<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslamiCevaplar.Com...Katagori</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/category/kaynaklar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Sat, 10 May 2025 18:09:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>İslamiCevaplar.Com...Katagori</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tefsirde  İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/tefsirde-israiliyyat-hadiste-mevzuat.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Jun 2022 08:15:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Doç Abdullah Aydemir]]></category>
		<category><![CDATA[hadiste mevzuât]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Yaşar Kandemir]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsirde israiliyyât]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=12636</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tefsirde İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat Tefsirde israiliyyat Yahudi/Hristiyan kaynaklarından tefsirlere girmiş Yahudi kültürüne İsrailiyat denir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 29; DİA, İsrailiyat maddesi) İsrailiyyat dediğimiz haberler, Yahudi ve Hristiyanlar kanalıyla Müslümanlara geçmiştir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 73) İman edenlere düşmanlıkta ileri gidenler Yahudilerdi. Bazıları zahiren Müslüman görünüp, din ve itikatlarını içlerinde gizlemişlerdir. (s. 82) [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tefsirde-israiliyyat-hadiste-mevzuat.html">Tefsirde  İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tefsirde İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</strong></span></p>
<p><strong>Tefsirde israiliyyat</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudi/Hristiyan kaynaklarından tefsirlere girmiş Yahudi kültürüne İsrailiyat denir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 29; DİA, İsrailiyat maddesi) İsrailiyyat dediğimiz haberler, Yahudi ve Hristiyanlar kanalıyla Müslümanlara geçmiştir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 73) İman edenlere düşmanlıkta ileri gidenler Yahudilerdi. Bazıları zahiren Müslüman görünüp, din ve itikatlarını içlerinde gizlemişlerdir. (s. 82) Eski inanç ve dini görüşlerden bazılarını yeni girdikleri dine ve bunun mensuplarına nakletmişlerdir. Yahudiler, İranlılar kendi dinlerine son veren İslam&#8217;ı ve Müslümanları içten vurma çareleri aramışlardır. (s. 83)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taberi’den itibaren yetişen bazı müfessirler kendilerinden önce tedvin edilmiş eserlerden ne buldularsa aynen benimsemişlerdir. İslam&#8217;a yüzde yüz zıt olanlar bile bazı tefsirlerde yer almıştır. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s. 18) Bazı hakikatler, efsane ve israiliyat içinde boğulmuştur. (s. 19)</span></p>
<p><strong>İsrailiy</strong><strong>at rivayet edenlerden bazıları</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abdullah ibni Abbas: İmamı Şafi, Abdullah ibni Abbas&#8217;tan rivayet edilen tefsire dair sahih hadislerin tamamının 100 civarında olduğunu söyler. İbni Abbas&#8217;a nispet edilen &#8216;Tenviru&#8217;l Mikbas&#8217; isimli eserin ise ona ait olduğu kabul edilmemektedir. (s. 86) Ebu Hureyre: Şöhret ve otoritesi istismara uğramış, hadis ve tefsir sahasında pek çok şey bu büyük insana izafe edilmiştir. (s. 88) Abdullah ibni Amr ibni As: Bu sahabeden gelen, bilhassa mevkuf hadisler hususunda ulema titiz davranmış, onları almaktan kaçınmışlardır. (s. 90) Abdullah ibni Selam: Aslen Musevi iken Müslüman olmuştur. Tevrat&#8217;ı iyi bilen bir zat idi. Abdullah ibni Selam bütün yazarlara göre güvenilir bir insandır, buna rağmen bilhassa kendisinden gelen mevkuf hadisler hakkında dikkatli davranmak ve onların israiliyat olabileceği ihtimalini uzak tutmamak gerekmektedir. Şöhreti çok büyük olan bu zatın isminin istismar edildiğini düşünmek de mümkündür. (s. 92) Temim ed-Dari: Aslen Hristiyan bir aileye mensup idi. Temim&#8217;den Müslüman topluma, bilhassa Hristiyanlara ait bazı israiliyyatın geçtiği kesindir. (s. 93) Ka&#8217;bul Ahbar: Aslen Yemen Yahudilerinden idi. Onun vasıtasıyla tefsire pek çok israiliyat ve efsane girmiştir. (s. 95) Pek çok kez kendisi uyarılmıştır! Mesela ibni Abbas, ondan gelen bir sözü duyunca &#8220;Ka&#8217;b yalan söylüyor yalan, bu Yahudilerin sözüdür.  Ka&#8217;b bunu İslamiyet&#8217;e sokmak istiyor.&#8221; (s. 96) ve ondan gelen başka bir söz için İbni Mesud, &#8220;Ka&#8217;b yalan söylemiş, demek o hâlâ Yahudiliğini terk etmemiş.&#8221; demektedir. (s. 97) Hz. Ömer de Müslüman olduktan sonra Tevrat&#8217;tan nakiller yapmaya devam ettiği için onu dövmüştür. (s. 98) Vehb ibni Münebbih: Aslen İranlı olan Münebbih, Yahudi rivayetlerin en mühim kaynaklarından birisidir. (s. 99) Onun vasıtasıyla İsrailiyattan birçok rivayetin İslam&#8217;a girdiğini rahatça söyleyebiliriz. Tabiinden sonra İsraili rivayetlerle meşhur olmuş şahıslardan birisi de İbnü&#8217;l-İshak&#8217;tır. (s. 100) Ehli kitap mühtedisi olsun veya olmasın, ilmi ile ün yapmış İslam büyüklerinin isimlerinin istismar edildiği ve söylemedikleri pek çok şeyin onlara nispet edildiğini hatırdan çıkarmamalıyız! (s. 101) Yaratılışa ait, geçmiş milletlere, peygamberlere, ahirete ait israiliyyat kökenli rivayetler tek tek ele alınıp bu kitapta tahlil edilmiştir. (s. 105-380): Kur&#8217;an&#8217;da geçen kıssalarda zaman yoktur, yer söz konusu edilmemiştir. (s. 102) Nur ve onunla birlikte yaratıldığı sayılan eşyaya dair haberler israiliyyattır.  (s. 107) Bakara, 102. ayette Harut ve Marut isimli meleklerden bahsedilir. Allah (cc), peygamberi Hz. Süleyman&#8217;ın sihirden ve sihirbazlıktan uzak olduğunu ifade eden ayeti indirmiştir. (s. 182) Belki yüzde doksan oranında; tefsirle, siyerle, peygamberler tarihi ve meğazi ile uğraşan ve akaid sahasında eser veren müelliflerin rivayetleri hiçbir tenkite tabi tutulmadan alınmışlardır. Haberleri rivayet veya dirayet yönünden ve bazen de her ikisi bakımından tetkik edenler oldukça azdır. İsrailiyattan olan haberlerin naklinde sayısız mahzurlar vardır, birçok yönleri ile bunlar batıl ve lüzumsuzdur. (s. 198) Babil&#8217;in neresi olduğunu tayin için ortaya atılan görüşlerin sayısı ona varmaktadır ama bunların yeri tefsire dair eserler olmamalıydı çünkü bunlar ayetten gaye olan irşad ve öğütleri bir ölçüde gölgeliyor ve muradı ilahi bunlar arasında kaybolup gidiyor. (s. 199) Harut ve Marut ile ilgili kıssalar, Zühre&#8217;ye ait haberler, söylentiler hadis ilmi ile meşgul olan bilginleri rahatsız etmiştir. İbn-i Kesir, &#8220;Harut ve Marut&#8217;a ait bir takım haberler israiliyat haberleridir, çünkü bu hususta sahih senedi olan ve muttasıl olarak kendisi merfu olan bir hadis yoktur.&#8221; demektedir. (s. 206) Ashab-ı Kehf kıssası, Kehf suresi 9-22. ayetlerde geçer. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, İbnü İshak&#8217;ın bu konudaki rivayeti için, &#8220;usulü hadisçe ihticaca salih (doğrulanmış bir delil) değildir.&#8221; der. (s. 222) Ashab-ı Kehf&#8217;e ait Hz. Peygamberden bize hiçbir haber ulaşmamıştır, haberin detaylarına da zaten ihtiyaç yoktur. El-Kasimi bu konuda, &#8216;seleften pek çok rivayetler nakledilmiştir, bunların ekserisi israiliyattır, içlerinde öylesi vardır ki, elimizde bulunan hak dinin prensiplerine aykırı oldukları için onların yalan olduğuna kesin olarak hükmedilir.&#8217; demektedir. (s. 224) İbni Kesir, &#8216;Allah bize Ashabı Kehf&#8217;in kıssasını bildirmiştir, ondan ibret almamızı istemiştir, mağaranın hangi dağda veya kasabada olduğunu bize haber vermemiştir, çünkü bundan bize bir fayda yoktur, dini bir gaye de bunda mevcut değildir. Eğer bunda dini bir fayda olsaydı Allah ve onun elçisi bize mağaranın yerini bildirirdi.&#8217; demektedir. (s. 227) İsrailiyatın arkasına düşmenin ve bunlarla vakit geçirmenin hiç lüzumu yoktur. (s. 228) Talut ve Calut olayı: Bakara suresi 246. ve 251. ayetlerde Talut ve Calut&#8217;tan bahsedilir. Kur&#8217;an&#8217;ın 6 ayet içinde özet ettiği bu kıssa ile ilgili görülen hadiseler, savaşlar, kahramanlıklar akıl almaz biçimde genişletilmiş ve kitaplara cüz cüz bilgiler dağıtılmıştır, bunların lüzumsuzluğu ve pek çoğunun israiliyyat olduğunu ortadadır. (s. 230) Davut&#8217;un Calut&#8217;u sapanla öldürmesi konusundaki rivayetlerin tamamı israiliyattır. (s. 248) Sekinet, hafiflik ve telaşın zıttıdır. (s. 259) Karun hakkındaki detaya Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de ve Hz. Peygamberin hadislerinde en ufak bir bilgiye tesadüf edilmez,  bunlar tamamı israiliyat haberleri ve rivayetlerdir. (s. 285) Razi, &#8216;faydasız ve lüzumsuz bilgilerdir bunlar, yapılacak en güzel iş bunlara kitaplarda hiç yer vermemektir.&#8217; demektedir. (s. 286) Çoğu zaman söylenenler birbirine zıttır, yapılacak en güzel şey, Kur&#8217;an&#8217;da anlatılanlarla yetinmek ve bunları bir kenara atmak ve detayı &#8216;alem-ül gayb&#8217; olan Allah&#8217;a havale etmektir. (s. 287) Mikail, İsrafil ve Azrail&#8217;in yeryüzüne toprak almaya gidişleri ile ilgili rivayetler, İslam öncesi dönemin hurafeler ve israiliyat kaynağı olan belli şahısların Tevrat alıntılarıdır. (s. 306) Havva&#8217;nın Hz. Adem&#8217;in sol eğe kemiğinden yaratılmış olduğu yolundaki uzun ve detaylı bilgiler, karşılıklı konuşmalar ve bunlara dair olan detayların aslı yoktur, bunlar genel hatlarıyla israiliyattır. (s. 310) Kitab-ı Mukaddes&#8217;in Tekvin 2-17. ayetlerinde &#8220;ve rab, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin çünkü ondan yediğin günde öleceksin&#8221; denilmektedir. (s. 317) Hz. Adem&#8217;e yasak ağacın Havva tarafından yedirilmesi ile ilgili olarak aktarılan rivayetler ve diğer detaylar İslami değildir, bunları doğrulayacak sahih eserlere de sahip değiliz. (s. 319) Üzerlerini incir yaprakları ile örtmesi ile ilgili rivayetler de Kitabı Mukaddes’ten alınmıştır. (s. 322) Tefsir ve diğer İslami eserlerde yer almış Hz. Nuh ile ilgili o kadar çok şey vardır ki, bunların hemen hemen tamamı Tevrat&#8217;a dayanır. Cenab-ı  Hak tarafından Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de belki onlarca yerde tahrif edildiği, bozulduğu, ilahi hüviyetten zalim insanların eliyle sıyrıldığı bildirilen Tevrat&#8217;a ve onun açıklamalarına ihtiyaç yoktur. (s. 352) Kur&#8217;an-ı Kerim ilk yapılan mabedin Mekke&#8217;deki Kâbe olduğunu bize bildirir. (Ali İmran, 96)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsrailiyatın zararları: Kur&#8217;an&#8217;ın esas gayesi olan, kıssalar üzerinde düşünmek yerine başka hayal ve hurafelere kafa yorulmuştur, büyük çoğunluğu ehli kitabın eserlerine dayanan, geri kalanları da kıssacıların ve hadis uyduranların düzmesi ve İslam&#8217;a düşman çevrelerinin üretimi olan israiliyyat, müminleri bir ölçüde Kur’an&#8217;dan ve hadislerden uzaklaştırmıştır. (s. 383) İsrailiyyat denen şeyler Hz. Peygamberin hadislerine tercih edilmiş ve akıl dışı hurafe dinlemeye alıştırılan insanlar ciddi konulara itibar etmez bir hale getirilmiştir. Bir eserin veya müellifinin büyük olması ayrıdır, o eserde israiliyyatın bulunmadığı ayrı. İnsanlarda, herhangi bir sahada otorite kabul edilen kişilerin hata yapmayacağı, eserlerinde hatalı noktaların bulunmayacağı inancı vardır. Sevmenin ve benimsemenin de bir sınırı ölçüsü olmalıdır. &#8220;Senin bir şeyi aşırı derecede sevmen seni kör ve sağır eder.&#8221; (Ebu Davud, edep, 116; Ahmet, V/194)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Herhangi bir eserde İslami yönden küçük veya büyük bir hatanın veya hatalı bir görüşün tespit edilmesi, bazı insanları hiç de uygun olmayan bir kanaate sevk etmektedir. O da, bu eserlerin tamamen terk edilmesidir. Bu noktada yapılacak iş, bu eserlerin iyi yönlerinden istifade etmek, eksiklerini tespit edip, ilmi usuller dairesinde edep ve terbiye dairesinde ilme, akla ve kaynaklara istinaden hataları göstermektir. (s. 384)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç: Kur&#8217;an&#8217;ı Hazreti peygamber binlerce hadisi ile açıklamış, tarif etmiş, tatbikatlar yaparak tefsir ve izah etmiştir. (s. 385) Peygamberimiz, &#8220;Ehl-i kitaba bir şey sormayınız, onlarca anlatılanları ne tasdik ne de tekzip ediniz.&#8221; buyurmuştur. (Ahmet, Müsned, III/338; Buhari, İtisam, 25; Davut, İlim, 2) Kur&#8217;an ve hadislerde mevcut şeyler Müslümanlara bilgi olarak yeterlidir.  (s. 386)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Mevzu hadisler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce kitabımız Kur&#8217;an-ı Kerim, bize gelen haberleri araştırmayı emreder. (Hucurat, 6) Peygamber Efendimiz de, &#8216;Kim benim ağzımdan bilerek hadis uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın&#8217; buyurmuştur. (Buhari, I/36; Müslim, I/10; Ebu Davud, III/435; Tirmizi, I/126; İbni Mace, 14) Sonradan Müslüman olup Muhammed ismini alan Leopold Weiss tarafından da tespit edildiği gibi, &#8220;Hiçbir yalan hadis muhaddislere gizli kalmamıştır.&#8221; (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 97) Hadis uzmanlarının büyük emekleri sonucu, hadislerin zayıf ve uydurma olanları sahihlerinden ayırt edilmiş ve bu konuya özel birçok eser kaleme alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Uydurma (mevzu) hadislerin söz olarak hiçbir değeri yoktur. (Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, s. 21) Sahabelerden İmran b. Husayn, &#8216;Ashab katiyen hadis uydurmaz fakat hadis naklinde bazı hatalara meydan verebilir.&#8217; demiştir. (s. 26) Peygamber Efendimiz daha hayattayken onun aleyhine yalan söylenmiş, o da söylemediği bir sözü kendisine nispet etmeyi şiddetle yasaklamıştır. Bu nedenle sahabeler hadis rivayetinde son derece titiz davranışlardır. (s. 28) Peygamberimiz vefat ettiğinde şaşkına dönen bazı Müslümanlar onun ölmediğini, Hz. İsa gibi göğe alındığını söylemeye bile başlamışlardı. (s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis uydurmanın sebepleri: Bazı fırkalar hadisler üzerinde tahrifler yapmışlardır. Bunu da, kendi aleyhlerine ve işlerine gelmeyen hadislerin peygambere nispetini inkar etmek veya hadisler uydurup bunları Peygamberimize isnat etmek şeklinde yapmışlardır. (s. 31) Şii imamlardan İbni Ebil Hadid, &#8220;şunu bil ki, fazilet ile ilgili uydurma hadisler ilk defa Şia tarafından ortaya konmuştur, onlar önce hazreti Ali hakkında çeşitli hadisler uydurdular&#8221; itirafında bulunmuştur.Aşırı bir Şii görüntüsüne bürünen Abdullah ibn-i Sebe de, Müslümanlar arasında fitneye sebep olacak birçok hadis uydurmuştur. (s. 32) Şiiler, hariciler, Abbasiler, kaderiye, mücessime gibi gruplar hakkında da birçok hadis uydurulmuştur. (s. 36-42) Mezheplerin mutaassıp taraftarlarından bir kısmı, basit ayrıntıları büyüterek ana meseleler haline getirmişler ve mezheplerinin tatbikatını tasvip edecek olan hadisler uydurmaktan çekinmemişlerdir. (s. 47) Milliyetçilik duygusu ile de hadisler uydurulmuştur. (s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam düşmanları kasıtlı olarak hadisler uydurmuştur. Amaçları dini bozmak, İslam&#8217;ı gülünç duruma sokarak alay etmek, bu şekilde halkın kalbinde din hakkında birtakım şüpheler uyandırmaktır. (s. 51) Din düşmanlarının uydurduğu sözde hadislerin diğer bir zararı da, dini kabule istekli olanları veya gerçek İslam&#8217;ı anlamayan cahil Müslümanları dinden soğutmuş olmasıdır. (s. 191) Meşhur dinsiz Abdulkerim bin Ebi&#8217;l-Avca, &#8220;dininizde helalı haram haramı da helal göstermek üzere 4000 hadis uydurdum&#8221; açıklamasında bulunmuştur. (s. 54) Dine hizmet etme arzusuyla da hadisler uydurulmuştur. İyi bir şey yaptığını zannederek, zahit veya mutasavvıf görünümlü bazı kişiler hadisler uydurmuşlardır. (s. 57) Meysere bin Abdirabbih, çevresince çok sevilen bir zat idi. Vefatına yakın, &#8220;Rabb&#8217;inden ümit var ol&#8221; dendiğinde, &#8220;nasıl olmam ki, hazreti Ali&#8217;nin faziletleri hakkında 70 hadis uydurdum.&#8221; cevabını vermiştir. (s. 58) Normalde bu insanlar mevzu hadis dışında yalan söyleyebilecek insanlar da değildi. (s. 59) Halkı ibadetlere yöneltmek için, detayları mahsul ürünü uydurma, mükafatı bol olan birçok hadis uydurulmuştur. (s. 60) Şahsi menfaat düşüncesi ile de hadisler de uydurulmuştur. (s. 61) Uydurdukları sözleri sahih hadislerle karıştırmak suretiyle veya uydurma bir senet ile veya hem senet hem metini birbirine karıştırmak suretiyle hadisler sahih gibi gösterilmeye de çalışılmıştır. (s. 70)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis alimleri, yalan hadis uyduranları tek tek isim isim tespit etmişlerdir.(s. 71) Hadis uyduranlardan, hastalandığında hadis uydurduğunu itiraf etmiş olan Nasr bin Tarif, iyileştikten sonra yalancılığına kaldığı yerden devam etmiştir. (s. 81) Ahmet bin Hanbel ve Yahya bin Main bir mescitte namaz kılarken kendi adlarının anılarak hadis rivayet edildiğini duyarlar. Adamın yüzüne yalancılığını vurduklarında, &#8220;aynı isimde sizden başka kimseler yok mu dünyada?&#8221; diyerek onlarla alay eder bir tavırla adam oradan uzaklaşır. (s. 86) Bir başka kıssacı, sadece bir senet ezberlediğini ve duyduğu her hadisi bu senetle rivayet ettiğini itiraf etmiştir. (s. 87) Halk, kıssacıların zihni yapılarından hoşlandığından, onların etrafında toplanmakta idi. Hatta bir vaiz, içinde dua yazılı küçük bir kâğıdı göstererek &#8220;bu Musa&#8217;nın duasıdır, kim okur veya yanında taşırsa üzerinden farz namazlar düşer.&#8221; diye bağırmaktaydı. Çevresini ellerinde para ile o kağıt parçasını almak için insanlar kuşatmıştır. (s. 88) Cahil halk tabakası, İslam alimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden çetin savaşlarda kıssacıların taraflarını tutmuşlardır. Muhaddis Şa&#8217;bi, bir mescitte uzun sakallı ihtiyar bir adamın hadis uydurduğunu görür, itiraz eder. Kıssacı halkı galeyana getirir, muhaddis üzerine insanları salar. Muhaddis ancak &#8216;uydurma hadisi kabul ettiğini yemin ederek söyleyince&#8217; serbest bırakılır. (s. 89) Ünlü İslam alimi Suyuti bile, kıssacıların aleyhinde konuşuyor diye halk tabakası tarafından ölümle tehdit edilmiştir. (s. 90)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Uydurma hadislere karşı öncelikle isnat bilimi geliştirilmiştir. Bu sadece Müslümanların icat ettiği orijinal bir sistemdir. (s. 95) Hz. Ömer ve Hz. Ali gerektiğinde ravilere yemin ettirerek isnadı arayan kişilerdendi. (s. 96) Muhaddisler raviyi tenkit etmeyi gıybet saymazlar. (s. 97) Muhaddisler, adalet ve zapt/ezber şartlarını ravilerde aramışlardır. (s. 108) Hataları görülen raviler cerh edilmiştir. Rivayetleri zayıf görünmeyen raviler, sika kabul edilmiştir. (s. 111) Senet zincirini tenkit prensibinin amacı, güvenilir hadis metinleri elde etmektir. Muhaddislerin senet tenkitine gösterdikleri özeni metin tenkitine gösteremedikleri iddia edilmiştir. Aslında senet tenkiti gibi görünen birçok hususların metin tenkiti olduğunu ileri sürmek mümkündür. Birçok araştırmacının metin tenkiti sözü ile, ‘hadislerin günümüz ilim ölçülerine ve akıl prensiplerine uygun olup olmadığını’ kastettiği bilinmektedir. Henüz ilmin kesin bir neticeye ulaşmadığı bazı hususlarla bağdaşır görülmeyen hadisleri hemen mevzu saymakta acele etmemek lazımdır. (s. 118) Metin tenkitinin daha sahabe devrinde başladığını gösteren örnekler vardır. Sahabeler, ravinin sika/güvenilir ve sadık/doğru oluşunu rivayetin sıhhati için yeterli bulmamıştır ve bu bakış açısı daha sonraki nesillerce de aynen korunmuştur. (s. 121) İslam alimleri hadis usulünü geliştirmişler, mütevatir, hasen, mürsel, müdrec, fert, garip, şaz gibi birçok hadis terimleri ortaya koymuşlardır. (s. 125) Muhaddisler, hadisini rivayet ettikleri kimseyi hayatı boyunca kontrol altında bulundurmuşlardır. Bu konularda ‘tabakat’ kitapları yazılmış, ‘rical ilmi’ ortaya çıkarılmıştır. (s. 132) Hadis almak için Medine&#8217;den Mısır&#8217;a giden, haftalarca yolculuk yapan hatta bir harf için bile seyahat edenler olmuştur. (s. 133) Muhaddisler, hadisleri uydurma haberlerden ayırarak muhafaza etmeyi dünyada yapılabilecek en faziletli bir amel olarak kabul etmişlerdir. (s. 134) Zayıf hadisler gibi uydurma hadisleri de araştırılarak sadece bunların bir araya toplandığı ‘mevzuat’ kitapları yazılmıştır. (s. 138-168)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hangi konulardaki hadisler mevzu olabilir? Senenin veya haftanın belirli gün ve gecelerinde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki hadisler, Recep ayı ve bu ayda tutulacak oruçların faziletleri hakkındaki hadisler, belirli tarihlerde bazı hadiselerin cereyan edeceğini haber veren hadisler, kıyamet alametlerinin belirli aylarda ortaya çıkacağını beyan eden hadisler, Türkleri/Habeşlileri/Sudanlıları kötüleyen hadisler, Ebu Hanife ve İmamı Şafi&#8217;nin adlarını anarak öven veya kötüleyen hadisler, Hızır ve İlyas&#8217;ın hayatlarından bahseden hadisler, Mürcie, Kaderiye, Eşariye mezheplerinden bahseden hadisler, imanın artığını söyleyen hadisler, bazı şehir ve memleketleri öven veya kötüleyen hadisler, aşure gününün faziletlerinden bahseder, belli gıda maddelerini öven, hazreti Ali&#8217;ye Peygamberimizin vasiyette bulunduğunu iddia eden, Kur&#8217;an-ı Kerim surelerinin faziletleri hakkında bahseden çoğu rivayetler uydurmadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Güya Müslümanları dine teşvik etmek hayaliyle uydurulan sözler nasıl ki onları sınırsız bir af ve merhamet ümidiyle dini ihmale veya tamamen uzlete sevk etmişse, terhib (korkutma) düşüncesi ile uydurulan hadisler de aynı tesiri göstermiş, bu sefer de ayağını yanlış atmanın günah olduğunu, en ufak bir dikkatsizce davranışı ile cehennemin en korkunç çukurlarına atılacağını duyan bir Müslüman, ya tamamen dinden soğumuş veya lakayt kalmış veya cehenneme atılmak korkusuyla dünyevi vazifelerini tamamen ihmal ederek ibadetle meşgul olmuştur. İslam&#8217;ın azılı düşmanları onu dışarıdan yıkmaya çalışırken bunlar da, Müslümanlığın çehresini değiştirmek ve Müslümanları tembelliğe sevk etmek ve hatta dinsizlere bol bol malzeme vermek suretiyle içten yıkmaya çalışmışlardır. (s. 193) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam alimleri üzerlerine düşen görevleri yapmış, hadisleri mütevatir sahihden zayıf uydurmasına dek, tek tek tespit etmiş ve kitaplarına almışlardır. Fakat okuma görevini ihmal eden cahil bir halk tabakası bu bilgilerden uzak oldukları için İslam adına birçok uydurma rivayetleri din diye kabul etmiş, bu da İslam&#8217;ın gerçek ruhunun topluma tam olarak yansımasına engel olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12638" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tefsirde-israiliyyat-k.jpg" alt="" width="122" height="188" />  Doç Abdullah Aydemir, tefsirde İsrailiyyat</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img decoding="async" class="alignnone wp-image-15846" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/mvzhdslr-2024.jpg" alt="" width="96" height="141" /> Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">..</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tefsirde-israiliyyat-hadiste-mevzuat.html">Tefsirde  İsrailiyyat, Hadiste Mevzuat</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an Ahkâmının Değişmesi</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuran-ahkaminin-degismesi-2.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuran-ahkaminin-degismesi-2.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2019 09:07:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[ahkamın değişmesii]]></category>
		<category><![CDATA[Doç Dr Hüseyin Çelik]]></category>
		<category><![CDATA[islam fıkhı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran Ahkamının Değişmesi]]></category>
		<category><![CDATA[kuran dogma mıdır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=9302</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an Ahkamının Değişmesi Ateist, oryantalistler İslam hukukunun dogma ve statik olduğunu iddia ederler. Bu konudaki cevabi yazımızın birincisi bu, ikincisi, ‘İslam hukuku’ adlı yazımızdır. Kur’an ahkamının/hükümlerinin değişmesi hakkındaki görüşleri üç grupta toplayabiliriz. Bir grup, &#8220;asıl olan amaçlardır, buna göre hükümleri değişebilir.&#8221;  derken, ikinci grup &#8220;Kur’an&#8217;da yer alan hiçbir hüküm değişmez&#8221; ve üçüncü grup da, &#8220;dinin [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuran-ahkaminin-degismesi-2.html">Kur’an Ahkâmının Değişmesi</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kur’an Ahkamının Değişmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Ateist, oryantalistler İslam hukukunun dogma ve statik olduğunu iddia ederler. Bu konudaki cevabi yazımızın birincisi bu, ikincisi, ‘İslam hukuku’ adlı yazımızdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ahkamının/hükümlerinin değişmesi hakkındaki görüşleri üç grupta toplayabiliriz. Bir grup, &#8220;asıl olan amaçlardır, buna göre hükümleri değişebilir.&#8221;  derken, ikinci grup &#8220;Kur’an&#8217;da yer alan hiçbir hüküm değişmez&#8221; ve üçüncü grup da, &#8220;dinin temelinde olan hükümler değişmezken, örf üzerine bina edilmiş olanlar değişebilir.&#8221; demektedir. (Doç. Dr. Hüseyin Çelik, Kur’an Ahkamının Değişmesi, s. 13)  İllet/sebep, ayetlerin anlaşılmasına bir araç olup, onların değişmesi ile hükümler değişmez. Ama sebep ile hükümler arasında sıkı bir ilişki vardır. Sebeplerin varlığı ile hükümler uygulanır, yokluğunda ise uygulanmaz. Hikmet ise, şâri’/kanun koyucunun yani Allah&#8217;ın gözettiği maslahattır. (insanların faydasına olan şeyler) ya da kötülüğü def etmektir. (s. 21, 23) Mekke&#8217;de sağlam bir inanç temeli oluşturulmuş, Medine&#8217;de ise toplumun inşasına geçilmiştir. (s. 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahkam ayetlerinin özellikleri: Kur’an hüküm koymada tedrici/aşamalı bir yol izlemiştir. 23 yıllık bir zaman süresinde nazil olmasının sebeplerinden birisi de budur. İçki 4 aşamada haram kılınmıştır. İlki Mekke&#8217;de, diğer üçü Medine&#8217;de indirilmiştir. (s. 27) Kur’an’ın hükümleri toptan gelmiş olsaydı toplumların değişmesi çok zorlaşacaktı. Yıllardır birikmiş, kök salmış kötülükleri bir anda toplumdan söküp atmak kolay bir şey değildir. Uzun bir eğitim, sabır ve özveri isteyen bir iştir. (s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ahkamı hem dünyevi hem de uhrevidir. İslam dini ibadet ile hukukun iç içe girdiği bir dindir. Allah&#8217;ın hukukla ilgili emirlerini yerine getiren kimseler, bunu sadece bir görev aşkı ile değil aynı zamanda bir ibadet aşkıyla da yaparlar. Kişinin aldığı ahlak ve ahirette karşılaşabileceği cezalar da, insanın suç işlemesini engelleyen temel nedenlerdendir. Bu iki yönlü işleyiş kişilerde otokontrol sistemini de beraberinde getirir. Diğer hukuk sistemlerinin kolluk kuvvetleri ile halletmeye çalıştıkları bu alanı, İslam çok kolay bir şekilde halletmiş veya en aza indirgemiş olur. Yaptığı fiillerde sadece hukuka değil Allah&#8217;a da hesap vereceğinin bilincinde olan insan, kendi kendini kontrol etmiş de olmaktadır. İslam dışı sistemlerde ise yaptırım sadece dünyevi olduğundan dolayı, bundan kurtulmak kolay olabilmektedir. Ahkam ayetleri Kur’an’ın muhtelif yerlerine serpiştirilmiştir. Bir sure içerisinde inanç, ibadet, ahlak ve muamelat bulunabilmektedir. Bunu bir ayet içerisinde bulmak bile mümkündür. (s. 31) Bu sureleri veya ayetleri ilk okuyan kimse ayetler arasında bir ilgisizlik olduğu zannına kapılabilir. &#8220;Münasebet&#8217;ül-Kur’an&#8221; diye bir ilim dalı bu nedeni oluşmuştur. Ahkam ayetlerinin Kur’an&#8217;ın farklı yerlerine serpiştirmelerinin birçok hikmeti vardır: Ahkam ayetlerinin temeli inanca dayanır. Bu hükümlerin uygulanması ise ibadettir. Ahkam ayetleri Kur’an&#8217;ın farklı yerlerine serpiştirilerek konu sürekli olarak insanların gündemine taşınmış ve konunun canlı tutulması sağlanmıştır. Surede hangi konu anlatılmış ise, o surede zikredilen ahkam ayetleri de o konu ile ilişkilidir. İnsan hayatı ile bütünlük arz eder. İnsan hayatı tekdüze değildir, çok farklı durumlarla hayatta karşılaşılabilmektedir. Bu durum, birbirinden farklı gibi algılansa da aslında bir bütünlük içerisinde ve o kişinin hayatı ile ilgilidir. (s. 32) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ahkamı insanlar için zararlı olan şeylerin kurutulmasını esas almıştır. İslam; can, mal, namus, akıl ve din emniyetini amaçlar. Kur’an hükümleri bu değerleri koruma üzerine bina edilmiştir. Ahkam ayetleri açıklama yönünden farklılıklar arz eder. Her konu aynı özellikte açıklanmamıştır. Bazı konular çok detaylı bazıları ise genel açıklanmıştır. Aile içi ilişkiler detaylı açıklanmış,  devlet başkanlığı seçimi, devlet yönetimi fazla açıklanmamış, sadece ehliyet, adalet, istişare, emanet, maslahat gibi temel prensiplere vurgu yapılmıştır. İnsanların içtihatla bir sonuca ulaşabilecekleri konularda fazla detaya inilmemiştir. (s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı ahkam ayetleri genel prensipler içerir. Ayetlerde detaylara inilmemesi, bu alanlarda çalışan araştırmacılara geniş bir hareket imkanı sağlanmış ve düşünce ufuklarını genişletmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ahkamı durumsaldır. Hükümlerde alt ve üst sınırlar bulunur. Bunlar arasında ise inananlara istediği gibi hareket edebilme imkanı sunulmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ahkamı aksiyolojiktir. Ahkam içerikli ayetlerin bir alt yapısı vardır. Altyapı oluşmadan hükümler uygulanamaz. Ahkam ayetlerinin Mekke&#8217;de değil Medine&#8217;de nazil olmasının sebebi de bundan dolayıdır. Tevhid inancı ile değiştirildikten sonra, Medine döneminde toplumu şekillendirecek olan ahkam ayetleri nazil olmaya başlamıştır. Bu altyapı oluşmadan hükümler uygulanacak olursa, zülüm oluşurdu. İnsanların karnının aç olduğu bir toplumda, hırsızlık cezasının uygulanmaz. (s. 35) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ahkamı evrenseldir. Kur’an&#8217;ın ahkamı her asra ve her topluma hitap eder. (s. 36)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Değişim hakkında genel bilgiler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Naslar (Kur’an-ı Kerim veya hadiste bir konu hakkında açık olan sözler) her zaman ve çağda sabittir. Naslardan anlaşılan şeyler ise, zaman ve mekana göre değişebilir. Din ile dini anlayış birbirinden ayırt edilmelidir. (s. 38) Zamanla insanların ihtiyaçları değişmektedir ve bu nedenle mevcut olan yeni gelişmelere göre ictihadi (Kur’an ve hadis ile sabit olan şer’i delillerden hareketle yeni hüküm çıkarmak için emek sarfederek) çözümler üretilir. (s. 39) &#8216;Çevre, coğrafya ve iklimler&#8217; hükümlerin değişmesinde etkili olabilmektedir. Namaz, kutuplarda &#8216;takdir&#8217; denilen yöntem ile o bölgeye en yakın ve normal gün kavramının olduğu yerlerdeki zaman çizelgesine göre ayarlanır. &#8216;Siyasi etken ve bilimsel teknolojik&#8217; gelişmeler de hükümlerin değişmesinde etkilidir. &#8220;Gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın.&#8221; (Enfal, 60) ayetinde, güce sahip olma emri değişmezken bu gücün örnek ve nitelikleri zaman ve mekana göre değişebilmektedir. Değişen pratikteki uygulamalardır, prensipler değildir. (s. 43) &#8216;Örf de&#8217; hükümlerde değişmeye etki eder. İlk zamanlarda evlerin odaları birbirine benzediğinden dolayı, ev alımında bir odaya bakmak yeterli idi. Daha sonra evlerin projeleri değişince bu hükümde değişmek zorunda kalmıştır. (s. 45) Vahiy döneminde de ahkam kademeli olarak hayata tatbik edilmiştir. Tamamen cahiliye adetleri üzerine bina edilmiş bir toplum üzerine örnek bir toplum inşa etmek amacında olan Kur’an’da, kalıcı hükümlere ulaştıracak geçici hükümlerin bulunması son derece doğaldır. (s. 47) İslam, hedeflemiş olduğu toplumu oluşturabilmek için tedrici bir yol izlemiştir. İslam önce kişileri eski yanlışlarından kurtardıktan sonra kendi ilke ve prensiplerini inşa etmiştir.  Hükümler kolaydan zora doğru bir süreç içerisinde gelmiştir. İçki dört aşamada, faiz dört aşamada haram kılınmış, namaz önceleri 2 vakitten daha sonra 5 vakte çıkarılmıştır. Mekke döneminde cihada izin verilmezken, Medine döneminde izin verilmiştir. (s. 49) Alkolik olan bir kişi İslam&#8217;ı seçmek istiyor ama içkiden bir anda kurtulamıyorsa, onu bir anda bırakmaya zorlamak yerine, bir süreç içerisinde bırakmasına izin  verilebilir. (s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Amaç niteliğinde olan hükümler değişmezken, araç niteliğinde olanlar değişebilmektedir. (s. 51) Hükümleri üç sınıfa ayırabiliriz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Makasıd (Maksatlar, gayeler) ve vesailden (Vesileler, sebeplerden) olan hükümler: Kur’an&#8217;da bazı hükümler, ulaşılması istenilen asıl gaye ve hedeflere yönelikken, bazıları da bu gayelere ulaştıran araç niteliğindedir. (s. 52) Makasıttan olan hükümler değişmezken, vesailden olan hükümler daha esnek bir yapıya sahiptir. (s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı hükümlerin illeti akıl yoluyla bilinirken, bazıları bilinmeyebilir. Mesela Hz. Peygamber ilk önceleri kurban etinin 3 günden fazla saklanmasını yasaklamıştır, sonra da bunu serbest bırakmıştır. Çünkü bu hükmün illeti, o zamanki kıtlık ve fakirlik idi. İlletleri akılla tam olarak anlaşılamayan şeylere örnek olarak, namazın rekatlarını verebiliriz. Mükellefler bunları eksiksiz yerine getirmekle sorumludurlar. (s. 54)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vahye dayanan hükümler ve ictihadi hükümler: Vahye dayanan hükümler değişmezken, ictihadi ve rey (şahsi görüş, fikir) ürünü olan hükümler değişime açıktır. (s. 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Geçici olarak değişen hükümler: Bu tür hükümler her zaman için geçerliliğini korumakla birlikte, herhangi bir maslahat veya zorluktan dolayı o an için uygulanmayan hükümlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaruretler haramları mübah kılar: Mesela zaruret halinde, zaruret miktarını aşmamak şartıyla domuz eti yenilebilir. Haramların haram olmaktan çıkması geçicidir, zaruret ortadan kalktığında hüküm yine eski haline döner. (s. 57)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meşakkat kolaylığı celbeder: Yol emniyeti veya güvenliği yok ise, hac vacip olmaktan çıkar. (s. 58)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ahkamının değişimi konusunda üç görüş vardır: İfrat görüş, tefrit görüş ve mutedil görüş.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İfrat görüş: Bu görüşe göre inançla ilgili hükümler hariç Kur’an&#8217;ın bütün hükümler değişebilir. Temel görüşleri: Kur’an’daki inanç değişmezken, hukuk içerikli ayetler değişebilir. Din ve hukuk ayrı şeylerdir. Hazreti Ömer&#8217;in uygulamaları, hukukun değişebileceğinin delilidir. Hukukla ilgili ayetler tarihseldir. (s. 65) Tefrit görüş: &#8216;Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur.&#8217; kuralı en kapsamlı bir şekilde geçerlidir. Değişmenin sahasını da oldukça dar tutarlar. “Zamanların değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar edilemez.&#8221; kuralındaki ahkamdan kasıt, “kesin delillere dayanmayan örf ve adetlere dayanan hükümlerdir” şeklinde yorumlarlar. İlletler bahane edilerek hükümler ortadan kaldırılamaz. Peygambere dahi Kur’an’da bir değişiklik yapma yetkisi verilmemiştir. Mutedil görüş: İslam&#8217;a göre insanın doğası değişken değildir. İslam, zamanla değişmeyen, zaman geçtikçe kavranması gereken bir sistemdir. İnsanlar mı dine uyacak yoksa din mi insanlara tabi olacak, uyacaktır? İnanç esasları ve can, mal, namus, akıl ve dini korumak için gönderilen had cezaları, miras hukuk değişmez. (s. 69)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din ve hukuk farklı şeyler midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu iddia, Allah&#8217;ın Rabliğini de inkar anlamına gelir. Rab’lık, dünya hayatını düzenleme ile ilgili bir kavramdır. Firavun da, &#8220;ben sizin en yüce Rabbimiz değil miyim?&#8221; derken, aynı şeyi söylüyordu. O, Allah&#8217;ın varlığını kabul etmekte ama onu Rablığını kabul etmemekte idi. Aynı yapı Mekkeli müşriklerde de vardı. Günlük hayatlarına müdahale edecek Rab olan bir Allah&#8217;ı kabul etmek istemiyorlardı. İslam&#8217;da hukuk ile inanç iç içedir. İslam, diğer hukuk sistemlerinin zorluk çektiği &#8216;kontrol&#8217; problemini, insanların kendi kendilerini kontrol etmelerini sağlayarak en aza indirgemiştir. (s. 71) İslam şeriatının anlamı; Allah&#8217;ın kulları için hayatın tüm işlerine dair öngördüğü hükümler ve inançlardır. Yani, ‘şeriat din ile eş’ anlamlıdır. (s. 72) Şura Suresi, 13; Şura Suresi, 21; Casiye suresi, 18; Maide suresi, 48. ayetlerde şeriat doğrudan doğruya kullanılmıştır. (s. 73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hazreti Ömer&#8217;in uygulamaları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ömer, ganimet malı olan Sevad arazilerinin topraklarını askerlerine dağıtmamıştır. Ayrıca, müellefe-i kulubtan olanlara da zekat malından pay verilmesine izin vermemiştir. Halbuki bu konu ayetle sabit idi. Peki olayın aslı nedir? Savaş ile elde edilen mallar, elde ediliş şekillerine göre &#8216;fey&#8217; veya &#8216;ganimet&#8217; olarak ikiye ayrılır. Verilecekleri yerler açısından bunlar birbirinden farklıdır. Malların savaş ve güç kullanılmaksızın Müslümanların eline geçmesine fey denir. (s. 75) Müslümanların savaş yoluyla gayrimüslimlerden ele geçirdikleri esir ve her türlü mala ise ganimet denir. (s. 78) Ganimet, savaşa katılan askerlere dağıtılırken, feyin kullanım hakkı o günkü devlet başkanına bırakılmıştır. (s. 89) (Bu konuda ‘Kölelik’ adlı yazımıza bakılabilir.) Hz. Ömer istişare ettikten sonra, Haşr, 6-10. ayetleri okuyup, bu ayetleri kendisine delil göstererek Sevad arazisini fey statüsünde kabul etmiş, ümmetin geleceğini düşünerek araziyi fey olarak değerlendirmiştir. (s. 90) Hz. Ömer, &#8220;Peygamberin kalplerinizi kazanmak amacıyla size verdiği bir şeydi bu. Bugün ise Allah, İslam&#8217;ı aziz kıldı ve size ihtiyaç bırakmadı.&#8221; diyerek, müellefe-i kuluba verilen zekattan payı kaldırmıştı. (s. 92) Burada hükmün illeti/sebebi, Müslümanların güçlü veya zayıf olmalarıdır. Yoksa hükmün tamamen kalkması söz konusu değildir. Bu konuda karar mercii devlet başkanı olarak görülebilir. (s. 94) Hz. Ömer&#8217;in uygulaması, hükmün üzerine bina edilmiş olduğu iletin kalkmasından dolayı geçici olarak askıya almadır. Her ne zaman o illet dönerse, hükümde döner. Kısaca, Hz. Ömer ayetin hükmünü kaldırmamıştır. (s. 95) Zaten Hz. Ömer&#8217;in müellefe-i kulubtan kaldırdığı zekat hissesini, Ömer İbni Abdülaziz tekrar getirmiştir. (s. 170) Kısaca, bazı kesimlerce Hazreti Ömer&#8217;in uygulamaları yeterince tahlil edilmeden referans olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. (s. 191) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img decoding="async" class="alignnone  wp-image-9267" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Kuran-ahkaminin-degismesi-1-1.jpg" alt="" width="92" height="148" /> Doç Dr Hüseyin Çelik, Kuran Ahkamının Değişmesi</span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuran-ahkaminin-degismesi-2.html">Kur’an Ahkâmının Değişmesi</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuran-ahkaminin-degismesi-2.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadis, Sünnet Müdafaası</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/hadis-sunnet-mudafaasi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/hadis-sunnet-mudafaasi.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Jun 2017 11:00:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[G. H. A. Juynboll]]></category>
		<category><![CDATA[hadis müdafaası]]></category>
		<category><![CDATA[hadise itiraz edilen konular]]></category>
		<category><![CDATA[hadisin önemi]]></category>
		<category><![CDATA[İ. Goldziher]]></category>
		<category><![CDATA[J. Schacht]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Ahmet Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[sünnet müdafaası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=7442</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazıya ek olarak, &#8216;Te&#8217;vilu Muhtelifu&#8217;l-Hadis&#8217;, ‘Ehl-i Sünnet’, ‘Modenist, tarihselciler’, ‘Mezhepler’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz. (Bu yazımızın amacı, hadis ilmi hakkında bilgi vermek değil, hadis ve sünnetin önemi, değeri, delil olması konularına açıklık getirmek ve gerek oryantalist ve gerekse, ne yazık ki, hadisi önemsemeyen modernist Müslümanlara cevap vermektir. Hadis ilmi, bu kısa yazı içine sığmayacak kadar [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/hadis-sunnet-mudafaasi.html">Hadis, Sünnet Müdafaası</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-7443 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/279291755_tn30_0-kopya.jpg" alt="" width="124" height="125" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Yazıya ek olarak, &#8216;Te&#8217;vilu Muhtelifu&#8217;l-Hadis&#8217;, ‘Ehl-i Sünnet’, ‘Modenist, tarihselciler’, ‘Mezhepler’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">(Bu yazımızın amacı, hadis ilmi hakkında bilgi vermek değil, hadis ve sünnetin önemi, değeri, delil olması konularına açıklık getirmek ve gerek oryantalist ve gerekse, ne yazık ki, hadisi önemsemeyen modernist Müslümanlara cevap vermektir. Hadis ilmi, bu kısa yazı içine sığmayacak kadar (Hadis terimlerinden usül ve tarihine dek) geniş bir içeriğe sahiptir.)</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Bazı hadis terimleri</span></strong><br /><span style="color: #000000;">Ravi: Hadisi rivayet eden.</span><br /><span style="color: #000000;">Senet/İsnad: Ravilerin adlarının yazılı olduğu isim zinciri.</span><br /><span style="color: #000000;">Tarik: Yol, hadis isnadının diğer adı.</span><br /><span style="color: #000000;">Muttasıl: Senedi kesintisiz olan hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Sahih: Ravisi adil ve ezberi kuvvetli, senedi kesintisiz, metninde sorun olmayan hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Sıhhat: Hadisin sağlamlığı, sahihliğini ifade eden kelime.</span><br /><span style="color: #000000;">Sika: Güvenilir ravi.</span><br /><span style="color: #000000;">Zabt: Ezberlediği hadisi unutma sorunu olmayan, ezberi kuvvetli ravi.</span><br /><span style="color: #000000;">Adalet: Haramdan kaçınıp, helalleri yapan adil ravi.</span><br /><span style="color: #000000;">Münekkid: Hadis ilminde derin ilmi bulunan hadis alimi.</span><br /><span style="color: #000000;">Cerh: Araştırma sonunda ravide eksik, hata bulunması.</span><br /><span style="color: #000000;">Ta&#8217;dil: Araştırma sonunda ravinin güvenilirliğinin pekiştirilmesi.</span><br /><span style="color: #000000;">İhticac/Huccet: Delillendirme/Delil kabul edilen seçkin alim.</span><br /><span style="color: #000000;">Tabakat: Tabakalar. Hadis alimlerinin hayatlarının anlatıldığı kitaplar.</span><br /><span style="color: #000000;">Rical: Hadis rivayet etmekle meşgul olan insanlar.</span><br /><span style="color: #000000;">Sahabe: Peygamberimizin sohbetinde bulunan. Çoğulu; Sahabi/ashab.</span><br /><span style="color: #000000;">Tabiin: Sahabeyi görenler.</span><br /><span style="color: #000000;">Merfu hadis: Hz. Resul&#8217;den gelen hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Mevkuf hadis: Sahabeden gelen hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Maktu hadis: Tabiinden veya tebeu&#8217;t-tabiinden gelen hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Mürsel hadis: Tabiinden, sahabe atlanarak Hz Muhammed&#8217;e izafe edilen hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Mudal hadis: Senette en az iki ravisi düşen hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Müdelles hadis: Senetteki eksiği gizlenen, ravinin işitmediği halde hocasında aktardığı hadis.</span><br /><span style="color: #000000;">Musannef: Sınıflandırılmış, tasnifi yapılmış hadislerin olduğu eser.</span><br /><span style="color: #000000;">Muvatta: İçerisinde ahkam hadislerinin toplandığı eser.</span><br /><span style="color: #000000;">Sünen: Sünnetin çoğuludur, sünnetle alakalı eserler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Özet</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis Efendimizin sözleridir. Sünnet ise daha çok uygulamalarını ama aynı zamanda sözlerini ve onaylarını da kapsayan genel bir terimdir. Sünnet ve hadise genelde üç çeşit yaklaşımdan bahsedilebilir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis ve sünneti reddedenler: Kur’aniyyun kökenli bu akım oryantalistlerin etkisi ile ilk önce Hindistan&#8217;da ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünneti kabul edip, hadisi reddedenler: İşlerine gelen, akıllarına ve yorumlarına uyan hadisleri eserlerine almakla paradoksa düşen bu grubun en büyük yanlışı; eleştirdikleri hadislerin büyük çoğunluğunun zaten hadisi savunanlarca da kabul edilmediğini bilmemeleri, bu tür hadislerin ya tevil/yorum ile  ya da başka hadislerle karşılaştırılarak reddedildiğini veya hadisin anlamının müsbet bir zemine çekildiğini kavrayamamalarıdır. Zaten bu nedenle “Muhtelifu&#8217;l-Hadis ilmi, Mevzu, zayıf, mudal, mürsel, munkatı, cerh, ta’dil, rical, tabakat” gibi ilim dalları, metot ve kavramlar ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet ve hadisi kabul edenler: Bu görüşü savunmakla beraber, bu sistemi savunanların da </span><br /><span style="color: #000000;">-şahsi kanaatimize göre- en büyük yanlışı, hadisin Kur’an&#8217;ı nesh edebileceği görüşünü savunmalarıdır ki, bu durum haklı olarak muhataplarımızca da eleştirilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin ve Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah&#8217;a ve elçisine götürün. Böyle davranmanız daha iyidir ve sonuç itibariyle daha güzeldir.&#8221; (Nisa, 59) Ayette geçen &#8220;İtaat&#8221; kelimesinin Allah için olduğu gibi, Hz. Peygamber için de ‘ayrıca’ zikredilmesi, Efendimizin  Kur’an&#8217;ın dışındaki emir ve yasaklarına da itaat etmemiz gereğine işaret etmektedir. &#8220;Sizden olan emir sahiplerine de&#8221; ifadesinde görüldüğü üzere, emir sahipleri için ayrıca bir “itaat kelimesinin kullanılmaması”, aksine cümle içerisinde (atıf yoluyla) Allah ve Resulüne karşı yapılması, istenen itaate tabi kılınarak ifade edilmesi, emirlere/idarecilere yapılacak itaatin mutlak/kesin olmayıp, “Allah&#8217;ın kitabı ve elçisinin sünnetine uyma şartına bağlı olduğunu” göstermek içindir. (İmam Şafii, er-Risale, s. 79-80)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadislerin yazılımına ilk başlarda, Kur’an ile karışır endişesi ile izin verilmemiş ise de daha sonra bu sorun ortadan kalkınca yazıma izin verilmiştir. (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 108) Dolayısı ile hadislerin yazılımına daha Peygamberimiz hayatta iken başlanmıştır. (Hamidullah, İslam Peygamberi, I/9) Peygamber dönemindeki yazılı malzemelerden bazıları şunlardır: Abdullah b. Amr b. As, Hz. Ali ve Hz. Enes&#8217;in yazılı metin haline getirdiği hadisler. Sadece Amr b. As&#8217;ın ‘Sahifetu’s-sadıka’ adlı mecmuasında 1000 civarında hadis mevcuttu. Hicretten sonra yapılan nüfus sayımı, anlaşmalar, ahidnameler, komşu devletlere gönderilen mektuplar da yazıya geçirilmiştir. (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 109) Yani, İslam tarihinin ilk dönemine ait kaynaklar sahabe hayatta iken yazılı olarak kayda geçirilmiş (Sad, Tabakat, I/70, 331; Zürkani, Şerhül alel mevahibil-ledünniye, III/354) ve “tedvin (hadislerin yazılım) dönemi ile de hadisler, terdip, düzen ve belirli kaideler çerçevesinde kitaplaştırılmıştır.” (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 108) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İlahi yasanın (teşri) kaynağı, Allah’ın Kur’an’daki sözleri ve Peygamberin sünnetleridir. Müslümanlar bu iki kaynağa bağlı kaldıkları müddetçe itibar ve güçlerini korumuşlar, uzaklaştıkça zaafiyet yaşamış, siyasi alanda çökmüş, sömürülmeye başlanmışlardır. Batılı emperyalistler önce Kur’an’a değil, Hz. Peygamberin sünnetine savaş açmışlardır. Önceleri sünnetin bir kısmını inkarla başladıkları çalışmalarında, sonunda tüm sünneti inkara ulaşmışlardır. Bunu iki yolla yapmışlardır: İçeriden Batı zihniyeti ile yetişmiş olan Müslüman aydınlar ve dışarıdaki oryantalistlerle.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 37-38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İtiraf etmeliyim ki, ben ilahiyatta okurken ilk zamanlarımda yukarıdaki yaklaşımı abartılı bulurdum. Ama oryantalizm üzerine yaklaşık 15 senelik okumalarım beni de aynı noktaya getirmişti! Üzücü olan ise, oryantalistler ile modernist Müslümanların hadise bakışının ne yazık ki aynı olmasıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meşhur oryantalistlerden Hollandalı Snouck Hurgronje, ‘Mekke’ isimli iki ciltlik kitabında şunları yazmaktadır: “İslam coğrafyasının farklı kesimlerinden buraya gelen Müslümanlar arasında, çarpıcı bir davranış birlikteliği var. Dilleri, renkleri, kültürleri farklı Müslümanlar; sokakta karşılaştıklarında birbirlerini selamlıyorlar. Selam veren hep aynı cümleyi söylüyor, selam alan da cevabi bir cümle söylüyor ve fakat bu cümleler hiç değişmiyor. İbadethanelerine sağ ayakla girip, sol ayakla çıkmaya dikkat ediyorlar. Yemeğe oturduklarında bir kelime söylüyor, sağ elleriyle yemek yiyor, sofradan kalkarken başka bir kelime söylüyorlar. Bunlar da hiç değişmiyor. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şu ki; bunların hiçbirisi Kur’an’da yazmıyor. Benim tespitime göre bu, onların Peygamberlerinin geleneğidir.” (Mehmet Görmez, Klasik Oryantalizmi hadis araştırmalarına sevk eden temel faktörler üzerine, İslamiyat, Mart, 2000) Yahudi kökenli Ukraynalı mühtedi Muhammed Esed de benzer bir konuya değinmektedir: “Sünnet, İslam binasını tutan çelik iskelettir. Aynı zamanda hem sünnete uymamız hem de Batının hayat tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir. Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikri temellere açıktan açığa karşıdır.” (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 89, 98) Oryantalist Johann W. Fück sünnet hakkında, &#8216;Her defasında İslam&#8217;ın gerçek özünü yabancı tesirler kaplamaya yüz tuttuğunda, sünnet bu yabancılaşmaya karşı yapılan savaşın parolası olmuştur.&#8217; (J. Fück, Die originalitat des arabischen propheten, s. 152) diyerek sünnetin önemini içimizdeki modernistlerden daha iyi anladığını göstermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tarihi tenkit yöntemi, “Olayın geçtiği zamana gidip müellifin zihnindeki amacı ortaya çıkarma gayretidir. Elçinin kastettiği anlam yakalanmaya çalışılır. Bundan sonra eleştiri/tenkit başlar.” (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 107) Oryantalistler, İncil’e uyguladıkları bu metodu hadislere de uygulamak istemişlerdir. “Batılı akademisyenler &#8216;tarihsel eleştiri&#8217;yi hadis literatürüne de uygulamaya çalışmışlar ve onda şüphe uyandırmaktan zevk almışlardır.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 319) “Golziher’in hadis konusundaki görüşlerini Schacht geliştirmiş ve hukukla ilgili hadislerin de uydurma olduğunu ileri sürmüş, Juynboll ise bu anlayışı devam ettirmiştir.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 31) “Uydurma hadisleri vesile yapan oryantalistler, bunları kullanarak Hazreti Peygambere ait sahih hadisler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmışlardır.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 48) Onlardan etkilenen kesim yüzünden de, günümüzde “Her şeyi Batılı gözle veya Batı ölçüleriyle görmek hevesine düştük. Batı&#8217;yı taklit etmekle her şeyin düzeleceğimizi zannettik. Sonunda, Kur’an-ı Kerim&#8217;e, hadislere bile farklı gözle gözle bakmaya başladık.” (Mustafa Sıbai, s. 11, 14) Amerikalı ünlü misyoner Samuel Zwemer, “Bir Müslümana ‘dinini bırak’ dersen onun İslam&#8217;ı bırakması asla mümkün değildir. ‘Sizin dininiz olan İslamiyet mücevher yüklü çok kıymetli gemiye benziyor ama bu geminin yükü çok ağır geminin karşıya batmadan geçebilmesi için bu yüklerin bir bölümünü denize atmamız gerekir.’ demeliyiz. Böylece mübahlar&#8217;dan müstehap&#8217;lardan sünnetlerden başlayarak vaciplere farzlara gelinceye kadar onlara geminin bütün yüklerini boşalttırmalıyız. Böylece gemi karşıya geçse de boş geçmelidir.” (Dr. Ahmet Üçar, Sultan, güç ve hassasiyet, s. 110) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hadislerin oryantalistlerin iddia ettiği gibi ortaya çıkışları 2. ve 3. asırda olmamıştır. Hadis senetleri Peygamberimizde hemen sonra ortaya çıkmıştır. Ayrıca hadis uydurmaya karşı alınan ilmi tedbirler ve hadis alimlerinin hadise verdiği önem, oryantalist iddiaları geçersiz kılmaktadır.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 50-80) Aksine<strong>, </strong>İslam düşmanı Voltaire’in de itiraf ettiği gibi, “Dünyada, Muhammed&#8217;in ki kadar ayrıntılı şekilde hayatı yazılan başka hiç kimse yoktur.” (Voltaire, Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler, s. 6) “Allah  Resulünün hayatı ‘tarihte hiç kimseye nasip olmayacak bir şekilde’ (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I/8) bütün yönleri ile kayıt altına alınmış, hatta ‘bir olay karşısında suskunluğuna varıncaya kadar’ tespit edilmiştir.” (Prof. Dr. Ahmet Önkal, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 120)  Muhammed Gazali de, &#8216;Tarih, Müslümanlar kadar Peygamberlerinin eserlerini toplayan, araştıran ve inceleyen ve onlarla hassas ilmi kurallar koyan hiçbir topluluktan söz etmemiştir. Hadis senetleri ve rivayetlere yönelik hayret uyandıracak ölçüyü, dinlerin hiç birinde görmek mümkün değildir.&#8217; (Gazali, Difa&#8217;u ani&#8217;l-Akide ve&#8217;ş-Şeriah Zıdde Metaini&#8217;l-Müsteşrikin, s. 78) demektedir. &#8220;İlk muhaddisler, özellikle Buhari ve Müslim, her hadisin sıhhatini süzgeçten geçirme hususunda insan kudretinin erişebileceği en ince titizliği göstermişlerdir. Öyle ki, bu inceleme Avrupa tarihçilerinin eski tarihin kaynaklarını incelerken başvura geldikleri inceleme tarzından çok daha güçlüdür.&#8221; (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 94)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İncil, Kur’an ile değil, Hz. Muhammed&#8217;in hadisleri ile kıyaslanabilir.” (Eaton, s. 142) John Bertin, Ocak 1998 tarihinde Münih’deki konferansta aynen şunları söylemektedir: “Bütün olumsuzluklarına rağmen, Müslümanların hadisleri vesikalandırma/delillendirme şansı, bizim kutsal kitabımızı vesikalandırma şansımızdan  daha fazladır.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadislerin duyurulmasına Efendimiz önem vermiş ve bunu teşvik etmiştir. Veda haccında Peygamberimiz, &#8216;Burada bulunanlar bulunmayanlara bu bilgileri iletsin.&#8217; (Buhari, İlim, 9,10,37; Müslim, Hac, s. 446) ve diğer bir hadisinde de, &#8216;Benden bir söz işitip iyi ezberleyen ve onu başkalarına aktaran kimselerin Allah yüzünü ağartsın.&#8217; (Tirmizi, ilim, 7; İbni Hanbel, I/437) buyurmuşlardır. Medine&#8217;ye gelen heyetlere yurtlarına döndüklerinde hemşehrilerine hadislerle ilgili bilgileri öğretmelerini de emretmiştir. (Buhari, İlim, 25; İbni Sad, VII/29-30) Peygamberimiz kolay hatırlanması için önemli şeyleri 3 kere tekrar ederdi. (Buhari, ilim, 30) Enes der ki: &#8216;Yaklaşık 60 kişi Peygamberle otururduk. Peygamber hadis öğretirdi. O çıktığında biz aramızda o hadisi ezberlerdik.&#8217; (Kadı Iyaz, el-Ilma, s. 142; Hatib, el-Cami li Ahlaki&#8217;r-Ravi, 43) Peygamberimizin ilim meclisinde bulunmayanlar da bulunanlardan ezberlerdi. (Hakim, Müstedrek, I/95) Hz. Ömer, el-Eşari, İbni Abbas, Zeyd b. Erkam hadis ezberlerdi. (Hatib, Fakih, 132a) Hz. Ömer Kur’an ve Peygamber&#8217;in sünnetlerinin öğretilmesi için valilere görev verirdi. (Hanbel, I/48) Sahabe hadisleri ya grup halinde ya da tek başlarına ezberlerdi. (Ebu Heyseme, İlim, 126,127; Darimi, Sünen, I/148,149) Bazı sahabelerin de Peygamberden hadis yazdıklarına dair belgeler de bulunmaktadır. (Muhammed Mustafa el-A&#8217;zami, İslam fıkhı ve sünnet, oryantalist Schacht&#8217;a reddiye, s. 136)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadisler önemlidir çünkü, “Hadis, Peygamberin davranışlarının rivayetidir. Sünnet ise bu rivayetlerden çıkarılan kurallardır. Yani hadis, sünnetin taşıyıcısı ve vasıtasıdır.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 85) “Peygamberin görevi Kur&#8217;an’da yer almayan ayrıntıları bildirmek ve uygulamaktır. Yani yüce Allah kitabını bir öğretmenle birlikte göndermiştir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap,  s. 44) “Peygamber, teorik taslağı pratikte uygulamıştır. Sünnet yaşanan İslam&#8217;dır.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 23) “Kur&#8217;an&#8217;ı herkesten iyi anlayan ve ayetlerdeki Allah&#8217;ın kastettiği manayı en iyi bilen Allah Resulüdür. Peygamberimiz ayetleri açıklamış fiillerle uygulamasını göstermiştir. Hadisler, dini yaşantımızda rehberlik eden en önemli kaynaklardır. Peygamberimizin yönlendirmesine ihtiyacımız vardır. Hadisleri reddeden kimseler, Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak için yine başka insanların yorum ve açıklamalarına başvurmaktadır. Bazen de insanlar hadisler yerine kendi anlayışlarını öne çıkarmaktadır. Bu da farklı ibadet ve din yorumlarına neden olmaktadır. Diğer semavi dinlerin bozulmasının en önemli sebebi, din adamı sınıfının insanları kendi görüşleri ile yönlendirmeleri olmuştur. Rabbimiz, Kur&#8217;an&#8217;ın çağlar boyunca anlaşılmasını, onun açıklama ve uygulamalarına bağlı (En’am, 89-90) kılmıştır.” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 83-85) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’dan sonra dinimizin ikinci kaynağı hadis ve sünnettir! Kur’an indikten 1400 sene sonra kalkıp Kur’an&#8217;ı yorumlama hakkını kendilerinde görenler, Allah ile direkt muhatap olan Efendimizin yorum (hadis) hakkına nedense itiraz etmektedir? Namaz kılmayıp namazı nasıl kılacağını Ehl-i Sünnete’ öğretmeye çalışan seküler kesimden ne farkı vardır bu yaklaşımın? Seküler kesim namazı Türkçe kılsın, mealciler de kendileri ayetleri tefsir etsin ama lütfen kimse Ehl-i Sünnet’e de akıl vermeye kalkmasın!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten Hz. Muhammed&#8217;e bizzat Allah (cc) Kur’an&#8217;ı ‘açıklama görevi’ vermiştir. Bu açıklamaların günümüze ışık tutan boyutu da hadislerdir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı konularda Kur’an mufassal/ayrıntılı, sünnet müekkid/onaylayandır. Bazı meselelerde Kur’an mücmel/kapalı, sünnet mübeyyin/açıklayıcıdır. Birbirini iki yönlü tamamlarlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis profesörü Prof. Yavuz Köktaş bu konuda şunları söylemektedir: “Allah Kur&#8217;an’da pek çok kıssa nakletmesine rağmen hadislerde neredeyse hiçbir kıssa anlatımı yoktur. Allah (cc), Kur’an’da miras taksimini en detayıyla anlatırken hadislerde nineye verilecek pay dışında hiçbir bilgi yoktur. Allah Azze ve Celle Kur’an’da namaza genel hatlarıyla değinirken sünnette namaz en detaylı bir şekilde ortaya konulmuştur. Allah (cc), Kur’an’da zekatla ile ilgili olarak sadece &#8220;zekat veriniz&#8221; buyururken hadislerde zekatın nereden ve nasıl verileceği en detaylı bir şekilde ortaya konmuştur.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Sana bu zikri (Kur’an&#8217;ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara ‘açıklayasın’, ta ki düşünüp öğüt alsınlar.&#8221; (Nahl, 44) &#8220;Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara ‘açıklaman’ için ve iman eden bir topluma doğru yolu göstersin ve rah­met olsun diye indirdik.&#8221; (Nahl, 64) &#8220;Hak dini onlara ‘açıklasın’ diye, her Peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.&#8221; (İbrahim, 4) &#8220;Kendilerine kitap verilenlerden Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmayan, Allah&#8217;ın ‘ve Resulünün’ haram kıldığını haram saymayan…&#8221; (Tevbe, 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Burada dikkat edilmesi gereken; ayette hem Allah’ın hem de resulünün ‘haram kılma yetkisi’nden bahsedilmesidir. Eğer Peygamber sadece Allah’ın haram kıldıklarını ‘iletmekle görevli’ olsa idi, ayette bir de ‘resulün haram kılmasından’ bahsedilmezdi! Demek ki, ‘her ikisi de’ haram kılma yetkisine sahiptir. Peki, bu nasıl olmaktadır? Kendisine ‘hikmet’ verilen Efendimizin uygulamaları ile tabii ki!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet, yani Hz. Muhammed&#8217;in uygulamaları da bizim için kıstastır: &#8220;Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.&#8221; (Ahzab, 21) &#8220;Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.&#8221; (Kalem, 4)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Detay</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis, ‘Hz. Muhammed&#8217;in sözlerine’ denir. (DİA, hadis maddesi) Bazı hadisler vardır farz hükmündedir, yani onları yapmak farzdır. Bazıları vardır vacip hükmünde, bazıları sünnet, bazıları ise mubah, müstehap (iyi, sevap kazanılacak iş) hükmündedir. Bazı hadisler ise mevzu (uydurma, gerçekte söylenmemiş), mevkuf, muzdaribdir. (kesik, eksik, hatalı rivayet edilmiştir) Bazı hadisler vardır tavsiye niteliği taşır, bazılarının hükmü/uygulaması sonradan kaldırılmış, bazılarının ise yasaklılığı sonradan kaldırılmıştır. Bazı hadislerin sözcük anlamları farklı iken, hedeflediği anlam farklı olabilmektedir. Kısaca, bir konuda bir hadisi duyunca hemen “bu konuda kural şudur, Hz. Resul böyle söylemiş, yapmıştır&#8221; sonucuna ulaşılmamalıdır! O konudaki diğer hadisleri ve ayetleri bir araya getirmeli, hangisi doğru, hangisi uydurma, hangisinin uygulanmasını Hz. Resul sonradan kaldırmış, sınırlamış, genişletmiş veya uygulatmış iyice bilmeliyiz. Bu da, hadis ilmini iyi bilmeye, hadis usulü, hadis tarihi, hadis terimlerine vakıf olmayı gerektirir. Yani, bu yazıyı yazan ben de dahil, avam/halktan birisi Buhari&#8217;yi açıp, hadisi okuyup, ondan hüküm çıkaramaz!<strong> </strong>Ya o hadis doğru ama başka bir hadisle sonradan uygulamadan kaldırılmış, sınırlandırılmış veya uygulama alanı genişletilmiş ise?! Hiç bir hadis kitabı bir konudaki tüm sahih hadisleri bir araya toplayamaz. Çünkü o kitabı yazan bir insandır, insan ise eksik bir varlıktır. Aklı, bilgisi, tecrübesi, görmesi, duyması, ömrü eksiktir, sınırlıdır! O nedenle Buhari yanında, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud gibi hadis kitapları da vardır. Özetle, biz halk/avam, hadis ve ayetten hüküm çıkaramayız! Ama muhaddis ve müfessir alimlerin o hadis/ayeti yorumlarından ve fakih/müctehidlerin fetvalarından istifade edebiliriz. Yani, bu ilimlerin uzmanı olmayan biz halk kesimi hadise değil, onlardan çıkarılan hükümlere bakmalıyız. Hadisi eksik anlamaya yönelik bazı örnekler verelim: Hz. Resul, elbisesi yerlere uzanan bir  adamı uyarıp elbisesini kısaltmasını istemiştir. Ama günümüzde her uzun elbiseliye aynı hükmü uygulayamayız. Çünkü Hz.  Resul döneminde uzun elbise bir kibir alameti idi. (Müslim, İman, 171; Ebu Davud, Libas, 25; Nesai, Buyu, 5; İbn Hanbel, V, 148, 158; Müslim, Libas, 42) Şimdi eğer insanlar kısa elbise ile kibirleniyorsa kısa elbise uzattırılmalıdır. Yasak olan uzun elbise değil kibirdir! Elbise araçtır, kibire engel olmak ise amaç. Ama hadisin sadece metni ile hareket edecek olsa idik yanlış sonuca ulaşırdık! Yine Hz. Resul kadınların kabirlere/mezarlara gitmesini önceleri yasaklamıştı. Sonradan ise serbest bırakmıştır. (Tirmizi, Cenâiz, 61, 1056; İbn Mace, Cenaiz, 49, 1574. ve Müslim, Cenâiz, 106, 108, 976, 977; Ebu Davud, Cenaiz, 81, 3235) Ama Hz. Resulun vefatından sonra Hz. Aişe başka bir konuda, “Resulullah, kadınların kendisinden sonra yaptıklarını görseydi onları mescide çıkmaktan engellerdi.” (Buhari, Ezan, 163; Müslim, Salat, 144) buyurmuştur. Dolayısı ile hadislerin sözlerine değil hikmet ve maksatlarına odaklanmak gerekir ki, bu da uzmanlık gerektiren bir husustur! Konumuza dönersek, kadınlar kabirlere gitmeli mi gitmemeli mi? Eğitim, bilinç seviyeleri artıp mezarlarda bağırıp üstlerini başlarını yırtmadıkça gitmeli, yozlaşma başlayınca ise gitmemelidir. Yoksa gitmesini yasaklayan hadisi okuyan, eşini kızını mezara göndermez veya serbest bıraktığı hadisi okuyan gönderirse amaç anlaşılamamış olunabilir! Yasak bilinç seviyesine göre ayarlanmalıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onaylarının ortak adı ve şeri delillerin ikincisidir. (DİA, Sünnet-Peygamber maddesi) Aslında sünnet, ‘Hz. Resul günümüzde olsa nasıl yapardı?’ sorusunun cevabıdır. Bu da bir ilim ve derin tefekkür ile ulaşılabilecek bir makamdır. Hz. Resul döneminde bile hadisin ruhunu yakalamak yerine kelimelerine takılanlar olabilmiştir. Bir Müslüman, &#8220;Cuma günü gusül alın&#8221; hadisi gereği, ihtilam olup cuma sabahı gusül alan oğluna: &#8220;Bu sünnet yerine geçmedi, bu ihtilamdan kurtulmak için alınan bir gusüldü, bir daha al&#8221; demiştir. &#8220;Eğer ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, onlara her namazda misvak kullanmalarını emrederdim.&#8221; (Buhari, Cum&#8217;a, 8, Temenni, 9, Savm, 27; Müslim, Tahare, 42; Ebu Davud, Tahare, 25; Tirmizi Tahare, 18) hadisinden hareketle, günümüzde de farz namazlardan hemen önce, bir iki saniyeliğine hâlâ misvağı dişlerine süren kardeşlerimiz görülmektedir. Gusülden amacın, toplu gidilen yerlere temizlenerek gidilmesi gerektiği ve misvaktan da amacın, evden çıkmadan önce temiz dişlerle toplu yerlere gidilmesinin amaçlandığını anlamamız gerekir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet Kur’an ilişkisi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sünnet, Kur’an&#8217;ı Kerim&#8217;de bulunmayan, ama ona aykırı da olmayan pek çok hüküm getirmiştir. Bu görevi sünnete bizzat Kur’an-ı Kerim vasıtası ile Yüce Allah (cc) yüklemiştir. Bu hükümleri çıkarırsanız İslam&#8217;ın iskeleti dağılır ve din insanların elinde bir oyuncak hamuruna dönüşür. İstinbat/hüküm çıkarma, sünnet imbiğinden geçmesi şartıyla alimlerin içtihatlarıyla devam etmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. Siz bir şeyin hükmünü Kur’an-ı Kerim&#8217;de ya da sünnette bulamıyorsanız başvuracağınız merci, &#8216;ehli zikir/ilmiyle amil&#8217; alimlerdir. Onların içtihatlarının dışına çıktığınızda da dini olanı terk etmiş, nefsinize uymuş olursunuz.” (Faruk Beşer, Yeni Şafak, 18 Eylül 2015) Kur’an’da sünnet: “Sünnet İslam&#8217;ı olmayacağı gibi, Kur&#8217;an İslam&#8217;ı da olmaz. Kur’an-ı Kerim dinin ruhu ise ki, Sünnet de onun bedenidir, görünür ve yaşanır hale gelmiş yönüdür. Tebyin (Nahl, 44): &#8220;İyi derecede açıklama, anlaşılır hale getirme demektir. Bunun bir alt derecesi beyandır. Beyan sadece ‘sözlü açıklama’ olabilir. Ama tebyin aynı zamanda ‘uygulamalı bir beyandır’ ki, işte buna Sünnet diyoruz. Tebliğ: Elçinin aldığı bilgiyi aynen yerine ulaştırmasıdır. Bunun için Allah Hz. Peygamber&#8217;e &#8216;Rasul/elçi&#8217; diye hitap ettiği bir ayette, “Rabbinden sana indirileni tam olarak ulaştırmazsan O&#8217;nun mesajını ulaştırmış olmazsın” buyurur. (Maide, 67) Tebyin, tebliğden farklı bir şeydir. Hüküm: “Biz kitabı hakikat olarak sana indirdik ki, insanlar arasında Allah&#8217;ın sana gösterdiği ile hüküm veresin.” (Nisa, 105) Demek ki, Hz. Peygamber&#8217;in vahye dayalı olarak bir reyi/görüşü olacak ve o bununla hüküm verecektir. Bu rey Kur’an-ı Kerim&#8217;den mülhemdir; ilham alınmıştır, ama Kur’an-ı Kerim değildir. İşte bu da sünnetten başkası olamaz. Şu bir tek ayette bile Hz. Peygamber&#8217;in sünnetine işaret eden pek çok özellik sayılır: Hikmet: “Nasıl ki, size içinizden bir resul gönderdik; ayetlerimizi size okuyor, sizi arındırıyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor, önceden bilmediklerinizi öğretiyor” (Bakara, 151) Bu ayeti Kerimede Kitap ve Hikmet yan yana kullanıldığına göre ‘bunların farklı şeyler olması’ gerekir. Sıradan insanların Kur’an-ı Kerim&#8217;de açıkça gözükmeyen hikmetlere ulaşabileceğini kabul edip, Peygamberde böyle bir özelliğin olmadığını söylemek abes olur. İşte ona Kur’an-ı Kerim&#8217;in yanında verilen bu bilgi/hikmet, sünnettir ve O, tebyin görevini bununla yapmaktadır. Tezkiye: Her türlü maddi manevi, ahlaki ve bedeni pisliklerden arındırmadır. O halde Peygamber, bazılarının sandığı gibi sade bir postacı değildir. O, inananlarını yine vahiyden aldığı kabiliyetle eğitip arındırmıştır. İşte bu eğitme ve arındırma uygulaması da sünnettir. Bunlardan özellikle ‘üsve’ kelimesi önemlidir. “O sizin için güzel bir üsvedir” (Ahzab, 21) denir ki, hal ve harekatıyla örnek edineceğiniz bir numune-i timsaldir demektir. Sağlam bir örneği bulunmayanların, özellikle de gençlerin bugün kimlere özendikleri, kimleri örnek aldıkları düşünülürse bunun çok anlamlı olduğu görülür. Onun sünnetine/hayat tarzına uyulmadan o nasıl örnek alınabilir?” (Faruk Beşer, Yeni Şafak, 28 Ağustos 2015)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnetin kaynak değeri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sünnetin tamamı değil, bir kısmı vahiy mahsulüdür. Ancak Hz. Peygamber hata yaptığında Cenab-ı Allah tarafından ikaz edildiği için, bütün söz ve davranışları vahyin kontrolü altındadır. Vahiy ürünü olan Sünnetin bir kısmı Hz. Peygamber&#8217;in zatıyla ilgili olmakla beraber, diğer kısmı ümmetiyle ilgilidir. Kur’an hükümleri İslam ümmeti hakkında bağlayıcı nitelikte olduğu gibi, Sünnet de bir teşri (yasa yapma) kaynağı olarak bağlayıcı bir özelliğe sahip olmak durumundadır. Vahye dayanmayan Sünnet de Allah tarafından bir ikaz vaki olmadıkça hatadan uzak sayılır. Bundan sonra önemli olan hangi Sünnetin vahiy olduğu değil, hangi Sünnetin teşri kaynağı olarak kullanılabileceği hususudur. Kur’an’dan sünnet&#8217;in delil olduğuna dair ayetler: Hz. Peygamber&#8217;e iman ve itaati emreden ayetler: &#8220;Andolsun, Allah&#8217;ın Resulünde sizin için -Allah&#8217;ı ve ahiret gününü arzu eden ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.&#8221; (Ahzab, 21) O, hem ibadet, hem ahlak, hem de hukuk ve diğer hususlarda insanlar için bir örnektir. Doğrudan doğruya Allah&#8217;a itaatin yanı sıra, Hz. Peygamber&#8217;e itaat de emredilmiştir: &#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resul&#8217;e ve sizden olan emir (yetki) sahiplerine itaat edin.&#8221; (Nisa, 9) Müsteşrik Margoliouth&#8217;a göre Hz. Muhammed&#8217;in Kur’an’ın dışına çıkan ve herhangi bir hadiste rivayet edilen bir sünneti yoktur. (Fazlur Rahman, Islam, s. 61) Ayette Allah&#8217;a itaatle birlikte Hz. Peygamber&#8217;e ve &#8220;emir sahiplerine&#8221; de itaatin gerekli görülmesi, bunların birbirinden farklı şeyler olduğunu göstermektedir. Söz konusu itaatin atıf harflerinden mugayeret -aykırı olma-  için kullanılan vav harfiyle yapılmış olması da bunu gerektirmektedir. Kur’an ganimetlerle ilgili olarak &#8220;Peygamber ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun&#8221; (Haşr, 7) buyurmakta, başka bir ayette ise, &#8220;aralarındaki çekişmelerde Hz. Peygamberi hakem tutmaları&#8221; (Nisa, 64)  istenmektedir. Bu ayetlerden zaruri olarak anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber hüküm verirken, ahlaki ve hukuki emirlerde bulunurken, Kur’an dışında rakipsiz bir otoriteye sahip olmuş, hatta normal olarak böyle bir otoriteyi uygulamıştır. (Fazlur Rahman, İslam, s. 62) Kur’an bir kanun kitabı veya bir ansiklopedi olmadığına göre, Kur’an&#8217;ın temas etmediği konularda toplumda düzen nasıl sağlanacak, güvenlik nasıl temin edilecek, ekonomi, eğitim, adalet gibi sosyal konularda kim düzenleyici kararlar alıp uygulayacaktır? Böyle bir düşünce ile bugün hangi toplum yönetilebilir, hangi toplumsal mesele çözülebilir? Bu mantığa göre, Kur’an&#8217;ın dışında bağlayıcı başka bir şey olamayacağından, toplumların yönetimi için yapılan kanun, tüzük, yönetmelik vs.nin de hiçbir bağlayıcılığının olamayacağı kabullenilmek zorunda kalınacaktır. (H. Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, s. 175-176) Halbuki Hz. Peygamber sadece bir postacı değildir. Görevi sadece nakil ve tebliğ değil aynı zamanda tebliğ ettiğini öğretmek ve uygulamalarıyla örneklik etmektir! Hz. Peygamber&#8217;e itaat Allah&#8217;a itaat olarak kabul edilmiştir: &#8220;Kim Peygamber&#8217;e itaat ederse, Allah&#8217;a itaat etmiş olur.&#8221; (Nisa, 80) Şu halde Kur’an teşri bir kaynak olduğu gibi Sünnet de teşri bir kaynaktır. Allah&#8217;ı sevmek, Peygamber&#8217;e itaati gerekli kılmaktadır: &#8220;De ki: &#8220;Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır&#8221;. De ki: &#8220;Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat edin!&#8221; Eğer dönerlerse, muhakkak ki Allah, kafirleri sevmez. &#8221; (Ali İmran, 31-32) Peygamberlerinin gönderiliş gayesi, kendisine itaat olarak ifade edilmiştir: &#8221;Biz hiçbir Peygamberi, Allah&#8217;ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik.&#8221; (Nisa, 64) Bütün bu ayetlerdeki itaat manasını, &#8220;Resul&#8217;e itaat, Kur’an&#8217;a (Allah&#8217;a) itaattir&#8221; şeklinde anlamak doğru bir anlayış değildir. Eğer itaati böyle anlamak doğru olsaydı, bazı ayetlerde bunun ifadesi &#8220;Peygamber&#8217;e itaat, Allah&#8217;a itaattir&#8221; şeklinde ifade edilmezdi. Hz. Peygamber&#8217;e karşı gelmeyi yasaklayan ayetler: &#8220;Kim, Allah&#8217;a ve O&#8217;nun Resul&#8217;üne karşı gelir ve O&#8217;nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için aldatıcı bir azap vardır.&#8221; (Nisa 14) &#8220;Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber&#8217;e karşı gelir ve mü&#8217;minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası.&#8221; (Nisa,114) &#8220;Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resul&#8217;üne karşı çıktılar. Allah ve Resulüne de kim karşı çıkarsa, muhakkak ki, Allah&#8217;ın cezası çetin olur.&#8221; (En’am, 13.  Bu konuda diğer ayetler için bkz. Ali İmran,132, 172; en-Nisa, 113,59,61, 65, 69; Maide, 92; A&#8217;raf, 157, 158; Enfal, 1, 20, 24, 46; Tevbe, 62, 71, 91; Nur, 51-54, 56; Ahzab, 33,36,37, 64-66, 71; Muhammed, 33; Feth,117- 18; Hucurat, 14; Mücadele, 13; Tegabun,12) Hz. Peygamber&#8217;in verdiği hükümlere boyun eğmeyi emreden ayetler: &#8220;Aralarında hükmetmesi için Allah&#8217;a ve Resulüne çağrıldıklarında müminlerin cevabı &#8220;işittik ve itaat ettik&#8221; sözünden başka bir şey olamaz.&#8221; (Nur, 51) &#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resule ve sizden olan emir (yetki) sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz -Allah&#8217;a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız- meseleyi Allah&#8217;a ve Resulüne götürün. Böyle yapmak en iyisi ve sonuç bakımından da en güzelidir.&#8221; (Nisa, 59) &#8220;Allah ve Resul&#8217;ü bir konuda hüküm verdiği zaman, artık mümin bir erkeğin veya kadının bir seçme yapmaya hakkı yoktur. Zira kim Allah&#8217;a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.&#8221; (Ahzab, 36) &#8220;Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65) Bütün bu ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre, müminler Hz. Peygamber&#8217; in hükümlerine, ihtilaflı konularda verdiği kararlara boyun eğmek zorundadırlar. Hz. Peygamber&#8217;in haram-helal kılma yetkisi olduğunu ifade eden ayetler: &#8220;Kendilerine kitap verilenlerden, Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah&#8217;ın ve Resul&#8217;ünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, ezilip büzülerek kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.&#8221; (Tevbe, 29) &#8221;Onlar ki, ellerindeki Tevrat ve İncil&#8217;de yazılı bulunan o elçiye, o ümmi Peygamber&#8217;e uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, onları kötülükten meneder; onlara temiz ve hoş şeyleri helal, pis ve çirkin şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağır yükleri ve kendilerini bağlayan bağları kaldırır. O Peygambere iman edip, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura tabi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.&#8221; (A&#8217;raf, 157) Ayetlerden çıkanlar sonuçlar: Haram ve helal kılma yetkisi önce Allah&#8217;a, sonra Hz. Peygamber&#8217;e aittir. Allah&#8217;ın hakkında hüküm vermediği konularla, tahsis/özelleştirme, takyid/daraltma, şartlarını belirleme gibi hususlar Hz. Peygamber&#8217;in helal ve haram kılma yetkisi dahilindedir.  Hz. Peygamber&#8217;in helal ve haram kıldığı şeyler, Allah&#8217;ın haram ve helal kıldığı şeylerden ‘başkadır.’ Yani Hz. Peygamber sadece Kur’an&#8217;daki haram ve helalleri nakletmemekte, bunlardan başka helal ve haram kıldığı şeyler de bulunmaktadır. Hz. Peygamber&#8217;in Kur’an&#8217;ı açıklamakla yükümlü olduğunu ifade eden ayetler: &#8220;Biz her Peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (kendilerine indirileni) açıklasın.&#8221; (İbrahim, 4)  &#8220;Sana bu Zikri (Kur’an&#8217;ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın ve ta ki onlar düşünüp öğüt alsınlar.&#8221; (Nahl, 44) &#8220;Biz sana Kitab&#8217;ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o Kitap) yol gösterici ve rahmet olsun.&#8221; (Nahl, 64) Hiç şüphesiz ‘açıklamak’, ‘tebliğ etmek’ten başka bir şeydir. ‘Beyyene’ fiilinin ifade ettiği mana ile ‘bellega’ fiilinin ifade ettiği mana aynı değildir. Beyan, ‘tebliğ+tebliğ edilenin izahı’ demektir. Bu bakımdan Kur’an’ı açıklamak, sadece O&#8217;nu tebliğ etmekten ibaret değildir. Manaya delaleti açık olmayan (mücmel) lafızlardan ne kastedildiğinin izahı, genelin tahsisi (özelleştirilmesi), mutlak&#8217;ın takyidi (kesin olanın sınırlanması), şartları beyan edilmemiş bir konunun şartlarının tespiti gibi hususlar beyan sınırları içinde mütalaa edilir. Kur’an’daki emir ve nehiylerin birçoğu umumi ifadeler ve mücerred kaideler biçiminde varid olmuştur. Bunlar tatbiki büyük ölçüde beyana ihtiyaç gösterir. Konuyla ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz: İmran b. El-Husayn’in bulunduğu bir mecliste adamın biri: &#8220;Kur’an’da olandan başkasından bahsetmeyin&#8221; deyince, ona şöyle dedi: &#8220;Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kıraatın açıktan olamayacağını Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ında gördün mü?&#8221; Sonra zekatı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilave etti: &#8220;Bütün bunları Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitabullah bunları mübhem (kapalı) bırakmıştır; Sünnet de açıklamıştır.&#8221; (Şatıbi, el-Muvafakat, IV/19) Hz. Peygamber&#8217;in, sünneti bir teşri kaynağı olacak şekilde sunup muhafaza ve tatbikini istemiş olması: &#8220;Dikkatinizi çekerim! Bana Kur’an&#8217;la birlikte O&#8217;nun benzeri de verildi. Dikkat ediniz! Yakında rahat koltuğuna kurulmuş karnı tok saygısız bir adam şöyle der: Size bu Kur&#8217;an yeter; O&#8217;nda neyi helal bulursanız helal kabul ediniz; neyi de haram bulursanız haram kabul ediniz.&#8221;; &#8220;Şüphesiz Resulullah&#8217;ın haram kıldıkları da haram kıldıkları gibidir.&#8221; (Darimi, Mukaddime 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/130-131; Ebu Davud, Sünnet, 6; Tirmizi, Ilim, 10; İbn Mace, Mukaddime, 2) &#8220;Sizden bir haberi görüp işitmede hazır bulunanlar, orada bulunmayanlara tebliğ edip ulaştırsın. Umulur ki kendilerine haber ulaştırılan kimse, onu, işitenden daha iyi ezberleyip koruyabilir.&#8221; (Darimi, Menasik, 72; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/31; Buhari, ilim, 9, 10, 37, Hacc, 132; Sayd, 8; Edahi, 5; Megazi, 51; Fiten 8, Tevhid 24; Müslim, Hacc, 446; Kasame, 29, 30; Ebu Davud, Tetawu&#8217;, 10, Tirmizi, Hacc, 1; Nesai, Hacc, 111; İbni Mace, Mukaddime, 18)  Hz. Peygamber kendisinden bir sözü işitip onu ulaştıran kimseye şöyle dua etmiştir: &#8220;Bizden bir söz işitip, o sözü aynen işittiği gibi koruyan ve başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ak etsin.&#8221; (Darimi, Mukaddime 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/437; III/225; IV/80, 82; V/183; Ebu Davud, İlim 10; Tirmizi, ilim 7; İbn Mace, Mukaddime 18) Ve Hz. Peygamber, sünnetinden yüz çevirenin kendisinden, yani İslam ümmetinden sayılamayacağını açıkça ifade etmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/158; III/241, 259, 285; V, 409; Buhari, Nikah 1; Müslim,Nikah 5; Nesai, Nikah 4) Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel&#8217;i Yemen&#8217;e görevli olarak gönderirken aralarında şu konuşma geçmiştir: Sana hakkında bir hüküm vermen gereken bir mesele arz olunduğunda nasıl hüküm verirsin? ‘Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ına göre hüküm veririm.’ Şayet Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ında bulamazsan? ‘Allah Resulünün Sünnetiyle hükmederim.’ Ne Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ında ve ne de Resulünün Sünnetinde (bir hüküm) bulamazsan? ‘Kendi re&#8217;yimle (Görüşümle) ictihad ederim.’ Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Resulullah&#8217;ın elçisini muvaffak kılan Allah&#8217;a hamd ederim.” (Darimi, Mukaddime 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/230, 236, 242; Ebu Davud, Akdiye 11; Tirmizi, Ahkam 3) Kadı Şüreyh Halife Ömer&#8217;e hüküm verme hususunda nasıl bir hiyerarşi takip edeceğini sorduğunda, Hz. Ömer kendisine yazılı olarak bildirdiği talimatında; Önce Kur’an ile onda bulamazsa, Hz. Peygamber&#8217;in Sünneti ile orada da bir hüküm yoksa ümmetin üzerinde icma ettiği görüşle, bunların hiçbirisinde yoksa daha önce bu konuda raşid halifelerin ve salih nesil olan Ashab&#8217;ın verdiği bir hüküm varsa, onunla hükmetmesini veya ictihad yapması, netice itibariyle bekleyip kalmamasını emretmiştir. (Darimi, Mukaddime, 20; Nesai, Adabu’l-Kudat, 11) Hakimlerine bu tavsiyelerde bulunan Hz. Ömer Müslüman tebeasına da şunları öğütlüyordu: &#8220;Kur’an’ı öğrendiğiniz gibi, feraizi ve Sünneti de öğreniniz.&#8221; (Beyhaki, es-Sünenü&#8217;l-Kübra, VI/209) Sünnet&#8217;in en temel fonksiyonu, hüccet olması değil, Hz. Peygamber&#8217;in bizim için örnek olan hayatını göstermiş olmasıdır. Niteliği ne olursa olsun, Hz. Peygamber&#8217;in bütün hareketleri Müslümanlar için bir örnek teşkil etmektedir. İnanç, ibadet, hukuk ve hatta adab-ı muaşeretle ilgi olmayan konularda dahi bizim için O&#8217;nda örnekler vardır. Dinin kemale ermiş olması, Kur’an’ın her şeyi açıklayan eksiksiz bir kitap olması, hükmün Allah&#8217;a ait olması ile ilgili sadece Kur’an&#8217;ın yeterli olduğuna dair ayetlerin öncesi ve sonrasına bakıldığında, sünnete gerek yok sonucuna varılamayacağı rahatlıkla görülmektedir. Sadece Kur’an’ın muhafaza edilmiş olması ile ilgili ayet ise Kur’an’ın korunmasının yazılması ile olduğunu bilmeme cehaletinden kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber&#8217;in Sünnetin yazılmasını yasaklamış olması: Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber kendisinden Kur’an dışında bir şey yazılmasını yasaklamıştır. (Buhari, Enbiya 50; Müslim, Zühd 72; Tirmizi, Fiten 70, İlim, 8, 13; Ebu Davud, İlim 3; İbn Hanbel, Müsned, III/39, 46, 47, 83; V/182; el Hatib, Takyid 33)  Bu gerçekten hareketle Sünnetin hüccet/delil oluşunu inkar edenler, &#8220;Sünnet hüccet olsaydı, hem Hz. Peygamber onun yazılmasını emreder, hem de sahabe ve tabiin onun toplanması ve yazılması için gerekli girişimlerde bulunurdu.&#8221; (Abdulhalık, Hücciyyetil &#8216;s-Sünne, s. 189)  demektedirler. Sünnetin yazılmasının yasaklanmış olması, Hz. Peygamber&#8217;in, &#8220;Allah&#8217;ın Kitab’ını her şeyden tecrid edin, ona bir şey karıştırmayın&#8221; (Buhari, Enbiya 50; Müslim, Zühd 72; Tirmizi, Fiten 70; İbn Hanbel, Müsned, 111, 39, 46, 47, 83)  sözüyle gerekçelendirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde Kur’an&#8217;ın yazılımında gerekli titizliğin gösterilmesi, Kur’an hafızlarının çoğalması, Müslümanların Kur’an üslubunu kavranması, kısaca hadis ile ayetlerin karışma ihtimalinin ortadan kalkması, hadis yazılımına izin verilmesine neden olmuştur. (Tirmizi, İlim, 12; Darimi, Mukaddime, 43; İbn Kesir, İhtisaru Ulumi&#8217;l-hadis, s. 132; Müsned, II/403) Yine, Abdullah b. Amr b. As gibi okuma yazma bilen genç ve dikkatli sahabelere (Müsned, II, 403; İbn Kuteybe, s. 365-366), hafızasının zayıflığından şikayet edenlere (Tirmizi, İlim, 12) ve bir konuşmasının yazılıp kendisine verilmesini isteyen Yemenli Ebu Şah gibi kimselerin isteklerini de Efendimiz izin verilmiştir. (Buhari, Lukata, 7, Diyar, 8) Sahabe, Kur’an’ın açıklamadığı konularda Efendimizden gördüklerine veya işittiklerine göre hareket ederdi. O dönemde bile bir tek hadisi araştırmak için Medine&#8217;den kalkıp Mekke&#8217;ye kadar giderlerdi. (İbn-i Mace, I/16) Ebu Eyyup el-Ensari, bir hadisi araştırmak için Medine&#8217;den Mısır&#8217;a gitmiş, Ukbe b. Amr Cuheni&#8217;den hadisi işittikten sonra, &#8220;Bunu, ben de biliyordum; fakat biraz yanlışım vardı. İşittiğimin zıttına bir rivayette bulunmak istemedim.&#8221; (Müsned, IV/159) demiştir. Hz. Ömer bir hadisi işitir ve daha önce işitmediği bu hadisi mutlaka ispat etmesini Ebu Musa el-Eşari&#8217;den ister. Nedenini soranlara &#8220;Bu hadisi inceleme ve tespit etmek istedim&#8221; diye cevap verir. (Buhari, Edebul müfret, s. 274, Müslim, VI /177-180) Hz. Ali de, başkası ona bir hadis nakledince önce yemin ettirir sonra onun rivayetini kabul ederdi. (Tevilü muhteliful hadis, s. 49; Zehebi, Tezkiretü’l-Huffaz, I/9-10) Sahabe birbirine &#8220;Kur’an ve sünnete dayanmadan sorulara cevap vermemeyi&#8221; öğütlerdi. (Zehebi, Tezkiretü’l-Huffaz, I/62) Görüldüğü gibi din konusunda Müslümanlar hatır gönüle bakmadan birbirilerini tenkitten geri durmamışlardır. İslam düşmanı oryantalist Caetani bile bazı sahabelerin Ebu Hureyre’yi eleştirdiklerini kitabında aktarmaktadır. (Caetani, İslam Tarihi, I/117, 124, II/188)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Emevi döneminde de aynı hassasiyet devam etmiştir. Halife Hişam b. Abdülmelik oğlu için bir hadis kitabı yazmasını Zühri&#8217;den istemişti. 400 hadislik kitap yazılır. Bir ay sonra &#8220;O yandı, yeniden yaz.&#8221; denince aynısını yazar. Aralarında hiç bir fark yoktu. (Tezkiretü’l-Huffaz, I/95-97) Peygamberimiz Abdullah b. Amr b. Asr&#8217;a hadisler için, &#8220;Yaz, ağzımdan hak sözden başkası, çıkmaz.&#8221; buyurmuştur. (Süneni Ebu Davud, I/77) Ebu Hureyre de Abdullah b. Amr b. As&#8217;ın hadis yazdığını bildirmiştir. (Buhari, I/36) Bu yazılan deftere, ‘sahife-i sadıka’ denirdi ve bu sahife aynen Ahmet b. Hanbel tarafından Müsned’ine aktarılmıştır. Hureyre, Medineli bir Müslüman&#8217;ın hadisleri ezberinde tutamamasından yakınınca efendimizin kendisine, &#8220;Sağ elinden faydalan (yaz).&#8221; dediğini de aktarmaktadır. (Bağdadi, Takyidü’l-İlm, s.74-79) Sahabe gerektiğinde hadisleri yazardı, Ebu Bekr, semure b. Cünbüd&#8217;ün hadisleri kaydettikleri defterleri vardı. (Müslim, I/45; Tezkiretu’l-Huffaz, I/5) Abdullah b. Abbas, Cabir b. Abdullah ve Enes b. Malik&#8217;in de hadis sahifeleri mevcuttu. (Tirmizi, Kitabu’l-İlel, Tezkiretu’l-Huffaz, I/37) Hemmam b. Münebbih&#8217;in Ebu Hureyre&#8217;nin rivayetlerinden oluşan (Tezkiretu’l-Huffaz, I/89) hadis nüshasını aynen Muhammed Hamidullah 1953 senesinde yayınlamıştır. Yani sahabe devrinde kaleme alınan hadis mecmuası günümüzde aynen neşredilebilmiştir! Sahabeden sonra gelen tabiin adı verilen dönemde hadis yazımı daha ciddi ve resmi olarak ele alınmış, Emevi Halifesi Ömer b. Abdülaziz devrinde hadis yazılımı resmi bir boyut kazanmıştır. Ayrıca Hz. Aişe  gibi, 2200 küsur hadis rivayet eden sahabelerin de bulunduğunu unutmamak gerekir. (Onun hadis ilmine katkıları için: el-İsabe, V/140, VIII/140; Hanbel, Müsned, VI/110-135,5/55-165; İbn-i Sad, Tabakat, II/126, ayrıca Asım Köksal&#8217;ın İslam tarihi, VII/50-56) Efendimizin uyarı hadisi &#8220;Kim yalan yere bana söz isnat ederse, cehennemdeki yerini hazırlasın.&#8221; (Buhari, I/35 ) başta, sahabe birçok Müslüman&#8217;ı hadis rivayetinde dikkatli olmaya çağırmıştır. İbn-i Şirin hadis ilmi için, &#8220;Bu ilim, dindir.&#8221; (Müslim, I/11) derken, Abdullah b. Mübarek ise &#8220;İsnad, dindendir.&#8221; (Müslim, I/7- 12) diyerek adeta yüzyıllar öncesinden oryantalistlere nazire yaparlar. Oryantalistlerin iddia ettiği gibi isnad zincirleri sonradan hadis metinlerine eklense idi, ravisi bilinmeyen, şüpheli, zayıf bir hadise rastlamak mümkün olmazdı. Tabakat, rical ilmine ise hiç gerek kalmazdı! Böyle olsa idi, mevkuf, mudal, mürsel, munkatı, mevzu hadis gibi zayıf hadis çeşitleri başta, ortada sağlam dışında hadis kalır mıydı? Sonuç itibari ile Kur&#8217;an teşrii bir kaynak olduğu gibi Sünnet de teşrii bir kaynaktır.”  (Prof. Dr Ali Bakkal, Harran Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: V, Ocak-Haziran 2003, s. l-27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vahyi Gayri metluv hadislere Kur’an&#8217;dan deliller</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Nisa Suresi 105. ayette Yüce Allah (cc) Hz. Muhammed&#8217;e hitaben, &#8220;Allah&#8217;ın  &#8216;Sana öğrettikleri&#8217; ile insanlar arasında hüküm ver.&#8221; buyurur. Peki, Allah nerede, ne zaman Efendimize bir şeyler öğretmiştir? Aynı surenin 113. ayetinde ise, &#8220;Allah, sana kitabı (Kur’an’ı) ve hikmeti indirmiş ve sana &#8216;bilmediğin şeyleri&#8217; öğretmiştir.&#8221;  buyurulmaktadır. &#8216;Bilmediği ve hikmetle öğretilen&#8217; nedir? Kur’an değil, çünkü o zaten ayette ifade edilmektedir! Tahrim 3. ayette de, “Allah da durumu Peygambere açıklayınca Peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti.” buyurulur. Peygamber bildirilenlerden bazılarını açıklamış bazılarını açıklamamıştır. Şayet Kur’an vahyi olsaydı, Peygamberin gelen vahyin bir kısmını bildirmekten vazgeçmesi mümkün olabilir miydi? Asla! (Maide, 67) Çünkü Peygamberin Kur’an vahyini tebliğ etmemesi düşünülemez. (Maide, 67) O halde burada söz konusu olan vahiy, ‘gayri mevlut’ olandır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu kapıyı açarsak acaba yanlış mecralara kayılmaz mı? diye endişe edilebilir. Oysa insan aklının yanlış yöne kanalize olmadığı konu mu vardır?! Hem iman sağlam olur ve Kur’an ve sahih sünnet etkenli olundu mu ortada sorun kalmaz! Hadissiz Kur’an yorumcularının namazı bile kaldırdığı bir dönemdeyiz! (‘Modernist, tarihselcilik’ adlı yazımıza bakılabilir.) Asıl tehlike hadissiz Müslümanlıktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tasavvuf kitaplarında hadis, hadiste metin tenkidi ve yeni hadis usulü meselesi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hadisin muteber bir kitapta yer alması o hadisi tek başına güvenilir kılar mı? Tasavvufi kesimin bir kısmının Ruh’ul Beyan’da, İhya’da, Gunye’de geçen hadisleri sahih kabul etmesi ve bunu bir usul olarak belirlemeleri ne kadar ilmi olabilir? Hadisin muteber bir kitapta yer alması onu güvenilir yahut teknik tabirle söyleyelim, sahih kılmaz. Malum, bir hadisin sıhhati hangi kitapta olduğuna göre değil, sened ve metnine göre değerlendirilir. Tabii ki muteber kitap derken hadis kitapları dışındaki muteber bir alimin kitabını kastedilmektedir. Gazali’nin İhya’sında da geçse, İmam Rabbani’nin Mektubat’ında da geçse, hadis sahih değilse bu kitaplarda geçmesi o hadisi sahih kılmaz. Burada hemen akla “Bu büyük alimlerin kitaplarında böyle şeyler olur mu? Olursa onların büyüklüklerine, otorite oluşlarına gölge düşmez mi?” şeklinde sorular gelebilir. Elbette büyük alimlerin kitaplarında da hatalı şeyler olabilir. Olması, onların büyüklüklerine halel getirmez. Çünkü onları büyük yapan şey naklettikleri o sahih olmayan hadisler değil, geliştirdikleri düşünceler ve İslam’a gönülden bağlılıkları ve mücadeleleridir. Zaten bazılarının hadis ilminde uzman olmadıkları bilinmektedir. İmam-ı Gazali’nin ‘ihya’sı bu konuda en bilinen örnektir. Bu nedenle son baskılarda içerisindeki hadisler tek tek tahriç edilmiş, kaynakları belirlenmiştir. Muhaddislerin zayıf hadislerle amel meselesinde fezail (faziletli ameller, yani hadis zayıf olsa da iyi şeylere yönlendiriyorsa onaylanır şekilde bu hadislere yaklaşılması) konusunda kapıyı aralık tutmaları böyle bir soruna yol açmış olmalıdır. Kapı aralık tutulurken bazıları bunu ardına kadar da açabilmiştir. Dolayısıyla zayıf hadislerle ilgili iyi niyetli bir yaklaşım, hatta amel konusunda getirilen sınırlamalar bazı kimselerce pek dikkate alınmamıştır ne yazık ki! ‘Esas uzmanlık alanları hadis olmayan bazı alimlerimiz’ düşüncelerini teyid eden bu tür hadisleri naklederken onları araştırma imkanını bulamamış olabilirler. Bazen hadis diye bilinen sözler araştırıldığında geçmişte yaşamış büyük alim veya velilerin sözleri olduğu görülmektedir. Ama neticede hadisin kaynağını tespit edilemiyorsa o sözün dini anlamda hiç bir değeri kalmayacaktır! Müslüman zihni inşa etme noktasında, geçmişin bir döneminde problemli görülmeyen bu tür hadisler sonraki dönemlerde sıkıntılara yol açabilmektedir. Ancak günümüz itibariyle söylersek (buna Osmanlı’nın son dönem tartışmaları da dahildir, nitekim sert tartışmalar o zaman başlamıştır) bu hadisler ve onlara dayalı inşa edilen dini konular ciddi sorunlara neden olmaktadır. Bu cihetle özellikle aslı olmayan veya uydurma olarak kabul edilen hadisler konusunda müsamaha gösterilmemesi gerekmektedir. Özellikle tasavvuf alanında rüya veya keşf yoluyla hadis doğrulama ve yüceltme durumları ile karşılaşılmaktadır. Bilhassa İbn Arabi ekolüne mensup ehl-i tasavvuf, bilinçli olarak hadisleri kitaplarında kaydediyorlar, çünkü onlara göre hadisler rüyada doğrulanabilmektedir. Hatta daha ileri giderek bu metodun muhaddislerin metodundan daha sağlam olduğunu da ileri sürebilmektedirler. Zira muhaddisler ölülerden, kendileri ise bizzat diriden ve kaynağından hadisi almaktadırlar! Bu, çok aşırı bir iddiadır. Bu ayrı bir konudur ancak ilmi açıdan böyle bir iddia kabul edilemez. Çünkü öznel tecrübeler araştırılamaz, kontrol edilemez, test edilemez ve kötü niyetli kullanımlara açık bir yönleri vardır. Peki, buna rağmen orta bir yol bulunamaz mı? Hadisçiler objektif bir delil olmadığı için bu tür yollarla hadis doğrulamanın mümkün olmadığını ifade ederler. Bu da isabetli bir yaklaşımdır. Çünkü hadisler ile din sabit olur. Fakat bu iki yaklaşım arasında bir orta yol bulmak da mümkündür. Rüya, ilham ve keşfin dindeki yeri bellidir. Bunlar, özneldir, kişiseldir, ‘bağlayıcı değildir.’ Ama bunların, kişilerin hayatında önemli yeri vardır. Hadislerde ilhamın, rüyanın önemli hususiyetleri olduğu ifade edilir. O halde bir sufi rüyada Hz. Peygamber’le sohbet ettiğini veya ondan bir şeyler duyduğunu söylüyorsa ne yapılmalıdır? “Hz. Peygamber’den bu şekilde alınanlar özneldir, kişiseldir ve bağlayıcı değildir. O kişiyi ilgilendiren, belki onun için çok değerli bilgilerdir fakat bu tür bilgiler mahkemede delil olmazlar. Dolayısıyla ‘rüyanın dinde yeri ne kadar ise hadis ilminde de yeri o kadardır.’<strong> </strong>Sufi de bu durumu böyle algılamalıdır. Muteber alim veya velilerin kitaplarında geçen hadisleri mutlak din kaynağı görmek doğru değildir. Dolayısıyla her zamanın ruhuna göre hareket etmek lazımdır.” (Prof. Yavuz Köktaş, Günümüz Hadis Problemleri) Belli dönemlerde bu tür rivayetler toplumda ciddi sorunlara belki sebep olmuyordu. Ancak zaman değişmiştir. Kaynaklarımızda geçen bilgileri değerlendirmeye tabi tutmadan aktarmak doğru değildir. Bir hadisin senedi varsa, o senede göre muamele görmelidir. Hadisin senedi yoksa aslı yok demektir. Ulemamız geçmişte bu tür kitaplarda geçen hadislerin tahricini yapmış ve hadislerin sıhhatlerini ortaya koymuşlardır.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde bazı kesimler muhaddislerin metin tenkidi yapmaksızın sadece isnadı (Hadisi rivayet eden/aktaran ravilerin) güvenilirliğini yeterli gördüğünü, bunun büyük hatalara yol açtığını savunmaktadırlar. Bu iddianın haklılık payı var mıdır? Muhaddislerimiz metin tenkidi konusunda esnek mi davranmışlardır? “Hadislerin senet ve metin olarak eleştiriye ihtiyaç olduğu, Hz. Ayşe başta olmak üzere çoğu sahabe ve tabiin&#8217;in anlaştığı bir noktadır. Buhari&#8217;nin sahibi bile, yüz binlerce hadisi eleyerek kitabını yazılmıştır.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 19)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Geçmişte isnat tenkidi yapılmıştır, metin tenkidi ihmal edilmiştir.” söylemi oryantalist paradigmanın söylemidir. Dikkat edin, bugün ilmi araştırmalarımızda metin tenkidi yapmak başka bir şeydir -nitekim gerektiğinde biz de yapıyoruz- metin tenkidi yapmak veya ona yol açmak için “geçmişte isnat tenkidi yapılmıştır, metin tenkidi ihmal edilmiştir” söylemine sığınmak bambaşka bir şeydir. İşte bu oryantalist bir bakış açısıdır. Böyle oryantalist paradigmayı yansıtan başka argümanlar da vardır. Diyebiliriz ki, Müslümanlar ve oryantalistlerin hadis literatürüne yönelik farklı yaklaşımları; çalışmalarını ve iddialarını dayandırdıkları öncüller, tartışmasız kabul ettikleri temel önermeler ve inanç ilkelerinden kaynaklanmaktadır. Oryantalist paradigma neden aldatıcıdır? Bir kere eğer geçmişten bahsediyorsak muhaddislere haksızlık yapmamak lazımdır.<strong> </strong>Hadis ilminin tabiatına baktığımızda isnadın esas olduğunu görürüz. Bu, insan fıtratıyla da uyum içindedir. Bir haber duyduğumuzda önce hemen metne yönelip tenkit yapmayız. Önce “bunu nakleden kim, bunu nakledeni tanıyor musunuz?” şeklinde sorular kalbe düşer. Kimden bu haberi aldın? Önce bu soruların peşine düşülür. Onun için isnat araştırması önceliklidir. Diğer taraftan önce metin tenkidi yapılsa belki de pek çok bilginin zayi olmasıyla karşı karşıya kalınabilir. Metin tenkidi öyle bir şeydir ki, cazibesine kapılmamak mümkün değildir. Belki böyle bir anlayış hakim olsaydı rivayet asrında her ravi duyduğu şeyi “kendi aklınca veya kendi kapasitesince tenkide” tabi tutacak, sonra da onu nakletmekten vazgeçecekti. Böyle yapıldığında neredeyse hadislerin çoğunun zayi olabileceği rahatlıkla düşünebilir! Çünkü her ravinin kendi anlayışı olacak ve hadisi reddedebilecekti! Nitekim günümüzde hadisleri Kur’an’a arz etme modası böyle bir sonuç vermektedir. Her aklına esen, hadisi Kur’an’a aykırı görüyor, sonra da ‘bu hadis uydurmadır veya akla aykırıdır.’ diyerek bir hüküm veriyor. Biraz araştırıldığında işin aslının öyle olmadığı aslında görülmektedir. O halde insanların öznel yanları ve aceleci yapıları onları ilmi olmaktan uzaklaştırabilmektedir. İyi ki, rivayet asrının alimleri bugünkü gibi kendi özel anlayışlarıyla meseleye yaklaşmamışlardır! Tabii bütün bunlar metin tenkidi yapılmayacağını göstermez. Metin tenkidi yapmak için de çağdaş söylemlere de ihtiyacımız yoktur. Tarihimizde bunlar vardır. Mesele bunu tekrar işletime sokabilmektir. En basitinden şu kurala bakalım: “Bir senedin sahih olması metnin de sahih olduğu anlamına gelmez.” Aslında bu kural “sahih hadis” tanımın içinde vardır. Ne diyor tanım? “Adalet-zapt sahibi ravilerin muttasıl senetle şaz ve illetli olmaksızın naklettikleri hadis.” İlk üçü ravi ve sened eksenli şarttır. Son ikisi ise hem sened ve hem de metin eksenlidir. Ravi ve senedi öncelemesi itibariyle tanım, hadis tarihi ve gerçekler ile uyum içindedir. Bu tanımdan şunu çıkarırız: Demek ki, metin de ihmal edilmemiştir. Şaz ve illet gerçeği bunun göstergesidir. Özellikle illet (sorun, hata) bahsi metin tenkidi için ufuk açıcı bir metottur. İşte bu illet gerçeği, hadis metnini her açıdan eleştiriye açık hale getirebilmektedir. Onun için de “mesele, yeni tanım veya usul arayışı olmamalıdır.” Bu, enerjimizi boşuna harcamak anlamına gelir. Var olan tanım veya usulü pratize etmeli, işletmelidir. İllet bahsi derin bir konudur. Kur’an’a, akla, sahih sünnete, tarihe, bilime aykırılık vs. hepsi illet bahsinin içine dahildir. Sika olanın (güvenilir ravinin) naklettiği bir hadis Kur’an’a aykırı ise şöyle denmesi gerekir: Bu hadis illetlidir. İlleti/sorunu Kur’an’a aykırı olmaktır. İllet meselesinin nasıl uygulandığını tarihten bir örnekle görelim: “Ümmetim rahmete mazhar olmuş bir ümmettir; onlara ahirette azap yoktur. Kıyamet günü her bir Müslümana, Yahudilerden ve Hristiyanlardan bir kişi verilecek ve ona ‘Ey Müslüman bu senin ateşten kurtuluşunun fidyesidir.’ denilecektir.” (İbn Hanbel, Müsned, IV, 408; Ebu Davud, Fiten, 7; İbn Mace, Zühd, 34) Buhari’nin değerlendirmesi şöyledir: “Hz. Peygamber’den şefaatle ilgili nakledilen haberler ve bir topluluğun azap gördükten sonra cehennemden çıkacağına dair hadisler daha çoktur ve daha açıktır.” (Buhari, Tarihu’l-Kebir, I/39) Görüldüğü gibi Buhari, hadiste bir illet tespit etmiştir. Bu illet, icmaya (genel görüşe, kanaate) aykırıdır. Bu ise tam bir metin tenkididir. Şunu da belirtmelidir ki, metin tenkidi yapmak illa da o hadislere uydurma demek değildir. Günümüzde ise metin tenkidi adı altında pespaye tenkitler yapılmaktadır. Mesela, “Dehre/zamana sövmeyiniz, zira Allah dehrdir.” (Müslim, Elfaz mine’l-Edeb, 5) hadisi tenkit edilir. Neden? Çünkü hadiste ‘Allah’a dehr, yani zaman’ demiş oluyor. Bu açık küfürdür. Sahih-i Buhari’de geçen bir hadis de aynı noktaya işaret edilmektedir: “Vay şu dehrin mahrumiyet ve hüsranına’ demeyiniz. Çünkü Allah dehrdir.” (Buhari, Edeb, 101; İbn Hanbel, Müsned, II/259)  Aynı konuda Buhari’nin rivayet ettiği bir başka hadiste şu mealdedir: “Allah’u Teâlâ buyuruyor ki: “Ademoğlu dehre söverek bana eziyet verir. Halbuki ben dehrim. Her şey Benim elimdedir. Geceyi ve gündüzü ben idare ederim.” (Buhari, Tefsir, 45) Yine bir kutsi hadiste: “Allah buyuruyor ki: “Ademoğlu dehre söver, Halbuki ben dehrim. Geceyi ve gündüzü ben idare ederim.” (Buhari, Edeb, 101) Araplar ölüm, malın telef olması gibi başa gelen musibetlerden dolay “Vay şu dehrin acısına, zararına!” derlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Dehre sövmeyiniz.” buyurmuştur. Yani başa gelen olayların failine sövmeyiniz. Siz faile söverseniz Allah’a sövmüş olursunuz. Çünkü fail O’dur. (Müslim, el-Minhac, XV/6) Cenab-ı Hakkın ‘Ben zamanım’ demesi, ‘Ben zamanın sahibiyim’ anlamındadır. Mesele tamami ile budur! Hadisin kaynaklık değerinden şüphe etmeyen ama mevcut hadis sisteminin işlevsel olmadığından hareketle yeni bir hadis usulü ve tenkit sistemi benimsenmesi gerektiğini iddia eden bir kesim vardır.  Ama aslında yeni bir usul gerekli değildir. İki açıdan. Birincisi; hadis ilminin tabiatı buna müsait değildir. Hadis ilmi, geleneksel/tarihsel bir ilimdir. Usul inşası için verilere ihtiyacımız vardır. Bu verilerin de hepsi tarihtedir. Bugün ancak bu verilerin kontrolünü yapabilir, tutarlılığını test edebiliriz. Mesela ravileri yeniden tanıyacak, tanıtacak halimiz yoktur. İkinci olarak yeni bir usul ifadesi beylik bir ifadedir. Belki usul içerisinde bir yenilik yapmak mümkün, ancak usulün kendini yenilemek mümkün değildir. Gereksizdir ve enerjiyi boşa harcamaktır. Hadis usulü masa başında yazılmamıştır. Hadis usulü, sahada yazılmıştır. Pratikte yoğrularak ortaya çıkmıştır. Şimdi elimizde böyle bir hadis usulü var. Bunun yerine neyi koyacağız ki? Mecburen tarihte ortaya çıkmış verileri dikkate alacağız, onlara dayanacağız, hazıra konacağız ama bir taraftan da yeni bir usulden bahsedeceğiz. Bu gerçekçi değildir. Bugün sil baştan bir usul yazma düşüncesi, masa başı düşüncesidir. Bizim yeni bir usule ihtiyacımız yoktur, ama var olan usulü işletmeye ihtiyacımız vardır. Sahih hadisin de yeni bir tanımını yapmaktansa mevcut ilkeleri işletmek daha mantıklı bir yoldur. O zaman sorun tanımda değil, pratiktedir.” (Prof. Dr. Yavuz Köktaş, Yolda olabilmek, Yolda kalabilmek, s. 333-347)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Unutulan ve farz olan üç sünnet</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnananlar kardeştir: &#8220;Mü’minler ancak kardeştirler.&#8221; (Hucurat, 10) &#8220;Hiçbiriniz kendi nefsiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için etmedikçe iman etmiş olmaz.&#8221; (Buhari, imân, 7; Müslim, İman, 71-72; Tirmizi, Kıyame 59; Nesai, İman, 19, 33) &#8220;Müminleri kendi aralarındaki merhametleşmelerinde, sevmelerinde, yardımlaşmalarında bir vücut gibi görürsün. Ki vücudun bir organı ağrırsa, vücudunun kalan kısmı uykusuzluk ve humma ile o organ için birbirini çağırır.&#8221; (Buhari, salat, 88, Mezalim, 5; Müslim, birr, 65; Tirmizî, birr, 18; Nesai, zekat, 67) &#8220;Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. &#8221; (Müslim, îman 93-94; Tirmizî, Et&#8217;ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9, Edeb 11) &#8220;Müslüman, Müslüman&#8217;ın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman&#8217;dan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslüman&#8217;ın ayıp ve kusurunu örterse, Allah’u Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.&#8221; (Buhari, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebu Davud, Edeb 38, 60;Tirmizi, Hudud 3, Birr 19; İbni Mace, Mukaddime, 17)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahlak: &#8220;Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.&#8221;  (Kalem, 4) &#8220;Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.&#8221; (Muvatta, Husnü&#8217;l Halk, 8; Müsned, II/381)<em> </em>“Müminlerin iman bakımından en kamil/olgun olanı; ahlakı güzel olan ve ailesine nazik davranandır.” (Buhari, Edeb, 39; Nesai, İşretu’n-Nisa, 229; Tirmizi, iman hadis no: 2612); &#8220;Mizana -Teraziye- konan ameller arasında güzel ahlaktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlakı sayesinde, oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.&#8221; (Tirmizi, Birr, 62) &#8220;Müslüman, Müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir.&#8221; (Müslim, İman, 14) Ahlaka, emanet, adalet, istişare gibi birçok konular da eklenebilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8216;OKU&#8217;mak: &#8220;İlim öğrenmek için gayret sarf etmek, kadın erkek her Müslümana farzdır.&#8221; (İbn Mace, Mukaddime,17) &#8220;Ya öğreten, ya öğrenen ya dinleyen ya da ilmi seven ol, beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helak olursun&#8221; (Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, I/122) Devamı Kur’an ve ilim adlı yazımızda!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet olmadan yapılamayacak şeylerden bazıları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Namazın ne olduğu, vakit sayısı, kılınış şekli, rüku ve secde sayı/biçimi, vitir, bayram, cenaze namazlarının şekli ve tekbir sayısı, cuma namazının rekat sayısı, hutbe okunması, hac  ibadetinin erkan, esrar ve sırları, hangi cins malların zekata tabii olacağı ve bunlardan ne miktar verileceği, cihad ve harp hukuku,  anlaşma ve sözleşmelerle ilgili esaslar, faiz sayılan ve sayılmayan  şeyler, selemin şartları, toprak ve arazi hukuku ile ilgili hükümler, orucu bozan-bozmayan şeyler, Mecusi ve Sabii’den cizye alınması meselesi, alışverişte, ticari şirketlerde caiz olan ve olmayan durumlar, şufa ile ilgili kurallar, hayız gören kadınların namaz ve oruç meselesi, evlilikte süt  kardeşliğinin haramlığı ve şartları, iki kız kardeşi aynı anda nikahlanamamak ve evlendiği kadının halasını ve teyzesini alamamakla ilgili durumlar, kocası ölen kadının iddetini nerede, nasıl bekleyeceği, mehrin  taban miktarının tespiti gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı hadis inkarcıları da, “Cuma namazı hutbesi Kur’an’da geçmez iken kendileri hutbe okur. Hutbenin delili hadistir. Cuma namazının kaç rekat olduğu Kur’an’da geçmez. Ama iki rekat kıldırırlar. Rekatın delili hadistir. Hutbenin namazdan önce olduğu da hadiste geçer. Hutbenin dua kısmı da hadistir. Hergün dört rekat kılınan namaz cuma günü iki rekat olarak kılınır. Delili hadistir. Peygamber demiş ki, ‘benden duyduğumuz sözleri -yani hadisleri- yazmayın.’ Bu sözün kendisi bile hadistir. Hadis ile hadisi inkar ediyorlar. On yıl önce ‘müsteşrikler hadisleri ortadan kaldırmaya çalışıyor.’ diyorlardı. Bugün kendileri bunu yapıyorlar. ‘Peygamberden iki yüz yıl sonra hadis uydurmuşlar’ diyorlar ama kendisi beş yüz yıl sonra uydurulan sözleri delil gösteriyorlar. Onların etrafındakiler, gassalın önündeki meyyitten daha beter oldular. Sofileri eleştirirken kendilerinin sofileri onların her sözünü ilahi sözler gibi telakki ediyorlar. Bu yolun sonu iyi değil.” (Murat Padak)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin haram kıldığı bazı örnekler: Resulullah (sav) bir erkeğin bir kadını halası veya teyzesi ile aynı nikahta birleştirmesini, Köpek dişli yırtıcı hayvanlarla pençeli kuşların etlerinin yenmesini, kadınlarla halvet halinde olunmasını, kafire benzemeyi, kadınlarla tokalaşmayı, erkeklere İpek giymeyi ve altın takınmayı, kadınların güzel koku sürünerek erkeklerin arasına katılmasını, kadının erkeğe erkeğin kadına benzemesini yasaklamıştır. Resulullah, eşek etinin haram olduğunu söylemiş, kadınların özel hallerinde namaz kılmayıp oruç tutmaması ve sonradan da sadece orucu kaza etmesini emretmiş, muta nikahını haram kılmış, dövme yaptırmayı lanetlik bir iş olarak ifade etmiş, faiz alana verene, yazana ve şahidine ve içki içene, sunana, satana, satın alana, sıktırana, sıkana, taşıyana ve taşıtana lanet etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mevzu hadis</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis diye uydurulan sözlerdir. (DİA, Mevzu maddesi) Mevzu hadisleri tanıma yolları: Hadis uyduranın itirafı, haberlerin sözünde veya manasında bozukluk bulunması, eldeki mevcut güvenilir hadis kaynaklarında bulunmaması, birçok insanın görmesi gereken bir hadiseyi bir kişinin gördüğünü iddia etmesi, Kur&#8217;an&#8217;a ve sahih sünnete muhalif olması, akıl, his ve müşahedeye, tarihi olaylara aykırı olması. Mesela, &#8220;Size benim hadisim olarak rivayet edilen doğru bir sözü duyduğunuz zaman onu ben söylesem de söylemesem de kabul ediniz.&#8221; Bu uydurma sözü, &#8220;Her kim benim söylemediğim bir sözü bile bile bana isnat ederse cehennemdeki yerini hazırlasın&#8221; (Buhari, İlim, 38; Müslim, Hadis no: 4; Darimi, Sünen hadis no: 594; İmam Ahmed, Müsned hadis no: 9146) mütevatir hadisiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Nitekim Acluni, ‘sahih değildir, aşırı derecede zayıf hatta uydurmadır.’ Darekutni, ‘çok zayıf’ ve el-Ukayli, ‘Sahih bir isnadı yoktur.’ (Keşfu’l-Hafa, 1/86, No: 220 Darekutni, es-Sünen, V/371-372, No: 4474; el-Ukayli, ed-Duafa, I/32; İbnu’l-Cevzi, Mevzuat, I/420; Sehavi, Makasıt, s. 56, No: 59; Kandemir, Mevzu Hadisler, s. 175) hükmünü vermişlerdir. &#8220;Nuhun gemisi Kabe&#8217;yi yedi defa tavaf ederek ‘makam&#8217;ın arkasında iki rekat namaz kıldı.&#8221; (Abdurrezzak es-Sana’ni, el-Musannef, V/93) uydurmasının (Mustafa es-Sibai, es-Sünne ve mekanetuhâ fi’t-teşrîi’l-İslami, s. 98; A. Aydınlı, Hadiste Tespit Yöntemi, s. 95) normal akıl ve sağlam bir mantıkla bağdaştırılması mümkün değildir. Ufeyr ibnu Ma&#8217;dan: &#8220;Ömer ibnu Musa Humus&#8217;a geldiği zaman mescide giderek etrafını sardık. O ikide bir: &#8220;Salih bir şeyhten şöyle duydum&#8221; diyerek rivayette bulunuyordu. Bunu o kadar tekrarladı ki, dayanamayarak: &#8220;Bu salih şeyhiniz kimdir? Adını söyleyin de öğrenelim&#8221; dedim. Şeyhinin Halid ibnu Ma&#8217;dan olduğunu öğrenince: &#8220;Onunla nerede ve ne zaman görüştünüz?&#8221; diye sordum. 726&#8217;de Ermeniyye gazasında görüştüklerini söylemesi üzerine şöyle dedim: &#8220;Ey şeyhim! Allah&#8217;tan kork, Halid ibnu Ma&#8217;dan 722&#8217;de vefat etti. Sen ise ölümünden dört sene sonra onunla görüştüğünü iddia ediyorsun! Üstelik o, hiçbir zaman Ermeniyye&#8217;de savaşmamıştır.&#8221; (Prof. Dr. Nihat yatkın, Hadis Usulü IV Yaygın (Müştehir) ve Uydurma Haberler, s. 317)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hangi konudaki hadisler mevzu olabilir? Senenin veya haftanın belirli gün ve gecelerinde kılınması tavsiye edilen namazlar, belirli tarihlerde bazı hadiselerin cereyan edeceğini haber veren hadisler, kıyamet alametlerinin belirli aylarda zuhur edeceğini açıklayan hadisler, Türkleri, Habeşlileri, Sudanlıları kötüleyen hadisler, Ebu Hanife ve İmam Şafii&#8217;nin adlarını anarak medh veya zemmeden (öven veya yeren) hadisler, Mürcie, Cehmiyye, Kaderiyye ve Eş&#8217;ariyye mezheplerinden bahseden hadisler, İskenderiyye, Dimyat, Basra, Bağdat, Kazvin, Ürdün, Abadan, Cidde, Askalan, Nusaybin, Antakya, Horasan, Talkan, Merv, Buhara, Semerkant, Herat, Fas gibi şehir ve memleketleri öven veya yeren hadisler, Peygamberlerin veya diğer büyük zevatın kabirleri hakkında ileri sürülen hadisler, Hızır ve İlyas&#8217;ın hayatlarından bahseden hadisler, Aşura gününün faziletlerinden ve o gün sürmelenmekten, süslenmek veya hüzünlenmekten, namaz kılmak, infak etmek ve aşura çorbası pişirmekten bahseden hadisler, mercimek, pirinç, bakla, patlıcan, portakal, üzüm, pırasa, karpuz, ceviz, peynir ve helva gibi yiyecek maddeleri ve gül, nergis, menekşe gibi çiçekler ve bitkiler hakkındaki hadisler, sokakta yemek yemeği ve eti bıçakla kesmeyi yasaklayan ve etin faziletinden bahseden hadisler ve Kur&#8217;an-ı Kerim surelerinin faziletleri hakkındaki hadislerin çoğu uydurmadır. Suyuti&#8217;nin beyanına göre hakkında sahih hadis olan sureler ise şunlardır: Fatiha, Bakara, Ali İmran, Nisa, Maide, En’am, A’raf,  Tevbe, Kehf, Yasin, Duhan, Mülk, Zelzele, Nasr, Kafirun, İhlas ve Muavezeteyn. (Suyuti, Tedribu&#8217;r-Ravi, II/290) İmanın artıp eksilmesi hakkındaki hadislerin çoğu da uydurmadır. Akıl hakkındaki hadisler, evladı kötüleyen hadislerin tamamı, bekarlığı öven hadisler, beyaz horozu öven hadisler, akik taşından yapılmış yüzük takmanın fazileti hakkındaki hadisler, ticareti kötüleyen ve malın fitne olduğundan bahseden hadisler uydurmadır. Meşhur muhaddislerin meydana getirdiği bir sened zinciriyle Hz. Peygamber&#8217;den veya Hızır&#8217;dan söz eden, Hasanu&#8217;l-Basri, İmam Caferi Sadık gibi büyük zatlardan rivayet edilen haberin sonunda bazen &#8220;bundan şüphe eden kimse kafir olur&#8221; şeklinde bir açıklama olursa bu tür nakiller de uydurmadır. Bu konuda, ‘Mevzu hadisler’ adlı yazımıza da bakılabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Metni sorunlu gözüken bazı hadislerin tevili, tahrici</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Rabbimiz baldırını açacak, her mümin erkek ve kadın ona secde edecektir. Ancak, dünyada iken gösteriş olsun ve desinler diye secde edenler o gün secde edemeyeceklerdir. Secde etmeye çalışacaklar fakat sırtları tek bir parça haline gelecek ve secdeye eğilemeyeceklerdir. (Buhari, K. Tefsir el-Kur&#8217;an, Sure: 68, bab: 2 K. et-Tevhid, bab: 24; Müslim, K. el-İman, bab: 302, Hadis No: 183; Fethul Bari, X/116 &#8211; 117) “O gün Baldırın açılacağı! (bütün çıplaklığı ile gerçeğin ortaya çıkacağı) ve secdeye davet edilecekleri gün, (secde) edemezler.” (Kalem, 42) ayeti bize aslında bu kelimenin mecaz anlamda kullanıldığını ispat etmektedir ki, İkrime, Katade, Said b. Cubeyr, Mucahid ve Abdullah b. Abbas da ayeti mecaz anlamışlardır. Ayrıca özel olarak &#8216;Peygambere kanıtlamak için (baldır açma)&#8217; diye bir ifade hadiste yoktur. Aksi durum zaten Allah&#8217;a insani bir özellik izafe etmek olur ki, bu ayetlere zıt bir durum olur: Şura 11: &#8220;Onun benzeri hiçbir şey yoktur.&#8221; Yunus 10: &#8220;Sübhanekellahümme&#8221; (Allah’ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemal sıfatlar ile tavsif ederim.) Öyle ise, &#8220;baldırı açmaktan&#8221; maksat nedir? Alimler bunu, &#8220;bütün hakikatlerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi&#8221; şeklinde anlamışlardır. Nitekim hadis de, bu konudan bahsetmektedir. Zaten Araplarda bu mecazı çok kullanırlar. Mesela, “Savaş baldırını açmak.” diye bir deyim kullanırlar ki, bu ifade ile “savaşın çok kızıştığı” manasını kastederler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır.&#8221;  Hz Ömer’den rivayete göre, Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Ölen kimse yakınlarının kendisi için ağlamalarından dolayı azap görür.” (Buhari, Cenaiz: 45; Ebu Davud, Cenaiz: 29) Abdullah b. Ömer şöyle der: “Ölen kimse dirilerin ağlamasıyla azap görür.” Bunun üzerine Aişe şöyle demiştir: Allah, Ebu Abdurrahman’ı bağışlasın, yalan söylememiş fakat unutmuş veya hata etmiştir.” Olay şöyledir: “Rasulullah (sav), bir Yahudi topluluğuna uğramış, onlar ölen bir kimse için ağlıyorlardı. Rasulullah (sav) onlar için “Onlar şu ölüye ağlıyorlar halbuki o azap görüyor.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Cenaiz: 29; Muvatta, Cenaiz: 12) Yoksa &#8220;Doğrusu hiçbir günahkar bir başkasının günah yükünü yüklenmez.&#8221; (Necm, 8) Yani ağlandığı için değil, Müslüman ölmediği için azap söz konusudur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünya balığın üzerindedir. Balık başını sallayınca depremler olur. (İbni Kesir) İbni Kesir bir hadis değil tefsir kitabıdır. İbni Kesir bu rivayeti aktardıktan sonra bu tür haberlerin ‘uydurma- israiliyat’ olduğunu da belirtmiştir. (Tefsir, V/385; I/18) Tıpkı İbni Kesir gibi İbni Atıyye de rivayetleri eserine aldıktan sonra, ‘Bunların zayıf haberler olduğunu, mevcut senedlerle bunları ispata imkan olmadığını’ söyler. (El-Muharrar, IV. varak 49b) “Yeryüzü öküz ve balığın sırtındadır. Balık sallanınca depremler olur.” (Hakim, Müstedrek,  IV/636; el-Munziri, et-Terğib ve’t-Terhib, IV/257; İbn-i Kesir Tefsiri, II/29 68/1’in açıklamaları) Uydurma bir İsrailiyyat olduğunda alimler hemfikirdir: İbni Kayyım el-Cevzi (el-Menaru’l-Münif, 78), İbni Kesir (Tefsir, V/385), Ali el-Kari (Esraru’l-Merfua, 430), Hakim (Müstedrek, Beyrut, 1411/1990, IV/636), İbni Atiyye (Muharrav, IV/49) Ayrıca İmam Ahmed‘in ‘Kitabu’l-İlel ve Maü’rifeti’r-Rical’inde, İbn Hibban‘ın ‘Kitabu’l-Mecruhin’inde de hadis sorunlu ve hadisin senedinde bulunan ravi Sa’id b. Sinan için ise ez-Zehebi’nin Mizanu’l-İ’tidal’inde (II/143) Buhari‘nin ‘Münkeru’l-hadistir’ ve Nesai’nin ‘Metruktur’ dedikleri kayıtlıdır. Zehebi, benzer bir hadisin de uydurma olduğunu belirtmiştir. Benzer başka bir rivayet için Heysemi (Mecmuu’z-Zevaid, VII/131) hadisi rivayet edenler arasında bulunan Abdullah bin Ahmed’in zayıf bir ravi olduğunu belirtmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddia: Buhari bile binlerce hadis arasından seçerek oluşturduğu kitabında bu hadis var mı? En güvenilir hadis kitabı böyle ise hadislere güvenilebilir mi? Hadis: &#8220;Yeryüzü balığın sırtındadır. Cennete girecekler ilk olarak bu balığın ciğerinden yiyecektir.&#8221; (Buhari III/51) Bu paylaşımda iki ayrı rivayet tek (hadis değil) &#8220;haber&#8221; olarak aktarılmaktadır! Ayrıca Buhari III/51&#8217;de böyle bir hadis yoktur! Buhari, Rikak 44; Müslim, Münafikun 30&#8217;da &#8220;Müminlere balık ve öküzün ciğerinden yedirilmesinden&#8221; bahsedilir! Yani “Dünyanın öküzle balığın üstünde” olduğunu söyleyen rivayet hadis değildir ve Buhari&#8217;de de hiç geçmez! Aksine ravilerden Sa’id b. Sinan için Buhari, ‘Münkeru’l-hadis’ (güvenilir raviye muhalif rivayet eden zayıf ravi) der. ‘Yeryüzü balığın sırtındadır’ rivayeti İbni Kesir&#8217;de geçer ama israiliyat kaydını da yine bizzat İbni Kesir düşer. Görüldüğü gibi iddiaları azıcık araştırınca gerçekler çok farklı çıkmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.&#8221; (Buhari, Cihad, 47, Ṭıb, 54, Nikaḥ, 17; Müslim, Selam, 119) Halbuki &#8220;İslam&#8217;da taşe&#8217;um (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur. (Buhari, Tıb, 54 ; İbn Hacer el Askalani; Fethul Bari (Sahih-i Buhari şerhi); Bab Tıb, II/ 489) Diğer bir hadiste ise: &#8220;Eşya da uğursuzluk yoktur, safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur.&#8221; (Müslim, Selam, 102) buyurulmaktadır. Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde, &#8220;İslam&#8217;da taşe&#8217;um (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; en iyisi tefe&#8217;uldur (iyiye yormadır)&#8221; (Buhari, Tıb, 54) buyurarak, bu zararlı anlayışın İslam&#8217;da bulunmadığını ifade etmektedir. Ahmed b. Hanbel&#8217;in rivayet ettiği gibi: &#8220;Şu üç husus Ademoğlunun mutluluğundandır: Saliha bir kadın, uygun bir mesken ve uygun bir binek. Şu üç husus da Ademoğlunun bedbahtlığındandır: Kötü kadın, kötü mesken ve kötü binek.&#8221; (Müsned, I/168) Detay için, ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamber savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesinde bir sakınca olmadığını söyledi. Enes’in bildirdiğine göre Rasulullah (sav) savaşa giden askerlerine hitaben şöyle buyurdu: &#8220;Allah’ın adıyla, Allah’ın inayetiyle ve Rasulullah’ın dini üzere (cihad etmek üzere) yürüyün. Sakın piri fani yaşlıları, çocukları, kadınları öldürmeyin. Ganimetten bir şey çalmayın, ganimetlerinizi toplayıp uygun bir şekilde muhafaza edin. İyi davranış sergileyin, şüphesiz Allah iyi, güzel davrananları sever.&#8221; (Ebu Davud, Cihad, 90; Neylu’l-Evtar, VII/246) Aynı zamanda mecburiyet durumlarında yani gece baskınlarında bunların istemeden de öldürülmesi sonucunda bir sakınca olmadığı bildirilmiştir. (Buhari, Cihad, 146; Muslim, Cihad, 26/h.no: 1745) İmam Nevevi ve İbn Hacer’e göre burada Efendimiz, “kadın ve çocukların kasten direk öldürülmesi olayından” değil, “müşrik erkeklere atılan (ok-mızrak gibi) silahların yanlışlıkla/bir kasıt olmaksızın onlara isabet etmesini kastetmiştir. Yoksa Hz. Peygamber kadın ve çocukların öldürülmesini kesin olarak yasaklamıştır. (Buhari, Cihad,147,148;  Müslim, cihad, 24, 25/h. No: 1744; Ebu Davud, cihad,  121;  Tirmizi, Seyr, 9;  İbn Mace, cihad, 30;  Darimi, Seyr, 25;  Ahmed b. Hanbel, II/122,123) Bu hadislere dayanan dört mezhebin ittifakıyla, bizzat savaşa katılmayan kafirlerin kadın ve çocuklarının öldürülmesi caiz değildir. (Vehbe Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami, VI/421-423) İmam Malik ve Evzai’ye göre, düşman kadın ve çocukları önlerine koyup onları bir zırh olarak kullansalar bile öldürülemezler! (İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 6/147)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bir kimse önüne hayvan semerinin önündeki veya arkasındaki tahta kadar da olsa bir şeyi koymaksızın namaz kılarsa önünden geçen siyah köpek, kadın ve eşek onun namazını keserek bozar.&#8221; Ebu Zer’e sordum; &#8220;Kara köpeğin kırmızı ve beyaz köpekten farkı nedir?&#8221; Dedi ki: &#8220;Ey kardeşimin oğlu benim Rasulullaha sorduğum şeyi sende bana sordun, &#8220;siyah köpek şeytandır.” buyurdular. (Nesai, Kıble: 7; Ebu Davud, Salat: 113; Darimi, Salat: 43; Tirmizî, Salat: 253)  Hz. Aişe’nin yanında namaz kılanın önünden geçen köpek, merkep ve kadının namazı bozacağından bahsedilir. Bunun üzerine o şöyle dedi: &#8220;Bizi merkep ve köpeğe mi benzettiniz?! Allah&#8217;a andolsun ki ben, kıble ile Peygamber arasında yatarken, onun bana doğru namaz kıldığını gördüm. Bazen bir ihtiyacım hasıl olurdu. Ona karşı oturup, Allah Rasulunü rahatsız etmek istemezdim. Bu yüzden ayak ucu tarafından yavaşça sıyrılıp çıkardım.&#8221; (İbn Hacer el Askalani, Fethu’l-Bari, 514) Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: &#8220;Namaz kılanın önünden siyah köpeğin geçmesi namazı bozar. Merkebin veya kadının geçmesi ise tartışmalıdır.&#8221; (Askalan, Fethul Bari, Bab Namaz, II/147-148)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İçki içmede beşinci kez ısrar edenleri öldürün.&#8221; Muaviye b. Ebi Sufyan demiştir ki:</span><br /><span style="color: #000000;">Rasulullah (sav): &#8220;İçki içtikleri zaman onlara dayak atınız. Sonra yine içerlerse dövünüz, sonra tekrar içerlerse, yine dövünüz, sonra yine içerlerse öldürünüz.&#8221; buyurdu. (Tirmizi, Hudud 15; İbn Mace, Hudud 17; Nesai, Eşribe 42; Ebu Davud, Hadler, 36) Hattabi şöyle demektedir: &#8220;Bazen emir, cezayı vaad (ceza ile tehdit) şeklinde olur. Onunla bu işin olunması amaçlanmaz. Onunla ancak bir işten ‘sakındırmak’ kastedilir.&#8221; Bu metot Kur’an’da da kullanılır. &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın önemli eğitim yöntemlerinden birisi, korkutma yoluyla kötülüklerden vazgeçirmektir. Müjde verme, teşvik etme yöntemlerini işlediği gibi korkutma yöntemini de kullanmaktadır.&#8221; (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 490) Zaten Efendimiz de 4. kez sarhoş getirilen kişiyi öldürmemiştir. (Ebu Davud, Hudud, 35-37) Hatta sarhoş yakalanana, &#8220;Allah seni rüsvay etsin!&#8217; diyenlere Efendimiz:  &#8216;Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana yardım etmeyiniz.&#8217; buyurmuştur.&#8221; (Buhari, Hudud, 4; Müslim, Hudud, 35; Ebu Davud, 35, 36; Tirmizi, Hudud,14, 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Rasulullah buyurdular ki: &#8220;Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. İkinci vuruşta öldürürse daha az kazanır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır.&#8221; (Muslim, Selam 147 (2240); Ebu Davud Edeb 75 (5263 5264); Tirmizi Ahkam 1 (1482); Tirmizi, Sayd, 13. bab) Alimler kertenkelenin eziyet verici haşerattan sayıldığında ittifak etmişlerdir. Peygamber (sav)&#8217;in onun öldürülmesini emir buyurması bundandır. Bir vuruşta öldürmenin çok sevaplı, ikinci vuruşta öldürmenin ondan daha az sevaplı olması bu hususta dikkat göstermeye teşvik içindir. Böylece zararlı hayvan acı çekmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Eğer İsrail oğulları olmayaydı et kokmayacaktı.&#8221; (Buhari, Kitabu&#8217;l Enbiya, 8 ; Fethu&#8217;l Bari, Kitabu&#8217;l Enbiya, 3330, VII/11-15) Bakara, 57. ayetinde işaret olunduğu üzere İsrail oğulları kırk yıl çölde gökten inen ‘menn ve selva’ adlı yemeklerle geçinmişlerdi. Bu iki gıdadan her gün yetecek kadar almaya ve taze taze yemeye izinli idiler. Fazla almaktan men edilmişlerdi. Fakat hırslı davranan bu millet yasak zıttına bıldırcın etini saklamaya başlamışlar ve eti kokutmuşlardır. Hadiste bundan bahsetmekte ve yaptıkları hata üzerinden dünyaya olan hırsları eleştirilmektedir. Benzer örnekler için ‘Te&#8217;vilu Muhtelifu&#8217;l-Hadis’ adlı yazımıza da bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam düşüncesinde sünnet ve yeni bir usul denemesi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın temel kaynakların Kur’an ve Sünnet olduğu kuşkusuzdur. Yeni metot için klasik yöntemlerden gerekli görülen unsurlar alınmakla birlikte, onlara ilaveten sosyal bilimler alanındaki çağdaş gelişmelerden de yararlanmak gereklidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Değişen şart ve ihtiyaçlara uygun olarak nasıl her asırda Kur’an yeniden yorumlanmış,  yeni yeni tefsirler yazılmışsa,  aynı şekilde sünnetin de yeniden yorumlanması gerekir.  Fakat maalesef bugün, çağdaş bir şerh olma iddiasıyla yazılmış olan hadis yorumlarının ve şerhlerinin büyük çoğunluğu,  geçmiş yorumların tekrarı olmaktan öteye gidememektedir. Yine hadis/sünnet eğitimine baktığımızda, genelde verilen hadis eğitiminin pek çoğu öğrenciler açısından günlük hayatta uygulanma imkanı bulunmayan bilgilerdir. Yani ‘sünnet ve siret’ yaşanması gereken bir olgu olarak değil de, bilinmesi gereken bir malumat olarak algılanmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Klasik Sünnet tanımlarının Değerlendirilmesi ve Yeni Bir Sünnet Tanımı Denemesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde Müslümanlar -gelenekçi olsun,  modernist olsun- tekrar Kur’an’a dönmek gerektiği konusunda hemen hemen fikir birliği etmiş durumdadır. Sünnet konusunda yapılan çalışmalar ise ya sünnet konusundaki bazı tenkitlere karşı onu savunma amacına ya da bazı İslami meselelerin hadisler ışığında ele alınması amacına yöneliktir.  Bu çalışmalar kesinlikle yararlı ise de asıl önemli olan “14 asırlık birikimimizi gözden geçirmek,  değerlendirmek ve bu değerlendirmenin ışığında çağın ihtiyaç ve şartlarına uygun bir sünnet anlayışı geliştirebilmektir.” </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet denince ilk akla gelenler: Namazın sünnetleri, sünnet olmak, misvak kullanmak, gümüş-akik yüzük, sarık sarmak, yemeğe tuzla başlamak, sakal bırakmak gelir. Ebu Abdirahman Mukbil b. Hadi el-Vadi, ‘Ayakkabılarla namaz kılmanın meşruiyeti’ adlı eserinde ‘ayakkabıyla namaz kılmanın unutulan sünnetlerden’ olduğunu zikrederek, bir sünneti ihyaya çalışır. Bir dergide “unutulan sünnetlerimiz ve namazda sarık sarmak” başlığı altında yayınlanmış makalede yazarların üzerinde durdukları konular öz, esas değil, detaylarla alakalı konulardır. Bu örnekler gösteriyor ki, sünnetin ana konuları ve özellikle Müslümanların “toplumsal problemleri üzerinde durulması gerekirken, ferdi bir sünnet anlayışının zihinlerde hakim olduğunu” görülmektedir. Mevcut sünnet anlayışımız, geçmişin sırf bir tekrarı olmakta öteye gidememekte ve çağdaş İslam toplumlarının karşılaştığı meselelere yol gösterememektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Niçin Bugüne Kadar Yeni Bir Sünnet Tanımı ve Anlayışı Geliştirilemedi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet, bir model, yaşayış tarzı ve dünya görüşü olarak değil, mücerret bir delil olarak algılandı. Müslümanlar İslam&#8217;ı bir ideoloji, bir hayat tarzı ve dünya görüşü olarak algılamadıkları müddetçe, içinde bulundukları durumdan kurtulmalarının mümkün olmayacağını idrak etmeleri gerekir. Ayrıca, Geçmişte yaşamış olan İslam alimlerinin seviyelerini erişilmez kabul edip, onların geliştirdikleri tanımlardan daha iyilerini yapamayacağımız düşüncesi de ikinci bir nedendir.<strong> </strong>Yine uygun zemin bulunamayışı diğer bir etkendir. Sünnet ilkelerinden uzaklaşmış ve sık sık totaliter bir karakter kazanmış olan yönetimlerde, yeni bir sünnet anlayışı getirmeye çalışmak, mevcut yönetimle karşı karşıya gelmektir. Buna örnek olarak, yönetimin baskılarına maruz kalan İmam-ı Azam Ebu Hanifeyi, mihne olaylarında yönetim tarafından işkencelere tabi tutulan İmam Ahmet b. Hanbel’i ve düşmanlarının yönetimi arkalarına alarak hapse attırdıkları İbni Teymiyye’yi örnek verebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Klasik Sünnet Tanımlarının Değerlendirilmesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadisçilerin Tanımı: Şeri bir hüküm ifade etsin ya da etmesin, Hz.  Peygamberin bütün sözleri, fiilleri, takrirleri, onun hayatına dair bilgiler sünneti oluşturur. Fıkıhçıların Tanımı: Farz ve vacipler dışında Hz. Peygamberden gelen hükümler sünneti meydana getirir. Usul-i Fıkıhçıların Tanımı: Kur’an dışında, Hz. Peygamberin şer’i bir hüküm teşkil eden söz, fiil ve takrirleri. Kelamcıların Tanımı: Sünneti bidatin karşıtı olarak tanımlamışlardır ki, aslında bu bir tanım olmaktan ziyade, bir şeyin ne olmadığını tarif etmektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu tanımların eksik yönlerini şöyle sıralayabiliriz. Sadece akademik ihtiyaçlara göre yapılmışlardır. Sünnetin toplumsal boyutundan ziyade, bireysel boyutuna ağırlık vermiş, bağlayıcılık yönünden sünnet sınıflandırılmamış ve Kur’an tanımların dışında bırakılmıştır. Bu tanımların hiçbirisinde sünnet; sosyal, ekonomik, ahlaki, siyasi açılardan ele alınmamıştır. Sünnet, fert planında Hz.  Peygamber gibi İslam&#8217;ı yaşamak olduğu kadar, aynı zamanda -hem de daha önemli olarak- Hz.  Peygamberin oluşturduğu Medine toplumu gibi bir toplumu çağımızda oluşturmaya çalışmaktır. Yani sünnetin temel amacı, sadece iyi birer Müslüman yetiştirmek değil, Kur’an’ın ilkelerini esas alan, Kur’an’a dayalı bir toplum oluşturma gayesi de olmalıdır. Oluşturulan bu toplumun nihai görevini de Ali İmran, 110.  ayet bizlere bildirmektedir<em>.</em> “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, Allah’a da inanırsınız.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed Tahir b. Aşur’a (1879-1973) göre sünneti 12 kategoride mütalaa etmek mümkündür. Bunlar:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasama, fetva, yargı, devlet başkanlığı, iyiye güzele teşvik, arabuluculuk, fikir danışanlara yol gösterme, nasihat, insanları en mükemmel olana yönlendirme, yüce hakikatleri telkin, tehdit ve azarlama, yaratılış icabı ve maddi ihtiyaç gereği yapılanlar. Saydığımız bu maddelerde ilk 3’ü hariç diğer başlıkların bağlayıcılığı yoktur. Fakat günümüzde birçok Müslüman, bağlayıcılık açısından farklılıklar arz eden sünneti ayrım yapmaksızın bir bütün olarak kabul etmektedir. Şalvar giymek, masada yemeyip yerde yemek yemek, çatal bıçak kullanmayıp elle yemek, koltuk yerine yerde oturmak gibi hususlar sünnet olarak kabul edilip, bunlar üzerinde ısrarla durulmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasama: Sünnetin büyük çoğunluğu bu kategoriye girer. Çünkü Hz.  Resul’ün gönderiliş amacı hüküm bildirmektir: Hacc’ın  nasıl yapılacağı,  namazın nasıl kılınacağı gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fetva: Dini konularda Hz. Resul’e  sorulan sorulara O’nun verdiği fetvalardır. Bu fetvalar bağlayıcıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yargı: İhtilaflı iki taraf arasında  Hz. Resul’ün verdiği hükümlerdir. Bu  kategorinin bağlayıcılığı da söz konusu şahıs, durum, şartlara bağlıdır.  Mesela sıcak bölgelerde fermantasyona sebep olan  bazı kapların  kullanımının yasaklanıp, bu  yasağın soğuk  bölgelerde geçerli olmaması gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Devlet başkanlığı: Peygamber olarak değil, devlet başkanı olarak verdiği hükümlerdir. Harpte düşman üzerinden alınan eşyaların kullanılabileceği hükmü gibi. Devlet başkanı izin vermezse  düşman üzerindeki eşya alınamaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İyiye-güzele teşvik: Bu emir ve yasaklar mutlaka yapılması gereken şeyler değil,  iyi ve güzele teşvik  amacını güder.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arabuculuk: İki tarafı anlaştırmak amacıyla  ve iki tarafın rızasına dayalı olmak şartıyla ortaya konan çözümlerdir. Mesela Kab  b. Malik ile Abdullah b.  Hadred arasındaki alacak meselesinde “alacağının yarısından vazgeçmesini Kab’a  tavsiye etmesi” gibi. Yoksa herkes alacağının yarısından vazgeçmek zorunda değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fikir danışanlara yol gösterme: Hz. Resul,  Hz. Ömer’in  sadaka olarak verdiği  atını sakatlanınca para ile geri almak istemesini caiz görmemesi buna örnektir. Fakihler ise bu alışverişi caiz görürler. Hz. resul yasak koymamış,  sadece davranışı hoş görmemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nasihat: Kendisine evlilik için gelenlere yaptığı tavsiyeler. Bu tavsiye ve yönlendirmeleri emir/yasak değil, sadece nasihattir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanları en mükemmele yönlendirme: Birçok emir ve yasağın amacı budur. Hasta ziyareti,  cenazeyi takip, davete icabet etmek gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce hakikatleri telkin: Mesela sadakanın önemini anlatmak için söylediği: “Uhud dağı kadar altınım olsa,  üç dinar kalıncaya kadar onu sadaka olarak dağıtırdım.” gibi. Ebu Zer bu hadisi ümmete şamil kılmak ister ama Hz. Osman ona itiraz eder.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tehdit ve azarlama: Tehdit ve ikaz amacı ile Hz. Resul’ün mübalağa ifade eden cümleleri. Bu tür hadislerin zahiri manalarını kabul etmek yanlış olur. Mesela “Cemaatle namaza gelmeyen Müslümanların evlerini başlarına yıkasım gelir.” hadisi. Böyle bir  şey yapılmamıştır. Amaç gevşek Müslümanları ikazdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaratılış icabı ve maddi ihtiyaç gereği yapılanlar: Hz. Resul’un insan olarak yaptıkları şeyler. Yeme  içme,  giyinme,  yürüyüşü,  uyuması gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yeni Bir Sünnet Tanımı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hz.  Peygamberin kendi döneminde İslam toplumunu akide, ibadet, tebliğ, siyaset, ekonomi, eğitim, ahlak, hukuk vb.  bireysel ve toplumsal hayatın her alanında yönlendirip yönetmede, Kur’an başta olmak üzere esas aldığı ilke ve prensipler bütününün oluşturduğu bir zihniyet ve dünya görüşüdür.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnetin bireysel, toplumsal ve evrensel olmak üzere üç boyutu söz konusudur. Zira Sünnet, bireyselliğe indirgendiği, sadece Hz.  Peygamber gibi iyi bir Müslüman birey olmak ile özdeşleştirildiği sürece İslam dünyasının kurtuluşu sadece bir ütopya olarak kalmaya devam edecektir. Sünnet sadece şekil/lafız değil, bunların altında yatan mana, ruh, ilke, hikmet ve amaçtır. Sünnet, Peygamberin her dediğini her yaptığını aynen ve bunların altında yatan amaç, gaye ve ilkelere bakmaksızın tekrarlamak ve taklit etmek değildir.  Sünnet bize Kur’an&#8217;ın bir yorumu olması hasebiyle bireysel ve toplumsal prensipler verir. Bize düşen bunlardan yola çıkarak her zaman ve her mekanda, gelişen şartlar altında çağımızın sorunlarına cevap hazırlamaktır. Kur’an ve sünnet kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün meselelere hazır çözüm getirmemiştir. Nitekim Muaz b.  Cebel’i Efendimiz Yemene görevli olarak gönderirken, ona karşılaşacağı meseleleri nasıl çözeceğini sorduğunda Muaz b.  Cebel: “Önce Kur’an&#8217;da çözüm arayacağım, onda bulamazsam senin sünnet modeline bakacağım, ondada bulamazsam kendi görüşüme göre hüküm ve karar vereceğim.” (Tirmizi, Ahkam, 3, Ebu Davut, Akdiye, 11, Daimi, Mukaddime 20; el- Müsned, V. 230. 236, 242) demiş ve Efendimiz de bunu kabul etmiştir. Burada da açıkça görülmektedir ki, sünnetin bütün meselelere hazır çözümler getirmediği düşüncesine daha Hz. Peygamberin sağlığında bile rastlanmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamber herhangi bir konuda bir sünnet ortaya koymuşsa  bunu yaparken bazı amaçları gerçekleştirmeyi hedef almış, bazı ilkeleri göz önünde bulundurmuştur. Mesela Abbad b. Şurahil yakınlarıyla beraber Medine&#8217;ye gelir ve açlığa dayanamayarak buğday tarlasına girer ve birkaç başaktan taneleri toplar. Durumu gören tarla sahibi gelip onun elbiselerini alır ve onu döver. Bunun üzerine Abbad Efendimize giderek durumu anlatır. Efendimizde tarla sahibini çağırtıp ona niye böyle yaptığını sorar. Adam da Abbad&#8217;ın yaptıklarını anlatınca  Resulullah “O bilgisiz idi, sen ona öğretmedin; aç idi karnını doyurmadın. Elbiselerini ona geri ver!” der ve Abbad’ın yediği buğday karşılığında tarla sahibine bir ölçek buğday verilmesini söyler. (Nesai, Ebu Davud) Buradan anlıyoruz ki Hz.  Peygamber bir kimsenin malını onun izni olmaksızın alan birine, onun bu fiili işlemeye sevk eden sebepleri araştırmaksızın yargılama ve cezalandırma cihetine gitmemiştir. Kısacası sosyal adaleti hakim kılmadan, bir ceza sistemini uygulamaya çalışmak kadar Kur’an ve sünnete aykırı bir şey olamaz. Yine Hz.  Peygamberin zekatın sadece buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden alınmasını emrettiği bir rivayete bakarak İbni Ömer, Ahmet b.  Hanbel, Musa b.  Talha, İbni  Sirin, Şa’bi, Hasan b. Salih, İbn. Ebi Leyla, Abdullah b.  Mübarek ve Ebu Ubeyd, tarım ürünlerinde zekatın sadece bu dört sınıftan alınacağı görüşünü ileri sürmüşlerdir. Hz.  Peygamberin hadiste sadece bu 4 tarımsal ürünü zikretmesinin nedeni, o zaman bu ürünlerin başlıca üretim çeşitlerini teşkil ediyor olmasıdır. Sünnete uygun olan ise her türlü tarım ürününden zekat alınmasıdır ki, İmam Azam,  Davud ez-Zahir ve Maliki mezhebine mensup olan İbnu’l Arabi de bu görüşü savunmaktadır. Ağız temizliği ile ilgili olarak özellikle misvak kullanmanın sünnet olduğu kanaati hayli yaygındır. Bu yaygın kanaat ise “şayet ümmetime zorluk vermeyecek olmuş olsaydım, onlara her zaman ‘sivak’ı emrederdim” hadisinin ve sivak kelimesinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu ve benzeri hadislerde geçen ‘sivak’ kelimesi, fırçalamak veya fırça anlamındadır. Diş fırçalamada kullanılanların en iyisi, ‘arak ağacının dalıdır’, çünkü bu dallar damağı kuvvetlendirir, diş hastalıklarını önler, sindirimi kolaylaştırır, idrarı arttırır. Bununla birlikte fırça ve benzeri dişlerin kir ve pasını gideren, ağzı temizleyen her türlü aletin kullanılmasıyla da sünnete uyulmuş olur. (Seyyid Sabık) Buhari&#8217;den nakledilen “Diş fırçalamak ağzı temizler, Rabbinin de rızasını celbeder.” hadisinden de anlaşılacağı gibi, kişi ağzını ne kadar temizlerse, sünnete o kadar çok uyulacak olunur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’da Sünnetin Konumu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir hadisin isnadının sağlam olması metninin de sağlam olduğunu göstermez.<strong> </strong>Bir hadisin kabulü ve reddi konusunda herkes kendi kanaatinde ısrar edebilir. Mesela İbni Ebi Şeybe, Musannef’inde İmam Azam&#8217;ı pek çok hadisi kabul etmemesinden dolayı reddetmiştir. Buhari&#8217;de Sahih‘inde İmam Azam&#8217;ın birçok görüşünü eleştirmiştir. Buna mukabil Hanefiler de Buhari&#8217;deki pek çok hadisi delil olarak kabul etmemişlerdir. Hadisçiler de özellikle tasavvuf eserlerinde mevcut çok sayıdaki hadisi uydurma olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Bunu en açık örneğini İmam Gazali’nin İhya’sındaki hadislere yöneltilen eleştiriler oluşturmaktadır. Tefsirde de durum aynıdır. Pek çok müfessir tefsirlerde uydurma veya israiliyattan olan rivayetleri aldıkları için eleştirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnetin Reddi ve Sadece Kur’an ile Yetinme Düşüncesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz.  Peygamber, “Bilin ki bana Kur’an&#8217;la birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin “Sadece bu Kur’an&#8217;a sarılın. Kur’an&#8217;ın helal dediğini helal, haram dediğini haram kabul edin” diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki Allah’ın Resulünün haram kıldıkları da Allah’ın haram kıldıkları gibidir.” (Ebu Davud, Sünnet, 5(6), İmaret, 33; Tirmizi, İlim, 10; İbn Mace, Mukaddime, 2; Darimi, Mukaddime, 49; Ahmed b. Hanbel, II/367, IV/131-132, VI/8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sadece Kur’an’ın yeterli olacağını savunanların delilleri:<strong> </strong>“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (En’am, 38. Detay için, ‘Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap’ adlı yazımızdaki ‘Kur&#8217;an apaçık bir kitap mıdır?’ sorusuna verilen cevaba bakılabilir.) Kur’an’ın her şeyi açıklaması, insanlığı hidayete ulaştıracak<strong> </strong>‘ilkeler’ anlamındadır. Zira namaz, oruç, zekat, hac vs.  çeşitli konuların teferruatları Kur’an&#8217;da bulunmamaktadır. &#8220;Zikri biz indirdik, onu koruyacak olanda biziz<em>.</em>&#8221; (Hicr, 9) Bu görüş sahipleri “Allah bu ayette sünnetin değil Kur’an&#8217;ın korunacağını bildirmiştir. Sünnette Kur’an gibi delil olsaydı Allah onu da korurdu” demektedirler. Yine bu görüştekiler, Hz.  Peygamberin sözlerinin yazılmasını yasaklayan hadisleri iddialarına dayanak olarak almakla farkında olmadan bir çelişkiye de düşmekteler. Zira Hz.  Peygamber Kur’an gibi yazılmasını emretmediği için, hiçbir hadisi delil olarak kullanmamak gerekirdi. “Hüküm ancak Allah’ındır”<em> </em>(En’am, 57) Geçmişte haricilerin sloganı olan bu ayete bakılarak hükmü sadece Allah&#8217;ın vereceğini, Kur’an&#8217;dan başka hüküm koyulamayacağı savunulur. Ancak ayetin tamamını inceledi<em>ğ</em>imizde nasıl bir yanlışa düşüldüğünü görürüz. “Deki: Ben Rabbimden gönderilen açık bir delile dayanıyorum. Halbuki siz onu yalanladınız. Hemen gelmesini istediğiniz (azabı getirmek ise) benim elimde değildir. Çünkü hüküm ancak Allah’ındır. O doğruyu haber verir ve O hükmedenlerin en yücesidir.” Görüldü gibi konu, müşriklerin Hz. Peygamberi susturabilmek için ortaya attıkları azabın gelmesini istemelerinin Hz.  Peygamberin değil Allahın elinde olduğu meselesidir. Bu ayetin genel anlamı, ‘hüküm vermede başvurulması gereken temel ilkeleri ve değerleri vazetmek Allah’a mahsustur’ demektir. Sünnete gerek olmadığını ileri sürenlerin bir düşüncesi de şudur: “Müslümanlar sadece vahiy yoluyla gönderilene tabi olmakla yükümlüdürler. Vahiy ise sadece Kur’an&#8217;la sınırlıdır.” Ancak Kur’an’ın lafzi anlamıyla yetinerek bütün meselelere çözüm getireceğini düşünmek yanlış olur, çünkü  sadece Kur’an’ın değil, sünnetin bile karşılaşılan yeni problemlere ‘hazır’ çözümler sunmadığı dönemlerde, kıyas, istihsan, kamu yararı vb. içtihat teknikleri uygulanmak durumunda kalınmıştır. Ancak hadisler içinde Kur’an’a aykırı olanların olduğu ileri sürülerek itiraz edilmek istenebilir. Bu durumda sünnetin devre dışı bırakıldığını varsayalım. Bu takdirde Kur’an’da açıkça yer almayan problemlerin çözümü bizlerin içtihadına terk edilmiş olacaktır. Bizler de, bazı içtihatlarımızın hatalı olabileceği öne sürülerek içtihat hakkımızın elimizden alınmasını nasıl mantıksız bir tutum olarak kabul edeceksek, sünneti bize nakleden hadisler içinde Kur’an’a aykırılık var diyerek  sünneti ve hadisi tamamen reddetmek  de aynı derecede mantıksız olduğunu kabul etmemiz gerekir. Özetle, insafı elden bırakmamak ve “kendimize tanıdığımız Kur’an’ı yorumlama hakkını Hz.  Peygamber’e tanımak en uygunudur.”<strong><em>  </em></strong>Başka bir husus da, “Hz.  Peygamberin verdiği hükümler yaşadığı dönemin ihtiyaçlarına uygundur. Bu nedenle sünnetin bugün bizim için delil teşkil etmesi, geçerli olması mümkün değildir.” iddiasıdır. Bu ifadede sünnetin aynen taklit edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Ancak sünnetin tanımı bölümünde, “sünnet sadece şekil/lafız değil, şeklin/lafzın altında yatan mana, ruh, ilke, hikmet ve amaçtır” maddesinde sünnetin nasıl anlaşılması gerektiğini ifade edilmiştir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnetin Bir Delil ve Kaynak Olduğunu Savunanların Dayanakları: Hz.  Peygambere itaati emreden ayetler. Hz.  Peygamberin hükümlerine boyun eğmeyi emreden ayetler. Hz.  Peygambere isyan etmemeyi, ona karşı çıkmamayı emreden ayetler. Hz.  Peygamberin Kur’an’ı açıklama görevinden bahseden ayetler. Hz.  Peygamberin haram helal kılma yetkisinin olduğunu ifade eden ayetler. Hz.  Peygamberin, Müslümanların uyması gereken güzel örnek olduğuna dair ayetler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz.  Peygambere itaat etmeyi, Ona karşı çıkmamayı, Onun hükümlerine boyun eğmeyi emreden ayetler: Ali İmran 31-32: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah bağışlayandır esirgeyendir. De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin. Eğer dönerlerse, bilsinler ki Allah kafirleri asla sevmez.” Nur 54: “De ki: Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz. Peygambere düşen açıkça tebliğde bulunmaktır.” Nisa 59: “Ey iman edenler, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, meseleyi Allah’a ve resulüne götürün. Böyle yapmak en iyisi ve sonuç bakımından da en güzelidir.” Bu ayetlerde Resule itaat ve kararlarına boyun eğme anlamı rahatlıkla görülebilmektedir. Ancak bu düşünceyi eleştiren kişiler de, ayetlere bakarak şunları söylemektedir: “Resule itaatten sünnete ve hadise uymak anlamı çıkmaz. Peygamber ne Allah’ın ne de insanların vekilidir. Peygamber ancak Allah’ın elçisidir. Elçiyi tanımak, elçinin kendisini değil, göndereni tanımaktır. Bundan dolayı elçiye itaat gönderene itaattir. Peygambere itaatten de kasıt, Allah’ın Peygamber aracılığı ile bildirdiği emirlere itaattir. Bunun içinde Peygamberin içtihadını (yorum, fetva) dahil etmeye imkan yoktur.” Resulün Kur’an’ı nakleden bir ‘postacı’ olmadığı hususunu destekleyen bir ayete bakalım. Bakara 151: “Nitekim biz size, aranızdan size ayetlerimizi okuyan, onları (kötülüklerden) arındıran, ‘size kitabı ve hikmeti öğreten’ ve bilmediklerinizi size öğreten bir Peygamber gönderdik.”  (Ayrıca; Ali İmran 164;, Cuma, 2) Ayette geçen “kitap ve hikmet” kelimelerinin sadece Kur’an ile sınırlandırılmaması gerekir. “Çünkü hem Kur’an ve hem de ayrıca ‘hikmet’ kavramları ayrı ayrı ayette geçer!” Bu ifade ile Kur’an’ın kastedildiğini var saysak bile buradan da hareketle Hz.  Peygamberin Kur’an’ı sadece tebliğ ile sınırlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunu kitap ve hikmetin “öğretilmesi” tabirinden çıkarıyoruz. Çünkü insanlar bir metni anlama konusunda aynı düzeyde değildir. Kur’an ayetlerini doğru ve arzu edilen bir şekilde anlamaları imkansızdır. Bu olumsuzlukları önlemek için bir Resulün, sünnet gibi bir kurumun devreye girmesini zorunlu olmaktadır. Çünkü “Kur’an’ı sabit noktada tutan, sünnetin ta kendisidir.” İnsanların ayetleri doğru anladıklarını farz etsek bile bu kez uygulama ile ilgili problemler söz konusu olacaktır. Bu bakımdan tebliğde dahi bir açıklama, izah etme, uygulamayı kontrol etme anlamı bulunmaktadır. O halde sonuç olarak denebilir ki, Hz.  Peygamberi sadece Kur’an’ı nakleden biri, bir postacı olarak nitelendirmek mümkün değildir. “Bir kurum olarak sünneti kabullenmenin farz olduğunu söyleyebiliriz.” Zira bu farziyet, Kur’an’ın Resule itaat emrinden kaynaklanmaktadır. Eleştiride geçen “o vekil değil elçidir” kelimesini ele alırsak, Kur’an’ı merkez alan bir sünnet anlayışına göre Hz.  Peygamberin Allah adına istediği gibi tasarrufta bulunan bir “vekil” olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Aksine bu tür bir sünnet anlayışına göre, Hz.  Peygamber Allah’ın Resulü olması sıfatıyla Kur’an’ın ilk muhatabı, ilk uygulayıcısı olmaktadır. Kur’an’ın nasıl uygulanacağını, yeni meseleler karşısında ondan ilham alarak nasıl çözümler üretileceğini gösteren ilk muallim de O’dur. Bu tür bir anlayışa göre Hz.  Peygamberin Kur’an’a ters düşme pahasına, aklına estiği gibi hüküm koyması asla mümkün değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz.  Peygamberin Kur’an’ı Açıklamakla Yükümlü Olduğuna Dair Ayetler: İbrahim 4: “Biz her Peygamberi mutlaka kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (kendilerine indirileni) açıklasın.” Nahl 44: “Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine<strong> </strong>indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” Peygamberlerin aldıkları ilahi mesajları içinde yaşadıkları topluma iletebilmeleri için, onların dillerini bilmesi kadar mantıklı bir şey olamaz. “Açıklama”nın, “açıklanan” bir metinle ilgili ve onda bulunmayan bir takım ek bilgiler anlamına geldiği söylenebilir. Bu açıklamalar, nadiren birtakım ayetlerin kelime anlamlarıyla ilgili olabileceği gibi, kelime anlamı açık olduğu halde, uygulama ile ilgili bir takım kapalı yönleri bulunan ayetlerle de ilgili olabilir.  Bu ayetlerde geçen Hz.  Peygamberin Kur’an’ı açıklaması demek, onun Kur’an metninde bulunmayan bir takım ek bilgiler ortaya koyması demektir. Mesela emir niteliğindeki bazı ayetlerin farziyet mi, tavsiye mi yoksa mübahlık mı ifade ettiğini Hz. Peygamberden öğrenilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz.  Peygamberin Helal ve Haram Kılma Yetkisine Sahip olduğuna Dair ayetler: Tevbe, 29: “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlere, ezilip büzülerek kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” A’raf, 157: “Onlar ki ellerinde ki Tevrat ve İncil&#8217;de yazılı bulunan o elçiye, o ümmi Peygambere uyarlar. O Peygamber ki kendilerine iyiliği emreder, onları kötülükten men eder; onlara temiz ve hoş şeyleri helal, pis ve çirkin şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağır yükleri ve kendilerini bağlayan bağları kaldırır. O Peygambere iman edip, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura tabi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.” Bu ayetler, Allah ve Resulünün haram kıldıklarını aynen kabul etmenin zorunlu olduğunu gösterir. Burada unutulmaması gereken Hz.  Peygamber de Allah’ın iradesi uyarınca bu yetkiyi kullanabildiğidir. Allah’ın yetkisi tamamen bağımsız, Resulünün ki ise vahye dayalı ve ondan kaynaklanan bir yetkidir. Tahrim, 1-2: “Ey Peygamber, eşlerinin gönlünü almak, onları memnun etmek için, Allah’ın sana helal kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. Şüphesiz Allah (kefaret şartı ile) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır.” Bu ayetten hareketle şunları söyleyen olabilir: “Allah’ın helal kıldığını haram kılması hususunda Peygamber uyarılmıştır.” Halbuki helal olan bal şerbetinin hükmünün değiştirilerek haram kılınması elbette söz konusu değildir. Çünkü Hz.  Peygamber bütün Müslümanları bağlayıcı bir hüküm olarak “bal şerbeti herkese haramdır” dememiş, sahabenin hiç biride bal şerbetinin haram olduğunu aklına getirmemiştir. Hz. Peygamberin haram kıldığı şeyler zaten Kur’an&#8217;a dayandırılarak haram kılınmıştır.<strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamberin, Müslümanların Uyması Gereken Güzel Örnek Olduğuna Dair Ayet: Ahzab, 21: “Andolsun ki, Allah’ın Peygamberlerinde sizin için Allah’ı ve ahireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır.” Bilindiği üzere yeni bir kitapla gönderilmeyen birçok Peygamber vardır. Ancak bir Peygamber olmaksızın gönderilen herhangi bir kutsal kitap yoktur. Mekke müşrikleri de Kur’an’ın kendilerine Peygamber aracılığıyla olmaksızın, doğrudan gönderilmesini defalarca istedikleri halde bu istekleri reddedilmiştir. Bunun sebebi gayet açıktır ki, insanlığın sadece kutsal bir kitaba değil, bu kitabın içeriğini kendilerine öğretecek bir öğretmene de ihtiyaç vardır. Ayette sözü edilen örnek almanın farziyet mi yoksa müstehap (yapılınca sevap , yapılmayınca günah olmayan) mı olduğu konusunda ihtilaf vardır. Ancak örnek almanın dini hususlarda farz, dünyevi konularda ise müstehap olarak yorumlanması da mümkündür. (Kurtubi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünneti Temellendirmede İzlenilen Bazı Tartışmalı Yaklaşımlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Necm, 3-4: “O kendi arzu ve hevasından bir şey konuşmamaktadır, o vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.” Sünnetin İslam’da bir delil ve kaynak olduğunu ispat etmek amacıyla en fazla başvurulan ayetlerin başında gelen bu ayetin yanlış anlaşılması, Müslümanların sünnet hakkında yanlış kanaate varmalarına sebep olmuştur. Ayetin “o kendi arzu ve hevasından bir şey konuşmamaktadır” bölümüne bakarak Peygamberin sözlerinin yani sünnetin de vahiy ürünü olduğunu söylemek son derece yanlıştır. Necm suresinin 1-18.  ayetlerini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde Kureyşlilerin “O bu Kur’an’ı kendisi söyleyip uyduruyor” demelerine bir cevap olarak bu ayetin indirildiğini görmekteyiz. Buna göre, “O kendi arzu ve hevasından bir şey konuşmamaktadır” demek, “O Kur’an&#8217;ı kendi arzu ve hevasından uydurmaz” demektir. Yani onun (Kur’an olduğunu) söylediği, Ancak Allah’tan gelen bir vahiydir. Çünkü ayetin devamında “o vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir” denmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fetih, 10: “(Ey Muhammed) Sana biat edenler, aslında Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Her kimde Allah’a verdiği sözü tutarsa, Allah ona en büyük bir mükafat verecektir” ayeti de sünneti temellendirmek amacıyla kullanılan ayetlerdendir. Bu ayet Hudeybiye&#8217;de yapılan biatten bahsetmektedir. Sözü edilen biat/bağlılık belli bir konuda yapılan biattir. Bu Hz.  Peygambere her hususta mutlak itaat edileceğine dair genel bir biat değildir. Ölüm pahasına müşriklerle savaşma ile ilgilidir. Nur, 63: “Peygamberi kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden birini siper ederek sıvışıp gidenleri elbette Allah bilmektedir. Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok feci bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” ayeti de sünneti temellendirmede delil olarak ileri sürülebilir.  “Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar” ifadesi ile  Hz.  Peygamberin kastedildiği söylenmektedir. Ancak  ayetteki (huve) zamirinin Allah’a ait olması da mümkündür. Sonuç olarak bu ayetin kesin bir delil olabileceğini söylemek mümkün değildir. Hemen belirtelim ki,<strong> </strong>sünneti temellendirmek için yeterince açık ayet vardır. Fakat nüzul sebepler farklılık gösteren ayetleri bu amaçla kullanmak da yanlıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an dışında vahiy var mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnetin tamamının vahiy ürünü olduğunu söylemek imkansızdır. Ancak bu, vahiy dışında Hz.  Peygamberin Cenab-ı Hak ile herhangi bir iletişim veya diyalog kurma imkanından mahrum olduğu anlamında anlaşılmamalıdır. Adına ister vahiy, ister ilham, isterse başka bir şey densin, Resulullah’ın vahiy dışında Allah (cc) ile temas kurmuş olması mümkündür. Ancak bu açıdan birkaç ayete bakarak Kur’an dışı vahyi sünnetin tamamına yaymak da hata olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kudsi Hadisler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis ilmi açısından kudsi hadislerle diğer hadisler arasında herhangi bir fark yoktur. Zira her iki türe dahil hadislerde bir takım raviler aracılığıyla yani isnad ile bizlere ulaşmaktadır. Yine her iki tür hadisler içerisinde sahih olanların yanında hasen, zayıf veya mevzu (uydurma) olanlar da bulunmaktadır. Kudsi olmayan hadislerden örnek verecek olursak: Mesela “Bu Kur’an Allah’ın sofrasıdır. Bu sofradan alabildiğinizi almaya çalışın” sözü Abdurrezzak ve ed-Darimi tarafından Abdullah b.  Mesud’un sözü olarak nakledilirken, el-Hakim tarafından Hz.  Peygamberin sözü olarak rivayet edilmiştir. İşte normal hadisler için söz konusu olan bu durum Kudsi hadisler içinde geçerli olabilir. Özetle, kudsi hadislerin diğer hadislerden herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Yani diğer hadisler gibi değerlendirilir. İsnadının sağlamlığı, metninde de İslam’ın ruhuna, Kur’an’ın esaslarına uygunluğu sağlanırsa, o takdirde bu hadisin sahih olduğuna hükmedilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz.  Peygamberin Konumuyla İlgili Bazı Yanlış Yaklaşımlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnetle ilgili diğer aşırı uç ise sünnetin tümünün vahiy ürünü olduğu görüşüne tepki olarak ortaya çıkan Hz. Peygamberin Kur’an dışında vahiy alamadığını ve Kur’an&#8217;ın vahyi dışında sıradan bir insandan farkı olmadığını ileri süren görüştür. Bunu  kısaca Hz.  Peygamberin sekülerleştirilmesi olarak tanımlamak mümkündür. S.  Nakib el-Attas bu konu hakkındaki eleştirilerini şu şekilde sıralamıştır: “Bu düşünceye sahip insanlar bu iddialarını, Kur’an’da Yüce ve Ulu Allah’ın Hz.  Peygambere “bizim gibi bir insan” olduğunu söylemesini emrettiği ayetin (Kehf, 110) altını çizerek yaptılar. Şu bilmelidirler ki, ilk defa keşfettiklerini sanıp, alıntı yaptıkları ayet aslında inançsızlara matuftur, onlarla alakalıdır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan başka ayetlerde de, diğer Peygamberlere de benzer şeyi söylemeleri emredilmiştir. Bunların hepsi de inançsızlar içindir. (En’am, 91; İbrahim, 10-11; İsra, 93-94; Kehf, 110; Enbiya, 23) İnananlar, Peygamberlerinin insan olduğunu zaten bilirler. Hz.  Peygamber sıradan bir insan olsaydı, ashabın onu örnek alması lüzumsuz bir şey olurdu. Bu örnek alış ise, O’nda (sav) diğer insanlardan farklı birtakım meziyet ve faziletlerin bulunduğunu, dolayısıyla onun sıradan biri olarak görülmediğini ortaya koymaktadır. Şu unutulmamalıdır ki, onun sünneti sadece hükümlerden ibaret değildir. Onun Peygamberlik görevini yerine getirirken gösterdiği azim, kararlılık, bireysel ve toplumsal ilişkilerinde ortaya koyduğu yüce ahlak, tevazu, hilm, (yumuşaklılık), sabır, feragat, iyilikseverlik, adalet ile, Müslümanların ‘ilk ve en mükemmel örneği’nin sahip olduğu ahlaki faziletler de sünnetin bir parçasıdır. Allah’ın son dini İslam’ı insanlığa sunması ve Kur’an’ı tebliğ için seçtiği bir insanın sıradan biri olduğunu düşünmek kabul edilemeyecek bir tavırdır. Çünkü “Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilmiş olan” (Enbiya, 107) ve “Yüce bir ahlak üzere olduğu” (Kalem, 4) bildirilen bir Peygamberi “sıradan” olarak nitelendirmek ona açıkça haksızlık ve insafsızlık yapmak olur.” Seyyid Kutup, “ve sen yüce bir ahlaka sahipsin” ayeti ile ilgili de şunları söylemektedir: Hiç kuşkusuz Yüce Allah Peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bütün evrensel büyüklüğü ile son Peygamberlik misyonunu -bu yüce kişiliği ile- Hz.  Muhammed’den başkası taşıyamazdı. Hz.  Peygamber ne bir melek, ne de bir ‘yarı insan yarı ilah’tır’. Bilakis ‘o bir insandır ama sıradan biri değil, bir insanın olabileceği kadar mükemmel bir insandır.’ İnsanlık kıyamete kadar onun büyüklüğü karşısında saygıyla eğilecektir. Müslüman ise, “Allah ve melekleri Peygamber’e salat ederler. Ey mü’minler sizde ona salat edin ve selam verin” (Ahzab, 56) ayeti uyarınca, ona karşı duyduğu saygı ve sevgiyi daima şu sözlerle dile getirmeye devam edecektir:  “Salat ve Selam senin üzerine olsun Ey Allah’ın Resulü!”   (Pr. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet/Eleştirel Bir Yaklaşım)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Oryantalistler ve hadis </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadisleri bir uydurma sürecinin ürünü kabul eden Lammens, Becker tarafında eleştirilmiş ve &#8216;Her ne zaman İslami kaynaklar kendi görüşünü destekleyici bilgi sunsa, Lammens&#8217;in şüpheciliği ortada gözükmemektedir.&#8217; diyerek onun bu yaklaşımının onu tarafsız bir tarihçiden ziyade bir polemikçiye dönüştürdüğünü belirtir. (C. H. Becker, Matters of fundamental importance for research into the life of Muhammad, s. 331, 334)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ı vahiy değil Hz Muhammed&#8217;in yazdığını, hadislerin ise özellikle tebeü’t-tabiin döneminde (2. yy’da) uydurulduğunu, siyer kitaplarının uydurma yalanlarla dolu olduğunu ileri süren oryantalistler, tüm bu iddialarına rağmen, “sonradan uydurulan hadislerde ve siyer eserlerinde hâlâ nasıl eksik, uydurma, zayıf rivayetlerin bulunduğuna” bir açıklık getirememektedirler! Öyle ya, madem Müslümanlar kendileri bunları sonradan uydurdu, neden hala eksikliklerle, kendilerine zarar verebilecek içeriklerle doludur bunlar ve neden Müslümanlar yüzlerce yıl sonraki oryantalistlere bu kadar malzeme bırakmışlardır?! Yoksa oryantalistler mi önyargılı ve özneldirler…!?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">XIX. ve XX. yüzyıllar hadisle ilgili oryantalist çalışmaların yoğun olduğu dönemlerdir. Bu asırda 600 civarında oryantalist 2.000&#8217;e yakın çalışma yapmıştır. İ. Goldziher, J. Schacht ve G. H. A. Juynboll bu konuda önde gelen oryantalistlerdir. Bu oryantalistler hadislerin Peygamberle bir alakasının olmadığını ileri sürmüşlerdir. Müslümanlar hadislerin sıhhatini, sağlamlığını araştırmaya kendilerini adarlarken, bu oryantalistler ise uydurma olduğunu kabul ettikleri ve hadis adı ile İslami eserlerde geçen sözlerin ne zaman uydurulduğunu bulmaya dönük çalışmalar yapmışlardır. (Prof Ahmet Yücel, Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi, s. 11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalist çalışmalarında görülen &#8216;Hz.&#8217; ve benzeri saygı ifadeleri aslında bulunmayıp sonradan Müslüman yazarlar tarafından ilave edilir. (s. 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizm ve hadis ilmine oryantalist yaklaşımın tarihçesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadislerin sıhhatini tespitte ehli rey (Kufe/Necef, Irak merkezli aklı önceleyen ekol) ve ehli hadis ekolleri aralarındaki bazı görüş farklılıklarına rağmen, 18. yüzyıla kadar daha çok ehli hadis merkezli bir sünnet anlayışı İslam toplumuna hakim olmuştur. Ancak sömürge devletleri İslam âlemini işgale başladıktan sonra, özellikle  Hindistan kökenli olmak üzere Ehli Kur’an (Kur’aniyyun) hareketi ortaya çıkmış, Kur’an dışındaki bilgi kaynakları reddedilmiştir. (s. 17)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanların diğer dinler hakkındaki araştırmaları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halife Mansur, Halife Memun dönemleri başta olmak üzere yaklaşık 3 asır tercüme faaliyetleri İslam âleminde çok yaygın idi. Aristo mantığı, Meşşailik adı altında İslam âleminde yaygınlaşmış, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt bu akımın İslam âlemindeki öncü filozofları olmuşlardı. 13. yüzyıl Avrupa&#8217;sında İbni Sina’cılık ve İbni Rüşt’çülük adıyla yaygın iki felsefi akım mevcuttu. (Bekir Karlığa, İslam düşüncesinin batı düşüncesine etkileri, s. 36-42, 58) Netice itibari ile Rönesans&#8217;ın hazırlanmasında Batının İslam bilim ve felsefesine borçlu olduğu kabul edilmektedir. (Hüseyin Sarıoğlu, İbni Rüşt Felsefesi, s. 33; Ömer Mahir Alper, İbni Sina, s. 156; Bu konuda ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’ adlı yazımıza bakılabilir.) Başta Taberi, Cahız, İbni Hazm, 1162 yılında Müslüman olan Samuel b. Yahya el-Mağribi gibi birçok yazarlar Yahudi ve Hristiyanlığı inceleyip reddiyeler yazmışlardır. (s. 19)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hristiyan ve Yahudilerin İslam hakkındaki araştırmaları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yuhanna ed-Dımeşki, Ortaçağda İslam hakkındaki bilgilerin temel kaynağıdır. Ona göre, İslam Hristiyanlığın içinden çıkmış sapık bir mezheptir. Hz Muhammed, İncil ve Tevrat’ı görmüş, Bahira ile karşılaşmış ve sonunda sapık bir mezhep kurmuş sahte bir Peygamber ve deccalin habercisidir. Daha sonra rahip el-Venerable’nin öncülüğünde ‘Toledo Külliyatı’ oluşturulur. 12 ve 13. yüzyıllarda bazı İslami eserler tercüme edilir ve reddiyeler yazılır. Henry Stubbe, Geothe, Thomas Carlyle, ‘istisna olarak’ İslam hakkında ‘olumlu eser yazan’ düşünürlerdir. (s. 20) Yuhanna ed-Dımeşki’nin anlayışı günümüze kadar gelmiştir. Hz. Peygamber, Yahudi kroniklerinde (Tarihi sıralamalarda) Yahudi kökenli gösterilmekte veya Hristiyan kökenli bir mecnun, lanetli olarak (Nuh Arslantaş, Yahudilere göre Hz Muhammed, s. 206-214) tanımlanmaktadır. (s. 21) Southern’in ‘Ortaçağda Batının İslam’a bakışı’ adlı kitabındaki ifadesine göre bu dönem, bilim ve objektiflikten uzak cehalet asrıydı. (Hamdi Zakzuk, Oryantalizm, s.12) Edward Said 1800-1910 yılları arasında oryantalistlerin İslam hakkında 60.000 kitap yazdığını söylemektedir. (Said, Oryantalizm, s. 325) Renan, Muir, Goldziher, Margoliouth, Massignon, Gibb gibi oryantalistler ise son zamanlarda adı öne çıkan yazarlardır. (s. 24) Bu konularla ilgili, ‘Oryantalizm Yanılgısı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı’da hadisle ilgili çalışmaların başlaması</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk İslam Ansiklopesi kabul edilen ‘Bibliotheque Orientale’i hazırlayan Fransız oryantalist Herbelot’a göre hadisler çoğunlukla Talmut’tan alınmıştır. Daha sonra kendini samimi bir Yahudi olarak niteleyen Ignaz Goldziher bu konuda adını duyurmuş ve tarihi tenkit metodunu hadislere uygulamıştır. (s. 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlerin hadislerle ilgilenme sebepleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, İslam araştırmalarında misyonerlik, ilmi, ticari, siyasi ve sömürgecilik gibi farklı amaçları taşırlar. (Mişel Cuha, ad-Dirasatul-arabiyye, s. 19-23; Mehmet Görmez, Oryantalizmi hadis araştırmaya iten temel faktörler, İslamiyat III, s. 11-31; i. H. Göksoy, Snouck-Hurgronje, Christian, DİA, XXXVIII, 340; Yücel Bulut, Oryantalizmin kısa tarihi, s. 90) Oryantalistlerin günümüzdeki araştırmalarına bakınca ortaçağdan itibaren İslam algısının değişmediğini, aksine pekiştiğini görmekteyiz. (s. 27) Bu konuda, ‘Oryantalizm yanılgısı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arent Jan Wensinck adlı oryantalistin ‘Hadisin önemi’ adlı makalesinde, İslam’ın kısa süre içinde evrensel bir dine dönüşmesinin sırrının hadis araştırmalarında yattığını ifade etmektedir. (Mehmet Görmez, Oryantalizmi hadis araştırmaya iten temel faktörler, s. 18) Margoliouth, ‘İslam’da hadis üzerine’ adlı makalesinde de İslam’ın köklü bir gelenek oluşturmasını hadislere borçlu olduğunu belirtir. (David Samuel Margoliouth, On Moslem Tradition, s. 113-121) Johann W. Fück, ‘Hadisçiliğin İslami geleneğin oluşmasındaki rolü’ adlı makalesinde, ‘İslam kültürünün tekparça olmasının en önemli sebebi daha ziyade Hz Peygamberin örnekliğidir.’ (Fück, s. 146)  demektedir. John Voll’e göre de hadis külliyatının çizdiği şekliyle sünnet, İslam’ın değişimlere karşı kullanılan en büyük mukavemet gücüdür. (Voll, İslam süreklilik ve değişim, s. 25,65, 84, 190)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dünyanın her tarafında Müslümanların günlük hayatı hadisler tarafından yönlendiriliyordu. Farklı coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar arasındaki kültür birliği, ortak hayat tarzını sağlayan yegane şey Hz Peygamberin sünnetiydi. Bu durum oryantalistler için hadis araştırmalarını zorunlu hale getirmiştir.” (Görmez, s. 12-30)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batıda hadis araştırmalarının misyonerlik ruhunun egemen olduğu dönemde değil de, siyasi/ticari gayelerin sömürge hareketlerine dönüştüğü zamanlarda çoğalması, araştırmaların akademik merak ve misyonerlikten çok siyasi amaçları hedeflediği görüşünü desteklemektedir. (s. 50)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistik hadis araştırmalarının tarihi ve kültürel arka planı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Genelde İslam ve özelde hadis hakkında araştırma yapan oryantalistler, kendi tarihsel ve kültürel arka planlarından etkilenmişlerdir. (Harald Motzki, Hadis tarihlendirme metotları, s. 113) Yapılan İlmi çalışmalar, Tevrat’ın çeşitli dönemlerde farklı yazarlar tarafından kaleme alındığını, metin üzerinde düzeltme, değiştirme ve ilaveler yapıldığını, metnin tek kişi yani Hz Musa’ya nispet edilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Kutsal metinlerin belli şahıslara ait oluşuyla ilgili dini gelenek geçerliliğini yitirmiştir. (s. 30) İncil, yazarlar tarafında kaleme alınmış, ancak tanrı yazarların yaptığı işin sorumluluğunu üstüne almıştır. İçerik bakımından birbirini tutmayan yazılı metinler İznik konsili ile elemeye tabi tutulmuştur. 18. yüzyıldan itibaren tenkit ilminin İncil ve Tevrat’a uygulanması sonucunda tarihi gerçeklerle bağdaşmayan ifadeler, ilme aykırı bilgiler, dil ve üsluptaki farklılıklar, Kitabı Mukaddes’in (İncil, Tevrat ve Zebur’un) tamamının aynı kutsal ruhun ilhamıyla tanrı tarafından yazdırılan bir kitap olduğu inancını sarsmıştır. Artık, Kutsal kitap yazarlarının eserlerine kendi damgalarını vurdukları kabul edilmektedir. Dolayısıyla, yazarların karakterleri, metinlerin hangi şartlarda ve ortamda, hangi sebeplerle ve kimin için yazıldıkları bilinmediği takdirde onları anlamanın mümkün olamayacağı kabul edilmiştir. (Ömer Faruk Harman, Ahdi Cedid, DİA I/507) Kutsal metinler sadece ilahi değil insani unsurları da barındırmaktadır. Julius Wellhausen, Kitabı Mukaddes’teki her kitabın, yazıldığı dönemin tarihi kaynağı olarak değerlendirilebileceğini ifade eder. (Ali Dere, Oryantalistlerin hadise yaklaşımları, s. 18) Oryantalistlere göre kutsal metinler gibi Kur’an da vahiy ürünü değildir. Onlar, Kur’an’ın Yahudi ve Hristiyan kaynaklı olduğu iddiasındadırlar. (s. 31) Bu konuda, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalist hadis anlayışının kurucuları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ignaz Goldziher: Koyu Yahudi bir çevrede büyüyen Goldziher Macar krallığı saray müşaviri olur. Daha sonra İngiliz enformasyon bakanlığı adına Doğu uzmanı olarak çalışır. Kahire’de 1873 ve 1874 yılları arasında Ezher üniversitesi hocalarının derslerini takip eder. Hadis alanındaki iki ciltlik ‘Muhammedanische studien’ adlı eseri ile meşhur olmuştur. (s. 35) Joseph Schacht: Küçük yaşlarda Yahudi hahamlardan dersler alır ve İbranice öğrenir. İslam hukuku alanında doktora yapar. (s. 37) Gautier Herald A. Juynboll: Oryantalizm araştırmalarıyla ünlü bir aileden gelir. 2010 yılında vefat eder.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Temel hadis/sünnet kavramlarıyla ilgili oryantalist iddialar ve eleştirisi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler hadis, sünnet, isnad gibi kavramlara Müslümanlardan farklı anlamlar yüklemişlerdir. Hadis ve Sünnet Yerine “ tradition/gelenek veya yaşayan gelenek” ifadelerini kullanırlar. Onlara göre hadis, Peygamberle alakalı değildir. Hadis, Müslümanların zaman içerisinde geliştirdikleri gelenekleri ifade eder. (s. 44) Oryantalistler, kendi dinlerinde olduğu gibi İslam’da da hadis diye bilinen sözlerin aslında birer gelenek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hristiyanlara göre gelenek dinin kaynağıdır. Ama gerçekte bu geleneğin Hz İsa ile bir ilişkisi bulunmamaktadır. (s. 45) Gelenek, Hz. İsa’dan sonraki döneme işaret etmektedir. Böylece oryantalistler hadis veya sünnet yerine tradition (gelenek) tabirini kullanmak suretiyle bunların Hz. Peygamberle bir ilişkisinin bulunmadığını ifade etmek istemektedirler. (s. 46) Goldziher’e göre hadis, siyasi çatışmalar ve mezhep ihtilaflarında tarafların kendi görüşlerini Peygamberin sözleriyle destekleme teşebbüslerinin sonucudur. (Goldziher, Muhammedanische Studien/Muslim studies, II/19) Oryantalist Margoliougth’a göre Hz. Peygamber Kur’an dışında hiçbir dini hüküm bırakmamıştır. Sünnet diye bilinen İslam öncesi Arap örfüdür. Bu Arap örfünü dini bir kural haline getirmek isteyen II. yüzyıl Müslümanları hadisler uydurmuştur. (Fazlurrahman, İslam, s. 63) Ignaz Goldziher’e göre hadis, Peygamber’e nispet edilen şifahi sözdür. Sünnet ise ilk Müslümanların uygulamalarıdır. (s. 49) Schacht da hadislerin, mezheplerin görüşlerinin önce tabiin sonra sahabe en sonunda da Peygambere nispet edilmesi olduğunu ileri sürer. İmamı Şafi’den sonra bu hadisler en üstü mertebeye ulaştırılmıştır. (J. Schacht, Origins of Muhammadan Jurisprudence, s.140) Juynboll, Goldziher ve Schacht’a göre, hadisler dini bir metin değil, İslam toplumunun siyasi, sosyal ve kültürel durumlarını yansıtan tarihi metinlerdir. (s. 51) Goldziher&#8217;e göre İslami sünnet, eski Arap anlayışının yeniden gözden geçirilmiş şeklidir. Ona göre sünnet, ilk Müslüman cemaatin uygulamaları, hadis ise bu uygulamaların Hz. Peygambere sözle nispet edilmesidir. (Goldziher, Muslim studies, II/24-28) Juynboll, sünnetle ilgili görüşüne delil olmak üzere Hz. Ömer&#8217;in, ölüm döşeğinde, etrafındakilere karşılaştıkları problemleri çözmek için Kur’an’a, muhacirlere, ensara, çöl halkına ve son olarak ehl-i zimmete başvurmalarını tavsiye ettiğine dair bir bilgi nakleder. Ama aslında Hz. Ömer’in tavsiyesinin Juynboll tarafından naklettikleri ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. ‘Kur’an lafzını’ metne Juynboll ilave etmiştir. Başvurmalarından  ise söz edilmemektedir. ‘Yönetime geleceklerin’ hassas  davranmaları, onların halkın haklarını korumaları tavsiye edilmektedir. Juynboll  önce metne ‘Kur’an’ kelimesini  ilave etmiş, sonra da onu bağlamıyla hiç ilgisi bulunmayacak şekilde yorumlamıştır. Onun  hatası Daniel Brown tarafından da aynen tekrar edilmiştir. (s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet kelimesi yerine oryantalistler gelenek kavramını kullanmaktadırlar. Bu kavram Hristiyanlıkta kilisenin din hakkındaki kararlarını ifade etmektedir ve Hz. İsa ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Hadis veya sünnetin de Hz. Peygamberle bir ilgisinin bulunmadığı iddiası ile oryantalistler hadis ve sünnet yerine gelenek kavramını kullanırlar.  (s. 56) İslam alimlerine göre ise sünnet genel anlamda Peygamberimizin ‘örnek alınan uygulamaları’ anlamında kullanmaktadırlar. Hz. Peygamber, “ sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” ve “Size iki şey bırakıyorum, onlara tutunduğunuz sürece sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünneti .” buyurmuştur. (Buhari, Nikah, 1; Müslim, nikah, 5; Malik, Kader, 3) ‘Hicri I. asırdan itibaren’ sünnet, Peygamberimize nispet edilerek, ‘Peygamber&#8217;in sünneti’ şeklinde kullanılmaktadır. Hz Ebu Bekir, Ömer, Ali, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer&#8217;den bu konuda birçok rivayet bulunmaktadır. (Malik, Feraiz, 4; Tirmizi, Feraiz, 10; Ebu Davud, Feraiz, 5, 40; Müslim, Talak, 44-Mesacid, 257; Buhari, Hac, 34, Ahkam, 43; Nesai, İftah, 13, İmamet, 50; Abdürrezzak b. Hemmam, Musannef, V/34) Bu durum, oryantalistlerin ilk dönemlerde sünnetin siyasi anlamda kullanıldığı iddiasının isabetli olmadığını da göstermektedir. Peygamberin sünneti tabiri, sahabe ve tabiin dönemlerinde de kullanılmıştır. (s. 58) Oryantalistlerden Bravmann da ‘The Spiritual Background of Early Islam’  isimli eserinde sünnet kelimesinin başlangıçtan itibaren Peygamberin sünneti anlamında kullanıldığına dikkat çekmiştir. (Bravmann, s. 123 194) Dolayısı ile oryantalistlerin Peygamber sünneti kelimesinin hicri ikinci asır sonlarında ortaya çıktığı iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. (s. 59) Goldziher ve Schacht isnadların sonradan ortaya çıktığını ve ehli rey taraftarlarının sünnete değer vermediğini iddia eder. Halbuki Ebu Hanife, &#8216;insanlara öğrettiğiniz şeylerin en faziletlisi sünnettir.&#8217; demektedir. Ayrıca Ebu Hanife’nin ‘Peygamberimiz şöyle buyurmuştur, gelen rivayet şöyledir, Resulullah&#8217;tan bir rivayet gelmiştir.&#8217; türü sözleri de hadise verdiği öneme delalet eder. (Ebu Hanife, el Alim, s. 10, 24 25; Ebu Yusuf, İhtilaf, s. 172, 21,16,78) Yine o, içtihatlarının gerekçesinin kendisine ulaşan hadisler olduğunu da ifade etmektedir. (s. 60) Oryantalistlerin, hicri ikinci asırda sahabe ve tabiin&#8217;in görüşlerinin (mevkuf, maktu) Peygambere nispet edildiği (merfu) görüşü de gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü hicri II. asrın sonlarında yazılan birçok musannef, cami&#8217;, sünen ve müsned türü eserlerde de birçok mevkuf ve maktu hadis bulunmaktadır. Oryantalistlerin iddiası gerçek olsaydı, III. asır hadis kitaplarında mevkuf ve maktu türü rivayetlerin bulunmaması gerekirdi! Bu iddianın yanlışlığını ortaya koyan diğer bir husus, ‘reffa’ kavramıdır. Bu kavram mevkuf veya maktu rivayetleri Peygambere nispet eden ravi anlamında kullanılmaktadır. Rical kitaplarında bunların kim oldukları da tespit edilmiştir. (s. 63) Eğer oryantalistlerin iddia ettikleri gibi mevkuf hadisler merfu hale getirilseydi, III. asırda hadis kitaplarında hala neden mevkuf rivayetler bulunmaktadır?! (s. 64)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsnat hakkındaki iddiaları ve eleştirisi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Leone Caetani&#8217;ye göre isnadlar sonradan metinlere eklenmiştir. (s. 66) Joseph Schacht&#8217;a göre isnadlar keyfi olarak oluşturulmuştur. (Scahacht, Origins, s. 163) Juynboll&#8217;a göre de isnadlar uydurulmuştur. (Juynboll, Hadis tarihinin yeniden inşası, s. 101) Schacht, İbn Şirin&#8217;in açıklaması ile isnadların uydurulmaya başlandığını iddia eder. Şirin hicri 110&#8217;da vefat etmiştir. Harald Motzki, James Robson ve Gautier Harald juynboll, Schacht&#8217;ın fitnenin başlangıç tarihi ile ilgili bu iddialarını reddederek bunun hicri 30 civarı olduğunu kabul etmişlerdir. Dolayısı ile isnad da bu tarihten itibaren başlamıştır. Oryantalistlerin genel iddiası, hemen hemen tüm isnadların uydurma olduğudur şeklindedir. Bu iddia, aynı zamanda tüm İslam toplumunu yalana göz yummakla itham etmek gibi büyük bir iftirayı da içermektedir. Halbuki Ali İmran, 78; Tevbe, 90; Mümin, 28; Müslim, Birr, 103-105- İman, 106-108; Buhari, Edep, 69- İman, 24- İlim, 38; Hanbel, IV, 183; Davud, Edep, 71 gibi daha birçok ayet ve hadisle yalan İslam’da yasaklanmıştır. Normal hayatta yalan söylenmesi yasaklanan bir dinin mensuplarının topluca, üstelik Peygamberleri hakkında yalan söylemeleri veya bu yalanlara göz yummaları ne akla uygundur ne de tarihi gerçeklerle örtüşür. Hadis rivayetinde, bir kere yalan söylediği tespit edilen ‘kezzab; yalancı’ olarak nitelendirilir. Bu durum, Müslümanların toptan yalan söylediğini değil, yalan söyleyenleri takip ve tespit ettiklerini göstermektedir. İsnadlarda zayıf veya kezzab ravilerin olması, aslında oryantalist iddiayı da yalanlamaktadır. Oryantalistler haklı olsalardı ‘tüm ravilerin sıga/güvenilir ravilerden oluşması gerekirdi. (s. 74)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müşterek ravi: Oryantalistlere göre hadisi uyduran, senedi ortaya atan yani icad edendir. (Juynboll, Hadis ilmindeki kimi terimlerin yeniden değerlendirilmesi, s. 145) Müşterek ravi, hadisi birden çok öğrenciye aktaran ravidir. Yani bir isnad nerede dallanmaya başlarsa, müşterek ravi odur. (Juynboll, İsnad analiz metotları, s. 67,74) Oryantalistlere göre, Şa&#8217;bi, Zühri, Hişam b. Urve, A&#8217;meş, Muhammed b. İshak, Süfyan es-Sevri, Malik b. Enes, Abdullah b. Mübarek, Süfyan b. Uyeyne gibi müşterek raviler, hadis metin/sened uydurucularıdır. (s. 77, 87, 102,107)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Juynboll&#8217;a göre ‘Müslümanlar, müşterek ravi olgusunu biliyorlardı.’ (s. 78) Yine ona göre müşterek ravi ile ‘medar ve teferrüd’ kavramları aynı anlamdadır. (Juynboll, Hadis ilmindeki kimi terimlerin yeniden değerlendirilmesi, s. 141, 145, 148, 149) Schacht ve Juynboll&#8217;a göre müşterek ravi olmanın tek ölçüsü, öğrencilerinin çok olmasıdır. Bu tarih boyunca etrafında talebe toplanmış tüm alimleri sahtekar olarak nitelemek demektir. Gerçekte ise bu, o insanların söz sahibi oldukları ilimde otorite olmaları, bilgilerine müracaat edilen biri olmalarından kaynaklanmaktadır. (s. 84) Schacht ve Juynboll tarafından müşterek ravi yani uydurmacıların başı olarak nitelendirilen Şa&#8217;bi ve Zühri, gerçekte, ‘hadis uydurmalarını önlemek amacı ile’ isnad faaliyetlerini başlatan  alimlerdir. Diğer adı geçen hadis alimleri de ravileri rech ve ta’dil eden (araştırma yaparak ravilerin yalanlarını ortaya çıkaran veya sıga/güvenilirliklerini ortaya koyan) tenkit ehli hadis alimleridir. (Emin Aşıkkutlu, Hadiste rical tenkidi, s. 48, 55) Yine bu alimler tedlisi (hocasında duymadığı hadisi duymuş gibi rivayet eden raviyi) bile yalanın kardeşi kabul eden önde gelen hadis alimleridir. (Hatib el-Bağdadi, el-Kifaye, s. 393) Söz konusu alimlerden hadis uydurmakla nitelendirilen veya güvenilir olmayan yok gibidir. (İbni Hacer, Tehzib, II/304) Müşterek ravi iddiası ile oryantalistler, hadis ilmine olan güveni sarsmayı amaçlamaktadırlar ve aslında bu iddia bir kurgudan ibarettir. (s. 86)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medar/müşterek ravi, birçok hadis hocasının hadislerini insadlarıyla bir araya getiren, toplayan ve aktaran ravidir. Oryantalist iddianın aksine bu kişiler İslami kaynaklarda, haklarında hadis uydurduğu veya güvenilir olmadıklarına dair herhangi bir bilgi bulunmayan kişilerdir. (s. 87) Hatta uydurmak değil aksine, bu tür faaliyetleri önlemek amacı ile ravi tenkiti ile tanınmış kişilerdir. (s. 88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dolayısı ile, tüm Müslüman alimlerin yalanda ittifak etmelerinden daha tutarlı olan, 3-5 önyargılı oryantalistin bir yalanın etrafında kenetlenmiş olmalarıdır! Bu hem aklen hem ilmen hem de tarihi gerçeklerle daha çok uyuşan bir yaklaşım olur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht ve Juynboll, aile üyeleri arasındaki isnadı da uydurma kabul eder. (s. 89) Sistematik rivayetin bulunmadığı dönemlerde sahabe çocuklarının babalarından hadis alma arzusu, aile isnadlarının oluşmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. (s. 91) Hicri II. asır sonrası, sistematik rivayetlere geçişle birlikte aile isnadları önemli ölçüde kesintiye uğramıştır. (Bekir Kuzudişli, Hadis rivayetlerinde aile isnadları, s. 203) Aile isnadlarının bir kısmındaki yalancı ve zayıf raviler de tespit edilmiştir. Bu durum oryantalist iddiaları da yalanlamaktadır! Çünkü, aile isnadlarının tamamı uydurulmuş olsa idi raviler içinde güvenilir olmayan hiçbir ravinin bulunmaması gerekirdi. Bu durum aile isnadlarının hemen kabul edilmediğinin de göstergesidir. (s. 91) Hadis alimlerinin kendi ailesine mensup ravileri de eleştirmeleri, her aile isnadını güvenilir kabul etmediklerinin delilidir. (Kuzudişli, s. 336, 343, 383) Oryantalistlerin aksine hadis alimleri, genellemeci bir yaklaşım sergilememişler, her isnadı tek tek araştırarak değerlendirmişlerdir. (s. 92)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlere göre isnadlardaki eksiklikler zamanla tamamlanmış, kesinti olan yerler düzeltilmiş, raviler de keyfi bir tutum içinde davranmışlardır. Schacht, ‘hicri III. asırda, Kütübi sitte ile isnadlar mükemmelleştirilmiştir’ derken, Juynboll&#8217;a göre ise isnadlardaki kopuklukları gidermek için uydurma raviler ortaya atılmıştır. (s. 93) Hicri II. asırda muttasıl isnadlar kadar munkatı/kesintili isnadlar da bulunmaktadır. Hatta bazı mürsel hadisler aslında muttasıldır. Mesela İbrahim en-Nehai, &#8216;Doğrudan İbni Mesud&#8217;dan naklettiğim zaman o, birçok tarikten gelmiştir.&#8217; (Tirmizi, Sünen, V, 755) şeklinde açıklamada bulunmuştur. Hicri II. asırdan itibaren özellikle İmamı Şafi&#8217;nin, hadislerin sıhhatinde isnadın muttasıl olma şartını gerekli görmesinden sonra muttasıl isnadlı hadisler tercih edilmeye başlamıştır. Dolayısı ile III. asırdan itibaren isnadlarda Mürsel muttasıl oranı, muttasıl lehine değişmiştir. Bu, oryantalistlerin iddia ettiği gibi III. asırdan daha önce munkatı/kesintili senedlere sahip olan hadislerin zamanla muttasıl hale getirildiği anlamına gelmemektedir. Hatta III. asırda bile hadis eserlerinde munkatı/mürsel/mudal isnadlı rivayetler bulunmaktaydı. Oryantalistlerin iddiası doğru olsa idi, III. asırda yazılan eserlerde munkatı isnadların bulunmaması gerekirdi! M. Fuad Abdülbaki&#8217;ye göre, Hicri III. asır hadis alimlerinden İbni Mace&#8217;nin Sünen&#8217;inde yer alan 4341 hadisten 613&#8217;ü zayıf isnadlı, 99&#8217;u ise uydurma veya aşırı derecede zayıftır. Hicri II. asır hadis alimlerinden Ebu Davud&#8217;un Sünen&#8217;inde de 69 munkatı, 129 mübhem, 1000 civarında muallak ve iki de mudal rivayet bulunmaktadır. İsnadların mükemmelleştirilmesi gibi bir faaliyet olsa idi İslam alimlerinin bu eserleri övgü ile karşılanmalı, bu eksiklikler eleştirilmemeli idi. (s. 96)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam literatüründe yüz yıldan fazla yaşayan kişilere ‘muammerun’ denir. (s. 97) Oryantalistlere göre bu isimler isnada dahil edilmiştir ve bu kişiler hayali kişilerdir. (s. 98) Sahabeden Kufe ve Basra&#8217;da kadılık yapmış ‘Kadı&#8217;l-Mısreyn’ diye anılan Kadı Şurayh ve tabiin&#8217;in tanınmış alimlerinden Ebu Rafi Nufey b. Rafi es-Saiğ ve hadis münekkidlerinden sika ve adil olarak vasıflanan Şa&#8217;bi, Süfyan b. Uyeyne, Süleyman A&#8217;meş gibi alimler Juynboll tarafından hayali kişiler olarak adlandırılmıştır. (s. 100) Gerçekte ise Muammerun raviler tenkid dışı bırakılmamışlardır. Bunlardan bazıları için ‘münkeru’l-hadis, hadislerinin çoğu münkerdir, mürsel rivayette bulunur’ tarzı eleştiri alan muammerundan şahsiyetler bulunmaktadır. (s. 101) Juynboll tarafından müşterek ravi olmakla itham edilen ravilerden her biri ya bir veya bir kaç muammer raviden hadis rivayet etmiştir. Onun bu iddiası doğru olsa idi ve muammerun ihtiyaç gereği uydurulsa idi, sayıları sınırlı değil onlarca hatta yüzlerce olmalı idi. Ayrıca muammerun dışındaki ravilerden hadis rivayeti de bir kaç kişi ile sınırlı kalırdı ki, aslında durum tam tersidir. (s. 103)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ravi-rical kaynaklarıyla ilgili oryantalist iddialar ve eleştirisi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Goldziher, isnadların önemli ölçüde uydurma olduğunu ileri sürer. Schact da isnadların müşterek raviler tarafından uydurulduğunu ileri sürer. Juynboll ise isnadların Müslümanlar tarafından uydurulduğunu iddia eder. (s. 107) Juynboll, ‘ismi ve baba adı aynı olan (Hafs b. Ömer gibi) ravilerden sadece biri gerçektir, diğeri sahtedir.’ iddiasında bulunur. Halbuki her toplumda önemli ve meşhur kişilerin adlarının yeni doğan çocuklara verilmesi sosyal bir gerçekliktir. “İngiltere ve Galler&#8217;de en fazla konan erkek bebek ismi Muhammed oldu. Muhammed ilk kez en popüler erkek ismi olarak Noah&#8217;ı geride bırakırken, Ulusal İstatistik Ofisi, popüler kültürün isim verme trendleri üzerinde hala büyük bir etkisi olduğunu söylüyor.” (Euronews, 06/12/2024) “Darbe girişiminin engellenmesinde büyük rol oynayan, Özel Kuvvetler Komutanlığı&#8217;nda görevli şehit Astsubay Ömer Halisdemir&#8217;in ismi, 15 Temmuz&#8217;dan sonra doğan bin 278 bebeğe verildi.” (Takvim, 1 Aralık 2016) İngiltere’de George, Almanya’da Hans, Hollanda&#8217;da Junynboll, İsrail&#8217;de Abraham gibi. Günümüzde de adı ve soyadı hatta birçok nüfus bilgileri aynı fakat şahısları ayrı olan birçok kimse bulunmaktadır. Böyle bir durumda bunlardan birinin gerçek, diğerlerini uydurma kabul etmenin isabetli olmadığı ortadadır. (s. 113) Birçok okulda adı soyadı aynı olan veya seçim listelerinde ad soyadı aynı olan birçok örneğe hayatta rastlanmaktadır! Hz. Muhammed de oğluna, &#8216;Dedem İbrahim Peygamberin adını veriyorum.&#8217; diyerek İbrahim adını vermiştir. İşin en ilginç yönü ise, bu iddiayı ortaya atan  Joynboll&#8217;un babasının adının Theodorus Willem  Joynboll, dedesinin ise Theodorus Willem Johannes Joynboll olmasıdır. Kendi soyunda Joynboll torun, baba ve dede müşterek isimdir ve kendi iddiasına göre bu ikisinin uydurma olması gerekmektedir! Hadis alimleri ‘el-Müttefik ve&#8217;l-müfterik’ adlı eserler ile aynı adı taşıyan insanları tek tek incelemişlerdir. Mesela Enes b. Malik adında 10 kişi tespit edilmiş, bunlardan beşinin hadis ravisi olduğu ve her birinin farklı kişiler olduğu belirlenip, haklarında gerekli bilgiler verilmiştir. (s. 114) Hadis ilmi, isnad dolayısıyla ravi merkezli bir ilimdir. Hicri birinci asrın sonlarına doğru ravilerin ehliyeti araştırılmaya başlanmıştır. İkinci asırdan itibaren münekkit muhaddislerin (araştırmacı hadisçilerin) sayısı artmıştır. Üçüncü asırdan itibaren ise raviler üzerinde yapılan araştırmalar yazıya geçirilmiştir. Rical kaynakları diye tanınan bu eserlerde ravinin adı, ilmi yolculukları, hocaları, hastalıkları, hafıza durumu, güvenilirliği gibi birçok konuda bilgilerde bulunmaktadır. (s. 110) Hatta ravilerin sadece vefat tarihlerine özel &#8216;vefeyat&#8217; adlı eserler bile yazılmıştır. ‘Tabakat’ başlığı taşıyan kitaplar da raviler  tarihi ile ilgili eserlerdir. Bu başlığı taşıyan kitaplarda raviler sahabe, tabiin, tabeu’t-tabiin şeklinde nesillere ayrılarak incelenir. Ravilerin tabakalarını bilmek suretiyle raviler arası irtibat ve hadisin mürsel, munkatı, mudal ve müdelles olup olmadığı tespit edilir. Tabakat başlığını taşıyan eserlerin en tanınmışı, İbni Sa&#8217;d&#8217;ın ‘et-Tabakatül Kübra’ isimli eseridir. (s. 111) Oryantalistlerin iddiaları doğru olsaydı üçüncü asır hadis eserlerinde isnadı kopuk, ravisi mübhem (ismi bilinmeyen) veya meçhul ravi bulunmamalı, uydurulan şahıslarla isnadlar tamamlanmalıydı. Halbuki üçüncü asır hadis kitaplarında bile munkatı, mürsel türlü rivayetler bulunmaktaydı. Dolayısı ile meçhul ravileri tespit edip haklarında hüküm veren hadis alimlerinin hadis uydurmasına göz yumduğuna iddia etmek gerçekci değildir. (s. 112)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Goldziher, hadis araştırmacılarının raviler hakkında ihtilaf ettiklerini ifade eder. Joynboll ise İbni Hacer&#8217;in ‘Tehzib’ adlı eserinde Nafi isminin diğer eserlere göre daha az geçtiğini belirtip bu kişinin hayali biri olduğunu ima eder. Dikkat edilirse bir isim fazla da geçse az da geçse oryantalistlerce eleştiriye maruz kalmaktadır! Ayrıca Juynboll da aynı ravi hakkında hem övgü hem yergi içeren değerlendirmeler olduğunu belirtip rical kitaplarının güvenilirliğini sorgular. Buna örnek olarak da Haccac b. Ertat el-Kufi&#8217;yi örnek verir. (s. 117) Gerçekte ise, raviler hakkında bilginin çeşitli olması tüm raviler için değil bir kısım ravi ile için geçerlidir. Sosyal bilimlerde aynı kişi hakkında nasıl ihtilaf edilebilmekte ise, rical kitaplarında da aynı durum söz konusudur. Her alimin aynı bilgiye sahip olması düşünülemez, dolayısıyla verilen hükümler de farklılık arz edebilmektedir. Hassas olan ‘müteşeddid’ alim ile daha az hassas olan ‘mütesahil’ alimlerin kararları aynı olamaz. Joynboll&#8217;un yanılgısı, hadis alimlerinin ravi incelemelerdeki ‘titizlik farklılıklarını’ dikkate almamasından kaynaklanmaktadır. Yine ve çoğu kez olduğu gibi bu oryantalist de bu konuda genellemeci bir iddiada bulunmuştur. İddiasına örnek verdiği Haccac b. Ertat el Kufi’nin ise hadis münekkidlerince adaletli olduğu ama zapt konusunda eleştiriye uğradığı görülmektedir. Yani iyi bir insan ama hadis ezberi konusunda zayıf birisidir. &#8216;Rivayetlerinde hataları var ama yalancı değildir&#8217; türü eleştiriler de bu anlama gelmektedir. (s. 119) Bu ravinin hataları bellidir ve başka rivayetlerle telafi edilebilecek bir düzeydedir. (İbni Hacer, Tehzib, II/197) Joynboll&#8217;un örnek verdiği diğer ravi Yunus b. Habib için ise, Joynboll&#8217;un iddiasının tersine Saci dışında tüm münekkidler onu olumsuz biri olarak tespit etmişlerdir. (İbni Hacer, Tehzib, XI/438) Raviler hakkında verilen farklı kararlar, hassasiyet farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Bu ihtilaf her ilimde görülebilir. Bu durum, iddia edilenin aksine rical kitaplarının güvenilirliğini  gösterir. Zira tüm raviler hakkında aynı sonuçlara varılıp farklı görüşler bulunmasaydı, o zaman bir kasıtlı bir yaklaşımdan söz edilebilirdi. (s. 121) Juynboll, Abdullah b. Ziyad b. Sem&#8217;an örneğini vererek bu hadis uydurmacısının bir takım büyük hadis alimlerince övüldüğünü ve hadislerinin kabul edildiğini ima eder. Halbuki Hişam b. Urve, İbrahim b. Sad, Malik, Yahya b. Main, Hanbel, Davud, Ahmed b. Salih, Cüzcani, Darekutni, Ali el-Medini gibi birçok alimce bu kişi hadis uydurmacılığı ile suçlanmıştır. Sadece İbni Adi, ‘bir kaç hadisi dikkate alınabilir’ demektedir. Ama aynı yerde ‘cidden çok zayıf biri’ olduğunun da altını çizmektedir.  (s. 122) Oryantalist iddialardan biri de, birçok rical ve sikat eserlerin çok zayıf ve metruk ravilerle dolu olduğu iddiasıdır. İcli&#8217;nin ‘Kitabu&#8217;s-Sika’ adlı eserinde 2116 ravi bulunur. Bunlardan 33&#8217;ü zayıf veya metruk, 4&#8217;ü zındıktır. Bu kişilerin bu kitapta olmasının sebebi, sorulan sorulara verilen cevaplarda adlarını geçmesidir, güvenilir olduklarından değil! İbni Şahin&#8217;in ‘Sıka ravilerin tarihi’ adlı eserinde ise 1569 ravi bulunur, birkaçı zayıf veya metruktur. İbni Hibban&#8217;ın ‘es-Sıkat’ adlı eserinde birçok zayıf ve meçhul ravi bulunur. Açıklamayı da bizzat kendisi yapar ve &#8216;Onu, delil olan biri olarak değil, durumu bilinsin diye buraya aldım.&#8217; der. Kısaca bu tür kişileri tanıtmak amacı ile kitabına almıştır. (s. 124) Yine Juynboll, İbni Hacer&#8217;in ‘Tehzib’ adlı eserinde, Nafi ve Şu&#8217;be isimli ravilerin Buhari, Ebu Hatim ve İbni Sad&#8217;ın  eserlerine göre daha az geçtiğini ileri sürüp bu adların hayali olduğunu ima eder. Halbuki üç eserde de her türlü zayıf, metruk, sika ravi adı geçmektedir. İbni Hacer&#8217;in eseri ise ‘sadece zayıf ravilerle’ alakalıdır. Dolayısı ile bu isimlerin daha az geçmesi normaldir. Oryantalistler ya bu eserlerin özelliklerini bilmiyor veya kafalarındaki kurguya göre hareket ediyorlar. (s. 125) Özetle, Juynboll kaynakları dikkatli incelemediği ve genellemelere gittiği için birçok konuda yanlışa düşmüştür. Von Grunebaum, “Müslümanların, herhangi bir dalda ele aldıkları biyografik eserler, sayıca çokluğu, titizlikle ele alınışı ve enteresan bilgileri toplayışı bakımından insanı hayret ve dehşete düşürmektedir.” (The Journal of Genaral Education, sayı 4, s. 25) diyerek önemli bir itirafta bulunmaktadır. Hadis ilminde sahabinin adil olduğu bir ölçü olarak kabul edilir. Bundan maksat onların günah işlemediği değil, hadis uydurmayacağıdır. (s. 127) Oryantalistler, sahabe ile fazla ilgilenmezler çünkü onların iddiasına göre hadisler sonradan gelenlerce uydurulmuş, sahabe adı sonradan isnada eklenmiştir. Oryantalist Goldziher ise sahabinin tamamını hadis uydurmakla itham eder. Halbuki bir sahabenin hadis uydurması başka, sonradan hadis uyduran birinin sahabeye hadis nispet etmesi başka bir şeydir. Nitekim James Robson, Ebu Hureyre hakkındaki oryantalistlerin iddiaların aslında, daha sonra ona haksız yere isnat edilen rivayetlere dayanabileceği ihtimalinden bahsetmektedir. (Robson, Ebu Hureyre, Encylopedia of Islam, I/129) Reşit Rıza da Ebu Hureyre&#8217;nin yalan söylediğinin iddia edilmediğini, sadece onun rivayetleri hakkında birkaç sahabenin tereddütleri olduğunu ifade eder. Ama bunlar da onun adaletini geçersiz kılacak cinsten değildir. (Rıza, Bir misyonerin Ebu Hureyre hakkındaki bazı iddiaları, s. 25) Juynboll, Ömer b. Abdülaziz döneminde yaşayan Nafi hakkında çok az bilgi olduğunu ileri sürüp onun hayali biri olduğunu iddia eder. Halbuki rical kitaplarında ravilerin geniş hayat hikayeleri yazılmaz. Kimliği, hocaları, talebeleri, hadis rivayetine olan ehliyet durumu gibi konularda bilgiler verilir ve bu durum tüm raviler için geçerlidir. (s. 131) Nafi için İbni Hacer&#8217;in ‘Tehzib&#8217;inde ikibuçuk sayfa bilgi verilmiştir. Ayrıca Juynboll, ‘Kitabu’l-Vülat’, ‘tabakat’ ve ‘Safvetu’s-safve’ adlı eserlerde Nafi adının geçmediğini ileri sürer. Halbuki Tabakat&#8217;ın Leiden baskısı ‘eksiktir’ ve eserde Medine&#8217;li ravilerden bahsetmemektedir. Daha sonra tamamlanan baskısında ise Medine&#8217;li ravi Nafi hakkında bilgi yer almaktadır. Kitabu’l-Vülat adlı eserde ise ravilerden değil, ‘sadece Mısır&#8217;da görev yapan kadılardan’ bahsetmektedir. Safve ise evliya menkıbelerinden bahseden bir kitaptır. Böyle bir kitapta Nafi’den bahsedilmesini beklemek ise cehalet göstergesidir.  (s. 133) Dokuz temel hadis kitabında (Kütübü Tis&#8217;a) güvenilirliği meşhur 181 ravinin Nafi’den rivayette bulunduğu tespit edilmiştir. Bu 181 güvenilir ravinin yalan söyleyen veya hayali bir kimseden hadis naklettiğini ileri sürmek akla aykırı bir iddiadır. (s. 134) Goldziher, Zühri&#8217;nin Emevi yöneticilerinin emriyle hadis uydurduğunu iddia eder. Halbuki hadis münekkidleri ittifakla onun sika/güvenilir bir ravi olduğunu bildirirler. Goldziher, Taberi&#8217;deki bir nakle yanlış anlam vererek Halife Muaviye&#8217;nin Kufe valisinden Ali aleyhine ve Osman lehine hadis uydurmasını istediğini ileri sürer. (s. 135) Halbuki Taberi’de geçen ifade, “Ali taraftarlarını dinleme, Osman taraftarlarını dinle” anlamındadır. Hadis alanında bir otorite olan Prof. Talat Koçyiğit de bu oryantalistin hadisle ilgili görüşlerini ele almış ve tenkid etmiştir. (Ankara Ün. İlahiyat Fak. Dergisi, 15, 1967, s. 43-55) Goldziher, Zühri&#8217;den nakledilen, “yöneticiler zorlayana dek hadisleri yazmayı doğru bulmazdık”  ifadesinden hareketle hadis uydurulduğunu ileri sürer. Bu oryantalist metnin bir kısmını nakletmiş ve arzu ettiği görüşü elde etmeyi amaçlamıştır. Halbuki Halife Hişam b. Abdülmelik, Zühri&#8217;den çocukları için hadis yazmasını istemiştir. Daha önce hadis yazılması konusunda tereddütlü olan Zühri halife çocukları için hadisleri toplayınca, &#8220;Çocuklar için yazınca, diğer Müslümanlar için de hadis yazdırmanın uygun olduğunu düşündük&#8221; demiştir. (Fesevi, el-Marife, I/355; Zehebi, Siyer, V/334) Goldziher, Zühri&#8217;nin hadis uydurmasına örnek olarak, “Üç mescid için seyahat edilir; M. Haram, M. Nebi ve Beytül makdis (Kudüs)” hadisini verir ve “bu hadise göre ‘hac’ üç mescidde de kabul olur” diye yorum yapar. (Goldziher, Muslim Studies, II/44-45) Halbuki Zühri&#8217;nin bu hadisi uydurması tarihen imkansızdır. Çünkü Kudüs&#8217;teki Kubbetu’s-sahra&#8217;nın inşasına 685 yılında başlanmıştır. Zühri o tarihte ya 12 -diğer rivayet 22- yaşlarında olmalıdır ki bu yaşlar da, halife makamındaki birinin kendinden bu derece önemli kararlar vermesi istenecek bir yaş değildir. Ayrıca Emeviler hakkında hadis uydursa idi, hemen sonra gelen Abbasiler hanedanlığı döneminde aleyhine fikirlerin olması, hakkında olumsuz kanaatlerin söylenmesi gerekirdi. Ayrıca bu hadisi, tabiin döneminden birçok kişi de rivayet etmiştir. Goldziher aşırı Emevi düşmanı ve Şii olan Yakubi&#8217;nin ‘Tarih’ini kaynak göstermektedir ki, gerek Yakubi zamanında gerek öncesinde veya sonrasında hac ibadeti ile alakalı ima edilen hiç bir aksaklık veya sorundan bahsedilmemektedir. Kısaca olay, tamamıyla bu oryantalistin kaynaklardan süzerek işine gelen bir rivayeti alıp amacına uygun kurgulamasından ibarettir ki, oryantalistlerin her zaman yaptığı da tamamıyla budur! (s. 137) Peki Zühri Kimdir? Juynboll, hadis tarihinde 120 Zühri tespit ettiğini, bunlardan hangisinin gerçek veya sahte olduğunun ayırt edilemeyeceğini iddia eder. (Juynboll, Hadis tarihinin yeniden inşası, s. 190-197) Hadis tarihinde sadece Zühri adı geçerse, bu meşhur olan ve tek olan Zühri kastedilir. Ama Zühri adı yanında diğer adlar da geçerse, o zaman bahsettiğimiz Zühri dışındaki biri kastedilmiştir. Zühri denildiğinde meşhur olan kastedildiği için, ayrıca ismi zikredilmez. Hasan b. Umare&#8217;nin Zühri&#8217;den hadis rivayet ettiğinde İbni Uyeyne&#8217;nin kulaklarını tıkadığı şeklindeki rivayeti Juynboll İbni Hacer&#8217;den aktarır. Halbuki rivayet, Zühri&#8217;nin kimliği ile alakalı değil, Hasan b. Umare&#8217;nin güvenilir olmamasıyla alakalıdır bir durumdur. (s. 139) Ayrıca Hasan b. Umare’nin hadis alimlerince hadis uyduran biri olduğu konusunda ittifak vardır. (İbni Hacer, Tehzib, II/307) Juynboll daha sonra başka bilgiler de aktarır ama bu bilgiler Zühri&#8217;nin güvenilirliği ile alakalı değil, ondan hadis aldığını söyleyen ravilerin güvenilirliği ile alakalı bilgilerdir. Yine bu oryantalist de mevcut bilgileri istediği gibi yorumlamaya çalışmış ve bu anlayış tarzı tüm oryantalistlerde en belirgin özellik haline gelmiştir. (s. 140) Her toplumda önemli kişilerin adları yeni doğan çocuklara verilir, bu sosyal bir gerçekliktir. Zaten rical kitapları yanında &#8216;ensab&#8217; adı ile aynı kimliği taşıyan insanları doğru tespit etmek için özel eserler de telif edilmiştir. (s. 141) Ayrıca Juynboll, Zühri hakkında başka iddialarda bulunmakta ise de kaynak belirtmediği için değerlendirmeye gerek de duyulmamaktadır. Kaynak gösterdiklerindeki durum da zaten ortadadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Juynboll’a göre hadis uyduran kişilere ‘salih’ sıfatı verilip rivayetlerine meşruluk kazandırılmaktadır. Halbuki salih kelimesi zühd anlamındadır. Bir insan güvenilir, ibadetine düşkün olabilir ama rivayetlerinde de hata yapabilir. Veya zabt, ezber konusunda hata yapabilir. (s. 144) Hadis alimleri bunları birbirinden ayırabilmişlerdir. Abid/salih biri bile olsa, hadis ilminde insanlar cerh edilmekten, eleştirilmekten kurtulamamışlardır veya hadis ilmindeki hataları onların dini alandaki kimliklerinin göz ardı edilmesine engel olmamaktadır. Salih olmak ayrı, hadis ilminde ehliyet sahibi olmak ayrıdır. Hadis alimlerinin bu kelimeyi hangi anlamda kullandıkları açıktır, gizli bir anlamı yoktur. Yani Juynboll salih kavramına yanlış anlam yüklemiş ve hatalı sonuçlara varmıştır. (s. 145)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis kaynaklarının güvenilirliği hakkındaki oryantalist iddialar ve eleştirisi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht’a,  Joynboll’a, Goldziher’e, Caetani&#8217;ye göre hadisler II. asırda ortaya çıkmış, III. asırda metin ve senet olarak mükemmelleştirilmiştir. Hadislerin Hz. Muhammed ile bir ilgisi bulunmaktadır. (s. 149-151, 152) David Samuel Margoliouth, Hz. Peygamberin Kur’an dışında herhangi bir hüküm kaynağı bırakmadığını, sünnetin Arap örfü, hadislerinde uydurma olduğunu ileri sürmüştür. (s. 153) Goldziher’e göre hadisler, fırka ihtilaflarında kendi görüşlerinin Hz. Peygamberin otoritesinden destek bulma teşebbüsüdür. (Goldziher, Muslim Studies, II/119, 73-83) Aynı oryantalist Kütüb-i Sitte, Buhari, Müslim gibi eserlerler hakkında Müslümanların verdikleri bilgilere Batı’da güvenildiğini ancak bunun yanlış olduğunu ileri sürer. (Goldziher, Die Religion des Islam, s. 101<strong>)</strong> Tabii sormak gerekir, bu bilgiler yanlış ise bunlardan hareketle neden İslam dinine saldırmaktadır oryantalistler? Doğru ise de, yanlış ise de saldırı güdüsü ön plandadır! Halbuki Golziher bile sahabe döneminde hadis sayfalarının bulunduğunu zikretmektedir. Başta Abdullah b. Amr, Sa’d b. Ubade, Esma b. Umeys, semüre b. Cündeb, Cabir b. Abdullah gibi sahabilerin hadis sayfaları bulunmaktadır. Bunlar dışında Amr b. Hazm, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ebu Evfa, Enes b. Malik gibi sahabilerin de hadis yazdığı bilinmektedir. (s. 155) Emeviler döneminde dini literatür başlamış, Abbasiler döneminde buna tıp, matematik gibi ilim türleri de eklenmiştir. Goldziher ilk musannef yani konu esaslı eserin Buhari olduğunu iddia eder. Halbuki II. asrın başlarında başlayan konu esaslı hadis çalışmaları, ortalarına doğru yaygınlaşmıştır. (s. 156) Şube b. Haccac ve İmamı Malik gibi istisnaları bulunmakla birlikte, hadis alimleri genel olarak hicri II. asra kadar ayırım yapmadan, zayıf sahih her türlü rivayeti almaktaydılar. Tirmizi bu durumu, ‘Birçok hadis alimi ‘durumunu açıklayarak’ zayıf raviden rivayette bulunmaktaydı, dolayısı ile güvenilir ravilerin zayıflardan rivayeti seni hataya düşürmesin.’ şeklinde açıklamada bulunmakta idi. (s. 158) Bu dönemde isnadını zikretmek kaydı ile hadis eserlerinde her türlü rivayeti bir arada zikretmek geleneği hakim idi. Kütüb-i Sitte’de, diğer eserlere nispetle daha çok sahih hadis bulunduğu söylenebilir ama bu onda hiç zayıf hadisin olmadığı anlamına da gelmez. “Batıda ise senedli bilgi nakletme geleneği hem yoktur hem de imkansızdır. Bu nedenle onlar metin üzerine yoğunlaşmışlardır.” Goldziher, aynı mantığın İslami eserler üzerinde de uygulanması gerektiğini savunur ve metin tenkitinin ihmal edildiğini ileri sürer. (s. 161) Halbuki Fatıma b. Kays ile Ömer arasındaki boşanma ve mesken hakkındaki dialog (Müslim, Talak, 46), Aişe annemizin, “Allah Ömer&#8217;e rahmet etsin” diye başlayıp mezar başında ağlama ile ilgili hadisi düzeltmesi (Buhari, Cenaiz, 33; Müslim, Cenaiz, 22) ve &#8216;Onlar ağlıyor, o ise kabirde azap görüyor.&#8217; demesi (Buhari aynı yer, Müslim, Cenaiz, 27), Ebu Hureyre&#8217;nin Kadın, eşek, köpek ve namaz hakkındaki rivayetini Hz. Aişe&#8217;nin düzeltip, &#8216;Ben önünde yatarken, Peygamber namaz kılardı.&#8217; demesi (Buhari, Salat, 105; Müslim, Salat, 270) gibi rivayetler, İslam tarihinde metin tenkidinin yapıldığını göstermektedir. Müslümanların bir şeyi kabul etmeden önce ona şüpheyle bakma cesaretini gösteremediğini iddia eden Leona Caetani&#8217;nin  (Caetani, İslam Tarihi, I/85) aksine, İslam tarihi boyunca ortaya çıkan itikadi ve fıkhi ekollerin varlığı, İslam&#8217;da tenkit zihniyetinin varlığını ispat etmektedir. Dolayısı ile bu iddia, bir cehalet ve ön yargı ürünüdür. Bu ekollerin ortaya çıkmasının en temel sebeplerinden biri, dini kaynakları anlamadaki yöntem farklılığıdır. Nitekim &#8216;er-Red&#8217; kelimesi ile başlayan eserler itikad; &#8216;İhtilaf&#8217; ismini taşıyan eserler ise fıkıhtaki tenkit zihniyetini ortaya çıkaran ürünlerdir. (s. 162) Hz. Muhammed&#8217;in, “İctihadda isabet eden iki, hata eden bir sevap alır.” (Buhari, İtisam, 13, 21; Müslim, Akziye, 15)  şeklindeki yönlendirmesi de tenkit zihniyetini oluşturan en önemli etkenlerin başında yer almaktadır. (s. 162) Hadis ilminde de, bir hadisin farklı rivayetlerini karşılaştırarak en sağlam metni tespit etme gayreti anlamına gelen, &#8216;Muaraza&#8217; yöntemi de ayrıca hadis ilmindeki tenkit yöntemine delil teşkil eder. Eyyüp es-Sahtiyani&#8217;nin, &#8216;Hadis aldığın kişinin hatasını tespit etmek için aynı hadisi diğer kişilerin rivayeti ile karşılaştır&#8217; ve Abdullah b. Mübarek&#8217;in, &#8216;Hadisin doğrusunu tespit etmek istiyorsan birbiri ile karşılaştır.&#8217; gibi yönlendirmeler ve ‘idrac’, ‘ziyadetü’s-sika’, ‘ihtisar ve takti’, ‘el-mezid fi muttasilil esanid’ gibi kavramlar hadis metinlerini karşılaştırma ile alakalı çalışmalara işaret eder. (s. 164) Ehli hadis, ilk 3 asır isnad tenkidini benimsemişlerdir. Dördüncü asırda ise Hakim en-Nisburi, ‘Marifetu’l-ulumi’l-hadis’ adlı eserinde bir bölümü, isnadı sağlam ve güvenilir ravilerden meydana geldiği halde metni problemli olduğundan sahih kabul edilmeyen hadislere ayırmıştır. (Nisaburi, Marife, s. 58) Habib el-Bağdadi de bir haberin sahih kabul edilebilmesi için akla, Kur’an&#8217;ın ayetlerine, mütevatir sünnete, icmaya, her türlü kesin delile aykırı olmaması gerektiğini ifade etmiştir. Hicri altıncı asırdan itibaren mevzu/uydurma hadislerin müstakil kitaplarda bir araya getirilmeye başlanması ile, bu tür hadisleri tespit amacıyla metin tenkidi prensipleri yazılı hale getirilmiştir. Nitekim İbni Kayyim el- Cevziyye, ‘el-Menari’l-Münif’ adlı eserinde senedi incelemeksizin bir hadisin mevzu olduğunun anlaşılabilmesinin prensiplerini tespit etmiştir. (İbni Kayyim, el-Menar, s. 50) Ehli rey ekolü ise başlangıçtan itibaren içerik tenkidi yapan bir ekoldür. Ebu Yusuf, &#8216;Kitap ve sünnete uygun olanı al, diğerlerini buna göre değerlendir. Çünkü Kur’an&#8217;a aykırı olan, Hz. Peygamberden rivayet edilmiş dahi olsa ondan değildir.&#8217; demiştir. (Ebu Yusuf, er-Red, s. 24) Oryantalistlerin kendi dinlerinde gelenek esas olduğu için hadisleri de gelenek kategorisine eklemeye çalışmışlar, İncil’ler ilahi değil ise Kur’an’ı da Muhammed yazmış olmalı; İncil’e uygulanan tarihi tenkit metodu Kur’an’a da uygulanmalı diyerek, kendi içlerine düştükleri çelişkileri İslam’da da görmek istemişlerdir! Diğer bir oryantalist iddia da, uzun hadis metinlerinin daha sonra ortaya çıkarıldığı şeklindedir. Bu iddia, Batı&#8217;da İncillerin tarihlendirilmesiyle ilgili geliştirilen, &#8216; uzun metin daha sonra tarihlidir, metin farkları konusunda kısa olan tercih edilir.&#8217; prensibinin hadislere uygulama anlayışından kaynaklanmaktadır. Halbuki &#8216;İdrac, ziyadetu’s-sika, ihtisar, takti, el mezid fi muttasili esanid.&#8217; gibi kavramlar, hadis metinlerinin değişime uğramasıyla ilgili terimlerdir ve hadis alimlerinin bu konudaki hassasiyetlerini ve oryantalistlerin iddialarının aksini ortaya koymaktadır. (s. 168)  Oryantalist iddiaların aksine İslam alimleri başlangıçtan itibaren hadis metinlerine ilave yapılmasını kesinlikle doğru bulmamışlardır. Mücahid, ‘hadisin metnine ilave etme’; A&#8217;meş, ‘hadis ehli, hadise vav, elif, dal gibi bir harf ilave etmektense gökten yere düşmeyi tercih ederlerdi’; Main, ‘Hadise ilave yapma’ demekte idiler. (Tirmizi, Sünen, V/746; Bağdadi, el-Kifaye, s. 212, 223,  224) Hatta bu konularda da özel çalışmalar yapılmıştır. Mesela Hattabi, ‘Islahu Galati’l-muhaddisin’ adlı eserinde bazı muhaddislerce yanlış rivayet edilen 140 kadar kelimenin doğrusunu göstermiştir. (s. 170) Goldziher gibi oryantalistler, mesela Buhari&#8217;nin 600.000 hadisten seçilmiş 4.000 hadisle ‘Camiu’s-sahih’ adlı eseri yazdığı iddiasını eleştirir. Halbuki sözü edilen rakamlar hadis metinleri değil, isnadları ile ilgilidir. Hadis alimlerinin hadis isnadını esas almaları, ‘bir metnin her isnadını farklı bir hadis  olarak değerlendirmelerini’ gerektirmiştir. Onlar sahih veya değil derken, öncelikle isnadı kastederler. Dolayısı ile ‘aynı metne sahip iki rivayet için hem sahih hem değil şeklinde iki farklı görüş’ ileri sürebilmektedirler. Bu, “bu isnadla sahih, diğer isnadla sahih değil” demektir. (s. 172) Zaten İbni Salah da, &#8216;İki farklı isnadla rivayet edilen tek hadis, iki hadis olarak kabul edilir&#8217; demektedir. (Salah, Ulumül- hadis, I/261) Dolayısıyla Kütübi Sitte dönemine kadar beş veya altı nesil olduğundan, hadisin her isnadı her nesilde genişleyerek ve artarak, sadece bir metin 100 bazen 150 hadis olarak görülmeye başlanacaktır. Mesela Buhari&#8217;de 4000 hadis varsa, bu isnadları ile 400.000 veya 600.000 hadis olacaktır. Bazı hadisler farklı sahabiler tarafından rivayet edildiği için daha sahabe neslinde o tek hadis, seksen hadis olabilmektedir. Çünkü temel kıstas isnattır! (s. 173) Oryantalist iddia bu kadar gayret, emek ve yazarın çalışmalarını görmezden gelerek hadis tarihini adeta, sahte metin ve isnadlarla, sahtekar ravi ve muhaddislerin ortak yapımı bir senaryo olarak görmektedir. Tüm bunların temel nedeni de, İslami kaynaklara önyargı ile yaklaşmalarıdır ki, çoğu kez de birbirlerini yalanlayan sonuçlara ulaşmaları da ayrı bir garabet olmaktadırlar…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlerin yöntemleri ve eleştirileri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihi tenkit metodunu kullanan oryantalistler, kendi dini metinleri dahil tüm eserlere tarihi bir metin olarak bakarlar. Hadislerin Muhammed Peygamberle zaten ilgisi yoktur onlara göre. Amaçları da, Müslümanlar gibi hadislerin Peygamberce söylenip söylenmediğini araştırmak değil, ‘ne zaman uydurulduğunu’ tespit etmektir. Çünkü uydurma olduğu zaten baştan kabul edilmiş bir ön kabuldür! (s. 178) Abdullah b. Amr, ezberlemek amacı ile hadisleri yazmaktaydı. Bu durum Peygamberimize sorulunca, &#8216;Yazmaya devam et.&#8217; buyrulur. (Müsned, II/162; Darimi, Mukaddime, 43; Ebu Davud, İlim, 3) İslam alimleri mevzu rivayetleri belirlemek amacı ile isnadda yer alan ravileri araştırdıkları gibi metni de esas almışlardır. Mesela mezhepleri öven veya yeren hadislerin uydurma olduğunu da bizzat İslam alimleri kural olarak belirlemişlerdir. Her rivayet hocası veya ravisi ile her yönüyle araştırılmış, sahih olup olmadığı ortaya konmuştur. Oryantalistler ise hadisleri zaten Hz. Peygamberle ilişkilendirmezler. Onlara göre hadisler tarihi verilerdir. Bu da onların en temel hatalarından birini oluşturmaktadır. Zira onlar teorilerine uymayan haberleri hemen uydurma olarak değerlendirip reddetmekte ama işlerine geldi mi en zayıf haberleri delil olarak kabul etmektedirler! Ayrıca birkaç örnekten genellemelere gitmekte ve işlerine gelmeyen kaynakları görmezden gelmektedirler. Bunlar onların en büyük ortak hatalarıdır. (s. 181) “Schacht kaynakları kullanmada keyfi davranır, haddinden fazla genelleme yapar ve tezindeki çelişkileri görmezden gelir.” (Muhammed Mustafa el-A&#8217;zami, İslam fıkhı ve sünnet, oryantalist Schacht&#8217;a reddiye, s. 97, 119) Hadislerin yazılımında farklı görüşlerde ileri sürülmüştür. Ehli rey’den olup hadislerin yazılmasına taraftar olanlar olduğu gibi Ehli Hadis’ten olup hadislerin yazılmasına karşı çıkanlar da olmuştur. (el-Bağdadi, Takyidül-ilm, s. 22) Bu da Goldziher’in iddiasının yanlışlığını ortaya koymaktadır. (s. 182) Schacht, kısa metinlerin önceki, detaylı bilgi verenlerin ise daha sonraki bir tarihe ait olduğunu iddia eder. (Origins, s. 156, 165, 188) Halbuki hadis kitaplarının gelişim süreci bu iddianın tam aksine olduğunu göstermektedir. Hadis ilminde hadisler zaman geçtikçe konularına göre parçalara ayrılmıştır ki, buna ‘Taktiu’l-hadis’ adı verilir. Buhari bunun en meşhur örneklerindendir. Kısaca oryantalist yazarın iddiasının aksine, uzun hadisler III. asır kitaplarında kısa haliyle yer alabilmiştir. (s. 183) Hadislere yapılan ilavelerde ayrıca takip edilmiş, ‘idrac, el-mezid, ziyade’ gibi tabirlerle hadislere ilave yapılmasına imkan tanınmamıştır. (s. 184) Oryantalistlere göre isnadda, müşterek raviden Peygambere gelen kısım uydurmadır. Onlara göre, müşterek ravinin tespiti ile uydurma hadisin ortaya atılma tarihi de bulunmuş olur. Yine onlara göre ‘uydurma şahsiyetlerle maktu hadisler merfu hale getirilmiştir.’ (Schacht, Origins, s. 172; Goldziher, Muslim studies, II/148) Müşterek ravi iddiası tarihi olarak da geçersizdir. Azımsanmayacak sayıda hadisi Hz. Peygamber’den birden fazla sahabe, ilgili sahabeden birden fazla tabiin, ondan da birden fazla ravinin rivayet ettiği görülmektedir. (s. 187) Oryantalistler kendi iddialarına delil olacak örnekleri özellikle seçmektedirlerdir ki, bu konu Batılı bilim adamlarınca da itiraf edilmektedir. (Harald Motzki, Batıda hadis çalışmaları tarihi seyri, s. 227-229) Hicri birinci asırda genelde sözlü rivayet hakim iken, II. asrın başlarından itibaren yazılı ve sistematik rivayete geçilmiştir. Schacht’ın müşterek ravi olarak nitelendirdiği İbni Şihab ez-Zühri, İbni Cüreye, İbni Uyeyne gibi birçok alimin hadis toplayıcısı olduklarının tespit edilmesi, isnadın bu kişilerde kollara ayrılmasının nedenini oluşturmaktadır. (Harald Motzki, s. 63) Bu alimler kendilerinden önceki bilgileri eserlerine toplayıp sonraki nesillere aktarma görevini yerine getirmişlerdir. Bu durum birçok ravinin kendilerinden hadis almalarına sebep olmuştur. İlk dönem hadis alimleri genellikle tek ravi ve yalnız en güvenilir olduğunu düşündükleri hadisi aktarmayı düşündüklerinden çok sayıda ravi ve kaynak zikretmeyi gerekli görmemişlerdir. (Harald Motzki, s. 156) Aynı hadisin, müdevvin (hadisi toplayan) dışında farklı isnadlarının  da bulunması bu durumu desteklemektedir. (s. 188) Mesela Zehebi, sahabeden başlayarak kendi dönemine dek her tabakadan hadis hafızlarından örnekler verdikten sonra şöyle demektedir: “Bunlar güvenilir hadis hafızlarıdır. Sahabeden, tabiin tabakasından biri tek başına bir hadis rivayet ederse onun hadisi sahihtir. Tabiinden biri tek başına hadis naklederse onun hadisi sahih garibtir. Etbeu’t-tabiinden biri tek başına rivayet ederse o hadis garib ferd hadis olur. Daha sonraki tabakalardan birinde bir ravi tek kalırsa bu hadis münker olur.” (Harald Motzki, hadis tarihlendirme metotları, s. 205) Gelenek veya hukuk ekollerinin görüşlerinin zamanla hadis olarak adlandırıldığı iddiası doğru olsa idi, hicri III. asırda mevkuf veya maktu hadislerin bulunmaması, bunların II. asırdan itibaren merfu olması gerekirdi. Halbuki hadis alimleri maktu veya mevkuf hadisleri hataen merfu olarak nakledenleri Reffa’ olarak nitelendirip eleştirmişlerdir! (s. 190) Zamanla isnadların mükemmelleştirildiği iddiası da geçersizdir. Çünkü o zaman şu an elimizde olan hadis kitaplarının hiç birinde meçhul veya müphem ravinin olmaması gerekirdi. Hepsinin güvenilir ravilerden oluşması gerekirdi. Hadis alimleri kusurlu olan isnadları, olduğu gibi, tüm eksik ve kusurları ile nakletmişler, kusurlarını örtmeye çalışmamışlardır. Ayrıca, mechul ravilerin daha çok müşterek ravi ile Hz. Peygamber arasında olduğu da tespit edilmiştir. (Bekir Kuzudişli, Hadis araştırmalarından oryantalist gelenek; Motzki, s. 30-32) Ayrıca Michael Cook’un da ifade ettiği gibi, şayet hadis ve isnadlar müşterek ravi tarafından uydurulduysa, hadis alimlerinin güvenilir ravilerden oluşan isnadlar üzerindeki ısrarları anlamsız olurdu. (H. Motzki, Hadis tarihlendirme metotları, s. 104) Halbuki hicri II. asırda mürsel hadisleri toplayan ‘el-Merasil ve el-ilel’ adlı eserler yazılmıştır! (s. 192) Juynboll neredeyse tüm hadisleri uydurma kabul eder. Ama iş Hz. Aişe’ye iftira edildiğine dair rivayetlere gelince, olayın gerçek ve sahih olduğunu ortaya koymaya çalışır. Bu da onun değerlendirmelerindeki sübjektif yaklaşıma işaret eder. Yine kendi çizdiği isnad şemasında Zühri müşterek ravi olarak adlandırılmakta yani hadis uydurucusu olduğu söylenmektedir ama olay Hz. Aişe’ye iftira olayına gelince rivayeti ondan alabilmektedir. Halbuki kendi sistemine göre bu olayı, ‘Zühri’nin uydurması’ olarak adlandırması gerekmekte idi. Amad Mez, Hamilton Gibb, Von Grunebaum gibi bazı oryantalistler de rical kitapları hakkındaki hayranlıklarını ifade etmektedirler. (s. 201) Johann Fück, ‘Hadislerin gerçek bir özü vardır. Hadislerin ilk iki yüzyılın bir icadı olduğunu iddia eden bakış açısı, Peygamberin kudretli kişiliğinin bağlıları üzerinde meydana getirdiği olağanüstü etkiyi tamamen yanlış değerlendirmektedir.’ (Fück, The Role of Traditionalism in Islam, s. 15) demektedir. Kısaca, oryantalistler, verdikleri yanlış bilgilerle hadis alimlerine duyulan güveni sarsmayı amaçlamaktadır. (s. 202)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hadis kitaplarının değeri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Günümüzde hadis kitapları hakkında bir takım insanlar ileri geri konuşmaktadır. Böyle konuşanların ne hadis usulünden ne hadis tarihinden ne hadis ulemasının gayretlerinden ne metotlarından ne de muazzam hadis literatüründen haberleri vardır. Özellikle oryantalistlerin başlattığı bir söylem bazıları tarafından devam ettirilmektedir. Oryantalistlerin temel amacı hadisler hakkında Müslüman zihinlere şüphe sokmaktır. Batılı oryantalistler kaynakları tanımasına rağmen onlardaki bilgileri çarpıtmaktan, işlerine geleni cımbızla çekip almaktan ve işlerine geldiği gibi bir metot uygulamaktan geri kalmamışlardır. Tabii sömürge zihniyetine malzeme taşımanın başkaca da yolu yoktur elbette! Değişen tonlarda ileri sürdükleri iddialardan biri de şudur: “Kur’an’dan sonra en sahih kitap olduğu söylenen Buhari’de bile oldukça fazla uydurma hadis vardır.” Buhari’de veya başka muteber bir hadis kitabında uydurma veya hatalı bir hadis var da Müslümanlar onu görmezlikten gelmiş midir? Yahut bir uydurma veya hata var da onu gizlemişler midir? Bu çerçevede ne kadar objektif olabilmişlerdir? Cevaba geçmeden önce şu üç hususun bilinmesi gerekir: Hadis değerlendirmesinin iki boyutu vardır. Sened ve metin tenkidi. Sened ve metin tenkidi tarihte mükemmel bir şekilde uygulanmıştır. Hem de benzeri başka milletlerde görülmeyecek biçimde. Raviler didik didik edilmiş, hepsi tek tek değerlendirilmiştir. Metinler Kur’an’la, akıl ve tarih bilgisiyle test edilmiş, hatalar ortaya konulmuştur. Bütün bunlar her şeyin bittiği anlamına gelir mi? Artık bizim yapacağımız bir şey yok mu? Asla! İlim beşikten mezara kadar devam eder. Bütün yapılanlar bir ictihaddır. Ravileri değerlendirmek de, hadisler sahih, hasen, zayıf, uydurma demek de bir ictihad işidir. Mütevatir bir haber ictihad dışıdır. Zira burada kesin bilgi vardır. Onun için mütevatir habere sahih hadis denmez. Bir anlamda mütevatir sahihin ötesindedir. Ancak sahih hadis böyle değildir. Sahih olduğu ifade edilen hadisin yüzde doksan dokuz Hz. Peygamber’e ait olduğu söylenebilir, ancak yüzde yüz olduğu söylenemez. Çünkü hadise hüküm vermek, ictihadidir ve ictihad da zann-ı galip ifade eder. Bu, aynen fıkıhçının bir mesele hakkında ictihad etmesine benzer. Fıkıhçı bütün verileri toplar, konu hakkında zann-ı galibi oluşur ve hükmünü verir. Verdiği bu hüküm sonuçta bir ictihaddır, yüzde yüzlük bir kesinliği yansıtmaz. Bununla birlikte hadisçi olsun veya fıkıhçı olsun yaptıkları ictihadın bir değeri muhakkak vardır. Kişi ya ictihad ehlidir, kendisi ictihad eder, başkasının ictihadıyla kendini bağlı hissetmez ya da ictihad ehli değildir, bu durumda bir müctehidin ictihadını taklid eder. Bunun gibi hadisçiler bir hadise sahih hükmü verdiğinde ya aksini söyleyebilecek bilgi ve birikime sahip olunmalıdır ya da bu hükmün gereği yerine getirilmelidir. Güvenilir ravilerin naklettikleri hadisler sahihdir. Ama bu mutlak değildir. Bu çerçevede bir ilkeye dikkat çekmek istiyorum. Bu ilke hadis değerlendirme işinin hem ne kadar objektif olduğunu hem de ne kadar durağan, olmuş bitmiş bir iş değil, dinamik, her zaman üretilebilen bir süreç olduğunu ortaya koyar. Bu ilke şudur: “Hadis ravilerinin güvenilir olması metnin de sahih olması anlamına gelmez.” Yani güvenilir raviler de hata edebilir. Güvenilir ravinin Kur’an’a aykırı olan veya tarihe muhalif bir hadisini düşünelim. Olur mu? Olur. Bu durumda teknik olarak hadise uydurma denemez. Zira raviler güvenilir. Hadis ravileri güvenilir diye de metin olduğu gibi kabul edilemez. Zira Kur’an’a veya tarihe, akla aykırı. Bu durumda söylenecek şey şudur: Ravileri güvenilir ama metin Kur’an’a aykırı olmakla illetlidir, hatalı, kusurludur. Güvenilir ravilerden böyle bir şey sadır olabilir mi? Pratikte oldukça nadir olsa da teorik olarak evet sadır olabilir. Güvenilir ravi demek yüzde yüz isabet eden, hata etmeyen ravi demek değildir. Hatası oldukça az olan ravi demektir. Zaten hataları çok olsa güvenilir ravi olmaktan çıkar, zayıf ravi olur. İşte bu nokta hadis ilminin ne kadar objektif olduğunu gösterir. ‘Güvenilir ravi mi, her şeyini mutlak kabul ederim’ anlayışı yoktur. Bu, hadis ilminin dinamik bir ilim olduğunu da ortaya koyar. Zira her dönemde ravileri ve onların naklettikleri hadisleri, yeniden ve sürekli değerlendirme imkanı verir. Buhari ve Müslim’de de -mevzu veya şiddetli zayıf değil fakat- zayıf hadis vardır. Ravisi cerhe uğramış veya senedi kopuk bazı zayıf hadislerin olduğunu söyleyenler olmuştur. Hatta bazı hadislerin zayıflığında ittifak bile edilmiştir. Bu da abartılacak bir şey değildir. Tam tersi bir hakkı teslim etmek ve objektiflik adına önemli<strong> </strong>bir şeydir. Müslim’in illetlerine/hatalarına dair müstakil hadis kitaplar de yazılmıştır. Buhari ve Müslim’e birlikte yöneltilen tenkitler de vardır. Bunların çoğuna cevaplar verilmiştir, ancak yine de -az da olsa- zayıf hadis vardır. Buhari’yi savunmakla meşhur olan İbn Hacer bile bazı hadislerde Buhari’nin hata ettiğini, ravileri içinde cerhe uğrayanlar olduğunu belirtmiştir. Buhari’de zayıf hadisler söz konusu olduğunda şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır: Müellif o konuda sahih bir hadis bulamamıştır. Bu hadislerin ravilerindeki zaaf,  rivayetlerini terki gerektirecek kadar şiddetli değildir. Bu hadisler ahkam konusunda değil, amellerin faziletleriyle ilgilidir ki, bir kısım hadisçilerin bu konuda müsamahakar davrandıkları bilinmektedir. Bu hadislerin önemli bir kısmı hüccet olarak değil, başka hadislere destek kabilinden nakledilmiştir. Müsnedlere gelince, onlarda zayıf ve mevzu hadis vardır. Mesela İbnu’l-Cevzi, -Hanbeli olmasına rağmen- Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 15 tane uydurma hadis olduğunu belirtmiştir. Burada da altını çizerek belirtelim ki, mezhepte imamı olmasına rağmen İbnu’l-Cevzi, ilim adına objektifliği elden bırakmamış ve kendi imamını tenkid edebilmiştir. Tabii bununla birlikte İbn Hacer bu iddiayı el-Kavlu’l-müsedded fi’z-zebbi ani’l-Müsned adlı eserinde çürütmüştür. (İsmail Lütfi Çakan, Hadis Edebiyatı, s. 36) Tekrarlarıyla birlikte kırk bin hadisin bulunduğu bir eserde tartışmalı on beş mevzu hadisin bulunması da abartılacak bir sayı değildir. Tam aksine müellifin ne kadar titiz ve başarılı olduğunu ortaya koyması açısından dikkat çekicidir. Kütüb-i sitte içindeki sünenlere gelince onlarda zayıf ve mevzu hadisler vardır. Zaten kütüb-i sitte’nin bazı müellifleri naklettikleri zayıf hadislere işaret etmiştir. Bununla birlikte günümüz araştırıcılarından Muhammed Şevman er-Rumli, Elbani’nin bu sünenlerde geçen ve mevzu hükmünü verdiği hadisleri bir araya getirmiştir. Buna göre Ebu Davud’da mevzu olarak bir hadis; Tirmizi’de on sekiz hadis; İbn Mace’de kırk beş hadis bulunmaktadır. Nesai’de ise -az zayıf hadis olsa da- mevzu hadis yoktur. (Ahadisu’s-süneni’l-erbati’l-mevzua bi-hükmi’l-allame Muhammed Nasıruddin el-Elbani) Elbette Elbani’nin verdiği bu hükümlerin de ictihadi olduğu belirtilmelidir. Burada zikredilenler sadece mevzu hadislerdir. Zayıf hadis ise bu sünenlerde mevzulardan çok fazladır. Kütüb-i sitte dışındaki hadis kitaplarına gelince onlarda mevzu ve zayıf hadis bunlara göre daha da fazladır. Hatta bazı hadis kitapları vardır ki, mesela Deylemi’nin Müsned’i gibi, mevzu hadisler oldukça fazladır. Bu anlamda hadis kitapları da tabakalara ayrılmıştır. İlk sırada malum olduğu üzere Buhari vardır. Müslim bile ondan sonra gelmektedir. Gerçi Müslim’i Buhari’ye üstün tutan bazı alimler varsa da çoğunluğun görüşü tersidir. Zira Müslim’in tenkide uğrayan ravisi daha fazladır. Bundan sonra diğer hadis kitapları sıralanır. Hadis kitaplarını terkip edenler de birer insandır. Hata ettikleri de olmuştur. Bize düşen onlara saygıyı muhafaza etmekle birlikte ilmin gereği olarak tenkitlerini de yapabilmektir. Dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki, o da aceleyle hemen aklımızla “falan hadis akla aykırıdır” şeklinde peşin hüküm vermemektir. Böyle peşin hükümlerin verildiği birçok hadis biraz araştırılınca görülecektir ki, uygun bir yorumu vardır. Dolayısıyla hadis alimlerinin hadis hakkında ne dediklerini görmeden hadisleri reddetmeye kalkışmak ve bu noktada sırf aklımıza dayanmak bizi yanlışlara sürükleyebilecektir.” Prof. Dr. Yavuz Köktaş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Te&#8217;vilu Muhtelifu&#8217;l-Hadis</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Metni sorunlu gözüken bir hadis ile karşılaştığımızda önce şu soruları sormamız gerekir: Hadisin kaynağı nedir? Sahih kaynaklarda geçiyor mu? Geçiyor ama zannımızca manası sorunlu gözüküyor ise, o hadisi hemen reddetmek yerine İslam alimleri hadisi nasıl yorumlamış, ona bakmak gerekir. Çünkü bizden daha fazla hadislere ulaşabilen muhaddisler çelişkili gözüken hadislerin akli ve İslami sınırlar içinde olduğunu çoğu kez ispat etmişlerdir. Mesela, ayakta su içmek konusu gibi. Anlamı sorunlu gözüken bazı hadislerin doğruluğunu da bilim zamanla ispat etmiştir: Sinek, sidik, tükürük hadisleri gibi. (Detay için, ‘Ateistlere cevap’, ‘Turan Dursun&#8217;a cevaplar’ ve ‘İlhan Arsel&#8217;e cevaplar’ adlı yazılarımıza bakılabilir) Ehl-i Sünnet çizgisine sahip alimler, hadislerin uydurma, zayıf, sahihlerini birbirinden ayırmış, bu konuda birçok eserler ortaya koymuşlardır. Sorun, bizim o eserlerden haberimizin olmamasıdır! Bizler hadis alimi değiliz; hadislerden hüküm çıkarmak bizim uzmanlık alanımız değildir. Aynı konudaki tüm naslar toplanıp uzman görüşlerine başvurmadan istinbat çabası içine girmek bizleri hataya sürükler. Bazı sahih hadis kaynaklarında gerçekten sorunlu hadisler vardır ama onlar da çok ama çok azdır! Onları açıklamayı aklımıza değil, uzmanlara bırakmalıyız! İşte uzmanlık gerektiren bir alan muhtelifu&#8217;l-kadis ilmidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Muhtelifu&#8217;l-Hadis</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birbiri ile çelişir &#8216;gözüken&#8217; hadislerin gerçek mahiyetlerini açıklayan (Nevevi, et-Takrib ve’t-Teysir liMa‘rifeti Süneni’l-Beşiri’n-Nezir, s. 90; DİA, Muhtelifu’l-hadis maddesi) bilim dalıdır. Ama ne yazık ki, tıpkı mevzu/uydurma hadis çalışmaları gibi, bu alandaki birçok eserden ve çalışmadan günümüz Müslümanları pek haberdar değildir. Bu da doğal olarak, sorun gibi görünen hadislere muhatap olan Müslümanların hadislere olan güvenini sarsmaktadır. Bu özet çalışma ile bu ilim dalını tanıtmayı, benzer rivayetlerle karşılaşınca kıyas ile çelişkili durum olamayacağı mantığına ulaşılmasını veya en azından bir cevap olduğunun bilinmesini amaçlamaktayız. Örnekler üzerinden gidelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Birinizin ayakkabısının tasması koptuğu zaman, tek ayakkabı ile yürümesin.&#8221; (Buhari, Hanbel, Tirmizi) Hz. Aişe&#8217;den rivayet edilmiştir ki: &#8220;Bazen Rasulullah ayakkabısının tasması kopardı da onu tamir ettirene kadar tek ayakkabı ile yürürdü.&#8221; (Tirmizi) Bir kimsenin ayakkabısının tasması kopunca ya ayakkabıyı atar ya da onu tamirciye götürene kadar tek ayakkabı ile yürür. Yani ortada bir çelişki yoktur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Rasulullah ayakta bevletmedi.&#8221; (Hanbel) Huzeyfe&#8217;den gelen rivayette ise &#8220;Rasulullah&#8217;ın ayakta bevlettiği&#8221; (Buhari, Hanbel) rivayet edilir. Rasulullah normal zamanlarda asla ayakta bevl etmemiştir. Fakat çamur veya pislik sebebiyle oturmanın mümkün olmadığı yerlerde istisnai bir durum olarak ayakta bevletmiştir.            </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ben şüphe etmeye babam a) İbrahim&#8217;den daha layığım.&#8221; (Buhari, Hanbel) Bu İbrahim&#8217;ın şahsına hakaret değil midir? Bakara 260. ayet inip, Müslümanlar: &#8220;İbrahim (as) şüpheye düştü ama bizim Peygamberimiz düşmedi.&#8221; demeleri üzerine Rasulullah da tevazu ile İbrahim&#8217;i kendinde üstün tutarak yukarıdaki sözü söylemiş, yani &#8220;Ben ondan daha aşağı derecede olduğum halde şüpheye düşmedim, o nasıl şüphe eder?!&#8221; demek istemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüzüncü yıldan bahsederken, &#8220;Muhakkak ki o gün yeryüzünde nefes alan hiç bir insan kalmayacaktır.&#8221; (Hanbel) Halbuki hâlâ insanlar yaşamaktadır. Rasulullah &#8220;Yeryüzünde o gün sizden hayatta kimse kalmayacak.&#8221; demiştir. Ravi &#8220;Sizden&#8221; kelimesini düşürmüştür. Benzeri durum &#8220;Uğursuzluk üç şeydedir, at, ev, kadın.&#8221;  hadisinde de olmuştur. Ravi Ebu Hureyre: &#8220;cahiliye -İslam öncesi- döneminde uğursuzluk 3 şeydedir.&#8221; şeklindeki rivayetin baş tarafını duymamış, sonradan sohbete iştirak etmiş, o da sanki İslam&#8217;ın görüşü imiş gibi bu hadisi rivayet etmiş, Hz. Aişe ise konuya sonradan açıklık getirmiştir.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Güneş ve ay kıyamet günü dürülüp sarılarak ateşe atılmış iki öküzdürler.&#8221; (Buhari) Güneş ve ayın günahı ne? “Şüphe yok ki siz de, Allah&#8217;ı bırakıp taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz, oraya gireceksiniz.” (Enbiya, 98) Tarihte ‘şemsi’ler, astroteologlar; günümüzde ezidiler, Japonya&#8217;da şintoistler ve Uzak Doğu öğretilerinde hâlâ devam eden güneş, aya tapınanlara kıyamet günü en büyük azap, onların taptıkları ile beraber cehenneme atılmaları olacaktır. Kısaca İbrahim 33. ayetinde belirttiği gibi, Allah&#8217;ın emirlerini yerine getiren ay, güneş yine cehenneme bir görevli olarak girecek, azap gören değil, azap vasıtaları olacaklardır. Hadiste de öküz kelimesi özellikle bu anlamda kullanılmıştır ki, tarihte Yahudi, günümüzde Hindular hâlâ ineklere tapmaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rasulullah &#8220;Asla hiç bir Peygamber Allah&#8217;ı inkar etmemiştir.&#8221; derken, Buhari ve Hanbel&#8217;den rivayet edilen hadiste: &#8220;Küçük yaşta iken iki meleğin kendisine gelip kalbinden bir kan pıhtısı çıkardıktan sonra kalbini yıkadıklarını ve yerine koydukları.&#8221; rivayet edilir. Burada bir tenakuz, ihtilaf yok mudur? Rasulullah Hanif dini üzere idi. Asla putlara tapmamış ve daima tek yaratıcıya inanmıştır. Ama tabii ki İslam dini gelene dek imanın ‘detayları’ hakkında bilgi sahibi değildi: &#8220;Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun.&#8221; (Şura, 52) İkinci hadis Rasulullah&#8217;ın Peygamberliğe hazırlık aşamasında olan bir olaydan bahsetmektedir, yoksa olayın Allah&#8217;a iman konusuyla bir alakası yoktur. (Ebu Şühbe, Difaun ani&#8217;s-Sunne, II/115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ümmetim yağmura benzer başı mı hayırlıdır, sonu mu belli olmaz.&#8221; (Tirmizi) buyurulurken diğer bir hadiste ise, &#8220;Ümmetimin hayırlısı benim Peygamber gönderildiğim asırdır.&#8221; (Hanbel) buyurulmaktadır. İkinci hadis doğrudur, esastır. Birinci hadis ise sonradan gelenlere iltifat, taltif için söylenmiş bir sözdür. Ashaba yakın olduklarını ifade eder. Tıpkı bir sahabe (Tihame) hakkında: &#8220;O bal tulumuna benzer, sonu mu, başı mı iyidir, bilinmez.&#8221; (Hanbel) hadisi gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Beni, Yunus (as)&#8217;dan üstün tutmayın. Peygamberler arasında üstünlük tercihi yapmayın.&#8221; (Buhari, Hanbel) , denirken diğer hadiste: &#8220;Ben kendisi için yer yarılıp parçalanacak (kabirden çıkacak olan) ilk kimseyim -övünmüyorum- &#8221; (Hanbel) dediği rivayet edilir. Birinci hadis esastır. Bu konuda ayette vardır: &#8220;O&#8217;nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırt etmeyiz.&#8221; (Bakara, 285) İkinci hadis -zaten övünmüyorum- diyerek de işaret edildiği gibi, gerçekleşecek bir olay ifade edilmektedir; Kıyamet günü ilk dirilecek olan Rasulullah&#8217;dır. Bu bir vakıa, realitedir ve olacak olan bir şeyin ifadesi de kibir değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kalbinde hardal tanesi kibir olan cennete giremez.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyurulurken, &#8221; Zina etse de, hırsızlık etse de &#8216;Lailahe illellah&#8217; diyen cennete girer.&#8221; (Buhari, Hanbel, Müslim) buyurulmuştur, tenakuz değil midir? Hadislerin çeşitleri vardır, kimi tenzih (sakındırma), kimi teşvik (yönlendirme) hadisleridir. Mesela Rasulullah (sav) &#8220;Cemaatle namaz kılmayanın evini yakasım gelir.&#8221; veya &#8220;Kim ki 4. kez sarhoş yakalanır, onu öldürün.&#8221; buyurur ama her ikisi de olunca ne ev yakma ve ne de öldürme emri vermiştir. Hiçbir müctehidde bu yönde bir fetva vermemiştir! Amaç insanları sakındırmaktır! İslam&#8217;ın o işe ne kadar olumsuz baktığını göstermektir. Birinci hadiste bu mihval üzerine değerlendirilmelidir. “Kibir kötüdür, sakınılmalıdır, cennete girmek isteyen kibre yaklaşılmamalıdır.” anlamındadır. İkinci hadis ise asıl olandır, bi-iznillah!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Benim minberim cennet kapılarında bir kapı üzerindedir.&#8221; (Lisanu’l Arab, 9-381, Hanbel) ve &#8220;Benim kabrim ile minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyurulur. Halbuki birçok ayet ve hadis cennetin bu dünyada olmadığını ifade eder. (Necm,114-115; Ali İmran, 133, Buhari, VIII/I, Hanbel, I/422) Hz. Resul zikir halkalarını, ayrıca hasta ziyaretini de cennet bahçesi veya yoluna benzetmiştir. (Hanbel) Yani, ‘o amel, oralardaki ilim, o yerler -de yapılan ibadetler- cennete götürecek, cennete vesile olacak’ anlamında ifade edilen teşvik sözleridir bu tür hadisler. Zaten birinci hadiste kapı anlamındaki &#8216;Et-tur&#8217;a&#8217;  kelimesi ‘kanal ağzı’ anlamına gelir. Yani, ‘benim minberim -den alınan bilgiler- cennete açılan bir kapıdır’ anlamındadır. Bu hadisler teşvik hadisleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rasulullah (sav): “Her doğan İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra ana-babası onu Yahudi, Hristiyan yapar.” (Buhari, Hanbel) buyururken sonra, &#8220;Şaki -Cehennemlik- annesinin karnında da şaki&#8217;dir. Said (cennetlik) anasının karnında cennetliktir.&#8221; (Buhari) buyururlar. Bu, birçok ayet ve hadise karşıt anlamlar içeren ifadelerdir. Birinci hadis esastır, her insan İslam fıtratı üzerine doğar! İkinci hadis ise levhi mahfuzdan bahsetmekte, insanların cennetlik veya cehennemlik olduklarını Allah&#8217;ın ezelden bildiği ifade edilmektedir. Yani ikinci hadiste anlatılan kaderle alakalı bir konudur. Allah her şeyi önceden bilir ki, bu konu  ‘Kader’ adlı  yazımızda ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir hadisinde Peygamberimizin kabir ehli ile konuştuğu ifade edilir. (Buhari, Hanbel) Halbuki Allah &#8220;Sen kabirde olanlara sesini duyuramazsın, sen ölülere sesini duyuramazsın.&#8221; (Fatır, 22; Rum, 52) buyurmaktadır. Ayetlerdeki ölülerden kasıt yaşayan ölülerdir, İslam&#8217;a kulaklarını tıkamış, duymaz, hak/hakikat cahilleridir! Yani ‘ölü gibi gerçeğe karşı duyarsız, önyargılılara mesajı iletemezsin’ denmektedir. Bu konuda ‘Kur’an&#8217;da teşbih’ başlıklı yazımıza da bakılabilir.                   </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimiz, &#8220;Senden benim ve akrabalarımın zenginliğini isterim.&#8221; (Hanbel) buyururken diğer hadisinde, &#8220;Allah&#8217;ım beni ‘miskin’ yaşat.&#8221; (İbni Mace, Tirmizi) buyurmaktadır. Bu zıt değil midir? Miskin kelimesi &#8216;sukun&#8217; kelimesinden türemiştir. Arapçada bir kişi yumuşak huylu olduğu, tevazu gösterdiği zaman ‘temeskene&#8217;r-raculü’:  Adam miskinleşti denilir. Ayrıca İslam fakirliği teşvik etmez, aksine birçok ibadet için zengin olunmalıdır: Zekat, hac, kurban gibi. Ama zengin de olunsa tevazu/alçak gönüllülüğü teşvik eder. Yani ikinci hadisteki miskin, ‘sadece Allah&#8217;a muhtaç olan, alçak gönüllü kimse’ anlamındadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Zina eden, zina ederken mü&#8217;min değildir, hırsız da hırsızlık ederken mü&#8217;min değildir.&#8221; (Buhari) Başka bir hadiste, &#8221; Zina etse de, hırsızlık etse de &#8216;Lailahe illellah&#8217; diyen cennete girer.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyurulur. Birinci hadisten kasıt; ‘Bu kişilerin imanı o işi yaparken ‘kamil iman’ değildir.’ anlamındadır. ‘Zina &#8220;ederken&#8221; müminlik sıfatı kalkar, imanı mükemmellikten uzaklaşır, ta ki tövbe edene dek’ denmek istenmektedir. Bu hadis de tenzih hadislerindendir. Mesela &#8220;Komşusu aç iken tok yatan iman etmiş olmaz.&#8221; (Buhari, Müslim, Tirmizi)  hadisi gibi. İkinci hadis ise asıldır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rasulullah (sav): Deri dibağatlandımı (işlendimi) temiz olur.&#8221; derken başka bir hadiste de ölü bir koyunu görünce: &#8220;Derisinden faydalansa idiniz ya!&#8221; (Buhari, Hanbel) buyurur. Ama başka bir hadisinde ise, &#8220;Ölü hayvanın ne derisinden ne sinirinden faydalanın.&#8221; (Hanbel) buyurduğu rivayet edilir. Son hadiste geçen &#8216;El-ihab&#8217; kelimesi, ‘dibağatlanmamış deri’ için söz konusudur. Dibağatlanınca bu durum ondan kalkar. Yani &#8220;Dibağatlanmamış deriyi dibağatlanıncaya dek kullanmayın.&#8221; denmektedir. Nitekim &#8220;Ne de sinirinden&#8221; sözü de bunu açıklar. Çünkü sinir dibağat kabul etmez. Başka hadiste bu konuya açıklık getirir: Rasulullah (sav) Meymune annemizin azadlı cariyesine ait bir hayvan ölüsüne rastlayınca: &#8220;Onun derisini alsalar ve dibağatlayıp kullansalardı ya!&#8221; buyurmuştur. (Hanbel) Görüldüğü gibi ayet ve hadislerde asıl olan o nasların amaç, ruhunu kavrayabilmektir. Bu da tek bir ayet veya hadisle mümkün olmayabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir hadiste: &#8220;Kıyamet günü Allah&#8217;ın görülebileceği.&#8221; (Buhari, Hanbel) bildirilir. Halbuki A’raf, 143. ve En’am, 103. ayetler Allah&#8217;ın görülemeyeceğini bizlere bildirir. Ayetler ‘dünyada’ Allah&#8217;ın görülemeyeceğini anlatırken hadis ise kıyamet gününden bahsetmektedir. Allah&#8217;ın mümin kullarına ilahi hediyesi anlatılmaktadır. Kıyamet, 22-23. ayetler de hadisi doğrulamaktadır: &#8220;O gün bir kısım yüzler rablerine bakarak mutlulukla parıldayacak.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Muhammed cünüp iken uyumak istediğinde namaz abdesti gibi abdest alırdı. (Buhari, Hanbel) şeklinde bir rivayet varken başka bir rivayette: &#8220;Suya el sürmeden cünüp olarak uyuduğu.&#8221; (Hanbel) rivayet edilir. Bu ikisi de caizdir. Belki de toprak ile teyemmüm almıştır bu husus belirtilmemiştir ama efdal olan abdest alıp uyumaktır. Namaz vakti geçirmemek ise farzdır, bu zaten söz konusu bile değildir! Hz. Muhammed (sav) her zaman en efdal olanı yapardı ama ruhsat, izin olduğunu göstermek için bazen istisnai bu tür uygulamalar da yapar, bu ruhsatı ümmetine örnek olarak gösterirdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maymunların zina ettiğinden dolayı bir maymunu recmettiğini rivayet edilir. (Buhari) Recm Yahudilerde var. Maymunlar Yahudi mi? Bu hadis değil, Amr b. Meymun&#8217;dan gelen bir haberdir. Bu sahabe bir maymunu taşlayan maymunları görünce Yahudilerin recm cezası ile ilişkilendirip olayı aktarmıştır. Tıpkı ‘Uc b. Unuk’ adlı kişinin boyu ve eni ile ilgili aşırı mübalağalı haberler gibi. Bu da ne hadis ne sahabiden gelen bir rivayettir. Ehli kitabın rivayet ettiği eski bir haberdir, yani uydurmadır. (İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Menârü’l-münif, s. 77; Ali el-Kari, el-Esrarü’l-merfua, s. 447-448) Yani sahabe, bir alimin sözü veya bazen de uydurma hadisler Efendimizin hadisleri diye zannedilse de, gerçek durumu İslam alimleri ortaya çıkarmış ve eserlerine açıklamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Keler (kertenkele cinsi bir hayvan) hakkında Hz. Muhammed (sav): &#8220;Onu ne yerim ne yenmesini yasaklarım. Onu ne helal kılarım ne haram.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyururken birçok sahabe keler yemiştir. İlk ravi hadisin birinci bölümünü rivayet ettikten sonra, kendisi şahsi görüşünü eklemiş, &#8220;Ne helal haram kılarım.&#8221; mealindeki söz sonradan hadise eklenmiştir. Yani ravi Peygamberimizin sözünden bu anlamı çıkarmıştır. Daha sonraki zamanlarda ise raviler bu eklemeyi de hadisin aslından zannedip rivayet etmişlerdir. Başka bir hadis ise olayı açıklamaktadır. Efendimiz keler yiyenleri görünce, &#8220;Yiyiniz, şüphesiz o helaldir, onu yemenizde bir mahsur yoktur. Lakin o benim kavmimin yiyeceği değildir.&#8221; (Buhari) buyurmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir hadisinde Peygamberimiz, &#8220;Ben eğlence ve şakadan değilim; eğlence ve şaka da benden.&#8221; (Tac, II/346) buyururken, başka hadislerde şaka yaptığı, eğlenenleri izlediği (Buhari), Hz. Aişe ile yarıştığı (Hanbel) rivayet edilir. Hz. Muhammed Müslüman vakarına aykırı olmadan eğlenmiş, gülmüş, şaka yapmıştır. Yoksa boş, batıl, yalan, gıybet vb. şeylerden uzak durmuştur. Peygamberimiz diğer bir hadisinde, &#8220;Nikahı ilan ediniz! Ve nikahta def çalınız.&#8221; (Buhari) buyurmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Vücudunu dağlattıran da, okuyup üfleten de Allah&#8217;a tevekkül etmemiştir.&#8221; (Hanbel) hadisi, &#8220;hacamat ve ateş dağlamasını tedavi olarak öneren&#8221; (Buhari, Müslim) hadis ile ihtilaflı değil midir? Cahiliye Araplarında şöyle bir adet vardı: Hastalığa yakalanmamak, hasta olmamak için sağlam birisini dağlanırdı. Onlar çocuklarını ve gençlerini kendilerinde hastalık olmadığı halde dağlardı. Onlar bu dağlamanın, çocukların sıhhatini koruyacağına ve hastalıkları onlardan uzaklaştıracağına inanırlardı. Aynı durumu develer için de yaparlardı. Halbuki dağlanmakla hastalıklardan korunacağını zannetmek İslam&#8217;a aykırı bir görüştür. İkinci hadis ise tedavi amaçlı (mesela kanın durması için) dağlanmadan bahseder ki, bu caizdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir hadisinde Rasulullah ayakta su içmeyi yasaklarken (Hanbel), İbn&#8217;ü-l Ömer&#8217;den gelen bir rivayette (Buhari) ise O&#8217;nun &#8220;Ayakta su içtiği&#8221; rivayet edilmektedir. Araplar birisine: &#8220;Bizim işimizi görmek için kalk.&#8221; dediklerinde o kişinin kalkmasını değil, yürüyerek veya koşarak işlerini görmesini isterler. İlk hadisteki ayakta durmaktan maksat ‘yürümek’ anlamındadır. Yürüyerek yiyip içmek yasaktır. Çünkü boğazına tıkanma, göğsüne su kaçma ihtimali mevcuttur. İkinci hadiste belirtildiği şekilde yani ayakta, ama yürümeden, su içmek ise caizdir. Ama Efendimiz sağlık açısından uygun görmediği için ve alışkanlık haline getirilmesini istemediği için özellikle ayakta su içmeyi ümmetine tavsiye etmemiştir. Yani asıl olan ayakta su içmemektir ama zorunlu hallerde veya zemzem içerken (Buhari, Hac 76, Eşribe 76; Müslim, Eşribe 117-119) ayakta içilebilir. (Kaynaklar:  İbn Kuteybe; Te&#8217;vilu muhtelifi&#8217;l hadis; Muhammed Ebu Şehbe, Difaun ani&#8217;s-sunne)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-7396" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/oryantalist-hadis-anlayisi-ve-elestirisi-1.jpg" alt="" width="101" height="148" /> Prof Ahmet Yücel, Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><b> </b></span></p>
<div dir="auto" style="text-align: justify;"> </div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-7444" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hadis-300x219.jpg" alt="" width="166" height="121" /></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/hadis-sunnet-mudafaasi.html">Hadis, Sünnet Müdafaası</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/hadis-sunnet-mudafaasi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Te&#8217;vîlu Muhtelifu&#8217;l-Hadîs</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/tevilu-muhteliful-hadis.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/tevilu-muhteliful-hadis.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2015 07:44:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelifu'l-Hadîs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=6245</guid>

					<description><![CDATA[<p>Te&#8217;vilu Muhtelifu&#8217;l-Hadis Metni sorunlu gözüken bir hadisi duyduğumuzda önce şu soruları sormamız gerekir: Hadisin kaynağı nedir? Sahih kaynaklarda geçiyor mu? Geçiyor ama zannımızca manası sorunlu gözüküyor ise o hadisi hemen reddetmek yerine İslam alimleri hadisi nasıl yorumlamış, ona bakmak gerekir. Çünkü bizden daha fazla hadislere ulaşabilen muhaddisler çelişkili gözüken hadislerin akli ve İslami sınırlar içinde [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tevilu-muhteliful-hadis.html">Te’vîlu Muhtelifu’l-Hadîs</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 class="wp-block-heading"><span style="color: #000000;"><strong> </strong></span><strong>Te&#8217;vilu Muhtelifu&#8217;l-Hadis</strong></h2>



<p>Metni sorunlu gözüken bir hadisi duyduğumuzda önce şu soruları sormamız gerekir: Hadisin kaynağı nedir? Sahih kaynaklarda geçiyor mu? Geçiyor ama zannımızca manası sorunlu gözüküyor ise o hadisi hemen reddetmek yerine İslam alimleri hadisi nasıl yorumlamış, ona bakmak gerekir. Çünkü bizden daha fazla hadislere ulaşabilen muhaddisler çelişkili gözüken hadislerin akli ve İslami sınırlar içinde olduğunu çoğu kere ispat etmiştir. Mesela, ayakta su içmek konusu gibi. Anlamı sorunlu gözüken bazı hadislerin doğruluğunu da bilim zamanla da ispat etmiştir: Sinek, sidik, tükürük hadisleri gibi. (Detay için, ‘Ateistlere cevap’, ‘Turan Dursun&#8217;a cevaplar’ ve ‘İlhan Arsel&#8217;e cevaplar’ adlı yazılarımıza bakılabilir) Ehl-i Sünnet çizgisine sahip alimler, hadislerin uydurma, zayıf, sahihlerini birbirinden ayırmış, bu konuda birçok eserler ortaya koymuştur. Sorun, bizim o eserlerden haberimizin olmamasıdır! Bizler hadis alimi değiliz; hadislerden hüküm çıkarmak bizim uzmanlık alanımız değildir. Aynı konudaki tüm naslar toplanıp uzman görüşlerine başvurmadan istinbat çabası içine girmek bizleri hataya ulaştırır. Bazı sahih hadis kaynaklarında gerçekten sorunlu hadisler vardır ama onlar da çok ama çok azdır! Onları açıklamayı aklımıza değil, uzmanlara bırakmalıyız! İşte uzmanlık gerektiren bir alan</p>



<p><strong>Muhtelifu&#8217;l-Hadis ilmi</strong></p>



<p>Birbiri ile çelişir &#8216;gözüken&#8217; hadislerin gerçek mahiyetlerini açıklayan (Nevevi, et-Takrib ve’t-Teysir liMa‘rifeti Süneni’l-Beşiri’n-Nezir, s. 90; DİA, Muhtelifu’l-hadis maddesi) bilim dalıdır. Ama ne yazık ki tıpkı Mevzu/uydurma hadis&nbsp; çalışmaları gibi, bu alandaki birçok eserden ve çalışmadan günümüz Müslümanları pek haberdar değildir. Bu da doğal olarak, sorun gibi görünen hadislere muhatap olan Müslümanların hadislere olan güvenini sarsmaktadır. Bu özet çalışma ile bu ilim dalını tanıtmayı, benzer rivayetlerle karşılaşınca kıyas ile çelişkili durum olamayacağı mantığına ulaşılmasını veya en azından bir cevap olduğunun bilinmesini amaçlamaktayız.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>&#8220;Birinizin ayakkabısının tasması koptuğu zaman, tek ayakkabı ile yürümesin.&#8221; (Buhari, Hanbel, Tirmizi) Hz. Aişe&#8217;den rivayet edilmiştir ki: &#8220;Bazen Rasulullah ayakkabısının tasması kopardı da onu tamir ettirene kadar tek ayakkabı ile yürürdü.&#8221; (Tirmizi) Bir kimsenin ayakkabısının tasması kopunca ya ayakkabıyı atar ya da onu tamirciye götürene&nbsp; kadar tek ayakkabı ile yürür. Yani ortada bir çelişki yoktur.</p>



<p>&#8220;Rasulullah ayakta bevletmedi.&#8221; (Hanbel) Huzeyfe&#8217;den gelen rivayette ise &#8220;Rasulullah&#8217;ın ayakta bevlettiği&#8221; (Buhari, Hanbel) rivayet edilir. Rasulullah normal zamanlarda asla ayakta bevl etmemiştir. Fakat çamur veya pislik sebebiyle oturmanın mümkün olmadığı yerlerde istisnai bir durum olarak ayakta bevletmiştir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>&#8220;Ben&nbsp; şüphe etmeye babam (Atam) İbrahim&#8217;den daha layığım.&#8221; (Buhari, Hanbel) Bu İbrahim&#8217;ın şahsına hakaret değil midir? Bakara 260. ayet inip, Müslümanlar: &#8220;İbrahim (as) şüpheye düştü ama bizim peygamberimiz düşmedi.&#8221; demeleri üzerine Rasulullah&#8217;ta tevazu ile İbrahim&#8217;i kendinde üstün tutarak yukarıdaki sözü söylemiş, yani &#8220;Ben ondan daha aşağı derecede olduğum halde şüpheye düşmedim, o nasıl şüphe eder?!&#8221; demek istemiştir.</p>



<p>Yüzüncü yıldan bahsederken, &#8220;Muhakkak ki o gün yeryüzünde nefes alan hiç bir insan kalmayacaktır.&#8221; (Hanbel) Halbuki hâlâ insanlar yaşamaktadır. Rasulullah &#8220;Yeryüzünde o gün sizden hayatta kimse kalmayacak.&#8221; demiştir. Ravi &#8220;Sizden&#8221; kelimesini düşürmüştür. Benzeri durum &#8220;Uğursuzluk üç şeydedir, at, ev, kadın.&#8221;&nbsp; hadisinde de olmuştur. Ravi Ebu Hureyre: &#8220;cahiliye -İslam öncesi- döneminde uğursuzluk 3 şeydedir.&#8221; şeklindeki rivayetin baş tarafını duymamış, sonradan sohbete iştirak etmiş, o da sanki İslam&#8217;ın görüşü imiş gibi bu hadisi rivayet etmiş, Hz. Aişe ise duruma sonradan açıklık getirmiştir. &nbsp;</p>



<p>&#8220;Güneş ve ay kıyamet günü dürülüp sarılarak ateşe atılmış iki öküzdürler.&#8221; (Buhari) Güneş ve ayın günahı ne? “Şüphe yok ki siz de, Allah&#8217;ı bırakıp taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz, oraya gireceksiniz.” (Enbiya, 98) Tarihte ‘şemsi’ler, astroteologlar; günümüzde ezidiler, Japonya&#8217;da şintoistler ve Uzak Doğu öğretilerinde hâlâ devam eden güneş, aya tapınanlara kıyamet günü en büyük azap, onların taptıkları ile beraber cehenneme atılmaları olacaktır. Kısaca İbrahim 33. ayetinde belirttiği gibi, Allah&#8217;ın emirlerini yerine getiren ay, güneş yine cehenneme bir görevli olarak girecek, azap gören değil, azap vasıtaları olacaklardır. Hadiste de öküz kelimesi özellikle bu anlamda kullanılmıştır ki, tarihte Yahudi, günümüzde Hindular hâlâ ineklere tapmaktadırlar.</p>



<p>Rasulullah (sav): &#8220;Asla hiç bir peygamber Allah&#8217;ı inkar etmemiştir.&#8221; derken, Buhari ve Hanbel&#8217;den rivayet edilen hadiste: &#8220;Küçük yaşta iken iki meleğin kendisine gelip kalbinden bir kan pıhtısı çıkardıktan sonra kalbini yıkadıklarını ve yerine koydukları.&#8221; rivayet edilir. Burada bir tenakuz, ihtilaf yok mudur? Rasulullah hanif dini üzere idi. Asla putlara tapmamış ve daima tek yaratıcıya inanmıştır. Ama tabii ki islam dini gelene dek imanın detayları hakkında bilgi sahibi değildi: &#8220;Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun.&#8221; (Şura, 52) İkinci hadis Rasulullah&#8217;ın peygamberliğe hazırlık aşamasında olan bir olaydan bahsetmektedir, yoksa olayın Allah&#8217;a iman konusuyla bir alakası yoktur. (Ebu Şühbe, Difaun ani&#8217;s-Sunne, II/115)</p>



<p>&#8220;Ümmetim yağmura benzer başı mı hayırlıdır, sonu mu belli olmaz.&#8221; (Tirmizi) buyrulurken diğer bir hadiste ise, &#8220;Ümmetimin hayırlısı benim peygamber gönderildiğim asırdır.&#8221; (Hanbel) buyurulmaktadır. İkinci hadis doğrudur, esastır. Birinci hadis ise sonradan gelenlere iltifat, taltif için söylenmiş bir sözdür. Ashaba yakın olduklarını ifade eder. Tıpkı bir sahabe (Tihame) hakkında: &#8220;O bal tulumuna benzer, sonu mu , başı mı iyidir, bilinmez.&#8221; (Hanbel) hadisi gibi.</p>



<p>&#8220;Beni Yunus (as)&#8217;dan üstün tutmayın. Peygamberler arasında üstünlük tercihi yapmayın.&#8221; (Buhari, Hanbel) , denirken diğer hadiste: &#8220;Ben kendisi için yer yarılıp parçalanacak (kabirden çıkacak olan) ilk kimseyim -övünmüyorum- &#8221;&nbsp; (Hanbel) dediği rivayet edilir. Birinci hadis esastır. Bu konuda ayette vardır: &#8220;O&#8217;nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz.&#8221; (Bakara, 285) İkinci hadis -zaten övünmüyorum- diyerek de işaret edildiği gibi, gerçekleşecek bir olay ifade edilmektedir; Kıyamet günü ilk dirilecek olan Rasulullah (sav)&#8217;dir. Bu bir vakıa, realitedir ve olacak olan bir şeyin ifadesi de kibir değildir.</p>



<p>&#8220;Kalbinde hardal tanesi kibir olan cennete giremez.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyurulurken, &#8221; Zina etse de, hırsızlık etse de &#8216;Lailahe illellah &#8216; diyen cennete girer.&#8221; (Buhari, Hanbel, Müslim) buyurulmuştur, tenakuz değil midir? Hadislerin çeşitleri vardır, kimi tenzih (sakındırma), kimi teşvik (yönlendirme) hadisleridir. Mesela&nbsp; Rasulullah (sav) &#8220;Cemaatle namaz kılmayanın evini yakasım gelir.&#8221; veya &#8221; Kim ki 4. kez sarhoş yakalanır, onu öldürün.&#8221; buyurur ama her ikisi de olunca ne ev yakma ve ne de öldürme emri vermiştir. Hiçbir müctehidde bu yönde bir fetva vermemiştir! Amaç insanı sakındırmakdır! İslam&#8217;ın o işe ne kadar olumsuz baktığını göstermektir. Birinci hadiste bu mihval üzerine değerlendirilmelidir. “Kibir kötüdür, sakınılmalıdır, cennete girmek isteyen kibre yaklaşılmamalıdır.” anlamındadır. İkinci hadis ise asıl olandır, bi-iznillah!</p>



<p>&#8220;Benim minberim cennet kapılarında bir kapı üzerindedir.&#8221; (Lisanu’l Arab, 9-381, Hanbel) ve &#8220;Benim kabrim ile minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyurulur. Halbuki birçok ayet ve hadis cennetin bu dünyada olmadığını ifade eder. (Necm,114-115; Ali İmran, 133, Buhari, VIII/I, Hanbel, I/422) Hz. Resul zikir halkalarını, ayrıca hasta ziyaretini de cennet bahçesi veya yoluna benzetmiştir. (Hanbel) Yani, ‘o amel, oralardaki ilim, o yerler -de yapılan ibadetler- cennete götürecek, cennete vesile olacak’ anlamında ifade edilen teşvik sözleridir bu tür hadisler. Zaten birinci hadiste kapı anlamındaki &#8216;Et-tur&#8217;a&#8217;&nbsp; kelimesi ‘kanal ağzı’ anlamına gelir. Yani, ‘benim minberim -den alınan bilgiler- cennete açılan bir kapıdır’ anlamındadır. Bu hadisler teşvik hadisleridir.</p>



<p>Rasulullah (sav): “Her doğan İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra ana-babası onu Yahudi, Hristiyan yapar.” (Buhari, Hanbel) buyururken sonra, &#8220;Şaki -Cehennemlik- annesinin karnında da şaki&#8217;dir. Said (cennetlik) anasının karnında cennetliktir.&#8221; (Buhari) buyururlur. Bu birçok ayet ve hadise karşıt anlamlar içeren ifadelerdir bunlar. Birinci hadis esastır, her insan İslam fıtratı üzerine doğar! İkinci hadis ise lavhi mahfuzdan bahsetmekte, insanların cennetlik veya cehennemlik olduklarını Allah&#8217;ın ezelden bildiği ifade edilmektedir. Yani kaderle alakalı bir konudur ikinci hadiste anlatıllar. Allah her şeyi önceden bilir ki, bu konu&nbsp; ‘Kader’ adlı&nbsp; yazımızda ele alınmıştır.</p>



<p>Bir hadisinde Peygamberimizin kabir ehli ile konuştuğu ifade edilir. (Buhari, Hanbel) Halbuki Allah &#8220;Sen kabirde olanlara sesini duyuramazsın, sen ölülere sesini duyuramazsın.&#8221; (Fatır, 22; Rum, 52) buyurmaktadır. Ayetlerdeki ölülerden kasıt yaşayan ölülerdir, İslam&#8217;a kulaklarını tıkamış, duymaz, hak/hakikat cahilleridir! Yani ‘ölü gibi gerçeğe karşı duyarsız, önyargılılara mesajı iletemezsin’ denmektedir. Bu konuda ‘Kur’an&#8217;da teşbih’ başlıklı yazımıza da bakılabilir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Efendimiz &#8220;Senden benim ve akrabalarımın zenginliğini isterim.&#8221; (Hanbel) buyururken diğer hadisinde, &#8220;Allah&#8217;ım beni ‘miskin’ yaşat.&#8221; (İbni Mace, Tirmizi) buyurmaktadır. Bu zıt değil midir? Miskin kelimesi &#8216;Sukun&#8217; kelimesinden türemiştir. Arapçada bir kişi yumuşak huylu olduğu, tevazü gösterdiği olduğu zaman ‘temeskene&#8217;r-raculü’:&nbsp; Adam miskinleşti denir. Ayrıca İslam fakirliği teşvik etmez, aksine birçok ibadet için zengin olunmalıdır: Zekat, hac, kurban gibi. Ama zengin de olunsa tevazu/alçak gönüllülüğü teşvik eder. Yani ikinci hadisteki miskin, ‘sadece Allah&#8217;a muhtaç olan, alçak gönüllü kimse’ anlamındadır.</p>



<p>&#8220;Zina eden, zina ederken mü&#8217;min değildir, hırsız da hırsızlık ederken mü&#8217;min değildir.&#8221; (Buhari) Başka bir hadiste, &#8221; Zina etse de, hırsızlık etse de &#8216;Lailahe illellah&#8217; diyen cennete girer.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyrulur. Birinci hadisten kasıt; ‘Bu kişilerin imanı o işi yaparken ‘kamil iman’ değildir.’ anlamındadır. ‘Zina &#8220;ederken&#8221; müminlik sıfatı&nbsp; kalkar, imanı kamillikten uzaklaşır, ta ki tövbe edene dek’ denmek istenmektedir. Bu hadis de tenzih hadislerindendir. Mesela &#8220;Komşusu aç iken tok yatan iman etmiş olmaz.&#8221; (Buhari, Müslim, Tirmizi)&nbsp; hadisi gibi. İkinci hadis ise asıldır.</p>



<p>Rasulullah (sav): Deri dibağatlandı (işlendimi)&nbsp; mı temiz olur.&#8221; derken başka bir hadiste de ölü bir koyunu görünce: &#8220;Derisinden faydalansa idiniz ya!&#8221; (Buhari, Hanbel) buyurur. Ama başka bir hadisinde ise, &#8220;Ölü hayvanın ne derisinden ne sinirinden faydalanın.&#8221; (Hanbel) buyurduğu rivayet edilir. Son hadiste geçen &#8216;El-ihab&#8217; kelimesi, ‘dibağatlanmamış deri’ için söz konusudur. Dibağatlanınca bu durum ondan kalkar. Yani &#8220;Dibağatlanmamış deriyi dibağatlanıncaya dek kullanmayın.&#8221; denmektedir. Nitekim &#8220;Ne de sinirinden&#8221; sözü de bunu açıklar. Çünkü sinir dibağat kabul etmez. Başka hadiste bu konuya açıklık getirir: Rasulullah (sav) Meymune annemizin azadlı&nbsp; cariyesine ait bir hayvan ölüsüne rastlayınca: &#8220;Onun derisini alsalar ve dibağatlayıp kullansalardı ya!&#8221; buyurmuştur. (Hanbel) Demek ki ayet ve hadislerde asıl olan o nasların amaç, ruhunu kavrayabilmektir. Bu da&nbsp; tek bir ayet veya hadisle olmayabilir.</p>



<p>Bir hadiste: &#8220;Kıyamet günü Allah&#8217;ın görülebileceği.&#8221; (Buhari, Hanbel) bildirilir. Halbuki A’raf, 143. ve En’am, 103. ayetler Allah&#8217;ın görülemeyeceğini bizlere bildirir. Ayetler ‘dünyada’ Allah&#8217;ın görülemeyeceğini anlatırken hadis ise kıyamet gününden bahsetmektedir. Allah&#8217;ın mümin kullarına ilahi hediyesi anlatılmaktadır. Kıyamet, 22-23. ayetler de hadisi doğrulamaktadır: &#8220;O gün bir kısım yüzler rablerine bakarak mutlulukla parıldayacak.&#8221;</p>



<p>Hz. Muhammed cünüp iken uyumak istediğinde namaz abdesti gibi abdest alırdı. (Buhari, Hanbel) şeklinde bir rivayet varken başka bir rivayette: &#8220;Suya el sürmeden cünüp olarak uyuduğu.&#8221; (Hanbel) rivayet edilir. Bu ikisi de caizdir. Belki de toprak ile teyemmüm almıştır bu husus belirtilmemiştir ama efdal olan abdest alıp uyumaktır. Namaz vakti geçirmemek ise farzdır, bu zaten söz konusu bile değildir! Hz. Muhammed (sav) her zaman en efdal olanı yapardı ama ruhsat, izin olduğunu göstermek için bazen istisnai bu tür&nbsp; uygulamalar da yapar, bu ruhsatı ümmetine örnek olarak gösterirdi.</p>



<p>Maymunların zina ettiğinden dolayı bir maymunu recmettiğini rivayet edilir. (Buhari) Recm Yahudilerde var. Maymunlar Yahudi mi? Bu hadis değil, Amr b. Meymun&#8217;dan gelen bir haberdir. Bu sahabe bir maymunu taşlayan maymunları görünce Yahudilerin recm cezası ile ilişkilendirip olayı aktarmıştır. Tıpkı ‘Uc b. Unuk’ adlı kişinin boyu ve eni ile ilgili aşırı mübalağalı haberler gibi. Bu da ne hadis ne sahabiden gelen bir rivayettir. Ehli kitabın rivayet ettiği eski bir haberdir, yani uydurmadır. (İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Menârü’l-münif, s. 77; Ali el-Kari, el-Esrarü’l-merfua, s. 447-448) Yani sahabe, bir alimin sözü veya bazen de uydurma hadisler Efendimizin hadisleri diye zannedilse de gerçek durumu İslam alimleri ortaya çıkarmış ve eserlerine aktarmışlardır!</p>



<p>Keler (kertenkele cinsi bir hayvan) hakkında Hz. Muhammed (sav): &#8220;Onu ne yerim ne yenmesini yasaklarım. Onu ne helal kılarım ne haram.&#8221; (Buhari, Hanbel) buyururken birçok sahabi keler yemiştir. İlk&nbsp; ravi hadisin birinci bölümünü rivayet ettikten sonra, kendisi şahsi görüşünü eklemiş, &#8220;Ne helal haram kılarım.&#8221; mealindeki söz sonradan hadise eklenmiştir. Yani ravi Peygamberimizin sözünden bu anlamı çıkarmıştır. Daha sonraki zamanlarda ise raviler bu eklemeyi de hadisin aslından zannedip rivayet etmişlerdir. Başka bir hadis ise olayı açıklamaktadır. Efendimiz keler yiyenleri görünce, &#8220;Yiyiniz, şüphesiz o helaldir, onu yemenizde bir mahsur yoktur. Lakin o benim kavmimin&nbsp; yiyeceği değildir.&#8221; (Buhari) buyurmuşlardır.</p>



<p>Bir hadisinde Peygamberimiz, &#8220;Ben eğlence ve şakadan değilim; eğlence ve şaka da benden.&#8221; (Tac, II/346) buyururken, başka hadislerde şaka yaptığı, eğlenenleri izlediği (Buhari), Hz. Aişe ile yarıştığı (Hanbel) rivayet edilir. Hz. Muhammed Müslüman vakarına aykırı olmadan eğlenmiş, gülmüş, şaka yapmıştır. Yoksa boş, batıl, yalan, gıybet vb.&nbsp; şeylerden uzak durmuştur. Peygamberimiz diğer bir hadisinde, &#8220;Nikahı ilan ediniz! Ve nikahta def çalınız.&#8221; (Buhari) buyurmuştur.</p>



<p>&#8220;Vücudunu dağlattıran da, okuyup üfleten de Allah&#8217;a tevekkül etmemiştir.&#8221; (Hanbel) hadisi, &#8220;hacamat ve ateş dağlamasını tedavi olarak öneren&#8221; (Buhari, Müslim) hadis ile ihtilaflı değil midir? Cahiliye Araplarında şöyle bir adet vardı: Hastalığa yakalanmamak, hasta olmamak için sağlam birisini dağlanırdı. Onlar çocuklarını ve gençlerini kendilerinde hastalık olmadığı halde dağlardı. Onlar bu dağlamanın, çocukların sıhhatini koruyacağına ve hastalıkları onlardan uzaklaştıracağına inanırlardı. Aynı durumu develer için de yaparlardı. Halbuki dağlanmakla hastalıklardan korunacağını zannetmek İslam&#8217;a aykırı bir görüştür. İkinci hadis ise tedavi amaçlı (mesela kanın durması) dağlanmadan bahseder ki, bu caizdir.</p>



<p>Bir hadisinde Rasulullah ayakta su içmeyi yasaklarken (Hanbel), İbn&#8217;ü-l Ömer&#8217;den gelen bir rivayette (Buhari) ise O&#8217;nun &#8220;Ayakta su içtiği&#8221; rivayet edilmektedir. Araplar birisine: &#8220;Bizim işimizi görmek için kalk.&#8221; dediklerinde o kişinin kalkmasını değil, yürüyerek veya koşarak işlerini görmesini isterler. İlk hadisteki ayakta durmaktan maksat ‘yürümek’ anlamındadır. Yürüyerek yiyip içmek yasaktır. Çünkü boğazına tıkanma, göğsüne su kaçma ihtimali mevcuttur. İkinci hadiste belirtildiği şekilde yani ayakta, ama yürümeden, su içmek ise caizdir. Ama Efendimiz sağlık açısından uygun görmediği için ve alışkanlık haline getirilmesini istemediği için özellikle ayakta su içmeyi ümmetine tavsiye etmemiştir. Yani asıl olan ayakta su içmemektir ama zorunlu hallerde veya zemzem içerken (Buhari, Hac 76, Eşribe 76; Müslim, Eşribe 117-119) ayakta içilebilir. (Kaynaklar:  İbn Kuteybe; Te&#8217;vilu muhtelifi&#8217;l hadis; Muhammed Ebu Şehbe, Difaun ani&#8217;s-sunne.) </p>



<p><span style="color: #000000;"> </span></p>



<h2 class="wp-block-heading"><span style="color: #000000;"><strong> </strong></span></h2>



<p> </p>



<p><span style="color: #000000;"></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tevilu-muhteliful-hadis.html">Te’vîlu Muhtelifu’l-Hadîs</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/tevilu-muhteliful-hadis.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman alimlerin objektifliği</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/musluman-alimlerin-objektifligi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/musluman-alimlerin-objektifligi.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Jun 2014 11:25:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[islam alimleri]]></category>
		<category><![CDATA[objektiflik]]></category>
		<category><![CDATA[tarafsız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=5473</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oryantalist ve takipçileri olan ateistler bir taraftan hadislerin uydurma olduğunu iddia ederken (‘Hadis müdafaası’ adlı yazımıza bakılabilir) diğer taraftan da uydurulduğu iddia edilen hadisler üzerinden İslam’a saldırmaya çalışırlar. Halbuki hadisçiler hadis uydursalar, hadisleri tahrif etseler veya sadece işlerine gelen rivayetleri kaydetselerdi, Hz. Peygamberin ve İslam’ın aleyhine delil arayanlar bugün ellerinde hiçbir malzeme bulamazlardı. Benzer durum İslam [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/musluman-alimlerin-objektifligi.html">Müslüman alimlerin objektifliği</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalist ve takipçileri olan ateistler bir taraftan hadislerin uydurma olduğunu iddia ederken (‘Hadis müdafaası’ adlı yazımıza bakılabilir) diğer taraftan da uydurulduğu iddia edilen hadisler üzerinden İslam’a saldırmaya çalışırlar. Halbuki hadisçiler hadis uydursalar, hadisleri tahrif etseler veya sadece işlerine gelen rivayetleri kaydetselerdi, Hz. Peygamberin ve İslam’ın aleyhine delil arayanlar bugün ellerinde hiçbir malzeme bulamazlardı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Benzer durum İslam siyer çalışmaları için de geçerlidir. Oryantalistler hem bu yazılı eserleri uydurma-tahrif edilmiş kabul ederler hem de sonradan uydurulduğunu iddia ettikleri bu eserleri kaynak gösterip İslam&#8217;a saldırırlar! Örnekler için ‘Oryantalizm yanılgısı’ adlı yazımıza bakılabilir. Oryantalistlere sormak gerekir, eğer tahrif varsa neden İslami eserleri kaynak olarak eserlerinizde gösteriyor ve kullanıyorsunuz veya tahrif yoksa bu tahrif iddiası, bu usulsüzlük, metodolojiden yoksunluk nasıl ve ne kadar bilimsel bir yaklaşım tarzı olabilir?</span></p>
<p style="text-align: justify;">İ<span style="color: #000000;">slami eserlerden seçmece alıntılar yapılarak İslam&#8217;ı karalamaya çalışanlara öncelikle şunu hatırlatmak gerekir: Tüm bu rivayetler, Müslüman alimlerin aktardığı haberlerdir. Müslüman alimler asla bir şeyi gizleme gayreti içine girmemişlerdir. Ama haberin aktarılması ayrı, ‘delilleri ile doğru veya yanlış olduğunun tespiti’ ayrı konudur! İslam alimleri her habere doğru imiş gibi değer vermiş, eserlerine almış ve aktarmıştır. Kaynakların tek tek incelenip sahih, zayıf veya uydurma olduğunun tespit ise başka alimlerin görevidir ve uzmanlık gerektiren bir alandır. Biz hadis kitaplarını okuyanlar hadis uzmanı olmadığımız için, &#8216;rical ve mevzuat&#8217; üstadı olan alimlerin &#8216;değerlendirmelerine göre&#8217; haberleri doğru veya yanlış kabul etmek zorundayız. Nasıl ki bir mühendis doktor olamazsa her doktor da cerrah olamaz! Buradan hareketle hiç kimse de savunma ve reaksiyoner güdülerle bu yazıları yazdığımızı zannetmesin. Sahih olduğunu kabul ettiğimiz tüm hadisleri ‘sinek’, ‘tükürük’ ve ‘deve sidiği’ hadisleri gibi hem reddetmeyiz hem de kabul ederek bilimsel olarak açıklarız. (Detay için, ‘Ateistlere cevap’, ‘Turan Dursun&#8217;a cevaplar’ ve ‘İlhan Arsel&#8217;e cevaplar’ adlı yazılarımıza bakılabilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bizim kaynaklarımız, tamamen objektif olarak bir konuyla ilgili ister ‘şaz’ (genel kabule aykırı rivayet) ister ‘kıyle’ (Bu konuda ‘şöyle de denilmiştir, gerçeğe aykırı şu söz de söylenmiştir’ şeklindeki sözler) hükmünde olsun, her türlü görüş, iddia ve itirazları zikretmeyi ihmal etmez. Ama hemen arkasından söz konusu yanlış görüş, batıl iddia ve temelsiz itirazlara cevapta verir. Oryantalistler ve ateistlere ‘Müslümanların genel kabulüne aykırı iddialarda bulunma fırsatı veren şey, Müslüman bilginlerin hakikate olan derin saygılarının gereği olarak zamanında yazılıp söylenmiş şaz ve kıyle mahiyetindeki görüşleri’ kitaplarına almış olmalarıdır. Eğer alimlerimiz bunları almamış olsalardı, oryantalistler İslam hakkında şüphe uyandıracak malzemeyi bulamazlardı. Oryantalistler cımbızlama yöntemi ile kaynaklardan alıntılar yaparlar ama aynı kaynaklardaki verilen cevapları göz ardı ederler.” (Ali Bulaç, Kur&#8217;an&#8217;a Deist itirazlar, Umran, Kasım 2011, 207. Sayı, s. 60-67)  Bu duruma sadece oryantalistlerde değil ateistlerde de çok sıkça rastladığımızın altını çizelim!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler İslami kaynaklar içinde, nerede “delilsiz, merdut (İslam alimlerince doğru kabul edilmeyen, kaynakları ile iddiaları çürütülmüş), senetsiz, uydurma, güvenilmez, istisna, mürsel, munkatı” varsa bunlardan seçmece aldıkları ile İslam’a saldırmışlardır. Halbuki ilk dönem İslam alimleri eserlerine ne bulmuşlarsa almış ve aynen gelecek nesillere aktarmışlardır. ‘Onlar almış, korumuş, aktarmış, elekten, akli, ilmi, tarihi süzgeçten geçirmeyi biz sonraki nesillere bırakmışlardır.’ Zaten ‘Rivayet dönemine ait eserlerde ‘senedlerin’ zikredilmesi, hadisin sıhhatinin değerlendirilmesini muhataba bırakılması anlamına gelmektedir.’ (Prof Ahmet Yücel, Oryantalist hadis anlayışı ve eleştirisi, s. 160)  “Müslümanlar hiçbir zaman bir eseri, Kur’an’ın, İslam’ın aleyhine olacak diye yok etme yoluna gitmemişlerdir! Bunun en güzel örneği Kur’an&#8217;a aykırı olan veya İslam&#8217;la savaşmak amacıyla söylenen sözlerin İslam kitaplarında yer almasıdır.” (Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 255) “Tarih boyunca İslam atölyesinde işlenen bütün fikirlerin yongaları (küçük parçaları) sayılan şaz (istisna) fikirler dahi atılmamış, bir tarafa kaydedilmiştir.” (Faruk Beşer, Bana bir İslam ısmarlayın ki, Yeni Şafak, 23.12.2018) “Hz. Muhammed&#8217;e sahte Peygamber diyenler de (adları sayılamayacak kadar çok Hristiyan ve Yahudi oryantalistler) Ona, dürüst, samimi hatta kahraman diyenler de (E. Gibbon, A. Schimmel, H. Grimme, A. Reland, H. Stubbe, T. Carlyle, R. Arnaldez, Davenport, Higgins, Lamartine, Hammer, Goethe, L. Massignon gibi) büyük oranda ‘aynı kaynakları’ kullanmışlardır. Buradaki ‘fark, ön yargı ve ideolojik kabullerden’ kaynaklanmaktadır. (Prof. İ. Sarıçam, Prof S. Erşahin, Batı oryantalizminin Hz. Peygambere bakışı, Eskiyeni Dergisi, sayı 5)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam kültüründe tedvin edilen (kuralları konulup, yazılarak oluşturulan) ilk ilimler dini ilimlerdir. Bu ilimlerde ise ‘ilk dönemlerde’ hakim olan tek yöntem, nakil ve işitme yolu ile bilgi elde etme yöntemidir. Bu yöntemin en hassas noktası, herhangi bir konuda, öncekilerin ortaya koyduğu rivayetleri, ‘üzerinde herhangi bir değerlendirme yapmadan olduğu gibi’ aktarmaktır. Öyle ki bu rivayetler, onları aktaran İslam âlimlerinin ‘inancına aykırı olsa bile’ üzerinde ‘hiçbir değişiklik yapmadan olduğu gibi’ aktarmışlar, rivayetleri bir emanet gibi titizlikle korumuşlardır. Özellikle tarihsel olaylar; bu bağlamda Peygamberimizin hayatı ilgili bütün rivayetleriyle birlikte aktarılmış, rivayetler arasındaki çelişkiye bile hiç dokunulmamıştır. Çünkü bu ilimleri oluşturanların amacı bir kültür hazinesi oluşturmak, geçmişin kültürel mirasını ‘olduğu gibi’ aktarmaktır. “Taberi, eserindeki ‘rivayetleri’ teklif ve (benzerlerini bir araya getirerek) tevhit etmeyi (birleştirmeyi) bile bir tür tahrif (kasıtlı değiştirme ve bozma) olarak düşünmüş, bunları ‘aynen’ eserine yerleştirmiştir. (Dr. İhsan Arslan, Halife Muktedir’in Halifeliği ve Şahsiyeti, s. 274) Mesela “Peygamberimizin oğullarının isimleri ile ilgili ‘münker/reddedilen’ bir rivayeti İbni Asakir, münker olduğunu kabul ettiği halde rivayet etmiştir.” (İ. Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, V/308) &#8220;Büyük İslam alimleri, işittikleri bütün sözleri bir araya toplamaktan çekinmemişlerdir. Topladıkları rivayetlerin kimisinin sahih, kimisinin hasen, kimisinin zayıf olduğunu bilerek bunları kitaplarında aktarmışlardır. Onların ‘bildikleri bu bilgileri’ biz de göz önünde bulundurarak, rivayetleri kullanırken, sözleri nakleden ve rivayetlerin ‘değerlendirmelerini yapan alimlere kulak vermek’ zorundayız. Bu alimler, ‘kitaplarına topladıkları rivayetleri, senetlerine bakmadan hepsini mutlak doğruymuş gibi algılayacak bazı cahil ve kötü niyetli kişilerin çıkabileceğini hiç düşünmemişlerdi.’ Dönemleri, hangi ravinin rivayetlerinin güvenilir, hangisinin güvenilmez olduğunun ‘herkesçe bilindiği’ bir dönemdi… Hadis usulünde çok önemli bir metot vardır. Hadislerin ‘bütün rivayet yolları göz önüne alınarak’ hüküm verilmelidir. Hangi ilim dalında olursa olsun, genel sistemini bilmeden bir ilim dalı ile ilgili birkaç cümle aktararak bir fikir sahibi olmak mümkün müdür?&#8221; (Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Dr. Ekrem Keleş&#8217;in, İlhan Arsel&#8217;in &#8216;Şeriat ve kadın&#8217; adlı kitap hakkında hazırladığı eleştirel rapor, s. 11- 13,140, 149) “İslam bilginlerinin bu ilim elde etme yöntemi ve yöntem ahlakına uygun hareket ederek elde ettikleri bilgiyi kutsal bir emanet gibi korumaları, asırlar sonra, bilgi de dahil her şeyi metalaştıran modern dünya düşünürleri tarafından dibine kadar istismar edilmiş ve ahlaksızca kullanılmıştır… Taberi’nin yanında İbn-i Hişam, Zehebi, Vehb b. Münebbih ve benzeri “tarihçiler, ayrıca hadisçiler ve bir kısım tefsirciler de eserlerini aynı yöntemle” yazmışlardır. İslam düşünürlerinin ilim ve onun en değerli ürünü olan bilgi (rivayet) karşısındaki bu ahlaki tutumlarına karşın modern dünyanın tarihçileri, insanlık tarihi üzerinde istedikleri gibi oynamayı ve onları tahrif ederek oradan bir toplumsal mühendislik projesi çıkarmayı ahlaksızlık olarak görmemiş, aksine gerekli görmüşlerdir. Bu nedenle İslam bilginlerinin siyer ve tarih kitapları, Batılı tarihçiler (oryantalistler) ve toplum mühendisleri elinde birer iftira kaynağı haline getirilebilmiştir. Batıdaki oryantalistler ve onların yardakçıları boş durmamış, İslam kaynaklarındaki rivayetlerden iftira üretmeye devam etmişlerdir. Batı’da bunlar olurken ‘ülkemizdeki Batıcılar da’ hemen bu kervana katılmış, İslam’ı karalamayı sürdürmüşlerdir. Ülkemizdeki Batıcılar, bu metodolojik gerçeği iyi bildikleri halde ahlaksızca İslam bilginlerinin rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutmadan oluşturdukları eserleri kaynak göstererek İslam dinine ve onun Peygamberine saldırmaktadır. Halbuki ‘rivayet yoluyla oluşturulan eserler, işlenmemiş ham madde gibidir.’ Bu hammaddeyi sahibi işlemeden başkasının keyfine göre işlemesi ne bilimsellik ne de akademisyenliktir; bunun adı ahlaksızlıktır.” (Prof. Dr. Hasan Ayık, İslam Kültür Mirası ve İslam Âlimlerinin Bilgi Edinme Ahlakı Karşısında Modern Dünyanın Dayanılmaz Ahlaksızlığı)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman alimler, günümüzün tarafsız, bilimsel diye tanıtılan birçok aydın geçinen bilginlerden çok daha fazla objektif ve bilime saygılı idi! Müslüman &#8220;Alimler, hatalı olabileceklerini gösteren önemli bir delille karşılaştıklarında da kararlarını değiştirmişlerdir.&#8221; (Muhammed Mustafa el-A&#8217;zami, İslam fıkhı ve sünnet, oryantalist Schacht&#8217;a reddiye, s. 83) Bu konuda, başta mezhep imamlarımız olmak üzere birçok örnekler kaynak kitaplarımızda bulunmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir Müslüman’ın, İslam alimlerinin yazdığı eserlere yaklaşım tarzı nasıl olmalıdır? Bizler tefsir kitaplarında geçen israiliyat kaynaklı rivayetleri, hadislerin mevzu/uydurma olanlarını ve İslami eserlerde var olan insan kaynaklı hataları reddederken, bunlardan arınmış &#8216;tüm&#8217; tefsir, hadis, siyer vb. eserleri kaynak olarak kabul eder, savunur ve müelliflerine hürmet eder, saygı duyar, kendilerine dua ederiz. Çünkü biliriz ki, “Hz. Peygamber ve sahabeden gelen bilgiler ‘rivayetler aracılığı ile’ geldiği için kesin olmayıp zannidirler. Her rivayet ciddi bir şekilde gözden geçirilmeli, incelenmeli, sahih olup olmadığı tespit edilmelidir.” (Prof Bünyamin Erul, Y.N. Öztürk&#8217;ün kendi dilinden Hz. Muhammed (Eleştiri yazısı);  Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 172)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis Kitapları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Hadis usulünde, &#8216;aktardığı rivayetin senedini veren alimin, okuyucuyu, senette ismi geçen ravilerin güvenirliğini araştırmaya sevk ettiği’ genel bir kural olarak kabul edilir. O alim, naklettiği rivayetlerin senedini vermekle sorumluluktan çıkmış olmaktadır.&#8221; (Zehebi, et Tefsir ve&#8217;l-Müfessirun, I/212)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tirmizi: &#8216;Önce gelen birçok hadis alimi zayıf ravilerden rivayet etmiş ve onların bu durumunu da açıklamışlardır.&#8217; (Tirmizi, Sünen, V/742) “İmamı Malik&#8217;in Muvatta&#8217;sı, Buhari ve Müslim hariç, ilk dönemdeki ilmi gelenek; Hadislerin ‘güvenilir, zayıf ayırımı yapmadan’ her raviden ‘her türlü rivayetin’ bir araya getirilmesi şeklinde idi.” (Prof. Ahmet Yücel, Oryantalist Hadis Anlayışı ve Eleştirisi. 123, 158) Hicri 206 tarihinde vefat eden Yezid b. Harun: &#8216;Önceki hadis ravilerini, güvenilir zayıf ‘ayırımı yapmaksızın’ herkesten hadis yazarken buldum.&#8217; (Ramehürmüzi, s. 417, 446) demektedir. Bundan dolayı Süfyan-ı Sevri; &#8216;Hadisi, uydurma olduğunu bilmek amacıyla alırım.&#8217; (Hatib el-Bağdadi, el-Kifaye, s. 441) derken, Evzai; &#8216;Hadislerin zayıfını da öğren&#8217; (Ramehürmüzi, el-Muhaddisu’l-fasıl, s. 419) ve Ebu Hatim er-Razi, ‘Her türlü rivayeti ‘yaz ancak rivayet ederken araştır’ ve açıkla.&#8217; (Hatib el- Bağdadi, el-Cami, II/330) diyerek usulü göstermekte idiler. Dolayısı ile &#8220;Bir sözün, bir hadis kitabında geçmesi onun dine ait ‘olabileceğini’ gösterir, olduğuna dair ‘kesin’ bir kanıt vermez.&#8221; (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 19) İlk dönem hadis alimlerinin zayıf uydurma ayırımı yapmaması ne kusur ne de bir eksikliktir. Bu, zayıf veya uydurmayı kabul etmeleri anlamına da gelmez. Bu dönemsel bir usul/metot, o zamana ait bir gelenektir. Bunu bilmeli, “eserlerde hadislerin bulunmasını değil, sıhhatini, sahihliğini, doğruluğunu öğrenmeyi” öncelemeliyiz. Bu nedenle her alanda uzmanlarınca güvenilir birçok eser zaten yazılmış ve tüm rivayetler sahih zayıf ayırt edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam-ı Taberani&#8217;nin eseri olan ‘es-Sünen’, diğer sünenlere nispetle daha fazla zayıf, münker hatta ‘mevzu hadis’ içerir. İsrailiyyat konusunda ise, İsmail b. Muhammed b. el-Fadl et-Teym tarafından eleştirilmiştir. (İbn Hacer, Lisânu&#8217;l-Mizan, III/75)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Müsnedlerde zayıf ve mevzu hadis vardır. Deylemi’nin Müsned’i gibi, mevzu hadisler de oldukça fazladır.” (Prof. Dr. Yavuz Köktaş, Hadis kitaplarının değeri)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesela, &#8220;Hz. Adem su ve toprak arasında iken ben Peygamber idim.&#8221; (C. Sağır, II/89) şeklindeki rivayetin aslı, &#8220;Peygamber olarak yazılmıştım.&#8221;  (Mevzuatı Aliyyu’l-Kari, 91) şeklindedir. Başka bir rivayet de ‘Peygamber Efendimiz bir akşam da tüm hanımlarını dolaşmıştır.’ (Buhari, Gusül, 12) şeklindedir. Fakat bu rivayet farklı bir şekilde, başta hadisi rivayet eden Enes olmak üzere, “Biz kendi aramızda öyle konuşurduk.” şeklinde de ifade ettiği gibi, tüm hanımları ile cinsel ilişkiye girdiği şeklinde ekleme ile aktarılmıştır. Ortada Hz. Peygamber’den gelen bir bilgi değil -Hz. Enes’in  sözlerinden de anlaşıldığı gibi- sahabelerin kendi aralarında yürüttükleri bir tahmin söz konusudur. Yoksa Efendimiz hanımlarının ihtiyaçlarını sormak için onları ziyaret etmiştir. Bu iki örnekten de anlaşılacağı gibi, İslam tarihinde ve hadis literatüründe, aynı konu farklı şekillerde rivayet edilebilmiştir. Aynı konudaki tüm rivayetleri bir arada değerlendirmeden bir sonuca ulaşmak ise, kullanılan yanlış metot nedeni ile okuyucuyu da yanlış sonuçlara ulaştıracaktır! Odaklanmamız gereken, gerçeğe, hakikate ulaşmak için ‘Peygamberimizin hayat çizgisine uyan ve aklı kullanmayı emreden Kur’an’ın emirlerini merkeze alarak’ rivayetleri öncelemek ve tüm rivayetleri süzgeçten geçirmek olmalıdır. Önyargılı olanlar kendilerine bu geniş kaynak havuzundan istediği delileri bulup kullanabilirler. Ama asıl gerçek, yine aynı kaynakların içinde doğruyu ve hakikati arayanları da beklemektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Siyer Kitapları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Rivayetleri, kendilerine gelen haberleri gerekli titizlik ve ciddiyetle ‘tenkid süzgecinden geçirmeden eserlerine alıp nakleden’ bazı İslam tarihçileri sayesinde oryantalistler İslam&#8217;a ve onun Peygamber&#8217;ine hücum etmek için fırsat ve malzeme bulmuşlardır. ‘İbn-i İshak, İbn-i Sad, Taberi, kendilerine ulaşan rivayetleri eserlerinde naklederek, gelecek nesillere aktarmakla yetinmişlerdir, bu rivayetleri sıhhat açısından tenkide tabi tutmamışlardır.’ Oryantalistler de hadis ilmine uygulanan kriterlerin yukarıda adı geçen eserlerdeki bazı rivayetlere de uygulayınca, çok zayıf veya uydurma olan rivayetlerden hareketle gerçekleri tahrif etmişler ve ‘tarihe yalan’ söylettirmişlerdir.” (Prof. Ali Osman Ateş, Oryantalistlerin Hz. Peygamber ile ilgili iddialarına cevaplar, s. 30, 132-133)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin hayatını anlatan “İlk siyer kitaplarında rivayetlerin senedleri, hadis kitaplarında olduğu gibi değil de, ya senedin son ravisinin ismi verilerek ya da senedler tamamen atılarak aktarılmış idi. Ayrıca sened ve metinler ayrıntılı bir şekilde tenkide tabi tutulamamışlardı.” (Ünal Kılıç, Hz. Peygamberi anlama ve anlatmada kaynak ve araştırmaların yeri ve önemi; Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 114)  &#8220;İslamiyet ile ilgili yapılan eleştirilerde taassubun, ön yargının ve hatta düşmanlığın büyük rolü olduğu kesindir. Ancak bu durum, Müslüman çevrelerin gerek cevap, gerekse de kaynakların öncelikli incelenmesi konusundaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaya yeterli neden değildir. Kaynaklarımızın ciddi bir şeklide tenkit süzgecinden geçirilmesi gerekmektedir. İslam alimleri, hadis konusundaki tenkitçi kurallarını geliştirmiş ve bunu hem nakilciye hem metne uygulamıştır. Ancak, konu tarih olunca tenkit kuralları -maalesef- yumuşatılmış ve daha hoşgörülü bir tutum sergilenmiştir. Mevzu haberlerde ehli kitap kültürünün, mezhebi eğilimler ile siyasi ve itikadi çekişmelerin etkin olduğu görülür. Habercilerin fikri yapıları, siyasi ve mezhebi tercihlerinin de mutlak tespit edilmesi gerekir. Çünkü haberci/raviler dünya görüşlerine, kendi ön kabullerine göre haberleri nakletmektedir. Bir tarihçi, delil niteliğindeki belgelere ulaşması halinde bir görüş ileri sürebilir. Bu belgenin kullanımı içinde, yukarıda sayılan nedenlerden ötürü, gerekli eleştirel çalışmayı yapıp, doğru ile yalanı birbirinden ayırt etmesi gerekir. Mesela, putların içinden gelen seslerin Resulullah’ın Peygamberliğini (İbni Sad, II/167; Ebu Nuaym, II/115-125), cinlerin de hicreti haber vermesi (İbni Hişam, II/487; Taberi, I/570; Zehebi, Sire, 227) gibi İslami açıdan kabul edilemeyecek haberler, İslam’ı övme maksatlı tarih kitaplarımızda yer alabilmiştir. “ (Doç. Dr. Şaban Öz, Hz. Peygamberin siretiyle ilgili mevzu haberlerin tarihi değeri; Prof. A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı,  s. 20-21, 24-26, 48) &#8220;Temel kaynaklarda yer alan bilgilerin ve rivayetlerin kritik edilmesi ve bunlarla ilgili sonuca gidilmesi ancak ciddi bir birikime sahip olan bilim adamlarının incelemeleri ve kritik etmesi ile mümkündür.” (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 21) “Siyer hakkında yazılan eserlerdeki bilgilerin ciddi bir incelemeye tabi tutulmadan ve yeniden telif edilmeden okuyucu tarafından anlaşılması zordur. Hz. Peygamberin hayatını anlatan kitapların ‘birçoğunda sağlıklı bir rivayet kritiği yapılmadığı’, mevcudun naklinden öteye gidilmediği ve rivayetler arasındaki çelişkilere dahi dikkat çekilmediği görülmektedir. Günümüzde, bu alana dair ‘yeterli bilgisi olmayan ve usul/metot konusunda bilgisi olmayan’ kişilerin, yazılan kitaplardan fayda yerine zarar görmesi kuvvetle muhtemeldir. Nitekim istismara açık olan bir Peygamber algısına, bu türden eserler üzerinden elde edilen bilgi ya da bilgisizlik yol açmaktadır. Tarih, özellikle de siyer, din istismarı için kullanılan verimli bir alandır.&#8221; (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s s. 40, 42) “Mukaddem (önceki) İslam tarihçileri derlemeci bir rivayet metodunu izlemişlerdir. Bu metotta olaylarla ilgili doğru yanlış tüm rivayetler nakledilir ve bu arada ‘herhangi bir eleştiriye tabi tutulmazlardı.’ Dolayısı ile bu tür eserlerde uydurma, hatta İslam’la bağdaşmayan bilgilere rastlamak mümkündür. Bu tür eserlerden faydalanırken titiz bir seçim yapılmalıdır.” (Ahmet Önkal, İslam tarihinde tarafsızlık problemi, Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 79) &#8220;İslam dünyasında, sirete (Efendimizin hayatını anlatan bilim dalı) yaklaşımda bir metot eksikliği vardır. Müslüman tarihçiler, siret ilmine dair ‘bilgilerin tahliline’ yönelik metodolojik bir çaba içine girmemişlerdir.&#8221; (Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 53-54) &#8220;Siret ve kaynakların yapıcı/eleştirel bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gerekir.  İbni İshak&#8217;ın siret&#8217;i daha çok Peygamberimizin savaşlarını öne çıkarır. İbni İshak belki bir tarihçi olarak görevini yapmıştır. Bize düşen ise, ömrünün sadece 53-54 gününü savaşlarda geçirmiş Resulullah&#8217;ın hayatını büyük oranda savaşlarla anlatmaktan vazgeçip, O’nun hayatındaki insani, medeni detaylara odaklanmak olmalıdır.&#8221; (Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 410)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taberi, ‘Taberi tarihi’ diye anılan ‘Tarihü’l-Rusül ve’l-Müluk’ isimli ünlü eserinde, rivayet ve olayların üzerinde ‘herhangi bir değerlendirme yapmaksızın, olayları duyduğu şekilde aynen’ aktarmıştır. Kendisi de eserinin bu özelliklerini şöyle dile getirmektedir:  &#8220;Benim bu eserimi gözden geçirenler bilsinler ki, eserimde bulunan haberler (rivayetler), pek azı hariç olmak üzere ‘akli delillere, insanların akıllarını kullanıp düşünerek buldukları (tümel) nedenlere dayanmayıp, ancak senetleriyle aktaranları gösterdiğim haber ve rivayetlerden’ oluşmaktadır. Bu haber ve rivayetler bize nasıl nakledilmişse, biz de o şekilde alarak kitabımızda topladık.&#8221; (Ebu Cafer Muhammet Bin Cerir et- Taberi, Tarihü’l Ümem ve’l Mülûk, Daru’l Kütübi’l İlmiyye, s. 13) Taberi “Bu rivayetlerin bazılarının yanlışlığının farkında olduğu halde bu rivayetleri eserine almıştır.” (Tarihü’l Ümem ve’l Müluk I/5) Onun eserindeki “Özellikle İslam öncesi döneme ait rivayetler, hurafelerle doludur ve bunu kendi de ifade etmektedir.” (Şemdettin Günaltay, İslam tarihi kaynakları, s.41-43) &#8220;Taberi tarihinde bazı sağlam rivayetler dışında bazı olaylarla ilgili ‘zayıf haberleri’ de eserine aldığı bilinmektedir. Bu onun dikkatsizliği değil, o olay hakkındaki ‘her şeyi kaydetmeyi bir metot olarak kabul ettiği ve bu sayede araştırmacılar için geniş bir imkan sunmayı istemesinden’ kaynaklanmaktadır.&#8221; (Asım Köksal, İslam Tarihi, 7/384, XIV/21; Murad Aghayev, Hz. Adem Kıssası Ekseninde Taberi Tefsirinde İsrailiyat, İlahiyat Akademi, Sayı: 19, 2023, s. 291) İslam düşmanı oryantalist Caetani bile İslam tarihi adlı eserinde &#8220;Taberi&#8217;nin eserinde mevzu hadisler, pek şüpheli isnadlar, bir takım ilaveler.&#8221; bulunduğunu söylemektedir. (Caetani, IV/420)  Hz. Ali’nin vasi/halife/imam olarak tayin edildiği şeklinde üretilen ve rivayet eden ravilerin tamamı ya meçhul veya cerh edilmiş (incelenip yalancı olduğu ortaya çıkmış) olan ‘İnzar hadisesi’ (Peygamberimizin söylediği iddia edilen, ‘Ali, içinizdeki kardeşim, vasim ve halifendir.’ sözü), İbni İshak ve İbni Sad’ın kitaplarında yer almazken, daha sonraki yazarlardan olan Taberi’de (Taberi, I/542) yer almıştır. (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 44) Zaten, &#8220;Haber uydurmada en gayretli mezhep konumunda olan da Şia&#8217;dır.&#8221; (Doç. Dr. Şaban Öz, Hz. Peygamberin siretiyle ilgili mevzu haberlerin tarihi değeri; Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı,  s. 43) &#8220;Şiiler, yalan hadis uydurmuşlardır.&#8221; (Osman Keskioğlu, İslam Hukuku, s. 64-65) &#8220;Siyasi fırkalar içinde hadis uydurma hareketini de ilk Şia başlatmıştır.&#8221; (TDV İslam Ansiklopedisi, Mevzu maddesi) Meşhur N. Belağa açıklayıcısı Şii alim İbn Ebi&#8217;l Hadid de, &#8220;Şiiler, başlangıçta imamları hakkında çeşitli hadisler uydurmuşlardır. Onları hadis uydurmaya sevk eden neden, hasımlarının düşmanlığı idi.&#8221; demektedir. (İbn Ebi&#8217;l Hadid, Şerhû Nehcül Belağa. III/26) “Taberi tarihinde, Muhammed Bin Saib el-Kelbi, Mukatil bin Süleyman, Muhammed Bin Ömer el-Vakidi gibi itham edilmiş şahsiyetlerden rivayetler de yer almıştır.” (Prof Dr İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, II/148) “Taberi Tarihi’nde yer alan İsraili rivayetlerde tabiat ve yaratılış kanunlarına son derece aykırı, ismet sıfatına ters düşen Peygamberlik tasvirleri, melek olgusuna aykırı olarak niteleyebileceğimiz anlatımlar yer almaktadır. Bu rivayetleri kabul etmek mümkün değildir.” (Serap İnce, Taberi’nin Tarihu’l- Ümem ve’l-Müluk adlı eserinde israiliyat, s. 112) Yine “Taberi&#8217;nin tefsirinde zayıf rivayetlere de rastlanmaktadır.” (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 111) İbnu’l Arabi’nin dediği gibi, &#8220;Taberi, asılsız birçok rivayet aktarmıştır.&#8221; (Süleyman Ateş, Din Bu 1, s. 215)  ve bu konuda çok eleştiri almıştır. (Fatih Kanca, Taberî’nin Tarihu’l-ümem ve’l-müluk’de esbab-ı nüzul, Kilis İFD, Sayı: 9, 2018,  s. 422)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Suyuti, tarih alanında yazdığı ‘Tarih’u-Hulefa’ adlı eserinin giriş kısmında şöyle bir başlık açmıştır: ‘Emevi halifelerine karşı uyarı niteliğindeki hadisler.’ Burada Emevi hilafetini kötüleyen bazı haberleri verir ve sonra yeni bir başlık açar: ‘Abbasi halifeliğini müjdeleyen hadisler.’ (Suyuti, s. 13-18) İşin ilginç yanı Suyuti’nin vefatından (1505) tam 250 yıl önce Abbasi sultasının sona ermiş olmasıdır. (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 79) Buradan da, Suyuti’nin, içinde olduğu kültürden etkilendiği ve bazı hadisleri rivayet ederken yeterince dikkat etmediği anlaşılmaktadır. Nitekim Suyuti, “hadis değerlendirmeleri ve naklinde “mütesahil” (gevşek) davranmakla tenkit edilmiştir.” (A. Ebu Ğudde, Abdulhayy el-Leknevi’nin el-Ecvibetu’l-Fadıla li’l-Es’ileti’l-Aşerati’l-Kamile’sine ta’lik, s. 130) Yine “Suyuti&#8217;nin, ‘birçok konuyu incelemeden nakletmekle yetindiği’ bilinen bir özelliğidir.” (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 470) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İbni İshak’ın ünlü eseri ‘es-Siret’ için de aynı şey söz konusudur. O da duyup elde ettiği her haberi kitabına, ‘hiçbir akıl süzgecinden geçirmeden aynen’ alıntılamıştır. Hatta bu nedenle Ebu Abdillah O’nu huccet (delil, kaynak) kabul etmemiştir. İbn-i Main: “Muhammed: İbni İshak sikadır (güvenilir bir kişidir) ancak huccet değildir.” en-Nesai ise onun için, “kavi” (rivayetleri destekli) değildir.” demiştir.” (Zehebi, Mizanu’l-İtidal, III/499; İbni Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, V/31) Darekutni de benzer ifadeler kullanır: “Delil kabul edilmez ama kendisiyle itibar olunabilir.” (Zehebi, III/469; İ. Hacer, V/32) Süleyman et-Teymi ve Hişam b. Urve, “O kezzabtır’ (Çok yalan haber yazmıştır), Yahya el-Kattan ise, “O yalancıdır.” demişlerdir. (Zehebi, III/471) İmamı Malik de onu “itham etmiş ve cerh etmiştir. (eleştirmiştir.)” (Zehebi, III/469) İbni İshak için İbn-i Ebi Fudeyk, “O’nu ehli kitaptan (Yahudi ve Hristiyanlardan) bir şeyler yazarken gördüm.” demektedir. &#8220;İbn-i İshak&#8217;ın israiliyattan rivayetleri naklettiği de olmuştur.&#8221; (Mustafa Fayda, DİA, İbn İshak, XX/95; Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 140) En ilginç değerlendirmeyi ise, Ebu Davud et-Tayalisi yapar: “Bana, ‘sika (güvenilir) bir kimse haber verdi.’ deyince kendisine ‘kim o?’ diye soruldu. İshak da, “Yakub el-Yahudi’dir.” dedi.” (Zehebi, III/470, 471)  Hadis üstadı İbni Hacer de, Ahmed b. Hanbel&#8217;in İshak&#8217;ı hadis konusunda, İbni Seyyidin-Nas&#8217;ın da ravileri atlayarak rivayet ettiği için onu eleştirdiğini bildirmektedir. Ahmet Emin ise, İshak&#8217;ın zikrettiği şiirlerin sahihliğini (doğruluğunu) araştırmadığını belirtir. (İslam tarihi ve tarihçileri, s. 37)  İbni Hişam, kendi siretini yazarken “üstadı İshak’ın &#8216;siretindeki delili olmayan şeyleri&#8217; kendi kitabına almadığını” ifade eder. (İbni Hişam, Siret, s. 39) Oryantalist  Michael Cook, İbni İshak&#8217;ın zamanında uydurma rivayetlerin çok yaygın olduğunu, eserini şifahi/sözlü rivayetlere dayandırdığını söyler. (Cook, Muhammed, s. 61)  “İbni İshak&#8217;ın eserinin asıl nüshasının ravileri, esere çeşitli sebeplerle ‘müdahale de’ etmişlerdir.” (Prof Kasım Şulul, J. M. B. Jones&#8217;in Peygamberin savaşlarının kronolojisi başlıklı makalesinin tenkidi; Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 319) Zahidü’l-Kevseri, ehli tenkidden birçoğunun İbn-i İshak’ı ‘cerh’ ettiğini, kendisini destekleyenlerin de, bunu, bir takım şartlar öne sürerek yaptıklarını belirtmektedir. (M. Zahidu’l Kevseri, Makalat, s. 561) Buhari ve Müslim, İbn-i İshak’la ihticac (delil kabul) etmemişlerdir. Ahmed b. Hanbel, “Ondan şu hadisler -yani megazi türü- yazılır. Ancak helal ve haram söz konusu olduğunda ise şöyle birilerini -ondan daha kuvvetlilerini- isteriz.” demiştir. (Beyhaki, el Esma ve’s Sıfat, s. 418-419) “Malik ve Hişam b. Urve, İbn-i İshak’ı tekzib etmiştir, yalanlamıştır.” (Ebu’l Ferec Abdurrahman İbnu’l Cevzi, el İlelu’l Mütenahiye, I/38) Ebu Hanife indinde, İbni İshak razı olunmayan birisi idi. (Zehebi’nin Menakibu’l İmam Ebi Hanife&#8217;sine yazdığı talik, s. 59) Oldukça mutedil ve aşırı uçlardan uzak olan Aliyyü’l-Kari bile onun hakkında, &#8220;Muhammed b. İshak, Ehl-i Kitap’tan nakillerde bulunurdu.&#8221; (Aliyyül Kari, el Mevzuatu’s Suğra, s. 226) demektedir. Kevseri de, “Megazi (Hz. Muhammed’in seferleri) ilminde İbn-i İshak’ın sağlam yöntemlere dayandığı pek azdır. Megazi konusunda İbni İshak’ın ilminden razı olanlar da bunu, bilinen şartlarla yapmışlardır.&#8221; demektedir. (Zehebi’nin, Menakibu’l İmam Ebi Hanife adlı esere yazdığı talik, s. 59) &#8220;Zehebi, İbni İshak için “Yazdığı tarihinde rivayet zinciri kopuk, tanınmayan, bilinmeyen şeylerle, yalan şiirle doldurmasından başka bir günahını bilmiyorum.” derken, Nesai, “Sağlam değildir.”; Darekutni, “Sözleri kanıt olamaz.”; Süleyman et-Teymi ve  Hişam ibni Urve, “O yalancıdır.”; İmam-ı Malik, “O deccallerden biridir.”; Hammad ibn-i Seleme, “Zaruri olmadıkça İbni İshak’tan rivayet etmem.”; Yahya el-Kattan, “İshak&#8217;ın yalancı olduğuna tanıklık ederim.”; Hatib Bağdadi, “İbni İshak, kitabındaki savaş haberlerini dönemindeki şairlere gönderir ve onlardan bu olayların temasına uygun şiirler yazmalarını isterdi ki, o şiirleri de olaylara ekleyebilsin.” demektedir. (Selahattin Sönmezsoy, Kur’an ve Oryantalistler, s. 272)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İbni Kuteybe’ye nispet edilen, ‘el-İmame ve’s-Siyase’ adlı eserde de bol miktarda Şia görüşleri yer alır.” (Prof. A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 76)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahmet Bin Hanbel ve imam Şafi hadis konularında Vakidi&#8217;yi eleştirmişlerdir. Ayrıca imamı Şafii, Vakidi&#8217;nin ‘Sire’sinin yığınla yalanlarla dolu olduğunu söylemektedir. (Mevlana Şibli, Asr-ı Saadet, s. 41)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Sad&#8217;ın tarihi için ise Sabri Hizmetli, &#8216;Taberi tarihi gibi onun da eserinde görgü şahitlerinden gelmeyen, çeşitli yorum ve tereddütlere imkan tanıyan birçok rivayet mevcuttur.&#8217; demektedir. (İslam tarihçiliği üzerine, s. 126) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tefsir kitapları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abdullah İbn-i Abbas, İslam tarihinin yetiştirdiği en ünlü alimlerden birisidir. Abdullah bin Abbas&#8217;ın müstakil ‘bir tefsir kitabı yoktur.’ Fakat tefsire dair muhtelif rivayetleri vardır. İslam alimleri, tefsir kitaplarını onun rivayetleriyle süslemişlerdir. Kendisi güvenilir, alim bir zattır. Fakat onun bu güvenilirliğini suiistimal edip, onun adı ile ‘ona isnat edilerek birçok uydurma- yalan rivayette’ bulunmuşlardır. İmam-ı Şafi, &#8220;Abdullah İbn-i Abbas&#8217;tan rivayet edilen tefsire dair sahih hadislerin toplamı yüz civarındadır.&#8221; (Suyuti, El-Itkan fi Ulumi’l- Kur’an, IV/ 209; Ahmed Emin, Fecrul İslam, s. 203, M. Ebu Şehbe, Mecelletü’l-Ezher, XXV/492; A. Muhammed el- Hayfi, Taberi, s. 100,  İslam Ans. TDV, I/78) demektedir. “Tefsirde İsrailiyat konusunda ilk sırada Abdullah İbn-i Abbas yer alır. O&#8217;nun ‘şöhretini kullanıp ona nispet edilen rivayetler’ bulunmaktadır.”  (Remzi Muhammed Kemal Na‘naa, el-İsraʾiliyyat ve eseruha fi kütübi’t-tefsir, s. 128-130; İslam Ans. TDV, XXIII/200) “İbn-i Abbas&#8217;ın ağzından değişik konularda, aslında ‘onun söylemediği’ birçok rivayet nakledilmiştir.” (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 161) İbn-i Abbas&#8217;a nispet edilen ‘Tenvir-ül-Mikbas’ adlı eserin ona ait olmadığı da bilinmektedir. (İ. Cerrahoğlu, Tefsirin doğuşu, s. 99; Tefsir Usulü, s. 237; Abdullah Aydemir&#8217;in &#8220;Tefsirde İsrailiyyat, s. 86) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsrailiyat yani İslam kaynaklarında olmayan ve Yahudi din kitaplarından İslami eserlere geçen rivayetler, özellikle Yahudi iken Müslüman olan bazı mühtedilerin eski bilgilerini ayet/hadisleri açıklarken kullanmaları üzerine İslam toplumunda yayılmış ve bu rivayetler zamanla İslam&#8217;ın görüşü gibi halk arasında itibar görmeye başlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birçok konuda olduğu gibi İsrailiyat konusunda bile &#8220;İslam alimi, kendisine kadar intikal etmiş ilmi birikimi, &#8216;bir bütün&#8217; olarak kendisinden sonrakilere aktarmayı görev saymış, kendisine ulaşmış bilgiyi emanet duygusu ve büyük bir özgüven hissi içinde sonraki nesillere aktarmıştır.&#8221; (Ebubekir Sifil, Tefsirde İsrâiliyyât Meselesi) Bu ilmi sadakate sahip Müslüman alimlerin, akıl süzgecinden geçirmeden aktardıkları, ümmete miras bıraktıkları bu eserlerdeki işlerine gelen tarafları ‘uydurma, delilsiz, kaynaksız’ demeden bir araya toplayan oryantalistler, İslam’ı karalama çabasına girmişlerdir. Ama artık mızrak çuvala sığmamaktadır; Yalan, iftira, ithamlar tek tek tespit edilip cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Merhum Abdullah Aydemir&#8217;in &#8220;Tefsirde İsrailiyyat&#8221; adlı eserinden alıntılarla konumuza devam edelim: Taberi&#8217;den itibaren yetişen bazı müfessirler kendilerinden önce tedvin edilmiş eserlerden ‘ne buldularsa aynen’ benimsediler. İslam&#8217;a ‘yüzde yüz zıt olanlar bile’ bazı tefsirlerde yer aldı. (Aydemir, Tefsirde İsrailiyat, s. 18) Bazı hakikatler, efsane ve israiliyat içinde boğuldu. (s. 19)  Tabiinden sonra İsraili rivayetlerle meşhur olmuş şahıslardan birisi de İbnü&#8217;l-İshak&#8217;tır. (s. 100) Abdullah ibni Abbas: İmamı Şafii, Abdullah İbni Abbas&#8217;tan rivayet edilen tefsire dair sahih hadislerinin tamamının 100 civarında olduğunu söyler. Ebu Hureyre: Şöhret ve otoritesi istismara uğramış, hadis ve tefsir sahasında pek çok şey bu büyük insana izafe edilmiştir. (s. 88) Abdullah ibn-i Amr ibn-As: Bu sahabeden gelen, bilhassa mevkuf hadisler hususunda ulema titiz davranmış, onları almaktan kaçınmışlardır. (s. 90) Abdullah ibni Selam: Aslen Musevi iken Müslüman olmuştur. Tevrat&#8217;ı iyi bilen bir zat idi. Abdullah ibni Selam bütün yazarlara göre güvenilir bir insandır, buna rağmen bilhassa kendisinden gelen mevkuf hadisler hakkında dikkatli davranmak ve onların israiliyat olabileceği ihtimalinden uzak tutmamak gerekmektedir. Şöhreti çok büyük olan bu zatın isminin istismar edildiğini düşünmek de mümkündür. (s. 92) Temim et Dari: Aslen Hristiyan bir aileye mensup idi. Temim&#8217;den Müslüman topluma bilhassa Hristiyanlara ait bazı israiliyatın geçtiği kesindir. (s. 93) Ka&#8217;bul Ahbar: Aslen Yemen Yahudilerinden idi. Onun vasıtasıyla tefsire ‘pek çok’ israiliyat ve efsane girmiştir. (s. 95) Pek çok kez kendisi uyarılmıştır! Mesela İbni Abbas, ondan gelen bir sözü duyunca &#8220;Ka&#8217;b yalan söylüyor yalan, bu Yahudilerin sözüdür.  Ka&#8217;b bunu İslamiyet&#8217;e sokmak istiyor.&#8221; (s. 96) ve ondan gelen başka bir söz için de İbni Mesud, &#8220;Ka&#8217;b yalan söylemiş, demek o hâlâ Yahudiliğini terk etmemiş.&#8221; demiştir. (s. 97) Hz. Ömer de Müslüman olduktan sonra Tevrat&#8217;tan nakiller yapmaya devam ettiği için onu dövmüştür. (s. 98) Vehb ibni Münebbih: Aslen İranlı olan Münebbih, ‘Yahudi rivayetlerin en mühim kaynaklarından’ birisidir. (s. 99) Onun vasıtasıyla İsraili rivayetlerden bir haylisinin İslam&#8217;a girdiğini rahatça söyleyebiliriz. (s. 100) Ehli kitap mühtedisi olsun veya olmasın, ilmi ile ün yapmış İslam büyüklerinin isimlerinin istismar edildiği ve söylemedikleri pek çok şeyin onlara nispet edildiğini hatırdan çıkarmamalıyız! (s. 101) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Belki yüzde doksan oranında; tefsirle, siyerle, Peygamberler tarihi ve meğazi ile uğraşan ve akaid sahasında eser veren müelliflerin rivayetleri hiçbir tenkite tabi tutulmadan alınmıştır. “Haberleri rivayet veya dirayet yönünden ve bazen de her ikisi bakımından tetkik edenler oldukça azdır.” İsrailiyattan olan haberlerin naklinde sayısız mahzurlar vardır, birçok yönleri ile bunlar batıl ve lüzumsuzdur. (s. 198) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cenab-ı  Hak tarafından Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de belki onlarca yerde tahrif edildiği, bozulduğu, ilahi hüviyetten zalim insanların eliyle sıyrıldığı bildirilen Tevrat&#8217;a ve onun açıklamalarına ihtiyaç yoktur. (s. 352) “Bir eserin veya müellifinin büyük olması ayrıdır, o eserde israiliyatın bulunmadığı ayrıdır. İnsanlarda, herhangi bir sahada otorite kabul edilen kişilerin hata yapmayacağı, eserlerinde hatalı noktaların bulunmayacağı inancı vardır.” Sevmenin ve benimsemenin de bir sınırı ölçüsü olmalıdır. &#8220;Senin bir şeyi aşırı derecede sevmen seni kör ve sağır eder.&#8221; (Ebu Davud, edep, 116; Ahmet, V/194) Herhangi bir eserde İslami yönden küçük veya büyük bir hatanın veya hatalı bir görüşün tespit edilmesi, bazı insanları hiç de uygun olmayan bir kanaate sevk etmektedir. O da, bu eserlerin tamamen terk edilmesidir. Bu noktada “yapılacak iş, bu eserlerin iyi yönlerinden istifade etmek, eksiklerini tespit edip, ilmi usuller dairesinde edep ve terbiye dairesinde ilme, akla ve kaynaklara istinaden hataları göstermektir.” (s. 384)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç itibari ile, İslam alimlerimiz bizim tarihimiz ve dinimiz ile bağlarımızı sağlayan en sağlam köklerimizdir, can damarlarımızdır. Onlara saygı ve hürmette asla kusur etmemek, en azından ilme önem vermenin göstergesi olarak hepimizin üzerine düşen önemli bir görevdir. Fakat, alime hürmet, eserlerindeki eksiklikleri -ki, hafıza-i beşer nisyan ile maluldür; hatadan münezzeh hiç bir insan ve eser yoktur- dile getirmemize ve özellikle de bu eksiklerden hareketle İslam&#8217;a bir saldırı yapılıyorsa, saldırı konusu olan bu eksiklerin İslam&#8217;da değil, hatadan münezzeh olmayan ama aynı zamanda hatalarından ayıklandığında hürmette kendilerine asla kusur göstermeyeceğimiz alimlerden kaynaklandığını göstermemize asla engel olmamalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/objektif-olmak-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-5474" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/objektif-olmak-1.jpg" alt="objektif-olmak-1" width="169" height="169" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/musluman-alimlerin-objektifligi.html">Müslüman alimlerin objektifliği</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/musluman-alimlerin-objektifligi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaygın Kuran imajları</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/yaygin-kuran-imajlari.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/yaygin-kuran-imajlari.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Jun 2012 12:30:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran imajları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=2042</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nasıl bir Kur’an imajına sahibiz? İnsanın okuduğu kitap/metin konusundaki ön tahmini veya önyargısını oluşturan imajı, söz konusu metnin anlaşılmasında son derece belirleyici bir etkiye sahiptir. (Richard E. Palmer, Hermenötik, s.182-183) Metin hakkındaki yanlış imaj ise, metnin anlaşılmamasına ve çarpıtılmasına yol açacaktır.  Müslümanların temel dini metinleri Kur’an hakkındaki imajlarına göz atacak olursak, hemen anlaşılacaktır ki, onların [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/yaygin-kuran-imajlari.html">Yaygın Kuran imajları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nasıl bir Kur’an imajına sahibiz? İnsanın okuduğu kitap/metin konusundaki ön tahmini veya önyargısını oluşturan imajı, söz konusu metnin anlaşılmasında son derece belirleyici bir etkiye sahiptir. (Richard E. Palmer, Hermenötik, s.182-183) Metin hakkındaki yanlış imaj ise, metnin anlaşılmamasına ve çarpıtılmasına yol açacaktır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanların temel dini metinleri Kur’an hakkındaki imajlarına göz atacak olursak, hemen anlaşılacaktır ki, onların bu konuda pek çok farklı imajları, yani farklı Kur’an tasavvurları vardır. Bu farklı imajlar da farklı anlayış ve okumalara yol açmaktadır. Bu imajlardan fazlaca yaygın olanlarını şöyle sıralayabiliriz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Geçmişle İlgili Haberler Taşıyan En Doğru Tarih Kitabı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’da geçen pek çok kıssanın bazı tarihi olayları içerdiği bir gerçektir. Ancak Kur’an’da bu tarihi olayların tarih ilminde veya tarih kaynaklarında ele alındığı gibi ele alınıp nakledildiğini söylemek ciddi bir yanılgı olur. Çünkü Kur’an her şeyden önce dini bir metindir ve tarih ilminin kullandığı dilden farklı bir dil olan din dilini kullanmaktadır. (Turan Koç, Din Dili, ,17; Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s.127128; Frederick Ferre, Din Dilinin Anlamı, s. 164166) Tarihi bir olayın anlatımı bile dini metinlerde dini alana uygun olarak şekillenmekte ve farklı bir karakter arz etmektedir. Bu çerçevedeki metinler muhatabına tarihi olayları içeren kıssaları bir anlatım tekniği içinde tarih ilminin fazlaca üzerinde durmadığı mesajları ve ibretleri vurgulamak üzere anlatır. Kıssa tekniğinde, tarih ilminde olduğu gibi (Tarih ilminin konusu hakkında bk. A Zeki Velidi Togan, Tarihte Usul, Enderun Yayınları, s.711; Mübahat S. Kütükoğlu, Tarih Araştırmalarında Usul, s. 14; Kasım Şulul, İslam Düşüncesinde Tarih Tasavvuru ve Usulü, s. 106113; Mehmet Mahfuz söylemez, Klasik Dönem İslam Tarihçilerinin Tarih Anlayışı, İslami İlimler Dergisi, c.III, sayı: 2, s. 14) bir olayın nerede, ne zaman, niçin, kim ve kimler arasında vs. gibi durumların detayıyla ortaya çıkarılması hedeflenmemektedir. Kur’an’ın kıssa anlatım tekniğinde, tarih ilminde olduğu gibi, bir olay bütün detaylarıyla anlatılmamakta fakat verilmek istenilen mesajı taşıyan tarihi kesitler anlatılmaktadır. Çünkü bu olayın anlatılmasındaki temel amaç, muhataba içinde bulunduğu inanç, ahlak ve sosyal hayatla ilgili doğru inanç ve davranış biçimlerini kazandırmaktır. (Ömer Faruk Yavuz, Bir Anlatım Tekniği Olarak “Kıssa”nın rolü, Milel ve Nihal, İstanbul 2010, c.VI, sayı:1, s.125-136)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gelecek Olayları Haber Veren Kehanet Kitabı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çok yaygın olan imajlardan bir diğeri de Kur’an’ın gelecekte ortaya çıkacak hadiselerden söz etmiş olduğunun kabul edilmesidir. Bu yaklaşımın temelinde Kur’an’ın evrenselliğini ve mucizeliğini ispat etme endişesi bulunmaktadır. Bu yaklaşıma göre, Kur’an indirilmesinden itibaren bütün tarih, zaman ve zeminlerde geçerli bir kitaptır. Geçerliliğini de kıyamete kadar meydana gelecek pek çok olay ve olgusal durumları metninde şifrelenmiş bir şekilde barındırmasıyla sağlamaktadır. İlgili zaman ve zeminlere ulaşıldığında, bu şifreler deşifre edilerek yani tefsir edilmek suretiyle anlaşılmaktadır. (Muhammed Mütevelli Şaravî, Kur’an Mucizesi, s.132, 175) Kur’an, indiği tarihsel kesit dikkate alınarak anlaşılmalı yani tefsir edilmeli ve yine aynı kesitin örnekliğinde başka tarihlere yansıtılmalı, yani yorumlanmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İbadet Kitabı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ın temel amaçları göz ardı edilerek, salt ibadet kitabı olarak görülmesi de Müslümanlar arasında yaygın Kur’an imajlarındandır. Özellikle laik sistemlerle tanışan ve pozitivizmin etkisi altında kalan ulus devletler içinde yaşamını sürdüren Müslüman kitlelerin İslam’ın en temel kaynağı olan Kur’an’la irtibatları iyice zayıflamıştır. Bunun sonucu olarak da bazı çevrelerde sadece şekilsel görünüm arz eden bazı ibadet formları dışında onları dinle ya da Kur’an’la bağlayacak bir şey kalmamıştır. Bunun neticesinde de şöyle bir Kur’an imajı yaygınlaşmıştır: Kur’an sadece Cuma, bayram, mevlit, kandil, namaz, hatim ve mezarlarda okunan bir kitaptır. Kişi hayatını ibadetlerin bir kısmı dışında bütün öğretilerden uzak yaşayabilir ara sıra cuma, bayram, kandil, mevlit gibi münasebetlerde Kur’an okuyarak ve ibadet ederek sosyal hayatında yapmış olduğu bütün günahlardan arınır. Bir yakını vefat ettiğinde ona hatim ve mevlit ya da mezarında Yasin okutarak onu günahlarından arındırdığını düşünür. Böylece Kur’an onun için bir ibadet ve arınma kitabı olarak ortaya çıkar. Bir başka ifadeyle, kişi Kur’an’ın yasakladığı içki, kumar vs. gibi pek çok şeyi yapar ve emrettiği şeylerden de uzak durur fakat yine de “kalbinin temiz olduğu iddia eder” ve kutsal gecelerde ve bazı dini münasebetlerde bulunarak veya okuttuğu Yasin, hatim ve dualarla kendisini ve kaybettiği yakınlarını arındırdığını düşünür. Böyle kimselerin hayatında Kur’an bazı ibadetlerle sınırlı bir şekilde ibadet kitabı olarak işlev görür ve böyle bir imajla Kur’an’la ilişkiye geçer. Bazı Müslümanlar da inanç esasları ve ibadetler konusunda son derede dikkatli gözükmelerine rağmen ahlaki ve sosyal konularda aldırmaz gözükmektedirler. Bu tarzdaki bireyler ibadetlere son derece düşkün gözükmekte ve Kur’an’ın yasakladığı içki, kumar, zina gibi şeylerden uzak durmalarına rağmen Kur’an’ın getirdiği ahlak ilkelerinden nasiplerini almamış gözükürler. Zira bu kimseler gece namazlarını bile aksatmamalarına rağmen komşularına ve etraflarındaki insanlara kötü davranmakta, ticaretlerinde haksızlık etmekte bir beis görmemekte ve Kur’an’ın insanlara öğrettiği ahlaki tutumdan uzak bir sosyal hayat sürdürmektedirler. Bunun sebebi dünya hayatını kazanma ile ahireti kazanmanın farklı şeyler olduğunu düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Yani çokça ibadet ederek ahiretlerini inşa ettiklerini düşünmekteler ve dünyadaki davranışların ahireti inşa etmede pek etkisi olmadığını varsaymaktadırlar. Onlar, Kur’an’ın bir bütün olarak getirdiği sistemi parçalamaktadırlar. Halbuki Kur’an’ın getirdiği sistem içinde ibadetler salih amelleri besleyen ve teşvik eden bir kurucu unsur olarak yer almakta (Bu hususu namazın fonksiyonunu ifade eden şu ayet vurgulamaktadır. &#8220;Muhakkak ki namaz insanı hayasızlıktan ve kötülüklerden alıkor.” Ankebut, 29/45) ve ahiret sosyal hayat içinde gerçekleşen ameller neticesinde inşa olunmaktadır. Bazı Müslümanlar Kur’an’ı dünya-ahiret ve ibadet-salih amel bütünlüğü konusunda parçalanmıştır. (Ömer Faruk Yavuz, “Kur’an Perspektifinde Dünya Ahiret Bütünlüğü” Dinbilimleri, Eylül 2006, c.VI, sayı:3, s. 183184.) Kanaatimizce ibadet Kur’an ilişkisi konusunda sahip olunması gereken imaj: Kur’an’ın getirdiği ibadetler dahil bütün öğretiler bir bütünlük arz etmektedir. Bunlar yaşadığımız hayat boyutunda sergilediğimiz bütün davranışların sağlıklı adil ve ahlaki olmasını sağladığı gibi sözünü ettiğimiz bu davranışlar aynı zamanda ahiretimizi de inşa etmektedir. Eğer ibadetler dünya hayat boyutundaki eylemlerimizin kalitesini artırmıyorsa yani işlevsiz kalıyorsa, yanlışlıklardan uzaklaştırmıyorsa o zaman onların ahiretteki hayatı da olumlu etkilemesi düşünülemez. Bir başka ifadeyle parçalanmış ibadet-amel ilişkisi Müslüman’ın ahiretteki kurtuluşunu gerçekleştiremez. Kur’an, ahiret boyutundaki kurtuluştan bahsettiği zaman imandan hemen sonra salih amelden söz etmektedir. (Asr, 103/13; Nahl,16/97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kanun Kitabı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaygın Kur’an imajları arasında zikredebileceğimiz bir başka baskın Kur’an imajı da Kur’an’ın kanun kitabı olarak algılanmasıdır.  Bu Kur’an imajı, özellikle Müslümanların içinde yaşadıkları devletlerin uyguladıkları kanunların dini özgürlüklerini kısıtladığı ortamlarda öne çıkmaktadır. Kur’an’a gerçekten devlet yönetimini kapsayan bir kanun kitabı olarak bakılabilir mi? Her şeyden önce Kur’an’ı tek bir şeye indirgemeci yaklaşımların doğru olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira biliyoruz ki, Kur’an hitap ettiği toplumun karşılaştığı dini, ahlaki ve sosyal pek çok konularda mesajlar vermiş, hatta siyasi yönlendirmelerde bile bulunmuştur. Dolayısıyla bu noktadan hareketle Kur’an’ın inanç, ahlak, siyaset, kanun vs. “tek bir meseleye indirgenerek anlaşılmaması gerektiğini” söyleyebiliriz. Kur’an’ı, salt anayasa ya da kanun kitabı gibi görme eğilimi, Kur’an’ın amaçladığı şeyleri yansıtmaktan uzaktır. Kur’an sabit bir yönetim şekli belirlememiştir. Yaptığı şey, hangi devlet yönetim şekli olursa olsun, bu devletin adil bir devlet olması, başındaki yöneticinin de yönettikleri kimselere adaletli davranmasını vurgulamak olmuştur. (Nisa, 4/58,105; Maide, 5/42) Kur’an’da elbette ki adil bir devlet yönetimine temel teşkil edecek pek çok hüküm bulunmaktadır. Hatta Kur’an, verdiği örneklemelerle adil devlet sisteminin tümellerini ortaya koyduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu tümellere uygun işleyen her yönetim adil ve sağlıklı bir yönetim örneği oluşturacaktır. Kur’an her zaman, zemin ve dönemde hayatta olan devletlerin anayasalarına temel teşkil edecek ilkeleri barındırmakta olduğunu söyleyebiliriz. Ancak doğrudan her dönemde uygulanabilecek detay bilgileri barındırmamaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Edebiyat Başyapıtı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanların zihinlerini baştan beri meşgul eden baskın imajlardan biri de Kur’an’ın edebi bir şaheser olma imajıdır. Öncelikle Kur’an’ın mucizeliğinin edebiyat açısından mı, yoksa mesajların içeriği açısından mı olduğunun ayırt edilmesi gerekir. Genellikle Kur’an’ın nüzul ortamındaki karşıt muhataplarına meydan okuması ve bir benzerini getiremeyeceklerine dair vurgusu, cahiliye Araplarının şiir ve nesirdeki gelişmişlikleri de dikkate alınarak, edebiyat ya da edebi sanatlar açısından ele alınarak değerlendirilmektedir. Bu imaja göre vurgu, Kur’an’ın muhataplarına sunduğu mesajdan ziyade edebi üstünlüğünedir. Kur’an’ın muhataplarına benzerini oluşturma konusundaki meydan okuması ve acziyetlerini vurgulaması baştan beri genellikle Kur’an’ın edebi sanatları kullanmasındaki üstünlük olarak algılana gelmiştir. (Celaleddin Abdurrahman b. Ebi Bekr es Suyuti, el itkan fi Ulumu’l Kur’an, II/330; Mu’teraku’l Akran fi İ’cazi’l-Kur’an, s. 56; Subhi es Salih, Mebahis fi ulumi’l-Kur’an, s. 313; Muhammed Abdulazim ez Zerkani, Menahili’l İrfan fi Ulumi’l-Kur’an,  II/334) Bu sebeple de Kur’an bir edebiyat ve belagat mucizesi olarak algılanmıştır. Konu artık Kur’an’ın mucizevi bir söz sanatı kullanmış olduğu çerçevesinde ele alınarak asıl hedeflenen içerik ihmal edilmektedir. Halbuki ayetlerle asıl söylenmek istenen şey, insanların ve cinlerin bir araya gelse bile insanlara dini, ahlaki ve sosyal hayatta tutarlı bir şekilde rehberlik eden hiçbir zaman tüketilmesi mümkün olmayan tümelleri olan böyle bir kitap getiremeyecekleridir. Yani vurgu özellikle Kur’an mesajının içeriğiyle ilgilidir. Dolayısıyla icaz konusunda Kur’an’ın belagati ve fesahati konusunun ikincil bir husus olması özellikle Kur’an’ın evrenselliği açısından daha uygun gözükmektedir. Elbette ki Kur’an indirildiği dönemde edebi sanatları en güzel şekilde kullanan bir kitaptır. Bu yönüyle de edebiyatta son derece ileri olan cahiliye Araplarının dikkatin fazlasıyla çekmiştir. Ancak kanaatimizce bu durumun ötesinde asıl dikkat çeken ve kıyamete kadar kalıcı bir nitelik taşıyan husus, onun mesajlarının çelişkisiz oluşu ve bütün asırlarda geçerli olmasında yani tüketilemez evrensel bir içerik taşımasındadır. Bu imajla Kur’an’a yaklaşıldığında, onun sırf muhatabın dikkatini üzerine çekmek için kullandığı edebi yönüne odaklanıp, icazını bu noktada aramak ve içerikten ziyade şekilsel yönü öne çıkarılmaktadır. Bu da en kötü ihtimalle Kur’an’ın din, inanç, ahlak ve sosyal hayatla ilgili olarak verdiği mesajları perdelemekte ve amacın sapmasına yol açmaktadır. Böyle bir baskın imaj Kur’an’ın amacından uzaklaşmaya sebep olabilmekte ve asıl özden ziyade şekille uğraşmaya sevk etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bilim Kitabı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaygın Kur’an imajlarından biri de Kur’an’ın keşfedilen bilimsel buluşları kapsayan bir metin olarak algılanmasıdır. Bu yaklaşımın hakim olduğu yorumlara, tefsirlerde ve Kur’an’la ilgili diğer çalışmalar da sıklıkla rastlamak mümkündür. Bu baskın imaj özellikle yaşadığımız modern dönemde pek çok Müslüman’ın hatta bilim adamının zihnini meşgul etmekte, Kur’an’ın anlaşılmasında ve yorumlamasında onları etkilemektedir. Bu baskın imajın etkisiyle insanlar Kur’an’ın insanlığa indirilmesindeki asıl amacı dikkatten kaçırarak artık Kur’an’da günümüze kadar bulunmuş bilimsel buluşları ve üzerinde konuşulan bilimsel teorileri aramaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Kur’an’da hiç mi bilimsel diyebileceğimiz bilgilere temas edilmemiştir, şeklinde bir soru yöneltilebilir. Buna şöyle bir cevap verebiliriz: Kur’an’da konuşan âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Dolayısıyla gerçek ilah’ın sıfatlarından yani tevhitten, ahiretten, ahlaktan, sosyal hayattan vs. söz ederken satır aralarında evrenin bazı kurallarına temas etmiş olabilir. Ancak bu temas ettiği şeyler, Kur’an’ın temel amaçları çerçevesinde Allah’ın gücünü, kudretini, ahiretin mümkünlüğünü vs. göstermek üzere zikredilmiştir. Dolayısıyla göklerden, yerlerden, rüzgârdan, yağmurdan, denizlerden, gece ve gündüzden, bitkilerden, hayvanlardan, insanın yaratılış ve biyolojik yapısından (Ra’d,13/2; Enbiya,21/30; Hac,22/65; Mü’minun, 23/86; Rahman,55/7; Yasin,36/38; Bakara,2/22,164; Ra’d,13/3; Hicr,15/1921; Taha, 20/5354. Naziat,79/30-33; Hicr,15/22; Furkan;25/4849; Rum, 30/57;Fatır,35/9; Ra’d,13/17; Mü’minun, 23/1819; Zümer,39/21Kaf,50/911; İbrahim,14/32; Nahl,16/14; Furkan,25/53;Lokman,31/31; Fatır,35/12; Yasin, 36/4144; Rahman,55/1920,22, 24; En’am,6/9697; A’raf, 7/54;İbrahim,14/33; Nahl,16/12; Yasin,36/37; En’am,6/95,99; Nahl,16/1011; Taha, 20/53; Yasin,36/36; Kaf,50/911;; Hac,22/5; En’am,6/38; Nahl,16/58,6869,79; Ankebut,29/41;Necm,53/4546; Mülk,67/19; Nahl,16/4; ; Hac,22/5; Mü’minun, 23/14; Secde,32/9; Nuh,71/14; Kıyamet,75/3738; Alak,96/2) bahseden ayetlerle amaçlanan şey bilimsel bilgi vermek değil, Allah’ın gücüne, kudretine, bilmesine, diğer sıfatlarına, yeniden dirilmenin mümkün olmasına vs. dair delillendirmelerde bulunmaktır. Bu çerçevede diyebiliriz ki, Kur’an muhatabına itikadi, ahlaki ve sosyal konularda delillendirme yaparak yol gösterirken, bazı ifadelerinin ancak sonraki dönemlerde keşfedilecek bilimsel verileriyle uyuşması son derece doğaldır. Çünkü Konuşan evrenin yaratıcısıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Her Şeyi Kapsayan Kitap</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda açıkladığımız imajları da kapsayan ve son derece yaygın olan imajlardan biri de Kur’an’ın yaş kuru ne varsa insanla, tabiatla, evrenle ilgili her şeyi kapsaması düşüncesidir. Bu çerçevede delil olarak en sık şu ayetlere başvurulmaktadır:  “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am, 8/38) Bu ve benzeri ayetler, Kur’an’ın temel misyonu ve muhataplarla ilgili amaçları dikkate alınmaksızın genelleştirilerek anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır. (Suyuti, II,357; J.J.G. Jansen, Kur’an’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar, 70-71) Bu durum, Kur’an’ın temel maksatlarının kaybolmasına ve çoğu zaman onların geri plana itilmesine neden olmakta ve Kur’an’ı asıl amacından yani dini, itikadi ve ahlaki ve sosyal konularda rehberlik eden bir kitap olmaktan uzaklaştırmaktadır. Artık bu imaja sahip kimse Kur’an’da bilim, sanat, gelecek, astronomi ve tabiatla ilgili her şeyi arayabilmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere böylece Kur’an sulandırılmakta ve temel maksatları işlevsiz hale gelmektedir. Aslında yukarıdaki ayetteki “kitap”tan maksadın Kur’an olmadığı fakat bundan maksadın Allah’ın sonsuz ilmini sembolize eden “levhi mahfuz” olduğu belirtilmektedir. (Şatıbi, II, 78; Sait Şimşek, Kur’an Mucizesi, s. 106)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Önerilen Kur’an İmajı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ın amaç, gaye, söylem ve temel ilkelerine uygun Kur’an imajı nedir ve nasıl olmalıdır? İlahi vahiy kaynaklı kitaplar ve onların uygulayıcısı Peygamberler dini, ahlaki ve sosyal konularda çıkmaza giren, kaos yaşayan toplumlarda ortaya çıkmışlardır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an, muhataplarına dini inançlarında, can güvenliklerinde, mal dağılımlarında, toplumda neslin ve aklın korunmasında ve bütün bunlarla irtibatlı olarak ahlaki yönlerinde ortaya çıkan ciddi sorunlarda rehberlik etmiştir. Kur’an’ın rehberlik ettiği sorun ve konulara bakılarsa, bizzat canlı muhatabın sorunları üzerinde durulduğu rahatça anlaşılabilmektedir. Örnek olarak, Mekke döneminde muhatabın içinde bulunduğu şirk sorunundan ve ahireti inkar etmelerinden dolayı özellikle doğru Allah ve tevhit inancını vurgulayan Allah’ın sıfatlarından ve yeniden dirilmenin imkanlarından sıkça söz edilmiştir. Medine döneminde de mal, can, nesil, akıl güvenliğini hedefleyen mesajlar verilmiştir. Her iki dönemde verilen bütün mesajlar da fert ve topluma bir ahlaki nosyon kazandıracak şekilde sunulmuştur. Yani Kur’an tabiattan ve diğer şeylerden bu temel konularda delillendirmelerde bulunmak için söz etmiştir. Toplum ve bireylerin akıl ve tabi gelişmeleriyle ilgili hususta düşünmeye ve salih amele genel vurgular yaparak medeniyet kurmaya yönlendirmelerde bulunmuştur. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an, insanın itikadi, ahlaki ve sosyal hayatında rehberlik eden bir kitaptır. Bunun dışındaki konuları, akla ve tabi gelişmelere bırakmıştır. Kur’an insana itikat, yani Allah, ahiret, melek, kader vs. gibi inançları ve ibadetlerinde ve birey ve toplumların mal, can, nesil ve akıl güvenliği gibi sosyal konularda ve bütün bunların gerçekleşmesi esnasındaki ahlaki işleyişte doğru yolu göstermiştir. Farklı yaklaşımlar, Kur’an’ın temel misyonunu ve sulandırmaktadır. Kur’an, dini, ahlaki ve sosyal konularda rehberlik eden bir kitaptır. (Prof. Ömer Faruk Yavuz, Yaygın Kur&#8217;an İmajları, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi Cilt 11, Sayı 2, 2011 ss. 43 -71)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/yaygin-kuran-imajlari.html/kuran-1-1" rel="attachment wp-att-2043"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-2043" title="kuran-1-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-1-1.jpg" alt="" width="215" height="157" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/yaygin-kuran-imajlari.html">Yaygın Kuran imajları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/yaygin-kuran-imajlari.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tefsir usulü</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/tefsir-usulu.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/tefsir-usulu.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 May 2012 13:41:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir usulü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1521</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Konu ile alakalı ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazıları da tavsiye ederiz. Bu özet yazımızda kapsamlı bir tefsir usulü konusunda bilgi vermek yerine, Müslüman olmayıp İslam’a saldıran kesimlerin bu konudaki usulsüzlükleri ele alınacaktır. Kuralsız, önyargılı, temel İslami bilgilerden yoksun, önceden verilen kararlara uygun delil arama güdüsü ile yapılan çalışmalara en klasik [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tefsir-usulu.html">Tefsir usulü</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b> </b></p>
<p><span style="color: #999999;">Konu ile alakalı ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazıları da tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu özet yazımızda kapsamlı bir tefsir usulü konusunda bilgi vermek yerine, Müslüman olmayıp İslam’a saldıran kesimlerin bu konudaki usulsüzlükleri ele alınacaktır. Kuralsız, önyargılı, temel İslami bilgilerden yoksun, önceden verilen kararlara uygun delil arama güdüsü ile yapılan çalışmalara en klasik örnek, oryantalistlerin Kur’an üzerine yaptıkları çalışmalarıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalizmin Kur’an hakkındaki en büyük yanılgısı, Kur’an’ın Allah tarafından gönderilen bir ilahi kitap olarak değil de insan  ürünü bir eser olarak ele alınması meselesidir. Hedefe koydukları konuya objektif ve bilimsel temelde yaklaşmak gibi bir metotları olmayan bu kesim, kendi dini ve siyasi yaklaşımları çerçevesinden Kur’an’ı ele almakta ve irdelemektedirler. Dolayısı ile Kur’an&#8217;ı insan ürünü bir eser kabul ettikleri için de, daha işin başında ilk düğmeyi yanlış iliklemekte ve bundan sonraki her adımda da biraz daha gerçeklikten uzaklaşmaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle şunun bilinmesi gerekir ki, Kur’an’da belli konudaki ayetler bir arada toplanmamıştır. Araştırmacının bir mesele ile ilgili ayetlere ulaşması için Kur’an’ın tümünü gözden geçirmesi gerekmektedir ki, bu da aradığı hususun Kur’an içindeki konumunu daha iyi anlamasına neden olmaktadır.  Bu konuda, ‘Ateistlere Kur&#8217;an dersi’ adlı yazımıza bakılabilir. Evet, Kur’an ilahi bir kitaptır ve kullandığı metot ile de diğer tüm insan ürünü eserlerden ayrı özelliklere ve usüle sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, işlerine gelen ayetleri cımbızlayarak almak, ayetlerin manalarını saptırmak, işlerine gelmeyen ayetleri görmezden gelmek, ayetlerin iniş sebebi -sebebi nüzul- ilmini gözardı etmek, Kur’an’ın bir metot olarak çok sık kullandığı teşbih/mecaz başta edebi üsluba yabancı hatta uzak olmak, Kur’an’ın genel konseptinden koparılan ayetlerden hareketle önceden verdikleri hükümlere ispat aramaya çalışmak, aynı konuyla ilgili tüm ayetleri bir araya getirmeden tek bir ayetten hareketle sonuca varma güdüsü ile hareket etmek, metotsuz hatta önyargılı düşmanca yaklaşımlar sergilemek gibi tavırları nedeni ile hem kendileri Kur’an’ı kavrayamamakta ve hem de yazdıkları tarafgir eserlerle İslam’ın yanlış tanıtılmasına neden olmaktadırlar! Yine Kur’an’ı dogma, değişmez, çağdışı kalmış kurallar bütünü olarak görme yanılgısı da hem oryantalist hem yerli ateistlerin en büyük yanılgılarının başında gelmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlerin bu yaklaşım tarzlarına birçok örnekler verilebilir. Bu konulara örnek ve cevapları için, ‘Oryantalizm yanılgısı’, ‘Kur’an’da çelişkili yoktur’, ‘İslam fıkhı’ ve ‘Kur’an’da teşbih’ gibi yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tefsir Usulü</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. İbrahim&#8217;in İsmail&#8217;den olan soyu hazreti Muhammed&#8217;e dayanır, Hz. İshak&#8217;tan olan soyu ise İsraillilerin atasını oluşturur. Araplar Sami ırkına mensuptur. (Prof İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 11) Putperestlik, Mukaddes kabul edilen beldelerden alınan hatıra eşyalara zamanla fazla kıymet verilmesiyle ortaya çıkan bir inanç türüdür. Ensab, yani soylar ve sanem yani putlar, Arapların ibadet ettiği şeylerdendir. (s. 13) Cahiliye Arapları ateist, müşrik, Hanif, Yahudilik, Hristiyanlık veya Mecusilik dinine inananlar, meleklere ibadet edenler ve teistler olarak gruplandırılabilir. (s. 15) Putların içinde bulunulduğuna inanılan cinlerle konuşup onlar vasıtasıyla gaibten haber verdiğine inanılanlara kahin denirdi. İslamiyet&#8217;in doğduğu ortamda Mekke&#8217;de yazı bilenlerin sayısı 17 idi. (s. 20) Peygamberimizin teşviki ile yüzlerce kişi okuma yazmayı öğrenmiştir. Mekkeli müşriklerden okuma yazma bilenlerin büyük çoğunluğu sonradan Müslüman olmuştur. (s. 21) Mecusilik, İranlıların dini idi. İranlılar Mecusiliğin kendi kavimlerine özel olduğunu iddia ediyorlardı. Bu nedenle de Araplar, Mecusiliğe rağbet etmemiştir. (s. 23) Yahudilik de Araplar arasında yayılmamıştır çünkü Yahudiler dinlerini kendi kavimlerine özel bir din olarak kabul ediyorlardı. (s. 25) Hristiyanlık ise ticaret, misyonerlik ve kölelik vasıtası ile Araplar arasında diğer dinlere göre daha yaygın idi. (s. 26) İslamiyet&#8217;in başlangıcında Müslüman olan kölelerin çoğu Hristiyanlardan oluşuyordu. (s. 27) Kur’an-ı Kerim, Arap edebiyatının ilk ve edebi şaheseri olmuş, üslup bakımından bir eşsizlik kazanmıştır. (s. 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an tarihi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an kelimesi &#8216;kre&#8217; fiilinden türemiştir. (s. 32) ‘Vahiy, gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak’ gibi anlamlara gelir. (s. 37) Kur&#8217;an, Kadir gecesi indirilmeye başlanmıştır ama o gecenin ramazanın hangi günü olduğu ihtilaflıdır. (s. 42) Kur’an’ın iki indirilişi vardır. Birincisi levh-i mahfuz&#8217;dan dünya semasına, ikincisi oradan Cibril vasıtasıyla hazreti Peygamberin kalbine indirilmesidir. Birincisine inzal, ikincisine tenzil denir. Kur’an, Kadir gecesinde dünya semasına toptan indirilmiş ve daha sonra oradan 23 sene boyunca, zamanın ihtiyacına göre Peygamberimize indirilmiştir. ‘İnzal tüm olarak indirmeye, tenzil ise cüz cüz indirmeye’ işaret eder. (s. 43) Kur&#8217;an-ı Kerim tüme varım veya tümdengelim metodu ile elde edilen bir bilgi değildir. Onun için sosyal bilimlerin metodu vahye tatbik edilemez. (s. 44)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zeyd bin Sabit, Medine&#8217;de devamlı olarak vahiy katipliği yapmıştır. (s. 53) Ayetlerin tayini, yerinin belirlenmesi kıyas ile değil tevfikidir yani vahiy ile belirlenmiştir. Bunun için, &#8216;Elif Lam Mim&#8217; bir ayet iken, &#8216;Elif Lam Ra&#8217; bir ayet değil, ayetten bir parçadır. (s. 55) Ayetlerin tertibi, sıralanması yine tevfikidir. Hangi ayetin, hangi surenin neresine konulacağını Peygamber bilir, yazılmasını vahiy katiplerine emrederdi. Bu hususta ümmet icma etmiştir. Peygamber daha sonra bu yeni vahyedilen ayetleri namazlarda okur, vaazlarında onlardan bahseder, açıklardı. (s. 56) Mekki sureler iman esasları, ahlak ve insanların şahsiyet sahibi yapmasını hedefleyen ayetlerden oluşur. Medeni sureler ise, yukarıdaki hususlarla beraber, aile ve toplum içindeki durum ve görevlerden bahseder. (s. 62) Kur’an-ı Kerim daha ilk anlardan itibaren yazı ile tespit edilmiştir. Hz. Ömer&#8217;in Müslüman olması ve Peygamberimizin, &#8216;Kur&#8217;an dışında benden başka bir şey yazmayın, yazdıysanız imha edin&#8217; hadisi buna delildir. Namazlarda okunması gerektiği için her Müslüman Kur’an’dan birkaç ayet veya sureyi ezberlemiş idi. Peygamberimizin teşvikleri de, bu gayreti arttırmıştır. (s. 66) Jeffrey, bir taraftan sahabenin elinde yazılı Kur&#8217;an ayetlerinin olmadığını iddia derken başka bir yerde ise, İbni Mesud, Ali, Ubeyy ve Ebu Musa&#8217;nın Kur&#8217;an cemlerine sahip olduğundan bahsetmektedir. (s. 67) Bazı sahabeler, Kur’an’ı cem etmişlerdir (toplamışlardır) fakat bu cem edişleri, şahsi olduğundan usul ve tertipleri başka olmuştur. (s. 69) Zeyd bin Sabit hem vahiy katibi, hem hafız, hem de Hz. Peygamberin son okumalarında yanında bulunmuş birisi olduğu için Kur’an toplama işinde başkanlık kendisine verilmiştir. (s. 70) Kur’an’ın toplama işi Peygamberimizin vefatından 6 ay sonraya tesadüf eder. Oryantalistler detay konulardan büyük sorunlar çıkarma konusunda uzmandırlar. Ne yazık ki bizim yazarlarımız, müelliflerimiz de onların ellerine bol miktarda deliller vermişlerdir.<strong> </strong>(s. 71) Hz. Osman Hafsa&#8217;ya haber göndererek elinde bulunan mushaftan nüshalar çıkarılacağını, bu iş bittikten sonra mushafın kendisine iade edileceğini haber verir ve asıl nüshayı ister. Hz. Hafsa da Mushafı Hz. Osman&#8217;a gönderir. Hz. Osman yine Zeyd bin Sabit&#8217;e Kur’an’ı çoğaltma görevini verir. Zeyd bin Sabit asıl nüshadan çoğaltmalar yapar, daha sonra bu asıl nüsha yeniden Osman tarafından Hafsa&#8217;ya verilir. (s. 72) Çoğaltılan nüshalara o zaman gerek Kur’an’ı ezber bilenler, gerekse yazı ile tespit edilmiş sayfalara sahip olanlar tarafından hiçbir itiraz vaki olmamıştır. Kur’an-ı Kerim&#8217;in okuyuşunda ortaya çıkan farklılıklardan dolayı da, bu problemi ortadan kaldırmak için, Kur’an nazil olmuş olduğu lehçe ile yani &#8216;Kureyş&#8217; lehçesi ile çoğaltılmıştır. (s. 73) İbni Mesud Peygamberimizin sağlığında 70 kadar sure ezberlemişti, geri kalanları Peygamberimizin vefatından sonra öğrenmiştir. Zeyd bin Sabit ise Peygamber zamanında Kur’an’ı tamamen ezberlemiş idi. (Ahmed, Müsned, I/ 379, 389, 405) Kur’an’ın sonradan uydurulmuş olduğunu iddia eden bazı oryantalistlerin, ‘bir delile dayanmadan esassız ve hayali olan iddialarını’ da F. Buhl reddetmiştir. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Osman&#8217;ın yapmış oldukları işler arasındaki fark şudur: Hz. Ebu Bekir hafızların şehit düşmesi ile Kur’an’dan bir şeyin eksilebilme korkusu ile Kur’an’ı cem ettirmişti ve bundan dolayı da tek bir nüsha yazdırmıştı. Hazreti Osman ise, bu yazılan Kur’an-ı Kerim’&#8217;in Hz. Peygamberden işitilmiş olan okunuşunun dışındaki başka okunuşları ortadan kalkması için Kureyş lehçesiyle yazıya geçirmiştir. (s. 75) Hz. Osman gerek kendisinde bulundurduğu gerekse diğer şehirlere gönderdiği Mushaflara hiçbir itiraz vaki olmamış, kısa süre sonra da bunlardan yapılan alıntılarla Kur’an, birçok Müslüman&#8217;ın elinde görünmeye başlanmıştır. (s. 76)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yedi harf ve kıraat ayrı ayrı şeylerdir. Harf kelimesi, lehçe manasını da içinde barındırır. Çeşitli kıraatlar sonradan yayılmıştır. (s. 96) Kureyş lehçesinin yayılması  ve Arap ve Arap olmayan Müslüman çocuklarının bu lehçe üzerinden terbiye edilmesiyle, 7 harf meselesi zamanla önemini kaybetmiştir. Kurtubi, İbn-i Abdi&#8217;l-Berr, &#8220;Yedi harf davet zaruretinden dolayı özel bir zamana mahsustur, bu zaruret kalktığı takdirde 7 harfinde hükmü kalkar ve Kur’an’ı bir harf üzere okumak adet olur.&#8221; demişlerdir. (s. 101) Oryantalistler pek çok rivayetler arasından kuvvetli olanları terk ederek, şüpheli olanları nakletmeyi menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. (s. 102)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kıraatte rol oynayan en önemli unsur yazı değildir. (s. 104) Kıraat ihtilafı, manada büyük bir değişiklik yapmamaktadır. Muhammed bin Ka&#8217;b el Kurezi, &#8220;İbn-i Mesud, Ubeyy bin Kab ve Zeyd kıraatları ile yazılmış üç Mushaf gördüm fakat bunların hiçbirinde birbirine muhalif bir şey bulamadım.&#8221; demektir. Kur’an-ı Kerim’den bir ayetin inkarı küfrü icab ettirirken, kıraatın inkarı küfrü icap ettirmez, çünkü kıraat sünnettir. (s. 105)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nüzul sebepleri. Allah’u Teâlâ her şeyi bir sebebe bağlamıştır.<strong> </strong>(s. 115) Sahabe Peygamber Efendimizin yanında bulunduğu için hükümlerle sebepler arasındaki ilişkiyi rahatlıkla ortaya çıkarabilmişlerdi. (s. 116) İbni Teymiye,&#8221;Bazı ayetlerin sebebi nüzulü bilinmez. Bu takdirde ayetin sebebi nüzulü doğrudan doğruya ayetin manasıdır yani, o ayet ihtiva ettiği manayı anlatmak için inmiştir.&#8221; (s. 121)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nesh: Hükmün kaldırılması demektir. (s. 11) Muhkem, müteşabih: Muhkem manası kolayca anlaşılan, müteşabih manasını anlamak için dışarıdan bir delile ihtiyaç duyulan demektir. (s. 128) Müteşabih ayetler sayesinde İslamiyet&#8217;te insan fikri dondurulmamış, geniş bir fikir hürriyetine müsaade edilmiştir. (s. 132)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Huruf-ı Mukattaa: Bunlar müteşabihattan olan ayetlerdir. (s. 134) Bu harfler 14 tane olup, Arap alfabesinin yarısı kadardır. (s. 135) Bu harflerden sonra gelen lafızlar vahiy ve Peygamberliği teyit edici, akideyi muhataba hemen işleyen özelliklere sahiptir. (s. 144) Taha Hüseyin&#8217;in dediği gibi, &#8220;Kur’an ne şiir, ne de düz yazıdır. O sadece Kur’an’dır.&#8221; Kur’an’da icaz, iltifat, nida, teşbih&#8230; gibi daha pek çok özellikler onun üslup özelliğidir. (s. 160) İslamiyet aleyhine eserleri ile tanınmış olan papaz Henry Lammens bile, &#8220;dilbilimi açısından Kur’an’ın üslubu dikkate değer bir mükemmeliyettedir.&#8221; derken<strong> </strong>(Lammens, L&#8217;Islam, s. 52), Goldziher de, &#8220;Kur’an dünyanın edebi eserlerinden biridir.&#8221; (Goldziher, el-Akidetu ve Şeria fil-İslam, s. 9)<strong> </strong>demektedir. Kur’an’ı İngilizceye tercüme eden Palmer, tercümesinin giriş bölümünde (mukaddimesinde), &#8220;En seçkin Arap yazarlarının kıymet itibariyle Kur’an’a eş olabilecek bir şey yazamamaları hayretle karşılanacak bir şey değildir.&#8221; ve Yahudi alimi Hirshfield, &#8220;Kur’an haiz olduğu ikna kuvveti ve inşası itibariyle sanatına ve şanına erişilemeyecek bir kitaptır, İslam âleminde bütün ilim ve irfan şubelerinin takdire şayan ilerlemesi Kur’an sayesinde olmuştur.&#8221; (s. 161) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İcazu’l-Kur’an: İcaz, aciz bırakan, mucizevi demektir. Mucizeler geçicidir. Kur’an’ın mucizevi yönü, ona benzer veya ona yakın bir eserin meydana getirilememesinde aranmalıdır. (s. 163) Kur’an’ın telif yönünden icazı: 20 küsur senede parça parça nazil olmuş, nazil olan ayetleri Hz. Peygamber tarafından yerlerine yerleştirilmiştir. Bunun dışında Kur’an’ın ihtiva ettiği ilimler, insanların ihtiyaçlarını karşılama yönünden, tabiat ilimleri yönünden, gelecekten haberleri yönünden, Peygamber tarafından değiştirilememesi yönünden de icazlara sahiptir. (s. 167)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’da kıssalardan amaç ibret dersi almamızdır. (s. 171) Kur’an’da tekrarlar: Arap dilinde tekrar mevcut idi. Kur’an bu üslubu daha güzel bir şekilde devam ettirmiştir. Fransız oryantalist Henri Masse, &#8220;Tekrarların lüzumlu ve mantıklı olduğunu&#8221; ifade etmiştir. (L&#8217;Islam, s. 72) Kıssalardan amaç, eski Peygamberlerin hayat hikayelerinin aktarılması değildir, öyle olsaydı kıssalar da tekerrür olmazdı. Amaç, kıssalardan ibretler almamızdır. (s. 174)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mecaz: Hakikatlerin sanatsal anlatımıdır. (s. 178) Oryantalist Dozy, Kur’an’ın tıpkı insanların yazdığı kitaplar gibi bir önsözünün ve çeşitli bölümlerinin olmasını istemektedir. (s. 205) Ragıp el İsfahani, &#8220;Tefsir, tevilden daha geneldir, tefsir çoğunlukla lafızlarda, tevil ise manalarda kullanılır.&#8221; (s. 215) der. Cenevre üniversitesi profesörü Edouard Montet, yaptığı Fransızca Kur’an tercümesinin mukaddimesinde, &#8220;Arapça olarak Kur’an’ı bilenlerin hepsi, bu dini kitabın güzelliğini, üslubunun son derece mükemmelliğini görecektir ki, Avrupa dillerindeki bütün tercümeler bu mükemmeliyeti hissettirip ifade etmek imkanından mahrumdur.&#8221; (Montet, Le Coran, s. 53) ve Georges Sale, “Kur’an’ı tarafsız bir şekilde tercüme etmeye gayret ettimse de, Kur’an’ın metnine tam sadık kalmayı başaramadığımı okuyucu görecektir.”derken,  Kur’an’ı İngilizceye tercüme eden oryantalist Marmaduke Pickthal, &#8220;Kur’an tercüme edilemez, ben bu kanaatteyim. Onun için Kur’an’ı tercümeye muvaffak olduğumu iddia etmiyorum, yalnız Kur’an’ın manalarını nakletmeye çalıştım. Bunda başarılı olduysam kendimi mutlu sayarım. Fakat bu eser, bu tercüme hiçbir vakit asıl Kur’an’ın yerini tutamaz ve hiçbir vakit bu maksadı amaçlamamıştır.&#8221; demektedir. (s. 218) Hz. Muhammed: &#8220;Bana kitapla beraber, misli de verilmiştir.&#8221; (Ebu Davud, Sünnet, 6, İmare 33; Tirmizi, İlim 10; İbni Teymiyye, Mukaddime fi usulü tefsir, s. 25; Tefsiru&#8217;l-Kurtubi, I/38) buyurmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tefsir çeşitleri: Rivayet tefsiri: Nakil esaslı tefsirdir. Ayetleri, ayet, hadis ve sahabe sözleri ile tefsir eder. Dirayet tefsiri: Rey veya akıl tefsiridir. İctihadı esas alır. (s. 230) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone  wp-image-12829" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Tefsir-Usulu2022.jpg" alt="" width="87" height="125" /> </span><span style="color: #000000;">Prof İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü</span></p>
<p><a href="http://islamicevaplar.com/tefsir-usulu.html/tefsir-usulu-2" rel="attachment wp-att-1527"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-1527" title="tefsir-usulu-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tefsir-usulu-2.jpg" alt="" width="213" height="154" /></a></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tefsir-usulu.html">Tefsir usulü</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/tefsir-usulu.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazalî, ibn-i Rüşt örneğinde felsefe gelenek tartışması</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/gazali-ibn-i-rust-orneginde-felsefe-gelenek-tartismasi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/gazali-ibn-i-rust-orneginde-felsefe-gelenek-tartismasi.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 May 2012 07:18:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Rüşt]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Sina]]></category>
		<category><![CDATA[Tehafütül felasife]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1471</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbni Rüşt,  Gazali&#8217;nin İbni Sina&#8217;yı yanlış anladığını, aslında ‘özde ikisinin de aynı şeyi söylediklerini’ belirterek aralarını bulmaya çalışır: Gazali, İbni Sina&#8217;yı  üç konuda tekfir ve tenkit etmiştir. Cismani Haşr Meselesi: İbni Sina da cismani haşr olayını kabul eder ama bedenin aynı beden olmayacağını ileri sürer. ‘Aynı beden olmasına imkan yok’ der Sina ve bunu, çünkü [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/gazali-ibn-i-rust-orneginde-felsefe-gelenek-tartismasi.html">Gazalî, ibn-i Rüşt örneğinde felsefe gelenek tartışması</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Rüşt,  Gazali&#8217;nin İbni Sina&#8217;yı yanlış anladığını, aslında ‘özde ikisinin de aynı şeyi söylediklerini’ belirterek aralarını bulmaya çalışır: Gazali, İbni Sina&#8217;yı  üç konuda tekfir ve tenkit etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cismani Haşr Meselesi: İbni Sina da cismani haşr olayını kabul eder ama bedenin aynı beden olmayacağını ileri sürer. ‘Aynı beden olmasına imkan yok’ der Sina ve bunu, çünkü ‘zaman- beden ilişkisi nedeni ile aynı beden ile haşr olamaz’ şeklinde açıklar. Aynı zamanda, ‘Ruh beden ayrıdır, ruh bedeni temsil edebilir. Allah (cc) boşuna iş yapmaz. Ruh, bedeni temsilen sadece haşr olacak’ der.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Âlemin  kıdemi meselesi: Allah var olduğu andan itibaren hemen düşünmeye başladı. Düşününce düşündüğü var oldu. Düşünme = Yaratama. Böylece ‘düşünmesi ile var etmesi arasındaki süre çok az olduğu için âlemde kadim sayılır’ der. İbn-i Sina ve Farabi Sudur nazariyesini kabul ederler ve bu konuda Platinos’dan etkilenmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah’ın cüzileri bilmemesi meselesi: Cüzi şeyler külli şeylerin parçasıdır. Allah külliyi yaratır. Cüzi, küllilerden oluşur. Allah cüzileri bilmez ama küllileri bildiği için cüzileri de bilir, onlara haberdardır. Kısaca; ‘Allah cüzileri, külli olarak bilir’ der.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Rüşt&#8217;e göre felsefeye karşı olan eleştiriler aslında felsefeyi yanlış anlamadan doğmaktadır. Felsefe eşyanın aslını bilmektir, felsefenin gayesi kainatın sahibinin var olduğunun delillerini ortaya koymaktır. Kur’an’daki düşünmeyi, araştırmayı emreden birçok ayet, Hz. İbrahim&#8217;in akıl yolu ile Allah’ı bulması, felsefenin varlığını destekler mahiyetteki ayetlerdir. Bir insan Allah’ın varlığını ispat için düşünmenin yollarını  bilmesi gerekir. Düşünmeyi hem Kur’an hem felsefe savunur. Din  kesin delilleri (Burhan) ortaya kor. Felsefe ve mantıkta, akli yollar ile kesin deliller sunar. Kısaca, ‘din felsefeyi farz kılmıştır’ der.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazali; İbni Sina&#8217;nın, Farabi&#8217;nin Aristo ve Eflatun&#8217;un &#8220;yabancı fikirlerini bize getirdiler&#8221; diye eleştirir. İbn-i Rüşt buna cevaben: Bir Müslüman bir kurban kesecek ama bıçak yabancı marka bir bıçak olursa kurbanımız olmayacak mı, tabii ki olacak. Burada alet mühim değil, önemli olan  insanın takvasıdır. Biz belirli hakikatlere ulaşmak istiyoruz. Bunun yolları, gayri Müslimler tarafından belirlenmişse bunları alırız. Yoksa hakikate götüren yola kavuşamayız. Yapılmış, bazı şeyler  ortaya konulmuş, bunlar dururken işe baştan başlamak saçmalıktır. Boşa zaman ve mesai olur. Eğer yapılan işlerin hepsi doğru ise, gayri Müslim dahi olsa hepsini almak gerekir. Bir kısmı doğru ise doğru kısmını alırız. Bir insan tüm ilimleri bilemez. Ama her ilimde tespit edilmiş hakikat ve usuller varsa, biz onlardan faydalanırız. İbni Rüşt: ‘Bizden önce ortaya konan ilimleri, bunlarla ilgili kitapları okumak vaciptir’ der. Felsefe yapmak din açısından vaciptir. Ama herkes felsefe yapamaz. Felsefe yapmak için şu şartların olması gerekir: Doğuştan zeki olmak, şeriatın istediği ahlaki fazilet ve  dürüstlük sahibi olmak, felsefe ve dini meseleleri iyi bilmek. Bu şartlara sahip olmayan felsefecilerde mutlaka eksiklik vardır. Ya aklı kıt veya ufku geniş değildir. Bu tür  yetersizlikleri  felsefeye mal etmek yanlıştır. Şeriat ve felsefenin usulü birbirine uyar. Her ikisi de insanı hakikate ulaştırır. Kur’an ve felsefe birbiriyle uyum halindedir. Felsefe yolunda sapıtanlar var ise onlar yukarda belirttiğimiz vasıfları taşımıyorlar demektir. Rüşt, ‘Felsefede bazı insanlar yanlışı söyleyerek başkalarını yanlışa götürür, felsefe  imanı tehlikeye düşürür’ diyenlere şöyle cevap verir: Felsefeyi okudukları halde, araştırdıktan sonra sapanlar olabilir, tıpkı çölde susuz kalan insanın suyu bulunca kana kana içmesi sırasında suyun genzine kaçıp onu öldürmesi gibi. Burada &#8220;su insanı öldürür&#8221; diyebilir miyiz? Metodu bilmeyip, yanlış yolda amel edildiği zaman, hayat verici olan şey ölüm getiren şey olabilir. Bu yüzden suyu suçlamak yerine, metodu  suçlamak gerekir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanların anlayışları farklı farklıdır. Hz. Resul de, ‘insanlara akılları seviyesine göre konuşulmalıdır’ der. Kur’an’da bazen mucize, bazen delil (burhan), bazen cedel   muhataplarını ikna eder. Felsefede  aynen bu metotları kullanır. Kur’an, &#8220;hikmetle çağır&#8221; der, felsefede insanı hikmete çağırır. ‘Eşyanın hakikatini bilmek hem felsefe hem şeriatın emridir.’ der İbn-i Rüşt. Son olarak ‘felsefe insanı yanlışa götürüyorsa felsefeyi eleştirmek yerine felsefenin bu yanlış yollarını ele alarak incelemek ve doğrusunu ortaya koymak lazım gelir.’ der.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazali’nin filozofları tekfir ettiği konular</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Aristo’ya göre madde ezelidir. Bu filozoflar da evrenin ezeli olduğunu savunuyorlar. Oysa evrenin ezeli olması fikri, başka bir ezeli varlık daha kabul etmek anlamına gelir ki, bu hem tevhid anlayışıyla hem de Yaratıcının sıfatları ile çelişir. Aslında filozoflar da tam olarak bunu söylemezler. Burada yapılan; Allah’ın zamandan ve mekandan münezzeh olduğuna iman etmek ve yarattıkları ile O’nun Zatı arasına bir mesafe koymaktır. Güneş örneği üzerinden gitmek gerekirse; güneş var olduğu andan itibaren ışığı da vardır. Fakat ontolojik olarak düşündüğümüzde ışığın olması için güneşin daha önce var olması gerekir. Yani güneş, ışığından önce gelir ve bu demektir ki, ışık ancak güneşin varlığı sayesinde mümkündür. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişki de böyledir. Filozofların bu konuda söyledikleri budur. Filozoflar, “Allah küllileri bilir, cüzileri bilmez.” derler. Filozoflar bunu söylerken; “Allah’ın bilgisi bizim bilgimiz gibi bölük pörçük değildir. O’nun bilgisi küllidir, bütüncüldür” demek isterler. Gazali de, “Sebe’ suresi 3. ayette; ‘Ne göklerde ne yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz’ buyrulduğu üzere “Allah hem küllileri hem de cüz’ileri bilir” diyerek onları eleştirir. Özde iki taraf da çok farklı şeyler söylememektedir. Esasında Aristo farklı bir düşünce sergiler. Onun, “Allah’ın zatı mükemmeldir ve mükemmel bir şey değişmez. O sadece mükemmel olan ve değişmeyen zatını bilir. Değişenler mükemmellikten uzaktır ve Allah onları bilmez” gibi fantastik bir yaklaşıma sahiptir. Filozoflar “Ahiret hayatı cismani değil ruhanidir” derler. İbni Sina, ahiretin sadece ruha ait olduğunu anlatan eserinde; “Bütün kutsal kitaplarda ahirete ait cennetteki bahçeler, ırmaklar, katran kazanları gibi tasvirler, avam soyuttan anlamadığı için ihtiyaç duyulmuş anlatımlardır. Maddenin olduğu yerde mükemmellik olmaz, madde somuttur ve eksikliği temsil eder. Halbuki mükemmel ve sonsuz olan soyut olandır.” diye açıklama yaparlar. Kur’an-ı Kerim, ahiret hayatının hem ruhani hem de cismani olduğunu vurguladığı için Gazali’ye göre bu da küfre yol açar. Halbuki bu filozoflar ahireti reddetmezler. Ancak fani olan maddi dünyayla baki olan ahireti kıyas etme hatasına düşmüşlerdir. İmam Gazali’nin bu noktalar üzerinden filozofları tekfirle suçlamasını konjonktürel olarak anlamak gerekir. Felsefeden hareketle kendi fikirlerine destek arayan Batıni’lerin ellerine malzeme olabilecek her düşüncenin önünü kesme çabası içindedir aslında Gazali. Gazali’ye göre avam felsefeyi anlayamayacağından, onları bu konuya yaklaştırmamak gerekir. Çünkü felsefe konusu itibarıyla ancak ilim ehlinin işidir. İbni Rüşdt; İmam Gazali’nin bu eleştirilerine “Tehafütü’tehafüt” (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı eserinde cevap yazar ve ‘tüm filozofları muhatap alıp genellemede bulunmasının, demagoji yapmasının hatalı olduğunu, ona yakışmadığını’ söyler. Özetle, Gazali’nin felsefe alanındaki görüşleri, dönemin şartları içinde şekillendiği göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.”  İbrahim Halil Er</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: İbni Rüşt&#8217;ün tüm görüşlerini kabul etmeyebiliriz. Önemli olan Farabi, İbn-i Rüşt gibi Müslüman filozofların  Kur’ani  sınırlar içinde kalma çabalarının göz ardı edilmemesidir! Onlar  &#8220;Müslüman  filozoflarıdır!&#8221; Ama Gazali bi tık daha haklıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a style="font-family: var(--body-family); font-size: var(--body-fsize); font-style: var(--body-font-style); letter-spacing: var(--body-fspace); text-transform: var(--body-transform); color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/gazali-ibn-i-rust-orneginde-felsefe-gelenek-tartismasi.html/gazalirust-felsefe-1" rel="attachment wp-att-1472"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1472" title="gazalirust-felsefe-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/gazalirust-felsefe-1.jpg" alt="" width="124" height="99" /></a></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/gazali-ibn-i-rust-orneginde-felsefe-gelenek-tartismasi.html">Gazalî, ibn-i Rüşt örneğinde felsefe gelenek tartışması</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/gazali-ibn-i-rust-orneginde-felsefe-gelenek-tartismasi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhepler</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/mezhepler.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/mezhepler.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 06:20:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Hanbeli]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefi]]></category>
		<category><![CDATA[Maliki]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep- din]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[şii]]></category>
		<category><![CDATA[Sunni]]></category>
		<category><![CDATA[Vahhabi]]></category>
		<category><![CDATA[Zeydiyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1344</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Bu konuda ayrıca, ‘Müslümanların iç meseleleri’, ‘Ehl-i Sünnet’, ‘Modernistler’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz. Mezhep ile din aynı mıdır? Mezhep zorunlu mudur? Mezhepli olmakla mezhepçi olmak arasındaki farklar nelerdir?  Dini kaynaklardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlere mezhep denir. Mezhepler itikadi ve fıkhi mezhep olarak ikiye ayrılır. Efendimiz (sav): “Hakim hüküm [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/mezhepler.html">Mezhepler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Bu konuda ayrıca, ‘Müslümanların iç meseleleri’, ‘Ehl-i Sünnet’, ‘Modernistler’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Mezhep ile din aynı mıdır? Mezhep zorunlu mudur? Mezhepli olmakla mezhepçi olmak arasındaki farklar nelerdir? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dini kaynaklardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlere mezhep denir. Mezhepler itikadi ve fıkhi mezhep olarak ikiye ayrılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimiz (sav): “Hakim hüküm verirken ictihad eder ve ictihadında hakka isabet ederse, iki sevap alır. Hüküm verirken ictihat eder ve ictihadında hata ederse, bir sevap vardır.”</span><br />
<span style="color: #000000;">(Mecmau’z-Zevaid, I/683; Buhari, Temenni, 21; Müslim, Akdiye, 15; Ebu davud, Akdıye, 2) buyurmuşlardır. Fetva verme seviyesinde ilmi yeterliliği olmayanların “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl, 43) ayeti gereği bir fakihin fetvaları ile amel etmesine de izin verilmiştir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam-ı Ebu Hanife: “Bir hadis sahihse benim mezhebim odur.” (Reddu’l-Muhtar, 1/72, 475; İbn Abidin, Haşiye, I/63, Resmu&#8217;l-Mufti, I/4; el-Fellani, İkazu&#8217;l-Himem, s. 62) “Bizim şu ilmimiz bir görüştür. O, gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür. Kim bundan daha güzelini getirirse kabul ederiz.” (İbnu&#8217;l-Kayyım, İ&#8217;lam&#8217;ul-Muvakkıin, I/76);</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam Şafi, “Eğer kitabımda Nebevi sünnete aykırı bir şey görürseniz, benim görüşümü dikkate almayıp sünnete göre hükmedin” (İbn Ebi Hatim, Adabu’ş-Şafi ve Menakıbuh, s. 93; Beyhaki, Menakıbu’ş-Şâfi, I/472; Ebu Şame, Muhtasaru’l-Müemmel, s. 31; Nevevi, el-Mecmu’ şerhu’l-Mühezzeb, I/63; İbn Kayyım, İ’lamu’l-muvakkıin, IV/233; Fellani, İkazu himemi zevi’l-ebsar, s. 100); “Ben bir söz söyler de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in sözüme muhalif sahih bir hadisi varsa, Rasulullah&#8217;ın hadisi (amel etmekte) evladır, beni taklit etmeyin.” (İbn ebi Hatim, Adabu&#8217;ş-Şafi, s. 93);</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam Malik: “Ben bir beşerim, isabet eder, hata da ederim. Benim görüşlerime bakın; Kitap ve sünnete uyanları alın, Kitap ve sünnete uymayanların hepsini terk edin.” (İbn Abdilberr, el-Cami, II/32; İbnu&#8217;l-Kayyım el-Cevziyye, İ&#8217;lam&#8217;ul-muvakkıin,  I/75; İbn Hazm, Usulu&#8217;l-Ahkam, VI/149) “Bizimkisi zandan ibarettir. Kesin bir kanaate varamayız.” (İbnu&#8217;l-Kayyım, İ&#8217;lamu&#8217;l-Muvakkıin, I/76);</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam Ahmed Bin Hanbel: “Evzai&#8217;nin görüşü, Malik&#8217;in görüşü, Ebu Hanife&#8217;nin görüşü. Bunların hepsi birer görüştür. Bana göre de hepsi eşittir. Delil ise ancak rivayetler (hadisler)dir.” (İbn Abdilberr, el-Cami, II/149; İbnu&#8217;l-Kayyım, İ&#8217;lam, II/302);</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam-ı Malik, alışverişle ilgili bir hadisin bir kelimesini tevil ile farklı bir fetva verince İbn-i Ebi Zi’b tarafından, “Malik tövbeye davet edilmelidir.” şeklinde eleştirince, İmam-ı Ahmet b. Hanbel İbn-i Ebi Zi’b’i tenkit ederek, “Malik hadisi reddetmemiş, bu şekilde tevil etmiştir.” diyerek imam-ı Malik’i savunmuştur. (İbn-i Ebi Ya’la, Tabakatu’l-Hanabile, I/ 251)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam&#8217;ın tüm ana teması farklılık içinde bütünlüktür. Şu formülü asla unutmamalıdır;  her şeyin en iyisini bilen ancak ve ancak Allah&#8217;tır! Yaşayanların ölümü her zaman aklında tutmaları gerekir, yazmakta ya da konuşmakta olan insanların da, kendilerinin cahilliklerini ve bakış açılarının sınırlı olduğunu unutmamaları gerekir. Vallahu A&#8217;lem.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 17, 18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüz İslam âleminde Müslümanların mezhep konusunda içine düştükleri en önemli sorun, Ehl-i Sünnet içi bir fetva bile olsa farklı bir fetvasını duydukları her insanı “tümden” reddetme eğilimi içine girmeleridir. Halbuki Kur’an ve sahih sünnetten hareket ettikten sonra ve Ehl-i Sünnet çizgisi içinde kalan her türlü yorum, fetva, görüş, ufuk açıcı birer fikri zenginlik olarak kabul edilmelidir. Ehl-i Sünnet çizgisi içinde kalan her türlü fetva bizim için değerlidir ve saygı gösterilmesi gereken görüşler olarak kabul edilmelidir. Bir alimin mensubu olduğu mezhep dışında, araştırmaları sonucu bulduğu farklı bir görüşe rastlarsak, o alimin o görüşünü kabul etmesek bile, genel olarak o alimin görüşlerinin tümünü reddetmemiz gerekmez! Bir insanın birkaç fikri kabul edilmeyebilir bu gayet doğaldır. Bir insanın tüm konularda “doğru, hak” üzerinde bulunmasına da imkan yoktur. Mezhep, dinin kendisi değil, o dini temel kaynaklarından (ayet ve hadisten) mezhep imamının anladığıdır. Günümüzde devam eden dört Ehl-i Sünnet mezhep olduğuna göre, farklı içtihatların olması da doğaldır, yeter ki nas ile delillendirilebilsin! “İlim ehli arasında, ilmi koruma noktasında yakınlık, fıkhi meselelerin delillendirilmesi konusunda ise farklılaşma mevcuttur.” (Hatibu’l-Bağdadi, el- Fakih vel Mütefakkih, II/71)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam Taberi, Ehl-i Sünnet’in büyük imamlarından birisidir. Fakat ‘ayak yıkamayı sünnet, ayağı mesh etmeyi farz’ olarak yazmıştır tefsirinde. Şimdi kendisi Şii mi olmuştur? İmam Azam Ebu Hanife, İmam Cafer’in arkasında namaz kılmış, ona talebelik yapmıştır. Biri Sünnilerin imamı, diğeri Şiilerin imamıdır. El-Keşmiri, Feyzu&#8217;l-Bari’de: &#8220;Namazdaki elleri kaldırmadaki sahih rivayetten dolayı bir Hanefi olarak o görüşü kabul ederim.&#8221; der. Herkesin bildiği gibi İmam-ı Şafi ve İmam-ı Hanefi birçok fetvalarını zamanla değiştirmişlerdir. (Münavi, Feraidü&#8217;l-fevaid, s. 9; Dekkar, El-İmamu&#8217;ş-Şafii, s. 154) Hatta İmamı Şafi Mısır’a yerleştikten sonra hepsi değilse de birçok fetvasını değiştirmiş ve “Bağdat’taki eski görüşlerimi nakledene hakkımı helal etmiyorum” (Ebu Zehra, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiyye, s.462; Cündi, el-İmamu’ş- Şafii, s. 194.; Emin elHuli, el-Müceddidun fi’l-İslam, s. 85; İbrahim, Muhammed, Hanefî ve Şafiilerde Mezhep Kavramı, İstanbul, s.118) ve “Irak’ta ki kitaplarımı yakın” (İbn Hacer Askalanî, Tevali’t-Te’sis li Meali Muhammed b. İdris, s. 117) buyurmuştur. Bu durum, onların (hepsinden Alla razı olsun) hakkı arama çabaları, gerçeğe ulaşma kaygılarının göstergesidir. &#8220;Acaba halk ne der, beni eleştirir, kınarlar mı?&#8221; dememiş, doğruya ulaştıklarına inandıkları an eski fetvalarını terk etmişlerdir. Hatta bu nedenle çok ağır eleştiri almışlar, ağır ithamlara maruz kalmışlardır. Ama onlar asla kendi fetvalarını ayet-sahih hadis mertebesine çıkarmamışlardır. Onları çıkaranlar ise ne yazık ki, günümüzdeki mezhepli değil mezhepçi olan takipçileri olmuştur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca, İslam mezhepleri Peygamberimizin vefatından yaklaşık bir asır sonra oluşmuştur. O günün şartlarında zamanın alimleri günün koşullarına göre dini konularda fetva ve yorumlarını yapmışlar, bazılarının görüş ve önerileri etrafında cemaatler oluşmuş ve zamanla da ekolleşmişlerdir. Hiçbir alim kendi görüşünü diğerinin üstünde görmemiş, belli konularda fikir ve görüşünü beyan etmiş ve birbirlerine saygı göstermişlerdir. Hatta bazen önceki görüşünü daha sonra terk etmiş, değiştirmiş veya başkalarının görüşünü benimsemiştir. İslam mezhepleri dini yaşamak için kolaylıktır. Fakat bazı insanların elinde zorluk ve çekilmez bir hal alarak nefret ve bölücülük halini almaktadır. Unutmayalım ki, mezhepler din içindedir, ayrı bir din değillerdir. Din İslam’dır ve İslam birleştirir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Son din İslam&#8217;dır, insanlık var oldukça Allah&#8217;a kulluk bu dinin bildirdiklerine uymakla olacaktır. İnsan, eşya ve ilişkiler mahiyet veya nitelik bakımından durmadan değişiyor; Hz. Peygamber&#8217;in yaşadığı zamanda bulunmayan birçok nesne, ilişki biçimi, araç, adet ve alet ortaya çıkıyor. Eğer vahiy, hem geldiği zamanda hem de bütün zamanlarda olacak ve bulunacaklar için açıklamalar yapsaydı evler dolusu kutsal kitap ve hadisler olması gerekirdi. Ayrıca o günün muhataplarının hayatlarında bulunmayan şeylerden bahsetmek de abes olurdu. Bu sebeple Allah’u Teâlâ o gün yaşayanlar ile daha sonra gelecek olanlar için ‘zorunlu olanları’ açıklamış, geri kalanları ise &#8216;açıkladıklarına bakarak bulup uygulamaları&#8217; için kullarına bırakmıştır. İşte bu &#8216;açıkladıklarına bakarak bulup uygulama&#8217;nın adına ictihad denir. İctihad kul/beşer işidir; o bakacak, anlayacak, düşünecek ve söylenmişten söylenmemişin bilgisine ulaşacaktır. Bu işte hatanın veya ihtilafın (farklı anlama, sonuç çıkarma, çözmenin) kaçınılmaz olması -insanın mahiyeti ve nitelikleri bakımından- kaçınılmazdır. Buna rağmen Allah, &#8216;açıklamadıklarımı da, açıkladıklarıma bakarak doğru (ben açıklasaydım nasıl açıklar idiysem öyle) bulun, aksi halde bana itaatsizlik etmiş olursunuz&#8217; deseydi kullarına &#8216;imkansızı teklif&#8217; etmiş olurdu. O imkansızı teklif etmeyeceğini de bildirmiştir. Şu halde ictihadlık alanda itaat, kulun çabası sonunda ulaştığı “zan ve kanaate göre davranmasıyla” gerçekleşecektir. Bu zan ve kanaate göre haram bildiğinden uzak duracak, helal bildiğine yaklaşacak, farz ve vacib bildiğini yerine getirecektir. “İctihad yapamayacak olanlar da yapanlara danışarak, onlardan fetva alarak itaat edeceklerdir.”<em> </em>Yasak olan, vahyi göz önüne almadan (açıklananlara bakmadan) kendi aklı ve arzusuna göre hüküm çıkarıp uygulamaktır. Usulünce ictihad yapıldığında ise sonuç hatalı olsa da (mesela Peygamberimiz hayatta olsaydı da bu sonuç ona arz edildiğinde hatalı bulsaydı) yine de kul üzerine düşeni yapmış ve bir ecir (ahiret için değerli karşılık) almış olacaktır. İsabet etmiş olması halinde ise ecri artacaktır. Bu ecir meselesinin de hikmeti, müctehidi olanca gücünü sarf etmeye teşviktir.”<strong>  </strong><strong>(</strong>Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 02.12.2012 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Mali&#8217;den bir haberi izliyorum. Bir grup selefi, bir takım cami ve mezarları tahrip etmişler. İslam dünyasında bugün Selefi, Şii, Tasavvuf ve liberal/ılımlı İslami akımlar arasında ciddi bir çatışma potansiyeli bulunuyor. Ümmet olma bilinci, siyasi, ideolojik ve mezhebi sebeplerle ciddi anlamda yara almış durumda. Akımlar, kendilerini dinin aslı olarak, ötekileri sapma olarak görüyor. Oysa bunların hepsi birer yorum. Farkında olmadan din büyüklerini İlah ve Rab ediniyor olmasınlar sakın! Bir bakıma Mezheplerini din ediniyorlar sanki.” (Abdurrahman Dilipak<strong>,</strong> Yeni Akit, 05.07.2012) “Mezhep dediğiniz ictihadlar topluluğu değil mi? İçtihad, konusu şüpheli olan konularla ilgili değil mi? Muhkem nas ile sabit olan bir konuda ictihad olmaz. İctihad olmayan konuda mezheb de olmaz. O zaman kim kendi mezhebi dışındakileri tekfir edebilir? Allah, Resul ve kitaba usul ve esasa bağlı kalarak ortaya konulan ictihatlardaki hükümler birbirinin tam zıddı olabilir. Bundan dolayı kimse diğerini tekfir edemez. Akıl da, mezhep de, tarikat da güzeldir ama mezhepçilik de, tarikatçılık da, akılcılık da güzel değildir. Her kesimde yanlış yapanlar olabilir. “Bu tekfirci yaklaşım İslam ümmetine, dışarıdan gelen tehditlerden daha fazla zarar vermektedir.” Mezheplerimizi din edinmeyeceğiz. Din büyüklerimizi de İlah ve Rab edinmeyeceğiz. İttifak ettiğimiz zaman birlikte hareket edecek, ihtilaf ettiğimiz zaman, kaynak, niyet ve usul açısından sorun yoksa birbirimizi mazur göreceğiz. İlle anlaşmamız gerekiyorsa hakeme gideceğiz. Değilse istişare ve şura ile yetineceğiz.” (Abdurrahman Dilipak,  Akit, 30 Nisan 2016) &#8220;Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa&#8217;yı ilah edindiler.&#8221; (Tevbe, 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir de kendisini ‘Kur’an Müslümanı’ kabul eden ve ‘Kur’an (ilk değil) tek kaynaktır’ diyen mealciler var! Onlar, “mezhep Yok&#8221; diyorlar. Çıkmış sonra ayetleri izah ediyorlar. El insaf, biz senin izahını değil, mesela İmam-ı Azam’ın ayet izahını kabul ediyoruz. Zaten mezhep de bu demek değil midir? Hadisleri reddedip kendi yorumlarını hadisleştirmek neyle açıklanabilir…? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Demagoglar &#8220;Asr-ı Saadet&#8217;te dört mezheb mi vardı? İtikatta Eşarilik ve Maturidilik mi vardı?&#8221; diye soruyorlar; yoktu deyince de, &#8220;Öyleyse bunlar bidattir.&#8221; hükmünü veriyorlar. A çok akıllılar, şimdi ben size sorayım: Asr-ı Saadet&#8217;te Vehhabilik var mıydı? Size göre o bidat olmuyor da, Maturidilik niçin ve nasıl oluyor? Asr-ı Saadet&#8217;te elbette fıkıh mezhebi yoktu. Çünkü Kur’an ceste ceste 23 yılda gönderilmiş, Din-i Mübin-i İslam 23 yılda tamamlanmıştı. Tamamlandıktan kısa süre sonra da Fahr-i Kainat aleyhi ekmelüttahiyyat Efendimiz bu dünyaya veda etmişlerdi. Asr-ı Saadet&#8217;te Ashab-ı Kiram efendilerimiz dini, imanı, namazı, orucu, zekatı Efendimizden öğreniyorlardı. Bilenler bilmeyenlere öğretiyordu. Sonra İslam yayıldıkça yayıldı. Aradan 100 sene geçmeden tevhid inancı Çin sınırlarından Atlas okyanusuna kadar ulaştı; dilleri başka başka olan nice kavim Müslüman oldu. Bunlara Kur’an’ın ve sünnetin, emirlerin ve yasakların, ibadetlerin, dünya ahkamının doğru şekilde anlatılıp yorumlanması gerekti. Tabiin ve Tebe-i Tabiin efendilerimizden derin ilme, irfana, nasibe sahip olanlar geceleri kandil ışığında (varyantlarıyla) milyonca hadisi incelediler, bütün rivayetleri topladılar ve fıkıh sistemlerini kurdular. Bunların dördü kabul gördü, diğer sistemler yaşamadı. Yine İmamı Eşari ve İmamı Maturidi Kur’an’a ve Sünnete dayanarak İslam’ın inanç hükümlerini bir araya getirdiler. Böylece zaruret derecesindeki bir ihtiyaç karşısında fıkıh mezhepleri ve inanç mezhepleri meydana geldi. Fıkıhta dört mezhep, inançta iki ekol arasında esasa, usule, temele ait hiçbir ihtilaf yoktur. Çeşitlilik teferruatla (ayrıntılarla) ilgilidir ve bu çeşitlilik ümmet için geniş bir rahmet ve zenginliktir. Bu hak ve doğru mezhepler sayesinde Ümmet-i Muhammed bidatlardan, yanlış yorumlardan kurtulmuş oldu. Dört fıkıh mezhebi Müslümanlar için çok büyük bir nimettir. Onları meydana getiren müctehid imamlarımıza ne kadar teşekkür etsek, ne kadar minnettar olsak azdır. Mezhebe lüzum yokmuş, Kur’an yetermiş. Kur’an elbette yeter ama bir şartla: Onu doğru anlamak ve yorumlamak şartıyla. Bin küsur seneden beri şu İslam âleminin haline bakınız. Peygamberimizin haber vermiş olduğu üzere bir yığın bozuk fırka zuhur etmiştir. Bunların hepsi de Kur’an diyor ama niçin ve nasıl sapıtmışlar? Kur’an’ı doğru anlayamadıkları, Resulullah’ın yorumuna uygun şekilde yorumlayamadıkları için. Bazı bozuk ve sapık fırkaların fanatikleri bağırıyorlar: ‘Mezhepler bidattir. Mezhepler sapıklıktır.’ Hatta çok ileri giden bazıları ‘mezhepler puttur’ bile diyor. Ehl-i Sünnet mezhepleri bidattir diye niçin yırtınıyor? Çünkü mezhepleri yıkarsa halkın bir kısmı onun bozuk fırkasına/mezhebine dahil olacaktır.” (Mehmet Şevket Eygi, Milli gazete,  09 Nisan 2011)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Fırka-i Naciye hangi mezhep” diye bir soru sorulmaz, ‘hangi mezhepten olursa olsun’ namaz kılan, oruç tutan, hacca giden, zekat veren, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, Allah’a, resulüne kitabına iman edenlerden kimlerse, tevhid yolunda, ihlasla rızai ilahi yolunda ilerliyor ise onlar kurtuluşa erenlerden olacaktır. “Onlar hangi mezhepten” diye bir şey yok. “Hak Mezhep” diye bir kategori de yok. Allah, resul ve kitap çizgisi içindeki her mezhep makbuldür. Mezhep ihtilaflı konularda olacağı için ‘şu haktır-şu batıl’ denmez. İhtilaflı olan hiçbir şey Hak kategorisinde değerlendirilmez. Batıl olabilir çünkü verilen hüküm ‘usul’e ya da ‘nas’sa aykırı olabilir. “Nas’sa aykırı olmayan birden fazla görüş olabilir.” Özellikle de müteşabih ayetler zaten zaman, mekan ve olay, kişi bağlamında kendi içinde farklılık gösterebilir. Burada önemli olan usul ve Kur’an-ı Kerim’in külli kuralları ve sahih olan Nebevi sünnete aykırı olmamasıdır.&#8221;  (A. Dilipak, Akit, 8.7.2016)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Maksadım, Müslüman olan insanları kucaklamak yerine dışlamayı, tefrika yüzünden zayıflayarak düşmana yem olmayı karınca kararınca engellemektir. Ben “Ehl-i Sünnet çizgisindeyim ve genel olarak bu çizginin sahih İslam anlayışını temsil ettiğine” inanıyorum. Ancak üç kayıtla: Ehl-i Sünneti, bu kavramın içine giren farklı anlayışları da katarak geniş çerçeveli görüyorum. Ehl-i Sünnet dışında kalan İslam mezheplerini de ümmetin mezhepleri olarak görüyor, sahiplenenleri -onlar İslam’dan çıktıklarını beyan etmedikçe ve söz ve fiilleri için bir tevil imkanı mevcut oldukça- tekfir etmiyorum. “İnandığı gibi yaşama konusunda tavizsiz olmak güzeldir ama taassup hangi tarafta olursa olsun caiz değildir, mezmumdur, bundan kurtulmak gerekir” diyorum.  İmam-ı Gazali&#8217;nin Faysalu’t-Tefrika&#8217;sından:  “Hak ve hakikat her bir mezhepte dolaşır durur. Hasetçilerin etkisinde kalmayan, taklidin kör etmediği, gerçeği öğrenme arzusu ve tefekkürün tahrik ettiği sen! Zihnini işgal eden ve seni huzursuz kılan bu durumdan kurtulmak istiyorsan önce muhatabından küfrün (dinden çıkmanın) tanımını yapmasını iste. Eğer küfür, “Eşari veya Mutezili veya Hanbeli ve diğer mezheplere muhalefet etmektir” diyorsa, o, geri zekalıdır, taklidin zincirine vurulmuştur, körlerden daha kördür; onu iknaya uğraşıp boşa vaktini harcama. İnsaf sahibi isen bilirsin ki, hak ve hakikati belli bir alimin ve mütefekkirin tekelinde kılan, hakikati yalnız o bilir diyen kimse küfre ve çelişkiye başkalarından daha yakın durmaktadır. Küfre yakındır; çünkü o alimi, iman ve küfür, kendisini tasdik veya tekzip etmeye bağlı olan masum (hata etmez) Peygamber mertebesine getirmiştir.” İslam tarihinde tekfirci kişi ve gruplar daima bulunmuştur. Bunlara karşı bir de söz ve davranışı, sahibinin diğer söz ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alan ve en küçük bir “dinden çıkmama ihtimali” varsa bunu tercih eden, insanları mümkün olduğunca iman dairesi içinde tutan alimler vardır ve bu ikinci tutum “Kıblesi Kabe olanları tekfir etmeyiz” diyen Ehl-i Sünnetin tutumudur.” (Hayrettin Karaman, Yeni, şafak, 14,17,22 Haziran 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Din kardeşliğini, birlik ve kardeşlik inancı, anlayışı ve duygusu içinde ümmet birliğini sağlamanın şartları vardır: İçtihat, yorum, görüş beşeri bir faaliyet olduğuna ve “Peygamberler dışında insanın yanılması ve yanlış yapması da mümkün (ve olmakta) olduğuna göre hiçbir alim, şeyh, mürşit, lider, kanaat önderi… isabet ve hakikati kendi tekelinde görmeyecek, “yalnız benim dediğim, görüşüm, mezhebim, tarikatım haktır” demeyecektir.”<strong> </strong>Peygamberlik sona ermiştir; artık bir kimsenin çıkıp da, “Ben rüya gördüm”, “Ben Peygamber ile görüştüm, konuştum”, “Bana Allah bildirdi” gibi iddialarla insanları saptırmalarına imkan verilmeyecek, böyle çıkışlara müsamaha edilmeyecektir. Ayrıca, doğru ve uygun dediğimiz usulü uygulayarak bir sonuca ulaşan her müminin ulaştığı sonuç hem kendisi hem de ona itimat edenler, ondan fetva alanlar ve dini öğrenenler için muteberdir; bu bilgi ve fetva ile dinini yaşayanlar doğru yoldadırlar. “Farklılık içinde birlik” ve “farklılığın ümmet için bir zenginlik” olması hedefleri ancak bu anlayış çerçevesinde gerçekleşebilecektir. Kur’an’ı Arapçasından veya mealinden okuyan, hadis kitaplarını metinlerinden okuyan, bu okumalara “doğru usulü uygulamadan”<strong> </strong>kafasına estiği gibi manalar veren, hükümler çıkaran, üstelik aynı yolu takip etsinler diye insanlara icazetler de veren kimseler doğru yolda değildirler. Temel metinlerden doğru usulü uygulayarak mana ve hüküm çıkarma işi içtihattır ve tefsirdir; bu işin yapılabilmesi için iman, ilim ve ahlak yeterliği gereklidir; bu yeterliğe sahip olmayanların peşine düşmek insanı doğru İslam anlayış ve yaşayışından saptırır; bu konuda uyanık ve ihtiyatlı olma zarureti vardır. Ve son olarak, ferdi din hayatı için soru soranlara, fetva isteyenlere ehli tarafından bilgi ve fetva verilir. Ümmetin uygulaması için kural oluşturmak, yol göstermek, kanun yapmak, proje ortaya koymak söz konusu olduğunda mutlaka şura usulü uygulanmalıdır. Şura dini ve uygulama alanını iyi bilen alimler ve uzmanlardan oluşan danışma kurullarıdır.” (Hayrettin Karaman, Yeni şafak, 15 Temmuz 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sahih hadisten hüküm çıkarmak hadis alimlerinin işi değildir. Usul ve fıkıh alimlerinin işidir. Nice büyük hadis alimleri vardır ki, taşıdığı, rivayet ettiği hadislerin fıkhını bilmez. Eğer böyle olsa idi her hadis alimi müctehid olurdu ve mezhebi olurdu. Halbuki hadis alimlerinin bir çoğu da bir müctehidi taklit etmişlerdir. Bu nedenle A‘meş Ebu Hanife’ye, “Ey Fakihler zümresi! Sizler tabipsiniz, bizler ise eczacıyız.” demiştir. (Abdulkadir b. Muhammed b. Nasrullah el-Kureşi, el-Cevahiru’l-mudiyye fi tabakati’l-Hanefiyye, II/484-485; Ayrıca ibn Abdülberr, Cami‘u beyani’l-ilm II/1029; Ali Abdülbasıt Mezid, Minhacu’l-muhaddisin fi’l-karni’l-evveli’l-hicri ve hatta asrina’l-hazir, s. 89) Kur’an ve sünnetten (eğer müctehid değilse) ne bir tefsir alimi ne de bir hadis alimi fetva verebilir. Fetva verme işini bunların hepsini de kapsayan yani Kur’an ilimlerini, hadis ilimlerini bilen, sahabelerin ittifaklarını (icma), ihtilaflarını bilen, usul, tarih, ıstılah, Arap dilini çok iyi bilen, aynı konudaki tüm rivayetleri bilen ve ictihad özellikleri taşıyanlar yapabilir. (Nevevi, Mecmu,1/64; Ebul Leys es-Semerkani, En Nevazil, vr. 268, Uşi, el Fetava&#8217;s Siraciyye, s. 600, Destinani, Risale fi Adabi&#8217;l Müftin, vr. 46) “Tercih ehli tahkik ettiği meselede mukallit olmaz. Tercih ehli pek çok meselede mukallid olabilir. Ben çoğu meselede mukallidim, hatta avamım. Bir namaz kılabilmek için belki de bin mesele vardır. Bunların hepsini tahkik ederek tercihte bulunmak bir ömre yetmez. Onun için ‘ben Hanefiyim’ diyorum. Ancak ayrıca bir akademisyenim. Araştırma yapıyorum. Tahkik ettiğim bir meselede farklı kanaate varabilirim. Vardığımda onu kabul ederim. Bu durum mezhepsizlik anlamına asla gelmez. Birkaç örnek: Hanefilere göre müellefi kuluba zekat verilmez, nesh edilmiştir. Bana göre eğer devlet başkanı uygun görürse caizdir. Kur’an’a abdestsiz dokunmak haramdır. Bana göre abdestli dokunulması daha iyidir ama haram değildir. Sadece Arafat ve Müzdelife’de değil, zaruret halinde, alışkanlık yapmamak kaydıyla namazları cem etmek mümkündür&#8230; Bunların elbette gerekçeleri vardır. Burada onlar üzerinde duracak değilim. Mesele anlaşılsın diye bu örnekleri verdim. Bütün bunlara rağmen ben Hanefiyim. Bunu söylerken de kimseyi kandırmıyorum. Çünkü bir dünya mesele içerisinden bu konularla ilgili bir tercihte bulunuyorum. Yani bir dünya meselede Hanefiyi taklit ediyorum. Bu beni Hanefi olmaktan çıkarmaz.” Prof. Yavuz Köktaş </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sünni (Ehl-i Sünnet ve cemaat) itikad mezhebleri: Selef, Matüridiyye ve Eşariyye olmak üzere üç mezheptir. Ehl-i Sünnet, inanç (akaid, kelam) konusunda olsun, amel (fıkıh) konusunda olsun ihtilaflara, farklı anlayışlara ve içtihatlara yer verdiği için bir patika, bir keçi yolu, bir tek şeritlik yol değil, birden fazla şeridi olan bir caddedir. Yön aynı, yol aynı ama birçok şerit vardır. Trafik kurallarına riayet etmek şartıyla bu caddenin hangi şeridinden gidilirse gidilsin toplumun Ehl-i Sünnet yol arkadaşlığı, yoldaşlığı vardır. Bu yazdıklarımın delili,  önemli ve farklı anlayış ve yorumlara rağmen -mutaassıp ve mezhepçi taklitçiler bir yana- Ehl-i Sünnet alimlerinin birbirini tekfir etmemeleri, önemli tartışmalara rağmen birliği, yoldaşlık ve kardeşliği korumalarıdır. Ehl-i Sünnet İslam’ı Peygamberimiz ve O’nun rehberliğinde dini öğrenen ve öğreten ilk nesil Müslümanları gibi anlayan, bu anlayış üzerinde birleşmiş bulunan ümmet çoğunluğunu (cemaat) muhafaza eden, ayrı baş çeken grupları “aynı kıbleye yöneldikleri ve namazı toptan terk etmedikleri sürece” İslam’dan dışlamayan, yöneticiler adaletten ve sünnetten sapsalar bile ümmetin birliğini bozma, düşmanlara fırsat verme gibi fitne ihtimalleri bulunmadığı sürece ihtilal yapmayı caiz görmeyen, uygun zamanı bekleyen Müslüman çoğunluğun mezhebidir, yoludur, İslam anlayışıdır.” (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 24-29 Haziran 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ben, tek mezhebi değil, sünni fıkıh ve itikat mezheplerinin tamamını bir zenginlik sayıyor, hepsi birden İslam’dır diyorum. Müminlerin bütün mezhep imamları ve diğer fıkıh, kelam, tasavvuf alimlerinden istifade edebilmeleri için kapıların açık olduğunu söylüyorum.” (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 19 Ağustos 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten günümüzde de ümmetin geri kalmasının nedenlerinden biri de fikri çeşitliliğe müsamaha gösterilememesidir! Unutmayalım ki “İslam medeniyetinin ilerleme dönemleri her zaman, birden fazla ekol, akım ve eğilimin rekabet içinde olduğu dönemler olmuştur.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 98)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah Hz. Musa&#8217;ya bebek katili, kendini rab ilan eden Firavun ile bile yumuşak konuşmasını buyururken bizler birbirimizle bile yumuşak konuşamıyoruz. Seninle aynı fikirde olmayanlara sapkın, mürted, münafık diyorsun. Kalbini açıp da baktın mı? İnsanların imanını nasıl yargılayabiliyorsun? Bize düşen, ‘doğrusunu Allah bilir’ deyip, bize düşen ne var ise ona bakmak ve birbirimize sahip çıkmaktır.” Nouman Ali Khan</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezhepsizlik ihtilaf ve fitnedir! &#8220;Mezhepler, İslam ümmetini dört büyük kuvvetten oluşan muazzam bir orduya dönüştürürken, mezhepsizlik bu orduyu parçalayıp her bir askeri kendi başına buyruk bırakan dağınık ve fonksiyonsuz sürülere dönüştürür.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/mezhepler.html/islam-mezhepler-1" rel="attachment wp-att-1346"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1346 " title="islam-mezhepler-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-mezhepler-1.jpg" alt="" width="519" height="252" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/mezhepler.html">Mezhepler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/mezhepler.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam fıkhı/hukuku, İslam Şeriatı  </title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-fikhi-hukuku.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-fikhi-hukuku.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Apr 2012 09:05:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ictihad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=817</guid>

					<description><![CDATA[<p>Konuya ek olarak &#8220;Kur’an ahkamının değişmesi’, ‘Ehl-i Sünnet’ ve ‘Tarihselcilik&#8221;  adlı yazıların okunmasını tavsiye ederiz. (Burada amacımız genel anlamda İslam fıkhı konusunda bilgi vermek değil, ateistlerin öncelikli olarak ileri sürdüğü iddialara cevap vermektir. Yoksa  İslam fıkhı burada ele alınanlardan çok daha geniş ve detaylı bir uzmanlık alanıdır!) Giriş “Ana kaynaklardan (Kur’an ve sünnet) zihni çaba [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-fikhi-hukuku.html">İslam fıkhı/hukuku, İslam Şeriatı  </a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Konuya ek olarak &#8220;Kur’an ahkamının değişmesi’, ‘Ehl-i Sünnet’ ve ‘Tarihselcilik&#8221;  adlı yazıların okunmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">(Burada amacımız genel anlamda İslam fıkhı konusunda bilgi vermek değil, ateistlerin öncelikli olarak ileri sürdüğü iddialara cevap vermektir. Yoksa  İslam fıkhı burada ele alınanlardan çok daha geniş ve detaylı bir uzmanlık alanıdır!)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Giriş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ana kaynaklardan (Kur’an ve sünnet) zihni çaba ile elde edilen dini bilgilere fıkıh denir.” (DİA, Fıkıh maddesi) Fıkıh ilmi kişinin Allah&#8217;a karşı ibadet yükümlülüğünü, helal haram ölçüsünü ve kişiler arası ilişkileri inceler. Fıkıh ilminin temel kaynaklarını Kur&#8217;an, sünnet, icma ve kıyas oluşturmaktadır. Fıkıh üç ana bölüme ayrılır: Muamelat (Hukuk), Ukubat (Cezalar) ve İbadat (ibadetler). Fıkıhla uğraşan alime ise fakih denir. “Şeriat dinin kendisidir; fıkıh ise içtihaddır; Ayet hadislerden hüküm çıkarmaktır. Şeriat Allah’a aittir, fıkıh ise insan ürünü yorumlardır.” (Doç. Dr. Nihat Dalgı, Değişim stratejisi açısından hukuk ve islam hukuku, s. 79; yavuzkoktas.com/din-seriat-fikih-ictihad-ve-icma; Nureddin Yıldız, fetvameclisi.com/fetva/seriat-ile-fikih-arasinda-fark-var-midir; Hidayet Zertürk, Fıkıh ve Şeriat Kavramları Bağlamında İslam Fıkhının Beşeriliği Konusu, FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, 14 (2019) Güz, s. 520; Hacı Yunus Apaydın, Fıkıh, dinin ve şeriatin nesi olur? Bilimname 52, 2024/2, 1-65, s. 54)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist ve oryantalistler İslam hukukunun dogmatik/sorgulanamaz olduğunu, değişime ve gelişime kapalı olduğunu iddia ederler. Halbuki insan hayatı için genel sabiteler olması gerektiği gibi (şeriat), değişime açık olan alanların olması da (fıkıh) kaçınılmazdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “İslam hukuku canlı ve kendini güncelleyen bir dinamiğe sahiptir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 49) ve “Prensipleri esnektir.” (Ziyaüddin Serdar, s. 23) Aslında “İslam sistemi canlı, dinamik ve zengin bir sistemdir.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 257) Ama “İslam&#8217;ın değişmez bir değer sistemi de vardır, çünkü ona göre ‘insanın doğası’ değişken değildir. Ebedi ilkeler, sürekli değişmekte olan bir dünyada ayaklarımızın sağlam bir yere basmasını sağlar.” (Ziyaüddin Serdar, s. 42, 46)  &#8220;İslam hukukunun, Kur’an ve sünnetin son tahlilde otoritesine dayandığı kesinse de, hukuki kurallar olarak şeriat; Müslüman alimlerin ve cemaatlerin farklı zaman ve şartlara uyum sağlamaları için onlara ciddi bir özgürlük ve hareket alanı<strong> </strong>da vermiştir.&#8221; (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 206) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kur’an ve Sünnet İslam medeniyetinin temellerini oluşturur. Kısa sürede gelişen İslam mimarisi ve sanatı, kelam, felsefe ve hukuk, ekonomi kurallar bu iki kurucu kaynaktan beslenmiştir. İslam, ‘geniş manada’ şeriat adını verdiğimiz, kapsamlı bir hukuk sistemi inşa etmiştir. Fıkıh hızla gelişen ve yayılan İslam toplumlarının kendine has bir hukuki ve kültürel kimlik geliştirmesini sağlamıştır. İslam, evrensel dini ilkelerle yerel kültürler arasında bir çatışma görmez. İslam’ın temel ilkeleri ile çatışmadığı müddetçe bütün kültürel adet ve gelenekler mübahtır. İslam kültürü son derece esnek ve dinamik bir yapıya sahip olmuştur.&#8221; (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 34-36) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle, “Tarafsız ve önyargısız inceleyenler, İslam&#8217;ın getirdiği hukuk düzeninin kendi içinde adil ve hakkaniyetli olduğunu görürler. Bir hukuk sistemi kendi bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde ancak doğru ve hakkaniyetli bir yaklaşım sergilenmiş olunur.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 38) İslam karşıları ise “Kur’an&#8217;da hükümlerin sistem bütünlüğü içinde tutarlı ve adaleti sağlayıcı olduğunu kavrayamadıklarından, sistem içinde tek tek parçaları alıp, oradan eşitsizlik ve adaletsizlik çıkartmaya çalışmaktadırlar.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 44) “İslam prensiplerden oluşur. Bu bakımdan herhangi bir yer, nesil ve zamanla sınırlı değildir.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 202) “Kur’an insanlar arası ilişkilerde ana ilkeleri belirlemekle yetinmiştir. Bu durum onun her çağda ulaşılabilir olmasını da temin etmektedir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 132) Ayrıca, &#8220;Tüm toplumu kucaklayan açık bir alimler, hukukçular ve fıkıhçılar sınıfı, herkesçe erişilebilir, bütün inananların Allah&#8217;a eşit ölçüde ulaşabilmelerine dayalı eşitlikçi bir öğretiyi de insanlara sunmuşlardır.&#8221; (Bryan S. Turner, Oryantalizm, Kapitalizm ve İslam, s.11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Britanyalı yazar ve diplomat olan Charles Le Gai Eaton (Müslüman olduktan sonraki ismi ile Sidi Hasan Abdullah Abdülhamid), “kesilmeyen akarsu ve bu suya giden yol” (DİA, Şeriat maddesi) anlamındaki şeriatı şu şekilde tarif etmektedir: “Şeriat, hayat sularının tüketilemeyecek şekilde akmakta olduğu yere doğru götüren bir yoldur.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 316) “Mezheplerden dört şeriat deresi doğmuştur. Fakat bunların her birindeki su aynı sudur. Aralarındaki farklılıklar, Şafi&#8217;nin Maliki&#8217;den ders almış olduğu, İbni Hanbel&#8217;in Şafi&#8217;nin öğrencisi olmuş olduğu gerçeğinden de tahmin edilebileceği gibi önemsiz farklılıklardır. Sünni şeriatı tehdit edecek tavır, bu farklılıkları abartanlarca doğmaktadır.” (Eaton, s. 322) “İslam&#8217;ın sosyal amacı, içinde her bireyin şeriat nizamına göre belirlenmiş rolünü yaşayacağı, bir an bile Allah&#8217;ın kendisini görmekte olduğunu unutmaksızın, tehlikeden uzak bir insani ilişkiler ağı içinde yaşayacağı bir topluluk oluşturmaktır.” (Eaton, s. 343) Ama ne yazık ki “Günümüz Müslümanları kendilerine, içinde imanın bütünüyle yersiz, ibadetin gereksiz ve şeriatın bir sakınca olarak görünebileceği bir çevre inşa etmektedir.” (Eaton, s. 399) Halbuki “İslam&#8217;a göre sosyal düzen, dinin bir parçasıdır ve ondan bağımsız kılınamaz.” (Eaton, s. 311) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalistler İslam hukukunun Batılı hukukla yer değiştirmesi konusunda özel bir gayret sarf ediyorlar. Onlar, Kur&#8217;an ve hadis konusundaki taraflı yorumlarına İslam hukuku konusunu da eklemişlerdir. Goldziher, ‘Muhammedanishe Studien’ isimli kitap yazar.  Margoliouth, Goldziher gibi, peygamberin sünnet veya hadis diye bir şey bırakmadığını ileri sürer. Aslında oryantalistlerin gerçekleştirmeye çalıştıkları tek şey, Müslümanların İslam hukukuna sarılmamaları için İslami kaynakların otantikliği konusunda şüpheler uyandırmaktır.” (Asaf Hüseyin, Batının İslam&#8217;la Kavgası, s. 61-62) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, İslam fıkhının Roma hukukundan koplayandığını da ileri sürmüşlerdir. Halbuki, “Lahey&#8217;de toplanan Uluslararası mukayeseli hukuk Kongresi&#8217;nde, İslam hukukunun kendine özel bir hukuk sistemi olduğu açıkça ortaya konmuştur.” (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 49)  Ayrıca “Schacht’ın söylediği gibi fıkıh 3. ve 4. hicri yüzyılda ortaya çıkmamış, çok daha önce ortaya çıkmıştır.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 31) “Roma Okulu en son 16 Aralık 533 tarihinde yasaklanmıştır. Yani Efendimiz doğmadan 40 sene önce. Beyrut Okulu ise İslam oraları fethetmeden üç çeyrek asır önce dağılmıştır. Ayrıca roma hukuku insan aklına dayanırken İslam hukukunun temelini vahiy oluşturur. Fransız oryantalist Zeys’in dediği gibi; aralarındaki bağ kopuktur.” (M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyetler Hesaplaşması, s. 97) Dr. Es-Senhuri’de aralarındaki farkı şöyle açıklamaktadır: “İslam hukukçuları, Roma hukukçularından hatta dünya hukukçularından, ‘usulü fıkıh’ dedikleri ve hükümleri kaynaklardan çıkarma esasları ve prensipleri tespit etmekle ayrılırlar.” (Senhuri, Usulu&#8217;l-Kanun, s. 132)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam hukukunun Roma hukukundan etkilendiği tezi hayale ve tahmine dayanan bir tezdir. Etkilenmenin biçimi ve kapsamı hususunda dahi sözbirliği yoktur. Bir temenninin dışa vurumu olan bir varsayımdır. Bu iddiaya karşı çıkanlar arasında ünlü Alman hukukçu ]osef Kobler, meşhur İtalyan hukuk felsefecisi Del Vecchio, Amerikalı hukukçu Vigmore, yine Alman oryantalistler G. Bergstrasser, C.H. Becker, İtalyan oryantalist Prof. C.A. Nallino, Fransız oryantalist C. H. Bousquet, Sava Paşa ve Rene David gibi isimler sayılabilir.” (Prof. Dr. Savaş Kocabaş, İslam hukuku araştırmaları dergisi, Sayı: 36 Ekim 2020, s. 198, 306; İslam Hukukunun Roma Hukukundan Etkilendiği Tezini Eleştiren Batılı Bir Hukukçu: S.V. Fitzgerald, Bingöl üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi-sayı-17, Haziran 2021; İslam hukukunun roma hukukundan etkilendiği tezi karşıtı iki oryantalist, Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2021/2, Cilt: 8, Sayı: 2 | s. 485-516)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam hukuku her meselenin çözümünü ihtiva eden temel prensipler ortaya koymuştur.” (Saffet Köse, İslam Hukukunun Statik Olduğu İddiasının Tahlili, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Yıl 1996, Cilt: 6 Sayı: 6, &#8211; , 01.07.1996, s. 264) İslam hukukunun dinamizmini Batılı bilim adamları da itiraf etmektedir. Harward Üniversitesi öğretim üyelerinden Allame Hugance bu konuda şöyle demektedir: &#8220;İslami sistemin özünde ve yapısında bir gelişme kabiliyeti vardır. Hatta o, bu gelişme özelliği itibariyle, benzer sistemlerin hepsinden üstündür. İslami sistemdeki sıkıntı, aslında gelişme ve hamle imkanlarının eksikliği değil, bu imkanların kullanılması hususundaki gayret yokluğudur.” Dr. Enrico da şunları söylemektedir: &#8220;İslam, insan ihtiyaçlarının gereği ile paralel yürür. O, asırlar boyu en küçük bir zaaf göstermeden gelişmeye, canlılık ve uygulanabilirlik gücünü korumaya devam edebilmektedir. O, cihana en sağlam hukuk sistemini sunmuştur. İslam hukuku birçok yönleriyle Avrupa hukuk sisteminden daha üstündür.” (Afif Abdülfettah Tabbara, Ruhu&#8217;d-dîni&#8217;l-İslami, s. 312) 1936 yılında Lahey&#8217;de toplanan milletlerarası modern hukuk konferansı da, Fransız, Alman ve İngiliz hukukunun yanı sıra İslam Hukukunu da modern hukukun kaynaklarından birisi olarak kabul etmiştir. 1938’de ise yine Lahey’de, İslam Hukukunun canlı, gelişmeye uygun ve orijinal bir yapıya sahip olduğu tescil edilmiştir. (İsmail el-Ömeri, el-Hak ve Nazariyyetu&#8217;t-te&#8217;assuf fi İsti&#8217;mai&#8217;l-Hak, s. 11; Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, I/326) Bu konu ‘Ateistlere cevap’ adlı yazımızda da ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, &#8220;İlahi vahiy diğer beşeri kelamlar gibi statik yani sabit bir mana taşımamaktadır. Ayet, bütün diğer özelliklerinin yanında mana olarak da müthiş bir dinamiklik özelliği taşımaktadır. Ayeti her okuyup anlamaya çalışan kişi her defasında onun bu özelliğinin farkına varmakta, ayete yepyeni manalar verebilmektedir. Bu, ayetin Allah kelamı olmasından kaynaklanmaktadır.” (Prof. Dr. Dilaver Gürer, haberdurus.com, 4.11.2018) “Kur’an Arapça değil Rab&#8217;cadır veya Kur’an&#8217;cadır” sözü bu sebeple söylenir.&#8221; (Prof. Dilaver Gürer, Yeni Şafak, 4.11.2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Detay</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam fıkhı dogma mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslami düşüncenin temeli dogma değil, nastır. Nas; tefsire (açıklamaya), tevile (yoruma), müzakereye (tartışmaya) ve ictihada (akıl yürüterek yeni fikirlere ulaşmaya) açıktır. ‘Nas&#8217;ın maksadını anlamak için ise düşünme ve fikir özgürlüğü en başta gelen esaslardır. Bu fikir özgürlüğü birden çok mezhebin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Aynı nas için farklı yorumları dile getirmek ve hâlâ bir arada olabilmek dogma değil, ancak özgürlük, fikir hürriyeti kavramları ile açıklanabilir. “İslam&#8217;da akıl temel, vahiy bu temel üzerine inşa edilen bina gibi kabul edilmiştir. Dini bilginin doğruluğu ancak akılla bilinebilir.” (Gazali, Mearicu’l-kuds fi medarici ma’rifeti’n-nefs, s. 74) Dogma; akla, tartışmaya kapalıdır. İslam ise aklı, bilimi över ve yol gösterir. (Bu konuda ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazımıza bakılabilir.) Zaten İslam&#8217;ın bizzat kendisi, dogmalara savaş açmıştır: &#8220;Biz babalarımızdan ne görmüşsek onu uygularız, sadece onlara uyarız&#8221; derler. Peki, şeytan atalarını o alevli ateş azabına çağırmış olsa da mı onların peşinden gidecekler?&#8221; (Lokman, 21) Putlara tapan ve &#8220;Sen gerçekten bilirsin ki bunlar konuşamazlar!&#8221; (Enbiya, 65) diyecek kadar taptıklarının işe yaramadığını bilen kavmine İbrahim peygamberin,  &#8220;Allah’ı bırakıp da size hiç bir fayda veremeyecek, zarar da edemeyecek nesnelere mi tapıyorsunuz?&#8221; ( Enbiya, 66) diye sorduran, dogma ile aklın mücadelesi değil midir? Günümüzde de oryantalist ve ateistler kendi dogmalarını (İsa’nın tanrılığından evrim teorisi ve eleştirilemez/değiştirilemez kabul edilen prensiplere dek) görmezden gelip İslam&#8217;a iftira, küçümseme, hatta yargısız infazlar yapmakta değil midirler? Allah&#8217;ın kafirler için söylediği &#8220;Ne zaman onlara: Allah&#8217;ın indirdiklerine uyun&#8217; denilse onlar: &#8216;Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız&#8217; derler. Ya atalarınız aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?&#8221; (Bakara, 170) sözünün acaba günümüz ateist ve oryantalistlerine dönük yönü yok mudur? Onların bu soruya muhtemelen verecekleri ‘hayır!’ cevabı dogmaya işaret etmekte değil midir? Yine Kur’an’da bildirilen &#8220;İnsanlardan kimi de Allah&#8217;tan başka şeyleri O&#8217;na eş tutuyorlar da onları, Allah&#8217;ı sever gibi seviyorlar&#8221; (Bakara, 165) veya &#8220;içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar.&#8221; (Nisa, 77)  ayetleri de, dogmaya işaret etmekte değil midir? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akılla aydınlanmayan bir din hurafelere boğulur, taassup ve batıl inançlara saplanır. Vahiy ile desteklenmeyen akıl ise sapıtır, azgınlaşır, sefahat, zulüm, sömürü ve ahlaksızlık bataklığına yuvarlanır; tanrılık iddiasında bulunmaya dek gider. (Bu konuda, ‘Kur’an ve bilim’, ‘Deizm yanılgısı’ ve ‘Bilim yanılmaz mı?’<strong> </strong> adlı yazılarımıza bakılabilir.) Cehenneme zaten akılsızlar gitmeyecek midir? “Eğer vahye kulak verseydik veya aklımızı kullansaydık, cehennemlik olmayacaktık.” (Mülk, 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;da akıl vahiy ilişkisini 3 aşamada ele alabiliriz: Aklı aşan ve akılla bilinemeyen ibadet ve ahiret konularında vahiy insana sağlıklı ve güvenilir bilgiler verir, ebedi mutluluğa giden yolu gösterir. Akılla bilinen ziraat, sanat, ticaret, iktisat, siyaset, hukuk ve ahlak konularında vahiy akla yardımcı olur, onu destekler ve tamamlar. Sırf akılla bilinebilen aritmetik, geometri, fizik, kimya, mantık, astronomi, tıp gibi akli ve tecrübi ilimleri vahiy tavsiye ve teşvik eder. Daha önemlisi de, bu ilimlerin insanlığa zararlı olacak şekilde kullanılmasına da engel olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam Fıkhı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam fıkhı, hem statik hem de dinamik hukuku bünyesinde barındırır. Değişmeyen tek şey değişimdir kuralı, ‘2+2=4 eder’ veya ‘hırsızlık kötüdür’ gibi binlerce yıllık kuralları değiştirmemiştir. Ama “zamanın değişmesi ile ahkamın değişmesi inkar edilemez.” (Mecelle, 39) kuralı da yine İslam fıkhına ait bir kuralıdır. O zaman İslam fıkhında neler değişir, neler değişmez? Asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu budur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tamamlanmış naslar ile siyasi, kültürel, coğrafi, ekonomik ve dini arka plan şartlarına bağlı olarak sürekli değişen hayatta ortaya çıkan yeni durumlara cevap bulabilmek, ancak hukukun yapısının dinamik olması ile mümkündür. Ama bu değişiklik içinde, ruhun ve özün kaybedilmeden süreklilik arz eder mahiyette olabilmesi için de, ister kaynak, isterse metodoloji ekseninde ‘istikamete ihtiyaç’ vardır. Ayrıca ilave edelim ki, İslam fıkhının gelişme çağında kendinden beklenen fonksiyonu icra edip, taklit dönemlerinde icra edememesinin altında bu statik veya dinamik durumun tam anlaşılamamasının etkisi çok büyüktür. Bu kabuller &#8216;statiktir&#8217; deyip, içinde yaşadığı hayat şartlarından dahi adeta habersiz kişiler aracılığıyla İslam hukukuna dogmatizmin kapılarını aralamış, &#8216;dinamiktir&#8217; diyenler safında da, sabit hiçbir değeri olmayan, her bir ferdin anlayış ve idrak ufku nispetinde farklı hükümlerin ortaya çıkarıldığı bir zemin oluşturulmuştur. İslam  hukukunda ahkamın değişmesine bir örnek verelim: &#8220;Düşmanlara karşı hazırlıklı olun ve atlar besleyin.&#8221; (Enfal, 60) ayetinin amacı değişmez ama o amaca götürecek araç/vasıta değişkendir. Düşmanlara karşı hazırlıklı olmak Yaradan’ın değişmez, statik kuralıdır ama buna örnek olarak verilen ‘atlar’ dinamiktir, değişkendir. Atlar ‘o dönemin en iyi savaş aracıdır’ ve bu nedenle örnek olarak verilmiştir. Günümüzde de aynı işlevi görecek olan şeyler “yetiştirilmeli”; üretilmeli, yapılmalıdır. Mesela; Uçak, füze, mekik, SİHA gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukuku</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunda mutlak egemenlik Allah&#8217;a aittir. Her insan O’nun huzurunda sadece ‘kul’dur, üstünlük yoktur! İslam hukukunun amacı, dinlerine bakılmaksızın tüm insanların ‘can, mal, namus, akıl ve din’inin korunmasıdır. İslam Hukuku zaman, iklim, coğrafyaya göre hükümlerinin uyum sağlamasını onaylamıştır. İslam hukuku katı değildir, özgürlükçüdür, ırk, mezhep üstünlüğünü reddeder, din, dilde serbestliği savunur. İslam hukukunda ahlak ve akaid, hukuk ile birleşmiştir. Bu da hukuka olan saygınlığı artırır: Ahlaki sorunlar, hırsızlık, rüşvet gibi sorunları imanın kuvveti ölçüsünde azaltmayı amaçlar. Bu hukuk aynı zamanda bedenin arzularına, tarafgirliğe engel olur veya en azından azaltır. Allah için iş yapan ile kişisel amaçlar için yapılan iş mutlaka farkını gösterir: Birinci de daha üretken, samimi, fedakar olunur. Bu hukuk aşırılıkları da önler. &#8220;Allah aşırı gidenleri sevmez.&#8221; (Bakara, 190) Adalet ve şahitlik tam olarak sağlanır. (Nisa, 135) Bu hukuk insanı insana kulluktan kurtarır.&#8221; (Buhari, ahad, 1; Müslüm, İmare, 39-40; Ebu Davud, cihad, 87) Bu hukukta özgürlük savunulur. (Bakara, 256)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukuku esnektir, değişime açık bir hukuk sistemidir. Öz aynı kalır, tezahürler, yansımalar, örnekler, yerel motifler değişebilir. &#8220;Kolaylık prensibi, ruhsat, zaruret hali&#8221; gibi İslam hukuku prensipleri bu değişimin temel dinamikleridir. Ayetlerin gaye-maksadı daima öncelikli gözetilmesi gereken konulardır. İslam&#8217;da belli amaçlar, maksatlar vardır, bunlar değişmez ama bu maksadı destekleyecek değişikliklere müsaade edilir. İslam&#8217;ın temel hedeflerinden olan adaletin tesisi ve zulmün def edilmesi, tabiatları gereği esnekliği gerektirir. Bu konuda ayet, hadis, istihsan, hakem kararı gibi birçok metot bu hukukta mevcuttur. İslam hukuku ne beşeri hukuk gibi her zaman değişir ne de diğer dinler gibi değişmez kurallar bütününden oluşur. İslam genel kurallar koyar, toplumda aile hukukunu önceler, ibadet ve ahlak ilişkisi ön plandadır. İslam hukukunda gerektiğinde insan aklına hareket alanı bırakılmıştır. Hüküm ayetleri azdır ama delaletleri, göstergeleri çoktur. Bazı hükümleri ise zaman ve mekana göre değişiklik gösterebilir: Mesela tesettür farzdır ama kültür, iklime göre bunun şekli değişebilir. Özetle, İslam hukukunda; Kolaylık prensibi (rahmet peygamberi olan efendimizin hoşgörüsü, takati aşan konularda zorlama olmaması), zaruret prensibi (yeni olaylar karşısında yeni tavırlar belirleme, bazı değişikliklere izin verme, zor durumlarda &#8216;geçici&#8217; değişikliklere izin vermesi), ortam ve şartlara göre hükümlerin değişmesi, lafız-yazılı olan kadar maksat ve maslahatların da önemli olması gibi özellikler bulunur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunun karakteristik özellikleri: Sıkıntıların kaldırılması: Yolculukta namazın kısaltılması veya yol emniyeti yoksa tamamen düşürülmesi. Haram olan şeyin hükmünün geçici kaldırılması: zorluk anında domuz etine izin verilmesi gibi. Hükmün geciktirilmesi: Yolculukta orucun tutulmasının veya tutulmamasının serbest olması. Eşyada asıl olanın ibaha yani sakıncanın olmaması prensibi, tedricilik, aşamalı uygulamalar: Mesela içkinin aşamalı yasaklanması, adaletin amaçlanması, ırksal üstünlük fikrine izin verilmemesi veya selem akdi gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunda ahkamın değişmesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Mehmet Erdoğan’ın, ‘İslam hukukunda ahkamın değişmesi’ adlı eserinden özetlenmiştir-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maksada götürecek (helal olan) vasıtalar değişebilir. Vahiy tartışılmazdır ama fetvalar, fıkıh, ictihad tartışılabilir. Genel kural koyan hükümler değişmez ama özele ait olan hükümler (çoğu sünnettedir.) değişebilir. İllet/sebep ortadan kalkınca hükümde değişir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Makasıttan (amaca yönelik) olan hükümler değişmez ve vesailden olan (vasıta, araç olarak kullanılan) hükümler değişebilir. Vesail; makasıd için vardır, amaç/maksattan vazgeçilmezken, vasıtalar değişebilir. Vasıta çalışmıyor diye maksat kaldırılmaz; maksadı meydana getirecek başka vasıtalar aranır. Mesela, namaz için vakit vesiledir. Vaktin olmadığı yerde namaz düşürülmez, takdir vasıtası ile namaz yerine getirilir: Kutuplarda oruç, namaz örneklerinde olduğu gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ta&#8217;lil edilebilen (sebep, nedeni bilinebilen) hükümler: Muamelat; toplumsal hükümlerdir. Ta&#8217;lil edilemeyen hükümler: İbadet gibi konulardır. Muamelat konularında Kur’an belli sebep, hikmetlere işaret eder. Bu sebep ve amaçlar göz önünde bulundurularak hükümler değiştirilebilir. Mesela handem kabına şıra koymak yasaktır, çünkü sıcak ülkelerde kısa zamanda şarap olabilir ama soğuk ülkelerde bu yasak gereksizdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vahye istinat edilen hükümler: İçtihadi hükümler: Fıkıh hükümleri eleştiriye açıktır, çünkü insan faktörü ile ortaya çıkmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Genele teşri (hüküm koyma) getiren hükümler: Çoğu Kur’an&#8217;dadır, değişmez. Özel teşri getiren hükümler; çoğu sünnettedir, değişir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Diyani hükümler ve kazai hükümler: İslam hukukunda mükafat ve ceza açısından fillerin dünyevi ve uhrevi olmak üzere iki karşılığı mevcuttur. Uhrevi karşılığa “diyani hüküm”, dünyevi karşılığa ise “kazai hüküm” denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahkamın değişmesinde etkili olan nedenler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Genel ahlakın bozulması: İlahi vahyin terbiyesinden uzaklaşma, maddi refahın artması gibi nedenlerden dolayı bazı hükümlerde değişikliğe gidilmiştir. Halka dönük hizmet veren kurumlar genişletilmiş ve yeni müesseseler doğmuş, geliştirilmiştir. Şahsa bırakılan bazı konular kamuya havale edilmiştir. Bazı hürriyetlerde kısıtlama getirilmiştir. Genel kuralı bırakıp aşırı tedbirlere başvurulmuştur. Zamanla aşırı hale gelen tedbirler ortam müsaitleşince gevşetilmiştir. Mekruh olan zamanla mübaha dönüştürülmüştür. Mesela tazim için ayağa kalkmak mekruh iken mübah görülmeye başlanmıştır. Had cezalarında yükseltme veya azalmaya gidilmiştir. Mesela sürgün cezası kaldırılmıştır. Zamanla mezhepler arası veya mezhep içi tercihler gündeme gelmiş, bazı ruhsatlar kaldırılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dış etkenler: Yeni fetihler yeni sorunlar ortaya çıkarmıştır. Yeni fethedilen bölgelerdeki milletlerin dini, siyasi, iktisadi konuları gibi. Divanlar oluşturulmuş, para, vergi sistemleri geliştirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Siyasi etkenler: Şura sistemi yerine saltanatın zamanla alması, mezhep imamlarına yapılan baskılar, resmi fetva talepleri gibi olumsuzluklar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İktisadi etkenler: Kağıt para, senet, kredinin ortaya çıkması gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimde ve teknolojideki gelişmelerle beraber de bazı değişikliklere gidilmiştir: Silah sanayindeki gelişmeler, teknolojinin hayata etkisi gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Coğrafi faktörler: Farklı ekoller ortaya çıkmış ve örf dini yaşamda etki etmeye başlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mecelle ve örfi hukuk kapsamında ahkamın değişmesi: ‘Zamanın değişmesiyle hükümlerin de değiştiği’ bir kural olarak Mecelle&#8217;nin de önemli maddeleri içine girmiştir. İslam, insanın teşriinin (kural koymasının) karşısında değildir. Ancak insanın teşriine, ilahi kanunların örgüsü içinde ve onların ulviyet sınırı içerisinde müsaade edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunda düşünce özgürlüğü, kimi zaman içtihat faaliyetinde olduğu üzere mubah alanda bir ‘hak’ olmakta iken, kimi zaman emr-i bi&#8217;l-ma&#8217;ruf nehy-ani&#8217;l-münker ilkesinde olduğu gibi zorunluluk derecesinde bir ‘görev’ olmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunun dinamik yapısına işaret eden diğer bir hususta, örfi hukuka (İslam’ın temel kurallarına aykırı olmayan yerel gelenek ve kurallara) İslam’ın onay vermesidir. Şer&#8217;i hukukun sınırlı bir alanı kapsadığı ve bunun da daha ziyade ibadet, helal, haram, uhrevi sorumluluk ve ahlaki değerlerin açılımı niteliğindeki hükümler olduğu, geride özellikle kamu hukuku alanında büyük bir bilinçle boşluğun bırakıldığı göz önünde bulundurulursa, her toplumda örfi hukuk benzeri bir durum kaçınılmaz görünmektedir. İslam’da, &#8220;Cahiliye Dönemi&#8221;nin bazı akla uygun örfleri onaylanmıştır.  Örfün teşride büyük bir önemi vardır. Bu öneme binaen ulema, &#8220;örfle sabit olan, nasla sabit olan gibidir&#8221; demiştir. (Abdullatif Muhammed es-Sübki, T. Teşri&#8217;l-İslam, s. 210; Mecelle&#8217;nin 45. maddesinde de &#8220;Örf ile tayin, nas ile tayin gibidir&#8221; denilmektedir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kamu lehine faydalı ve zararlı hususların bildirilmesi ancak düşüncenin açıklanması suretiyle gerçekleşebilir. (Muhammed Haşim Kemali, İslam&#8217;da ifade Hürriyeti, s. 23) İslam hukukundaki bazı kurum ve ilkeler, toplumda düşünce özgürlüğünün bulunmasını gerekli kılmaktadır. Bunlar: Düşünmeye teşvik: Doğruya ulaşmaya, doğru ile yanlışı ayırmaya vasıta olarak düşünmenin teşvik edildiği birçok ayet bulunmaktadır: Bakara, 164, 218; Al-i İmranı, 191; Yunus, 16; Ra&#8217;d, 3; Rum, 8, 24; Casiye, 13; Sebe, 46; Kaf, 37; Ankebut, 20 gibi. İyiliği Emretme Kötülüğü Yasaklama: Bu konuda da birçok ayet ve hadis vardır: Ali İmran, 104, 110; Hacc, 41; Asr, 1-3; Tevbe, 71; Müslim, İman, 78, Rüya, 3-6; Buhari, İlim, 28, Ta&#8217;bir, 3,10, 26, 46; Ebu Davud, Melahim, 17;  Tirmizi, Fiten, 11, Rü&#8217;ya, 5, 7, 10; Nesai, İman, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/ 20 gibi. Öğüt verme (nasihat): Nasihat, İnsanlara doğru ve faydalıyı öğretmek amacıyla tebliğ ve telkinde bulunmak anlamına gelir. Kur’an ve hadislerde peygamberliğin fonksiyonu ve maksadına dair ayetlerde nasihate atıfta bulunulur: A&#8217;raf, 62, 68, 79, 83; Buhari, İman, 23, 42; Ebu Davud, Edeb, 59; Nesai, Bey&#8217;at, 22, 31, 41; Tirmizi, Birr, Sıla, 17; Müslim, İman, 74, 95, 97, 99; Darimi, Rikak, 41 gibi. Hiç bir Müslüman hak bildiği hususu gizleyemez. Mutlaka onu başkasına söylemek ve onu hakka davet ederek nasihatte bulunmak zorundadır. (İbn Mace, Fiten, 20) Eleştiri özgürlüğü: Göreve seçilişine müteakip verdiği hutbede birinci halife Hz. Ebu Bekir söyle der: &#8220;Ey insanlar, sizi idare etmek üzere görevlendirilmiş bulunuyorum. Ne var ki en iyiniz değilim. Doğru iş yaparsam bana yardım edin, yanlış yaparsam da beni düzeltin. Allah&#8217;a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Allah&#8217;a isyan edersem bana itaat etmek göreviniz değildir.&#8221; (İbn Hişam, Abdülmelik, es-Sire en-Nebeviyye, IV/241; İbn Sad, et-Tabakatü&#8217;l-Kübra, III/182-183; Kasimi,  Nizamü&#8217;l-Hükm, s. 106) İçtihat özgürlüğü: Düşünmenin ve düşüncenin özgür olmadığı yerde içtihattan söz edilemez. Hz. Peygamber&#8217;in hadislerinde ictihad faaliyeti teşvik edilerek bu hususta yanılanların bile sevaba nail olacağının belirtilmiştir: Buhari, İ’tisam, 21; Müslim, Akdiye, 15; Ebu Davud, Akdiye, 7, 2; Tirmizi, Ahkam, 2; Nesai, Kudat,3; İbn Mace, Ahkam, 3; Ahmed b. Hanbel, II/187 gibi. Danışma ilkesi (şura): Düşüncelerin açıklanmasına verilen önemden dolayı Kur’an&#8217;daki kırk ikinci surenin adı &#8220;şura&#8221; suresi olmuştur. Yine şuraya ilişkin Kur’an ayetlerinin &#8216;iman, namaz, zekat gibi İslam&#8217;ın şartlarına atıflar bulunan ayetler ile birlikte zikredilmesi, önemini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Şuraya ilişkin Kur’an hükümleri (Şura, 42; Ali İmran, 159) yalnızca hükümet işlerini kapsayacak tarzda değil, aynı zamanda hayatın bütün insanlara faydası olabilecek hemen bütün alanlarındaki ilişkileri içine alacak biçimde ifade edilmiştir. (Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed el-Ensarl, el-Camu li Ahkami&#8217;l-Kur&#8217;an, XVI/37) Ebu Hureyre&#8217;den gelen bir rivayette, &#8220;Ben ashabı ile Rasulüllah&#8217;tan daha çok istişare eden bir kimse görmedim.&#8221; (Tirmizi, Cihad, 34) denilmektedir. Hz. Peygamber bizzat bir hadisinde istişare eden kimsenin hatadan salim olacağını belirtmektedir. (Ebu Davud, Edeb, ll3-ll4; Tirmizi, Zühd, 38, Edeb, 57; İbn Mace, Edeb, 37; Darimi, Siyer, 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/274) Düşünceyi engelleyen hususların ortadan kaldırılması: &#8220;Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&#8221; (Zümer, 9); &#8220;Onlara: &#8220;Allah&#8217;ın indirdiğine uyun&#8221; denilince, &#8220;Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeylere uyarız.&#8221; derler; ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?&#8221; (Bakara, 170); &#8220;Onlara, &#8220;Gelin Allah&#8217;ın indirdiği Kitab&#8217;a ve Peygamber&#8217; e uyun&#8221; dendiğinde, &#8220;Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter&#8221; derler; Ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?&#8221; (Maide, 104) gibi ayetler, düşünce özgürlüğünün önünde engel teşkil eden hususların ortadan kaldırılmasını amaçlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeriat</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeriata, Türk Dil Kurumunun sözlüğünün 3347. sayfada, “Kur’an&#8217;daki ayetlere Hz. Muhammed&#8217;in sözlerine dayanan İslam kanunu, İslam hukuku” ve MEB yayınlarında çıkan, Dini Terimler Sözlüğü 340. sayfada, “Allah&#8217;ın peygamberler aracılığıyla insanlara gönderdiği dini kurallar bütünü, dini kurallar, namaz, oruç, hac, zekat, cihat, nikah vb. uygulamaya yönelik hükümler, İslam dini” şeklinde anlam verilir. Oxford İslam Sözlüğü 330. sayfada ise şeriat, “Kur&#8217;an&#8217;da ve Hz. Muhammed&#8217;in sünnetinde belirtildiği üzere, tüm Müslümanlar için bağlayıcı kabul edilen Allah&#8217;ın insanlar için ezeli ve değişmez iradesi; ideal İslam yasası.” ve İngilizce genel kültür ansiklopedisi Britannica’da da şeriat: “İslam hukuku, İslam&#8217;ın dini hukuku, Müslümanlar için Tanrı&#8217;nın emrinin ifadesi olarak görülür ve uygulamada, dini inançları gereği tüm Müslümanlara düşen bir görevler sistemi oluşturur.” (https://www.britannica.com/topic/sharia) şeklinde tanımlanır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şemseddin Sami&#8217;nin meşhur ‘Kamus&#8217;unda ise şeriat, &#8216;İlahi emirler, yasaklar ve ayet, hadis ve icma üzerine kurulu Allah&#8217;ın kanunları&#8217; şeklinde tarif edilmiştir. Ömer Nasuhi Bilmen ise, ‘Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu’ adlı eserinde, &#8220;Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk&#8217;ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi hukukun tümüdür. Bu itibarla şeriat, din ile aynı olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer&#8217;iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.” demektedir. (Bilmen, Kamus, I/14) Said-i Nursi&#8217;de şeriatı, &#8216;sebeb-i saadet, tam bir adalet ve fazilet&#8217; (Divan-ı Harbi Örfi, Mukaddime) olarak tarif etmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kur&#8217;an Dili&#8217;nde, &#8216;Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların sonsuz hayata ve gerçek mutluluğa ulaşması için, Allah’u Teâlâ&#8217;nın insanlara verdiği özel hükümler ve doğru yol kastedilmiştir ki, din demektir.&#8217; (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini, VII/8) şeklinde açıklanmıştır. Kur’an’da, &#8220;Sonra seni bir şeriat üzere kıldık. Sen ona uy, bilmeyen cahillerin isteklerine uyma!&#8221; (Casiye, 18. Ayrıca; Maide, 48; Şura, 13, 21) şeklinde açıkça şeriattan bahsedilmektedir. Meşhur Arapça sözlük, Ragıb el-İsfahani&#8217;nin ‘el-Müfredat adlı eserinin &#8216;şra&#8217; maddesinde, &#8220;bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyici din esaslı kurallar&#8221; veya &#8220;bu nitelikte kural koymak&#8221; şeklinde tanımlamıştır. İslami kaynaklarda ise şeriat için şu bilgiye yer verilmektedir: &#8220;Şeriat kelimesi ve çoğulu İslam’ın itikadi ve pratik hükümlerini bazen tek tek, bazen de bir bütün halinde ifade edecek biçimde kullanılmaktadır.&#8221; (Müsned, III, 439; IV, 188; Buhari, Ṣavm, 1; Ebu Davud, Fiten, 6) &#8220;İlahi irade tarafından konulan hükümler bütününü ifade etmek üzere (meşru manasında) kullanıldığında ise şeri, şeriat kavramıyla eş anlamlı olmaktadır.&#8221; (Cessas, I/164, 392) &#8220;Allah tarafından insanlar için din olarak öngörülen hükümler bütünü kastedilmektedir.&#8221; (Kurtubi, XVI/163); Şeriat; Allah tarafından insanlar için din olarak öngörülen hükümler bütünü kastedilir. (Kurtubi, el-Cami, XVI/163) Şeriat, din ve millet kelimeleri aynı hükümler bütününü gösterir. (TDVİA, Şeriat maddesi) Şeriat, dinin ibadet, hukuk/kanun yönünü ifade eder. (ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/seriat) “Şeriat; kanun ve nizam manasına kullanılan bir kavramdır. Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün &#8220;Nutuk&#8221; isimli eserinde yer alan tarif şöyledir: &#8220;Şeriat demek, kanun ve nizam demektir.&#8221; Osmanlı toplumunda yaygın olan &#8220;Şeriatın kestiği parmak acımaz&#8221; vecizesi, hukuka duyulan saygının bir ifadesidir.” (Hüsnü Aktaş, Türkiye&#8217;nin siyasi ve iktisadi manzarası, s. 65) “Şeriat dindir, din de şeriattır. Şeriatın sahibi Allah’tır.” (Mustafa Çelik, Akit, 3.11.2021) Yani şeriat, genelde ‘kanun, kural’ demektir. Özelde ise ‘İslam&#8217;ın getirdiği ve Allah’ın emir ve yasakları olan kuralların genel adı’dır. “Şâri denildiğinde ise, “Allah’tan başka hüküm koyucu yoktur” ilkesi gereği (Seyfeddin el-Amidi, I/72) hakikatte yalnızca Allah kastedilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi &#8221; İslam&#8217;da hukuk ve din bir bütündür.&#8221; (Will Durant, İslam Medeniyeti s. 69) , “İslam&#8217;da din ve siyaset ayrılmaz bir biçimde iç içedir.” (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 61) ve “Dinin siyasi kural ve ilkeleri zaten akıl ve hikmete tamamı ile uygundur.” (Namık Kemal, Renan müdafaanamesi, 51) “Diğer bütün dinlerden farklı olarak İslamiyet cami ile devlet veya din ile günlük hayat arasında bir ayırım yapmayan, topyekun bir dindir.” (Edward Said, Haberlerin ağında İslam, s. 45) “İslamiyet günlük hayatı düzenleyen kuralları ile tümüyle bir sistemdir.” (New York Times Beyrut muhabiri John Kifner, 14. 09.1980) “İslam, &#8216;hem sosyal hem siyasal bir sistemdir&#8217;. Hem de doğaüstü varlıklar ve ahlak, kader ve anlam gibi meselelerle ilişkili bir inanç sistemi olan bir dindir.”  (F. Halliday, İslam ABD the Myt hof Confrontation, s. 2) &#8220;Şeriat, sosyal davranışları belirler.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 69) &#8220;Muhammed insanlara sadece manevi bir doktrin değil, aynı zamanda sosyal bir ahlak ve pratikte sosyal bir sistem de getirmişti.&#8221; (Eaton, s. 276) Gibbon derki: “Kur’an sadece ilahiyatın değil sivil ve ceza hükümlerinin de esas kanunu sayılmakta, insanların bütün hareketlerini ve hallerini düzenleyen kanunlar, Allah’ın değişmez ve bozulmaz emirleri ile sağlanmış bulunmaktadır.”  Başka bir deyimle Kur’an Müslümanların dini toplumsal, medeni, ticari, askeri, kazai (idare, yönetim ve davalar) cinayet ve zcezalar konularında genel bir kitaptır. Kur’an genel hukuktan bireysel hukuka, ahlaktan dünya cezalarına ahret hayatının cezalarına kadar her şeyin düzenleyicisidir. Kur’an siyasi bir sistemdir. (John Davenport,Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 44) Kur’an öğretileri, bütün hukuki işlere ve hayata ait ödevlere geniş surette yayılmıştır. (Davenport, s. 51)  Oryantalist Wael B. Hallaq: “Sosyal ortamda ‘esnek ve hassas olarak tatbik edilen şeriatın tarihte başarılı bir sistem olarak var olduğunu’ söyler. Ona göre ‘şeriat ve toplumsal ahlak büyük oranda birbirinden ayrılmaz’ ve birbirinden beslenir” (Hallaq, İslam Hukukuna Giriş, s. 10, 114)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dini edebiyatımızda ve ilmi kaynaklarımızda “din”, “millet” ve “şeriat” kelimeleri aynı mahiyeti farklı bakış açılarına göre ifade etmektedir. Buna göre, Allah’ın peygamberleri ile gönderdiği bilgi ve talimatların bütününe; bunlara iman ve itaat edilmesi gerekli bulunduğu için “din”, insanları belli bir çerçeve içinde toplaması itibariyle “millet”, bireysel davranışlarda ve toplumsal hayatın seyrinde izlenecek yol olması bakımından ise “şeriat” denilmiştir. İslam’ın içerisinden şeriatı çıkarmak ve dini dar bir alana hapsetmek, İslam ilim geleneğiyle bağdaşmayan, metodolojik temelden yoksun keyfi bir söylemden ibarettir.” (Din İşleri Yüksek Kurulu, Din/İslam ve Şeriat Arasındaki İlişki, kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/1405/dinislam-ve-seriat-arasindaki-iliski) Hz. Peygamber’in şeriatı kıyamete kadar geçerli olacak olan son ilahi din İslam’dır. (Matüridİ, Te’vilat Ehli’s-Sunne, II/44-45, 256 (Maide 48); IV, 398  (Şura 13), V, 119 (Saf 6); Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, XV/57-58; Nureddin es-Sabuni, el-Kifaye, 199)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Şeriatın en temel beş temel amacı da din farkı gözetmeksizin, ‘can, akıl, din, namus, malı’ korumaktır.”  (Prof. Dr. Hasan Hanefi, İslamcılık ve laiklik, kelam araştırmaları dergisi 2:1 (2004), s. 118; Detay için, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeriata övgü</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“ABD’nin önde gelen gazetesi New York Times, bundan iki ay kadar önce İslam hukuku hakkında çok uzun, kapsamlı ve önemli bir makale (nytimes.com/2008/03/16/news/16iht-16shariaht.11119704.html) yayınladı. ‘Şeriat, hukuk devleti anlamına mı geliyor?/Şeriat hukukun üstünlüğü anlamına mı geliyor?’ (Does Shariah Mean The Rule of Law?) başlıklı yazı Harvard Üniversitesi`nden genç hukuk profesörü Noah Feldman’ın imzasını taşıyordu ve epey de ‘ezber bozucu’ydu. Feldman, önce `ezber`e değiniyor ve şöyle diyordu: ‘Çoğumuz için ‘şeriat’ kelimesi, kesilen eller, taşlanan zaniler ve baskı altına alınan kadınlar gibi korkunç şeyleri çağrıştırıyor.’ Ama hemen ardından ekliyordu: “Oysaki, İslam hukuku, tarihinin büyük bölümünde, aslında dünya üzerinde var olan ‘en liberal ve hümanistik’ hukuk ilkelerini sunmuştur.” Feldman’ı bu yargıya ulaştıran analiz yöntemi, İslam hukukunu, geliştiği dönemin diğer hukuk sistemleri ile karşılaştırmaktı. Şeriat’tan dehşete kapılan Batılılara şu hatırlatmayı yapıyordu: ‘Geleneksel İngiliz yasalarının 5 şilinden yüksek hırsızlıklar ve daha pek çok suç için idam cezasını öngördüğünü bugün kim hatırlıyor? Ya da işkencenin 18. yüzyıla dek çoğu Avrupa ülkesinde adli sistemin meşru bir unsuru olarak kabul edildiğini kaç kişi biliyor? Cinsiyet ayrımcılığına gelirsek, İngiliz geleneksel hukuku (common law) evli kadınlara herhangi bir mülkiyet hakkı tanımıyor, hatta onlara kocalarından bağımsız bir hukuki kişilik bile atfetmiyordu. Öyle ki İngilizler elde ettikleri sömürgelerde şeriat hukukunu kaldırıp kendi hukuklarını uyguladıklarında, bunun sonucu, kadınları şeriatın kendilerine verdiği haklardan mahrum bırakmak oldu.’ Feldman, makalesinin devamında şeriatın İslam medeniyetinde modern çağlara dek iktidarı denetleyen ve toplumun haklarını koruyan ‘bir adalet kaynağı’ olduğunu da hatırlatır. Şeriatı geliştiren ulema, bazen dünyevi iktidarın hizmetine girmişse bile, çoğu zaman onu sınırlandırmış, keyfi idarenin önüne geçmiştir. Feldman’ın deyimiyle, ‘şeriat, mahkemelerde kayırmayı yasaklamış, fakir ve zengine eşit muamale yapılmasını emretmiş, hatta bugün bazı Ortadoğu ülkelerinde yaşanan namus cinayetlerini lanetlemiş’ idi. Zaten Osmanlı’da sarayı protesto ederken kullanılan ‘şeriat isteriz’ sözünün manası da aslında ‘adalet isteriz’dir. Bugün ise ‘şeriat isteriz’ sözü bize Taliban`ın korkunç düzenini hatırlatıyor. Bu da elbette sebepsiz değil. Feldman’ın da vurguladığı gibi, İslam hukuku, ‘içtihat’ geleneğinin sönmesi ile durağanlaşmış ve çağın standartlarının çok gerisine düşmüş durumda. Ama “bunun nedeni, şeriatın özünde var olan bir sorun değil, Müslüman dünyanın son iki yüzyıldır içine düştüğü kriz.” Bunun sebepleri ise dini değil, siyasi, ekonomik ve coğrafi. Zaten kendini geliştirmeyen her hukuk sistemi çağın gerisine düşer. Atatürk döneminde yapılan büyük kadın reformu bile bugünün standartlarının gerisinde kaldı ki, 2001-2004 yılları arasında bir dizi hukuki düzenleme ile kadınlara yeni haklar verdik. İslam hukuku da, eğer bazı ilahiyatçıların belirttiği gibi hükümlerin ‘lafzından’ ziyade ‘maksadını’ dikkate alan dinamik bir ‘usül’ ile yorumlanırsa, pekala gayet ‘liberal ve hümanistik’ olabilir. Zaten Feldman’ın dediği gibi, yüzyıllar boyunca öyle olmuştur.” (Mustafa Akyol, Star, 21.05.2008)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> ‘Oxford&#8217;a Göre’ Şeriat</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Birçok kişi için şeriat kelimesi alarm zilleri çaldırır. Bu tepkilerdeki endişeler, şeriat teriminin ortak yanlış algısını yansıtır. Yanlışlık, terimin iki anlama geldiği gerçeğinden kaynaklanır. En yaygın kullanımda, şeriat ‘İslam kanunundan’ söz eder. Dünyanın her yerindeki Müslüman ülkelerde, evlilik, boşanma ve miras konularına bakan şeriat mahkemeleri vardır. Bazı ülkelerde, örneğin Suudi Arabistan ve Pakistan’da, şeriat yetkisi ceza ve ticaret hukukunun belirli yönlerini de kapsar. Her iki ülkede de, örneğin, yasal kanunlara had cezaları da dahil edilmiştir. Ancak şeriatın çok daha geniş bir anlamı da vardır. Kur’an’da vahyedilen ve Peygamber Muhammed’in Sünnet’te örneklendirdiği ‘İslam’ın çekirdek inançları ve uygulamalarıyla bu kaynaklardan çıkarılan kanunları’ da kapsar. İnançlar ve uygulamalar sabit kalırken, onlardan çıkarılan kanunlar zamanla değişir ve belirgin farklılıklar gösterir. Bunun nedeni bu kanunların çoğunun Kur’an’dan ve Sünnetten yorum yoluyla çıkarılmasından kaynaklanır. Kur’an, örneğin, miras tanzimi gibi bazı kesin yasamalar içerir. Ekseri otoriteler, bu düzenlemelerin yoruma bağlı olmadığına inanmaktadır. Ancak Kur’an öğretilerinin çoğunluğu, belirli hukuki kurallara tercüme edilmesi için insani çabaya ihtiyaç duyan ahlaki rehberlik ve tavsiyeler şeklindedir. Kur’an ve Sünnetin yasal anlamlarının anlaşmasındaki insani çabaya fıkıh (anlama) adı verilmektedir. Fıkıh terimi aynı zamanda insani çabayla tertiplenmiş yasalara atıf için de kullanılır. İlahi kaynaktan geldiğine yani mükemmel ve değişmez olduğuna inanılan ‘şeriat kanunlarının aksine, fıkıh kanunları insan mahsulüdür ve bu nedenle gayri mükemmel ve yenilenmeye meyilli’ olarak görülürler. Gerçekten de, İslami hukukun gövdesi 14. yüzyıldan beri gelişmektedir ve farklı şartlar ve değişen şartlara göre uyarlanmıştır ve İslami yasal yürütmenin 5 ekolü ortaya çıkmıştır. Diğer herhangi bir yasal sistemde olduğu gibi, yorumlar farklılıklar göstermektedir, bazı kurallar yürürlükten kaldırılırken yenileri ortaya çıkmıştır. Fıkıh’ın resmi “kökler”inden biri de, şartlar zorladığında kuralları yeniden yorumlama amacı taşıyan entelektüel çabadır. (içtihat) Sürgündeki Tunuslu düşünür Raşit Gannuşi, toplumun otoritesi olarak tanımladığı ‘şura’ yani Kur’an’ın katılımcı hükümet prensibine dayanarak, laik demokrasilere Müslümanların katılımını savunur. “Bağımsızlık, kalkınma, sosyal birlik, sivil haklar, insan hakları, siyasi çoğulculuk, yargının bağımsızlığı, basın özgürlüğü, cami ve İslami ibadetlerin özgürlüğü” gibi hayati İslami amaçlara ulaşmak için yardımcı olmaya hevesli herkesle Müslümanlar çalışmalıdır. Hangi kanunların kesin olarak içtihada tabi olması noktasında birçok farklı görüş vardır. Muhafazakar alimler arasında inandıkları kanunların şeriat olarak korunması ve bu nedenle de içtihada tabi olmaması gerektiği yaygındır. Reformcu düşünürler, şeriat ve fıkıh arasındaki farka çok daha önemli vurgu yaparlar. Bu tartışma tarih boyunca İslami söylemin bir özelliği olmuştur. Ünlü hukuk alimi İbni Teymiye, Allah’ın vahyi ve ideal olarak şeriatın teknik kullanımıyla, cahil ve adil olmayan kadıların kararlarının şeriatla karıştırılmasına karşı insanları uyarmıştır. Şeriat metinleri hangi kanunlarla adil ya da değil hüküm verilebileceği ölçüsü dahi koymuştur: Şeriatın “maksatları” ve “amaçları.” (makasıt) Bu amaçlar arasında yaşama, din, aile, mülk ve fikir hakkı olarak tanımlanan insan haklarının korunması da vardır. Eğer bu haklar korunmuyorsa, kanunlar yeniden düşünülmelidir. Müslümanların şeriatın ebediyetine ve evrenselliğine vurgu yaptıkları doğrudur. Bunun anlamı şeriatın değer ve amaçlarının hayatın tüm yönlerini kapsadığıdır. Bazı alimler şeriatın amaçlarını yerine getiren her yasanın doğal olarak İslami olduğu dahi ileri sürmüşlerdir.” (Din ve Beşeri Bilimler Profesörü Tamara Sonn, Oxford Islamic Studies, 21 Ağustos 2008)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngiltere Danıştay Başkanı’nın yönettiği ‘İngiliz Hukukunda İslam’ konulu konferanslar serisinin ilkinde, ‘şeriat’ kavramının sadece yanlış anlaşılmadığı, aynı zamanda bazı ortamlarda onun ‘ilkelce’ sayılabilecek uygulamalarından korkulduğu, bu yüzden de bu korkuyu doğuran uygulamalara odaklanıldığı vurgulanmıştır. Daha sonra Tarık Ramazan, Abdullah Saeed, Mona Siddiqui gibi Müslüman bilim adamları ve Louis Gardet gibi İslam uzmanlarına göndermelerde bulunularak “şeriatın aslında son halini almış bir hukuk sistemi olmayıp Allah’ın insanlardan istediği iradesi ve bu evrensel prensiplerin dünyadaki ‘uygulamaları’ için gerekli olan bir düşünce ve çerçeve olduğu” belirtilmiştir. Canterbury Başpiskoposu olan Dr. Rowan Douglas Williams’a göre şeriat her zaman ve her yerde uygulanabilecek hazır bir sistem değil, aksine bir hukuk metodolojisidir ve şeriatın bazı unsurlarının İngiltere’de uygulanması ‘kaçınılmazdır.’ Aslında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiğinde yürürlüğe soktuğu ‘millet sistemi’ olarak bilinen ve gayr-i Müslimlerin kendi aralarındaki medeni hukuka dair anlaşmazlıklarını çözmek için kendi mahkemelerini kurmalarına izin vermesinden 555 yıl sonra Dr. Williams benzeri bir uygulamayı teklif etmiş ve günümüzün ‘liberal, demokratik ve hukuk devleti’ ikliminde ateşli tartışmalara sebep olmuştur. Bu açıdan bakıldığında Batı’nın ‘çok kültürlülüğü’ uygulama ve yaşama tecrübesi edinebilmesi için bir hayli fırın ekmek yemeğe ihtiyacı olduğu görülmektedir. (Basından, 29 Eylül 2008)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeriat ve İslam üzerine halkımızdaki kafa karışıklığı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">18 Eylül 2016 tarihinde Teşvikiye Camii&#8217;nde kılınan ‘cenaze namazı ardından’ son yolculuğuna uğurlanan Tarık Akan, Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği’nin ödül töreninde şöyle konuşmuştu: “Türk Sineması Emek Ödülü’ne layık görülen Kadir İnanır ve Tarık Akan’ın konuşmaları geceye damga vurdu. Tarık Akan şeriatçı eğilimlere karşı çıkılması çağrısı yaparak şöyle dedi: &#8220;Bugüne kadar Kadir arkadaşımla ben, dincilere faşistlere karşı, ülkenin adam gibi idare edilmesi için mücadelemizi verdik. Ama artık yaşlandık. Gelin hep beraber dinci, şeriatçı basına ve televizyonlara hayır diyelim.&#8221; dedi.” (Hürriyet, 6 Mayıs 2008) Beraber mücadele mesajı verdiği Kadir İnanır ise, “Bilim adamlarını da Tanrı yaratmıyor mu yani? Ama Kilis&#8217;te Sinema Bir Mucizedir diye bir film çekiyordum, kardeşim böyle bir öksürük olmaz, bittim yani, ölüyorum. Tepede bir polis evi var orada kalıyoruz. Sabaha kadar uyuyamadım. Tam güneş ağarırken camı açtım, hem Arap sınırından hem bizden bir ezan başladı ki muhteşem. Ben de ölüyorum ya, &#8220;Ey Allah&#8217;ım gidersem de böyle gideyim&#8217; diyorum. Her ezan okunduğunda o aklıma gelir. Sabah polis evinin emekli müdürü aşağılarda bir yatır gösterdi ve &#8216;Buraya yazın bu tarz hastalar gelir, iyileşip dönerler. Üç gün sonra senin de öksürüğün biter.&#8217; dedi. &#8216;Hadi git işine.&#8217; dedim. Diğer gün öksürüğüm bitti. Şimdi kimi öksürürken görsem oraya gönderiyorum. (Gülüşmeler) Allah&#8217;tan başka neyimiz var güvenecek? Herkese ben bas bas bağırıyorum, neye güvenerek bağırıyorum?” (Basından, 15 Mayıs 2010) diye açıklama yapıyordu. Daha sonra ise, 66 yaşında ölen Tarık Akan&#8217;ın oğlu Barış Üregül Akan şu açıklamayı yapıyordu: &#8220;Biz ailece dini bütün insanlarız, Müslümanız. Dinin Allah’la kul arasında olduğunu düşünüyoruz, bunun reklamı olmaz. Babam gibi düşünüyoruz. Babam dinsiz, ateist değildi.&#8221; (Posta, 6 Eylül 2016)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şahsen yaşadığım bir hatıra ile konuyu bitirelim! Yıl, 2001. Hactan yeni gelmiş bir ‘Hacı’ amcayı arkadaşlarla ziyaret etmiştik. Selam kelam, hayırlı olsun, hatıralar&#8230; Sonra sıra geldi zemzemi içmeye. Aldım elime minik zemzem bardağını, döndüm kıbleye ‘bismillah’ deyip ağzıma götürecektim ki, elim havada kaldı! Çünkü hacı amcamın azından ‘o an’ şu  kelimeler dökülmüştü: &#8220;Şeriattan Allah&#8217;a sığınırım!&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9367 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilmedenbilgiclik-1.jpg" alt="" width="359" height="303" />    <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9369 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/salihmemecan_1.gif" alt="" width="147" height="168" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İslam ülkelerinde şeriata en çok karşı çıkan ülke de Türkiye’ymiş. Oran %57. Türkiye’de halkın yüzde 88’i anayasada düşünce özgürlüğünün bulunması gerektiğine inanıyormuş. Gerisi ne istiyormuş acaba? Türklerin yüzde 86’sı, “Din, günlük hayatımda önemli bir yere sahip” diyormuş. Buyurun şimdi. %86 böyle diyor, %57si ise Şeriata karşı. Bundan nasıl bir sonuç çıkar? Bu insanlar ne dediklerini bilmiyorlar. ‘Şeriat teolojik anlamda bir dinin emir ve yasakları demektir.’ Yani dini anlamda meşruiyeti ifade eder.<strong> </strong>Bir Müslümanın şeriata karşı çıkması, “ben Türkiye vatandaşıyım ama bu ülkenin hukuk düzenine inanmıyor ve güvenmiyorum” demektir.&#8221; (Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2007.02.25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Bizim inancımızda “Adalet mülkün temelidir”. Sizin o nefret ettiğiniz “Şeriat”, “hukuk” demektir; Meşruiyetle/yasallıkla aynı kökten gelir. “Gayrimeşru” dediğinizde “Şeriata uygun değil”, demiş olursunuz! Hem Şeriat düşmanlığı yapacak hem de Hukuk’u savunduğunuzu söyleyeceksiniz. Bu mümkün değil.&#8221;  (Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 09 Eylül 2017) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Komünist partisinin -haşa- “Kahrolsun şeriat” başlıklı 26 Nisan 2016 tarihli eylem çağrısını, savundukları ideoloji gereği kabul etmesek de anlaşılabilir buluruz! Ama “Kahrolsun şeriat, yaşasın laiklik! Şeriat demek, teokratik devlet yani din devleti demektir. Şeriat devleti demek, Taliban rejimi ya da İran rejimi demektedir.” (Evrensel Gazetesi yazarı da olan İzzettin Önder, Yurtsever, 24-02-2024; Ayrıca, Sol Parti, 4 Mart 2024) veya ‘İslam ayrıdır şeriat ayrı, şeriat teokrasidir.’ türü yaklaşımları kabul etmenin imkanı yoktur! Evet, Şii İran bir teokratik devlettir. Katolik Papalık kurumu Vatikan da teokratik bir devlettir. Her ikisinde de, din adamı (Ayetullah ve Papa) tanrı ile direkt iletişim halinde kabul edilir. Onlara karşı çıkmak direkt tanrı/elçisine karşı çıkmaktır. Bu Şiiler ve Katolikler için geçerli olan bir yorum biçimidir! Ama şeriat ile teokrasi ayrı şeylerdir! Teokratik devlette ülkeyi ilahi varlıklarla irtibatlı “bir din adamı” yönetir. Şeriatta ise din adamları sadece İslam’a uygun kurallar koyar, seçimle başa gelen devlet başkanı da bu kurallara göre devleti yönetir. Sünni İslam anlayışında din adamı hata da yapabilir ki, zaten bu nedenle de mezhepler ile din birbirinden farklı kabul edilmiştir! Sünni şeriata göre din adamının görüşleri olan fıkıh değişebilir, yanılabilir. Ama teokratik anlayışta, baştaki din adamı asla yanılmaz ve ona karşı da gelinemez! Çünkü o din adamının sözü direkt din ile özdeşleştirilir ve ona karşı gelmek dine de karşı gelmek kabul edilir! Halbuki ilk halife olan Hz. Ebubekir halife seçilince daha ilk hutbesinde şöyle diyordu: “Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ancak Kur’an nazil olmuş, Hz. Peygamber aleyhisselam dinin hükümlerini açıklamıştır. Sizin en zayıfınız, hakkı alınıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icad edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olun. Eğer doğru yoldan kayarsam beni düzeltiniz. Ben bu sözümü söyler, hem kendim için hem de sizler için Allah’ın affını taleb ederim.” (Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, IV/239-245; A. Çetin, Hitabet ve İrşad, s. 153-155; İbn Sad, Kitabu’t-Tabakati’l-Kübra, III/182-183; Suyuti, Tarihu’l-Hulefa, s. 69, 71-72; Hamidullah, İslam Peygamberi, II/1181) Fark ortadadır! Kısaca şeriata karşı olanlar daha şeriatı bilmemekte ve onu teokrasi ile karıştırmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam&#8217;a karşı çıkan yani reddeden ne ise İslam&#8217;ın hayatı düzenleyen pratiği olan şeriatı ‘bilerek ve anlayarak’ reddeden de o olmalıdır. Bir insanın ‘ne dediğini fark ederek’ “Ben Şeriat&#8217;ı kabul etmiyorum.” demesi veya bu anlamı net olarak çağrıştıran bir söz söylemesi dinden çıkmasıdır.” (Nurettin Yıldız, fetvameclisi.com/fetva/seriati-kabul-etmeyen-kisi-dinden-cikar-mi) “Kahrolsun şeriat diyene şeriatın doğru şekli anlatılır. Yine karşı çıkarsa kafir olur.” (Prof. Abdülaziz Bayındır, fetva.net/iman-yazili-fetvalar/seriata-karsi-oldugunu-soyleyen-bir-musluman-dinden-cikmis-olur-mu.html) “Dinin/İslam’ın içerisinden şeriatı çıkarmak ve dini dar bir alana hapsetmek, İslam ilim geleneğiyle bağdaşmayan, metodolojik temelden yoksun keyfi bir söylem olur. Kur’an’ın bireysel ve sosyal hayata yönelik normlar ortaya koyan, hüküm getiren ayetlerini yok saymak, reddetmek ya da ‘geçmişte kaldığını ve yaşanan zamana hitap edemeyeceğini’ iddia etmek, ‘büyük bir cehalet’ örneğidir; ayrıca ‘itikadi buhran ve savrulmanın’ açık bir göstergesidir.” (Din İşleri Yüksek Kurulu, kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/1405/dinislam-ve-seriat-arasindaki-iliski) Günümüzde Afganistan’ı yöneten Taliban, belli bir yorum şeklini mutlaklaştırabilmektedir. Ama şeriat dinamiktir! Aradaki fark, statik ile dinamik arasındaki fark kadar nettir. Aşağıda, Fransız filminden bir kesit veriyoruz. İzleyene, taliban karşıtlığı üzerinden şeriat düşmanlığı mesajı vermektedir! Ama yukarıda görüldüğü gibi, ülkemizde şeriata en az Fransızlar kadar ‘Fransız kalanlar’ mevcuttur! Ve ne yazık ki bu durum İslam karşıtı için de Müslüman olan için de geçerlidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9370 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/seriatadusmanlik-1.jpg" alt="" width="615" height="252" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Son çeyrek asırda yüce dinimize yapılan sataşmaları az buçuk takip edenler, “Allah bizi ‘Şeriattan’ korusun” cümlesini ve bu cümlenin sahibini çok iyi hatırlayacaklar. O yıllarda bu ünlü kişi ve onun bu saçma sözü çok tartışılmıştı. Şu çelişkiye bakınız: Allah’tan bir şey talep etmek, şeriatın bir hükmüdür. Şeriat de Allah’ın hükümleridir. Bu anlı, şanlı ve unvanlı kişi, Şeraitin hükmü ile aynı Allah’a sığınıyor ve Allah’u Teâlâ’nın hükümlerinden de korunmak istiyor! 58 seneden beri “şeriat geliyooor”, “irtica hortluyor”, “rejim elden gidiyoor” gibi çığırtkanlıklarla, milleti korkutup durdular. Yarım asır geçti, ne gelen vaar, ne de giden. Alt yapı olarak, öncelikle dini eğitimi yasakladılar. Halkı, bu konuda bilinçsiz bıraktılar.</span><br />
<span style="color: #000000;">İslam’a direkt olarak saldıramadıkları için, ‘uyduruk sloganlarla’ ve bir takım devletlerdeki o yörelerin anane/gelenekleriyle karışan ve batıl adetleriyle bulaşan şeriat düzenlerindeki haksızlıkları göstererek, yüce dinimize hâlâ saldırmaktadırlar. Bugün ülkemizde, bizler halk olarak, Şeriatın % 95’ten fazlasını zaten yaşıyoruz ve uyguluyoruz. (Bazı önemli kurum ve kuruluşlar hariç.) Namaz, oruç, iftar, bayram, hac, zekat, kurban, cami, ezan, yardımlaşmak, ilim tahsil etmek, askerlik, sünnet olmak, çalışmak, asrın gerektiği teknolojiye ulaşmak için gayret sarf etmek, seçim yapmak, adalet ile hareket etmek ve sair uygulamalarımızın her biri, şeriatın hükümleridir.” (A. Raif Öztürk, Haber1.com, 02.10.2008) Şeriat gelmez, yaşanır. “Dinin Kur&#8217;an üzere yaşandığı her yerde şeriat vardır.” (İsmail Çetin, Independent Türkçe, 21 Aralık 2021)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">AB mahkemelerinde, İskoç, İskoçya, Hollanda, Kanada, İngiltere ve Yunanistan&#8217;da şeriat kuralları uygulanmaktadır, uygulanmasına yeşil ışık yakılmıştır. (13.09.2006; 20.12.2005; 01.03.2008; 08.09.2008; 05.07.2008; 28.04.2009; 10.06.2012; 10.10.2008  tarihli gazeteler.) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsrail’de bakan şeriatının propagandasını yaparken İslam ülkelerinde (Pakistan, İran, Türkiye vd.) şeriat korkusu pompalanmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9371 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/israil-pakistan-iran-seriat_1.jpg" alt="" width="861" height="486" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sosyal medyadan</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9245 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/64564357475.jpg" alt="" width="253" height="351" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Adalet Bakanı: İsrail&#8217;e şeriat getireceğiz. İsrail Adalet Bakanı Yaakov Neeman’ın şeriat hukukuyla ilgili yaptığı açıklamalar ülkeyi karıştırdı. İsrailli bakan, hedeflerinin ülkede Yahudi hukuku Halaka&#8217;nın geçerli ve bağlayıcı olmasını sağlamak olduğunu söyledi.” (Hürriyet, 9.12.2009) Yukardaki haberden 10 ay önce, yer Pakistan. “Pakistan’da şeriat korkusu. Pakistan’ın kuzeybatısında şeriat uygulamasına geçilmesi, büyük şehirlerde endişe yarattı. Kadın hakları savunucusu Sheema Kermani’ye göre: “İnsanlar ‘Biz güvendeyiz, Svat’tan çok uzaktayız” diyor, ama kuzey Pakistan, Karaçi’den o kadar da uzak değil.” (NTV, 20.2.2009) “28 yıldır şeriatla yönetilen İran&#8217;da başlarını saçları görünecek şekilde örtmekte ‘ısrar’ eden, makyaj yapan, ‘modern giymek’ için savaş veren ‘üniversite mezunu kadınlardan Türk kadınlarına mesaj var: Biz size benzemek için şeriata karşı devrim yapmaya çalışıyoruz. Siz bize ya da Malezya&#8217;ya benzememek için ne olur elinizden geleni yapın!” Ara başlıklardan bazıları da şöyle: Sizdeki değişim bizi telaşlandırdı, olmaz diyorlardı oldu ama Türk kadını herkese örnek, benim gibi giyinen arkadaşım kalmadı.” (Posta, 21.10.2007)        </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dogma bir din değildir ama bu örnekler iki aşırı uca; ifrat ve tefrite ait örneklerdir ki her iki örnekte İslam toplumu tarafından reddedilmiş ve birkaç sene içinde ortadan kalkmıştır! İslam orta yol dinidir. (Bakara, 143; Fatır, 32) Doğaldır ki, insan aklının el attığı her alanda mutlaka farklı yorumlar ortaya çıkacaktır, bu insan doğasının sonucu olan ve felsefeden her türlü ideolojiye hatta bilime dek (‘Bilim yanılmaz mı?’ adlı yazımıza bakılabilir) günümüzde de her zaman görülen bir durumdur. Ama önemli olan 1400 senelik İslam anlayışı, orta ümmet olma bilinci ve Kur’an ile sünnete uygun yorumlar üzerine bir sistem kurulabilmesidir. Yukarıdaki ekran görüntüsüne dönecek olursak; Öncelikle ateistlere sormak gerekiyor, hani İslam dogma idi, herkesi aynı kalıba sokardı?! Bu geniş (!) yorum şekli aslında bu tür ithamlarınızı da &#8216;yalandığınız&#8217; anlamına mı gelmektedir yoksa amacınız ne olursa olsun iftira atmak mıdır? Verilen her iki örnek de ifrat- tefrit örnekleridir; iki uç örnek alınmış ve asıl olan büyük çoğunluk bu algı üzerinden eleştirilmeye çalışılmıştır. Birinci ve özellikle ikinci dünya savaşından sonra İslam coğrafyası işgal altında kalmıştır. 150 senedir İslam coğrafyası savaş, istila, emperyalist ideolojiler ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Halk kesimi bu kadar uzun bir zaman dilimi içinde cahilleş-tiril-miş ve Kur’an’ı anlamak ve yaşamaktan uzaklaş-tırıl-mıştır. (Bu konuda ‘Oryantalizm yanılgısı’ ve ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazılarımızı özellikle tavsiye ederiz!) Sonuç itibari ile, marjinalleşen ve geniş kitle tarafından kabul edilmeyen bu yaklaşımları önplana çıkarma gayreti, aslında bu paylaşımı yapanların da marjinal olduklarını göstermektedir. Ümmeti temsil edecek bir yorum aranıyorsa o ‘Ehl-i Sünnet’tir! Aynı başlıktaki yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din ve laiklik konusunda bazı görüşler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Din ile devletin ayrılması Yahudilik ve İslam&#8217;da imkansızdır. Çünkü her iki din insanların 24 saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkilerini değil özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, nasıl temizleneceklerini, karı-koca arasındaki ilişkiyi ve tabii ki devletle olan ilişkiyi belirler.” (İlber Ortaylı, Tarihin İzinde, s. 193, 210) “İslam&#8217;da din ve dünya işleri arasında bir ayırım yapılmamaktadır.” (Can Kıraç, Anılar olaylar, s. 140) “İslamiyet kast edildiğinde, din İşleri dünya işleri ikiliği gibi insan zihnini ortadan bölen ayırımdan söz etmek imkansızdır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 112) “Din, yaşam içi bir konu olup toplumsal gerçekliklerin düzenlenmesi ve hayatın daha kolay ve huzurlu bir şekilde yaşanması için ortaya konmuştur.” (Erol Çetin, Deizm eleştirisi ve yapılması gerekenler, s. 72) “İslam, adil ekonomik bir düzen, dengelenmiş toplumsal bir sistem, medeni ve cezai bir hukuk nizamı, devletlerarası bir kanun, akılcı bir yönetici, beden ve ruh eğitimcisidir.” (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 11) “Mahatma Ghandi&#8217;ye göre din, bir ‘yaşam biçimidir’ ve gerçek bir din kendini günlük hayat içinde göstermelidir.” (Şiddet karşısında İslam, Komisyon, DİB,  s. 31) “Şeriat, Kur’an-ı Kerim siyasi bir sistemdir, devletin her kanunu ona dayanır.” (Operatör Doktor Mehmet Ali Derman, Çürütme (reddiye), s. 80) “İslam, insanların kendi aralarındaki ilişkileri idare etmeyi hedef edinmiştir.” (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 121) “Kur&#8217;an itikadi, ahlaki, sosyal alanlarda insanlığı yeniden yapılandırma amacıyla indirilmiştir.” (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 24) “İslamiyet yalnız bir itikat dininden ibaret değildir; belki onun mensupları arasında tek bir millet fertlerine mahsus gibi olan bir sosyal bütünlük vardır.” (Halil Halid, Hilal ve Haç Çekişmesi, s. 290) “İslam&#8217;da hukuk ile inanç iç içedir. İslam şeriatının anlamı; Allah&#8217;ın kulları için hayatın tüm işlerine dair öngördüğü hükümler ve inançlardır. Yani şeriat din ile eş anlamlıdır. Şura Suresi, 13; Şura Suresi, 21; Casiye suresi, 18; Maide suresi, 48. ayetlerde şeriat doğrudan doğruya kullanılır.” (Doç Dr Hüseyin Çelik, Kur’an Ahkamının Değişmesi, 71-73) “Biz Müslüman’ız, İslam’a varız, ama şeriata yokuz, şeriatı kabul etmiyoruz; şeriat Ortaçağ’ın karanlığına dönmektir” diyenler, ‘Kur’an, sünnet, icma ve kıyas kaynaklarına dayanan İslam’ın bir kısmını kabul ediyoruz, ama bir kısmını kabul etmiyoruz’ demiş oluyorlar.” (Prof. Dr. Hayrettin Karaman; İbrahim Sarı, Şeriatsız Din ya da Allahsız İslam, s. 20) “Şeriatı inkar eden dinden çıkar.” (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 13/01/2017) “Malatya Müftüsü Feyyaz Yaşar Beraat Kandili nedeniyle yayınladığı mesajında gazeteci-yazar Uğur Mumcu&#8217;nun cenaze töreninde ‘Kahrolsun Şeriat’ şeklinde bağıranları tövbe etmeye çağırdı ve “Bu çok yanlış hem de çok yanlış bir davranış olmuştur. Çünkü şeriat, ilahi kurallar, emir ve yasaklardır.” dedi.” (Milliyet, 6.2.1993) Zaten “Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Zeki Sezer, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal&#8217;ın da Cumhuriyet mitinglerinde atılan &#8216;Kahrolsun Şeriat&#8217; sloganını yanlış bulduğunu söyledi. Sezer, &#8216;Deniz Bey de aynı görüşte olduğunu söylemişti&#8217; dedi.” (Haber 7, 18.08.2007) “Şeriat eşittir İslam dinidir.” şeklinde açıklama yapan (Cumhuriyet, 18 Oca 2024) İYİ Parti lideri Meral Akşener daha öncede, “Şeriat İslam demektir.” (Basından, 3 Mayıs 2015) şeklinde açıklama yapmıştı. Unutulmamalıdır ki, “Bireyler laik olmazlar.” (Hayrettin Karaman, 20 Mayıs 2007) “Laiklik devletin özelliğidir, insan laik olamaz, devlet laik olabilir.” (fetva.net/yazili-fetvalar/hem-laik-hem-musluman-olunur-mu.html) “Laiklik ferdin değil, devletin bir özelliğidir. Bir Müslüman laik olabilir mi? Kanaatimce olamaz.” (Prof. Yavuz Köktaş, Yörünge Dergisi, 7 Ekim 2022) “Laiklik, devletle ilgili, bireylerle değil. Birey düzeyinde laiklik olmaz. Ben mademki inanarak Kur&#8217;an&#8217;ı okuyor, namaz kılıyorum, hayatıma dini karıştırıyor, dini hayatımın dışına atmıyorum. O halde ben birey olarak laik değilim.” (Süleyman Ateş, şeriat ve Laiklik, Yeni Türkiye, 1998, cilt: IV, sayı: 23-24, s. 2609) “Birey bazında laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini karıştırmamak demektir.” (S. Ateş, Kur&#8217;an Ans, IXX/326) “Kimine göre de Türkiye’de laiklik, “seçkinlerin ve yöneticilerin menfaati olması nedeni ile devam edecektir.” (Şerif Mardin, Türkiye’de din ve siyaset, s. 131) “Laikliğin karşıtı şeriat düzenidir.” (Prof. Dr. Neşet Çağatay, Laiklik Nedir, Şeriat Nedir? Belleten, Temmuz 1978, Cilt 42 &#8211; Sayı 167, s. 429) “İslam’da idare biçimi yoktur, idare ölçüleri/ruhu vardır.” (Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü; Doç. Dr. Hakkı Aydın, İslam hukuku, devlet ve ahkam-ı sultaniye ilişkisi, Cumhuriyet üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi, V/76; DİA, İslamcılık maddesi; DİA, Siyaset maddesi; Biai Sambur, İslam ve demokrasi, demokrasi Platformu,  Yı : 3- Sayı: 10, Bahar 2007, s. 146) ve hangi idare o ölçüleri uygularsa o idare İslami idare olur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsva olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.” (Bakara, 85)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist Schacht&#8217;a Reddiye</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Konuya ek olarak ‘Hadis müdafaası’ adlı yazılarımızı tavsiye edebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Alman oryantalist Joseph Schacht, İslamiyet&#8217;i daha ilk andan itibaren bozulmuş bir din olarak görmek istemektedir. Ona göre Hz. Muhammed&#8217;in hedefi, yeni bir hukuk sistemi getirmek değil, insanlara cennete nasıl gideceklerini öğretmektir. Hicretin 2. ve 3. asrında hadis alimlerince yapılan büyük çalışmalar ise Schacht&#8217;a göre, İslam&#8217;a farklı bir siyasi özellik katmak isteyenlerce yapılan hadis uydurma faaliyetleri idi. Ona göre isnad sistemi de sonradan uydurulmuştur. R. Dozy, A. Kremer, W. Muir, I. Goldziher, T. Nöldeke, L. Caetani, gibi Schacht da hadislerin uydurma olduğu söylemine tekrar etmektedir. (Muhammed Mustafa el-A&#8217;zami, İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist Schacht&#8217;a Reddiye, s. 9) Schacht, İslam hukukunun din ile bir alakasının olmadığını benimsetmeye çalışmıştır. Fıkıh ile ilgili hadisleri de ‘İslam alimleri uydurmuştur’ iddiasındadır. El-A&#8217;zami ise yazdığı eser ile peygamberimize kanun koyma yetkisinin vahiy ile verildiğini, hadislerin de bağlayıcı olduğunu, I. yüzyıl boyunca İslam hukuk faaliyetlerinin devamlı yürütüldüğünü ispat etmiştir. (s. 10) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Prof. Dr. Mustafa Ertürk: İslam hukukunun ikinci temel kaynağı sünnettir. Batıda sünnet konusunda yapılan en temel çalışma, Ignaz Goldziher&#8217;in, ‘Muslim Studies’ adlı eserinin ikinci cildidir. el-A&#8217;zami, Schacht&#8217;ın, ‘The Origins of Muhammadan Jurisprudence’ına bu eseri ile ayrıntılı şekilde cevap vermiştir. (s. 12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın eseri Fazlurrahman gibi çağdaş Müslüman yazarları da etkilemiştir. (s. 15) Bu oryantalist, İslam alimlerinin kendi görüşlerini Hz. Muhammed&#8217;in sözleriymiş gibi yansıttıklarını, dini hukuk ile ilgili hadislerin hiçbirinin sahih olmadığını, isnad (hadisleri aktaran ravi zinciri) sisteminin uydurulduğunu iddia etmektedir. (s. 16) Bu iddia doğru ise, İslam alimlerinin samimiyetini ve dürüstlüğünü ciddi bir sorun haline getirmektedir. Aslında onun iddiaları, tarihi gerçeklere aykırıdır. Mesela, Ahmed b. Hanbel, Mutezile mezhebini resmi görüş haline getirmeye çalışan halifeden, görüşünü destekleyecek peygamberden tek bir hadis getirmesini istemiş, ancak halife bütün gücüne ve alimler ordusuna rağmen bu görüşü destekleyecek bir hadis bile getirememiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, ‘kaynak olarak gösterdiği metinleri çoğu kez yanlış anlamış, delil olarak kullandığı örnekler bile kendi görüşüne ters düşmüş, ilmi olmayan metotlar kullanarak yanlış sonuçlara’ ulaşmıştır. (s. 17) Günümüz bilim adamlarını hatalı sonuçlara sevk eden faktörlerden biri de, ‘ilk devir İslam alimlerinin kullandığı bilimsel metotları kavrayamamalarıdır.’ Hadis kitaplarını ilk yazanlar, hadisleri hocalarının izni ile kitaplarına kaydetmişlerdir. Yazar A’zami, görünüşte sözlü olarak rivayet edilen hadislerin aslında hocalarının kitaplarından nakledildiğini, ‘Hadith Methodology and Literature’ adlı eserinin 74-79. sayfalarında ele aldığını da belirtir. (s. 18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hukuk ve İslam</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her hukukun  esas gayesi toplumsal hayatı yönlendirmektir. İslam&#8217;a göre hukuk tayin yetkisi sadece Allah&#8217;a aittir. Hz. Peygamberin bile, kendi iradesi ile onu değiştirme yetkisi yoktur. Schacht&#8217;ın temel iddiası, İslam hukukunun din dışı olduğudur. (s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;da hukukun yeri  <strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Muhammed, kendisinden önce Hristiyan papaz ve keşişlerin karşılaşmadığı ölçüde sürekli alay, eziyet ve sıkıntıya maruz kalmıştır. Araplarda cesaret, konukseverlik, dürüstlük ve özgürlük aşkı gibi güzel özellikler olmasına rağmen, şeytani ve küçük düşürücü özellikler de mevcuttu. (s. 23) Hz. Peygamberin görevi Kur’an&#8217;ı açıklamaktı. Peygamberin söyledikleri Allah&#8217;ın rızasına uygun olduğu için bağlayıcıdır. Bunun dışında peygamber mükemmel bir modeldir. İslam&#8217;ı henüz kabul etmiş toplumları bilgilendirme görevi peygamberin ashabına düşmüştü. Sünnetin teşri (kural koyma) görevi alimlerce tartışılmamıştır. (s. 25) Farklı yorum ve anlayışa sahip olunması bu gerçeği değiştirmemiştir. İslam&#8217;da yasama gücü Allah&#8217;a aittir. Bu temel prensipten hareketle Kur’an ve sünnet genel kurallar ortaya koyar. İlahi hukuk peygamber dahil tüm toplumu bağlar. İlahi kuralları kabul etmeyenler kafirdir. Vahyedilen kanun değiştirilemez. (s. 26-29) &#8220;Kendilerine ayetlerimiz açıkça okunup anlatılınca bize geleceklerine inanmayanlar, &#8220;Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir&#8221; dediler. Onlara şöyle de: &#8220;Onu kendiliğimden değiştirmeye hak ve yetkim yoktur, ben ancak bana vahyedilene uyuyorum. Eğer Rabbime itaatsizlik edersem şüphesiz dehşetli bir günün azabından korkarım.&#8221; (Yunus, 15) Hiçbir davranış yoktur ki, vahyedilen hukuk tarafından ele alınmış olmasın. Bu ayet açıkça göstermektedir ki, İslam hukuku peygamberin hayatı boyunca tesis edilmiş, daha sonraki devrede ortaya çıkmamıştır. (s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunda Hz. Peygamberin rolü</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an Hz. peygambere dört görev vermiştir: &#8220;Kur’an&#8217;ın açıklayıcısıdır: İnsanlara açıklayasın diye Kur’an&#8217;ı indirdik&#8221; (Nahl, 44) Şari’dir (kanun koyucu): &#8220;Peygamber helal, haram kılar.&#8221; (A’raf, 157) Hz. Muhammed itaat edilmesi gerekendir: &#8220;Allah &#8216;ve&#8217; resulüne itaat edin.&#8221; (Ali imran, 132); &#8220;Kim resule itaat ederse, Allah&#8217;a itaat etmiş olur.&#8221; (Nisa, 80) Müslüman&#8217;ın davranış modelidir: &#8220;Resulullah&#8217;ta sizin için mükemmel bir örnek vardır.&#8221; (Ahzab, 21) Bazı ayetler özel bir olay için inmiştir, ancak, aynı şartlarda herkes için genel bir emri ifade eder. (s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;a göre İslam&#8217;da hukuk ve peygamberin rolü</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, hukukun din alanının dışında olduğunu söyler. (s. 32) Schacht konu hakkında,  &#8220;Peygamberin yetkisi şer&#8217;i (kanun koyan) değil, bilakis inananlara göre dini; kayıtsız kalanlara göre ise siyasi idi.&#8221; (schacht, Introduction, s. 11) Tyan benzer görüş ileri sürer: &#8220;Bir kimse Muhammed&#8217;in &#8216;eserine&#8217; şöyle bir göz gezdirdiğinde, Muhammed&#8217;in ne yeni bir hukuk sistemi kurmayı ne de yeni bir anayasa sistemi getirmeyi hedeflediğini kolaylıkla fark eder.&#8221; (Emile Tyan, Histoire de I&#8217;organisation Judiciaire en pays d&#8217;Islam, s. 64) Fitzgerald: “İslam, hukukun kaynağı olarak tanrıyı esas alır”, N. J. Coulson: “Tanrı tek kanun koyucudur” ve S. D. Goitein: “Hicretin beşinci senesinde, Kur’an’da hukuki konular bulunmakta idi. Şeriat bizzat Kur’an’dan sonra oluşmamış, bizzat Muhammed tarafından şekillendirilmiştir. Kur’an, dünya literatürüne&#8217; kanun&#8217; olarak bilinen hukuk materyalini ihtiva eder.” derken, Schacht&#8217;ın ise en temel hatası, hukuki emirlerle ilgili Kur’an&#8217;daki delilleri görmezden gelmesidir. (s. 34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hicri birinci asırda İslam hukuku</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamberin hukuki faaliyetleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, ‘An Introduction to Islamic Law’ adlı eserinde ilk halifelerin kadılar tayin etmediğini, Emeviler döneminde kadı/hakim tayinlerinin başladığını iddia eder. Coulson ise bu iddiayı reddeder ve Peygamber ile emeviler dönemi arasındaki boşluğun kabul edilemez olduğunu vurgular. (Coulson, A History of Islamic Law, s. 64) Hz. Peygamber Kur’an ayetlerini açıklamış ve uygulamasını da göstermiştir. Böylece sünnet, İslam hukuk sisteminin doğmasında bir gelişme sürecinin parçası olmuştur. (s. 37) Ayrıca Schacht&#8217;ın iddialarının aksine, peygamberimiz farklı kasaba ve bölgelere de kadılar göndermiştir. 27 kadının adları da kaynakları ile verilir. (s. 38) Ayrıca kadılara, verecekleri kararlarda Kur’an ve sünneti esas almaları da istenmiştir. (es-San&#8217;ani, Musannef, XI/325; VIII/301; Ebu Davud, Akdiye, dava, IV/11, hadis, 3592; Tirmizi, Ahkam, bab 3, hadis 1327; Hanbel, V/230, 236) Tüm bunlar da bu tür oryantalist iddiaların geçersizliğini de ispat etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hukuk kitapları ve hukuki hükümler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Ömer bir hukuki karar verirken, &#8216;Peygamber sünneti&#8217; kelimesini kullanmıştır. (Hanbel, Müsned, II/95) Ebu Bekir, Peygamber hadisini duyunca miras konusunda yaşlı bir nineye 1/6 hisse vermiştir. Hz. Ömer, Mecusilerle ilgili bir hadis duyana dek cizye konusunda bir hüküm vermemiştir. Hz. Osman, boşanma konusunda hadis araştırmış ve bulunca kararını ona göre vermiştir. Muaz b. Cebel, zekat konusunda hadis araştırmış ve ona göre hüküm vereceğini belirtmiştir. Mervan, hurma çalan kölenin elini kesmek ister, &#8216;Meyve ve hurma almakla el kesilmez.&#8217; hadisini duyunca vazgeçer. (s. 40-41)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birinci asra ait fıkıh literatürü/eserleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birinci asra ait eserlerin çok azı günümüze gelmiştir. Yazar, I. asra ait alim isimleri ve eserlerinin listesini 41 ve 42. sayfalarda vermiş ve Schacht&#8217;ın, ‘İslam hukuku II. asırda başlamıştır’ şeklinde özetlenebilecek teorisinin çöktüğünü belirtmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamberin sünneti ve İslam hukuku</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, sünnet kelimesini iki şekilde açıklar: Birincisi, İslam öncesi şirk dönemine ait adet ve gelenekler ve ikincisi, Peygamberimizin vefatından 200 sene sonra ortaya çıkan mezheplerin kendi görüşlerini Peygamber sözü gibi ifade etmeleri. Kısaca Schach, peygamberin bizzat uygulamalarına verilen sünnet kavramını kabul etmez ve sünneti Peygamber öncesi adetler ve Peygamber sonrası mezhep ekollerinin peygamberimize izafe ettiği uydurmalar olarak iki kısma ayırır. (s. 44, 53, 72, 76, 87, 120, 129, 141) Bu her iki görüşte Peygamberimizi ve getirdiklerini işlevsiz hale getirmekte, görevini de pasif bir şekilde yaptığı izlenimini uyandırmayı amaçlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet: Anlamı ve kavramı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;a göre sünnet &#8216; yaşayan gelenek&#8217; demektir. Ona göre bu kavramın Peygamberin hayat tarzı ile hiç alakası yoktur. (Schacht, Origins, s. 58; Introduction, s. 18) Halbuki, çoğulu sünen olan sünnet Kur’an&#8217;da, tesis edilmiş/ortaya çıkarılmış yön veya kural, hayat düsturu anlamında 16 yerde kullanılmıştır. (s. 46) Peygamberimiz de, &#8216;Size iki şey bırakıyorum, Kur’an ve sünnet.&#8217; (Malik, Muvatta, Kader, 3) buyurmuşlardır. Peygamber sünneti ifadesi, Kur’an&#8217;da peygamberimizin model alınması ile ilgili ayetle (Ahzab, 21) beraber kullanım sahasına girmiştir. (s. 47) Schacht, Margoliouth ve İbnu&#8217;l-Mukaffa&#8217;ya atıfta bulunur. (s. 54) Halbuki Margoliouth&#8217;un örneklerinin hepsi bildiğimiz peygamber sünneti anlamındaki örneklerdir ve referansların hepsi hicri I. yüzyılın ilk yarısına ait örneklerdir. Zaten oryantalist Bravmann bu tür iddiaları reddeder ve &#8216;Peygamber uygulamaları ifadesinin, toplumun geleneği/adeti değil, bizzat Peygamberin şahsi/özel davranış ve uygulamalarıdır.&#8217; der. (Bravmann, The Spiritual Background of Early Islam, s. 59) Schacht&#8217;ın delil gösterdiği ikinci örnek, İbni&#8217;l-Mukaffa&#8217;nın ‘Risale fi&#8217;s-Sahabe’ adlı eseri bir bütün olarak ele alındığında, eserde halifenin Kur’an ve sünnete göre hareket etmek zorunda olduğu, halifenin sünnetin öğretilmesine imkan sağlamakla sorumlu olduğu açıkça görülmektedir. (s. 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medine Okulu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medine/Hicaz ekolü (Hadis ve sahabi görüşlerini önceleyen ekol): Şafii, Hanbel, Malik b. Enes, İ. Ömer, Nafi&#8230; gibi alimlerle tanınır. Irak/Kufe ekolü (Önce Kur’an sonra hadis, rey ve kıyas diyen ekol): Hanefi, Ebu Yusuf, Nehai, Hemdani, Şa&#8217;bi gibi alimlerce tanınır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, sünnetin Medine okulunda oluşturulduğunu, sünnetin, bu okulun uygulaması olduğunu iddia eder. el-A&#8217;zami, 59-68. sayfalar arasında Schacht&#8217;ın iddialarını sıralar ve sonra onlara tek tek cevaplar verir. Suriye Okulu ve Evzai hakkındaki iddialar ve cevapları, 68 ve 69. sayfalarda; Irak okulu ile ilgili iddiaları da 69 ve 72. sayfalarda sıralanır ve sonra da cevaplanır. Schacht, eski fıkıh-hukuk okullarının, Arapların günlük geleneğini sürdürdüklerini ve buna sünnet (gelenek) adını verdiklerini iddia eder. Daha sonra da bu geleneğe uydurma senedlerle, hadis/peygamber sünneti adını verdiklerini ileri sürer. (s. 72)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaşayan sünnet, Peygamber’in sünnetinden daha fazla mı yetkilidir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, eski fıkıh okullarını Medine Okulu, Suriye okulu ve Irak okulu şeklinde ayırır. Schacht, Kufe&#8217;deki bir okula mensup tek bir alimin yazılarını esas alarak genelleştirir ve bir mezhebin görüşlerinin sadece kendi mezheplerinin fikirlerini yansıttığını, diğer okulların görüşünü yansıtmadığını görmezden gelir. (s. 74) O, sadece Medine ekolü karşısındaki kaynakları kullanır ve birinci el kesin kaynak bile olsa, kendi fikrini tehlikeye sokan delilleri göz ardı eder. (s. 76) Ebu Yusuf, &#8216;Halkın yaptıklarının çoğunun yapılmaması gereken şeyler olduğunu söyler ve bu şartlarda bir kimsenin Hz. peygamberin sünnetindeki bilgiyi almasının zorunlu&#8217; olduğunu ifade eder. (Evzai, Siyer, s. 76) el-A&#8217;zami, Schacht&#8217;ın bu bölümü yanlış tercüme ettiğinin altını çizer.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medineliler ve yaşayan sünnet</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medine ameli, çoğu alimin gözünde özel bir konuma sahiptir. Medine halkı İslam hukukuna göre anayasayı kabul eden ilk topluluktur. Kur’an’ın bütün hukuki kuralları ilk defa Medine&#8217;de uygulamaya konulmuştur. Medine&#8217;de başlayan tatbikatın elbette bir kıymeti vardır. Ebu Yusuf, sağlam kabul ettiği görüşlerinin Medine ameline aykırı olduğunu öğrenince birçok fikrinden vazgeçmiştir. Ama Medine&#8217;nin tüm uygulamaları fıkıh okullarınca kabul edilmemiştir. Birinci yüzyılın ‘sonunda’ ortaya çıkan uygulamalara &#8216;sonradan ortaya çıkan amel&#8217; denilirdi ve bu uygulamalar kabul görmezdi. (s. 75)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamber sünnetlerinden önceki amel</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, Medine amelinin önceden mevcut olduğunu, Peygamber sünnetinin daha sonra ortaya çıktığını iddia eder. Schacht, iddialarında İbni Kasım&#8217;ı delil gösterir. Halbuki İbni Kasım hiçbir yerde, ne doğrudan ne de dolaylı olarak, amelin önceden mevcut olduğunu ve Peygamberden gelen hadislerin sonradan ortaya çıktığını ileri sürmüştür. (s. 77)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnetlere zıtlık teşkil eden amel</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın delil olarak kullandığı ifade, ‘IV. yüzyıla ait bir eserde’ bulunmaktadır. Yani Schacht&#8217;ın kullandığı mantığa göre eserin ‘sahte olması’ gerekir. Ayrıca delil olarak kullandığı uygulama, bizzat Hz. Peygamberden gelen bir sünnetin devamı olan uygulamadır. el-A&#8217;zami, Schacht&#8217;ın zikrettiği delilleri sıralar ve cevaplarını verdikten sonra, örneklerin hiçbirinin onun görüşünü kanıtlamadığı ispat eder. (s. 78-80)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medinelilerin sünnetle aynı olan uygulamaları ve ilk otoritelere atfedilen amel</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medine okulundan olan İmam-ı Malik, Hz. Peygamberden gelen hadisi öncelemiş, Medine amelini takip etmemiştir. Malik, Schacht&#8217;ın iddiasına göre hareket etse, kendisinin uydurduğu (!) fikirlere karşı çıkmaması gerekirdi. Halbuki alimler hatalı olabileceklerini gösteren önemli bir delille karşılaştıklarında kararlarını değiştirmişlerdir. (s. 83) Ebu Yusuf, hocası Ebu Hanife&#8217;nin hüküm verdiği olayların yaklaşık üçte birinde onun görüşlerinden ayrılır. Şafii&#8217;de ‘kavlü&#8217;l-kadim ve cedid’ ile, yani Irak ve Mısır sonrası fetvaları ile meşhurdur. Bütün bu örnekler, alimlerin kendi görüşlerini şekillendirmede tamamen bağımsız olduklarını gösterir. İmam-ı Malik de önce görüşlerini ilk alimlere göre uydurmuşsa, daha sonra neden bundan vazgeçip kendi uydurdukları ile kendi elini zayıflatmıştır? (s. 83) Sonuç olarak, “Hz. Peygamberin sünnetinden önce yaşayan sünnetin mevcut olduğu ile ilgili iddianın Schacht&#8217;ın geniş bir hayal ürünü olduğu ispatlanmıştır. Görüldüğü gibi, Schacht&#8217;ın örneklerde verdiği &#8216;amel/uygulama&#8217; gerçekte Peygamberden gelen sünnetlere dayanmaktadır.” (s. 88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eski fıkıh okullarında Peygamber sünnetinin otoritesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamber sünnetini kullanmak, Medine öğretisinin temel ilkesini oluşturur. Irak ekolünden olan Ebu Yusuf ile Şeybani&#8217;nin eserlerine baktığımız zaman ise, eserlerinin Hz. Peygamber’den gelen sünnet/hadislerle dolu olduğu görülür. (s. 90) Ebu Hanife’nin meşhur öğrencisi Şeybani: “Hz. Peygamberin olduğu yerde başka birinin otoritesi yoktur.” (Şafii, Umm, VII/292) der. Hanefi okulunun öğretisi de, Peygamberin sünnetinin yüksek otoritesi üzerine bina edilmiştir. (s. 92)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;a göre Şafii, hadis karşıtlarını iki grupta toplar: Hadislerin tamamını reddedenler ki bunlar Mutezile&#8217;dir veya tek raviden gelen hadisleri (haberi vahid) reddedip mezhebin yaşayan sünnetini tercih edenler. (Schacht, Origins, s. 41) Halbuki Şafii sadece bir grubun ismini vermiştir. Onların da Mutezili olmaları şüphelidir. Çünkü ‘Birçok Mutezili alim aynı zamanda muhaddistir.’ Mesela kurucuları Vasıl b. Ata, alimlerin ihtilaf ettikleri yerde, Kur’an ve sünnet&#8217;ten delil getirmeleri gerektiğini bildirmiştir. (el- Hayyat, el-İntisar, s. 118) Aslında hadis karşıtı diye adlandırılanlar da sadece hadislerin sıhhatini, sağlamlığını tartışır, yoksa tümden reddetmezler! (s. 95)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın tezinin eksik yönleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, ‘kaynakları kullanmada keyfi davranır, haddinden fazla genelleştirme yapar ve tezindeki çelişkileri görmezden gelir.’ (s. 97, 119) Schacht eserinde, &#8216;Irak ekolünü sık sık yanlış tanıtır, Medine okulunu yanlış gösterir.&#8217; diye tanıttığı bir alimi kaynak gösterip, tarafsız olmadığını bizzat kendisinin itiraf ettiği (Origins, s. 87, 109-112, 321-332) bu alimden iddialarına delil getirmeye çalışır! Schacht, bu alimin iddialarını ‘dilediği zaman kullanmakta, dilediği zaman gözardı etmektedir.’ Schacht, Şafi ve muhaliflerinin Peygamberin sünnetinin otoritesini kabul ettiklerini açıkladıklarında da bu görüşleri kabul etmemektedir. Schacht, başka bir alim olan Malik&#8217;in açık ifadelerinden kendi teorisine ters düşen cümleleri görmezden gelmekte ve bu kez başka bir alimi kaynak göstermektedir. Dolayısıyla böyle hayret verici sonuçlara ulaşması hiç de sürpriz olmamaktadır. (s. 98) Yine, kitabında birbiriyle tezat çelişkiler de bulunmaktadır. (s. 99)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın Medine Okulu hakkındaki görüşleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, Malik b. Enes&#8217;in &#8220;Peygamber sünnetlerini sık sık ihmal ettiğini&#8221; ileri sürer. (Origins, s. 13) Halbuki Malik, ‘Muvatta’ adlı eserinde Peygamberden gelen 822 hadisten 819&#8217;unu kabul etmiş, 3&#8217;ünü kabul etmemiştir. Yani &#8216;sık sık&#8217; yapılan bir ihmal yoktur! (s. 102) Schacht, Medine&#8217;lilerce kullanılan değişik yöntemleri sıralar: ‘Medineliler sünnetleri reddetmişlerdir’ der. Halbuki reddetmemiş, bunu kurallara bağlamışlardır. Mesela Schacht, Rebi&#8217;yi örnek verir. Halbuki o, hadislerin otoritesini değil, sahih/sağlamlığını sorgulamıştır. Ayrıca Schacht, ‘sahabe görüşünün Peygamber&#8217;den üstün kabul edildiğini ileri sürmüştür.’ Halbuki, Allah (cc)  sahabelere bir şeref ve onur vermiştir. &#8220;Allah onlardan, onlarda Allah&#8217;tan razı olmuşlardır.&#8221; (Tevbe, 100. Ayrıca, Ali İmran, 110; Enfal, 64; Fetih, 18; Haşr, 9) Sahabe, İslam devletinin doğuşuna şahitlik etmiştir. Bir kısmı hakim, öğretmen ve vali tayin edilmiştir. Sahabe İslam hukukunun ilk idareci ve yöneticileri konumunda idiler. İslam hukukunu en iyi onlar anlamışlardı. Sonuç itibari ile Hz. Peygamber’in ‘hadislerinin yorumu gerektiği durumlarda’ onların görüşüne gereken önem verilmiştir. Dolayısıyla sahabelere ait bu özel durum, Peygamber hadislerinin karşısında olunduğunun bir delili olarak kullanılamaz. Aksine Peygamber’e olan bağlılığın bir sonucu olarak sahabelere bir değer atfedilmiştir.  Schacht yine, Zühri&#8217;nin hadisleri yazdıktan sonra, &#8216;Sahabeden gelenleri de yazalım.&#8217; dediğini aktarır ve bunu da iddiasına delil olarak kullanır. Halbuki Zühri önce hadisleri yazmıştır ve ‘daha fazla bilgiye sahip olmak için’ hadislerden sonra ‘ikinci planda’ sahabelerden gelenleri de kayıt altına almıştır ki, bu sıralama da gayet normaldir. Schacht, hadislerin ikinci yüzyılda uydurulduğunu ileri sürer ama aynı oryantalist, kaynak olarak birinci yüzyılın ilk çeyreğine ait bir alimin ifadesini kullanır ve kendi ile yine çelişkiye düşer. (s. 104- 107)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın Irak Okulu hakkındaki görüşleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, Iraklıların da Medinelilerin de hadislere önem vermediklerini ileri sürer. (Origins, s. 21) Halbuki ‘hadislerin saflığını korumanın hadis karşıtlığı gibi’ damgalanmasını, Iraklıların bir bütün olarak kabul ettikleri binlerce hadise karşılık sadece çok az sayıdaki hadisi reddettiğinin göz ardı edilmesini ve Iraklıların hadisi savunan açık ifadelerini Schacht&#8217;ın sık sık görmezden geldiğini düşünürsek, bu oryantalistin yaklaşımının hiç de bilimsel ve objektif olmadığı rahatlıkla görülür. Irak ekolünden Ebu Yusuf der ki, &#8220;Bu, Hz. Peygamber tarafından kararlaştırılmıştır, bundan dolayı da onu değiştirmeye halifenin yetkisi yoktur.&#8221; (Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, s. 88) Ehli rey ekolünden olan Şeybani de bu fikirdedir: &#8220;Peygamberin yanında hiç kimsenin otoritesi yoktur.&#8221; (Muhammed eş-Şeybani, el-Hucce, I/45, 204)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın, Evzai&#8217;nin tutumu ile ilgili düşüncesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;a göre Evzai, Suriye ekolünün tek temsilcisidir ve onun da sünnete karşı tutumu, Irak ve Medine okulu ile aynıdır. Halbuki Evzai, Hz. Peygamberden toplam 22 rivayette bulunurken, sahabeden ve mezhep imamlarından toplam 11 rivayette bulunmuştur. Buna, Evzai&#8217;nin &#8216;Peygamber uyulmaya en layık kişidir.&#8217; şeklindeki ifadesini de eklersek, Schacht&#8217;ın kendi teorisine açık bir şekilde karşı olduğu görülen bu alimin fikirlerini kendi iddialarına delil olarak kullanmaya çalışması bir çelişkidir. (s. 115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnet karşıtlarının metotları hakkında ayrıntılı meseleler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında Schacht&#8217;in şu ifadesi her şeyi özetlemektedir: &#8220;Peygamberden gelen hadislerin ortadan kaldırılmasının başka kolay metodu ise&#8230;&#8221; (Origins, 48) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, hem teori hem pratikte hatalı davranmaktadır. Örnek verdiği okullar ve temsilcileri (Malik, Ebu Hanife, Evzai) hadislere düşmanca tavır almak bir yana, Peygamber hadislerine sıkıca sarılmışlardı. Schacht ‘kaynakları keyfine göre kullanmış ve istisnai örneklerde genellemeler’ yapmıştır. (s. 119) ki, aynı durum tüm oryantalistlerde de görülen bir usül hatası veya önyargı belirtisidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamber sünnetine geçiş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, Peygamber sünnetinin daha sonra ortaya çıktığını, yaşayan Arap geleneğinin, İslam hukukunun temelini oluşturduğunu ileri sürmüştür. (s. 120) Delil olarak ileri sürdüğü kaynaklar ise kendisini yalanlamaktadır! Schacht&#8217;ın temel iddiasının aksine, rey/akıl okulundan olan bir alim, hadis okulunun öncülerinden Şafi&#8217;yi bazı konularda sünnete uymamakla bile suçlamıştır. (Şafii, İhtilaful hadis, s. 278) Aslında, Şafii&#8217;n de muhalifinin de ‘hadisleri kabul ettiğini, tartışmanın, hadislerin yorumu üzerine olduğunu’ Schacht göz ardı etmektedir. Yine bir hadisin zayıf olduğu için onun hedeflediği amacı tasdik edecek bir sahabe uygulaması aranmasını da Schacht farklı bir şekilde yorumlamıştır. Yani hadis zaten delil kabul edilmiştir, mesele, onu kuvvetlendirecek bir başka kaynağın aranmasıdır! (s. 121- 129)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eski hukuk okulları yaşayan sünneti (Arap geleneğini) Peygamber sünneti gibi mi aktarmışlardır? Hicri II. yüzyılda, Irak ekolü kendi teorilerini kuvvetlendirmek için iddialarını Peygamber ağzından mı yansıtmıştır? Kur’an, Peygamber hayatını uyulması gereken bir model olarak ilan etmiştir. Sünnet kelimesi de (düstur, hayat ve yaşam tarzı anlamlarında) Kur’an&#8217;da birkaç yerde geçmektedir ve Peygamber sünneti kelimesi de bizzat Peygamberimiz zamanında kullanılmıştır. Goldziher&#8217;in görüşünü tekrar eden Schacht&#8217;ın, sünnet kavramının İslam öncesi Arap adeti anlamına geliyor olsaydı,  bu kavram Kur’an&#8217;da sık sık kullanıldıktan sonra iki yüzyıl boyunca İslam alimleri ve toplum tarafından nasıl tekrar kullanılmadığını açıklaması gerekirdi! (s. 130)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygambere isnad edildiği iddia edilen sahabinin görüşleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, Suriye ve Iraklıların kendi görüşlerini Peygambere izafe ettiklerini iddia eder. Ama bizzat kendi verdiği örnekler bu iddiasına ters düşmektedir ve iddiasını desteklememektedir. Ebu Yusuf, &#8220;Bu konuda Peygamberden gelen bir hadis yoktur.&#8221; demektedir. Yine Ebu Yusuf, muhalifi olan Evzai ile 14 hadisin sahihliğinde hem fikirdir. Ayrıldıkları nokta, o hadislerin yorumlanmasındadır. Eğer bu iki muhalif hem hadislerde hem de yorumlanmasında ittifak etmiş olsalardı, o zaman şunu söylemek mümkün olabilirdi: Onlar aynı Arap adetlerini sünnet diye ortak bir noktada savunmaktadırlar! Ama bu iki muhalif, sahih kabul ettiği aynı metnin ‘yorumunda’ ayrılmaktadır! Uydurma faaliyetinde bulunsalardı aynı sonuca ulaşmaları gerekirdi, çünkü uydurdukları (!) hadis ile amaçlarına ulaşmaları icap ederdi. (s. 130-133)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hukuki sünnetin gelişmesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hata ve uydurmalara karşı alınan tedbirler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Katipler hata yapmış, hafızalar zayıflamış veya bilerek hadis uyduranlar olmuştu. Bu nedenle geçerli kabul edilmeden önce hadisler bazı kriterlere tabi tutulmalıydı. Ravinin karakteri: Ravi, güvenilir, doğru, ahlaklı, ibadet ehli olmalıdır. Metinlerin mukayesesi: Hadisler yazılı nüshalarla mukayese edilmiştir. İbni Mübarek söyle demektedir: &#8220;Bir kimsenin sahih sözü elde etmesi için, farklı alimlerin sözlerini birbiriyle mukayese etmesi gerekir.&#8221; (Hatib, Cami&#8217; li Ahlaki&#8217;-r-Ravi, s. 5) Mesela Müslim, cemaatle namazda önce imamın solunda mı durmalı yoksa sağında mı, iki rivayetle karşılaşınca şu metodu uygular: Tüm rivayetleri bir araya toplar. Sonra cemaatle namaz ile ilgili rivayetleri de toplar ve ağır basan rivayet yönünde hükmünü belirtir. (s. 139) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akli tenkit: Bazı alimler uydurma hadis kriterlerini şöyle sıralamışlardır: Çok iyi bilinen sahih hadise muhalif olan rivayetler, Peygamberin sözlerine benzemeyen ifadeler, Kur’an&#8217;a muhalif olan sözler&#8230; (s. 140)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht öncelikle tüm İslam fıkhını yalan, alimleri yalancı ilan eder. Sonra da bu alimler arasından ‘keyfine göre’ nakiller yapar. Schacht, ‘ilmi olmayan bir metot takip etmiş, gerçekleri saptırmış, metinleri yanlış yorumlamış, alimlerin iktibas metotlarını yanlış anlamıştır.’ (s. 142, 143)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hem teori hem de kaynak materyalin kullanılmasındaki tezatları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;in esas aldığı öncül şudur: Hukuki bir tartışmada bir hadise müracaat edilmeyip daha sonra gelen bir alim fıkhi delillendirmede o hadisten istifade etmişse, o hadis bu iki alim arasında uydurulmuş olmalıdır. Halbuki bir alim o hadisi zayıf olarak vasıflandırıp kullanmamış olabilir. O hadise ulaşmamış olabilir. Mesela Şeybani, Malik&#8217;ten daha genç olup, Malik&#8217;in Muvatta&#8217;ını rivayet etmişti. Muvatta&#8217;da namazların vakitleri ile ilgili bölüm 30 hadisten oluşur. Şeybani&#8217;nin Muvatta&#8217;ında ise bunlardan sadece 3&#8217;ü zikredilir. Bu örnek bile alimlerin kendilerinin bildikleri bütün hadisleri zikretmediklerini göstermeye yeterlidir. (s. 146-148, 159) Şeybani, bildiği 3 hadisi Muvatta&#8217;ında zikretmez. Ama başka bir eserinde kendi görüşünü desteklemesi için bu 3 hadisi kullanmıştır. Alimler bildikleri halde çeşitli nedenlerle sahih kabul etmedikleri hadisleri zikretmezken, kendi görüşlerini destekleyen hadisleri eserlerine almışlardır. Ebu Yusuf, kendi görüşünü kuvvetlendirici birçok hadis bilmekte iken sadece 2 hadisi zikretmekle yetinmiştir: &#8220;Bununla alakalı birçok hadis mevcuttur. Konunun uzayacağından endişe etmeseydim, daha çok şey zikrederdim.&#8221; (Evzai, Siyer, s. 38, 250) demektedir. Malik&#8217;in Muvatta&#8217;ı İslam&#8217;ın ilk kaynaklarındandır. Bir hadisi isnadı ile verir.  Daha sonraki kaynak olan Ebu Yusuf&#8217;un Asar&#8217;ı, hadisi senetsiz verir. (s. 160)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın verdiği örneklerin tetkiki</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın iddia ettiği gibi Iraklı alimler hadis uydurmada o kadar vicdansız iseler, ‘mezheplerine ters düşen delili ortadan kaldıramazlar mıydı ve görüşlerini destekleyen hadisler uyduramazlar mıydı? Ayrıca muhaliflerini nasıl kendi yararına hadis uydurmaya ikna etmişlerdir?’ Birbirine zıt olan hadislerin mevcudiyeti, alimlerin öğrendikleri materyalleri korumadaki samimiyetlerini ortaya koymaktadır. (s. 158) Şurası bir gerçektir ki, bütün hadislerin her bir alimce bilinmesi mümkün değildir. (s. 159) Ayrıca Schacht, ‘bir yerde uydurma diye kabul etmediği bir isnadı, başka bir yerde sahih olarak kabul etmektedir.’ Schacht bir yerde, ilk fakihlerin hadislerin kabul edilmesine şiddetle karşı çıktığını belirtir. (Origins, s.57) Ama başka bir yerde ilk fakihlerden olan İbni Ebi Leyla&#8217;nın bir hadisle neden amel etmediğini sorgular. (s. 164) Aynı şekilde Ebi Leyla&#8217;nın bilmediği bir hadisin senedinin daha sonraki alimlerden Malik tarafında kesintisiz senedle verilmesinden hareketle, bu senedin Malik devrinde uydurulduğunu ileri sürer. Halbuki Ebi Leyla&#8217;dan 50 yıl önce yaşamış olan Ata, hadisi senediyle rivayet etmişti. Aynı hadisi Sevri de başka bir senetle rivayet etmiştir. (s. 165) Kısaca her alimin tüm hadislere vakıf olmasını, tamamını bilmesini beklemek mantıklı değildir. Schacht&#8217;ın başka bir hadis için de, ‘ilk kez Malik&#8217;in eserinde görülmüştür’ iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü ondan daha önce yaşayan İbni İshak ve Evzai aynı hadisi rivayet etmişlerdir. (s. 166)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk alimler verdikleri kararların kaynaklarını (ayet veya hadis) bahsetmeden fetva verirlerdi. (s. 168, 178, 185) Mesela Şafii, iki ay oruç tutulması ile ilgili fetvasında bir hadisten bahsetmez. Ama onun çok iyi bildiği Muvatta adlı eserde bu hadis geçmektedir. (s. 168) Yine Ebu Hanife çok iyi bildiği bir hadisten bahsetmeden, hadisle paralel olarak bir görüşünü açıklamıştır. (s. 177) Şeybani, Muvatta 114&#8217;de bir hadisten bahseder. Ama ‘Asar’ adlı eserinde hadisten bahsetmeden, ondan hareketle bir fetva verir. Aynı durum Ebu Yusuf için de geçerlidir. (s. 178)<strong> </strong>Yine Schacht bir hadis için, ‘Malik döneminde uyduruldu’ der ama Malik&#8217;ten önce yaşayan İbni Cüreyc tarafından hadis daha önce kaydedilmiştir. (s. 180) Yine başka bir hadis için de, ‘Malik hadisi bilmez’ derken, ondan önce yaşayan Ebu Yusuf hadisi kaydetmiştir. (s. 181) ‘Malik döneminde uyduruldu’ dediği diğer hadisi ise Ebu Hanife, İbni Ömer vasıtasıyla Peygamberden rivayet etmiştir. Aynı hadis Malik&#8217;ten önce yaşayan diğer bir alim, Ebi Yahya tarafından da rivayet edilmiştir. (s. 186) Ayrıca hadis alimleri zaten hadisleri mürsel, müdrec, zayıf, uydurma gibi kısımlara ayırmıştır. Bunları görmezden gelen Schacht, tamamen işine geldiği gibi kaynakları kullanmaktadır. Kısaca, hadisten bahsetmemeleri bilmedikleri veya onlardan sonra uydurulduğu anlamına gelmez. Schacht&#8217;ın diğer bir hatası, ‘ilk alimlerin usulünü bilmemesi ve eselerinden haberdar olmamasıdır.’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsnad sistemi: Geçerliliği ve güvenilirliği</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadisler Peygamberden  raviler zinciriyle bize kadar ulaşmıştır. Süfyan es-Sevri, &#8220;İsnad Müslümanın silahıdır.&#8221; (el-Hakim, Introduction, s. 10) ve İbni Mübarek, &#8220;Eğer isnad olmasaydı herkes dilediğini rivayet edecekti.&#8221; (Müslin, Sahih, Mukaddime, s. 15) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsnad sistemi (hadis metnini nakleden ravileri/hadisi nakledenleri rivayet sırasına göre zikretme) Hz. Muhammed ile başlamış ve hicretten sonra I. yüzyılın sonuna doğru da ilmi bir hüviyete bürünmüştür. Sahabelerin bir araya geldiklerinde Peygamberin hadislerini birbirlerine rivayet etmeleri bu sistemin başlangıcını oluşturmuştur. Hicri 40’lı ve 50&#8217;li yıllarda bu sistemin önemi artmıştır. İbni Sirin, &#8216;Fitne ortaya çıkınca isnad sormaya başladık.&#8217; demektedir. Hicri I. yüzyılın sonuna doğru bu sistem tam bir ilmi şekil kazanmış ve İslam aleminin bütününde bir eğitim seferberliği başlamıştır. er-Rıhle (hadis öğrenmek için yapılan seferler) başlar. İbni Main, &#8216;Hadis için seyahat yapmayan kimse, ilmi olgunluğa ulaşamaz.&#8217; demiştir. (s. 189) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sahabeden sonraki nesil olan Tabiinden Ebü’l-Aliyye, “Biz Basra’da Resulullah’ın ashabından nakledilen rivayetler duyardık, ancak Medine’ye gidip onların ağzından dinlemedikçe ikna olmazdık.” demektedir. (Darimi, Sünen, I/114)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu ilmi seyahatler ravilerin artmasına ve hadisin İslam dünyasının birçok bölgesinde yayılmasına neden olmuştur. İslam alimleri sahabe ve tabiinden hadis öğrenmek için seyahatlere yönelmiş ve sonra memleketlerine geri dönerek ilmi yaymaya başlamışlardır. (s. 190) Dr. Ömer b. Hasan Fellati&#8217;nin araştırması da, hicri 60 yılına dek Peygamberimizden uydurulmuş bir hadis bulmanın imkansızlığını ortaya koymaktadır. (el-Az&#8217; fi&#8217;l-Hadis, Doktora tezi, Ezher, s. 132)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müşterek/ortak ravilerden bize ulaşan isnad zincirli olan hadislere örnek: &#8220;İmam kendisine uyulan kimsedir.&#8221; Hadis en az 10 sahabe tarafından nakledilmiştir. Mesela bunlardan biri olan Ebu Hureyre&#8217;den hadis rivayet eden en az 7 öğrencisi vardır. Bunlardan 4 tanesi Medine&#8217;li, 2&#8217;si Mısır&#8217;lı ve 1 tanesi de Yemen&#8217;lidir. Bu öğrenciler 12 kişiye bu hadisi rivayet etmişlerdir. Diğer sahabe rivayetleri de bu şekilde yayılmıştır. (s. 191)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, isnad sisteminin uydurma olduğuna inanır. İddiasının ters mantığı ve yanlış anlamaya dayandığını sergilemek için örnekler vermeden önce Schacht&#8217;ın iddialarını hatırlayalım: İsnad II. yüzyıl başında başlamıştır. Senedler keyfi uydurmadır. İlk dönemdeki senedler eksik iken, sonraki dönemlerde senedlerdeki boşluklar doldurulmuştur. İlave raviler Şafii döneminde ortaya çıkmıştır. Aileye ait senedler (babadan oğula) uydurmadır. Senedlerde müşterek ravinin bulunması uydurmaya işarettir. (s. 201)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Horovitz, isnad sisteminin hadis literatürüne ilk girişinin I. yüzyılın son çeyreğine rastladığını belirtir. (İsnadın tarihi ve menşei, Der Islam, 8, 1918, s. 35-47) Schacht&#8217;a göre ise, I. yüzyılda Peygamberin hiç hadisi mevcut değildir. (s. 202) Schacht&#8217;ın iddiasına göre, Afganistan&#8217;dan Mısır&#8217;a, Rusya&#8217;dan Yemen&#8217;e dek binlerce alimin geniş çaplı bir uydurma faaliyeti içinde ve komplo üzerinde bir araya gelip anlaşmaları gerekmektedir. (s. 203)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, Malik öncesi nesilden uydurma isnadlara kendince örnekler sıralar. İthamları ve cevapları özetle şu şekildedir; Nafi&#8217; ve Salim: Schacht, bu iki kişiden hiçbir hadis olmadığını ileri sürer. Halbuki her iki ravi de müşterek ravi olan İbni Ömer&#8217;den hadis rivayet etmişlerdir. Nafi&#8217;, yaklaşık 30 yıl İbni Ömer&#8217;e hizmet etmiştir ve onun azadlı kölesidir. Salim ise İbni Ömer&#8217;in oğludur. 30 ya da 40 yıl aynı şehirde, hatta belki de aynı evde yaşamış iki alimin, elbette İbni Ömer&#8217;den hadis öğrenmeleri mümkündür. Nafi&#8217; ve Abdullah b. Dinar: Abdullan b. Dinar da İbni Ömer&#8217;in azadlı kölesi idi. Nafi&#8217; ve Abdullah aynı şehirde yaklaşık 60 veya 70 yıl beraber yaşamış ve aynı zamanda azadlı köle olmaları, müşterek raviden (İbni Ömer) hadis nakletmelerini doğal kılmaktadır. (s. 205) Schacht ayrıca, “Nafi&#8217;, Malik&#8217;ten hadis rivayet edemez, yaşı küçüktür.” der. Halbuki Nafi&#8217; vefat ettiğinde Malik en az 20 veya 24 yaşında idi. Ayrıca her ikisi de aynı şehirde yaşamıştı. Nafi&#8217; ve Zühri: Zühri yaklaşık 30 ya da 40 yıl Nafi&#8217; ile aynı şehirde yani Medine&#8217;de beraber yaşamışlardır. Yahya b. Said, Abdullah b. Ömer ve et-Teymi: Üçü de Medine&#8217;de yaşamış alimlerdir. Yahya b. Said ve Rebia: Her iki alim de yaklaşık 50 yıl aynı ilim halkasında bir arada bulunmuşlardır. (s. 212) İslam dünyası boyunca her taraf yayılmış alimlerin, uydurdukları (!) isnadlarda birbirleriyle böylesine anlaşmaya varmış olabilmelerine şaşırmamak elde değildir!(s. 214)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsnadların tedrici gelişmesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;in temel iddialarından biri de, isnadların zamanla &#8216;geliştirildiği&#8217; ve daha sonra tamamlandığı şeklindedir. Schacht yine tezini destekleyecek kendince örnekler sıralar. Halbuki ilk dönem fakihleri eserlerinin hacmini büyütmemek için, kendilerinin bildikleri kaynakları ve ravileri zikretmemişlerdir. (s. 220) Mesela Ebu Yusuf da (Evzai, Kitabu Sireti&#8217;l-Evzai, s. 38) Şafii de (Şafii, El-Umm, VII/311; er-Risale, s. 405)  &#8216;eserlerinin hacimlerini artırmamak amacıyla, bütün hadis ve senedleri zikretmediklerini&#8217; açıkça ifade etmişlerdir. Ayrıca özetini sunduğumuz bu kitabın Ek 1&#8217;inde zikredilen detayları (s. 247-252) yazar özet halinde sıralar. (s. 221): Başka kaynakların, onların bildiklerini kanıtladığı yerde isnadın tamamını zikretmemektedirler. İsnadın başında ve en önemli raviyi ya da farklı meselelerde değişik ravileri zikrederek senedin sadece bir kısmı zikredilmiştir ki, diğer kaynaklar onların bu senedin tamamını bildiklerini ispatlamaktadır. Kendilerinin bildiği isnadın bir kaç varyantından sadece birinden bahsederler. Bahsi geçen ravi bir başka yerde ismi ile zikredildiği zaman, &#8216;bir adamdan&#8217; veya &#8216;güvenilir birisinden&#8217; gibi açıklama yaparlar. Schacht&#8217;in örnek olarak verdiği bir hadisin de uydurma olduğunu bizzat alimler zaten açıklamışlardır. Bu, Schacht&#8217;ın iddiasını desteklemez aksine, aleyhine işler.  Şafii’nin, &#8220;İsnadını kesintisiz işittiğim ama hatırlayamadığım veya ezberlediğim ama kitabın çok uzun olacağı endişesinden özet aldığım yerler var.&#8221; (Hadduri, Risale, s. 265) dediği de bilinmektedir. Yine Şafii, &#8216;Alimlerin hepsinin ilmi bir araya getirilse sünnetin tamamı bilinecektir. Ancak her bir alimin bilgisi ayrı ayrı ele alınırsa, her birinin ilminden bir bölümünün eksik olduğu ortaya çıkacaktır.&#8217; (Hadduri, Risale, s. 89) demektedir. Schacht&#8217;ın iddiasının aksine, Şafii bile hiç kimsenin bütün hadislerin bilgisine sahip olamayacağını bizzat ifade ettiği halde, bir kimse (Schacht) kalkıp Şafii&#8217;nin bu hadisi bilmediğinden dolayı, nasıl olur da hadis hakkında şüpheler ortaya atabilir? Ve sayrıca Schacht&#8217;ın söz konusu yaptığı hadis, Şafii&#8217;den önce yaşamış iki alimden tam isnad ile kaydedilmişken! Sonuç itibari ile daha Şafii&#8217;nin çocukluğunda bu hadis sahih senedi ile çok iyi bilinmektedir. (s. 224) Schacht, diğer bir hadis için, &#8216;Şafii hadisi munkatı (kesintili) rivayet ederken, Hanbel, Buhari ve Müslim zamanında tamamlanmıştır.&#8217; demektedir. Halbuki Şafii&#8217;deki metin şöyledir: &#8220;Eğer birisi bu hadisin munkatı olduğunu söylerse&#8230;&#8221; Schacht bu metni yeterince dikkatli okumamıştır. Bu hadis, Malik&#8217;ten yaklaşık 25 sene önce vefat eden Ma&#8217;mer tarafından kaydedilmiştir. Kısaca bu hadis, Şafii&#8217;nin doğumundan önce tam isnadla rivayet edilmiştir. Başka bir hadis için Schacht, &#8220;Şafii hadisi mürsel, Hanbel ve Mace ise farklı isnadla rivayet eder.&#8221; der. Muhaddisler önce hadisin isnadını değerlendirmekte ve isnadda bir kusur varsa, hadisin metnini incelemeden o hadisi reddetmektedir. (s. 225) Schacht, isnadların zamanla geliştirildiğine dair toplam 6 hadisi örnek verir. Bunlardan 4&#8217;ü, Schachtın zikrettiği eksik varyanttan önce, hadisler tam isnadla kaydedilmiş, birinin mevzu olduğunu İslam alimleri ispatlamış ve ilan etmiş, sonuncusunun ise emin olmadıkları isnadı zikretmekte tereddütlü davrandıkları açıkça ispatlanmıştır. (s. 226)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aile isnadı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, babadan oğula geçen tüm senetleri uydurma kabul eder. İslam alimleri ise tüm aile isnadlarını sahih kabul etmedikleri gibi şüpheli olan hadis ve isnadları da zaten reddetmişlerdir. (s. 236) Bu nedenle de oryantalist Robson, İslam alimlerinin tutumundan taraf olmuştur. (Robson, The Isnad in Muslim Tradition, X/23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müşterek ravi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht, bir seneddeki müşterek ravinin, o hadisin uydurma zamanını da ortaya çıkardığını ileri sürer. İslam alimleri şüpheli olan her durumu fark edip, açıklamış ve hükümlerini vermişlerdir. Zehebi’nin &#8220;Eğer sika ve mutkin/sağlam bir ravi, bir hadisi sadece kendisi rivayet ettiyse bu hadis sahih fakat garib olarak değerlendirilir. Saduk derecesinde veya daha aşağı mertebede olan bir ravi, hadis rivayet eder ve şahid başka hadis bulunamazsa, o hadis münker olarak değerlendirilir.&#8221; (Zehebi, Mizanu’l-İtidal, III/141) şeklindeki açıklaması bu konuya verilen önemi açıklamaktadır. Schacht&#8217;ın yaklaşımı, ‘birçok kaynaktan bilgileri toplayan ve daha sonra da bulduklarını gazetede yayınlayan gazeteciye, haber konularını uydurmuş gözü ile bakmak’ gibidir. Çünkü binlerce okuyucu, kaynak olarak sadece o gazeteciyi referans göstermektedir. (s. 239)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Schacht&#8217;ın bir başka konudaki delili sadece Sad/309&#8217;daki bilgiye dayanır. Sad burada kaynak da vermez ama Schacht bu bilgiyi kesin bir delil gibi kabul eder. Aynı Sad, Berire olayı ile ilgili haberin kaynaklarını ayrıntıları ile vererek 8 çeşit kaynak gösterdiği zaman ise, (Sad, Tabakat, VIII/187, 188) Schacht bu kaynakların uydurma olduğunu ileri sürer. (Schacht, Origins, s. 174)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitap yazarı e-A&#8217;zami haklı olarak Schacht&#8217;a şu soruları sorar: Hişam&#8217;dan hadis öğrenmek için binlerce kilometre yol kateden raviler, hocalarının ismini (Hişam) bilmiyorlar mıydı? Adı bilinmeyen bir alimin yıllarca öğrenciler yolunu gözetleyip, sonra da ondan Hişam adına uydurulmuş bir hadisi naklettikleri iddiası ne kadar gerçekçidir? Yoksa öğrenciler senette Hişam&#8217;ın adını kullanmak için aralarında komplo mu kurmuşlardır? Schacht, hadis uyduran Hişam&#8217;ın Horasan&#8217;dan Mısır&#8217;a, Suriye&#8217;den Yemen&#8217;e kadar dağılan alimlere, ‘mezkur öğretinin ilk devir alimlerine yansıtmaları gerektiğine dair bilgi vererek’ irtibat sağlayabileceğine bizden inanmamızı mı istemektedir? Ayrıca Schacht, Nafi&#8217;nin, 30 yıl sonra Hişam&#8217;ın Peygamber ile Aişe&#8217;nin endişe verici bir durumda olduklarını haber vereceğini görecek kadar basiret sahibi olduğuna ve bu nedenle de can alıcı noktayı, meydana gelmeden önce ortadan kaldırdığına inanmamızı mı beklemektedir? (s. 244- 245)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ve asıl önemlisi de, günümüzde bile hâlâ hemen hemen tüm oryantalistlerin, Goldziher’in veya Schacht&#8217;ın iddialarını kesin gerçekmiş gibi kabul edip, itiraz edenlerin akademilere kabul bile edilmelerine izin verilmemeleridir’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-8235" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/27072580_350365268776751_3163049956327660554_n.jpg" alt="" width="76" height="118" /> Muhammed Mustafa el-A&#8217;zami, İslam fıkhı ve sünnet, oryantalist Schacht&#8217;a reddiye</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><a href="http://islamicevaplar.com/islam-fikhi-hukuku.html/fikih-1" rel="attachment wp-att-1433"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1433" title="fikih-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/fikih-1.jpg" alt="" width="137" height="74" /></a></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-fikhi-hukuku.html">İslam fıkhı/hukuku, İslam Şeriatı  </a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-fikhi-hukuku.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
