma yöntemini de kullanmaktadır</strong>. (s. 490)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fecr suresi, 6. ayet: &#8220;Görmedin mi Rabb&#8217;in ne yaptı Ad kavmine?&#8221; Ad kavmi Peygamberimizden çok uzun süre önce yaşadığı halde Peygamberimize görmedin mi denilmesi? <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın yöntemlerinden birisi, uzağı göz önüne getirmek ve olayları müşahede edercesine canlandırmaktır. Zira sana vahiyle gelen yakın ilmi, bizzat müşahede gibidir</strong>.(s. 508 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fecr suresi, 22. ayet: &#8220;Rabbim gelip melek(ler) saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır.&#8221; <strong>Arapçada çoğul yerine tekilin kullanılması geçerli bir kuraldır</strong>. &#8220;Sizler kitap(lar)ın tümüne inanırsınız.&#8221; (Ali İmran suresi, 119. ayet) <strong>Kur&#8217;an, Arapça nazil olduğundan Arapça kurallarını uygulamaktadır.</strong> (s. 509 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah Teala, inkarcıların iyi faaliyetlerinin karşılığını bu dünyada, rızık, sağlık ve uzun ömür vs olarak verir.</strong> Münkerlerin bazı iyi amellerinden dolayı cezalarının hafifletilmesi söz konusudur. (s. 529)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tebbet suresi, 1. ayet: &#8220;Ebu Leheb&#8217;in iki eli kurusun kurudu da.&#8221; <strong>Allahu Teala&#8217;nın, Ebu Leheb ve karısının iman etmeyeceklerini önceden haber vermesi, Kur&#8217;an&#8217;ın mucizelerindendir. Zira insanın son nefesteki durumunu Allah&#8217;tan başka kimse bilmez.</strong> (s. 550)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abdullah bin Mesud&#8217;un Felek ve Nas surelerini mushafına yazmadığı rivayet edilmiştir. (Buhari, Tefsir, 114) Bir sure veya ayetin bir sahabenin mushafında kaydedilmemesi ayrı, onların Kur&#8217;an&#8217;dan oluşlarının inkar edilmesi ayrıdır.<strong> İbni Mesud&#8217;un da bulunduğu cemaat namazlarda söz konusu iki sure okurmuş ve bu konuda herhangi bir itiraz vaki olmamıştır.</strong> (Keşmirî, Faydu&#8217;l-Bâri alâ Sahihu&#8217;l-Buhâri 4/261) daha da önemlisi bu iki sureyi, İbni Mesut tarafından yazılmadığını söyleyen rivayetin &#8220;ehad hadis&#8221; olması yani kesinlik bildirmeyen bir rivayet olmasıdır. Tabii, bu bilginin ateist veya oryantalistlerce bir önemi yoktur, ne manaya geldiğini bildikleri konusu da ayrı bir mevzudur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ın hedefi, insana rehberliktir. Gayesi, insanı inkar ve yaratıklara boyun eğmekten kurtarmaktır. (s. 561) Müteşabih ayetler, üzerinde düşünme ve etüt yapmanın gerekliliğini gösterir. Her haberin gerçekleşeceği bir zaman ve ortam vardır. İnsanlar bunu er geç öğreneceklerdir. Kur&#8217;an&#8217;ı anlamanın önündeki engellerin, takva ve ilim azığıyla aşılabileceğini öğrendik. (s. 562) Her dönemin müşkilatı değişik olacaktır. <strong>Allah sözün en doğrusunu söyler</strong>. (s. 563) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12569" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muskilu-l-kur-an-2022-1.png" alt="" width="162" height="248" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;a yönelik eleştiriler objektiflikle makyajlanarak ve ilmîlikle ambalajlanarak okuyucuya sunulmaktadır. Çoğu zaman eleştirilerin sahipleri gülünç duruma düşmektedirler. Oryantalistler, Batı hayranı olan elitlerden azımsanamayacak bir kitleyi peşlerine sürüklemişlerdir. (s. 12) İbni Kuteybe hicri üçüncü asırda İslam düşmanlarının &#8220;ayetleri yerinden/bağlamından saptırıp onu asli mecrasından ayırarak&#8221; Kur&#8217;an&#8217;da çelişki bulmaya çalıştıklarını ifade etmektedir. (Kuteybe, T. Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 22) <strong>Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, Kur&#8217;an&#8217;da var olduğu ‘sanılan’ çelişkiler demektir. </strong>(s. 16) Eskiden işkallar Kur’an&#8217;ın lafız, mana ve delaleti ile ilgili iken yeni işkallar teşri ve Kur’an&#8217;ın cem’i alanına kaydırılmıştır. (s. 20) Kutsalı tanımayan ve çağdaş profan zihniyet, kendi seküler tasavvur evrenine girmeyen olguları ve değerlendirmeleri kabullenmek istememektedir. Elitler pozitivist zihniyetlerine uymayan hiçbir şeyi kabul etmezler. (s. 21) <strong>Kur&#8217;an insan ürünü olan eserlerin tamamından farklı bir formülasyonla şekillenmiştir. Bu durum kimilerini olumlu kimilerini de olumsuz yönde etkilemektedir. Kur&#8217;an itikadi, ahlaki, sosyal alanlarda insanlığı yeniden yapılandırma amacıyla indirilmiştir. Kur&#8217;an çok çeşitli konulara birçok olaya değişik üsluplarla atıfta bulunmuştur.</strong> (s. 23-25) <strong>Kur’an&#8217;a düşmanlık besleyenler “sanal” uyuşmazlık ve ihtilafları yüzde yüz hakikatmiş gibi gösterirler.</strong> <strong>Kur&#8217;an farklı insani seviyeleri dikkate alarak bazen akla, bazen kalbe, bazen de duyguya hitap etmiştir</strong>. (s. 26-28)  Kur&#8217;an, Gai Eaton&#8217;un ifade ettiği gibi &#8220;Bizim sınırlandırıcı tanımlamalarımızın ve referans çerçevelerimizin dışında kalan niteliklerle mavsuf olan Arapça ile nazil olmuştur.&#8221; Kur’an&#8217;ın indiği ortam, dil üstatlarının nitelik ve nicelik açısından zirvede olduğu bir ortamdır. (s. 29) Kur’an tüm edebiyat müstekbirlerine meydan okumuştur. Onlar Kur&#8217;an&#8217;a karşı düşmanlık dürtüleri içinde son derece bilinmiş bir durumdaydılar. (s. 31) Tarihi hiçbir kayıtta onlardan tek bir kişinin, ‘Kur&#8217;an dilinin bozuk olduğunu’ söylediğine rastlanılmamaktadır. (s. 32) Adamın biri ibni Sureyc&#8217;e eğer şunu sordu: “Allah, Beled suresinde kasem fiilinin başına olumsuzluk ifade eden ‘lâ’ bağlacını getirmek suretiyle yemin etmeyeceğini beyan buyurmuş, sonra Tin suresinin 3. ayetinde ise ‘Bu güvenli olan şehre and olsun’ şeklinde de yemin etmiştir. Bu çelişki değil midir?” Alim şu şekilde cevap verir: “Araplar bazen kelamlarının arasına ‘la’ harfini sokarlar ancak manasını iptal ederler” Daha sonra buna Arap şiirinden de örnekler verir. (s. 33) Müşriklerin teslim bayrağını çekerek Müslümanların safına katılmalarını sağlayan Kur’an’ın edebi çekiciliği ve güzelliği değil midir? (s. 36) Utbe bin Rebia, ‘ey Muhammed! Eğer sen başkanlık peşinde isen seni başkanımız olursun, eğer evlenmek istiyorsan beğendiğin Kureyş’li kadınlardan 10 tanesiyle seni evlendiririz, eğer mal istiyorsan sana zürriyetine yetecek kadar mal toplarız, eğer cin çarpmasından ileri geliyorsa bu gördüğün seni tedavi etmek için mal toplarız.’ teklifinde bulunur. (s. 37) Hz peygamber, Fussilat suresi 12. ayeti okuyarak ona cevap verir: “Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki, Ad ve Semud’u helak eden bağırtıya benzer bir bağırtı ile sizi uyarıyorum.” (s. 38) Utbe, ‘Vallahi ben Muhammed’den, benzerini asla duymadığım bir kelam duydum.’ diyecektir. (s. 39) Onlar Müslüman olmakla keyifli, zevkli bir şey yapmıyorlardı. Emniyetli bir sürece de girmiş olmuyorlardı. Tersine mal ve can güvenliği açısından sıkıntılı, zahmetli, korkulu bir süreci tercih etmiş oluyorlardı. (s. 41) Günümüzde oryantalistlerin Kur’an&#8217;ın yüceliğini dile getiren itirafları hayli kabarıktır. R.L.Blachere, ‘peygamberin surelerde tekrarladığı ayetlerin bir dinamizmi, parlaklığı ve yüceliği vardır. Kur&#8217;an her şeyden önce insanların yücelttiği bütün metinlerin üstünde muhteşem edebi ve zarif bir metindir.’ (s. 46) L.E.Cobold, ‘Gerçek şu ki, Kur&#8217;an&#8217;ın cümleleri ve güzel üslubu kalemin anlatamayacağı ve tarif edemeyeceği bir şeydir. Kur’an şiir, tarih değildir. Budistlerin kitabına benzemez. Felsefi hutbeler de değildir. Belki o yüce kalplerde yankılanan nübüvvet sesidir. Kur&#8217;an kıssalarının uyumu, temsillerinin ilginçliği en üst mertebesine çıkmıştır. Okuyucusu asla bıkmıyor ve o da tekrarla yıpranmıyor.’ (s. 47) H. de Castries, ‘İnsan aklı, bu ayetlerin ümmi bir adamdan nasıl meydana geldiği hususunda hayrete düşmektedir. Bütün Doğu, insanoğlu düşüncesinin lafız ve anlamda Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzerini getirmekten aciz olduğu hususunu itiraf etmektedir. Ancak biz batılılar düşüncelerimize aykırı olduğu için Kur’an’ı anlayamıyoruz. Jan Jak Russo, şu sözlerinde isabet etmiştir: Bazı insanlar Muhammed’den Kur’an’ı işitseler hemen secdeye kapanır ve şöyle derlerdi: Ey Allah’ın elçisi peygamber. Bizi de yanına al. Çünkü biz senin için ölmeyi veya sana yardım etmeyi severiz.’ (s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hem metodik hem de epistemolojik bakış açısıyla bakıldığında Kur&#8217;an&#8217;ın mesajlarında, hükümlerinde, haberlerinde hiçbir çelişkinin olmasını mümkün olmadığı görülür. (s. 51) <strong>Çelişki ve tutarsızlık iddiaları Kur&#8217;an&#8217;î bağlamını anlamamaktan, dilin ifade biçimlerini, hakikat, mecaz, kinayeyi anlayamamaktan, fiillerin farklı bağlantılarını düşünememekten, aynı anlamla ilgili karşılıklı ayetleri iyice incelememekten ileri gelmektedir</strong>. (s. 53) <strong>Kur&#8217;an&#8217;da problem olarak ileri sürülen durumların her biri ‘görüntüsel’ işkal olmaktan öteye geçmemektedir.</strong> (s. 54)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşkalin sebeplerini ikiye ayıracağız. (s. 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dilsel sebepler: Arabi ilimler de, cümle içerisinde var olması düşünülen kelami kayıtların, harf ve kelimelerin kaldırılmasına hazf denir. (s. 56) Belagatın/söz sanatının en yüksek zirvesi olan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de kuşkusuz çok yaygın ve çok çeşitli olarak hazf kullanılmıştır. (s. 57) <strong>Kur&#8217;an, Arap kelamında kullanılan tekrar, mecaz, teşbih gibi üslupları çok büyük bir maharetle kullanmıştır. </strong>Kur&#8217;an, Arap dilinde birer te’kid/pekiştirme edatı olan kasem/yemin, tekrar türlerini sıkça kullanmıştır. Tekrar Arapların mesaj vermek veya bildikleri mesajı iyi pekiştirmek için öteden beri kullandıkları belagatli kelami bir üsluptur. Razi: “Tekrar pekiştirmeyi ifade eder.” der. Modern zamanlarda yazılı ve görsel medyada günlük reklamların tekrarı bu metodun çağlar boyunca kullanıldığını göstermektedir. (s. 59) Aynı anlamı değişik bir üsluplarla dile getiren ayetlerin çeliştiğini sananlar, asıl işkal onların hazfi yeteri kadar zihnen sindiremeyişlerinde ve Arap kelamının esprili üsluplarını olgun bir şekilde kavrayamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. (s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Anlamsal sebepler: Kur&#8217;an çok çeşitli olaylara ve değişik olgulara değinmektedir. Dünya ahiret, gelmiş gelecek gibi. <strong>Kur&#8217;an belagatin en can alıcı noktası olan icazdan da hiç taviz vermemiştir.</strong> <strong>İcaz az ve öz mesaj vermektir.</strong> <strong>Bazen aynı kişilerle ilgili farklı zamanlarda meydana gelen farklı durumları, zamanla hiç kayıtlamadan anlatır</strong>. (s. 63) Mesela, Mü’minun suresi 101. ve Saffat 27. İle Tur 25. ayetler buna örnek verilebilir. Buralardaki soramama durumu Sur’a 2. üfürülüşün başlama zamanına tekabül eder, sorma durumu ise, ikinci Sur’a üfürülüşünden sonraki zamana tekabül eder. (s. 64) Adem&#8217;in yaratılış evrelerini bildiren ayetler değişik evrelere işaret eder. (s. 67) Mecazı, tafralı ve sanatlı bir biçimde kullanma hususunda Arapça ön sıralarda yer almaktadır. (s. 74) Kur&#8217;an birçok yerde evrende doğal görülen birçok olayın asıl fail ve yaratıcısının Allah olduğuna dikkat çekmektedir. Kur&#8217;an, görünüşte insanların yaptığı fiilleri de zaman zaman Allah&#8217;a isnat etmektedir, çünkü gerçek yaratan O’dur.  (s. 77) Şura Suresi 45. ayette kafirlerin kıyamet günündeki durumları anlatılırken, Kaf suresi 22. ayette Hz peygamberin nübüvvet öncesi ve sonrası durumu anlatılmaktadır. (s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kıraatler: Kureyş lehçesi Hicazlıların ve diğer Araplarının lehçelerinin en fasihi; Açık ve düzgünü idi. Kur&#8217;an Kureyş lehçesiyle nazil olmuştur. (s. 86) Hz peygamber Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilk nüzul yıllarında bir telaffuz kolaylığı sağlamak üzere Arapların Kur&#8217;an&#8217;ı farklı lehçelerle okumasına izin vermiştir. Bu farklı okuyuşlar Hz Osman&#8217;ın dönemine kadar devam etmiştir. Kur&#8217;an&#8217;ı farklı lehçelerle okumaları ciddi ihtilafların ortaya çıkmasına neden olunca Hz Osman, Kur&#8217;an lehçesi üzerinde birleşme kararı alıp bunu resmi musafta uygulamaya sokmuştur. Kur’an&#8217;ın sadece bazı kelimelerin farklı okuyuş biçimleri ile kıraatler ortaya çıkmıştır. (s. 87) Farklı kıraatlerde, ana manayı ve kök anlamı etkileyecek bir değişiklik söz konusu değildir. Kur&#8217;an o kadar asla uygun, dikkatlice, titiz bir şekilde korunmuştur ki, bırakın bir cümle veya bir ayetin değişmesini, bir kelimesinin bir harfi bile farklı biçimlerde okunmuş ise, o bile mutlaka kayıt altına alınmıştır. (s. 88)  İslami ilimlerin hepsinin ilk kuruluş materyalinin tamamı Kur’an’dan alınmıştır. (s. 92)  <strong>Müşkil alanında yazılan eserler dikkatle incelendiğinde, kişinin Kur’an&#8217;ın yüceliği, güzelliği ve icazı karşısında güveni artar.</strong> (s. 96)  <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın ele aldığı konuların zengin ve enginliği, farklı alanların seçilmesi, değişik kesimlere hitap edilmesi ve değişik mesajların ulaştırılma çabası, Kur’an&#8217;ın çok kısa veciz ve muhtasar/kısa bir üslup seçmesini kaçınılmaz kılmıştır.</strong>  (s. 118)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13732" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Muskilul-Kuran-hcelik.jpeg" alt="" width="136" height="214" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek </span></p>
<p> </p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html">Müşkilü’l-Kur’an ve Müşkilü’l-Kur’an ile ilgili 4 Kitap Özeti</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Misyonerlik Dosyası</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/misyonerlik-dosyasi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/misyonerlik-dosyasi.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2021 08:10:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[misyonerler]]></category>
		<category><![CDATA[misyonerlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=11931</guid>

					<description><![CDATA[<p>Konu ile bağlantılı ‘Papa ve İncil’, ‘Batı medeniyeti’,  ‘Oryantalizm yanılgısı’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz. Giriş “Hristiyanlığı yayma yolunda görev alan; rahip, papaz veya din adamlarına da misyoner denir.” (Mehmet Kocaoğlu Misyonerlik Faaliyetlerinden Pontus Rum Devletine Uzanan Süreç, Giresun Tarihi Sempozyumu, 24- 25 Mayıs 1996, Bildiriler, İstanbul, 1997, s. 236) “Misyonerlik, Hristiyanlığı yayma faaliyeti.” (Kerim [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/misyonerlik-dosyasi.html">Misyonerlik Dosyası</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #808080;">Konu ile bağlantılı ‘Papa ve İncil’, ‘Batı medeniyeti’,  ‘Oryantalizm yanılgısı’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Giriş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hristiyanlığı yayma yolunda görev alan; rahip, papaz veya din adamlarına da misyoner denir.” (Mehmet Kocaoğlu Misyonerlik Faaliyetlerinden Pontus Rum Devletine Uzanan Süreç, Giresun Tarihi Sempozyumu, 24- 25 Mayıs 1996, Bildiriler, İstanbul, 1997, s. 236) “Misyonerlik, Hristiyanlığı yayma faaliyeti.” (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 13) iken “Misyoner ise, din yaymaya çalışan papazlara verilen addır.” (Alfred Bertholet, Wõrterbuch der Religionen, Stuttgart 1962, s. 362)  “Latince ‘missio’dan gelen misyon sözlükte ‘görev ve yetki’, misyoner ise “görevli olan kişi” anlamına gelmektedir. İslam ülkelerine yönelik yoğun misyonerlik faaliyetleri Batılı milletlerin ‘sömürge faaliyetlerine paralel biçimde’ ortaya çıkmıştır. Misyonerler sömürge yönetimleriyle yakın ilişki içerisinde olmuşlar ve karşılıklı çıkar gözetmişlerdir. Günümüz misyon teknikleri arasında en dikkat çekici olanı “kültüre uyarlama” yöntemidir. Bu yöntemde Hristiyan mesajı ve değerlerinin yerel kültürler, şartlar, değerler ve öncelikler gözetilerek sunulması hedeflenir.” (DİA, misyonerlik maddesi) “Misyonerlere destek veren devletler, kiliseler, siyasiler, holdingler ve bilim çevreleri” olduğu gibi “Batılı Hristiyan devletler de misyonerliği ekonomik çıkarları uğrunda sömürgecilik için bir basamak olarak da kullanmaktadırlar.” (Doç. Dr. Remzi Kılıç, Misyonerlik ve Türkiye’ye yönelik misyoner faaliyetleri, TÜBAR-XIX-/2006-Bahar, s. 340) “Misyonerler, Hristiyanlığın bir sonucu olarak kabul ettikleri, Batı Uygarlığının nüfuz alanını genişletmek, eskiden kendilerine ait olan yerlere yeniden sahip olmak, dünyayı Hristiyan-Batı Kültürü ile etkilemek ve dünyadaki bütün rejimleri değiştirmek amacını gütmektedirler.” (Abdurrahman Küçük, Misyonerlik Nedir? Dinler Tarihçileri Gözüyle Türkiye’de Misyonerlik, Sempozyum 01-02 Ekim 2005, s. 32)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Misyonerler çalışmaları dini olmaktan çok siyasidir. Onlar Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanları kışkırtıyorlar ve imparatorluğu yıkmayı hedefliyorlardı.” (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall, s. 88) kutsalkitap.org adlı misyoner sitesi, &#8216;Misyonerlik Nedir? Misyonerlerin Amacı Nedir? Bölücülük Müdür?&#8217; başlıklı yazısında, misyon kelimesinin, “görev” misyonerin ise “bu görev için atanan kişi” anlamına geldiğini yazdıktan sonra “amacımız asla herhangi bir ülkenin siyasi yada politik işlerine karışmak; Bozgunculuk yaratma, yönetim yada iktidarlara ve kanunlara karşı gelmek mümkün değildir.” diye yazsalar da, ‘Çanlar köyü kampı’ adlı site, “Bir misyoner, çalışmalarını ‘gayriresmi iletişim yoluyla’ gerçekleştirebilir.” (online.campbellsville.edu/career-outcomes/missionaries) diye açıkça yazmaktadır. Ve bu çalışmalar sonucunda “Misyonerler özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde Kürt ve Nasturilerin ayaklanmalarında önemli rol de oynadılar. Bunda ayrıca 17. yüzyıldan itibaren bölgeye gelen Fransız ve İtalyan Katoliklerinin de payı büyük olmuştur. 1829’da Yunanistan’ın 1908’de Bulgaristan’ın ve I. Dünya Savaşından sonra da Arap topraklarının Osmanlı’dan kopmasına da misyoner faaliyetlerinin küçümsenemeyecek katkıları olmuştur.” (Ayten Sezer, Osmanlı döneminde misyonerlik faaliyetleri, ait.hacettepe.edu.tr/akademik/arsiv/misy.htm) Özellikle “İngiltere, belirlediği hedeflere ulaşmada sömürgecilik ve misyonerliği en etkin şekilde kullanan ülkelerden biri olmuş.” (B. Bolat, Ratip Ayaz, İngiliz misyonerlik faaliyetlerinin Osmanlı devleti’nin yıkılış sürecine etkileri, s. 39) ve bu “Misyonerler XV. yüzyıldan sonra da Hristiyan devletlerin işgal ettiği sömürge topraklarındaki insanları Hristiyanlaştırma faaliyetinde olarak kullanılmıştır.” (Abdurrahman Küçük, “Misyonerlik Nedir? Dinler Tarihçileri Gözüyle Türkiye’de Misyonerlik, s.19) Ama zamanla misyonerlik de kılık değiştirmiştir. “1961’de Yeni Delhi’de yapılan toplantıda “Dünya Kiliseler Konseyi” kurulmuştur. Bu konseyde alınan kararlar gereğince “Hristiyanlığın yayılması için bir yere kilise yapmak kalıcı ve isabetli bir yol değildir. Orada asıl ‘kalıcı olan Hristiyanlığın, o toplum kültürü içerisine nüfuz etmesidir.’ Yoksa Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çalışıp durmayın. Onlara Hristiyan adetlerini, bayramlarını, kültürünü ve ahlakını aşılamaya çalışmak en avantajlı yoldur” denmek suretiyle misyonerlere yeni hedefler gösterilmiş ve “karakter inşası” önem kazanmıştır. (Ömer Turan, Avrasya Coğrafyasında Misyonerlik Faaliyetleri, Avrasya Etütler, 2002, s. 22; Hüseyin Canyaş, O. Canyaş, osmanlı’dan günümüze misyonerlerin kültürel alandaki faaliyetleri, TÜBAR-XXXI-/2012-Bahar, s. 72)</span></p>
<p><strong>Detay</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam düşmanı olanlar, “İçlerindeki çekememezlik yüzünden, Müslümanları, inandıktan sonra küfre döndürmek isterler.” (Bakara, 109) &#8220;Kitap ehlinden bir cemaat, sizi doğru yoldan saptırmak ister. Halbuki onlar ancak kendilerini saptırırlar da farkına varmazlar.&#8221; (Ali İmran, 69) &#8220;Ey kitap ehli, niçin hak olan yolu eğri göstermeye çalışıyorsunuz?&#8221; (Ali İmran, 99)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Bazı Batılı yazar ve düşünürler, kasıtlı olarak veya iyice araştırıp incelemeden İslam’a ve onun yüce peygamberine karşı haksız isnatlarda bulunmayı adeta bir takıntı haline getirmişlerdir. İslam’ı ve Müslümanlığı önyargısız bir şekilde anlama gayreti göstermeden, dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan Müslümanların hayat tarzlarını, davranışlarını ele alarak olumsuz bir kanaat ortaya koyuyorlar. İslam’ın evrensel mesajını bir tarafa bırakarak, belli olaylar üzerinden giderek dinimizi karalamak istiyorlar. Bunun ardındaki sebep açıktır; Batı’da kiliseden koparak İslamiyet’e yönelen insanların sayısında küçümsenmeyecek ölçüde artışlar vardır. Bu artış kiliseyi tedirgin etmektedir. Son yıllarda Müslüman dünyasına ve özellikle de ülkemize yönelik misyonerlik faaliyetlerinin yoğunlaşmasındaki sebep bu panikten ileri gelmektedir. Bir sevgi ve barış dini olan İslam’ın imajını kanlı terör olaylarıyla zedeleyip, Hristiyanlığın yıldızını parlatmaya çalışıyorlar.&#8221; (Mehmet Nuri Yılmaz, Hürriyet, 12.08.2005)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Papa ll. John Paul, 24 Aralık 1999&#8217;da Hristiyan misyonerliğin hedeflerini şöyle açıklamıştır; &#8220;Birinci bin yılda Avrupa, ikinci bin yılda Amerika ve Afrika Hristiyanlaştırıldı, üçüncü bin yılda ise Asya&#8217;yı Hristiyanlaştıralım.&#8221; (Doç. Dr. Osman Cilacı, Hristiyanlık propagandası ve misyonerlik faaliyetleri, s. 146) “İkinci Cihan harbinin sonunda itibaren de Hristiyan misyonerleri Türkiye&#8217;deki faaliyetlerini hayli artırmışlardır.”  (İspanyalı eski Katolik papaz Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Hristiyanlığa Reddiye, s. 6)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “Oryantalizm, yaptığı çalışmalarda bir yandan da misyonerlere doküman hazırlanmıştır.” (Osman Cilacı, s. 45) İslam düşmanı “Oryantalistlerin dini hedefleri de misyonerlik.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 67) olmuştur. “Oryantalizm de Müslümanları Hristiyanlaştırma amacını güder. Dinler arası diyalogdan amaç ise, İslam’ı tanıma değil tanımlamadır. (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 123, 124) “John Takle, Osmanlı Devleti içindeki gizli misyonerlere şöyle seslenir: &#8216;Onların kitabını, yani Kur’an&#8217;ı, dinlerine karşı kullanmanız gerekiyor. Zira o Kur’an İslam&#8217;da en keskin silahtır. Kur’an&#8217;ın yeni bir şey getirmediğini ve içeriğinde yeni hükümler gibi görünen şeylerin doğru olmadığını insanlara göstermeliyiz.&#8217; (J. M. Zwener, İslam and Missions, s. 217) Bu bakış açısı Batı dünyasında çok uzun bir müddet İslamiyet&#8217;in yanlış bilinmesine, bu yüzden de İslam&#8217;a karşı kin duyulmasına neden olmuştur. Bu, doğal olarak misyonerlik faaliyetlerinin bir sonucudur. Profesör Edward Mead Earle&#8217;nin şu yorumu dikkat çekici bir tespittir: “İslam dünyasının, özellikle de Türklerin, Batı kamuoyunda yanlış tanınmasından misyonerler sorumludur. Amerika&#8217;da da, onlar bizlere, İslamiyet&#8217;i ve Müslümanları alay eder bir şekilde anlattılar.” (Earle, Yakındoğu&#8217;da Amerikan misyoner grupları, s. 7) Misyonerlik, &#8216;ötekine&#8217; -Batılı olmayana- yönelik üstünlük mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Oryantalizm gibi misyonerlik de, sömürgeciliğin keşif koludur!  Misyonerler elde ettikleri bilgilerle bir yandan Hristiyanlığın yayılmasını amaçlarken  öte yandan da, bağlı bulundukları ülkelerdeki siyasal kesimlere, elde ettikleri bilgileri iletirler. Misyonerliği ve oryantalizmi, dinsel ve siyasal emperyalizmin ta kendisi olarak göstermek ve doğu toplumlarına sızan Truva atı olarak görmek yanlış olmaz.” (Ömer Baharoğlu, Oryantalizm İslam ve Türkler, s. 50-51) “Yeni sömürgecilikte misyonerler ve onların açtıkları okullar da önemli rol oynamaktadır.” (Mehmet Şevket Eygi, Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Hristiyanlığa Reddiye, s. 123) “Kiliseler başka ülkelerde okullar açmışlardır fakat okutulan derslerin kökeni misyonların temsil ettiği kilisenin inançlarına dayanmaktadır.” (Ali Ömer, Hristiyanlığı terk ederek İslamiyet’i kabul edişimin sebepleri, s. 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Amerikalı protestan misyoner Everett P. Wheeler: &#8220;Biz Türkiye’de Hristiyanlık için okul, hastane açıyoruz. Türkler bizi istemeyebilir, ama oranın sahibi Türkler değil ki!&#8221; (Everett P. Wheeler, The Duty of the United States of America to American Citiens in Turkey, s. 3) demektedir. “Misyonerlerin sömürgecilik yolunda yardımcı oldukları da bilinmektedir.” (İspanyalı eski Katolik papaz Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Hristiyanlığa Reddiye, s. 6) “Misyonerler aynı zamanda sömürgeciliğin de ajanlarıdır. Onlar sömürgeciliğin ajanları olarak milliyetçilik ideallerini yaydılar. Misyonerler Hristiyanlığa ikna edilebilsinler diye, Müslümanların zihinlerinde İslam&#8217;ı lekelemeye yönelik hiçbir çabadan geri durmadılar. Bunlardan biri olan Samuel W. Zwemer, İslam&#8217;ı Hristiyanlık için bir tehlike ve onun baş belası olarak görüyordu. “Biz ya galip gelmeliyiz ya da mağlup. Kökeni, tarihi ve şu anki yaklaşımı ile İslam anti Hristiyan’dır.” diyordu. Ona göre İslam, savaşlar çıkaran bir din, Hristiyanlık ise insanlığın en mükemmeli ve kötülüklerden ve ahlaksızlıklardan en uzak olan din idi. Duncan B. MacDonald, misyonerlik hedeflerine ulaşılması için en etkili yolun İslam&#8217;a doğrudan saldırmak değil, “yeni fikirlerin onun temellerini kemirmesini sağlamak” şeklinde özetlenebilecek bir metodu savunuyordu. Misyonerlerin iki amacı olmuştur: Birincisi Müslümanları Hristiyanlaştırmak ki, bunda başarı sağlayamamışlardır. İkinci amaç Müslümanlar Hristiyanlaştırılamıyorsa, o zaman ‘sekülerleştirilmeliydi.’ Bu sayede Müslümanlar sömürgesel yayılmaya ve sömürüye yönelik bir tehlike olmayacaklardı. Misyonerler ‘muhataplarına göre yöntem’ uygulamakta idiler. Afrikalılara, İslam Hristiyanlık arasındaki bir buluşma noktası olarak Kitabı Mukaddes&#8217;i gösteriyorlardı. Araplar için Batılılaşmanın ortaya çıkardığı ihtiyaçlar odak noktasını oluştururken, İngiltere&#8217;deki Müslüman öğrencilere sevgi, dostluk ve konukseverlik gösterilerek yalnızlıkları istismar ediliyordu. Yine de İslam&#8217;dan dönenlere de ‘şüphe ile’ yaklaşmaktadırlar.” (Asaf Hüseyin, Batının İslam&#8217;la Kavgası, s. 71-82) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Misyonerlik, emperyalizmin mızrak ucudur.” (Adnan Odabaş, Dikkat misyoner geliyor, s. 111) “Misyonerlik, Hristiyanlığı yaymak amacıyla değil sömürü amacıyla yapılmaktadır.” (Kerim Aytekin, s. 146) “Hristiyanlık aydınlanma sonrası sömürgecilikle bütünleşmiş ve sömürgeciliğin keşif kolu haline gelmiştir.” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 127; Osman Cilacı, s. 37) &#8220;Misyonerler, sömürgeciliğin öncü kolu gibi çalışırlar.&#8221; (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam Damgası, s. 16) “İstila sancağının Hristiyan olmayan ülkelere girişlerine rehberlik edenler papazlardır.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 98)  “Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddialarını Amerika ve Avrupa&#8217;da kökleştirenler ‘Amerikan Bord’ misyonerleridir.” (Adnan Odabaş, s. 32) “Almanya Munster&#8217;de bulunan ilahiyat fakültesi, 1910 yılında Alman devletinden bir talepte bulunur: “Okulumuzda misyonerlik bölümü açılsın.” Talebin gerekçesi de şudur: Alman devletinin çağımızda sürdürdüğü sömürgeleştirme çabalarını başarılı kılmak.” (Adnan Odabaş, s. 34) “Pederlerin çalışmaları da, İngiltere&#8217;nin siyasi tedbirlerine bir hizmet maksadıyla gerçekleşiyordu.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 106) “Misyonerler; ‘Muhammed&#8217;in Arabistan&#8217;ını şeytanın pençesinden kurtarmakla, Allah&#8217;ın oğlu şan kazanır.’ demektedirler.” (İngiliz rahibi John R. Nott, The Evangelization of the World in this Generation, s. 145) &#8220;Hristiyan misyonerler, Avrupa&#8217;da emperyalizmin sürekliliğini teşvik eden büyük bir lobidir.&#8221; (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, s. 63)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyonerliğin amacını Nobel Barış ödülü sahibi Güney Afrikalı rahip Desmond Tutu şöyle özetlemektedir: &#8220;Misyonerler geldiğinde bizim elimizde topraklarımız onların ellerinde İncilleri vardı, gözlerimiz bir kapayıp açtık ki ne görelim; bizim elimizde inciller onların elinde topraklarımız var.&#8221; (Adnan Şensoy, Ey misyonerler cevap verin, s. 25; Kerim Aytekin, s. 147)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Misyonerlik her dönemde Batı yayılmacılığının önemli bir aracı olmuştur. Şimdilerde Hristiyan misyonerlerin Türkiye&#8217;ye yeni bir Haçlı seferi düzenlediğini görüp duruyoruz. Kim bu konuda halkı uyandırmak ve misyonerliğin oyunlarını bozmak çabasında ise, o da bu ülkenin yurtseveridir.&#8221; (Adnan Odabaş, s. 110) Amerika’nın ünlü misyoner örgütü ABCFM’in faaliyetlerini özetleyen 1880 tarihli Bartlett Raporu şöyle başlar: “Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya’nın anahtarıdır.” (Samuel Colcord Bartlett, Historical Sketch of the Missionsof the American Board in Turkey, 1880, s. 1) “Misyonerlerin amacı ülkemizi bölmektir. Bu amaç için inançta büyük bir hasar oluşturmaya çalışırlar.” (Adnan Odabaş, s. 7) “Misyonerler, &#8216;Türkiye&#8217;de silahsız Haçlı seferi yapıyoruz&#8221; demektedirler.” (Adnan Odabaş, s. 10) ABD’li misyonerler ABCFM, Pliny Fisk ve Levi Parsons’a 1 Aralık 1833 tarihli talimat mektubu ile şu görevi veriyordu: “Bu mukaddes ve vadedilmiş topraklar silahsız bir haçlı seferi ile geri alınacaktır.” (Uygur Kocabaşoğlu, Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika/19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Misyoner Okullar, s. 33) “1889-1896 Ermeni isyanları, misyonerlerin eseriydi. 1905 Yemen isyanını İngiliz misyonerler hazırlamıştı. Kiliselerde insanlara soylarını araştırmaları söylenmekte, kiliseleri ziyaret için giden insanlara dahi &#8216;Siz Rum’sunuz, Ermeni’siniz, Sırp’sınız&#8217; propagandası yapılmaktadır. Misyonerler Kürt ve Alevi gruplarını da öncelikli hedef olarak seçmişlerdir.” (Adnan Odabaş, s. 41) “Misyonerlik, siyasi hedefler gütmektedir. Kürtlere ve Alevilere &#8216;Siz zorla Müslüman yapıldınız&#8217; propagandası yapılmaktadır.” (Adnan Odabaş, s. 130) “Alevi dedesi olan Hıdır Bulut: &#8220;Bana devletin yıllar önce Ermenilere uyguladığı bir kıyım olduğunu, şimdi de devletin Alevileri ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğünü, benim desteğim ile Türkiye&#8217;yi kurtaracaklarını söylediler. Peygamberimize dil uzattılar.” (Adnan Odabaş, s. 57) demektedir. Müslüman iken Hristiyan olan ve Tarsus Protestan kilisesi pastörlüğüne kadar yükselen İlker Çınar, &#8220;Beni düşünmeye sevk eden şey, misyonerlik kisvesi altında bölücülük yapılmasıydı. Bunlar kimseyi sevmiyor, seviyor görünüyor. Sevgiyi, bizi yok etmek için kullanıyorlar.&#8221; (Flash TV, 29.01.2005) diye itiraflarda bulunmuş ve İslam’a geri dönmüştür. “Misyoner faaliyetleri aynı zamanda kültür emperyalizmin bir uzantısı durumundadır.” (Osman Cilacı, s. 94) Louis Massignon, 1965&#8217;te Vatikan&#8217;da misyonerlere şu mesajı vermektedir; &#8220;Müslümanların her şeyini bozduk ve yok ettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bağlılıkları ve insani duyguları yok oldu.&#8221; (Adnan Odabaş, s. 44) “E. Dittes&#8217;e göre de modern Türkiye, İslam&#8217;ın bütünleştirici bir merkez olmak hizmetini göremeyecek kadar hırpalanmıştır.” (Osman Cilacı, s. 97) Misyonerlere göre de “Sekülarizm Müslümanlar için bir nimettir” (Wilfred Cantwell Smith, Modern Çağda İslam, s. 281) ve amaç Müslümanları dinlerinden soğutup emperyal isteklere karşı gelmeyecek kıvama getirebilmektir. Günümüzde ise bunu kısmen de olsa başarmışlardır: “28 Şubat sürecinin toplumda yol açtığı psikolojik yıkım, misyonerlerin ekmeğine yağ sürmüştür.” (Adnan Odabaş, s. 111) Artık “Fatihlerin torunları, şimdi çocuklarının ruhunu haçlıların kültürüne teslim etmek emeliyle, çan kapılarında sıra beklemektedir.” (Nurettin Topçu, Büyük Fetih, s. 12) Kısaca &#8220;Misyoner faaliyetler uzandıkları her yere mutluluktan çok sorun taşırlar.” (Adnan Odabaş, s. 132- 133)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ülke içinde Katolik kilisesi ile kanlı bıçaklı olan Fransız siyasetçiler, sömürge ülkelerinde kiliseyle ittifak halinde çalışmış, sömürgeleştirilen ülkedeki yerli halkın Fransız kültürü adaptasyonunda misyonerlerin büyük katkısı olacağını fark etmişlerdir.&#8221; (Derin Tarih, s. 31, sayı: 79, Ağustos 2019) &#8220;Akdeniz sahilindeki toplumların Hristiyanlaştırma görevini üstlenen &#8216;Beyaz pederler&#8217; teşkilatının kurucusu Cezayir başpiskoposu Fransız Charles Lavigerie şöyle demektedir: &#8220;Cezayir, Fransa için verimli bir ülke olacak. İncil sayesinde medeniyetin ışıkları burada parlayacak.&#8221; (Ahmet Kavas, Afrika Misyonerleri Cemiyeti: Beyaz Babalar (Peres Blancs)  s.15) Profesör Nikolay Ilminski, &#8220;Ortodoks dini Rus olmayanlarca kabul edildiğinde, bu onları Ruslara daha çok yakınlaştıracaktır.&#8221; (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, s. 12) derken, John D. Rockefeller&#8217;in başdanışmanı Frederick T. Gates ise Rockefeller&#8217;e gönderdiği 1905 tarihli bir mektupta, Amerikan ihracatının hızlı gelişiminden bahsediyordu. Ona göre bu gelişme, &#8220;yabancı beldeler misyonerlerin öncülüğünde ticari açıdan zapturapt altına alınmasaydı söz konusu olmayacaktı.&#8221; (Philip G. Altbach, Gail P. Kelly, Sömürgecilik ve eğitim, s. 182) “Misyonerlerin hedefleri hem dini hem emperyalisttir. Misyonerlerden casusluk yapanlar olmuştur.” (Osman Cilacı, s. 74, 75) “Misyonerlik bugün tamamen siyasal bir saldırıya dönüşmüştür. Psikolojik harp vasıtası olarak kullanılmaktadır.” (Adnan Odabaş, s. 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Papaz Calhon Simon, &#8220;İslam Birliği, Arap halkların Avrupa&#8217;nın egemenliğinden kurtulmalarına yardımcı olmaktadır. Onun için misyonerlik bu hareketlerin önlenmesinde büyük bir etken olmuştur. Çünkü misyonerlik, Avrupalıları cazip bir aydınlık içinde göstermeye çalışmaktadır.&#8221; demektedir. Misyonerlik aynı zamanda, Müslümanların sömürülmekte olduğu ülkelerde emperyalizmin çıkarları için tehlike oluşturmalarını da önlemeye çalışmaktadır. Misyonerler, eğitim yolu ile yabancı egemenliğine karşı çıkmayan doğulu kişilikler yetiştirmeye çalışmaktadır. Misyonerliğin Müslümanları yıpratmaya çalışması, onları Hristiyanlığa çağırmak ve Hristiyan olmaları için direkt çalışmak şeklinde değildir. Her şeyden önce, İslam&#8217;ı ve Müslümanları çirkin göstermeye çalışmaktadırlar.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 225) Bu nedenle de Amerikalı misyoner Henry Jesups, &#8220;Misyonerlik, Müslümanları uygarlaşmaya çalışacaktır.&#8221; demektedir. (Muhammed el-Behiy, s. 223, 225-226)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Haçlı Seferleri&#8217;nin hüsranla sonuçlanması sonucu farklı bir metot izlemeye karar veren Hristiyanlar, misyonerlik faaliyetlerine başlar.” (Osman Cilacı, s. 37) &#8220;Kilise haçlı ruhunu hiç kaybetmedi denilse aşırı bir ifade kullanılmamış olur.&#8221; (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 52) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Aziz Augustine&#8217;e göre tanrı, sadece eski Ahit&#8217;te değil, yeni Ahit&#8217;te de şiddeti tercih etmektedir.” (Şiddet karşısında İslam, DİB, s. 68) “Aziz Augustine, ‘haklı zulüm’ teorisinden bahsetmiş, insanların kurtuluşa erdirilmeleri için onlara baskı uygulanabileceğini söylemiştir.” (Alan  Kreider, Violence and Mission in the Fourth and Fifth Centuries, Lessons for Tuday, 129)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hristiyan dünyası, Haçlı seferleri ile elde edemediği bu ülkeyi kültür emperyalizmi ile ele geçirmeye çalışmaktadır.” (Osman Cilacı, s. 93) Missionary Counacil/Misyoner Konseyi sekreteri William Caton: Hristiyan&#8217;ın Müslüman&#8217;a ilk mesajı doktrin değil sevgi olmalıdır.” (Adnan Odabaş, s. 54) derken, “Misyonerlik konusunda eğitim gören Protestanlara da genellikle, &#8216;Müslümanlara İsa&#8217;yı anlat; Muhammed&#8217;e saldırma&#8217; kuralı öğretilmektedir.” (Eildert Mulder, De Koran zet me aan het denken, Trouw, 24.3.2014) “İnançları bilmek, değişim önermenin ve değişim ışığı görmenin ilk şartıdır. Çalışmalarda İslam&#8217;ın benimsenmiş olarak gösterilmesi gerekir. ‘Bu bir Hristiyan&#8217;ın İslam&#8217;ı kabulü anlamında değildir. İslam&#8217;dan nefret edilebilir.’ Fakat ‘İslam&#8217;ın değiştirilmesi, reforme edilmesi halinde daha sevileceği düşüncesinin empoze edilmesi’ gereklidir.” (Harry Dorman, Towards Understanding İslam, s. 125) Misyoner Rahip Samuel Zwemer&#8217;in şu sözleri her şeyi açıklamaktadır: &#8220;Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım. Başka yollar deneyelim. İslam ülkelerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hristiyan adetlerini, Hristiyan bayramlarını, Hristiyan kültürünü, Hristiyan ahlakını aşılayalım. Müslümanları o hale getirelim ki, isimleri Müslüman olduğu halde giyinişleriyle, davranışlarıyla, akıl ve hisleri ile tamamen bir Hristiyana benzesinler. Günü geldiğinde onları toptan vaftiz edebiliriz.&#8221; (Küçük, Türkiye&#8217;de Misyonerlik Faaliyetleri,  s. 42; Rahip Samuel Zwemer tarafından misyonerlere yönelik bir konferans da söylemi, İlk Adım Dergisi, Mayıs 2004; Osman Cilacı, s. 73; Adnan Odabaş, s. 44, 47, 76) Misyoner papaz Geo Harris; &#8220;Bir Müslüman&#8217;ı Hristiyan yapmak için onu zorlama, dininden şüpheye düşür. ‘Senin dinin çağa uymuyor’ de, onun geçmişi ile irtibatını kopar.&#8221; (Adnan Odabaş, s. 64) “Müslümanların en büyük ilgi ve endişesi, Allah&#8217;ın en büyük olduğu konusu olmamalıdır. Hristiyanlaşmayı şart koşmuyoruz fakat din değiştirme konusunda Müslümanların müsamahalı olmalarını istiyoruz.” (Misyoner Prof. Kenneth Cragg, The Call of the Minaret (Minarenin çağrısı), s. 107) “Müslümanlara sevgi ile yaklaşınız. Hz. Muhammed&#8217;i yalanlamayınız. Hz. İsa için Allah&#8217;ın oğludur demeyiniz. Çünkü Müslümanlar bunu kabul etmezler. Daha çok onların kendi milletiyle ve dini değerleriyle alakalarını kesmeye ya da zayıflatmaya çalışınız.” derler. (Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Türkiye&#8217;de Misyonerlik Faaliyetleri, s. 37) “İsa mutlaka Allah&#8217;ın oğludur demekten kaçınmalı ki, onlara yaklaşmak mümkün olunca istenildiği şekilde propaganda yapılabilsin. Misyonerlerin güvercinler gibi masum olmaları gerekir fakat bu, onların yılanlar gibi kurnaz olmasına engel teşkil etmez.” (Trımıngtlam, İslam&#8217;ın Ethiopia, London 1948, Charles R. Watlson, İslam and Miss ions, London 1949, s. 53) Misyonerler “Gayelerine ulaşabilmek için çeşitli kimliklere de bürünmektedirler.” (Osman Cilacı, s. 74) Pavlus, Korintlilere yazdığı birinci mektubunda metodunu şöyle anlatmaktadır: “Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ancak daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kutsal Yasanın (Musa Şeriatı) altında olmadığım halde Yasa altındakileri kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. Mesih’in yasası altında olan birisi olarak, ‘Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için ‘Yasa’ya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle bir şey oldum.” (1 Kor. 9/19-22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Misyoner James E. Dittes, The Muslim World dergisindeki The Christion mission and Turkish İslam başlıklı makalesinde; &#8220;Misyonerlerin Türkler arasına girerek onların senpatilerini kazandıktan sonra dini telkinde bulunmaları, Türk kültür hayatında köklü değişiklikler yapmak için sabırla çalışmaları&#8221; önerilmektedir. (Osman Cilacı, s. 97)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12058" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/1misyonerlik-2kurs4bolum-4kurslukseri.jpg" alt="" width="749" height="372" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hristiyanlaştırma kursuna kaydolup 4 aşamadan ikincisini bitirdiğimde tarafıma yollanan broşürlerden iki tanesi! Görüldüğü gibi, metotlarına uygun olarak misyonerler kelime oyunları ile Müslümanlara teslis inancını benimsetmeye çalışmaktadırlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aşağıda ekran görüntüsünde görüldüğü gibi, misyonerler sanal alemde ‘Hz. Muhammed’ diye reklamlarında yazarlar ama biraz irtibatı ilerletince veya misyoner/oryantalist eserleri karıştırınca Peygamberimize atmadıkları iftira kalmadığı görülmektedir! ‘Allah&#8217;ı tanımak’ derler ama aslında onların tanrısı bizim Allah&#8217;ımız gibi tek değildir; Baba, oğul, kutsal ruh şeklinde üç parçadan oluşan bir tanrı inancına sahiptirler! Özetle misyonerler kelimenin tam anlamı ile takiyyecilik yapmaktadır! Detay için ‘Müjde ve sevgi dini olarak lanse edilen Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza bakılabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-12060" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/takiyyecimisyonerler534.jpg" alt="" width="652" height="453" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “Misyonerler her çeşit vasıtayı kullanırlar.” (Osman Cilacı, s. 37) “İnsanlara, Hristiyan misyoner olarak yaklaşmazlar. Muhatapların dinleri ve gelenekleri konusunda gerçekleri çarpıtıp, insanların çeşitli ihtiyaç ve zaaflarını iyi kullanırlar.” (Adnan Odabaş, s. 118) Doktora öğrencisi olarak Amerika’da bulunmuş ilahiyat fakültesi öğretim üyesi Mustafa Köylü, Türkmenistan’ın içme suyu bulma problemi yaşanan Gözleve kentinde misyonerlerin oradaki bir caminin bahçesine oturarak halkın Hristiyan olması karşılığında kuyu açabileceklerini söylediklerine şahit olmuştur. (Turan, Ömer, Avrasya Coğrafyasında Misyonerlik Faaliyetleri, Avrasya Etütleri, s.16. 1999 s. 25) “Senegal&#8217;e giden misyoner heyet, gıda yardımı yapacağı her aileden bu yardıma karşılık bir çocuklarını vermesini şart koşmuşlardır.” (Osman Cilacı, s. 40) “Misyonerler Bengal’deki insanların yoksulluklarından, eğitim ve kültür yetersizliklerinden azami derecede faydalanarak bu coğrafyada yoğun Hristiyanlaştırma faaliyeti yürütmüşlerdir. Sosyal alanlarda yürüttükleri faaliyetlerin yanı sıra eğitim alanındaki yatırımları ve akademik araştırmaları bu noktada başrol oynamıştır.” (Nur Uddin, Müslüman beldelerinde Hristiyan misyonerlik faaliyetleri ve oryantalizmden faydalanma bağlamında Bengal bölgesi örneği, Academic Platform, Cilt: 6, Sayı: 1, 2022, ss. 106-127/ Volume: 6, Issue: 1, 2022, s. 125) Aynı metot ülkemde de uygulanmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15802" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/43485949075665567.png" alt="" width="579" height="205" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-12059" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/misyonerlerrr46345.jpg" alt="" width="743" height="309" /> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maraş Depremden 6 gün sonra, 12.02.2023 tarihinde İngiliz misyonerler Kahramanmaraş&#8217;taki Saçaklızade ilköğretim okulunda misyonerlik faaliyeti yapıyorlardı ve Yasin-i Şerifi görünce de; “No Kur&#8217;an” diyorlardı. Sitelerini de 2 gün önce Yeni Zelanda üzerinden açmışlardı! Ne kadar hümanist oldukları da şu itiraflarından anlaşılmaktadır: &#8220;Misyonerlik faaliyetlerinde bulunan doktora gereken, kendisinin ilk önce misyoner sonra doktor olduğunu hiçbir zaman unutmamasıdır.&#8221; (Y. Urulgiray, Misyonerlik faaliyetleri, s. 35)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İnanç turizmi uğruna, dini ve milli değerleri misyonerliğe zemin hazırlayıcı bir hale getirilmemelidir.” (Osman Cilacı, s. 50) Bu satırları yazan bizzat ben, Anadolu’nun en muhafazakar illerinden birinde kendilerinin ‘inanç turizmi’ ile uğraştığını söyleyen iki misyonerle buluşup konuşmuştum…! “Bir süreden beri misyonerler, broşürlerle halkımızı Hristiyanlaştırmaya çalışmaktadırlar.” (Osman Cilacı, s. 59) Aşağıda, sadece bana yollanan veya misyonerlik için hazırlanan ve kiliselerden bizzat aldığım kitap ve broşürler gözükmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15803" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/8357354734573485.jpg" alt="" width="825" height="468" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız Gazeteci Raymond Cartier tarafından da ifade edildiği gibi, “İslam&#8217;ın misyoneri, ruhban sınıfı ve teşkilatlı propagandası yoktur” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s.  18) ve buna rağmen herhangi &#8220;Bir Müslüman bir Batı ülkesinde kendi dinini anlatırken, İslam&#8217;ı yaymaya çalışırken Hz. Musa ve Hz. İsa&#8217;ya dil uzatmaz, uzatamaz. Yahudilerin ve Hristiyanların Ehl-i Kitap olduklarını görmezden gelemez. Oysa &#8220;misyoner kafalı&#8221; bazı Hristiyanların, her fırsatta, Hz. Peygamber&#8217;le ilgili neler söyledikleri bilinmektedir. Müslümanlarca malumudur: Hz. Peygamber ve İslam&#8217;la ilgili &#8220;üretilmekte olan&#8221; yalanların, iftiraların hepsi bir araya getirilecek olsa, orta büyüklükte bir kitap değil, orta büyüklükte bir kütüphane olur.&#8221;  (Mehmet S. Aydın, Varoluş Yolunda, s. 301) “İslam&#8217;daki tebliğ ve irşat çabalarının temel amacı, İslami öğretilerin insanlara duyurulmasıdır. Oysa Hristiyan misyonerliğinde ‘ne yapıp edip’ insanların kazanılması amaçlanmaktadır. Hristiyanlar tarih boyunca gittikleri yörelerde sadece Hristiyan mesajlarını duyurmayı değil, insanları Hristiyanlaştırmayı hedeflemişlerdir. Hristiyan güçler insanları hızla asimile etmeyi dini bir görev saymışlardır. Çeşitli baskılarla yöre halkları hızla Hristiyanlaştırılmıştır. (Adnan Odabaş, s. 124) “Kilise, İslam&#8217;da olduğu gibi &#8216;isteyen kabul etsin isteyen inkar etsin&#8217; deyip insanları serbest bırakmamış, kendi prensiplerini kabul etmek istemeyen insanlara şiddet uygulamış, itirazlarını hayatlarıyla ödetmiştir.” (Kerim Aytekin, s. 146) &#8216;Biz Almanya&#8217;da cami açmıyor muyuz, elbette Hristiyanlarda burada kilise açacak&#8217; şeklinde bir düşünce asla doğru değildir. Müslümanlar Almanya&#8217;da Protestan Katolik savaşını fışkırtmıyor. ‘Hangi Almanın kanında Amerikan, Fransız, Rus kanı var’ diye araştırmıyor. (Adnan Odabaş, s. 72-73) “Bizde misyonerlik teşkilatına benzer kuruluşlar olsa ve &#8216;Hristiyan ülkelerine sızmak&#8217; isteseydi, o zaman Hristiyan âleminin yaygarasını bir görmeliydiniz.” (S. Ayverdi, Misyonerlik karşısında Türkiye, s 178)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Misyonerlik tebliğ değildir, çünkü hem amaçları hem de araçları meşru ve masum değildir. Misyonerlerin amacı Hristiyan devletlere daha kolay sömürecekleri ülkeler ve topluluklar kazandırmaktır. Zaten bugün geri kalmış ülkelerde Hristiyanlaştırılmış olanlar da, Batılı ve beyaz seçkin topluluklara eşit olamamış, her bakımdan ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdir.” (Adnan Odabaş, s. 117, 118)<span style="color: #000000;"> </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  </span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-11933" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dikkat-misyoner-geliyor-mb.jpg" alt="" width="152" height="223" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/misyonerlik-dosyasi.html">Misyonerlik Dosyası</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/misyonerlik-dosyasi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
