<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslamiCevaplar.Com...Katagori</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/category/kuran/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 Aug 2025 15:38:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>İslamiCevaplar.Com...Katagori</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2023 06:42:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[bilime aykırı]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel hatalar iddiasına cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[çelişki]]></category>
		<category><![CDATA[çelişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[furkan 53]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran'daki hatalar]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki celişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Kurandaki çelişkiler iddialarına cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki çelişkili ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Puin]]></category>
		<category><![CDATA[Sana Kuran'ı]]></category>
		<category><![CDATA[tatlı su]]></category>
		<category><![CDATA[tezat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=13584</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an’da çelişki yoktur! Benzer içerikli yazılara, ‘Ateistlere cevap’, ‘Kur&#8217;an ve teşbih’, ‘Müşkilü&#8217;l-Kur’an’, ‘Kur’an ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar&#8217; adlı yazılardan da ulaşabilirsiniz. Yüce Yaradan, “Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” (Nisa, 82) buyurmaktadır. Ateistler ise Kur’an’da birbiri ile çelişen ayetler olduğunu ileri sürmektedir. Halbuki &#8220;Çelişki [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html">Kur’an’daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da çelişki yoktur! </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Benzer içerikli yazılara, ‘Ateistlere cevap’, ‘Kur&#8217;an ve teşbih’, ‘Müşkilü&#8217;l-Kur’an’, ‘Kur’an ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar&#8217; adlı yazılardan da ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce Yaradan, “Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” (Nisa, 82) buyurmaktadır. Ateistler ise Kur’an’da birbiri ile çelişen ayetler olduğunu ileri sürmektedir. Halbuki<strong> </strong>&#8220;Çelişki bulundu zannedilen ayetlerde, yeterli ‘bilgiye sahip olunduğunda’ hakiki anlamda bir ihtilafın söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır.&#8221; (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 119) &#8220;Kur&#8217;an semasının yıldızları olan ayetler, gökte ‘düzensiz görünen’ yıldızların hali gibidir. Üstünkörü bakan bilgisiz biri onları dağınık zanneder, onların aralarındaki ilişkileri bilen bir astronomi uzmanı ise, nasıl dakik bir saat gibi işleyen bir düzen içinde yürüyüp kainattaki ahengi ve dengeyi sağladıklarını bilir.&#8221; (Dr Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çelişkili olduğu iddia edilen Kur’an ayetlerinin “öncesi veya sonrasının beraber okunması, ‘aynı konudaki’ ayet ve hadislerin bir arada değerlendirilmesi, yapılan çevirilerde kelimelerin karşılıklarının Türkçeye tam anlamı ile aktarılamaması sorununun farkında olunması,  ayetlerin neden indiğinin (sebebi nüzul) veya Arap dili edebiyatının bazı inceliklerinin bilinmesi” durumunda, çelişkili zannedilen ayetlerde bir sorun olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kur’an’daki bazı ayetler ise, Kur’an’ın ‘müteşabih’ olarak adlandırdığı ayetleridir ki, onları da İslam âlimleri ‘Müşkilü’l-Kur’an’ adlı eserlerde ele alarak tek tek açıklamış ve aralarında bir çelişkili olmadığını ortaya koymuşlardır. (Bu konuda ‘Müşkilü’l-Kur’an’ adlı yazımıza bakılabilir.) Bu nedenledir ki, “Kur’an&#8217;ın indiği ortam, (çoğu da müşrik olan) dil üstatlarının kalite ve sayı olarak zirvede olduğu bir ortamdır ve tarihi hiçbir kayıtta onlardan tek bir kişinin, ‘Kur&#8217;an dilinin bozuk olduğunu’ söylediğine rastlanılmamaktadır.” (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 29, 32) Zaten aşağıda bu konuda verilen örnek incelendiğinde, hemen hemen tüm çelişki iddialarının yukarıda sayılan kurallar bilindiğinde kendiliğinden ortadan kalktığı görülecektir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Kuteybe, hicri üçüncü asırda İslam düşmanlarının &#8220;ayetleri yerinden/bağlamından saptırıp onu asli mecrasından ayırarak&#8221; Kur&#8217;an&#8217;da çelişki bulmaya çalıştıklarını ifade etmektedir. (Kuteybe, T. Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 22) Yaklaşık 1200 sene önce olduğu gibi günümüzde de oryantalist ve ateistler benzer çaba içindedirler ama tüm itham ve saldırıları İslam âlimlerinin titiz çabaları ile hezimetle sonuçlanmaktadır. İslam âlimleri bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, &#8220;Kur&#8217;an ilminin en büyük değeri ve zevki, uyumlu çeşitlilik içinde müteşabih ayetleri muhkem olanlarla kıyaslayarak Kur’an ayetlerinden Allah&#8217;ın hükümlerini okuyup bulmaktır.&#8221; (Zemahşeri, el-Keşşaf, I/563) diyecek seviyeye ulaşmışlardır. Kısaca ortada ne bir sorun vardır ne de ateist veya oryantalistlerce ortaya atıldığı gibi Müslümanların gizlediği bir şey söz konusudur. Aslında ortadaki temel sorun, İslami kaynaklarda zaten bulunmakta olan cevaplardan ümmetin haberdar olmamasıdır, ‘OKU’mamasıdır! Yoksa ateist ve oryantalist saldırıları hiçbir zaman eksik olmamış ve bundan sonra da olmayacaktır. Bu mücadele kıyamete dek sürecektir! (Ebu Davud, Cihad, 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” (İsra, 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Reel veya sanal âlemde 2025 tarihi ile 35 yıldır karşılaştığım ithamları ve cevapları derleyip aşağıda sizlere sunuyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ankebut, 13 ve Fatır, 18. ayetler çelişiyor mu? Bir kişi başkasının günahını yüklenir mi yüklenmez mi? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir.” (Ankebut,13) &#8220;Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.&#8221; (Fatır, 18; Necm, 38) Başkasının günah işlemesine ‘neden olmak’ (Ankebut, 13) ile kendi günahından ‘başkasının sorumlu’ olması (Fatır, 18; Necm, 38) farklı şeylerdir. Normal şartlarda tabii ki bir insanın günahını başkası yüklenmez. Yani, Hristiyanlıktaki asli suç veya babasız doğan çocuklara yapılan sıfatlamaları İslam asla kabul etmez. İslam’da suçun şahsiliği esastır. Ama nasıl ki kanunlarda ‘suça teşvik’ diye bir madde varsa, aynı durum ayetlerde de söz konusudur. Ankebut, 13. ayet, &#8216;kötülüğe neden olmak, kaynaklık teşkil etmek, kötülüğe ön ayaklık yapanın alacağı günah yükünden&#8217; (Taberi, VIV/94-95; Razi, VV/18) bahseder ki, bu konuda başka ayet ve hadisler de vardır: &#8220;Kıyamet günü, kendi günahlarını ve ilimsizce ‘saptırdıkları’ kimselerin günahlarından bir kısmını taşımaları için bunu söylerler.&#8221; (Nahl, 25) &#8220;Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter.&#8221; (Nisa, 85) &#8220;Kim İslam&#8217;da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam’da (Müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Müslim, İman, 15; Tirmizi, İlm, 14; Riyazu’s-Salihin, 19, bab. 172. hadis, s. 158) Kısaca, kimse başkasının günahını yüklenmez (Fatır, 18; Necm, 38) eğer başkasının günah işlemesine neden olmuyorsa! (Ankebut,13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Muhammed yalan söylüyorsa veya yanıldıysa bunun cezasını kim çekecektir?</strong> <strong>34:50&#8217;de Muhammed: “Ben eğer sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem bu da rabbimin bana vahyettiği sayesindedir.&#8221; der. bu sav, Kur’an&#8217;daki birçok diğer savla çelişmektedir, örneğin &#8220;inkar edenler iman edenlere, “yolumuza uyun da sizin günahlarınızı yüklenelim” derler. Halbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır.&#8221; (29 :12) yani Muhammed insanları yanılttıysa, günahı sadece onun boynuna olmayacak, yanılttığı insanlar da günaha girecektir. Muhammed&#8217;in iddia ettiği gibi günahı sadece kendi boynuna olmayacaktır. Kur’an kendiyle çelişmektedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiç bir kimse başkasının işlediği bir suçtan sorumlu değildir. Temel kural şudur: &#8220;Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.&#8221; (Zilzal, 7-8), &#8220;Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiç bir şey (alınıp) taşınmaz. Akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz).&#8221; (Fatır, 18) &#8220;De ki; Allah&#8217;a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz.&#8221; (Nur, 54) &#8220;Ey iman edenler! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun!&#8221; (Lokman, 33) Durum bu kadar nettir! Ama bazen insanlar kendi yaptıkları günahların sorumluluğu kadar, ‘başkalarını kötülüğe yönlendirmeleri, kötülük yapmalarına neden olmaları’ halinde onlarında günahlarından bir kısmını da yüklenirler. Hukukta da bu böyle değil midir? Suçlu kadar ona yardım yataklık yapan da ceza alır. (TCK M 39) Sebe, 50. ayet, eğer ben kötülük yapmışsam bundan ben zararlı çıkarım. Ama doğru yolda isem bu Rabbimin vahyi sayesinde olmuştur” buyurarak suçun şahsiliğinden bahsetmekte; Ankebut, 12. ayette ise müşriklerin alaycı teklifi ele alınıp aslında saptırmak istedikleri kişilerin günahlarını asla yüklenmeyeceklerinden bahsedilmektedir. Ateistin son yorumunun cevabı ise Nahl, 25 ve Müslim/Tirmizi hadislerinde verilmektedir. Kısaca Kur’an’dan hüküm çıkarılmak isteniyorsa ‘o konu ile ilgili tüm ayetleri bir araya getirip’ sonra bir hükme varmaya çalışılmalıdır. Aradan seçmese, cımbızla genel içeriğinden koparılarak alınan ayetlerden ancak ateistçe sonuçlara ulaşılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, Ateistler merak etmesinler; insanları putperestlikten kurtarıp içkiden kurtarıp tevhid dinine çağıran peygamber değil, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi ate/deizme, içkiye, şans oyunlarına (evrim dahil!), eşcinselliğe çağıran kesim insanları yanıltmaktadır! Dolayısı ile ateistler asıl kendi ideolojilerini takip edenlerin sonlarını düşünseler daha iyi ederler! ‘Ateizm yanılgısı’  adlı yazımızı da özellikle onlara tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kaç tane melek Meryem’le konuşuyordu?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Meryem’e ruhumuz (Cibril&#8217;i) göndermiştik.” (Meryem, 19) “Hani melekler: &#8220;Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı&#8221; demişti.” (Ali İmran, 43) Kur’an bizlere, Hz. Meryem’in ‘sadece bir kere meleklerle konuştuğunu söylememekte’ aksine meleklerin Hz. Meryem’e birden fazla göründüğünü açıkça ifade etmektedir. “Zekeriya, Meryem’in bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi.” (Ali İmran, 37) Bu ayet bize meleklerin devamlı Meryem annemizle irtibatlı olduğunu açıkça göstermektedir. Yukarıdaki ilk iki ayet de iki farklı zaman ve mekandan bahsetmektedir. Meryem suresindeki ayetlerde Meryem’in Cebrail ile karşılaşmasında söz edilir. Ali İmran suresindeki ayetlerde anlatılan ise farklı bir olaydır. Dolayısıyla bir yerde çoğul  meleklerden söz edilmesi diğer yerde ise tek ruhtan (Cebrail) söz edilmesi arasında bir çelişki yoktur. Zaten iki Cebrail olduğuna dair hiçbir rivayette İslami kaynaklarda geçmemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah’ın bir günü dünyadaki kaç güne eşittir? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 47) “Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra işler, sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O&#8217;na yükselir.“ (Secde, 5) “Melekler ve Ruh (Cebrail), O’na<u>,</u> süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.” (Mearic, 4)  İlk ayette ‘Allah katındaki’ bir günden*, ikinci ayette ise ‘yükselen işlerden’, üçüncü ayette ise, ‘Meleklerin ve ruhun’ çıkışından bahsedilmektedir. Dolayısı ile farklı konu ve zamanlar söz konusudur. Bir ateistte aklınca espri yapıyor! &#8220;Cebrail, Hz. Muhammed daha doğmadan 50.000 yıl önce yola çıkmış olmalı.&#8221; diye! Halbuki mesafe insan için 50.000 yıl olabilir ama melek için bu süre 1 gündür. O da ‘Beytülizze’den dünya semasında doğrudur. Yani mesafe zaten oldukça azdır! “Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir?” şeklinde başlayan soruda bu konuyu kısaca açıkladık! Ayetlerde ise, anlatılan zamanlar kadar olaylar da farklıdır. Ayette geçen Arapça kavram, “Ke elfi senetin” şeklindedir. Arapça, ‘ke’ bağlacı, ‘gibi’ anlamına gelir ve teşbih/benzetme için kullanılır ve ‘gibi, kadar’ manasına gelir. Yani, ‘50.000 yıl gibi, kadar’ şeklindedir ayet ki, bu da izafiyete işaret eder! İzafiyet teorisine göre bir cismin hızı arttıkça, zaman onun için yavaşlar. Örneğin 30 yaşında ikiz kardeşler düşünelim. Birisini bir uzay gemisine koyalım. Işık hızında ya da buna yakın bir hızla bu uzay gemisinin bir saat gittiğini düşünelim. Bu gemi dünyaya geri döndüğünde gemideki kişi için zaman sadece iki saat geçmiş olsa da, yeryüzünde geçen zaman 30-40 yıl arasında olacaktır. Uzay gemisindeki kardeş hâlâ 30 yaşında iken, yeryüzünde yaşayan kardeşi 60 yaşına gelmiş olacaktır. Yani ortada ‘yeryüzündeki kardeşe göre 30 yıl süren bir iki saatlik gemi yolculuğu’ söz konusudur. Melekler nur (ışık), işler ise maddi bir yapıya sahip olmadıkları için insanlara göre çok daha hızlı yol alabilirler. Zaten &#8220;Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır.&#8221; (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s. 54) Tabii, zamanın ruhundan ve Kur’an’dan geri kalan materyalist zihniyet, bu sorusu ile Kur’an ve ilimden  ne kadar uzak olduğunu da itiraf etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">* Rabbin olan Allah’ın katındaki gün’ ne demektir? Ayet, ‘min rabbike’ değil, ‘inde rabbike’ ‘şeklinde yani; ‘Rabbin günü’ değil ‘Rabbin indinde, huzurundaki günden’ bahsetmektedir. Yani bahsedilen gün, Allah&#8217;ın huzurunda, tıpkı tüm yarattıkları gibi ‘yaratılan’ bir gündür. O da Rabbimizin bir yarattığıdır ve huzurundadır. Kısaca, Allah katında her âlemde her gün eşit değildir! ‘Min’ edatı ile ‘inde’ edatı arasındaki fark, ‘Kötülük/şer Allah&#8217;a izafe edilebilir mi?’ adlı yazımızda da ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Gökleri ve yeri altı günde yarattık da en küçük bir yorgunluk çekmedik.” (Kaf, 38 Ayrıca; A’raf, 54; Hud, 7; Yunus, 3) Kur’an&#8217;da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Bu ayetteki &#8220;6 gün ifadesinden maksat 24 saatlik zaman dilimi değildir. Çünkü henüz ayet, ‘ortada dünya yok iken’ günden söz etmektedir, demek ki burada kastedilen günden farklı bir zaman dilimidir.&#8221; (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım bitmedi, s. 40, 134) Peki bu ayetteki gün kelimesinden kastedilen nedir? Kur’an&#8217;ın terimlerini yine ‘Kur’an&#8217;ın bütünlüğünü’ göz önüne alarak ancak doğru şekilde anlayabiliriz. Unutmamalıdır ki ‘Kur’an&#8217;ın ayetleri birbirini açıklar.’ Kur’an&#8217;da gün kelimesi birçok anlamda kullanılmıştır. Sadece ‘gündüz veya sadece gece’ anlamında kullanıldığı gibi, ‘an, devir’ anlamlarında da kullanılmıştır. (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 57) Şimdi ateistler hemen, ‘Müslümanlar ayetlerin anlamını bozuyor, güne uyarlıyor’ diyeceklerdir. Halbuki, “16. yüzyıl müfessirlerinden Ebu&#8217;s-Suud bile, ‘yaratılışa, her zaman kullandığımız anlamdaki günler halinde değil, &#8216;dönemler&#8217; halinde gerçekleşmiş gözüyle bakmalıdır.’ demektedir.” (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 221) 11. asrın Arapça üstadı İsfehani de, &#8220;Gün diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı olan &#8216;yevm&#8217; Arapça&#8217;da, &#8216;güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi&#8217; manasına geldiği gibi, &#8216;ne kadar zaman olursa olsun herhangi bir vakit dilimi&#8217; anlamında da kullanılmaktadır.&#8221; (Rağib el- Isfehani, el-Mufredat fi Garibil Kur’an, I/894) demektedir. 10. Yüzyıl hukukçusu Maverdi de bu konuda Isfehani ile aynı görüşü paylaşır: “Kur’an&#8217;da gün kelimesi çeşitli uzunluktaki &#8220;zaman devresi&#8221; anlamında ve bazı yerlerde ‘devir’ anlamında kullanılmıştır.” (Maverdi, en-Nüket, II/229; İsfahani, Müfredat, &#8220;yvm&#8221; maddesi) 20. yüzyıl sözlük yazarlarından İngiliz oryantalist Lane ve Alman sözlük yazarı Hans Wehr de benzer görüşleri dile getirmektedirler: Arapça&#8217;daki yevm/gün kelimesi, &#8220;24 saatlik zaman birimi dışında dönem, çağ, zaman&#8221; anlamlarına da gelir. (E. W. Lane, Arabic English Lexicon (1863), sayfa 3064, ayrıca bakınız:  The Hans Wehr Dictionary of Modern Written Arabic, sayfa 1110) Yani, Kur’an&#8217;da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm kavramı yoktur. Umarım bu örnekler ateistleri biz Müslümanların Kur’an’daki kavramların anlamları ile oynamadığımız konusunda biraz da olsa ikna etmiştir diyelim ve konumuza dönelim. Araplarda gün/yevm kelimesinin çoğulu, (Eyyamu&#8217;l-Arab) &#8220;Arab&#8217;ın hadiseleri&#8221; diye yani ‘olaylar’ anlamında kullanılmaktadır. Eski Araplar, yevm kelimesinin çoğulu olan &#8220;eyyam&#8221; kelimesini ‘devlet ve yönetim zamanı’ manasında da kullanmıştır. (Ferahidi, Ebû &#8216;Abdirrahmân el-Halîl İbn Ahmed, Kitâbu&#8217;l-&#8216;Ayn, nşr. Mehdî el-Mahzumi-İbrahim es-Semerrai, VIII/433; ez-Zebidi, IVV/115-116; İbn Manzur, VII/649) Kur’an&#8217;ın geneline baktığımız zaman  &#8220;yevm&#8221; kelimesinin Kur’an&#8217;daki ağırlık merkezinin ‘göreceli olduğu’ görülmektedir. Kur’an’da yevm kelimesi &#8220;mutlak zaman&#8221; (Razi, tefsir, VVXIII/155; Yazır, I/82)  anlamında da kullanılmıştır. Mesela, &#8220;Yer başka bir yere, gökler de (başka gökler) haline getirildi gün&#8221; (İbrahim, 48)  ayetinde geçen gün kelimesinin gündüz yahut gece veyahut da hem gündüz hem gece olması mümkün değildir. (Razi, VIV/115-116) Çünkü bu ayette, kıyametten bahsedilmekte, dolayısı ile günü meydana getiren kozmik yapının bozulduğu andan söz edilmektedir. Yine &#8220;Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.&#8221; (Naziat, 46) ayetindeki gün kelimesinin de 24 saati ifade etmediği ortadadır. &#8220;Sura üflendiği gün&#8221; (En’am, 73) &#8220;Allah sizi çağıracağı gün&#8221; (İsra, 52) &#8220;Kıyamet koptuğu gün&#8221; (Rum, 55) “Hesap günü” (Yasin, 54) gibi ayetler içinde aynı durum söz konusudur. Kur’an’da yevm kelimesi; ‘an’ (Rahman, 29; Razi, Tefsir, VII/101) ‘gün, ay, yıl, asır, devir ve bilinen-bilinmeyen zaman ölçülerinden herhangi biri’ (Yazır, Tefsir I/82) anlamlarında olabileceği gibi; ‘fetih günü’ (Secde, 28, 29); ‘çetin gün’ (Müddessir, 9) ‘göç günü; konaklama günü’ (Nahl, 80) gibi tamlamalarda da bilinen 24 saat diliminden çok farklı anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. Ali İmran suresinin 140. ayetinde geçen &#8220;eyyam&#8221; kelimesi de yine 24 saat anlamında olması imkansızdır: “Eğer siz bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz.” (Kurtubi, IV/140; Yazır, II/1182) Kısaca Kur’an’da, yevm/gün kelimesine ‘mutlak zaman’ anlamı kazandıran bir kullanımı ortaya koymak mümkün değildir.  (Dr. Faiz kalın, Felsefe ve bilimin ışığında Kur’an&#8217;da zaman kavramı) Dolayısı ile Kur’an’da “Gün kelimesi ‘belirli devir, dönem veya süreler’ anlamlarında ” (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 402) kullanılmıştır ki, yukarıda ilk verdiğimiz ayetlerdeki &#8220;Gün kelimesi de ‘devir’ anlamında.” (Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 137) kullanılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konumuza devam edelim. Fussilet, 9-12: “De ki: &#8220;Gerçekten siz mi ‘yeri iki günde yaratanı’ inkar ediyor ve O&#8217;na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. Yeryüzünde onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki ‘rızkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi’; böylece ona ve yere dedi ki: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek gelin.&#8221; İkisi de: &#8220;İsteyerek (İtaat ederek) geldik&#8221; dediler. Böylece onları ‘iki gün içinde’ yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)&#8217;ın takdiridir.” Fussılat 9. ayette yerin yaratılmasının iki günde olduğu bildirilmektedir. 10. ayette ise dağların ve besinlerin takdir edilmesinin 4 günde olduğu ifade edilmektedir. Burada göz ardı edilmemesi gereken husus, yerin ve göğün yaratılış sürecinin beraber gerçekleşmiş olması ve bunun toplam 6 gün sürmesidir. Allah göklerin ve yerin birleşik iken onları birbirinden ayırdığını başka bir ayette şöyle bildirmektedir: “O inkar edenler görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık.” (Enbiya, 30) Fussılat, 11. ayette ‘duman halinde olan göğe’ yönelmekten söz edilmektedir. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi ‘bir gök vardır ve daha önceden yaratılmıştır.’ Dolayısı ile bundan sonra bir ‘yaratma söz konusu değildir.’ Yine Fussılat 11. ayette geçen ‘göğe ve yere gelin dedik’ ifadesi de, ‘yer ve göğün beraber yaratıldığına’ işaret etmektedir. 12. ayette ‘zaten yaratılan, yani var olan’ göğün 7 kat olarak ‘düzenlenmesinden’ söz edilmektedir. Bu 12. ayette geçen ifade, ‘yaratmaktan farklıdır.’ (Burada her daim aleme müdahele eden Allah tanımı için, ‘Deizm yanılgısı’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz.) 9. ayette yaratmak için “haleka” fiili kullanılırken, 12. ayette yaratma değil ‘yönetme ve düzenleme’ anlamlarına gelen “Kadahunne” kelimesi kullanmaktadır. Türkçedeki ‘kadı’ kelimesi de bu fiilden türemiştir. Yani burada, yaratılmış bir şeyin daha sonradan ‘yönetilip düzenlenmesi’ söz konusudur.  Bu düzenleme 2 gün sürmüştür. Bu bir ‘yaratılma değil bir düzenlemedir.’ Zaten kullanılan ‘farklı kelimeler de’ bunu açıkça ortaya koymaktadır. Düzenleme, 6 günde yaratmanın dışındaki bir süreci ifade etmektedir. ‘Yaratılmanın olduğu kısım 9. ve 10. ayette bildirilen 6 günde tamamlanmıştır.’ Fussılat 9-12. ayetlerde anlatılan özetle şudur: İlk iki günde yer yaratılmaya başlanmıştır. Sonraki dört günde yeryüzündeki dağlar oluşmaya başlarken bir yandan da atmosfer oluşmaya başlamıştır. Toplam olarak yerlerin ve göklerin yaratılması bu 6 günde meydana gelmiştir. Sonra yaratma süreci bitmiş ve düzenleme süreci başlamış, gökyüzü 7 kat olarak düzenlenmiştir. Ayrıca, Müslim’de geçen ve yeryüzündeki ‘topraktan insan, mekruhlar, bitkilerin’ yaratılışını günlere dağıtan hadisi (Müslim, Sıfatu&#8217;l-Kıyame 27, 2789) Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer âlimler eleştirmiş, bu sözün peygamberin hadisi olamayacağını (İbn Kesir, III/178, 166; El-Bidaye, I/17-18) ve hadisin genel muhtevasının israiliyat kaynaklı (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte, 5/353) olabileceğini ifade etmişlerdir. Farklı bir rivayete göre (Ramuz el e-hadis, 279. sayfa, 1. Hadis; DİA, sebt maddesi) ise cumartesi günü yaratma eyleminin pazardan başlayıp Cuma gününe kadar sürdüğü ifade edilir, cumartesi günü yaratmadan bahsedilmez ki, rivayetin klasik Tevrat kaynaklı (Tekvin, II/1-2) israiliyat olduğu da buradan açıkça anlaşılmaktadır. İsrailiyat: ‘Yahudi kaynaklardan İslami kitaplara geçen ve İslam âlimlerince reddedilen efsane, kıssa, olay veya bilgilere’ (TDV İslam Ansiklopedisi, XXIII/199) denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gök mü yer mi önce yaratıldı? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yerin üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek gelin.&#8221; İkisi de: &#8220;İsteyerek (İtaat ederek) geldik&#8221; dediler.” (Fussilet, 10-11) “Ey inkarcılar! Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah bina etti.” (Naziat, 27) “Bundan sonra da yeryüzünü yayıp döşedi.” (Naziat, 30) Fussilet ve Naziyat suresinde geçen ifadelerden yola çıkarak yerin ve göğün yaratılışıyla ilgili farklı bir sıralamanın olduğu iddia edilmektedir. Yukarıda da (Fussılat, 11) belirttiğimiz gibi, “Yerler ve göklerin yaratılmasında bir sıralama yoktur. İkisi de ‘aynı anda’ yaratılmıştır.” Enbiya suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir: “O inkar edenler görmüyorlar mı ki, göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık.” (Enbiya, 30) Görüldüğü gibi hem gök hem de yer birlikte vardı, yani zaten yaratılmıştı. ‘Yaratılışlarında bir sıralama olmadığı gibi, zaten yaratılanın, birlikteyken ayrılması’ söz konusudur. Fussılat 10. ayete bakarsak yerin yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise “sonra duman halinde göğe yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada ‘göğün daha sonradan yaratılması söz konusu değildir. Gök (ve yer) zaten vardır. 12. ayet şöyle devam eder:  “Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma altına aldık. İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen Allah&#8217;ın takdiridir.”  (Fussilet, 12) Burada ‘bir yaratılış değil sadece düzenleme’ söz konusudur. Naziyat suresindeki ayetlere bakınca da benzer bir duruma şahit oluruz. 27. ayette, ‘göğün yaratılmasından’ bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer ile ilgili şu bilgi verilir: “Bundan sonra da yeryüzünü yayıp döşedi.” (Naziat, 30) Yani burada da yerin yaratılmasından söz edilmez. ‘Yer zaten vardır.’ Burada sözü edilen, ‘yerin düzenlenmesidir.’<strong> </strong>Yani bir yaratılış yoktur. Naziyat suresinde de Fussilet suresinde de ‘yer ile göklerin birlikte yaratılması.’ ve daha sonra da ‘yer ve gök düzenlenmeleri’nden bahsedilmektedir. Naziat, 30. ayet ve Big-bang konularına da ileride değineceğiz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca ‘Duman halindeki gök’ten bahseden Fussılat 11. ayet aynı zamanda bilimsel bir içeriğe de sahiptir: &#8220;İlk hidrojen ve helyum atomları meydana gelmiştir. Bu atomların çekim yasalarının etkisi ve sıkışması ile yıldızlar oluştu ve daha sonra diğer atomlar (oksijen, kalsiyum, demir) oluştu. Kısacası, evren ilk dönemlerinde gaz halindeydi.&#8221; (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 45; Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, VIII/3905)  “Dünyamız yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, Güneş Sisteminin kalanıyla birlikte, nebula olarak bilinen gaz ile toz bulutu halindeydi.” (Evrensel, 15.12.2017) &#8220;Büyük Patlama&#8217;dan sonraki ilk birkaç yüz bin yıl içinde bile, evrenimiz o denli sıcak ve yoğundu ki bir plazma/gaz halindeydi.&#8221; (Gazete Duvar, 11.2.2020)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yedi gök tabiri yanlış mı? Aslında atmosfer 5  tabakadan mı oluşuyor?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır.&#8221; (Talak 12; Fussılat, 12) Atmosfer 5 büyük katman ve 2 ara katmandan oluşur. Atmosfer, mekansal olarak beş ana mekandan fakat ‘görevsel’ ve yapısal olarak yedi tabakadan oluşur. Fussılat, 12. ayette, “Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe ‘görevini’ vahyetti.” şeklinde ifade edildiği gibi, yedi tabakanın ‘her birinin ayrı bir görevi’ bulunmaktadır. Yani Kur’an görevsel olarak yedi tabakadan bahsediyor ki, bilim de bugün Kur’an’ı doğrulamaktadır! Ara iki katmanın Allah tarafından kendilerine ‘vahyedilen’ görevleri: Ozonosfer:  Ozon tabakası olarak da bilinir ve Güneş&#8217;ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi canlılar için öldürücü olan zararlı ışınları tutar. Bu tabaka son zamanlarda delinmiş, incelmiştir. Bunun sonucunda güneş yanıkları ve deri kanseri çoğalmış, gözlere zarar vererek (katarakt gibi) insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamış, tarımsal üretim azalmış ve denizdeki besin zinciri bozulmuş ve balık nüfusu azalmıştır. İyonosfer: Elektromanyetik dalgaları, radyo dalgalarını yansıttığı için yeryüzündeki haberleşmeyi mümkün kılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca, Yüce Yaradan’ımız göklerin 5 kat yaratıldığını söylese, ateistler bu defa: &#8220;Ama iki de ara katman var, Allah bilmiyoo&#8230;!&#8221; diye itiraz edeceklerdi! Ayet baştan, genel ve kapsayıcı olanı bizlere bildirmektedir. Tabii şimdi de ateist arkadaşlar: “Gökler 5 katman, 7 değil” diyor ama bu ‘itiraz, önyargı, hata/eksik arama güdüsü, taassup’ onların iç sorunudur. Hem atmosfer hem evrenin 7 kat olduğu iddiası da vardır: &#8220;Kastedilen 7 gök çok kapsamlı olup, bizim gözlerimizle veya son teknoloji ürünü cihazlarla görebildiğimiz yıldızlar, gezegenler, galaksiler birinci kat göğü teşkil ediyor olabilir.&#8221; (Furkan Şahin, Yüksek lisans tezi, Yeryüzünün ve göklerin yaratılmasıyla ilgili ayetlerin modern ilmî veriler ışığında yorumlanması, s. 126) Ama her halükarda ayet bilimle iç içedir ve ateistler yine yanılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Araf 190, Hz. Adem mi? Şirke düşmüş oluyor mu? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf, 189-190: &#8220;Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle ‘mutlu olsun diye’ ondan da eşini yaratan O’dur. Erkek eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir, onu bir süre taşır; hamileliği ağırlaşınca Rableri olan Allah’a şu sözlerle yakarırlar: “Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız! Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah’ın kendilerine verdiği bu nimet hakkında (sanki nimeti veren Allah değilmiş gibi) O’na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.&#8221; Rum, 21: &#8220;Kendileri ile ‘huzur bulasınız diye’ sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.&#8221; A’raf 190, Rum 21 ile anlam olarak paralellik arzeder ve her iki ayette de ‘insan cinsinden’ bahsedilir. Tüm insanların atası ortaktır. Hepsi tek bir özden yaratılmıştır. Sonra insan türü erkek ve kadın olarak birlikte olunca, çocuk doğmadan önce anne baba, &#8220;sağlıklı olsun yeter&#8221; derken çocuk doğunca onun Allah&#8217;ın bir hediyesi olduğunu unutup, onu evrimsel sürecin sonucu oluşan bir canlı gibi görüp onun yetişmesinde dini prensipler gözardı edilmeye başlanır. Allah’ın yaratılış ve insanca yaşayışa uygun kurallarını unutulur ve şirk düşerler. Razi de bu konuda şunları söylemektedir: “Erkek eşine yaklaştıktan sonra Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, bu verilenle ilgili olarak Allah’a ortaklar koşmaya kalkışırlar, çünkü bazen natüralistler gibi bu çocuğun yaratılışını tabiat güçlerine, bazen müneccimler gibi yıldızlara, bazen da putperestler gibi putlara nispet ederler.” (Razi, Mefatihu’l-gayb, XV/86-87; Veysel Kasar, Allah’ın Adalet ve Hikmeti Bağlamında Engellilik Problemi, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 18, Sayı 29, Ocak–Haziran 2013, s. 73; Sabri Kocabay, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Bilimsel Olarak İrdelenmesi) “Kıssanın Hz. Adem ve Havva&#8217;ya ait olduğunu söyleyen haber israiliyyattandır. Ayet ise insanların genel durumları ile ilgilidir.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 230)  Zaten İblis’in kibirlenmesi ve Hz. Adem sonrası meydana gelen cinayet olayı naslarda (ayet ve hadislerde) detaylı olarak anlatılırken, şirk gibi, vahyin indirilmesinin en büyük sebebi ve Allah&#8217;ın asla af etmeyeceği bu en büyük günahı -haşa- Hz. Adem işlese idi mutlaka konu bizlere de aktarılırdı! Çünkü ilahi vahyin temel hedefi, şirki ortadan kaldırmaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah&#8217;ın Resul&#8217;ü İsa, yoksa cehennemde mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enbiya 98-99: “Gerçekten siz de, Allah&#8217;ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız. Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.” Ateist arkadaşlarca, ‘Enbiya suresindeki ayette Allah’ın dışında tapılanlar ve onlara tapanların cehennem odunu olduğu bildirilmektedir. Yine başka ayetlerde Hristiyanların Hz. İsa’yı ilah edindikleri de söylenmektedir. Bu ayetlere göre, Hz. İsa’nın da cehenneme gitmesi gerektiği’ iddia edilmektedir. Halbuki ve çoğu zaman olduğu gibi, ayetin devamını okusalar sorun olmadığını hemen ortaya çıkacaktır: “Daha önce bizden en güzel sonucun vaadini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar. Onlar cehennemin uğultusunu işitmezler, canlarının istediği nimetler içinde ebedi olarak kalırlar.” (Enbiya, 101-102) Hz. İsa ve onun gibi diğer salih olan kullar kendilerine Allah’ın sıfatlarının verilmesinden ve tapınılmasından masumdurlar. Onların bir sorumluluğu yoktur. Bu iddiada görülen mantık aslında inkarcılar tarafında sürekli kullanılan bir mantıktır. Ayetteki bir ifade konunun akışından kopartılarak anlamı kaydırılmakta ve kendi iddialarına delil olarak kullanılmaktadır. Oysa ayetler birlikte okunduğunda her şey net ortaya çıkmaktadır. Ayrıca ateist arkadaşlar keşke ‘Aynı konudaki tüm ayetlere baksa’ idiler: “Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Haşa/asla! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim: ‘Benim de Rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. Allah şöyle buyurur: “Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, ebedi kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O’nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Maide, 116-119)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biraz daha detaya inelim ve konuya noktayı koyalım: Arapça’da ‘akıllı’ varlıklar ile ‘akılsızlar yani hayvan ve cansızlara’ hitap türleri farklıdır. Ayeti kerimede “ve ‘mâ’ tabüdüne” ifadesi geçmektedir. ‘Mâ’ edatı Arapça’da akılsızlar için kullanılır ve tapılan putlar kastedilir. Ayette “ve ‘men’ tabüdüne” şeklinde geçse, ateistler yukarıdaki soruyu sorma hakkına sahip olurlardı! Ayette akıllılar için kullanılan “men” edatı kullanılmadığı için, Hristiyanların taptıkları İsa’nın kastedildiği sonucuna ulaşmak da imkansızdır! Ama bu detaya gerek kalmadan, ‘ayetin devamı veya aynı konudaki tüm ayetler bir arada değerlendirilse idi’ zaten konu kendiliğinden açıklığa kavuşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu arada, kimin hangi dilde namaz kılacağı, ezan okuyacağına bile karar verme yetkisini kendisinde görenlerin bir de cennet/cehenneme girecekler konusunda da söz etme hakkını kendilerinde görmeleri hayli ironik çakmaktadır…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ölürken ruhu kim alır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Azrail, ölüm işi ile görevlendirilen meleklerin başı olup onun emrinde çok sayıda melek görevlendirilmiştir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 162) “Ölüm meleği tek değildir. Kur&#8217;an&#8217;da çoğul olarak bahsedilmiştir: Nahl, 33; Nisa, 97; En’am, 61; Enfal, 50; Muhammed, 27” (TDV, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“De ki: &#8220;Size vekil kılınan ölüm meleği hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız.&#8221; (Secde, 11) Herkese tek melek vekil kılınmakta  ve o melek  bizzat canı almaktadır. Bu yüzden buradaki ölüm meleği ifadesi tekildir. “Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura ‘canlarını’ aldıkları zaman nasıl olacak?” (Muhammed, 27) Burada canları alınan birçok inkarcıdan söz edilmektedir. Onların canlarını alan da birçok melek bulunmaktadır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için, burada çoğul bir ifade kullanılmıştır. Kur’an’da ve sahih hadislerde Azrail ismi geçmese de, konu hakkındaki tüm ayetleri bir arada değerlendirdiğimiz zaman, “Azrail olarak bilinen meleğin ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu veya meleklerden yardımcılarının bulunduğunu söylemek mümkündür.” (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, IV/352)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah, ölüm vakitleri geldiğinde insanları vefat ettirir.&#8221;  (Zümer, 42) ayetine gelince, vekil asıl gibidir. “Vekil, işi yapması için kendisine görev verilen kişidir.” (DİA, XLIII/9) Bir mahkeme bir mahkuma ölüm cezası verse, cezayı bizzat yargıç infaz etmez, cellat bu işi halleder. Her ne kadar öldüren cellat ise de, emri veren, işin sahibidir. “Allah yarattığı şeyleri zahiri sebeplere bağlamıştır.” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 106) “Ölüm, zahiren ölüm meleği Azrail&#8217;e bırakılmıştır ve onun yardımcıları başka melekler vardır. Kulun eceli gelince Allah, ölüm meleğini onun ruhunu almasını emreder.” (Demirci, s.124)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ahirette insanların aralarında konuşma olacak mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kimi kimine dönüp sorarlar.” (Tur, 25; saffat, 50) “Sura üflendiğinde artık ne aralarında akrabalık bağları kalacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!” (Mü’minun, 101) Mü’minun 101’de henüz cennete girilmemiş sadece sura üflenmiş ve daha sevap ve günahlar tartılmamıştır. Tur 25’de ise, sevap günahlar tartılmış ve insanlar yaptığı işlere göre cennet ve cehenneme konulmuştur ve bu ayette konuşmanın olduğu yer de, cennettir. (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s.182) “Mü’minun suresi, 101. ayet; Saffat suresi, 50. ayet: İlk ayet sure üfürüldüğü zamandan, ikinci ayette ise, cennetliklerden bahsetmektedir.” (Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 334; Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 64) Yani ayetlerde, farklı mekan ve zamanlar söz konusudur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kıyamet günü Allah insanlara soru soracak mı, sormayacak mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Abbas: Allah’u Teâlâ onlara, &#8216;şunu şunu yaptınız mı?&#8217; diye sormayacaktır. Zira O bunları onlardan daha iyi bilmektedir, o yüzden Allah’u Teâlâ, &#8220;İşte o gün insanlara da cinne de günahı sorulmaz&#8221; (Rahman, 39) buyurulmuştur. Fakat Allah (cc), “Niçin şunu şunu yaptınız?” diye sorgulayacak (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s.180-181; Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 165) İnsanlar, “bilmek değil, hesap için sorguya çekileceklerdir.” (İbni Kesir, Tefsir, IV/468,469; Zemahşeri, IV/53) “Rabbine andolsun ki, ‘yaptıklarından dolayı’ muhakkak surette onların hepsini sorguya çekeceğiz!” (Hicr, 92; Saffat, 24)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah </strong><strong>verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu-</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen sadece uyduruyorsun” dediler. Öyle değil, fakat onların çoğu bilmezler.” (Nahl, 101) Burada ayetin değiştirilmesinden kastın ne olduğu hemen bir sonraki ayette açıklanmaktadır: “İman edenlere sebat kazandırsın, Müslümanlara rehber ve müjde olsun diye Rabbin tarafından bir gerçek olmak üzere ‘Kur’an’ı, Ruhu’l-Kudüs’ün indirdiğini söyle.” (Nahl, 102) Yani burada Kur’an ayetler arasında bir değişiklik değil, Kur’an’ın önceki kitapların yerine gönderilmesinden (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 95) söz edilmektedir. İmam Ebu’l-Hasan el-Maverdi de, Kur’an’daki bir ayetin başka ayetle değiştirilmesinin değil, “Tevrat ve İncil’deki bir hükmün Kur’an’ın bir ayetiyle değiştirmesinin kastedildiğini” (Maverdi, Nüket ve’l-uyun, III/214) söylemektedir. Aynı durum ehli kitap inananlarında da gerçekleşmiştir: Hz. İsa, Hz. Musa&#8217;nın dininde yasak olan bazı şeylere cevaz vermiştir: “Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve (daha önce) size haram edilenlerden bir kısmını helal kılmak üzere gönderildim.” (Ali İmran, 50) Allah’u Teâlâ, bazı toplumlara, onlara özel imtihan için bazı kurallar koymuş, daha sonra gelen (bilindiği gibi ‘Kur’an dışındaki’ tüm ilahi kitaplar belli bir topluma özel gönderilmiştir) bir başka ilahi kitap/suhuf ile bu imtihan konusu hüküm değiştirilmiştir. Ama Kur’an, tüm insanlığa gönderilen son ve evrensel ilahi kitap olduğu için hükümleri sonsuza dek baki, geçerlidir, değişmeyecek, değiştirilemeyecektir! Bu konuda, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara 106 ile Fatır 43. Ve Fetih 23 ayetler çelişkili değil mi? Bakara 106’da değişiklikler olabilir denildiği halde, Fetih 23, Fatır 43’de ise Allah’ın kanununda değişiklik olamaz denilmesi, ayetler arasında bir çelişki anlamına mı gelir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Biz bir ayetin hükmünü diğer bir ayetle değiştirirsek veya unutturursak (geri bırakırsak), ondan daha hayırlısını yahut onun benzerini getiririz.” (Bakara, 106) &#8220;Halbuki kötü tuzak, sadece hazırlayanın ayağına dolanır, sadece onu perişan eder. Sen Allah’ın nizamında hiçbir değişiklik bulamazsın!” (Fatır, 43) “Eğer (o Mekkeli) kafirler sizlerle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçar, sonra da ne kendilerini koruyan, ne de destek olan hiç kimse bulamazlardı. Allah’ın öteden beri yürürlükte olan kanunu budur. Ve sen Allah’ın nizamında hiçbir değişiklik bulamazsın.” (Fetih, 23) Her 3 ayette Türkçeye ‘değiştirme’ anlamında çevrilse de Arapça asıllarında farklı kelimeler kullanılmıştır. Bakara, 106. ayette &#8216;nesh&#8217; kelimesi geçerken, diğer iki ayette ‘tebdil’ (Fetih, 23) ve ‘tahvil ve tebdil’ (Fatır, 43) kavramları geçer. Nesh&#8217;ten, ‘aynı doğrultuda ama daha iyiye devam eden bir süreç’ kastedilir. Zaten Kadı İbnü’t-Tayyib de, ‘Bir hüküm tamamen ortadan kaldırılmasa bile aslında veya niteliklerinde bir değiştirme yapılmasına da nesih denebilir. Çünkü bu takdirde ikincisi, birincinin aynı değildir.’ (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/708) diyerek ‘nesh’ konusunu özetlemektedir.  “Allah bazı yasakları aşamalar halinde indirmiştir.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 96) Mesela içkinin haram olması 4 aşama ile gerçekleşmiş ve her ayette uygulama alanı genişletilmiştir. Fetih, 23 ve Fatır, 43. ayetlerde ise, &#8216;sünnetullah&#8217;tan bahsedilir ve bunlarda bir tebdil/tahvil yani değişim olamayacağının altı çizilir. Sünnetullah, ‘Allah&#8217;ın değişmeyen kuralları’dır. Bunlar, fiziki, biyolojik, toplumsal kurallar yanında Allah&#8217;ın daima iyinin yanında olup zulme karşı olması gibi prensiplerden ve iman, ibadet, ahlak gibi kurallara dek tüm tarih boyunca hiç değişmeyen kuralları kapsar. “Biz, her şeyi bir kadere (bir düzene, ölçüye, plana) göre yarattık.” (Kamer, 49) &#8220;O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.&#8221; (Furkan, 2) &#8220;Allah her şey için bir ölçü koymuştur.&#8221; (Talak, 3) “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olacaktır!” (Hud, 18) “Onlar ki, iman etmişler ve takvaya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de ahirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; öyleyse en büyük kazanç budur.” (Yunus,  64) ayetinde de ‘tebdil’ kelimesi geçmektedir ki, ayet zaten kendisini açıklamakta, “Cenâb-ı Hakk’ın, imanlı takva sahibi kullarına verdiği müjdeler O’nun birer vaadidir ve O mutlaka vaadini yerine getirecektir.” anlamına (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/117) gelmektedir. Yani ayetler farklı şeylerden bahsetmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şarap iyi midir kötü müdür? 2:219&#8217;da içki (dolayısıyla şarap) günahı yararından büyük olarak, 5:90&#8217;da da şeytan&#8217;ın işi pislik olarak tanımlanmaktadır. ama 47:15 ve 83:22-25&#8217;te cennet&#8217;teki şarap ırmaklarından söz edilmektedir. </strong><strong>İçki iyi midir (16:67), hem iyi hem kötü müdür (2:219), yoksa şeytan işi olarak sadece kötü müdür (5:90-91)? Üç yönlü bir çelişki.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam alkollü içecekleri 4 aşamada yasaklamıştır. “Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl, 67) Nahl suresindeki bu ayette bir durum tespiti vardır. Meyvelerden hem sarhoşluk veren şeyler üretildiğinden hem de güzel rızk üretildiğinden söz edilmektedir. İçki içmek helaldir diye bir ifade yoktur. Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken şeyin, Kur’an&#8217;da &#8216;güzel şeyler ile sarhoşluğun ayrı olarak&#8217; zikredilmiş ve ayrıca bunlar ve bağlacı ile farklı şeyler oldukları topluma hissettirilmeye başlanmıştır! “Ayette, içki için, &#8216;ahlaken kınayıcı bir anlatımın bulunduğundan&#8217; şüphe yoktur. Ayette içki ile güzel rızık kelimeleri ayrı ayrı zikredilmiş ve aradaki ‘ve’ bağlacı zaten bunların farklı şeyler olduklarını göstermiştir. Ayette içki yasaklanmamış ama &#8220;güzel bir rızka&#8221; karşıt manada gösterilmiş, böylece Allah&#8217;ın onu güzel görmediğine işaret edilmiştir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur&#8217;an Dili, I/3107) “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: &#8220;Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.&#8221; (Bakara, 219) Bilimsel temelde aynı amacı gözetmese de benzer bir görüşü Y. Z. Auckland Üniversitesinden Rod Jackson da ifade etmektedir: &#8220;Alkolün olumlu etkisi, ne miktarda tüketilirse tüketilsin, olumsuz etkisinden fazla değildir.&#8221; (Jackson R., Broad J., Connor J., Wella S., Tıp dergisi, Lancet, 2005, IV/369) Bakara suresindeki bu ayette de içkinin bazı faydaları olabileceğini fakat zararının yararından daha fazla olduğu bildirilmektedir. Böylece içkide günah bulunduğu, dünyevi yararı –geçici zevkine veya alış verişinden elde edilen kârına- rağmen terk etmenin iyi olacağı,<strong> </strong>herkesin içki içtiği bu toplumda içkinin zararlı olduğu zihinlere yavaş yavaş yerleştirilmeye devam edilir. “Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 43) Bu ayetle, zihinlerdeki bilginin pratik hayata aktarılmasında ilk adımlar atılmaktadır. Artık günde 5 kere içkiden uzak durmaya çağrı vardır. “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide, 90-91) Bu ayetlerle son nokta konulmuş, zihinler ve bedenler artık haramı kabul edecek kıvama gelinmiş ve ayetle artık içkinin haram olduğukesin olarak ilan edilmiştir. Son ayet inince ne mi olmuştur? Sahabeden Hz. Enes anlatıyor: Biz içki âlemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi &#8220;İçki haram edildi&#8221; dedi. Arkadaşlar derhal &#8220;şu içki kaplarını dök, temizle&#8221; emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı. (Nesai, Eşribe 51) İçkinin haram kılındığı haberi üzerine Müslümanlar ellerindeki bütün içkileri dökmüş, (Buhari, Mezalim, 21; Beğavi, Mealim, I/250; Zühayli, et-Tefsiru’l-Veciz, 124) Medine’nin sokaklarında içki akmıştır. (Buhari, Tefsir, V/11; Müslim, Eşribe, Bab: 1, hadis no: 3) İslam, içkinin tüketimini yasaklamakla kalmamış, üretiminden satışına kadar bütün mesleklerin kazancının haram olduğunu ilan edip men etmiştir. (İbn-i Mace, Eşribe, V/7) “Sarhoşluk veren her içki haramdır.” (Buhari, Eşribe 4; Müslim, Eşribe 67,68; Tirmizi, Eşribe, 1) “Bir şeyin çok miktarda alınması insana sarhoşluk veriyorsa, onun azı da haramdır.” (Ebû Davud, Sünen, II/294) Sonuç olarak, bu ayetlerin hiçbiri diğeriyle çelişmez, bunlar birbirini tamamlayan ayetlerdir. Nesh  tedricilik  olarak uygulanmış, &#8220;Toplum  zihnen ve bedenen aşamalı olarak içkinin  yasak olmasına alıştırılmış ve son aşamada da içki haram kılınmıştır.&#8221; Amerikalı bir Ordinaryüs Profesörün kavradığını yerli ateistlerimiz anlayamamışlardır: &#8220;Hz. Muhammed Kur&#8217;an vasıtasıyla içkiyi yasaklamış ve asırlarca büyük insan kütlelerini içkinin zararlarından korumuştur. Bu netice, 20. asırda ileri Amerika&#8217;da her çeşit propagandaya ve fenni ilerlemeye rağmen elde edilememiştir.&#8221; (Ord. Prof. Dr. Julius Hırsch, Hıfzıssıhha Ders Kitabı, No: 34, s. 242) Başa dönersek, İçki hicretin 4. yılında haram kılınmıştır. İçki’nin haramlığı hakkında, Mekke’de bir ayet, Medine’de 3 ayet inmiş ve bu kademeli haram kılma metodu sonuçta ‘başarılı’ olmuştur! Ve 1300 sene sonra, Amerika 13 yıl (1920-1933) boyunca uyguladığı ve her türlü polisiye tedbire rağmen içki yasağında bir başarıya ulaşamamıştır! Harcanan yüz milyonlarca dolar, verilen binlerce hapis ve yüz milyonlarca dolar para cezasına rağmen! Kur’an ise, 13 yıllık işkence döneminden sonra ‘azıcık’ ümmetin nefes aldığı Medine döneminin 4. yılında bu yasağı ilan ediyor ve tamamen başarı elde ediyordu. İslam’ın tedricen uyguladığı eğitim ile elde ettiği sonuç ve polisiye tedbirlerle ABD’de uygulanan içki yasağının sonu: Gazete haberi: “Yasak sonunda bitti!” </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16326" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3464575648657975536.png" alt="" width="643" height="271" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti. Adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: “Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti.” (R.V.C. Bodley, Hazreti Muhammed, s.105) “Halbuki önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 304) Bir ateistin iddiasının tuhaf bir bölümü olan, (sanki Efendimiz de (Haşa) içki içiyordu da) “kendi bırakamadığı için içkiyi yasaklamadı.” şeklinde alttan verdiği mesaj, ne müşriklerin ne de oryantalistler ise hiç aklına gelmemiştir! Bu ayet inince Efendimiz -bak ey ateist arkadaş, bu söz bir hadis, yani bu defa ayet, yani Allah değil Efendimiz konuşuyor ve ayeti ‘beyan’ ediyor: “Muhakkak ki Allah içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lanet etmiştir!” (Ahmed, I/53; II/351; Nesai, Eşribe, 1-2; Hakim, II/305/3101) “İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V/238) ‘Kur’an yani Allah azze ve celle, Mekke de toplum hazır değilken yasaklama ayeti indirse ve o zaman herkes bırakmasa, bu defa İslam düşmanları ne yazacaktı? Medine’deki ilk üç sene içinde yasaklansa ama içki Medine sokaklarında akmasa idi ne diyeceklerdi? Aktığında bile ithamları birbiri ardınca kesilmemektedir! Sahi ateist arkadaş, sen hiç hayatında bir kişiye olsun sigarayı bıraktırabildin mi? İçkinin sağlık, psikolojik, akıl, ekonomik, toplumsal, güvenlik konularındaki zararlarının örneklerine ‘Alkol neden yasak?’ adlı yazımızdan da ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da içki haram kılınırken, cennette içki içilmesinin helal olması çelişki değil midir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Takva sahiplerine vadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.” (Muhammed, 15) Dünya şaraplarının haram olmasının nedeni içinde alkol olması ve içenleri sarhoş etmesi ve bunun da aklı kullanmaya engel olmasıdır. Ama cennette içilecek olan şaraplarla ne sarhoş olunacaktır ne yan tesirleri vardır ve en önemlisi ne de içinde alkol vardır: “İçenlere dokunmaz, ondan sarhoş da olmazlar.” (Saffat, 47) “Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.” (Vakıa, 19) Yani, “Cennet içeceklerinin sarhoşlaştırma etkisi yoktur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 100) Kısaca cennet ehlinin içeceği içeceğin dünyadakilerle hiçbir benzer yönü yoktur! Ama onu da tatmak ateist arkadaşlara kısmet olamayacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir Müslüman kaç kişiye eşittir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkar edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa bin kişiyi yener; çünkü onlar yaptıklarının bilincinde olmayan bir topluluktur.” (Enfal, 65) “Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa Allah’ın izniyle iki yüz kişiyi yener, sizden bin kişi olursa iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 66) İki ayet dikkatli okunduğunda farklı iki durumdan söz edildiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. Bedir savaşından ‘önce’ inen Enfal 65. ayette bir Müslüman’ın inkar eden 10 kişiye bedel olduğu bildirilmektedir. Bu, Müslümanların zaafsız olmaları halinde geçerli olan orandır. Fakat Bedir savaşından ‘sonra’ inen 66. ayette ise, zaaf halinde olan yüz kişinin, iki yüz kişiyi yeneceği bildirilmektedir. Ayetlerde, Müslümanlar en zor anlarında ilahi yardımla (Enfal, 9-10) kendilerinden 10 kat üstün olan düşmanı alt etmeye kararlı müminler ile savaştan sonra gevşeyen ama hâlâ kendilerinden sayıca üstün olan düşmanla savaşmaya azimli Müslümanların kıyası söz konusudur. İki ayet arasında bir çelişki ya da birinin diğerinin hükmünü ortadan kaldırması diye bir şey söz konusu değildir. Zaaf olmaması durumunda 65. ayetteki hüküm geçerli iken, Müslümanlar arasında zaaf görülmeye başlandığında ise 66. ayetteki hüküm geçerlidir. Şuurlu mümin 10 kafire bedelken bilinç, şuur azaldıkça bu sayı aşağı doğru inmektedir. Tarihte de bunun birçok örneği yaşanmıştır.  Bedir’de 300 Müslümana karşı 1000 müşrik; Mute savaşında 3.000 mücahide karşı 100.000 Bizans askeri; Malazgirt’te 50.000 Müslümana karşı 200.000 Bizans askeri vardı ve Allah’ın izni ile savaşları Müslümanlar kazanmışlardır. Zemahşeri’de bu konuda, “Önceleri nicelik/sayı açısından Müslümanların sayısı azdı ve daha sonra sayıları çoğalınca yükü hafifleten bu ayet inmiştir.” (Zemahşeri, Keşşaf, 419) şeklinde yorum yapmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cennetin genişliği ne kadardır? </strong><strong>Cennet&#8217;te bir bahçe mi, birden fazla bahçe mi vardır? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” (Ali İmran, 133) “Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) &#8216;çaba gösterip yarışın&#8217; ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah&#8217;a ve Resulü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah&#8217;ın fazlı/ihsanıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.” (Hadid, 21) Cennet, mekan olarak tek bir yer değildir. Kur’an’da ‘birden fazla cennet’ olduğundan söz edilir: “Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır.” (Rahman, 46) “Bu ikisinin ötesinde iki cennet daha var.” (Rahman, 62. Ayrıca; Şuara, 85; Maide, 65; Tevbe, 21; Yunus, 19; Beyyine, 8; Tevbe, 72; Rad, 23; Nahl, 31; Kehf, 107; Mü`minun, 11; Secde, 19; Necm, 15; Yunus, 25; En’am, 127; Fatır, 35) Tüm bunlardan cennetin birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan cennet tabakasıdır. (Taberi, Tefsir, VXI/37-8; Mansur Ali Nasıf, et-Tacü&#8217; el-Cami&#8217; li&#8217;l-Usul, fi Ahadisi&#8217;r-Rasul, V/4033; Müslim, İmâre, 116; Nevevi, Şerhu Müslim, VIII/28; Buhari, Cihad 4) Cennet tabakaları hakkında İbn Abbas&#8217;dan gelen bir rivayette de cennetin  tabaka sayısı olarak yedi rakamı verilmektedir. (Beydavi, Envaru&#8217;t-Tenzîl, I/119; Şuara, 85; Maide, 65; Tevbe, 21; Yunus, 9; Beyyine, 8, Ayrıca; Tevbe, 72; Ra&#8217;d, 23; Nahl, 31; Kehf, 107; Mü&#8217;minun, 11; Secde, 19; Necm, 15; Yunus, 25; En&#8217;am, 127; Fatır, 35) Cennettin 8  kat olduğuna dair bir rivayet de mevcuttur. (İbni Hacer, VII/28; İbn Kayyim el-Cevziyye, Ḥâdi’l-ervaḥ, s. 87-89; Buhari, 2790; İ. Hacer, 6/12, VII/28; Ebu Davud, Vitr, 20; Müsned, II/449)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi tüm kaynaklarda birden çok cennetlerden söz edilmektedir. Ayrıca Ali İmran ve Hadid surelerinde geçen cennet kelimeleri ‘marife değil nekra’ olarak vasıflanan kelimelerdir. Marife: Bilinen, tanınan, belirli kelimeleri ifade eder ki, İngilizce’de ‘the’ edatının karşılığıdır. Arapça’da bu isimlerin başına ‘elim lam’ takısı gelir. Nekra ile belirsiz ve bilinmeyen isimler kastedilir. Bu iki ayette de cennet kelimeleri marife değil nekradır yanı başlarında elim lam takısı bulunmaz. Yani bahsedilen her iki cennet de belirli ve bilinen iki cennet değil, cennetlerden iki tanesidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendilerine kitap verilenlerden, Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmayan, Allah&#8217;ın ve Resul’ünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29) Hem ateist hem oryantalistler her seferinde aynı hatalara düşmektedirler: Kur’an ayetlerindeki ifadeler, metnin ana akışından koparılarak farklı manalar verilmeye çalışılmakta ve konu tümüyle farklı alanlara çekilmek istenmektedir. Oysa bu “ayetler Kur’an’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse” durum daha net ortaya çıkacaktır! Ayetteki ifadeye dikkat edilirse, burada savaşmanın emredildiği insanlar ‘tüm kitap ehli’ değildir. Ayette &#8216;ellezi&#8217; bağlacı kullanılmıştır. Türkçesi, &#8216;onlar öyle kişilerdir ki&#8217; diye başlayarak, düşman olan kimselerin özelliklerini sıralanır. Bunlar, kitap verilenlerden bir gruptur. (M. İ. Derveze, T. hadis, XII/110-114) Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onların Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Bu ehli kitaptan (Yahudi ve Hristiyanlardan) ‘Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kendi resullerinin haramlarına uymayan ve hak ehline yaraşır bir biçimde itaat etmeyenlerle’ savaşılır. Halbuki herkesin bildiği gibi, ehli kitaptan birçok kişi Allah’a ve ahirete vd. zaten inanmaktadır. Demek ki burada kastedilen toplum tüm ehli kitap değildir. Zaten bu ayet ateist ve oryantalistlerin anladığı gibi Müslümanlarca da anlaşılsa idi, fethedilen ülkelerde yüzyıllar boyunca hüküm sürülen topraklarında tek bir ehli kitabın bile kalmaması ve kendileri ile evlenilen ehli kitap kızların da zorla Müslüman yapılması gerekirdi. Savaş ile ilgili ayetler Kur’an’ın bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. Tüm bu iddiaların aksine, Kur’an’a göre savaş savunma amaçlı yapılır. Başka insanların topraklarını fethetmek için yapılan savaş, Kur’an’a göre dini bir savaş değildir. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin) Şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Bakara, 190-192) Ayetinde ifade ettiği gibi, karşı taraf savaşı başlatınca savaşılır ve bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için de Allah ayrıca inananları uyarır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman  dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verir. “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine, 8)  Nisa suresi 90 ve 91. ayetler de bu görüşümüzü desteklemektedir. Söz konusu ayet, tarihte yaşanmış örnekleri de içeren “İslam barış dinidir”, “İslam kılıç zoru ile yayılmadı”  ve “İslam savaş hukuku” adlı yazılar eşliğinde daha da iyi anlaşılacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İnsan neden yaratılmıştır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanın yaratılış evreleri hakkında birçok ayet vardır. Bazılarında insanın topraktan, bazılarında kuru balçıktan, bazılarında sudan, bazılarında ise ‘alak’tan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu farklı ifadeler bir çelişki gibi gösterilmeye çalışılmışsa da, aslında tüm bu farklı anlatımlar ‘gerçeğin farklı ifadelerinden’ başka bir şey değildir. “İnsanın yaratılışı farklı safhalarla olmuştur.” Bu aşamaların farklılığından dolayı ayetlerde bu adımlar farklı şekilde ifade edilmiştir. Şimdi ayetlere sıra ile bakalım: Hz. Adem’in yaratılışı temel olarak topraktandır: “Şüphesiz, Allah katında İsa&#8217;nın durumu, Adem&#8217;in durumu gibidir. Onu ‘toprak’tan yarattı.”  (Ali İmran, 59) İnsan vücudunda bulunan elementlerin tamamı toprakta da bulunmaktadır. (Prof. Dr. Ali Rıza Demirkıran, İnsan ve toprak arasindaki ince ölçüler) Allah (cc) toprak ile suyun (Enbiya, 30) birleşimi olan balçıktan ilk insan ve eşini (Nisa, 1) yaratmıştır: “Hani Rabbin meleklere demişti: &#8220;Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.&#8221; (Hicr, 28)  (Bu konu ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ ve ‘Hz. Adem, Havva ve çocukları, insanlık nasıl çoğalmıştır?’ konularında da ele alınmıştır.) İlk insan Hz. Adem ve eşinin yaratılışından sonra genel olarak insanın ayrı bir  yaratılışı söz konusudur.<strong> </strong>Bu yaratılışın başlangıcı ise  rahimlere dökülen menidir. (Kıyamet, 37; Necm, 46; Vakıa, 58) “Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla meniden (nutfeden). Sonra da sizi çift çift kıldı.” (Fatır, 11) Sperm yumurta ile birleşince alak (zigot) oluşmaktadır. Bu da insanın yaratılışındaki diğer bir safhadır. “Yaratan Rabbin insanı bir alak&#8217;tan yarattı.” (Alak, 2) &#8220;Sonra nutfeyi ‘alaka’ya, bunu da (bir çiğnem et görünümündeki) mudğaya, mudğayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah&#8217;ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!&#8221; (Mü&#8217;minun, 14) “Hz. Adem’in maddi yaratılış süreci, Kur’an’da altı aşamada nazara veriliyor ise de, turab (toprak), sülale min tin (çamurdan süzülen öz) ve tesviye (düzenleme) temel aşamalar olarak ön plana çıkmaktadır. Bu üçlü sınıflandırma, insanın nutfe ile başlayan, ‘alaka ve mudğa’yla farklılaşarak devam eden biyolojik gelişim aşamaları ile de benzerlik gösterir.” (M. Sait Kavşut, Kur’an’da insanın yaratılış aşamaları, e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Sayı: VII, Nisan 2012, s. 296) Sonuç olarak, İlk insan Hz. Adem’in ve sonradan doğan insanların yaratılışlarında geçirdikleri safhalar düşünüldüğünde, yukarıdaki ayetlerin hepsinin gerçekliğin bir yönünü ifade ettiği ve kesinlikle aralarında bir çelişki olmadığı açıkça görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, insanı &#8220;alak&#8221; [kan pıhtısı] dan mı (96:1-2), sudan mı (25:54), çamurdan mı (15:26), topraktan mı (30:20) yaratmıştır? Yoksa hiçbir hammadde kullanmadan, sadece &#8220;ol&#8221; diyerek mi yaratmıştır (3:47)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk insanların topraktan ve sonra normal doğum ile çoğaldığından bahsettik. Bu soruda ise, ‘ol’ emrinin mahiyeti hakkında bilgi vereceğiz. Öncelikle ‘ol’ emrinin, ‘hammadde’ gerektirmediğini nereden çıkarmıştır bu bu ateist arkadaş? Aslında mesele, hammaddeden çok ‘oluşum sürecini’ doğru kavrayarak çözülebilir. Gerek Ali İmran, 47 ve gerekse aynı surenin 59. ayetinde ve hatta daha geniş anlatım ile Yasin suresi 82. ayette hep aynı kalıp geçer: ‘Kun feyekun’: “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol!” demekten ibarettir, hemen oluverir.” Kun: ‘ol’ demektir. Allah, ol emrini verir ve artık o iş Allah için olmuş, bitmiş demektir. Ama bir de olayın biz mahlukat, yaratılanlar açısından gerçekleşme aşamaları vardır. Mekan gibi zamanı da Allah yaratmıştır ve artık Big Bang teorisi sayesinde bilimsel olarak da bu kanıtlanmıştır ki, “zaman dediğimiz kavram, evrenin var olması ile başlamıştır.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s. 109) ve Allah zaman mekan ile sınırlandırılamaz çünkü onları yaratan zaten O’dur! Ayetin ikinci bölümü biz insanlar için olan süreci ifade etmektedir: ‘Feyekun’: Kâne fiilinin ‘devamlılık ifade eden geniş zaman kipi’ olan muzari kalıbı, ‘bir süreci’ ifade eder. Süreç, zaman, mekana bağlı olanlar için söz konusudur. Allah (cc) ise zaman ve mekanı yaratandır, zaman ve mekandan münezzehtir. Yani, Allah ‘Kun’ emrini verir ve artık Allah (cc) için zaman gibi bir sınır söz konusu olmadığı için onun indinde/katında o iş ‘olmuş bitmiş’ demektir! Ama kulları olan bizler için zaman sınırı olduğu için, aynı iş bizim için ‘oluş sürecine girmiştir.’ Allah (cc) ol deyince ‘hemen’ olan iş, biz insanlar için ise o bir süreci ifade eder ki, ayette bu ‘muzari’ fiil kalıbı ile ‘feyekun: oluyor’ şeklinde ifade edilir. Çünkü ‘muzari kipi, bir işin yapılmakta olduğunu veya yapılacağını (şimdiki ve geniş zamanı) gösterir.’ Ama ayeti tercüme edenler genellikle yaratıcının indindeki şekli ile ayeti çevirdikleri için, bu detay meallerde bazen atlanmaktadır. (Mustafa Çavdar, Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Mahmut Özdemir, İsmail Yakıt, Cemal Külünkoğlu, Bayraktar Bayraklı, Ahmet Tekin meallerinde bu ‘süreç’ detayını okuyucuya aktarılmıştır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: Müslümanlar için gerekli olmayan bu tür detay bilgiler meallerde gereksiz görüldüğü için pek aktarılmaz. Ama gerek dilbilgisi kurallarında zaten var olan ve gerek âlimlerin de zamanında kendi kaynak eserlerinde vurguladıkları bu bilgiler, ateist iddialara cevap vermek için zamanla gündeme taşınmaya başlanmıştır. Yoksa ateistlerin iddia ettikleri gibi bu tür bilgiler onlara cevap vermek amacı ile sonradan uydurulan, zorlama yorumlar değildirler! Ayetde, Arap dil ve edebiyatı da âlimlerin kitapları da ortadadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an ayetlerinde bildirilen miras paylaşımın da bir hata var mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnternette yıllar boyunca İslam miras hukuku ile alakalı, ‘şu paylaşımda hata var!’ diye ortalıkta dolaşan birçok örneği ele alıp cevaplarını tek tek vermiştik. Burada bir veya birkaç örneğe cevap vermek yerine, bu tür iddiada bulunanların en çok hataya düştükleri ana başlıkları aktaracak, okuyucuya bir metot sunacağız!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunda miras ile ilgili haklardan ve mirasın taksiminden bahseden ilme &#8220;feraiz&#8221; denir. Feraiz, İslam hukukunda başlı başına bir ilimdir. Diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilmin de birçok alt konuları ve kendine has terimleri vardır. Kur’an’da yalnız veya başkaları ile olmalarına göre mirasçıların mirastaki paylar açıkça belirlenmiştir. Mirasçıların yakınlıkları ve sayılarına göre bazen payda ile pay eşit olmakta bazen de bu eşitlik bozulmaktadır. Paydanın paydan az olması durumunda, her mirasçının kendi hissesi oranında indirim yapılmaktadır. Payın az olması halinde ise arta kalanın, eşler dışında mirasçıların hissesi oranında arttırılarak denklik sağlanmaktadır. Birincisine &#8220;avliye&#8221;, ikincisine &#8220;reddiye&#8221; denilmektedir. Avliye/reddiye konusu bir matematik meselesidir. İslam miras hukukunun sorunu değil, sonsuz sayıdaki ihtimallerin bulunduğu meselelerde ortaya çıkan ve günümüz matematik problemlerin de kullanılan bir usuldür.  Matematikte yaklaşık değer: Doğal sayılarda, ondalıklı sayılarda, kareköklü sayılarda, Pi sayısında da karşımıza çıkmaktadır. Avliya/reddiyeden amaç, ‘Kur’an&#8217;da verilen payların uygulanabilmesidir’ yani, avliye/reddiye yapıldığında Kur’an&#8217;daki ‘hisselerde azalma veya çoğalma olmamakta, o oranlar aynen korunup’ uygulanmaktadır. Mirasçı, varislerine miras hukukuna göre mirası paylaştırılmadan önce isterse vasiyette de bulunabilir ve malının üçte birini (Buhari, Vesaya 3) miras olarak bırakabilir. Geri kalan 3/2 İslam miras hukukuna göre taksim edilir. Zaten Kur’an temel prensipler kitabıdır. Detaylar ise, hadislere ve bunların çizdiği sınırlar içinde görüş belirtecek olan müctehidlere bırakılmıştır. Ateist iddia, bazı miras paylaşımlarında &#8220;payların mirastan fazla geldiği&#8221; şeklindedir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir &#8220;mirasçılar tablosu&#8221; karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından ibarettir ki, buna &#8216;avliye&#8217; denmektedir. Nisa, 13. ayette zikredilen &#8220;Allah’ın hududu/sınırları&#8221; ifadesi,<strong> </strong>orada verilen sayıların sabitliğini değil, onların (üçte bir, dörtte bir gibi) metodolojik olarak hesaplamalarda baz alınmalarının gerekliliğini ve paylaşım tablosu ne olursa olsun, ‘bu ölçülerin değişmezliğini’ vurgulamaya yöneliktir. Yani,<strong> </strong>‘verilen oranlar, hesaplamanın temel oranlarıdır ve bu oranlar baz alınarak hesaplar yapılmaktadır.’ Hiçbir artı-eksiye mahal bırakmadan, birçok olasılık ihtimali olan miras paylaşımlarını her seferde tek-değişmez hesap tablosuyla gerçekleştirmek imkansızdır. Bu durum, matematiksel olarak bir kesrin genişletilmesi veya sadeleştirilmesi işlemine denk düştüğü için, kesrin değeri yani ayetteki ana formül değişmemiş olmaktadır. Mesela, 3 ev miras kalmıştır ama 4 mirasçı vardır, burada &#8216;eşit&#8217; paylaşım beklemek yanlış olur. Avliye uygulaması yaparak oranların Kur’an-ı Kerim’deki oranlarda sabit tutulması sağlanır. Avliye neticesinde dağıtılan oranlar Kur’an-ı Kerim’de belirtilen oranlardan kesinlikle ‘farklı olmamaktadır.’ Neticede Allah’ın (c.c.) belirlemiş olduğu oranlarda, mirasçılara taksimde bulunulmaktadır. Ne az ne de fazla çıkmadan! Ortaya çıkan sorunlar yine ‘ayetler esas alınarak’ çözümlenmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Miras paylaşımı neye göre olur? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Miras paylaşımıyla ilgili iki ayette çelişki olduğu iddia edilir. “Sizden birine ölüm yaklaştığında, bir mal bırakacaksa anaya babaya, yakınlara, uygun bir biçimde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu, erdemliler için bir görevdir.” (Bakara, 180) “Allah size çocuklarınız hakkında öğütte bulunuyor. Bu paylaşım vasiyetteki payların dağıtılmasından ve borçların ödenmesinden sonra uygulanmalıdır ki, kimseye zarar verilmesin. Bu, Allah’tan bir vasiyettir. Allah bilir, şefkatlidir. (Nisa, 11-12) İddiaya göre, Bakara Suresinin 180. ayetinde varise vasiyetin hak olduğu söylenirken, Nisa suresinin 11 ve 12. ayetlerinde ise miras paylaşımında bazı oranlar bildirilmektedir. Bakara suresinin 180. ayetinde vasiyet etmenin bir hak olduğu, herkesin ölümünden sonra mallarının dağıtımı için vasiyet edebileceği bildirilmektedir. Fakat bir insan vasiyet etmeden de ölebilir. Bu durumda ise bu kişinin bıraktığı malları nasıl paylaşılacağı Nisa suresindeki ayetlerde ifade edilmiştir. Bu ayetler arasında herhangi bir çelişki olması söz konusu değildir. İki ayette farklı durumlara göre miras hukuku hakkındaki hükümler bildirilmektedir. Ama ikisini de bir arada yapma hakkı da vardır,  malının 3/1&#8217;i vasiyet edebilir (Buhari, Vesaya, 3, 2743; Müslim, Vasıyyet, 10, 1629) geri kalanı ise Nisa suresi gereğince mirasçılar arasında pay edilir. (İbn Mace, Vesaya, 5; Zeylai, Nasbu&#8217;r Raye, IV/399, 400)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zülkarneyn ayeti, Güneş suda mı batmaktadır, Yer düz müdür? </strong><strong>“Rahman, 33: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç olmadıkça geçemezsiniz.”; Kehf, 86: “Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, &#8220;Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin&#8221; dedik.”; Kehf, 90: “Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.”; Şems, 6: “Yere ve onu yayıp döşeyene and olsun.”; Nebe, 6-7: “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?”; Hicr, 19: “Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik.”  Güneş dünyanın bir ucundan doğup diğer ucundan batıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zülkarneyn ayetlerinde, &#8216;Güneşin yanında bir kavim buldu&#8217; denilmektedir. Güneşin yanında bir topluluk olmadığı zaten bilinen bir husustur. Bu durum tıpkı, denizde yolculuk eden kişinin güneşi, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. (Fahrettin Razi, Mefatih&#8217;ül-Gayb, XXI/495) Ayette de, &#8220;Güneş kara balçıkta batıyordu denmemiş,  bilakis &#8220;Zülkarneyn güneşi kara balçık&#8217;ta batarken gördü&#8221; denmiştir. (Ebu Said Abdullah Kadı el- Beyzavi, Envaru&#8217;t-Tenzil, III/291)  Yani ayette Zülkarneyn’in bakış açısı edebi bir anlatımla sunulmuştur. Rahman, 33. ayette verilen mesaj şudur: Bir gün gelecek yerlerin ve göklerin sınırları aşılacaktır. Bu, insanlara verilen ‘güç, bilgi, delil’ anlamlarına gelen ‘sultan’la (Hud, 96; A’raf, 71) ancak başarılabilecektir. Yani bu ayette bir gün göklerin sınırlarının aşılacağı bizlere bildirilmekte ve bunun bir ‘güç, bilgi’ ile mümkün olabileceği ifade edilmektedir. Zümer, 5. ayette, “O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır.” buyurulmaktadır. ‘Sarmaktadır’ anlamına gelen kelimenin Arapçası, fiili muzari kalıbında olan ‘Yukevviru’dur. Fiilin kökü ‘Kevvere’dir ve Türkçede de dünya anlamında kullanılan ‘küre’ kelimesi de bu kökten türemiştir. Yani ayet, gece ve gündüzün birbirine sarıldığını ‘kevvere’ fiili ile ifade etmektedir ki, Arapçada bu fiil, ‘Top gibi yuvarlak yapmak, sarığı başa sarmak’ anlamlarına gelir. (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 22) Arapça’da da ‘Kurretü’l-Kadem’ kelimesi, ‘futbol topu’ için kullanılmaktadır.&#8221; (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 75) “yukevviru, küreleştirmek demektir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 23) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16327" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/354265368856846556436546.png" alt="" width="219" height="80" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin, 40: “Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.” Küre ne kadar hızlı dönerse dönsün karanlık ve aydınlık birbirinin sınırını aşamaz! Şems, 6. ayette, dünya misafirhanesinin insan için hazırlandığı anlatılmaktadır. Nebe, 6. ayet, insanın kalacağı mekan ile alakalıdır. Nebe, 7. ve Hicr, 19. ayette ise ‘sağlam’ kelimesi ile bize işaret edilen ise şudur: Eskiden dağların yükseltiler olduğu zannedilirdi fakat günümüzde, ayetinde işaret ettiği gibi köklerinin de olduğu bilinmektedir ve bu kökler sarsıntıları en aza (Enbiya, 31; Lokman, 10; Nebe, 6-7)  indirmektedir ki, buna da bilimde ‘izostazi’ denmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tekvir, 1-2: “Güneş dürülüp karardığında, yıldızlar dökülüp söndüğü zaman.” Soru: Sanki yıldızlar tavandan yeryüzüne dökülüyor. Ancak düz yüzeyler dürülebilir.” Cevap: Güneşin dürülmesini anlatan kelime ‘Kuvvirat’tır ve sarmak anlamındaki ‘kevvere’ kökünden türemiştir. Yukarıda belirtildiği gibi ‘Küre’ kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Ayrıca, Zümer, 5. ayette, &#8220;Gökleri ve yeri hak ile (yerli yerinde) yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine sarar, gündüzü de gecenin üzerine sarar.&#8221; ayetinde de yine aynı kökten gelen &#8216;yükevviru&#8217; kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime Arap dilinde, &#8220;yuvarlak bir şeyin etrafına bir şey sarmak&#8221; anlamına gelmektedir. (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 192, 196) Dolayısıyla ayette, ateist iddianın aksine düz bir alanın dürülmesi söz konusu edilmemektedir. Yıldızların dökülmesi, sönmesini anlatan kelime, ‘İngederet’dir ve bu kelimenin kökeni, ‘gedere’ fiilidir. Arapça sözlüklerde, ‘bulanık olmak’ anlamında kullanılır. Güneş kararınca ve yıldızların da yakıtı tükenince içe çökerler, gaz devlerine dönüşür, ‘bulut’ haline gelirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;</strong>O Rab ki, yeri sizin için bir döşek yaptı.&#8221; (Bakara, 22)  Bizzat bu ayetin kendisi 12. yy. âlimlerinden Fahruddin Razi (Razi, Mefatihul Gayb III, IV/164) ve Beyzavi (Beyzayi, Envarul Tenzil, I/55) gibi müfessirler tarafından dünyanın yuvarlak olduğuna delil olarak kullanılmıştır. &#8220;Ve ardından yeryüzünü düzenleyip yaymıştır.&#8221; (Naziat, 30) ayetinde geçen &#8216;dehâhâ&#8217; kelimesi de Fahruddin Razi tarafından şöyle izah edilmiştir: Bu kelime köken olarak dünyanın yuvarlak olduğunu göstermektedir. (Razi, Mefatihul Gayb, XXXI/46)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kehf, 86. ayet, güneş suda mı batmaktadır? Ayette, Zülkarneyn’in gün batımı algısından bahsedilmektedir. Güneşin ufukta batışı tasvir edilmiş, betimlenmiştir. Ayette &#8216;ve-vecede: Zülkarneyn buldu&#8217; ifadesi geçer. Yani ayet bir doğa olayından bahsetmez, Zülkarneyn&#8217;in ‘bakış açısı ile’ olayı tasvir eder, O’nun nasıl gördüğünü bize aktarır. Günümüzde de &#8216;Güneş battı/doğdu&#8217; ifadesini, hem de her dilde kullanılır. Mesela İngilizcede, &#8216;Sunset&#8217; kelimesi aynen kullanılır, İngilizler güneşin &#8216;battığına&#8217; mı inanmaktadırlar? Fransızca, &#8216;Coucher de soleil&#8217;, Almanca, &#8216;Sonnenuntergang&#8217;, Çince, &#8216;太阳日落&#8217;  vd. hep aynı anlamlara gelir! İşin ilginci Kur’an’daki bilimsel ayetleri inkar edemeyen ateistler, Hz. Muhammed’in bu bilgileri Hindistan&#8217;dan Yunanistan&#8217;a, Amerika&#8217;dan Mısır&#8217;a dek (Matematikten astronomiye, tıptan Jeolojiye birçok) bilimsel metinlerden elde ettiğini iddia ederler. Ama bu iddialarında ise, Hz. Muhammed&#8217;in güneşin nerede battığını bile bilmediğini ileri sürerler! O kadar bilgiyi (‘Kur’an ve Bilim’ adlı yazımıza bakılabilir!) okuma bilmeyen (‘Ümmi Peygamber’ adlı yazımıza bakılabilir!) Hz. Muhammed öğrendi de bu basit bilgiyi mi atladı? Yoksa ateistler herhangi bir metot olmadan sadece saldırı ve hata arama güdüsü ile mi hareket etmektedirler?! Haydi iyi niyetle yaklaşalım, bu tür sorularda neden temel neden kelimelerin anlamlarını kavrayamama ve anlayış eksikliğidir. Bu ayette iki yerde geçen ve Türkçeye  “Batmak” olarak çevrilmiş ‘iki ayrı’ kelime vardır: “Sonunda güneşin battığı (Arapçası: Mağribe) yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta (Arapçası: Tağrubu) buldu, yanında bir kavim gördü.” Ayette, ‘güneşin suyun içine batıyormuş’ şeklinde bir ifade olduğunu iddia edilmektedir. Halbuki<strong> </strong>“güneşin batması” ile “bir şeyin suda batması” Türkçe’de ‘aynı’ kelime ile ifade edilse de bu kelimeler Arapça’da ‘ayrı ayrı’ kelimelerle ifade edilmektedir. Ateistlerin bu farkı bilmemesi veya karmaşadan yararlanmak istemesi sonucu böyle bir iddia ortaya atılmaktadır. Güneşin batması ayette “Ğarebe” fiiliyle ifade edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler Türkçeye’de geçmiştir. Örneğin “garb” ya da “mağrib” aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamına gelir. ‘Bir nesnenin suda batması’nın Arapçası ise “ğareke” fiilidir ve ‘ğarabe’den farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında Türkçeye geçmiştir. ‘Suya gark oldu’ derken bu fiilden türetilen kelime kullanılır. Kur’an’da da, bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime kullanılır. Mesela Kehf suresinde: &#8220;İçindekilerini batırmak (ğarake) için mi onu deldin?” (Kefh, 71) buyurulmaktadır. Demek ki ayet ‘güneşin suda battığını ifade etmemektedir.’ Güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının Türkçede tek bir fiil olan ‘batmak’ kelimeyle kullanıldığını, Arapçada ise farklı iki fiil kullanıldığını görmüş olduk. Dolayısıyla yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından bahsedilmesi söz konusu değildir. Ayette anlatılan güneşin ‘batışıdır.’ Aslında Türkçedeki batmak fiilinin Arapça karşılıklarını bilinmese bile, yukarıdaki eleştirileri yapan arkadaşların anladığı gibi anlamak için ancak art niyetli olmak gerekir. Mesela biri “Ben dün deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim” dese, bundan ateistler güneşin suyun içine battığını mı anlayacaklardır?  Ya da “Güneş her sabah doğuyor” derken ateist arkadaş güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp güneşi doğurduğunu mu düşünür? Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına baktığımızda konunun çok açık olduğu anlaşılmaktadır. Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali  “mağrib” kelimesidir. Bu kelime ‘batıda bir yer’ anlamına gelir. Bu ifade Batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela, Kuzey Afrika ülkesi Fas’a Araplar “mağrip” adını vermişlerdir. Çünkü batı yönünde gittikleri en son yer Fas’tır. Ayrıca günümüzde de Türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır. Japonya bir uzak doğu ülkesidir. İngilizcede de, Türkçe’deki ile aynı anlama gelen “Far East” kullanılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önemli not: Yukarıda örneklerde gördüğümüz gibi, Kur’an ayetleri Türkçeye çevrilirken, Arapça fiil kökleri ile Türkçe karşılıkları bazen tam motamot, birebir çevrilip aktarılamamakta, aslında buna daçevirilerde fazla dikkat edilmediği görülmektedir. Tabii bunda, ‘Bir gün ateistler çevirilerdeki eksik-yanlışlardan hareketle Kur’an’da hata arar’ diye düşünülememesinin de etkisi vardır. İşin daha da trajikomik tarafı, ateistlere cevap vermek için Arapça asıllı kelimelerin birebir anlamlarına dikkat çektikçe, bizlerin, ateistlerin ‘Bizi kandırmak için kelimelerin anlamları ile oynuyor, anlamlarını değiştiriyorlar’ türü isnatlarına muhatap olmamızdır. Örneğin, ‘hasbelkader’ kelimesi, &#8220;rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla&#8221; şeklinde Türkçeye çevirmektedir. Kader kelimesinin tesadüf kelimesi ile açıklanmaya çalışılması, bir araya gelmelerine imkan olmayan iki zıttın birbiri yerine kullanılması kadar absürt bir olaydır. Kader ile tesadüf birbirinin zıttı olan iki ‘alternatif’ kavramdır, birbiri yerine kullanılabilmeleri imkansızdır! İşte ateistlerin anlamadığı, anlayamadığı ve asla da anlamak istemediği realite; hiç bir çevirinin aslın yerini tutmayacağı, tutamayacağı gerçeğidir! (Bu konu ayrıca, ‘Neden ateist olmadım?’ adlı yazımızda ele alınmıştır.) Bir de üstüne bu iki kavramın ayrılığı gerçeğini dile getirdiğimizde, ‘İslam’ı olduğundan farklı göstermeye çalışmak, kelimelerin bilmem kaçıncı anlamını kullanmak’ türü ithamlarla gerçeği reddetmeye çalışmaktadır ateistler. Ey ateist arkadaş! Hem bilmiyorsun, hem bilmediğini de bilmiyorsun hem de bilmeye niyetin yok ve üstüne bir de bilgiçlik taslıyorsun! Etme!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şurası da özellikle bilinmelidir ki, İslam’ın kimseye sevdirilmeye ihtiyacı yoktur! Eğer bizim böyle bir niyetimiz olsa hadisleri reddeder, mezhepleri savunmaz, had cezalarını yumuşatır, tesettürü değiştirir, sol veya liberal jargonla konuşur, ‘taaddüd-i zevcat yok’ der, ‘Hz. Adem’in babası var’ der, evrimi savunurduk! Biz, İslam’a hizmet edebilme lütfuna sahip olabilmeye çalışırız ve bunu İlahi Rabbimiz ikram ederse hamd eder sonra secde ederiz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an&#8217;a göre yeryüzü düz müdür? Şems, 6. ayet: &#8220;Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun .&#8221; ve   Naziat, 30. ayet: &#8220;Ardından yeri düzenleyip döşedi.  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şems suresi 6. ayetteki “tahâhâ” sözcüğü ile Naziat sûresinin 30. ayetindeki “dehâhâ” sözcüğünün anlamları aynıdır. Nasıl ki  aslı “temur” olan kelime günümüzde “demir” olarak kullanılıyorsa, benzer durum Arapçada da karşımıza çıkmaktadır. Arap dilinin ünlü sözlük yazarı,  meşhur dil bilimci İbn-i Manzur, ‘Lisanü’l-Arab&#8217;ın da bunu açıkça dile getirmektedir: “Tahâ: Ferra şöyle açıklamıştır: tahâ’ ve dehâ’ bir ve aynıdır. Şimr de şöyle demiştir: Tahâhâ, dehâhâ anlamındadır.  ط &#8211; tı harfi,  د &#8211; del harfinden dönüşmüştür. Bu sözcüğün anlamı içerisinde, bitkilerin yeryüzüne yapışması ve yayılması anlamı da mevcuttur.” (Lisanü’l-Arab, V/574) Buradaki mucize, sıradan “yaymak ve döşemek” eylemi için Arapçada ‘beseta’ ve ‘vessea’ sözcükleri kullanılırken bu ayette yerkürenin yayılıp döşenmesi için, tahâ” ve dehâ” kelimelerinin kullanılmış olmasıdır. Çünkü bu sözcükler sıradan ve normal bir yaymayı değil, arzın şekline uygun olan “yuvarlakça yayma”yı  ifade etmektedir. Detaylarına bakalım: Dehâ: “dahv” sözcüğünün manası, “devekuşu yumurtası” demektir. Bu sözcüğün türevlerinden olan “midhat” Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bugünkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Ebi Rafi’ rivayetinde, Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. “dahv“sözcüğünün türevlerinden olan “medâhî” sözcüğü de, kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır. (Lisanü’l-Arab, III/310-311) “Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğuna ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğuna işaret eder. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit (dönel elipsoit)” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması gerçek ve büyük bir mucizedir. Peki, İslam âlimleri bu ayetten hareketle dünyayı nasıl tasavvur etmişlerdir? İbni Teymiye “İslam âlimleri dünyanın yuvarlak olduğunda icma etmiş/birleşmişlerdir.” demektedir. (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, XXV/195) Ayrıca ibni Hazm, ibni Cevzi “dünyanın yuvarlak dolduğunu da delilleriyle açıklamışlardır.” (İbni Teymiye, Mecmu’ül-fetava, VI/586; İbni Hazm, elFasl fi’l-milel, II/78) Fahreddin Razi şöyle der: “Bazı kimselere göre, yerküresinin yayılmış olarak sergilenmesi, onun küre şeklinde olmamasını gerektirir. Bu, yanlış bir düşüncedir. Çünkü yuvarlak bir cisim büyük olduğu takdirde, bir sergi gibi üzerinde yaşanmaya müsait olur.” (Razi, Mefatihu’l-gayb, II/104; Tefsir-i Kebir, 5, 174, 525) İmam-ı Gazali: &#8220;Kіmіlerі de göklerіn yuvarlak (kürevі) olduğunu söylemіştіr. Mühendіslerіn hepsі bu görüştedіr. Biz, bu hususta onlarla aynı görüşteyіz.&#8221; (Gazali, T. Felasife, s. 80; Tefsіr-і Kebіr, XVIII/149; AA, 31.12.2019) Seyyid Şerif Cürcani de, kainatta yuvarlaklığın bir kanun gibi göründüğünü, bundan yerküresinin istisna edilemeyeceğini vurgulamış ve ilgili ayetleri bu çerçevede değerlendirmiştir. (Cürcani, S. Şerif, Şerhu&#8217;l-Mevakıf, II/441- 442) Beydavi ve onu takip eden Nesefi, Bakara Suresi’nin 22. ayetinde yer alan “O, öyle bir Allah&#8217;tır ki, yeryüzünü size bir döşek yaptı.” cümlesini tefsir ederken, “Arzın insanlar için döşek gibi yayılıp sergilenmesi, onun küre olduğu gerçeğine aykırı değildir.” (Beyzayi, Envarul Tenzil, I/55; Mecmu&#8217;t-tefasir, I/75) demektedirler. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin de, Dünya&#8217;nın şekliyle ilgili “Yeryüzü bir portakal gibi yuvarlaktır.” dediği nakledilir. (Muvaffak, Menakib-u Ebi Hanife, I/161) 1350 yılında vefat eden İbn Kayyım da, Bakara 22. ayeti açıklarken, “bu ayetteki satıh (sutihat) ifadesiyle arzın üzerinin canlıların yaşamasına, yerleşmesine elverişli hale getirildiğinin kastedildiğini, bu durumun arzın kürevi olmasına aykırı olmadığını” söylerken (İbn Kayyım el-Cevziyye, et-Tibyan fi Aksami’l-Kur’an, s. 372); 1064’te vefat eden İbn Hazm, “Arzın yuvarlaklığının beyanı” başlığı altında, “ilimde önder vasfını hak etmiş hiçbir İslam aliminin dünyanın yuvarlaklığını inkar etmediğini, onlardan hiçbirinin buna aykırı bir söz söylemediğini, bilakis Kur’an ve sünnette arzın kürevi olduğuna dair deliller bulunduğunu” (Muhammed Ali b. Hazm el-Endelusi ez-Zâhirî, el-Faslfi’l-Milel ve’l-Ehva ve’n-Nihal, II/97) yazmaktadır. Evet, “982 yılında Bizans&#8217;a elçi olarak giden ünlü İslam âlimi Bakıllani, &#8220;Siz de biliyorsunuz ki Dünya yuvarlaktır.&#8221; diye söze başlarken, 1000 yıl önce yaşamış olan Endülüslü alim İbn-i Hazm, Zümer suresi 5. ayetten hareketle, dünyanın yuvarlak olduğunu açıklıyor, Kur&#8217;an yorumcusu Fahreddin Razi, &#8220;dünyanın küre şeklinde olduğu gerçeğini&#8221;  800 yıl önce açıkça ilan ediyordu.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar, s. 57-58) “İmam Razi, Taftazani, Seyyid Şerif Cürcani, Gazali, İbrahim Hakkı ve Hüseyin Cisri gibi âlimler dünyanın küre şeklinde olduğunu söylerken Batı dünyası dünyanın yuvarlak olduğunu beyan eden bilginleri engizisyona gönderiyor, kitaplarını yaktırıyordu.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 24) Hristiyan bir bilim adamı, dünyanın küre şeklinde olduğu görüşünü Müslüman ilim adamlarına borçlu olduğunu itiraf ederken bizdeki ateistler hâlâ İslam&#8217;a çamur atma gayreti içindeler. &#8220;Toledo&#8217;nun 1085 yılında zaptı, Hristiyan astronomi bilgisine çok ilavelerde bulundu ve dünyanın küre şeklinde olduğu doktrinini canlandırdı.&#8221; (Will Durant, The Age Of Faith, s. 341-343) Batının İslam âlemine gerek bilimsel buluşları gerek rönesans’ı borçlu olduklarına dair detaya, ‘İslam felsefesinin özgünlüğü ve Batı’ya tesiri’ başlıklı yazılarımızdan ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık…  Yorum 1: &#8220;yeri yaydık&#8221; ifadesi kesinlikle yeri bir tepsi gibi gösteren bir ifadedir. 2: dağların yerin üzerine daha sonradan bırakıldığı söyleniyor. ama biz biliyoruz ki dağlar volkanik ve tektonik hareketler sonucunda oluşmuş coğrafi yapılardır. öyle gökten zembille inmiş değillerdir. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce ateist kesimin de itiraz edemeyeceği birkaç yazardan alıntı ile konumuza giriş yapalım. Cumhuriyet eski genel yayın yönetmeni Can Dündar toprak için ‘yeryüzü battaniyesi’ ifadesini kullanır. (Can Dündar, Tutuklandık, s. 238) Yine 1961 darbesinin anayasasını hazırlayanlardan olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da çimenler için ‘Halı’ kavramını kullanmaktadır. (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların İzinde, 2. Kitap, s. 35) Yaşar Kemal’in bir eserinin adı da, ‘çok sıkıntılı, baskıcı bir ortamı’ ifade etmek için kullanılan, &#8216;Yer Demir Gök Bakır&#8217;dır. Battaniye/Halı düz yere serildiğine göre ‘Acaba Dündar’a/Velidedeoğlu’na göre yeryüzü düz müdür?’ diye sorabilir miyiz? ‘Rahatlığı’ ifade eden ‘yerin yayılması/döşek olması’ ifadelerini anlamamakta ısrar eden materyalist kesim, Yaşar Kemal’i nasıl anlayacaktır?! Ya, &#8220;Yıldızlarla süslü gökyüzü üzerlerine yorgan, Karadeniz’in dalgaları ise altlarına döşek olmuştu.&#8221; (Ayça Yolkolu Öksüz, Hüzün aş olunca) cümlesini ya da &#8220;Yıldızlı gökten yorgan yaptım çektim üstüme&#8221; (Salih Yalçın, Vicdan şiiri, Dil ve edebiyat Dergisi, Sayı: 187, Temmuz 2024, s. 14) şiirini?! ‘İcaz’ ile yani ‘sanatsal anlatımlarla’ dolu olan (Bu konuda, ‘Teşbih, mecaz’ adlı yazımıza bakılabilir) Kur’an’ın (DİA, i‘cazü’l-Kur’an maddesi) bu üslubunu bilmeyen ve hatta bundan habersiz iken bir de bilgiçlik taslayarak Kur’an’da hata arayanları, kendi yoldaşlarına havale edip gelelim ilk soruya:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ayetin mealinde,  ‘yeri sizin için döşek gibi yaptık-yaydık’ denmektedir. Yani yatakta nasıl insan rahatsa, yeryüzünde de insan için öyle rahat edeceği şekilde yaratıldığı sanatsal olarak ifade edilmektedir. Öyle ya, meyve sebze, et süt, yumurta, bal… Hiç birini biz tek tek topraktan toplayıp/seçip/eleyip/birleştirip yapmıyoruz. Bitkiler, topraktaki mineralleri birleştirip meyve sebze yapıyor, göğe yükselen bulutlar uzayda kaybolmayıp yere yağmur olarak iniyor, suyun kaldırma kuvveti denizleri taşımada kullanmamızı sağlıyor, arı tek tek dolaşıp çiçek özlerinden bize bal yapıyor… Kanunlar yine olsa ama Allah çekim kanununu denize, kaldırma kuvveti yasasını yeryüzüne uygulatsa idi halimiz nice olurdu? Buhar gökte yoğunlaşmasa ve yerdeki insan-bitki-hayvan susuzluktan kırılırken başımızın üstünde tonlarca su gezip dursa…! Evet, görüldüğü gibi “Yüce Yaratıcı yeryüzünü insan için hazırlamıştır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 166) Konuya dönersek, ayetteki ‘dehâ’ kelimesinin kökeni ‘dahv’ın anlamı ve içeriği yukarıda açıklanmıştır. Zümer suresi 5. ayette gecen “Tekvir” kelimesi, ‘bir şeyin başka bir şeye sarılması’ anlamına geldiğine göre ayette geçen gece gündüzün tekvir edilmesi ile neyin kastedildiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Gece gündüz yuvarlak bir zeminde birbirine sarılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dağların yukarıdan bırakılması konusuna gelince: Peygamber Efendimiz bir hadisinde “Allah hastalıkların dermanını da indirmiştir.” buyurmuştur. (Tirmizi, Sünen, VI/383, Tıb,2, Hadis No: 2038; Ebu Davud, II/331, Tıp,1, Hadis No: 3855;İbn Mace, Sünen, II/1137,Tıb,1 Hadis No.3436) Hastalık da tedavisi de gökten inmez. Ama her iyi şey Yüce Yaratıcıdan bize gönderilmiştir. Yüce makamdan, Yaradan’dan yaratılana gelen ise, ‘indirme’ kelimesi ile ifade edilmektedir. Dağlar gibi, depremden, uzun süre yaşamaya (Mynet, 11 Aralık 2014) suyun yeryüzünde kalmasını sağlamasından, obeziteyi azaltmasına birçok faydası olan nimetler için de Yüce Yaratıcı benzer manaya gelen kelimeyi (Elkâynâ fîhâ revâsiye: Dağları yerleştirmek, bırakmak) kullanmıştır. Dağları (Revasiye) aşağıda daha detaylı anlatacağız. Hristiyan bir oryantalist olan Watt kadar objektif olamayan ateistler, Kur’an’da hata arama gayretinden vazgeçmeseler de, gerçekler her zaman eninde sonunda ortaya çıkmaktadır. M. G. Watt, ‘Hz. Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si’ adlı kitabın 17. sayfasında şöyle söylemektedir: &#8220;Eğer Kur&#8217;an, -tesadüfen bile olsa- yeryüzünün Güneş&#8217;in etrafında dönüyor olduğunu söylemiş olsaydı, bu, düşmanlarına Kur&#8217;an&#8217;ı reddetmek için ekstra bir gerekçe sunacaktı. Bunun yerine, oldukça açık ifadelerle ‘Allah&#8217;ın yaydıkça yaydığı, düz bir yeryüzünden’ bahsedilir. Bunu ifade etmek için, birkaç farklı Arapça kelime kullanılmaktadır. Ancak bunların hepsi, kuşkusuz yeryüzünün düz olduğuna dair özel bir vurgu taşımamaktadır.&#8221; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nebe, 6-7: “Yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık?”</strong><strong>; Enbiya, 31: &#8220;Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik.&#8221;; Nahl, 15: &#8220;O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi.&#8221; Depremi dağlar mı önlüyor şimdi yani, e hadi hiç deprem olmasa neyse de daha 4 yıl önce sallandık.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nebe, 6. ayetteki ‘döşek’ kelimesini açıkladık. Nebe, 7. ayette ‘cibal’ yani dağ kelimesi geçer ve kazığa benzetilir. Kazıkların görülen kadar görülmeyen bölümleri de vardır! “Dağların bir de gözükmeyen yeraltına doğru inen bölümleri vardır. “The Earth” (Yeryüzü Kitabının yazarı Frank Press: “Dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye (wedge like shape) benzetir.” (Frank Press, Earth, s. 435; Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 34) “Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.” (Carolyn Sheets, Robert Gardner, Samuel F. Howe, General Science, s. 305) Prof. Siaveda: “Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır.” (beconvinced.com/science/QURANMOUNTAIN.htm<strong>)</strong> Mesela Everest dağı yaklaşık 9 km. iken gözükmeyen kısmı yaklaşık 125 km. uzunluğundadır. Yani ayette bilimsel bir mucize vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dağlar ve deprem ilişkisini anlatan ayetler için iki yorum vardır ve ikisi de bilimle uyum halindedir. Enbiya, 31 ve Nahl, 15. ayetlerde dağ diye tercüme edilen kelimenin aslı, Arapça dağlar anlamına gelen ‘cibal’ değil, ağırlıklar anlamındaki ‘revasiye’ kelimesidir. Eğer bu kelimeyi dağlar anlamında çevirirsek birinci yorum şudur: “Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik.” (Enbiya, 31) Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi ‘izostasi’ diye tanımlanır. Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması!” (Ayrıca detay için: M. J. Selby, Earth&#8217;s Changing Surface, s. 32) The Earth (Yeryüzü) adlı kitabın yazarı olup, aynı zamanda ABD Bilimler Akademisi başkanı olan Frank Press de bu görüşü savunmaktadır. Yine dağlık ve kayalık bölgelerde kurulmuş evlerde deprem hasarlarının daha az olduğu ve dağların depremin şiddetini emdiği bilinen bir gerçektir. (Prof. Dr. İlyas Yılmazer; Doç Dr. Ali Özvan,  Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü, “Van Toplu Konut Modeli Anadolu’da Nasıl Yaygınlaştırılabilir?” Bildirisinden) Dünyamızın merkezindeki dinamik hareketlilik (iç kuvvetler), dünyamızın dönmesi, kıtaların hareket halinde olması gibi nedenlerle yeryüzünde bulunan 15 büyük tektonik plakalar birbiri ile çarpışır ve bu dağların oluşumuna ve depreme neden olur. Yerkabuğunun zayıf noktalarının dağlar ile kalınlaşarak dengelenmesi sayesinde tektonik plakalar üzerine binen stres dengelenir. Dağlar yeryüzünde büyük bir denge unsuru olarak görev yapar ve sarsıntıları azaltır. Muhammed Esed de ayeti şöyle açıklamaktadır: “Yer kabuğunun, yer altındaki mağma ve gaz tabakalarının üzerini kapatıp dışa püskürmesini büyük ölçüde önleyecek bir yapı kazanmasıyla dünyanın üzerinde yaşanabilir hale gelişine işaret” edilmektedir. (Esed, Kur’an mesajı, s. 643-644)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Dağlar sarsıntıyı engelliyorsa, neden Japonya gibi dağlık bölgelerde depremler çok oluyor da, Arabistan gibi düz bölgelerde depremler daha az görülüyor?’ sorusu akla gelebilir. Öncelikle daha yeni, 2023 Kahramanmaraş depremini hep beraber yaşadık ve bu deprem dağlık değil ovalık alanlarda olmuştur. Zaten yerleşim alanı olarak dağlık alanlar boşuna önerilmemektedir. Çünkü deprem sarsıntılarına karşı en güvenilir alanlar dağlık alanlardır ve yerleşim için bu kayalık alanlar önerilmektedir. (İHA, 15 Ekim 2023; Habertürk, 14.02.2023) Çünkü dağlar denge sağlayıp deprem sarsıntısını azaltır. (Dağların sarsıntıları engellemesi ve itirazlara cevaplar için; youtube.com/watch?v=q_rQGL8DGFQ ve  youtube.com/watch?v=hL8bKmzrbSU) Bu nedenledir ki 8.1 büyüklüğündeki 2015 Nepal depreminde can kaybı çok az olmuştur. Çünkü alan dağlık bir alandır ve sarsıntı daha az hissedilmiştir. (researchgate.net/publication/338849858_The_Influence_of_Surface_Topography_on_the_Weak_Ground_Shaking_in_Kathmandu_Valley_during_the_2015_Gorkha_Earthquake_Nepal) Kısaca Kur’an, dağların depremleri engellediğini söylememekte bilakis dağların ‘sarsıntıyı’ azaltan bir vazifesi olduğunu ifade etmektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-96126" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/daglar-sarsinti-ayet-1.png" alt="" width="536" height="344" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci yorum: Enbiya suresi 31. ayette de, Nahl suresi 15. ayette de ‘dağlar/cibal’ değil, ‘ağırlıklar/revasiye’ ve ‘deprem’ anlamına gelen ‘zelzele’ değil, ‘sarsıntı’ anlamına gelen ‘temid’ kelimeleri geçmektedir. Arapça dağ, &#8216;cebel&#8217; demektir. &#8216;Cibal&#8217; ise, çoğul yani dağlar anlamına belir. Ayetlerde cibal kelimesi değil, ‘rasi’ kelimesinin çoğulu olan “revasi” kelimesi geçmektedir. Rasi kelimesi, &#8220;bir yerde sabit olmak, bir baskı unsuru olmak, bir yere yerleşmek, ağırlık&#8221; anlamlarına gelir. Her iki ayetin de Arapçasında &#8216;fi&#8217; harfi ceri kullanılmaktadır. Anlamı &#8216;içinde&#8217; demektir. Ayetleri kelime kelime tercüme edecek olursak: Fi: ‘içinde bulunur’, neyin içinde? Erzi: ‘Yer&#8217;in.’ Ne bulunur? Revasiye: Ağırlıklar. Ayetin kelime kelime toplu meali: “Allah yerin ‘içine baskı yapan ağırlıklar&#8217; koymuştur.” şeklindedir. Bu &#8216;ağırlıklar&#8217; yerin içinde magma tabakasında bulunur. Allah (cc) yerin &#8216;üzerine&#8217; değil &#8216;içine&#8217; ve  &#8216;cibal&#8217; yani dağ değil &#8216;revas&#8217; koymuştur. Ve bu iki ayet yeryüzünün ilk oluşumunu anlatmaktadır ki, kastedilen levhaların sarsıntılarıdır ve bu ağırlıklar sarsıntıları engellemektedir. (Kur’an Yolu, III/384)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara 22: O rabbiniz ki yeri size döşek, göğü de size yüksek bir tavan yapmış, Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık. Kaf 7: yeri nasıl yaydık. yorum: bu da yeri tepsi yapan bir başka ayet.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce tüm ayetlerin tam tercümelerini verelim:  &#8220;Yeryüzünü uzattı.&#8221; (Rad, 3; Kaf, 7; Hicr, 19)  &#8220;Yere; nasıl yayılıp döşendi?&#8221; (Ğaşiye, 20) &#8220;Yeryüzünü yayıp döşedi.&#8221; (Naziat, 30) Günümüzden 3.7 milyar yıl önce, şimdikinin sadece %10’u kadar yeryüzünde bir alan vardı. (Von Huene, Roland; Scholl, David W. (1991). &#8220;Observations at convergent margins concerning sediment subduction, subduction erosion, and the growth of continental crust&#8221;. Reviews of Geophysics. 29 (3): 279–316. Bibcode:1991RvGeo..29..279V. doi:10.1029/91RG00969) Zamanla yeryüzü ‘uzadı’ ve 3 milyar yıl önce günümüzdekinin % 25’i kadar oldu. 2.6 milyar yıl önce ise günümüzdekinin % 60’ına kadar kıtaların uzaması devam etti. (Taylor, S.R.; McLennan, S.M. (1995). &#8220;The geochemical evolution of the continental crust&#8221;. Rev. Geophys. 33 (2): 241–265. Bibcode:1995RvGeo..33..241T. doi:10.1029/95RG00262) ve günümüzde de hâlâ kıtaların yani yeryüzünün uzaması devam etmektedir. Tıpkı Kur’an’ın ifade ettiği gibi. (bilimveyaratilisagaci.com/2020/12/yeryuzunun-uclarindan-eksilmesi; bilimveyaratilisagaci.com/2020/01/Kur’anda-dunyanin-sekli-pervane)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyanın ilk oluşumu esnasında yer kabuğu soğumaya başlar ama alttaki sıvı magma, üzerinde yüzmeye de devam etmektedir. Bu tabaka gerek birbirine çarptıkça gerekse alttan gelen basıncın etkisi ile dağları oluşturmaya başlar. Bu dönemde yer küre girintili çıkıntılı bir yapı halindedir. Zamanla güneşin ve suların aşındırıcı etkisi ile milyarlar yıl içinde dağlar ufalanarak toprağı oluşturmuş ve bu topraklar erozyonla vadilere inmiş ve sonunda da toprakla dolan yer küre düzlenmiş, ‘yayılmış’ ve hayatın oluşması için ‘adeta döşek gibi’ serilmiştir. (science.sciencemag.org/content/335/6070/810; nationalgeographic.org/encyclopedia/weathering; link.springer.com/chapter/10.1007/978-3-642-53715-8_4) Ayette geçen firaş: Döşek kelimesi yeryüzü ile insanın ilişkisini anlatmak için kullanılmıştır. Bu kelime aynen bir teşbih-benzetme sanatı olarak Nebe, 6. ayette de  geçmekte ve yine aynı surenin 10. ayetinde bu defa da gece bir  &#8216;örtüye&#8217; benzetilmektedir. Rum 26. ayette ise yer ve göklerin Allah’a ‘boyun eğdiği’ ifade edilmektedir. Mülk 15. ayet, ‘Yeryüzünün insana boyun eğdiğinden’ bahseder ve ayetin devamında, &#8216;yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın&#8217; ifadesi yer alır. Görüldüğü gibi ayetlerde peşpeşe benzetme/mecaz sanatları kullanılmıştır! Allah yeryüzünü insanın rahatça yaşayacağı bir ortamda adeta döşek gibi yaratmıştır. (Bakara, 29; İsra, 70; Mü’minun, 40/61-64) Dünya insanın evi imiş gibi rahatça yaşayabileceği bir yer olarak yaratılmış ve tüm detaylar ona  (insana) göre ayarlanmıştır. Yukarıda da değindik, bitki ve hayvanlar insanlara hizmet için yaratılmıştır! (‘Allah’ın varlığının ispatı’, ‘Ateim Yanılgısı’ ve ‘Evrim’ adlı yazılarımızda da bu konular anlatılmaktadır.) Ya göklerdeki ihtişam! Gezegenlerin itme çekme kuvveti ile oluşan denge, kara delikler, İnsani İlke ve İnce Ayar, dört temel kuvvet -yerçekimi kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet- tüm bunlar hep bir düzene, dolayısı ile insanın rahat huzuruna işaret etmekte değil midir? İşin dikkat çekici yönü, tüm bunlarda insanın hiç müdahalesi yoktur ve insanın iradesi dışında tüm bu denge kurulmuştur ve işlemektedir. Zaten Bakara 22. ayetin ‘devamın da’ “Gökten su indirip onun aracılığı ile size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı” buyrularak konuya açıklık da getirilmektedir. Yani ayetlerin asıl amacı, uyum/dengeye dikkat çekmek, kainat kitabını okumaya yönlendirmek ve buradan da Yüce Yaradan’a ulaşmamızı sağlamaktır.  Diğer ayetlerde (Hicr, 19 ve Kaf, 7) yerin, dağlara göre daha yayılmış olduğu ifade edilirken, “Belirli bir ölçü” ifadesi ile de yine aynı mesaja, yeryüzündeki dengeye dikkat çekilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zariyat : 47-48  bu  ayeti anlamamızı kolaylaştırır:&#8221;&#8230;yeryüzünü de döşeyip  yaydık. bakınız biz ne güzel döşeriz.&#8221;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zariyat, 47. ayet: “Göğü gücümüzle biz kurduk, şüphesiz biz onu genişleticiyiz.” diye bilimsel bir mucizeye işaret edilirken (Big Bang) bir sonraki ayetten Kur’an’ın bilim dışılığına delil bulabileceğini ümit edenler ancak ateistler olabilir! Allah’u Teâlâ yeryüzünü, insanın rahat yaşaması için beşik gibi yaratmıştır. İnsanlar o dengeyi bozmadıkça (<em>Rahman, 1-9</em>) yaşam denge içinde devam edecektir. Ayette geçen &#8220;döşeme&#8221; fiili (ki, ayette ‘döşedik’ denmektedir, ‘yaydık’ denmemektedir) Arapçada ‘döşek/yatak’ anlamına gelen ‘frş’ kökünden türetilen fiil ile ifade edilmektedir ve ‘konfora, rahatlığa ve düzene’ işaret etmektedir. Artık kula düşen nimetini, rızkını aramaktır. &#8220;Ne güzel döşeyiciyiz.&#8221; şeklinde son bulan bu ayet, tüm ‘yaymak, döşemek’ şeklindeki eylemlerin amacına işaret etmekte, yaratılanlardaki mükemmelliğe dikkat çekip Yaratana ulaşılması istenmektedir! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İnsanlar ne için yaratılmışlardır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zariyat suresindeki ayette insanların ‘kulluk için’ yaratıldığından söz edilirken, A’raf suresindeki ayette ise çoğunun cehennem için yaratıldığından söz edilmektedir. Zariyat suresinde yaratma fiili ‘haleka’ şeklinde geçerken, A’raf suresindeki ayette ise yaratma ‘haleka’ değil, türeyip çoğaltma anlamındaki ‘zare’nâ’ kelimesi geçmektedir. Zariyat 56: “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım” Burada söz konusu olan durum ilk yaratılmadır. İnsanların yaratılması için “haleka”   fiili kullanılmıştır. A’raf suresindeki bahsi geçen 179. ayetin öncesini, 175. ayetten itibaren okursak, Allah’ın ayetlerinin kendisine ulaştığı ama ayetlerden yüz çeviren, küfrü tercih eden, bu nedenle de Allah’ın hidayetine muhatap olmayan bir kişiden bahsedildiği görülür. 179. ayette ise, Zariyat suresinde de ifade edildiği gibi “ibadet için yaratılan insanların tercihlerini, yaratılış amaçlarının dışında kullandıkları” ifade edilmekte ve “And olsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi türetip çoğalttık (zare’nâ). Kalbleri vardır, bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.” (A’raf 179) buyurulur. Burada kastedilen ilk yaratılma değil, türetip çoğaltılmadır: ‘Zare’nâ’ Türkçeye yaratmak şeklinde çevrilseler de Arapça asıllarında iki ayrı fiildir ve dolayısı ile iki farklı anlam kastedilir. İlk yaratmada (haleka) tercih yoktur ama ‘zare’nâ fiili tercih sonucu olan duruma işaret eder. Konuya ek olarak, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ ve ‘Kur’an, akıl, kalp’ başlıklı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hüküm gününde inkar edenlerin kitapları hangi tarafından verilir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kimin de kitabı ‘ardından’ verilirse” (İnşikak, 10) “Kitabı ‘sol eline’ verilen ise; o da, der ki: &#8220;Bana keşke kitabım verilmeseydi.” (Hakka, 25) İnşikak suresinin 10. ayetinde kitabı ardından verilenlerden söz edilmektedir. Burada cehennem ehlinin kitabının arkalarından uzatıldığı anlaşılmaktadır. Hakka suresinin 25. ayetinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verileceği bildirilmektedir. Bu iki ayet arasında hiç bir çelişki yoktur. Birinde kitabın uzatıldığı yön yani arkalarından uzatılmasından, diğerinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verilmesinden söz edilmektedir. Yani cehennem ehlinin kitabı arkalarından uzatılarak sol ellerine verilecektir.<strong> </strong>Çelişki bir yana, iki ayette söylenen ifadeler birbirini tamamlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kıyamet Günü İnsanlar Kaç Grup olacak?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sizler de üç gruba ayrıldığınız zaman: Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Diğeri amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; İşte onlar nimetlerle dolu cennetlerde Allah’a ‘en yakın’ olanlardır.” (Vakıa 7-12) “Ayetlerimizi inkar edenler ise, işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.” (Beled, 20) Allah, ilk surede insanların kıyamet günü, kitabı sağından verilenler ve kitabı solundan verilenler olmak üzere iki gruba ayrıldığını söylemektedir. 3. grup ise, önde olanlardır. Onlar Allah’a en yakın olanlar olarak kitabı sağından verilenlerden bir adım önde olacaktır. Yani iyiler ehli iki gruptan oluşur. Sağdan kitabını alanlar ve onlara önderlik yapanlar. Fazilette, amel, iyilikte o kadar öndedirler ki, sağdakilerden farklı olarak kendilerini taltif etmek için ayet onları ayrı bir grup olarak nitelendirmiştir. Beled suresinde ise zaten kaybedenler grup olan soldakilerden bahsedilmektedir ki, detay yukarıda açıklanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tarık Suresinde bahsedilen meni mi? İnsan mı? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarık 5-8. ayetler. “İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı? O insan dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.  Yine o bel kemiği ile kaburgalar (sulb ve terâib) arasından çıkar. Şüphesiz (Allah), yine o insanı yeniden-döndürüp yaratmaya güç yetirendir.” Ayeti farklı açılardan ele alan ve her biri bilimsel temelli üç yorumu aşağıda vereceğiz ki, üçü de birbirini tamamlamaktadır. Üroloji profesörü Zeki Bayraktar’ın yorumu: Ayet hem kadın hem erkeği kasteder ve bel ile leğen kemiklerinden bahseder. Ayette, &#8216;erkek&#8217; anatomisinden bahsederken de &#8220;sulb ve terâib&#8221; kelimeleri kullanılır. Sulb (Omurga) bölgesinden kasıt nedir? &#8216;Ductus deferens&#8217; spermlerin taşındığı kanaldır. Testiste üretilen sperm bu kanalla vücudun içerisine girer, idrar kesesinin arkasını dolanır, prostat bezinin içerisine ve oradan da idrar kanalına gider. Terâib: Kaburga bölgesidir. Damar, sinir sistemi, terâib (kaburga) bölgesinden itibaren başlar. Damar ve sinirler terâib bölgesinden beslenir. Yani sulb ve terâib bölgesinin tamamı, spermin/meninin atılmasını sağlayan, koordine eden mekanizmadır. Yani, &#8216;atılan su&#8217;, sadece testislerden ibaret değildir, bunun damarları, kanalları, sinirleri, dolaşım sistemi vardır ve bu sistem, ayetin belirttiği bölgedir. (youtu.be/PcNLIfnBoe4) Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın yorumu: &#8220;İnsan nereden yaratıldığına bir baksın.&#8221; Bakılacak yeri de Kur’an bildiriyor: “İnsan akan bir sıvıdan yaratıldı. O sıvı kaburga ile belkemiği arasından çıkar.&#8221; Ayette üzerinde durulan akan sıvı nedir? İnsan, sperm ve yumurtanın birleşiminden oluşur. Embriyoloji alanında çalışanların açıklaması şöyledir: Erkeklerin ve kadınların üreme hücrelerinin ‘ilk yaratıldığı’ yer, kaburga ile bel kemikleri arasındadır. Sonra yavaş yavaş kadının yumurtalıkları aşağı doğru akar ve erkeğin de spermleri de testislere doğru gelir.” (youtube.com/watch?v=RXPvuZ2eE8E) Bilimveyaratilisagaci.com sitesinde de kadın fizyolojisi konusundaki detaylar aktarılır: Kadın üreme organlarından yumurtalık üzerinde ayda bir defa folikül oluşmakta ve bu folikül patlayarak içindeki yumurta  hücresini fallop tüpüne doğru hızla fırlatmaktadır. Baloncuktaki bu patlama sonucu meydana gelen “tazyikle fırlatılma olayı” sayesinde yumurta hücresinin gideceği yere ulaşması sağlanmaktadır. Eğer tazyikle atılma olmasa idi yumurta hücresi rahime varamayıp karında farklı noktalara tutunacaktı. İnsanın yaratılışı bu hücrenin bulunduğu tazyikli suyla başladığı için Kur’an bu olayı ‘tazyikli atılan sudan yarattık’ diye belirtmiştir. (bilimveyaratilisagaci.com/2017/12/sperm-bel-ile-kaburga-kemikleri-arasindan-atilir) Üroloji ve Embriyoloji uzmanı Prof. Dr. Cengiz Yıldız da benzer görüşü dile getirir: &#8220;Ayette bahsedilen kadının oosit hücresidir ki, ovaryum&#8217;dan yumurta atımından ayette aynen bahsetmektedir.&#8221; (youtube.com/watch?v=41qvQYiYkqo)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayette insandan bahsedildiği şeklinde bir yorum da vardır. Çünkü 8. ayet insandan bahseder. (A. C. Meriç, Muhtelif 2, s. 57) Görüldüğü gibi, ateistlerin iddialarının zıttına bilimle çelişen değil, bilimsel bir ayet ile karşı karşıyayız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir? Peygamberler neden sadece Ortadoğuya gelmiştir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, İslam&#8217;ı Hristiyanlığın yayılmasına engel bir din olarak gördüğü için, İslam&#8217;ın evrensel bir din olmadığını ispat etmeye çalışarak rakiplerinden kurtulmak istemektedir ve bu da anlaşılabilir bir çabadır! Ünlü İslam düşmanı Oryantalist Caetani&#8217;nin “Dünyayı Hristiyanlaştırabilmek için İslam dinini Araplara hatta sadece Mekke’ye gönderilmiş bir din olarak göstermeye çalışmaktan daha doğal ne olabilir ki?” <em>(</em><em>Mustafa Asım Köksal, </em>Oryantalist Leone Caetani&#8217;nin İslam Tarihi&#8217;ne reddiye) Ama aynı sonuca farklı nedenlerle ulaşmak isteyen ateistler hâlâ ne peşindedirler, kime hizmet etmektedir eminim kendileri de bilememektedir!  Peki gerçek aslında nedir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın.” (İbrahim, 4) ayetini, peygamberimizin sadece Araplara gönderildiğine delil olarak kullanmak isteyenler vardır. Halbuki ayet çok açıktır. Elçinin gönderildiği toplum hangi dili konuşuyorsa, elçi de aynı dili konuşmaktadır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Ancak bu şekilde elçiler Allah&#8217;ın vahyini çevrelerindeki insanlara eksiksiz, kusursuzca ve tam olarak aktarabilmişlerdir. Bu sebeple, elçiye vahyedilen kitap da elçinin ve kavminin dilinde gönderilmiştir. Bundan daha doğal bir şey de olamaz zaten: “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Ayetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” De ki: “O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.” (Fussilet, 44) Ama aksine, ateistler doğru olan metodu bile ‘çelişki’ şeklinde sunmaktan geri kalmamaktadır. Kur’an’ın evrenselliğini açıkça ispatlayan ve ateistlerin görmediği birçok ayeti kerime bulunmaktadır. “Seni insanlara elçi gönderdik.” (Nisa, 79) “O, âlemler için bir öğüttür.” (Tekvir, 27) &#8220;Kur’an ‘bütün âlemlere’ nasihattir.&#8221; (Yusuf, 104) &#8220;O Kur’an ‘bütün âlemlere’ bir hatırlatmadır.&#8221; (Sad, 87) &#8220;O Kur’an ‘bütün âlemler’ için bir öğütten başka bir şey değildir.&#8221; (Kalem, 52) “De ki: “Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim.” (A’raf, 158. Ayrıca, Ali İmran 20 ve 75; Cuma 2; Bakara 78. ayetlere de bakılabilir.) Peygamberimiz önce “Yakın çevresini” (Müddessir, 1-2)  sonra “Mekke’yi” (En’am, 92) sonra tüm  “Âlemleri” (Sebe, 28) irşatla görevlendirilmiştir. Kur’an, aşama aşama Mekke’den tüm insanlığa yayılan ve mesajı evrensel olan ilahi bir kitaptır. Zaten sadece Mekke’ye peygamber gönderilse, Akabe biatlarında Medine halkı O’na neden biat etsin, Medine’ye neden çağırsın ve en önemlisi neden Mekke müşrikleri peygamberimize ve Medinelilere “Mekke’ye gönderilen peygamberi siz neden çağırıyor ve sen de neden gidiyorsun?” diye itiraz etmesin? Hz. Muhammed&#8217;in tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğu ve Kur’an hükümlerinden kıyamete kadar tüm insanların sorumlu olduğu pek çok ayette zaten vurgulanmıştır: “Biz seni ancak ‘bütün insanlığa’ bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.” (Sebe, 28) “Müşrikler hoşlanmasa da dinini ‘bütün dinlerden’ üstün kılmak üzere peygamberini gönderen Allah&#8217;tır.” (Tevbe, 33) Fransız oryantalist Roger Arnaldez de Kur’an’ın evrensel bir ilahi mesaj olduğunu açıkça ifade etmektedir: “Kur’an, yeryüzünün tanımış olduğu en büyük çapta ‘evrensel bir davet’ getirmiştir.” İskoç oryantalist W. Montgomery Watt, &#8220;Hicretten ‘önce bile’ Hz. Muhammed&#8217;in davetinden, ‘evrensel’ olarak bahsedilmektedir.&#8221; (M. Watt, Hz. Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si, s. 131) demektedir. Yine, İslam’ın evrenselliğini İngiliz oryantalist Thomas Walker Arnold, “İslam&#8217;ın çağrısı sadece Araplar için değildi, Hz. Muhammed zamanın önemli hükümdarlarına mektuplar da yolladı.” (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 50), Hintli filozof Swamı Ramdas: “Peygambere Tanrı&#8217;nın gönderdiği bu vahiy kesinlikle evrenseldir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 16), Alman oryantalist Eduard Sachau: &#8220;Allah&#8217;ın mesajları sadece Araplarla sınırlı olmayıp bütün insanlık için geçerlidir.  Hz. Muhammed muhakkak O&#8217;nun elçisi olarak ‘bütün insanları’ itaate çağırmakla görevlendirilmişti.&#8221; (Eduard Sachau, Uber den zweiten Chalifen Omar, s. 293) sözleri ile ilan etmektedirler. Ayrıca Peygamberimiz sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olsaydı Bizans, Sasani, Mısır, Habeşistan hükümdarlarına neden İslam davet mektupları gönderilsin ve görevinin sınırlarını aşıp tebliğ görevinin dışına çıksın? Aksine, &#8220;İslam evrenseldir ve Hz. Muhammed Hicret&#8217;in 7. yılında, dünyanın belli başlı devlet başkanlarına mektuplar göndermiştir.&#8221; (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 70) “Gelen bu peygamber hiçbir kavmin sözcülüğünü yapmıyor, hiçbir milletin hakimiyeti adına bir şey söylemiyor, ‘tüm insanlığın kurtuluşu’ için ‘evrensel bir mesaj’ sunuyordu.” (Kerim Aytekin, Misyonerlere kanmayın, s. 42) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16328" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/247082598_1223441784802424_51332.jpg" alt="" width="332" height="318" /> Davet mektuplarının gönderildiği ülkeler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler daha sonra da, “İlk başlarda Mekke&#8217;deki ayetlerde &#8216;Ey iman edenler&#8217; ibaresi varken, daha sonra yerine &#8216;Ey insanlar&#8217; sözü kullanılmaya başlandı, bu da Muhammed’in zamanla hedefini büyüttüğü anlamına gelir” şeklinde yorumlar yaparlar. Halbuki bu iddiaların da aksine, &#8216;Ey iman edenler&#8217; ifadesi de, &#8216;Ey insanlar&#8217; ibaresi de Medeni/Medinede inen surelerde de geçmektedir. Ayrıca Mekki/Mekke’de inen surelerde de cihanşümul, evrensel davet mesajları vardır. Mesela Tekvir suresindeki &#8220;Kur’an âlemler için bir öğüttür, âlemlerin Rabbi Allah&#8217;tır.&#8221; (Tekvir, 27-29) ayeti buna örnek verilebilir. (Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 210) Ayrıca “Mekki bir sure olan Enbiya suresi 107. Ayette, &#8220;Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.&#8221; Yine Mekki bir sure olan Sebe suresinin 28. ayette de, &#8220;Biz, seni bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.&#8221; buyurulmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine Maide suresi 15. ayette, &#8220;Ey ehli kitap, elçimiz size geldi.&#8221; buyrularak onlara da peygamber olarak gönderildiği açıkça ilan edilir. (Maşallah Turan, Batılı iki müsteşrik W. Montgomery Watt ve Rudi Paret&#8217;in İslam&#8217;ı algılama biçimlerinin kritiği, s. 32) Saf suresi 9. ayette, &#8220;O Allah ki, Rasulü&#8217;nü hidayet ve hak dinle, o dini, her dinden üstün kılmak için göndermiştir, müşrikler istemese de.&#8221; ifadeleri geçmektedir. Ayette geçen &#8220;Hak din&#8221; ifadesinden kastedilen, İslam&#8217;dır: “Allah katında din İslam&#8217;dır.” (Ali İmran, 19) ‘Diğer her din’den kastedilen ise, başta muharref/bozulmuş olan Yahudilik ve Hristiyanlık olmak üzere tüm ilahi ve beşeri dinlerdir. Üstünlüğün kapsamı hem dünya, hem de tüm ‘âlemler’dir. Dolayısı ile bütün insanlığın İslam davetinin muhatabı olduğu açıkça görülmektedir. Hz. Muhammed&#8217;in Bilal&#8217;e, &#8216;Habeşin ilk meyvesi’, Süheyb’e, &#8216;Rum&#8217;un ilk meyvesi&#8217; demesi de bu vizyonun göstergesidir. “Selman İran asıllı ilk Müslüman idi. İslam&#8217;ın Araplarla sınırlı olmadığını, Hz. Muhammed faaliyetleri ile açık ve net olarak göstermiştir. Daha sonra da bütün topluluklara İslam&#8217;ın anlatılması için elçiler gönderilmiştir.” (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 52) O nedenle de dünyanın dört bir tarafında 1400 senedir her milletten insana tebliğ yapılmaya devam edilmekte ve her toplumdan insanlar da yüzlerce yıldır bu davete akın akın icabet etmektedir. Bu konuda, ‘İslam’ın Dünyada Yayılışı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an, insanların sorunlarını çözen öneriler ileri sürdüğü için evrenseldir. Kur’an&#8217;ın ilk muhatapları cahiliye Araplarıdır. Fakat onların sorunları bugün dahi bütün dünyanın içine düştüğü sorunlardır: Şirk, kibir, içki, faiz, zina, hırsızlık, gıybet, iyiliksizlik, adaletsizlik, yardımlaşmama gibi.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 73, 144) “Ateistlerin neredeyse baş tacı ettikleri komünizm, sosyalizm ve anarşizm gibi ideolojilerin ilk metinleri belli bir dilde üretilmiştir. Karl Max&#8217;ın İngilizce yazması, bu ideolojinin Rusya&#8217;da kabul edilmesine engel teşkil etmemiştir. Hz. Muhammed, Mekke Panayır yerine gelen her milletten insana İslam&#8217;ı duyurmayı görev bilmiştir. Medine döneminde ise İranlı, Rum, Habeşli her ırktan ve her renkten Müslüman olanlar vardı. Ayrıca, Bizans, İran, Mısır gibi  dönemin en güçlü devlet adamlarına yazdığı davet mektupları vardı.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 114, 115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İnsanlığın ilk yerleşim yeri Mezopotamya ve Maveraünnehir bölgesidir. Peygamberler sadece Ortadoğu&#8217;dan çıkmamıştır. Ama insanlık, orada başlamış, eski medeniyetler orada kurulmuştur.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 46, 49) “Ortadoğu medeniyetlerin beşiğidir.” (Hamid Cengiz, Ateist ve deistlerin modern sorularına cevaplar, s. 94) Hadis kaynaklarında zaten, 124.000 veya 224.000 peygamber gönderildiği açıkça ifade edilir. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, V/265-66; İbn Hibban, Sahih, II/77) “Kur&#8217;an, ilk muhatapların hiç tanımadığı, bilmediği uzak diyardaki peygamberlerden söz etseydi muhataplar açısından verilen bilgilerin doğruluğunu test etme imkanı da olmayacaktı.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 145) “Kıssaların amacı peygamber listesi vermek değildir. Ana hedef, eğitimin unsuru olan mesajlardır. Amaç eğitimse, muhatapların tanıdığı ve bildiği coğrafyalardan örnekler getirmek daha doğal değil midir?” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 129) Nuh tufanı benzeri anlatılar ABD&#8217;de, Norveç ve Türk efsanelerinde bulunmaktadır. Bu da Hz. Adem&#8217;den itibaren İslam&#8217;ın gönderildiğinin delilidir.” (Meriç, Muhtelif-1, s. 133-135) Bu konunun daha kapsamlı anlaşılması için ayrıca, İslam&#8217;ın Peygamberimizle başlamadığını hatırlatalım. Bu konuda, &#8220;İslam tüm dinlerin özüdür.&#8221; başlıklı yazımıza bakılabilir. Yine Kur’an&#8217;a göre Musa da (A’raf, 104, Yunus, 90), Nuh da (Yunus, 72), İbrahim de Yakup da (Bakara, 120-132), Yusuf da (Yusuf, 38-40, 101), İsa da (Ali İmran, 51-52) Müslümandır. İslam ise tümünü kapsayan (Ali İmran, 84, Bakara, 137) tek ilahi dindir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Haman kimdir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haman ismi Kitab-ı Mukaddes’te, Hz. Musa’dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak (Kitabı mukaddes, Ester, Bap, 3:10) geçmektedir. Kur’an’da ise Hz Musa döneminde adından bahsedilir. Kur’an’ı Peygamberimizin Tevrat ve İncil’den alıntılayarak yazdığını iddia eden oryantalistler, Hz. Muhammed’in bu kitaplarda anlatılan bazı konuların Kur’an’a yanlış aktardığını ileri sürmektedir. Önce bilimsel bulgulara bakalım ve sonra Kur’an ile Kitab-ı Mukaddes’teki bilgileri bu bilimsel gerçeklik ışığında karşılaştıralım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">200 yıl öncesine kadar Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. MS. 2. ve MS. 3. yüzyılda Hristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu, yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve zamanla da sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS. 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutulmuş ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmamıştır. Ta ki, bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine kadar. Eski Mısır hiyeroglifi, 1799 yılında ‘Rosetta Stone’ adı verilen MÖ. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözülmüştür. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, Demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki Eski Mısır yazısı çözülmeye başlanılmış, tabletin tüm çözümü, Jean-Francoise Champollion adlı bir Fransız tarafından gerçekleştirilmiştir. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış ve eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında birçok şey öğrenilmiştir. (tr.wikipedia.org/wiki/Rosetta_Taşı) Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye de erişilmiştir: “Haman” ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında geçmektedir. Viyana’daki Hof Müzesi’nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz edilmektedir. Aynı yazıtta Haman’ın Firavun’a olan yakınlığı da vurgulanmaktadır. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichsche Buchhandlung) Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan, “Yeni Krallıktaki Kişiler” sözlüğünde ise Haman’dan “Taş ocaklarında çalışanların başı” olarak bahsedilmektedir. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band I,1935, Band II, 1952) Gerçekten de ortaya çıkan sonuç müthiş bir gerçeği ifade etmektedir. Haman, Kur’an’a karşı çıkanların iddialarının aksine, aynen Kur’an’da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır’da yaşayan ve Kur’an’da bahsedildiği gibi Firavuna yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişidir. Nitekim Kur’an’da, Firavunun kule yapma işini Haman’dan istemesini aktaran ayet de bu arkeolojik bulguyla tam bir uyum içindedir: “Firavun, ‘Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum. Ey Haman! Haydi, benim için tuğla fırınını yak, bana bir kule yap. Belki oradan Musa’nın tanrısını görürüm; ama kesinlikle onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum’ dedi.” (Kasas, 38) Sonuçta, Eski Mısır yazıtlarında Haman’ın adının bulunması Kur’an aleyhinde birtakım zorlama iddia dile getirenlerin iddiasını boşa çıkarmakla kalmayıp, Kur’an’ın gerçekten Allah katından olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Zira Kur’an, Peygamber devrinde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgiyi mucizevi şeklinde bize aktarmaktadır! Kitabı Mukaddes’te geçen Haman bölümü birçok batılı araştırmacı (Prof. Albert A. List, Lewis paton, Carey Moore gibi) tarafından, ‘kurgu, hatta abartılı komedi içerikli hikaye-masal’ şeklinde de nitelendirilmektedir. Kur’an’da geçen Haman karakteri ise eski ahitteki senaryodan ‘çok farklı’ özellikler göstermektedir. Kitabı Mukaddes’teki Haman karakteri ile ancak isim benzerliğinden bahsedilebilir. Çünkü iki karakter arasında ‘hem zaman hem mekan farklılığı’ bulunmaktadır. Oxford üniversitesi öğretim üyesi Adam Silverstein (&#8220;Haman’s Transition From Jāhiliyya To Islam&#8221;, Jerusalem Studies In Arabic And Islam, 2008 (published 2009), Volume 34, pp. 285-308) Ahitteki Haman ile Kur’an’daki Haman arasında üç fark olduğunu belirtir ve aradaki ‘zaman-mekan (Ahitte İran’dan bahsedilmektedir!) farkı, karakterlerin özellikleri ve anlatılan konuların farklılığı’ üzerinde geniş açıklamalar yapar! Tüm bu farklılıklar, K. Mukaddes’in Kur’an’a kaynaklık yapamayacağının da delilleridir. (A. H. Jones, &#8220;Hāmān&#8221;, in J. D. McAuliffe (Ed.), Encyclopaedia Of The Qur&#8217;an, 2002, Volume II, op. cit<em>.</em> p. 399)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: Haman adının Mısır yazıtlarında h-m-n-h  kökeni ile geçtiğini ve haman ile yazıtlardaki hmnh’nin aynı şey olmadığını ileri süren bir görüş de vardır. Bu iddiada bulunan ateist bir arkadaş, hemen sonra haman kelimesinin Humajun  kelimesinden türediği de ileri sürmüştür. Yani, Güya Kur’an’a cevap verdiğini iddia eden bu ateist, hmnh kökeni ile haman aynı değil derken, haman kelimesinin kökenini ‘humajun’ olarak göstermektedir ki, isimlerin diller arasındaki geçiş sürecindeki değişimini ilk önce kabul etmeyen bu arkadaş sonra kendi iddiasına delil olarak bu değişimi kabul ederek İslam’a saldırmaya çalışarak da çelişkiye düşmektedir. Daha detaylı bilgi için şu kaynağa bakılabilir: islamic-awareness.org/Quran/Contrad/External/haman.html</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin ilginci, farklılıklardan haberdar olanların bu defa konuyu Muhammed yanlış anlamışa getirip, yine hata aramaya devam etmeleridir! “Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler.” (A’raf, 179) &#8220;Varacakları yer Cehennemdir. Orası ne kötü bir yerleşim yeridir.&#8221; (Sad, 56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Firavun boğuldu mu boğulmadı mı? </strong><strong>“Derken Firavun, Musa&#8217;yı ve İsrailoğullarını Mısır&#8217;dan sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.” </strong><strong>(İsra, 103)</strong><strong>; “Nihayet bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğduk.” </strong><strong>(Zuhruf, 55) </strong><strong>Ayetler Firavunun boğulduğunu ifade ederken, Yunus 92. ayet: “Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler.” diyerek boğulmadığını belirtir, bu çelişki değil midir?</strong>  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Firavun boğulduktan sonra bedeni ibret olması için sahile atılmıştır, denizde çürütülmemiştir. Nitekim, Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunmuştur. (Celal Ediz, Üç Bin Yıllık Mucize”, Gerçeğe Doğru<em> 2</em>, s. 1-4) Firavunun boğulması hakkında A’raf,  135-136. ayet tefsirlerine (ve Ömer Faruk Harman, Firavun, DİA, XIII/118-121) bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nuh&#8217;un tüm Oğulları gemiye bindi mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.” (Enbiya, 76) “Oğlu dedi ki; &#8220;Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım&#8221;. Nuh da &#8220;Bugün Allah&#8217;ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah&#8217;ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.&#8221; dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.” (Hud 43) İlk ayet ailesi kurtuldu derken, ikinci ayette oğlunun boğulduğu açıkça ifade edilmektedir. Peki, bu bir çelişki midir? Tabii ki hayır! Aynı konudaki tüm ayetleri bir arada okursak sorun kendiliğinden çözülmektedir. İnanmayan oğlu aileden kabul edilmemektedir:  “Allah: &#8220;Ey Nuh! O kesinlikle senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.” (Hud, 46) Zaten, “yakınlarından maksat, kendisine inananlardır.” (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/692, Hud, 36) Görüldüğü gibi, Allah’u Teâla Nuh&#8217;un o oğlunu Enbiya 76. ayette geçen ailesinden bir fert kategorisine koymamış ama inananları ise (Hud, 36) ailesinden saymıştır. “İnananlar kardeştir.” (Hucurat, 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah&#8217;ın oğlu olabilir mi olamaz mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, elbette yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. Ama o bundan münezzehtir. O, tek ve kahredici olan Allah&#8217;tır.” (Zümer, 4) “Gökleri ve yeri yoktan var eden O&#8217;dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O&#8217;dur. Ve O, her şeyi bilendir.” (En’am, 101) Münezzeh: Uzak, temiz demektir. Ayrıca ayetin sonunda, “O Allah tektir” denilerek yine oğlu olamayacağının altı çizilmekte sonrada ‘Kahhar’ sıfatına atıfta bulunulup, bu tür iddialarda bulunacaklara nasıl bir sıfatla kendini göstereceğini Yüce Allah haber vermektedir. Zaten ayetlerden ‘oğlu olabilir’ sonucu asla çıkarılamaz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Her şey çift mi yaratılmıştır? </strong><strong>Zariat 49. ve Yasin 36. ayetlerde bütün hayvanlar çift yaratılmıştır deniliyor fakat cifti olmadan bölünerek üreyen birçok canlı vardır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetlerde ‘çift’ diye tercüme edilen kelime Kur’an’da ‘zevc’ sözcüğü ile ifade edilir. Türkçede bile karı- koca için zevce yani ‘eş’ kelimesi kullanılmaktadır. Yani zevc, ‘bir şeyin zıttı ile beraber olması, çift olması’ demektir. Her şey çifttir. Siyah beyaz, artı eksi, gece gündüz, kadın erkek, beden ruh, dünya ahiret… Zaten müfessirler de (Kur’an’ı açıklayanlar da)  “Her şeyden çift çift yaratma”yı açıklarken, daha çok “gece-gündüz, erkek-dişi, yer-gök, insan-cin, iman-küfür, ay-güneş” gibi karşıtları ile olan birliktelikleri örnek vermektedir. (Taberi, VVXII/8-9; Elmalılı Tefsiri, XI/4543-4544) “Kara-deniz, gece-gündüz birer ‘çift’ hükmündedir.” (Zemahşeri, Keşşaf, s. 1054) Bu gerçeği, sonradan Müslüman olan Doktor Maurice Bucaille şöyle ifade etmektedir: &#8220;Zevc (çoğulu, ezvac) kelimesi, karı koca için olduğu gibi ayakkabılar için de kullanılır.&#8221; (Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 304) “Tabatabai, birbirlerine mukabil çiftlerden her birisi diğerini tamamlamaktadır.” (Tabatabai, Mizan, XVIII/386) derken de bu gerçeğe işaret etmektedir. Görüldüğü gibi zevc kelimesinden maksat ‘diğeri, karşıtı, zıttı, kendini tamamlayanı’ demektir. &#8220;Yüce Allah evreni zıtlıklar ahengi içinde yaratmıştır.&#8221;  (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 44) “Eğer melekler yaratılmamış olsaydı, zıt çiftler halinde yaratılma kanunu bozulmuş olurdu. Varlıklar ancak zıtları olduğunda bilinebilir. Eğer çirkinlik ve kusurluk yaratılmamış olsaydı, güzellik ve kusursuzluk bilinemezdi. Hastalık olmasaydı, sağlığın ne derece önemli olduğu takdir edilemezdi. Bu sebeple Allah varlıkları çiftler halinde yaratmıştır. Varlıklar, zıtları ile bilinirler. Kafamızda sıcak diye bir kavram olmasa, soğuk da bilinemez.” (Prof. Doktor Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 82, 199, 267) Fizikçi Paul Dirac: &#8220;Her bir elektronun aynı kütle değeri fakat ‘karşıt yükte bir ikizinin’ olduğu anlaşılmıştır.&#8221; (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 289) derken de, yine aynı gerçeğin altını çizmektedir! Evet, sadece canlı değil, cansızlar da çift yaratılmıştır. Evrende canlı-cansız her şey, elektron, nötron ve protonlardan meydana gelmektedir. Bu üç unsurun da eşleri vardır ki, bunlar anti elektron, anti nötron, anti protondur. Buna göre her şey çifttir, ikili sisteme sahiptir. Bir zamanlar okullarda atomu tanımlarken “Bölünemeyen en küçük yapı birimi.” şeklinde tarif edilirdi. Zaten atom Yunancada &#8220;bölünemez&#8221; anlamına gelen &#8220;atomos&#8221;tan türemiştir. Paul Dirac adlı bilim adamı atom parçacıklarının da çift yaratıldığını yani elektron karşısında pozitronun bulunduğunu tespit edip “Parite Kanunu”nu keşfetmiş (Hubert Reeves, İlk Saniye, s. 29-43; Murray Gell-Mann, Quark and the Jaguar, s. 177-198) ve bu sayede Nobel Ödülü kazanmıştır. Halbuki 1928 yılında ‘elektronun artı yüklü bir eşinin var olması gerektiğini’ söylediği zaman bilim adamlarınca alaya alınmıştı. Yani artık sadece madde değil, ‘antimadde’den de bahsedilmekte, atom ve atom altı parçacıkların hepsinin karşıtının varlığından bahsedilmektedir. Eşeyli üremede ise, aynı türe ait iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici sitoplazmik köprü oluştururlar. Bu köprü aracılığıyla DNA molekülü, tamamen veya kısmen bir bakteriden diğer bakteriye aktarılır. Bu gen aktarımı olayına &#8220;konjugasyon&#8221; denir. Konjugasyon olayı ile yeni özelliklere sahip ve ortam şartlarına uyum sağlamış dayanıklı bakteriler oluşur. Eşeyli üremede gen aktarımında bulunan bakteri erkek, geni alan ise dişi olarak kabul edilir. Olay tamamlandığı zaman bakteriler arasında kurulmuş olan sitoplazmik köprü erir. Salyangozun üremesi için de çift olması gereklidir<em>.</em> “Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir.” (Su Ürün. Müh. M. Suat İnan, Salyangoz biyolojisi ve yetiştirme teknikleri, s. 3) “Çiftleşme zamanında bir salyangoz dişi görevi görürken diğeri erkek görevi görür.” (evrimagaci.org, 11 Tem 2018; Salyangozlar nasıl ürer? Sabah, 31.10.2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Maymunlara dönün ne demek? </strong><strong>Bakara, 65; Maide, 60 ve A’raf,  166. ayetlerde insanlar ceza olarak maymuna dönüştürülüyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Teşbih/benzetme sanatı Kur’an’ın indiği dönemde sözlü sanatın geliştiği Araplar arasında çok yaygın olarak kullanılan bir üslup tarzı idi. “Araplar belağat konusunda çok ileri gitmişlerdi. Panayırlarda, şairler şiir yarışması yaparlardı.” (Profesör Süleyman Ateş, İslam&#8217;a itirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den cevaplar, s. 163) Müberred, ‘el-Kamil’  adlı eserinde: “Şayet bir kimse, ‘Araplar sözlerinde ekseriyetle teşbih  kullanır’ derse, bu söz doğrudur.” derken, İbni  Abbas: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi  bir yeri size kapalı gelirse, şiire (şiirde kullanılan sanat türlerine) müracaat ediniz. Zira şiir, Arapların divanıdır.&#8221; diye açıklamada bulunmaktadır. Suyuti, “Mecaz gibi, kinayenin varlığı da alimlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüştür.” (Suyuti, İtkan, II/789) derken Cahiz, el-Beyan ve’t-tebyin’de ve İbn Kuteybe, Teʾvilü Müşkili’l-Ḳur’an’da ‘Kur’an ayetlerinin mecazi anlamlarından’ bahsetmektedirler. (Nasr Hamid Ebû Zeyd, el-İtticahü’l-ʿaḳli fi’t-tefsir, s. 93; İbrahim Ukayli, Tekamülü’l-menheci’l-maʿrifîʿinde İbn Teymiyye, s. 129; Hulusi Kılıç, “Belagat”, DİA, V/381) Kur’an ayetlerinin çoğunluğu hakikat tarzında ifade edilmişken bazı yerlerde ise mecaz ifadeler kullanılmıştır. (Zerkeşi, Burhan, II/255-299; Suyuti, İtkan, s. 494) Bu konuyu örnekleriyle ‘Kur’an’da teşbih’ adlı yazımızda ele aldığımızı belirtip sorumuza geçelim. Mücahid, İsrailoğullarının gerçekten maymun olmayıp sadece kalplerinin değiştirildiğini söylemektedir. Bu yoruma delil olarak da Cuma, 5. ayeti (Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın ayetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz) getirmiştir. (Mücahid, Tefsir, s. 205; Taberi, I/332; Prof İsmail Çalışkan, Hakikat ve Mecazın Belirleyicisi Müfessirdir, İslami ilimler dergisi, yıl 8, cilt 8, sayı 1, bahar 2013, s. 145) Zaten Türkçede bile, ‘Hevesi, zevki, kararı sık sık ve çabucak geçen kararsız kimse’ anlamında, “maymun iştahlı” deyimi kullanılmakta değil midir? Gazeteci Ertuğrul Özkök’ün bir yazısının başlığı da, ‘Ben bir domuzum’ şeklindedir. (Hürriyet, 12.4.2012) Aynı yazısında Özkök, “Hürriyet İnsan Kaynakları, bundan istifade ederek, çalışanların “Çin burçlarına” göre bir de “karakter analizini” çıkarttırmış. Çin takvimine göre 22 Ocak 1947 ile 9 Şubat 1948 arasında doğanların burcu “domuzmuş”. ‘Karakter tahlili’ni sıraladığı yazısını Özkök şöyle bitirir: Bugüne kadar kendimi “bonobo maymunu” sanıyordum, meğer bir domuzmuşum.” Biz yine de sayın Özkök’e yazılarını yazarken daha dikkatli olmasını tavsiye edelim çünkü yazısını ciddiye alan ateistler çıkabilir! Benzer şekilde 1961 darbe anayasasını hazırlayanlardan hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da anılarında, &#8220;kimi insanların köpekleşmekten kurtulamadığını&#8221; yazmaktadır. (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların izinde, s. 251) Acaba ateist kesim sözleri nasıl değerlendirecektir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca ayette bir karakter analizi yapılmakta ve dünyevileşip ahireti unutan Yahudilerin ‘maymunlaşan karakterine’ dikkat çekilmektedir. Zaten TDK da ‘Domuz’ kelimesine mecazen, ‘Hain, aksi, ters, inatçı, hınzır kimse’ anlamlarını vermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ahzab 53. ayet</strong><strong>te Muhammed, eve gelen misafirlerini Allah&#8217;ın sözleriyle kovuyor. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kovmuyor, “misafirlere misafirlik adabını öğretiyor.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 95) Ayet, evlere izinsiz girmemeyi tavsiye etmekte, oturma, konuşma, misafirlik adabından bahsetmektedir. Bunlar görgü kurallarıdır. Bu kural sadece Efendimizin evi değil, tüm evler için geçerlidir. Cahiliye dönemi bu kurallardan habersiz olan insanlar, her konuda olduğu gibi bu konuda da, Efendimiz vasıtası ile hem zihnen hem pratikte eğitilmiştir. Zaten aynı surenin 21. ayeti bize Efendimizin bizim için &#8220;güzel bir örnek &#8221; olduğundan bahsetmektedir. O, kendi yaşantısı ile bize örneklik teşkil etmektedir ve bu onun ilahi görevlerinden sadece biridir. Ayrıca bizzat Efendimiz bu kurallara zaten uymakta, izin almadan ve selam vermeden başka evlere girmemekte, izin gelmezse geri dönüp gitmektedir. (Zadu’l-Me‘ad, II/381; Rıyazu’s-salihin, 872)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İsrailliler üstün müdür? </strong><strong>Casiye 16, Bakara 47,122. ayetlerde İsraillilerin dünyaya üstün kılındığı anlatılıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Casiye 16. ayet zaten üstün olma nedenlerini de açıklamaktadır: “Biz, şüphesiz İsrailoğulları’na da ‘kitap, hüküm ve peygamberlik’ verdik, kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık.” Bakara suresinde de, ilahi dinin gönderilmesi bir nimet olarak nitelendirilmektedir. Yani israiloğullarına verilen üstünlük, onlara gönderilen ‘ilahi vahiyden, manevi sorumluluk’tan kaynaklanmaktadır. Hak din onlara gönderilmiş, onu tebliğ edip yayarak, maddi ve manevi üstünlüklerini koruyacaklarına zamanla ilahi dini bozmuşlar, azgınlık göstermişler ve dolayısıyla üstünlüklerini de kaybetmişlerdir. Günümüzde de ilahi mesaja uyanlar, onu yaşayanlar üstün olarak ilan edilmiştir. “Sizin en üstün olanınız, takvada en ileri olandır.” (Hucurat, 13) “Eğer inanıyorsanız en üstün olan, sizlersiniz.” (Ali İmran, 139) Zaten artık Yahudiler, ‘Allah&#8217;ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri, isyan edip haddi aşmaları, anlaşmaları bozmaları’ (Bakara, 100; Ali İmran, 112) ve “Allah’ın eli bağlanmış!” demeleri” üzerine ‘lanetlenmişlerdir.’ (Maide, 64) İlahi kural günümüzde de aynen devam etmektedir: “Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.” (Bakara, 85) Kısaca, İslam’da ne üstün ırk vardır ne de ırkçı bir yaklaşım söz konusudur. Prensipler bellidir. Uyan üstün olur, hem dün hem bugün hem de yarın!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ahzab 50-52. </strong><strong>ayetlerde hemen hemen bütün kadınlar Muhammed’e helal kılınıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin evlilik hayatına baktığımız zaman bu yorumun hayata geçmiş olduğunu görüyor muyuz? Asla hayır! Pratikte uygulama safhasına geçirmeyeceği ayeti neden Kur’an&#8217;a yazsın (!) o zaman? Demek ki ateistlerin ayetten anlamak istediği ile ayetin vermek istediği mesaj aynı değildir! Peki, gerçek nedir? Ayetin ilk bölümü sadece Efendimize değil, tüm inananlara hitap etmektedir yani ilk bölüm zaten özel değil genel hüküm bildirmektedir. Ayet önce mehrini vererek evlenilebilecek olan kadınlardan bahseder, bu genele hitaptır. Sonra ise Efendimize özel olan duruma geçilir: Ayetin ikinci bölümde Efendimizle mehirsiz evlenmeyi kabul edenlerden bahsedilir ki, bu da zaten ayette açıkça ifade edilmektedir: Kendini, mehir almadan Efendimize hibe eden yani karşılık beklemeden, mehri almadan Efendimizle evlenmek isteyenlerden bahsedilir ki, mehirsiz evlilik sadece peygamberimize özeldir ve bu da karşılıklı rızaya bağlıdır. Kısaca ayetin ilk bölümü genel, ikinci bölümü ise Efendimize özel durumu açıklar. 52. ayette de  ateist  iddianın aksine “Bundan sonra artık başka kadınlar sana helal olmaz” denilmektedir ki, aslında ateistlerin Kur’an’da var dedikleri çelişki kendi iddialarında bulunmaktadır: Kur’an’ı kendi yazdı ise neden kendini sınırlasın, tüm kadınları kendine helal kıldı ise neden evlenmedi? Ayetin ikinci kısmı Efendimize özel olsa da oradan da genele ait bir hüküm çıkarılabilmektedir: Mehirsiz evlilik yapılamaz! ‘Kur’an’da Efendimize özel ayet var mı?’ sorusu da,  &#8216;Ateistlere cevap&#8217; adlı yazımızda ele alınıp ayrıca cevaplanmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir yandan: &#8220;İyilik ve fenalık bir değildir. Sen fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost olduğunu görürsün.&#8221; (Fussilet, 34) seklindeki hükümler, diğer yandan bunlara ters düsen: &#8220;Ey inananlar. Size kısas farz kılındı. Ey akil sahipleri kısas’ta sizin için hayat vardır.&#8221; (Bakara 178-179) Ya da, “Bir kötülüğün karşılığı, ayni şekilde bir kötülüktür.” (Şura, 40) seklindeki hükümler bulunur Kur’an&#8217;da. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetler Müslümanların önüne iki şık sunmakta ve ‘fetva ile takva’ arasında tercih yapabileceklerini bildirmektedir. Her Müslüman fetvalara göre yaşamalıdır ki, bunun içinde ‘kısas’ta vardır. Ama olaylara takva boyutu ile bakar, af edici olur, bağışlarsa ecrini, mükafatını Allah katında kat be kat görür ki, bu da İslam’ı yaşamada ileri derecede olanların tercih edebileceği ikinci bir yoldur. Ama ne fetva ve ne de takva boyutu İslam’a aykırı değildir ve ne de bu ikisi birbiri ile çelişir. Sadece İslam’ı yaşamada takva daha ileri bir aşamadır. Kısas’tan amaç adalettir. Ama sevap için affetmek de İslam ruhuna uygun bir davranış biçimidir. Örneğin bir insan haksız yere öldürülse, şeriata göre yakınlarına üç şık sunulur: Ya ‘devlet’ katili idam eder ya kan bedeli karşılığı para alınıp katil af edilir ya da işin takva boyutu gündeme gelir, o zaman da Allah rızası için katil karşılıksız af edilebilir. Her üç şıktan hangisini tercih ederse etsin, sonunda maktulün ailesi tercihte bulunduğu için, kan davası başta, toplumsal sorunlar da ortadan kalkar. Görüldüğü gibi ortada çelişki değil, mana âleminde bir yolculuk söz konusudur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hristiyanlar cennete girebilecek mi? </strong><strong>Bakara 62. ayette Yahudi ve Hristiyanların cennete girebileceğinden bahsediyor, fakat Ali İmran 19, 85, 113; Maide, 69; Hac, 17; Bakara, 136. ayetlerinde ise hak dinin İslam olduğundan bahsediyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide 69. ayet, Bakara 62. ayet ile aynı içeriğe sahiptir. Bozulmamış, asli unsurlarını muhafaza eden her din mensubu cennete girecektir! Yani İslam öncesi yaşayan veya İslam’dan habersiz olanlardan ‘Allah’a, ahirete inanıp iyi iş yapanlar’ cennete gireceklerdir. Yoksa geri kalanlar için Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce, İsa’nın dini ve İslam üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse o da helak olmuştur.” (Taberi, I/253-257) Yani, tahrif edilip bozulan, İsa figürlü heykellerle puthaneye döndürülen günümüz  kiliselerine giden Hristiyanlar ve ırkçı zalim siyonist Yahudiler kendi tercihleri sebebi ile cennete gidemeyeceklerdir. Günümüzde hak din sadece İslam’dır. Hristiyanlık ve Yahudilik asli/ana/esas özelliklerini kaybedip bozulmuştur. Tek ilaha çağırıp, putları reddeden din ise sadece İslam’dır: Beyyine, 6; Nisa, 150-151; Maide, 17; Tevbe, 30-31; Bakara, 116; Bakara, 105; Bakara, 89. ayetlere bakılabilir. İngiliz oryantalist Arthur John Arberry bakın bu konuda ne demektedir: “Kur’an, Bizans ve Roma medeniyetlerinin tamamen göçmüş olduğu, Musevilik ve Hristiyanlığın bozulmuş inançlara sahip göründükleri bir devirde vahyedilmiştir. O Kur’an daima gerçek olan, çökmeyecek bir altın çağ açacaktır.” (A. J. Arberry,  The Holly Koran, s. 30) “Şüphesiz, Allah katında tek din, İslam&#8217;dır.” (Ali İmran, 19) “Kim, İslam&#8217;dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali İmran, 85) “Bugün size dininizi olgunlaştırdım ve size nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslam&#8217;ı seçtim.” (Maide, 3)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hz. İbrahim’in babası Azer mi Tareh mi? </strong><strong>Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu, Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmut gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğü” iddia edilmektedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Muhammed’in Kur’an’ı kendisinin yazdığı ve yazarken de Tevrat ve İncil’den faydalandığı iddiası, oryantalistlerin temel argümanlarındandır. Bu konuyu ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazıda detaylı şekilde ele alıp cevapladığımızı hatırlatıp soruya geçelim. İçerisinde “Hani İbrahim babası Azer&#8217;e, &#8220;Sen putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum&#8221; demişti.” (En’am, 74) ayetleri de bulunan En’am suresi, Mekki bir suredir yani Mekke’de nazil olmuştur. Mekke’de ise Yahudi yoktur. (Doç. Dr.İsmail Hakkı Atçeken, Bazı oryantalistlere göre asr-ı saadet’te Yahudiler, İstem, Yıl:2, Sayı:4, 2004, s. 106, 108) Yani Yahudilerden bilgi edinme gibi bir durum asla söz konusu değildir. İkinci olarak, Medine’de mevcut bulunan Hayber, Beni Kurayza, Beni Nadir gibi Yahudi kabilelerinden neden hiç bir Yahudi itirazda bulunup, “Sen şunları bizim kitaptan aldın ama yanlış almışsın” dememiştir? Çünkü bu kabilelerin hepsi İslam’a düşmandı ve Müslümanlarla savaşmışlardı. Kaynaklar onların birçok itirazlarını bizlere haber veriyor ama bu yönde hiç bir itiraza rast gelinmiyor! Aksine İslam’a giren birçok Yahudi âlimi de bulunmaktadır. Mesela, bunlardan en ünlüsü olan Abdullah b. Selam (Buhari, II/335; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, III/108; İshak, Siretü’n-Nebeviyye, I/516-517) ve Uhud Savaşında hem de Yahudilerce hiçbir işin yapılmaması dini bir zorunluluk olan Cumartesi günü Müslüman saflarında savaşıp şehit olan Yahudi âlim Muhayrık (TDVİA, VVVI/22), Yahudi asıllı bilgin iken Müslüman olup ‘İfhamu’l-Yehûd’ adlı Yahudiliğe reddiye yazan Samuel bin Yahya el-Mağribi (Fatıma Betül Taş, Dini Araştırmalar, Temmuz-Aralık 2015, Cilt: 18, Sayı: 47, s. 243- 269) gibi ünlü alimler ve günümüzde de Müslüman olan Haham <em>Aaron Kohen </em><em>(Hürriyet, 4.11.2008)</em><em>, </em> Haham Yusuf Hattab (Milli gazete, 8 Ocak 2012) Dr. Uri Davis (Dünya Bülteni, 10.08.2009), ailesi ile Müslüman olan Yahudi Haham Mort (Yeni Akit,28.12.2021) örnek olarak sayılabilir. Ayrıca Kur’an Tevrat’tan alıntı ile yazılsa idi, İbrahim’in babasının adının Azer olarak değil, Terah olarak Kur’an’da geçmesi gerekirdi. Halbuki Kur’an, Tevrat ve İncil’deki yanlışları reddedip düzeltmiş, eksikleri ise tamamlamıştır. Peki, Azer ismi nereden gelmektedir? Bazı İslam âlimleri, Bakara, 133. ayette Arapça ‘baba’ anlamına gelen ‘Ebun’ kelimesinin ‘ata’ anlamında (ayette çoğulu olan âbâun: atalar kelimesi geçer) kullanıldığını, bu kelimenin amca anlamına da geldiğini (Tecri-i Sarih Tercümesi, IV/126) belirtip, Azer’in İbrahim’in babası değil amcası olduğu (İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye, III/289; Muhammed Seyyid Tantavi, Tefsiru’l-vasit li’l-Kur’ani’l-Kerim, V/108; Said Havva, el-Esas fi’t-Tefsir, III/1698) görüşünü ileri sürmüştür. Terah ve Azer’den birisinin ismi diğerinin de lakabı olması da muhtemeldir. (Muhammed b. Ömer Fahruddin er-Razi, ‘Ismetu’l-enbiya, VIII/31-32. Ayrıca; Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/126) İşin asıl ilginç tarafı da ateistlerin, muharref/bozulmuş İncil ve Tevrat&#8217;taki bilgileri doğru kabul ederek, onların bozulduğunu ileri süren Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki Tevrat’a ve İncil&#8217;e aykırı bilgilerden hareketle Kur&#8217;an&#8217;ı eleştirebilmeleridir. Ateist isen neden kaynağın Tevrat ve İncil, değilsen neden ateizmin arkasına saklanarak Kur’an’a saldırıyorsun?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’daki yeminler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist bir yazar, “İnandırmak için Kur’an’daki Tanrı&#8217;nın and içmeleri” başlıklı yazısına “Kur’an&#8217;ın Tanrı&#8217;sıyla Tevrat&#8217;ın Tanrı&#8217;sının birçok benzerlikleri vardır.” diyerek başlar. Aklınca Hz. Peygamberin, İslam’ı Yahudilerden aldığını ima etmeye çalışır. Halbuki Kur’an sürekli olarak, Tevrat’ın ve İncil’in Allah tarafından gönderildiğini fakat zamanla onların tahrif edildiğini bildirmektedir. Bu konuda” İslam tüm dinlerin özüdür.” adlı yazımıza bakılabilir. Kur’an Arapça indirilmiştir: “Her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik.” (İbrahim, 4) “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur&#8217;an olarak indirdik.” (Yusuf, 2) Dolayısıyla Kur’an’ı,  indirildiği dil ve edebiyatı dikkate alarak anlamaya çalışmak gerekir. Türkçe dil kuralları temel alınarak İngilizce veya Fransızca metinler anlaşılmayacağı gibi, Arapça bazı deyim veya dile özel kullanımlar da Türkçede tam anlamı ile hemen anlaşılamaz. Mesela, tercümesi yapılan eserlerin dilinin özelliklerini dikkate almayan bu tür kafa yapısına sahip olan taassup ehli (Mutaassıp) bir ateist, İngilizcede “çok yağan yağmuru” ifade için kullanılan, “It&#8217;s raining cats and dogs.” (Gökten kedi köpek yağıyor) ya da Fransızcadaki “il pleut des cordes” (Gökten ip yağıyor) cümlelerini okusa neler düşünürdü acaba? Gelelim konumuza. Seyyid Şerif Cürcani, ‘Kitabu’t-Tarifat’ adlı  eserinde yemini şöyle tarif eder: Lügatte, ‘kuvvet’ demektir. Şer’i ıstılahta (terim olarak) ise, “Allah’ın ismini söyleyerek veya alakalandırarak, haberin iki tarafından birisini kuvvetlendirmektir.” Yani ateistlerin iddia ettiği gibi “inandırmak için” değil anlamı ‘kuvvetlendirmek için’ Kur’an’da yemin kullanılır! Celaleddin es-Suyuti de “İtkan” isimli meşhur eserinde, “Kasem (yemin) ile maksat, haberin gerçekliğini ortaya koymak ve onu pekiştirmektir.” demekte ve “Sözün ‘büyüklüğünü, değerini’ göstermek için yeminin kullanıldığını” söylemektedir. (Suyuti, Itkan, II/250, 345) Nitekim Ebu’l-Kasım Kuşeyri de, “Muhakkak ki Allah kasemi, delilin mükemmel olduğuna işaret ve pekiştirme için ifade etmiştir.” demektedir. Kısaca, Arapça’da bir şeyin önemini, değerini bildirmek için onunla yemin yapılır. Bir şeyin iğrençliğini, adiliğini bildirmek için de beddua. Yoksa Allah istese hemen bir emir ile yok eder. (Bahaettin Sağlam, İsmail Acarkan, Turan Dursun ve Din, s. 162) Özellikle, “Arapça’da ‘edebi eserlerde’ yemin çok kullanılmıştır.” (Prof. Süleyman Ateş, Gerçek din Bu 1, s. 156) Kur’an da “Arap edebiyatının en yüksek üslubu ile inmiştir. Yemin de bu üslubun vazgeçilmez bir parçasıdır. Bundan dolayı, vurgulanması gereken bir konu, yeminle vurgulanarak anlatılmıştır. Özellikle de tevhit ve bu çerçevede olan konular yeminle vurgulanmıştır. (Ateş, s. 161) Yine, İslam’dan önce de Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Bunun detaylarını Johs Pedersen “İslam Ansiklopedisi”nde etraflıca izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, VI/374-378) Arapların öteden beri alıştıkları bu üslubu Kur’an-ı Kerim muhafaza etmiştir. (TDVİA, II/290) Yani Yüce Allah indirdiği ayetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle ‘pekiştirmiştir.’ Bunda garip görülecek bir taraf da yoktur. Kur’an’ın o anki muhatabı Arap dilini kullanan insanlardı ve hiç bir Arap müşriğin de aklına, &#8220;Allah, Kur’an da niye yemin ediyor?&#8221; diye sormak gelmemiştir. Çünkü bu üslup o dile göre çok normaldir. Yemin her zaman ‘pekiştirmek’ için değil, bazen de o şeyin ‘kıymetine işaret etmek ve değerini yüceltmek için de’ kullanmıştır. (Recep Azakar, Kur’an-ı Kerim’de yemin edilen zaman kavramları, s. 48, 52) Yemin, bir şeyin faziletli oluşuna ya da faydasına da işaret edebilir. “Tin” suresinde Yüce Allah’ın “zeytine ve incire” yemin edip dikkat çekmesi buna en güzel örnektir. Yine Arapça dilinde bir kural olan isim tamlamasındaki birinci isim olan ‘muzaf eğer biliniyorsa, hazfedilebilir; yazılmaz.’ Mesela, ayette geçen “Ve’ş-şemsi” (Güneşe yemin olsun) kelimesi “Ve Rabb&#8217;i’ş-Şemsi” (Güneşin rabbine yemin olsun) demektir. (Suyuti, Itkan, II/346) Bunlar da Arap dilinin incelikleridir. Özetle, Kur’an’da neye yemin ediliyorsa, o dilin özelliği gereği, muhatabın ona dikkatini çekmek istenir ve oradan da gerçeğe ulaşmasını amaçlanır. Yani, ‘yemin edilenler bilinçli ise şahit, bilinçsiz ise delil hükmündedir!’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah beddua eder mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dua ve beddua birinden bir şey istemek demektir. Allah isteyen değil, istenen makamdır. O halde beddua diye anladığımız hitaplar farklı hedefleri amaçlamaktadır. Kur’an, indiği halkın lisanı ile muhatabına hitap eder. Allah “yapılan kötü işlerden ötürü”, yapılan fiillerin kötülüğüne ‘dikkat çekmek’ için o kötü fiilleri işleyenlere lanet etmiştir. Allah istese lanet ettiği kişileri direkt yok ederdi ama amaç, ayetlerin indirildiği halkın hitap tarzı ile “Yapılan işin Allah tarafından razı olunmadığına” dikkat çekmektir. &#8220;Allah’ın laneti ‘zalimlerin’<strong> </strong>üzerine olsun!&#8221; (A’raf, 44) &#8220;Bozgunculara lanet olsun.&#8221; (Rad, 25) &#8220;Biz, kitapta açıkça belirttikten sonra, indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti ‘gizleyenler’ var ya, işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.&#8221; (Bakara, 159) Allah&#8217;ın lanetledikleri, “Zalim, bozguncu, gerçeği bile bile gizleyen” kimselerdir. Unutmayalım ki o insanlar “lanetli oldukları için kötülük yapmıyorlar, kötülükleri yüzünden lanetlenmiş kişilerdir!” Kötü, zalim, gaddar olanların Allah tarafından lanetlenmesi de ayrıca Müslümanlara durması gereken tarafı göstermektedir! Ve dikkat edilirse “ayetlerde şahıslardan ziyade vasıfları, düşünceleri” muhatap alınmaktadır. “Ebu Leheb bile bir isim değil, şahsı gösteren bir künyedir ve anlamı da, &#8216;alev babası&#8217; demektir. Bu nedenle de Hz. Peygamber&#8217;e ve İslam&#8217;a karşı ateş püskürmek isteyip de kendini cehenneme atmış olan kafirlerin hepsinin ‘temsilcisi’ olması sebebiyle onun helaki, hepsinin helakına örnek teşkil etmektedir.” Kur’an’a göre insanlar ‘yaptıkları zulüm ve haksızlıktan dolayı’ lanetlenirler. Bu açıdan acımasızca insanları bombalayan, kadın, yaşlı, çocuk demeden hedef gözetmeksizin insanları öldüren, kendisi üstün bir ırk zannederek başkalarının topraklarına el koyma hakkının kendilerinde olduğunu düşünen ve savunmasız insanları yurtlarından çıkaran, ‘kötü iş’ sahipleri Kur’an’da lanetlenmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kocası ölen bir kadın ne sürede iddet bekler? </strong><strong>Bir yıl mı</strong><strong> dört ay on gün mü?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler.” (Bakara, 240) “İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri, dört ay ve on (gün) beklerler.” (Bakara, 234) Bakara suresinin 240. ayetinden maksat, dul kalmış kadınların kocalarının evinde bir yıl kalma hakkının olduğunun ilanıdır. Kocası öldükten sonra miras paylaşımında kocaya ait ev farklı kişilere miras olarak kalmış olabilir. Bu durumda bile kadının bu evde bir yıl oturma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca geçiminin de sağlanması zorunludur. Bakara Suresi’nin 234. ayetinde ise kocaları ölen kadınların dört ay on gün süreyle beklemeleri ve bu süre içinde evlenmemeleri gerektiği bildirilmektedir. Ama kadın 4 ay 10 gün sonra isterse evden ayrılır ve başka birisi ile evlenebilir. Dolayısıyla iki farklı ayette, kadın için farklı iki durum hakkında hüküm bildirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yılan mı? Ejderha mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi.” (A’raf, 107) “Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).” (Taha, 20) Araf suresindeki ve Taha suresindeki anlatılan iki olay birbirinden farklıdır ve aynı konudan söz edilmemektedir. Eğer ayetten önceki birkaç ayet okunsa bu rahatlıkla da anlaşılabilecektir. Araf suresinin 107. ayetinde firavunla karşılaşma esnasında yaşanan bir olay anlatılır ve ona karşı Musa peygamberde asasını atar. Taha suresinin 20. ayetinde ise, Firavuna gitmeden önce Allah Musa’ya verdiği mucizeleri gösterirken asasını atmasını ister. (Bülent Tatlıcan, kur’an&#8217;da çelişki yoktur, s. 80) Bunun dışında iki ayette geçen kelimeler birbirinden farklı olsa da, ortak sözlük anlamları vardır. Sözlüğe bakıldığında ikisini de “yılan” anlamına geldiği görülmektedir. Mesela Taha 20. ayette geçen kelime ‘Hayyatun’dur ve anlamı “yılan”dır. (Kur’an-ı Kerim lügatı, s. 160) Araf, 107’deki ‘Suban’ kelimesinin de yılan anlamı vardır. (Kur’an-ı Kerim lügatı, s. 112) Bunlar eş anlamlı kelimelerdir. Flamur Kasam ise bu konu hakkındaki ayetlerde yılanın büyüme aşamalarından bahsedildiğini söyler. Önce &#8220;Hızla sürünen bir yılan&#8221; (Taha, 20) iken, Firavun’un karşısında ejderhaya dönüşmüştür. (A’raf 107; Şuara 32) “Yılan haline geldiği anda küçük ve hızlı bir yılan oldu. Sonra büyük bir yılan haline gelecek şekilde gelişti. Buna göre &#8221;can&#8217; kelimesi (Neml, 10; Kasas, 31) ile bir hali, &#8216;suban&#8217; kelimesi ile de diğer hali kastedilmiştir. (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 157-159) Kısaca, zaten aynı anlama gelen farklı iki kelime ile tedrici olarak yılanın gelişimi de anlatılmış olmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şeytan Melek mi yoksa Cin mi? Melekler Allah&#8217;a karşı gelebilir mi? </strong><strong>Melekler Allah’a boyun eğerler&#8221; (16:49-50) &#8220;Ama melek olan iblis secde etmedi.&#8221; (2:34)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Meleklere, “Adem’e secde edin” dediğimizde İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kafirlerden oldu.” (Bakara, 34) Ayette Allah, iblisi meleklerden ayrı tutmuştur. Ayette gecen ‘İlla iblis: iblis dışında’  cümlesi, meleklerle beraber anılan bir çoğul cümlenin, bunun dışında bırakılan istisnasını ifade eder. Burada Allah’ın seslendiği varlık meleklerdir. Dolayısıyla çoğunluğa sesleniş tarzı, cümlenin kurulumunda etkendir. Örneğin, “müdür kapıdan içeri girince, tüm öğrenciler ayağa kalktı, yalnız öğretmen hariç.” cümlesi bu manayı teyit eder. Burada cümle çoğunluğa göre kurulmuş ve çoğunluğun içinden olmayan istisna da belirtilmiştir. Aynı ayette, “O, yüz çevirdi, kibirlendi ve kafirlerden oldu.” cümlesi de, iblisin meleklerden olamayacağının göstermektedir. Çünkü melekler asla Allah’ın emrine isyan etmezler. (Tahrim, 6) İblis, kibirlenmek gibi bir özelliğe sahipse, bu onun cinlerden olduğunun göstergesidir. İnsan henüz yeni yaratılmaktadır ve bunun dışında kibirlenme özelliğine sahip tek canlı cinlerdir! İnsan ve cinler dışındaki tüm varlıklar Allah’ın emrine itaat (secde, tespih) ederler: Güneş ışık verir, dünya yörüngesinde hareket eder, melekler kendilerine verilen görevi ifa ederler. ‘Kafirlerden oldu’ kelimesiyle de olmadan önceki halinin meleklerle beraber itaat eden ve Allaha karşı gelmeyenlerden olduğu anlaşılmaktadır. Zaten Kehf süresinin 50. ayeti tümüyle konuya açıklık getirmektedir: “Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: “Adem’e secde edin!” demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” Bakara 34. ayetteki istisna burada açıkça ifade edilmiş, “İnsan ve cinlere has olan” kibirlenebilme özelliği Adem babamızın yaratılması ile depreşmiş, böylelikle o melekler seviyesinden iblis seviyesine inmiştir. Zaten insanlarda tıpkı cinler gibi melekler seviyesine de yükselebilme veya aşağıların aşağısına da inebilme özelliğe sahip varlıklardır. Üstün ve izzet sahibi olup (İsra, 70)  &#8220;En güzel bir biçimde yaratılan.&#8221; (Tîn, 4) insan zalimlik yapıp kibirlenirse (Ahzab, 72; Bakara, 206) “aşağıların aşağısına inip&#8221; (Tin, 5) &#8220;hayvanlardan daha da aşağı.&#8221; (Furkan, 44) seviyeye düşebilir ki, iblisin içine düştüğü durum tam da buna örnektir. Yani soru/n Kur’an’ın metodunu kavramamaktan kaynaklanmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tanrı kendi kaldırabileceğinden daha ağır bir taş yaratabilir mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz de aeist arkadaşlara bir iki soru soralım hep onlar mı soracak? Bir Giritli &#8220;Bütün Giritliler yalancıdır&#8221; derse, bu Giritli doğru mu söylemiş olur yalan mı? &#8216;Su her şeyi ıslatır, peki suyu ne ıslatır?&#8217; Peki ya sonsuzdan büyük bir rakam yazabilir mi? Evet, tüm bu sorular mantıksızdır ve amaç da demagojidir. Bu soruda da, “Allah’ın gücü” ve “yaratmak” sıfatları birbiri ile yarıştırılmak istenmektedir. Kendi kaldıramayacağı bir taştan bahsedersek güçsüz, yaratamayacağını ifade edersek yaratıcılık sıfatı zedelenen bir tanrıdan bahsetmiş olacağız. Evet, bu soru, tıpkı diğerleri gibi mantıksızdır. Çünkü yaratılması düşünülen mahlukatın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Hayal edilen varlığın yaratılması, Allah’tan beklenmekte, böylece Allah’ın yaratıcı olduğu ve o hayali varlığın ise yaratılan olacağı kabul edilmektedir. Sonra ise o hayali varlığın yaratılması Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir. Kısaca, Allah’ın nihayetsiz büyük, yegâne yaratıcı, ezeli ve ebedi mutlak kadir olduğu ve sonradan yaratılan taşın ise yaratılmaya muhtaç, aciz, zelil, miskin olduğu sonucu ortaya çıktığı halde, tam tersine o hayali varlığın Allah tarafından kaldırılıp kaldırılamayacağı sorgulanmaya çalışılmaktadır. Bu sebeplerle bu soru hiçbir ilmi değere sahip değildir. “Allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? Kaldıramayacağı bir taş olan zatın Allah olması mümkün olabilir mi?” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 101) Dolayısı ile Allah hem yaratır hem de kaldırır! “Allah çok güçlüdür, üstün ve galiptir.” (Ahzab, 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gaybı kimler bilebilir?</strong> <strong>Kur&#8217;an&#8217;a göre gaybı yalnız Allah bilir, peygamberlerine bildirebilir, O&#8217;nun ve bildirdiği peygamberlerinin dışında kimse bilemez. Kur&#8217;an&#8217;a Göre Peygamberler Erkektir. Ama durum bundan farklıdır:  Kasas, 7: “Mûsa&#8217;nın annesine şunu vahyettik: &#8220;Emzir onu! Onun aleyhinde bir korku hissedince de nehire bırakıver onu. Korkma, üzülme! Kuşkun olmasın ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu resullerden biri yapacağız.” Musa&#8217;nın annesine vahyediyor, gaybı bildiriyor (bir kadına). Ali-İmran, 45: “Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.” Meryem&#8217;e (bir kadına) İsa&#8217;nın doğacağını, geleceği, gaybı bildiriyor. Görüldüğü gibi o ayetler, gaybı peygamberden başkasına bildirmiyor derken, bu ayetlerde Allah peygamber olmayanlara gaybı bildiriyor. Yine görülen o ki Kur&#8217;an Tanrı sözü değil, Muhammed&#8217;in uydurması.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İyi çalışılmış bir konu gibi gözükse de yine aynı problemle karşı karşıya bulunmaktayız. Aynı konudaki ‘tüm ayetlerin bir arada değerlendirilmesi!’ metodunun işletilmemesi sorunu! Buradaki problem gayb konusu değil vahiy kavramının tam anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Halbuki Kur’an’da vahiy kavramı tam anlaşılırsa, sorun kendiliğinden çözülecektir. Gayb, “Gizli kalan, görünmeyen” anlamındadır. (Lisanü’l-ʿArab, gyb maddesi) Vahiy kelimesi sözlükte, ‘Gizli konuşma, işaret etme, ‘emretme’, ‘ilham etme’, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme, acele etme, seslenme vb’ gibi anlamlara gelir. (Cevheri, es-Sihah; ibn Manzur, Lisanü&#8217;l-Arab, &#8220;vhy&#8221; maddesi; DİA, Vahiy maddesi) Ayrıca terim anlamı (yani özel bir alanda aldığı anlam) &#8220;Yüce Allah&#8217;ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini peygamberlerine bildirmesine” vahiy denmektedir. “Hz. Musa’nın annesine yapılan vahiy ise peygamberlere yapılan vahiy değil, seçkin kulların kalbine doğan ilhamdır.” (Kur&#8217;an Yolu, IV/216) Yoksa Allah ‘arıya da&#8217; vahyetmiştir: &#8220;Rabbin bal arısına ‘vahyetti’: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.&#8221; (Nahl,  68-69) Buradaki vahiy, ‘emretme-görevlendirme’ anlamındadır. Görüldüğü gibi bu iki ayette vahiy kelimesi terim anlamında değil sözlük anlamlarında bulunan ‘emretme’ ve ‘ilham etme’ anlamlarında kullanılmıştır. Zaten vahiy alan resulün görevi aldığını insanlara tebliğ etmektir. (Maide, 67) Hz. Musa’nın annesinden ve Hz. İsa’nın annesi Meryem’den böyle bir görev istenmemekte, aksine onlara sadece bilgi verilmektedir. İşte bu bilgi verilmesine İslam literatüründe ‘ilham’ denmektedir ki, ilhamda da yine melekler aracı olarak kullanılmaktadır. İslami bir terim olarak ilham, “Allah’ın, doğrudan veya melek aracılığıyla iyilik telkin eden bilgileri insanın kalbine ulaştırması” şeklinde tanımlanmaktadır. (DİA, İlham maddesi) Kur’an, tüm peygamberlerin erkek olduğunu bildirir ve onlar için kullanılan vahiy, terim olarak bildiğimiz manada ‘Allah&#8217;ın emir yasaklarını bildirmesi’ anlamında kullanılmıştır. Kelime oyunu yaparak veya direkt cehalet örneği göstererek Kur’an’da çelişki aramaya çalışanların eline geçen sadece elinde atmaya çalıştıkları çamur izi ile ortada kalmak olacaktır. Kur’an güneş gibidir, çamur atmakla kirletilemez, atanın sadece eli -yüzü, ruhu- kirlenir. O nurdan istifade edip önünü aydınlatamayanlara ise ‘nâr’ eşlik eder ve sonu aydınlığa ulaşmak değil kavurucu bir azaba çıkar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Anti parantez Peygamber erkeklerden seçilmiştir çünkü iftira, hakaret, savaş, öldürülme gibi kesin muhatap olunacak bu zor görev kadınlara yüklenilmemiştir. Hele ki hamilelik veya özel haller gibi ayrıcalıkları da hesaba katarsak, bu, Allah&#8217;ın kadınlara tanıdığı, aktüel ifadesi ile pozitif ayırımcılıktan başka bir şey değildir. Tıpkı evin ekonomik yönden teminatının öncelikli olarak erkeğe yüklenilmesi gibi. Ama manevi-ilmi olarak önder birçok kadın da vardır tabii ki: Rabiatü’l-adeviyye: İlahi aşkın sembolü, Amra: Hz. Aişe tarafından yetiştirilmiş büyük bir hadis bilgini, Nefise bintu Hasan: İmam Şafii’ye öğretmenlik yapan âlime, Ümmü’l-Hayr Rabia: Hat ustası ve hadis üstadesi, Zeyneb bintu Selma: Medine’nin büyük fıkıh alimesi, Zeyneb bintu Abdirrahman: Zemahşeri isimli Türk kökenli tefsircinin hocası, Abide: İmam Malik’ten hadis rivayet eden alime, Kerime: Buhari’nin hadislerini Mekke’de rivayet eden muhaddise ve şair sahabe kadınları Hz. Fatma, Hz. Şeyma, Hz. Hansa, Hz. Atike, Hz. Naciye ve daha niceleri.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanlar Haceru’l-Esved’e taparlar ve Kâbe’ye secde edip şirke mi düşerler? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlara ‘Hacerü’l-Esved şefaat etmeyecek, şahit olacaktır.’ (Kenzu’l-Ummal, h. no: 34748) Nasıl ki kıyamet günü, ‘el ayak’ insana şahitlik (<em>Yasin, 65)</em> edecekse, aynı durum H. Esved için de geçerli olacaktır. Yaratılan insanların metalleri konuşturduğu günümüzde, Yaratıcının bunu gerçekleştirmesi de pekâlâ mümkündür. Zaten her hücremizin içinde tüm bilgilerimizin saklı olduğunun bilindiği bu dönemde bu konu daha da kolay anlaşılabilir olmaktadır. Yoksa Müslümanların Hacerü’l-Esved’e bakışını Hz. Ömer özetlemiştir: “Ben seni öpüyorum, ama senin ‘ne zararı ne de yararı olmayan bir taş’ olduğunu çok iyi bilirim. Ve muhakkak ki benim Rabbim Allah’tır. Eğer Resulullah’ın/Allah’ın elçisinin seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” (Buhari, Hacc 50, 57, 60; Müslim Hacc, 248, 120; Muvatta, Hacc 36; Tirmizi, Hacc 37) İmam Nevevi&#8217;nin de belirttiği gibi, Hz. Ömer&#8217;in bunu söylemesine sebep: &#8220;Müslümanların putperestlikten yeni kurtulmuş olmalarıdır.” (Nevevi, Şerhu Sahihi Müslim, VII/16-17, ayrıca: Kamil Miras, Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, VI/108-109) Tüm hacı adayları her dönüşte H. Esved&#8217;i selamlar. H. Esved tavafın başlama yeri olarak işaret taşı görevi görür. Yani Hacerü’l-Esved’in işlevi Hz. İbrahim zamanından beri aynıdır; tavafın başlangıç noktasını belirlemek! Peygamberimizin, “Güçsüzlere sıkıntı verecekse, tekbir getir ve Hacerü’l-Esved’e ellemeden tavafa başla” şeklindeki hadisi de (Ahmet, Müsned, I/28)  yine onun bu görevine işaret etmektedir. Daha sonra ateist yazarlar Kâbe’ye secde etmemizi de dillerine dolayıp Kâbe’ye taptığımızı iddia etmektedir ki, insan sormadan edememektedir, madem Müslümanları putlara taptıracaktı (!) Efendimiz neden 23 sene çile çekip, savaşlar, mücadeleler sonunda Kâbe’yi putlardan temizlemiştir? Sadece tapılacak putları değişmek için mi tüm bu çaba, emek, mücadele verilmiştir? Hem de içi boşaltılmış bir binaya taptırmak için! Halbuki daha Kur’an’ın ilk 4. ayeti Müslümanların yolunu çizmektedir. Müslüman ‘sadece’ Allah’a  “Kulluk eder, ancak O’ndan yardım ister.&#8221; (Fatiha, 4) Ve bırakın Kâbe’deki putları, İslam Hz. İsa heykellerine bile karşıdır. Detay, &#8220;İsa, Papa, İncil&#8221; adlı yazımızdadır. Putçuluğa neden olma ihtimaline karşı Efendimiz ne resmini yaptırmıştır ne de heykelini! Şeytan taşlama (cemre) ‘şeytana karşı bir tür tepki ve direnmeyi temsildir, sembolik olarak şeytan taşlanır, yoksa orada şeytan yoktur. Her taş atışta, önceden yapılan günahların terki için söz verilir ve ‘cemre’den de maksat budur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kıble, Arapçada ‘yön, yönelinen şey’ anlamına gelir.” (DİA, Kıble maddesi; Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 115) Kâbe Müslümanlar için bir şiar, yön, işarettir. Hz. Adem ve oğulları tarafından yapılan (İbni İshak, Sire, s. 32-41) Kâbe daha sonra Hz. İbrahim&#8217;in oğlu İsmail ile temelleri üzerine &#8216;yeniden&#8217; inşa edilmiştir. (Bakara, 127) Kâbe’nin tarih boyunca defalarca tadilat gördüğü, onarıldığı da bilinmektedir. (Ezraki, Kâbe ve Mekke Tarihi, 69-105; Zebidi, Sahih-i Buhari Tecrid-i sarih Tercemesi ve şerhi, VI/28-29) Ayrıca ‘Hicr-i İsmail’in orijinal Kâbe&#8217;ye dahil olduğu halde  (Buhari, “Ḥac”, 42; Tirmizi, &#8220;Hac&#8221;, 48; Nesai, &#8220;Hac&#8221;, 125, 128) günümüzde Kâbe&#8217;ye eklenmiş de değildir. Kâbe’nin asıl şekli küp değil bir kenarı düz karşı tarafı ise yarım daire şeklinde olan bir binadır, günümüzde Kâbe’ye dahil olduğu bilinen ama Kâbe&#8217;ye ek yapılmayan yarım daire şeklindeki yerden -Hicr’i İsmail’den-  her Müslüman haberdardır ama hâlâ o yer Kâbe&#8217;ye eklenmemektedir. Bu durum gizli saklı bir şey de değildir ve İslami kaynaklarda zaten detayları da anlatılmaktadır. Yani Kâbe, bizatihi sadece tek başına bir taş bina olarak kutsal değildir, onun değeri taşında değil, ‘içerdiği anlam ve ifa ettiği görev’dedir. Onun en önemli asli görevi de, namazda ümmete bize ‘yön’ tayin etmesidir. “Kâbe bir istikamet noktasıdır. Kâbe, Allah&#8217;a gerçekleştirilen secdenin istikamet noktasıdır. Kâbe birliği sembolize eder.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s.  131-132) Bunun dışında Kâbe’nin asli şekli bilindiği halde şu anki hali ile korunması bile aslında, İslam&#8217;da bu binanın sadece taş olarak bir kutsallığının olmadığının ama yön tayin etmesi nedeni ile önemli bir görevi ifa ettiğini göstermektedir. Dolayısı ile maddi gözüken yönü ile Kâbe’yi onarmak/korumak, Müslümanların üzerlerine düşen önemli bir görevdir. Kâbe/Hacerül-Esved taş olarak değil, anlam/mana olarak görevleri gereği değerlidir! Her ibadetin ruhu, mantığı ve amacı vardır. Namaz spor, oruç perhiz,hac turistik ziyaret değildir. Ama işin kabuğu ile özü arasındaki farkı ayırt edemeyen de her zaman olacaktır. Mesela, namaz aslında ‘ahlaksızlık ve kötülükten uzak durmamıza neden olacak  bir araç’ (Ankebut, 45) olmasını gerekirken, bu ruhu yakalamayan ve sadece sportif faaliyetmişçesine yatıp kalkanların ibadetlerini yüce Yaradan namaz olarak kabul etmemekte ve kınamaktadır. (Maun, 4-5) Bazı cahil Müslümanlar fırsat bulsa Kâbe’den taş kopartıp memleketlerine bile götürmek isteyecek kadar işin özü/ruhundan uzak bir anlayışa sahip olabilir. Şeytan taşlama yerindeki ruhu, manayı kavrayamayan bazı Müslümanların eşyalarını cemre&#8217;de taş gibi kullanmaları, aynı eksik bakış açısının tezahürüdür. Özetle, içi boş olan ve asli şekli bilinse de görevini ifa ettiği için günümüzdeki şekli korunan bu taş binanın değeri maddi değil, manevidir. Amaç değil araçtır! Yoksa 1400 küsur senedir şimdiye kadar Kâbe’den yardım isteyen, ona put niyeti ile tapan bir Müslüman bile çıkmamıştır! Biz Müslümanlara düşen de, her ibadetimizde ruhu yakalamak, ibadetlerin amacına ulaşmaktır. Araç olan bu taş bina, sel veya savaşta, tarihte olduğu gibi, yıkılabilir. Ama nasıl tarihte tamir gördü ise, gerektiğinde yeniden tamir edilir ve o da asıl amacına hizmete devam eder. Dün devam etmişti, bugün de ediyor, yarında edecektir! Namaz ibadetinden hac ibadetine dek tüm ibadetler için de bu aynen geçerlidir. Emeviler ile Hz. Zübeyr arasındaki halifelik mücadelesi sırasında, ‘Mekke’de’ halifeliğini ilan eden Hz. Zübeyr, “Mekke’yi kuşatan Emevi ordusunun mancınıklarla attığı taşlar ve bu sırada çıkan yangın yüzünden Kâbe’nin tahrip edilmesi üzerine duvarların kalan kısımlarını yıktırıp, binayı Hz. İbrahim’in temellerini esas alarak yeniden yaptırmıştır.” (DİA, Kâbe maddesi) Gibson’ın iddia ettiği gibi ‘yok etmek’ veya ‘taşımak’ gibi bir durum ise asla söz konusu değildir! Gibson, önceden kurguladığı senaryoya uyacak malzemeleri toplamaya çalışmış ama hepsini birbirine de karıştırmıştır. Devamı için, ‘Gerçek Kâbe Petra’da iddiası’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ay tanrısının başka bir ismi: SİN. </strong><strong>İslam öncesi Müşriklerde Ay Tanrısı çok popülerdi, farklı kabilelerce farklı isimler verilebiliyordu. Bir ismi de ‘Sin’ idi bu isim Kur’an&#8217;da aynen geçmektedir; Kur’an’da bir surenin adı Yâsîn&#8217;dir. İslamcılar bu ve benzerlerine anlamı yalnız Allah tarafından bilinen kelimeler diyorlar. Ama öyle değildir. Sure başlığı Yâsîn, bence  ‘Ey Sin’ anlamındadır, yani Sin&#8217;e sesleniş var burada. Sin&#8217;e hitaben yazılmış bu sure.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce tanrımızın ismi bir kelime veya hece olarak değil de yalnızca ‘bir harf olarak’ Kur’an’da geçiyor öyle mi?! 1440 sene sonra tanrımızı (!) bize öğreten tanrısız ateist arkadaşların gösterdiği yolda ilerleyip onlara Kur’an’dan ikinci bir delil sunalım o zaman: Şura suresi 2. ayette geçen ‘Sin harfine’bakalım: &#8220;Ayn-sin-kaf&#8221; ne anlama geliyor peki? Kaf(e), Arapça ‘takip etmek’ demektir. Sin, zaten ay tanrısı demek! Ayn, Arapçada -okunuşu- ‘göz’ anlamına gelen bir kelimedir. Toplayalım hepsini: Gözü ile takip eden tanrı Sin! Sizce daha mantıklı bir iddia olmadı mı? Hem bu açıklama ile ‘illuminati’ye de atıfta bulunup çok yönlü suçlamalarda da bulunulabilir ateist arkadaşlar, ne dersiniz?! Hadi bizde dinsiz ate/deist olup birden ‘aydınlanma’ yaşayalım ne dersiniz?! Peki, Kur’an’da tanrının adı neden ‘açıkça geçmiyor da’ zorlama yorumla koca dinin tanrısının adına ulaşılmaya çalışılıyor? Yoksa adı zaten açıkça geçmekte midir? O halde amaç nedir? Aslında bu tür komik sübjektif iddialar bile, ateistlerin iç dünyaları, bakış açıları, niyetleri ve bilgi seviyeleri hakkında bizlere ufuk açıcı ipuçları vermektedir. Ayetleri hecelere, harflere bölerek bir yerlere ulaşma gayretinde olmaları zaten ateistlerin içinde bulunduğu zaafiyet ve çaresizliğin de gözler önüne sermekte değil midir?  Hoca, Karadenizli arkadaşına sormuş, ‘çocuğunun adı ne?’ ‘Oğuz’ demiş Karadenizli. Kızmış hoca ve ‘Kur’an’da geçen bir isim neden koymadın?’ demiş. ‘E ama koydum ya’ demiş laz uşağı. ‘Nerde geçiyor?’ diye sorunca hoca Karadenizlinin cevabı: “Kur’an’da geçiyor ya! ‘Oğuzu’ billahi mineşşeytanirracim!”… Sin konusu ayrıca, “Allah kelimesinin kökeni, Ay kültü iddiası” başlıklı yazıda ele alınmıştır<strong>. </strong>Benzer garip mantığı ‘İslam&#8217;da ağaç kültü’ başlıklı yazısında da işleten dinsiz deist bir arkadaş da, &#8220;Animizm, doğada insan ruhuna az ya da çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden dindir. İnanışa göre ruh sadece insanda yoktur, canlı cansız her şeyin ruhu vardır. İslam&#8217;da da bu kült (ruhun varlığına inanmamızı kastediyor ki, ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ başlıklı yazıda konu ele alınmıştır) olduğuna göre, İslam&#8217;a animizm de yamanmış demektedir.&#8221; Halbuki, ‘Naturalizm/doğacılık’ zaten ateizmi pagan bir din haline getirmiştir. (‘Natüralizm’ başlıklı yazımıza bakılabilir.) Kendi paradokslarını bir de Müslümanlara yamamaya çalışmaları ateizmin çelişkilerinden sadece bir diğerini oluşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam&#8217;da Ağaç Kültü ve Kökeni. </strong><strong>Kasas 30. ayet aynen şöyle der; Mûsâ, ateşin yanına gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” Ayet &#8221;Ben Allah&#8217;ım&#8221; bu da = (eşittir) Allah ağaca girdi, Ağaç Allah oldu. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistlerin müfessirliğe başlamadan önce bu ilim dalındaki metot konusunda biraz araştırma yapsalar çok daha iyi olurdu! Halbuki ve her zaman olduğu gibi aynı konudaki diğer ayetlere baksalar sorun kendiliğinden çözülecektir! Şura,  51. ayette yüce Yaradan insanlarla iletişim yollarını sayar ve onlardan bir tanesi de, “perde arkasından” iletişim kurmasıdır. Yüce Yaradan Musa ile de iletişiminde perde olarak ağacı kullanmıştır. Bu müfessir (!) arkadaşa göre, tanrı -Haşa- şimdi de perde mi olmuş durumdadır! Ağaç kültü mü perde kültü mü vardır İslam’da! Aslında İslam’ın ekoloji ile ilgili yönlendirmelerini de ateistler kullanabilirdi ama atlamışlar! Peki bu ateist arkadaşa, “Radyo’dan bir konuşma” dinlediğimizi ifade etsek, kendisi radyoda minik insanlar mı arayacaktır?! Radyo da ağaç da araçtır wesselam!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peygamberimiz  Ad Kavmini başkasından mı öğreniyor?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist bir yazar, Hz. Resul&#8217;ün Ad kavminden bir sahabenin bahsetmesi üzerine, Efendimiz, o sahabenin o konu hakkındaki bilgisini öğrenmek için &#8220;Ad elçisi nedir?&#8221; diye o sahabeye sorduktan sonra onun anlattıklarını dinleyip, Kur’an&#8217;dan  aynı konu hakkındaki ayetleri (Zariyat, 41-42) sıralamasından (Tirmizi, Tefsir, Zariyat, 3269, 3270) hareketle, bu ayetleri Peygamberimizin orada, o anda uydurduğunu iddia etmektedir. Halbuki Efendimizin orada okuduğu ayet çok daha önceden inmiş, namazlarda defalarca da okumuş, müminlere ezberletmiş ve orada sadece bir kez daha okunmuştur! İlk kez vahyolunsa idi, belki iddianın bir temeli olabilirdi. Evet, Zariyat suresi Mekke&#8217;de inmiştir. (DİA, XLIV/137) ama ateistin aktardığı olay -kendisi de itiraf etmektedir- Medine&#8217;de gerçekleşmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rumlar galip mi oldu, Yenildi mi?</strong> <strong>Ya Allah&#8217;ın yanlışı var ya Muhammed&#8217;in. Muhammed ‘Rumlar galip oldu.’ diyor, Allah bu galibiyetin üzerine inen ayetinde ‘Rumlar yenildi’ diyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ebu Said anlatıyor: &#8220;Bedir günü Rumlar, İranlılara galebe çaldı. Bu zafere müminler de sevindi. Bunun üzerine şu mealdeki ayet (Rum, 1-4) nazil oldu (okundu): &#8220;Elif Lam-Mim, Rumlar mağlub oldu, yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilmelerinin ardından galib olacaklar birkaç yıl içinde. Önünde de sonunda da emir Allah&#8217;ındır. O gün müminler Allah&#8217;ın nusretiyle/yardımıyla ferahlayacak&#8221; (Tirmizi, Tefsir, Rum, 3190) Öncelikle ateist arkadaş daha hadisin ne olduğunu bilmiyor ve cehaletini ilan ediyor. Hadis, peygamberimizin sözüdür. Halbuki burada görüldüğü gibi bu sözü söyleyen ise bir sahabedir: Ebu Said! Sahabenin veya daha sonra sözü aktaran ravilerden birinin eksik bilgisinden dolayı ‘okundu’ sözü ‘nazil oldu’ şeklinde nakledilmiştir ki, bu hadis ilminde çokça karşılaşılan bir durumdur. Bir olay veya sözün ağızdan ağıza aktarılırken değişikliğe uğraması doğal bir süreçtir. Muhaddislerin üzerinde durdukları konuların başında da, bu nakil esnasında meydana gelen değişiklikleri tespit etme meselesi gelmektedir. Ateist arkadaş ise, sahabenin sözünü peygamber sözü diye yorumlayıp sonrada, sahabe veya daha sonra aktaran ravilerden birisinin hatasını peygamberimize atfedip bilgiçlik taslamaya çalışmaktadır. Peki, gerçekte olan nedir? Rumlar önce mağlup olmuşlardı. Ama Allah (cc) Rum suresindeki ayetleri indirmiş ve ‘Şu an Rumlar yenilse de ileride yenileceklerini’ bildirmiştir. Hatta Hz. Ebu Bekir, Übeyy b. Halef adlı müşrik ile bu konuda iddiaya girmiş ve sonra ayetin önceden haber verdiği durum aynen gerçekleşmiş ve Rumlar İranlıları yenmiştir. Ama ateist arkadaş bu Kur’an mucizesinden de İslam&#8217;a saldırmak için bir mazeret bulmayı başarmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>‘Ednel arz’ kelimesini ‘yakın yer’ diye çevirsek olmaz çünkü 1800 küsür km bulunuyor Arabistan&#8217;a. ‘En alçak yer’ diye çevirsek de, Lut gölünde savaş olmadı.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rum Suresinin ilk 4 ayeti hem geçmiş hem gelecekten mucizevi üç haber vermektedir fakat yine de ateistler burada da İslam’a saldırma güdülerinden vazgeçmemişlerdir!  Lut kavminin başına gelenlere atıfta bulunan ayetler geçmişe ait bir olaydan bahsederken, Rumların galip geleceğinden bahseden bölüm ise geleceğe dönük bir olayı haber vermektedir ve her ikisi de Efendimiz zamanında gaybi/bilinmeyen olaylardandı. “Edna” kelimesi, Arapça’da “alçak” manasına da gelen “deni” kelimesinden türemiştir ve &#8220;ensaru/efalu&#8221; babından türedilen bu kelime, “en alçak” anlamına gelmektedir. “Arz” ise ‘yeryüzü’ demektir. Dolayısıyla “edna’l-arz” ifadesi “yeryüzünün en alçak yeri” manasına gelmektedir. Bizans ve Persliler arasındaki savaş ise sadece Ninova&#8217;da olmamış, iki devlet arasındaki savaş Mısır’ı, Suriye’yi ve Kudüs&#8217;ü de içine alan geniş bir alanda olmuş ve yıllarca sürmüştür. Tüm bu mekanların ‘merkezinde’ ise ‘Lut Gölü’ yer alır  ve Lut Gölü de yer kürenin ‘en alçak noktasını’ teşkil eder ve deniz seviyesinin 430.5 metre altında bulunur! (tr.wikipedia.org/wiki/Lut_G%C3%B6l%C3%BC) Rum suresi, Bizans&#8217;ın mağlubiyetten sonra tekrar galip geleceğini, süre belirterek haber vermiştir. (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 484) Müslüman olsun gayrimüslim olsun tüm araştırmacılar, surenin Bizans&#8217;ın kazanmaya başlamasından önce indiğini söylemektedir. (Meriç, s. 489) Richard Bell: Muhammed&#8217;in bu kadar erken bir tarihte Bizans İmparatorluğu&#8217;nun siyasi kaderini lehine olan görüşünü açıklamak zordur. Döneme yakın Bizans tarihçisi Theophanes: “Yenilmez Pers ırkının Romalılara arkalarını göstereceğini kim beklerdi ki?” diyerek hayretini ifade ederken Edward Gibbon ise, “Bu önsezinin söylendiği zamanda, bunun gerçekleşebileceğine inanmak kuşkusuz çok zordu.” demektedir. Mitşel’in ifadesiyle, ‘gidişat olağanüstü bir şekilde tersine döner.’ Hz Muhammed’in, belirtilerin lehinde olduğu bir savaşta dahi böyle bir öngörüde bulunması beklenemezdi. Zira bu, tüm iddiasını lüzumsuz yere riske atmak olurdu. Bunu haber verilmesi gerçek bir mucizedir. “Ve o gün Müminler feraha erecekler.” (Rum, 4) Gerçekten ayetin nazil olduğu Mekke&#8217;de Müslümanlar baskı altında iken, Bizans zaferinin geldiği dönemde Medine&#8217;de baskılardan uzak bir halde yaşıyorlardı.  (Meriç, s. 502-503) Bu da üçüncü mucizedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16329" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/342464357568854346.png" alt="" width="398" height="349" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rum Suresinde (Rum, 2-5) Rumların üç ila dokuz yıl arasında galip gelecekleri yazıyor. Fakat Rumlar 627 yılına kadar İranlıları yenememişlerdir!  Ayet ile tarih uyuşmuyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rumlarla İranlılar arasındaki savaş 610’da başlamış, 616’da Rumlar yenilgiye uğramıştır. Rum Suresi de, Romalıların yenildiği 616 yılında inmiştir. Romalılar, 622’de karşı harekete geçmişler, Bedir zaferinin de tarihi olan 624’te savaşı kazanmaya başlamışlar ve 625’de de kesin zaferi elde etmişlerdir. (Tirmizi, Tefsiru sureti 30/31; Hakim, II/410; Taberi, XI (21. cüz) /16-18; Mevdudi, Hz. Peygamber’in Hayatı, 387) Yani ‘tam’ ayetin ifade ettiği tarihte! Evet! Görüldüğü gibi İslam’ın hak din olduğunu gösteren mucizevi delillerden biri bile ateistlerce dinsizliğe vesile kılınmaya çalışılmaktadır! “Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. İşte asıl gafiller onlardır.” (A&#8217;raf, 179)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ama yabancı  kelimeler var Kur’an&#8217;da. </strong><strong>Züm</strong><strong>er, 28: &#8220;Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur&#8217;an indirdik.&#8221; Kur’an&#8217;da anlamları sadece Allah tarafından bilinen, anlamı çözülememiş kelimeler vardır. Eğer Kur’an saf Arapça ise yukarıdaki savunmada da olduğu gibi her kelimesini her Arap&#8217;ın anlayabilmesi gereklidir. Anlaşılamayan kelimeler içermesi Kur’an&#8217;ın pürüzsüz Arapça olmadığı sonucunu doğurur.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu iddiada iki farklı soru gündeme gelmektedir. İlki anlamı çözülememiş ayetler meselesi, diğeri Kur’an’ın pürüzsüz Arapça olması konusu! İlkini Kur’an zaten cevaplamaktadır. Kur’an&#8217;da müteşabih ayette bulunmaktadır! “(Kur’an) bir kısım ayetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te’vil etmek için ondaki müteşabihlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek payeye erişenler.” (Ali İmran, 7) Her bilgi seviyesinden tüm insanların cennete gidebilmesi için kendisine gerekli olan tüm bilgilere muhkem ayetler denir. ‘İlimde derinleşmiş olanlar’ için ise ayrıca müteşabih ayetler vardır ki, müteşabih ayetler zamanla anlamları daha iyi anlaşılan ayetlerdir. Bu da Kur’an&#8217;ın bir başka mucizevi yönünü oluşturur. &#8220;Bazı ayet manalarının müteşabih göstermesi, insanların tekamülüne/ilerlemesine imkan vermek, diğer taraftan alimlerin derin kavrayış ve keskin nazarlarını çalıştırmak hedefine yöneliktir. Kur&#8217;an&#8217;ın her ayeti, kesin hatlarıyla herkes tarafından aynı şekilde anlaşılsaydı akli delilere ihtiyaç duyulmaz ve insan aklı dondurulmuş olurdu. Halbuki oradaki bazı kapalı veya çelişkili ‘gibi görünen’ ayetler sebebiyle akli delillerden yardım isteyerek, insan aklı çalıştırılmış olmaktadır.&#8221; (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 213) “Müteşabih ayetlerin indirilmesinin hikmeti: Akıl ve düşünme yeteneğimizi kullanmaya teşviktir. İkinci hikmeti ise, ilmin ve ilim sahiplerinin değerlerinin anlaşılmasıdır. Böyle bir kişinin imanı, taklidi değil tahkiki imandır. Burada bilmeyenler de kınanmamakta, onlardan bilenlere müracaat etmeleri istenmektedir: &#8220;Şayet bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.&#8221; (Enbiya, 7) Üçüncü hikmeti de bir iyi niyet ve irade sınaması olmasıdır.” (Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 138-140) Müteşabih konusuna, ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızda yeniden döneceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an&#8217;daki yabancı kelimeler konusuna gelince. Kur’an apaçık Arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini bilen herkes Kur’an’da söylenenleri anlar. Kur’an’da, Arap diline daha önceden başka dillerden geçmiş kelimeler vardır ama bunlar da zaten Arapçalaşmış, Arap dilinde kullanılan kelimelerdir. Zaten oryantalist Montgomery Watt bile, “Kur’an&#8217;daki yabancı kelimeler ve özel isimlerin Peygamberimiz ortaya çıkmadan önce Mekke&#8217;de bilindiğini” ifade etmektedir. (Sarıçam, Erşahin, Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 231) Türkçede kullanılan ‘Kitap, kalem, defter’ gibi kelimelerin anlamını her Türk bilmektedir ama bu kelimelerin aslı Arapçadır! Aslında bu iddia, dil bilimi konusunda bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir itham ve aynı zamanda bir itiraf da olmaktadır. Her dile başka dillerden kelimeler geçmiş ve yerleşmiştir. Aynı şey Türkçede de geçerlidir. Örneğin “Kemal, final imtihanında kopya çektiği için fakülte konseyi kararıyla üniversiteden uzaklaştırıldı.” cümlesi Türkçe bir cümledir ve okuyan herkes tarafından anlaşılır. Halbuki bu cümledeki kelimelerin tamamına yakını başka dillerden Türkçeye geçmiştir. Kelimelerin başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez. Kur’an’da, anlaşılır bir Arapça ile gönderilmiş ilahi bir kitaptır. Ayetlerde de Kur’an’ın bu yönü açıkça vurgulanmaktadır! “Arapça, Sami dillerinden olan Nabatçanın gelişmiş şeklidir. (Ali Cevad, el-Mufaṣṣal fi tarihi’l-&#8216;Arab kable’l-İslam, I/16-17; Hakkı Dursun Yıldız, Arap, DİA, III/272) &#8220;Aynı kelime ortaklığı sadece Kur’an ve Tevrat&#8217;a ait bir özellik de değildir. Bu, aynı dil ailesine bağlı tüm dillerde var olan bir olgudur. Coğrafi, tarihi ve kültürel olarak birbirleri ile iletişim halinde yaşayan toplumların kullandıkları dillerde ortak kelimelerin olduğu tarihte en çok bilinen konulardandır. Çok eski zamanlarda gerçekleşen diller arası kelime alışverişlerinde, bir kelimenin hangi dilden diğerine geçtiğini tespit edemeyiz. Latince ile Fransızca dillerinde ortak kullanılan sayısız kelime vardır. Arapça ile aynı dil ailesine ait olan Aramice, Süryanice, Akkadça, İbranice, Habeşçe gibi diller tarafından kullanılan kelimelerin Kur’an&#8217;da da bulunması gayet doğaldır. Kur’an, nazil olduğu toplumda kullanılan dili kullanmıştır. Zaten dünyadaki tüm diller de bu şekilde gelişmiştir. Kur’an, kullandığı kelimelerin orijinalini değil, Araplar arasındaki kullanım durumunu dikkate almıştır.&#8221; (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 97, 98, 101,102, 103) Dolayısı ile Kur&#8217;an&#8217;ı İngilizceye tercüme eden İngiliz Oryantalist George Sale’in ‘The Koran: The Preliminary Discourse’ adlı eserinde yazdığı gibi: &#8220;Kur’an en güzel ve ‘saf bir dille’ yazılmıştır.” Keşke bu oryantalist kadar ateistler de Kur’an’dan azıcık nasiplenebilse idiler…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16330" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/346348545657556.png" alt="" width="475" height="297" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an saf Arapçadır. Ancak neden Kur’an içerisindeki bazı kelimeler Arapça kökenli değildir?  </strong><strong>“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” </strong><strong>(Yusuf, 2) </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Hz. Peygamber bütün Arap ve topluluklara gönderilmiştir. O halde Kur’an&#8217;da bütün Arapların ve diğer ümmetlerin dil ve sözcüklerinin bulunması zorunludur. Kur’an&#8217;daki her kelime Arapçadır. İnişinden önce kullanılıyor ve dinleyenler tarafından bu dil anlaşılıyordu. Bunlar, artık Araplaşmış kelimelerdir. Bu kelimelerin hepsi de Kur’an&#8217;ı nüzulünden önce Araplar tarafından kullanılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an&#8217;ın indiği dil olan Arapçanın bir parçası olmuşlardır. İnsanlar da kendilerine okunup tebliğ edilen Kur’an&#8217;ı anlamışlardır.&#8221; (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 173-175) Ateistlerin ıskaladığı bir hususun da altını çizelim: “Kur’an müminin imanını kafirin ise küfrünü artırır.” (Tevbe, 124-125)  Onların her iddiasının cevabı olsa da, onlar hâlâ hata aramaya devam etmektedirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu yazıda Kur’an&#8217;ın sadece iç çelişkilerinden söz edilecektir. Bunlar en vahim çelişkilerdir, dış kaynaklara başvurmayı gerektirmeden, Kur’an&#8217;ın sadece kendi metni ele alınarak Kur’an&#8217;ı çürütmeye kâfi gelmektedirler. Aşağıdaki listenin Kur’an&#8217;daki iç çelişkilerin tam bir listesi olduğu iddia edilmemektedir, birçokları daha mevcut olabilir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakalım Kur’an’da ne tür ‘kâfi’ derecede çelişkiler (!) bulunmuş? ‘Birçok daha mevcut olabilir’ çelişki (!) iddiaları zaten yukarıda ele alınıp cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an apaçık bir kitap mıdır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’da kitap kelimesi bazen levh-i mahfuz bazen Kur’an anlamında anlamında kullanılır. Bu ayırımı yapamayanlar yanlış sonuçlara ulaşırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">En’am, 7. ayet: &#8220;Şayet sana kağıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkarcılar, “Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil” derlerdi.&#8221; buyrulmaktadır. Bu ayette kitap şeklindeki bir Kur&#8217;an&#8217;dan bahsedilmediği açıkça görülmektedir. Bu tür ayetlerde kitap kavramı ile kastedilen şey levh-i mahfuzdur. (İbnü’l-Cevzi, Zâdü’l-mesir, V/450; VI/189, 481; Fahreddin er-Razi, Mefatiḥu’l-Gayb, XXIX/237) Kainatta meydana gelecek bütün varlık ve olaylar levh-i mahfuz adlı bu kitapta yazılmıştır. &#8220;Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza bir şey gelmesin ki, Biz onu yaratmadan önce, bir Kitapta bulunmuş olmasın.&#8221; (Hadid, 22) &#8220;Mutlaka O&#8217;nun bilgisiyle düşen bir yaprak, yerin karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap&#8217;ta bulunmuş olmasın.&#8221; (En&#8217;am, 59) ayetleri de bunu açıkça ifade etmektedir. En’am, 38. ayet: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” Ayette geçen kitap da Kur&#8217;an değil, &#8216;Levh-i mahfuz&#8217;dur. (Taberi, Beğavi, Maverdi, İbn Atıye, Kurtubi, Meraği ilgili ayet tefsiri; Şatıbi, II, 78; Şimşek, 106; Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 216) Kaf suresi, 4. ayette de kitap kelimesi yine ‘Levh-i mahfuz’ anlamda kullanılmıştır. Kur’an&#8217;da levh-i mahfuz ayrıca, kitab mübin, yani &#8220;apaçık kitap&#8221; (Yunus, 61; Sebe, 3) Kitab meknun” (Vakıa, 78) “Kitab mestur” (İsra, 58; Ahzab, 6) “Ümmü’l-kitab” (Ra‘d, 39; Zuhruf, 4) tamlamaları ile de geçmektedir. &#8216;Levh-i mahfuz’un kelime anlamı, ‘korunmuş levha’ demektir. Olmuş ve olacak tüm her şeyin kayıtlı olduğu -kıyas yaparak daha iyi anlaşılabilmesi açısından, güncel bir terim olan ‘tablet’ ile kıyaslayabileceğimiz ki, DNA’daki şifre/kod da bunu desteklemektedir- bir ilahi muhafaza levhası, kainat programıdır! Kur&#8217;an tefsirinin en temel kuralı, aynı konu hakkındaki tüm ayetleri bir araya getirerek değerlendirme yapılması gerekliliğidir! &#8220;Kur&#8217;an, her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağıdır.&#8221; (Nahl, 89) Kur’an&#8217;da muhkem ve müteşabih ayetler de vardır. (Ali İmran, 7-8) Muhkem ayeti okuyan herkes anlar, müteşabih ayetin anlaşılması için ise âlimlerin açıklamasına ihtiyaç vardır. Kur’an okuyan, araştıran herkese bilgisi ölçüsünde açıktır, yol göstericidir! Kur’an&#8217;ı herkes,  &#8216;seviyesine göre&#8217; anlar: &#8220;Kur’an&#8217;ı her insan kendi kapasitesine göre anlar.&#8221; (Prof. Muhsin Demirci, Kur’an ve Tefsir, s. 182) Kur&#8217;an&#8217;da ana konuları ile dünya ahiret mutluluğunu sağlayacak her şey vardır. En cahil birisi de Kur’an&#8217;ı okuduğunda ne yapıp neden kaçması gerektiğini bilir, en âlimi de. Ama âlimin imanı derunidir/içseldir! (Fatır, 28) Herkesin her okuduğu konuyu kendi başına anlayabilecek altyapıya sahip olduğunu düşünmek mümkün değildir. Halk, yılın aylarını ve günlerini bilir, astronomi âlimi ise uzayı ve derinliklerini. Âlimi, avamın/halkın baktığı ama göremediği detayları görür ve açıklar. Hz. Muhammed’in tebliğden farklı bir diğer görevinin de ‘Tebyin/ Kur’an’ı açıklama’ olması zaten bu nedenledir. Tarih boyunca, İslam âlimleri Hz. Peygamber&#8217;in tebliğ vazifesini yürüttükleri gibi, tebyin/açıklama görevini de sürdürmüşlerdir. Zaten bu Aynı suredeki iki ayet başından itibaren okununca konu daha net anlaşılmaktadır: En’am, 38. ayet: &#8220;Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp rablerinin huzuruna getirileceklerdir.&#8221; 59. ayet: &#8220;Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.&#8221; Kitap&#8217;tan kasıt nedir, o da Buruc, 21-22. ayetlerde açıklanmaktadır: &#8220;Şüphesiz o (asılsız saydıkları kitap) şanı yüce bir Kur’an’dır; Levh-i mahfuzdadır.&#8221; Rad, 39: &#8220;Ana kitap &#8216;O&#8217;nun katındadır.&#8221; İsra, 59: &#8220;Kıyamet gününden önce ya helak etmiş veya onları çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız. Bu, kitapta yazılıdır.&#8221; Yani kitaptan kasık Kur’an değil levh-i mahfuzdur. (Kur&#8217;an Yolu, II/401)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide, 15; Neml, 1; Hicr, 1; Yasin, 69. ayetlerde Kur&#8217;an için &#8216;mubin&#8217; yani ‘apaçık’ kavramı kullanılır. Peki, bu kelimeyi nasıl anlamalıyız? Bunun içinde yine Kur&#8217;an&#8217;ın en büyük &#8216;açıklayıcısı&#8217; olan Kur&#8217;an ayetlerine başvurarak, &#8216;mubin&#8217; kavramının ne anlamda kullanıldığına bakmak gerekmektedir. Yasin, 60: &#8220;Şeytan size apaçık (mübin) bir düşmandır.&#8221; &#8216;Göremediğimiz&#8217; şeytan bize nasıl &#8216;apaçık&#8217; düşman olabilir ki? Demek ki, apaçık/mübin kavramı ile kastedilen, &#8220;Şüphesiz, kesin, inkar edilemez&#8221; olmasıdır! ‘Bu Kur’an, kesinlikle insanlar için bir hidayet, yol gösterici, dünya ve ahiret mutluluk kaynağı olan bir kitaptır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müzzemmil suresi, 4. ayet: &#8220;Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.&#8221;; Kamer suresi, 17. ayet: &#8220;Andolsun ki Kur&#8217;an&#8217;ı düşünmek için kolaylaştırdık fakat düşünen var mı?&#8221; Çelişki değil mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meali verilen 4. değil 5. ayettir bunu önce düzeltelim! Soruya dönersek: Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak kolaydır. Her kültür seviyesinden insan okuyunca, ilmi ölçüsünde kolayca anlar, yapması ve yapmaması gerekenleri öğrenir. Ancak, “Bu kolaylığı insanlara anlatmak, özümsetmek ağır ve zordur.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 483) ki zaten Efendimiz 23 senelik nübüvvet görevinin her anında çeşitli zorluk ve sorumluluklarla (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, V/486) karşılaşmış ve ömrü mücadele ile geçmiştir. Aynı zorluklarla peygamber varisleri olan (Ebu Davud, İlim, 1 [3641]; Tirmizi, İlim, 19 [2682]) âlimler de hayatları boyu karşılaşmış ve günümüzde de hâlâ karşılaşmaya devam etmektedirler. Çünkü Kur’an tüm şirk ve zulüm düzenlerine savaş ilan etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müminun suresi, 58-59. ayetler: &#8220;Rablerinin ayetlerine inanırlar, Rablerine ortak koşmazlar.&#8221; Çelişki değil mi?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk ayet iman etmeyi, ikinci ayet ortak koşmamayı ifade etmektedir. Şirk için önce inanmak gereklidir. Sonra o imana ortak/şirk koşulur ki ayet bizleri bundan men etmektedir. Allah’ın sıfatlarını insanlara izafe etmek, Allah kadar başkalarını sevmek veya başkalarından korkmak gibi birçok şirk çeşiti vardır. Peygamberimizin görevlendirildiği dönemde Mekke müşrikleri de Allah’a inanmakta idiler ama aynı zamanda O’na ortaklar da koşmakta idiler. Aynı hataya düşmeme konusunda ayet bizleri uyarmaktadır ki, günümüz ortamında bu ayetin uyarısının ne kadar haklı olduğu ortadadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Fecr suresi, 22. ayet: &#8220;Rabbim gelip melek(ler) saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır.&#8221; Tek melekten kasıt ne? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arapçada çoğul yerine tekilin kullanıldığı da olur ve bu bir edebi kuraldır. (Konumuzla ilgili şu iki makaleyi tavsiye edebiliriz: Osman Ertuğrul, Kur&#8217;an Dilinde Kelimenin İfade Biçimi, Iğdır Üniversitesi / Iğdır University İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı / No: 7, Nisan / April 2016: 91-117; Zafer Kızıklı, Arapçada ikil sözcük yapısı, AKEV, Yıl:11, Sayı: 33, 315-333) &#8220;Sizler kitap(lar)ın tümüne inanırsınız.&#8221; (Ali İmran, 119) ayeti de buna diğer bir örnektir. “Kur&#8217;an, Arapça nazil olduğundan Arapça kurallarını uygulamaktadır.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 509) Arap edebiyatında bazen yüklem bazen de özne hazfedilir, silinir… Bunlar o dilin edebi özellikleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Lokman suresi, 34. ayet: &#8220;Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah&#8217;ın katındadır. Yağmuru o indirir.</strong><strong> Rahimlerde olanı (Mâ fi’l-Erhâm) O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine kimse nerede öleceğini bilmez.</strong>” <strong>Yağmuru ve rahimde olanları artık biliyoruz. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16331" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/64645753736868.png" alt="" width="813" height="96" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lokman, 34. ayette, insanın kıyametin saatini, yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyeceği belirtilmektedir ki tüm bunlar bugün de bilinmemektedir. Kıyamet için, &#8216;indehu&#8217; kelimesi kullanılırken, yani o bilgi ‘sadece Allah&#8217;ın katında’ olduğu bildirilirken, kazanç ve ölüm için olumsuzluk eki &#8216;ma&#8217; edatı kullanılır ki bu da, ‘Allah dışında bu bilgiyi kimsenin bilemeyeceği’ anlamına gelmektedir. Yani kıyametin saati kesin Allah&#8217;ın katındadır, ölüm ve rızık konusunu da &#8216;sadece&#8217; Allah bilir. Rahimlerde olan için ise ayette, ‘İndehu’ veya olumsuzluk ‘ma’ edatları kullanılmamaktadır. Ayetin Türkçesi: ‘O Allah yağmuru indirir/yağdırır’ şeklindedir. Rahimdekiler için de ‘Ve O Allah rahimlerdekini bilir.’ buyurulmakta, fakat diğer sayılan üç husus için kullanılan, &#8216;sadece’ veya ‘olumsuz anlam&#8217; ifade eden istisna edatı bu ikisi için kullanılmamaktadır! Ayet zaten yukarıda Arapça olarak da verilmiştir. Ayette, kıyamet, ölüm ve rızık konuları kesinlikle ve sadece Allah tarafından bilinir denirken, diğeri iki husus için ise,  &#8216;bilme ve indirme&#8217; ifadelerini kullanılmaktadır. “Ayet, yağmurun Allah tarafından indirildiğini belirtmiştir. Çünkü su döngüsü çarkını kuran O’dur. Ayet, rahimdekinin ‘cinsiyetine’ ise değinmemiştir. Ayette, &#8216;kim&#8217; anlamına gelen &#8216;men&#8217; edatı yerine &#8216;şey&#8217; anlamına gelen &#8216;mâ’ edatının gelmesi de önemlidir. &#8216;Mâ&#8217; akılsız olan şeyler, &#8216;men&#8217; akıllı olan (insan) için kullanılır. Dolayısı ile &#8216;men&#8217; yani ceninin &#8216;kim&#8217; olduğu, cinsiyeti değil, &#8216;mâ&#8217; yani ceninin ‘nasıl büyüyeceği, ne kadar yaşayacağı, iyi mi kötü mü olacağı’ konularına atıf yapılmıştır. (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 363-365) ki, bunları da bilen sadece O Allah (cc)’dır. Yani su döngüsünü insanlar hala kuramamaktadır ve rahimdeki ‘mâ’yı da sadece O bilmektedir! (Rahimlerde kelimesinin başındaki ‘mâ’ edatı olumsuz değildir çünkü o zaman cümle anlamsız olur. Yelemu: ‘Bilir’, mâ filerhâm: ‘Rahimlerde olmayanı!’ Cümle anlamsız olur, dolayısı ile bu ‘mâ’, Türkçedeki ‘şey’ anlamında, akılsız olanlar için kullanılan edattır, bunu da detay da olsa belirtelim!)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Enfal Suresi, 44. ayet: &#8220;Allah olacak, bir işi yerine getirmek için savaş alanında karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu.&#8221; ne demek? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Düşmanların az gösterilmesi, Müslümanlara  moral vermek amacıyladır. Müslümanlar az gösterildiği içinde de müşrikler savaşı ciddiye almamış, işe gerektiği gibi sarılmamışlardır. Eğer Allah onları çok gösterseydi,  Müslümanlara karşı daha fazla hazırlık yaparak çıkarlardı. (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler,   s. 234) Sonuç zaten ortadadır, Bedir savaşı kazanılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İlk Müslüman kimdir? </strong><strong>Muhammed mi (6:14, 6:163), İbrahim mi (3:67), yoksa İsa mı (3:52, 5:110-111)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soruya kısaca, ‘Her peygamber, geldiği toplumun ilk inananıdır.’ şeklinde cevap verebiliriz. “Her peygamber, ‘kendi çağının ilk iman edeni’ olmak zorundadır elbette. Kendisi inanmadığı bir dine mi insanları çağıracaktır?” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 57) “Yeni gelen bir dinin esaslarına inanan ilk kişi, o ümmetin peygamberi olduğuna göre burada garipsenecek bir durum da yoktur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 74) İslam, Hz. Adem ile başlamıştır. Dolayısı ile ilk Müslüman da Hz. Adem&#8217;dir. Her peygamber çağının ilk iman edeni, aynı zamanda Hz. Adem&#8217;in mirasçısıdır. En&#8217;am, 14: &#8220;De ki: &#8220;Bana Müslüman olanların ‘ilki’ olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma denildi.&#8221; En’am, 163: &#8220;Ve ben Müslümanların ilkiyim.&#8221; Ali İmran, 67: &#8220;İbrahim ne yahudi ne Hristiyan idi; bilakis o, tek Allah’a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi.&#8221; Ali İmran, 52: &#8220;İsa, onlardaki inkarcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havariler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah&#8217;a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız, cevabını verdiler.&#8221; Tabii sorudan anlaşılan, soruyu soranın İslam’ın ilk insandan itibaren gelen dinin adı olduğunu bilmediğini de göstermektedir. Aslında Yüce Yaradan hep aynı emir ve yasakları insanlara bildirmiştir. Haşa, “Bir topluma içki içebilir, diğerine puta tapabilir, diğerine de iyiliğe gerek yok” dememiştir! Bu konu “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımızda ele alınmıştır. Bu temel bilgiden yoksun olanların Kur’an’da hata araması da ayrı bir çelişkidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cehennemde insanlar ne yiyecektir? </strong><strong>Acı ve kötü kokulu bir dikenli bitki mi (88:6), kanlı irin mi? (69:36) İki ayet de, söz konusu yiyeceklerin cehennem&#8217;deki tek yiyecek olduğunu iddia etmektedirler, birebir çelişmektedirler. Bunlarla bilahare çelişen 37:62-68, cehennemde insanların zakkum ağacının meyvelerini yiyeceğini ve kaynar sudan karışık bir içecek içeceğini iddia etmektedir. Üç yönlü bir çelişki söz konusudur. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsan menüsünü bu kadar mı merak eder? Aynı konudaki ayetleri bir arada okumadan sonuca ulaşmaya çalışmak insanı ancak bilgiç bir ‘ate’ yapar deyip cevaba geçelim. Cehennem 7 kattır (Hicr, 44) ‘Her katın ayrı ceza şekilleri’ vardır. Hatta bazı ateistler, ‘İslamiyet, sıcak bölgede faaliyet gösterdiği için, insanlar hep ateşle korkutulmuştur. Kutuplarda olsaydı, soğuk azaplardan bahsedilirdi. Şimdi din kitaplarında niye soğukla azaptan bahsedilmiyor?’ demektedirler. Merak etmesinler, ‘Zemherir’ adlı soğuk cehennem azabı da (Buhari, Bed’ü’l-halk, 10; İnsan, 13; Tirmizi, Cehennem 9, (2595); Müslim, Mesacid, 185-187; Hadislerle İslam, VII/656) onları beklemektedir. “Onların sayısını da inkar edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık ki böylelikle kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, inananların imanı artsın; kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar da, “Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?” desinler.” (Müddessir, 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir Müslüman&#8217;ın kaç annesi vardır?</strong> <strong>58:2&#8217;ye göre bir (&#8220;onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır.&#8221;), 33:6&#8217;ya göre ise birden fazla (&#8220;onun [ Muhammed&#8217;in] eşleri de Müminlerin analarıdır.&#8221;)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadi bir tane de biz ekleyelim. Sütanneyi de ekledik etti üç! Neyse… Biri öz, diğerleri ise, Peygamberimizin eşleri olan biz müminlerin manevi anneleri kastedilmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, firavun&#8217;a bir peygamber mi (7:103,73:15), iki peygamber mi (10:75) göndermiştir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce Musa (as)&#8217;ı tek başına firavuna göndermiştir. Daha sonraları Musa kendine yardımcı isteyince Harun (as)&#8217;ı da Allah görevlendirip Musa ile beraber yeniden firavuna göndermiştir. Yani önce bir sonra iki peygamber!  Bu olay Kur’an&#8217;da şöyle anlatılır. Furkan, 35. ayet: &#8220;Kardeşi Harun&#8217;u da ona yardımcı yaptık.&#8221; Ama ateist arkadaş yine ‘aynı konudaki tüm ayetleri’ bir arada değerlendirmemiş, sonuçta da çelişki adı altında paradoksa düşen yine kendi olmuştur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, ad kavmini bir günde mi (54:19), birden fazla günde mi (41:16, 69:6-7) yok etmiştir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kamer 19. ayette ‘kasırganın başladığı günden’ bahsederken, diğer ayetlerde ise kasırganın ‘sürecinden’ bahsedilir. Zaten Hakka suresi 7. ayette, &#8220;Allah o kasırgayı ‘art arda’ yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi.&#8221; buyurulmaktadır. Yine Fussılat, 16. ayette de kasırganın günlerce sürdüğünü ifade edilmiştir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>109:1-6&#8217;da Muhammed, kafirlerin tapındığı tanrının veya tanrıların Allah&#8217;tan farklı olduğunu söylemektedir. Burada kafirler ile kime atıfta bulunulduğu belli değildir &#8211; ehl-i kitap (Yahudiler ve Hristiyanlar) ya da putperestler söz konusu olabilir. Halbuki Kur’an, Yahudiler ve Hristiyanların da (2:62, 2:139, 3:64, 29:46), putperestlerin de (16:35, 39:3) Allah&#8217;a inandığını öğretmektedir. İddiaya göre putperestler Allah&#8217;a ortak koşmakla birlikte Allah&#8217;a inanmayı sürdürmektedirler. Muhammed&#8217;in iddiası yalanlanmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kafirun, 1-6. ayetlerde kendisine tapılan yaratıcıların farklılığına vurgu yapılır ki, hakikat ortadadır: Yahudiler ırkçı bir tanrı ve Hristiyanlar üçlü birliktelikten oluşan bir tanrı inancına sahipken müşrikler ise putlara tapmaktadırlar. İslam’da ise ne ırkçılık vardır ve ne de putlara tapmak! İlk ayetteki ‘kafirler’ hitabından tüm İslam dışı inanç sahipleri kastedilir. Bakara, 62. ayette ise genel anlamda, ‘İslam gelmeden önceki’ Yahudi ve Hristiyanların cennetlik olmasında bahsedilir. Zaten 134. ayette bu açıkça ifade edilmektedir: “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir.” 139. ayette ise özellikle, ‘Allah’ adı zikredilerek ‘teslis ve Yahuda inanışı’ reddedilmekte ve O (cc) İbrahim&#8217;in de, İsa’nın da Rabbidir, aslında sizin de asıl Rabbinizdir, O’na inanın” denilip, ‘Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir.’ şeklinde ayet bitirilerek Kafirun suresi ile aynı içerikli mesaj verilmektedir. Yani tüm ayetlerde hep tevhid mesajı verilmekte, insanlık İslam’ın tek Allah inancına çağrılmaktadır. Ali İmran suresi 64. ayette ise Hristiyanların en temel 3 imani sorunlarının altı çizilmekte ve Hristiyanlara şu çağrı yapılmaktadır: “Sadece ‘Allah’a ibadet edip, O’na hiçbir şeyi ‘ortak koşmamak’ (şirk aynı zamanda putperestlerin de temel sorunudur) ve din adamlarını ‘rab’ edinmemek!” Rab kavramını çok kısa bir özetle, ‘Hayatımızı düzenleyen kuralları koyan’ şeklinde tanımlayabiliriz. Ayette yine şirk merkezli bir eleştiri vardır! Ankebut suresi 46. ayette ise: “Ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir.” denmektedir. Ayetin ilk cümlesine dikkat edilirse, ‘Ehli kitab’la mücadele devam etmekte’ fakat bunun özellikle yumuşak bir üslupla yapılması gerektiği ifade edilmekte ve “Ey Ehli kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar! Biz Tevrat, İncil, Zebur-un bozulmamış asıllara- inanıyoruz, bizi de, sizi de yaratan aynı ‘Allah’ (Bakara, 139) denilmekte, şirksiz asli tevhit inancına insanlar davet edilmektedirler. Çünkü onlar ayrı bir din, ayrı bir tanrı inancına sahiptirler: “Şüphesiz ki: &#8220;Allah ancak Meryemoğlu İsa Mesih&#8217;tir&#8221;, diyenler kafir olmuşlardır.” (Mâide, 17) &#8220;Şüphesiz, Meryemoğlu Mesih (İsa), Allah&#8217;ın kendisidir.&#8221; diyenler kafir olmuşlardır. Halbuki bizzat Mesih şöyle demiştir: &#8220;Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah&#8217;a kulluk edin. Çünkü kim Allah&#8217;a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar. Allah, şüphesiz üçün (üç Tanrının) biridir.&#8221; diyenler kafir olmuştur. Halbuki bir tek ilahtan başka hiç bir ilah yoktur. (Mâide, 72- 73) “Yahudiler, &#8220;Uzeyr Allah&#8217;ın oğludur.&#8221; * dediler. Hristiyanlar da: &#8220;Mesih (İsa) Allah&#8217;ın oğludur.&#8221; dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkarcıların sözlerini taklit ediyorlar.&#8221; (Tevbe,  30) Putperestlere gelince, Nahl, 35. ayette müşrikler yanlış kader inançları nedeni ile eleştirilmekte, Zümer 3. ayette ise şirke düşmelerinden dolayı ‘yalancı ve inkara saplanmış’ olarak nitelendirilmektedirler. Müşrikler zaten bir yaratıcıya inanırlar, hatta Hz. Muhammed’in babasının adı Abdullah yani ‘Allah’ın kulu’dur. Ama putları aracı kabul ettikleri için de şirke düşmektedirler ki, günümüzde Hristiyanlık, Budizm, Hinduizmdeki putlar ile ateist yönetime sahip ülkelerin liderlerinin heykellerine yapılan tazimler/ululaştırmalar bizlere putperestliğin hâlâ devam ettiğini göstermektedir. Kısaca, Kafirler olan ehli kitap da ve putperestler de bir yaratıcıya inanırlar. Ama sonra tevhid inancından ayrılarak, ‘melekler Allah’ın kızlarıdır, Tanrı olan bir oğlu vardır, putlar bizi ona yakınlaştırır.’ türü sapık inançlara yönelirler. Tanrıya inanırlar ama bu tanrı inancının içeriği şirkle doludur! Zaten müşrik olmak için önce tanrıya inanmalı, sonra ona ortak/şirk koşulmalıdır. Tanrıya inanmadan müşrik olunmaz, tanrıya inanmayana zaten ateist denir. Yine ayetleri cımbızlayıp seçme ve sonra da bunlardan çelişkiler üretmek çabası ile karşılaşmaktayız ki, bu yanlış metodu oryantalistlerde sıkça uygulamaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">* Yahudi din alimleri olan Rabbanilere göre Hz. Musa daha önce gelmeseydi Tevrat Ezra’ya verilirdi. (Sanhedrin, 21b) Üzeyir, Tevrat’ı ezberden yazdırıp Yahudilere öğretince onun &#8216;Allah&#8217;ın oğlu&#8217; olduğu görüşü Yahudiler arasında yaygınlık kazanmış (Ali b. Muhammed el-Hazin, Lübabü’t-teʾvîl, II/351-352; Sa’lebi, Kasasu’l-Enbiya Araisü’l-Mecalis, 309; İbn Cerir et-Taberi, Camiu&#8217;l-Beyân, X/111; Muhammed Ali Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, I/396; Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/213; Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir II/757-8;  İbn Kesir, Tefsiru‘l- Kur‘ani‘l-Azim, II/336) ve bu inanç zamanla Hristiyanların “Mesih Allah’ın oğludur” inancına kapı aralamıştır. (Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/213) Yahudi asıllı İskenderani, Hicaz bölgesindeki Karailer’in bu inanca sahip bulunduklarını nakleder (Lazarus-Yafeh, Intertwined Worlds: Medieval Islam and Bible Criticism, s. 53) ve bu görüş daha yaygın bir görüştür. (Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm ez-Zahiri, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâi ve’n-Nihal I/99; el-Mutahhar b. Tahir Makdisi, el-Bed’ ve‘t-Târîh, IV; 35; Baki Adam, “Üzeyir”, DİA, XLII/402) Ayrıca bu söylemin Medine’deki bir grup yahudi (İbn Ebu Hâtim, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-aẓim, VI/1781; İbnü’l-Cevzi, Zâdü’l-mesir, III/424) ve Yemen civarında yaşadıkları söylenen Sadukiler (İbn Hazm, el-Faṣl, I/99) ve ayrıca Filistin yahudileri (Makdisi, el-Bedʾ ve’t-tariḫ, IV/35) arasında yaygın olduğu da bildirilmektedir. Bazı Yahudiler ve Hristiyanlar İsrail oğullarından olan peygamberlerini Allah’ın oğulları olarak kabul ettiklerinden kendilerini ayrıcalıklı olarak da görmüşlerdir. (İbn Cevzi, Telbisu İblis, 77) Günümüzde de hâlâ Yahudi Mistisizminde (Kabbalism) Tanrı oğlu Metatron (Enoh) figürünün bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır. (Selim Özarslan, Üzeyir ile ilgili bazı meseleler, NEÜİFD, sayı: 49, s. 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kıyamet gününde, şefaat (aracılık) mümkün olacak mıdır (20:109, 34:23, 43:86, 53:26), olmayacak mıdır (2:122-123, 2:254, 6:51, 82:18-19)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın izni dışında şefaatçi olmayacaktır! Bazı ayetler geneli ifade ederken, yani şefaat olmayacak derken bazı ayetlerde de istisnalar belirtilir. Meleklerin secdesinde şeytanın melek olmadığını başka ayetin ifade etmesi gibi. Peki, neden aynı konudaki ayetler peş peşe Kur’an’da sıralanmamıştır? Çünkü herhangi bir konu Kur’an’da aranırken o konu ile ilgili tüm ayetler taranırken tüm Kur’an gözden geçirilmek zorunda kalınmaktadır ki, bu da aradığımız konunun ‘tüm Kur’an içindeki konumunu’ daha iyi anlamamıza neden olmaktadır. Amaç, resmin tamamını görmemizi sağlamaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kötülüklerin kaynağı Allah mıdır (4:78), insanın kendisi midir (4:79) yoksa şeytan mıdır (38:41)? Özellikle arka arkaya gelen 4:78 ve 4:79&#8217;un birbirleri ile birebir çelişmesi dikkat çekicidir. Bu üç yönlü çelişki, günah / kader çelişkisi ile de alakalıdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sad, 41. ayette Eyyüp aleyhisselam, şeytanın kendisine verdiği vesveselerden (Aşur, Tefsir, XXIII, 270) Rabbine sığınmasından bahsedilir. Şeytan insanlara “Kötülüğü, ahlaksızlığı ve Allah’a bilmediğimiz şeyleri yakıştırmamızı emreder.” (Bakara, 169) Ama unutmayalım ki şeytanın “Zorlayıcı gücü ancak onu veli/dost/arkadaş edinenlerle, onunla Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 99-100) Yoksa şeytanın “Bizi zorlayacak gücü yoktur; onun yaptığı bizlere çağrıda bulunmaktan ibarettir; arzusuna uyan da onun çağrısına uymaktadır.” (İbrahim, 22) Yani, kötülük kaynağı insandır, şeytan sadece teşvik eder, insanı tahrik eder, arzularının peşinde koşan da o tahriklere uyar. Ama asla unutulmamalıdır ki, “insanların yaptıkları kötülükler için şeytanı bahane etmeleri gerçekçi olmadığı gibi, bu mazeret Allah katında da herhangi bir değere sahip değildir.” (DİBİA, Şeytan maddesi) Peki kötülüğün kaynağı –haşa- Allah mıdır? Bu konu detaylı bir şekilde, “Kötülük/şer Allah&#8217;a izafe edilebilir mi?” adlı yazıda ele alınıp cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah çirkin işlerin yapılmasını emreder mi? 7:28 (&#8220;şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez.&#8221;) ve 16:90&#8217;da (&#8220;Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.&#8221;) Allah&#8217;ın çirkin işleri emretmediği öğretilir. Hatta 2:169&#8217;da çirkin işleri şeytan&#8217;ın emrettiği belirtilir (&#8221; o [şeytan], size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.&#8221;). Ayrıca Allah&#8217;ın bir ülkeyi haksız yere helak etmeyeceği öğretilir (6:131). Fakat tüm bu öğretiler 17:16&#8217;da yalanlanmaktadır: &#8220;Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.&#8221; Allah insanlara çirkin işlerin yapılmasını emretmekte, sonra da bunu bahane olarak kullanıp ülkeyi haksız yere helak etmektedir. Çelişki ortadadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayet iki şekilde açıklanmaktadır. âlimlerin çoğu ayeti &#8220;Allah şımarık yöneticilere iyi işleri, yani iman ve itaati emreder; fakat onlar ısrarla emre aykırı hareket edip günah işlerler.&#8221; (Razi, XX/174-175) ve “Allah şımarık yöneticilere bu günahlardan vazgeçmelerini emreder.” (Razi, XX/176) şeklinde açıklamışlardır. Diğer yorumu ise  atalarımız çok güzel özetlemişlerdir: ‘Kula bela gelmez hak yazmadıkça, Hak bela yazmaz kul azmadıkça.’ Allah (cc) hiçbir kulunun kötülük yapmasından razı olmaz: “Onlar çirkin bir iş yaptıklarında; ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, esasen Allah böyle yapmamızı emretti.’ derler. De ki; şu bir gerçek ki, Allah asla çirkinliği emretmez.” (A’raf,  28) Allah kullarının inkara/küfre sapmalarına razı olmaz.” (Zümer, 7) Peki, ‘Helak etmek istediğimizde’ cümlesinden kastedilen nedir? Allah, bir kavim helakı hak etmek için yarışmadıkça, kötülük bataklığı içinde yüzmedikçe onları helak etmez. Ama o kavim helak olmak için her şeyi adeta yarışırcasına yaparsa, Allah onların başına bir zalim idareci getirir! Bu bazen seçimle bile olabilir yani halk kendi cellatını kendi seçebilir! O zalimde onlara o hak ettikleri cezayı verir. Allah hak etmeyene ceza vermez, ama edene ‘nasıl’ ceza verdiğini de ayetle bizlere bildirir. Aslında bu ayet ilahi bir ikaz mahiyetindedir: “Başınıza zalim idareci geldi ise, bu size helakın yaklaştığının da göstermektedir!’ Zaten tarih bunun delilleri ile doludur. Diğer rivayetlerde bunu teyit etmektedir: “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” (Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal, VI/89, Süyuti, Camiu’s-Sağir<em>,</em> II/82) “İnsanlar, iç âlemlerinde, özlerinde kendilerini değiştirmedikçe, Cenab-ı Hakta onlar hakkındaki hükmünü onları değiştirmez.” (Rad, 11) “Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlak ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.” (Enfal, 53) Konuya ek olarak, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımızı ve ‘Ateistlere cevap’ adlı yazımızdaki &#8216;Günümüzde ‘toplu’ helak neden olmuyor?’ başlıklı soru ve cevabı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong>Allah adil midir? 39:69&#8217;a göre öyledir: &#8221; Yeryüzü rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir.&#8221; Ama örneğin 14:4&#8217;e göre, Allah insanları keyfine göre sapkınlığa sürüklemektedir: &#8220;Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.&#8221; İnsanları keyfince saptıran Allah, sonra da bu insanları saptıkları için cezalandırmaktadır, 16:94, 72:15. Allah&#8217;ın kendi saptırdığı insanları cezalandırılması adil midir? Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir? Günah / kader çelişkisi burada açıkça ortaya konulmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aynı usul hatası ve hep doğal olarak yine aynı yanlış sonuç! Aynı konudaki tüm ayetler bir araya toplansa ortada sorun kalmayacağı çok kere yukarıdaki örneklerde defalarca gördük. İbrahim, 4.  Ayetten maksat şudur: “Allah’u Teâlâ ayetlerini gönderdikten sonra tercihini ısrarla inkar yönünde kullananları zorla doğru yola iletmez. Bilakis onları ‘kendi irade ve tercihleriyle’ baş başa bırakır, inkarcılık ruhlarına yerleştikten sonra da artık onlar iman etmezler. Ama gerçeği araştırıp tercihini o yönde kullanmaya çalışanlara ise Allah yardım ederek, onları doğru yola ulaştırır.” (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/303) Diğer verilen ayetler ve cevaplarını “Allah kalpleri mühürler mi?” başlıklı yazımızda ele alıp cevapladık. Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir?” sorusuna, ‘metotsuz ve bilgisizce Kur’an ayetleri hakkında ahkâm kesip, insanları İslam’dan uzaklaştırmaya çalışan cahil ateistlerdir’ şeklinde özet bir cevap da verebiliriz. ‘Günah/kader çelişkisi’ iddiası da geçersiz bir ithamdır, ‘Kaza kader’ başlıklı yazımızda konu açıklanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Melekler dostumuz mudur? 2:107 ve 29:22&#8217;ye göre Allah&#8217;tan başka dostumuz yoktur, ama 41:31&#8217;e göre melekler dünya hayatında da âhirette de dostlarımızdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Melekler Allah’ın emirlerini yerine getirmekle görevli varlıklardır. (Nahl,49-50; Tahrim,6; DİA, Melek maddesi) Hüküm vermede, yaratmada, yönetmede (Bakara, 107; Ankebut, 22) tek dost tabii ki Allah’tır! Ama melekler de unutmayalım ki O&#8217;nun emrindedir! (Enbiya, 26-27) Yani, birinin dostu eğer melek ise, aslında onun asıl dostu Allah’tır! “Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah&#8217;tır.” deyip, sonra (da) istikamet üzere olanlara (Allah&#8217;a yönelip dini yaşayanlara) melekler inerler: “Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve vadolunduğunuz cennetle sevinin! (derler)” (Fussilat, 30) Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olanlara melekler de yakındırlar. Ateistin de verdiği ayetin devamında bu dostluğun, ‘hem dünya hem ahireti’ kapsadığı görülmekte ve aynı surenin bir sonraki ayetinde de (Fussılat, 32) melekler dostluklarını zaten Allah’a izafe etmektedirler: “Bağışlayıcı ve merhamet sahibi olan Allah’ın ikramıdır bu.” Evet, sadece bir ayet sonrasını ateistimiz okumamakta veya anlamamakta ısrar etmektedir! &#8220;İnkar edenler, sadece yapmakta olduklarından dolayı cezalandırılırlar.&#8221; (A&#8217;raf, 147)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Her şey Allah&#8217;a boyun eğer mi? 30:26&#8217;ya göre her şey Allah&#8217;a boyun eğer, ama düzinelerce ayet, hem şeytan&#8217;ın (7:11, 15:28-31, 17:61, 18:50, 20:116, 38:71-74) hem de birçok değişik insanın Allah&#8217;a boyun etmeyi reddetmesinden, başkaldırmasından söz eder.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özgür iradeli yaratılan insan ve cinler (şeytan da bir cindir) hariç, her mahlukat Allah’a itaat eder, boyun eğer. O nedenle de sadece insanlar ve cinler için cennet ve cehennem söz konusudur. Geri kalan, meleklerden evrendeki tüm canlı cansız varlıklara dek hepsi Allah’a secde ve tespih eder; itaat eder, emirlerine boyun eğer ve verilen görevleri aynen yerine getirirler. Ama unutulmamalıdır ki, ‘tüm insanların uymak zorunda kaldıkları’ fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasaları koyan da yine O’dur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir hadis:  &#8216;(Güneş) Secde yapmak için müsaade almaya gidiyor ve kendisine müsaade ediliyor. Sanki bir gün ona ‘Buradan Doğ!’ denilecek, o da battığı yerden doğacaktır.’ Burada sanki dünya dönmüyor da güneş doğup batıyormuş gibi bir anlam çıkıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadisin kaynağı, ‘Tirmizi, Fiten, 22; Muslim, Fiten: 13; İbn Mace, Fiten: 32’dir ve hadis kıyamet alametlerinden bahsetmektedir. Peki, secde kavramı ile kastedilen nedir? &#8220;Evrendeki her şey Müslim yani İlahi emirlere teslim olmuştur. Ondan aldıkları görevi yerine getirirler.&#8221; (Seyyit Hüseyin Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, s. 19; Goody, Avrupa’da islam damgası, s. 37)  Nahl, 79. ve Mülk, 19. ayetlerde yüce Yaradan &#8216;kuşu havada tutanın kendisi&#8217; olduğunu bizlere bildirilmektedir. Aslında bundan amaç, o kuşun uçması için gerekli tüm özelliklere işaret edip (havanın kaldırma kuvveti, sürtünme kuvveti, tüylerinin yapısı, ön gagasının yapısı vd.) dikkatleri o muhteşem ince ayardan onu ayarlayana, eserden müessire yani eseri yapana ulaşmamızı sağlamaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Secde etmek, tespih etmek&#8221; gibi kavramlar itaat etmek, verilen görevi yapmak (İbnu Manzur, III/204- 206) anlamlarına gelir. Yani güneş, kendine verilen emri yerine getirir, ısı ve ışık yayar. Ta ki, kıyamet gününe, her şeyin ters yüz olacağı kıyamet günü, &#8220;güneşinde batıdan doğacağı&#8221; (Sünen-i İbni Mace, IX/4362) ana dek! Söz konusu hadisin devamında efendimiz, &#8220;Güneş, ‘kendisine tayin edilmiş bir yere’ doğru akıp gider. (Yasin, 38) ayetini okumaktadır. Bu ise bilimsel bir mucizeye işaret etmektedir. Çünkü &#8220;güneşin de bir yörüngesinin olduğu&#8221; gerçeğinin Peygamberimiz döneminde bilinmesine imkan yoktur. Tabii ki ateistler hadisin devamını yazmamışlardır! Yasin, 39. ayette ise Ay’ın da yörüngesi olduğu ifade edilir ki, bu da ayrı bir bilimsel mucizedir. Yasin, 40. ayette ise gece gündüz dengesine işaret edilir ve sonra ay, güneş ve dünyanın her birinin yörüngesi olduğu açıklanır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Secde Arapça sözlüklerde, &#8216;boyun eğmek&#8217; anlamına gelir dedik. &#8220;Yaratılanların tespihleri, Allah&#8217;a olan teslimiyetleridir.&#8221; (Muhammed Ali es-Sabunı, Safvetü&#8217;t-Tefasir, III/319 vd.) Kur’an&#8217;da bu anlamda 80 yerde secde kelimesi ve türevleri geçmektedir. (M. F. Abdülbaki, el-Muʿcem, “scd” md.) Ünlü sözlük sahibi Ragıb el-İsfahani, Kur’an’daki secdeyi, ‘isteğe bağlı’ ve ‘zorunlu’ secde olarak ikiye ayırır. İlki (sücud bi’htiyar) insana mahsus olup karşılığında mükafat vardır ki, bu da “O’na ibadet etmekle, onun emirlerine uymakla olur.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 32) İkincisi (sücudü teshir) insan dâhil olmak üzere canlı ve cansız bütün varlıkların &#8216;Allah’ın koyduğu (fiziksel, biyolojik ve toplumsal) kanunlara boyun eğmesidir.&#8217; (İsfahani, el-Müfredat, “scd” md.)  &#8220;Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğunun Allah&#8217;a secde ettiklerini görmüyor musun?&#8221; (Hac, 18) ayetinden kastedilen de budur. &#8220;Hiç bir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tespih etmesin.&#8221; (İsra, 44) &#8220;Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah&#8217;ı tespih etmiştir. O, Aziz&#8217;dir, Hakim&#8217;dir.&#8221; (Hadid, 1) &#8220;Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah’a secde ederler.&#8221; (Ra’d, 15) &#8220;Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah’a secde edip yere kapanmaktadır.&#8221; (Nahl, 48) Dikkat edilirse ayetler, sünnetullah olan tabiat kurallarına işaret ederek, tesbih/secde terimleri ile bu kurallara dikkat çekmekte ve kurallardan da kuralı koyana ulaşmamız amaçlamaktadır. Zaten birçok Müslüman araştırmacı da bu ayetlerin yönlendirmesi ile bilimsel çalışmalarına yönelmiştir. &#8220;Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah’ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün.&#8221; (Ankebut, 19-20) &#8220;Gerçekten de yerlerin ve göklerin yaradılışında, gün ve gecenin uzayıp kısalmasında akıl sahipleri için muhakkak birçok işaretler vardır.&#8221; (Ali İmran, 190) &#8220;O yedi göğü kat kat yaratandır. Rahman&#8217;ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözü(nü) çevir (de bir bak) hiçbir çatlaklık görüyor musun?&#8221; (Mülk, 3) gibi birçok ayet aslında, yaratılandan yaratana ulaşmamız için Müslümanları motive etmiş ve yönlendirmiştir. ‘Kur’an ve bilim’, ‘Müslüman bilim öncüleri’ ve ‘İslami bilim, felsefe ve Batıya etkisi’ başlıklı yazılar da bu yönlendirmenin sonuç verdiği örneklerle doludur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, &#8216;şirki&#8217; affeder mi (7:153, 25:68-71), affetmez mi (4:48, 4:116)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şirk içinde ölmedikten sonra, tabii ki Allah günahtan dönenleri affeder. A’raf, 153. ayette af dileyip tövbe edenlerden bahsedilir. Furkan 71. ayette de, “Ve her kim tövbe edip iyi davranışta bulunursa, muhakkak o tövbesi kabul edilmiş olarak Allah&#8217;a döner.” buyrulur. Yani bir kere hata işleyenin ebedi cehennemlik olması gibi bir şey söz konusu değildir! Zaten ilk Müslümanlar da önceden birer müşrik değil mi idiler?!  Ateist arkadaş ayetlerin meallerini yazsa her şey ortaya çıkacak, okuyan anlayacak ama araştırmayan, önyargılı birkaç kişiyi kandırmayı da kâr addediyor demek! Allah müşrik olarak ölenleri ise asla af etmez: Nisa, 48, 116: “Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz!”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nisa 93 Bir mümini kasten öldüren kişinin ebediyen cehennemde kalacağı, Nisa 48 de de şirk koşanın asla affedilmeyeceği yazıyor. Ama Zümer, 53 de Allah&#8217;ın bütün günahları bağışlayacağı yazıyor. Şimdi yukarıdaki günahları isleyen kişi affedilir mi affedilmez mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa, 48: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını ‘dilediği kimse’ hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” Ayetin mealinde, &#8216;Limen yeşa/dilediğini’ istisnası bulunur. Yani “şirkin dışında&#8217; Allah (cc)  ‘dilediğini’ af eder.&#8221; Nisa, 93: “Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir.” Bu ayeti de, A’raf 153, Nisa 116 ve Zümer, 53 ile beraber anlarsak sorun çözülür, çünkü Kur’an bütüncül okunmalıdır. &#8220;Kural olarak Kur’an’ın bir ayetini bütününden kopararak tek başına değerlendirmek ciddi yanlışlar doğurabilir.&#8221; (Kur&#8217;an Yolu, IV/ 627) A’raf, 153: &#8220;Kötülükler yaptıktan sonra ardından<strong> </strong>‘tövbekâr’ olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra Rabbin elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir.&#8221; Nisa, 116: &#8220;Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını ‘dilediği kimseler’ için bağışlar. Allah’a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır.&#8221; Zümer, 53: &#8220;De ki, Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.&#8221; Hemen sonraki 54. ayette de belirtildiği gibi, “Allah’ın affına layık olabilmek için her şeyden önce O’na yönelip teslim olmak gerekmektedir.” Toparlarsak, &#8220;Allah şirki asla af etmez, haksız yere kul öldüren, tövbe ederse, Allah dilerse af eder, zira &#8220;Allah tövbeleri kabul edendir.&#8221; (Bakara, 37; Tevbe, 104) Kendi tercihi sonucu affı hak etmeyen ise ebedi cehennemde kalır.  Burada bir konunun altını çizelim: Kur’an&#8217;da istiğfar, ‘Söz ile af dilemek’ anlamına gelirken tövbe ise sözün fiiliyata, pratiğe geçirilmiş halini ifade eder. Günahkar kul yaşantısında hatadan dönmüş ise ve O’ndan af dilemiş ve bunda samimi ise, Allah’u e’lam, Zümer, 53. ayet devreye girecek ve af olunacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peki bu dünya da şirk günahını isleyen adamı öldüren, tövbe ederse affolunur mu?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olsun kafir olsun bir insanın &#8216;can, mal, namus, akıl ve dinine&#8217; saldırmak haramdır. Detay, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımızda verilmiştir! Eğer bir insan, kafir veya müşrik olsun, yapılan anlaşmayı bozarak saldırır veya Müslüman devlete savaş açarsa, zaten bu İslam savaş hukukuna göre caiz olan bir savaştır ve nefsi müdafaa içerisinde telakki edilir, dolayısı ile ceza gerektirmez. Bu konuda, ‘İslam savaş hukuku’ adlı yazıya da bakılabilir. Eğer bir insanı, hele de İslam ülkesi ile anlaşma yapan, müşrik veya kafir (Hristiyan, Yahudi vs.) birisini (yani zımmiyi)  öldürürse, bu konu, &#8220;Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.&#8221; (Maide, 32) ayetinin hükmü alanına girer: &#8220;Bir Müslüman, kasten bir gayrı Müslimi (zimmiyi) öldürürse, kendisine kısas tatbik edilir.&#8221; (Merginani, el-Hidaye, VI/160; Şeybani, Kitabu’l-hucce, IV/322; Buhari, Diyet, 22; Kitabu&#8217;l-hucce, VI/329-345) &#8220;Kafir karşılığında Müslüman öldürülmez.&#8221; (İbn Mace, Diyet, 21) hadisinde geçen kafirden maksat ise kendisiyle savaş halinde olunan kimselerdir. (Mevsıli, İhtiyar, V/27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;Musa’nın kavmi onun ( Tur’a gitmesinin ) ardından, ziynet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilah) edindiler.&#8221; (7:148) Musa&#8217;nın kavmi, Musa Tur&#8217;dan dönmeden önce mi (7:149) yoksa döndükten sonra mı (20:91) bu hatalarından vazgeçip tövbe ettiler?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş ayetlerin sıralamasını yanlış yapıyor! Taha, 91: “Musa dönmeden tövbe etmeyiz” diyorlar. Yani tövbe ettikleri yok! A’raf, 149: Musa (as) dönünce onları azarlayıp heykeli ateşe atıyor, onlar da tövbe ediyorlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yunus sahile atıldı mı (37: 145), atılmadı mı (68:49)? Nasıl bir yere?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş yine mealleri vermemiş! Kalem 49. ayet: “Rabbinin lütfu imdadına yetişmeseydi o mutlaka kınanmayı hak etmiş olarak ıssız bir sahaya atılacaktı.” Saffat, 145: “Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık.” Her iki ayette de sahile atılmadan bahsediyor. Birinde Allah’ın onun tövbesini kabul etmesinden, diğerinde sağlığından bahsedilse de ortak nokta, “sahile atılmasıdır!” Saffat, 145-146: “Sağlığı bozulmuş olarak onun ıssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık; üstüne (gölge yapması için) kabak türünden bir bitki bitirdik.” Kalem, 49: “Eğer Rabbinden bir nimet ona erişmeseydi, O mutlaka çorak bir diyara ‘kovulmuş olarak’ atılacaktı.” Hz. Yunus peygamber bir balığın karnında boş bir araziye atılmıştır. Tabii burada ki boş bir araziye atılış sebebi ayetin iki gerisiyle irtibatlıdır: Saffat, 143-144: “Eğer çok tespih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” Anlaşılacağı üzere, Hz. Yunus’un Allah’a tövbesini çokça yapması ve çokça af dilemesi (Enbiya, 87) sonucu, Allah’ın rahmetiyle, boş bir araziye bırakılmıştır. 145-146. ayetler bırakıldığı yerde, onu koruyucu çevresel etmenlerin oluşturulduğu da anlatılmaktadır. Şimdi gelelim Kalem süresindeki 49. ayete: “Eğer Rabbinden bir nimet ona erişmeseydi, o mutlaka çorak bir diyara kovulmuş olarak atılacaktı.” Eğer Yunus peygamber rahmetten uzak olsa idi; çorak bir diyara atılacaktı. Bu Saffat suresinde de aynen belirtilmektedir. Ama ayette, “Şecereten min yaktin” cümlesi konuyu aydınlatmaktadır. Yunus peygamber sahile atılması, ‘kovulmadan’ ve ‘Allah’ın rahmeti ile’ çorak arazide “Şecereten min yaktin”: ‘Üzerine bir bitki bitirilerek’ gerçekleştirilmiştir. Yani Yunus (as) sahile atılması rahmetten uzak olmadan, &#8220;el-ara&#8221;  gibi  yerde özel bir koruyucu; üstüne gölge yapması için geniş bir bitki bitirilerek gerçekleştirilmiştir. Kısaca, Atıldı; “kovulmadan, korunarak, rahmet ile.” Atılmadı; “rahmetten uzak olarak çorak bir araziye.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Namuslu kadınlara zina isnat edenler affedilebilir mi (24: 4-5), affedilemez mi (24:23)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cezasını çekip, tövbe eden af edilir. (Nur, 4-5) Ama şu veya bu nedenle bir şekilde bu dünyadaki cezadan kurtulan af edilmez ve ahirette cezalandırılır. (Nur, 23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an, önceki kitapları doğrulayıcı mıdır (2:97) yoksa düzeltici ve yerine geçici midir (16:101)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bozulmadan önceki hallerini doğrulayıcı ama bozulmuş şu anki hallerinin yerine geçendir! Nahl, 101. ayet nesh konusu ile de alakalıdır, yukarıda açıklanmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an benzeri bir kitap kesinlikle yazılamaz denmektedir (2:24, 17:88) ama aynı zamanda Tevrat ve Kur’an eşdeğer sayılmaktadır (28:49, 46:10)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’dan önce inen ve bozulmamış haldeki Tevrat ve İncil’i de indiren ile Kur’an’ı da indiren aynı Allah (cc) değil midir? Onlarda Allah kelamı değil midir? Gelelim ikinci bölüme. Kur’an geldikten sonra ise asla benzeri yazılamaz!. Bu denendi (Haziran 633&#8217;da ölen Müseylemet&#8217;ül Kezzab&#8217;tan 13 Mayıs 2018’de ölen Anis Shorrosh&#8217;a dek defalarca, çok kez) ama başarılamadı! En son Avustralyalı müzisyen Lily Jay, yapay zeka botu ChatGPT&#8217;den Kur&#8217;an-ı Kerim ayetlerine benzer ‘bir ayet’ oluşturmasını istemişti. Yapay zeka ChatGPT, &#8220;Kur&#8217;an Allah&#8217;ın kelamıdır ve eşsiz, insanüstü bir dile sahiptir. Bu nedenle taklit edilmesi imkansızdır&#8221; cevabını vermiş ve Jay&#8217;in isteğini yerine getirememiştir. Aynı soruyu İncil için sorunca, yapay zeka &#8216;ChatGPT İncili&#8217; adında ‘yeni bir İncil’ oluşturmuştur. (Yeni Şafak, 22/11/2024) Diğer bir haber: “Çin&#8217;in ve Elon Musk&#8217;ın yapay zekası da tercihini yaptı. DeepSeek, Grok &#8216;İslam’ dedi.” (Haber 7, 10.01.2025) İngiliz Oryantalist ve çevirmen Forster Fitzgerald Arbuthnot bu konuda şöyle demektedir: &#8220;Edebi bakış açısıyla değerlendirildiğinde Kur’an, yarı şiirsel yarı düz yazı olarak yazılmış ‘en saf Arapçaya’ örnektir. Dilbilimcilerin bazı durumlarda Kur’an&#8217;da kullanılan belirli kalıp ve ifadelerle uyuşacak kurallar kullandıkları ve Kur’an&#8217;a eş bir çalışma üretmek için ‘birçok denemede’ bulundukları halde henüz hiçbirinin bu konuda ‘başarılı olmadıkları’ bildirilmiştir.&#8221; (Arbuthnot, The Construction of the Bible and the Koran, s. 5) Bu nedenle de, “H. de Castries, ‘İnsan aklı, bu ayetlerin ümmi bir adamdan nasıl meydana geldiği hususunda hayrete düşmektedir. Bütün Doğu, insanoğlu düşüncesinin lafız ve anlamda Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzerini getirmekten aciz olduğu hususunu’ itiraf etmektedir. Ancak biz Batılılar düşüncelerimize aykırı olduğu için Kur’an’ı anlayamıyoruz. Jan Jak Russo şu sözlerinde isabet etmiştir: Bazı insanlar Muhammed’den Kur’an’ı işitseler hemen secdeye kapanır ve şöyle derlerdi: Ey Allah’ın elçisi peygamber. Bizi de yanına al. Çünkü biz senin için ölmeyi veya sana yardım etmeyi severiz.’ (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, ayetler bizlere, Kur’an’ın kendinden öncekileri, bozulmamış asılları ile Tevrat ve İncil’i tasdik ettiğini, kendisinden sonra ise benzerinin asla yazılamayacağını ilan etmektedir ve 1440 sene geçmesine rağmen hâlâ daha da bu başarılamamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Lut&#8217;un kavminin Lut&#8217;a verdiği cevap nedir? &#8220;Lut’un ailesini memleketinizden çıkarın.&#8221; (7:82, 27:56) &#8220;Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize.&#8221; (29:29)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lut (as) bir kere mi konuşmuştur kavmi ile? 142 yaşında vefat ettiği (The Legends of the Jews, Baltimore 1998, I/ 291) kabul edilen ve bir rivayete göre 29 (Mesudi-Murucuzzeheb, I/46, Hakim-Müstedrek, II/562) ve diğer rivayete göre 40 sene peygamberlik yapan bir peygamberin kavmi ile tek toplantı yapıp peygamberliğini sonlandırmış olması mümkün müdür? Tebliğine başladığında (A’raf, 82; Neml, 56) ‘çıkarılma, kovulma’ tepkisi ile karşılaşır. Yıllarca süren tebliğin sonunda ise kavmi ona tek bir şey tekrar edip durur: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah’ın azabını getir de görelim!” Başlarına gelen ibret verici son ise herkesin malumudur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İbrahim 21:51-59&#8217;da kavmine putperestlikleri konusunda sert çıkarken, 19: 41-49’da babasının tehdidi üzerine putperestlik karşıtı söylemine son verip kaçmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine aynı hata ve aynı yönlendirme taktiği! Şimdi bu ateist arkadaş şu soruyu da sorabilirdi: ‘Muhammed Mekke’den hicret mi etti? Yoksa Mekke’yi fetih mi etti?’  Bir rivayete göre 175 diğer rivayete göre 200 yıl yaşayan (Sa‘lebi, ʿAraʾisü’l-mecalis, s. 98-99; Taberi, Tarih, I/312) İbrahim peygamberimizin ömrü tevhit mücadelesi ile geçmiştir. Bu mücadele Kur’an’da birçok ayette anlatılır. Ateist iddianın aksine, Meryem, 41- 49. ayetlerde ‘tebliğe son verme’ diye bir şey ise asla söz konusu değildir. ‘Kavminden yüz çevirme, artık bağlarını koparma’, şirkten ve onların taptıklarından uzaklaşma ve görevine yılmadan devam etme söz konusudur: 48. ayet: “Ve ben, sizden ve Allah&#8217;tan başka dua ettiğiniz şeylerden ayrılıyorum.” İddianın aksine Hz. İbrahim tebliğine devam eder ve Harran, Filistin, Mısır’da peygamberlik görevini yerine getirir. Aynen peygamber efendimizin hayatında olduğu gibi, İbrahim aleyhisselam da hicret etmiş ama asla tebliğ görevinden uzaklaşmamış, ‘son’ vermemiştir! “İbrahim’de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır.” (Mümtehine, 4) “Bu kitapta İbrahim’i de okuyup an! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi.” (Meryem, 41. Ayrıca; Bakara 136,140, 258, 260; Ali İmran 33, 65, 67, 68,84, 95, 97; Em&#8217;am, 74, 75, 83; Hud, 74-77; Yusuf, 6, 38; Hicr, 51; Nahl, 120-123; Ahzab, 7; Sâd 45; Şura, 13; Hadid, 26)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Firavun&#8217;un mısırlı sihirbazları Musa&#8217;ya iman etti mi (7:103-126, 20:56-73, 26:29-51) yoksa sadece İsrailoğulları kavminin küçük bir bölümü mü Musa&#8217;ya iman etti (10:75-83)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sihirbazların tümü iman eder ama firavun onların hepsini işkence ile öldürtür. Yunus suresindeki ayetler ise sihirbazlar dışında, Musa’nın kendi kavminden (zürriyyetün min kavmihi) bahseder. Ayette de belirttiği gibi, ‘kavminden ancak az sayıda insan, Firavun ve adamlarının kendilerine kötülük edeceğinden korka korka Musa’ya iman’ eder. Yani iki olay bağımsız değil, peşi sıra gerçekleşen olaylardır, birbirlerine alternatif değildir ve ‘yoksa’ diye ayrıştırılacak bir konu da söz konusu değildir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>10: 90&#8217;a göre firavun, tövbe etmiş ve iman etmiştir. 10: 91&#8217;e göre firavun kafirdi. 10: 92&#8217;ye göre firavun&#8217;un tövbesi kabul olunmuş ve firavun kurtulmuştur. Firavun&#8217;un sadece bedenen değil, ruhen de kurtulduğunu kanıtlamak için 10: 103&#8217;e başvurabiliriz: “Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız.” </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunus 90. ayette firavun iman ettim diyor ama Allah imanını ‘kabul etmiyor.’ 91. ayet zaten bunu açıkça ifade ediyor: “Şimdi mi? Halbuki daha önce hep baş kaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın.” Bu azar dolu hitaptan ve devamındaki ayette gelen ‘ibret’ olunması mesajından olumlu bir anlam çıkarmak için mantık sınırlarını epey zorlamayı gerektirmektedir! Zaten Taha suresi 78-80. ayetlerde firavun hakkındaki olumsuz mesaj verilmekte ve onu ‘amansız yakalamak, doğru yoldan saptırmak ve düşman olmakla’ vasıflamaktadır: “Derken Firavun askerleriyle onların peşine düştü, ama deniz onları ‘amansızca’ sarıverdi. Firavun kavmini ‘saptırmış, doğru yolu göstermemişti.’ Ey İsrailoğulları! Böylece sizi ‘düşmanınızdan’ kurtardık.” Zaten Yunus suresinin 50 ve 51. ayetleri de benzer bir durumdan bahsederek yine olumsuz bir yaklaşım sunmaktadır: “Ne dersiniz, ya O’nun azabı bir gece veya gündüz vakti üstünüze inerse!” Günah içinde ‘boğulmuş olanların’ böyle acilen olmasını istedikleri bunların hangisidir? Olacaklar ‘olduktan sonra mı buna iman’ edeceksiniz? O anda, öyle mi? Hani azabın çarçabuk gelmesini istemiştiniz!” Nisa, 18. ayetle konuya son noktayı koyalım: “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında “Ben şimdi tövbe ettim” diyenlerle kafir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.”  Yunus, 92. ayette ise, “Böylece senden sonraki nesillere, bir ibret olman için, bugün senin bedenini kurtaracağız” denmekte, imanının kabulü ile ilgili hiçbir imada dahi bulunulmamaktadır. Aksine ayette ‘senden sonra gelenler için bir ibret’ olmaktan bahsedilmekte ve firavun hakkındaki olumsuz yargı açıkça ifade edilmektedir. Ayette, “Bi bedenike” denilerek açıkça, Türkçeye de aynen geçmiş olan ‘insan bedeninden’ bahsedilmektedir. Ortada ruhen kurtulmaya ima bile yoktur! Yunus 103. ayetin ise Firavunla hiç ilgisi yoktur. Çünkü sure, 104. ayetle beraber konuyu genelleştirmiş ve genel hükümler ortaya koymuştur. (Yunus, 94-97) 98. ayette Yunus peygambere atıfta bulunulur ve sonrada 99. ayetle beraber, genel hüküm ve mesajlar iletilir. (Yunus, 99-109) Ateist arkadaş, önce kafasında bir senaryo kurgulamış, bağlamından kopardığı ayetleri bir araya getirip ve hepsini birbiri ile irtibatlandırmaya çalışmışsa da becerememiş, kötü bir senaryo ortaya çıkarmıştır!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zinanın cezası nedir? 24:2&#8217;ye göre zina yapan kadın veya erkeğe yüz değnek vurulmalıdır. 4: 15&#8217;e göre zina yapan kadına müebbet ev hapsi uygulanmalıdır. 4: 16&#8217;ya göre zina yapan erkek tövbe edip ıslah olursa hiçbir ceza uygulanmamalıdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa, 15: “Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.” Nisa, 16: İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.” Fahişe kelimesi Kur’an’da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır. (Ankebut, 29-28) Buradan hareketle ayetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. ayette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. ayette ise erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livata, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nur suresinin 2. ayetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır. Tövbe kapısı da ateistler dahil kadın erkek herkese açıktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Günahlardan kim sorumludur? 17: 13-15 ve 53:38-42&#8217;ye göre herkes sadece kendi günahlarından sorumludur. Ama Kur’an, Muhammed zamanında yaşayan Yahudileri, binlerce yıl önce başka Yahudilerin bir buzağı putuna taparak işledikleri günah için suçlamaktadır. (2:92-93)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudilerin, Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e inanmayıp eski dinlerinde sebat edeceklerini söylemeleri üzerine Yüce Yaradan bu ayetler ile onların kendi dinlerine bağlılıklarının da asılsız olduğu vurgulamıştır. Zira onlar daha önce kendilerine Tevrat’ı getiren ve çeşitli mucizelerle peygamberliğini kanıtlayan Musa’ya karşı da sıkıntılar çıkarmış, onun yokluğunu fırsat bilerek putperestliğe bile dönmüşlerdi. Onlar, Hz. Musa’nın ikazlarına, “İşittik ve isyan ettik” şeklinde karşılık vermiş ve bu mealde hareket etmişlerdir. Medine Yahudileri de, “Biz sadece bize indirilene inanırız” diyorlardı. Oysa onların inanç tarihleri, bir sürü sapmalarla dolu idi. Ayetler de bunu ortaya koymakta, tarihte olduğu gibi şimdi de dinlerinde samimi olmadıklarını bu örnek üzerinden anlatmaktadır. (Kur’an Yolu, I/159) Günümüzde de ‘Öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın’ türü emirlere olan yaklaşımları, hâlâ hiç bir şeyin değişmediğini de açıkça göstermektedir. Bakara, 93: &#8220;De ki: “Eğer böyle inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yahudiler cennet&#8217;e mi (2:62, 5:69) cehennem&#8217;e mi (3:85) gidecektir? Hristiyanlar cennet&#8217;e mi (2:62, 5:69) cehhenem&#8217;e mi (3:85, 5:72) gidecektir? 5:69&#8217;da cennet&#8217;e layık görülen Hristiyanlar&#8217;ın sadece 3 ayet sonra, 5:72&#8217;de, cehennem&#8217;e layık görülmesi özellikle ilginçtir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakara 62. ve Maide 69. ayetleri yukarıda ele alınıp açıklandı. Maide 70.  ayette ise, “Andolsun biz İsrailoğulları’ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler.” denilerek,  ‘yalanlayan ve peygamberi öldürenlerden’ bahsetmektedir! Ateist arkadaş yine bağlamından ayetleri koparıp kendi hazırladığı senaryoya göre yorumlama gayretine girmiş ve ‘ayetleri yalanlayan ve katilleri’ cennete sokmaya çalışmışlardır! Cennete girecek olanlardan farklı olan bu grubun özellikleri 74. ayete kadar tek tek sıralanır ve sonra onlar tövbe etmeye çağrılır: “Hâlâ Allah’a tövbe edip O’nun bağışlamasını dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlamakta, çok esirgemektedir.” (Maide, 74) Kur’an’ın tövbe etmeye çağırdıklarını müfessirliğe soyunan ateist arkadaşlarımız cennetlik ilan etmektedir…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Firavun, İsrailoğulları&#8217;nın erkek çocuklarını ne zaman öldürtmüştür? Musa peygamber olup firavun&#8217;a dinini anlatınca mı (40:23-25), yoksa Musa daha çocukken mi (20:38-39)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mümin suresi 25. ayette firavunun Hz. Musa’ya iman edenlerin çocuklarının öldürülmesi kararından bahseder. Taha suresinde ise hepimizin bildiği olaydan, belli tarihte doğan tüm çocukların öldürülmesi ve bu sırada Musa’nın sandıkla ırmağa bırakılmasından bahseder. Yani iki farklı zaman  ve mekan söz konusudur. Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Kasas, 4; Bakara, 49. ayetler. Günümüz firavunları olan ABD, İsrail başta olmak üzere müstekbir zalim devletler de hala çocuk öldürmeye devam etmekte değil midirler?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir? Her şeyin kaderi, yaradılıştan önce Allah tarafından belirlenmiş miydi? (57:22) Evrenin kaderi, her yıl bir kez olmak üzere kadir gecesi&#8217;nde Allah tarafından mı belirlenir? (44:3, 97:3-4) Her insan kendi kaderini kendi mi belirler? (17:13)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş meal üzerinden ‘kitap’ anlamına gelen tüm kelimeleri kader şeklinde tefsir etmiş! Hadid, 22. ayet ‘levhi mahfuz’dan bahseder. Duhan, 3. ayette bahsedilen Kur’an’ın ramazan ayında indirilmeye başladığıdır yani kaderden bahsedilmez! Levh-i mahfuzda bulunan Kur’an-ı Kerim’in (Buruc, 21-22) tümü ramazan ayında Kadir gecesi Beytülizze’e, oradan da Efendimize, şart ve ihtiyaca göre bölüm bölüm indirilmiştir. (Bakara, 185; Duhan, 2-3; Kadir, 1; İbn Ebu Şeybe, Muṣannef, VI/144; Hakim, Müstedrek, II/223) İsra, 13. ayette, kader konusundaki ana mesajı verilir: “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik.” ‘Kader’ başlıklı yazıda konunun detaylı olarak açıkladığımızı belirtip kısaca bu konuyu şu şekilde özetleyebiliriz: Tüm işlerimizi bizler özgür irademizle yaparız, zamandan münezzeh olan Allah ise bizim ‘ne yapacağımızı önceden’ bilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cinler ve insanlar Allah&#8217;a kulluk etmek için mi (51:56), yoksa cehennem&#8217;e gitmek için mi (7:179) yaratılmışlardır? Yaratılış amaçları cehennem&#8217;e gitmek olan cinler ve insanlar, yani kafir olacak şekilde yaratılmış cinler ve insanlar, Allah&#8217;a nasıl kulluk edebilirler?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Allah kullarını neden yaratmıştır? ‘Cennete gitsin diye!’ Nereden biliyoruz? Çünkü O Allah (cc) insana akıl verdi, vicdan verdi, kitap gönderdi, peygamber ile yolu ve yapması gerekenleri gösterdi! Cennet cehennem bilgisi verdi! E buyur ateist arkadaş, iman edip, iyilik yapıp (‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılmasını tavsiye ederiz) dünyada sâlih bir kul ol ve sonunda ahirette de cenneti (Bakara, 62, 82, 277; Ali İmran, 57; Nisa, 57, 122, 124, 173; Maide, 9, 69, 93; A&#8217;raf, 42; Yunus, 4, 9; Hud, 23; Rad, 29; İbrahim 23; Nahl, 97; İsra, 9; Kehf, 2, 30, 48, 107; Meryem, 60, 96; Taha, 75; Hac, 14, 23, 50; Nur, 55; Kasas, 80; Ankebut, 7, 9, 58; Rum, 15, 45; secde, 19; Sebe, 4, 37; Fatır, 7; Sad, 28; Fussilat, 8; Şura, 22-23, 26; Casiye, 30; Muhammed, 2, 12; Fetih, 29; İnşikak, 25; Buruc, 11; Tin, 6; Asr, 3) kazan!  Ama aksine cehenneme gitmek için yaptığı kötülükler ve yapmadığı iyilikler dışında, bir de Kur’an’a savaş açanlara Allah (cc) şöyle buyurur ki, “Ey insan-cin toplulukları, sizleri cennete gitmeniz için yarattım ama birçoğunuz cehenneme gitmek için yarışıyor ve bu şekilde de devam ederlerse, ‘kendi yaptıkları kötülükler sebebi ile’ cehenneme gidecekler! ‘Yaptığınız kötü amellerinizle’ çoğunuz cehennemlik oluyorsunuz, sonunuzu görün, yapmayın, vazgeçin ve dönün!” Zaten ateist arkadaşın, ‘Allah cehennem için mi yarattı?’ diye sormasına neden olan ayette de (A’raf, 179) insanların cehennemlik olma nedenleri açıklanmaktadır: Bu insan ve cinlerin, yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamaları! Bu konuda, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz. Kısaca ateist arkadaş hata bulduğunu iddia ettiği ayetle aslında hatalarını itiraf etmektedir ama bunun bile farkına varamamaktadır! O’na cennet ayetleri olduğunu da hatırlatalım…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem&#8217;e gidecektir. İnananlar bir süre cehennem&#8217;de kaldıktan sonra kurtarılacak, kafirler ise sonsuza dek cehennem&#8217;de bırakılacaktır. Bu kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. (19:71-72) ama bu sözde kesin hükümle çelişkili olarak, şehitler cehennem&#8217;e hiç uğramadan direk cennet&#8217;e gidecektir. (3:157-158, 3:169, 9:111)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cehenneme uğramak illa yanmak anlamına gelmemektedir! Cennet ehline, &#8220;Kurtuldukları yeri görmeleri için&#8221; cehennem gezdirilir. Ama yanmaları için değil, oraya şahit olmaları için! “Ne kadar iyi ve kötü insan varsa hepsi cehenneme girecektir. Ancak ateş, mümin için İbrahim&#8217;e olduğu gibi serinlik ve esenlik olacaktır.” (Ahmed, III/328-329; Hakim, IV/587; Suyuti, ed-Dürrü&#8217;l-Mensur, V/535) Böylece cennet ehli iki kere şükredecektir: Hem cenneti kazandıkları hem de cehennemden kurtuldukları için! Ali İmran ve Tevbe surelerindeki ayetlerin hiçbirinde ise direkt cennete gitmekten bahsedilmemekte, ‘Allah’tan gelecek bir bağışlama ve bir rahmet, Allah’ın huzurunda mutlaka toplanmak, Rableri yanında rızıklara mazhar olmak ve karşılığında cennet verilmesinden’ bahsedilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>66:8&#8217;e göre Allah Müslümanları utandırmayacaktır. Ama 19:71-72&#8217;ye göre Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) cehennem&#8217;e gidecektir, ve 3:192&#8217;ye göre cehennem&#8217;e giden herkes rezil edilecektir, yani Allah tüm Müslümanları rezil edecektir. Direk bir çelişki söz konusudur.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali İmran 190. ayette ‘aklıselim sahipleri’nden bahsedilir, 191. ayette onların tefekkürleri sonucu ulaştıkları sonuçlardan bahseder ve 192. ayette de şöyle dua ettikleri bildirilir: “Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.” Zaten aynı surenin 197. ayetinde ‘İnkar edenlerin sığınakları cehennem’ olduğu açıkça ifade edilmektedir. Ateist arkadaş burada kendinden değil de müminlerden bahsedildiğini nereden çıkarmıştır acaba? ‘Yansıtma’ (kendine yakıştıramadıklarını, başkalarına yakıştırma şeklinde tezahür eden, psikopatolojide paranoya ile birlikte anılan savunma mekanizması) mı yapıyor acaba bu arkadaş? Meryem, 71. ayeti de yukarıda açıkladık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kaç yaratan vardır? 23:14 ve 37:125&#8217;e göre, Allah yaratanların en güzelidir. Sözü edilen diğer yaratanlar kimlerdir? Eğer birden çok yaratan sözkonusu ise, 2:54, 6:102, 12:101, 13:16, 14:10, 15:86, 35:1, 35:3, 36:81, 39:46, 39:62, 40:62, 42:11, 56:59, 59:24 gibi birçok ayette, niye Allah&#8217;tan tek yaratan olarak söz edilmektedir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mü’minun 14. ayette insanın anne karnındaki gelişimi anlatılır. Allah (cc) ilk insanı yoktan var etmiş (Bedi’), sonra da her yaratılış safhasında en güzel şekilde yaratmaya (Halk) devam etmiştir. Saffat, 125. ve 126. ayette ise, ‘Baal’ adlı puta tapanlardan yani bırakın yaratmayı sonradan kendisi yaratılan, şekil verilen bir puttan bahsedilmektedir: “En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıp Baal’e mi taparsınız?” Allah yer ve gökleri ‘Yoktan’ var eden ve sonrada onlara en güzel şekil verendir. Kur’an’da ‘örneği ve modeli olmadan yoktan yaratma ‘bedi’ kelimesi ile (Bakara, 117) ifade edilirken, Allah’ın yarattıklarına sonradan ‘şekil vermesi’ ise, ‘Ehsenu’l-Halikin’ tamlamasında olduğu gibi, ‘halk’ fiili ile ifade edilmektedir. Mü’minun, 14. ve Saffat, 125. ayetlerde ‘yaratmak’ şeklinde çevrilen kelime, ‘Bedi’ değil, ‘Halk’ fiilidir. Yoktan var etmek anlamında Allah tektir, ama yoktan var edilene şekil vermede birçok ‘şekil veren, ‘ehsenül’l-halikin’ olabilir. Ama onlarında en güzel şekil vereni yine Allah (cc)’dır. Günümüzde ‘Biyomimetik’ ilmi bunun en güncel örneklerini teşkil etmektedir. Yaratılanı taklit ederek yapılan teknolojik buluşlar hâlâ taklit edilenler seviyesine ulaşamamıştır! Ateistin verdiği diğer ayetlerde ise, sırası ile ‘Rab (yaratıp düzenleme), Halık, Fatır (Özgün yaratan), Halk, Fatır, Hallak, Fatır, Halık, Halk, Fatır, Halk, Halk, Fatır, Halık, Halık’ kavramları geçmektedir ki, bu kavramlar aslında ateistin iddiasını da tam anlamı ile çürütmektedir! Ateistin ‘Yoktan ve örneksiz tek yaratan’ diye kastettiği kelimenin aslı, ‘Bedi’ kelimesidir ve onu da meallerde bulamaz! Çünkü iki farklı Arapça fiil ‘aynı kelime ile’ Türkçeye çevrilmiştir. Bu da meallerin en büyük eksiklerinden birini oluşturmaktadır, bunu defalarca anlattık!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>33:37&#8217;de Müslüman erkeklere, üvey oğullarının boşadıkları eşleri ile evlenme izni verilmiştir. Bu iznin özellikle gelecekte Müslümanlara zorluk çıkmaması amacı ile verildiği belirtilmektedir. Ama bu iznin bir anlamı yoktur, çünkü Kur’an aynı surenin daha önceki ayetlerinde evlat edinmeyi yasaklamaktadır. (33: 4-5) evlat edinemeyen bir adamın üvey oğlu olamaz, üvey oğlunun boşanmış eşi ile evlenme konusunda zorluk yaşaması da söz konusu olamaz. 33:37&#8217;de verilen iznin sözde verilme sebebi dolayısı ile yalanlanmaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahzab, 4 ve 5. ayetlerde, “Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı. Evlatlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın&#8221; denilerek ‘psikolojik’ bir tespit yapılmaktadır. Bu ayetler konuyu psikolojik temelli ele alıp toplumun gündemine yerleştirirken, 37. ayet ile de konuyu ‘sosyolojik ve hukuki’ süreçle ele alıp son noktayı koymaktadır. İslam’a göre himayeye muhtaç çocuklara bakmak, onları beslemek, büyütmek sevaptır ve şerefli bir insanlık ödevidir: Efendimiz, “Kimsesiz çocukları koruması altına alan kimse ile ben, cennette yan yana iki parmak gibi beraber olacağım” buyurmuştur. (Buhari, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42) ‘İslam evlatlık kurumunu koruyucu aile statüsüne taşımıştır.’ Yani Ahzab, 37 ile evlatlıkların eşleri ile evlenme amaçlanmamakta, evlatlık müessesinin, aynı surenin 4. ve 5. ayetleri ile de anlaşılacağı üzere, psikolojik, hukuki ve toplumsal boyutları her yönü ile tespit ve ilan edilmektedir. Efendimizin bu evliliği amaç değil araçtır. Araç değil ama gerçekleşen amaç bakidir. (“Kur’an Ahkâmının Değişmesi” adlı yazımıza bakılabilir.) Ayrıca ateist arkadaşın buradan maksadının farklı olduğu, kullandığı son cümle ile de anlaşılmaktadır ki, peygamberimizin Cahş kızı Zeynep annemizle evliliğini de, ‘Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’ başlıklı yazımızda ele alıp ve cevaplanmıştır. </span><br /><span style="color: #000000;">Ek bilgi: Bazı ateistler evlatlık kurumunu düzenleyen ayetlerden hareketle sanki İslam’ın yetim, korumasız çocukları önemsemediği gibi bir izlenim uyandırmaya çalışmaktadır. Prof. Faruk Beşer bu konuda şu bilgileri vermektedir: “İslam evlatlık müessesesi yerine ayrıca ‘lakit’ kurumu getirmiştir. Bu terim ile de terk edilmiş, sahipsiz veya bulunan çocuklar kastedilir. Bunların resmi kayıt altına alındıktan sonra korunması ve sahiplenilmesi farz-ı kifayedir. Başka bakacak kimse yoksa bu farz-ı ayn olur! Bu her Müslüman için hem hukuki hem de ahlaki bir görevdir. Bu çocuklar bir evlat gibi sevgi ve şefkat ile bakılıp büyütülür. Bakıp büyüten isterse ona ev, arazi, iş hibe edebilir, bunu vasiyet edebilir. Ama çocuk büyüyünce mahremiyet ve halvet hükümlerine dikkat edilmesi gerekir.” Bu nedenledir ki, &#8220;Osmanlı Devleti’nde kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocukların bakım ve himayesine dair oldukça zengin bir hukuki ve sosyo-kültürel altyapı mevcut olmuştur.&#8221; (Ali Turan, Osmanlı hukukunda evlatlık ve koruyucu ailelik, II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri, s. 114) Günümüzde de, sadece IHH Vakfı tek başına dünyada 130.000’den fazla yetimi koruma altına almıştır. ‘Yetim bir peygamberin ümmetine’ de hiç kimse ‘insanlık, hümanizm’ adına ders veremez veya bu konuda bir suçlamada veya ithamda bulunamaz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sadece insanlar mı peygamber olabilir? (12:109, 21:7-8, 25:20) yoksa melekler de peygamber olabilir mi (22:75)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;da resul kelimesinin  “haberci, peygamber, cinlerden bir elçi, meleklerden bir elçi, Cebrail, Kur&#8217;an, kutsal kitap&#8221; anlamlarına geldiğini (Zeynel Abidin Aydın, Vucuhu’l-Kur’an bağlamında “rasûl” kelimesinin anlam alanı, AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2017, Cilt:17, Yıl:17, Sayı: 2, 17: 287-304) bilmeyen ateist arkadaş, farsça olan (DİA, Peygamber maddesi) peygamber kelimesi ile Arapça olan resul kelimesini ve bunların kelime ve terim anlamlarını karıştırınca ortaya böyle soru/nlar çıkmaktadır! Ateist arkadaşımızı iyice şok edelim: Kur’an’da peygamber kelimesi hiç geçmemektedir! (Furat Akdemir, Kur’an bağlamında peygamberlerin sıfatları, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 1, s. 53; Erhan Aktaş, Hangi İslam, s. 91; Erhan Aktaş, Ali İmran, 32. ayet meali) Türkçesi ‘göndermek’ anlamına gelen ve arapça ‘rsl’ kökünden türeyen resul’ün kelime anlamı ‘elçi’ demektir. Günümüzde hâlâ bu kökten türeyen ‘risale, irsaliye’ gibi kelimeler de Türkçede kullanılmaya devam edilmektedir. Kur’an’da, peygamber kelimesi değil, bildiğimiz ‘elçi’ anlamında da resul kelimesi kullanılmıştır. (Yusuf, 50; Neml, 35) Allah azze ve celle hazretleri melekleri de insanları da elçi olarak göndermiştir: “Allah meleklerden ve insanlardan elçiler seçer. Doğrusu Allah işitir ve görür.” (Hac, 75) Allah ile peygamber arasında elçilik yapan melekler de vardır ama onlar peygamber anlamında resul değil; elçidirler. &#8220;Meleklerin elçiliği insanlara tebliğ etmek değil, sadece seçilmiş peygamberlere gerçekleri bildirmektir.&#8221; (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 146-147) Ama Allah ile insanlar arasında elçi olanlara terin anlamında resul denir. Zaten meleklerin özgür iradeleri olmadığı için anladığımız manada peygamber de olamazlar. Yoksa Mekkeli müşrikler meleklerden resul/peygamber gelmesini istemiş ama Kur’an bu anlayışı reddetmiştir. (Hud, 12; İsra, 95; Fussılat, 14) Ayrıca A’raf, 37. ayette de ölüm melekleri için de yine elçi kelimesi kullanılmıştır. Ama görevi mesaj getirmek değil can almaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Son peygamber Hz. Muhammed değil mi?, A’raf, 35: “Size ayetlerimi kıssa eden resuller geldiği zaman.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ey Ademoğulları! İçinizden ayetlerimi size anlatacak peygamberler gelir de (onları dinleyerek) kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” Allah’ın gönderdiği her peygamber ademoğulların içinden çıkmamış mıdır? A’raf, 34. ayette ‘Her ümmetin ecelinden’ bahsedilmektedir. Her ümmetin eceli olduğu gibi her topluma da mutlaka bir peygamber/resul/nebi gönderilmiştir! Bu konuda, ‘Tüm dinlerin özü İslam&#8217;dır.’ adlı yazımıza bakılabilir. Bu ayette ‘peygamberimiz’in sonrasından bahsedildiğini ateist arkadaş nereden çıkarmaktadır? Ayetin mealini ateist vermemiş, ayet ‘Ey Ademoğulları’ diye başlamıştır yani hitap genel insanlık tarihinedir! Ayet bu anlama gelse, Efendimizden sonra günümüze dek ortaya çıkan ve kendilerinin resul olduğunu iddia edenlere ümmet neden karşı çıkmıştır? Ayrıca “Zaten her mümin, Allah’ın ayetlerini kullara ulaştıran gönül elçisi.” (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar,  s. 145) değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ceninin cinsiyeti, döllenme anında mı (53:45-46) yoksa bir süre geliştikten sonra mı (75:38-39) belirlenir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Necm, 45 ve 46. ayetlerde cinsiyetin belirlenmesinden bahsedilmez, erkek ve dişilerin nutfeden/embriyodan yaratıldığı ifade edilir: Bu ayetlerde Allah’ın kullarına olan nimetleri sıra ile değil, karışık olarak verilmiştir. Necm 43-44: “Güldüren de O’dur, ağlatan da. Öldüren de O’dur, yaşatan da.” Necm, 45: “Rahime atıldığı zaman nutfeden erkeğiyle dişisiyle iki cinsi yaratan da O’dur.” Eğer ateistin iddia ettiği gibi bir sıralama olsa idi önce dişi erkek yaratılma, sonra yaşatma sonra güldürme ve ağlatmadan ve en sonunda da öldürenden’ şeklinde bir sıralama olması gerekirdi. Ama hayatta her şey iç içedir, bir insan yaşarken diğeri ölmekte, biri gülerken diğeri ağlamaktadır! Ayetler, “insanın hayat-ölüm çizgisi içinde cereyan eden her oluşumun ve evrende olup biten her şeyin Allah’u Teâlâ’nın irade ve kudretine bağlı bulunduğu örneklerle” aktarılmaktadır. Yani özellikle bir sıralama ayetlerde yoktur çünkü hayatta bu sıralama yoktur! Kıyamet suresi, 37-39. ayetlerde ise doğal süreç sıralanmıştır: O akıtılan meniden bir damlacık (sperm) değil miydi? Sonra o, alaka (asılıp tutunan zigot) olmuş, derken Allah onu yaratıp ­şekillendirmiş ve ondan erkek ve dişiyi yaratmıştır.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir Müslüman, kafir anne babası ile nasıl geçinmelidir? 31:15&#8217;e göre kafir anne babanın inançlarına uyulmamalı, ama onlarla iyi geçinilmelidir. 9:23&#8217;e göre ise böyle bir durumda anne baba dost edinilmemelidir, yani onlarla iyi geçinilmemelidir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe 23. ayette ‘veli’ edinmemesinden bahsedilmektedir. Mesela okula kaydolurken bir veliye ihtiyaç vardır. Sizden sorumlu olacak olan, sizin hakkınızda söz sahibi olacak olan kişidir veli. İste bunun gibi, “dini konularda onlardan veli edinmeyin ama ne olursa olsun, sizi dinden döndürme çabaları dışında onlarla asla irtibatınızı kesmeyin, onlara iyi davranın ve onlarla iyi geçinin.” buyurulur. Lokman, 15: “Eğer anne baban, bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma ama yine de onlara dünyada iyi davran.” buyurulur. Görüldüğü gibi iki ayette de imani noktaya dikkat çekilmektedir ve aralarında bir çelişki bulunmamaktadır. Çelişki ateistlerin anlayış tarzlarında ve metotsuzluklarında bulunmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kafirler Müslüman olmaya zorlanmalı mıdır (8:38-39, 9:29) zorlanmamalı mıdır (2:256, 3:20, 109:6)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe, 38. ayette kafir iken Müslüman olanların durumu ele alınmakta ve “Allah onların kafir iken yaptıklarını bağışlayacaktır” müjdesi verilmektedir: “İnkar edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır.” 39. ayette: “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.” buyrularak, insanlığa zarar veren her türlü kötülük (fitne) ortadan kalkana dek müminlere mücadele görevi yüklenmektedir. Tevbe, 29. ayeti ise, ‘Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım?’ başlıklı yazımızda ele alıp açıkladık. Bu ayetlerin Müslüman yapmak için başkalarını zorlamakla hiç ilgisi yoktur! Peki, Müslüman olmayan birini zorla Müslüman yapmak İslam’da var mıdır? “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru, yanlıştan kesin ayrılmıştır” (Bakara, 256) Zorla Müslüman yapmak İslam’da caiz olsa idi, 300 sene Osmanlı hakimiyeti altında yönetilen balkanlar, 1000 sene İslam ile yönetilen Anadolu ve 1400 senedir İslam hakimiyeti altındaki Kuzey Afrika’da, 700 sene Emevi hakimiyetinde olan İspanya’da bir tane bile Hristiyan, Yahudi, Yezidi veya Zerdüşt kalabilir mi idi?! Bu konuda, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’, ‘İslam’da savaş esnasında uyulması gereken kurallar’ ve  ‘İslam barış dinidir” başlıklı yazılara da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hristiyanlar şefkatli ve merhametli midir (57: 27) yoksa zalimler topluluğu mudur (5: 51)?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadid, 27: “Arkalarından Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” Görüldüğü gibi, ‘Hz. İsa dönemi’ özellikle ayette vurgulanmakta ve ‘daha sonra’ ortaya çıkan ruhbanlık kurumu eleştirilmekte ve sonra da çoklarının yoldan çıktığı ifade edilmektedir. Zaten İncil içerik olarak ahlak odaklı ilahi bir kitap idi. Ahlakla şefkat ve merhamet ortaya çıkar ve yayılır. Ta ki, bozulana kadar! Maide suresi 51: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir.” denmektedir. Dikkat edilirse, kafir olan anne babaların da (Tevbe, 23)  zalim olan Yahudi ve Hristiyanların da ‘veli/dost’ edinilmemesi istenmektedir! Ayet günümüze de hitap etmeye devam etmekte ve bozulmuş Hristiyanlık ve Yahudi inancına tabi olup, emperyalist politikalar güdenlere dikkat çekilip onlarla dost olup zulümlerine ortak olunmaması emredilmektedir. Günümüz ehli kitabın zulümlerine örnek olarak, son haçlı seferlerinden olan Irak, Bosna, Afganistan, Filistin savaşlarını örnek verebiliriz. İngiltere eski Başbakanlarından Churchill&#8217;in Avam Kamarası&#8217;nda ifade ettiği &#8216;Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.’ cümlesinde özetini bulan emperyalist Batı dünyası gerçeği için, “Batı medeniyeti’, ‘Papa ve İncil’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?, ‘Ateistlere cevap” başlıklı yazılarımızı da özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda, önemli konularda ve çözümü imkansız çelişkilerin varlığı, Kur’an&#8217;ın geçersizliğini tartışma götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Netice itibarı ile bu kadar çok sayıda, önemli konularda ve çözümü imkansız önyargı/iftiranın varlığı, ateizmin çelişki iddialarının geçersizliğini tartışma götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aşağıda, farklı zamanlarda ateist kitaplarda ve sanal âlemde karşılaştığım ve ‘çelişki’ diye ortaya atılan diğer iddialar ve cevapları paylaşıyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>1400 yaşında olmasına rağmen, bugünün ihtiyaçlarına da cevap verdiği ve bilim yanlısı olduğu iddia edilen Kur’an&#8217;da şu sorularımın cevaplarını bulamadım.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aşağıda verilen soruların bilimle ne ilgisi var acaba? Kur’an bu detaylar üzerinde dursa hacmi ne kadar olurdu ve o zaman da bu arkadaş, &#8220;Bu işe yaramaz bilgilerin kutsal olduğu iddia edilen bir kitapta ne işi var?&#8221; demez miydi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Önce Adem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah önce bir öz yaratıyor (Nisa, 1) ve bu özden önce Adem sonra Havva annemiz yaratılıyor. Aralarındaki yaş 1 gün olsa ne olur, bir yıl olsa ne olur? Ayetlerde bu sayı verilse inanacak mı bu arkadaş?! Biz ateistlere maymun atalarının balıktan primata geçiş tarihini soruyor muyuz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Adem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi tarihte cennetten kovuldular? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an tarih kitabı mı, pratikte ne faydası olacak günümüz insanına bu bilgilerin? Kur’an bir tarih verse o tarihe itiraz etmeyecek misiniz? İnsanlar, tarihlerden imtihan edilmeyecek aksine  mesajın içerdiğinden ve evrensel ilkelerin pratiğe geçip geçmemesinden sorumlu tutulacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Doğmadıklarına göre Havva ve Adem&#8217;in göbekleri var mıydı? (hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk insan çamurdan yaratılmıştır. (Secde, 7) Çamurdan yaratılma safhası ilk insanın yaratılışı ile biter ki, konu ‘İnsan neden yaratılmıştır?’ başlıklı sorunun cevabı ve ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’ başlığı altında ele alınmıştır. Göbekleri büyük ihtimal yoktu. İlk insanın yaratılışında anneden beslenme olmadığına göre, göbek bağının da bulunması mantıklı olmaz. Ama genlerde var olan kodlar gereği ilk doğumla göbek bağı başlamış olma ihtimali yüksektir. Ateistler, ‘sonradan göbek bağı oluştuğuna göre evrim var’ diye iddiada bulunamazlar çünkü evrim, türler arası (bitki, hayvan, insan) geçisi savunur. Halbuki bir insanın her an binlerce hücresi değişip yenilenmektedir. Ama bu, farklı türe dönüştüğü anlamına gelmemektedir! Bu konuyu da ‘Evrim teorisi’ adlı yazımızda ele alıp açıkladık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organları var mıydı?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cennet ‘hayali’ ise, bu detaylardan sana ne?! Niye aklınız gereksiz tarihlere veya belden aşağı konulara odaklanıyor?! İlahi kitapta aradığınız mevzuya bir bakın hele! Ama çok meraklı isen, Zebur’un günümüz bozulmuş versiyonlarında senin gibileri tatmin edecek çokça bölümler var!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Vardı ise ne için vardı? (mademki cinsellik yasaktı?)</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kim demiş yasaktı veya değildi diye? Cennette yasaklanan tek şey, ‘yasak ağacın meyvesidir.’ (Bakara, 35) Bu ayette Hz. Havva için, ‘zevc’ kelimesi kullanılmıştır. Cinselliğin sadece cennette değil, dünyada bile yasaklanması görüşü ‘ateistlere’ Hristiyanlık inancından geçmiştir! Cinsellik vurgusu ise Tevrat kökenlidir. Kısaca görülen o ki, ateistler Tevrat ve İncil’i esas alıp Kur’an’da hata arama güdüsünden vazgeç-e-memektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Havva, adet görüyor muydu? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Adetin kadınlar için bir ceza olduğu iddiasının kökeni israiliyattır. Tevrat ve İncil’e göre yasak meyveyi yiyince Hz. Havva’ya ceza olarak adet görme cezası verilmiştir:  “Bütün doğum sancısı, adet, hamilelik mide bulantısı gibi etkiler bu cezadan kaynaklanır.” (kutsalkitap.org/havva-kimdir) İslam’da ise adetin, Allah’ın Adem’in kızlarına bir yazgısı (Buhari, Hayız, 1) olduğu şeklindeki rivayetten hareketle, hayızın kadının asli yaratılışından kaynaklandığına dair yorumlar yapılmaktadır. (Kastalani, İrşadü’s-sari, I/619; İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I/400; Ayni, Umdetü’l-kari, III/256) Peki cennette adet var mı idi? Büyük ihtimal hayır! Ama farklı ortam -dünya- bu özelliği başlatmış olabilir. Cennette görülmeyen bu özellik, doğumun gerçekleştiği dünya ortamında ayda bir ortaya çıkmış olabilir. Ne yani, muhteşem evrenin darwinist mantıkla tesadüfen oluşabileceğine inanan ateistler, zaman/ortam faktörünü yaratan Rabbimizin vakti gelince bu özelliği Havva annemize kazandırabileceğini mi inkar edecekler? İhtimalse, bu olasılık daha rasyonaldir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Adem ile Havva&#8217;nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abiye tarzı da olabilir…! İlk insan aynı zamanda Allah&#8217;ın eğitiminden (Bakara, 31) geçmiş olan ve peygamber olan bir kişi idi. Yani mağara devri ‘hayali’ insan resimleri sadece evrimcilerin hayal gücünü temsil eder! Eğitmeni Allah olan ve cennette yaşayan Hz. Adem ve Havva’nın hayat standartları da belli bir seviyenin üstünde başlaması normaldir! Ama ‘başörtüsü’ değilse de, ‘tesettür’ emri ilk ne zaman emrolunmuştur bu bilinemez, büyük ihtimal dünya hayatı ile başlamış bir kural olmalıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular? Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cenneti bu kadar merak eden ateistin cennet için yanıp tutuştuğunu zanneder okuyan da! Veya sorduğu soruların odak noktasından hareketle, nasıl bir bilinçaltına sahip olduğu hakkında epey bilgi sahibi olabilir. Cinselliğin cennette de dünyada da tabu sayılması ve hatta cezalandırılması gereken bir şey olarak görülmesinin kaynağı ruhban merkezli Hristiyanlık inancıdır. Ateist arkadaş bu soruyu papaz, piskoposlara sorabilir! Bu arada lütfen ateist arkadaşlar Tevrat ile (Yaratılış, III/16-22) Kur’an’ı karıştırmaktan vazgeçin artık!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı, değil mi</strong>? <strong>niye?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an isim ve tarihler üzerinde pek durmaz. Durduğu isimler de artık isim değil, bir zihniyetin temsilcisi olmuş kimliklerdir. Allah&#8217;ın açıklayamadığını bizim bilmemizin ise imkanı yoktur. İnsanlık için önemli olsa idi, Kur’an’da zaten geçerlerdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? (Adem ve Havva&#8217;nın çocukları)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ensesti yasaklayan bizzat Allah’tır, bu bir. İlk insanları istese Allah azze ve celle en az iki üçer Adem Havva olarak yaratır ve bunlardan çoğaltabilirdi, bu da iki! Ama o zaman, günümüzde dünya savaşlarına, katliamlara neden olan ırkçılığın hangi noktalara varabilecğini bu ateistimiz tahmin edilebilmekte midir acaba? Ayrıca, eşcinsellikten enseste kadar her türlü sapıklığı savunan materyalistlerin bu konuyu merak etme sebepleri de ayrıca irdelenmelidir! Bu konuyla alakalı ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ ve “Adem Havva ve çocukları” adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Adem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine tarih sınavı! Allah&#8217;tan ateist mantık ile bir ilahi kitap gönderilmemiş! Tarih, elbise deseni, özel fantezlerle dolu bir hayli hacimli ama içi boş, güncel-aktüalitesi olmayan bir kitap olurdu ki, zaten muharref/bozulmuş ‘Kitab-ı Mukaddes’ aslında tam da ateistlerin aradığı özelliklere sahip bir kitaptır. Ama işin ilginci Yüce Yaradan bu tür bir içeriği kabul etmediği için Kur’an’ı göndermiştir! Dikkat edelim lütfen sorulan soruların içeriği günümüzde pratik hayatı etkileyecek bilgiler değildir ve sonra yeni sorular ortaya çıkacaktır: Nereden belli, ne önemi var, ne işime yarayacak! Gibi. Yine o zaman da ateistimiz muhtemelen, &#8220;Yahu ne gereksiz bilgiler bunlar, ilahı kitap dediğin sömürüyü, adaletsizliği engelliyor mu, insan haklarına nasıl bakıyor? Önemli olan bunlar, bana ne ilk insanın özel yaşamından…&#8221; derlerdi!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ayrıca, Muhammed&#8217;in kendisinin Allah&#8217;ın -varsa eğer- elçisi olduğunu iddia ederek İslamiyet dinini ortaya çıkarması üzerine de şu sorular akla geliyor</strong>.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu da farklı iddiaların bir arada olduğu başka bir yazı. ‘Allah’ın var’ olduğunun delillerine, ‘<strong>Allah’ın varlığının delilleri</strong> &#8216; ve ‘ateizm yanılgısı’ adlı yazılardan ulaşabilirsiniz. Erdoğan Aydın’ın eserlerini andıran üslub konusuna ise hiç girmiyoruz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanlara hitap edecek bir kitap gönderecek olsanız, sadece arapça dilini mi kullanırdınız? yoksa ne kadar dil varsa o kadar dilde hazırlamış olduğunuz kitapları mı gönderirdiniz?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah’ın her kavme kendi dilinde (İbrahim, 4) mutlaka bir peygamber gönderdiğinden (Nahl, 36; Fatır, 24; İsra, 15. Ayrıca, Kasas 46; Secde 3; Maide 19) habersiz ateist arkadaş bu ithamı ile aslında kendisini komik duruma düşürmektedir. Bu konu “İslam tüm dinlerin özüdür”  başlığı altında ele alınmıştır! Yoksa bu ateist arkadaş Efendimize dünyadaki tüm dillerde aynı mesajı içeren kitaplar mı gönderilmesini beklemektedir? Arabistan’da Çince bir kitap, yanında Afrika dillerinde hazırlanmış diğer nüshalar! Kim taşıyacak bu kadar kitabı ki, o zaman kağıtta bu kadar bol değildi! Hele bir de yukarıdaki soruların içinde olduğu külliyatı düşünürsek! Küçük kabile dillerini de katsak binlerce dil …</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, Kur’an sadece Araplara indiğini de iddia eden ki, bu iddiaya da yukarıda cevap verdik bu kesime şunu sorsak: Kitabının dili Arapça olan İslam şu an tüm dünyaya yayıldı mı? Peki, sen bu mesaj sana ulaştığı halde hâlâ inanıyor musun? E o zaman bırak, Yaradan kendi mesajını istediği ve mutlaka en doğru olan yolla kullarına ulaştırsın! Herkes kendi sorumluluğuna odaklansın!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanlara zaman zaman mesajlar iletmek isteseniz, bir aracı (elçi/peygamber) mi kullanırdınız yoksa doğrudan mı iletirdiniz?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önemli olan mesajın her topluma ulaşıp ulaşmamasıdır ki, mesaj tüm dünyaya ulaşmıştır. Yoksa “İmtihan dünyası” olarak yaratılan gezegenimizde “Görülen bir yaratıcı” ile ne kadar imtihan ortamı oluşturulabilirdi? Ayrıca, işte bu ilahi mesaj ateiste ulaştı da sonuç ne oldu? Yahudilerin peygamberlerden istedikleri (Bakara, 61) ortada. Tarih, insanların bitmek bilmez istekleri ile dolu iken, ateistin talebi yerine getirilse bile, bu mantığı taşıyan kişilerin talepleri bitecek miydi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanlara en son dini göndermek isteseniz, sadece Arabistan&#8217;a bir elçi mi gönderirdiniz, yoksa dünyanın her bir yerine aynı anda aynı şeyleri anlatmak için birden çok elçiler mi gönderirdiniz?</strong> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her topluma zaten elçi gönderilmiştir bunu yukarıda açıkladık. Kur’an’dan önce gelen her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. O kavmin ortam ve durumuna göre ihtiyaç duydukları mesajlar kendilerine iletilmiştir. Evrensel mesaj gelene dek insanların yapması gereken şeyler de ortaktır: Tek yaratıcıya, ahirete iman ve ahlak temelli bir yaşam. (Bakara, 62; İsra, 15. Detay için ‘Deizm Yanılgısı’ adlı yazımıza da bakılabilir.) Kıyamet yaklaştığı için (Kıyamet, 1) evrensel mesaj gönderilmiş ve o mesaj da kısa sürede tüm dünyaya yayılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dünyadaki tüm insanların iyi olmasını ve doğru yolu bulmasını mı isterdiniz? Eğer bu sorunun cevabı &#8220;evet&#8221; ise, onlara kötülüğü veren şeytana karışmadan, şeytanlığını yapmasına müsaade eder miydiniz? (tavşana kaç, tazıya tut mu derdiniz?) şeytanı yok etmez miydiniz? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sadece iyilik yapan varlıklar zaten yaratılmıştır; melekler. Onlar Allah&#8217;a asla isyan etmez, görevlerini kendilerine kodlandığı şekliyle aynen yerine getirirler. Melekler gibi hayvanlar, bitkiler, canlı cansız tüm evren görevlerini ifa etmekte, yerine getirmektedirler. Bunun iki istisnası vardır: Cinler ve insanlar. ‘Özgür iradeli’ olan bu grubun önünde iki tercih vardır. Birinci yol ki, bu yol hem iyi, kolay, huzur doludur hem de sonu cennete ulaşır. (Konu “İslami emirler, yasaklar ve hümanizm.” başlığıyla ele alınmıştır.) Diğer yol ise dünyada kötülük yapanların gideceği yerdir, cehennem! Rabbimiz biz insanlara akıl vermiştir, içimize vicdanı yerleştirmiş, doğruyu yanlıştan ayıran kitaplar ve bu ilahi kitapları açıklayıp uygulamasını gösteren peygamberler göndermiştir. Tüm bunlardan sonra Allah (cc) tercihi insanlara ve cinlere, (‘Cinlerin Varlığı’ adlı  yazıya müracaat edilebilir) bırakmıştır. İnsan isterse kendi iradesi ile kötülük yaparak cehenneme, isterse dünyada ahlaklı ve erdemli bir hayat sürerek kolayca cennete gidebilir. Zaten şeytan insanlara sadece vesvese verebilir, insanı ‘zorla’ kötülüğe sevk edemez. (Nahl, 99; İbrahim, 22) Dünyayı kötü bir yer yapan da bizzat insanın kendisidir. Hatta ateist burada bile kendisinde hata aramak yerine suçu dolaylı yoldan şeytana atmaktadır. Bizi iyi yapacak kurallar bellidir, uymak isteyen de mazeret aramaz! Ayrıca bu konu, ‘özgür irade’ ile de alakalıdır ki bu konu, ‘Kaza ve kader’ başlıklı yazımızda detaylıca ele alınıp açıklanmıştır. Kısaca bir yol düşünelim, yolun iki tarafında beyaz ve kırmızı ışıklı levhalar bulunmaktadır. Elimizde trafik rehberi, önümüzde kılavuz olan bir trafik polisi vardır. Ayrıca Allah insana akıl ve vicdan da vermiştir. Şimdi polis yolu göstermekte, trafik rehberi yol hakkında bilgi vermekte ve sınır taşları (ayet ve hadisler) yolun sınırlarını çizerken ve akıl ve vicdan da doğru yolu bulabiliyorken, bir kişi bu yolda kaza yapsa, yoldan çıksa (cehennem) çukuruna düşse suç kimde olur? Şoförde mi, kılavuz da mı, rehber de mi, sınır çizgilerinde mi? Allah (cc) bizim cennete gitmemiz için her şeyi ayarlamıştır, mazeret bulup yoldan çıkanlar ise inadi küfür sahipleridir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Elçinizi görevlendirirken, kimsenin şahit olarak bulunmadığı bir mağarada mı görevi tebliğ ederdiniz? Sonra da herkesin bu elçiye inanmasını bekler miydiniz?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim adamları deney yaparken halkı etraflarına mı toplarlar yoksa o en önemli aşama kendi ortamında gerçekleştirildikten sonra mı sonuç ve detay halka açıklanır. Önemli olan mesaj ve içerik değil midir? Yok, illa mucize beklenmekte ise tarihte insanlığa birçok mucizeler gösterilmiştir. Ama o zamanda inanmak istemeyenler yine inanmamıştır. Yani Cebrail mağara yerine şehrin ortasında ilahi mesajı Efendimize tebliğ etse idi, ateistimiz o zaman inanacak mı idi? Çünkü mesaj yine aynı olacaktı ve meleğin göründüğü rivayetlerini yine kabul etmeyecekti! İlk vahiy anındaki ortam malumdur: Vahye ilk muhatap olmanın şaşkınlığını yaşayan hatta korkan, ürken bir insan profili. (Buhari, I/7) Bu anlar özeldir ve bu ilk anlar görevlendirilen kişinin ruh hali açısından da çok önemlidir. Önce o kişinin bunu içselleştirmesi lazımdır. Bu özel durum kabullenilip temel sağlam atıldıktan sonra tebliğe başlanılmıştır. Ayrıca zamanla, peygamberimiz toplum içinde iken de kendisine vahiy gelmiştir! (Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1, 5; Ahmed, I/293-294; Heysemi, IX/276; Buhari, Bed’ü’l-Vahy I/2, Umre 10; Müslim, Fedail 87, Hudud 13; Tirmizi, Tefsir XXIII/3173; Ahmed, V/327; Ahmed, V/190-191; Ahmed, II/176; VI, 445; İbn-i Sad, I/197; Taberi, Tefsir, VI/106) Yine, “Mucize görsem de inanmam” diyen Celal Şengör de ateist değil midir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam, inananlarını &#8220;öteki dünya&#8221; için şartlandırdığından sürekli olarak dünyasal yaşamı aşağılama eğilimindedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Materyalist Marxistler bir taraftan  ticarete  izin verdiği için İslam’ı  kapitalizmi kabul eden bir din olmakla itham ederken diğer taraftan da dünyevi olmamakla da suçlayabilmektedirler! Önyargısız okuma yapsalar, Müslüman’ın tanımının, “Dünyaya nizam vermekle görevli olan kişi/halife” anlamına geldiğini anlayacaklardı. Ama tabii ki ‘sadece’ dünya için çalışmakta İslam’ın ruhuna uygun değildir. Sadece dünya için çalışılan din Yahudilik, sadece -teoride- ahiret için çalışılan din ise Hristiyanlıktır. İslam’da ise, ahiret mutluluğunun temeli dünya hayatına bağlanmıştır. İslam’a göre “Dünya ahiretin tarlasıdır.” (Acluni, Keşfu&#8217;l-Hafa, I/412) Peki, dünya hayatına ahiret perspektifinden bakarsak ne olur, iki örnek verelim: Ahiret korkusu. Van’da 23 Ekim 1011’deki 7.2’lik, 9 Kasım’daki 5.6’lık depremler sonrası halka 80 bin çadır dağıtıldı. Zamanla depremzedeler konteyner evlere yerleştirildi. Ama sadece 10 bin çadır geri verildi. Bunun üzerine Van Müftüsü vaaz verip “Çadırları teslim etmezseniz başkalarının vebalini alırsınız. Allah katında günaha girersiniz.” dedi. Bir anda çadırlar geri geldi. (Posta, 14.6.2012) Üç trilyonluk fetva. ‘Van Müftüsü’nün ‘Kaçak elektrikle ısıtılan suyla alınan abdest ve gusül geçersizdir.’ fetvasından sonra, ilde tahsilat ayda 2 trilyondan 5 trilyon liraya çıktı. (Yeni Şafak, 21.7.2005) Özetle, ahirette cenneti kazanmanın yolu dünya hayatını cennete çevirmekten geçmektedir. Ateist ideolojinin insanlığa getirisi için ise ‘Ateizm yanılgısı’ ve ‘Ateist akıl’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16333" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3543262657463754.jpg" alt="" width="492" height="198" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-16334" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/4647537686484867959.jpg" alt="" width="503" height="311" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam&#8217;da en büyük suç inanmamaktır. Eğer inanmıyorsanız öldürülürsünüz.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konu yukarıda defalarca açıklanmıştır! “İslam barış dinidir.” Dinimizce kimse Müslüman olması için zorlanmaz. Ama “Savaş  durumu için indirilen ayetleri” barış anında  gündeme getirmeye kalkarsanız burada iyi bir niyet olmadığı da çok açık ortaya çıkar. Mesela, ceza,  normal vatandaş için  anormal bir durumdur, ama suçlu insanlar söz konusu olunca bir zorunluluk haline gelir. Savaşla ilgili ayetler de yeri gelince uygulanır, zaten anlamı ‘barış’ olan ve pratiği özgürlük ve barış üzerine kurulu olan dinimizde zorlayarak Müslüman yapmak yasaktır. (Bakara, 256; Kafirun, 6) Zaten inanmayanlar öldürülse idi üç kıtada kaç Hristiyan kalırdı?! Bu konularda detay ve örneklere, ‘İslam barış dinidir’, ‘Teori, pratik; iddialar, gerçekler, İdealler ve tarihten pratik realiteler’, ‘İslam savaş hukuku’, ‘Batı medeniyeti’, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’, ‘İslam’ın yayılışı” başlıklı yazıları tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an&#8217;ın tamamı hazır olduğuna göre; kitabın aza azar, yıllar süren bir süreç içinde indirilmesinin de bir anlamı yoktur. Furkan 25. ayet -32: “biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. Biz onu parça parça/ayet ayet okuduk.” Tabii ki, her şeye gücü yeten tanrının böyle bir savunma yapması son derece mantıksızdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konunun Allah’ın iradesi, gücünün yetip yetmemesi ile bir ilgisi yoktur! Burada amaç, inen ayetlerle o ayetlerin uygulamalarının paralellik arz etmesidir. Bir anda içki yasaklanmamış, bir anda oruç, 5 vakit namaz bir ayetle farz kılınmamıştır. İslam ilk geldiğinde yaşam kurallarını sıfırdan, yeniden ve çoğu zaman da tamamen değiştirmekte idi. İçki, fuhuş, faiz vb. var, namaz, oruç, tesettür vd. yok idi. Bir anda tüm Kur’an indirilse idi, insanlar bir anda bu kadar mükellefiyetin altından kalkabilirler mi idi? Ateistler bu defa da, “Bir anda bu kadar sorumluluk yüklemek mantıklı değil” demezler mi idi? Dedikleri gibi inse, güç yetirememe, isyan etme, istese de yapamama durumu gibi haller görünmez mi idi? 23 senede bile o kadar saldırı, düşmanlık, iftira, isyan olmuştu! Yoksa ateistler aslında bunu mu arzulamaktadırlar?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müşrikleri sövmek</strong>. <strong>En&#8217;am 6 ayet -108: “ Onların Allah dışında dua ettiklerine/ çağrıda bulunduklarına sövmeyin. Yoksa onlar da düşmanlıkla ve bilgisizce Allah&#8217;a söverler. Biz her ümmete yaptığı</strong><strong> işi bu şekilde süslü gösterdik. Sonra hepsinin dönüşü rablerinedir. O, onlara, yapmakta olduklarını haber verecektir.”  Ancak bir başka ayet de söven kendisidir. Tevbe 19 ayet 28. Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistimiz yine ayeti eksik nakletmektedir. Tevbe, 28: “Ey iman edenler! Müşrikler bir pislikten ibarettir. Onun için, bu yıldan sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar.” Ayette görüldüğü gibi mescide yaklaşılması müşriklere yasaklanıyor ve buna sebep olarak da onların pis olmaları gösteriliyor. Buradaki pislikten kasıt ‘manevi kirdir.’ (Menar, X/322) Bu pislikten maksat ise, manevi pislik sayılan cünüplük halidir. (Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/749-750. Ayrıca bakınız: Erhan Aktaş, Cemal Külünkoğlu, İhsan Aktaş, İsmail Yakıt, Mehmet Türk, Muhammed Esed, Mustafa İslamoğlu, Suat Yıldırım mealleri.) Bu durum, ‘müminler için de aynen’ söz konusudur. Cünüp olan bir mümin de yıkanmadan bırakın Kâbe’ye, camiye bile giremez. Kur’an okuyamaz,</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cinler, insan. A’raf 7 ayet -179: “Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık.  Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; Gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. Zariyat 51 ayet -56: “ Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf, 179. ayet, anlamayan, bakan ama görmeyen, duyan ama işitmeyenler, aklını kullanamayan hayvanlara benzetilmiştir. Çünkü verileri kullanarak bilgi elde etme, zihinsel faaliyet yapma yeteneğinden hayvanlar yoksundur. Var olan yetenekleri kullanmayarak bazı insanlar da onların seviyesine inebilmektedir. Ayetlerde yaratmak diye Türkçeye tercüme edilen kelimeler Kur’an’da, &#8220;Halk&#8221;, “Fatır” veya “Bedi” şeklinde, farklı kelimelerle ifade edilir ki, bunları da yukarıda açıkladık! Bu ayette Allah (cc) bu kavramlardan birisini kullansa, ateistin itirazı dikkate alınabilirdi. Ama ayette kullanılan ve yaratmak diye tercüme edilen kelime ‘Zerae’ fiilidir. Türkçe’de de kullanılan, ‘ziraat’ yani, ‘tarım, ekim’ kelimesinin kökeni bu kelimedir. “Zerae fiili: ‘Serpmek, saçmak, dağıtmak, bölmek ve ayırmak’ gibi anlamlara gelir.  Bu ayette onların dünyadaki amelleri sebebiyle, hak ve hakikate kulak vermemeleri, gerçeği görmemeleri ve idrak etmek istememeleri sebebiyle ‘cehenneme ayrılacakları’ beyan edilmektedir.” (İsmail Yakıt, ayet meali) Yani bu kelime, ayetin de açıkladığı üzere, ‘kulun iradesine paralel olarak, kulun iradesine göre yaratma’ manasına gelir. İrade sahibi insan ve cinler kendi tercihlerine göre dünya hayatlarını şekillendirmekte ve bunun karşılığını da ahirette görmektedirler. Yani insan ve cinler zorunlu olarak cehennem için yaratılmamışlardır fakat onlar kendi arzularını ilah edinerek (Furkan, 43) dünyayı cehenneme çevirmekte, göz, kalp ve kulak yeteneklerini kullanmayıp, kendi iradeleri ile cehennemi kazanmaktadırlar. Kalbinin, vicdanının sesine kulak vermeyen, hakikate gözlerini kapayan sağır ve kör insanların varacağı yer cehennem çukurudur. O cehennem ne kötü bir yer, durak, yataktır! (Sad, 56; Mülk, 6; İbrahim, 29; Furkan, 65; Ali İmran, 12) “Akıl yönetici, din yol göstericidir.” (Ragıb El-Isfahani, ez-Zeria ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 207) Aklını kullanmayıp dinin emirlerine uymayanlar, bizzat kendi yaptıkları ile cehenneme giderler. Sen de ey ateist arkadaş! Buyur inan, cehenneme gitme! Bak, ayet açıkça uyarıyor, insan ve cinlerin çoğunluğu cehenneme koşuyor! Bu bir ilahi ikazdır. Uyarıyı dikkate al, sen de cehennemlik olma! Ama işin ilginci, ateist arkadaşın hâlâ mesajı alamamış gözükmesidir! Bu konu, ‘Kaza ve Kader’ başlıklı yazı ile ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazılarla da irtibatlıdır, bu yazıların da okunmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hac kabul oluyor mu? 22 &#8211; Hac suresi &#8211; ayet 27: “ Bütün insanlar içinde “ Haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerek uzak yoldan gelen incelmiş develer üzerinde sana gelsinler.” Devenin de &#8220;incelmişi&#8221; isteniyor. (incelmiş uçak ya da incelmiş araba olamayacağına göre.) Bu durumda hac&#8217;ca uçak araba ya da otobüsler gitmiş olanlar, bu yaptıkları seyahatin Kur’an&#8217;a ters olduğunu görmüş oluyorlar.  Dolarlar ve onca zahmet boşa gitmiş demek ki. Neyse, bir kez de &#8220;yürüyerek&#8221; veya &#8220;deve&#8221; ile hac farizasını yerine getirirler de, Allah&#8217;ın-varsa eğer- takdirine mazhar olurlar.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah (cc) var da, ateistler de mantık, kıyas, edebi altyapı var mı acaba? Bu kadar yüzyılda binlerce âlim bunu fark edemedi ama bu 1400 sene sonra bir din alimi (!) ateistimize bu gerçeği görmek nasip oldu! Veya gerçekte ateist arkadaş bir yerde hata mı yapıyor acaba? Hac, 27: “İnsanlara hac ibadetini duyur; gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar.” Aslında sanat meraklısı olarak kendilerini lanse eden ateist kesimin edebi inceliklerden bu kadar uzak olması üzücü bir durumdur! Kur’an’da edebi sanat bol miktarda kullanılmış ve bu konuda ‘Kur’an ve mecaz’ başlığı altında ele alınmıştır. Bu ayette deveye takılmak, mesajı anlamamaktır. ‘Deve ile veya yürüyerek gelin’ deniyor ayette ama yürümek zaten meşakkatli, zor bir iş iken bir de devenin ‘incelmişinden’ bahsedilerek, binilen devenin bile o hac yolculuğunda zayıflaması kastedilmektedir ki, aslında bu “hac ibadetinin ne kadar zor bir ibadet olduğunun edebi bir tasvirinden” başka bir şey değildir! Aynı ayetteki ‘uzak yol’ ifadesi de bunu desteklemektedir. Bu soru bana rahmetli Muhammed Kutup&#8217;un bir anısını hatırlattı. Profesör Muhammed Kutup, ‘İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler’ eserinin 227. sayfasında, Birleşmiş Milletler görevlisi bir İngiliz ile yaptığı sohbetten bahsetmektedir. 3 saatlik sohbet sonunda epey ikna olduktan sonra İngiliz şöyle bir cümle kullanır: &#8220;Ben medeniyetin meyvelerinden mahrum olmak istemem, uçakta yolculuktan, radyoda müzik dinlemeye.&#8221; Muhammed Kutup ona sorar: &#8220;Seni onların hepsinden alıkoyan nedir ki?&#8221; İngilizce cevap verir: &#8220;İslam bana çadır hayatına dönmemi emretmez mi?&#8221; Evet, elin İngiliz’i kadar dine uzak ama bilgiççe Kur’an’da çelişki bulduğunu iddia eden bu ateist arkadaş bana nedense bu anıyı hatırlattı! Bu arada dolar değil riyal üzerinden hac parası hesaplanır, alttan mesaj verme gayreti bile konuya hâkimiyet alanını ve açısını göstermektedir ateistimizin!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sana Kur’an’ı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16332" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/52363457553756768.jpg" alt="" width="275" height="157" />  (Radikal, 16.08.2000)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazetenin, haberi verirken kullandığı alakasız fotoğrafta hem de peçeli bir kadını kullanmasından kendi okuyucu kitlesini yönlendirmek istediği zaten en başta anlaşılmaktadır. “Kur’an’ın aslı yakıldı mı?” ve &#8220;Kur’an’ın kaynağı nedir?” başlıklı yazılarımızın da konu ile bağlantılı olduğunu, onların da okunmasının faydalı olacağını hatırlatıp konumuza başlayalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;1972&#8217;de Sana&#8217;daki Ulu Cami&#8217;nin onarımı sırasında Yemen eski eserler müdürlüğü reisi kadı İsmail el-Akva&#8217;nın bulduğu, 7. ve 8. yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen elyazması bir Kur’an metni, 1979&#8217;da Yemen&#8217;e giden Puin&#8217;in dikkatini çekmiş ve incelemeleri neticesinde, Kur’an&#8217;ın evrim geçirdiği sonucuna varmıştır. Kur’an saf Arapça sözcüklerden oluşmadığı, yazılışında değişiklikler vuku bulduğu, hareke işaretlerin sonradan eklendiği gibi tezlerinin büyük gürültü koparacağı iddialarına da aldırmadığı.&#8221; Radikal adlı gazetede ifade edilmektedir. Radikal  gazetesindeki   bu haber aslında,  Hz. Osman döneminde çoğaltılan Kur’an nüshaları dışındaki diğer el yazması mushafların yaktırılmasının önemini de ortaya çıkarmaktadır. Efendimiz zamanında Kur’an’ı ezberleyemeyenler yazılı metin haline getirdikleri ayetlerin yanlarına o ayetleri açıklayan cümleler ekliyorlardı. Zamanla bu  açıklayıcı, yorum cümlelerinin Kur’an ayetleri ile karışma ihtimali ortaya çıkınca, Hz. Ebu Bekir döneminde yazılı hale getirilen Kur’an, Osman döneminde bu aslından çoğaltıldıktan sonra, tüm açıklamaları ile ayetlerin karışık halde olduğu özel Mushaflar yakılmıştır. Bu konu, yukarıda verdiğimiz iki yazıda ele alınıp açıklanmıştır. Buna rağmen kenarlarına ayet açıklamalarının yazılı olduğu bazı nüshaların sahiplerince yakılmayıp saklandığı bilinmekte ve adları da İslami eserlerde zaten geçmektedir. ‘Sana Kur’an’ı olarak adlandırılan ve oryantalistlerce farklı amaçlarla kullanılmaya çalışılan, sonradan gerçeğin ortaya çıkması ile özür dilemek zorunda kaldıkları bu Kur’an nüshası da bu özel notların kenarında tutulduğu mushaflardan günümüze ulaşmış olanlarından biridir. Oryantalistler, ayetlerin açıklayıcı yorumlarının kenarına not edilen bölümlerini de Kur’an’dan kabul edip, günümüz Kur’an’ı ile arada fark olduğu iddiasını ortaya atmaya çalışmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddialara bakalım: &#8220;Puin önce surelerin dizilişinde bazı ufak farklar görmüş.&#8221;: Surelerdeki sıralanış farklılıkları gizli saklı bir şey değildir ki! Her tefsir usulü kitabında bu ‘açıkça’ yazar. Nazil olan ayetler belirli bir sıra ile gelmiyordu. Bir sure tamamlanmadan başka bir sure inebiliyor ve ayetler de belli bir sıra takip etmiyordu. Cebrail her ayet geldikçe, Hz. Muhammed’e ayetin konacağı sureyi ve sure içindeki yerini gösteriyordu. Kısaca ayet ve ayetlerin hangi surede olduğunda bir sorun yoktur. Hz. Osman zamanında Kur’an derlenirken, surelerin önce uzunlukları, iniş tarihleri ve birbirleriyle münasebetleri göz önünde tutularak sıralama yapılmıştır. Rivayetlere göre ilk önce Alak, sonra Kalem, sonra Müzzemmil, sonra Müddessir surelerinin baş tarafları, ardından da Fatiha Suresi bütün halinde inmiştir. Kimi Kur’an derlemelerinde ‘iniş sıralaması’ gözetilirken, kiminde Hz. Osman’ın (as) sıralaması tercih edilmiştir. Bu  gizli saklı bir bilgi değildir, dolayısı ile bu bilgi bozulmaya delil teşkil etmez, sadece sıralama tercihindei farklılığa işaret eder. Zaten sahabenin derlediği özel Mushaflardaki sure sıralamaları da kendi içtihatlarına göre olmuştur. (Zerkeşi, Burhan, I/257; Kurtubi, Cami&#8217;, I/59; Muhsin Demirci, Kur’an Tarihi, s. 155; İbn Kesir, Tefsir, (Zeyl), IV/25; Suyuti, el-İtkan, I/85-86; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 79-88) Kur’an için iki tertip söz konusudur. Birisi, surelerin terti­bidir. Yedi uzun sureyi öne alıp, ardından miun yani ayet sayısı yüz civarında olan sureler getirilmiştir. İşte bu sıralama sahabenin yapmış olduğu bir taksimdir. Kur&#8217;an&#8217;ın ikinci tertibine gelince, o da Cebrail’in, Allah&#8217;tan aldığı emir üzerine Resulullah&#8217;a tebliğ ettiği ve O’nun da bu emir gereği yaptığı sıralamadır. (Zerkeşi, el-Burhan, I/258-259; Suyuti, el-İtkan, I/82) “Sonra da parşömenlerin üzerinde önceden yazılar olduğunu, sonra bunların silindiğini ve tekrar yazıldığını, yani elindekilerin &#8216;palimpsestus&#8217; olduğu.” konusu: Özellikle 7. ve 12. yüzyıllarda kullanılan &#8216;palimpsestus&#8217; yöntemiyle, papirüs veya parşömenin üzerindeki yazılar silinir, sonra tekrar yazılabilirdi. Rönesans döneminde, ilk yazının okunması için kimyasal yöntemlerin kullanıldığı &#8216;palimpsestus&#8217; incelemeleri başladı, böylece birçok antik çağ metni ortaya çıkarıldı. Bu bulgulara dayanan Puin’de Kur’an&#8217;ın evrim geçirdiğini iddia eder. Sana&#8217;da bulunan bu Kur’an  yazmasının  eski olması da aslında bizim görüşümüzü desteklemektedir. Vahyi kaynağından duyan sahabenin, kendi özel mushaflarındaki ayetlerin kenarına o  an Efendimizin yaptığı açıklamaları yazmaları ve daha sonra bunların orijinal ayetlerle karışma ihtimaline karsı silmeleri gerçeği, tam da tarihi gerçeklerle örtüşmekte, Hz. Osman döneminde yapılan yakma işleminin önemini ve lüzumunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Haccac’a ait bir söz ise özellikle çarpıtılıp aktarılmaktadır: Bilindiği gibi Hz. Muhammed döneminde Arapça metinler üzerinde hareke ve noktalama işaretleri yoktu. Zamanla İslam ülkesinin sınırları genişleyince, Arap olmayanların da Kur’an’ı öğrenmelerini kolaylaştırmak amacı ile bir çalışma başlatılmıştır. Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde Ebu&#8217;l-Esved harflerin okunuşunu kolaylaştırmak için ‘hareke’ işaretleri, Abdülmelik b. Mervan döneminde ise Nasr b. Asım ve Hayy b. Yasmur Kur’an&#8217;daki bazı harfleri birbirinden ayırmak için ‘noktaları’ koymuştur. En son aşamada ise harekeler nokta yerine “Fetha, Damme, Kesre ve Sükun” şeklinde gösterilerek okumayı öğrenme en kolay şekline getirilmiştir. “Anlamı asla değiştirmeyen ama okumayı kolaylaştıran” harekeleme-noktalama aşamasından sonra da Kur’an öğrenimi Arap olmayanlar arasında hızla yayılmıştır. Günümüzde Arapça öğrenmeye çalışanlar da önce harekeli Arapça öğrenirken daha sonra asıl harekesiz Arapçaya geçmektedirler. Tüm bunlar da bir sır/giz değil, tüm İslami kitaplarda geçen sıradan bilgilerdir. Kur’an’ın nokta ve harekelenmesiyle ilgili birçok eser de zaten yazılmıştır. Bunlar arasında Ed-Dani’nin ‘El-Muhkem fi Naktil-Mesahif ‘adlı eseri en meşhur olanıdır. (Suyuti, Itkan, II/170-171; Burhan, I/376-379) Ayrıca bu haber, Kur’an&#8217;ın orjinalleri nerede diyenlere de cevap niteliği taşımaktadır çünkü “İlk  Mushaflardan en az   üç   tanesinin günümüze kadar gelmiş olduğunu” bizlere haber vermektedir. Cambridge üniversitesi öğretim üyelerinden Tarif Halidi, “Sana Kur’an&#8217;ının, Hz. Osman’ın kaleme aldırttığı Kur’an&#8217;ın henüz ulaşmadığı kesimlerce kullanılan kötü bir kopya olduğunu” söylemektedir. Habere devam edelim.  Puin&#8217;in diğer ses getiren (!) teorisi ise, “Kur’an&#8217;ın İslam öncesi kaynaklardan beslendiği&#8221; iddiasıdır. &#8220;Kur’an&#8217;ın saf Arapçayla yazıldığı inancını da sorguluyor. İncelediği metinde birçok yabancı kökenli kelime bulmuştur.&#8221;: Bu iddia da yukarıda cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Puin, klasik oryantalistlerin karakteristik tüm özelliklerini bünyesinde barındıran, yüzyıllardır Batılılarca ortaya atılan ve “Kur’an’ı Muhammed yazdı, Kur’an bozuldu, Kur’an’da çelişkiler var.” türü iddiaları tekrarlayan, tarafsızlık özeliğini kaybetmiş, önceden verdiği hükme göre yorum yapan ve delil arayan önyargılı bir kişidir. Puin, Sana Kur’an’ındaki, orjinal ayetlerin  yanına eklenen açıklamalardan -ki sonradan o açıklamalar da silinmişlerdir- hareketle Kur’an’ın değiştirildiğini iddia etmiştir. Peki, gerçekler gün yüzüne çıkınca ne olmuştur?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Puin hatasından dönüyor! Puin ve  Von Bothmer, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nün reisi Kadı İsmail el-Ekva&#8217;ya 14 ve 15 Şubat 1999 tarihli birer mektup göndererek gelişmelerden ötürü duydukları üzüntüyü dile getirip özür dilerler. (Ama Radikal 2000 tarihinde yine de bu yalan haberi gerçek gibi yayınlar!) Ortada siyasi bir komplo olduğunu, kendilerinin bu tür sözler söylemediklerini, aksine, yaptıkları incelemelerden sonra ‘Yemen nüshalarıyla Müslümanların bugün ellerinde bulunan standart Kur’an nüshaları arasında ciddi hiçbir farklılığın bulunmadığı’ sonucuna vardıklarını ve Leiden&#8217;de düzenlenen bilimsel bir konferansta da bu sonuçları ilim dünyasına açıkladıklarını belirtirler. (Yeni Şafak, 16 Ağustos 2000) Dr. Puin&#8217;in el-Ekva&#8217;ya yazdığı mektup: Sayın Kadı İsmail el-Ekva hazretleri, zat-ı alinize en samimi hürmet ve selamlarımı sunarım. Yemenli dostlarımdan bana ulaşan haberlere göre, Alman araştırmacıların Yemen&#8217;deki eski eserler arasında bir elyazması Kur’an nüshası bulduklarından ve bu elyazması nüshayla Müslümanların bugün ellerinde bulunan Kur’an nüshaları arasında ciddi farklılıklar tespit ettiklerinden söz eden ‘&#8217;the atlantic monthly&#8217; adlı’ Amerikan dergisinin yaptığı yayın, Yemen eski eserler Müdürlüğü’nde görev yapan yetkililere karşı halkın büyük bir tepki göstermesine sebebiyet vermiş. 312 sayılı ‘el-Belağ’ dergisinin iddia ettiği üzere, güya Yemen&#8217;li yetkililer İslam dünyasında büyük bir fitnenin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla uzun bir süredir bu gerçeği (!) saklamaya çalışıyorlarmış. Sizi temin ederim ki, el-Belağ&#8217;ın hem Amerikan dergisinin neşriyatından, hem Yemen yazmalarına dair söylenenlerden hareketle yaptığı suçlama ve karalamalar ‘tamamen asılsızdır’ ve hiçbir esasa dayanmamaktadır. Benim ve meslektaşım Dr. Graf Von Bothmer&#8217;in Saarbrücken üniversitesinde sürdürdüğümüz Kur’an araştırmalarına ilişkin mahud <strong> </strong>“iddialar da aynı şekilde gerçek dışıdır.”<strong> </strong>Yemen ile Almanya&#8217;nın bilimsel işbirliği çabalarını baltalamayı hedef alan bu müessif saldırılardan dolayı fevkalade üzgün olduğumu belirtmeliyim. Amerikalı yazarı (Toby Lester) şahsen tanımam, kendisiyle sadece birkaç kez telefonla görüştüm, o kadar. Benim samimi kanaatime göre, ‘söz konusu Yemen nüshalarıyla eldeki Kur’an nüshaları arasında ciddiye alınabilecek hiçbir farklılık mevcut değildir, bu yeni nüshalarda tesadüf edilen yegane ihtilaf, sadece sözcüklerin imlasıyla ilgili Kur’an&#8217;ın kendisine asla zarar vermeyecek olan küçük birtakım yazım farklılıklarından’ ibarettir. Zaten &#8220;ibrahîm-ibrahim&#8221;; &#8220;Kur’ân-Kur’an&#8221;; &#8220;simâhum-simahum&#8221; vb. farklılıklara da, Kahire&#8217;de basılan Mushaflarda işaret edildiği herkesçe bilinmektedir. Gözlerini kin bürümüş birtakım cahillere gelince, onları ciddiye almayıp kendi hallerine bırakmak en doğrusu olacaktır. Son olarak, hem sizin adınıza, hem kendi adıma, Yemen yazmaları etrafında kabaran bu kin ve nefret dalgalarının dinmesini temenni ediyorum. Vesselam! Not 1: Arapça ifadelerimin bozukluğundan dolayı özür dilerim. Dostunuz Dr. Gerd R. Joseph Puin, Saarbrücken, 14/2/1999. Olayın uluslararası siyasi boyutuna bakacak olursak, ABD  ile  AB  (AB&#8217;nin babası  Almanya) arasındaki siyasi çekişmede, Almanya ile Yemen&#8217;in birbirine &#8220;bilimsel&#8221; temelde yaklaşmasını istemeyen ABD&#8217;nin dolaylı yollardan böyle bir falso yapmış olması ve bu birlikteliği baltalamaya çalışmış olmasını anlarız da, emperyalist düşmanı (!) sosyalist-ateistlerin veya yerli &#8220;radikal&#8221; uzantılarının olaya böyle kime hizmet ettiklerine bakmaksızın (!) balıklama dalmalarını anlamak mümkün görünmemektedir&#8230;!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler de buradan hareketle &#8216;değiştirilmiş kitap Kur’an&#8217; adı altında yayın yapmış, videolar yayınlamışlardır. Kaynakları ise National Geograp kanalının, &#8216;Sana Kur’an’ı Belgeseli&#8217;dir. Belgeselde 3 iddia yer almaktadır. İlk iddia muhatabın cehaletini istismardan başka bir şey değildir: “Sana Kur’an’ı ile günümüz Kur’an&#8217;ları arasında birçok fark vardır.” Olayın aslı nedir peki? Kur’an, sonradan harekelenmiş ve harflere noktalar da sonradan konmuştur ve “noktasız Kur’an ile noktalı Kur’an’ın anlamları aynıdır.” Amaç da okumayı kolaylaştırmaktır. Ve bu da yüzlerce yıldır gerçekleşmiş hedefine ulaşmış bir çalışmadır. Arap birisi harekesiz de aynı Kur’an&#8217;ı okur, Arap olmayan da harekeli olarak aynı Kur’an&#8217;ı! İkinci iddia, “Kur’an surelerinin sıralanışının farklı olduğu” iddiasıdır. Kur’an surelerinin “Kimi iniş, kimi nüzul sırasına göre sıralanmış” olabilir. Yani, &#8216;surenin&#8217; yeri değişse de, içerik tamamen aynıdır! Bu da tüm İslam âleminde bilinen ‘sıradan’ bir bilgidir. Bu durum, günümüzde de bazı meallerde aynen uygulanmakta, sure sıralamaları ‘iniş veya nüzule göre’ değişiklik arz edebilmektedir. Üçüncüsü, iddia bile değildir aslında, bizzat belgeselde, &#8220;her ne kadar silinen metinlerde herhangi bir anlam farkı bulunmasa da&#8221; şeklinde itiraf zaten bulunmaktadır! Yani, bazı ayetler silinip, yeniden daha güzel şekilde yazılmıştır o kadar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir gün, dünyanın kendi etrafındaki 24 saatlik bir dönüşünden meydana geldiğine göre, dünya yaratılmadan önce böyle bir dönüş olamayacağından bu zamanı gün olarak hesaplamak mümkün mü?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten kullanılan gün kavramının 24 saat şeklindeki dünya günü olmadığı, ‘dönem, devir’ anlamında olduğu yukarıda açıklanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da sağmal hayvanların sütünden bahsedilirken, gıdaların toplandığı işkembeden ve sonra kandan süzülerek temiz süt verildiği bildiriliyor. Halbuki bilim, sütün memede oluştuğunu açıklıyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gıdalar ağız yolu ile alındıktan sonra mide, 12 parmak ve ince bağırsaklarda emilmeye hazır hale getirilir. Vücut için lazım olan amino asitler, yağ asitleri, mineraller, vitaminler, glikoz kana geçer. Hamilelikte meme dokusundaki değişimlere paralel olarak kandan süt yapımı için gerekli maddeler alınmaya başlanır. Alınan bu maddeler salgı hücrelerinde süt haline getirilir. Ayete bakalım: &#8220;Süt veren hayvanlarda da size ibretler vardır. İşkembedeki pislik ile (necis) kandan (iki pislik arasından) meydana gelen, içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz.&#8221; (Nahl, 66) Özetle, ‘sütün memeden çıktığını en ilkel bir insan bile bilir. Bunun oluşmasını meydana getiren sebepleri ise ancak ilim ehli bilebilir. Cahiller, musluktan akan suyun depoda oluşup, oradan geldiğini iddia edebilir, ama gerçek öyle değildir.” (dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3057)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ayet-el kürsi’de, (Allah’ın kürsüsü) olduğu bildiriliyor.</strong> <strong>Kürsü ne demektir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Onun kürsüsü (saltanatı, kudreti) gökleri ve yeri kapladı. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, Ona hiç zorluk vermez. O, çok yüce ve çok büyüktür.&#8221; (Bakara, 255) Ayetin devamı konuyu zaten açıklamaktadır: &#8220;Gökleri, yeri koruyup gözetmek ona zorluk, ağırlık vermez&#8221;. Yani kürsü, ‘koruyup gözetme kudretidir.’ Güç, kuvvet, saltanat demektir. ‘Kur’an’da teşbih’ adlı yazımız da bu konudaki örneklerden oluşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hac suresinin, &#8220;İnkar edenler için ateşten bir elbise giydirilecek ve başlarına kaynar su dökülecektir&#8221; anlamındaki 19. âyeti ile, Haşr suresinin, &#8220;Allah rahman rahimdir (esirgeyen, bağışlayandır)&#8221; anlamındaki 22. âyeti çelişkilidir. Affedici olan Allah, inkarcıları hiç cezalandırır mı?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Affedici olmak, mazlumun hakkını zalimden almamayı gerektirmez! Suçluları adaletle cezalandırmak, affedici olmaya aykırı mıdır?  Her şeyi yoktan yaratan Rabbimizin emrini dinlemeyenlere ceza verme yetkisi yok mudur? Cezayı suçluların kendisi mi tayin eder? &#8220;Rabbin elbette hem çok bağışlayan, hem de çok acı azap verendir.&#8221; (Fussilet, 43) Ayrıca sormak gerekiyor, neden bazı insanlar Allah’ın rahmet sıfatını değil de cezalandırıcı sıfatını ön plana çıkarma gayreti içindedir?! ‘Eylemlerimize göre’ Allah’ın sıfatları tecelli eder. Bu soru ile aslında ateistler, bilinçaltlarında başlarına geleceklere itiraz mı etmek istemektedirler?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Aşağıdaki ayetler çelişkilidir</strong><strong>. Aynı surede hem istisna var, hem de yok. &#8220;Namuslu kadınlara zina isnat edip de, sonra (bu durumu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. Ama bundan sonra, tövbe edip düzelenler bundan istisnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. &#8220;(Nur 4,5), &#8220;Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetliktir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. Kendi dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarına şahitlik ettikleri gün, onlar büyük azaba uğrayacaklardır. O gün, Allah onlara hak ettikleri cezaları verecek ve onlar Allah&#8217;ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.&#8221;  (Nur 23,24,25)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birinci ayette, ‘İftira edenlere gerekli cezayı verin, şahitliklerini de kabul etmeyin. Ama tövbe edip düzelenler bundan istisnadır’ denilerek, tövbe ederlerse şahitliklerini kabul edin buyurulmaktadır. Zaten ayetin sonunda Allah’ın çok bağışlayıcı ve merhametli olduğu ifade edilerek vurgu, tövbe ve bağışlamaya yapılmaktadır. İkinci ayette ise, ‘iftira edenler lanetliktir, onlar dünya ve ahirette cezalarını bulacaklardır.’ denilmektedir. Ama bunun tek istisnası, tövbe etmeleri halidir. Ayetler arasında bir çelişki yoktur, aksine bir arada değerlendirildiğinde ayetler iftiranın büyük günah olduğunun, dünya ve ahiret cezasının olduğunun altı kalın çizgi ile çizmekte ama tövbeyle ve cezalar çekildikten sonra, af kapısının her daim açık olduğu da ilan edilerek (Nur, 5) umutsuzluk girdabına muhatabın girmesine izin verilmemektedir. Ama tabii ki tövbe etmeyenler, hatalarında da ısrar edenler için Nur, 23. Ayetin hükmü geçerlidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Enfal 1’de ganimetlerin tam</strong><strong>amı Allah’ındır denirken, Enfal 41-de ganimetlerin 1/5’inin Allaha ait olduğu söyleniyor ve bunun bir çelişki olduğu iddia ediliyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enfal, 1: “Sana ganimetleri soruyorlar. Ganimetlerin Allah’a ve resulüne ait olduğunu söyle!”; Enfal, 41: “ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.” Kur’an&#8217;da bahsedilen bir konu ile ilgili bir sonuca varmak için, o  konu ile ilgili tüm ayetler ele alınmalı ve Kur’an’ın genel çizgisi içinde değerlendirip öyle sonuca ulaşılmalıdır. Enfal 1. ayetin ‘detayı’, aynı surede 41. ayette verilmektedir. Yani burada yanlış yapan, Kur’an’ın tefsiri konusunda metot-usul kurallarından habersiz olan ateistler ve onlardan daha bilgili olsalar da aynı metotsuzluğu uygulayan oryantalistlerdir. ‘Oryantalizm dosyamızda bu yaklaşımın bolca örnekleri mevcuttur!’ Birinci ayette ganimetlerin tamamının Allah ve Peygamberi&#8217;ne ait olması, “Mülkiyetin Allah’a, kullanım ve dağıtım şekillerindeki tasarruf hakkının da Resulullah’a ait” olması demektir. Birinci ayet, dağıtım yetkisini halktan almakta, ikinci ayet (Enfal, 41) ise dağıtımın nasıl yapılacağını Hak’ça anlatmaktadır. Birinci ayette ganimetin Kur’an&#8217;da ve Hz. Peygamber&#8217;in öğretilerinde (sünnetlerinde) yer alan ilkelere göre kamu malı kabul edileceği anlatılırken, Enfal 41. ayette ise, Allah ve peygamberinin olan 5/1’de yine yetim, miskin, yolcuya dağıtılması gerektiği ifade edilmektedir. Yoksa Allah’ın ganimete ihtiyacı yoktur. Hz. Resul’de tüm gelirlerini Allah yolunda dağıtmıştır. “Enfal suresinin ilk ayeti bölüştürme hakeminin Hz. Peygamber olduğunu bildiriyor. 41. ayet ise Hz. Peygamberin payının beşte bir ve bu payın nerelere sarf edileceğini açıklıyor.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 131) “Hz. Muhammed neden çok evlenmiştir?” ve “Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler” adlı yazılarımıza da bakılmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Peygamberimiz payına düşen ganimeti ne yapardı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ganimetlerden mal biriktirmeye kalksa Hz. Peygamber çok zengin olurdu. Nimetler içinde yaşayabileceği halde eşleri ve kendisi kanaatkar bir şekilde yaşamıştır.” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 162, 171) Taberi, tefsirinde şu rivayeti aktarır: “Resulullah bu ‘beşte bir’den hiçbir şey almazdı. Yetim, yolda kalmış ve miskinlere dağıtılırdı.” Mı­sır âlimlerinden Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan tefsirinde: “Peygamber (sav) Efendimiz, ganimetin beşte birini de beşe böler, bir payı kendisi alır, aldığı bu payı da Müslümanların çıkarlarına sarf ederdi.” demektedir. ‘Mufassal Tefsir’de de: “Beşte birlik pay üzerindeki tasarruf yetkisi de, Müslüman cemaat içindeki peygamberin muhtaç akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yarı yolda kalmışlara vermek üzere Peygamber&#8217;e bırakıldı.” denilerek Efendimizin 5/1 hakkının da muhtaçlara sarf edildiği belirtilmektedir. Resulüllah Efendimizin kendine düşen payı evine değil de muhtaçlara dağıttığı sahih rivayetlerle sabittir. Nitekim İmam Şa­fi&#8217;nin, Ubade b. Samit’den yaptığı rivayete göre, “Resulüllah Hayber günü, aldığı beşte bir hisseyi olduğu gibi Müslüman fakirlere da­ğıtmıştır.” (Nesai, Ganaim) “Peygamberimiz savaş ganimetlerin beşte birini almaya hak sahibi idi ama bunları gazileri donatmak, elçileri karşılamak ağırlamak, köleleri hürriyetine kavuşturmak, hacca gidemeyeceklerin hac masraflarını karşılamak, kefaret vermesi gerektiği halde buna parası olmayanlar için harcardı.” (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 325) Bir hadisi şerifte de Peygamberimiz, &#8216;Allah&#8217;ın size ganimet olarak verdiği şeylerden benim hakkım ancak beşte birdir. Bu beşte bir de yine size iade edilmektedir.&#8217; buyurmuşlardır. (Nesai, Fey, 6, İbni Hişam II/492, Ebu Davud, Cihad 121,149, Muvatta, Cihad 22, Müsned, 128, V/316, 319, 326) “Sadakalar (zekat gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir.” (Tevbe, 60) Allah’ın payı olan 5/1 için Ömer b. Abdülaziz ve İbnü&#8217;l-Arabi de “Allah yolunda sarf edilir.” anlamındadır.” demişlerdir. (Tefsiru’l-Munir) Ganimetlerin hedefini Seyyid Kutup, “Karşılaşılan pratik ihtiyaçları gidermek” (Fi zilalin Kur’an), Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, “Kamu yararı” (Hak Dini Kur’an Dili), Muhammed Esed, “Kamu yararı ve ihtiyaçların gözetilmesi” (Tefsiru’l-Mesaj) şeklinde açıklamışlardır. Zaten İslam karşıtı oryantalist Margoliouth bile bunu itiraf etmektedir: “Muhammed&#8217;in kendisine tabi olanların yaşadığı sefaleti onlarla beraber paylaştığını kabul etmemiz gerekir. Verilen zekatları kendi özel ihtiyaçları için kullanmayı reddetmiştir.” (Margoliouth, Muhammed ve İslam’ın Yükselişi, s. 212)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rahman 19-22. ayetler ile Furkan</strong><strong> 53. ayetler çelişkili, bilime ters mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rahman 19, 20, 22: “İki denizi salıverdi birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar.” Furkan 53: “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhat koyan O&#8217;dur.” Rahman suresinde yüce Allah (cc), iki denizden inci ve mercan çıktığını bize bildirir. Ayette acı ve tatlı sulardan bahsedilmez. Sadece iki deniz (Bahreyn) ifadesi geçer. Furkan 52. ayette ise, biri tatlı diğeri tuzlu iki sudan bahsedilir ama inci-mercandan bahsedilmez! Dolayısı ile iki farklı surede bahsedilen her iki ayette de bilime aykırılık söz konusu değildir. Tatlı ve tuzlu iki sudan inci mercan çıktığı iddiası Kur’an’dan değil, insanların yorumlarından ulaşılan bir iddiadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, bazı ayetlerin değilse de  yorumlarında ‘tatlı ve tuzlu sularda inci ve mercan çıktığı’ açıklaması bilimsel olarak ne kadar geçerlidir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Son dönemlerde yapılan bazı araştırmalar, ‘inci ve mercanın deniz ve nehir sularında bulunduğunu’ ortaya koymuştur. İncilerin en bol şekilde Umman yarımadasından Katar yarımadasına kadar uzanan büyük körfez açıklarındaki sularda bulunduğuna dikkat çeken kaynaklar, bunların kuzey yarı küre ılıman kuşağındaki tatlı sularda bulunduğunu belirtiyorlar. Özellikle Mississippi ve onu besleyen ırmaklarda çok değerli incilerin bulunduğu kaydedilmektedir. Yine bu kaynaklara göre Asya, Avrupa ve Amerika’nın bazı ırmak ve  akarsularında inci bulunduğu belirtilmektedir. Mesela Avrupa kıtasında çıkan en kıymetli incilerin kaynağı, Bavyera ormanlarındaki akarsulardır. Çin’de ırmak inciliği çok öncelerden beri bilinmektedir.” (The encyclopedia  americana, 1973, &#8220;pearl&#8221; mad.; the world book encyclopedia, 1978, &#8220;pearl&#8221; mad.; encyclopedia  of science and tachnology, 1971, &#8220;perl&#8221; mad.; ana britanica, 1992, (inci) mad.)   Reşid Rıza&#8217;nın bildirdiğine göre, bazı Hint nehirlerinde incilerin bulunduğu kesin olarak tespit edilmiştir. İngiliz asıllı müsteşriklerden ve Kur’an&#8217;ın İngilizce mütercimlerinden biri olan George Sale, Kadı Beydavi&#8217;nin bu ayetin tefsiri ile ilgili açıklamasına ek bilgi çerçevesinde yaptığı incelemede, söz konusu tespitlerin doğru  olduğu sonucuna varmıştır. (Reşid Rıza, Tefsiru&#8217;l-Menar, VIII/106)   Dr. İbrahim Avd da, bu konuda değişik araştırmalar yaptığını ve netice itibariyle inci ile mercanın, tuzlu sularda olduğu gibi,  tatlı  sularda da -özellikle İngiltere, İskoçya, Çekoslovakya ve Japonya’nın tatlı sularında- bulunduğunun tespit edildiğini ifade etmektedir. (İbrahim Avd, Masdaru&#8217;l-Kur’an, s. 278–281) kuyumburada.com adlı siteden alıntı ile bitirelim: Tatlı su incileri:  Bu inciler dünyanın her yerinde tatlı su nehirlerinden veya göllerden çıkar. Tatlı su incilerinin renk birleşimi tuzlu su incilerinkini geçer. İnternetten tatlı su mercanları ile ilgili bir başka bilgi: “Tatlı su mercanları da var. Fakat bu deniz mercanları gibi bir yapıda değil. Daha yumuşak gövdeye sahiplerdir. Bunun sebebi de, kabaca söylemek gerekirse, iskeletleri deniz mercanları gibi kalsiyum tuzlarından oluşmuyor.” Ayet ortadadır, insan yorumları da yoruma açıktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İki deniz suyu karışmaz mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Furkan suresi 53. ayeti, ilk tefsir âlimleri nasıl anlamışlardır ona bakalım: Kadı Beydavi, Furkan 53. ayeti yorumlarken aralarındaki engeli &#8216;kara&#8217; olarak açıklar. Ünlü müfessir İbni Kesir de engel&#8217;den kastın &#8220;kuru toprak&#8221; olduğunu söyler. Taberi de bu ayeti açıklarken, &#8216;araya kara parçası sokulmuştur.&#8217; demektedir. Zaten Rahman suresi 21. ayet: &#8220;Artık Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?” sorusu ile bunun bir &#8216;nimet&#8217; olduğunun altını çizmektedir. Dünyadaki suların yüzde 96,5’i okyanus/deniz sularından oluşmaktadır.  Bir de bu azınlıkta kalan tatlı suların bu tuzlu sularla karıştığını bir tahayyül edin?! Buna engel olunmasından büyük nimet mi olur? Ayrıca İki denizin karışmamasını, &#8220;haloklin bariyer&#8221; ile açıklayan yorumlarda vardır. (Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224; Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93) Tuz ve sıcaklık farkı ile oluşan bu bariyerlerde sular çok yavaş olarak karışsa bile bu onların haloklin bariyer ile ayrıldığı, iki ayrı su kütlesi olarak sürekli varlıklarını korudukları ve kitlesel olarak denizlerin birbirine karışmadığı gerçeğini değiştirmez. Dolayısı ile bu yorum da bilim ile uyumludur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara, 233 ve Lokman, 14. ayetler, Ahkaf 15. ayet ile çelişmez mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi mükemmel şekliyle uygulamak isteyenler içindir.” (Bakara, 233) “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur.” (Lokman, 14) Bakara suresinde  &#8216;kamileyn&#8217; olan iki yıldan bahsedilir, yani ‘mükemmel olan’ iki yıldır. Lokman suresi ise, ‘fî âmeyni’ denilerek “Çocuğun sütten kesilmesi ‘iki yıl içinde’ olur.” denilmektedir. İki ayette en üst sınır olarak 2 yılı verilir: Bakara, 233. ayet üst sınırı verir, Lokman, 14. Ayet ise iki yılın içinde emzirmeden bahseder. Peki bu iki yıl içindeki alt limit nedir? Çocuğunu daha az emzirme süresi nedir? “Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.” (Ahkaf, 15) Bakara 233 ve Lokman 14. ayetler üst sınırdan emzirme süresini (24 ay) bize bildirmektedir. Ahkaf 15. ayet ise &#8217;emzirmenin alt sınırını&#8217; bize haber vermektedir. 30 aydan hamilelik aylarını çıkınca, kalan süre, emzirme en az olan sınırdır: 21 ay! Diğer bir yorum da şöyledir: Otuz aydan iki yıl çıkarılınca geriye altı ay kalır. Bu da en az hamilelik süresini verir. Hz. Osman halife iken, evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bir kadına zina suçlaması yapılmış ama bu ayeti Hz. Ali yukarıdaki gibi yorumlamış ve kadın beraat edip, aklanmıştır. (Kurtubi, Kurtubi Tefsiri-El Camiul Ahkamul Kur&#8217;an, XVI/188; Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, V/34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam’da  soru sormak yasaklanmış mıdır? </strong><strong>Gerçekten de din adamı’nın belletmesine göre Muhammed, Tanrı’nın iğrenç bildiği üç şeyden birinin &#8220;Kesret-i sual&#8221; (fazla soru) olduğunu bildirmiş ve: &#8220;Ben sizi bir şeyden nehyedersem, ondan uzak durunuz, bir şeyin ifasını emredersem, onu da yerine getiriniz&#8221; demiş ve dini islerde aşırı inceleyip sik dokuyanların helak olacaklarını eklemiştir. Din adamı, bundan başka bir de Kur&#8217;an&#8217;ın: &#8220;Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyler sormayın&#8221; (K. Maide 101-102) şeklindeki ya da buna benzer diğer ayet&#8217;lerini öne sürerek mü&#8217;min kişileri soru sormak ve hele tartışmak hevesinden uzak kılar 191. Çünkü soru sorma ve tartışma geleneğinin İslam dini&#8217;ni temellerinden sarsabileceği görüsüne saplıdır. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide 101 ve 102. ayetler,  Surake b. Malik’in hac ayeti inince “Hac her sene mi?” diye sorması ve  bu sorusunda ısrar etmesi üzerine iner. Peygamberimiz bu soruya cevap olarak “hayır” cevabını verir ve devamında da “Evet dese idim bunu yapamayacaktınız, sizin serbest bırakıldığınız konularda sorular sorarak ileride sizi zor duruma düşürecek ortamlar oluşturmayın.” buyururlar. Yani ortada soru sorulmasının engellenmesi veya sorudan korkulması söz konusu değildir! Benzer durumu Yahudiler de yapmıştır. Allah (cc) onlardan bir kurban istemiş, ama onlar durmadan, ‘cinsi ne olsun, rengi ne olsun’ gibi sorularla normal ibadeti kendi gereksiz soruları ile zorlaştırmışlardır. (Bakara, 67-71) Sonunda da “ineği (güç bela bulup) kestiler; ama az kalsın kesmeyecek.” (Bakara, 71) hale gelmişlerdi. Yahudilere bir ibadet emredilmiş ama onlar gereksiz, sonunu düşünmeden sordukları sorularla kendilerini zor duruma sokmuşlardı. Halbuki “Allah kulları için kolaylık ister, zorluk istemez!” (Bakara, 185) Ama bu ateist yazar konuyu farklı alana taşımakta ve sanki İslam’da soru sormanın ve öğrenmenin yasaklandığı gibi bir izlenim uyandırmaya çalışmaktadır. Halbuki İslam’ın ilk emri ‘Oku’dur. Bu konuda ‘Kur’an ve Bilim’ adlı yazımıza da bakılabilir. İslam ilme, araştırmaya büyük önem vermiş, teşvik etmiş, öncülük etmiştir. Ama önyargılı, karalamak amaçlı, cahilce ve muhatabı köşeye sıkıştırmak için sorulan sorular da öğrenmek amaçlı sorulan sorular değildir. İbadeti zorlaştıracak veya amacından saptıracak, amaca hizmet etmeyecek sorular İslam’da yerilmiş, hoş karşılanmamıştır. Zaten İslam’da soru sorma ve cevap verme yasaklansa idi bu okuduğunuz eser neden ortaya çıkabilirdi? Ateistler keşke Tennessee Üniversitesi doçenti bayan Rosalind kadar Kur’an’a objektif yaklaşabilse idiler: &#8220;Akıl yürütme ve tartışma, Kur’an&#8217;ın muhtevasına o kadar bileşik ve yapısından o kadar ayrılmaz bir özelliktir ki, Kur’an âlimlerinin zihnini dahi şekillendirmiştir.&#8221; (Rosalind Ward Gwynne, Qur&#8217;an, s. 203) “Kur&#8217;an&#8217;ın birçok farklı konudaki bilinçli suskunlukları İslam&#8217;ın birçok farklı koşula uyumunu sağlayan esnekliğe izin vermiştir. Maide, 101: “Ey iman sahipler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.” Bu ayet, hakkında açıklama yapılmayan konuların insanların inisiyatifine bırakıldığını göstermektedir.” (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? 329, 332) Bir sahabe Peygamberimize gelip &#8220;İçimizden öyle şeyler hissediyoruz ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük günah sayar.&#8221; dediğinde, Peygamberimiz: &#8220;Bu imanın ta kendisidir.&#8221; (Müslim, İman, 209) buyurmuş ve bu tür yaklaşımları kınamamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an, ‘Atalardan gelen her şey doğru değildir, araştır’ (İsra, 36) buyurmakta ve bunu Hz. İbrahim’in hayatı sorgulaması üzerinden örneklendirmektedir. (En&#8217;am, 74-82) Kur’an ‘Düşünmeyi, aklı kullanmayı’ emreder. (Ali İmran, 65; En’am, 32; A’raf, 169; Yunus, 16; Hud, 51; Yusuf, 109; Enbiya, 10, 67; Mü’minun, 80; Kasas, 60;  Saffat, 138; Yasin, 68; Hadid, 17; Yunus, 100) Kur’an evrenin yaratılışını, (Enbiya, 30) insanın yaratılışını, (Kıyame, 37) atalarımızın dinini (Bakara, 170) sorgulamamızı ister. Kur’an’da tüm ayetlerin birbiri ile sıkı bağlantıları vardır, tüm ayetler iç içedir ve bir bütünün parçasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda Kur’anı yazan kişinin bir türlü karar verememesi: deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (A’raf 78) -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)-bela yağmuruna tutularak (furkan 40)-azap yakalamasıyla (şuara 158)-tuzak kurarak (neml 50-51)-şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)-korkunç ses (sad 13)-yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)-yıldırım çarpması (zariyat 44)-korkunç ses (kamer 31)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Kur’an’ı yazan’ ithamına cevapla başlayalım. Bu konu detayları ile, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ ile ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazılarımızda ele alınmıştır! Allah Semud kavmini doğal felaketle yok etmiştir: Şiddetli bir deprem ve onunla beraber gök gürültüsü/yıldırım ile! Allah bu helakı farklı surelerde farklı açı ve anlarla aktarmaktadır! Tıpkı insanın yaratılmasının aşamalarının farklı surelerde aktarılması gibi! Furkan 40. ayette “bela yağmuru” kavramı ile de bu anlatılır yani bela bir tane (sadece deprem veya yıldırım) değil, ardarda sağanak gibi yağmıştır! Deprem ve onunla beraber yoğun bir gök gürültüsü ve yıldırım ile helak vuku bulmuştur. Detayı ise, A’raf 78; Hud 67-94; Fussilet 13-17; Zariyat 44. ayetlerde bildirilmektedir. Ayrıca Sad, 13. Ayette ise “Korkunç bir ses”ten bahsedilmemektedir! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik.” (Nisa, 157) İsa’ya inanmayan Yahudiler O’na Allah peygamberi der mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimiz döneminde yaşayan Yahudiler, peygamberimiz ile konuşurken, Hz. Muhammed onlara, İsa peygamberin hayatını anlatır. Onlarda bu ifade (Allah’ın peygamberi) ile ima yollu olarak peygamberimize, ‘senin peygamber dediğin kişiyi biz öldürdük, senin de sonun aynı olabilir.’ anlamında tehditte bulunurlar. Ayet bunun üzerine inmiştir. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 18) Ayrıca ayet, tek cümle ile 3 din mensubuna mesaj da vermektedir: ‘Allah’ın resulü’: İslam inancının tebliği, ‘Meryem’in oğlu’ (İnsanoğlu insan) İsa: Hristiyanlara mesaj, ‘İsa Mesih’ (Mesih: El ile sıvazlayan, iyileştiren): Lakabı ve Yahudilere mesaj.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah, samed (Kimseye muhtaç olmayan) midir? (İhlas, 2), yoksa Muhammed, 7. ayette yazıldığı gibi, ‘Siz Allah’a yardım ederseniz’ mealindeki gibi, Samed değil midir? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed, 4: “Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” Allah (cc) hakikat, adalet ve özgürlüğün kulların eliyle yükselmesini murat etmektedir. Eğer her zorluğu Allah giderseydi, mücadele ve mükafatın bir değeri kalmazdı. Emeğin olmadığı yerde imtihandan da söz edilemez. ‘Allah’a yardım edin’ denilen ayetin (Muhammed, 7) öncesinde, Allah’a yardımın onun yoluna, ‘davasına’ yardım olarak anlatıldığı (Muhammed, 2-6) görülmektedir. Muhammed, 8. ayet ve devamında ise kafirlerden bahsedilerek konunun iman-küfür mücadelesi denkleminde değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Bakara 245. ayetteki, ‘Kim Allah’a güzel borç verirse’ şeklindeki ayet de bu şekilde anlaşılmalıdır. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 51) “Onlarla savaşın, Allah onlara sizin ellerinizle azap edip onları rezil eder ve onlara karşı size yardım edip inananların gönlüne ferahlık verir.” (Tevbe, 14) Benzer mealde hadis: Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: “Ey Ademoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.&#8217; buyuracak. Ademoğlu ise &#8216;Ya rabbi! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?&#8217; diyecek. Allah şöyle buyuracak: &#8216;Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın.&#8221; (Muslim, Birr, 43) Kısaca, O (cc) Samed olandır, insan ise imtihanda olandır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara 253. Ayette, “peygamberlerin bir kısmının diğerine üstün kılındığından “bahsedilir ama Bakara, 285’te, “peygamberler arasında ayırım yapılmadığı” bildirilir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah’u Teâlâ her peygambere ‘farklı yetenek ve mucizeler’ vermiştir. Bu açıdan peygamberler arasında farklılıklar vardır. Bakara, 285. ayette ise, ayırım yapmadan tüm peygamberlerin hak olduğuna ‘imandan’ bahsedilir ki, bu zaten İslam’ın temel inanç esaslarındandır. Yani konu farklılığı gözetilmeme sorunu ile karşı karşıyayız bu soruda! İlk ayet Yaradan, ikincisi ise yaratılan açısından bakışı ifade eder. ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Evren neden bu kadar büyük? Hac, 65. Ayette, “Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur.” Allah tutmasa yere mi düşecek?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle bilinmelidir ki, bir yöneticinin büyüklüğü sahip olduğu alan ve ona hâkimiyeti ile doğru orantılıdır. Ayrıca küçük olsa acaba ateist arkadaşlar bu defa da “neden küçük?” diye sormayacaklar mı idiler acaba?! Oran ne olmalı idi ki bu arkadaşlar tatmin olabilsinler?! Yine bu oranın sadece biz insanlar tarafından kavranabilmesi de bu evrenin bizim için yaratıldığı anlamına gelmekte değil midir?! Gelelim büyüklük konusundaki cevabımıza.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her şeyden önce bu soru bilimden uzak bir zihniyetin sorusudur çünkü Big Bang teorisine göre dünyamızın yaşamsan özelliklerini koruması ve hayatın devamı için genişleyen evrenin bu ‘aşaması ve devamı’ zorunludur. Evrensel dengede bu büyüklük ve devamlılık şarttır. Hac, 65. ayette ise altı çizilen husus, tabiat kuralları denen evrensel yasalara dikkat çekmektir! Kur’an’da ‘Allah’ın emri’ ifadesi evrensel, biyolojik ve fiziksel yasalara işaret eder. Öyle ya, yasaları bulan insanlar ‘kâşif, büyük ilim adamı’ ilan ediliyorsa, o yasaları yaratıp akılsız varlıklara uygulatan, bu bilinmeye ve tazime daha çok layık olan olmaz mı? Su kendinden daha az yoğunluğa sahip cisimleri yüzeye iter. Atmosfer ise, yerçekimi kuvveti, dünya dışındaki kütle çekim ve merkez kaç kuvvetlerinin etkisi ile yere düşmez. Sonuç itibari ile de gökyüzü yeryüzüne yakın ‘dengede’ tutulur. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 127)  Unutmayalım ki, &#8220;Kainat, çekim gücünden ancak genişleyerek kurtulmaktadır.&#8221; (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 196) İşte Yüce Yaradan bu kuralları bulmamızı ve kendi gücünü hissetmemizi istemektedir! Ama kıyamet günü bu denge bozulacaktır. Detay için, ‘Rad 2’ diye başlayan soru cevabına bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>A’raf,  80-84. Ayetler eşcinselliği aşağılamaktadır ki, eşcinsellik psikolojik bir rahatsızlıktır ve günümüzde bu yaklaşım bilimle hareket eden ülkelerde ağır bir suçtur. A’raf, 80: “Lût´u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?” Eşcinsellik daha önce başka âlemde işlenmemiş mi?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sodom ve Gomora şehirlerindekiler bu suçu saldırgan bir şekilde, geçen kervanlara gruplar halinde saldırarak (Ankebut, 29) uyguluyorlardı. Kur’an, bunu ‘toplu olarak’ yapan bu insanların yapmayanları evlerinden uzaklaştırma ile tehdidini (Neml, 56) de bizlere bildirmektedir. ‘Sizden öncekilerin yapmadığı şeyden kasıt’ bu toplu olarak ve saldırgan tarzda yapılan uygulamadır. Unutmayalım ki, “Hayvani güdüleri kontrol ettiğimiz oranda insanızdır. Bu tarz sapık ilişkilerle neslin devamı da mümkün değildir.” (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 133) Eşcinselliği bilimsel olarak ele aldığımız  ‘Eşcinsellik, gen/hormon’ adlı yazıdan da detaylara ulaşılabilir. İşin ilginci, bu ateist arkadaş eşcinselliği ‘psikolojik rahatsızlık’ olarak nitelemektedir ki, fikirdaşları bunu duysa kendisini defe koyup çalarlardı!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>‘Şakk-ı sadr’ yani ‘göğsün açılması’ olayı nasıl anlaşılmalıdır?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnşirah, 1-4. ayet: “Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi?” Ayette açıkça ifade edildiği gibi göğsün açılması, ferahlama, genişleme ve sükûna ermedir. Sırttaki yük, manevi sorumluluktur. İsmin yücelmesi ise, namın duyulmasıdır. (Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar, s. 180) Zaten ‘göğsün açılması veya yarılması’ farklı iki ayette de mecazen kullanılmaktadır: Zümer, 22: “Allah kimin gönlünü İslam’a açmışsa o, Rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?” En’am, 125: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir.” Konu ile alakalı ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gelen</strong> <strong>Sorular ve  cevabımız:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Sorular yaklaşık 10 küsür yıllık sorular. Zamanında verdiğimiz cevapların bazıları zamanla düzenlenerek sayfamızda genişçe açıklanmıştır.-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Zümer 3. ayet ne anlatıyor?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında tek kelime ile &#8216;şirk&#8217; nedir, onu anlatıyor. Şirk Allah&#8217;a inanıp, O&#8217;na ait bazı özellikleri başkalarına izafe etmek demektir. Bu başkası, put olabilir, bir ideoloji lideri olabilir hatta bir şeyh bile olabilir. Biz şu an en güncel olan son şıkkı ele alalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam tarihinde ne yazık ki, tasavvuf yani İslam&#8217;ın ahlak ile ilgili emir ve yasaklarını disipline eden kurum her zaman pratiğe yani tarikatlara tanım olarak yansımamıştır. Akıldan çok, aşk, muhabbet, hatta delilikte bile velilik özellikleri arayan, aklı devre dışı bırakan bir sistem olarak günümüze dek gelen bir anlayış hakimdir halk arasında.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8211; Kur’an sınırları içindeki &#8211; aklı öne çıkaran İslam hukuk- fıkıhçıları ile tarikatçılar yüzlerce yıldır bu iki anlayış nedeni ile , ne yazık ki, zıtlaşmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özellikle &#8220;Gassal elindeki meyyit&#8221; olma kuralı ne yazık ki insanları Kur’an&#8217;dan çok şeyhlerin dediklerine önem verir hale getirmiştir. İslam dışı inançlar zorlama yorumlarla İslam içi gibi gösterilmiş, bu da ana damarı aşındırmıştır. Tarih &#8220;İsmet&#8221; ( Günahsız ) sıfatlı insanlar sadece peygamberlerdir. İsmet sıfatı olmayan insanların her dediğini yapmak yerine, şeyhlerin söylediklerini Kur’an&#8217;la kıyaslamayınız. Ayette &#8220;İbadet ediyoruz.&#8221; kısmı da önemli. Şeyhe ibadet eden var mı? Burada şu husus ön plana çıkıyor; bir çok tarikat ne yazık ki şeyhlerini olduğundan üstün görme eğilimindeler. Her tarikatın şeyhi &#8220;En üstün, kutup, kutbul aktap&#8221;. Hatta daha da önemlisi &#8220;Allah&#8217;ın peygamberine vermediği özellikleri şeyhine izafe edenler, hatta Allah&#8217;a ait bazı özellikleri şeyhinde olduğunu&#8221; iddia edenler bulunmaktadır ve işin en ilginç yönü bu tür iddialar hep tarikat çevresinden gelmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çözüm ne? Onu da tarikat değil ama tasavvuf önderlerinden verelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İlimsiz tasavvuf zındıklıktır.&#8221; İmam-ı Gazali.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlim, fıkıh, ilmihal, en önemlisi de iman- küfür- şirk kavramlarının içeriğini bilmeden tasavvufu yaşayacağını iddia edenler bu kavram kargaşasını oluşturmaktadırlar. Cahil iken İslam&#8217;ı yaşama iddiası insanı dinden çıkaracak ritüelleri İslam adına yapmasına sebep olabilir. Önce ilim, sonra tasavvuf.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: Tasavvufun, ahlak, nefis terbiyesi, yardımseverlik, kibirlenmeme, tesbihat&#8230; vs gibi bir çok olumlu yönünü asla, kimse inkar edemez. Sözümüz, &#8220;İlimsiz tasavvuf olamayacağı&#8221; yönündedir. İlim ile tasavvuf yolunda yürüyenlere ne mutlu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- http://www.td.com/forumlar/showthread.php?t=8 sitesindeki iddiaya cevap:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kardeşim, ben sitemi 2012 yılında açtım. Aynı isimle demek daha önce site açılmış, oradan alıntı ile sorular sıralanmış sitede. Ama biz yinede cevap verelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddia: bir kere burda Allahın dağları dünya ile birlikte yarattığı gibi komik bir iddia var. eğer herhangi bir jeoloji kitabına bakarsanız orda dağların nasıl oluştuğunu anlattığını görürsünüz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Allah dünyadaki yaratmasını vasıtalar kullanarak yapar, buna sünnetullah denir. Tabiat kuralları, biyolojik kurallar hatta toplumsal kurallar. Bunlar sünnetullah kavramının alt başlıklarıdır. Ne yani dünyadaki tüm insanların kalpleri motorsuz atarken, uyurken bile akciğerimiz nefes alıp verirken, suyun döngüsü her yerde aynı kurallar bağlı iken, yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti vb. genel kural iken tüm dünyada aynı özelliklere sahip canlıların ve onların sahip olduğu kuralların bir koyanı olmayacak, &#8220;Tesadüf ve seleksiyon &#8221; isimli tanrıların bunları yaptığı ileri sürülecek, sonra gelip bizim iddialarımıza bilim dışı denecek.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Buradaki asıl kavram kargaşası, zaman kavramı etrafında dönmektedir. Allah (cc) tabii ki yaratandır, ama ı yaratma süresi- zamanı ne kadar sürmektedir. İşte burada zaman kavramının muhatabı olan insan devreye girmekte, kendisi gibi zamanı da yaratan Allah&#8217;ın dağları yüzlerce yılda yarattığını zannetmektedir. Halbuki yaratan, arattığı ile sınırlandırılmaz. Allah (cc) zamandan münezzehtir. Ne yazık ki daha bu bir Müslüman&#8217;ın ilk bilmesi gereken temel prensiplerden habersiz insanlar bir de ateizm iddiası ile ortalıkta dolaşmaktadırlar. İnkar ettiğin şeyi bilmeden nasıl insan münkir olabilir ki? &#8216;Bil, seni tatmin etmesin sonra reddet!&#8217;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru:Deprem ilahi bir ikaz mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Ama depremin sonucunda hatası olan kişiler yüzünden ölenler, dünyada kurtulsalar bile ahirette sorumludurlar, deprem bir ikaz mıdır, &#8220;Allah kimsenin günahını başkası yüklenmez.&#8221; ( İsra, 15) diyor. Yani içki- fuhuş yapıyorlar diye deprem ile cezalandırılanların kıssaları Kur’an&#8217;da tabii ki geçer. Ama unutmayalım ki deprem riski olan yere ev yapan kadar, o evi alan, orada kirada oturan da sorumluluktan ve sonuçlarından kurtulamamaktadır. Yani, evi alan araştırmasını yapmıyor ise evi yapan kadar sonuçlarına katlanır ama ahirette o evi deprem &#8211; fay hattı üzerine yapanın cezası ayrıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Dinazorlar evrim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Dinozorlar konusuna gelince sadece kelime oyunu oynanmış. Evrim teorisi tüm canlıları bir evrim silsilesi ile birbirine bağlar. Yani dinozor ile kuşlar arasında ne kadar canlı olursa olsun, sonuçta alıntı yaptığı yazarında açıkça yazdığı gibi:&#8221; pek çok sürüngen ve dinozor turu, hem memelilere hem de kuşlara evrimleşmelerini sürdürmüşlerdir&#8221; Yani kuşların ataları Bir veya birden çok; ama hepsi sıra ile evrimleşiyor, evrimleşerek değişiyor.Kısaca hepsi sudan karaya çıkmadı mı, aynı tür-kök zamanla başkalaştı. Sitedeki , &#8221; Hiçbir bilim adamı evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez.&#8221; cümlesinden sonra gelen &#8221; evrim olgusunu açıklama yolunda bu kurama seçenek sayılabilecek başka bir kuram da bugüne değin ortaya atılmış değildir.&#8221; En iyisi &#8221; evrim ile ilgili sayfamızı &#8220;önerelim, umarım faydalı olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda Kur’anı yazan kişinin bir türlü karar verememesi.</span><br /><span style="color: #000000;"> -deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (A’raf 78) -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)-bela yağmuruna tutular&#8230;ak (furkan 40)-azap yakalamasıyla (şuara 158)-tuzak kurarak (neml 50-51)-şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)-korkunç ses (sad 13)-yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)-yıldırım çarpması (zariyat 44)-korkunç ses (kamer 31)</span><br /><span style="color: #000000;"> adminim bunu bir açıklar mısınız ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Cevap:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kardeşim, Kur’an’ın üslubuna tam hakim olamayanlara, ateist veya oryantalistlerin klasik kafa karıştırma amaçlı sorduğu sorulardan bir tanesidir bu tip sorular!</span><br /><span style="color: #000000;"> Benzeri bir soru: Allah insanı neden yarattı; topraktan mı? sudan mı?, çamurdan mı?, meniden mi?…diye de sorarlar. Halbuki Kur’an’ın tamamına bakınca ilk insanı çamur (su ve toprak karışımı) sonra her insanların doğal yollarla çoğaltıldığı görülür! (Bu konuda detay: http://islamicevaplar.com/Kur’andaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html adlı sayfada, “İnsan neden yaratılmıştır?” başlıklı bu sayfadaki yazı! )Burada da aynı şey söz konusu :Allah Semud kavmini doğal felaketle yok etmiştir: Şiddetli bir deprem ve onunla beraber gök gürültüsü-yıldırım ile! Allah bu helakı farklı surelerde farklı açı ve an ile aktarmaktadır! Tıpkı insanın yaratılmasının aşamalarının, farklı surelerde aktarılması gibi! Furkan 40. ayette; “bela yağmuru” kavramı ile de bu anlatılır yani bela bir tane ( sadece deprem veya yıldırım değil) değil, ardarda sağanak gibi yağmıştır! (Deprem ve onunla beraber yoğun bir gökgürültüsü ve yıldırım ) Ankebut 40. ayette helak edilme yolları sayılmıştır ki detayı ise A’raf 78; Hud 67-94; Fussilet 13-17; Zariyat 44. ayetlerde bildirilir. Ayrıca Sad, 13. ayette ise ” korkunç bir ses”ten bahsedilmemektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">furkanpk  1@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">YAZI İÇERİĞİ ÇOK GÜZEL AMA BİRAZ SİTEYİ MODERN YAPMANIZ LAZIM İNSAN OKURKEN GÖZLERİ BOZULUYOR,ODAKLANAMIYOR BİRAZ DAHA SIKILMADAN RENKLİ BÜYÜK OLURSA SEVİNİRİM BİRDE KİTAP ÖNERİSİ YAPSANIZ ÇOK İYİ OLUR.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Aynen, sonuna dek haklısın. İçeriği bitirebilsek, ona da yoğunlaşacağız, inşallah…</span><br /><span style="color: #000000;"> Ateizm, deizm konudunda: Selçuk Kütük, İslami eserler konusunda diyanet kitapları, ilk aşamada tavsiye edebileceğim eserler.</span><br /><span style="color: #000000;"> Dua bekleriz, selamlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Murat</span><br /><span style="color: #000000;"> muratcan  33@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Admin kardeşim. İmanimda vesveseye düştüm. Allah rızası için cevaplar mısınız 1) nisa 12 de artan 1.25 Lil payi nasıl paylastiracagiz 2) artan payı avliye reddiye yaparsak oranlar bozulmaz mi 3) nisa 8 de artan payı paylaştırın demiyor ki mirastan onları da riziklandirin diyor yani pay artmazsa vermiyecek miyiz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Güzel kardeşim. Bir kere miras paylaşımından önce İnsan isterse, mirasın üçte birini istediği gibi dağıtabilir. Kalan mirasçılara bölüştürülür.</span><br /><span style="color: #000000;"> Avliye ve reddiye, oranların, doğal olarak, bölüşümü esnadında ortaya çıkan bir durumdur yani, ‘son tahlilinde’, en son yapılan paylaşım usulüdür</span><br /><span style="color: #000000;"> Kişi, 8. ayet gereği, ‘eğer birisi orada hazır bulunursa, mirasımın üçte birinden onlara şu kadar verin’ diyerek, kalanının mirasçılar arasında paylaşılmasını isteyebilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Eğer Kafanız çok karışıyor ise, konuyu detaylandırmamak için alıntılar yapmadığımız, Halis Bey eserini size tavsiye ederim ama, imanınızı etkileyecek kadar ortada bir sorun olduğunu düşünmüyorum, o sadece ‘vesvese’!</span><br /><span style="color: #000000;"> Miras özet: Miras bırakan, 3/1 miras bırakabilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Kalan oranlar belli; dağıtılır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ihtimallerin çok fazla olduğu ortamlarda, avliye ve reddiyediye yapılır ki son tahlilde, yine ‘ayetlerin verdiği oranda’ yapılır dağıtım!</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu arada, teşvik babında 8. ayet gereği, miras bırakan, ister başta ister sonda, orada hazır olan gruba pay verilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Olayın özeti bu, kafanız rahat olsun.</span><br /><span style="color: #000000;"> Selamlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> EK: kardeşim deminden beri düşünüyorum kafanızın nerede karıştığı noktasını bulmaya çalışıyorum. Galiba buldum:</span><br /><span style="color: #000000;"> Miras direkt paylaşırsa ve hiç pay artmasa veya, fazlalık veya eksik çıktığı için avliye reddiye yapılsa bile Sonuçta tüm miras yine, “Kur’an’da belirtilen oranlara göre” dağıtılır!</span><br /><span style="color: #000000;"> Oranlar sabittir, vasıta olan Avliye reddiye’dir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Şimdi tamam mı ????</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Murat</span><br /><span style="color: #000000;"> muratca 33@gmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> demıssınız kı miras arttıgında (nısa 12 ye gore) artan mıras nısa 8 e gore fakırlere paylastırılır. ama nısa 8 de ARTAN MIRASI fakırlere paylastırın demıyor ki. sadece mirastan onları da rızıklandırın dıyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Murat kardeşim,</span><br /><span style="color: #000000;"> “O fakirlerin,/yakınların rızkı, artan orandır!” Çünkü miras paylaşımında mutleka o gruptan en az biri orada bulunur. Ayetlerde ayetler tefsir edildiği için, paylaşım öncelikle nas/ayetin gösterdiği yönde yapılmalıdır. Bu, muhtaçların mirasta bile gözetilmesidir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Biliyorsunuzdur, Miras Hukukunda ‘avliye ve reddiye’ diye iki unsur vardır. Sayıların, oranların ve alternatiflerin sonsuz olduğu bir ortamda, bu iki kavramın ortaya çıkması gayet doğaldır ve matematik ilminde hala uygulanır! İşte böyle durumlarda, eğer de 8 ayet gereği, bu gruplardan birine, “avliye veya reddiye yapmak yerine”, onlara ayetin işareti gereği hakları verilir. Neden, çünkü ilahi hikmet gereği artan bir oran vardır ve bu oran öncelikle nas/ayetin gösterdiği yerlerde harcanmalıdır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Canlı iken insanların mallarında, kurban, zekat, sadaka, akika vb. vasıtalarla fakirin hakkına işaret eden yaradan, burada da ölen insanların mirasında yine, o gruba yardımı hedef olarak bize göstermekte, bizi yönlendirmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">M.Ferda noğlu</span><br /><span style="color: #000000;"> ferda.y   @hotmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an’da evren ”gökler ve yer” olarak yazılır.Fussilet suresi-9-10-11-12 ayetler de tekil sema yani gök kelimesi yazılmış.Atmosferin katları ve manyetik alanın yaratılışı yazılmış.Kitabımdan geniş olarak okuyabilirsiniz. http://www.isikdamlalari.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Furkan</span><br /><span style="color: #000000;"> furkan  590@gmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> hocam nolur cevap verın cok kotu vesvese gelıyor ???? dınsız deıst… tek tek yorum olacak bana cevap verır mısınız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">FURKAN KARDEŞİM,</span><br /><span style="color: #000000;"> MÜTEŞABİH AYTLERİN HAKIKI ANLAMINI ALLAH BİLİR, ALİMLER BU KONUDA ARAŞTIRMA YAPIP, BU ANLAMI YAKALAMAYA ÇALIŞIR. HİÇ BİR ALİM, BU MÜTEŞABİHİN ANLAMI ‘KESİNLİKLE’ ŞUDUR, DEMEZ!</span><br /><span style="color: #000000;"> YABANCI KELİMELER KONUSUNA ŞU NEDENLE; “Eğer Kur’an saf Arapça ise” CÜMLESİNE ÜZERİNE, CEVAP OLARAK DEĞİNDİK, KONUYU SAPTIRMASINA GEREK YOKTU DİNSİZİN! “YABANCI KELİMELER KONUSUNA GELİNCE” ŞEKLİNDE BAŞLAYAN CÜMLEMİZ DE, O KONUNUN FARKLI OLDUĞUNU ZATEN AÇIKÇA İFADE EDER. ANLAMAYAN DİNSİZ İSE, BİZ NE YAPALIM?!**</span><br /><span style="color: #000000;"> DİNSİZ BİZİ ÇELİŞKİLİ OLARAK İTHAM EDERKEN KENDİ ÇELİŞKİYE DÜŞER. HEM İDDİAYI REDDEDER HEM, “İÇİNE ALIYOR OLSA BİLE” DEYİP ÖNCEKİ İDDİASINI REDDEDİP SONRA YİNE BAŞA DÖNER!</span><br /><span style="color: #000000;"> YABANCI KELİMELERDEN BAŞKA DİLLERE GEÇİŞ DOĞALDIR, DİNSİZ DE BUNU İTİRAF EDİYOR, SONRA SUYUTİ’NİN KÖKENLERİ ARAŞTIRMASINI TUHAF KARŞILIYOR. FİLOLOJİ İLMİ DİYE Bİ Şİ DUYMADI MI BU DİNSİZ ARKADAŞ ACABA?! ASLINI ARAŞTIRMANIN, BAŞKA DİLE GEÇMESİNE NEDEN MANİ OLACAĞI DA BAŞKA BİR GARABET!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">DİNSİZ HEM KUR’AN’IN ARAP DİLİ VE EDEBİYATINA ETKİ ETTİĞİNİ KABUL EDER HEM DE SONRA BUNU “DİLBİLGİSİ HATASI” İLAN EDER! ETKİ EDEN, NASIL HATALI İLAN EDİLEBİLİR?!!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">MÜTEŞABİH AYETLER KONUSUNDAKİ İDDİASINA CEVAP, ATEİSTLERE CEVAP BÖLÜMÜMÜZDE ELE ALINDI!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">KUR’AN’IN KAYNAĞI KONUSUNDAKİ İDDİALAR İSE SİTEMİZDE BİR ÇOK YERDE ELE ALINDI:KUR’AN’IN KAYNAĞI NEDİR ADLI YAZIMIZ VE ORADAKİ UZANTILAR!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">KUR’AN’IN TOPLANMASI VE ÜMMİ PEYGAMBER KONULARI DA ZATEN AYNI BAŞLIKLA CEVAPLARI İÇERİR.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">NOT:Her okuduğun ile hemen telaşa kapılma, “zamanla” her cevaba ulaşılıyor, bunu bizzat yaşayarak gördüm!</span><br /><span style="color: #000000;"> Şu an iki üç konu üzerinde araştırma yapıyorum, dua et. selamlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">** ANLAMA SORUNLU DİNSİZLER İÇİN YAZIMIZA BİR CÜMLE EKLEDİK!:</span><br /><span style="color: #000000;"> Soruda iki farklı konu geçmektedir, ilki anlamı anlaşılamayan ayetler meselesi, diğeri saf Arapça iddiası! Kur’an cevap veriyor: Müteşabih ayette var Kur’an’da!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah razı olsun hocam Allah kolaylık versın sızden bır ıstegım olucaktı : Bos oldugunuz zamanlarda dınsız deıst blog sayfasına bır yazı detaylıca hazırlar mısınız yazıya ekledıgınızde bıldırım gelmıyor goremıyorum. Bos zamanınızda boyle bır sey yapsanız olur mu Allah kolaylık versin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Zaman…olsa!!</span><br /><span style="color: #000000;"> Dua et. soruna cevabı düzelttim, bi daha bakıver. selamlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam rahatsız edıyorum ama aklımdakı soru yıne rahatsız edıyor cevabını bulamadım ayrıntılı bır cevap verır mısınız bu sefer iddia su : İçki, hicretin 6. yılında haram kılınmıştır. Muhammed 40 yaşında peygamber oldu(sözde) 23 yıl bu mesleği icra ettikten sonra vefat etti.Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke’de, 10 yılı Medine’de geçmiştir.Bunları içkinin Müslümanlar arasında ne kadar uzun süre içildiğini göstermek için anlatıyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">13 yıl boyunca Mekke’de, 6 yıl da Medine’de olmak üzere tam olarak 19 yıl rahatça kadeh kadeh içkilerini içmişlerdir Müslümanlar.Şimdi bunları ayet ve hadislerle kanıtlamaya çalışacağım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce Ömer Muhammed’e istekte bulunur:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500 : 592: Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh) anlatıyor: Ömer: “Allah’ım, şarap hakkında bize tatminkâr bir açıklamada bulun” diye dua etmişti ki Bakara suresinde bulunan şu ayet indi: “Sana içki ve kumarı sorarlar de ki: “İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.” (Bakara 219).</span><br /><span style="color: #000000;"> Ve Bakara 219. ayet iner.Bu içki sınırlamasıyla ilgili ilk ayettir ve Hicretin 4. yılında inmiştir.Fakat tam olarak içki yasak olmaz yine içenler vardır.Sonra Ömer tekrar devreye girer:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500: Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) çağırıldı ve ayet kendisine okundu. Ömer yine: “Allah’ım şarap hakkında bize tatminkâr bir açıklamada bulun” dedi. Bir müddet sonra Nisa suresindeki: “Ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, -yolcu olan müstesna- gusledene kadar namaza yaklaşmayın…” (Nisa, 43) ayeti nazil oldu. Ömer (radıyallahu anh) çağırıldı ve ayet kendine okundu. Ömer yine: “Allah’ım şarap hakkında bize tatminkar bir açıklamada bulun” dedi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Görüldüğü gibi Ömer’in siparişi üzere inen bu ayet sadece namaz zamanlarında içkiyi yasaklıyor.Normal zamanlar hala serbest.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonra:</span><br /><span style="color: #000000;"> Kütüb-ü Sitte – Hadisler 500: Bir müddet sonra, Maide suresindeki ayet indi: “Ey iman edenler! İçki , kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?” (Maide 90-91). Ömer yine çağırılıp ayet kendisine okundu. Bu sefer “Evet Rabbimiz vazgeçtik, vazgeçtik” dedi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ve sonra Maide ayetleri iner Hicretin 6. yılında.Ve bu yılda tam olarak içki yasaklanmıştır. Tekrar görebildiğimiz gibi Müslümanlar toplam 19 yıl boyunca içki içmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi Müslümanların savunmalarına geçelim.Şüphesiz en meşhuru aşama aşama yasaklandığıdır. Peki ne kadar mantıklı? Tabi ki hiçbir doğruluk payı yoktur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Diyelim ki doğru :</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed neden bunun için 19 yıl bekledi?Hadi biz sadece Mekke döneminin tamamıyla,Medine döneminin 3 yılını alalım,böylece toplamda 16 yıl eder.Mantıksızlığı görüyorsunuz değil mi?Eğer aşamayla bıraktırmışsa neden 16 yıl bekledi?Zaten bu 16 yıl hesabı aşama işinin mantıksızlığını gözler önüne seriyor.Muhammed’in işine geliyormuşki 16 yıl boyunca beklemiş(daha fazlada düz hesap yapıyorum). Şüphesiz ki daha kısa sürede bırakabilirlerdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed Zeyd’in karısı Zeyneb’i Zeyd’den alırken,koskoca geleneği bir anda kaldırıyor.Eğer aşama işi varsa koskoca geleneği nasıl kaldırıyor bir seferde?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köleliği neden kaldırmadı peki? Bir seferi geçtim aşamayla olanına da razıyım?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi Muhammed uzun yıllar içkiyi yasaklamamış,19 yıl gibi çok uzun bir sürede yasaklamıştır.Bunun kıvrılacak bir yanının olmadığı çok açıktır.Ayrıca her ne hikmetse her defasında Ömer’in isteği üzerine ayet iniyor.Acaba Muhammed Ömer’e göre mi yazıyor Kur’an’ı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sizlere bol aydınlık günler diliyorum böylece İslam’ın bir çelişkisini daha açıklamaya çalışmış oldum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam nolur detaylı bır acıklama yapın</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> İçki haram mı haram! Kalktı mı, kalktı! Kafirrin hesabına göre değil, hatta peygamberin kendi talebine göre de değil, Allah’ın istediği zaman ve yerde, Allah’ın kanunuları uygulanır. Hz Muhammed’in istediği bir çok şey Kur’an’da yok, istemediği ise var. Zeyd’in hanımı ile evlenmeyi istemediğini biliyoruz ( Efendimizin evliliklerinde bu konu işlendi) Bazen müşrikleri İslam’a davet ederken, önce zenginleri davet etmek istedi, ayetle uyarıldı, fakir ve kör birine öncelik vermesi istendi ki, bu konu ‘ zelle’ başlığı altında meşhurdur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an’ı Hz Muhammed yazdı,iddiasında olanların ithamlarından biri de bu iddiadır ki sitemizde bu konuya da cevap verildi. “Kur’an’ın kaynağı nedir?, Kur’an’daki bilimsel ayetler, Oryantalistler ve Hz Muhammed” gibi yazılara bakılabilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Biz asla ‘kıvırma’ gayretimiz yoktur, bunları yazan sanki, eminim şu an alkol kullanmıyor da, yeşilay derneğine üye birisi ve ” keşke daha kısa sürede alkol yasaklansa idi” diye hayıflanan birisi… Asla değil! Dünyada içkiyi yasaklayan en büyük din (Şarap ve zemzem başlıklı yazı ve içki neden haram adlı yazı) İslam, bu konuda bile hala çamur atmaktan utanmıyorlar!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kölelik başlıklı yazımıza bakıver, orada, “Kölelik ya da benzeri sistem hep var olacaktır. Kur’an bu yüzden kölelikten çok, onu ortaya çıkaran bozukluklarla savaşmıştır.” cümlesi çok önemli! Çağdaş kölelik; asgari ücretlileri veya sex kölelerini, köle olarak düşünen yok günümüzde, ne yazık ki!! Bu konuda ( Genelev, fuhuş, tele kız vs. ) bir kelam eden ateist veya oryantalist var mı? ( “Batı medeniyeti”, “modernizm ve kadın” adlı yazılara bakılabilir)</span><br /><span style="color: #000000;"> İslam tarihinde “Muvafaka-ı Ömer” enen bir konu vardır ve tüm bu bilgiler ‘İslamî kaynaklardan’ oryantalistlere ve onlardan ateistlere geçmiştir. Biz Müslümanların gizleyecek, gocunacağımız bir konu yoktur, bize atılacak iftiraları bile biz ( doğru yanlış olduğunu biz zaten söylüyoruz, bizim kaynaklarımızdan bularak saldırmaktadırlar ki bu konuda da, “Müslüman alimlerin objektifliği” adlı yazıya bakılabilir.) Muvafakatı Ömer konusuna ise, ‘Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar’ adlı yazıda, ‘Hz Ömer’den alındığı iddiası’ başlığı altında değindik!</span><br /><span style="color: #000000;"> Başa önersek, İçki, hicretin 4. yılında haram kılınmıştır. İçki’nin haramlığı hakkında, Mekke’de bir ayet, Medine’de 3 ayet inmiş ve bu kademeli haram kılma metodu ‘başarılı’ olmuştur! Amerika 13 yıl (1920-1933) boyunca hem de her türlü polisiye tedbire rağmen içki yasağını başaramadı! 250 milyon dolar masraf ve yüzlerce idam ve binlerce hapis ve yüz milyonlarca dolar para cezasına vs. rağmen! Kur’an, 13 yıllık işkence döneminden sonra azıcık ümmetin nefes aldığı Medine döneminde 3. yılında bu yasağı ilan ediyor ve tamamen başarılı oluyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Polisiye tedbirler ile ABD’de içki yasağı ve sonucunu ile İslam’ın tedricen uyguladığı eğitim ile sonlanan içki yasağı ve sonuç!</span><br /><span style="color: #000000;"> “Kapının önünden, içkinin haram olduğunu ilan eden tellallar geçti adeta Medine sokakları şarap akmaya başladı. Bodley: “Birleşik Amerika ile diğer memleketlerin kanunlar ve maddi cezalarla yapmaya çalıştıkları şeyi, Muhammed bir günah ilan ederek lağvetti.” (Bodley, Hazreti Muhammed, s.105) “Oysa önceki Arap toplumunun içki ile bağı çok güçlüdür, şiirleri bununla doludur.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 304)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistin iddiasının tuhaf bir diğer bölümü olan, sanki efendimiz de ( Haşa) içki içiyordu da kendi bırakamadığı için içkiyi yasaklamadı şeklinde alttan verdiği mesajı ne müşrikler ne oryantalistler hiç bir zaman dile getirememişlerdir, bu da ateiste nasip (!) oldu…</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu ayet inince efendimiz – bak bu söz hadis, yani bu defa ayet yani Allah değil, efendimiz konuşuyor ve ayeti ‘beyan’ ediyor: “Muhakkak ki Allâh; içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir!” buyurdu. (Ahmed, I, 53; II, 351; Nesâî, Eşribe, 1-2; Hâkim, II, 305/3101); “Sarhoşluk veren her şey haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” (İbn-i Mâce, Eşribe, 10; Nesâî, Eşribe, 24, 48); “İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V, 238); “Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimse, üzerinde içki bulunan sofraya oturmasın!” (Tirmizî, Edeb, 43/2801)</span><br /><span style="color: #000000;"> TOPLUM ARTIK HAZIR OLUNCA Ayet indi ve , “Medîne sokaklarından içki aktı.” (Buhârî, Tefsîr, 5/11) Hedef on ikiden vuruldu ve sahne kapandı!</span><br /><span style="color: #000000;"> ‘Kur’an’ yani Allah azze ve celle, Mekke de toplum hazır değilken yasaklama ayeti inse ve o anda herkes bırakmasa bu İslam düşmanları ne yazacaktı? Medine’de ilk üç sene içinde yasaklasa ve içki Medine sokaklarında akmasa idi ne diyeceklerdi? Aktığında dediklerine dikkat!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kafirler ( Hıristiyanlar da dahil ateist, agnostik, deist, nihilist, misyoner ve oryantalistler) İslam’a saldırmak konusunda hiç bir hususu, konuyu atlamazlar, onlar için hak, doğru, adalet gibi hususlar önemli değildir, temel metotları ‘çamur atmak’tır! Kime tutarsa!</span><br /><span style="color: #000000;"> Tutmasın! Zaten tutmadı, tutmuyorda…</span><br /><span style="color: #000000;"> NOT, RAHATSIZ ETMİYORSUN DELİKANLI AMA ZAMAN PROBLEMİM VAR, İŞ ÇOK, ZAMAN VE KİŞİ AZ…DUA ET!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Allah rızası ıcın son yorumumu kelımesı kelımesıne DETAYLICA cevaplar mısınız aklıma cok takıldı ıckı ve kole meselesını ama kaynak sunmayın kopyala yapıstırda olur yeter kı yorumuma yazın</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> “SON SORU” YA CEVAP VERİLMİŞTİR!</span><br /><span style="color: #000000;"> MÜSADEN İLE, ASLÎ İŞLERİME DÖNÜYORUM DELİKANLI.</span><br /><span style="color: #000000;"> GÖRDÜĞÜN GİBİ CEVAPLARIN ÇOĞU SİTEDE, KONULARINA GÖRE DAĞILMIŞ HALDE VAR.</span><br /><span style="color: #000000;"> SİTE YAZILARINI OKUMADAN BAŞKA SORU YASAK!</span><br /><span style="color: #000000;"> SEN DE ATEİST SİTELERDEN UZAK DUR, EN AZINDA BEN KAFAMDAKİ İŞLERİ YAPIP, KİTAPLARI OKUYANA DEK! :))</span><br /><span style="color: #000000;"> CEVAPLAR YA SİTEDE VAR YA DA ” ZAMANLA, TEDRİCEN ? ” SİTEYE EKLENECEKTİR, Bİ-İZNİLLAH!</span><br /><span style="color: #000000;"> NOT: BUNDAN SONRA SORACAĞIN SORULARI KENARA NOT EDECEĞİM, SİTEYE EKLEME SIRASINDA KOYDUĞUM KONULARLA ÖRTÜŞÜNCE CEVAP YAZACAĞIM!</span><br /><span style="color: #000000;"> DUA ET, SELAMLAR.</span><br /><span style="color: #000000;"> BU RİCA DA ÇOK CİDDİYİM, LÜTFEN BENİ KIRMA;</span><br /><span style="color: #000000;"> ARAMIZDA KALSIN, BANA KAHVALTI YAPTIRMADIN, ŞU AN ÖĞLE EZANI OKUNUYOR VE BEN ŞİMDİ KAHVALTIYA BAŞLADIM … ?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam ısıd ıle ılgılı bır yazınız var mı bulamadım da</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Tekfircilik, Haricilik, Gulat şia…</span><br /><span style="color: #000000;"> Listede varda, sıra gelmiyor!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ümmete bela akımlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Allah razı olsun bıde soyle bır ıddıa var tarlan ve curcan katlıamında araplar turklerı katlettı bu konu hakkında yazınız var mı ara kısmında goremedım</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMASI- TÜRKLR HAKKINDAKİ HADİSLER BÖLÜMÜNDE BU KONU, BİLİNEREK ATLANMIŞTIR!</span><br /><span style="color: #000000;"> MOĞOL KATLİAMI, HÜLAGU VAHŞETİ…TARİHTEN DERS ALINMALI, AYRILIK TOHUMLARI DEĞİL!</span><br /><span style="color: #000000;"> CEZAYİR’İ BM LERDE DESTEKLEMEYEN TÜRK, ARAP AYDINLARI ASAN OSMANLI…LİSTE UZUN!</span><br /><span style="color: #000000;"> ALMANYA VE FRANSA II. DÜNYA SAVAŞINDA BİRBİRİ İLE SAVAŞTI, SAVAŞTAN 5 YIL SONRA BİRLEŞTİLER, AB Yİ KURDULAR…</span><br /><span style="color: #000000;"> BEN OLAYA BURADAN YAKLAŞIYORUM…</span><br /><span style="color: #000000;"> NOT: İSLAM YAŞANIRSA TESİR EDER, BU KONULARI Bİ SÜRE ERTELE ARTIK … LÜTFEEEENNNN … ?</span><br /><span style="color: #000000;"> SELAMLAR</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hocam sizden bir mantık almak istiyorum lise okuyorum lisede bize bı ilahiyatci hoca konferans vermişti soru sormuştu doğru bilene 6 kitap hediye edicekti ben doğru bildim 6 cilt araştırma inceleme kitabı yazmis bana verdi eve gittim kitabı bı göz geçirdim hoca kendini yok 4 üni bitirdim ingilizce biliyom falan diye tanıttı kitabın kaynaklarına baktım fetullah gulen den kaynak almış Kur’an’a atfedilen bilimsel ayet yalanları diye bı başlık acmis ateist sitelerin yazısını koymuş bide 6 cilt hocam fıkıh daha ağırlıklı yani demek istediğim ben dinimi nereden ogrenecem herkes kendi kafasına göre konuşuyor ilahiyatçı hoca dediğim adamv6 cilt hayvan kadar kitap yazmış ama dedigm bölümdeki yazı ateist site kopyala yapistir neymiş Kur’an bilim kitabı değil öğüt kitabiymis o kadar umitlenmistim sonunda adam gibi dinimi ogrenecem diye adam edip yukselden fala yararlaniyor hele Fetullah i gördüm direk bıraktım kitabı hocam ben dinimi nereden ogrenecem herkes tarikatlara ayrılmış kendi kafasına göre biseyler söylüyor adam bir meal hakkında nerdeyse bütün mealciler yanlış tek Süleyman Ateş doğru çevirmiş diyor . Kendi nefsine göre hareket ediyor hocam bana doğru düzgün sağlam kaynaklı dinimi ogrenebilecegim bı kitap ismi verseniz olur mu nolacam bizim halimiz İslami parça parça ettik </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Bunlar doğal!</span><br /><span style="color: #000000;"> İnsan aklı varsa orada farklılaşma doğar.Sola bak mesela; sol, sosyalizm, demokratik sol, demokratik sosyalizm, sosyalist demokrasi, sosyalist demokrasi, komünizm, liberal sol…İnsan varsa bir yerde, anlamada farklılık normal! Neyse,</span><br /><span style="color: #000000;"> Sen diyanet yayınları, mealleri, ilmihalleri ile başla. Özellikle son dönemde süper eserler yayınlıyorlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> Rahat ol, sakin sakin; adım adım…selametle</span><br /><span style="color: #000000;"> Not: yazdıklarının hepsini tek mesajın altına (Kur’an’da çelişki yoktur) ekliyorum, mesaj bölümü forum sayfası gibi oldu ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 2: Ben ilahiyatta başlamıştım ateizm araştırmalarına, sen lisede, demekki beni geçicen, bu güzel. Ama önce yaşa; araştırmalarını yıllara yay..selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam elımden geldıkce bu tur konulardan bır sure yanı sızın ısınız bıtene kadar uzak durmaya calısacagım ? bıde ben bı blog sıtesı actım da https://ibfd1.blogspot.com/ sızın yazılarınızdan kaynak vererek paylasabılır mıyım</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">HAYIRLI OLSUN</span><br /><span style="color: #000000;"> DÜKKAN SENİN :))</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam bu kıtaplar ucretlı demı muftuluklerde var dıyorsunuda kıtaplar ucretlı mı ucretsız mı https://yayinsatis.diyanet.gov.tr/ateizm-cikmazi mesela bu 6 lıra 240 sayfa</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Tümü ücretli. Ama bu kitap müftülük değil, diyanet kitap evlerinde bulunur</span><br /><span style="color: #000000;"> Ama bunu okumamıştım, bunu da listeye aldım sayende..</span><br /><span style="color: #000000;"> Acele etmezsen bir iki seneye buna da sıra gelir, inşallah.</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu tür eserleri sonraya bırak. Önce temel eserleri tavsiye ederim:</span><br /><span style="color: #000000;"> İslam tarihi, tefsir, hadis, kelam, daha da öncelikli olanı, ilmihal.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ateizm, II. aşama olsun, önce temeli at. Klasik bilgileri oku, bence…selamlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam bu ıckı ıle son olarak su soruyu sormak ıstıyorum</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- hz Muhammed ıckı tam haram kılınma ayetı ınmeden once ınsanları ıckı ıcmemeye tesvık edıyor muydu hadıs var mı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- son cumlelerınızı anlamadımda dedıgım gıbı ılmım daha yok bıraz daha acıklar mısınız</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2 soru 2 cevap sonra insaAllah kafamdakı sorular bıtıyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Bir çok hadis var ama asıl unutulmaması gereken;</span><br /><span style="color: #000000;"> Allah’ın emir veya yasaklarını Hz Muhammed’in açıkladığıdır. Yani önce ayet gelir (emir veya yasak) sonra hadis buyrulur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ayetin sınırları içinde bir çok hadis var, sanal da rahat bulursun ama yukarıdaki kuralı unutma.</span><br /><span style="color: #000000;"> Emir yasağı Allah kor, Resul açıklar , uygular , gösterir . Kısaca ayet- hadis ilişkisi , formülü budur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Içki dört aşamada haram kılınmıştır Mesela bir aşamada, namaz kılacağını zaman içki içmeyin anlamına gelen bir ayet vardır Bir önceki cevabım da bunu kast etmiştim.</span><br /><span style="color: #000000;"> Selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam soru o deıl recm le ılgılı hz omerın hadısı var mıs recmle ılgılı onu soruyorum kecı ayetı falan yemıs</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> 1- “Recm konusunda ayet inmişti. Bu ayet, karyolamın altında bir sayfada yazılıydı. Resulullah (sav) vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir keçi gelip onu yedi ve ayet Kur’an’dan çıktı.” (İbn Mace, Nikah, 36)</span><br /><span style="color: #000000;"> Hz. Ömer’den recm ayetiyle ilgili önceden ayet olduğu sonra Allah tA’rafından Kur’an’dan tilavetinin kaldırıldığı rivayetini aktaran ravilerden bir kısmı, cerh ve tadil âlimlerince zayıf kabul edilmiştir. (Tirmizi, Hudud, 7; İbn Ebi Hatim, Kitabü’l-Cerh ve’t-Tadil, IX, Beyrut 1953, s. 265; Hâkim, Müstedrek, 4/360) Subhî Salih, rivâyetlerin ahâd (bir veya bir kaç kişinin) haberi olduğunu, dolayısıyla bunların ayetin varlığı hususunda bir katiyet ifade edemeyeceğini söyler. (Subhi Salih, el-Mebahis, s. 265; Veysel Güllüce, Ayetlerin Mensuh Sayılmasında Rol Oynayan Yaklaşımlar, 2006, İstanbul ) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibul Kemal 24/422) İmam Müslim, İmam Malik de rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü, Ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir. İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443) Ahmed bin Hanbel de rivayeti sahih kabul etmediğini söylemiştir .(43/343) Zehebi de bu rivayetlere münker demiştir. (Siyer-7/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kaale alınır, meçhul tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Tarihu Bağdadi Hatib 1/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir!</span><br /><span style="color: #000000;"> 2- Rivâyetlerde gelen Recim âyetinin metni, farklılık göstermektedir. Bu ise, bu metnin âyet olma ihtimalini zayıflatıyor. zaten bu rivayetler ehad yani, mütevatir olmayan rivayetlerdir! Kısaca hem metin sorunludur hem de rivayet zinciri yani hadisi aktaranların seneti mütevatir/kesin değildir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Rivâyeti detaylı bir şekilde inceleyen Selçuk Çoşkun, muhtemelen hadiste râvi tasarrufunun ( Hadis metnine ekleme yapması şeklinde bir müdahelenin) vuku bulduğu kanaatine varmıştır. Ona göre recm âyetiyle ilgili rivâyetin farklı tarîklerinde, ‘âyet’ kelimesi geçer. Bazılarında ise geçmez. Diğer bazılarında ise “Allah’ın indirdiği bir farz olarak” ifadesi yer alır. Bunlar, lâfızda birliğin olmadığını gösterir. Ayet olsa idi, üzerinde uzlaşılması gerekirdi. Bu mesele, ‘manayla rivâyetten’ kaynaklanan bir râvi tasarrufudur. Rivâyette geçenin âyet olduğunu kabul edersek, bu, her zaman Kur’ân âyeti anlamına gelir mi? Ayrıca rivâyette geçen “Kitab” her zaman Kur’ân manasına gelir mi? Çoşkun’a göre bu her zaman böyle değildir. Çünkü;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">I. Tevrat’ta recm âyetinin olduğuna dair rivâyet vardır. Bu, âyet kelimesinin Tevrat cümleleri için de kullanıldığını gösterir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">II. “Recm âyeti Allah’ın Kitabı’nda vardı” demek Allah’ın hükmünde vardı, demektir. Bütün bunlar Kur’ân’da böyle bir âyetten bahsedilemeyeceğini gösterir. Râvilerin Kitab kelimesinin Kur’ân veya âyet zannederek tasarrufta bulunmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. (Bkz.Hadîse Bütüncül Bakış, s. 233, 236)</span><br /><span style="color: #000000;"> 3- Şeyh kelimeleri yaşlı erkek ve yaşlı kadın demektir. Bu kelimelerin anlamına göre, evli olsun, olmasın, kırk yaşını geçenler/yani yaşlı olanlar zina ettikleri takdirde recim cezasını görürler. Yaşları kırkın altında olanlar -yaşlı sayılmadıklarından- yine evli olsun olmasın yalnız yüz değnekle cezalandırılır. Bu ise, recim cezasını yaşlı olsun, genç olsun, evli olan herkes için geçerli olduğunu ifade eden pek çok hadise ters düşmekte ( Cezerî, el-Fıkhu ala’l-Mezahibi’l-Arbaa, IV/258-259) iken, recmin olmadığını kabul eden kişilerin görüşleri ile de, ters düşmektedir. Yani bu rivayet recmi kabul eden görüşe de recmi kabul etmeyen görüşlere de zıt, çelişkili bir rivayettir. Yani rivayet hüküm olarak da sorunludur!</span><br /><span style="color: #000000;"> 4-Kur’an’ın yazılması esnasında – ki bu konu sitemizde, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazıda ele alındı – herkesin, bildiği, ezberine aldığı, sayfasına yazdığı âyetleri getirmeleri istenmiştir. Bu görevi yerine getirmek, İslam inancına göre, hem Allah’a, hem Resulüne hem de halifeye karşı bir sorumluluğun gereğidir. Durum böyle olunca, Hz. Ömer gibi sahabilerin bildiği ve ezberinde bazı âyetler bulunduğu halde, bunu ortaya koymamaları düşünülemez. Kaldı ki, Kur’an’ı bir araya getirenler, birer hafızdırlar. Özellikle heyet başkanı Hz. Zeyd, Hz. Peygamber’in vahiy katibi, Kur’an hafızı, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in güvenini kazanmış büyük bir insandır. Böyle bir olay olsaydı, en az birkaç kişinin daha bilmesi ve bunu heyete bildirmesi kaçınılmazdı. Hz. Zeyd b. Sabit de herkesten önce bunu bilmesi gerekirdi. Hem vahiy kâtipleri hem de hafız olanların içinde bulunduğu Kur’an’ı toplama heyetinde hiç kimsenin böyle bir noksanlığı fark etmemesi mümkün değildir. Hem unutmayalım ki, ayetlerin Kur’an’daki mevcut tertibindeki sıralamanın, vahiy ile tespit edilmiştir. (Suyutî, İtkan, I/76-83; Profesör doktor Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 49) “Ayetlerin sureler içerisindeki sıralamasını tertibini bizzat Peygamberimiz, Cebrail’in yönlendirilmesi doğrultusunda yapmıştır. Ayetlerin hangi sure içinde, surenin hangi sureden önce ya da sonra yer alacağı o zaman belirlenmiştir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 75)</span><br /><span style="color: #000000;"> 5- Zinanın cezası bellidir, ayetle sabittir: “Zina eden kadın ve erkeğin her birisine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin.”(Nur, 2)- Konu sitemizde, ‘Had cezaları’ başlığı altında işlenmiştir.”</span><br /><span style="color: #000000;"> 6- Konuyu tamamlayan, “Müslüman alimlerin objektifliği” adlı yazıya bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hocam tamam anlasma var ama anlasmayı soyle duzenlesek olur mu ?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">o 2 hads sorusuna cevap versenız bıde varaka oldukten sonra vahıy bır muddet kesılmıs bunun sebebını soylesenız bende artık Allah ın ıznı ıle soru sormasam olur mu bıde yasamaktan kastınız nedır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> -Kısaca-</span><br /><span style="color: #000000;"> “Kiyamet gunu aziz ve celil olan Allah soyle buyuracak: “Ey ademoglu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin!” Kul diyecek:”Ey Rabbim, Sen Rabbulalemin iken ben seni nasil ziyaret ederim?” Rab Teala diyecek:”Bilmedin mi, falan kulum hastalandi, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eger onu etseydin, yaninda beni bulacaktin!”</span><br /><span style="color: #000000;"> (Muslim, Birr 43)</span><br /><span style="color: #000000;"> Her şey Allah’ın iradesinde ama Allah vasıta kullanarak olayları tecelli ettirir. Kur’an’ı ben koruyacağım ( Hicr, 9) der ama yazım ve ezber işini Hz Ebu Bekir ve hafızlara yaptırır. Herkeste bu hayırlı işte aldığı role göre sevap kazanır. Muhammed suresi 7. ayeti de buna örnek verebiliriz: Ey iman edenler! Eğer siz (cihad ederek) Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım edip zafere ulaştıracaktır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Bakış açısını kavradı isen, sorunun cevabı bu mantıkta…</span><br /><span style="color: #000000;"> Varaka öldü, ondan vahiy adı altında ayetleri alıyordu, o nedenle bir süre vahiy gelişi olmadı anlamı çıkarmak mantıklı değil,</span><br /><span style="color: #000000;"> 1- Bu konu sitede ele alındı, Kur’an’ın kaynağı nedir başlıklı yazıda</span><br /><span style="color: #000000;"> 2- Vahiy sonra gelmeye devam etti, – haşa – yeni Varaka mı bulundu, kimse “önce varaka sonra başka biri” iddiasında bulunmadı, …</span><br /><span style="color: #000000;"> 3- Bu bilgi, direk islami kaynaklarda geçer, gizleyecek bi şi olsa, neden kendi ayağımıza kurşun sıkalım. Olay tamamen bir tevafük, bi bakıma, rastlantı….</span><br /><span style="color: #000000;"> SON SORU: Yaşa; namazın faydası – hümanizm adlı yazıda var- var ama onu bilmek, okumak vs. işe yaramaz; YAPMAK gerekir!</span><br /><span style="color: #000000;"> OKU, temiz ol, yardımlaş, güvenilir ol…göreceksin, soru sorun takıntı bitecek…</span><br /><span style="color: #000000;"> bana da dua et.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Allah razı olsun sizden. Çok şükür o yazınızı okudum varaka ile ilgili olanı. Okuduktan sonra şunu anladım. Bu bilgiyi ben kendi kendime söylemem bunu bana ancak şeytan VESVESE ile ulaştırır. Bir ricam olucaktı. Yazılarınızı kaynak vermeden paylaşsam olur mu çünkü kaynak verirsem art niyetli kişiler bu kaynak sağlam değil dicekler veya da sizin siteye çökecekler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Amin</span><br /><span style="color: #000000;"> dükkan senin, …</span><br /><span style="color: #000000;"> dua bekleriz ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Allah istikametten ayırmasın!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam Hakikatin İzinde-Din Bilim ve Ateizm kıtap yenı cıktı ben alamıyorum da sız alsanız sıtede ozetını cıkartsanız olur mu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar türkiyede biraz sorun çıkarsa da amaç ateizme cevap…</span><br /><span style="color: #000000;"> Deizm ve Ateizm Çıkmazı ile bunu listeye aldım zaten!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ama en erken seneye onlara sıra gelir…liste uzun…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam rahatsız edıyorum ama Kur’an okurken su ayet kafama takıldı Denizlerde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi de O’nun kudretinin delillerindendir.(sura 32 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler. (sura 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam ruzgar gemıyı durdursa bıle o zamanda kurek vardı bırı cıkıp soyle dıyebılırdı “ey Muhammed rüzgar olmazsa kürek var.” hasa hasa ayet hata mı ıcerıyor</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Her şeyde hata aramasan?! ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Burada rüzgarın oluşumu ki kurallar silsilesidir, yapana işaret vardır ve;</span><br /><span style="color: #000000;"> gemilerin suda batmaması yani suyun kaldırma kuvvetine dikkat çekilir ayrıca da günümüzde bile kömürden patrole ve nükleer santrale … hep O’nun belirlediği kurallar ve yarattıkları ( akıldan enerji maddelerine dek) kullanılmaktadır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Bunlar hep ONDANDIR, O’na işaret eder!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam bır sorum olcaktı erdogan aydının nasıl musluman olduk kıtabında kendsı ıturklerın zorla musluman oldugunu DETAYLI VE KAYNAKLARLA acıklıyor kıtap 300 KUSUR sayfa sızın yazınız sankı bıraz sonuk kalmıs gıbı dusuncenız nedır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Furkan kardeşim,</span><br /><span style="color: #000000;"> Oryantalistler, Yuhanna ed-Dımeşki’den beri İslam’a saldırılır. Yani 1400 senedir ve milyonlarca dolar yardım, binlerce akademisyen … vs. + ateistler! Yani, sayfa sayısını kıyaslıcaksak olursak, bu dükkanı çoktan kapatmamız lazımdı!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ben bir ( sayı ile; 1 ) kişiyim. Oryantalist veya ateist vb. zümreye cevap verenler, saldıranların onda biri sayısında bile değildi hiç bir zaman! Ama bir gün işin uzmanları davulu ele alınca, tokmağın sesi daha gür ve daha kalın olur, merak etme, o zamana dek tek davulcu, devam!</span><br /><span style="color: #000000;"> “Yüzlerce, hatta binlerce” iddia ortada, geneli ile cevaplar verilmiş midir, aynen verilmiştir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kelime kelime cevap yazdığım dönemler de oldu ama, şu an bile, ‘site çok yoğun bilgi dolu, okunmuyor’ eleştirisi alıyorken, … bundan uzun zaman önce vazgeçtim. O eski günlerdeki gibi her cümle, iddiaya cevap yazsam, kimse okumaz bile! E amacımızda, kitlelere cevapları ulaştırmak bizimde!</span><br /><span style="color: #000000;"> Her iddia için, ‘yeteri’ kadar cevap vermek en ideali, bizde ( bende) onu yapıyorum!</span><br /><span style="color: #000000;"> “Nice az sayıda bir ‘topluluk’ Allah’ın izniyle çok sayıdaki ‘topluluğu’ yenmiştir.” ( Bakara, 249)</span><br /><span style="color: #000000;"> SAYI, NİCELİK, KANTİTE YE DEĞİL; KALİTE, NİTELİĞE BAKALIM, NE DERSİN !?… ?</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 1: Site amacımız bölümünde en sona yazdım: “Zamanla yeni kaynaklara ulaştıkça, cevaplar daha da kaliteleşiyor” diye! Yani işin farkındayım ama; soru çok, zaman ve kelle sayısı az!</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 2: Yıllardır hayalim: Alanında uzman akademisyenlerden oluşan ( Tıpçısından uzay bilimcisine, müfessirinden kelamcısına … ) bir ekip ile, sıra sıra ve tek tek, tek işi ithamlara cevap veren bir ekibin içinde olmak! Hatta bu talebi, bu konu üzerinde araştırma yapan Prof. Mahmut Hamdi Zakzûk (islamicevaplar.com/oryantalizm-veya-medeniyetler-hesaplasmasi.html) ve Prof. Özcan Hıdır (islamicevaplar.com/batida-hz-muhammed-imaji.html) dile getirmişlerdir ama tekrar hatırlatalım: İftira çok, işe eğilen ise az! Zaman, zaman, zaman… Cevap var ama kelle sayısı ve zaman az! Cevap veriliyor ve zamanla cevap kalitesi artıyor! Ama yine aynı karardayım, uzman ekip bile bu işi yapsa, sayfa sayısı az ve yazı dili sade olacak!</span><br /><span style="color: #000000;"> Not 3: 30 yıldır ateist eserler okurum, cevapları kenara not ederim ama bir gün site veya kitap çalışması düşünmediğim için, son 8-10 sene hariç okuduğum eser ad ve sayfalarını hiç kenara not etmemiştim. Bu da bugün kaynak gösterim sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Ama emin ol, OKUMADAN buraya bir şey aktarmadım, buna da kader diyelim…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam acıl yardımınıza ıhtıyacım var sızın arap dıl bılgınız var ama hocam lutfen cevap verın bu cok onemlı Allah rızası ıcın: enbıya 33 te gece ve gündüz ayrı 2 gök cismi mi sayılıyor kı sayılması lazım cunku eger sayılmassa tesnıye kullanılması lazımdı dıyorlar eger sayılmassa hasa dıl bılgısı hatası olurdu dıyorlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an ve teşbih yazımızı oku. oradaki gece gündüz bunların gerçekleştiği DÜNYAYA işaret eder. Hemen sonra ay ve güneş gelir ve hepsinin yörüngesi vardır, denir!Yani ayet ilmi bir gerçeğe işaret eder. Ay, güneş, dünya yörüngeye sahiptir, der. Bu ayetten bile hata arayana ne demeli?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam anlamadım ? mantıgı anlamadım yanı bıraz daha detaylandırır mısınız</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">﴾106﴿ Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kald‎r‎r veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her ‏eye kādirdir.(bakara 106) hocam bu ayetın gunumuzdekı hukmu duruyor mu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> ALLAH AZZE VE CELLE İMTİHAN OLAN İSTİSNALAR DIŞINDA KURALLARINI DEĞİŞTİRMEZ!</span><br /><span style="color: #000000;"> Tabiat kurallarından İslamın emir ve yasaklarına… Ama azan kullarına imtihan için istisna ceza hükmünde yasaklar getirebilir – Yahudilere cumartesi balık yasağı gibi – Ama istisna kaide-kuralı bozmaz!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kullarına merhametli olan Allah azze ve celle, aşamalı olarak kurallarını kullarına uygulatır – mesela içki yasağı –</span><br /><span style="color: #000000;"> Aynı şartlar oluşunca, hüküm yeniden aşamalı uygulanır. Yani bu ayette evrenseldir! -Nesh konusu-</span><br /><span style="color: #000000;"> kısa ama geniş anlamı bu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam selamunaleykum. ben bı kıtap aldım. barıs peygamberı hz muhammed (s.a.v) kıtabın yazarı sınan yagmur hocam kendısı ılahıyatta YUKSEK LISANS yaptı ama bıde sıze danısım dedım verdıgı bılgıler dogru mudur cunku wıkıpedia gibi sitelerde bıyografısı yok ınsaAllah bosa almamısım dır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Aleykümselam delikanlı, ne yazık ki bu yazarın eserlerini, ilgi alanımın dışında olduğu için herhangi birini okumadım ama Diyanet Yayınları’ndan başlarsan daha emin ve ilmi olur zannediyorum.dualarında unutma.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">hocam es selamu aleyke bir sorum olacaktı babam zanında ruhul beyan tefsirinin tamamını almıs yaklasık 20 kusur cılt tefsırı tavsıye eder mısınız ısmaıl hakkı hazretlerı hakkında fazla bır bılgıye sahıp degılım de ???? hocam bır de ımam gazalı hzretlerinin kitapları var islam ahlakı vs kendisi hakkında olumsuz seyler soylenıyor okumamı onerır mısınız ve kendısı hakkında KISACA bılgı verırmısınız nasıl bırıdır dıye</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Açıkçası, bu tefsir bstini içeriğe sahip bir tefsir yani bazı zorlama yorumları içerisinde barındırıyor.</span><br /><span style="color: #000000;"> Daha önce de söylediğim gibi Diyanet’in tefsiri veya Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini tavsiye ederim.</span><br /><span style="color: #000000;"> Gazali’nin tüm kitaplarını tavsiye ederim Sadece, hadislerde bazen uydurma olanlarıda kitaplarını almış ama geneli itibariyle başta, İhya olmak üzere tüm eserlerini tavsiye ederim. hakkında ileri sürülen iddialar çoğu, onu tanımamaktan, önyargıdan kaynaklanıyor.kendisi eski bir felsefeci Ama eserlerinde yine felsefi metotları kullanmıştır, hataları, insan olmasından dolayı mutlaka vardır ama, ondan alınacak çok şey de vardır, tavsiye ederim.</span><br /><span style="color: #000000;"> Not: felsefecileri tekfir ettiği meseleler konusunda kendisine katılmıyorum bunu da belirteyim, sitede de bu konuyu ele aldık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ece</span><br /><span style="color: #000000;"> ec42  @gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">iyi de ilk müslüman kim sorusuna yanıt alamadım ben. Bana bir açıklama yapar mısınız:)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Ece Hanım,</span><br /><span style="color: #000000;"> İlk Müslüman; İlk insan Hz Adem’dir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Zamanla İslam’ın emir yasakları insanlarca unutuldukça, İslam’ın emirleri ile gelen her peygamber, kavminin içindeki ilk Müslüman’ı ve ilk tebliğcisi olmaktadır.</span><br /><span style="color: #000000;"> İnsanlıkta ilk Hz Adem, kavmi içinde ilk; gönderilen peygamber.</span><br /><span style="color: #000000;"> Cevap yeterli zannederim. Selamlar</span><br /><span style="color: #000000;"> Ekstra detay için, “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazıya bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sorgulayan Müslüman</span><br /><span style="color: #000000;"> ottom  043@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah sizden razı olsun</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">AMİN, ECMAİN GÜZEL KARDEŞİM</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kadir</span><br /><span style="color: #000000;"> narin  _23@hotmail.com</span><br /><span style="color: #000000;"> Emeğinize ve yüreğinize sağlık. Şu ateistler inançlı insanlara koyun deyip durur ama çelişkili olduğu iddia edilen ayetlere ise balıklama atlarlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> EYVALLAH KADİR KARDEŞİM,</span><br /><span style="color: #000000;"> ÇELİŞKİ VE TUTARSIZLIK ATEİZMİN ÖZÜNDE VAR VE PRENSİP VEYA METODOLOJİ DİYE DE BİR DERTLERİ YOK, NEDENSE…</span><br /><span style="color: #000000;"> MUHABBETLE.</span><br /><span style="color: #000000;"> M. EHAD</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sorgulayan Müslüman</span><br /><span style="color: #000000;"> ottoman43043@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Siz varya siz Kralsınız kral Allah yolunuzu her daim açık eylesin</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">ESTEĞFURULLAH, AMİN, ECMAİN…</span><br /><span style="color: #000000;"> KARDEŞİNİZ VE DUALARA MUHTAÇ GÖNÜLDAŞINIZ’DAN SELAM VE MUHABBETLE</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Furkan</span><br /><span style="color: #000000;"> haruncan5625@gmail.com</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Necm 27 de</span><br /><span style="color: #000000;"> Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar.</span><br /><span style="color: #000000;"> Der ama ateistlerde ahirete inanmaz ama onlar meleklere dişi ismini takmiyorlar ? Bu felsefi bir çelişki değilmi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Mekkeli müşrikler ahirete inanmazlardı: “Bu size va’d edilen, çok çok uzak bir şey” (Mü’minun, 36), “Hayat sadece bu dünya hayatıdır, ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zamanın geçmesi helâk eder” (Casiye, 24), “Kıyamet vaki olmayacak” (Sebe, 3), “İlk halimize geri çevrilecek değiliz” (Naziat, 10-12) “Biz azab edilecek değiliz” (Şuara, 137) diye bazıları kesin, bazıları da, “Biz kıyamet saati nedir bilmeyiz, biz sadece bir zan içindeyiz, yakinen bilip inanmıyoruz” (Casiye, 22); “Biz ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, biz tekrar mı diriltilecekmişiz?!” (Mü’minûn, 82; Sâffât, 16; Vakıa, 47)</span><br /><span style="color: #000000;"> Mekkeli müşrikler ile ortak noktaları bulunuyor diye her ayeti de kendilerine yontmasın ate arkadaşlar, bu ne kibir yahu ????</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu ayet Mekkeli müşriklerden bahseder. O zamanki muhataplar müşriklerdir. Benzer zihniyetin devamına ateizm veya oryantalizm denebilir mi, bence evet! Ama küçük farklılıklar vardır. Mesela o dönem ki müşrikler putlara tapardı, günümüz ateistleri de kendilerine idol ( Putlar) bulmuşlardır. Farkında değillerdir ama belli insan veya fikirlere toz kondurmaz, hatasız hatta tanrı/peygamber ilan ederler. Örneğin ateist Lawrence Krauss, cinsi sapık Jeffrey Epstein için “peygamber” sıfatını kullanır. Komünist ( Ateist sosyalist rejim) ideolojide parti liderleri putlaştırılır. Konuya verilecek bol örnek vardır, uzamasın, konuya dönersek;</span><br /><span style="color: #000000;"> Mesela 20 ayette de melekleri kız hatta putlara bile kız isimleri verildiği ( aynı sure, 19. ayet ) bahsedilir. Erkek çocuklar kendilerine, hakir gördükleri kızları (Nahl,58-59; Zuhruf,17-19) melek veya put vasıtası ile tanrıya izafe ederler.</span><br /><span style="color: #000000;"> Not, Sitemizin amacı adlı sayfada, “Mekkeli müşriklerde; deist, komünist ve oryantalist izler!” adlı minik bir dipnotta da benzer içerik vardır, selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Iyide allah Kur’anda ” bu apaçik kitaptır diyor ve biz kıyamete kadar sürecek kitaptan bahsediyoruz ve apaçık şekilde ” AHİRETE İNANMAYANLAR ( ateistler , budistler , hindular , afrika ve amerikan yerlileri vb.) MELEKLERE DİŞİ İSMİNİ TAKIYORLAR ” Der</span><br /><span style="color: #000000;"> Iyide budistlerde hindularda ve amerikan ve afrika kabileleride ahirete inanmazlar ama onlar meleklere dişi ismini takmiyorlar zaten onlar meleklerede inanmaz ? Insan inanmadiğı şeye nasıl dişi sıfatını taksın?? Ve ayrica bu ayet müşriklere hitap ediyorsa neden ayette müşrikler demezde daha genel tanım olan ” ahirete inanmayanlar ” der ????</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Kur’an yine açık kitap ama okumasını bilene! Kur’an hangi konudan bahsediyorsa o konudaki tüm ayetleri bir araya toplayıp sonuca gitmelidir. Kur’an’ın indiği dönemde muhatap alınan kesim müşriklerdir. Zamanla Hırisityan ve Yahudiler… de muhatap kabul edilmiş ama ana tema ve mücadele daima müşriklerle olmuş! ( İsa tasvirli putları düşününce aslında müşriklerle Hırisityanların farkı var mı ayrı konu!) Ahirete inanmayanlar hitabından kasıt, Kur’an geneline bakınca zaten müşriklerdir, mesele, Kur’ana bakışımızın yanlış olmasında! Kur’an yorumlanacak, açıklanacaksa bunun kuralları vardır ve ilklerinden biri de aynı konudaki ayetlerin bir arada yorumlanması konusudur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ahirete inanmayanların “meleklere dişi ismi takma”sından kasıt nedir? Allah’a olan imanda zaafiyet olması, kendi ego, kişilik veya ideoloji-dinlerini önceleyip, inandıklarını iddia ettikleri yaratıcıya tazim, görevlerinde kaypak olma, lakayt davranmaktır. Bu açıdan bakınca, Hıristiyanlarda Allah’a dişi melek izafe ederek ahirete gereği gibi inanmıyorlar diyebiliriz, Yahudiler de zaten ahiret inancı çok muğlak hatta tevratta yok gibidir, onlarda dişi melek inancı vardır, mesela, Hz.Süleyman’ın yaptırdığı Bet Hamikdaş‘ın kapısının anahtarının üzerinde, Ahit Sandığının üzerindeki Kerublardan – meleklerden – biri olan, soldaki dişi Kerub’un resmi kazılıdır. Ayrıca Budizmde ahiret inancına karşılık gelecek bir çok inanış vardır. İlk dönem hinduizmde de ahiret inancı vardı, sonradan tenasüh inancına evrildi. Amerikan kızılderilileri ise Vakui adını verdikleri cennete inanırlar…!</span><br /><span style="color: #000000;"> Asıl meseleyi ıskalamamak lazım. ‘Gerçek’ , hakiki ahirete inanıyorlar mı? İçeriği ve özellikleri hak olan ahiret inancı hangisinde var, İslam hariç hiç birinde! Yoksa müşrikler de Allah’a inanıyor hem de Allah adı ile ama bu inançlarını Allah kabul etmiyor! Çünkü inancın içeriği sapkınca, yok hükmünde!</span><br /><span style="color: #000000;"> Bozuk inanç hemen hepsinde var ama hakiki inanç karşısında eriyen buz hükmündeler ve sonuçta her inan sisteminde yaradana, layık olmayan özellikler izafe ediliyor. Burada melek sadece bir örnek, asıl mesaj, kibir ile hareket edip, menfaat ve büyüklüğü kendine izafe ederler inandığı iddia edilen yaratıcı için samimi duruşların, eylemlerin gösterilmemesi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Özetle, burada asıl üzerinde durulması gereken, ‘meleklere dişi isim verilmesi’ konusudur. Buradaki eylemin altında yatan mantık, insanların değerli gördükleri şeyleri kendileri için ayırırken, inandıklarını iddia ettikleri ama aslında ‘gerçek anlamı ile inanmadıkları’ hatta, kabul etmediklerini ileri sürdükleri ama zor anlarında kendisine yöneldikleri yaratıcı söz konusu olduğunda O’na gereken hürmet, saygı ve tazimin yapılmaması, ertelenmesi veya önemsenmemesidir. Gerçek anlamı ile inanılmayan veya reddedildiği iddia edilse de zihnin derinlerinde var olana, gerekli değerin verilmemesidir asıl mesele! Örnekler değişebilir, zihniyet daimi, devamlıdır, ne yazık ki!</span><br /><span style="color: #000000;"> Selametle</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an kiyamete kadar sürecek kitap değilmiydi ? Hem ayet genel bir tanım yapar ve ayetin apaçik olduğunu söyler yani ahirete inanmayanlar diyerek genel bir tanım yapar . Peki Kur’anin yazari geleceği bilmiyormuydu? Felsefeyi bilmiyormuydu? Bana aciklama olarak müşriklere istinaden indirilmiştir o Ayet dediniz .hz muhammedin etrafinda müşrikler vardı ve hz muhammedde onlara istinaden bu ayeti yazdı görüşü benim kafama daha iyi yatiyor . Yani siz ne kadar kıvırtmaya çalışsanizda kusura bakmayın burda apaçik bir hata ve çelişki var ve bu ayetteki çelişkide ateist olmak için yeterli bir sebep.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Ayetin indiği döneme önce hitap etmesi gayet doğal. 1400 sene sonrasını değil Hitabın ‘önce’ örnek olacak nesli yetiştirmesi kadar normal bir şey yoktur.</span><br /><span style="color: #000000;"> Peki ayetin günümüze bakan yönü nedir?</span><br /><span style="color: #000000;"> “Günümüzün müşrik ve dişi meleklerini bulmak” yeterlidir ki bunları da, bizzat senin verdiğin örnekler üzerinden cevapladım. Unutmayalım ki “ruhuna uygun yapılmayan hiçbir ibadet ya eylemi” Allah asla kabul etmez. Mesela, Kur’an namaza büyük önem verir ama Maun suresinde ( 4. Ayet) ruhuna uygun olmayan namaz kılanlar için, ‘ yazıklar olsun O namaz kılana’ denilmektedir. Ahiret inancı için de aynı durum söz konusudur! Hristiyan, Yahudi, Budist, hinduist veya Amerikan yerlileri… fark etmez. Ruhuna aslına uygun olmayan inanç; yok hükmündedir ve bu inanç sahipleri mutlaka Allah’a hak etmediği sıfatları da yakıştırmışlardır; Melek örneği sadece bir misaldir, örneğin güncel versiyonu ise değişebilir!</span><br /><span style="color: #000000;"> Kısaca ortada çelişki asla yok!</span><br /><span style="color: #000000;"> Ateizme ve onların çelişkilerine tutarlı örnek varken, “göğe merdiven de dayasak, insanları inandırma konusunda ısrar da etsek” ( Nahl, 82; Yunus, 99) karar kulun vicdanı ile yaradan arasındadır.</span><br /><span style="color: #000000;"> Yoksa bize düşen ” sadece tebliğ ” ( Enam, 35) etmektir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Selametle.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ben Kur’ani iki kapak arasi 60-70 kez okumuşumdur belki . Ama ben Kur’anda hikmetli , mucizeli şeyler bulmak istiyorum. Yani Kur’andaki hikmetleri bulmak , keşfetmek istiyorum. Bunun için napiyim?</span><br /><span style="color: #000000;"> CEVABEN</span><br /><span style="color: #000000;"> Yaşa!</span><br /><span style="color: #000000;"> O zaman hem hayatın hem ruhun anlam bulacak! Geleceğie de umutla bakacaksın ve seni dünyada yenebilecek, zorlayacak, baş eğdirecek şeylerin epey az olduğunu göreceksin!</span><br /><span style="color: #000000;"> Not, Kur’an dışındaki TÜM fikirlerin hatta bilimsel olanları dahil 50-100 yıl civarında eskidiğine şahit oluyoruz! Kur’an hala dünyaya umut saçıyor!</span><br /><span style="color: #000000;"> 1440 sene önce çöl ortasında okuması olmayan birisinin insanlara tebliğ ettiği kitapta güncel birçok bilimsel gerçekler var: Eşya nakli ( canlı nakli değil!) gibi geleceğe dönük ufuk açıcı olanları dahil!</span><br /><span style="color: #000000;"> Bilim ve insan tecrübesi ilerledikçe Kur’an’a yaklaşıyor ( İslami emirler ve hümanizm adlı yazımız)</span><br /><span style="color: #000000;"> Bu kadar çok saldırılan ( Mekke’li müşriklerden günümüz yaşayan ateist ve oryantalistlerine dek ) bir kitap hala dimdik ayakta ve insanlığın tek umudu ve kafirin de tek korkusu …</span><br /><span style="color: #000000;"> Bence arama değil yaşama zamanı geldi.</span><br /><span style="color: #000000;"> Kal sağlıcakla. selam ve dua ile.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13593" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/34134565465376576566565.jpg" alt="" width="120" height="120" /></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html">Kur’an’daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kurandaki-celiskili-ayetler-ithamina-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müşkilü&#8217;l-Kur&#8217;an ve Müşkilü&#8217;l-Kur&#8217;an ile ilgili 4 Kitap Özeti</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 May 2022 11:03:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Dr Sabri Demirci]]></category>
		<category><![CDATA[Flamur Kasami]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da çelişkili ayetler meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da çelişkili gibi görünen ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilü'l-Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilü'l-Kur'an nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilu'l-Kur'an'ı Yeniden Değerlendirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. M. Halil Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=12566</guid>

					<description><![CDATA[<p>Benzer içerikli yazılara, ‘Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur.’; ‘Teşbih, mecaz’, ‘Kur’an’daki bilimsel ayetlere itirazlara cevaplar&#8217; adlı yazımızdan ulaşılabilir. Ayetler arasında “ilk bakışta çelişki gibi görünen” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 17) “aralarında ihtilaf olduğu zannedilen” (Murat Dinler, Müşkilü’l-Kur’an, FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, 11 (2018) Bahar, s. 326) hususları inceleyen ilme ‘Müşkilu’l-Kur&#8217;an’ [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html">Müşkilü’l-Kur’an ve Müşkilü’l-Kur’an ile ilgili 4 Kitap Özeti</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Benzer içerikli yazılara, ‘Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur.’; ‘Teşbih, mecaz’, ‘Kur’an’daki bilimsel ayetlere itirazlara cevaplar&#8217; adlı yazımızdan ulaşılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetler arasında “ilk bakışta çelişki gibi görünen” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 17) “aralarında ihtilaf olduğu zannedilen” (Murat Dinler, Müşkilü’l-Kur’an, FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, 11 (2018) Bahar, s. 326) hususları inceleyen ilme ‘Müşkilu’l-Kur&#8217;an’ denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbn Kuteybe’ye göre “müteşabih” ile “müşkil” terimleri eşanlamlıdır. (Kuteybe, Te’vîlü müşkili’l-Kur’an, s. 119-120) Zaten “Müteşabih konudaki ihtilaf da, özle alakalı bir ihtilaf olmayıp, ‘şekli’dir/görüntüdedir.” (Enver Apa, Müteşabih Ayetler&#8221; Kavramı Hakkında Tarihi ve Semantik Bir İnceleme, AüİFD Cilt XLIII (2002) Sayı 2, s. 166) Müteşabih konusunu hem ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ başlıklı yazımızdaki ‘Ama yabancı  kelimeler var Kur’an&#8217;da.’ ile ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızdaki ‘Kur’an açık bir kitap&#8221;, &#8220;Anlaşılsın diye&#8221; indirilmedi mi?’ şeklinde başlayan sorularda hem de ‘Teşbih, mecaz’ adlı yazımızda ele alıp inceledik.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evet, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, Kur&#8217;an&#8217;da var olduğu ‘sanılan’ çelişkiler demektir. (M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 16)  Kur&#8217;an&#8217;da problem olarak ileri sürülen durumların her biri ‘görüntüsel’ ‘işkal’ olmaktan öteye geçmemektedir. (Çiçek, s. 54) Kur’an&#8217;a düşmanlık besleyenler, “sanal” uyuşmazlık ve ihtilafları yüzde yüz hakikatmiş gibi gösterirler. (Çiçek, s. 26-28) Çelişki bulundu zannedilen ayetlerde, yeterli bilgiye sahip olunduğunda hakiki anlamda bir ihtilafın söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır. (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 119) Gerçekte ihtilaf olmasa bile, bir kimsenin Kur&#8217;an&#8217;ın anlatım tarzını bilmemekten ya da ayetler arasındaki bağları ortaya çıkaramamaktan yani Allah&#8217;ın kitabındaki metoda hakim olamamaktan bu tür meseleler ortaya çıkabilmektedir. Halbuki Kur&#8217;an&#8217;ın baştan sonuna kadar ifade ve üslubunda tam bir tutarlılık, bütünlük, uyum ve eşitlik bir güzellik vardır. (Kasami, s. 26)  Kur&#8217;an semasının yıldızları olan ayetler, gökte düzensiz görünen yıldızların hali gibidir. Üstünkörü bakan, bilgisiz biri onların dağınık zanneder, onların aralarındaki ilişkileri bilen bir astronomi uzmanı ise, nasıl dakik bir saat gibi işleyen bir düzenle yürüyüp kainattaki ahengi ve dengeyi sağladıklarını bilir. (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi,  s. 12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Arapça bilmeyenlerden İslam’a girenlerin çoğalması, insanların kültür ve coğrafya farklılıklarının farklı anlayışlara sebep olması, İslam’a düşman olanların ortaya attıkları şüphelerden” dolayı bu ilim dalı ortaya çıkmıştır. (Murat Dinler, s. 326) Çelişki ve tutarsızlık iddiaları, ayetlerin Kur&#8217;an&#8217;i bağlamını anlamamaktan, dilin ifade biçimlerini, hakikat, mecaz, kinayeyi anlayamamaktan, fiillerin farklı bağlantılarını düşünememekten, aynı anlamla ilgili karşılıklı ayetleri iyice incelememekten ileri gelmektedir. (M. Halil Çiçek, s. 53; Murat Dinler, s. 327-336 Demirci, s. 49) Kur&#8217;an&#8217;da ihtilaf varmış gibi sanılan ayetler bazen kelimenin mecazi ve gerçek manalarının ayrımının yapılamamasından da kaynaklanır. Mesela, Hac, 2. ayette, sarhoş kelimesinin iki anlamda kullanıldığı anlaşılmaktadır. (Kasami, s. 51) Bir konunun farklı açılardan ele alınması da ihtilaf zannedilmektedir. &#8220;Kalpler ancak Allah&#8217;ı anmakla huzur bulur.&#8221; (Rad, 28) &#8220;Allah anıldığı zaman yürekler ürperir.&#8221;  (Enfal, 2) Ayetlerin, her zaman korku ile ümit arasında bulunması gereken kalp halini ifade ettiği görülmektedir. (Zümer, 23) Lafzın aynı olması manaların farklı olması da diğer bir ihtilaf zannedilen konudur. Mesela Kur’an’da ‘Hüda’ kelimesinin farklı manalarda kullanıldığını görmek mümkündür. (Fussilet, 17; Rad 7; Örnekler için; Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, III/615-616) Konu için, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımıza da bakılabilir. Zahiri mana ile asıl kastedilen mana farklılığı anlamayan da çelişki var zanneder. Arap dilinde ifade, anlatım biçimleri yeterince bilinmezse bu gibi ayetlere yanlış anlamlar verilebilir. &#8216;Yalancılar kahrolsun&#8217; (Zariyat, 10) Gerçekte ifade ettikleri anlamların meydana gelmesi kast edilmemiştir. Burada onların bu yaptıklarının çirkinliğini ifade etmektedir. (Kasami, s. 55) Yine fiillerin kullanım cihetleri yönünden ortaya çıkan durum da ihtilaf zannedilebilmektedir: &#8220;Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü.&#8221; (Enfal, 17) &#8220;Öldürme işini ashaba, tesir ve yaratma yönünden Allah&#8217;a izafe edildiği görülmektedir.&#8221; (Kasami, s. 48) Bu konu, ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızdaki ‘melekler bizzat fiili olarak da savaşlara katılmışlar mıdır?’ şeklindeki soruya verilen cevapta da ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an insan ürünü olan eserlerin tamamından farklı bir formülasyonla şekillenmiştir. Bu durum kimilerini olumlu kimilerini de olumsuz yönde etkilemektedir. Kur&#8217;an itikadi, ahlaki, sosyal alanlarda insanlığı yeniden yapılandırma amacıyla indirilmiştir. Kur&#8217;an çok çeşitli konulara birçok olaya değişik üsluplarla atıfta bulunmuştur. (Çiçek, s. 23-25) Kur&#8217;an farklı insani seviyeleri dikkate alarak bazen akla, bazen kalbe, bazen de duyguya hitap etmiştir. (Çiçek, s. 26-28)  Kur&#8217;an&#8217;ın ele aldığı konuların zengin ve enginliği, farklı alanların seçilmesi, değişik kesimlere hitap edilmesi ve değişik mesajların ulaştırılma çabası, Kur’an&#8217;ın çok kısa veciz ve muhtasar/kısa bir üslup seçmesini kaçınılmaz kılmıştır.  (M. Halil Çiçek, s. 118)  Kur&#8217;an, belagatin en can alıcı noktası olan icazdan hiç taviz vermemiştir. İcaz, az ve öz mesaj vermektir. Bazen aynı kişilerle ilgili farklı zamanlarda meydana gelen farklı durumları, zamanla hiç kayıtlamadan anlatır. (M. Halil Çiçek, s. 63) Kur&#8217;an, Arap kelamında kullanılan tekrar, mecaz, teşbih gibi üslupları çok büyük bir maharetle kullanmıştır. (M. Halil Çiçek, s. 62) Kur&#8217;an ve sünnette, hakikat ve mecaz mevcuttur. Bunlar Arapça dilinin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 42) Kur&#8217;an, bilmeyenlere açıklama ve beyan görevini başta peygamberler olmak üzere ehil kişilere vermiştir. (Candan, s. 33) Hikmet ve derin düşünme ile ilgili olan ayetleri anlayabilmek için Arapça bilgisi, akıl ve ilim yanında tefekkür de gereklidir. (Candan, s. 38) Müteşabih ayetler üzerinde düşünme yasağı konulmamıştır. Ancak bu konuda sapmalara düşülmemesi tavsiye edilmiştir. (Candan, s. 39) Kur&#8217;an&#8217;da müteşabih ayetlerin bulunması insanların ilim ve kültür seviyeleri ile ilgilidir. Kur&#8217;an&#8217;ın tefekkürü emretmesi, müteşabih ayetlerin anlaşılması için itici bir güç oluşturmuş, insanlar taklitten uzaklaşmıştır. Müteşabih ayetler sayesinde İslami düşüncenin ufukları gelişmiş ve genişlemiştir. Müteşabi ayetleri anlamaya çalışanlar, diğer ilimlere de sarılmışlardır. (Candan, s. 30-32)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında, “Müşkil alanında yazılan eserler dikkatle incelendiğinde, kişinin Kur’an&#8217;ın yüceliği, güzelliği ve icazı karşısında güveni artmaktadır.” (M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 96)</span></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">-Kitap Özetleri-</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı ayetler var ki yeterli bilgiye sahip olmayanlar bu ayetleri birbiriyle çelişiyormuş gibi görebilmektedir. İslam âlimleri, &#8216;Müşkilül Kur&#8217;an&#8217; ilmiyle bu durumun çözüme kavuşturulabileceğini ortaya koymuşlardır. (s. 13-14) <strong>Hakikatte ihtilaf olmasa bile, bir kimsenin Kur&#8217;an&#8217;ın anlatım tarzını bilmemekten ya da ayetler arasındaki bağları ortaya çıkaramamaktan yani kısaca,</strong> <strong>Allah&#8217;ın kitabındaki metoda hakim olamamaktan dolayı bu mesele ortaya çıkabilmektedir.</strong> Kur&#8217;an&#8217;ın baştan sonuna kadar ifade ve üslubunda tam bir tutarlılık, bütünlük, uyum ve eşitlik bir güzellik vardır. (s. 26) Gerek Peygamberimiz zamanında yaşayan toplumlar gerekse şimdiki toplumlarda Kur&#8217;an&#8217;ın hedefi aynı ve değişmezdir. (s. 28) &#8220;<strong>Onun tevilini ancak Allah bilir ve ilimde yüksek payeye erişenler bilir.</strong><strong>&#8221; </strong>(Ali İmran, 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Biz müşriklerden değildik demekten başka bir özür bulamayacaklar.&#8221; (En’am, 23) &#8220;Allah&#8217;tan hiçbir sözü gizlemezler.&#8221; (Nisa, 42) Kıyamet gününde Müşrikler, Allah&#8217;ın Müslümanların günahlarının büyüklüğüne bakmaksızın mağfiret ettiğini, şirki affetmediğini görünce günahlarını büyük görmemeleri sebebiyle mağfiretlerini umarak, &#8220;Ey Rabbimiz, yemin ederiz biz müşriklerden değiliz.&#8221; derler. Bunun üzerine Allahu Teala ağızlarını mühürler, el ve ayakları yaptıklarını anlatmaya başlar. (s. 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sura üflendiği zaman birbirlerini de arayıp sormazlar.&#8221; (Müminun, 101) &#8220;Birbirlerine dönüp soruşurlar.&#8221; (Tur, 25) <strong>Birinci kez Sûr&#8217;a üfürülünce göklerde ve yerde ne varsa Allah&#8217;ın dilediğinden başka her şey düşüp ölür, o gün de aralarında nesep farkı olmaz, ondan sorulmazlar. Sonra ikinci sûr üfürülünce, hemen ayağa kalkıp bekleyeceklerdir. İşte bu durumda olanlardan bir kısmı diğerlerine yönelip soru sormaya başlarlar. </strong>(s. 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Abbas, &#8220;Allah yeri, gökten iki gün önce yarattı. Sonra göğe yöneldi, başka iki günde de onu yedi kat olarak yarattı. Sonra diğer iki günde yeryüzünü düzenledi.&#8221; (Suyuti, el -İtkân, II/725) demektedir. (s. 40) Allah haberdar ‘idi.’ Bu ayetler sanki Allah Eskiden &#8216;şöyle idi.&#8217; (s. 41) manası vermektedir. &#8216;Kâne&#8217; fiili ‘devamlılık’ (Suyuti, el- İtkân, II/726-728) bildirir. (s. 42)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an bazen tek bir şeyi farklı asıllara bağlar ve onu çeşitli şekillerde tanımlar. Mesela insanların yaratılışı topraktan, balçıktan, çamurdan, bir damla sudan.(s. 44) Kur&#8217;an&#8217;da ihtilafın, farklılığın görülmesi onlar sorguya çekilecekler. (s. 45 ) Rahman Suresi 39. ayet: &#8220;O gün insana da cin&#8217;e de günahı sorulmaz. Kıyamet gününde kafirlerin ağızlarının mühürlenip, diğer organlarının (elleri, ayakları) konuşacağına dair ayet bu durumu açıklamaktadır.(s. 46)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Fiillerin kullanım cihetleri yönünden ortaya çıkan ihtilaf: &#8220;Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü.&#8221; Enfal suresi 17. ayet: &#8220;Öldürme işini ashaba, tesir ve yaratma yönünden Allah&#8217;a izafe edildiği görülür.&#8221; (s. 48)</strong> Ebu Ubeyde Mamer b. Müsemma, &#8216;Mecazül Kur&#8217;an&#8217; adlı eserinin mukaddimesinde, Kur&#8217;an&#8217;da 38 çeşit mecazi kullanma durumları olduğunu belirtmiştir. <strong>İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğu Kur&#8217;an&#8217;da mecazın varlığını kabul ederler.</strong> (s. 50 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da ihtilaf varmış gibi sanılan ayetler bazen kelimenin mecazi ve hakiki manalarının ayrımının yapılamamasından kaynaklanır. Hac, 2. ayetinde, sarhoş kelimesinin iki anlamda kullanıldığı anlaşılır. (s. 51)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir konunun farklı açılardan ele alınması: &#8220;Kalpler ancak Allah&#8217;ı anmakla huzur bulur.&#8221; (Rad, 28) &#8220;Allah anıldığı zaman yürekler ürperir.&#8221;  (Enfal, 2) Her zaman korku ile ümit arasında bulunması gereken kalp halini ifade ettiği görülmektedir. (Zümer, 23)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Lafzın aynı olması manaların farklı olması: Hüda kelimesinin farklı manalarda kullanıldığını görmek mümkündür. (Fussilet 17 , Rad 7)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Zahiri mana ile asıl kastedilen mana farklılığı: Arap dilinde ifade, anlatım biçimleri yeterince bilinmezse bu gibi ayetlere yanlış anlamlar verilebilir. &#8216;Yalancılar kahrolsun&#8217; (Zariyat, 10) Gerçekte ifade ettikleri anlamların  meydana gelmesi kast edilmemiştir. Onların bu yaptıklarının çirkinliğini ifade etmektedir. (s. 55)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kıraat farklılıkları: <strong>Müsteşrikler şüpheli olan ne ise, naklediyorlar. Çünkü bu metot onların menfaatine daha uygun görülmektedir.</strong> Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in kıraatında çok az farklı tarz vardır. Bunlar da zaten anlam bakımından bir ihtilaf ve tenakuz oluşturmamakta, aksine müfessirin önüne geniş bir yorum alanı açmaktadır. Din gününün sahibi, din günün hükümdarı gibi. (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir usulü, s. 95,102) (s. 56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da ihtilaf ve çelişki bulunduğu yönündeki iddialar, Batıda ilk olarak Abdülmesih b. İshak el Kindiye nispet edilen Risale adlı eserde görülmektedir. (s. 68) </strong>İbni Kesir (1301- 1373) yılları arasında Şam beldesinde yaşamıştır.(s. 73) Eşari-Şafii mezhebine mensuptu. <strong>İbni Teymiye&#8217;nin en mühim talebelerinden olan İbni Kesir</strong>, sufilerden de saygıyla bahsetmiş, ancak tarikatları reddetmiştir. Şiilliğe karşı sert bir üslup kullanmış ve <strong>eserlerinde israiliyata yer vermemiştir</strong>. (s. 93 -94) <strong>Taberi&#8217;nin tefsirinde zayıf rivayetlere rastlanırken, İbni Kesir&#8217;in tefsirinde ise bu tür rivayetlere yer vermemiştir</strong>. (s. 111) <strong>Kur&#8217;an çoğu zaman kendi kendini tefsir eder. </strong>(s. 112 ) İbni Kesir tefsirinde nakille yetinmeyip cerh ve tadile de büyük önem vermiştir. (s. 113 ) Kimi rivayetlerin zayıf, Kimi rivayetlerin de sahih olduğuna işaret etmiştir. Allah, &#8220;Sonra onu açıklamak yine bize düşer.&#8221; (Kıyamet Suresi 19. ayet) buyurur. İmam Şafi, &#8220;Allah Resul&#8217;ünün hükmettiği her şey Kur&#8217;an&#8217;dan çıkardığı hükümlerden ibarettir.&#8221; demiştir. (Cerrahoğlu Tefsir Tarihi, s. 585) (s. 114 ) &#8220;Ey Resulüm! Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur&#8217;an&#8217;ı indirdik, belki düşünürler.&#8221; (Nahl Suresi 44. ayet) (s.115 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Çelişki bulundu zannedilen ayetlerde, yeterli bilgiye sahip olunduğunda hakiki anlamda bir ihtilafın söz konusu olmadığı ortaya çıkmaktadır. (s. 119)</strong> Kalplerin mühürlenmesi meselesi; kalplerin mühürlenme hadisesi &#8216;kendi iradesi doğrultusunda&#8217; gerçekleşen bir vakadır. (s. 123) Allah&#8217;ın ezelde bir şeyi bilmesi, onu yapması ve yaptırması demek değildir. (Elmalı, Hak Dini Kur&#8217;an dili, I/97) (s. 124 ) Allah dilediğini hidayete erdirir, peygamber erdiremez.  Kassas suresi 56. ayet: &#8220;Resulüm, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin.&#8221; Şura, 52: &#8221; Şüphesiz ki sen doğru bir yol göstermektesin.&#8221; (s. 127- 128 ) Hz. Peygamber hakkında kullanılan hidayet kelimesi doğru yola davet etmek, Allah&#8217;a izafe edilen hidayet kelimesi bizzat hak edeni doğru yola ulaştırmak anlamındadır. Kıyamet Suresi 23. ayet: &#8221; Yüzler vardır ki, rablerine bakacaklardır.&#8221; (s. 129) &#8220;Sen beni asla göremezsin&#8221; (A’raf suresi, 143) Gözler Onu her ne kadar ahirette görecekse de, dünyada ona erişemez. (s. 132) Kainatın yaratılışı; Göklerin mi, yerlerin mi önce yaratılması konusu. (s. 134) <strong>Gün kelimesi: İbni Abbas, Mücahid, Dahhak ve Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbar&#8217;a göre devir anlamındadır.</strong> Eyyam sözcüğünün yer aldığı ayetler, gök ve yerlerin yaratılmasından bahsedilmektedirler. 24 saatlik bir süre anlamına gelen gün, bu aşamada henüz söz konusu edilmemelidir. (s. 137) İnsanın yaratılışı: Yüce Allah bütün canlı ve cansız varlıkları yarattıktan sonra, ilk insanı yaratmıştır. (s. 140) Ana madde topraktır.(s. 142) Tevhid ve Nübüvvet konuları: <strong>Hz. Peygamber kendisinden önce gelen Peygamberlerin getirdiği esasları yıkıp yok etmemiştir.</strong> Allah meleklerden de elçiler seçer: Hac Suresi 75. ayet.(s. 146) Meleklerin elçiliği insanlara tebliğ etmek değil, sadece seçilmiş peygamberlere bu gerçekleri bildirmektir. (s. 146-147) Kıssalar: Hz Adem&#8217;in yaratılış kıssası. <strong>İbni Kesir, &#8220;Halifeden maksat sadece Hz Adem değildir. Çünkü yalnızca Adem kastedilmiş olsaydı, meleklerin yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek kimse mi yaratacaksın demeleri doğru olmazdı.</strong><strong>&#8220;</strong> (s. 152) Hz Musa&#8217;nın asası: &#8220;Hemen apaçık bir ejderha oluverdi&#8221; (A’raf 107; Şuara 32) (s. 157) &#8220;Hızla sürünen bir yılan&#8221;  (Taha, 20) (s. 158) Yılan haline geldiği anda küçük ve hızlı bir yılan oldu. Sonra büyük bir yılan haline gelecek şekilde gelişti. Buna göre &#8221;cân&#8217; kelimesi ile onun ilk hali &#8216;se&#8217;bân&#8217; kelimesi ile de onun ulaştığı son hal kastedilmiştir. (s. 159) Allah&#8217;ın Hz. Musa&#8217;ya yaptığı nidaların farklı şekillerde olması: Allahu Teala hepsini anlatmış, fakat her surede o seslenmenin bir kısmını nakletmiştir. (s. 162) İnsanların sorguya çekilip çekilmediği: A’raf 6. ayet: &#8220;Muhakkak sorguya çekeceğiz.&#8221; Kasas 78. ayet: &#8220;Günahkarlardan günahları sorulmaz.&#8221; (s. 164) İbni Abbas: Allahu Teala onlara, &#8216;şunu şunu yaptınız mı?&#8217; diye sormayacaktır. Zira O bunları onlardan daha iyi bilmektedir, o yüzden Allahu Teala, &#8220;İşte o gün insanlara da cine de günahı sorulmaz&#8221; buyurmuştur. Fakat ne için şunu şunu yaptınız diye soracaktır. (İbni Kesir, Tefsir, IV/468, 469) Kâfirlerin hesaba çekileceğinin delilidir. (s. 165) &#8220;Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın. Kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz&#8230;&#8221; <strong>İbni Kesir, görünüşte bir eşitlik meydana gelse bile, sevgide mutlaka bir eşitsizliğin olacağını belirtir</strong>. (s. 166) Seyit Kutup, &#8220;Kalbi duygular konusunda hiç hiçbir kimseden adil olması beklenemez, çok evliliğin bir emir olarak değil de ruhsat olarak anlaşılması gerektiğini söylemek gerekir.&#8221; der. (s. 167)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12567" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/9786055112363.jpg" alt="" width="151" height="238" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an semasının yıldızları olan ayetler, gökte intizamsız görünen yıldızların hali gibidir. Üstünkörü bakan, bilgisiz biri onların dağınık zanneder, onların aralarındaki münasebetleri bilen bir astronomi uzmanı ise, nasıl dakik bir saat gibi işleyen bir nizamla yürüyüp kainattaki ahengi ve dengeyi sağladıklarını bilir</strong>. (s. 12) <strong>Ayetler arasında “ilk bakışta çelişki gibi görünen” durumları inceleyen ilme Müşkilu’l-Kur&#8217;an denir.</strong> Kur&#8217;an ayetleri tek bir kaynaktan aynı gaye ve metodu gerçekleştirmek için gelmiştir. (s. 17) Ragıp el-İsfahani, Müteşabih ayetlerin üç kısımda ifade eder, Bilinmesi mümkün olmayan, kıyametin kopma, cennet, cehennem zamanı vb. ayetler. İkincisi, İnsanoğlu sebeplere yapışarak onun manasını bilebilir. Üçüncüsü, ilimden rüsuh sahibi kimseler bilebilir. (s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fussilet, 9-12; Naziat, 28-30; Hud, 7 ayetlerinin arasındaki işğal. (s. 27): Yaratmanın başlangıçta gökler ve yer beraberken, yerküre diğer cisimler arasında hepsinden önce yoğunlaşıp katılmamış, derken Allah&#8217;ın iradesi göğe yönelerek, orayı yedi sema haline düzenlemiş, daha sonra yerkürenin düzenlenmesini gerçekleştirmiştir. &#8216;Kane&#8217; yani o hep böyle olmuştur ve böyle olacaktır. Tam tersine burada ezeliyet murattır. (s. 28) Kur&#8217;an-ı Kerim hem mana bakımından hem ifade ve hem de hüküm bakımından bir bütünlük arz etmektedir. (s. 33) Nisa, 82; Fussilet, 41- 42; Zümer, 28. (s. 34 ) <strong>&#8220;Kur&#8217;an ilminin en büyük değeri ve zevki uyumlu çeşitlilik içinde müteşabih ayetleri muhkem olanlarla kıyaslayarak Kur&#8217;an ayetlerinden Allah&#8217;ın hükümlerini okuyup bulmaktır.&#8221; (Zemahşeri, el-Keşşaf, I/563)</strong> Kur&#8217;an bir ümmetin dilinden yazıldı. Üstelik kitapları olmayan, ümmi bir toplum içinde ortaya çıktı. (s. 48) <strong>Zerkeşi, &#8216;el Burhan fi Ulumi’lKur&#8217;an&#8217; isimli kitabında zahiri ihtilaf sebeplerini 5 maddede toplamıştır. (s. 49)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konunun çeşitli safhalarının olması: İnsanın yaratılışından, topraktan, balçıktan, nutfeden&#8230; yaratılma gibi. Konu ve yer Saffat, 24; Kasas, 78; Rahman, 39: Ahirette birçok duraklar ve mevkiler vardır. Daha önce sorgu yapılmıştır, sonra topluluğun ağzı mühürlenerek ellerin ve ayakların, onların yaptıklarını söylemesine sıra gelir. &#8216;Şunu yaptınız mı?&#8217; diye sorulmaz, Neden yaptınız? denir. (s.51 ) Nisa, 3; Nisa, 129: Birinci ayet hukukun uygulanması, ikinci ayet ise insan gücünü aşan kalbi meyille ilgilidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin iki ayrı yönünün bulunması:  Enfal 17. (s.52) Fiilleri Allah yaratır, Kullar kesbeder, yapar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hakikat veya mecaz: <strong>İslam alimlerinin çoğunluğu Kur&#8217;an&#8217;da mecazın varlığını kabul etmişlerdir</strong><strong>.</strong> (s. 53) Maide Suresi 33. ayet: &#8216;Allah ve resulüne Savaş açanlar&#8217; ayetinden amaç Allah&#8217;ın dostlarıyla savaşmak manasındadır. (s. 54) Ayetlerin iki çeşit tefsirinin olması demektir. (s.55 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rad suresi, 28; Enfal, 2: Kalplerin ürpermesi, hidayetten sapma korkusundandır. (s. 56 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zahiri anlamın kastedilmemesi. (s. 63): Haçlı Seferlerinin yorgunluğunu üzerinden atamayan İslam alemi, bir de barbar Moğolların istilasına uğramasıyla büyük bir darbe yemiştir. İlim ve maneviyat ilerlemeleri duracak hale gelmiştir. (s. 68) Mefatihul Gayb bir dirayet tefsiridir. (s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fahrettin Razi, kader anlayışından dolayı mutezilenin kafir olduğunun söylenemeyeceğini, Çünkü onların Allah&#8217;ı tenzih etmeye çalıştıklarını ifade eder. Yine ehli sünnetinde zaten küfre nispet edilmeyeceğini, Çünkü onlar da Allahu Teâla’ya tazim etmeye esas almışlardır. der. (s. 91-92)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an ve sünnete göre dalalet, İslamiyet&#8217;ten sapmak, ondan mahrum kalmak şeklinde tarif edilebilir. (s. 93) Razi, Allah&#8217;ın ezeli ilmiyle kulların yapacağı fiilleri önceden bildiğini söyler. &#8220;Kalplerinin üstüne perdeler koyduk.&#8221; (Enam, 25). (s. 104) <strong>Allah yarattığı şeyleri zahiri sebeplere bağlamıştır</strong>, ayet inatları yüzünden haset ve cehaletlerinin anlayış kabiliyetlerini dumura uğrattığını belirtmektedir. Bu sonucun sebebi, kafirlerin kendi davranışlarıdır. (s. 106-107) <strong>Doğru yolu bulmak veya doğru yoldan sapmak, insanların kendi iradede ve tercihlerine bağlıdır</strong><strong>.</strong> Allah bütün insanlara doğru ile yanlışı birbirinden ayıracak temyiz gücü vermiştir. (s. 110 ) <strong>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de yer alan hidayet kavramının bütünü fert ve cemiyet olarak insanların dünya ve ahiret mutluluğunun Allah&#8217;a ait olduğunu, Seküler</strong><strong> çözümlerin yaygın sürekli ve kapsamlı bir hidayet rotası çizemeyeceğini göstermektedir</strong><strong>. </strong>Fertlerin kendi irade ve tercihleri ile hidayet veya delalet yoluna yönelebilecekleri, yönelişlerine uygun olarak ilahi yardım veya yardımsızlığa konu teşkil edecekleri anlaşılmaktadır. (s. 115 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Göklerde de yerde de, gerçek ilah ancak Allah&#8217;tır.&#8221; (Enam, 3) Enam, 12: &#8220;De ki, göklerde ve yerde olan her şey kimin? De ki Allah&#8217;ındır.&#8221; buyurmuştur. <strong>Eğer Allah&#8217;ın kendisi de göklerde olan şeylerden birisi olmuş olsaydı, </strong><strong>kendi kendisinin mülkü olması gerekir ki bu imkansızdır.</strong> Şayet Cenabı Allah göklerde olsaydı sınırlı ve sonlu olurdu. (s. 120) &#8220;Biz ona şah damarından daha yakınız.&#8221; (Kaf, 16) Cenabı Hakk&#8217;ın bir mekanı ve bir cihetinin bulunmadığını gösterir. Bütün bunlar ayetin zahiri manaya hamletmenin mümkün olmadığını kesin olarak gösterir. Bu  ifade, Allah gökleri ve yeri idare etmektedir manasındadır. (s. 121) Bu gibi ayetler Allah&#8217;ın mutlak yüceliğini ifade eder. (s. 123) &#8220;Ölüm geldi mi, elçilerimiz canını alırlar.&#8221; (Enam, 61) &#8220;Allah canları alır.&#8221; (Zümer, 42) Ölüm zahiren ölüm meleği Azrail&#8217;e bırakılmıştır ve onun yardımcıları başka melekler vardır. Kulun eceli gelince Allah, ölüm meleğini onun ruhunu almasını emreder. (s.124-125) &#8220;Kim Allah&#8217;a ve peygamberini İsyan eder ve sınırlarını aşarsa, Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar.&#8221; (Nisa, 14) (s. 126) Nisa, 48: &#8220;Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki şeyleri dilediği kimseler için affeder.&#8221; (s. 127 ) Harici ve mutezile, büyük günah işleyen ebedi cehennemliktir tezini ileri sürer. (s. 128) Ehli sünnetin görüşü, cehennemde ebedi kalış Müşrikler ve kafirler içindir. (s. 129) Gökler mi önce yer mi önce yaratıldı?: Cenabı Hak, göğü yaratmadan önce yeri yaratmış, üçüncü olarak da yeryüzünü dayayıp döşemiştir. (s. 132) Gökler ve yer beraber iken, yerküre diğer gök cisimlerinin arasında ilk önce soğuyup yoğunlaşıp katılaşmış derken, Allah&#8217;ın iradesi göğe yönelerek orayı yedi sema halinde düzenlemiş, daha sonra yerkürenin düzenlenmesini gerçekleştirmiştir. İnsanın yaratılışıyla ilgili ayetler: Topraktan yaratılmasından bahseden ayetlerde, sudan yaratıldığından bahseden ayetler de vardır. (s. 136-137) Amaç, &#8216;sizin aslınızı topraktan yarattı&#8217; manasıdır. Hz Adem&#8217;in yaratılışı bellidir, bize gelince biz lütfeden meniden, nütfe ise, organların bir parçası demek olan gıdalardan yaratılmıştır. Hayvanların gıdası da bitkilerdir, bitkiler de topraktandır. (s. 138) İnsanın belli iki aslı vardır: Birisi su, diğeri topraktır. Toprak da ancak su sayesinde bitirir, oluşturur. (s. 139) Babası salsalden yaratılması sebebiyle, insan topraktan yaratılmıştır. (s. 140) Nutfe&#8217;nin aslı topraktan yani, çamurdandır. (s. 141) En basit element, bir tek elektronla bir protondan meydana gelen hidrojendir. Bilindiği gibi hidrojen suyun asli elementlerdendir. O halde bu kainatın aslı&#8217;nın su olmasında hayret edilecek bir taraf yoktur. (s. 142) Esasları olarak, Nuh&#8217;a emrettiğini, hem sana vahiy ettiğimizi, keza İbrahim&#8217;e, Musa&#8217;ya, İsa&#8217;ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı. Sizin her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik.&#8221; (Maide, 48) (s.143) <strong>Birinci durumla ilgili olan ayetler, dinin ibadet, ahlak, itikat ile ilgili olan konularıdır. İkinci durumla ilgili olan dinin fürû&#8217;u (detayı) ile ilgili olan hükümlere hamledilmiştir. Hepsinin tebliğ ettiği dinde &#8216;Tevhid, Haşir, nübüvvet ve ibadet&#8217; konusu bulunmaktadır</strong>. (s.144)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın her peygambere vahyettiği kitabın temel konuları da birdir. &#8220;Senden önce gönderdiğimiz her peygambere, benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin diye vahyettik.&#8221; (Enbiya Suresi, 25. ayet) <strong>Bir peygamber kendisinden sonra gelen diğer peygamberin getirdiği esasları yıkıp ortadan kaldırmamıştır, o günün şartlarına uygun açıklamalar getirmişlerdir. </strong>(s. 145) İbrahim Suresi 13. ayet: &#8216;O kâfirler, bizim dinimize dönersiniz.&#8217; Bu ifade kafirlerin söylediği bir sözdür. Aslında bununla peygambere tabi olanlar kastedilmiştir. (s. 146 ) &#8220;Ölümünden evvel, andolsun ona mutlaka iman edecek.&#8221; (Nisa, 159) (s.150) Ayetteki  &#8216;kable mevtihi&#8217; ifadesi, İsa&#8217;nın ölümünden önce manasındadır. (s.151 ) Ahir zamanda İsa&#8217;nın (a.s.) gökten inmesinden sonra kitap ehlinden iman etmemiş hiçbir kimse kalmayacak. Onun Allah&#8217;ın kulu ve Peygamberi olduğuna şehadet ederler. Bunlar da ahir zamanda Hz İsa&#8217;nın inmesi esnasındaki ehli kitaptır.(s.152 ) <strong>Kıssalar birçok yerde farklı bölümler, değişik sahneler, hatta aynı sahnenin değişip pozları şeklinde, sıbak-siyakla uyum halinde arz edilmektedir. </strong>(s. 153 ) Bakara suresi 30. ayet:  Sad, 71. ayet: Kıssanın detaylarının tamamlanması ve her yönünden ortaya çıkarılmasına yardımcıdır. (s. 154) Bakara, 30: Adem ve Havva&#8217;nın dünyaya gönderilmesi ile her iki netice de hasıl olmuştur. (s. 155 ) A’raf 189-190: Bu çocuk hakkında &#8216;ona şirk koşmaya başladılar&#8217; ifadesi, hoş karşılamama ve uzak görme üslubunda olmak üzere istifham manasında bir ifadedir. (s. 157) Burada Adem Havva&#8217;dan bahsedildiğini kabul etmediğimiz takdirde ise zaten bu şekilde izaha ihtiyaç yoktur.(s. 158) Meryem Suresi, 47: İbrahim&#8217;in (a.s.) babasına iman ederse onun için istiğfar edeceği vaadinde bulunduğuna, ama o iman etmeyince, onun için mağfiret talebinde bulunmayıp aksine babasından uzaklaştığına delalet etmektedir.(s. 161) Enbiya Suresi, 81. ayet; Sad suresi, 36 ayet: &#8220;O rüzgarın şiddetli esen rüzgar kuvvetinde olduğu ancak, Süleyman&#8217;ın emriyle hareket ettiği için hoş ve tatlı olduğu, bu sebeple de yumuşacık olduğu anlatılır.(s.162 -163) A’raf, 107: Asasını bir ejderha; Taha Suresi, 20: bir yılan. (s. 164) anlatılır. Cann kelimesi ile onun ilk hali, suban kelimesiyle de onun ulaştığı son hal kastedilmiştir. Kur&#8217;an kıssalarının bazı manzaralarında yapılan tekrarlar, manzaranın yepyeni başka bir müşahhas parçasını ortaya koymaktadır. Bu, Kur&#8217;an&#8217;ın kıssaları anlatmadaki önemli bir üslubudur. (s. 165)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Neml suresi, 7. ayet; Kasas suresi, 29. ayet hariçte meydana gelen (objektif) bir tespitte değişik olmadığı halde, onun benliğinde (subjektif) olan hissiyatı ve özlemleri çeşitlidir. Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim aynı kıssayı değişik üsluplarla tekrarlamak sayesinde bu boyutlara yer vermektedir. (s. 169) Kur&#8217;an çeşitli görüntüleri vermiş ancak muhatabı usandırmamak amacıyla onları bir araya toplamamış, değişik yerlere dağıtmıştır. (s. 170) Neml suresi, 8; Taha Suresi, 11-12: <strong>Allah bunların hepsini söylemiştir. Ama her surede bunlardan birini nakletmiştir</strong><strong>. Bunların her birinde uluhiyetin ayrı ayrı üç tavsifi vardır.</strong> (s. 171) Dağların un ufak, (Hakka, 14); Toz zerrecikleri halinde (Vakıa, 4- 6); Atılmış renkli yünler gibi (Karia, 4-5) (s. 173 ) Mearic, 8-9: dağların saçılmaları, Taha, 105: Rüzgârların o dağları yeryüzünden kaldırıp havadaki tozlar gibi uçurmasıdır. (Kehf, 47) Dağlar kıyamet kopması esnasında bahsedilen bütün bu hallerde bulunacaklardır. (s. 174) Maide, 109; Nisa, 41: Senin onlar hakkında bildiğin, bizim onlar hakkında ilmimizden daha geçerli ve tamdır demek istemişlerdir. (s.178-179 ) A’raf Suresi, 6; Kasas suresi, 78; Rahman Suresi, 39: Onlara soru sorulmayacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak onların bütün amellerini bilir. Hiç kimse fiilinden sorulmaz. Allah o kimseye, onu niçin yaptığını sorar. Bu soru, bilgi edinmek için sorulmuş bir soru olmaz, bu tevbih (Azarlama) içindir. (s.180-181) Müminun Suresi, 101; Tur Suresi, 25; Yunus Suresi, 45: Sura ilk üfürüldüğünde başlarının derdine düştükleri için birbirini soruşturmaya fırsat bulamazlar. (s. 182) Tur, 25. ayeti ise, cennete girdiklerinde cennetliklerin halini anlatır. Onların birbirlerini azarlayıp &#8216;Sen beni şu vakit saptırdın&#8217; diyerek birbirlerinden uzaklaşma ve alakalarını kesme tanışması anlatılır. Sevgi tanışması değildir. (s. 183) Mürselat, 35-36; Enam, 23; Mürselat, 36: Bu kendisinden ücret ve delil ile kavuşamadıkları ve kendilerine mazeret beyan etme izni verilmediği bir gündür geçerli bir mazeretleri olmadığı gibi verebilecekleri doğru bir cevapları da yoktur. (s. 184) Hud Suresi, 105; Mürselat, 35-36: Ağızlarına mühür vurulur, elleri ayakları konuşur. (s. 186) Allah onlarla güzel bir söz konuşmaz. (s. 187) Cennettekilerin bilezikleri altın mı, gümüş mü? Cennetliklerin her birinin üzerinde üç çeşit bilezik bulunduğunu söylemişlerdir. Altın ( Kehf, 31), gümüşten (İnsan, 21), İnci&#8217;den (Hac, 23) (s. 188)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki kıraatlerin farklı oluşu, Müslümanlara bazı kolaylıklar sağladığı gibi, bir kısım ayetlerin manalarının anlaşılmasını ve bazılarından da farklı hükümler çıkarılmasını sağlamıştır. Farklı kıraatler, birbirini tutan ve kuvvetlendiren bir bütünlük göstermektedir. Değişen manalar birbirini desteklemektedir. (s. 196 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maide Suresi, 33: Muharebe, Allah&#8217;ın Nispet edildiği zaman mecaz olur. Murad, Allah&#8217;ın dostları ile muharebe etmektir. Allah&#8217;ın hükümlerine muhalefet eden, yeryüzünü bozmak için koşuşturanların cezası şeklinde anlaşılmalıdır. (s. 203 ) Maide Suresi, 64; Sad, 75; Yasin, 71: Arapça&#8217;da el kelimesi birçok manaya gelir. Organ, nimet, kuvvet, itina gösterme. (s. 205) Âlimlerin çoğu, yed kelimesinin kudret veya nimet manasına geldiğini söylemişlerdir. Yahudiler ayette nakledilen &#8216;Allah&#8217;ın eli bağlı&#8217; sözlerini Allah&#8217;ın cimri oluşundan kinaya yapmışlardır. (s. 206) A’raf suresi, 26; Zümer Suresi, 6; Hadid Suresi, 25: Bu ayeti kerimelerde geçen indirmek ifadesi yaratmak, meydana getirmek manasındadır. (s. 207) Fahruddin Razi, ayeti diğer ayetlerle izah etmeye çalışır yani ayeti ayet ve tefsir metoduna başvurur. Bilhassa mutezileye cevap verip onların görüşlerini çürütmeye önem verir. Kur&#8217;an-ı Kerim, Allah katında mana ve lafız bütünlüğü içerisinde vahyedilen bir kitap olduğundan ondan mana bütünlüğü şüphesizdir. (s. 212) Bazı ayet manalarının müteşabih göstermesi, insanların tekamülüne imkan vermek, diğer tA’raftan alimlerin derin kavrayış ve keskin nazarlarını çalıştırmak hedefine yöneliktir. Kur&#8217;an&#8217;ın her ayeti, kesin hatlarıyla herkes tarafından aynı şekilde anlaşılsaydı akli delilere ihtiyaç duyulmaz ve insan aklı dondurulmuş olurdu. Halbuki oradaki bazı kapalı veya çelişkili gibi görünen ayetler sebebiyle akli delillerden yardım isteyerek, insan aklı çalıştırılmış oluyor. (s. 213)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu çalışmayla hedefim, din muhaliflerinin en fazla itiraz ettikleri, varlığını ispat için çok uğraştıkları bir problemi, F. Razi&#8217;nin nasıl yaklaştığını, nasıl çözüm getirdiğini göstermektir. (s. 213) Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğunun ispatında, Müşkillü’l-Kur&#8217;an&#8217;ın önemi büyüktür. Çünkü bu suretle, onun ilmi her şeyi kuşatan zatın kelamı olduğu ortaya çıkar. Gelecek zamanlara da ters düşmemesi, harikulade bir özelliktir. (s. 214)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12568" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/indir637657.jpg" alt="" width="143" height="211" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dr. Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">..</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ashab, birçok ayet ve lafzın anlamını Hz peygamberden sormuşlardır. (s. 18 ) &#8220;Ey Rabb&#8217;imiz, unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme.&#8221; (Bakara, 286) <strong>Müteşabihin anlamını ilimde derinleşenlerden başka kimse bilmez</strong>. (s. 26) <strong>Kur&#8217;an&#8217;da müteşabih ayetlerin bulunması insanların ilim ve kültür seviyeleri ile ilgilidir.</strong> (s. 30) <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın tefekkürü emretmesi, müteşabih ayetlerin anlaşılması için itici bir güç oluşturmuştur, insanlar taklitten uzaklaşmış. (s. 31) Müteşabi ayetler sayesinde İslami düşüncenin ufukları gelişmiş ve genişlemiştir. Müteşabi ayetleri anlamaya çalışanlar diğer ilimlere sarılmışlardır</strong>. (s. 32 ) <strong>Kur&#8217;an, bilmeyenlere açıklama ve beyan görevini başta peygamberler olmak üzere ehil kişilere vermiştir.</strong> (s. 33) <strong>Hikmet ile ve derin düşünme ile ilgili olan ayetleri anlayabilmek için Arapça bilgisi, akıl ve ilim yanında tefekkür de gereklidir.</strong> (s. 38 ) <strong>Müteşabi ayetler üzerinde düşünme yasağı konulmamıştır. Ancak bu konuda sapmalara düşülmemesi tavsiye edilmiştir</strong>. (s. 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşkâlî problemi giderme yöntemleri: Arapçayı kullanmak, Ashab, Kur’an&#8217;ı anlamada ilk adım olarak Arapça ve cahiliye dönemi şiirinden yararlanırdı. (s. 41 ) <strong>Kur&#8217;an ve sünnette, hakikat ve mecaz mevcuttur. Bunlar Arapça dilinin özelliklerinden kaynaklanmaktadır</strong>. (s. 42)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nahl suresi, 64. Ayet: “İnsanların ihtilaf ettikleri konuları kendilerini açıklamak için sana kitabı indirdik.”</strong> Hamd kavramı, övgü, medh ve şükür kavramlarından daha kapsamlıdır. (s. 93) Cehennem günahkarların kapatılacakları bir zindan değildir. Aksine orası bir şifahanedir. Şirk hariç, cehennemde her türlü günah silinir. (s. 94 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rububiyet ve vahdaniyetini ifade eden lafız, çoğul değil tekil olarak gelmiştir. Allah varlıkları şereflendirmek ve onurlandırmak için ‘ben yerine biz’ kullanır. (s. 100) “Kur&#8217;an&#8217;ı Biz indirdik” (Hicr, 9) Kur&#8217;an&#8217;ın nüzulünde Cibril görevlendirilmiştir. (s. 101)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;ı bir bütünlük içinde ele aldığımızda, kalplerin neden mühürlendiğini görmemiz mümkün olacaktır</strong><strong>.</strong> (s. 102) Bakara, 9. Ayet: “Onlar, güya Allah&#8217;ı aldatırlar” Münafıkların peygamber aldatmaya çalışmaları, Allah&#8217;ı aldatmaya çalışmalarına eşit tutulmuştur. (s. 103)</span><br /><span style="color: #000000;"> Fetih Suresi, 10. Ayet: “Nitekim peygambere biat Allah&#8217;a biat kabul edilmiştir.” (s. 104)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakara Suresi, 28. Ayet: “Siz nasıl inkar ediyorsunuz. Siz ölüler idiniz, o sizi diriltti, sonra öldürülecek ve yine diriltecektir. Sonra da Ona döndürüleceksiniz.” (s. 106 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hz. Adem ve Hz. Havva&#8217;nın çıkarıldıkları yer, her türlü dünya nimetlerinin bulunduğu bir mevki olabilir</strong>. (<strong>M. Şa&#8217;râvî, Fetava,3/436</strong>)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Harut ile Marut, o iki melek herkese “biz ancak imtihan için gönderildik.”(s.122 ) <strong>Sihir, şer için değil, insanları ondan korumak ve zararını bildirmek için öğretilmişti</strong>. (s. 123 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;ın en önemli yöntemlerinden bir tanesi, ayet hangi konuyu işliyorsa, mezkur ayetin Allahu Teala&#8217;nın o konuya taalluk eden ismiyle bitmesidir. (</strong>s. 128)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali İmran Suresi, 83. Ayet: “Göklerde ve yerdekiler ister istemez O’na teslim oldukları halde inkarcılar, Allah&#8217;ın indirdiğinden başkasına mı arıyorlar?” (s. 162 ) <strong>İnkarcı istemediği halde kevni yasalara göre hayatını devam ettirmektedir</strong>. (s. 163)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali İmran, 90. Ayet: “İnandıktan sonra kafirliğe sapıp sonra ‘inkarcılıkta daha ileri gidenlerin’ tövbeleri asla kabul edilmeyecektir.” Kötü çığır açan, yaymış olduğu bir bidatin kötü etkisi sürdüğü müddetçe günah kazanmaya devam eder. (s. 164)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kadın, evlilik akdi esnasında kocasına başka bir kadınla evlenmemeyi şart koşma hakkına sahiptir. Bu durumda erkek ikinci bir kadın alamaz. (Yusuf  Kardavi, Melamihu&#8217;l Muctemei&#8217;l-İslamî, s. 356)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın İlim ve hikmet sahibi olduğunun geçmiş zaman fiili ile ifade edilmesi: Kur&#8217;an&#8217;da kâne (<strong>كاَنَ</strong>) fiili 5 anlamda (Öncesiz ve sonsuzluk, geçmiş zaman (Neml, 48), şu an (Ali İmran, 110), gelecek ve &#8216;Sâre&#8217; fiili (Sâd, 74)anlamında.) kullanılmıştır. Bunlardan biri de, ezel ve ebed (Öncesiz ve sonsuz)  bildirme anlamındadır.  Nisan Suresi, 103. Ayet: “Namaz müminlere, belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” (s. 183) İnsan suresi, 7. Ayet: “Adaklarını yerine getirirler ve şerri yaygın olacak bir günden korkarlar.” Burada &#8216;Kâne&#8217; fiili, İstikbali (Geleceği) ifade eder. (s. 184) Allah için kullanılan ‘Kâne’ fiili, Belirli bir zaman için değil, Ezel ve ebedi ifade anlamında kullanılmıştır. (Razi, Ebubekir, Enmuzec fi Esile ve Ecvibe min Geraibi Ayi&#8217;t-Tenzil, s.96-97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “Ben sizin kurbanınızı o. Aleyhisselam ömründe kadın, çocuk hatta hayvan bile dövmemiştir. (Müslim, Fedail ,79)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa, 34: Serkeşlik; ahlaksızlık etmek anlamına gelir. (Firüzâbâdî, Besâir, 5/56; İbn-i Manzur, Lisan, 14/43)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa suresi, 79. Ayet: “Size gelen her iyilik Allah&#8217;tandır, başınıza gelen her kötülük de kendinizden.” El ve diğer organlarımızın yaratıcısı Allah&#8217;tır, ancak onlara hayır ve şerde kullanmak insanın iradesine bırakılmıştır. Aklı yaratan Allah&#8217;tır, onu yönlendiren hayır ve şerde kullanan ise insandır. Tüm kainatı, insanın hepsini hareket ve fiillerini yaratan O’dur. (s. 190)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nisa Suresi, 41. Ayet: “ Ve hiçbir zaman kafirler için, Müminler aleyhine bir yol ve imkan verecek değildir.” Birçok yer ve zamanda kafirlerin Müslümanlara üstünlük ve galebe çalmaları söz konusu, halbuki: Müslümanların mağlubiyeti onların yaptıklarından dolayıdır. Müslümanlar, hal ve tavırlarıyla kafirlere imkan tanımışlar ve Allah&#8217;ın hoşlanmadığı amellerde bulunmuşlardır. (s. 195)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enam Suresi, 1. Ayet: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah&#8217;a mahsustur. Yine de Hakkı tanımayanlar, bunları rablerine denk tutuyorlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an&#8217;ın yöntemlerinden biri de, tanınıp sakınılması için kötülükleri önce zikretmesidir.</strong> İlk olarak kalp, kötü düşünce, vesveselerden arındırılacak  ve güzel amellerle bezenecektir. Tevhid kelimesi içinde aynısını söylememiz mümkündür. (s. 215 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enam Suresi, 38. Ayet: “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” Ayette geçen kitap Kur&#8217;an değil, levh-i Mahfuz&#8217;dur. (s. 216 ) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cennet denilen yer ve yaşadığımız şartlardan ayrı bir yerdedir. Elbiseler, yiyecekler, giyecekler hep farklıdır. (s. 223)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf suresi, 72. ayet: &#8220;Kıyamet gününde &#8216;biz bundan habersizdik&#8217; demeyiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki; &#8216;ben sizin rabbiniz değil miyim?&#8217; Onlar da &#8216;Evet, buna şahit olduk&#8217; dediler. İnsan iyi ve kötü ayırt edebilecek fıtratta yaratılmıştır. (s. 228) Allah kullarını tevhidi algılayacak ve O&#8217;na iman edecek kabiliyette yaratmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf Suresi, 188:  &#8216;Eğer ben gaybı bilseydim.&#8217; Hz Peygamberin gelecek ile ilgili konularda haber vermiyor. Verdikleri de Allah&#8217;ın bildirmesi ile gerçekleşiyordu. Cin suresi, 26 ve 27. ayetler: O razı olduğu elçiye gaybı gösterir.(s. 229 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A’raf suresi, 190. ayet: &#8220;Allah o ikisine güzel çocuk verince, <strong>Allah&#8217;a ortak koşmaya başladılar</strong>.&#8221; Kıssanın Hz Adem ve Havva&#8217;ya ait olduğunu söyleyen hadis israliyyattandır. <strong>İnsanların genel durumları ile ilgilidir ayet. Ayetin öncesinde bunu doğrulamaktadır</strong>. (s. 230)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enfal Suresi, 44. ayet:<strong> &#8220;Allah olacak, bir işi yerine getirmek için savaş alanında karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu.&#8221; Düşmanların az gösterilmesi, Müslümanlara  moral vermek amacıyla idi. Müslümanların az gösterilmesi ise, düşman hazırlık yapmasın amacına matuftur. Eğer Allah onları çok gösterseydi,  Müslümanlara karşı daha fazla hazırlık yaparak çıkacaklardı.</strong> (s. 234)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur&#8217;an peygamberimizin kınanması, Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğunun delilidir. Hz Peygamberin uydurması olsaydı, kendi kendini kınaması düşünülemezdi. </strong>(s. 236)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe Suresi, 5. ayet: &#8220;Haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve bütün Geçit başlarını tutun.&#8221; (s. 239) Antlaşma ile belirlenen yükümlülüklerini yerine getirmeyen saldırgan bir toplulukla ilgilidir. (Esed, Kur’an Mesajı, I/346)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe Suresi, 8. ayet: &#8220;Onların (inkarcıların) çoğu fasıktır. (s. 241) Onlardan azınlığın hidayete erişebileceğini göstermektedir. (s. 242 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevbe Suresi, 114. ayet: İbrahim&#8217;in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi. Babası Azer, iman edeceği sözünü vermişti, ancak sözünü yerine getirmedi. (s. 244)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunus Suresi, 94. ayet: &#8220;Ey <strong>Resulüm</strong>, eğer sana indirdiğimizden <strong>kuşkuda</strong> isen senden önce kitabı Tevrat&#8217;ı okuyanlara sor. &#8220;<strong>Kur&#8217;an&#8217;ın yöntemlerinden birisi, insanlara yapacağı hitabı Resulullah&#8217;ın şahsına yöneltmesidir. </strong>(s. 250)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hud Suresi, 6. ayet: &#8220;Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı Allah&#8217;a aittir.&#8221; Rızk yaratma, gönderme ve verme Allah&#8217;a aittir. Ancak rızkın adil bir biçimde dağıtılmasına insanlara bırakmıştır. <strong>Mutlu biri yaşam, ilahi prensiplerin uygulanmasına bağlanmıştır</strong>. (s. 252 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hud suresi, 78. ayet: &#8220;Lut, &#8216;Ey kavmim! İşte kızlarım, onlar sizin için temiz; Allah&#8217;tan başkasını da beni konuklarım arasında.&#8221;<strong> İçinde bulunduğu toplumun kızlarını kastetmiştir. Çünkü peygamberler bulundukları topluluğa manevi baba konumundadırlar. </strong>(s. 255)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nahl suresi, 1. ayet: &#8220;Allah&#8217;ın emri geldi. Artık onun acele gelmesini istemeyin.&#8221; Kıyamet kopmadı ama geldi deniyor. Allah için zaman söz konusu değildir. <strong>Kur&#8217;an&#8217;da istikbal (gelecek) anlamında mazi (geçmiş) sıgasının (kipinin) kullanılması, manayı pekiştirmek içindir. </strong>(s. 280)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik: Savaş esirleri konusu, dünyada süregelen savaş politikası ile ilgilidir. <strong>Günümüzde savaş esirlerini değişimine razı olmayan düşman bir ülkeyle savaşıyor olsak, bizim tek taraflı olarak esirleri serbest bırakmamız uygun olur mu?</strong><strong> </strong>(s. 285) Bir kişiyi çalışma kamplarına kapatmak, kölelikten daha iyi midir? (Mevdudi, Resâil Mesâil, II/225-226) Bedir eserlerinden Ebu Aziz esaret durumunu şöyle anlatır: &#8220;Beni teslim ettikleri Ensârînin ailesi sabah akşam sadece hurma ile yetinirken, bana yemek ikram ediyorlardı.&#8221; (Mevdudi, Resâil Mesâil, I/373) Peygamberimizin etrafında ilk etapta köle, Mazlum ve fakir insanlar çoğunluktaydı. (s. 286) &#8220;Kölelik, bütün tutsaklık ve sömürü -sosyal, ekonomik ve politik esaret- biçimlerini kapsar.&#8221; (Esed, Mesaj, III/1274) İnsanın, nefsini dünyaya aşırı bağlamaktan, arzulardan kurtarması da hürriyete kavuşma ve kavuşmama kapsamındadır. (s. 512) İnsanı cehennem azabından kurtarmaya yönelik her amel, esaretten kurtulma kapsamındadır. (Yazır, Hak Dini, 8/5843)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsra suresi, 44. ayet: &#8220;Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunan herkes O&#8217;nu tesbih eder. O&#8217;nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz onların tespihlerini anlamıyorsunuz.&#8221; Her varlığın tesbihi, kendi yaratılış biçimine göredir. (s. 295)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kehf suresi, 55. ayet, İsra suresi 94. Ayet: Her iki ayet, inkar nedenlerini ayrı açılardan ele almıştır. (s. 307 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taha suresi, 20. ayet: &#8220;O&#8217;nu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan oldu.&#8221; Yılanın sergilediği değişik durumları belirtmek içindir. (s. 317)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taha suresi, 27. ayet: &#8220;Dilimden şu bağı, zorluğu çöz.&#8221; (s. 318 ) Allah&#8217;ın, Hz Musa&#8217;nın dilinde bir kekemelik, sürçme ve pepeleme yaratmasının hiçbir nedeni yoktur. &#8216;Ukde&#8217;den kasıt, şive farklılığından doğan zorluktur.(s. 319 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taha suresi, 124. ayet: &#8220;Kim zikrim (kitabımdan) yüz çevirirse, ona sıkıntılı bir hayat olacak.&#8221; Sıkıntı ve ıstırapların yeri kalp ve ruhtur.(s. 322)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müminun suresi, 58-59. ayetler: &#8220;Rablerinin ayetlerine inanırlar, Rablerine ortak koşmazlar.&#8221; İlk ayette iman etmekle, ikinci ayette ortak koşmamakla nitelenmişlerdir. Şirk için önce mümin olmak gerekir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müminun suresi, 101. ayet: &#8220;Su&#8217;ra üfürüldüğü zaman artık aralarında akrabalık bağları yoktur, birbirlerini arayıp da sormazlar.&#8221;; Saffat suresi, 50. ayet: &#8220;İşte o zaman birbirlerine dönerek soracaklar.&#8221; İlk ayet sure üfürüleceği zamandan, ikinci ayette ise, cennetliklerden bahsetmektedir. (s. 334 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nur suresi, 33. ayet: &#8220;Dünya hayatının geçici varlığını kazanacaksınız diye sakın namuslu kalmayı dileyen genç kızları fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa bilinmelidir ki, zorlamalarından sonra Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.&#8221; (s. 340 ) Ayet devam etmekte olan çirkin bir eylemi ortadan kaldırıp yasaklamayı hedeflemiştir. Siz onları zorluyorsunuz, vazgeçin.(s. 341 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şura suresi, 12. ayet: &#8220;Musa şöyle dedi, Rabbim, doğrusu beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.&#8221; (s. 343) Korku, Hz Musa&#8217;nın şahsına gelecek bir zarardan dolayı değildir. <strong>Peygamberler davalar için endişe duyarlar.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şura suresi, 23. ayet: &#8220;Firavun şöyle dedi, alemlerin rabbi dediğin de nedir?&#8221; Ayet, firavunun ifadesini aktarmaktadır. O, Allah&#8217;a karşı saygısız ve duyarsızdı.(s. 344)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kasas suresi, 7. ayet: &#8220;Musa&#8217;nın annesine, onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil&#8217;e) bırakıver, hiç korkup kaygılanma. Çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız diye bildirdik.&#8221; Allah bildirmeseydi de, Hz Musa&#8217;nın annesi kendisini emzirecekti. Bu emir, Hz Musa&#8217;nın annesinin süt ve göğsünü tanıması içindi. Bu sayede, başka kadınların sütünü emmesin, annesini istesin, annesine dönmesine sebep olsun. (s. 353)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lokman suresi, 34. ayet: &#8220;Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah&#8217;ın katındadır. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yine kimse nerede öleceğini bilmez.(s. 363) <strong>Ayet, yağmurun Allah tarafından indirildiğini belirtmiştir. Allah dışında bu olayı gerçekleştirmek, kimsenin gücü dahilinde değildir</strong><strong>.</strong> (s. 364) <strong>Ayet, rahimdekinin cinsiyetine değinmemiştir.</strong> Ancak, &#8216;orada meydana gelen harika ve acayip durumlara&#8217; dikkat çekmektedir. <strong>Ayette, &#8216;kim&#8217; anlamına gelen &#8216;men&#8217; edatı yerine &#8216;şey&#8217; anlamına gelen &#8216;mâ/</strong><strong>مَا &#8216; edatının gelmesi de çok önemlidir. &#8216;Mâ&#8217; akılsız olan şeyler, &#8216;Men&#8217; akıllı olan (insan) için kullanılır. Dolayısı ile &#8216;Men&#8217; yani ceninin &#8216;kim&#8217; olduğu değil; &#8216;mâ&#8217; yani, ceninin nasıl geliştiği, nasıl büyüyeceği, ne kadar yaşayacağı, iyi mi kötü mü olacağı vs. konularla ilgilidir. </strong>Cinsiyeti ise bu konular dışındadır. (s. 365)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Secde, 7: İnsan, organlarının biçimi veya teninin rengi ile değil, ruh, ilim ve ahlakıyla insandır. (s. 367)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kadınların, saadet asrında hac, umre, bayram, Cuma, eğitim, çalışma, hasta ziyareti için dışarı çıktıkları bilinen bir husustur. (s. 373)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahzab suresi, 72. ayet: &#8220;Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.&#8221; (s. 377) Emanet, insanı cennet veya cehenneme götürecek olan &#8216;seçme hürriyeti&#8217;dir. (Tantâvî, Fetâvâ,58-59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin suresi, 38. ayet: &#8220;Güneş, kendisi için belirlenen yere akar.&#8221; Son astronomi çalışmalar, Güneş&#8217;in saniyede 12 mil döndüğünü ortaya koymuştur. (s. 385 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin suresi, 65. ayet: &#8220;O gün onların ağızlarını mühürleriz.&#8221; <strong>Ahirette hesap için muhtelif yerler bulunmaktadır</strong>. (s. 386)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sad suresi, 34. ayet: &#8220;And olsur ki Süleyman&#8217;ı fitneye düşürdük ve tahtanın üzerine bir ceset bıraktık. Sonra tövbe ile önceki haline döndü.&#8221; Hz Süleyman&#8217;ın imtihanının hastalık olma ihtimali vardır. Cansız cesed denilecek kadar zayıflamıştı. Şükür ve dua etti, imtihanı başarıyla verdi. (s. 393)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin kabul edeyim.&#8221; (Mü&#8217;min,60) Dua bir ibadettir. Her ibadetini kabul olma şartı bulunduğu gibi, duanın da kabul şartları vardır. </strong>(s. 400)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;da gün: Belirli devir, dönem veya süreler olabilir. (s. 402)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zuhruf suresi, 32. ayet: &#8220;Rabb&#8217;inin Rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Bir kısmını diğerinin üstüne çıkardık ki, derecelerle bazısı bazısını tutsun, çalıştırsın.&#8221; Geçinmede bazı insanların diğerlerine üstün kılınmasını hikmeti nedir? Dünya hayatında insanların birbirlerine muhtaç olduklarını görmekteyiz. (s. 407) İslam, bireyleri beceri ve yeteneklere göre değerlendirir. Allah katındaki üstünlük, kulluk görevinin şuuruna bağlılık derecesi ile orantılıdır. (s. 409)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İncil, Tevrat&#8217;ın bir tamamlayıcısıdır.</strong> (s. 415 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Selamualeyküm, &#8216;Eman verme&#8217; anlamındadır. Selam, &#8216;barış, güven vermektir.&#8217; (s. 423 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tur suresi, 20. ayet: &#8220;Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.&#8221; Henüz gerçekleşmedi halde, neden geçmiş zaman ifadesi kullanılmıştır? Gerçekleşmesi kesin olan bir konu için geçmiş zaman kullanılır. (s. 425 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahirette kadınlara ne verilecektir? (s.425 ) &#8220;Allah, cennette en hayırlı kadınlar için en hayırlı erkekler hazırlanmıştır.&#8221; ( Ahmed Cemal, Yeselüneke, s. 354. Ahmed b. Hanbel&#8217;in Musnedinden naklen)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kamer suresi, 1. ayet: &#8220;Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.&#8221; (s. 431) Ayın yarıldığını haber veren rivayetler, Ahad derecesinde olup, tevatür seviyesine ulaşmamaktadırlar. Ayet, kıyamet ve imanın işlendiği bir surede geçer. (s. 432)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rahman suresi, 6. ayet: &#8220;Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.&#8221; Secde etmeleri, yaratılış gayelerine uygun olarak Allah&#8217;a boyun eğmeleridir. (s. 433) Tesbih Hücre, atom ve galaksilerin hepsi Allah&#8217;ın yarattığı minval üzere hareket etmektedirler.(s. 444 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tekrar etmek, önemli konuları pekiştirmek için Arap dilinin özelliklerindendir.</strong> (s. 434) Günümüzde siyasi ve ticari şirketler, tekrarı propaganda ve reklamlarda çok kullanırlar. (s. 436)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mücadele suresi, 12. ayet: &#8220;Ey iman edenler, peygambere gizli bir şey danışacağınız zaman, konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için hem bir hayır hem de daha ziyade bir temizliktir. Fakat gücünüz yetmezse, şüphe yok ki Allah bağışlayıcıdır esirgeyicidir.&#8221; (s. 449 ) Devlet erkanı ile yapılacak bazı özel görüşmeler, geliri devlete vermek kaydıyla, makbuza bağlanabilir. (s. 450)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mikrop dediğimiz tek hücreliler eğer sadece 5 gün ölmeden üremelerini devam ettirseler, bütün dünya mikroplarla dolardı. (s. 466 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hakka suresi, 17. ayet: &#8220;O gün Rabb&#8217;inin arşını sekiz Melek taşır.&#8221; Kabe için kullanılan &#8216;Allah&#8217;ın evi&#8217; tabiri de bu anlamdadır. Bu, Allah&#8217;ın mekan içinde bulunduğunu göstermez. (s. 469)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Suyuti&#8217;nin, birçok konuyu incelemeden nakletmekle yetindiği bilinen bir özelliğidir. (s. 470)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hakka, 40: &#8220;Kur’an elbette değerli bir elçinin sözüdür.&#8221; Ayette geçen  &#8216;Resul&#8217; sözü, Kur&#8217;an&#8217;ın elçi sözü olmayıp, onun sadece Allah tarafından görevlendirilen bir haberci, vasıta olduğunu gösterir. Aynı surenin takip eden 43. ayetinde Kur&#8217;an, &#8220;O, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir.&#8221; denmekte ve sonraki, Hakka suresi, 44 ve 45. ayetler: &#8220;O, bizim adımıza bazı laflar uydurmaya kalkışsaydı, elbette biz onu o yüzden yemini ile yakalardık (Kuvvetle hıncını alırdık).&#8221; buyrularak, asırlar öncesinden ayetlerden yanlış anlam çıkartmaya çalışan İslam düşmanlarına cevap üzerine cevap verilmektedir. Kur&#8217;an&#8217;ın 300 küsur yerinde, &#8216;de&#8217; emrinin kullanılır. Bu da, Kur&#8217;an&#8217;ın hem söz hem mana olarak Allah sözü olduğunu kanıtlar. Kur&#8217;an sadece mana olarak peygamberimize bildirilse, söz ile ifadesi peygamberimize bırakılsa, &#8216;de&#8217; emirlerine gerek kalmazdı. (s. 471) &#8216;De&#8217; emirleri, inen ayetlerin peygambere ait olmayıp Allah&#8217;tan geldiğini gösteriyordu.&#8221; (s. 546 ) Ayrıca ateistler, Kur&#8217;an&#8217;da bazı tekrarları dillerine dolayıp gereksiz olduğunu ileri sürüp Kur&#8217;an&#8217;da hata ararken bu kadar tekrarı görmeyip, &#8216;de&#8217; sözüne gerek bırakmayan bu ayetten Kur&#8217;an&#8217;da hata arama gayretleri de paradokslarını, samimiyetsizliklerini gün yüzüne çıkarmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mearic suresi, 4. ayet: &#8220;Melekler ve ruh (Cebrail) süresi 50.000 yıl tutan bir günde ona yükselip çıkarlar.&#8221;; Hac suresi, 47. ayet: &#8220;Rabb&#8217;inin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan 1000 sene gibidir.&#8221; Birinci ayet ahiret bağlamında zikredilmiştir. İkinci, ayet dünya günleri ile ilgilidir. (s. 473 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müzzemmil suresi, 4. ayet: &#8220;Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.&#8221;; Kamer suresi, 17. ayet: &#8220;Andolsun ki Kur&#8217;an&#8217;ı düşünmek için kolaylaştırdık fakat düşünen var mı?&#8221; (s. 482 ) Kur&#8217;an&#8217;ı okumak, ezberlemek, anlamak kolay; Ancak bu kolaylığı insanlara anlatmak ağır ve zordur. (s. 483)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mürselat suresi, 19. ayet: &#8220;O gün hakikati yalanlayanların vay haline.&#8221; <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın önemli eğitim yöntemlerinden birisi, korkutma yoluyla kötülüklerden vazgeçirmektir. Müjde verme, teşvik etme ve yöntemlerini istediği gibi korkutma yöntemini de kullanmaktadır</strong>. (s. 490)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fecr suresi, 6. ayet: &#8220;Görmedin mi Rabb&#8217;in ne yaptı Ad kavmine?&#8221; Ad kavmi Peygamberimizden çok uzun süre önce yaşadığı halde Peygamberimize görmedin mi denilmesi? <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın yöntemlerinden birisi, uzağı göz önüne getirmek ve olayları müşahede edercesine canlandırmaktır. Zira sana vahiyle gelen yakın ilmi, bizzat müşahede gibidir</strong>.(s. 508 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fecr suresi, 22. ayet: &#8220;Rabbim gelip melek(ler) saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır.&#8221; <strong>Arapçada çoğul yerine tekilin kullanılması geçerli bir kuraldır</strong>. &#8220;Sizler kitap(lar)ın tümüne inanırsınız.&#8221; (Ali İmran suresi, 119. ayet) <strong>Kur&#8217;an, Arapça nazil olduğundan Arapça kurallarını uygulamaktadır.</strong> (s. 509 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Allah Teala, inkarcıların iyi faaliyetlerinin karşılığını bu dünyada, rızık, sağlık ve uzun ömür vs olarak verir.</strong> Münkerlerin bazı iyi amellerinden dolayı cezalarının hafifletilmesi söz konusudur. (s. 529)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tebbet suresi, 1. ayet: &#8220;Ebu Leheb&#8217;in iki eli kurusun kurudu da.&#8221; <strong>Allahu Teala&#8217;nın, Ebu Leheb ve karısının iman etmeyeceklerini önceden haber vermesi, Kur&#8217;an&#8217;ın mucizelerindendir. Zira insanın son nefesteki durumunu Allah&#8217;tan başka kimse bilmez.</strong> (s. 550)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abdullah bin Mesud&#8217;un Felek ve Nas surelerini mushafına yazmadığı rivayet edilmiştir. (Buhari, Tefsir, 114) Bir sure veya ayetin bir sahabenin mushafında kaydedilmemesi ayrı, onların Kur&#8217;an&#8217;dan oluşlarının inkar edilmesi ayrıdır.<strong> İbni Mesud&#8217;un da bulunduğu cemaat namazlarda söz konusu iki sure okurmuş ve bu konuda herhangi bir itiraz vaki olmamıştır.</strong> (Keşmirî, Faydu&#8217;l-Bâri alâ Sahihu&#8217;l-Buhâri 4/261) daha da önemlisi bu iki sureyi, İbni Mesut tarafından yazılmadığını söyleyen rivayetin &#8220;ehad hadis&#8221; olması yani kesinlik bildirmeyen bir rivayet olmasıdır. Tabii, bu bilginin ateist veya oryantalistlerce bir önemi yoktur, ne manaya geldiğini bildikleri konusu da ayrı bir mevzudur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;ın hedefi, insana rehberliktir. Gayesi, insanı inkar ve yaratıklara boyun eğmekten kurtarmaktır. (s. 561) Müteşabih ayetler, üzerinde düşünme ve etüt yapmanın gerekliliğini gösterir. Her haberin gerçekleşeceği bir zaman ve ortam vardır. İnsanlar bunu er geç öğreneceklerdir. Kur&#8217;an&#8217;ı anlamanın önündeki engellerin, takva ve ilim azığıyla aşılabileceğini öğrendik. (s. 562) Her dönemin müşkilatı değişik olacaktır. <strong>Allah sözün en doğrusunu söyler</strong>. (s. 563) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12569" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muskilu-l-kur-an-2022-1.png" alt="" width="162" height="248" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yardımcı Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an&#8217;a yönelik eleştiriler objektiflikle makyajlanarak ve ilmîlikle ambalajlanarak okuyucuya sunulmaktadır. Çoğu zaman eleştirilerin sahipleri gülünç duruma düşmektedirler. Oryantalistler, Batı hayranı olan elitlerden azımsanamayacak bir kitleyi peşlerine sürüklemişlerdir. (s. 12) İbni Kuteybe hicri üçüncü asırda İslam düşmanlarının &#8220;ayetleri yerinden/bağlamından saptırıp onu asli mecrasından ayırarak&#8221; Kur&#8217;an&#8217;da çelişki bulmaya çalıştıklarını ifade etmektedir. (Kuteybe, T. Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 22) <strong>Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an, Kur&#8217;an&#8217;da var olduğu ‘sanılan’ çelişkiler demektir. </strong>(s. 16) Eskiden işkallar Kur’an&#8217;ın lafız, mana ve delaleti ile ilgili iken yeni işkallar teşri ve Kur’an&#8217;ın cem’i alanına kaydırılmıştır. (s. 20) Kutsalı tanımayan ve çağdaş profan zihniyet, kendi seküler tasavvur evrenine girmeyen olguları ve değerlendirmeleri kabullenmek istememektedir. Elitler pozitivist zihniyetlerine uymayan hiçbir şeyi kabul etmezler. (s. 21) <strong>Kur&#8217;an insan ürünü olan eserlerin tamamından farklı bir formülasyonla şekillenmiştir. Bu durum kimilerini olumlu kimilerini de olumsuz yönde etkilemektedir. Kur&#8217;an itikadi, ahlaki, sosyal alanlarda insanlığı yeniden yapılandırma amacıyla indirilmiştir. Kur&#8217;an çok çeşitli konulara birçok olaya değişik üsluplarla atıfta bulunmuştur.</strong> (s. 23-25) <strong>Kur’an&#8217;a düşmanlık besleyenler “sanal” uyuşmazlık ve ihtilafları yüzde yüz hakikatmiş gibi gösterirler.</strong> <strong>Kur&#8217;an farklı insani seviyeleri dikkate alarak bazen akla, bazen kalbe, bazen de duyguya hitap etmiştir</strong>. (s. 26-28)  Kur&#8217;an, Gai Eaton&#8217;un ifade ettiği gibi &#8220;Bizim sınırlandırıcı tanımlamalarımızın ve referans çerçevelerimizin dışında kalan niteliklerle mavsuf olan Arapça ile nazil olmuştur.&#8221; Kur’an&#8217;ın indiği ortam, dil üstatlarının nitelik ve nicelik açısından zirvede olduğu bir ortamdır. (s. 29) Kur’an tüm edebiyat müstekbirlerine meydan okumuştur. Onlar Kur&#8217;an&#8217;a karşı düşmanlık dürtüleri içinde son derece bilinmiş bir durumdaydılar. (s. 31) Tarihi hiçbir kayıtta onlardan tek bir kişinin, ‘Kur&#8217;an dilinin bozuk olduğunu’ söylediğine rastlanılmamaktadır. (s. 32) Adamın biri ibni Sureyc&#8217;e eğer şunu sordu: “Allah, Beled suresinde kasem fiilinin başına olumsuzluk ifade eden ‘lâ’ bağlacını getirmek suretiyle yemin etmeyeceğini beyan buyurmuş, sonra Tin suresinin 3. ayetinde ise ‘Bu güvenli olan şehre and olsun’ şeklinde de yemin etmiştir. Bu çelişki değil midir?” Alim şu şekilde cevap verir: “Araplar bazen kelamlarının arasına ‘la’ harfini sokarlar ancak manasını iptal ederler” Daha sonra buna Arap şiirinden de örnekler verir. (s. 33) Müşriklerin teslim bayrağını çekerek Müslümanların safına katılmalarını sağlayan Kur’an’ın edebi çekiciliği ve güzelliği değil midir? (s. 36) Utbe bin Rebia, ‘ey Muhammed! Eğer sen başkanlık peşinde isen seni başkanımız olursun, eğer evlenmek istiyorsan beğendiğin Kureyş’li kadınlardan 10 tanesiyle seni evlendiririz, eğer mal istiyorsan sana zürriyetine yetecek kadar mal toplarız, eğer cin çarpmasından ileri geliyorsa bu gördüğün seni tedavi etmek için mal toplarız.’ teklifinde bulunur. (s. 37) Hz peygamber, Fussilat suresi 12. ayeti okuyarak ona cevap verir: “Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki, Ad ve Semud’u helak eden bağırtıya benzer bir bağırtı ile sizi uyarıyorum.” (s. 38) Utbe, ‘Vallahi ben Muhammed’den, benzerini asla duymadığım bir kelam duydum.’ diyecektir. (s. 39) Onlar Müslüman olmakla keyifli, zevkli bir şey yapmıyorlardı. Emniyetli bir sürece de girmiş olmuyorlardı. Tersine mal ve can güvenliği açısından sıkıntılı, zahmetli, korkulu bir süreci tercih etmiş oluyorlardı. (s. 41) Günümüzde oryantalistlerin Kur’an&#8217;ın yüceliğini dile getiren itirafları hayli kabarıktır. R.L.Blachere, ‘peygamberin surelerde tekrarladığı ayetlerin bir dinamizmi, parlaklığı ve yüceliği vardır. Kur&#8217;an her şeyden önce insanların yücelttiği bütün metinlerin üstünde muhteşem edebi ve zarif bir metindir.’ (s. 46) L.E.Cobold, ‘Gerçek şu ki, Kur&#8217;an&#8217;ın cümleleri ve güzel üslubu kalemin anlatamayacağı ve tarif edemeyeceği bir şeydir. Kur’an şiir, tarih değildir. Budistlerin kitabına benzemez. Felsefi hutbeler de değildir. Belki o yüce kalplerde yankılanan nübüvvet sesidir. Kur&#8217;an kıssalarının uyumu, temsillerinin ilginçliği en üst mertebesine çıkmıştır. Okuyucusu asla bıkmıyor ve o da tekrarla yıpranmıyor.’ (s. 47) H. de Castries, ‘İnsan aklı, bu ayetlerin ümmi bir adamdan nasıl meydana geldiği hususunda hayrete düşmektedir. Bütün Doğu, insanoğlu düşüncesinin lafız ve anlamda Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzerini getirmekten aciz olduğu hususunu itiraf etmektedir. Ancak biz batılılar düşüncelerimize aykırı olduğu için Kur’an’ı anlayamıyoruz. Jan Jak Russo, şu sözlerinde isabet etmiştir: Bazı insanlar Muhammed’den Kur’an’ı işitseler hemen secdeye kapanır ve şöyle derlerdi: Ey Allah’ın elçisi peygamber. Bizi de yanına al. Çünkü biz senin için ölmeyi veya sana yardım etmeyi severiz.’ (s. 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hem metodik hem de epistemolojik bakış açısıyla bakıldığında Kur&#8217;an&#8217;ın mesajlarında, hükümlerinde, haberlerinde hiçbir çelişkinin olmasını mümkün olmadığı görülür. (s. 51) <strong>Çelişki ve tutarsızlık iddiaları Kur&#8217;an&#8217;î bağlamını anlamamaktan, dilin ifade biçimlerini, hakikat, mecaz, kinayeyi anlayamamaktan, fiillerin farklı bağlantılarını düşünememekten, aynı anlamla ilgili karşılıklı ayetleri iyice incelememekten ileri gelmektedir</strong>. (s. 53) <strong>Kur&#8217;an&#8217;da problem olarak ileri sürülen durumların her biri ‘görüntüsel’ işkal olmaktan öteye geçmemektedir.</strong> (s. 54)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşkalin sebeplerini ikiye ayıracağız. (s. 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dilsel sebepler: Arabi ilimler de, cümle içerisinde var olması düşünülen kelami kayıtların, harf ve kelimelerin kaldırılmasına hazf denir. (s. 56) Belagatın/söz sanatının en yüksek zirvesi olan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de kuşkusuz çok yaygın ve çok çeşitli olarak hazf kullanılmıştır. (s. 57) <strong>Kur&#8217;an, Arap kelamında kullanılan tekrar, mecaz, teşbih gibi üslupları çok büyük bir maharetle kullanmıştır. </strong>Kur&#8217;an, Arap dilinde birer te’kid/pekiştirme edatı olan kasem/yemin, tekrar türlerini sıkça kullanmıştır. Tekrar Arapların mesaj vermek veya bildikleri mesajı iyi pekiştirmek için öteden beri kullandıkları belagatli kelami bir üsluptur. Razi: “Tekrar pekiştirmeyi ifade eder.” der. Modern zamanlarda yazılı ve görsel medyada günlük reklamların tekrarı bu metodun çağlar boyunca kullanıldığını göstermektedir. (s. 59) Aynı anlamı değişik bir üsluplarla dile getiren ayetlerin çeliştiğini sananlar, asıl işkal onların hazfi yeteri kadar zihnen sindiremeyişlerinde ve Arap kelamının esprili üsluplarını olgun bir şekilde kavrayamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. (s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Anlamsal sebepler: Kur&#8217;an çok çeşitli olaylara ve değişik olgulara değinmektedir. Dünya ahiret, gelmiş gelecek gibi. <strong>Kur&#8217;an belagatin en can alıcı noktası olan icazdan da hiç taviz vermemiştir.</strong> <strong>İcaz az ve öz mesaj vermektir.</strong> <strong>Bazen aynı kişilerle ilgili farklı zamanlarda meydana gelen farklı durumları, zamanla hiç kayıtlamadan anlatır</strong>. (s. 63) Mesela, Mü’minun suresi 101. ve Saffat 27. İle Tur 25. ayetler buna örnek verilebilir. Buralardaki soramama durumu Sur’a 2. üfürülüşün başlama zamanına tekabül eder, sorma durumu ise, ikinci Sur’a üfürülüşünden sonraki zamana tekabül eder. (s. 64) Adem&#8217;in yaratılış evrelerini bildiren ayetler değişik evrelere işaret eder. (s. 67) Mecazı, tafralı ve sanatlı bir biçimde kullanma hususunda Arapça ön sıralarda yer almaktadır. (s. 74) Kur&#8217;an birçok yerde evrende doğal görülen birçok olayın asıl fail ve yaratıcısının Allah olduğuna dikkat çekmektedir. Kur&#8217;an, görünüşte insanların yaptığı fiilleri de zaman zaman Allah&#8217;a isnat etmektedir, çünkü gerçek yaratan O’dur.  (s. 77) Şura Suresi 45. ayette kafirlerin kıyamet günündeki durumları anlatılırken, Kaf suresi 22. ayette Hz peygamberin nübüvvet öncesi ve sonrası durumu anlatılmaktadır. (s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kıraatler: Kureyş lehçesi Hicazlıların ve diğer Araplarının lehçelerinin en fasihi; Açık ve düzgünü idi. Kur&#8217;an Kureyş lehçesiyle nazil olmuştur. (s. 86) Hz peygamber Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilk nüzul yıllarında bir telaffuz kolaylığı sağlamak üzere Arapların Kur&#8217;an&#8217;ı farklı lehçelerle okumasına izin vermiştir. Bu farklı okuyuşlar Hz Osman&#8217;ın dönemine kadar devam etmiştir. Kur&#8217;an&#8217;ı farklı lehçelerle okumaları ciddi ihtilafların ortaya çıkmasına neden olunca Hz Osman, Kur&#8217;an lehçesi üzerinde birleşme kararı alıp bunu resmi musafta uygulamaya sokmuştur. Kur’an&#8217;ın sadece bazı kelimelerin farklı okuyuş biçimleri ile kıraatler ortaya çıkmıştır. (s. 87) Farklı kıraatlerde, ana manayı ve kök anlamı etkileyecek bir değişiklik söz konusu değildir. Kur&#8217;an o kadar asla uygun, dikkatlice, titiz bir şekilde korunmuştur ki, bırakın bir cümle veya bir ayetin değişmesini, bir kelimesinin bir harfi bile farklı biçimlerde okunmuş ise, o bile mutlaka kayıt altına alınmıştır. (s. 88)  İslami ilimlerin hepsinin ilk kuruluş materyalinin tamamı Kur’an’dan alınmıştır. (s. 92)  <strong>Müşkil alanında yazılan eserler dikkatle incelendiğinde, kişinin Kur’an&#8217;ın yüceliği, güzelliği ve icazı karşısında güveni artar.</strong> (s. 96)  <strong>Kur&#8217;an&#8217;ın ele aldığı konuların zengin ve enginliği, farklı alanların seçilmesi, değişik kesimlere hitap edilmesi ve değişik mesajların ulaştırılma çabası, Kur’an&#8217;ın çok kısa veciz ve muhtasar/kısa bir üslup seçmesini kaçınılmaz kılmıştır.</strong>  (s. 118)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13732" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Muskilul-Kuran-hcelik.jpeg" alt="" width="136" height="214" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek </span></p>
<p> </p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html">Müşkilü’l-Kur’an ve Müşkilü’l-Kur’an ile ilgili 4 Kitap Özeti</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/muskilul-kuran.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevbe suresi 5. ayet</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/tevbe-suresi-musrikler-ve-oldurme-uzerine.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/tevbe-suresi-musrikler-ve-oldurme-uzerine.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2015 06:57:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[müşrikler savaş]]></category>
		<category><![CDATA[öldürün]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe 5. ayet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=6028</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tevbe suresindeki &#8220;müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın ve onları muhasara edin (kuşatın)&#8221; &#160;ve &#160;&#8220;küfrün önderleri ile savaşın.&#8221; (Tevbe, 12) ayetleri tüm müşriklerin/inanmayanların öldürülmesi mi emretmektedir? Ayetin niçin indiğini, kimlerden bahsettiğini, anlam çerçevesinin ne olduğunu bilmeyen bir kişinin bu ayetlerden müşrik avına (!) çıkılması gerektiğini anlamaması için hiçbir sebep yoktur. Halbuki bu ayet, ‘Resulullah ile [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tevbe-suresi-musrikler-ve-oldurme-uzerine.html">Tevbe suresi 5. ayet</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tevbe suresindeki &#8220;müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın ve onları muhasara edin (kuşatın)&#8221; &nbsp;ve &nbsp;&#8220;küfrün önderleri ile savaşın.&#8221; (Tevbe, 12) ayetleri tüm müşriklerin/inanmayanların öldürülmesi mi emretmektedir?</p>



<p>Ayetin niçin indiğini, kimlerden bahsettiğini, anlam çerçevesinin ne olduğunu bilmeyen bir kişinin bu ayetlerden müşrik avına (!) çıkılması gerektiğini anlamaması için hiçbir sebep yoktur. Halbuki bu ayet, ‘Resulullah ile anlaşma yapıp da bu anlaşmaya uymayan müşrikler’ hakkında inmiştir. (İbnül Cevzi, Zadü&#8217;l-Mesir, II/230)&nbsp;Evet, bu ayeti nerde ise 70 yaşında iken Müslüman olan Fransız Komünist partisi yöneticisi bile anlamış ama günümüz ateistleri anlayamamıştır. Roger Garaudy bu ayetle ilgili, “Tevbe 5. ayet, kendileriyle anlaşma yapıldıktan sonra anlaşmayı çiğneyen ve Müslümanları dinlerinden alıkoymaya yeltenenlerle ilgili olduğu apaçık ortadadır.” (Roger Garaudy, İslam&#8217;ın vadettikleri, s. 48) demektedir. Ayette kastedilen müşrikler, ‘sözlerini bozan ve anlaşmaya uymayan’ (Ebu Suud, İrşadü&#8217;l-Akli&#8217;s-Selim, IV/43) ve “antlaşma ile belirlenen yükümlülüklerini yerine getirmeyen saldırgan” (Esed, Kur’an Mesajı, I/346) bir topluluktur. “İslam tarihi boyunca hiçbir halifenin böyle bir uygulamasının olmaması bir yana, şayet ayet böyle anlaşılsaydı tarihte İslam ile yönetilmiş devletlerde sokaklarda müşrik aranmış olması lazım gelirdi.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 317) “Tevbe suresinin 5. ayetinde, ilk satırda Müslümanlar ile Mekke müşriklerin arasındaki barıştan söz eder. İşte bu barış Mekkeli müşrikler tarafından bozulmuştur. 5. ayetle müşriklere barışı sağlamalar için 4 ay müddet verilir. Aksi takdirde bir savaş olacağı haber verilir. Yani Tevbe 5. ayet savaş ortamında inmiş bir ayettir. Devamındaki 6. ayette “Barış isterse öldürmeyin. Onları güvenli bir yere götürün.” buyurulmaktadır. Rabbimiz ‘bırakın gitsinler’ demiyor, güvenli bir yere kadar ‘eşlik edilmesini’ de istiyor.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 106, 107)</p>



<p>Surenin birinci ayeti ültimatom, uyarı ile başlar. Bu uyarı yapılan kesim ise, ‘müşriklerden sözleşme yapılanlar’dır. Ayette geçen &#8220;min&#8221; edatı, Arapçada ‘min-i ba&#8217;ziyye’ diye isimlendirilir. Anlamı, ‘bütünden bir parça’ demektir. Mesela elma yedim denirken, aslında elmalardan bir parça, bir kısmı yenmiştir. Bu edat işte bu anlamdadır. Aynı anlamda olan kelimeler başka birçok dilde de mevcuttur.</p>



<p>El-müşrikun kelimesindeki ‘el’ takısı da Arapçada ‘marife’ görevine işaret eder. İngilizcedeki ‘the’ eki ile aynı görevi gören ‘el’ takısı, ‘belirlilik’ ifade eder. Müşriklerin tümü değil, ‘belirli olan, bilinen’ bir kısım müşrikler kastedilir. Tevbe 1. ayet zaten, ‘Müşriklerden anlaşma yaptığınız kimseler’ diye başlamaktadır. Tevbe, 12. ayette de, ‘küfrün önderleri ile savaşın’ denmektedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, elebaşları söz vermiş ve daha sonra ateşkes sözünü ihlal etmişlerdir. Tevbe, 13. ayette de ‘Yeminlerini bozanlarla savaşmaktan’ bahsedilmektedir!</p>



<p>Tevbe 5. ayet inene kadar yaşanmışlık vardır. Ateşkes ilan edilmiş, karşı taraf sinsi bir şekilde ateşkesi ihlal ederek kanlı saldırılar düzenlemiştir.&nbsp; Sürekli Medine’ye saldıran, Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlarla bitmek bilmeyen bir kinle yönettikleri toplumu İslam’a karşı düşmanca şekilde devamlı yönlendiren, Hudeybiye anlaşmasını 2. yılında savaş suçu işleyerek anlaşmayı bozan müşriklere 4 ay süre tanınmıştır. ‘Ya tövbe edecekler ya da bu süre içinde Mekke’yi terk edeceklerdir.’ Mekke’deki müşriklerin çoğu da tövbe etmiştir. (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 229)</p>



<p>Kısaca, ayette de bahsedilen kesim müşriklerin hepsi değil kendileriyle anlaşma yapılan bir kesimdir. Bu müşriklerle anlaşma yapılmış ama kendileri bu &#8216;anlaşmayı bozmuştur.&#8217; Zaten ilerideki (Tevbe, 8. 10. 12. 13.) ayetler de anlaşmayı bozan müşriklerden bahsetmektedir! 4. ayet, anlaşmayı ‘bozmayanlarla’ bir sorun olmadığını ifade eder. 5. ayet, anlaşmayı bozanların, yaptıkları suçlara göre cezalarından bahseder. 6 ve 7. ayetlere göre de müşriklerden ihanet edip sonra pişman olan, Müslümanlardan eman dileyen (koruma isteyen) öldürülmez, ülke sınırları dışına çıkarılırlar. İslam ülkesinde yaşayıp anlaşmalara uygun davrananlar -tıpkı Müslümanlar gibi- vergi vermek şartı ile istediği gibi yaşayabilirler. Cezalandırılması istenen&nbsp;müşriklerin özellikleri şunlardır: Tevbe, 8. ayet: Anlaşmaya uymayan, sözlerini tutmayan; 10. ayet: Anlaşmaya aykırı davranan; 12. ayet: &nbsp;Anlaşma olmasına rağmen İslam&#8217;ı kötüleyen ve 13. ayet: Anlaşmayı bozup ilk saldıran! İşte Tevbe suresinin ilk ayetleri bu &#8216;anlaşmaya uymayan müşriklere&#8217; uyarı ile başlar ve suçlarının cezalarını bildirir.</p>



<p>Ama ateist ve oryantalistler, aslında birer sulh çağrısı ile dolu olan bu ayetlerden farklı anlamlar çıkarmaya çalışmakta ve İslam devleti aleyhine işlenen fiilleri yapanları savunmaktadırlar! Onlar görevlerini yerine getirmekte ve İslam karşıtlarını savunmaktadırlar, bize de düşen de ‘Hak, adalet, emanet ve tevhid’ savunucuları tarafında olabilmektedir!</p>



<p>&#8220;Zulme uğramaları sebebi ile savaşmaları için izin verildi.&#8221; (Hac, 39) &#8220;Zalimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur.&#8221; (Bakara, 193) İslam’da savaş izni zulme uğramamak için verilmiştir. Konu hakkında daha detaylı bilgi için, &#8220;İslam savaş hukuku&#8221; adlı yazımıza bakılabilir.</p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/tevbe-suresi-musrikler-ve-oldurme-uzerine.html">Tevbe suresi 5. ayet</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/tevbe-suresi-musrikler-ve-oldurme-uzerine.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>600&#8217;lü yıllardan 2000&#8217;lere</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/600lu-yillardan-2000lere.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/600lu-yillardan-2000lere.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Oct 2014 11:08:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[2000]]></category>
		<category><![CDATA[571]]></category>
		<category><![CDATA[600]]></category>
		<category><![CDATA[622]]></category>
		<category><![CDATA[632]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da ateistler]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimiz döneminde ateist]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=5730</guid>

					<description><![CDATA[<p>600&#8217;lü yıllardan 2000&#8217;li yıllara, değişen sadece isim ve insanlar; zihniyet hep aynı!&#160; &#8220;İçinde bulunduğumuz düzen, İslam öncesi Arap coğrafyasında cahiliye olarak tanımlanan toplum yapısı ile bazı yönlerden paralellik arz etmektedir.&#8221; (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları,&#160;s. 118) 600&#8217;lü yıllarda adı müşrik olanlarla günümüz ateist/oryantalistleri arasında hiç bir fark yoktur. O gün adları putperest idi şimdi ise [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/600lu-yillardan-2000lere.html">600’lü yıllardan 2000’lere</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;"><strong>600&#8217;lü yıllardan 2000&#8217;li yıllara, değişen sadece isim ve insanlar; zihniyet hep aynı!&nbsp;</strong></span></p>



<p>&#8220;İçinde bulunduğumuz düzen, İslam öncesi Arap coğrafyasında cahiliye olarak tanımlanan toplum yapısı ile bazı yönlerden paralellik arz etmektedir.&#8221; (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları,&nbsp;s. 118)</p>



<p>600&#8217;lü yıllarda adı müşrik olanlarla günümüz ateist/oryantalistleri arasında hiç bir fark yoktur. O gün adları putperest idi şimdi ise materyalist, yani fark sadece isimlendirmede. Fikirler hiç değişmedi hatta vahiyden uzaklaşıldığı için daha da kötüye gidildi!</p>



<p><strong>Deist: </strong>(Yaratıcıya inanıp, dünyayı yarattıktan sonra vahiy göndermediğine inananlar): Bakara, 97: “Söyle; her kim Cebrail&#8217;e düşman ise iyi bilsin ki, ‘Kur’an&#8217;ı senin kalbine Allah&#8217;ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı’, müminlere hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.”; En’am, 91: “Onlar: ‘Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir.’ demekle, Allah&#8217;ı gereği gibi tanıyamadılar.”</p>



<p><strong>Materyalist: </strong>(Maddi âlem dışındakilere inanmayan, ahireti inkar edenler): En’am, 29:  Dediler ki: ‘Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek değiliz’;  İsra, 49: “Dediler ki: &#8220;Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, ‘gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?’; Casiye, 24, 32: &#8220;Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız; Kıyamet kesin değil.&#8221;</p>



<p><strong>Vahşi kapitalizm</strong>: Bakara, 275: “Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlar, &#8220;alışveriş de faiz gibidir&#8221; demeleri yüzündendir.”;<strong> </strong>A’raf, 85: “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”</p>



<p><strong>Tefecilik- faiz</strong>: Ali İmran, 130 ve&nbsp; Bakara, 275. ayetlerinde ifade ettiği gibi, o dönemde tefecilik/faiz toplumda çok yaygın idi ve insanların yaşamlarını olumsuz yönde etkiliyordu. Günümüzde ise artık bu sorun fertleri değil, ‘toplum ve ülkeleri’ başka ülkelerin uydusu haline getirecek evrensel bir boyutta sorun haline gelmiştir. Tefeciliğin toplumsal boyutu olan faiz yüzünden dünyadaki ülkeler,&nbsp; 8-10 ailenin elinde yaz-boz tahtasına döndürülmüş, satranç tahtasındaki taşlar gibi kullanılır olmuşlardır.</p>



<p><strong>Oryantalist</strong>: En’am, 105: “İşte böylece ayetleri türlü türlü çevirip açıklıyoruz ki, onlar sana: ‘Sen bunları bir yerlerden okuyup öğrenmişsin’ desinler ve bilen bir toplum için de onu iyice açıklayalım.”; Ali İmran, 186: “Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. ‘Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah&#8217;a ortak koşanlardan ‘size eziyet verici birçok söz’ işiteceksiniz.’Eğer sabreder ve Allah&#8217;tan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.”; Nisa, 46: “Yahudilerden bir kısmı, ‘Allah&#8217;ın kitabındaki kelimeleri esas manasından kaydırıp; dillerini eğerek ve dine saldırarak’, &#8220;Sözünü işittik, emirlerine isyan ettik, dinle, dinlemez olası ve raina (bizi gözet)&#8221; diyorlar.”;   Kalem, 2: “Sen ‘mecnun’ (Sara hastası veya cinlenmiş) değilsin.” İbrahim, 3; Hud, 19: &#8220;O zalimler ki, Allah&#8217;ın yolundan alıkorlar, onu ‘eğri göstermek’ isterler.”</p>



<p><strong>Sahte resuller</strong>: En’am, 93: “Allah&#8217;a karşı yalan uyduran, yahut ‘kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde: &#8220;bana vahyedildi&#8221; diyen’ve: &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği gibi bir kitap da ben indireceğim&#8221; diye iddiada bulunandan daha zalim kim olabilir?”</p>



<p><strong>Sekülerizm, dünyaperestlik:</strong>&nbsp;A’raf, 51: “O kafirler ki, dünya hayatı onları aldattı, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler. Böylece onlar bugünlerine ulaşacaklarını nasıl unuttular.”</p>



<p><strong>Dindara hakaret:</strong>&nbsp;(Akılsız, gerici, çağdışı, yobaz, dinci, örümcek kafalı vd.): Tarih boyunca dindarlar (Gerçek Yahudi ve Hristiyanlar dahil) hep aşağılanmıştır. “Onlara: &#8220;İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın.&#8221; denilince, &#8220;Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?&#8221; derler. (Bakara, 13); “Kavminin inkarcı ileri gelenleri, “Biz seni kesinlikle bir akılsızlık içinde görüyoruz ve gerçekten senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz” dediler.” (A’raf, 66)</p>



<p><strong>Alkol:</strong> Şaraptan rakı, votka, cin, viskiye&#8230; 600&#8217;lü yıllarda insanlar şarap içerdi ve bu konu Maide, 90-91. ve Bakara, 21. ayetlere de konu olmuştu. Cahiliye döneminde yaygın olan şarap içme adeti şiirlere bile konu olmuştur. Ama ne zamanki içki yasak olmuş, Medine sokaklarında sel gibi içki akmıştır. (Müslim, Eşribe, 3)Günümüzde ise değişen  sadece, kötülüğün adı ve türünün artmasından başka bir şey değildir. Bir de, yasak olan şeyi Müslüman olduğunu söyleyenlerin yapması ve sonra ortaya çıkan kötülüklerden yine İslam&#8217;ı suçlamalarıdır! Şiirlere konu yapanlar da (Örneğin, rakı için Tayfun Talipoğlu, Orhan Veli Kanık, Edip Cansever şiirleri ve Yılmaz Özdil köşe yazısı (Sözcü, 14.12.2021), Aydın Boysan yöntemleri… ile) hâlâ devam etmektedir.</p>



<p><strong>Irkçılık</strong>: 600&#8217;lü yıllarca &#8216;Asabiyyet-i Cahiliyye&#8217; denen ırkçılık o dönem Arap toplumu arasında çok yaygındı. İslam ırk kavramını kabul etmiş ama onu bir üstünlük aracı olmaktan çıkarmıştır. İslam, üstünlüğün ölçüsü olarak Allah&#8217;ın kurallarına uymayı (takva) belirlemiştir. Ama ne yazık ki, günümüzde &#8220;Türk, Kürt, Arap…&#8221; adına hâlâ ırkçılık yapılabilmektedir. Daha da ilginci bu ırkçılık çoğalmış; aile-sülale, köy, şehir (hemşehricilik) adları altından futbol fanatizmine dek çeşitlenmiştir. İslam ise bunları kökten yasaklamıştır. (Buhari, Mezalim, 4, ikrah, 6; Tirmizi, Fiten, 68) Detay için, ‘Müslümanların iç meseleleri’ adlı yazımıza bakılabilir.</p>



<p><strong>Kız çocuklarına değer verilmemesi</strong>: Cahiliye döneminde kız çocuklarına değer verilmez ve çeşitli nedenlerle diri diri toprağa gömülürlerdi. Bu nedenle Zuhruf, 17; Tekvir, 8-9; Nahl, 58-59. ayetler indirilmiştir. (Mahmud Esad, Tarih-i Dini İslam, s. 255) Günümüzde bazı bölgelerimizde bu inanç aynen devam&nbsp; ederken aynı zamanda kapsamı genişletilmiş, artık erkek çocuklar&nbsp; da dahil, daha doğmadan ‘kürtaj’ adı altında her iki cinsi de kapsar duruma getirilmiştir. Bu konu ayrıca, &#8216;Turan Dursun&#8217;a cevaplar&#8217; başlığı altında &#8216;Kız çocukların diri diri gömülmesi yalan mı?&#8217; sorusuna verilen cevapta ele alınmıştır.</p>



<p><strong>Zina</strong>: Araplarda fuhuş yapan kadınlar tanınmaları için kapılarına bayrak asardı. (Buhari, Nikah, 36; Muhammed Ali Sabuni, Ahkam Tefsiri, II/ 203; İbn-i Kesir, Tefsirû&#8217;l Kur’an&#8217;il Aziym, III/289) Bu konu Bakara, 169; Nur, 33. ayet gibi Kur’anda ele alınmış ve eleştirilerek yasaklanmıştır. (Buhari, İsti&#8217;zan 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21; Ebû Davud, Nikah 43; İbn Kesir, Tefsir, V/98) Bu yasak günümüzde &#8220;telekız, eskort, dijikız”&nbsp; gibi adlarda genelleşmiş, yayılmıştır. Buna ‘metres’ adı altında kullanılıp, sıkılınca atılan kadınlarda eklenebilir.</p>



<p><strong>Kumar</strong>: Cahiliye devrinde kumar (meysir) çok yaygındı. Cahiliyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katılmamak ayıp sayılırdı. O zamanın şairlerinden biri karısına şöyle vasiyette bulunmuştur: &#8220;Ben ölürsem, sen, aciz ve konuşma bilmeyen, ikiyüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.&#8221; (D. Pusmaz,&nbsp; A. Ahmed,&nbsp; Câhiliyye, Şâmil İslam Ansiklopedisi, I/296) Kumar İslam&#8217;da yasaklanırken ne yazık ki günümüzde kumar evleri,&nbsp; kumar şehirlerine ve sonunda sanal âleme taşınmış olarak yuvaları yıkmaya devam etmektedir.</p>



<p><strong>Fal:</strong>&nbsp;Eskiden Kureyş’in en büyük putu Hübel’in bekçisinin elindeki torbadan “ezlam” denilen fal okları çekilirdi. Cahiliye’de, kahinler daha çok geçmişe ait bilgileri, arraflar ise gelecekten haber verirdi. İslam, tüm bu hurafeleri yasaklamış. (Müslim, Selam, 124) Ama günümüzde bu kötü alışkanlıkta ne yazık ki gazetelerde burçlar, sosyal hayatta kahve, tarot gibi türlü adlar altında ‘yaygınlaşarak’ devam etmektedir.</p>



<p><strong>Uğur(suzluk) İnancı</strong>: Cahiliye Arapları arasında uğursuz sayma inancı hayli yaygındı. Uğursuz sayılan kötü ve çirkin kabul edilir; ondan uzak durulmaya çalışılırdı. Günümüzde de bu inanç ‘baykuş sesi, kara kedi’nin uğursuz sayılmasından ‘totem’ inancına dek çeşitlenerek devam etmektedir.&nbsp; İslam’da bir delili bulunmayan ve yasaklanan (Kütübi Sitte Muhtasarı, İbrahim Canan, 17/455, Buhari, Tıp, 54, Müslim, Selam 102, İbn-i Mace, V/482)&nbsp; bu tür inanışlar ne yazık ki ‘artarak çeşitlenmiş’ ve gerek uğur gerek uğursuz sayılanların sayısı hayli artmıştır.</p>



<p>Kur&#8217;an, geldiğinde 600&#8217;lü yıllarda toplumda var olan tüm kötü alışkanlıkları kaldırmayı başarmıştır. Günümüzde, adı Müslüman olan ama cahiliye dönemi Mekke müşriklerinin zihin yapısına, adetlerine sahip olanları da yine aynı reçete kurtaracaktır! Tarihte denenmiş ve defalarca başarılı olmuş bu reçeteyi yeniden uygulayanlar hem dünya hem ahiret huzuruna kavuşacaktır. Kur&#8217;an ve sahih sünnet bir ışık olarak yolu aydınlatmaktadır, o kutlu yolda (sıratı müstakim) yürüyenlerden olmamızı ümit ediyoruz!</p>



<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/600lu-yillardan-2000lere.html">600’lü yıllardan 2000’lere</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/600lu-yillardan-2000lere.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;da Palindrom</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuranda-palindrom.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuranda-palindrom.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Mar 2014 11:58:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[kuran ve Palindrom]]></category>
		<category><![CDATA[Palindrom]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=5234</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu konunun, &#8216;Kur&#8217;an ve Bilim&#8217; adlı yazımızla beraber okunmasını tavsiye ederiz. Kur’an &#8220;Tevhit, adalet ve ahlak&#8221; ana eksenli tek ilahi dindir. Fakat belli aralıklarla Kur’an bu mesajlarına dikkatleri toplamak için bünyesinden bilimsel-matematiksel mucizelerin gün yüzüne çıkmasına da izin vermiştir.  Burada da Kur’an&#8217;da Palindrom üzerine iki örnek vereceğiz. Palindrom, tersten okunuşu da aynı olan cümle, sözcük [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-palindrom.html">Kur’an’da Palindrom</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Bu konunun, &#8216;Kur&#8217;an ve Bilim&#8217; adlı yazımızla beraber okunmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an &#8220;Tevhit, adalet ve ahlak&#8221; ana eksenli tek ilahi dindir. Fakat belli aralıklarla Kur’an bu mesajlarına dikkatleri toplamak için bünyesinden bilimsel-matematiksel mucizelerin gün yüzüne çıkmasına da izin vermiştir.  Burada da Kur’an&#8217;da Palindrom üzerine iki örnek vereceğiz. Palindrom, tersten okunuşu da aynı olan cümle, sözcük ve sayılara denilmektedir. Genellikle anlamlı kelimeler bütünü değildirler. Cümle belli bir anlamı ifade etmez. “Ara piller eder elli para &#8221; veya &#8221; Para hazır ama Rıza harap” gibi cümlelerinde olduğu gibi. Kur’an’da da bu şekilde hem düz hem tersten aynı anlama gelen cümleler vardır. Ama bu cümlelerin hem tersten hem de düz okunuşları, anlamlı bir cümle meydana getirmekte ve bir mesaj vermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin, 40: Küllün: ‘Hepsi’ demektir ve bir önceki ayette ‘ay, güneş ve dünya’dan bahsedildikten sonra bu ayette ‘hepsinin bir feleği; yolu, yörüngesi olduğu’ ifade edilir. Tersten de aynı anlam çıkarken harfleri de bir yörünge çizer. Bu ayet ayrıca ‘Kur’an ve bilim 2 &#8211; İtirazlara cevaplar’ adlı yazımızda ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müddessir suresi 3. ayette de, “Sadece Rabbini yücelt.” buyrulmaktadır ki, iki yönlü okuyuşta aynı anlamı vermektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14095" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuranda-polidron.jpg" alt="" width="636" height="292" /></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/imagesCAFCTBEZ.jpg"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5236" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/imagesCAFCTBEZ.jpg" alt="imagesCAFCTBEZ" width="194" height="259" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-palindrom.html">Kur’an’da Palindrom</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuranda-palindrom.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuran&#8217;da &#8216;Ben, O, Biz&#8217; ifadelerinin kullanımı</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuranda-ben-o-biz-ifadelerinin-kullanilmasi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuranda-ben-o-biz-ifadelerinin-kullanilmasi.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2013 06:49:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Ben]]></category>
		<category><![CDATA[biz]]></category>
		<category><![CDATA[çoğul şahıs]]></category>
		<category><![CDATA[kuranda]]></category>
		<category><![CDATA[O]]></category>
		<category><![CDATA[Onlar]]></category>
		<category><![CDATA[tekil şahıs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=3483</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an&#8217;da hitap tarzları, &#8220;Ben- Biz, Sen, O&#8221; ifadeleri Kur’an, icaz, belagat İnsanların kendi zihinlerindeki bilgi ve kurallar çerçevesinde bir vahiy kitabı bulmak maksadı ile Kur’an&#8217;a yaklaşmaları, sonuçta algı/anlamada yanılgı ve yanılsamalara neden olabilmektedir. Kur’an insan ürünü bir kitap değildir; ilahi kaynaklıdır ve metni de edebi/sanatsal bir mucizedir. “Kur’an’ın ‘anlatım üslubunda’ çeşitlilik vardır.” (İsa Kanik, Kur’an’ın [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-ben-o-biz-ifadelerinin-kullanilmasi.html">Kuran’da ‘Ben, O, Biz’ ifadelerinin kullanımı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an&#8217;da hitap tarzları, &#8220;Ben- Biz, Sen, O&#8221; ifadeleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an, icaz, belagat</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanların kendi zihinlerindeki bilgi ve kurallar çerçevesinde bir vahiy kitabı bulmak maksadı ile Kur’an&#8217;a yaklaşmaları, sonuçta algı/anlamada yanılgı ve yanılsamalara neden olabilmektedir. Kur’an insan ürünü bir kitap değildir; ilahi kaynaklıdır ve metni de edebi/sanatsal bir mucizedir. “Kur’an’ın ‘anlatım üslubunda’ çeşitlilik vardır.” (İsa Kanik, Kur’an’ın Edebi Anlatım Üslubundaki Çeşitlilik, Çankırı Karatekin Üniversitesi Karatekin Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2018, cilt: VI, sayı: 1, s. 68-87) Kendi üslubu ve dili/mantığı içinde Kur’an&#8217;ı anlamaya çalışmayanlar, önce kendi ön kabulleri çerçevesinde bir metin ile karşılaşmayı beklerken, İlahi kaynaklı bu metinler umdukları şablonlara uymayınca, o kutsal metinleri kendi kuralları çerçevesinde (tefsir usulü) anlama çabasına girmek yerine onu eleştirmeye, inkara yönelebilmektedirler. Kur’an ilk indiği ortamın dil ve edebiyat özelliklerini usul/metot olarak benimsemiş ve o ortamın edebi kurallarına uygun olarak indirilmiştir. Kur’an çekirdek kadrosunu Arabistan&#8217;da kurmuş, bu çekirdek kadro daha sonra İslam&#8217;ı dünyaya yaymıştır. “Kur’an, inmiş olduğu zaman dilimine ait yer alan obje ve unsurları bir araç olarak kullanmakta ve onlar vasıtasıyla evrensel mesajlar vermektedir.” (Cüneyt Eren, Kur’an metninin dil özellikleri, EKEV akademi dergisi Yıl: 18 Sayı: 59 (Bahar 2014, s. 139) Kur’an&#8217;ın ‘dili ve tefsirini’ anlamak için önce Arap dili ve edebiyatını iyi bilmek gerekmektedir. “Kur’an&#8217;ın ‘anlamı sade’ olsa da ‘ifade tarzı edebi ve sanatsal’ içeriklidir.” Kur’an vahyedildiği dönemdeki &#8220;Konuşma dili&#8221; üzerine indirilmiştir. “Kur`an, “kitabi” (yazımsal) bir metin değil, “hitabi” (sözel) bir metindir.” (Cüneyt Eren, s. 137, 156) Muhammed Hamidullah, “Kur&#8217;an zaman zaman gramere uymayabilir. Bu durum Kur&#8217;an&#8217;ın kendi dilini yine kendisinin oluşturmasından kaynaklanmaktadır.” (Soner Gündüzöz, Kur’an&#8217;da yerleşik gramer kurallarına aykırı dil yapıları ve Kur&#8217;an&#8217;ın lehçe haritası üzerine bir inceleme II, s. 132) görüşünü ifade ederken aslında, Kur’an’ın aynı zamanda Arap dili ve edebiyatının oluşmasına yaptığı katkının da altını çizmektedir. Kur’an’ın birinci hedefi halkın anlaması olduğu için halkın kavrayışı temel hedef kabul alınmıştır. O dönemin insanları şiir ile yoğrulmuş edebi bir dile hakim idi, dolayısı ile Kur’an&#8217;ın dili de bu üsluba uygun olarak indirilmiştir. &#8220;Kur’an, Arapça inmiş olmakla birlikte kelimelerin seçiminde, cümlelerin oluşmasında ve konuların ifadeye dökülmesinde Arapçadaki yaygın şekillere göre farklılık gösteren, kendine has eşsiz bir anlatım tarzına sahiptir.&#8221; (Kur’an, DİA, XXVI/394) Edip Velid b. Muğire’nin &#8221;Arap şiirini, kasidesini, recezini benden daha iyi bilen yoktur. Muhammed’in söylediği Kur’an bunlardan hiçbirine benzemiyor&#8221; şeklindeki (Hakim, II/506-507) ifadesi, Kur’an&#8217;ın eşsiz özgünlüğünü açıkça göstermektedir. Bu nedenle de ayet sonları uyumu (fasıla), ayetlerin uzunluk ve kısalığı vb. durumlar sureden sureye, hatta bazen bir sure içerisinde bile değişiklik gösterebilmektedir. Seyyid Kutub’un ifadesiyle &#8220;Kur’an üslubunun büyüleyiciliğini, onun hem şiirin hem nesrin -düzyazının- tüm özelliklerini bir araya toplayan emsalsiz nazmı teşkil eder.&#8221; (Kur’an’da Edebi Tasvir, s. 155) “Kur’an&#8217;da lafız ve mana dengesi tam bir uyum içindedir. Kur’an ifadelerini oluşturan kelimeler öyle seçilmiştir ki, bunlar maksadı eksik ve fazla olmadan anlatır, kısa ve özlü anlatımın tercih edildiği yerlerde mana ihmal edilmediği gibi muhtevanın ayrıntısına girilmesi gerektiği yerlerde de söz israfına gidilmez. Rummani’nin belirttiğine göre &#8221;Anlamı uygun ve güzel lafızla zihinlere ulaştırmak&#8221; demek olan ve üst, orta ve alt tabakaları bulunan belagatın en yüksek derecesini Kur’an’ın belagatı oluşturur. Bu bakımdan Kur’an’ın, hem Arapların hem Arap olmayanların benzerini ortaya koyamayacakları bir i‘caz özelliği vardır.&#8221; (Rummani, Nüket fî İ&#8217;cazi&#8217;l-Kur’an, s. 69-70) Kur’an&#8217;a objektif yaklaşan oryantalistler de Kur’an&#8217;ın bu üslup ve edebi dilini övmüşlerdir: &#8220;Mekkeliler hâlâ ondan mucize istiyorlardı ve Hz. Muhammed (sav), dikkate değer bir cesaretle ve kendinden eminlikle misyonunun teyidi olarak Kur’an&#8217;ın kendisine başvurdu. Tüm Araplar gibi onlar da lisan ve konuşma sanatında uzmandılar. Eğer Kur’an onun kendi yazması olsaydı, diğer kişiler onunla rekabet edebilirdi. Bırakalım onun gibi on ayet yazsınlar. Eğer yazamazlarsa (ki kesinlikle yazamazlar) o zaman Kur’an&#8217;ı açık bir mucize olarak kabul etsinler.&#8221; (Oxford Üniversitesi&#8217;nden Arap dili uzmanlarından Hamilton Gibb, Arabic Literature an Introduction; Mohammedanism, p.33) “Kur’an Cebrail tarafından Hz. Muhammed (sav)’e iletilmiş, kelimesi kelimesine Allah’ın bir vahyidir. Kendisi ve Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in doğruluğunu teyit eden bir mucizedir. Mucizevi niteliği kısmen tarzında yatar -o kadar mükemmel ve yücedir ki hiçbir insan ve cin en kısa suresiyle kıyaslanabilecek tek bir sure yazamaz- kısmen de öğretisinin içeriğinde, gelecek hakkındaki bilgilerinde ve Hz. Muhammed (sav)’in asla kendi kendine elde edemeyeceği bilgilerin olağanüstü derecede doğruluğunda yatar.” (Dorman Harry Gaylord, Towards Understanding Islam, p. 3) “Kur’an dili içerdiği lafızları, lafızların harflerinin kulağa hoş gelecek tarzda birbirleriyle uyumlu sıralanışı, bu lafızların cümle içerisindeki dizilişi, muhatabını adeta büyüleyici bir atmosfer iklimine cezp etmektedir. Yani, onun edebi ahengi muhatabını adeta büyüleyecek tarzdadır. Öyle büyüleyicidir ki, Arap belagatında otorite sayılan düşmanları dahi, onun karşısında teslimiyetlerini itiraf etmişlerdir.” (Naish John, The Wisdom of the Qur’an, Preface, p.VIII) “Misyonunun gerçekliğinin bir kanıtı olarak ne zaman Hz. Muhammed (sav)&#8217;ten bir mucize istense, O, Kur’an&#8217;ın İlahi kaynağının bir kanıtı olarak Kur’an ifadelerini ve kıyaslanamaz üstünlüğünü kullanmıştır. Aslında Müslüman olmayan kişiler için bile hiçbir şey onun anlaşılır bir bütünlüğe ve kavrayıcı bir tokluğa sahip dilinden daha harika değildir. Gösterişli ahenklerle dolu seslerin bolluğu ve olağanüstü ritimler, en düşmanca ve kuşkuyla yaklaşan kişilerin değişmesinde önemli olmuştur.&#8221; (Paul Casanova, L&#8217;Enseignement de I&#8217;Arabe au College de France) “Arapça Kur’an’a ‘aşina olan herkes’ bu dini kitabın güzelliğini övmede hemfikirdir; biçimindeki ihtişam o kadar üstündür ki, herhangi bir Avrupa lisanına tercüme edildiğinde gerektiği gibi takdir edilemeyebilir.” (Edward Montet, Traduction Francaise du Coran, Kur’an&#8217;ın Fransızca Tercümesi) &#8220;Orijinal Arapçası ile Kur’an insanı harekete geçiren bir güzelliğe ve cazibeye sahiptir. Özlü ve üstün stili, genellikle kafiyeli olan, birden çok anlamlar içeren kısa cümleleri, kelime kelime tercümesinde ifade edilmesi son derece zor olan anlamlı bir etkiye ve patlayıcı bir enerjiye sahiptir.&#8221; (John Naish, The Wisdom of the Qur&#8217;an) &#8220;Kur’an evrensel olarak, Arapların en asil ve kibarı olan Kureyş lehçesinde, en güzel ve ‘saf bir dille’ yazılmıştır. Kur’an&#8217;ın stili güzel ve akıcıdır ve birçok yerde özellikle de Allah&#8217;ın haşmeti ve nitelikleri tarif edildiği zamanlar yüce ve görkemlidir. O kadar başarılıdır ve dinleyicileri o kadar hayrete düşürür ki, bazı muhalifleri bunun bir büyücülük ve sihir etkisi olduğunu düşünmüşlerdir.&#8221; (George Sale, The Koran: The Preliminary Discourse) &#8220;Kur’an, gerçekliğin, hikmetin ve üslup sadeliğinin mucizesidir.&#8221; (Aziz Bosworth Smith, Mohammed and Mohammadanism); “Kur’an, elimize her aldığımızda kısa bir süre içinde bizi cezbeden, hayretler içinde bırakan ve en sonunda önünde eğilecek kadar hayran bırakan bir eserdir. Kur’an&#8217;ın üslubu, içeriği ve amacına uygun olarak çok kuvvetli, yüce ve muhteşemdir. Bu kitap tüm çağlar boyunca en etkili kitap olarak kalacaktır. (Goethe&#8217;den alıntı: T. P. Hughes&#8217;un Dictionary of Islam) &#8220;Kur’an seçkin güzellikte bir kafiyeye ve kulağı büyüleyen bir ahenge sahiptir. Gerçekte, hem şiir hem nesirde engin ve verimli olan Arap edebiyatı içinde onunla kıyaslanacak hiçbir şey yoktur.&#8221; (Alfred Guillaume,  Islam) Maxime Rodinson da “Hz. Muhammed&#8217;in belagat ve fesahat de son derece ileri olan Araplara hiç bilmedikleri yeni bir edebi üslup ile meydan okuduğunu” söylemektedir. (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 197) &#8220;Arapça Kur’an&#8217;ın yüce belagatini zayıf da olsa yansıtacak bir şeyler üretme girişimim, mesajın kendisinin yanı sıra, kompleks ve zengin kafiyeleriyle çeşitlenmiş insanlığın en büyük edebi başyapıtı olan Kur’an&#8217;ın karşısında sönük kaldı. Muhteşem şekilde süslenmiş orijinaliyle kıyaslandığında (meallerin) donuk ve düz seslere sahip olması şaşırtıcı değildir.&#8221; (Arthur J. Arberry, The Koran Interpreted, Açıklamalı Kur’an) “Taha Hüseyin&#8217;in dediği gibi, &#8220;Kur&#8217;an ne şiir, ne de düz yazıdır. O sadece Kur&#8217;an&#8217;dır.&#8221; Kur&#8217;an&#8217;da icaz, iltifat, nida, teşbih&#8230; gibi daha pek çok özellikler onun hep üslup özelliğidir.” (Prof İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 160) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Ben-Biz, Sen, O” ifadelerinin geçişi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah Kur&#8217;an&#8217;da niçin &#8216;Biz&#8217; diyor? Türkçede &#8216;siz&#8217; ifadesi bir saygı manası içeriyorsa, Allah&#8217;ın &#8216;Biz&#8217; ifadesinde de azametine vurgu vardır. Allah (cc) zatından bahsettiği ayetlerde ise &#8216;ben&#8217; buyurmaktadır.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 159) Arapçanın dil özelliği olarak  ve hatta başka dillerde de azamet, yücelik ifadesi olarak bazen bir kişi için, birinci çoğul şahıs olan “Biz” ifadesi kullanılır. &#8216;Nûnu’l-azame&#8217; denilen ve Arapçada azamet cem&#8217;i olan &#8220;Nun&#8221; zamirin kullanılmasına Arap dili-belagatinde çok sık rastlanır. Bu üslup; ‘işi yapanın büyüklüğüne, yapılan işin önemine, sebeplik yönünden söz konusu icraatlarda çok vasıtaların rol oynamasına, Allah’ın onlara değer vermesine’ işaret eder. (kuran-ikerim.org/allahin-biz-zamirini-kullanmasi) Bu ifadeden maksat ‘çokluk değil, güç ve kudretin büyüklüğünü’ belirtmektir. Fakat Allah’tan birinci tekil şahıs yerine birinci çoğul şahıs  (ben yerine biz) kullanılırken, istisnai olarak azametini ifade için  “Siz” ifadesi geçse de Allah’tan üçüncü şahıs olarak bahsedildiğinde hep üçüncü tekil “O” zamiri kullanılır, hiçbir zaman üçüncü çoğul şahıs “Onlar” ifadesi kullanılmaz. Çünkü O Allah (cc) tek ve bir olandır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an&#8217;da aynı ayette &#8220;Sen, O&#8221; ifadelerinin geçmesi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın birliği, zatında, fiillerinde ve sıfatlarında ortağı olmadığını açıklayan birçok ayet (Bakara, 163, 255; Ali İmran, 2, 6, 18; Maide, 73; En&#8217;am, 102; İsra, 42; Mü’minun, 91; Kasas, 70; Saffat, 4; Zuhruf, 84; Duhan, 8; Haşr, 22-23; İhlas,1 vs. ) bulunmaktadır. İslam&#8217;ı diğer dinlerden ayıran en belirgin özelliği tevhid -Allah&#8217;ın tek ve bir olması- inancıdır. (Mehmet Görmez, Hz. Peygamber Tevhid ve Vahdet, s. 10; https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/islam) Bu temek özellik ortada iken Allah (cc) kendisi için &#8220;O, biz&#8221; gibi ifadeleri kullanıyorsa, bunun temelinde Arap dili ve edebiyatının özelliklerini aramak gerekmektedir. Arap dilinde  &#8216;İltifat üslubu&#8217; ile zaman zaman şahıs zamirlerinde değişiklik yapılır. Bu sanatla ayetlerde, mesela üçüncü tekil şahıstan birinci çoğul şahsa geçerek, &#8220;O şöyle yaptı.&#8221; dedikten hemen sonra, &#8220;Biz şöyle takdir ettik.&#8221; gibi bir cümle kullanılabilmektedir. Bu Arap dilindeki sanatsal içerikli ifadelerin bolca kullanılmasının doğal bir sonucudur. Edebi bir dille Arapça indirilen (Şuara, 192-195; Ta-Ha, 113; Zümer, 28; Fussilet, 3; Nahl, 103) Kur’an’da, aynı ayette Allah’u Teâlâ hakkında üçüncü tekil şahıs (O) ile birinci çoğul şahıs (Biz) ifadelerinin kullanımına dair birçok örneği bulunmaktadır: &#8220;Sizi bir tek candan yaratan O’dur. Biz ayetlerimizi anlayan kimseler için açıkça bildirdik.&#8221; (En’am, 98); &#8220;Gökten bir ölçüye göre su indiren de O’dur. Biz onunla ölü bir ülkeye hayat veririz. İşte siz de mezarlarınızdan öyle çıkarılacaksınız.&#8221; (Zuhruf, 11; Ayrıca Taha, 53, 134, Neml, 60, Lokman, 10, En&#8217;am 5, 38, 99, 106; Fatır, 27 vd.) İsme (Allah kelimesine) dönen zamir anlamında kullanıma örnek: “Eğer Allah sana bir sıkıntı, bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur.” (Yunus, 107) <strong>“</strong>Huve/O” zamiri Kur’an’da Allah’ın mutlak bir varlık olduğunu gösterir. İhlas suresinin başında yer alan “Kul Huve”de olduğu gibi. Daha önce Allah adı geçmediği halde, &#8216;O&#8217; zamiri doğrudan Mutlak varlık olan Allah’ı ifade eder. Çünkü tüm kainatta gerçek rızık veren, koruyan, ilah olan O&#8217;dur. Bütün “O”lar, gerçek manada bir tek “O”ya işaret eder. Kainattaki her şey O’nun isim ve sıfatlarının birer yansımasıdır. Kur’an çok renkli, insanı bıktırmayan mucizeli üslup özelliklere sahiptir. Kur’an insanların alışageldikleri belli bir üslubu takip etmez. Olayları farklı zaman kipleriyle, kişileri farklı kiplerle anar. Örneğin Yüce Allah kendinden bahsederken bazen “Allah”, “Rahman” gibi isimlerini kullanırken bazen zamirlerle “Ben”, bazen “O”, bazen de mühim hadise ve kıyamet gibi inkılaplara gücünün yeteceğini ifade etmek için azamet ifadesi olarak “Biz” zamirini kullanır. Kur’an’da ayetlerin öncesi ve sonrasına (siyak-sibak), konuya (makam) göre bazen gayb (üçüncü tekil şahıs) bazen muhatap kipiyle konuşulur. Örneğin, Fatiha suresinin ilk ayetlerinde gayb (O, üçüncü tekil şahıs) kipiyle Allah övüldükten sonra ‘iyyake’ ifadesiyle birden muhatap (Sen) kipine geçilir. Yüce Allah adeta karşısındaymış gibi O’na yalvarıp dua edilir. Bu Kur’an&#8217;ın üslubudur. Kur’an&#8217;ı anlamak isteyen bu üslubunu kabul edip bu metottan hareketle mesajını anlamaya çalışmalıdır. Yoksa kendi dilinin dil bilgisi kuralları ile Kur’an dili ve onun sanatsal içeriği her zaman anlaşılamaz. “Bunun nedeni Allah’ın insan zihninde kişileştirilemeyeceği gerçeğinde yatmaktadır. Yani hiçbir şahıs zamiri, kişi zamiri onun gerçek varlığına işaret edemez.” Günümüzde Arap dilinin bu tür özelliklerini bilmeyen ateist ve oryantalistlerin iddialarının aksine, Efendimizin döneminde bu üslup, edebi içerikli eserlerde bolca kullanıldığı için hiç bir müşrik Arap bu ifadelere itirazda bulunmamış, Kur’an&#8217;da Allah&#8217;ın birliğine aykırı ayet bulunduğunu ima dahi etmemiştir. Çünkü onlar bu dilbilgisi kurallarını biliyor ve doğal karşılıyorlardı. Allah&#8217;ın birliğine itirazları olsa da, Arap dilinin özelliklerini bildikleri için bu ayetleri itiraziçin kullanmak akıllarına bile gelmemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an&#8217;da biz ifadesinin kullanılması</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın bizatihi kendisi ile ilgili ayetlerin hem hitap şeklinde hem de fiil sığası/kipinde tekil  şahıs kullanılmaktadır. ‘Tevhid, ibadet ve ihlas’ gibi konularda Allah (cc) hiçbir vasıtayı asla kabul etmemektedir. Mesela,  &#8220;Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.&#8221; (Zariyat, 56; Bakara, 186; Taha, 14 vd.) ayetinde olduğu gibi. Ama Allah (cc) icraatlarına bazen yarattıklarını perde yapmak suretiyle, onlara ‘değer verdiğini’ göstermek için biz ifadesini Kur’an&#8217;da kullanmıştır. Mesela Bakara suresinde &#8220;Bir halife yaratacağım&#8221; (Bakara, 30) dedikten sonra &#8216;kulna: dedik&#8217; (Bakara, 35) buyurmaktadır. Allah azze ve celle yaratma fiilinin yalnız kendisinin olduğundan, yaratmada hiçbir sebep, hiçbir vasıta bulunmadığından &#8220;Ben yarattım&#8221; dedikten sonra 35. ayette  &#8220;dedik&#8221; ifadesini kullanır. Cenab-ı Allah’ın kelamını (ayetlerini) insanlara tebliğde vahiy meleği, peygamber gibi vasıtalar söz konusu olduğundan, Cenab-ı Allah burada cemi sığasıyla &#8220;Biz dedik&#8221; ifadesini kullanmıştır. Aynı şeyi  Hicr, 9. ayette de görürüz: &#8220;Hiç şüphe yok ki o zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik.&#8221; Allah (cc) Kur’an’ın sahibidir, bu sözün tek sahibi O’dur. Fakat bu kelamı Cebrail (as) ile göndermiştir. Muhatap Peygamber Efendimizdir. İşte bu vasıtalara verdiği değeri ifade için ayette &#8220;Biz&#8221; ifadesi kullanılmıştır. “Biz sana aşikar bir zafer ihsan ettik.” Fetih suresi 1. ayetteki biz zamiri de, müminlere verdiği değeri ifade etmektedir. Alusi bu konuda şöyle demektedir: “Allah’u Teâlâ’nın azamet cem’i ile zaferi kendisine isnad ettikten sonra affetme işini ismi a’zam olan Allah lafzı celiline isnad etmesi şuna işaret edebilir: Mağfiret etmede hiçbir sebebin müdahele durumu yoktur. Ama Allah zaferi bazı vasıtaları kullanarak verir.” (Ruhu’l-Meani, Fetih suresi, 1-2 tefsiri, XXVI/91) Biz kelimesi ayrıca te’kid/pekiştirme için de kullanılır: &#8220;Ahirette Allah nezdinde olan nimet, eğer bilirseniz, sizin için elbette daha hayırlıdır. Sizin elinizdekiler tükenir ama Allah’ın elinde olanlar bakidir. Biz sabredenleri, işledikleri en güzel işleri esas alarak ödüllendirecek, kötülüklerini bağışlayacağız.&#8221; (Nahl, 95-96) Alusi bu ayeti şöyle açıklar: &#8220;ve lenecziyennehüm (ödüllendireceğiz) ifadesinde üçüncü tekil şahıstan birinci çoğul şahsa geçilmesi, &#8220;Ahirette Allah nezdinde olan nimet, eğer bilirseniz sizin için elbette daha hayırlıdır&#8221; cümlesinde yer alan sözü  pekiştirme  için olup sözünde durmanın önemini hatırlatmak amacına yöneliktir.&#8221; (Ruhu’l-Meani, Nahl suresi, 95-96 tefsiri, XIV/225) Özetle, &#8220;Kur’an&#8217;da ‘iltifat sanatı’ vardır. Bu Arap belagat ilmin de olan bir yöntemdir. İltifat ile sayılarda, muhatapta, zamanda, halde, zamir yerini isim kullanılması gibi çeşitli yerlerde, metinde değişikliklere gidilir. Vurgu yapmak, metnin özelliğini yükseltmek, azamet, kudret, samimiyet vurgulamak gibi amaçlar için bu yöntem kullanılır.&#8221; (Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 334) Kur’an’da, Allah için “Rububiyet (Evrendeki herşeyi yaratıp düzenleyen, eğiten, terbiye eden)  ve vahdaniyetini (tek yaratan ve yöneten) ifade eden lafızlar, çoğul değil tekil olarak gelmiştir. Allah varlıkları şereflendirmek ve onurlandırmak için ‘ben yerine biz’ kullanır. Kur&#8217;an&#8217;ı Biz indirdik” (Hicr, 9) Kur&#8217;an&#8217;ın nüzulünde Cibril görevlendirilmiştir.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 100-101) Allah (cc) “Zatından bahsettiği ayetlerde ise &#8216;ben&#8217; buyurmaktadır.&#8221; (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 159) Zaten, “Başka dillerde de, yüceltmek, büyüklemek, tazim etmek için; bir kişi hakkında çoğul ifadesi kullanılır. Türkçede de, &#8216;Hoş geldiniz.&#8221; ifadesi, bir kişi için rahatlıkla kullanılmaktadır.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 223) “Allah kendisi için, &#8216;Ben, biz, O&#8217; olarak hitap etmekte ve bu zamirler sık sık yan yana da gelmektedir: &#8220;O tek ilahtır, bu yüzden benden korkun.&#8221; (Nahl, 51) Aslında tam biz Allah&#8217;ı kullanışlı bir kavrama indirgeme arzusuyla bir tanım içerisine hapsetmeye hazırlandığımız da, O bizi böylece engellemektedir.” (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 153)    </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/kuranda-ben-o-biz-ifadelerinin-kullanilmasi.html/ayet-kuran-1-2" rel="attachment wp-att-3484"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3484" title="ayet-kuran-1-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ayet-kuran-1-2.jpg" alt="" width="208" height="243" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-ben-o-biz-ifadelerinin-kullanilmasi.html">Kuran’da ‘Ben, O, Biz’ ifadelerinin kullanımı</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuranda-ben-o-biz-ifadelerinin-kullanilmasi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an ve bilim 2 &#8211; İtirazlara cevaplar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuran-ve-bilim-itirazlara-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuran-ve-bilim-itirazlara-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jun 2012 06:18:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[cevap]]></category>
		<category><![CDATA[itiraz]]></category>
		<category><![CDATA[itirazlara cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da bilimsel hatalar iddiasına cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da bilimsel ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da mucize yoktur]]></category>
		<category><![CDATA[mucizeler yalanı]]></category>
		<category><![CDATA[yanıt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1884</guid>

					<description><![CDATA[<p>Benzer içerikli yazılara, &#8216;Kuran&#8217;da çelişki yoktur&#8217; adlı yazılardan ulaşılabilir. -Yazılarında istifade etmemize izin veren www.bilimveyaratilisagaci.com yöneticisi Hü.Da/ K. Berzan kardeşimize teşekkür ederiz- Kur’an’da bilime aykırı olduğu  iddia  edilen ayetler &#8220;Kainatı yaratan da İslam&#8217;ı gönderen de Allah olduğu için bunlara dair bilgilerin çelişmesi düşünülemez.&#8221; (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 73) Eğer iddia edildiği gibi [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuran-ve-bilim-itirazlara-cevaplar.html">Kur’an ve bilim 2 – İtirazlara cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;">Benzer içerikli yazılara, &#8216;Kuran&#8217;da çelişki yoktur&#8217; adlı yazılardan ulaşılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="https://www.bilimveyaratilisagaci.com" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-11620  aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilim-ve-yaratilis-3-1.png" alt="" width="315" height="63" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;">-Yazılarında istifade etmemize izin veren www.bilimveyaratilisagaci.com yöneticisi Hü.Da/ K. Berzan kardeşimize teşekkür ederiz-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da bilime aykırı olduğu  iddia  edilen ayetler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kainatı yaratan da İslam&#8217;ı gönderen de Allah olduğu için bunlara dair bilgilerin çelişmesi düşünülemez.&#8221; (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Eğer iddia edildiği gibi Kur’an&#8217;da dünyanın yuvarlak olduğu gerçeği vardıysa onu en iyi anlaması gereken Muhammed neden yüzyıllar önce bu gerçeği ifade etmemiş?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle Efendimizin görevinin iyi anlaşılması gerekmektedir. Peygamberimiz bir dinin, önceliği ahlak olan bir ilahi dinin tebliğcisidir.  O bir fen kitabının açıklayıcısı değildir. Kur’an’da tabii ki ayetleri, ayetleri meydana getiren kelimeleri, hatta kelimeleri oluşturan harfleri ile mucizevi bir ilahi kitaptır. Yukarıda kısaca değindik, örnekler verdik.) Ama Kur’an’ın asıl amacı, bu tür ayetleri araç olarak kullanarak insanların dikkatini ana mesajlarına toplamaktır. Bu ayetlerden amaç, Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğinin okuyucularca anlaşılmasıdır ki, bundan sonra onlardan istenen de kendiler için iyi, güzel, faydalı olan emirlerin pratik hayata aktarılmasın sağlanmasıdır. Yani ‘Kur’an’da bilimsel ayetler vardır ama bunlar amaç değil, araçtır.’ Efendimiz kendi döneminde gerek çeşitli mucizeler göstererek gerekse ilahi mesajın içeriği ile insanların dikkatlerini üzerine toplamış ve sonra da ahlak temelli bir adalet toplumu meydana getirmiştir. Peygamberimizin en büyük mucizesi olan Kur’an, mesajlarına insanların dikkatlerini çekmek için çeşitli vasıtalar kullanmaktadır. Bunlardan birini de bilimsel gelişmeler oluşturmaktadır. Kur’an öyle bir içerikle gönderilmiştir ki, ister Müslüman ister gayrimüslim kaynaklı olsun bilim ilerledikçe kendini yeniden düzenleyecek, toplumun dikkatlerini üzerine toplayacak ayet, kelime, harfler ile donatılmıştır. Metinleri asla değişmeden ama mesajları güncellenebilecek bir içerikle gönderilmiştir. Kur’an tarihi süreç içinde insanların dikkatlerini üzerine çekecek (ekonomiden sosyal hayata, iman esaslarından ahlaki emirlerine dek) her türlü donanıma sahiptir. İlk indiği dönemde ise, Araplar şiir ve edebiyat alanında çok gelişmişlerdi. Halkın içinde şairler ve Arap dilini çok iyi kullanan fasih (iyi söz söyleme kabiliyeti olan) ve beliğ (düzgün ve sanatlı olarak mesajını anlatan) edipler vardı. Edebiyat ve belagata verdikleri önemden dolayı “Muallakat-ı Seba” (Yedi Askı) adıyla, yedi şairin yedi kasidesini altın harflerle yazıp Kâbe’nin duvarına asarlardı. (DİA, muallakat maddesi; Mehmed Kileci, Risale-i Nur’da Kur’an Mucizesi, s. 60) Bedevi denen köylüler dahi, şehirdeki şairler derecesinde şiirler söyler ve hutbeler verirlerdi. Vezinli vezinsiz söyledikleri şiir ve hutbelerle insanları etki altına alırlardı. (Ahmet Cevdet Paşa, Peygamber Efendimiz, s. 55-56) Öyle bir toplumda Kur’an, “Yoksa: “Bunu kendisi yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Yunus, 38) diyerek o dönemdeki insanların en çok önem verdikleri ve toplumda yaygın saygınlık nedeni olan ‘edebi yönü’ ile insanların dikkatini üzerine toplamıştır. Hatta bu konuda ünlü İslam düşmanlarında şair Nadr b. el-Haris bile, “Ey Kureyş topluluğu, yemin ederim ki bugüne kadar başınıza gelmeyen bir işle karşılaştınız. Muhammed (sav), aranızda küçük bir çocukken dahi en çok sevdiğiniz, en doğru konuşanınız ve emanete en çok riayet edeninizdi. Saçlarına ak düşüp de (Allah’ın) Kitabı’nı getirdiğinde kalkıp sihirbaz dediniz. Yemin ederim ki o sihirbaz değildir. Biz çok sihirbazlar gördük. Onların düğümlere nasıl üflediğini de gördük. Sonra kahin dediniz. Yemin ederim ki kahin de değildir. Nice kahinler gördük, durumlarına vakıf olup konuşmalarını dinledik. Onun için şair dediniz. Yemin ederim ki şair de değildi. Nice şiirler ezberledik, şiirin hezecini, recezini özetle her türlüsünü de gördük. Mecnun dediniz. Yemin ederim ki o mecnun da değildir. Onda hiç baygınlık, saçmalama ve cinnet alameti var mı? Ey Kureyş topluluğu, bunu iyi düşünün ve öyle karar verin.” (İmam Suyuti, Hasaisü’l-Kübra, s. 286) diyerek acizliğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-1892" title="alaksuresi-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/alaksuresi-1.jpg" alt="" width="268" height="156" /> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1893" title="alak-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/alak-1.jpg" alt="" width="117" height="140" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’da bilime aykırı olduğu  iddia  edilen ayetler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde ise, bilimde meydana gelen gelişmelere paralel olarak ilmi yönünü ön plana çıkaran Kur’an, insanların ihtiyaç duydukları anda -bilimsel  gelişmelerin açığa çıkarması ile- gün yüzüne çıkan ayetleriyle yine insanların dikkatlerini kendi üzerinde toplamaya devam etmektedir. Örneğin Alak suresine ismini de veren ‘alak’ kelimesini ele alalım: “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir ‘alak’tan yarattı. (Alak, 1-2) Alak kelimesini sözlükte 4 temel anlamı vardır. (Cevheri, es-Sihah; İbn Faris, Mucemul-’Lüğa;  İbn Manzur, Lisanu’l-Arab; el-Firuzabadi, el-Kamusu’l-Muhit; ez-Zebidi, Tacu’l-Arus, Alak maddesi) Eskiden alak kelimesi, anlamlardan biri olan &#8220;kan pıhtısı&#8221; ile  tercüme edilirken yani ayet “Allah insanı kan pıhtısında yaratmıştır.” şeklinde tercüme edilirken, anne rahmine ‘yapışıp sarkan’ ve elektronik mikroskoplarda ‘sülük’ benzeri şekil alan canlıya tıpta  ‘Zigot/Embriyo’ adı verildiği tespit edilmiş,  İslam âlimleri de alak kelimesinde var olan bu iki temel anlamını göz önünde bulundurup son yıllarda alak kelimesini zigot/embriyo diye tercüme etmeye başlamışlardır. &#8220;Alak&#8221; kelimesinin Arapçadaki anlamı, &#8220;Bir yere asılıp tutunan şey&#8221; demek iken ve ayrıca bu kelime asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükler için de Araplar tarafından kullanılırken (İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri; İbn Hacer, Fethu’l-Bari, XI/482) ve aynı kökten gelen “milak’ da: ‘Sucunun, kovalarını astığı, iki ucuna ip bağlı su taşıma ağacı’ anlamında iken, bu tür bir çevirinin hiç de ‘zorlama’ olmadığı gayet rahatlıkla anlaşılabilmektedir. İstese Allah (cc) ‘alak’ kelimesi yerine mesele ‘demun’ (kan) kelimesi ile ayeti gönderebilirdi. Ayet, “Halakal insane min demin” şeklinde inse, ayetin çevirisinde embriyo anlamı asla çıkmazdı. Ama kelimenin kökeninde bu anlamlar vardır ve tıp ile paralellik içerirken, birileri itiraz edecek diye ayetin -dikkat ayet değil- ‘çevirisinde’ düzenleme yapılması ancak önyargılı insanları rahatsız edecek bir durum olabilir ki, bu da bizim sorunumuz değildir! Alak’ın 4. anlamı olan &#8220;sevgi ve aşk&#8221; anlamını da ayrı bir edebi güzellik içermektedir: “Allah insanı sevgiden/aşktan yarattı!” Kanada’nın Toronto Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Keith Moore: “Kur’an’ın insanın gelişimi üzerine söylediklerinin 7. yüzyılda söylenmesine imkan yoktur. Hatta bundan bir asır önce bile bu bilgiler tam bilinmiyordu. Bu ayetleri ancak şu anda hakkıyla anlıyoruz, çünkü modern embriyolojinin gelişimi bu ayetleri anlamamıza olanak tanımıştır.” demektedir. (Moore, K. L; The Developing Human-Clinically Oriented Embryology, 3.rd Ed. Philadel-phia, W. B Saunders Co, 1982; Mustafa Nutku, Yeni Asya, 25-26 Mayıs 2016) Peki, Peygamberimizin bunlardan haberi var mı idi? Birçok hadis bu sorunun cevabının ‘evet’ olduğunu bizlere göstermektedir. Zaten Efendimizin “Benim bildiğimi bilse idiniz.” (Tirmizi, Zühd 9, (2313); İbnu Mace, Zühd 19,4190) şeklinde başlayan hadisinin bir boyutunun da bu anlamda olduğunu düşünüyoruz. Yine bir sahabenin, “Bana peygamberimizin anlattıklarını size aktarsam bana deli derdiniz.” şeklindeki rivayet, ayrıca ‘cinler’ konusunda ele aldığımız cin ve mikrop arasındaki irtibat bu konudaki iddialarımızı güçlendirmektedir. Peki Efendimiz zamanında bunlardan açıkça bahsetse idi, zaten kendisine “cinlenmiş, büyülenmiş” diye ithamda bulunanların eline koz vermiş olmaz mı idi? “Biz peygamberler topluluğu, daima insanların seviyelerine inmek ve onların anlayabilecekleri şekilde konuşmakla emrolunduk.&#8221; (Zebidi, İthaf&#8217;u Sade, II/65) prensibini ashabına kabul ettiren Efendimiz yine “İnsanlara akılları seviyesine göre konuşun.” (Ebu Davud, Edeb, 20; Münavi, Feyzü&#8217;l-Kadir, III/75) diye buyurmuş ve zamanı gelmeden bazı şeyleri açıkça açıklamamıştır! Konuya dönelim, dünyanın döndüğünü Galileo’dan altı yüz sene önce söyleyen İslam âlimlerine (Yukarıda açıkladık ve ayrıca ‘Müslüman bilim öncüleri’ adlı yazılarımıza da bakılabilir) yol gösteren, Kur’an günümüzde de tüm insanlığın ilgisini üzerine çekmekte ve bu nedenle de akademisyeninden din adamına dünyada birçok insanın Müslüman olmasına neden olmaktadır. (‘İslam’ın Dünyada Yayılışı’ adlı yazımıza bakılabilir. Detay ve resimler sitemizdedir!)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Muhammed, yıldızların mesafelerini</strong><strong> tam olarak tayin edemediği için onların boyutlarını da bilememektedir ve muhtemelen onların aydan daha küçük olduğunu zannederek, onları birer kandile benzetmiştir. ve bu kandiller dediği yıldızlar, dünyaya en yakın olan gökte kurulmuştur.. Mülk, 5: &#8220;Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.&#8221;; Saffat, 6: &#8220;Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.&#8221;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle belirtelim ki ayetlerde necm: yıldız kelimesi geçmez. Birinci ayette “Kevakib” ve ikincide ise aynen “ziynet olan Kevakib” kelimeleri geçer. Geçelim cevabımıza: Görünür evrenin 46 milyar ışık yıllık bir yarıçapa sahip olduğu tahmin edilmektedir. (bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/evrenin-buyuklugu-ne-kadardir) Evrendeki yıldızlardan sadece bir tanesi de güneşimizdir. Gökadaların küçük bir bölümü hariç bilgi sahibi olmadığımız gibi bu evrenin devamlı genişlemekte olduğunu da hesaplayınca (Zariyat, 47;<strong> </strong>S. Waqar Ahmed Husaini, The Quran for Astronomy and Earth Exploration from Space, s. 103-108 ) asıl sormamız gereken sorunun şu olduğu kesinlik kazanmaktadır: Siz kainatın ne kadarına vakıfsınız, ne kadarı hakkında bilgi sahibi oldunuz ki, tamamını kavramış gibi evren hakkındaki ayetleri, bırakın yorumlamayı bir de eleştirmeye kalkışabiliyorsunuz? “Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) Araştırma Direktörü Joachim Minch, “Evrendeki maddelerin yüzde 5’i bilinirken, yüzde 95’i hâlâ ‘karadelik’, bilinmiyor” demektedir.” (Sözcü, 09 Haziran 2023) &#8220;Evrenin sadece yüzde 5&#8217;ini biliyoruz. Dünyaca ünlü astro-fizikçi, ‘Kara Enerji’nin kaşifi Alex Flippenko ‘karanlık enerji’nin şu anda fiziğin en gizemli kavramı olduğunu söyledi.&#8221; (CNN Türk, 8.5.2013) ERN&#8217;de görev yapan Kozmolog Julien Lesgourges: &#8220;Şu anda evrenin yüzde 68’inin ‘karanlık’ maddeden oluştuğunu biliyoruz. Bu gizemlerle dolu madde, evrenin giderek büyümesine yol açıyor. Gözlemleyebildiğimiz karanlık madde oranı ise yüzde 27. Yani galaksideki yıldız ve gezegenlerin hareketlerine etki eden bölge burası. Ayrıca evrenin geri kalan yüzde beşlik kısmı da bildiğimiz elementlerden oluşuyor.&#8221; (Euro News, 30/09/2020) “Işığın Evren içerisinde ilk defa var olduğu andan, bize ulaşana kadar geçebilecek süre, en güncel analizlere göre 13.82 milyar yıldır. Dolayısıyla, gözümüz kusursuz ve sonsuz güçte bir teleskop olsaydı, Dünya’nın herhangi bir noktasından, Evren içerisinde herhangi bir yöne baktığınızda en fazla, ışığın 13.82 milyar yılda kat edebileceği mesafeden gelen ışıkları görebilirdik. Ötesi? Sonsuz ‘karanlık.’ Bu durumda Evren, yalnızca 13.82 milyar ışık yılı yarıçapında bir küreden mi ibaret? Hayır! Bu, ‘gözlenebilir’ olan Evren’in yarıçapı.” (bilimkurgukulubu.com/genel/bilim-teknoloji/gozlenebilir-gozlenemeyen-evrenin-toplam-buyuklugu-ne-kadar) Bu olayın bilimsel yönü. Peki, bir de konunun edebi yönü vardır. Evet,  ayette sanatsal bir anlatımla gökyüzünün insana huzur ve sonsuzluk hissi veren &#8216;süslerle&#8217; donatıldığına dikkat çekilmektedir. Ayette asıl altı çizilmesi gerekende,  ‘mesabih ve kevakib’ ile donatılan dünyamızın etrafındaki bu &#8216;süslerin&#8217;, Arapça’da &#8216;gökteki yıldız&#8217; anlamına gelen ‘necm’ kelimesi ile ifade ‘edilmemesidir.’ Burada dikkat çekilen &#8216;yıldız&#8217; değil, &#8216;zinet, süs&#8217; ile dolu olan gökyüzüdür! Çünkü gerek ‘mesabih’ ve gerekse ‘kevakib’ olarak bu kelimelerin geçtiği üç ayette de ortak olan kelime, &#8216;zeyyene, zeyyenna&#8217; yani &#8216;süslemek&#8217; kelimesidir! Zaten Türkçeye de ‘zinet/süs’ kelimesi bu kelimeden geçmiştir. Yoksa güneş de, 149.597.870.700 metre uzakta olmasına rağmen, o da dünya semasını süslemektedir! Bu ayetler, benzetme sanatıyla, &#8216;gökyüzünün kandillerle süslenmiş güzel yaratılışına&#8217; dikkat çekmektedir. (Tahir Taşdelen, Mülk sûresi’nin edebî tahlili ve türkçe Kur’an mealine yansıması, Yüksek Lisans Tezi, s. 101) Necm (gökteki yıldız) değil de (misbah yani Arapça, ‘lamba’ kelimesinin çoğulu olan) mesabih ve ‘ziynet/süs için kullanılan kevakib’ kelimelerinin bize bakan yönü, insanoğlunun gördüğü en güzel, en huzur verici manzaralardan birini oluşturması, dünyamızın göğünün bomboş bırakılmayıp, güneş, ay, yıldızlarla süslenmesi gerçeğinin edebi bir dille ifade edilmesidir. &#8220;Yeryüzü ziynetini takınıp süslendiği zaman&#8221; (Yunus, 24)  ayetindeki terkipte de yeryüzünün ziynet takmasından söz edilmektedir. Halbuki ziyneti/süsü insanlar, takar. Öyleyse buradaki terkipten yeryüzünün yeşermesi kastedilmektedir. Evet oryantalistler ve ateist arkadaşlar bu ayeti gözden kaçırmışlar! Yoksa buradan hareketle ‘ağaç kültü’ iddialarına bir delil (!) bile bulmuş olabilirlerdi! (Bilgi için, ‘Ay kültü: Sin’ başlıklı yazımıza bakılabilir.) &#8220;Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti.&#8221; (Tevbe, 25) ayetinin terkibinden maksat da, yeryüzünün daralması değil, kalplerin neşesini kaybedip kederle dolmasıdır. &#8220;Onların ticareti kazanmadı.&#8221; (Bakara, 16) ayetindeki &#8220;kazanç&#8221; ve &#8220;ticaret&#8221; kelimeleri de mecazdır. &#8220;Onun anası haviyedir.&#8221; (Karia, 9) ayetteki &#8220;haviye/cehennem&#8221;in ‘ana’ olarak takdim edilmesi de ayrıca mecazdır. Ana çocuğuna sığınak olduğu gibi cehennemde kafire sığınak gibi gösterilmiştir. Örnekler çoğaltılabilir. Ateist arkadaşlar hem yıldız kelimesinin Arapçasını bilmeyip hem de mecaz sanatı hakkında bilgi sahibi olmayınca, Efendimizi rahatlıkla Kur’an’ın yazarı (!) ilan edebilmektedirler. (Bu konularda, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ ve “Kur’an ve mecaz” adlı yazılara da bakılabilir.) &#8220;O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır.&#8221; (Mülk, 3) &#8220;Dünyamıza en yakın semanın&#8221; ötesinde, altı sema daha vardır ki, onların özellikleri henüz bilinmemekte ve teknik imkanlarla tespit edilememektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>41-fussilet 12:</strong><strong> Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. işte bu, azîz, alîm Allah&#8217;ın takdiridir. Burada da anlatımlar oldukça karışıktır. Mülk 3 de, yedi göğün birbirleri ile belli bir uyum içinde olduğunu söylemektedir.</strong> <strong>Bir bozukluk olup olmadığının anlaşılması bu yedi göğün görülmesi ile mümkün olabileceğine göre, ayet içindeki soruda biz yedi göğün insan gözü ile görülebildiğini anlarız. Aynı şekilde Nuh 15&#8217;de, benzer ifade vardır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yedi gök birbiri ile ‘ahenk içindedir’ ama sen ey insanoğlu, ‘sen görebildiğinden mesulsün’ onlara bak ve ahengi gör. O gördüğünde ahengi bozan, düzensiz bir şey var mı? Zaten yedi gök birbiri ile ahenk içinde olmasa, bize yansıyan birinci semadaki bizler gök taslarından kuyruklu yıldızlara dek çeşitli vesilelerle bozulan dengeyi hemen hissetmez miydik?! ‘Yedi gök’ün görülmesi konusuna gelince, önce şunu ifade edelim. Birazcık tefsir ilmi okuyan herkes, Kur’an ayetlerinde geçen “görmek fiilinin ‘bilmek’ anlamında” olduğunu ve bunu bu anlamda Kur’an’da ‘birçok yerde’ kullanıldığını bilirdi. Mesela Fil suresinde, “Ey Muhammed! Sen fil ashabına olanları görmedin mi?” (Fil, 1) buyurulmaktadır. Oysa ‘Fil Olayı’ olduğunda Efendimiz daha doğmamıştır bile! Ama daha sonra duymuş ve bilgi sahibi olmuştu! O dönemde de Mekke’li müşrikler bile biliyordu ki, Efendimiz o zaman doğmamıştı ama “Bakın! Kur’an’da hata var!” diye kimse itirazda bulunmamıştı. Çünkü oradaki ‘görmedin mi?’ fiilinin “görmüş gibi kesin bir bilgi ile bilmedin mi?” anlamında kullanıldığını (Prof. C. Karadaş, kafama Takılanlar 3, s. 115) herkes anlamıştı! Ayetteki, ‘Görmedin mi?’den maksat da, ‘araştırıp öğrenmek, bilgi sahibi olmaktır!’ Yani, ‘Ey insanoğlu! Araştır, ulaşabildiğin, görebildiğin yere kadar bak, bir bozukluk asla göremezsin’ demektedir ayet. Aslında uzayın örnek gösterilmesi gerçekten ilginçtir. İnsanın değersizliği, hiçliği, evrenin muhteşem uyum/ahenk içindeki deveranı, gözleri kör olanlar dışında herkesi Allah’a ve Onun yüce ilmine/kudretine/gücüne secde etmeye yöneltmektedir. &#8220;Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar.&#8221; (Fatır, 28) ayeti de bu gerçeği ifade eder. Ayrıca ‘bakmakla görmek’ aynı şey değildir. Allah (cc) bu ayetlerde ‘nzr’ (bakmak) fiilinden türeyen kelimeyi kullanmıyor, ‘rea’ fiilinden türeyen “Mâ Terâ: ‘göremezsin” (Mülk, 3; Fil, 1 ve Nuh, 15’te hep aynı fiil geçmektedir.) fiilini kullanıyor. “İşte gözünü çevirip-gezdir, herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?” Bu ayet uyum/dengeye dikkat çekmekte, insanları araştırma ve incelemeye teşvik etmektedir. Mesela bir polis amiri emrindeki polise “etrafa bak!” dese ne anlarsınız? Çevreyi, tabiatı, göğü ‘seyret’ anlamı kimse çıkarmaz herhalde bu emirden. Sadece ‘insancıl ilke’ değil, evrendeki en küçük bağlantı/ilişki bile dünyadaki uyum ve düzeni etkilemektedir. “Son yapılan bir araştırmaya göre, bir gezegende hayat olabilmesi için yıldız sistemindeki asteroit kuşağının dahi belli bir kütlede ve belli bir konumda olması gerekiyor. Araştırmaya göre sadece asteroit kuşağının yeri ve konumu değil, aynı zamanda kuşağın hemen dışında da Jüpiter büyüklüğünde bir gezegenin bulunması gerekmektedir.” (Timetürk, 04.11.2012) Yani görmesini bilene evrendeki her gördüğü denge ve uyumu gösterecektir. Denizdeki bir damlanın tüm deniz hakkında bir bilgi vermesi gibi. Ama ne yazık ki bazıların “gözleri vardır ama onlarla göremezler.” (A’raf, 179)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara 258: İbrahim nemruta &#8220;Allah güneşi doğudan getirtir. Hadi sen de batıdan getir bakalım&#8221; deyince kafir olan nemrut tutulup kalmıştı. Yorum 1- bi kere güneş doğudan gelmez. Dünya doğudan batıya döner. İkisi de aynı şey diyeceksiniz, o zaman daha düzgün bir şekilde neden &#8220;Allah dünyayı doğudan batıya döndürür&#8221; dememiş.  Cevap: Çünkü o zamanlarda ve daha öncelerde dünya sabit, güneş ve diğer yıldızlar onun çevresinde dönüyor sanılıyordu. Muhammed de böyle biliyordu tabiki</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah (cc) “yeryüzünü döşedik” (Naziat, 30) buyurmaktadır. Döşemek anlamında kullanılan ‘deha’ kelimesi, &#8220;dahv&#8221; kökünden türemiştir. Dahv kelimesinden türeyen ‘çocukların topu yerdeki bir çukura düşürmeleri, taş atıp çukura düşürme yarışları, cevizle oynanan oyun, devekuşunun yuva yapması, yatacağı yerdeki taşları temizlemesi, yumurtladığı yer ve yumurtası’ için hep dahv fiili kullanılır. Ayet bir kelime ile bize, ‘döşenen yerin nasıl bir yer olduğunu da’ edebi bir tarzta ifade eder. Yani ayet döşenen yerin şeklini bize zaten haber vermektedir! Gelelim ayete. Ayette açıkça Nemrut’un mesajı aldığı ve onun ilahlığının geçersizliğinin ispat edildiği bizlere haber verilmektedir. Ayrıca sorsanız sanki ateist arkadaş hiç “güneş doğudan doğar” türü cümle kullanmamıştır! Bir de sormaktadır, ‘neden &#8220;Allah dünyayı doğudan batıya döndürür&#8221; dememiş’ diye! Halbuki Yüce Yaradan zaten birçok ayette evrendeki düzenli işleyişe işaret ederek bunu amaçlamakta değil midir? Astronomiden doğa olaylarındaki düzene dek birçok ayetten amaç, yaratılandan yaratana ulaşılması değil midir? Yine bu ayet ‘Fil Suresi’ gibi ‘Elem tera’ şeklinde başlar. “Allah’ın kendisine verdiği iktidara dayanarak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi?” buyrulurken yine araştırmaya teşvik ile, ‘görmüş gibi bil’memiz istendiğini bu ateist arkadaş neden anlamak istememektedir acaba?! Ayette zaten, ‘Allah getirir’ denirken, o güneşin bağlı olduğu tabiat kurallarına (sünnetullaha) işaret edildiği ve Nemrut’un da bu kurallara aykırı hareket edemeyeceği anlatılmakta değil midir?!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, Kur’an’a göre dünyanın şekli ve gezegenler ne durumdadır? Bu konularda yukarıdaki ‘<strong>Kur’an&#8217;a göre yeryüzü düz müdür?’ ve ‘</strong>Gök mü yer mi önce yaratıldı?<strong>’ sorularına ve aşağıda, ‘</strong>Yasin 40<strong>’ diye başlayan soruya verdiğimiz cevaplar  ile, &#8220;İslami bilim, felsefe ve Batıya etkisi&#8221;, &#8220;Müslüman bilim öncüleri&#8221; adlı yazıların yeterli olur kanaatindeyiz. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yorum 2- nemrut da salakmış yani, şöyle diyememiş mi &#8220;Hayır canım, onu doğudan getiren benim, hadi senin tanrın batıdan getirsin&#8221; bakalım kim tutulup kalıyordu o zaman.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tutulup kalan, bu müthiş (!) fikri ortaya atan olurdu tabii ki. Nemrut: ‘Ben tek ilahım’ demiyor ki! ‘Bir ilahta benim, en büyük ilah benim’ (Naziat, 24) diyor.  ‘Tanrınız şunu yapıyorsa ben bunu yapıyorum’ diyor. Hem Nemrut, ‘bazıları’nın iddia ettiği kadar da ‘salak’ değilmiş ki, öyle bir iddiada bulunsa, “Sen doğmadan önce de yine doğudan doğuyordu, demek seninle ilgisi yok!” cevabını alacağını tahmin edebilmiş, ne dersiniz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>En’am 60: Geceleyin sizi uyutan Allah’tır.  Cevap: Yooo, ben uykum gelince uyurum valla. Bu arada, kutuplarda yaşayanlar ise 6 ay boyunca gündüzleri uyurlar.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş sanki tüm ömrünü gündüzleri uyuyarak geçirir gibi, istisna yaptığı bir olayı genelleştirmektedir. Halbuki Kur’an genel kuralları verir. İnsanın uyuma ihtiyacı hissetmesi, geceleri genellikle tüm insanların uyuması, uyuyamayan insanların durumunun bir hastalık (Insomnia) olarak kabul edilmesi iddiamızı zaten ispatlamaktadır. Allah (cc) insan metabolizmasını uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratmıştır. “İşte 133 bin kişi ile yapılan araştırmanın sonuçları. Yeterli uyumamanın, kan basıncı, yüksek kan şekeri, bel çevresinde aşırı yağlanma ve yüksek kolesterol gibi belirtileri gösteren &#8220;metabolik sendrom&#8221; riskini artırdığı tespit edildi.” (Sözcü, 13 Haziran 2018) Uyku, Allah’ın insanlara bahşettiği nimetlerden biridir. O sayede vücut dinlenir, şarj olur. Uyku, biyolojik kadar psikolojik de bir ihtiyaçtır. Ama uyku sorunu çeken insanların mantık dışı soru sorma ihtimalleri her zaman görülebilen doğal bir rahatsızlıktır! Gündüzleri uyuyan ateistlere ise bir hatırlatma yapalım. Uykunun da ideal zamanı vardır: “En verimli uyku saatleri bilimsel araştırmalar ile 23:00 ve 03:00 arası olarak tespit edilmiştir.” (Hürriyet, 28.07.2022. Detay için ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakabilirler.)  Bu zaman aralığı galiba ‘geceye’ tekabül ediyor! Kutuplar örneği de epey komik kaçtı. Kutuptakilerde, normal insanlar gibi günlük uykularını alırlar! Bazı ateist arkadaşlar da ayrıca ‘Kaylule/siesta’ konusuna hiç girmesinler bence çünkü o zaten sünnettir. (İbn Mace, Savm, 22; Buhari, Hacc, 129; Şiruye b. Şehredâr ed-Deylemi, el-Firdevs bi-meʾs̱ûri’l-hitab, IV/266; İbn Mace, “Sıyam”, 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hud 7: Gökleri ve yeri 6 günde yarattı. Bundan evvel arş (gök) su üstünde idi. cevap: bu Kur’andan bilim fışkırıyor bilim.</strong><strong> Su üzerinde olan bir gök.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayette gök değil ‘arş’ın su üzerinde durduğu ifade edilmektedir. Ayette hem arş hem gök (semavat) kelimeleri ayrı ayrı geçer! Arş kelimesi, “izzet, sultan, memleket ve mülk” anlamlarına gelir. (İbn Manzur, Lisanu&#8217;l-Arab, VI/313-314; Fimzabadi, Kamus, II/1096; el-Isfehani, Ragıb, Müfredatü Elfazi&#8217;l-Kur’an, 558; en-Nesefi, Ebul Muin, Tabsıratü&#8217;l-EdiIIe fî Usulu&#8217;d-Din, I/241) Kur’an’daki aynı konudaki ayetleri bir arada değerlendirme kuralından habersiz, ayetleri ortamından koparıp bilgiçlik taslayan zihniyet, Kur’an’da değilse de kendi bakış açılarında daima çelişkilerle karşılaşacaklardır ve bu eserde de bol miktarda bunu örnekleri görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Enbiya Suresi 30. ayette yüce Yaradan, “İnkar edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” buyurmaktadır. Bu iki ayeti bir arada değerlendirdiğimizde Yüce Yaradan bu ayetlerle “arşını yani yönetimini su üstüne kurduğu yani su merkezli bir hayat kurup yönettiğini” bizlere haber vermektedir. Suyun ve bileşenlerinin evrenin yaratılışından hayatın devamındaki önemine dek yerini ayrıca açıklamaya gerek yok zannederiz. Evrenin 6 günde yaratılışı meselesi yukarıda ‘Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır?’ sorusuna verilen cevapta ele alınmıştır. Gelelim Kur’an’dan ‘fışkıran’ bilime: “Sonra Allah ‘duman halindeki’ göğe yöneldi” (Fussılat, 11 ve ayrıca Enbiya, 30) “Bilim adamları başlangıçta sıcak bir ‘gaz kütlesinin’ yoğunlaştığını, daha sonra bu kütlenin parçalara ‘ayrılarak’ galaktik maddeleri, daha sonra yıldızları ve gezegenleri oluşturduklarını ifade etmektedir.”  (Mazhar U. Kazi, 130 Evident Miracles in the Qur&#8217;an, Crescent Publishing House, s. 53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rad 2: Gökleri gördüğünüz şekilde direksiz kaldıran Allah’tır. Yorum: günlük hayatta hiçbir şeyin havada duramayacağını biliriz. Akıllarında bir soru işareti var. Muhammed de bu soru işaretini &#8220;onları öyle tutan Allahtır &#8221; diyerek yanıtlıyor. e tabi biz bugün biliyoruz ki, bunların orada durması için altlarında bir direk olmasına gerek yok, çünkü bulundukları yerde dünyanın onlara uyguladığı çekim düşük, dolayısıyla onlar dünyaya düşmüyorlar. ki zaten dünyaya düşebilecek bir tek ay var. düşse düşse dünya güneşin veya diğer yıldızların üstüne düşer (düşemeden erir gider ya o ayrı konu). göğün dünyaya düşmesi diye bir şey zaten söz konusu değil.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş Allah’ın evrene koyduğu kuralları sıralıyor, denge ve ince ayarlardan bahsediyor ve ‘bunları yapan Allah’tır’ noktasına geliyor ama itirafa sıra gelince orada işi yapan olarak kuralları koyanı değil, kuralları gösteriyor, aracı amaç haline getiriyor. İradesiz ve akılsız olan yaratılanlara yaratan özelliği izafe ediyor ki, ateist bakış açısından bunu çok sık görmekteyiz. “Boşluklar Tanrısı” merkezli ithamlara cevap ve bu konudaki benzer örneklere “Ateizm Yanılgısı” adlı yazılarımızdan ulaşabilirsiniz! Konumuza dönersek, ayette o bunun üstüne düşer diye bir şey yok. Aksine düşmeden koruyan evrendeki yasalara (Hac, 65) işaret vardır. Ayrıca ateist kendi ağzı ile yakalanmaktadır: “Düşse düşse dünya güneşin veya diğer yıldızların üstüne düşer, düşemeden erir gider.” diyor. Zaten Kur’an’da da ‘kıyamet günü’ dağların erimesinden şöyle bahsedilmektedir. Müzzemmil, 14: “O kıyamet günü yeryüzü ve dağlar sarsılacak, bütün dağlar erimiş bir kum yığını olacaktır.”  (İlgili ayet, Elmalılı H. Yazır, M. İslamoğlu, M. Okuyan, Ali Fikri Yavuz, Y. N. Öztürk mealleri) Kıyamet anı ile ilgili bilim ne diyor? “Muhakkak ki, nükleer denge belli bir süre sonra değişecek, Güneş’in çekirdeği helyumu kullanmaya başlayacak, sıcaklık artacak, Merkür ve Venüs eriyip boşluğa akacaklar. Yeryüzündeki okyanuslar, buharlaşacak ve okyanuslarla birlikte kayalarda gidecektir. Bir gün bu olaylar gerçekleşecektir. Birkaç saat içinde Dünya’mızın bugünkü hacmi kadar küçülecek ve en son helyum yakılınca da bir yanmış kömür artığı halini alacaktır. Bu son, hiç bir şekilde, en gelişmiş bilgilerle bile değiştirilemeyecektir.” (Bilim ve Teknik dergisi, Ocak 77, sayı 110, s. 45) Şimdi de Kıyametten bahseden ayetlere bakalım: “Denizler kaynadığı zaman.” (İnfitar, 3) “Gök yarılıp da, gül gibi kızardığı, yağ gibi eridiği zaman.” (Rahman, 37) “O gün, gök, erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış pamuğa döner.” (Mearic, 9) Bu kadar bilimsel ayet ateistlerde bir etki yapar mı? Konu, niyet, istek, irade, dolayısı ile hidayeti isteyip istememekle alakalı. “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 29)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rad 2: Gökleri gördüğünüz şekilde direksiz kaldıran Allah’tır.  Hac 65: Yerin üstüne düşmemesi için göğü o (Allah) tutar. Meğerki kıyamette onun izniyle düşmüş olsun.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ın indiği dönemde, göğün dağların üzerinde durduğu düşüncesi hakim olan görüş idi. Kur’an  bu  düşünceyi bu ayetle yıkmıştır. Dolayısı ile bilime aykırı değil, bilimsel bir ifadedir bu ayet. Allah azze ve celle bu ayetlerle bizlerin ‘evrensel yasalara’ dikkatini çekmekte ve buradan hareketle de yasaları koyan ve uygulatana ulaşmamızı istemektedir: Yerçekimi kuvveti sayesinde atmosfer uzaya yayılmaz ve bu sayede atmosfer tabakası konumunu korur. Ancak kıyamet günü bu denge bozulacak ve düzen sona erecektir. Fizikçi Dr. Karl Giberson: “Son 40 yıldır, fizik ve kozmolojideki gelişmeler bilim sözlüğüne &#8220;tasarım&#8221; kelimesini geri getirdi. 1960&#8217;ların başında fizikçiler, insan hayatı için açıkça &#8220;ince ayar&#8221; yapılmış bir evrenin örtüsünü açtılar. Evrende hayatın var olmasının, kesinlikle olanaksız ve kusursuz bir ‘dengedeki fiziksel faktörlere bağlı’ olduğunu keşfettiler.” (K. Giberson, &#8220;The Anthropic Principle&#8221;, Journal of Interdisciplinary Studies, IX/63-90, Steven Yates&#8217;den cevap, ss. 91-104) İngiliz astrofizikçi Prof. George F. Ellis: “Evrendeki kompleksliği mümkün kılan kanunlarda hayret verici bir ince ayar görünüyor. Evrende var olan bu kompleksliğin gerçekleşmesi, &#8220;mucize&#8221; kelimesini kullanmamayı çok güçleştiriyor.” (F. Bertola, U. Curi, The Anthropic Principle: Laws and Environments, s. 30) “Big Bang&#8217;in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (1/10<sup>18</sup>) bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı.” (Paul Davies, Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, s. 184.  Stephen Hawking, A Brief History Of Time, s. 121-125) Moleküler biyolog Michael Denton: “Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü olsaydı, o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi asla oluşamazdı.” (Michael Denton, Nature&#8217;s Destiny, The Free Press, s. 12-13) Michael Denton: “Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı.” (Michael J. Denton, Nature&#8217;s Destiny, The Free Press, s. 11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evet, tüm “Bunlarda ‘aklını çalıştıran’ bir topluluk için elbette deliller vardır.” (Rad, 4)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hacc 65 ayeti:Gök nasıl yere düşer? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Görmüyor musun ki, Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.” Allah azze ve celle, verdiği nimetleri sayarak, bunların oluşumuna neden olan kurallar zincirine dikkatimizi çekmekte, bu nimetlerden nimetleri verene ulaşamamızı istemektedir. Çünkü Allah’ı unutan insanlar bu defa tabiatı (naturalist ateistler), insanları (Marxist ideolojinin kurucularını), hayvanlar gibi (Hinduizm) yaratılanları ilah seviyesine çıkarmaktadır. Çünkü inanmak bir ihtiyaçtır ve bu doğru şekilde yapılmalıdır. Bu konuları detaylı şekilde, ‘Ateizm Yanılgısı ve Deizm Yanılgısı’ başlıklı yazılarda ele alacağız. Hac, 63. ayette yağmur nimetinin oluşumunu araştırmaya Rabbimiz bizi yönlendirir. 65. ayette suyun kaldırma kuvvetine ve gökteki hassan dengeler zincirine dikkat çekilir. Nedir bunlar?: Kütle çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet Hassas dengeye işaret eden bir kaç örneği yukarıda vermiştik, birkaç örnek daha ekleyelim: “Şu anki evren bütün muhtemel olasılıklar arasında çok ufak bir olasılıkla sahip olunabilecek özelliklere sahiptir.” (John Barrow, Frank Tipler, the anthropic cosmological principle, s. 250) “Big Bang’ten bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu.” (Stephen Hawking, A brief history of time from the big bang to black holes, s. 121-122) “Yerde sonsuz mesafede büyük bir tahterevalli düşünün. Her iki tarafa koyacak trilyonlarca ağırlığınız olsun. Bir yana koyulacak en ufak bir fazlalık, dengeyi bozacak ve evreni yaşama olanak tanımayan bir konuma getirecektir. Burada dikkat çekmesi gereken nokta, her bir ağırlığın konabileceği sonsuz yer ve sonsuz sayıda ağırlık olmasıdır.” (Michael Corey, The anthropic principle, s. 138) Rabbimiz 64. ayet ile ‘tüm bu dengeyi kuranın kendisi olduğunu’ ilan etmekte, böylelikle, yerdeki ve gökteki muhteşem yaratılış ayet/örneklerinden hareketle kendisindeki güç, irade, kudret, ilim ve hikmeti kavramamız istenmektedir. Soruya dönelim, gök(lerin) çökmesine engel olan kuralı koyan, uygulatan ve bunun devamını -kıyamete, yani hassas dengenin bozulacağı zamana dek- sağlayan kimdir? “Kendi izni olmadıkça” (Hac, 64) bu denge bozulmayacak ve gök ile yer küre birleşmeyecek, yani içe çökme -kıyamet- olmayacaktır. Kıyamet sahnelerine zaten yukarıda kısaca değinmiştik.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hicr 14-15: biz onlara gökten bir kapı açsak, onlar da o kapıdan yukarı çıksalar yine inanmazlar. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müşrikler, güya Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmek için gökten kendilerine okuyacakları bir kitap (İsra, 93) veya “açılmış sayfalar” (Müddessir, 52) indirilmesini istemişlerdir. İşte bu ayette “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de ‘Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmıştır’ derler.” (Hicr, 15) buyurularak, müşriklerin asıl amaçlarının gerçeği öğrenip ona inanmak olmadığına işaret edilmektedir. (Kur&#8217;an Yolu, III/339-340) Yine Kur’an&#8217;da ‘Kapı’ kelimesi, ‘toplumun maddi anlamda refahı  için gerekli olanların geliş  yolu’ anlamında da kullanılmıştır. Örneğin A&#8217;raf suresi 96. ayette, &#8220;Onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık.&#8221; ve En&#8217;am suresi 44. ayette, “Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca her şeyin kapılarını onlara açtık.” kapı bu anlamda kullanılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Neml, 88:  “Dağları yerinde duru görürsün.” derken, Enbiya, 31. Ayette, “ Yeryüzünde onları sarsmasın diye sabit dağlar yarattık.” denmektedir. Bu bir çelişkidir. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Neml, 87. ayet bize bu dağların hareket zamanını bildirmektedir: “Sur’a üfürüldüğü gün” Yani ayetin öncesi ve sonrası (Neml, 87-90) kıyamet/ahiret zamanından bahsetmektedir! Bazı yorumcular 88. ayetin &#8216;tektonik levhaların magma üzerinde yüzmesi ile dağların hareket etmesine&#8217; veya &#8216;Kıtaların kayması nedeni ile dağların hareketli olmasına&#8217; işaret ettiğini ileri sürmektedir. Her iki yorumda bilimsel olmakla beraber ayetin öncesi ve sonrası bize bu ayetin kıyamet sahnesinden bahsettiğini göstermektedir. Dağların görevi konusunu ise, ‘Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık’ şeklinde başlayan sorunun cevabında açıkladık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bakara, 117. Ayet, “ Allah ol deyince olur.” Derken, Kaf, 38. Ayette de gök ve yerin 6 günde yaratıldığı belirtilir. Evrenin oluşumu milyonlarca yıl sürmüştür.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Bakara, 117. ayette, “kun fe kâne” yani ‘ol dedi ve o da oldu.’ şeklinde mazi (geçmiş zaman) sığası/kipi ile geçmez. Arapçası, “kun fe yekûn” şeklinde, muzari (geniş, şimdiki ve yakın gelecek zaman) sıgası ile geçer. Muzari fiil, aşamalar içeren bir süreci ifade eder. Yani ayetin meali, “Allah ol deyince oluş süreci başlar.” şeklindedir. Ayrıca zamanı yaratan Allah olduğu için bu ‘oluş süreci’ Allah için biz insan gibi işlemez. Allah zamanla sınırlı değildir. O (cc) ‘Ol!’ der, o işin oluşumu insanlar için milyonlarca sene sürse de, O’nun katında o iş olmuş ve bitmiştir! Çünkü Big Bang kuramı göstermiştir ki, zaman da, insan da, mekan da sonradan var olan yani yaratılandır. Allah ise, zaman ve mekandan müstağnidir; yarattıkları ile sınırlandırılamaz! 6 gün ise evre anlamındadır. Bu konular da ‘Allah, insanı &#8220;alak&#8221; [kan pıhtısı] dan mı yaratmıştır?’ ve ‘Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır?’ şeklinde başlayan soruların cevaplarında ele alıp cevapladık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nahl 13: yeryüzünde muhtelif renkte yarattığı şeyleri de müsahhar kıldı. yorum: bir kere renk diye bir şey yoktur.  renk, beynin farklı dalga boyundaki ışıkları farklı olarak yorumlamasından oluşur.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’a zıt olacağım diye düşülen duruma bir bakın hele: Renk yoktur! Bu mantıkla dünya da hatta bu yazılarda yoktur, onlar da beyinde oluşan görüntülerdir. Aslında bu bakış açısı klasik materyalist zihniyetin bir uzantısıdır. Öyle ya, insan da acı ve sevinç gibi duygular da sonuçta şuursuzca bir araya gelen atom yığınlarından oluşmaktadır! Bu konuları ‘Ateizm Yanılgısı’ ve ‘Dinsiz Ahlak Olur mu?’ adlı adlı yazılarda derinlemesine ele aldık! Renklere dönersek; ilk televizyonlar çıktığında (1926) siyah beyaz renkte idiler, zamanla renkli televizyonlara (en erken 1940) geçilmiştir. Halbuki bebekler zamanla renkli görmeye başlamazlar. Allah’ın renk, koku, tat, şekil, işlev, çeşit olarak birbirinden çok farklı yaratıp her birinin birbiri ile uyumlu bir şekilde devam eden düzenine işaret etmesi (Hac, 63-66) neden tuhaf karşılanır ki? Sadece siyah beyaz bir dünyanın insana vereceği kasveti düşünmek bile şükür için yeterli bir sebep değil midir? Renklerin oluşması için gerekli olan ‘Güneş ışığı, ozon tabakası, ışığın yansıma özelliği, göz, retina ve son aşama olarak elektrik sinyallerinin sinir hücreleri tarafından renk olarak algılanabilmesi’ şartlarının hepsini yaratıp uyum içinde işleten Allah secde edilmeye layık değil midir?: “Güneş’ten yayılan ışınların, Dünya üzerindeki yaşamı desteklemek için gereken çok dar aralığa sıkıştırılmış olması gerçekten çok olağanüstü bir durumdur.” (Ian M.Camplell, Energy and Atmosphere, London: Wiley, 1977, s. 2) “Atmosferin, elektromanyetik yelpazenin çok geniş alternatifleri içinde, geçişine izin verdiği yegâne ışınlar görülebilir ışık ve yakın kızıl ötesini kapsayan daracık alandır.” (Michael Denton, Nature&#8217;s Destiny, s. 55) “Elektrik sinyallerinin görme sinirleri yoluyla beyne ‘nasıl iletildiği ve beyinde ne gibi fizyolojik etkiler yarattığı’ sorularına ‘renk bilimciler henüz cevap verememektedirler.” (Bilim Teknik Dergisi, Ekim 1986, s. 6-9)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş ayetin devamını yazmamıştı tabii ki, biz ekleyelim: “Bunda düşünüp taşınan bir topluluk için büyük ibret vardır.” Konuyu Hac suresi 66. ayet meali ile bitirelim: “Size hayat veren, sonra sizi öldürecek ve sonra sizi diriltecek olan da O’dur. İnsan gerçekten ‘pek’ nankördür.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Furkan 25: O gün beyaz bulutla gök yarılacak melekler yere inecekler. Yorum: demek ki, melekler göğün üstündeler. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“O gün” ama hangi gün? Ateist bunu açıklamadan, surenin ortasından bir ayeti alarak direkt saldırmaya yeltenmektedir. Ayetin öncesi ve sonrasına bakınca, bu ayetin yaşanan bu dünyadan değil kıyamet gününden bahsettiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. “O gün gök parçalanarak beyaz bulut kümelerine dönüşür ve melekler bölük bölük inerler.” Ayetin meali bildiğimiz kıyamet sahnesini anlatmaktadır. Kıyamet olayının gerçekleşmesini anlatan ayetlerde göğün yarılıp, açılacağından ve orada kapılar oluşacağından söz edilmektedir. (Nebe, 19; İnşikak, 1) Bu ayetlerin görünen ifadelerinden anlaşıldığına göre kıyamet sırasında evrenin kozmik düzeni zaten bozulacaktır. “O gün yer başka bir yere, gökler başka göklere dönüştürülecektir.” (İbrahim, 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Neml 18: Bir dişi karınca: &#8220;Karıncalar! Yuvalarınıza girin ki Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi ezmesin&#8221; dedi. yorum: karıncaların ve diğer böcüklerin algılamasal sınırlamaları nedeniyle insanları algılaması söz konusu değildir. Hele hele kendi aralarında konuşması, hatta insanların adlarını söyleyerek konuşması mümkün değildir. Matematik ve kuantum mekaniği de bilemezler.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hayvanlardaki 6. his insanlardan çok daha gelişmiş düzeydedir. “Deprem ve tusunaminin vurduğu ülkelerde 120.000’in üzerinde insanın yaşamını yitirmesine karşın, hayvan ölülerine çok az rastlanması; hele Sri Lanka ulusal parkındaki fil ve leoparların hepsinin afetten kurtulması, eski bir tartışmayı yeniden gündeme getirdi: Hayvanlar afetleri gerçekten önceden seziyorlar mı? Sumatra’da kaplanların korunmasıyla ilgili bir projede çalışan Debbie Marter, BBC’ye yaptığı açıklamada, ‘Vahşi hayvanlar depremle ilgili sezgiler konusunda özellikle çok hassastır.’ diyor.” (prakdeniz.com/hayvanlarin-6-hissi; https://bianet.org/biamag/hayvanlar/104435-kopeklerin-6-ve-diger-hisleri) Karıncalar arasında “Ses ile iletişim de sık kullanılan bir yöntemdir” (Özcan Cabbar, Bülent Doruker, Karıncalar depremi haber verebilir mi? s. 10) “Bazı karınca türlerinde ise feromon algılama özelliklerine ek olarak ses duyma özellikleri de yaratılmıştır. Haberleşme için bazı karıncaların sesten de faydalanmaları, bilim adamlarının son yıllarda ortaya çıkardıkları bir gerçektir.” (Prof. dr. Volkan Tuzcu, Zafer Dergisi, Eylül 2013, Sayı: 441) Peki, hayvanlar matematik bilebilirler mi? Ateist arkadaş üzülecek ama cevap, Evet! “Hayvanlar da temel matematik yeteneğine sahip, matematik yeteneği sadece biz insanlara özgü değil!” (matematiksel.org/hayvanlar-matematik-yapabiliyor-mu) “Civciv, arı, kuş, kunduz, örümcek, vatoz, kaplan matematik biliyor.” (bilimsenligi.com/hayvanlarda-matematik-biliyor.html; bilimsenligi.com/hayvanlarin-matematik-becerileri.html; hurriyet.com.tr/egitim/hayvanlar-aleminin-matematikcisi-vatozlar-42036626; matematikheryerde1.weebly.com/hayvanlarda-g304zlenm304350-matemat304k) “Karıncaların hareketlerindeki matematiksel düzen de artık keşfedilmiştir.” (Jackson DE, Ratnieks FLJCb. Communication in ants. 2006;16; R570-R4; Watmough J, Edelstein-Keshet LJJoTB. Modelling the formation of trail networks by foraging ants. 1995;176; Edelstein-Keshet LJJoMB. Simple models for trail-following behaviour; trunk trails versus individual foragers. 1994;32; Couzin ID, Franks NRJPotRSoLBBS. Self-organized lane formation and optimized traffic flow in army ants. 2003;270(1511):139-46) Kuantum -şimdilik bilmediklerini kabul edelim!- okumadan depremi önceden hisseden köpek/fare/kuş vb. hayvanlar bulunduğu gibi, karıncaların da güçlü bir ordunun toprakta oluşturacağı sarsıntıyı hissedebilmesi gayet doğaldır. Burada sadece tek soru akla gelebilir: Bir karıncanın Hz. Süleyman’ın adını bilmesi meselesi. Bu da bir balığın uçmasına inanmaktan -Evrim teorisi-  daha mantıklıdır: Günümüzde balinadan yunus balıklarına, fillerden maymunlara birçok hayvanın iletişim metodu yavaş yavaş çözülmeye başlanmıştır. Yaratıcının dünyadaki elçisi peygamberlerin adlarının karıncalarca bilinmesi veya bazı peygamberlerin hayvanlarla iletişim yolunu çok önceden bulmuş olması hiçte yabana atılacak bir görüş değildir. Dünyayı pilotsuz, motorsuz, benzinsiz binlerce yıldır aynı yolda -yörüngede- uçuran Allah (cc) için bu çok basittir. Konumuza dönersek; ayette &#8216;dişi&#8217; bir karıncanın uyarı yaptığı ifade edilmektedir. Günümüzde bilim de bize, uyarıcı fenomen (Alarm pheromone) salgılamanın ‘dişi karıncaların’ işi olduğunu haber vermektedir. (Mizunami, M., Yamagata, N., &amp; Nishino, H. (2010). Alarm pheromone processing in the ant brain: an evolutionary perspective. Frontiers in behavioral neuroscience, 4, 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müminun 80: Geceyle gündüzün birbiri ardına gidip gelmesi onun emriyledir. cevap: neden dünyanın dönmesi onun emriyledir demiyor da böyle diyor. Çünkü dünyanın döndüğünü bilmiyor.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaş kendi istediği kelimelerle ayetin neden indirilmediğini sorguluyor, sanki o şekilde ayet inse ona itiraz etmeyecekmiş gibi! Gelelim soruya: Eğer o dönemdeki insanların anlayamayacağı şeyler ile Efendimiz dini tebliğ etse idi, acaba İslam daha baştan yayılamadan önü kesilmez mi idi? Düşünelim lütfen, Efendimizin hadisleri ve Kur’an ayetleri ‘açıkça’ dünyanın dönmesinden, mikroptan, ozon tabakasından, yüzey geriliminden vs bahsediyor. O’na Ebu Bekir bile inanmazdı belki de! Kur’an’da her döneme ait özel, ilahi kaynaklı olduğuna dair işaretler vardır. Ama bunlar zamana ve insanların bilgi seviyesine göre ayarlanmış mesajlardır. Zaman, bilgi, şartlar olgunlaşmadan bu mucizeler çözülemez! ‘Zülkarneyn ayeti, Yer düz müdür, Güneş suda mı batmaktadır?’ sorsuna verdiğimiz cevapta dünyanın yuvarlaklığından bahsedildiği zaten görmüştür!  Gelelim ayete: Anlamında bir tuhaflık var mı, hayır! Ayrıca ayetlerde (Mü&#8217;minun, 78-80) bilgiye, insanın biyolojik ve antropolojik gelişmesine ve kozmolojiye işaretler de vardır. 78. ayette zaten tüm bu nimetlere rağmen, ‘Ne de az şükrediyorsunuz!’ buyurulmaktadır ki, ateistinde içine düştüğü durum tam da budur! “Sizi kulaklar, gözler ve akıllarla donatan O’dur.” (Mü&#8217;minun, 78) Ama ateistlerin “Kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’raf, 179)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Lokman 10: O, gökleri gördüğünüz veçhile direksiz yaratmış, yere de sizi sarsmamak için sabit ve ulu dağlar koymuş, orada her çeşit yürüyen hayvan dağıtmıştır. biz gökten yağmur indirdik, her çeşit işe yarar ot bitirdik. yorum: göklerin direksiz oluşuna ve dağlara değinmiştik. Burada soracağım soru şu: işe yarar otların dışında işe yarmayan da bisürü ot var, bunlar ne için.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz de cevaba yukarıda değinmiştik. Soruya geçerkes: Ayette geçen kelime, ‘feenbetna’ fiilidir ki, Türkçede de “nebadat, nebati yağ” kelimeleri aynen kullanılmaktadır. Nebat, ‘bitki’ demektir. Bitkilerin faydaları konusuna girip konuyu uzatacak değiliz. Ama bu kelimeyi ‘ot’ olarak çevirsek (ki, 51 meale göz gezdirdim sadece üç tanesinde bu kelime ot olarak çevrilmiş! Onların da ikisinin yazarı Osmanlı âlimi, diğer meal ise kıpçak dilindedir! Osmanlıca’da ot, ‘nebat’ anlamındadır ki, zaten Arapça orijinalinde de ayette ‘Fe-enbetnâ’ yani aynı kökten fiil geçmektedir! Kıpçak dilince ise ot: ot ve yabani bitki anlamlarına gelmektedir. (TDK, Kıpcak Türkçesi sözlüğü, s. 206) Yani ‘ot’ diye yapılan çevirilerden kasıt da yine ‘bitki’dir!) bile yine de günümüzde zehirden ilaç bile yapılırken ateistin bakış açısındaki ufuksuzluk, sığlık gün yüzüne çıkmakta değil midir? Bir ot direkt insanın işine yaramıyorsa, o insanın işine yarayan diğer canlının işine yarıyordur ki, bu da dolaylı yoldan yine insanın da işine yarıyor demektir. Gübre böceğini görse ne işe yaradığını sorgulayacak bu arkadaşlar ki, bu böcek toprağı kazarak havalandırıp karıştırmakta, gübre gömerek de toprağın organik madde içeriğini arttırmaktadır. Bu ateist arkadaş ‘Kelebek etkisi’nden de haberdardır olmadığı gibi, sanki ekosistemin şifresini çözüp her canlının sistemdeki yerini keşfetmiş gibi bir de bilgiçlik taslamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yasin 40: ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir, her biri feleklerinde yüzerler. yorum: işte bu da güneş ve ayın ikisinin de dünya etrafında döndüğü anlamına gelen bir ayettir. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist bakış açısı, ay ve güneşin aynı yörüngede olduğunu iddia eder bu ayetten hareketle, ama bakalım gerçek öyle mi? Yasin, 38. ayet, güneşin kendine ait ve Yasin, 39. ayet ‘ay’ın kendine ait yörüngesi olduğunu ve en son Yasin, 40. ayet de ise, ‘küllün: Herbirinin’ yörüngesinde aktığından bahsedilmekte iken bu ateist arkadaş bu bilimsel mucizeden bile dinsizlik mesajı çıkarmaya başarabilmiştir! Detaylara bakalım: Öncelikle ay ve güneş kelimelerinden sonra geçen felek (Arapça’da astronomi ilmi bile ‘Felekiyyûn’ veya “ilmu’l-felek’ kelimeleri ile ifade edilir) kelimesi (Yasin, 40) &#8216;marife&#8217; değildir yani elif-lam takısı almamıştır. Arapçada marife, ‘bilinen, meşhur, tanınan’ şeyler için kullanılır. İngilizcedeki ‘the’ kelimesi de aynı görevi görür. Ama ayette geçen felek kelimesi marife değil &#8216;nekre&#8217; bir kelimedir; elif lam takısı almamıştır. Yani ayette ‘bilinen tek bir yörüngeden’ bahsedilmemektedir. Eğer ayet her iki gök cismi -ay ve güneş- için tek yörüngeden bahsetse idi, felek kelimesinin marife -elif lam takılı ile- geçmesi gerekirdi ve o zaman ateis arkadaş haklı olabilirdi. Ama ayetteki felek kelimesi marife değil nekre geçmektedir. Arapça gramer bilmeyen ve tercümeye aktarılamayan (çünkü Türkçede elif lam takısı veya the takısının karşılığı bulunmamaktadır!) bu incelikten habersiz ve sadece Türkçe meal üzerinden hata aramaya çalışan ateistler sonuçta komik durumlara düşmektedir. Ayette, &#8216;küllün: Her biri, fi felekin: Kendi farklı yörüngelerinde&#8217; yüzdükleri bizlere bildirilir. Ayetler, hem güneş hem ‘ay&#8217;ın  yörüngelerine işaret ederek (Yasin, 38-40) aslında, Kur’an&#8217;ın ilahi kaynaklı olduğunu da tüm dünyaya ilan etmektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                    <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13170" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/345245747932346.jpg" alt="" width="286" height="286" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                               Ay&#8217;ın yörüngesi ve kurumuş hurma dalı  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Biz Aya da ‘menziller’ takdir ettik. Nihayet hurma salkımının eski kurumuş eğri dalı gibi bir hale dönmüş olur.&#8221; (Yasin, 39) İşin ilginci ayette Ay’ın menzillerinden, yollarından bahsedilmesidir. Artık biliniyor ki, Ay’ın hem kendi, hem dünya, hem güneş sistemi hem de galaksi çevresinde izlediği birden çok yolu, yörüngesi vardır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kaf 6: üzerindeki göğe bakmıyorlar mı ki? Onu nasıl bir kudretle bina ettik, nasıl donattık? On da hiç bir yarık göremiyorlar mı? yorum 1: şimdiye kadarki ayetlerin bazılarında belirttiğim çoğunda belirtmediğim bir husus da &#8220;Bunda bir kudret, bir nişan görmüyorlar mı?&#8221; şeklinde ifadeler var. ya cahil bir adam, göğe bakar, neyin nasıl olduğunu bilmez, biri çıkar der ki, işte bunlar Allahın nişanıdır, daha neden inanmıyorsun. burada</strong><strong> adamın vereceği iki cevap vardır. a) ne malum, onun yaptığı. ki nedense birçok insan, şu andaki Müslümanların hepsi dahil bu soruyu soramıyorlar. b) vay beee, doğru. işte bu da tipik bir cahil davranışı hemen kanıyor. Muhammed döneminde inananların çoğu b şıkkını uygulamışlar, çünkü adamlar bu sorularına cevap arıyorlar ve cevabı veren tek kişi var, Muhammed.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İyide ne malum Allah’ın yaratmadığı?! Bir şeyin ‘nasıl’ çalıştığını bulmak, o şeyin ‘kim’ tarafından yapıldığını ilan etmeye engel midir? Veya asıl soru: Ey ateist arkadaş sen bu düzeni ne ile açıklıyorsun?! Evrim mi, natüralizm mi?! (Bu iddiaları ‘Evrim’, ‘Ateizm Yanılgısı’ ve ‘Ateist Akıl’ adlı yazılarımızla cevapladık!) Ey ateist arkadaş! Buyur sen “kainatın yüce ve ilim sahibi bir yaratıcı tarafından yaratılmadığını ispat et!” Evet, binlerce yıldır tanrısız birçok fikir ileri sürüldü ama hiç biri bilimsel bir temele oturtulamadı. Ama ‘Big Bang, Akıllı Tasarım, Quantum, İzafiyet’ gibi birçok görüş bizi hep akıllı ve amaçlı bir yaratılışa götürmektedir. Ortada bir düzen varsa düzeni koyan da olmalıdır, bu sonuca ulaşmak için fazla âlim de olmaya gerek yoktur, azıcık akıl yürütme, kıyas ve mantık bilgisi yeterlidir! Ayrıca unutmayalım ki, Kur’an’da buyurulduğu gibi “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar.” (Fatır, 28) “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O&#8217;nun delillerindendir. Şüphesiz bunda, âlimler için gerçekten ayetler vardır.” (Rum, 22) “Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar.” (Nisa, 162) Bilimle uğraşan araştırmacılar da Yaradan’a ulaşmaktadırlar. Objektif olmak amacıyla özellikle Müslüman olmayan bilim adamlarından birkaç örnek verelim: Isaac Newton: &#8220;Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir.&#8221; (Principia, Newton, 2nd edition; J. De Vries, Essentials of Physical Science, B. Eerdmans Pub. Co, Grand Rapids, SD, 1958, s.15) Francis Bacon: &#8220;Dünya Allah&#8217;ın yarattığı bir varlıktır.&#8221; (ldolphin.org/bumbulis) Samuel Morse: &#8220;Bilgim arttıkça dinin ilahi kaynağının kanıtları daha da netleşiyor, Allah&#8217;ın büyüklüğü anlaşılıyor, gelecek ümit ve zevkle aydınlanıyor.” (Henry M. Morris, Men of Science Men of God, s. 47) William Dembski: “Bilim adamları yaratıcı değil, kaşiftirler.” (discovery.org/erse/erseviews/theac.html) Louis Pasteur: “Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı&#8217;nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim, insanı Allah&#8217;a götürür.” (Henry M. Morris, Men of Science Men of God, s. 60; Jean Guitton, Tanrı ve Bilim) Prof. Cecil Hamar: “Bilim dünyasında gözümü nereye çevirsem yücelerin yücesi bir Yaratıcı&#8217;nın varlığını gösteren eşi bulunmaz kanun ve düzenler gördüm.” (John Clover Monsma, The Evidence Of God In Expanding Universe, s. 267) Prof. Albert Macomp Winsthis: “Bilimsel çalışmalar benim Allah&#8217;a imanımı daha da kuvvetlendirdi. Ve eskisinden çok daha sağlam ve metin bir hale getirdi.” (John Clover Monsma, The Evidence Of God In Expanding Universe, s. 205) Prof. Owen Gingerich: “Evrenin yaratılışını planlayan ve yöneten, üstün bir akıl sahibi olan Allah&#8217;a inanıyorum.” (John Marks Templeton, Kenneth Seeman Giniger, Spiritual Evolution &#8211; Scientists Discuss Their Beliefs, s.50-51) Prof. William Lane Craig: “Hem felsefi alanda hem de bilimsel alanda evrenin başlangıcı olduğu anlaşılıyor. Var olan bir şey, varlığının sebebine sahiptir. Bu sebep, sebepsiz, sonsuz, değişmeyen, zamansız ve maddesizdir.” (leaderu.com/truth/3truth11.html) Albert Einstein: “Bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” (Letter to a child who asked if scientists pray, January 24, 1936; Einstein Archive 42-601) Fizikçi Max Planck: &#8220;Hangi sahada olursa olsun, bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısında, &#8216;İman et. İman, bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıftır.&#8217; yazısını okuyacaktır.” (J.De Vries, Essential of Physical Science, Wm B.Eerdsman Pub. Co, Grand Rapids SD1958 s. 15) Prof. Malcolm Daneken Wintis: “Evrene hükmeden bir zeka bulunmaktadır.” (John Clover Monsma, The Evidence Of God In Expanding Universe, s. 220) Dr. Henry Fritz Schaefer: “Bilimin bir anlam kazandığı ve bana zevk verdiği anlar, kendi kendime &#8216;İşte bu Allah&#8217;ın yaratması&#8221; dediğim anlardır.” (Jeffrey L. Sheler and Joannie M. Schrof, The Creation, US News &amp; World Report, Vol.111, No. 26, s.62) Paul Davies: “Öyle görünüyor ki biri doğanın rakamlarını, evreni yaratmak için hassas bir ayara oturtmuş. Fizik kanunları son derece saf bir tasarım ürünü görünüyor. Evrenin bir amacı olmalı.” (Paul Davies, Superforce, s. 243) Nobel ödüllü William Phillips: “Allah, bize içinde yaşayabileceğimiz ve keşfedebileceğimiz muhteşem bir dünya verdi.” (John Marks Templeton, Kenneth Seeman Giniger, Spiritual Evolution &#8211; Scientists Discuss Their Beliefs, s.14) Newsweek dergisinin 20 Temmuz 1998 tarihli ‘kapağı’ ile konuyu bitirelim. &#8220;Science Finds God: Bilim Tanrıyı Buluyor.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gökte yarık yok, diyor. yarık, ancak katı bir cisimde olur. bu ise göğün katı,sınırlı bir şey olduğunu gösteren en bariz ayet bence.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gökte yarık yok ama galiba anlayışta biraz ‘çatlak var galiba! Çünkü ayette zaten gök için ‘zeyyenna: süsledik’ kelimesi geçmekte yani edebi bir anlatım olduğu açıkça ayette ifade edilmektedir! Allah yarık derken, ‘hata, eksik, noksan ara, bulamazsın!’ buyuruyor. Ayetin öncesi zaten uyuma işaret etmekte değil midir? Mülk, 3: “Yedi göğü birbiriyle tam bir ‘uygunluk’ içinde yaratan O’dur. Rahmanın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin.” Kelimeni mecaz ifade ettiğini anlamamak için illa yarığı belli kafalarda mı aramak lazım?! “Katı” olan bir insan için bile “çatlak kafalı” denilse, bu ateist mantaliteye sahip arkadaş emimin kafada “katı bir maddi” çatlak aramaya başlayacaktır…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Mülk 19: O kuşları havada tutan yanlız esirgeyendir. yorum: yooo, kanatlarındaki hava kesecikleri sayesinde kuşlar havada kalır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tüm ateistler gibi bu arkadaş da, yapan ile yapmakta kullanılan araçları birbiri ile karıştırmaktadır! Bu klasik ateist bakış açısına, ‘Ateist Akıl’, ‘Ateizm yanılgısı’ ve kuş kanatları meselesine cevabının da içinde olduğu; ‘Richard Dawkins ve Stephen Hawking&#8217;e Cevaplar’ adlı yazılarımızda tekrar tekrar karşılaşacağımızı hatırlatıp konumuza geçelim: O kuşu bu özellikte yaratan kimdir? Uçaklar  şans eseri mi icad edilmiştir? Yıllarca süren denemeler, örnek alınan kuşlar sayesinde başarıya ulaşmadı mı? ‘Kuş beyinli’ bir yaratık nasıl uçtu peki?! Kuşların doğuştan zahmetsizce bu yetenekle ve biz de onları örnek alalım diye yaratılmaları, ancak Allah’ın rahmetinin delili değil midir?! Zaten ayetin sonunda Allah’ın rahmet sıfatına işaret edilmesi de boşuna değildir! Ateist bakış açısı ile uçaklar da kanatları sayesinde havada kalmakta ve uçmaktadırlar! Uçak mühendisleri alınmasın, ateist zeka ile ancak bu sonuca ulaşılmaktadır!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kıyamet 9: Güneş ve ay birleştiği zaman. yorum: böyle bir şeyin olması dünyanın da güneşle birleşmesini gerektirir, çünkü ay dünyanın bir uydusudur, ancak dünya güneşle birleşirse ay da birleşir. Ama Muhammed bunu bilmiyordu, ikisinin de dünya etrafında dönen birer cisim oluğunu sanıyordu. Her neyse, güneş ile dünya birleşirse bundan daha büyük kıyamet</strong><strong> mi olur daha, ama Allah daha saymaya devam ediyo, yıldızlar düştüğü zaman, dağlar yürüdüğü zaman.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin evrenle ilgili bildirdiklerine yukarıdaki yazılardan ulaşabilirsiniz. Burada da ne yazık ki yine Ateist arkadaş okuduğunu da anlamamış! Surenin adı bile ‘Kıyamet!’ Ayet normal bir zamandan bahsetmemektedir ki! Kıyamet 8. ayette, “Ay karardığı zaman” buyuruluyor. Yani Ayın güneşten aldığı ışığı artık yansıtmayacağı (Razi, XXX/220; Zemahşeri, IV/191) ayette açıkça ifade ediliyor! Çünkü surenin adından da anlaşılabileceği gibi, mevzu bahis olan konu ‘kıyamet’ sahnesidir. Artık kıyamet kopmaya başlamış ve dengeler bozulmuştur, Ay-güneş-dünya için yörünge/denge kavramları son bulmuştur. Ve ayet devam ediyor, ateistin ‘olması gerekir ama bilmiyor’ dediklerine, “sığınacak herhangi bir yer yok” (Kıyamet, 11) diyor ayet, çünkü dünyada da düzen bitmiştir! Zaten Kur’an’daki diğer kıyamet alametlerine de bakınca, kıyametin evrendeki dengeler zincirinin bozulması ile vuku bulacağı rahatlıkla görülmektedir: “Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı ve insan: &#8220;Ona ne oluyor?&#8221; dediği zaman.  O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.” (Zilzal, 1-5) “Sur&#8217;a bir tek üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, İşte o gün olacak olur. O gün gök yarılmış, sarkmıştır.” (Hakka, 13-16) “O gün Sur&#8217;a üflenir, bölük bölük gelirsiniz. Gök de açılmış, kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur.” (Nebe, 18-20) “Dağlar serpildikçe serpildiği dağılıp toz duman haline geldiği.” (Vakia, 5-6) “O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da erimiş renkli yün gibi olur.” (Mearic, 8-9) “Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz.” (Enbiya, 104) “(Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: &#8220;Rabbim onları ufalayıp savuracak. Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak. Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.” (Taha, 105-107) Evet, termodinamiğin ikinci yasası devreye girecek ve Big Bang tersine işleyecek, her şey tek noktada buluşacak! Ama ateist arkadaş okuduğunu anlamamış ne yazık ki ve üstelik bir de eleştirmiş!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şems 3-4: Güneşe parlaklık veren gündüz hakkı için, güneşi örten gece hakkı için. Yorum: bir kere gündüz de gece de güneşin sayesinde olur. Güneşten bağımsız şeyler değillerdir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sayın ateist arkadaşım, surenin adı zaten Şems yani ‘güneş’ suresi. Bunları herkes zaten bilir (aşağıdaki ‘Şems, 2’ soru ve cevabına bakınız.) Ama ayetlerde gündüz ve geceye özellikle dikkat çekilmektedir! Ayetler (Şems, 1-8) çok çeşitli konuları sıralayıp okuyucunun dikkatini çektikten sonra asıl mesajı vermektedir: Şems, 9: “Kendini arındıran kurtuluşa ermiştir!”  Gece, kötülük ve karanlık; gündüz iyilik ve aydınlık arasında kalan ey insan, ancak arınır/temizlenirsen  kurtulursun! Ayetler ‘arınmak’ odaklıdır. Zaten 8. ayette “Sonra da insana iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun ki”  buyrularak insanda var olan iki yönlü iradeye dikkat çekilip iyilik vurgusu ön plana çıkarılır. Ateist arkadaş “edebi anlatımı anlamayınca” ayetin asıl mesajı olan insanın sorumluluğu, nefsini arındıranın kurtuluşa ereceği, onu kötülüklerin akışına bırakanın ise büyük kayba uğrayacağı mesajını da ıskalamış olmaktadır. Ey ateist zihniyet! &#8220;Arınmağa niyetin var mı? Seni Rabbinin yoluna ileteyim mi? &#8221; (Naziat, 18-19) Bu arada Şems, 3 ve 4. ayetlerde</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şems, 2. ayet: Ay güneşi mi takip eder?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;And olsun, güneşe ve onun aydınlığına. Ona tabi olduğu zaman aya.&#8221; Ayette önce güneş, sonra o güneşin ışığı sonra ay kelimesi geçmekte ve tabi olmak/uymak kavramı kullanılmaktadır. (Şems, 1-2) Yani Ay’ın, kendinden önce gelen güneş &#8216;ışığını&#8217; takip ettiğini görüyoruz. Ay ışığını güneşten alır, ışığında ay güneşe tabidir! Zaten Yunus 5. ayette de, güneşten &#8216;ziya&#8217; (ışık kaynağı) olarak bahsedilirken, Ay’dan ise nur (aydınlık) olarak bahsedilmektedir. Çünkü ziya, ‘ışık kaynağı’, nur ise ‘ışığın yansıması’dır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Demir&#8217;in inmesi : &#8220;Demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır.&#8221; (Hadid, 25)</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaşlı yıldızlar süpernova halini alıp, merkezinde oluşan fazla miktarda demirin etkisi ile patlayarak demiri galaksiye saçarlar. Çöl tozlarında bulunan demir Fe+3 formundadır ve bitkiler için kullanışlı değildir. Fakat bu demir bulutlar içerisinde bilinmeyen bir mekanizma ile Fe+2 formuna dönüşmekte ve bu şekilde yağmur ile yeryüzüne dönerek bitkilerin demir ihtiyacını önemli oranda karşılamaktadır. (Saydam A.C. , İklim Kontrolü, Bilim-Teknik Dergisi, Ekim 2002, s. 39-48; Havadan Tozdan, s. 38) Demir katastrofu adı verilen ve erimiş demirin dünyamızın çekirdeğini &#8216;inmesi&#8217; ve bu şekilde dünyanın manyetik alanının oluşması sonucu oluşan &#8216;güç&#8217;ün dünyamızı güneşin zararlı ışınlarından koruması da ayrı bir nimettir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ay yarıldı mı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11625" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/157997369_1077688609377743_5119551034711109607_n.jpg" alt="" width="525" height="537" /> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ay&#8217;ın sadece dünyadan gözüken yüzünde büyük bir parçanın kopup sonra birleştiği hakkında dünyada ünlü &#8220;Nature&#8221; dergisi ile &#8220;space&#8221; gibi sitelerden makaleler yayınlanmıştır:  (nature.com/news/moon-s-largest-plain-isnot-an-impact-crater-1.16041; space.com/30795-earth-gravitational-pull-cracks-moon.html; livescience.com/65298-impacts-cracked-the-moon.html; science.time.com/2012/12/06/all-cracked-up-a-surprising-look-inside-the-moon) Ayrıca yarılmanın gerçekleşmediğini, ayetin kıyamette olacak bir sahneden bahsettiğini savunan âlimler de vardır. “Ayın yarıldığını haber veren rivayetler, ahad derecesinde olup, tevatür seviyesine ulaşmamaktadırlar. Ayet, kıyamet ve imanın işlendiği bir surede geçmektedir.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 432) Elmalılı M. H. Yazır, ayın hem Resulullah döneminde yarıldığına hem de kıyamet yaklaştığında büsbütün yarılıp kıyametin kopacağına işaret ettiğini ileri sürerek iki görüşü birleştirir.</span></p>
<pre><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/kuran-ve-bilim-itirazlara-cevaplar.html/kuran-1-2-1-2" rel="attachment wp-att-1889"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-thumbnail wp-image-1889" title="kuran-1-2-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-1-2-11-150x109.jpg" alt="" width="150" height="109" /></a></span></pre>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuran-ve-bilim-itirazlara-cevaplar.html">Kur’an ve bilim 2 – İtirazlara cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuran-ve-bilim-itirazlara-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuran&#8217;da Gramer hataları iddiasına reddiye -Makale-</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 10:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da gramer hataları iddiasına cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1098</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da Gramer Hataları&#8221;  İddiası ve Bir Reddiye Özet: Bu makale bir önsöz ve iki çeviriden oluşmaktadır. Çeviriler iki bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde M. Rafiku’l-Hakk ve P. Newton tarafından kaleme alınan ve orijinal adı “The Qur&#8217;an: Grammatical Errors” olan çalışmanın çevirisine yer verilmiştir. Yazarlar, Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığını iddia etmekte ve iddialarını ayetlerden örnekler vererek açıklamaya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html">Kuran’da Gramer hataları iddiasına reddiye -Makale-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da Gramer Hataları&#8221;  İddiası ve Bir Reddiye</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Özet: </strong>Bu makale bir önsöz ve iki çeviriden oluşmaktadır. Çeviriler iki bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde M. Rafiku’l-Hakk ve P. Newton tarafından kaleme alınan ve orijinal adı “<em>The Qur&#8217;an: Grammatical Errors</em>” olan çalışmanın çevirisine yer verilmiştir. Yazarlar, Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığını iddia etmekte ve iddialarını ayetlerden örnekler vererek açıklamaya çalışmaktadırlar. Makalenin sonunda, bu yanlışların birer yazım hatası olduğunu zikreden yazarlar, elimizde mevcut bulunan Kur’ân metninin “<em>Peygambere indirildiği şekliyle bozulmadan günümüze ulaşan vahyedilmiş yegâne metin</em>” olmadığını; dolayısıyla ilâhî menşeli edebî bir mucize olamayacağını iddia etmektedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci bölümde, Moiz Amjad tarafından yukarıda adı geçen çalışmaya reddiye niteliğinde kaleme alınan ve özgün adı “<em>Grammatical Errors in the Qur&#8217;an</em>” olan makalenin çevirisine yer verilmiştir. Yazar, makalesinde, konuya teorik açıdan yaklaşarak bir dilin gelişimi ve gramerinin ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler verdikten sonra Arap gramerinin derlendiği kaynaklara değinmiştir. Daha sonra<strong> </strong><strong>Arap gramerinin en temel kaynaklarından biri olan Kur&#8217;ân’da gramer hatası aramanın anlamsızlığını ispat yoluna gitmiştir</strong><strong>.</strong> Makalenin sonunda yazar Hz Âişe ve Hz Osman’a isnat edilen rivayetleri inceleyerek bunların zayıflığını ve kabul edilemeyeceğini ortaya koymuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Önsöz:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nüzulünden bu yana <strong>Kur&#8217;ân-ı Kerîm’e</strong>, muârızları tarafından, değişik yönlerden <strong>birçok eleştiri yöneltilmiştir. Bunların kâhir ekseriyetini müsteş­rikler tarafından ortaya atılan sözde iddialar oluşturmaktadır</strong>. Müsteşrikler, İslam’a ve özellikle onun temeli olan Kur&#8217;ân-ı Kerîm’e karşı kuşku, şüphe ve güvensizlik meydana getirmeye gayret etmiş ve çalışmalarını çoğunlukla Kur&#8217;ân tercümeleri, Kur&#8217;ân’ın kaynağı ve cem’i, ilâhî vahy, Kur&#8217;ân metninin sıhhati, Kur&#8217;ân’ın i‘câzı, yedi harf, nesh vb. konular[1] üzerinde yoğunlaştırmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müsteşriklerin</strong> iddia ettikleri gramer hataları, genellikle, Kur&#8217;ân metninin sıhhati ve Kur&#8217;ân’ın i‘câzı başlıkları altında ele alınmıştır. <strong>Onlara göre Kur&#8217;ân’da, Arap dili gramerine uymayan ve Arapça bilenlerin rahatlıkla görebileceği gramer hataları vardır.</strong> Bu sebeple Müslümanlarca dile getirilen, <strong>Kur&#8217;ân’ın edebî bir mucize olduğu iddiası gerçeklerle uyuşmamaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu çalışmada, müsteşrikler tarafından ortaya atılan iddiaları içeren bir makale ile buna reddiye niteliğinde kaleme alınan başka bir çalışmaya yer verilecektir.Makale iki bölümden oluşmaktadır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birinci bölümde, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton[2] tA’rafından yazılan “<em>The Qur&#8217;an: Grammatical Errors</em>”[3] (<em>Kur&#8217;ân’da Gramer Hataları</em>) isimli makaleye yer vereceğiz. Yazarlar bu makalede, Müslümanların, Kur’ân’ın sadece beşerî ve edebî bir şaheser değil, aynı zamanda ilâhî kaynaklı edebî bir mucize olduğunu iddia ettiklerini zikretmiş; fakat bu iddianın gerçeklerle uyuşmadığını, zira bugün elimizde bulunan Kur’ân’ın, Arapça bilen herkesin açıkça görebileceği sarih gramer hataları içerdiğini iddia etmişlerdir. Bu iddialarını desteklemek için <strong>Kur&#8217;ân’dan on üç ayeti delil getiren Rafîku’l-Hakk ve Newton</strong>, bu ayetlerde, eskilerin müşkülât-ı nahviyye dedikleri, <strong>Arap dilinin genel-geçer kaidelerine uymayan ibareleri gramer hatasıymış gibi göstererek Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığını iddia etmişlerdir.</strong></span></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><span style="color: #000000;">Rafîku’l-Hakk ve P. Newton’un bu makalesine, birçok reddiye yazılmıştır. Onların hata olarak öne sürdükleri ayetleri teker teker ele alıp, dilbilimsel izahlarını yapan pek çok çalışma yayınlanmıştır[4].</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci bölümde ise, konuya teorik açıdan yaklaşarak, iddia sahiplerinin tutarsızlığını mantıkî olarak ortaya koyan<strong> </strong><strong>Moiz Amjad</strong>’ın[5] “<em>Grammatical Errors in the Qur&#8217;an</em>”[6] isimli makalesine yer vereceğiz[7]. Amjad, makalesinde, her hangi bir dilin gelişimini ve bu gelişim sürecinde dil kaidelerinin ortaya çıkışını ve bu çerçevede Arap gramerinin derlendiği kaynakları ele alarak, iddia sahiplerinin içine düştükleri tutarsızlığı ve paradoksu ortaya koymuştur. Yazarın tezi şudur: <strong>Nahiv kaideleri Arap dilinin en temel kaynaklarından biri kabul edilen Kur&#8217;ân’dan alındığı hâlde ondaki bazı ifadeler nasıl hatalı olabilir? Yazarın ifadesi ile Kur&#8217;ân’da hata aramak, “</strong><em>tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak kâinatta hata bulmaya çalışmak gibidir… ve bu, açıkça ve kesinlikle anlamsızdır.</em>” Amjad’a göre bu temel paradoks çözümlenmedikçe, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton’un iddia ettikleri gramer hataları ile ilgili itirazlar bir değer ifade etmeyecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar Amjad, makalesinin sonunda, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton tarafından öne sürülen ve Hz Âişe ile Hz Osman’a isnat edilen rivayetleri ele alarak bunların sıhhatini ve kabul edilebilirliğini tartışmıştır.</span></p>
<ol style="text-align: justify;" start="2">
<li><span style="color: #000000;">Bölüm: “Kur’ân’da Gramer Hataları” na Reddiye[35]</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Newton, Rafiku’l-Hakk ile birlikte başlığı “<em>Kur’ân’da Gramer Hataları</em>” olan bir makale yazmıştı. Makalede şunlar vardı:</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Müslümanlar, Kur’ân’ın sadece beşerî ve edebî bir şaheser değil aynı zamanda ilâhî menşeli edebî bir mucize olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat bu iddia gerçeklerle uyuşmamaktadır. Zira bugün elimizde mevcut olan Kur’ân, Arapça bilen herkesin açıkça görebileceği sarih gramer hataları içermektedir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Newton iddiasını ispatlamak için aşağıdaki Kur’ân âyetlerini delil olarak zikretmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mâide (5), 69; Nisâ (4), 162; Tâhâ (20), 63; Bakara (2), 177; Âl-i İmrân (3), 59; Enbiyâ (21), 3; Hac (22), 19; Hucurât (49), 9; Münâfikûn (63), 10; Şems (91), 5; Fussılet (41), 11; A‘râf (7), 56; A‘râf (7), 160.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu örnekleri sıraladıktan sonra Newton, makalesini şu cümlelerle bitirmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Kur’ân, bu hatalar sebebiyle, bir şaheser olmaktan çok uzaktır. Eğer, beşeri söylemle, Kur’ân’ın bir şaheser olduğu söylenemiyorsa onun ilâhî menşeli edebî bir mucize olduğunu kim dürüstçe söyleyebilir?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu makalenin amacı şu soruları cevaplandırmaktır: </strong>Bir dilin grameri nasıl gelişir? <strong>Arap grameri niçin ve nasıl gelişti?</strong><strong> </strong> Arapça nahiv <strong>kaidelerinin çıkarıldığı kaynaklar</strong> nelerdi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar, bu soruların cevaplarının bizzat, Kur’ân’da gramer hatası bulma çabasının anlamsızlığına yeterli bir delil olacağına inanmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gramer – Dilin Gelişiminde Bir Aşama</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gramerin derlenmesinin, dilin gelişiminde bir aşama olduğu genellikle bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Herhangi bir dilin “gramer kaideleri”nin vazedilmesi o dili kullanan ilk sahiplerinin konuşmalarını ve anlayışlarını öncelemez, önceleyemez de. Örneğin İngilizce, biri çıkıp bu dilin kaidelerini vazedinceye kadar uzun bir süre konuşulmuştur. Bir dilin grameri insanlar tarafından tesis edilmiştir, ama bu, o dilin ilk sahipleri tarafından konuşulması ve anlaşılmasından önce olmamıştır. Örneğin Yunanca’yı ele alalım. Bildiğimiz üzere Yunanca çok eski bir dildir. Yunanca’ya dair ilk gramer kitabı, ancak milattan önce ikinci asırda <strong>Dionysius Thrax</strong>[36] tarafından yazılmıştır ve bu kitap o kadar muhtasardı ki sadece kelime bilgisine hasredilmişti. Bu çalışma, muhtemelen, batı geleneğinde yazılan ilk sistematik gramer kitabıdır. Milattan sonra ikinci yüzyıla kadar, Yunanca’nın sözdizimi hakkında, <strong>Apollonius Dyscolus</strong>[37] tarafından yapılan çalışmadan başka bir eser bulunmamaktadır. <strong>Dionysius Thrax</strong> gramerin tarifini yapmış ve şunları söylemiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Şairler ve yazarlar tarafından söylenen şeyleri iyice bilmek (veya incelemek).”</em><em>[38]</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu tarifi yakından incelemek, meseleyi vuzuha kavuşturacaktır. Bu tarife göre gramer:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu dilin (meşhur) şair ve yazarlarının ifadelerini inceleyerek gelişmiştir. </strong>Öyle ki bu cümle, her hangi bir gramer kaidesi vazedilmeden önce şair ve yazarların mesajlarını nakletmek ve eserlerini yazabilmek için bu dili kullanıyor olduklarını açık bir şekilde ifade etmektedir. <strong>Bu (meşhur) şair ve yazarların dilini çok iyi bilerek gelişmiştir.</strong> Bu cümle, bir dereceye kadar, bu gibi gramer kaidelerinin anadillerini iyi bilen insanlar için gerekli olmadığını ifade etmektedir. Bu kaideler, ister yabancı bir dil olması sebebiyle, ister konuştukları dilin tamamen aynısı olmaması sebebiyle olsun dillerinde problem yaşayan insanlar için gereklidir. Örneğin, çağımızda yaşayan bir İngiliz’in bu dönemde yazılan eserleri tamamen anlayabilmesi için, normal olarak, gramer çalışmasına ihtiyaç yoktur. Fakat klâsik İngiliz edebiyatını anlayabilmesi için gramerin yanında klâsik dildeki kelime kullanımı hakkında dersler alması gerekebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda açık bir şekilde ifade edildiği gibi sahih dili bilmek, gerçekten, o dilin ilk sahiplerinin ne ve nasıl konuştuklarını bilmeye bağlıdır. Gramer kaideleri dilin ilk sahiplerinin bu kullanımlarından derlenmiştir. Bu gerçek reddedilemez[39]. Bu gerçek aynı zamanda bir dildeki değişimin ve gelişimin temellerine ve nedenlerine işaret etmektedir. <em>Britannica</em>’da şunlar ifade edilmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Bir çocuk konuşmayı öğrendiği zaman; dildeki kuraldışı veya düzensiz şekilleri daha düzenli ve yaygın örneklere kıyaslayarak tanzim etmeye meyleder; örneğin o, ‘came’ den ziyade ‘comed’; ‘dove’ den çok ‘dived’, ‘talked’, ‘loved’ ve benzeri şeyler söylemeye meyledecektir. Çocuğun bu yaptığı, onun, kendi dilinin intizamını veya kaidelerini henüz öğrendiğinin veya öğreniyor olduğunun kanıtıdır. O, bazı kıyasi şekilleri “öğrenmeme” ye ve onların yerine, bir önceki neslin dillerinde cârî olan kuraldışı şekilleri koymaya devam edecektir. Fakat bazı durumlarda çocuk, “yeni” kıyasî bir şekil (“dove” den çok “dived” gibi) ezberleyebilir ve bu itibar görüp kabul edilebilir.”[40]</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Okuyucu şu cümleye dikkat etmelidir: <em>“…ve bu itibar görüp kabul edilebilir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu ifade, bizim; “<strong>sahîh dil”, o dilin ilk sahiplerince doğru kabul edilen ve itibar gören dildir</strong>, şeklinde işaret ettiğimiz hakikate diğer bir delildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu süreç, gramerin gelişimi ve “kaideler”inin çıkarıldığı güvenilir kaynaklar hakkında olağan bir durumdur. Bu kavramlar açıkça anlaşıldığına göre, şimdi şu örneği ele alalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Farz edelim ki X grubu, Latin gramerinin derlenmesinden önce, Latin edebiyatında meşhur ve makbul edipler olsunlar. Daha sonra, bazı Romalı âlimler Latin gramerini derlemek için kolları sıvadılar. Bunlar kendi çalışmaları için çeşitli kaynaklar aradılar. Bu âlimler X grubunun eserlerini; Latin edebiyatını şamil, meşhur ve sahih olmaları sebebiyle de o dilin ilk sahipleri tA’rafından makbul olduğunu müşahede ettiler. Bu sebeple bu âlimler, herhangi bir ayırım yapmaksızın X grubunun eserlerini kendi çalışmalarına kaynak kabul ettiler. Zaman ilerledi. Birkaç yüzyıl sonra diğer bazı ‘âlimler’, ‘gramerciler’ (gramer kaidelerini derleyen âlimler) tarafından ortaya konan eserlere dayanarak X grubunun eserlerini tahlil etmeye başladılar. Şimdi, “dikkatli bir araştırma” dan sonra, gramercilerin çalışmalarına dayanarak, X grubunun eserlerinin bir takım “gramer” hataları içerdiğini ifade ediyorlarsa, bu modern “alimler”, kendi taşkınlıkları içinde, belki de bu buluşları için bir edebiyat ödülü bile talep edeceklerdir (veya en azından bu beklenti içinde olacaklardır). Halbuki sıradan bir kişi bile onların bu buluşlarına sadece gülecektir. Çünkü sağduyusu, ısrarla, ona şunu soracaktır: “İkincisi bizzat birincisine dayandığı halde, hatalı olup olmadığı konusunda, birinci şey nasıl sorgulanabilir?” Bu kaynak analizi tıpkı şunu söylemek gibidir: “İnsan vücudu, insan fizyolojisi hakkında yazılan kitaplara (elde edilen sonuçlara) tekabül etmemektedir, bu yüzden insan vücudu, bu kitaplar temel alınıp incelendiğinde şöyle şöyle hatalara sahiptir.” Sıradan bir insan, kesinlikle böyle “yanlış” bir mantığa gitmekten çok, insan fizyolojisi üzerine yazılan bu kitapların insan vücudunu yeterli bir şekilde tanımlamadığına dikkat çekecektir. Açıkçası aynı prensip, gramercilerin çalışmaları temel alınarak X grubunun yazdıklarına da uygulanmalıdır. Eğer gramerciler tarafından vazedilen kaideler X grubunun yazdıklarına tekabül etmiyorsa, o zaman yanlışlık X grubunun yazdıklarında değil gramercilerin kaidelerindedir. Çünkü sınırlı kaynaklardan çıkarılan sonuçlara dayanarak esas kaynağın değerini biçmek saçmalıktan başka bir şey değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dilin Gelişiminde Farklı İki Aşama</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir dilin tarihi gelişiminin farklı ve önemli bir yönü vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir dilin gelişimini yakından incelediğimizde, gramer kaideleriyle uygun bir münasebet içinde, o<strong> </strong><strong>dilin tarihinin iki farklı safhaya ayrılabileceğini görürüz. Biri “gramer öncesi”, diğeri de “gramer sonrası” aşamadır</strong><strong>.</strong><strong> </strong>Bu aşamalardan her biri kendine has bir takım özelliklere sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle gramer öncesi aşamayı ele alalım. Bu aşamada dil en saf ve doğal formundadır. Dilin ilk sahipleri, içlerinden geldiği ve zihinlerine ilham olunduğu şekliyle konuşurlar. Böylece konuştukları ve doğru kabul ettikleri her şey sahih dilin ölçüsü olur. Bu dönemlerde şairler, yazarlar ve hatipler tenkid edilmişlerdir, fakat bu tenkid gramer hatası sebebiyle değildir. Zira bu gibi hatalar ile gramerin varlığı bile söz konusu değildir. Aksine tenkit; açıklık, dilin özelliklerini taşımaması, kelimelerin uygun olmayan yerlerde kullanılması ve üslup zayıflığı cihetindendir. Bu yazar, şair ve hatiplerin “gramer hatası” olarak adlandırılabilecek bu gibi yanlışlar yapmaları tahmin edilmemekle birlikte tasavvur dahi edilemez. Çünkü ne söyledikleri ve nasıl söyledikleri, tüm sahalardaki her şeyi (dil malzemesini) oluşturmaktadır. Daha sonra nahivciler “gramer kaidelerini” bunlara dayandırarak ortaya koymuşlardır. Gramer kaideleri; yazarların, şairlerin, hatiplerin ve dilin diğer (otorite) kabul edilmiş kullanıcılarının mutlak hâkimiyeti altında derlenmiştir. Örneğin, sonraki zamanlarda bir nahivci şunu söyleyebilir: “XYZ, A dilinin bir kaidesidir. Çünkü bu, A dilinin ilk sahipleri tarafından bilinen ve kabul edilen, aynı zamanda o dilde otorite kabul edilecek kadar nitelikli olan D’nin ifadesi/şiiri olduğu âşikardır.” veya “XYZ, A dilinin bir kaidesidir. Çünkü bu, o dilin ilk sahipleri tarafından konuşulanın aynısıdır.” Bu aşamanın diğer önemli bir yönü ise, yaygın ve düzenli kullanımdan ayrılan buna benzer inhirafların/şâz kullanımların, o dilin ilk sahipleri tarafından doğru kabul edilmeleri sebebiyle, bunların yanlış olarak adlandırılamayacağıdır. Gramercilerin yapmaları gereken şey, bu gibi şâzların sebepleri ile bunların düzenli ve yaygın kullanıma ilave ettiği manaları bulmaya çalışmak olmalıdır. Fakat bazı gramerciler bu şâz kullanımların sebeplerini bulamıyorlarsa bu onların “yanlış” olarak adlandırılmalarını gerektirmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi, bir dilin gramer sonrası aşamasına kısaca göz atalım. Birinci aşamada, gramercilerin çalışmalarına kaynaklık yapanlar; şairler, yazarlar, hatipler ve o dili konuşanlardı. Gramer sonrası aşamada ise, normal olarak, diğer yol takip edildi. Bu aşamada, genellikle gramer kaideleri; yazarlar, şairler, hatipler ve diğer dili kullananlar tarafından, kendi yazdıkları ve konuştuklarının doğruluğu için bir ölçü olarak kabul edildi. Birinci aşamada gramer kaideleri; yazarların, şairlerin, vs.’nin kullanımlarından çıkarılmıştır. Yine her gramer kaidesi, şâz kullanımıyla birlikte ki bu yazarların ve hatiplerin kullanımlarıyla doğrulanabilir, sahih olarak kabul edilmiştir. Diğer taraftan ikinci aşamada, kabul edilmiş kuralların (ve bu kurallardan kabul edilmiş şâzların); bir şairin, yazarın, hatibin veya dili kullanan herhangi birinin kullanımını doğrulaması normaldir. Açıkça şöyle bir şey olabilir: bir yazar dilin genel gramer kurallarına ters olduğu düşünülen bir üslup kullanır. Daha sonra yazar bu şâzz kullanımı sebebiyle eleştirilir. Bununla beraber yazar, daha önceleri o dilin gramercilerinin gözünden kaçmış bu tür şâzlara, dilin “asıl” otoritelerine dayanarak örnekler verebilir. O zaman bu gibi durumlarda, yazarın üslubunun doğru olduğu söylenebilir. Dahası, bazen bir yazar, genel kabul görmüş kullanım ve üslupları sebebiyle, öyle etkili olabilir ki onun şâz kullanımları dahi daha sonraları sahih kabul edilebilir. Böylece gramer kaideleri böyle bir yazarın şâz kullanımlarına uygun olarak değiştirilebilir. Modern yazarlar tA’rafından ortaya konan yeni üsluplar sebebiyle yeni gramer kaideleri kabul etme eğilimi, dillerinin saflığını koruma konusunda daha bilinçli ve muhafazakâr olan insanlar arasında, diğerlerine kıyasla, daha az vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bunlar, gramer kaidelerinin derlenmesinden önce ve sonra bir dilin gelişiminde yer alan başlıca değişikliklerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em><strong>Arapçanın Özel Durumu</strong></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir dilin grameri, normal olarak, o dili bilmeyen insanlara öğretilmesi için geliştirilir. Fakat Arap gramerinin gelişiminde bir farklılık vardı. Farklı bir etken, Arap gramerinin derlenmesine başlarken önemli rol oynamıştır. Bu, Arapların kendi dillerinin saflığını koruma hususunda gösterdikleri ilgi ve bilinçti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Arapların iç dünyalarını ve tarihlerini bilen herkes, onların, kendi</strong><strong> </strong><strong>dilleriyle; belagatı, saflığı, basitliği ve güzelliğiyle gurur duyan insanlar</strong> olduklarını açıkça görecektir. Bu gurur onların iç dünyalarında öyle derin köklere sahiptir ki, Arap olmayanlar için kullandıkları “<strong>a‘cemi” kelimesi, “kekeleyen</strong> ve beliğ olmayan kişi” yi ifade etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fetihler ve Arap olmayanların büyük gruplar halinde İslam’a girmeleri, Hz. Peygamber (sav)’in vefatından sonraki ilk asırda, bu insanlar için, Arap gramerinin derlenmesi ihtiyacını doğurdu. Ama bugün, <strong>Kur’ân’ı ve Hz Peygamber’in hadislerini anlamak için Arap dilini öğrenme eğilimi vardır. Ayrıca bu fetihler ve İslam devletinin genişlemesi, o zamana kadar kapalı olan Arap toplumunun dışa açılmasına da neden oldu. </strong>Bu durum, bir taraftan Araplara; sosyal, kültürel, politik ve ekonomik zenginliklerini ortaya koyma fırsatı verirken, diğer taraftan, sosyal ve kültürel etkileşimleri sebebiyle, dillerinin duruluğunu bozmayı da tehdit etmiştir. Bu endişe, henüz bilinmeyen ve düşünülmeyen <strong>Arap gramerini derleme görevi için önemli bir temel oluşturmuştur</strong>.[41]</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu görevi ilk üzerine alan kişi Ebu’l-Esved ed-Du’elî (605-688)’dir.</strong> Bazıları <em>Usûlu’n-Nahvi’l-‘Arabi</em> adlı eseri Ebu’l-Esved’e isnâd etmişlerdir. Daha sonra bir grup nahivci, bugün takdirle yâdedilen Arap gramerini araştırma ve derleme görevine katkıda bulunmuşlardır. Nahivcilerin konumu, daha sonraki dönemlerde öyle takdir edilip yüceltildi ki mütemayiz nahivciler en iyi hukukçular ile birlikte halife meclislerinde yüksek mevkilere sahip olmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Arap Gramerinin Derlenmesinde Başlıca Kaynaklar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nahivciler ile dilbilimi alanındaki diğer ulema, nahiv kurallarını derleme vazifelerinde; sâfiyeti bozulmamış oluşu, şifahi geleneğe dayanması ve dillerinin sahih kullanımının numuneleri olması sebebiyle, Araplarca kabul edilen, derlenmiş veya dağınık halde bulunan Arap edebiyatını kullandılar. Bu <strong>edebiyatın ittifakla kabul edilmiş başlıca iki kaynağı Kur’ân ile İslam öncesi ve İslam dönemi şiiridir.</strong> Dilbilimciler arasında, Hz Peygamberin ve meşhur hatiplerin haber-i vâhid yoluyla rivayet edilen hadisleri ile hitaplarının, kendi çalışmalarında kaynak malzeme olarak alınılıp alınamayacağı hususunda farklı görüşte olanlar vardı. Bu rivayetleri kabul etme taraftarı olan kimseler, bu malzemenin, dilbilimi ve gramer kurallarının tespit edilmesi için güvenilir ve muteber olduğuna inandılar. Yine bu kişiler, özel manada Hz Peygamberin ve genel manada da tanınmış hatiplerin, Araplarca, dilde otorite kabul edilmeleri sebebiyle böyle bir malzemenin kendi çalışmalarında kaynak olarak alınması gerektiği fikrindeydiler. Diğer taraftan bu hadisleri kaynak olarak kullanmaya karşı olanlar, Kur’ân ve manzum eserlerin aksine, şifahen doğru ve saf olan bu rivayetlere güvenmenin güç olduğu temeline dayanarak itirazlarını ortaya koydular. Onların bu delilinin temeli, dini değeri nedeniyle Kur’ân ile Arap kültürü olması sebebiyle de şiirin, Arap dilinde sadece otorite olarak kabul edilmiş olmaları değil, aynı zamanda, bir nesilden diğerine tam ve kelimesi kelimesine nakledilmiş olmaları idi. Hâlbuki Hz Peygamber’in hadisleri ile meşhur hatiplerin rivayetleri bu nitelikten yoksundu. Abdulkâdir b. Ömer el-Bağdâdî “<em>Hizânetu’l-Edeb</em>”[42] adlı eserinde şunları ifade etmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;قال الأندلسي في شرح بديعية رفيقه ابن جابر علوم الأدب ستة؛ اللغة، والصرف، والنحو، والمعاني، والبيان، والبديع . والثلاثة الأول لا يستشهد عليها إلا بكلام العرب دون الثلاثة الأخيرة فإنه يستشهد فيها بكلام غيرهم من المولدين ، لأنها راجعة الي المعاني ولا فرق في ذلك بين العرب وغيرهم، إذ هو أمر راجع الي العقل ولذلك قبل من أهل هذا الفن الاستشهاد بكلام البحتري وأبي تمام وأبي الطيب و هلم جرا اه وأقول الكلام الذي يستشهد به نوعان شعر و غيره ، فقائل الأول قد قسمه العلماء علي طبقات أربع: الطبقة الأولي الشعراء الجاهليون وهم قبل الإسلام… والثانية المخضرمون و هم الذين أدركوا الجاهلية والإسلام… والثالثة المتقدمون ويقال لهم الإسلاميون وهم الذين في صدر الإسلام… والرابعة المولدون ويقال لهم المحدثون وهم من بعدهم الي زماننا… فالطبقتان الأوليان يستشهد بشعرهما إجماعا وأما الثالثة فالصحيح صحة الاستشهاد بكلامها… وأما الرابعة فالصحيح أنه لا يستشهد بكلامها مطلقا وقيل يستشهد بكلام من يوثق به منهم واختاره الزمخشرى… وأما قائل الثاني فهو إما ربنا تبارك وتعالي فكلامه عز اسمه أفصح الكلام و أبلغه و يجوز الإستشهاد بمتواتره و شاذه كما بينه ابن جني في أول كتابه المحتسب وأجاد القول فيه ، وإما بعض أحد الطبقات الثلاث الأول من طبقات الشعراء التي قدمناها ، وأما الإستدلال بحديث النبي صلي الله عليه وسلم فقد جوزه ابن مالك وتبعه الشارح المحقق في ذلك… وقد منعه ابن الضائع وأبوا حيان وسندهما أمران ، أحدهما أن الأحاديث لم تنقل كما سمعت من النبي صلي الله عليه وسلم وإنما رويت بالمعني ، وثانيهما أن أئمة النحو المتقدمين من المِصْرَيْنِ لم يحتجوا بشيء منه.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Endelûsî, arkadaşı İbn Câbir’in “Bedî‘iyyât” adlı eserini şerh ederken şunları söylemiştir: Edebî ilimler altı tanedir: Lügat, sarf, nahiv, me‘ânî, beyân ve bedî‘. İlk üç ilim için sadece klâsik Arap kelamından istişhâd edilebilir. Son üç ilim için ise, klâsik Arap kelamından başka, Muvelled Arapların sözlerinden de iştişhâd edilebilir. Çünkü bu ilimler mânâ ve akılla ilgilidirler. Bu sebeple klâsik Araplarla diğerleri arasında fark yoktur. Bu yüzden Buhturî, Ebû Temmâm, Ebu’t-Tayyib gibi âlimlerden istişhâd kabul edilmiştir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Bana göre istişhâd edilebilen kelam iki çeşittir: Şiir ve şiir dışındaki diğer kelam. Âlimler Arap şâirlerini dört tabakaya ayırmışlardır: (1) “eş-Şu‘arâ’u’l-Câhiliyyûn”; klâsik, yani İslam öncesi devirde yaşayan şairler…(2) “el-Muhadramûn”; hem İslam öncesi hem de İslamî dönemde yaşayan şairler…(3) “el-Mutekaddimûn”; İslamî devrin ilk şairleri… ve (4) “el-Muvelledûn”; ilk İslamî dönemden sonra başlayıp günümüze gelinceye kadar olan dönemde yaşayan şairler.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>İlk iki tabakadaki şairlerin şiirleriyle istişhâd icmâ ile kabul edilmiştir… Üçüncü tabakadan istişhâda gelince, [burada bazı ihtilaflar olmakla birlikte] sahih olan, bu şairlerin şiirlerinin delil olarak kabul edileceğidir… Dördüncü tabakaya gelince, bu tabakadan kesinlikle istişhâd edilmez. Diğer bir görüşe göre ise kendilerine güvenilen şairlerin sözleriyle istişhâd edilebilir. Bu görüşü ez-Zemahşerî benimsemiştir…</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Şiir dışındaki kaynaklara gelince, bunlardan biri Arap edebiyatının en fasih ve en beliğ numunesi olan Rabbimizin Yüce Kelamı’dır. İbn Cinnî “el-Muhtesib” adlı eserinin başında belirttiği üzere Allah Kelamı’nın hem mütevatir hem de şâzz olanı ile istişhâd edilebilir. Diğeri ise, yukarıda zikrettiğimiz ilk üç tabakadaki Arapların sözleridir. Hz Peygamber’in hadisleriyle istişhâda gelince, İbn Mâlik bu tür istişhâda cevaz verir… İbnu’d-Dâi‘ ile Ebû Hayyân ise buna cevâz vermezler. Cevâz vermemeleri iki sebebe dayanmaktadır: (1) Hadisler, Hz Peygamber (SAV)’den işitildikleri şekliyle nakledilmeyip mana üzere rivâyet edilmişlerdir. (2) Kûfe ve Basra’nın önde gelen nahiv âlimleri hadisle istişhâd etmemişlerdir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Böylece <strong>nahivciler ile Arap dilinin diğer bütün dilbilimcileri, istisnasız bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’i, nahvin ve Arap dilinin diğer bilimlerinin kaynağı olarak kabul ettiler. Bu sebeple Sîbeveyh (ö.170/796), ez-Zemahşerî (ö.538/1144), İbn Hişâm (ö.761/1360), İbn Mâlik (ö.672/1274), el-Ahfeş (ö.215/830), el-Kisâ’î (ö.189/805), el-Ferazdak (ö.110/728), el-Ferrâ’ (ö.207/822), Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî (ö.175/791) ve diğer pek çok meşhur nahivci ve dilbilimci, nahve veya dile ait herhangi bir kaideyi tespit ederken, mümkün olan her yerde, iddialarını desteklemek için delil olarak sadece şiir beyitlerini değil aynı zamanda Kur’ân âyetlerini de zikretmişlerdir.</strong> Onlar için ki bunlar derlenmiş Arap gramerinin kurucuları ve bânîleridir. Kur’ân’ın, kendi çalışmalarında her zaman, en güvenilir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bu insanların Kur’ân’a verdikleri önemi takdir edebilmek, onların eserlerine kısa bir göz atmayı gerekli kılmaktadır.<strong> </strong><strong>el-Ferâhidî, “</strong><em>Kitâbu’l-Cumel fi’n-Nahv</em><strong>”</strong>[43]<strong> </strong><strong>adlı eserinin mukaddimesinde şunları ifade etmektedir:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;وبينا كل معنى في بابه باحتجاج من القرآن وشواهد من الشعر&#8221;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Her manayı kendi babında, Kur’ân’dan ve şiirden delil getirerek açıkladık.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aynı şekilde <strong>Howell, “</strong><em>A Grammar of the Classical Arabic Language</em>” adlı eserinin önsözünde şunları ifade etmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“</em><strong>Gramerciler</strong><em>in </em><em>hedefi klâsik kullanımları izah etmektir. Onlar her meseleyi ve </em><em>kuralı</em><em>, klâsik dilden alınmış bir veya </em><em>bir kaç şahitle desteklemeye</em><em> ve izah etmeye </em><em>çalışırlar</em><em>. </em><strong>Bu şahitler; Kur’ân metinleri</strong><em>, hadis pasajları, meseller, çöl Araplarından işitilerek nakledilen ibareler ile </em><em>şiir</em><em> beyitlerini içermektedir. </em><strong>Kur’ân metni, Allah’ın kesin sözü olması ve Arapların en fasih lehçesinde nazil olması sebebiyle,</strong><em> yine Müslüman kelamcılar tarafından ortaya konan ‘doğrudan kelimesi kelimesine vahiy’ teorisine göre zorunlu olarak hatasızdır. Bir hadis metni, Hz Peygamber’in sözü ise her zaman kesin delil olarak kabul edilmiş; eğer sahabenin sözü ise genellikle aynı şekilde kabul edilmiştir, ancak bazı, dilde saflık taraftarı aşırı tenkitçi lingüistler, sahabenin gramer hatalarından sorumlu tutulması hususunda etkili olmuşlardır. Bir mesel, eğer cahiliye dönemine ait ise klâsik kullanımın mükemmel delilidir. Fakat bir nahivci veya lügatçinin çöl Arabından naklettiği bir tâbir, otorite bakımından, onu nakleden ravinin kıdemine göre farklılık arz eder. Örneğin, İbn Hişâm tarafından nakledilen bir tâbir, el-Ahfeş el-Ekber tarafından rivâyet edilen söz kadar güçlü değildir.”[44]</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşte bu, Kur’ân’ın, Arap dili ve edebiyatı ile ilgili bütün ilimler içinde kabul ve tasdik edilmiş konumudur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’ân’da Gramer Hatası Aramanın Anlamsızlığı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir kere Kur’ân’ın bu konumu, Arap dili ve Edebiyatının en kabul görmüş sahipleri veya otoriteleri; nahivciler, lügatçiler vs. tarafından tamamen anlaşılmış ve takdir edilmiştir. Bu yüzden herkes “Kur’ân’da gramer hatası” olduğu iddiasının anlamsızlığını kolayca görebilir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nahivcilerin çalışmalarında en temel kaynak materyal olan Kur’ân, nahivcilerin eserleri esas alınarak tenkit edilemez. Böyle bir şeyi yapmaya çalışmak, tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak kainatta hata bulmaya çalışmak gibidir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mantıkî olarak, eğer fizyolog ve astronomların çalışmalarında temel malzeme olan “insan vücudu” ve “kainat”ın konumu herkesçe kesin bir şekilde biliniyorsa, birilerinin çıkıp, bu fizyolog ve astronomların çalışmalarının doğruluğunu ve şümullü olmalarını tartışması daha uygun ve anlaşılabilir olacaktır. Aynı şekilde, derlenmiş Arap dilinin temel malzemesi olan Kur’ân’ın konumu kesin bir şekilde bilinirken, birilerinin, Kur’ân’da izah edilemez gibi görünen şâz bir kullanım bulduğunda Kur’ân’ın güvenirliliğini tartışmaktan ziyade, nahivcilerin eserlerinin doğruluğunu ve şümullü olmalarını tartışması daha uygun olacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bütün bunları özetlemek gerekirse, Arap gramerinin gelişim süreci, nahivciler tarafından ortaya konan kaidelere dayanarak Kur’ân dilinin değerinin ortaya konmasına müsaade etmemektedir. Kur’ân’a değer biçmek veya onu eleştirmek, aynı şekilde dilciler, nahivciler, lügatçiler vs. tarafından kullanılan herhangi bir kaynağı eleştirmek veya ona değer biçmek, Arapçayı reddetmek gibidir, bir dil olarak bile… ve bu, açıkça ve kesinlikle anlamsızdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Osman (ö.35/655) ve Hz Âişe (ö.58/678)’ye isnat edilen rivayetler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki tartışmamızdan açıkça anlaşılacağı üzere <strong>Kur’ân, mantıkî olarak, nahivcilerin ve dilcilerin çalışmaları esas alınarak eleştirilemez. Çünkü Kur&#8217;ân, nahivcilerin ve dilcilerin çalışmalarının dayanağıdır (veya dayanaklarından biridir).</strong> Dahası o, Arap dili otoritelerinin hepsi tarafından kendi dillerinin en muhteşem ve mucizevî numûnesi olarak kabul edilmektedir. Hal böyleyken, <strong>Kur&#8217;ân dilinin güvenilir olup olmadığını nasıl değerlendirecek veya ona paha biçeceğiz?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilindiği üzere <strong>Kur’ân, genellikle, Klâsik, İslam-öncesi Araplarca; duruluğu, fesahatı ve belağatı açısından eşsiz bir edebiyat numûnesi olarak kabul edilmiştir.</strong> Bu yüzden daha sonraki insanlar tarafından da aynı şekilde kabul edilmek zorundadır. Bu kabul, birinci delil kadar, kâhir bir surette Kur&#8217;ân’ın kabulünün lehindedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şu aşikârdır ki, beliğ ve dilleriyle gurur duyan Araplar, Kur’ân vesilesiyle İslam’a girmeye başladılar. Hz Peygamber nübüvvetinin ilk on üç yılı boyunca, sadece, Kur’ân’ı insanlara sunmuştur.</strong><strong> </strong><strong>Ne tuhaftır hiç kimse Kur’ân’ın diline veya üslubuna itiraz etmemiştir. </strong>Aksine, Müslüman olmayı reddeden Araplar bile Kur’ân’ın dili ve üslubu hususunda hiç bir şey söylememişlerdir. Onlar, açık bir şekilde, Kur’ân’ın tesirini ve her gün yeni yeni insanların kalplerini kazandığını görebiliyorlardı. Onlar Kur’ân’ın beşer kelamı olmadığını biliyorlardı… Fakat Kur’ân’ın ilahî olduğunu da kabul etmek istemiyorlardı. Bu durumda, Kur&#8217;ân’ın, Allah’ın vahyedilmiş kelamı olduğunu kabul etmemek için geçerli bir mazerete ihtiyaçları vardı. Bu şartlar altında bile onlar –olanca hatipliklerine ve dildeki övünçlerine rağmen-  Kur&#8217;ân-ı Kerîm’de tek bir hatanın bile varlığını gösterememişlerdir. Yapabildikleri tek şey <em>“onun ‘sihir’ ve ‘büyü’den başka bir şey olmadığını”</em> ortaya atmak oldu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Açıkçası, kendini “Arabiyyun Mubîn” (en açık ve duru Arapça lafız) olarak tanımlayan Kur’ân sözde gramer veya diğer dil hatalarını içermiş olsaydı, Hz Peygamberin Araplardan birinin bile kalbini kazanması mümkün olamazdı. Fakat biz biliyoruz ki ilk on üç yılda, sadece Hz Peygamberin karakteri ve Kur’ân’ın içeriği, mütedeyyin Arapların kalplerini ve akıllarını fethetmiştir. Bu Araplar sayesinde önce Medine’de bir İslam devleti tesis edilmiş ve daha sonra bütün Arap yarımadasına yayılmışlardır. Bu, reddedilemez tarihi bir gerçektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi, bütün bunları zihnimizin bir köşesine koyarak, söz konusu makalenin yazarı tarafından ortaya atılan iddiaların diğer yönlerini inceleyelim. O şunları yazmıştır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Hz Osman’ın, Kur’ân’ın ilk standart nüshasını gördükten sonra “Onda gramer hataları görüyorum ve Araplar onları dilleriyle düzelteceklerdir.” dediği rivâyet edilmiştir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Daha sonra yazar şunları ifade etmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Yukarıdaki rivâyeti “el-Furkân” adlı eserinde zikreden Müslüman âlim İbnu’l-Hatîb, Hz Muhammed’in hanımlarından Hz Âişe’ye nispet edilen başka bir rivâyet zikreder ve şöyle der: “Allah’ın Kitabı’nda üç gramer hatası vardır, bunlar kâtip hatalarıdır:</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Tâhâ (20), 63. âyette,       </em>&#8221; قَالُوا إِنْ <strong>هَذَانِ</strong> لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم …&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Mâide (5), 69. âyette,</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ <strong>وَالصَّابِؤُونَ</strong> وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Nisâ (4), 162. âyette,</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَ<strong>الْمُقِيمِينَ</strong> الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aşağıdaki paragraflarda Hz Âişe ve Hz Osman’dan rivâyet edilen hadisleri incelemeye çalışalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Osman’a İsnât Edilen Hadis:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadislerden ilki Hz Osman’a isnât edilmiştir. Bu hadise göre Hz Osman’ın, Kur’ân’ın resmî, standart nüshasında (birkaç veya daha fazla) hata gördüğünü, fakat Arapların bu hataları bulmakta ve onları “<em>hata</em>” olarak değerlendirip düzeltme hususunda zorluk çekmeyecekleri fikrinde olduğu için bu tür “<em>hatalar</em>”ı düzeltmeye önem vermediği rivâyet edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evvela bu hadis, her ne kadar sonraki nesillerin (herhangi bir sebeple) bu hataların farkında olmadıklarını kabul etsek dahi, Hz Osman döneminde yaşayan tüm Müslümanları ilgilendirmektedir. <strong>Eğer öyle bir olay olsaydı, bu sadece bir veya bir kaç kişi tarafından değil, yüzlerce hatta binlerce kişi tarafından rivâyet edilmiş olmalıydı.</strong> Meşhur bir hakikat gibi, örneğin Osman denen bir şahsın varlığı gibi olmalıydı. Fakat gördüğümüz kadarıyla durum öyle değil. Bazı fakihlerin, özelliklede <strong>Ebû Hanîfe’nin prensiplerinden birine göre, mantıki olarak yüzlerce veya binlerce kişi tarafından rivâyet edilmesi gereken bir hâdiseyi bir veya birkaç kişi rivâyet ediyorsa, böyle hadisler kabul edilemez</strong>. Bunu daha iyi anlamak için günlük hayatımızdan vereceğimiz bir örneği düşünelim. Eğer biri komşu ülkede binlerce kişinin depremden öldüğünü söylerse ve sadece bu şahıs böyle bir haberi veriyorsa, hiçbir gazete veya diğer güvenilir medya böyle bir haber vermiyorsa, aklı başında olan herkes aynı prensibe dayanarak böyle bir haberi reddedecektir. Açıkçası önemli ve meşhur olan bir şey sadece bir, iki veya birkaç kişinin rivâyetine dayanılarak kabul edilemez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bundan başka, bu hadisi iyice incelediğimizde, diğer çok önemli bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. <strong>Eğer Hz Osman gerçekten Kur’ân metninde hatalar olduğunu biliyor olsaydı neden hemen onları düzeltmedi. Kur&#8217;ân kıraatinin bir standarda girmesi ve resmi Kur&#8217;ân nüshasının yaygınlaştırılması gayretleri çerçevesinde Hz Osman’ın, o devirde tedavülde olan diğer Kur&#8217;ân nüshalarının yakılmasını emrettiğine genellikle inanılmaktadır. Eğer Hz Osman bir standarda ulaşma gayesiyle bütün Kur&#8217;ân nüshalarını yok edebiliyorsa niçin bunu Kur&#8217;ân’ı tashih etmek amacıyla bir defa daha yapamadı? </strong>Açıkçası hadis, bu sorunun cevabını vermiyor. Bu basit ve cevapsız soru, hadisin sağduyuya aykırı olduğunu göstermektedir. Muhaddisler tarafından ortaya konan diğer bir prensibe göre eğer <strong>bir hadis sağduyuya aykırı ise kabul edilemez.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca, zikredilen rivayete göre, Hz Osman sözde “hata” ve “yanlış”ları görmezlikten gelmiştir. Çünkü o Arapların bu “hataları” tespit ve tashih etmede bir problem yaşamayacaklarını düşündü. Bununla beraber bu rivayet, tamamen, <strong>Hz Osman’ın Kur&#8217;ân’ı cemetmedeki esas düşüncesinin Kur&#8217;ân metninin, yeni fethedilen topraklarda (ve insanlara) standart bir şekilde okunmasını mümkün kılabilmek gayesiyle, kıraatinin ve kitabetinin bir standarda ulaşması olduğu noktasını görmezlikten gelmektedir.</strong> Kur&#8217;ân’ı bir standarda ulaştırmak için sarf edilen tüm gayretlerin, İslam’a yeni girmiş Arap olmayanların Kur&#8217;ân metnini standart bir şekilde daha kolay okuyabilmelerini sağlamak amacıyla yapıldığını düşünmek bile oldukça saçma görünmektedir. Buna ilaveten <strong>sözde “hata” ve “yanlışlar” öylesine kolay bir şekilde, “Araplar bu hataları tespit etmede problem yaşamayacaklar” varsayımına dayanarak göz ardı edildiler. Mezkûr rivayette anlatılan bütün hâdise, açıkçası, amacı sadece sonraki nesillerin zihinlerinde Kur&#8217;ân metni ile ilgili şüpheler yaratmak olan birilerinin temelsiz bir uydurmasıdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Üstelik Hz Osman’a atfedilen bu hadis, Kur’ân’ın lafzî doğruluğunu şüphede bırakmaktadır. Bu yüzden, Kur’ân’a zıt bir hadis olarak adlandırılabilir. Muhaddislerin ortaya koyduğu diğer bir prensibe göre; Kur’ân’a, ittifakla kabul edilmiş kati inançlara veya Müslümanların ittifakla kabul edilmiş fiillerine zıt olan bir hadis kabul edilemez. Muhaddislerin yukarıda zikredilen prensipleri, hadislerin kabulüyle ilgili prensipleri içeren meşhur bir kitapta tek cümle altında toplanmıştır. <strong>Hatib el-Bağdâdî “</strong><em>Kitâbu’l-Kifâye fî ‘İlmi’r-Rivâye</em><strong>”[45] adlı esrinde şunları zikretmektedir:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;ولا يقبل خبر الواحد في منافاة حكم العقل وحكم القرآن الثابت المحكم والسنة المعلومة والفعل الجاري مجري السنة وكل دليل مقطوع به&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Akla, muhkem ve sabit Kur’ân hükmüne, bilinen sünnete, sünnetin yerine kaim olmuş fiile ve hakkında kesin bir delil olan her şeye aykırı olan haber-i vâhid (birkaç kişi tarafından rivâyet edilen hadis) kabul edilemez.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu sorular için tatmin edici cevaplar verilmedikçe bu hadis, gerçekten, Hz Osman’dan gelen bir hadis olarak alınamaz, dolayısıyla güvenilir olarak da kabul edilemez. Bundan başka, geniş Arap kitlelerinin, Kur’ân’ı, Arap edebiyatının eşsiz bir numûnesi olarak kabul etmeleri, bu gibi hadislerin kabul edilebilirliğini hayli şüpheli kılmaktadır. Hz Osman’ın fikri gerçekten bu hadiste zikredildiği gibi olsaydı, açıkçası, Kur’ân’ın bu derecede, en azından Araplar tA’rafından, kabul görmemesi gerekirdi. Aksine, Kur’ân’ı; dil, edebiyat, gramer vs. yönüyle eşsiz bir kitap olarak kabul etmekle birlikte bu kitabın bütün dünyaya yayılmasında başlıca rol oynayanların bizzat Araplar olduğunu görüyoruz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Âişe’ye İsnât Edilen Hadis</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi Hz Âişe’ye isnat edilen hadisi inceleyelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadisin kabulü yine aşağıdaki soruların cevaplarına bağlıdır: Bu sözde hatalar neden bir kaç kişi yerine, o dönemdeki daha çok sayıdaki Araplar tarafından görülmedi ve rivâyet edilmedi? Bu hatalara İslam tarihinin en meşhur şahsiyetlerinin dikkat çekmesinden sonra bütün Arapların ilgisiz kalması ise daha da hayret verici bir durumdur. Eğer bu gibi hadisler sahih olsaydı, <strong>hadis kitaplarında rivâyet edilsin veya edilmesin, herkes tarafından kabul edilmiş meşhur hadisler statüsünde olmaları gerekirdi.</strong><strong> </strong>Bu hadislerin kesinlikle basit halk rivâyetleri aracılığı ile meşhur hale gelmeleri gereklidir. Hz Âişe niçin bu hataları düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadı? Şu da unutulmamalıdır ki Hz Âişe, Hz Osman’ın katledilmesinden sonra<strong>, siyasi bir meselede, kamuoyu oluşturabilecek kadar önemli bir kişiydi. </strong>Niçin kâtip ve insan hatası olduklarını bildiği yanlışlıkları düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadı? Neden Hz Âişe bu hataların dokunulamaz hale gelmelerine izin verdi ve daha sonraları bunların doğrularıyla düzeltilme ihtimalleri bile olmadı?Bu <strong>hadis Kur’ân’a muhaliftir.</strong><strong> </strong>Bu sebeple, Muhaddislerce ortaya konan prensiblere göre bu hadis kabul edilemez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu zikredilenlerden başka, bu hadislerin doğru kabul edilmesinde bazı problemler bulunmaktadır. Problemlerden bazıları aşağıda verilmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadis, İbn Hamîd (ö.321/933) veya İbn Humeyd’a, Ebû Mu‘âviye Muhammed b. Hâzim et-Temîmî ed-Darîr el-Kûfî (ö.194/810) trafından rivâyet edilmiştir. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel (ö.290/903)’e göre babası Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) şöyle demiştir: “Ebû Mu‘âviye’nin el-A‘maş (ö.148/765) tarikiyle gelen rivâyetleri hariç diğerleri güvenilir değildir.”[46] Aynı şekilde Ebû Dâvûd (ö.275/889) şunları ifade etmektedir: “Ahmed b. Hanbel’e sordum: Ebû Mu‘âviye trafından rivâyet edilen Hişâm b. ‘Urve (ö.146/763) (bu hadisteki diğer bir ravi)’nin hadisleri hakkında ne düşünüyorsun? O şu cevabı verdi: Bu hadisler, zayıf hadislerin içerdiği şeyleri içeriyorlar.” İbn Harrâş (ö.101/719)’a göre Ebû Mu‘âviye trafından rivâyet edilen hadisler el-A‘maş tarikiyle gelmiş olsalardı bunlara güvenilebilirdi[47].</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadiste zikredilen ilk örnek olan Tâhâ (20), 63. âyet, makalenin yazarı trafından şu şekilde transkribe edilmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; قَالُوا إِنَّ <strong>هَذَانِ</strong> لَسَاحِرَانِ … &#8221; <em>“Kâlû inne hâzâni lesâhirâni&#8230;&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu âyetteki “hata” yazar tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“</em>هذان<em>/Hâzâni kelimesi </em>هذين<em>/Hâzeyni şeklinde olması gerekirdi.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hâzâni kelimesi yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü isim cümlesinin başında bulunan “inne” sözcüğü, ref‘ durumunda bulunan ismi “nasb” eder ve “nasb alameti” de “ya” dır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu âyeti, Kur’ân’da bulunduğu şekliyle, yakından incelemek bütün bu itirazların asılsız olduğunu ortaya koyacaktır. Zikredilen âyet yazarın ifade ettiği şekliyle dahi değildir. Âyet’in Kur’ân’daki şekli ve okunuşu şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; قَالُوا إِنْ <strong>هَذَانِ</strong> لَسَاحِرَانِ … &#8221; “Kâlû in hâzâni lesâhirâni…”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maalesef bu <strong>âyetteki sözcük “inne” değil “in” dir</strong>. Bu sebeple yazarın bütün delilleri geçersizdir. “in” edatı, bilgili bir yazarın kesinlikle bileceği üzere, “ref‘ halindeki ismi nasb edemez.”Şu halde, yazarın iktibas ettiği hadis âyetin doğru şeklini dahi ifade edememektedir. Öyleyse, Hz Âişe’ye isnat edilen böyle bir hadis nasıl doğru kabul edilebilir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Âişe’nin hadisinde zikredilen ikinci hata ise Mâide suresi 69. âyette yer almaktadır. Âyet şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ <strong>وَالصَّابِؤُونَ</strong> وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ. &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar şunları ifade etmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <em>“Yukarıdaki âyette gramer hatası bulunmaktadır. “</em><strong>es-Sâbi’ûne</strong><em>” sözcüğü yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em> Aynı kelime, diğer iki âyette, aynı gramer ortamında doğru şekilde i‘râb edilmiştir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Bakara (2), 62; </em> إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى <strong>وَالصَّابِئِينَ</strong> مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ&#8230;&#8221; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hacc (22), 17; </em>   &#8220;إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا <strong>وَالصَّابِئِينَ</strong> وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ&#8230;&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Mâide 69. âyette kelimenin </em><strong>“es-Sâbi’ûne”</strong><em><strong>,</strong></em><em> Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinde ise <strong>“</strong></em><strong>es-Sâbi’îne”</strong><em> olarak yazıldığını müşahede ediyoruz. Son iki âyette </em><strong>“es-Sâbi’ûne”</strong><em> kelimesi doğru bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü cümlenin başında bulunan “inne” lafzı “nasb” adı verilen bir harekeleme şeklini gerekli kılar ve “ya” da “nasb alâmeti” dir. Fakat Mâide 69. âyette </em><strong>“es-Sâbi’ûne”</strong><em>’ye “ref‘” alameti olan vav verilmiştir. Bu sebeple burada sarih bir gramer hatası vardır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki paragraftan da anlaşılacağı üzere yazar, Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinin, Maide 69. âyette geçen “<strong>es-Sâbi’ûna</strong>” lafzının “<strong>es-Sâbi’îne</strong>” şeklinde olması gerektiği hususunda bizzat delil olduklarını göstermeye çalışmıştır. Bu iki âyeti (Bakara, (2), 62 ve Hacc (22), 17) iktibas etmekle yazar, en azından, Kur’ân bilginlerinin “<strong>es-Sâbi’ûna</strong>” kelimesinin “doğru” irabı hususunda habersiz olmadıkları gerçeğini itiraf etmektedir. Bununla birlikte, bu gerçeği itiraf ettikten sonra yazar, genel kaidenin tamamen farkında olan kişi bile olsa, bu tür şâzzları “hata” olarak adlandırmaktan başka bir seçenek bulamamıştır. En meşhur ve muteber Arap dili nahivcileri de aynı durumla karşı karşıya kalmışlardır. Fakat onlar meseleye farklı biçimde yaklaşmışlar ve bu yüzden farklı sonuçlara varmışlardır. Kur’ân’ı inceledikten sonra onlar, Kur’ân müellifinin, dilin genel kaidelerinin bütününü bileceği hususunda herhangi bir şüphe olamayacağına karar verdiler (özelliklede “inne” den sonraki ismin irabı hususunda). Gramerciler, Maide 69. âyeti de gördüler. Şimdi, genel kaideden inhirafın “hata” olduğunu söyleyerek daha kolay bir çıkış yolu bulmaktan ziyade, nahivciler, Kur’ân müellifi gibi bilgili bir “kişi”nin Kur’ân gibi önemli bir kitapta böylesine abes hatalar yapamayacağı çıkarımına dayanarak bu gibi inhirafları Arap dili ve gramerinin diğer kaynaklarında aramaya başladılar… Ve buldular. Nahivciler bu gibi inhirafları toplayıp incelemeye çalıştılar. Vardıkları sonuçları kaydettiler ve bu sebeple şimdi, rahat bir şekilde, <strong>Kur’ân’daki bu çeşit şâzzların “hata” olmadığını söyleyebilecek durumdalar.</strong> Bunların normal kullanımlardan inhiraflar olduğunda şüphe yoktur. Ama bu tür inhiraflara “hata” denilemez. Nitekim ez-Zemahşerî, Kur’ân tefsirinde, adı geçen âyetin hemen devamında İslam öncesi şairlerden birine ait bir beyti zikretmiştir. Beyit şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">وإلا فاعلموا أنا و<strong>أنتم</strong>    بغاة ما بقينا في شقاق</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">beytin <strong>“</strong><strong>ennâ ve entum</strong>” kısmı, makalenin yazarı tA’rafından ortaya konan delile göre, “<strong>ennâ ve iyyâkum</strong>” şeklinde okunmalıydı. Fakat biz burada genel kaideden inhirafın olduğunu görüyoruz. Bu beyit bu çeşit inhirafların “Gramer Hatası” olarak adlandırılamayacağına yeterli bir delildir. Bu tür inhirafların cümleye kattığı manaya gelince, bu, “Gramer” veya “Gramer Hataları” nın konusu değildir. Bu yüzden onu tartışmamızın dışında bıraktık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki delil, <strong>bu nevi şâzzların, en azından câhiliye dönemi şiirlerinde mevcut olduğunu ve bilindiğini doğrulamaktadır. Nitekim bu tür şâzzlar, Arap dili ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi hiç kimse tarafından hata olarak isimlendirilmemiş ve isimlendirilmemektedir. Bu yüzden Hz Âişe’nin, Arap edebiyatındaki bu tür şâzzların varlığını yanlışlıkla atlamış olabileceğini kabul etmek hayli zordur. Dahası, Hz Âişe gibi Arap edebiyatı hakkında bilgi sahibi olan bir insan bu tür şâzzları yanlışlıkla atlamış dahi olsa, onun hadisini duyan Arapların da onu tashih etmeyecek kadar kendi dillerinden habersiz olmaları mümkün değildir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Âişe’nin hadisinde zikredilen üçüncü hata Nisâ 162. âyette yer almaktadır. Âyet şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; لَكِنِ <strong>الرَّاسِخُونَ</strong> فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ <strong>وَالْمُؤْمِنُونَ</strong> يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ <strong>وَالْمُقِيمِينَ</strong> الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ <strong>وَالْمُؤْمِنُونَ</strong> بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar bu âyetteki hatayı şu şekilde açıklamaktadır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“</em><strong>el-Mukîmîne</strong><em>” kelimesi “</em><strong>el-Mukîmûne</strong><em>” şeklinde olması gerekirdi. “</em><strong>el-Mukîmîne</strong><em>” kelimesi, cümledeki diğer isimler gibi merfu olmalıydı. Ondan önceki iki isim (</em>الراسخون<em> ve</em>المؤمنون <em>) ile sonraki isim (</em>والمؤتون<em>) doğru şekilde i‘râb edilmiştir. Bazıları bu kelimenin namazı önemsemek ve methetmek için bu şekilde i‘râb edildiğini iddia etmişlerdir. Fakat İbnu’l-Hatîb bunun yanlış bir çıkarım olduğunu zikretmektedir[48]. Bu gibi çıkarımlar mantığa meydan okumaktır. Bir kimse dinin esası ve kökü olan imanı değil de; fer‘î bir meselesi olan namazı neden önemsesin? Ayrıca bu mantık bir önceki âyetteki i‘râb hatasına uygulanabilir mi? Sâbi’îlerin inananlardan ve Ehl-i Kitab’tan daha önemli olduklarına hükmedebilir miyiz? Ayrıca Sâbi’îler neden diğer âyetlerde değil de sadece bir âyette önemsendiler? Allah bu illetli mantıktan çok yücedir. Bu yüzden bu da sarih bir nahiv hatasıdır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki ifadeden de anlaşılacağı üzere yazar, farklı nahivciler tarafından yapılan izah şekillerini reddetme hususunda İbnu’l-Hatîb ile aynı fikirde olduğu gözükmektedir. Yine, şu husus açıkça anlaşılmalıdır ki bu muayyen inhiraf, yukarıdaki açıklamalar kabul edilsin ya da “hatalı” olarak ele alınsın, sâbit/bilinen bir şâzdır ve Arapçanın sadece en temel kurallarını bilenler bile bunun farkındadır. (yazar, eminim bu noktayı sorgulamayacaktır bile…). Sorulabilecek tek soru veya bu âyete yöneltilebilecek yegâne itiraz, genel kaideden inhirafla ortaya çıkan mânânın açık veya mantıkî olmadığıdır. Böyle bir itiraz, okuyuculara âşikâr olacağı üzere, “Gramer Hatası” olarak adlandırılamaz ve adlandırılmamalıdır. Bu şartlar altında, zikredilen hadisi Hz Âişe’ye isnâd etmek oldukça zor gözükmektedir. Yukarıda zikredilen problemlerle birlikte şu husus açık bir şekilde görülüyor ki, <strong>rivâyetleri kabul edilmeyen birkaç kişi tarafından nakledilen bir hadise</strong> dayanarak, geniş Arap kitleleri tA’rafından Arap dilinin en saf, en fasih ve en belîğ sözü olarak her zaman kabul edilmiş ve halen kabul edilen Kur’ân’ın yanılmazlığına meydan okumak mümkün değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Son söz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda verilen ayrıntıları özetlemek gerekirse, klâsik ve modern Araplardan derlendikleri yaygın kabulü sebebiyle, dil ile Kur’ân’ın üslubu her türlü dilbilimsel eleştirinin üzerindedir. Kur’ân’a, gerçekten meydan okumak isteyen kişi bunu, sadece şunları ispatlayarak<u> </u>gerçekleştirebilir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’ân, klâsik Araplarca, edebiyatlarının eşsiz bir numunesi olarak asla kabul edilmemiştir. Bu meselenin kanıtı, şu sorunun kabul edilebilir bir cevabını da içermesi gerekir: Bu tür gramer ve diğer dilbilimine ait hataların varlığına rağmen, klâsik ve modern Araplar niçin, Kur’ân’ı, ilahî menşeli bir kitap olarak kabul ettiler?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arap dilbilimcileri, asla Kur’ân’ı, çalışmalarında kaynak malzeme olarak kabul etmemişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arap dilinin en tanınmış nahivcileri, dilbilimine ait bulgularını, Kur’ân âyetlerine dayanarak doğrulamayı reddetmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ancak bu noktaların ispatlanmasından sonra, “<strong>Kur’ân’da Gramer Hataları</strong>” adlı makalenin yazarları tarafından ortaya konan gramerle ilgili itirazlar ciddî bir şekilde ele alınmalı ve cevaplandırılmalıdır. O zamana kadar bu itirazlar dikkate değer seviyeye dahi gelmemiş sayılacaktır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> [1]   Oryantalistlerin Kur&#8217;ân üzerindeki çalışmaları hakkında bkz. Ömer Lutfî el-‘Âlim, el-Musteşrikûn ve’l-Kur&#8217;ân, Menşûrâtu Merkezi Dirâsâti’l-Âlemi’l-İslâmî, Malta 1991; Necîb el-Akîkî, el-Musteşrikûn, Dâru’l-Ma‘ârif, Kahire, ts; Selahattin Sönmezsoy, Kur&#8217;ân ve Oryantalistler, Fecr Yayınevi, Ankara 1998; İsmail Cerrahoğlu, “Oryantalizm ve Batıda Kur&#8217;ân ve Kur&#8217;ân İlimleri Üzerine Araştırmalar”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1989, XXXI, 109; Salih Akdemir, “Müsteşriklerin Kur&#8217;ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.s)’e Yaklaşımları”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1989, XXXI, 193.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[2]   Yazarlar güvenlik nedeniyle haklarında bilgi vermekten kaçınmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[3]   Makale “http://members.aol.com/AlHaqq4U/grammar.html” internet adresinden alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[4]   Bu çalışmalardan bazıları şunlardır: Keskioğlu Osman, “Kur&#8217;ân-ı Kerim’de Gramer Hatası Yoktur”, İslâm, Cilt: I Sayı: 6, Ankara 1956; el-Ensârî Ahmed Mekkî, ed-Difâ‘ ‘ani’l-Kur&#8217;ân Dıdde’n-Nahviyyîn ve’l-Musteşrikîn, Mısır 1973; Abdulhalîm Muhammed A. S., “Grammatical Shift For The Rhetorical Purposes: Iltifât And Related Features in The Qur&#8217;ân”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, 1992, Volume LV, Part 3., 1992; Koç Mehmet Akif, “John Burton’un “Kur&#8217;ân’da Gramer Hataları” Adlı Makalesinin Tenkidi”, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXXV, Ankara 1996; Acat Yaşar, Kur&#8217;ân-ı Kerim’de Arap Grameriyle Bağdaşmayan Hususlar Hakkında bir Araştırma, (Basılmamış Yüksek Lisans tezi), İzmir 2001; Aydüz Davut, “Kur&#8217;ân-ı Kerim’in Gramer Yapısına Bir Bakış”, Kur&#8217;ân ve Dil -Dilbilim ve Hermenötik- Sempozyumu, Bakanlar Matbaası, Erzurum 2001; Güzdüzöz Soner, “Kur&#8217;ân’da Yerleşik Gramer Kurallarına Aykırı Dil Yapıları”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, Yıl: II, Sayı: 6 Yaz 2002, Ankara 2002; Güzdüzöz Soner, “Kur&#8217;ân’da Yerleşik Gramer Kurallarına Aykırı Dil Yapıları ve Kur&#8217;ân’ın Lehçe Haritası Üzerine Bir İnceleme (II)”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, Yıl: II, Sayı: 7 Güz 2002, Ankara 2002. Ayrıca bu konu ile ilgili olarak internette yayınlanan makalelerden bazıları için şu adreslere bakılabilir: www.angelfire.com/mo/Alborhaan/Gram.html,www.islamic.org.uk/grammar.html,www.answering-christianity.com/quran/grammar1.htm,</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[5]   Yazar Pakistan’ın Lahor şehrinde, Javed Ahmad Ghamidi Enstitüsü’nde Araştırmacı olup “www.understanding-islam.com” isimli internet sitesinin editörüdür. Bunun yanında çeşitli dergilerde editörlük ve direktörlük görevlerini yürütmektedir.  Yazar hakkında geniş bilgi için bkz. http://www.understanding-islam.org/related/moizamjad.asp.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[6]   Makale “http://www.understanding-islam.org/related/text.asp?type=article&amp;aid=18” internet adresinden alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[7]   Müsteşriklerin Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığı ile ilgili iddiaları ile bunları desteklemek için Kur&#8217;ân’dan verdikleri örneklere verilen cevapları ve izah tarzlarını içeren bir çalışmamız devam etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[35]             Moiz Amjad. Bkz. “http://www.understanding-islam.org/related/text.asp?type=article&amp;aid=18”.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[36]             Milattan önce 170-90 yılları arasında yaşamış Yunanlı gramercidir. “Art of Grammar” isimli kitabı yüzyıllar boyunca gramerciler için numune olmuştur. Bkz. Eric Arthur Barber, “Dionysius Thrax” mad. Encyclopedia Britannica, USA,1970.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[37]             Milattan sonra ikinci asırda İskenderiye’de yaşamış sistematik dilbilgisinin kurucusu sayılan Yunanlı dil âlimidir. Latin gramerciler onu “gramercilerin prensi” olarak isimlendirmiş ve çalışmalarında eserlerini temel almışlardır. Apollonius’dan günümüze dört eseri gelmiştir. Bunlar “Sözdizimi Üzerine” adlı eseri ile “Zamirler Üzerine”, “Bağlaçlar Üzerine” ve “Belirteçler Üzerine” isimli üç küçük risalesidir. Bkz. “Apollonius” mad. Encyclopedia Britannica.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[38]             Encyclopedia Britannica, Linguistics, Greek and Roman antiquity, Deluxe Edition 2004. (CD Room)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[39]             Bu, muhtemelen, adı geçen makalenin yazarının, “Arap gramerinin gelişim sürecinde dayandığı kaynaklar nelerdir?” sorusunu cevaplarken ifade ettiği şeylerdir. Yazarın cevabı şu idi: “Arap gramerinin kaynakları Arap dilinin bizzat kendisidir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[40]             Encyclopedia Britannica, Linguistics, The role of analogy. Deluxe Edition 2004. (CD Room)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[41]             Geniş bilgi için bkz. İbn Haldun, Mukaddime, MEB, İstanbul 1991, III, 174-179.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[42]             Geniş bilgi için bkz. Abdulkadir b. Ömer el-Bağdadi, Hizânetu’l-Edeb, Darsâdır (Birinci Baskı), Beyrut 1881, I, 3-5.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[43]             Halîl b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbu’l-Cumel fi’n-Nahv, Muessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1987.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[44]             Geniş bilgi için bkz. “A Grammar of Classical Arabic Language”, Howell, Mortimer Sloper, Allahabad, 1883, s. XXXIV-XXXVI (Önsöz).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[45]             Hatîb el-Bağdâdî, Kitâbu’l-Kifâye fî ‘İlmi’r-Rivâye, Haydarâbâd 1357, s.432.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[46]             İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, Dâru İhyâ’i’l-İslâm, Birinci Baskı, 1326, IX, 138-139.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[47]             ez-Zehebî, Muhammed b. Ahmed b. Osman, Mîzânu’l-İ‘tidâl, el-Mektebetu’l-‘Asriyye, Sheikhupura Pakistan, IV, 575.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[48] Muhammed M. Abdullatif b. el-Hatîb, el-Furkân, Dâru’l-Kutubi’l-‘İlmiyye, Beyrut, s.43</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kaynak: M. Vecih Uzunoğlu (Arş. Gör., Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı, NÜSHA, YIL: V, SAYI: 18, YAZ 2005, 7-32.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hadis (!) Rivayetleri:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni İshak ve Mâlik ta’rafından başka başka yollar ve lâfızlarla Hazreti Aişe&#8217;den şu hadis rivayet olunuyor:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da nâzil olanlardandı: On emzirme ile süt akrabalığı olurdu. Sonra bunlar beş emzirme ile nesih olundu. Resulü Ekrem irtihal ettiğinde bunlar Kur&#8217;an içinde okunurdu.&#8221;</em><em><br />
</em>Meseleyi diğer bir zaviyeden de inceliyelim: Süt kardeşliği ve akrabalığı hakkında muteber olacak miktar, emzirme Hanefiye ile Şafiiye arasında ihtilaflıdır. Şafiiye göre rıza&#8217;da had, beş defa emzirmedir.<strong> </strong><strong>Hanefiye bu hadisi reddeder. Rida&#8217; babında bizzat Hazreti Aişe&#8217;den muhtelif, birbirine uymaz hadisler rivayet olunuyor. Hanefiye bunları kabul etmiyor. Çünkü bunlar &#8220;Usuli Fıkıh&#8221; ta incelendiği üzere mütevatir olan Kur&#8217;an âyetlerine aykırıdır. Kur&#8217;an&#8217;dan olsalardı tevatürle sabit olurlardı. Arap içtimaî hayatında süt kardeşliği son derece yaygın, mühim bir şey olduğundan bunlar herkesin bildiği şeylerdendi. Gizli kalacak rivayetlerden değildi. Kur&#8217;an cem ve istinsah olunurken Hazreti Aişe sağ idi. Onun böyle bir şey ortaya attığına dair en zayıf bir rivayet bile yoktur. Münadiler: &#8220;Kimde Kur&#8217;an&#8217;dan bir şey varsa getirsin!&#8221; diye bağırıp dururken böyle bir şey olsa Hazreti Aişe durur mu? </strong>Demek ortada böyle bir iddia yok. Hazreti Aişe Kur&#8217;an&#8217;dan rıza&#8217; âyeti hazfolundu iddiasında değil. Bu hadisten öyle bir rivayet çıkarılamaz. Bu gibi rivayetler sonradan çıkmıştır. İşte onun için Hanefiye ule-ması bunları reddediyor. <strong>Şafii de Hazreti Aişe&#8217;nin bu rivayetini kabul etmez. Beş emzirmeyi başka bir hadisten alıyor.</strong> Görülüyor ki bu rivayet haberi vahittir, kabul edilmemiştir.Bundan &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da noksan var&#8221; diye bir hüküm asla çıkarılamaz. Zaten Hazreti Aişe&#8217;den &#8220;âyet şöyledir&#8217; diye bir ibare rivayet olunmuyor. Fıkıh hükmü beyan olunuyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Recm âyeti:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">لا ترغبوا عن آبائكم فانه كفر بكم الشيخ والشيخة اذا زنيا فارجموا هما ألبتةنكالا من الله ولله عزيز حكيم</span><br />
<span style="color: #000000;"> Başka türlü rivayetler de vardır. Meselâ:</span><br />
<span style="color: #000000;"> الشيخ والشيخة فارجموهما البتة بما قضينا منالذة</span><br />
<span style="color: #000000;"> Bu seci&#8217;den başka bir şey midir, hem de bayağı bir seci&#8217;.</span><br />
<span style="color: #000000;"> Evvelâ bu ibareye bak, Kur&#8217;an&#8217;dan olmadığını insanın yüzüne haykırıyor. (Fercumuhüma elbette) gibi kelimeler nazmı Kur&#8217;an&#8217;ın selâseti ile barışamaz ve rivayet çeşitlidir. İşin garibi, <strong>bu rivayet Hazreti Ömer&#8217;e nisbet olunuyor.(1) Yâni bunların Kur&#8217;an&#8217;dan olduklarını Hazreti Ömer söylemiş. O Ömer ki, Kur&#8217;an&#8217;dan bir şey zayi olmasın diye, Yemame harbinden sonra herkesten önce Halife Ebubekir&#8217;e müracaat ederek Kur&#8217;an&#8217;ın cem&#8217;i işini sağlamış, bu işe Ebu-bekir&#8217;i yalvara yalvara ikna etmiş  ve bu işin başında bulunmuştu. Şimdi o kalkıp da Kur&#8217;an&#8217;dan hazif olunanlar var diyecek.</strong> Bunu hiç akıl kabul eder mi? Mescid kapısında durup: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;dan kimde ne varsa getirsin&#8221; diye bağıran oydu. Onun için Hazreti Ömer&#8217;e nisbet olunan bu iddia hiç doğru değildir. Hazreti Ömer&#8217;in Recm, zina yapanı linç etme hakkındaki sözü, onunla ameli takrir içindir. Söylendiğine göre Hazreti Ömer Recm hükmüne çok ehemmiyet verirdi. <strong>&#8220;Eğer halkın Ömer Allahın kitabına ziyade yaptı, kattı demesi olmasa, bunu ona yazardım.&#8221; demiş. Bizzat Hazreti Ömer&#8217;in sözü bunun Kitabullahtan olmadığını haykırıyor değil mi? </strong>Bu Kur&#8217;an&#8217;dan değil ki, Ömer halkın kattı demesinden çekiniyor. Yazarsa Kitabullahtan olmayan bir şey katmış olacak. Yazmazsa atmış olmak yok<strong>. </strong><strong>Bu fıkıh hükmüne Ömer fazla ehemmiyet veriyordu.</strong> Şeriattaki ahkâmın hepsi âyetle sabit değil ki. Sünnet, icmâ&#8217;, kıyas ile sabit ahkâm ne kadar çok. Bu dört aslî delilden başka fer&#8217;î deliller de vardır. <strong>Kur&#8217;an cem olunurken bu rivayetlerin birisi ortada yoktu. Kimse Kur&#8217;an&#8217;dan olarak bunları ileri sürmedi. Ashab arasında bu hususta bir ihtilaf çıkmadı.</strong> Bu ihtilaflar hep sonradan ortaya çıkmıştır. Kur&#8217;an cem olunurken hiç bir sahabe ortaya çıkıp da Recm ve Rıda&#8217; âyeti şudur dememiştir. Halbuki<strong> </strong><strong>cem işi ilân olunmuştu.</strong> Ashab hakkın ziyaına göz yumanlardan değildi. En ufak bir şey bile olsa onu düzeltirlerdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine Müslim&#8217;e şöyle bir rivayet var: &#8220;Ebu Musa El&#8217;aş&#8217;arî Basra hafızlarını çağırmış, huzuruna Kur&#8217;an&#8217;ı ezbere bilen üçyüz kişi gelmişti. Onlara dedi ki: &#8220;Siz Basra halkının en iyisisiniz, onların hafızlarısınız. Kur&#8217;an&#8217;ı okuyunuz. Kur&#8217;an okumayı ihmal etmeyiniz. Sonra yürekleriniz katılaşır, nasıl ki sizden evvelkilerin de yüreği katılaşmıştı. Ben uzunluğu ve şiddeti itibariyle Tevbe Sûresine benzeyen bir süre okurdum ki, bunu unutmuş bulunuyorum. Yalnız hatırımda şurası kalmış:</span><br />
<span style="color: #000000;"> لو ان لابن آدم وادين من مال(او ذهم)لأبتغي لهما ثالثا ولايملأ لوف ابن آدم الاالتراب ويتوب الله علي تاب</span><br />
<span style="color: #000000;"> &#8220;Adem oğlunun iki vâdi dolusu malı veya altını olsa üçüncü bir vâdi daha olmasını isterdi. İnsanın hırs karnını ancak toprak doyurabilir. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.&#8221;</span><br />
<span style="color: #000000;"> Atâ bini Yesâr rivayetinde ise bu ibare şöyledir:</span><br />
<span style="color: #000000;"> انا انزلناالمال لاقام الصلاة واتاء الزكاة ولو ان لابن آدم وادبالأحبان يكون الثاني ولو كان اليه الثاني لأحب ان يكون اليهما الثالث ولا يملأ جوف ابن آدم الا التراب الله علي من تاب</span><br />
<span style="color: #000000;"> Aynı şey, Übey bini Kâab&#8217;dan çok daha başka türlü rivayet olunur ve Beyyine Sûresinin sonundan olarak gösterilir, o da şudur:</span><br />
<span style="color: #000000;"> لو ان ابن آدم سأل وادياً من مال فاعطيته سأل ثانيا فاعطيته سأل ثالثا ولا يملأ جوف ابن آدم الا التراب الله علي من تابا وان ذات الدين عند الله الخيفية غير اليهودية ولا النصرانية ومن يعمل خيرا فلن يكفر&#8230;&#8230;.ا</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>Evvelâ şunu kaydedelim ki, arapçasını yazdığımız şu ibarenin Kur&#8217;an&#8217;a benzer bir yeri var mı?</strong> Ayetlerdeki insicam ve âhenkten bunlarda hiç eser yok. Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Beni âdem&#8221; tâbirleri çok geçer. Burada &#8220;ibni âdem&#8221; tâbiri hiç te yakışmıyor. <strong>Zaten Müslim daha önce bunu hadis olarak rivayet ediyor.</strong><strong> </strong>Ortada o zaman mesele de kalmamış oluyor. Fakat biz meseleyi yine inceliyelim: Hem bunu Kur&#8217;an olarak rivayet edenlerin kimisi o sûreden, kimisi bu sûreden rivayet ederler, sözleri birbirine uymaz. Müslim aynı hadisi daha önce Yahya Bini Yahya, Said Bini Mansur ve Kuteybe Bini Said&#8217;den <strong>Peygamberin sözü olarak </strong>rivayet ediyor. Bunlar mutemed ve güvenilir şahıslardır. Onların rivayetinde, yukarıya aldığımız rivayette Kur&#8217;an&#8217;dan olarak zikrolunan sözler, hadis olarak naklolunur. Müslim&#8217;in usulü zaten öyledir. Doğru ve sahih rivayetleri baştan nakleder. Sonra zayıfları da ekler. <strong>Buhari bu hadisi hiç nakletmemiştir. Müslim&#8217;in şartları daha geniş olduğundan o rivayet etmiştir. Fakat bu seneddeki ravi Süveyd Bini Said, nakdi rical ilmine göre itimada şayan bir kimse değildir. Buhari ona katiyen itimad etmemiştir. Ebu Davud onun kıymetsiz olduğunu söylüyor. İbni Hibban zındıklıkla itham ediyor.</strong> Hasılı muhaddislerin çoğu onu kabul etmiyor. Yalana çıkarıyor. Çok yaşamış, ihtiyarlığında kör olmuş, kendine ait olmayan şeyleri rivayet etmiş, Şiiliğe mütemayil bir adammış. Müslim bile aynı sözleri daha mutemed bir senedle hadis olarak naklediyor. Şüphesiz ki, bütün muhaddislerin çürüğe çıkardıkları, hatta zındıklıkla ve Şiilikle itham ettikleri bir adama karşı mutemed ve mevsuk kimselerin rivayeti tercih olunur. Doğru olan budur. Bizzat Müslim, Süveyd&#8217;in rivayetini sona bırakmıştır. Onu zayıf bulmaktadır. Bunu niçin yazdığına gelince, muhaddislerin ilmi rivayette tuttukları bir usul vardır. Ona uyarak bunu da yazmıştır. Nice zayıf rivayetler, hatta mevzu sözler naklolunmuştur. Fakat erbabı bunları seçip meydana çıkarır. <em>&#8220;Muhaddis yazar, nakdi rical ayırır.&#8221;</em><em> </em>Nice rivayetler reddolunmuştur. Hadis başka, tefsir başka, fıkıh ve usulü fıkıh yine başkadır.Sonra bu ve emsali Kur&#8217;an&#8217;dan olmak üzere naklolunan sözlere bakın. Arapçaya âşinâ olan her insan bunların Kur&#8217;an&#8217;ın üslûbu ile bir münasebeti olmadığını derhal sezer.İşin diğer bir noktası da dikkate değer: <strong>Haydi Ebu Musa El&#8217;aş&#8217;arî, bu rivayette olduğu gibi unutmuş diyelim. Başkaları da mı unuttu. O unuttu ise diğer bilenler var. Hem Ebu Musa El&#8217;aş&#8217;arî Kur&#8217;an cem ve istinsah olunurken vazife alanlardandı. Bunu heyete söyleyebilirdi. O zaman böyle bir şey söylememiştir. Demek böyle bir şey yok.</strong> Mustafa Sadık Rafiî &#8220;İ&#8217;cazül-Kur&#8217;an&#8221; da bu noktaya temas ettiği sırada diyor ki:&#8230;<strong>Eğer böyle bir şey olsaydı cem&#8217;i Kur&#8217;an ve istinsahta kibar ashab susmazlardı. İhtilâfları duyulurdu. Halbuki böyle bir şey yok. İş olmuş bitmiş, ses çıkaran olmamış&#8230;. İbni Mesud&#8217;a, Übey Bini Kâab&#8217;a, Hazreti Aişe ve Hazreti Ömer&#8217;e bu dine hile için iftira edip onların ağzından yalan uydurulması uzak değildir. Bunlar da o kabilden olabilir.</strong>&#8220;(2) (1) İslâm Ansiklopedisi, bu rivayetlerin gayri mevsuk oldukları bedihi gibi görünmektedir, diyor. (2) M. Sadık Rafiî, İ&#8217;cazül-Kur&#8217;an, Kahire.</span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html">Kuran’da Gramer hataları iddiasına reddiye -Makale-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuran&#8217;da teşbih ve mecaz</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuran-ve-mecaz.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuran-ve-mecaz.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Apr 2012 06:42:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[benzetme]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[mecaz]]></category>
		<category><![CDATA[muhkem]]></category>
		<category><![CDATA[müteşabih]]></category>
		<category><![CDATA[teşbih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Benzer içeriklere, ‘Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur’, ‘Kur’an ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar&#8217; adlı yazılardan ulaşılabilir. Ateist/oryantalist kesim, Kur’an’da bulunan müteşabih ayetler (Ali İmran, 7) üzerinden hareketle İslam’a saldırmaktadır. Halbuki bu ayetler adı üzerinde müTeŞaBiH/TeŞBiH/benzetme sanatı’ kullanılan ayetlerdir. Bir halkın tüm hayatı, düşünce yapıları, dünya görüşleri, estetik ve ahlaki değerleri yani bütün kültürel unsurları konuşulan dilde [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuran-ve-mecaz.html">Kuran’da teşbih ve mecaz</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Benzer içeriklere, ‘Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur’, ‘Kur’an ve bilime zıt ayetler iddiasına cevaplar&#8217; adlı yazılardan ulaşılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ateist/oryantalist kesim, Kur’an’da bulunan müteşabih ayetler (Ali İmran, 7) üzerinden hareketle İslam’a saldırmaktadır. Halbuki bu ayetler adı üzerinde müTeŞaBiH/TeŞBiH/benzetme sanatı’ kullanılan ayetlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir halkın tüm hayatı, düşünce yapıları, dünya görüşleri, estetik ve ahlaki değerleri yani bütün kültürel unsurları konuşulan dilde saklıdır. (W. M. Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, s. 47) Dil toplumun kültürel, sosyal ve düşünce yapılarını yansıtan bir araçtır. Bu anlamda Kur’an’ın indiği toplumda kullanılan dili olduğu gibi kullanıldığından söz edebiliriz. (Turan Koç, “Çeviri ve Kur’an’ın Türkçe Çevirileri”, 2. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı, 1995, s. 247) Kur’an, indiği dönemde kullanılan sözlü dil ve gelenek (Kur&#8217;an&#8217;ın üslubunun, yazılı metin üslubu olmayıp, bir hitabet biçimi olan (Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, s. 9-10) ve Kur’an’da kullanılan yemin, nida/seslenme edat, hitap tarz) yapısını gerek içeriğine gerekse üslubuna yansıtmıştır. Yani Kur’an, indiği dönemin özelliği olan edebi ve şiirsel konuşma, sanatsal anlatım tarzlarına uygun olarak, içeriğinde birçok sanatsal anlatımı bünyesinde barındırır. Yeri geldiğinde değinilecek olan “Tefennün, İltifat” sanatları gibi, Kur’an’da “Teşbih ve mecaz” sanatları da bol miktarda kullanılmıştır. “Kur’an&#8217;ın indiği ortam, dil üstatlarının nitelik ve nicelik açısından zirvede olduğu bir ortamdır. Kur’an tüm edebiyat büyüklerine meydan okumuştur.” (M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 29, 31) Profesör Neal, &#8216;Kur’an&#8217;da bulunan sanatların, oldukça tesirli belagat ve hitabet araçları olduklarını&#8217;  (Neal Robinson, Discovery the Quran, s. 254) belirtir. “İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğu Kur&#8217;an&#8217;da mecazın varlığını kabul eder. Arap dilinde ifade, anlatım biçimleri yeterince bilinmezse, bu gibi ayetlere yanlış anlamlar verilebilir.” (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 50, 55) “Kur&#8217;an ve sünnette, hakikat ve mecaz mevcuttur. Bunlar Arapçanın özelliğinden kaynaklanmaktadır. İslam alimlerinin çoğunluğu Kur&#8217;an&#8217;da mecazın varlığını kabul etmişlerdir.” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 53) “İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğu Kur&#8217;an&#8217;da mecazın varlığını kabul ederler.” (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 50) “Kur&#8217;an ve sünnette, hakikat ve mecaz mevcuttur. Bunlar Arapçanın özelliğinden kaynaklanmaktadır.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 42) &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da teşbih önemli bir yer tutar.&#8221; (Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 124) Bir çok oryantalistin bu konudaki iddialara cevap niteliğinde Lord Davenport sormaktadır: “Hz. İsa kendinden bahsederken üzüm, yol ve kapı kelimelerini kullanıyor. Bütün Hristiyan teolojicileri uğraştıkları soruları çözmek için mecaz ve istiareye güveniyorken, Müslümanları niçin bu haktan yoksun etmek istiyorlar?” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 92) “Kur’an’ın üstünlüğünü anlamamıza yarayan diğer bir şey şudur. Peygamber zamanında söz sanatı ve dil düzgünlüğü pek ileri seviyede idi. O zaman şiir ve hitabet son derece saygı kazanmıştı. Kur’an bu ortamda kendini kabul ettirmiştir.” (Davenport, Özür Diliyorum, s. 41)</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an, kendi iç bütünlüğü içinde değerlendirmeli ve kullandığı üslup ve sanatsal içerik dikkate alınmalıdır. Aksi takdirde Kur’an’ın vermek istediği mesajın içeriğine tam manası ile vakıf olunamayabilir. Mesela “Kur&#8217;an birçok yerde evrende doğal görülen birçok olayın asıl fail ve yaratıcısının Allah olduğuna dikkat çekmektedir.” (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 77) Kur’an’ın bu tarzı önceden bilinirse, ateistler başta birçok okuyucunun yanlış yorumladığı konular kendiliğinden anlaşılır hale gelir. İsra suresi, 44. ayette: &#8220;Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunan herkes O&#8217;nu tesbih eder. O&#8217;nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz onların tesbihlerini anlamıyorsunuz.&#8221; buyurulmaktadır. Aslında “Her varlığın tesbihi, kendi yaratılış biçimine göredir.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 295) Rahman suresi, 6. ayet: &#8220;Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.&#8221; demektedir. Secde etmeleri, ‘yaratılış gayelerine uygun olarak’ Allah&#8217;a boyun eğmeleridir. Hücre, atom ve galaksilerin hepsi Allah&#8217;ın yarattığı minval/tarz/yöntem üzere hareket etmektedir. (Candan, s. 433, 444)  Kur&#8217;an&#8217;ın hedefi, insanı ‘yaratılanlara boyun eğmekten’ kurtarmaktır. (Candan, s. 561) Bunun için de, Kur&#8217;an&#8217;da Sünnetullah diye isimlendirilen tabiat kuralları vasıtasıyla Allah&#8217;a itaat (secde, tesbih) eden evrene, insan (ve cinlerin de) katılması amaçlanmakta, kula kulluktan kurtarmak için Allah vahiy göndermekte ve bu sayede de insanın hem dünya hem ahiret huzuru sağlamayı amaçlamaktadır! Bu konularla alakalı, ‘Kul olmak gerçek anlamı ile özgür bir birey ve vatandaş olmak demektir’ ve ‘Allah bana sormadan beni niçin yarattı?’ adlı yazılara bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kur’an’da teşbih, mecaz, kinaye</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Sana kitabı indiren O’dur. Onun (Kur’an) bir kısım âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te’vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Ali İmran, 7)</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an indiği dönem ve şartlarına göre bir üslup kullanmış, muhataplarına göre bir dil seçmiştir. Kur’an’ın indiği dönemdeki Arap toplumunda yazmaktan daha çok sözlü rivayet/aktarım yaygın idi. Sözlü edebiyatla beraber şiir de gelişmiş, bunun sonunda da toplumda mecaz, teşbih çok ileri safhada kullanılır olmuştu. Ama gerek iman gerek sosyal hayatta olduğu gibi Kur&#8217;an, edebi sahada da müşrikleri alt etmiş ve müşrikler &#8220;Kur’an’ın edebi çekiciliği ve güzelliğine boyun eğmişlerdir.&#8221; (M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 36)</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an, açıkça muhkem (Okuyunca hemen anlamı anlaşılan) ayetler kadar Müteşabih (araştırma ile sonucuna ulaşılabilecek) ayetleri de bünyesinde barındırmıştır. Ali İmran, 7. ayette açıkça ifade edildiği gibi, ‘kötü niyetli, kalplerinde eğrilik olan’ oryantalist, ateist ve misyonerler “<em>sırf fitne çıkarmak ve bir de kendi keyiflerine göre tevil yapmak için” Kur’an’ın müteşabih ayetlerine odaklanırlar.  Evet, kalpleri kararmış artniyetli kişilerin Kur’an’da çelişki, hata aramak adına müteşabih ayetlere yöneleceğini 1400 sene önce Kur’an bizlere haber vermektedir. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kur’an’da var olan teşbih/şibh/benzetme ayetleri nasıl anlaşılmalıdır? </em>Mesela, Arap toplumunda bir adamın ‘evinde çok kül var’ demek, evine çok misafir geliyor anlamına gelmektedir. Misafire ikram için yakılan ateşin külünün miktarına göre, misafirperverliği ortaya çıkmaktadır. Buna kinaye olarak bu deyim oluşmuştur. Kur’an’da Arap toplumunun ‘sözlü edebiyat geleneğine uygun ama yazılı metin olarak’ bizlere kadar ulaşmış ilahi kitaptır. &#8220;Biz insana şah damarından daha yakınız.&#8221; (Kaf, 16) ayeti, okuyan herkesin hemen anlayabileceği gibi, Kur’an’da mecaz kullanıma klasik bir örnektir. Yine Kur’an’da ‘eli açık’ deyimi geçer ki “Alimlerin çoğu, yed/el kelimesinin kudret veya nimet manasına geldiğini söylemişlerdir.” (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 206) ‘Allah’ın eli açık’ (Maide, 64) mealindeki ayetten kasıt -haşa- ‘avucu var ve açık’ anlamı kastedilmemiş olup, Yahudilerin “Allah’ın eli bağlı” sözüne atfen verilen bir cevaptır. Kur’an’da anne baba kastedilerek, “Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir.” (İsra, 24) buyurulur. Ayette ‘koruma altına almak’ anlamındaki kanat germe deyimine ateist mantıkla yaklaşacak olursak, “İşte Kur’an’da insanın kanatı olduğu iddia ediliyor, bakın bu aslında ayetlerin antik Mısır’dan alıntılandığına delildir” mi diyeceğiz? Ya Kâbe’ye ‘Beytullah: Allah’ın evi’ denmesini nasıl yorumlayacağız? “Kâbe için kullanılan &#8216;Allah&#8217;ın evi&#8217; tabiri de bir benzetmedir. Bu, Allah&#8217;ın mekan içinde bulunduğunu göstermez.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, s. 469) Eğer bu yaklaşım tarzı size komik geliyorsa emin olun aynı perspektife sahip olan ve Kur’an’daki teşbih/benzetme sanatını anlamayanların iddiaları bu kadar çok komiktir ve “Çoğu zaman eleştirilerin sahipleri gülünç duruma düşmektedir.” (Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 12)</p>
<p style="text-align: justify;">İslam alimlerinin “Mevzu hadis, Tabakat kitapları, Rical ilmi, Müşkilu’l-Kur’an, Muhtelifu’l-Hadis, metodoloji, terminoloji” gibi çalışma alanlarından habersiz olan ateistlerin yazdığı hadis, Kur’an üzerine kitaplar emin olun bu tür trajikomik örneklerle doludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Mecaz, kelimenin gerçek anlamının dışında kullanılmasıdır. Belagat/edebi konuşma üstatlarının ittifaken kabul ettiğine göre mecaz, gerçekliğin sanatsal anlatımıdır. Teşbihten de maksat, amacın kısa yoldan açıklanmasıdır. Mecaz ile kelimenin anlatımı renklendirilir ve anlam kuvvetlendirilir.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Arapçada mecaz, teşbih, kinaye bol miktarda yer alır.&#8221; (Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Dr. Ekrem Keleş&#8217;in, İlhan Arsel&#8217;in &#8216;Şeriat ve kadın&#8217; adlı kitap hakkında hazırladığı eleştirel rapor, s. 75) &#8220;Arapların günlük hayatında çokça kullandığı benzetme, Kur’an’da da çok çeşitli şekillerde kullanılmıştır.&#8221; (Mehmet Özcan, Arap dilinde kinaye, Yüksek lisans tezi, s. 78) &#8220;Arap dili ve edebiyatının en önemli kaynakları arasında yer alan ve en yüce edebi şaheser olan Kur’an-ı Kerim&#8217;de ve Hz. Peygamberin (sav) hadislerinde edebi sanatların çokça kullanılmış olmasından dolayı, Kur’an’ın ve Hadis-i şeriflerin hakkıyla anlaşılması ve değerlendirilmesi, edebi vasıflarının idrak edilebilmesi, belagat ilminin inceliklerine vakıf olunabilmesi ile mümkündür.&#8221; (Yakup Eroğlu, Arap belağatında kinaye ve istiare, Yüksek lisans tezi, s. 49) &#8220;Kur’an&#8217;ın doğru ve sağlıklı biçimde yorumlanmasında Arap dilindeki darb-ı meseller ve teşbih, temsil, mecaz, istiare, kinaye, tariz gibi söz sanatlarıyla ilgili inceliklere vakıf olmak gerekir.&#8221; (M. Öztürk, Arap dilinde kinaye, İslami İlimler Dergisi, Yıl 8, Cilt 8, Sayı 1, Bahar 2013, s. 115)</p>
<p style="text-align: justify;">Müberred, ‘el-Kamil’ adlı eserinde, (I/40-117, II/948) “şayet bir kimse, ‘Araplar sözlerinde ekseriyetle teşbih  kullanır’ derse, bu söz doğrudur.” ve İbn- i  Abbas: &#8220;Kur’an&#8217;ın herhangi  bir yeri size kapalı gelirse, şiire (Şiirde kullanılan sanat türlerine) müracaat ediniz. Zira şiir, Arapların divanıdır.&#8221; demektedir. Zaten “Mecaz gibi, kinayenin varlığı da alimlerin çoğunluğu tarafından kabul görmüş (Suyuti, İtkan, II/789) ve usulcüler, Kur&#8217;an&#8217;da kinayenin kullanılmasının sebeplerini tek tek saymışlardır.” (Suyuti, II/789-791; Zerkeşi, II/301-308) “Müteşabihat denilen Kur’an–ı Kerim&#8217;in üslupları, gerçeklere ulaşmak ve en derin incelikleri görmek için halkın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.” (Said-i Nursi, İşaratu`l–İcaz, s. 170) Zemahşeri, &#8220;Kur’an&#8217;daki üslup ve mana ‘inceliklerini’, ‘meani ve beyan’ ilimlerini bilen kimselerin anlayabileceğini ifade eder.&#8221; (Keşşaf, I/16, 190, 214) İbni Kuteybe, &#8220;Araplarda kinaye çeşitlerinin çok sık kullanıldığını, Arapların her şeyi açıkça dile getirenleri ayıpladığını&#8221;, (Tevilül Müşkilu&#8217;l-Kur’an, s. 263) Sekkai, Abdülkahir el-Cürcani, ‘Arapların nazarında kinayeli anlatımın, maksadı açıkça anlatmaktan daha sanatsal ve hünerli kabul edildiğini’, (Sekkai, Miftahu&#8217;l-ulum, s. 523; Cürcani, Delailü&#8217;l-İcaz, s. 285) Ebu Bekr et-Turtuşi, ‘Arapların örneklemede kinayeyi çok kullandıklarını’ (Zerkeşi, el-Burhan fî ulumu&#8217;l-Kur’an, II/300) ifade ederler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ayetlerden örnekler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Çocukları ihtiyarlatan o gün &#8221; (Müzzemmil, 17): Kıyamet günü; “Yer ağırlığını çıkardığı zaman.” (Enfal, 2): Kıyamet anı, yerden fışkıran lav, gaz, erimiş madenler; “Onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık.” (A’raf,  96): Kapı: Nimetler, yağmur, rızk vasıtası; &#8220;Yüzünüzü mescid-i Haram&#8217;a çevirin.&#8221; (Bakara, 149): Sadece yüz değil, tüm vücut;<br />
&#8220;Nefes almaya başlayan sabaha&#8221; (Tekvir, 18): Yani ufuktan güneşin doğuşu sırasında yaydığı ışık. Ayeti bilimsel anlamda alsak da, sonuçta anlatım teşbihi de içermektedir: “Güneş ışıklarının dünyaya ulaşmasıyla fotosentez başlar, fotosentez karbondioksitin alınıp oksijenin verildiği bir solunum sürecidir ve bizim solunum yapabilmemiz için varlığı şarttır.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 90-91); &#8220;Onlara elim bir azap müjdele&#8221; (İnşikak, 24): Aslında müjde burada zıt anlamı ile kullanılmıştır; &#8220;Şehre sor.”  (Yusuf, 82): Şehir halkına sor; &#8220;Dünya hayatı, tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer&#8221; (Kehf, 45): Yani dünya hayatı su gibi süratle geçer; &#8220;O, katımızda bulunan ana kitaptır.&#8221; (Zuhruf, 4): Yani asıl kitaptır; &#8220;Onlara şefkat  kanatlarını ger&#8221;  (Hicr, 88): Merhamet göster; &#8220;Ölü  iken kendisini dirilttiğimiz&#8221; (En&#8217;am, 122): Yani delalette iken hidayet verdiğimiz; &#8220;Topluca Allah&#8217;ın  ipine yapışın&#8221; (Ali İmran, 103): Allah&#8217;a güvenin, İslam’a teslim olun, Kur’an&#8217;a  uyun; &#8220;Beyaz iplik, siyah  iplikten ayırt edilene dek.&#8221; (Bakara, 187): Gündüzün beyazlığı, tan vakti; &#8220;Onlar sizin elbiseleriniz, sizde onların elbiseleridir&#8221;: Yani Kadın erkek arasındaki ilişki, yakınlık; &#8220;Elini boynuna bağlama ve hepsini açıp saçma” (İsra, 29): Cimrilik yapma, israf da etme; &#8220;Allah&#8217;ın  iki eli de açıktır.&#8221; (Maide, 64): Allah cömerttir. (Aynı anlamda hadis: &#8220;Allah&#8217;ın sağ eli doludur.&#8221; Buhari: IX/150) &#8220;Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler&#8221; (Bakara, 18): Günümüzün deyimi ile üç maymunu oynayanlar bilerek Hak&#8217;kı  inkar edenler duymaz, görmez, söylemez ve akletmezler. Halbuki bilmezler ki; göz görmez, kulak duymaz, dil söylemese de yürekler hisseder! Ve onlarda bu arada ezilip durur ve daima huzursuz olurlar!</p>
<p style="text-align: justify;">Bazen gelecekte kesin olacağı bildirilen hükümler “istikbal/gelecek” kipi yerine “mazi/geçmiş zaman” kipi ile gelir: &#8220;Sura üflendi.&#8221; (Yasin, 51); &#8220;İki eli kurudu.&#8221; (Tebbet, 1) gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gölge Allah&#8217;a secde eder.&#8221; (Nahl, 48): Ayet, Allah&#8217;ın koyduğu kural gereği ışık ile dansı sonucu gölgelerin hareketlerine dikkat çeker; Nur suresi 21. ayet: &#8220;Ey iman edenler, şeytanın adımlarını takip etmeyin.&#8221; Ateist zihniyet bu ayeti herhalde, ‘Bakın Kur’an&#8217;da şeytan aslında maddi bir varlık olarak tasvir ediliyor. Allah da insanlara  o şeytanın ayaklarının izine basarak yürümeyin. diyor.’ derler herhalde! Ama her &#8216;normal&#8217; akla sahip insan bu ayeti okunca bir benzetme yapıldığını ve aslında bu ayetten, “şeytanın kötü vesveselerinin peşinden gitmeyin” dendiğini hemen anlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Allah’ın ‘yüzü, eli, unutması’ tabirleri: </em>“Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden başka her şey helak olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 88) Yüzden kasıt, Allah’ın zatı/kendisi kastedilir. İnsan için de yüz kelimesi, yine insanın kendisini kastetmek için Kur’an’da kullanılmıştır: “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır.” (Rum, 30); “Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da kendileri onlara malik olmaktadırlar.” (Yasin, 71) El; kuvvet anlamında da mecazen birçok dilde aynen kullanılmaktadır. Tıpkı, “ülkeyi ele geçirmek” cümlesinde olduğu gibi. Güç kullanarak bir yeri fethetmek demektir. “Sana biat edenler gerçekte Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli (yedullah) onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih, 10) Bu ayetteki ‘el’ tabiri ile de, ‘Allah’ın rahmeti ve kudreti ile müminlere destek ve yardımcı olduğu’ ifade edilmektedir. El kelimesi mecaz anlamda insanlar için de kullanılmıştır: “Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları boşamışsanız, kestiğinizin yarısını verin. Ancak kadınlar vazgeçer yahut nikah bağı elinde bulunan erkek vazgeçerse başka.” (Bakara, 237); “Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık olarak azabı tadın. Biz de sizi gerçekten unuttuk.” (Secde, 14) Günlük konuşmalarımızda nasıl ki, ‘ben seni unuttum’ derken amaç karşımızdaki kişiye artık değer verilmediğini ifade etmekse, bu ayette de aynı anlamda unutmak fiili kullanılmıştır. “<em>Allah’ın ‘arşa istiva etmesi’ </em><em>(A’raf,  54): </em>Hüküm/iktidar/yönetmesi anlamlarındadır. ‘Taht/koltuk kavgası’ derken nasıl ki oturulan yer için kavga kastedilmez, bundan iktidar mücadelesi kastedilirse, Allah için kullanılan ‘Kürsi/taht’ kavramından da, ‘evrenin yaratıp yöneticisi olduğu’ kastedilmektedir. Aynı şekilde, “Allah’ın boyası.” (Bakara, 138) ayetinden de maksat boya değil; ‘İslam, Allah’ın kanunları’dır. Konuyu uzatmamak için başka örnekler vermeden hadislere geçiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hadislerden örnekler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Rabbimizin Cehenneme iki nefes almasına izin vermesi; Biri soğuk, diğeri sıcak (Buhari, Kitabu Bed&#8217;i&#8217;1-Halk, B.10, Hds.69, Kitabu Mevakiti&#8217;s-Salat, B.9, Hds.14; Muslim, Kitabul-Mesadd, B:32, Hds.185-187; Sunen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu&#8217;l-Cehennem, B.8, Hds. 2719; Sunen-i İbn Mace, Kitebu&#8217;z-Zuhd, B.38, Hds. 17, 4319; Sunen-i Dârimî, Kitabu&#8217;r-Rikak, B.119, Hds.2848): Yani Cehennemde sıcak ve soğuk iki çeşit azap bulunacaktır. Ayrıca Sıcak/soğuğa kinaye vardır burada, günümüzde çok sıcak havalar için bile ‘cehennem   sıcağı’  benzetmesini yapılmaktadır; “Cennet annelerin ayağı  altındadır.” (Nesai, Cihad, 6): Annenin  değeri vurgulanır; &#8220;Humma/sıtma hastalığı, cehennem ateşindendir&#8221; (Buhari, Bed&#8217;ü&#8217;l-halk 10, Tıb, 28; Müslim, Selam 78-84): Cehennemden gelmiş gibi korkunç ve korunulması gereklidir; &#8220;Nil, Ceyhan, Fırat  Cennet nehirlerindendir.&#8221; (Müslim, Cennet: 26): Yani, verimli, bereketlidir ve Cennetin olumlu  imajı onlara da  atfedilmiştir; “Kim ağaç keserse, Allah da onun başını Cehennemden aşağı sarkıtır.&#8221; (Ebu Davud, Edeb, Bab 158 &#8211; 159, Hadis no: 5239): Sakındırmak için teşbih yapılmıştır; &#8220;İsrailoğulları olmasaydı, et bozulmazdı.&#8221; (Buhari, Enbiya 1, 25; Müslim, Rada 63): Eskiden yaptıklarına kinaye vardır hadiste. Etlerinin zekatını vermeyip, kenara yığıp kokuşmalarına izin vermeleri kast edilmiştir; &#8220;Güneş batınca Allah&#8217;a secde eder.&#8221; (Tirmizi, Fiten, 22): Secde; Boyun eğmek anlamındadır. Yani Güneş Allah&#8217;ın  kendine verdiği kurallara uyar, görevini yerine getirir; &#8220;İşler ehline verilmediği zaman kıyameti bekle&#8221; (Buhari, İlim 2): Sosyal bozulmaya işaret vardır; &#8220;Hz. Resul&#8217;un göğsünün yarılması&#8221; (Müsned, III/121; Müslim, “İman”, 261, 265): Efendimizin manevi kirlerden temizlenmesi, manevi ameliyat; &#8220;Bana en çabuk kavuşacak olanınız kolu en uzun olanınızdır.&#8221; (Müslim, Fezâilü&#8217;s-sahabe, 101): Eli uzun olan yani cömert olan. &#8220;Peygamber, eşleri arasında önce kimin öleceği sorusuna, &#8216;Kolu en uzun  olanınız&#8217; diye cevap vermiştir. Çok geçmeden, iyilik yolunda kolunu en çok uzatan hanımının kastedildiği anlaşılır.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 144); &#8220;Cennet ve cehennemlikler yerini alınca ölüm getirilir aralarına ve sonra kesilir.  Artık ölüm yok denir.&#8221; (Buhari, Rikak, 50.51; Müslim, K.Cennet, 43. XI/263): Yani sonsuza dek kalınacak cennet ve cehennemde. Ölmek, son, bitiş artık yoktur; &#8220;Cennet kılıçların gölgesi altındadır&#8221; (Buhari, Cihad 112; Müslim, Cihad 20; Ebu Davud, Cihad 89): Şehitliğin  önemi vurgulanmaktadır. Yoksa  kocaman bir kılıc ve altında cennet kast edilmemiştir; &#8220;Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Çocuk, deli ve uyuyan.&#8221; (Tirmizi, Hudud, 1): Kalemin kalkması, yani sorumluluk olmaması, yaptıklarından sorumlu olmamaları; “Allah, gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamette, yedi sınıf insanı kendi gölgesinde gölgelendirir.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekat 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesai, Kudat 2): Burada gölgeden maksat, himaye/koruma demektir; “Üç sınıf kimseye Allah güler.” (Heysemi, Mecma’uz-Zevaid ve Menbau’l-fevaid, IV/154 no: 3536): Gülmek, razı olmak anlamındadır. (Örnekler, Muhammed Ebu  Şehbe, Difaun ani&#8217;s-sunne; Yusuf el- Kardavi, Keyfe neteammel maa&#8217;s-Sunneh; Muhammed bin Muslim b.  Kuteybe, Tevilu muhtelifu&#8217;l-Hadis;  Celaleddin Es-Suyuti,  El İtkan fi ulumil Kur’an adlı eserlerden derlenmiştir.)</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Aişe validemiz anlatıyor. Bir gün Allah Rasulü odama gelmişti. Yere düşmüş bir ekmek parçası görünce onu aldı ve<strong> “</strong>Ey Aişe, nimetin kıymetini bil. Çünkü şu ekmek bir toplumdan nefret edip kaçtı mı bir daha ona dönmez.<strong>”</strong> buyurur. (İbn Mace, Etime 52, no: 3353)  Ateist bu hadisi okuyunca, &#8220;İşte bakın, Muhammed ekmeği canlı zannediyor&#8221; diye hemen ithamda bulunur mu acaba? Ne yazık ki, oryantalistlerden daha çok yerli ateist yazarların eserlerinde yukarıda örneklerini verdiğimiz sanatsal içeriklerin anlaşılmamasından doğan yorumlarla karşılaşmaktayız.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">   </span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-mecaz-1-3.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-5004" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-mecaz-1-3.jpg" alt="kuran-mecaz-1-3" width="135" height="105" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuran-ve-mecaz.html">Kuran’da teşbih ve mecaz</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuran-ve-mecaz.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuran&#8217;ın Kaynağı Nedir, Kuran&#8217;ı Muhammed mi yazmıştır ?</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuranin-kaynagi-nedir.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuranin-kaynagi-nedir.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Mar 2012 06:03:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[derleme]]></category>
		<category><![CDATA[kaynak]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuranı kim yazdı?]]></category>
		<category><![CDATA[kuranı Muhammed mi yazdı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=559</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an’ın Kaynağı Nedir, Kur’an’ı Muhammed mi yazmıştır?  Konuya ek olarak, ‘Kur’an’ın Aslı Yakıldı mı?’, ‘Oryantalizm Yanılgısı’ ve ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazılarımızın okunmasını da özellikle tavsiye ederiz. Giriş Biz Müslümanların kutsal kitabı “Kur&#8217;an-ı Kerim, Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında cem edilmiştir.” (Hafsa Nasreen, Oryantalistlerin Kur’an Üzerine İddiaları -Eleştirel Bir Çalışma-, ERUIFD, 2013 / [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranin-kaynagi-nedir.html">Kuran’ın Kaynağı Nedir, Kuran’ı Muhammed mi yazmıştır ?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’ın Kaynağı Nedir, Kur’an’ı Muhammed mi yazmıştır? </strong></span></p>
<p><span style="color: #999999;">Konuya ek olarak, ‘Kur’an’ın Aslı Yakıldı mı?’, ‘Oryantalizm Yanılgısı’ ve ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazılarımızın okunmasını da özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Giriş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz Müslümanların kutsal kitabı “Kur&#8217;an-ı Kerim, Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında cem edilmiştir.” (Hafsa Nasreen, Oryantalistlerin Kur’an Üzerine İddiaları -Eleştirel Bir Çalışma-, ERUIFD, 2013 / 1, Sayı: 16, s. 111) Halbuki Hristiyanların kutsal kitaplarının cemi ancak 1600 yıl sonra kesinleşmiş olarak cem edilmiş/toplanmıştır: &#8220;Bizim resmi Kitab-ı Mukaddes&#8217;i elde etmemiz, 16. yüzyıldaki Trent Konsil&#8217;iyle ancak resmileşmiştir.&#8221; (John Bowman, &#8220;Holy Scriptures, Lectionaries and the Qur&#8217;an&#8221;, Uluslararası Kongre&#8217;de Sunulan Konferans, Avustralya Ulusal Üniversitesi 1980, s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu durum da ister istemez Yahudi ve Hristiyanlarda bir çekememezliğe neden olmaktadır: &#8220;Hıristiyan ve Yahudiler, Kur&#8217;an&#8217;ı Yahudiliğin (veya Hıristiyanlığın) bir yansımasından ibaretmiş gibi ve Muhammed (sav)&#8217;i de bir Yahudi (veya Hıristiyan) müridiymiş gibi göstermeye çalışmışlardır.&#8221; (F. Malik, Major Themes of The Quran)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler önce Kur’an’ın Hz. Peygamber döneminde cem edilmediğini ileri sürmüşlerdir:    “Hemen hemen bütün oryantalistler, Hz. Peygamber (sav)&#8217;in vahiy alışının sadece kavli/sözlü olduğu görüşündedirler.” (Hafsa Nasreen, Oryantalistlerin Kur’an Üzerine İddiaları -Eleştirel Bir Çalışma-, ERUIFD, 2013 / 1, Sayı: 16, s. 110) Yani onlara göre peygamberimiz döneminde Kur’an hiç yazılmamıştır: “Muhammed, aldığı vahiyleri kitap şeklinde yazmayı hiç düşünmemiştir.” (Richard C. Martin(ed), Approaches to Islam in religious Studies)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki Hz. Muhammed veda haccında, ‘size, iki şey bıraktım ki,  Onlar: Kur’an ve Sünnettir.&#8221; buyurmuştur. (Buhari, &#8220;el-Cami&#8221;, 435) “Bu söz, yazılı bir vesikanın olduğuna işaret etmektedir.” (Hafsa Nasreen, s. 113) “Vahiylerin yazıya dökülmesi esnasında, surelerin tertip edilmesini/sıralanmasını Efendimiz bizzat kendisi üstlenmiştir.” (Nisaburi Nizamuddin el-Hasan, Garibu&#8217;l-Kur&#8217;an ve Regaibu&#8217;l-Furkan, I/16)   Bu konuda Zeyd&#8217;in şöyle dediği nakledilir: &#8220;Biz, Kur&#8217;an ayetlerini küçük parçalardan temize geçerken Hz. Peygamber bizzat yanımızda bulunurdu&#8221; (Buhari, el-Cami&#8217;, 430) Oryantalist William Muir bile, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Hz. Muhammed’in gözetiminde yazılıp kayıt altına alınmış olduğunu kabul etmektedir. (William Muir, The Life of Muhammad, Edinburgh 1923, önsöz) Zaten bu Kur’an namaz ve dışında devamlı okunmakta idi: “Büyük alimlerin tamamı, Hz. Muhammed (sav) ve O’nun Ashabı&#8217;nın, Kur&#8217;an surelerini namazda veya namaz dışında bilinen sıralamaya göre tilavet ettiklerini söylerler.” (Reşit Rıza, Tefsiru&#8217;l-Menar, I/7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler ve onların içimizdeki uzantıları olan ateistler bu tür iddialarından asla vazgeçmemişlerdir. Bu geçmiş tarihlerde de (aşağıda göreceğiz) böyleydi, 20. asırda da. 21. asırda da bu ithamlar hâlâ aynen devam etmektedir! &#8220;Muhammed, tam yirmi yıl Kur&#8217;an&#8217;ı ‘yazmakla’ uğraştı.&#8221; (Der Spiegel dergisinden alıntı, Hafta Dergisi, 23 Kasım 1951, sayı: 113, s. 33) “Times: Kur’an, Muhammed Peygamber&#8217;den ‘önce’ yazılmış olabilir. İngiltere&#8217;de yayımlanan Times gazetesi, Birmingham Üniversitesi kütüphanesinde bir ay önce bulunan bir Kur’an parşömeni üzerinde yapılan karbon testlerinin, Kur’an&#8217;ın Muhammed Peygamber&#8217;den önce yazılmış olma ihtimalini gündeme getirdiğini yazdı. Habere göre, testler, söz konusu parşömenin 568 ve 645 yılları arasındaki bir tarihte yazıldığına işaret ediyor.” (BBC, 31 Ağustos 2015) Bu tarih aralığı bile Kur’an&#8217;ın kökenine ilişkin geleneksel bilgileri güçlendirmekte iken, tüm iddiaları gibi bu ithamda kendini yalanlamakta ve teorilerini temelden sarsmaktadır! Şimdi, birbiri ile çelişkili ve mesnetsiz bu iddialar ve cevaplara geçelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Roma merkezli Hristiyanlık, Arius, İstanbul patriği Makedonius, Nestorius, Monofizitleri sapkın ilan edip aforoz eder. 4. yüzyılda Gazzeli rahip Epiphanius, ‘Panarion’ adlı risalesinde 80; Dımeşki ise 101 sapkın hareketten bahseder. (D. J. Sahas, Jonh of Damascus on Islam, s. 56) Sapkın ilan edilenler bir taraftan afaroz edilirken ayrıca kılıç veya ateşle yakılma, sürgün gibi cezalara da çarptırılırlar! Bu ithamlara zamanla, mesela Nestorius, İmparator III. Leo ve oğlu V. Konstamtin ile İmparator Constantius için ‘Deccal’ ve Nicolas için de ‘şehvetperest’ gibi sıfatlar eklenerek devam edilir. (J. V. Tolan, Saracens, s. 12 ; F. G. Munoz, Liber nycholay, s. 5) “Talmud&#8217;da da Hz. İsa, büyücü ve cehennemde ebedi azaba çarptırılmış biri olarak zikredilir. (J. V. Tolan, Saracens, s. 16) Başkalarına yöneltilen karalama ve aşağılama amaçlı ifadeler ve ithamlar, basit bir adaptasyonla ve de üslubu biraz daha sertleştirilmek suretiyle zamanla Hz. Muhammed&#8217;e ve İslam&#8217;a yöneltilmiştir. Hristiyanlık hakikatin tek ölçüsü olduğuna göre, ‘İncil&#8217;i değiştirilmiştir.’ diyen ve ‘teslisi reddeden’ Hz. Muhammed&#8217;de bu hakikatin düşmanı ve dolayısı ile şeytani olmak zorundaydı.” (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 101-103; J. M. Buaben, Images of the Prophet Muhammed in the West, s. 6) “Batılı yazarlara göre tek ilahi vahiy, Hristiyanlığa aittir.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 263) &#8220;Oryantalistlerden bazıları İslam&#8217;ı &#8216;bireyci&#8217; olarak tasvir etmiş, diğerlerince ise &#8216;kollektivist&#8217; (toplumcu) olarak görülmüştür.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 99) &#8220;Oryantalistlerin İslam hakkında düştükleri yanılgıların başlangıç noktası, dinin kaynağı hakkında düşündükleri yanılgıyla başlamaktadır.&#8221; (Eaton, s. 137) S. H. R. Gibb: &#8220;Bu adam (Hz. Peygamber) hakkında neredeyse biyografi yazarları adedince farklı teoriler vardır.&#8221;  (Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 21) derken, Schacht, &#8216;Hz. Peygamberin hayatı hakkında güvenilir tarihi bilgiler söz konusu değildir.&#8217; demekte ama A. Guillaume ve M. Watt gibi oryantalistler bu görüşe karşı çıkmaktadır.&#8221; (Hıdır, s. 64, 109) “Kureyş, ‘Muhammed&#8217;e gelenin çoğunu, o Hristiyan Cebir öğretiyor.’ dediler. Bugün de müsteşrikler rahip Bahira&#8217;dan öğrendiğini ileri sürmektedir. Öyle bir öğretici olsaydı, &#8220;bunu ben öğretiyorum&#8221; diye ifşa etmez miydi? Çünkü Kur&#8217;an&#8217;a karşı koymak için o kadar sebep vardı ki, herkes Kur&#8217;an&#8217;a karşı koyup nazire yapanı baş üstünde gezdiriyordu. (Süleyman Ateş, İslam&#8217;a itirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den cevaplar, s. 173) “Sömürgeciliği kolaylaştırmak oryantalizmin odak noktası idi. Oryantalistler, maddeci Batı medeniyetinin üstünlüğünü ispat etmeye çalışmaktadırlar. Oryantalistler, İslamiyet&#8217;in, bir cahiliye Araplarından, bir Sabiilerden, bir Hind veya İranlılardan, olmadı Yahudi veya Hristiyanlardan alındığını iddia etmişler, peygamberimizi bazen ümmi (Okuma bilmeyen) bazen de okuryazar ilan etmişlerdir.” (Adnan Muhammed Vezzan, s. 30) “Oryantalistler Kur’an&#8217;ın kaynağını Yahudilik, Hristiyanlık, Uzakdoğu dinleri, hanifler, putperest Arap kültürü, Helenizm, Gnostisizm, Maniheizm, Hermetizm, Neo-platonizm gibi düşünceler olarak göstermeye çalışır.” (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 29) Kur’an&#8217;ın kaynağı konusunda Abraham Geiger (İbrahim Sarıçam, Seyfettin Erşahin, Mehmet Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvurus. 200) ve C. Torrey Yahudi etkisinden bahsederken, Karl Ahrens Hristiyanlığın etkisinden bahseder. Johann Fück ise her ikisini reddedip birbirlerine zıt kanıt, yöntemler ve sonuçlar için onları eleştirir ve Kur’an&#8217;daki kıssalar dahil hiç bir fikrin Yahudi veya Hristiyanlıktan alındığının söylenemeyeceğini, bu fikirlerin yanlışlığını ileri sürerken Kur’an&#8217;ın kaynağı olarak bu kere kendisi yerel Arap monoteizmini gösterir. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 25) Johann Fück, İslam&#8217;ı Araplara özel bir din olduğunu iddia ettikten sonra, &#8216;Torrey, Muhammed&#8217;in bir sinagog (Yahudi ibadet evi) talebesi olduğundan ne kadar eminse, Ahrens de Hristiyan etkilerin belirleyiciliğinden o kadar emindir&#8217; diyerek, her iki yazarı eleştirmiştir. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 220) Fück ayrıca anlatılanların peygamberin dürüstlüğü ve samimiyeti ile çeliştiğini, diğer alanlardaki çıkarımların da tamamen tutarsız olduğunu belirtir. (J. Fück, Die originalitat des arabischen propheten, s. 143) ve “Hristiyan olan Ebrehe&#8217;nin sonunun anlatıldığı Fil Suresinin hiçte Hristiyanlara karşı bir sempati göstermediğini ifade eder ki, kaldı ki onlardan etkilenmiş olsun. Kendine özgü düşüncesini ne Yahudilik ne Hristiyanlıktan alınmamıştır.” diyerek devam eder. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 223-224) Henry Stubbe: “İslam&#8217;da Hristiyan Nasturilikten bir ize rastlanmaz. Kur’an&#8217;daki İsa hakkındaki olumlu ifadeler, Yahudi üstat iddiasını çürütmektedir. (H. Stubbe, An Account of the Rise and Progless of mahometanism With The Life of Mahomet, s. 141) demektedir. Hartmut Bobzin ise Yahudi, Hristiyan hatta eski Arap inancı etkilerini kabul etmekle birlikte, tüm bu etkilerin toplamı olarak anlaşılamayacak kadar yeni  bir bünyeye dikkat çekerken (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 217)  Hubert Grimme ise, Hz. Muhammed&#8217;i dini bir önder değil sosyalist bir reformcu olarak görme eğilimindedir. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 22) Aloys Sprenger vahyin kaynağının, William Muir tarafından dillendirilen &#8216;Sara nöbetleri&#8217; olduğu iddiası (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 20) yerine ‘yeni bir açılımda’ bulunarak, &#8216;Hysteria muscularis&#8217; adlı sinir hastalığı olduğunu söyler ve ‘Hz. Muhammed&#8217;in vahiy aldığını zannettiğini’ ileri sürer. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 21) Bunlar dışında genel olarak oryantalistler (Abraham Gaiger, Gustav Weil, Theodor Nöldeke, Margoliouth, Ignaz Goldziher, Rudi Paret vd.) Hz. Muhammed&#8217;in hem Yahudilik ve hem Hristiyanlıktan  etkilendiği görüşünü ileri sürmektedir. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 15-29) Buna karşın &#8220;Peygamberin Hristiyanlık öğretilerinden ne bildiği açık değildir.&#8221; (D. Thomas-B. Roggema, Christian Muslim relations, s. 2) görüşünü savunan oryantalistler olduğu gibi, R. Bell gibi &#8220;Hz. Muhammed üzerinde doğrudan bir Hristiyan etkisi yoktur.&#8221; (Bell, The Origin of Islam, s. 50) görüşünde ısrar edenler de vardır. Neal Robinson, &#8216;Christ in Islam and Christianity&#8217; adlı eserinde, herhangi bir Hristiyan kültürü etkisinden bahsetmezken H. B. C. Bradford,  Hristiyanlardan alıntı iddiasının ‘zorluğundan’ bahseder. (Bradford, Qur&#8217;anic Jesus, s. 111) J. Fück, ‘The Originality of the Arabian Prophet’ adlı makalesinde, Hristiyan kültürü etkisine dair, Sprenger, Torrey, Ahrens, Andrea gibi yazarların iddialarına ‘güçlü itirazlar’ yöneltir ve Hz. Peygamberin ‘şahsi karizmasına’ atıfta bulunurken (Fück, The Originality, s. 89, 93, 95, 97) Muir de &#8220;Muhammed&#8217;in herhangi bir İncil&#8217;i okuduğu fikrine katılmıyorum.&#8221; demektedir. (Muir, The life of Mohammad, s. 310) Abbe de Saint-Pierre ise Hz. Muhammed&#8217;in dininde Hristiyanlıktan iz bulamaz ve bunun yerine İslam&#8217;ı paganizm ve Yahudiliğin bir sentezi olarak görür. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 80) Revizyonist oryantalistlere (Patricia Crone, Michael Cook) göre ise İslam, Sasaniler tarafından Filistin&#8217;den sürülen Yahudilerin Hicaz bölgesine gelişinden sonra ortaya çıkan Haceriler (Hagerine) adlı mesihi bir mezhebin içinden çıkmıştır. (M. Özdemir, siyer yazıcılığı üzerine, Milel ve Nihal, IV/3, s. 147) &#8220;Nicetas, Kur’an’ın, Eski ve Yeni Ahit&#8217;in (Yahudi ve Hristiyanlığın) zıttını içerdiğini, bu yüzden vahiy değil, ‘şeytani ilhamın bir ürünü’ olduğunu söyler.&#8221; Halbuki başka oryantalistler de, Kur’an&#8217;ın İncil-Tevrat&#8217;tan aşırılma olduğunu, yani zıttı değil benzer içeriğe sahip olduğunu belirtmekte ve Kur’an’da var olan iyi prensiplerin kaynağının bu alıntılar olduğunu ileri sürmektedirler. Tabii bu iki faklı yorum birbirlerini yalanlamaktadır! İşin ilginç diğer yönü ise, misyonerler de bu ‘benzerliklerden’ hareketle Müslümanlara, ‘İncil-Kur’an aynıdır’ mesajı vererek ilk neşteri, kancayı bu şekilde atmaya çalışmaktadırlar. (Misyonerlik konusunu hem ayrı bir başlık altında hem de ‘Oryantalizm Yanılgısı’ adlı çalışmamızda ele aldık.)  Benzer mi, zıt mı, kısmen farklı ise hangi mezhepten ve kitaptan veya hangi kişiden aşırılma!? Çünkü tüm iddialar birbirinin zıttıdır!  (Prof. Dr. Fuat Aydın, Batı İslam Arkeolojisinin Algısı, s. 38) &#8220;Paul Alvarus için Muhammed, ‘mesih karşıtı ama deccal değil’ iken, Eulogius için ‘deccal’ ve Vincent de Beavais için de, ‘deccal gibi bir sahtekardır.’ (Fuat Aydın, s. 42) T. Nöldeke, “Ebu Bekir ve Ömer&#8217;in akıl ve basireti göz önüne alındığında Hz. Muhammed hakkındaki deccal suçlamalarının geçersiz olduğunu” savunur. (T. Nöldeke, Tarihul Kur’an, s. 5) İngiliz ilahiyatçı Humphrey Prideaux ise Hz. Muhammed&#8217;i bir ‘hokkabaz’ olarak görür. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 79) Carlyle, Hz. Muhammed&#8217;e yöneltilen ‘hokkabaz, samimiyetsiz, şehvetperest’ gibi  ithamları kesin dille reddeder, bu gibi yalanları utanç verici olarak nitelendirir. İslam dininin, sefil bir düzenbazlık olarak kabul edilemeyeceğini kuvvetlice vurgular. (Thomas Carlyle, Kahramanlar, s. 65-66) Hz. Muhammed hakkındaki şehvetperestlik iddialarına şiddetle karşı çıkar ve Hz. Muhammed&#8217;i zevk düşkünü olarak görmenin büyük hata olacağı söyler. (Thomas Carlyle, kahramanlar, s. 77-78) Yine Carlyle, &#8220;Muhammed zevk düşkünü bir insan değildi&#8221; der ve ekler: &#8220;Sade bir ev hayatı vardı, herkesin önünde hırkasını yamardı.&#8221; (Carlyle, Kahramanlar, s. 64) Carlyle, Hz. Muhammed&#8217;in &#8220;Dünya nimetlerinden yararlanmak&#8221; için peygamberlik ilan ettiği görüşünü de reddeder. (Carlyle, Kahramanlar, s. 49) İslam düşmanı Voltaire bile şehvet türü ithamlara karşı çıkmaktadır: Tevrat ve İncil&#8217;in, Davud ve Süleyman&#8217;ın hayatına dair anlattığı şeyler okunduğu vakit şu sonuca varılır: “Şehvet, zevk düşkünü olan Yahudi diniydi, Muhammed&#8217;in dini ise ağırbaşlı idi.&#8221; (Roger Arnaldez, Fransız Kültüründe Muhammed Peygamberin Tasviri, s. 69) Abbe de Saint-Pierre ise, Hz. Muhammed&#8217;in misyonunun başlangıcındaki hokkabazlık iddialarını reddeder ve ‘öyle olsa eşini, yakınlarını ve komşularını vizyonlarının doğruluğuna inandıramazdı’ der. Peki sonra ne olmuştu? Abbe&#8217;ye göre, ‘rüyalar gördü, vahiy sandı  ve bu da onu yalan söylemeye götürdü. İslam&#8217;ın yükselmesinde iki etken vardır: İklim ve hayal gücü.’ Abbe, Hz. Muhammed&#8217;in dininde Hristiyanlıktan iz bulmaz, bunun yerine İslam&#8217;ı paganizm ve Yahudiliğin bir sentezi olarak görür. (A. Gunny, Perception of Islam in European Writings, s. 59)  &#8220;Alfonsi, Muhammed&#8217;in mucize göstermediğini ileri sürerken, Tuscanlı Tommaso, Matthew Paris ve Vincent de Beavais&#8217;e göre Muhammed, mucizeler göstermiş ama bu mucizeler şeytan tarafından gerçekleştirilmiştir. &#8221;  (Fuat Aydın, s. 46) Annemarie Schimmel ise, ‘Ve Muhammed O&#8217;nun elçisidir’ adlı eserinin 39. sayfasında Hristiyan ve Yahudi kaynaklardan alıntılar yapıldığına dair oryantalist iddiaların &#8216;farklı ve kısmen çelişkili&#8217; olduğuna dikkat çeker! Roger Arnaldez de, “Hristiyanlarca yazılan İslam hakkındaki kaynakların sonradan yazılmış olduğunu, bunların taraflı kaleme alındığını, bu nedenle onlara itibar edilmelerinin zor olduğunu” belirtir. (Prof. İbrahim Sarıçam, Prof. Seyfettin Erşahin, Çağdaş çalışmalar ve oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 228, 256) &#8220;Voltaire, Pascal, Dante ve Thomas Aquinas gibi yazarların ortak paydası, nesilden nesile aktararak İslam ve peygamberi negatif olarak değerlendirmektir. Katolikler, Protestanları kötülemek için aslında ilk Protestanın Hz. Muhammed olduğunu ileri sürmüşlerdir. Protestanlar da, ‘(Müslümanlar anlamında) Türkler ile asıl Katoliklerin iş birliği yaptığını’ söylemişlerdir.&#8221; (Hıdır, s. 92) &#8220;A. Mingana ve G. Lüling&#8217;in iddiasına göre Kur’an, esasen İslam öncesi teslis inancına karşı çıkan Hristiyanlarca yazılmıştır. (Hıdır, s. 275) W. Goldsack, Samuel Lee gibi birçok yazar da Kur’an&#8217;ın Hristiyanlıktan alıntılandığını ileri sürmektedir. (Hıdır, s. 279)  D. S. Margoliouth ise bu iddiaları, &#8220;Muhammed hiç bir İncil&#8217;i elde etmemiş ve okumamıştır.&#8221; diyerek reddeder. (Hıdır, s. 283) C. Torrey, Mekke&#8217;de etkin bir Yahudi nüfusu olduğunu ve bunların Muhammed&#8217;i etkilediğini ileri sürer. Yahudi olan F. Rosenthal ise bu iddiayı kabul etmez ve &#8220;eldeki mevcut kaynaklar Torrey&#8217;i desteklemez.&#8221; der. (Hıdır, s. 266) Aynı şekilde G. D. Newby, ‘A History of the Jews of Arabia’ adlı eserinde, oryantalistlerin Yahudi köken iddiasını tenkit eder. (Hıdır, s. 267) Damascus, &#8216;De Haeresbius&#8217; da, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in peygamber tarafından kaleme alındığını ve yazma sırasında Bahire isimli kişinin kendisine yardım ettiğini ileri sürer. (Taceddin Ural, Papa bir puttur, s. 120) Misyoner yazar bir kitabında &#8216;Kur’an ile kutsal kitaplar arasında çok fark var&#8217; der ve sıralarken, başka kitabında ise &#8216;Tevrat’tan alıntılar aynen Kur’an’da var&#8217; diyebilmektedir: “Kur&#8217;an&#8217;ı Tevrat ve İncil ile karşılaştırdığınız zaman onun aynı kaynaktan olmadığını görmemek çok zordur. Kur&#8217;an kendinden önceki kaynaklardan  büyük farklılık gösterir.” (John Gilchrist, Evet, Kitabı Mukaddes Tanrı Sözü&#8217;dür, s. 16) Yazar daha sonra kitabının 21. sayfasında &#8216;Kur&#8217;an ile Kutsal Kitaplar arasındaki esas farklılıklar&#8217; diyerek maddeler sıralar. Diğer eserinde ise Gilchrist, “Hem Kutsal Kitap hem de Kur&#8217;an, yazıldıkları günden bugüne kadar hiç değişikliklere uğramadan gelmemişler.” (John Gilchrist, Kur&#8217;an ile Kutsal Kitap, s. 44) dedikten sonra aynı eserinin 53. sayfasında “Yahudilerin masal ve mitoloji kitaplarındaki olayların Kur’an&#8217;da yer almaları, Kur&#8217;an&#8217;ın Tanrı sözü olma iddiasına karşı çok güçlü birer delildir.” demektedir. &#8220;Yahudi oryantalistlere göre Yahudilik, İslam&#8217;ın birinci kaynağıdır.&#8221; (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 231) Theodore Bibliander, Kur’an&#8217;ın kaynağı olarak Hristiyanlığı gösterir. (Machumetis, I/3) Leone Caetani, İslamiyet&#8217;in dolaylı olarak Hristiyanların bir ürünü olduğunu iddia eder.  (Studi di Storia Orientale, s. 47) Tor Andrae, Muhammed&#8217;in Hristiyan rahiplerden etkilendiğini ileri sürer. (Mohammed, s. 8) David Samuel Margoliouth, İncil&#8217;in Hz. Muhammed için gayet faydalı bir kaynak olduğunu ileri sürer. (Mohammedanism, s. 50) Herbelot de Mollainvile, L. Marraccio, A. Geiger, W. Muir, J. Wellhausen, W. St. C. Tisdall, T. Nöldeke, H. Grimme gibi oryantalistler ise, İslamiyet&#8217;in temelinin Yahudiliğe dayandığını iddia ederler. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 31-72) Aloys Springer ise, Muhammed&#8217;in ‘Arap dinini inşa’ ettiğini, ‘birçok Arap şiirinden alıntılar’ yaptığını  (The Life of Muhammad, s. 35) iddia eder ama Arapların Peygamberimize neden bu kadar itiraz ettiğini, muhalif olduğunu da açıklayamaz. Aynı yazar Muhammed&#8217;in sapık Hristiyanlardan etkilenmiş ‘olabileceğini de’ iddia eder. (The life of Muhammad, s. 175) Julius Wellhausen ise, &#8220;İslamiyet&#8217;in Hristiyan kültürünün etkisinde kalan Arap putperestliğinden ortaya çıktığını&#8221; iddia eder. (Reste Arabischen Heidentums, s. 240) Sir William Muir, &#8220;Muhammed&#8217;in Hristiyanlığın gerçek kurallarını bilmeye olanak tanıyacak kaynaklara ulaştığı şüphelidir.&#8221; derken (The Life of Muhammad, s. 325) Josef Horovitz ise, &#8220;Muhammed&#8217;in eski ve yeni Ahit&#8217;in tercümelerine ‘bir şekilde’ ulaştığı&#8221; iddia eder. (Horovitz, Koranische Untersuchungen, s. 20) Gerek Kilgour ve gerekse Di Khuye ise, İncil&#8217;in Efendimiz döneminde tercümesinin bulunmadığını bildirirler. (Muhammed Mustafa el-Azami, Dirasat fil Hadisi&#8217;n-nebevi, I/46) Theodor Nöldeke, herkesin Hristiyan olduğunda ittifak ettiği Varaka bin Nevfel&#8217;in, ‘Yahudi olduğunu’ iddia etmekte ve Rahip Bahira&#8217;nın Muhammed&#8217;i etkilendiğini ileri sürmektedir. (Hatte Muhammed christliche Lehrer, s. 705) Halbuki birçok oryantalist, Rahip Bahira olayının uydurma olduğunu, sonradan Müslümanların Muhammed’i büyük göstermek, peygamberliğine delil olarak kullanmak üzere uydurulduğunu ileri sürmektedir! Ama uydurma dedikleri bu olayı, işlerine gelince gerçek gibi kabul edip yine İslam&#8217;a saldırmak için kullanmaktan da geri kalmamaktadırlar. (Hıdır, s. 296) Charles Cutler Torrey, &#8220;Bazı araştırmacılar Kur’an&#8217;ın bir kısım  pasajların da Yahudiliğin etkisini görürken: diğer bir kısmı ise aynı pasajlarda Hristiyanlığın izlerini bulabilmektedir. Halbuki dikkatli incelendiğinde aynı konuların, Yahudi ve Hristiyanlıktan ayrı olarak Batı Asya pagan dini kayıtlarında yer aldığı görülecektir.&#8221; diyerek, aynı ayetlerden hareketle ne çok farklı kaynaklara (!) ulaşılabileceğini bizlere göstermektedir! Bu oryantalist aslında, kendisinin de eleştirdiği yere dönüp dolaşıp gelmekte, aynı ayetten üç farklı sonuç elde edebilmektedir. (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 73) İbni Warrak ise, &#8220;İslamiyet Zerdüştlükten doğrudan etkilenmiştir. İran, Hint kültürünü kaynak olarak almıştır.&#8221; şeklindeki iddiası (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 95) ile kaynak konusuna ‘yeni bir çığır’ açmıştır! A. Sprenger İslam’ı “Milli olmayan Yahudilik, teslisi olmayan Hristiyanlık.” (Sprenger, Das leben und die lehre des Mohammed, I/45) olarak nitelerken aslında kısmen hakikatin kenarına kadar yaklaşmış ise de gerçeği teğet geçmektedir. Bu konu ile alakalı &#8216;İslam tüm dinlerin özüdür.&#8217; adlı yazımıza bakılabilir. Margoliouth, Hz. Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;li Arapların zenginlik ve siyasi gücünün koruması için yeni bir din ortaya koyduğunu iddia eder.  (Margoliouth, Mohammad, s. 40-43) O zaman neden tüm çevresi ve akrabaları dahil,  Arapların yıllarca Hz. Muhammed&#8217;e karşı çıktığı sorusu tabii ki cevapsız kalmaktadır! Hatta, “13. yüzyıl ortalarına  doğru Avrupa&#8217;da peygamberimiz, &#8220;bir zenginin kölesi, bir kardinal veya zengin bir İranlı&#8221; olarak tanıtılarak.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 77) iddialara yeni boyutlar eklenir! Thomas Herbert ise yazdığı ‘Travels Begun Anno’ adlı eserde, Hz. Muhammed&#8217;in &#8216;Yahudi kökenli olduğu&#8217; ve &#8216;ailesinde&#8217; Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında eğitildiğini ileri sürer. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 53) “Hz. Hatice&#8217;nin evlilik öncesi Corazania adlı ülkede kraliçe olduğu, sapkın mezhebini yaymak için İspanya ve Afrika’ya gittiği, Yahudi sevgilisi tarafından öldürüldüğü gibi kurgusal unsurlar da Hz. Muhammed&#8217;in biyografisine zamanla dahil edilmiştir.” (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 72) “C. Forster&#8217;e ve J. C. Archer&#8217;e göre de Hz. Muhammed peygamber olmaktan ziyade, ‘ruhani/mistik’ bir liderdir. M. Rodinson  ve R. A. Gabriel&#8217;e göre Hz. Muhammed, &#8220;sosyalist, devrimci&#8221; bir liderdir. Kısaca görüldüğü gibi, Hz. Peygamber hakkındaki nitelemelerde daima değişim olmuştur.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 214, 217, 221, 256) “Hz. Peygamberin cesedinin domuzlar -diğer rivayete göre köpekler- tarafından yenildiği iddiasından, gizlice vaftiz edilip Hristiyanlığı kabul ettiğine dair de tarihte pek çok iddia ileri sürülmüştür.” (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 238)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki, &#8220;Peygamber, insani yöntemle yavaş yavaş öğrenen ve daha sonra edinmiş olduğu bilgiyi yayan bir insan değildir.&#8221; (Eaton, s. 124) Manuell King bu konuda şunları söyler: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın Hz. Muhammed tarafından vücuda getirildiği ekseriya iddia olunur. Bu görüşe göre Hz. Muhammed Kur&#8217;an&#8217;ı, Tevrat ve İncil’den intihal etmiştir/alıntılamıştır. Benim kanaatim bu iddianın yanlış olduğu yönündedir.&#8221; (Süleyman Ateş, İslam&#8217;a itirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den cevaplar, s. 282) Zaten oryantalistler bunu açıkça itiraf ederler. &#8220;Bugün bile, Kur’an ile Yahudi ve Hristiyan metinleri arasında doğrudan bir bağlantıyı tam olarak tespit edebilmiş değiliz.&#8221; (Kropp, Beyond Signle Words, The Quran in its Historical Context, s. 205) Müşteşrik/oryantalist Duhl açıkça, &#8220;Peygamberin Tevrat, Zebur ve İncil&#8217;in gerçek manada içeriği hakkında bir bilgisi olmadığını ve adı geçen kitapları okumamış bulunduğunu, İncil&#8217;i hiçbir zaman bilmediğini&#8221; itiraf etmektedir. Peygamberimiz okuma da, yabancı lisan da bilmez idi, kaldı ki o sırada ne Ahd-i Atik (Tevrat) ne de Ahd-i Cedid (İncil) Arapçaya çevrilmemişti. Bunların Arapçaya tercümesi miladi 10. asırdan sonra olmuştur. (Süleyman Ateş, İslam&#8217;a itirazlar ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den cevaplar, s.175) Görüldüğü gibi oryantalistler birbirlerini yalanlarken çelişkili ithamlar ortaya atmaktan geri kalmamışlardır. Çünkü Hz. Muhammed ‘kendi inanç sistemlerine aykırı’ bir söylemle ortaya çıkmıştır ve oryantalistler birbirleri ile tutarsız olsa da bu dine saldırmaktan kendilerini alıkoyamamışlardır. Boulainvilliers gibi istisnai oryantalistler ise “İslam&#8217;ı, Hristiyanlığa göre daha tercih edilebilir bir din olarak görmekte, Hz. Peygamberi de bir peygamber olarak takdir” etmektedirler. (G. Pfanmüller, Hanbuch der Islam, s. 117, 171)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir oryantalistin de itiraf ettiği gibi, &#8220;Dünyadaki büyük insanlardan hiç biri Muhammed kadar iftiraya uğramamıştır.&#8221; (M. Watt, Hz. Muhammed, s. 22, 211) Çünkü ele geçirdikleri tüm &#8220;Hz. Peygamberin hayatına dair orijinal kaynaklardaki bilgileri çarpıtmışlardır.&#8221; (A. Kramer, History of Muhammad&#8217;s Campaigns, s. 1) Oryantalistlerin &#8220;Hz. Peygambere ait literatürü, çeşitli ve çelişkilidir.&#8221; (Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 53) “Oryantalistlerce ileri sürülen birçok ithamın gerçekle bir ilgisi bulunmamakta, birçok iddia diğerini yalanlamakta, bir sonraki teori öncekini çürütmektedir.” (Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 11) “Oryantalistler kendi aralarında bile çelişkilerden kurtulamaz, görüş birliği sağlayamaz, birbirlerini yalanlarlar. Halbuki birinin iddiası doğru olsaydı hepsinin onda görüş birliği yapmaları gerekirdi.” (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 221-226)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç itibari ile oryantalistler öyle ya da böyle Kur’an&#8217;ın kaynağını başka yerlerde aramışlardır. (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 96) Hristiyanlar hiçbir dönemde Hazreti İsa&#8217;nın ilahlığından vazgeçmemişlerdir. Kur’an, Yahudi ve Hristiyanların birçok inancının yanlış olduğunu dile getirir. Eğer Kur’an onların verilerine dayansaydı elbette onların içeriğine muhalefet etmezdi. (Naif Yaşar, s. 105, 107) Oryantalistler yüzyıllarca Kur’an&#8217;ın kaynağı konusunu araştırmalarına rağmen bir türlü tatmin edici bir sonuca ve kendi aralarında ittifak ettikleri bir görüşe ulaşamamışlardır. Birçok oryantalistin Kur’an konusundaki hipotezlerinde, her biri ayrı bir iddia ortaya attığından elde ettikleri veriler gelişimsel bir birikim oluşturulamamaktadır.  (Naif Yaşar, s. 97, 169) Gerçek olan tek hakikat ise şudur: “Aslında dogmatik bir anlayış içerisinde doğup büyüyen oryantalistler, kendi dinlerinden sonra çıkmış bir dinin peygamberini kabul etmek istememektedirler.” (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 244) “Kur’an&#8217;ın yazılması konusunda Dımeşki bir Arian rahibinin Hz. Muhammed&#8217;e kılavuzluk ettiğini ileri sürerken Kindi, Sergius adlı Nasturi bir rahibin Muhammed&#8217;i eğittiğini ileri sürer. İleriki zamanlarda başka isimler de telaffuz edilir. Aslında bu, oryantalistlerin tarihi gerçeklerden hareket etmek yerine, kendi keyif ve ihtiyaçlarına göre, kendilerince sapkın olan bir hareketin lideri ile Hz. Muhammed&#8217;i bir şekilde irtibatlandırma arzusu içinde hareket ettiklerini.” göstermektedir. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 61)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi oryantalistler, içlerindeki kin ve nefreti hiçbir ilmi delil ve objektiflik kriteri olmadan ve birbirlerine zıt bir şekilde kusmakta ama aynı zamanda da çelişkili ithamları ile birbirlerini yalanlamaktadırlar! “Tek başına Yahudilik, tek başına Hristiyanlık, Hem Yahudilik hem Hristiyanlık, hem paganizm hem Yahudilik, sadece  Arap monoteizmi veya sosyal reformculuk ve sosyalist önderlik veya sara-histeri nöbeti” gibi birbiri ile zıt ve tutarsız birçok iddia, oryantalistlerce Kur’an&#8217;ın kaynağı olarak ileri sürülmüştür. Tüm bu karmaşık ve birbiri ile zıt iddiaların ortaya çıkışının ana sebebi, Kur’an&#8217;ın vahiy ürünü bir kitap kabul edilmemesi ön kabulü ile Hz. Muhammed&#8217;in hayatına yaklaşılmasıdır. Önce Hüküm/karar (İsa tanrıdır dolayısı ile teslisi reddeden Muhammed sahte peygamberdir) verilip  sonra delil aranınca, ortaya yukarıdaki gibi birbirine zıt, çelişkili, tutarsız iddialar yığını ortaya çıkmaktadır!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin diğer ilginç yönü de, tüm bu iddiaların aynen kopyalanarak yerli ateistlerce de kitaplarında dillendirilmesi ve orijinal görüş gibi imiş okuyucuya sunulmasıdır! Dolayısı ile tüm oryantalistlere verilen cevapların özelde yerli ateistlerimizi de kapsadığı göz önünde bulundurulması gereken önemli bir husustur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddialar tutarsız ve çelişkili iken ortaya çıkan gerçek,  Kur’an’ın gerek tesiri ve gerekse içeriği ile bu iddiaların tümünü geçersiz kıldığıdır. Aslında durum gayet açıktır. “Oryantalistlerin, Hz. Muhammed&#8217;e ilim öğrettiğini itiraf ettikleri, ancak içte ve dışta bulamadıkları kaynak bizzat Allah&#8217;tır.” (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 134)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğini ispat eden en önemli iki delil şunlardır:Bunlardan birincisi Hz. Muhammed&#8217;in peygamberlik öncesi hayatı, ikincisi toplumda gerçekleştirdiği olumlu değişimlerdir. (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s.159) Peygamberimiz ümmi bir toplumda doğup, hiç şiir söylememiş, edebiyatla uğraşmamış, kabile başkanlığı yapmamış, hatta kahinlikle hiç ilgilenmemiş, geçmiş milletlerin dinlerini araştırmamıştır. Peygamberlikten sonra Hz. Muhammed dağınık ve birbirine düşman olan Arap topluluklarını bir millet haline getirmiş, puta tapıcılığı sona erdirmiş, tek Allah inancını yerleştirmiştir. O, zalim ve ahlaksız olan cahiliye halkını adil bir toplum haline getirmiştir.  (Afif  A. Tabbare, Ruhu&#8217;d-dini İslam, s. 449-450)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konu oryantalist ve ateistlerin ortak iddiası olduğu için, tüm iddiaları önce özet sonra detaylı şekilde ele alıp cevaplandıracağız!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Özet</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalizmin ana hedefi, bütün çabası Kur’an&#8217;ın ‘insan sözü’ olduğunu kanıtlamak üzerinedir.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 31) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hristiyan oryantalistler, kendi inançlarını (Teslis inancından Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine, asli günah inancından şarabın kutsallığı inancına dek) reddeden; Yahudi oryantalistler, başta İsrailoğullarının seçilmiş üstün bir ırk olduğu inancını ve dünyevileşme temayüllerindeki aşırılığı kabul etmeyen; ateistler, yaratıcı ve kutsal kitap öğretisi ile gelen; deistler, sadece yaratmayıp insanlara vahiy de gönderdiğini söyleyen Hz. Muhammed’in mesajlarını kendi dünya görüşlerine ters olduğu için reddetmektedir. Onların ‘bakış açılarına’ göre, inançlarına, dünya görüşlerine zıt mesajlar içeren bir kitaba insanları çağıran Hz. Muhammed’in Allah’tan vahiy alması imkansızdır. Çünkü gerçek doğrular kendi kitaplarında yazanlardır. O halde Muhammed bu kitabı çeşitli nedenlerle uydurmuş ve insanları kandırmıştır! Bu ön kabullerden sonra da tüm bu İslam karşıtı gruplar, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği kitap olan Kur’an’ın kaynağının ne olduğu konusunda araştırmalar yapmaya çalışmışlar ve hem kendi içlerinde birbirini yalanlayan hem de genel anlamda çelişkilerle dolu birçok iddia ortaya atmışlardır. Şimdi tüm bu görüşleri toplu bir şekilde ele alıp cevaplayalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Onu Peygamber kendisi uydurdu, diyorlar öyle mi? Hayır! O, Rabbinden gönderilen hak bir Kitaptır.&#8221; (Secde, 3) Görüldüğü gibi, putperestlik inancına aykırı olan tevhid inancı ile ortaya çıkan Hz. Muhammed, o dönemde de benzer tepki ve ithamlarla karşılaşmış; iftiralar, işkenceler, saldırılarla dolu uzun inkar sürecinden sonra Mekke müşrikleri itiraz ve ithamlarından vazgeçip, Kur’an’a iman etmiş ve Müslüman olmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce itiraz edip sonra ikna olma rutini günümüzde de aynen devam etmektedir: &#8220;Kur’an&#8217;da konuşan, Hz. Muhammed&#8217;in sesinden daha güçlü, daha yüksek sestir ve bu ses bütün zamanları aşarak günümüze dek ulaşır.&#8221; (Sonradan Müslüman olan Yahudi asıllı Avusturyalı gazeteci ve yazar Leopolde Weiss (Müslüman adı ile Muhammed Esed, Kur’an mesajı, s. 4) &#8220;Siz hiç hayatınızda Kur’an okunuşunu dinlediniz mi? Ne anlama geldiğini anlamasanız da o ne güzel bir okuyuştur! Onları dinlerken vücudunuz titrer, tüyleriniz ürperir. İşte o zaman bilinçaltınızla anlarsınız ki, o bir insan sözü değil aksine göklerden indirilen semavi bir sözdür. Ve İçinizde sabah akşam okudukları semavi okuyuşun ne anlama geldiğini anlamak için karşı konulmaz bir istek doğduğunu hissedersiniz.&#8221; (75 Yaşında Müslüman olan Meryem (Sophia) Pétronin tarafından, Fransa başbakanı Macron&#8217;a yazılan mektuptan, 25.10.2020)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist ve oryantalistler iddia ediyorlar ki, &#8220;Kur&#8217;an-ı Kerim bile Muhammed&#8217;in mucize gösteremediğine delil ayetlerle doludur.&#8221; Aslında bu tespit bile iddialarının tam zıttına yani, ‘Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Muhammed&#8217;in yazmadığına’ delil teşkil etmez mi? Sadece bu itiraf/zları, bile Kur&#8217;an&#8217;ın Allah tarafından gönderildiğinin delili değil midir? Bir insan düşünün ki, kendilerine secde edilen tüm putları yıktırıyor, içkiyi, kumarı, zinayı yasaklatıyor ve namaz, zekat, kurban gibi ibadetleri de üstüne emrediyor ama tüm bunları zorlu bir süreçten sonra topluma kabul ettirdiği kitabın içinde ‘kendisinin mucize gösteremediğine’ delil olarak kullanılacak cümleleri de, &#8220;kendi yazdığı kitaba&#8221; ekleyiveriyor&#8221;! Eski inançlarını terk ettikleri ve bu uğurda mallarını, canlarını feda ettikleri bir insan &#8216;yazdığı kitabına&#8217; bunlara eklese, takipçilerinden bunu kabul etmeyecek kimse var mıydı acaba?! Oryantalistler ayrıca Muhammed’in &#8220;Bir Arap devleti kurmak&#8221; amacı ile Kur’an’ı yazdığını ileri sürerler ki, bu amaçla yola çıkan (!) birisinin bunu Arap ırkçılığı çerçevesinde gerçekleştirmesi daha kolay, mantıklı ve rahat olmaz mı idi? Böylece hem kendi bir kral olur hem (Yahudilik gibi) tüm Araplara özel bir din ile ırkını kalkındırmış olmaz mı idi?! Ama O (sav) milletleri aşan, evrensel ve insanlara zülmeden tüm kuralları ortadan kaldıran bir mesaj ile gelmiş ve çile dolu zorlu bir yolu tercih etmiş ve sonunda insanlığa evrensel mesajını da ulaştırmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: ‘Hz saygı ifadesi’ tüm yazı boyunca tarafımızdan ilave edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İddialar ve cevaplarımız</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an diğer ilahi dinlerin kopyası mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Muhammed, Kur’an&#8217;ı Kitab-ı Mukaddes&#8217;ten (Tevrat ve İncil) esinlenerek mi yazmıştır? Bu iddianın temelini Kur’an ile Kitab-ı Mukaddes arasındaki bazı benzerlikler olduğu iddiası oluşturmaktadır. Halbuki ilahi kitaplar arasında benzerlikler bulunması son derece doğaldır. Çünkü sonuçta hepsi Allah&#8217;ın sözüdür, hepsinin mesajı aynıdır: Allah’ın tek olması, imani esaslar, ibadetler, sosyal hayat ile ilgili emir yasaklar, ahlaki kurallar. Bu durum zaten Kur’an’da açıkça ifade edilmektedir: “Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat&#8217;ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa&#8217;yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat&#8217;ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil&#8217;i verdik.” (Maide, 46) Hac Suresi&#8217;nin 26. ve 27. ayetlerinde hac ibadetinin Hz. İbrahim&#8217;le başladığı, Enbiya Suresi 72. ve 73. ayetlerinde namaz ve zekatın Peygamberimiz döneminden önce de farz olduğu, Mü&#8217;minun Suresi 51. ayette, diğer elçilere de salih amellerde bulunmalarının emredildiği bildirilmektedir. Bu konunun detayları için “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımızı tavsiye ederiz. Burada asıl gözardı edilen hususun altını da özellikle çizelim: Benzerliklerin sebebini yukarıda açıkladık, peki ya benzer olmayan ‘ana ilkelerin’ göz ardı edilme sebebi nedir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hz. Muhammed, Kur’an&#8217;ı başka dinlerden aldığı iddia edilmektedir. Onun peygamberliğine iman eden sahabenin de tıpkı Hz. Muhammed gibi, ticari yolculuklar yaptığını, panayırlara katıldığını düşündüğümüzde, onların da benzer bilgilere ulaşabilecekleri sonucuna rahatlıkla ulaşabiliriz. Dolayısı ile kendi bildikleri, duydukları şeylerin sonradan Allah tarafından gönderildiğini kabul etmeleri de akla ve mantığa aykırıdır. Hele ki peygamberliğin toplam 23 senesinin, Mekke&#8217;de geçen 13 senesinin, işkence ve iftiralar, eziyetler ve Medine&#8217;de geçen 10 senesinin de savaş ve mücadelelerle geçtiğini düşünürsek!” (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 288) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudi bir kaynaktan, Yahudiliğin İslam’a değil, İslam’ın Yahudiliğe tesirlerine örneklerle konumuza başlayalım: Naphtali Wieder, “İslamic Influences on the Jewish Worship” isimli bir kitap yazmış, Oxford’da 1947 yılında yayımlanan bu kitapta, ‘ibadetler dahil’ birçok konuda Yahudiliğin İslam’a değil, İslam’ın Yahudiliğe tesirini Yahudi kaynaklarına dayanarak ortaya çıkarmıştır. Mahmud Akkad bu kitabın özetini, ‘Ma Yukalu ani’l-İslam/İslam hakkında neler söyleniyor?’ (s. 144-159) adlı eserinde vermiştir. &#8220;Yahudilerin inanç ve haberler konusunda naklettiklerinin asılları kendilerine ait değildir. Peygamberlik konusunda onların önceliği yoktur. Peygamberleri ve ibadetlerle ile ilgili bilgileri başkalarından almışlardır. Dinin özünü teşkil eden Allah, Peygamber ve mükellefiyet konularına mukayeseli olarak bakıldığında İslam’ın onlardan hiçbir şey almaığı açıkça görülmektedir. Yahudiler Müslümanlara uyarak, onlardan öğrenerek abdest, gusül, cemaatle namaz gibi birçok ibadeti uygulama alanına sokmuştur. Sonuç olarak Yahudiler, Irak’a göç etmeden önce bilmedikleri (bilgi kaynaklarında mevcut olamayan) ve semavi dinler arasında ortak olan hususları göçten sonra burada öğrendiler ve İslam’dan sonra da çok şey aldılar.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 4,8.02.2018) Bu örnekler de Hristiyanladan: “İlginç çıkışlar. Anglikan Kilisesi lideri Williams, &#8220;Müslümanlar gibi yapın&#8221; dedi ve İslamiyet&#8217;teki namazın amacı doğrultusunda bir öneriyi Hristiyan Dünyasına açıkladı. Anglikan Kilisesi lideri Williams, Müslümanlar gibi günde beş kez dua etmenin Hristiyanların gündelik yaşamlarında Tanrı&#8217;yla daha derin bir ilişki kurmalarını sağlayabileceğini söyledi.” (Basından, 27 Kasım 2007) “Hristiyanlar da Tanrı&#8217;ya &#8216;Allah&#8217; desin. Hollanda&#8217;da Breda kentinin piskoposu Tiny Muskens, katıldığı bir televizyon programında yaptığı açıklamada, her dinde Tanrı&#8217;nın başka bir isimle tanımlandığını anımsatarak, Allah sözcüğünün bu tanımlamalar içinde en güzeli olduğunu belirtti.” (Hürriyet, 14 Ağustos 2007)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi, ‘günümüz’ Müslümanların en zayıf olduğu dönemlerde bile İslam hâlâ diğer dinleri etkilemeye devam etmektedir. Tüm bunlara rağmen bir de aralarında benzerliklerin bulunması, Kur’an&#8217;ı Peygamberimizin yazdığını değil, tam tersine bütün semavi dinlerin kitaplarının aynı kaynaktan geldiğini yani Allah&#8217;ın sözü olduğunu kanıtlamaktadır. Ayrıca Hz. Muhammed, hayatında Tevrat&#8217;ı veya İncil&#8217;i ‘okumuş’ değildir. Çünkü Hz. Muhammed ‘ümmi’ idi. Bu konuda ‘Ümmi peygamber’ adlı yazımızı tavsiye ederiz. Zaten bunu günümüz ateistleri de kabul etmektedir. Bir ateist yazar, “Muhammed, okur-yazar değildi ve Kur’an&#8217;ı oluştururken okur-yazar yardımcılardan faydalandı.” demektedir ki, bu iddia Mekkeli müşriklerce de ileri sürülmüş ama sonunda hepsi bu iddialarından vazgeçip, ikna olup Müslüman olmuşlardı. Ayeti kerimenin buyurduğu gibi: “Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun.” (Ankebut, 48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kopyalandığı iddia edilen kutsal kitaplarında kendi peygamberlerine birçok iftira atanlar, (Hz. Lut için kızları ile zina yaptı, Hz. Davud için komutanın karısına el koyup tecavüz etti, Hz. Süleyman yabancı kavimlerden bazı kadınların peşine düşüp puta taptı gibi) bu tür birçok iddiayı Kur’an’ın tamamen reddettiğini neden görmezler?! Özetle, Kur’an önceki ilahi kitaplardaki doğruları onaylamış, yanlışları elemiş, eksikleri ise tamamlamıştır. (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 135) Kur’an&#8217;ın önceki kitaplar ile ilgili yaklaşımı iki kavram ile açıklanabilir: Tasdik: Önceki kitaplarda hakikat adına ‘kalan şeylerin’ doğrulanması. (Yusuf, 111) ve Muheymin: Önceki kitapları ‘eleyip’ doğru yanlarının ortaya konulması. (Maide, 48) Bu konudaki detaylar için “Hristiyanlık, Papa ve İncil” adlı yazımızı tavsiye ederiz. “Oryantalistler Hz. Muhammed&#8217;in Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Tevrat İncil’e bakarak yazdığını iddia ederler. Sadece Yunus kıssasının kıyaslaması bile bu iddianın yalan olduğunu ispat etmeye yeterlidir. Zaten, &#8220;Çarmıha gerilmeyi, teslis inancını ve ruhbanlığı&#8221; reddeden bir inanç sistemi İncil&#8217;den kaynaklı değil, İncil&#8217;e karşı bir inancı savunuyor demektir.” (Malik Bin Nebi, Kur&#8217;an-ı Kerim Mucizesi, s. 185-186)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16351" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/yunus-tevrat-kiyas-2231.jpg" alt="" width="537" height="644" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hz Muhammed, kıssaları alıntılamış olsaydı hangi metinleri okumuş olması gerekirdi? Oryantalistlerin ‘Carpus Caranium’ adlı çalışmada, Hz. Muhammed tüm Kur&#8217;an&#8217;ı yazabilmesi için lazım olan eserlerin ‘sadece isimlerinin yazılı olduğu’ liste 24 sayfa tutmaktadır. Hz. Muhammed (sav) döneminde bu bilgilerin hangi dillerde olduğu ile ilgili liste ise şöyledir: Tevrat: İbranice, İncil: antik Yunanca, Adem ile Havva&#8217;nın hayatı: eski Slav dili, Thomas’ın çocukluk İncili: Kıpti dilinde, Midraş Rabbah: antik İbranice, Babil talmudu: İbranice, Arda wiraf: Farsça. Bu eserlerin tamamının ilk Arapça tercümesi, Hz. Muhammed&#8217;den sonradır. Şunu da söylemekte fayda var ki, metinlerin çoğu, 1945 yılında Mısır&#8217;da keşfedilmişti. Aslında bu kaynakların, Muhammed&#8217;in bulunduğu coğrafyada yazılı olarak bilinmesi imkansız olduğu gibi, sözlü olarak bilinmeleri de imkansızdır. Ünlü İslam karşıtı Margoliouth; “Kur’an’ın kaynakları sayısızdır. Habeş ve Süryani kaynaklarına ek olarak, İbrani ve Yunan kaynakları vardır.” (Margoliouth, Muhammed ve İslam&#8217;ın Yükselişi, s. 108) demektedir. Dolayısı ile Hz. Muhammed&#8217;in bu kadar dili bildiğine ve 1945&#8217;te bulunmuş kitapları okuyabileceğine inanan var mıdır? (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 446-448) Danimarkalı şarkiyatçı Johannes Pedersen zaten açıkça itiraf etmektedir: “Hz. Muhammed&#8217;in Yahudi ve Hristiyan kitaplarına yakından bir aşinalığı yoktu.” (Pedersen, İslam dünyasında kitabın tarihi, s. 29) “Tevrat&#8217;la tamamıyla aynı, tek bir peygamber kıssası dahi yoktur. Nuh, şarap içip sarhoş oldu. Harun, bir put yaptı. Lut’un büyük kızı küçüğüne “Babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.” dedi. Kral Süleyman&#8217;ın karıları, onu yolundan saptırdılar. Eyüp kıssası, Yusuf kıssası, Adem kıssası. Hz. Muhammed bu kıssaları, Yahudilerden almış olsa, teolojik tutarsızlıklar oluşturan bu kısımları neden almasın? Kur&#8217;an&#8217;ın, Yahudilerin eserlerinde yaptıkları bir kısım açık hatayı düzelterek, bir kısım hatayı ise nakletmeyerek onları fazlasıyla aşmıştır.” (Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 450, 460)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten “Musevilik ve Hristiyanlık, tevhid, nübüvvet, vahiy, ahiret inancı ve varlık anlayışı gibi temel konularda İslam&#8217;dan apayrı bir anlayışa sahiptir.” (Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s.123) Hristiyanlık öğretisinin aksine &#8220;İslamiyet&#8217;te karısını boşayan zina etmiş olmaz, başka bir dul kadın almakla da zina etmiş olmadığı gibi, kocasından boşanan ve başka birisiyle evlenen kadın da zina etmiş sayılmaz.&#8221; (Operatör Doktor Mehmet Ali Derman, Çürütme (reddiye), s. 30) “Hz. Peygamber&#8217;in tebliğ ettiği düşüncelere baktığımızda o dönemde hakim olan inançlardan bir eser görmemekteyiz. O, putperestliğe, teslis (üçleme) anlayışıyla, ruhbanlıkla, İsa&#8217;yı Tanrı&#8217;nın oğlu olarak görmeleriyle ve İsa&#8217;nın tanrı olması ile ciddi bir şekilde ihtilâfa düşmüş ve onları kabul etmemiştir.  Peygamber&#8217;in onlardan etkilenmiş olsaydı, Hz. Peygamber&#8217;in sözlerinde de mevcut inançların (teslis, enkarnasyon, vaftiz, asli suç vb.) izlerinin bulunması gerekecekti.”  (Pr. Aydın Topaloğlu, Ateizm ve eleştirisi, s. 164) Halbuki “İslam, çarmıhı, Tanrı’nın ete kemiği bürünen insan olduğunu, teslisi reddetmiştir.” (Roger Garaudy, İslam&#8217;ın vadettikleri, s. 226)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevrat, akılsız bir hayvanın (yılanın) Adem Havva&#8217;yı kandırdığını ve Yılanın bu nedenle yerde sürünmekle cezalandırıldığından, Havva annemizin hatasının cezası olarak tüm kadınların hamilelik sıkıntısı ile dünyada cezalandırıldığına (Tekvin, III/1-19) gibi, Kur’an’da olmayan şeylerden bahseder. &#8220;Hiç kimsenin başkasının günahını yüklenemeyeceğinin de altını Kur’an defalarca çizer.&#8221; (Bakara, 142, Necm, 38, En’am, 165, Fatır, 18) Ayrıca Adem oğullarının yaratılanların üstünü olduğu, dünya nimetlerinin onlar için hazırlandığı da Kur’an’da anlatılır. (İsra, 70, Nahl, 10-18, Zuhruf, 12-14, Casiye, 12-13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca aynı konular Tekvin, 22/19 ile Saffat, 99-113; Tekvin 18/18 ile Hud, 70-71; Huruç, 32/24 ile Taha, 90; Tevrat 7/1-2 ile A’raf,  104-105 ve Taha, 45; İncil, Matta, 16/13-17, 3/17, Matta21/28-50 ile Meryem, 88-93, Ali İmran, 35-37, Meryem 16-29, Maide, 75, Meryem, 30-33, Nisa, 155. ayetler de farklı anlatılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitab-ı Mukaddes’te peygamberlere atılan iftiralar Kur’an&#8217;da asla geçmez! Aksine tüm peygamberler örnek, ahlak timsali, abid kimseler olarak tasvir edilir. (Ahzab, 21; Mümtehine, 6)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamber Kur’an’ı Mekke&#8217;de oturan bazı Yahudi ve Hristiyanlardan mı edinmiştir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle ifade edelim ki, hiçbir tarihi kaynakta Mekke&#8217;de Yahudi bir grubun bulunduğu bildirilmemektedir. Ayrıca Yahudilerle o kadar savaş yapıldığı halde neden hiç bir Yahudi “Bizden aldığını bize saldırı için kullanıyor.” türü bir ithamda bulunmamıştır? Böyle bir ihtimal olsa idi, yıllarca savaş dahil Efendimiz ile her türlü mücadele eden Mekke müsrikleri de bu  konu üzerinde özellikle durmazlar mı idi? Ki o müşrikler, o dönemin şartlarında yaklaşık 2.000 km. uzaktaki Habeşistan’a hicret eden Müslümanların peşine bile düşmüşlerdi! Halbuki müşrikler Hz. Peygambere Kur’an&#8217;ın hangi yerinin öğretildiğini söylemek yerine genel ithamlarda bulunuyorlardı. Ayrıca Hz. Peygamberin Kur&#8217;an’ı kendisinden öğrendiği iddia edilen kişi ya da kişilerin de gelişen süreç içerisinde ya Müslüman olmaları ya da olmamaları gerekirdi. Eğer Müslüman olduklarını düşünürsek, kendilerinin kopya verdiği ve bu kopya sayesinde peygamberliğini iddia eden kişiye niçin iman edip onun emrine girmişlerdir? Mallarını ve canlarını bu yolda neden feda etmişlerdir? Müslüman olmadıklarını düşünürsek, o zaman niçin bunu açıklamayıp da, kendi verdikleri bilgilerle birinin peygamberliğini ilan edip binlerce insanı arkasından götürmesine rıza göstermişlerdir? Böyle bir itham doğru olsaydı (Daha önce Müslümanlığı kabul etmişken Habeşistan’da Hristiyan olan) Ubeydullah bin Cahş, Muhacir Müslümanlara karşı Kral Necaşi&#8217;yi kışkırtmaya giden Kureyş elçileri, Necaşi’nin sorularına muhatap olan Ebu Süfyan ve beraberindekiler bu ithamı yenilerlerdi! Çünkü bu ve benzeri durumlar Hz. Muhammed aleyhinde altın bir fırsattı. Daha da önemlisi Kur’an’da var olan ve Tevrat ve İncil ile  taban tabana zıt olan ayetler  nasıl açıklanacaktır? Ya içeriği günümüzde ancak anlaşılabilen bilimsel ayetlerin varlığı? Ayrıca Kur’an’ın üzerine yazıldığı materyaller göz önüne alındığında (develerin kürek kemiği, hurma yaprakları, kil tabletleri ve hayvan derileri) o dönemde kitap ve okumanın yaygın olmadığı rahatlıkla gözler önüne serilebilmektedir. Eğer Hz. Peygamber yazılmış Hristiyan ve Yahudi kaynaklarına ulaştıysa, buna Mekkeli müşriklerde ulaşabilir ve itirazlarını ona göre yapabilirlerdi. Hele buna bir de Tevrat  ve İncil&#8217;e muhalif birçok  ayetin Kur&#8217;an&#8217;da olduğunu da ekleyecek olursak, müşrikler ile Hristiyan/Yahudi ittifakı kaçınılmaz olurdu. Hz. Muhammed’in ortaya koyduğu dinin esaslarını, kendi kitaplarından aldığını bilemeyecek kadar saf ve zavallı mıydı bu insanlar ki, daha sonra defalarca Hz. Muhammed ile savaşlarda karşı karşıya gelmişlerdir. Neden savaşmışlardır o halde? Üstün ırk olduklarına inanan Yahudilerden birçok kişi neden Müslüman olmuştur? En meşhurlarından olan Yahudi kaynaklarına hakim bir Yahudi  alimi Abdullah bin Selam, birçok tehlikeyi göze alıp belli bir yaştan sonra, içinde önder olduğu topluma aykırı görüş sunan bu yeni dini neden kabul etmiştir? Bu kişiler hem de zorlamadan ve kendi istekleri ile büyük bir mücadelenin içine neden dalmışlardır?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız oryantalist Dominique Sourdel “Bazı Hristiyanlar, Muhammed’e keşişlerce dinin kendisine verildiğini ileri sürmüşlerdir. Oysaki bu görüşlerin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Muhammed asla Hristiyan olmamıştır. O’nun eğiliminin tüm ayrıntıları en ince noktalarına dek bilinmektedir.” diyerek bu iddialara cevap vermektedir. (L’Islam, s. 10) Montgomery Watt, Hz. Muhammed&#8217;in &#8220;herhangi bir kutsal kitabı asla okumadığını&#8221; açıkça ifade etmektedir. (Watt, Hz. Muhammed&#8217;in Mekke&#8217;si, s. 96) “Hz. Muhammed’in, Kur’an’ı bir Hristiyan rahibin ve bir İranlı Yahudi’nin yardımı ile yazdığı yolunda söylenen iddialar, kendi kendini yalanlamaktadır. Arap dilinin, sanat şaheseri, biri Suriye’li öteki İranlı iki yabancıya nasıl mal edilebilir?” diyen Lord John Davenport, (Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 41) zaten o dönemin “Rahipleri arasında yaygın olan mucize ticareti, ahlaksızlıklardaki çoğalmalarla bütün halkın eğitimini bozacak bir halde.” (Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 2) olduklarını ifade etmekte ve böyle din adamlarının değil örnek olmak veya başkasına öğretmenlik yapmak, açıkça büyük bir bozulmanın içinde kaybolup gittiklerini ilan etmektedir. J. Fück, ‘Die Originalitat des Arabischen Propheten’ adlı eserinde “Hristiyan olan Ebrehe&#8217;nin sonunun anlatıldığı Fil Suresinin hiç de Hristiyanlara karşı bir sempati göstermediğini ifade eder, kaldı ki onlardan etkilenmiş olsun.” (Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, Seyfettin Erşahin, Mehmet Özdemir, İngiliz ve Alman oryantalistlerin Hz. Muhammed tasavvuru, s. 224) demekte ve “Kendine özgü düşüncesi ne Yahudilik ne Hristiyanlıktan alınmamıştır.”  (İngiliz ve Alman oryantalistlerin Hz. Muhammed tasavvuru, s. 223) diye eklemektedir. Annemarie Schimmel, ‘Ve Muhammed O&#8217;nun elçisidir’ adlı eserinin 39. sayfasında,  Hristiyan ve Yahudi gibi farklı kaynaklardan alıntılar yapıldığına dair oryantalist iddiaların &#8216;farklı ve kısmen çelişkili&#8217; olduğuna dikkat çekerken, Katolik bir rahibe olan Karen Armstrong, Hz. Muhammed için, &#8216;Yahudilik ve Hristiyanlık inançlarını ‘bilmemesine rağmen’ tek tanrılı deneyimi kalbinde yakalamayı başarmıştır.&#8217; (Karen Armstrong,İslam peygamberinin biyografisi, s. 138) demekte ve İslam&#8217;ın Yahudilik ve Hristiyanlıktan alındığına dair oryantalist iddialara da, içlerinden biri olarak cevap vermektedir. Pierre Venerable ise, İslam&#8217;ın &#8220;Allah tarafından gönderildiğini kabul etmese de, Muhammed&#8217;in Yahudilik ve Hristiyanlıktan bağımsız bir din getirdiğine inanır ve Muhammed&#8217;in iyi niyetli olduğunu söyler.” (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 97) “Aloys Sprenger ise, ‘Yahudi Essenilerden bazı şeylerin İslam&#8217;a geçtiğini’ ileri sürmektedir ki, yeniden dirilmeye inanmayan bu mezhep, İslam&#8217;ın doğduğu sırada tarihin karanlıkların içinde kalmıştı.” (Y. Kutluay, İslam ve Yahudi mezhepleri,  s. 247) “Hartmut Bobzin, ‘Mohammed’ adlı eserinin 52. sayfasında, İslam&#8217;ın, Yahudilik veya Hristiyanlıktan alındığı açıklamalarını tatmin edici bulmadığını açıklamaktadır.” (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 278)  H. Stubbe, ‘Mahometanism’ adlı eserinin 144. sayfasında da, ‘İslam&#8217;ın, Hristiyanlık ve Yahudilikten çıktığı, Hz. Muhammed&#8217;in onların etkisinde kalarak Kur’an&#8217;ı yazdığı iddiasını reddeder.’ Aloys Sprenger, ‘Mohammed’ adlı eserinde, Yahudilik, Hristiyanlık ve monoteizmin, Hz. Muhammed üzerindeki etkilerini ‘spekülasyon’ olarak nitelendirir. Hubert Grimme, ‘Mohammed’ (I/13-17) adlı eserinde, İslam&#8217;ın monoteizmden etkilendiği iddialarını reddeder ve ‘Muhammed&#8217;i belli bir din topluluğunun mensubu olarak damgalamak uygun değildir’ der. (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 283, 301) Özetle, “Eğer peygamber, Hristiyan ve Yahudilerin kitaplarında yazılan hikayeleri anlatmış olsaydı rakipleri, hocasının adını söyleyip kaynakları gösterirlerdi.” (Margoliouth, Muhammed ve İslam&#8217;ın Yüceliği, s. 130) Bu nedenle de, &#8220;İslam dinini, cahil bir rahibin tavsiyesinin veya mizacı daha sonra kendisini peygamber ilan edebilmek için gizlediği eksiklikler ve kusurlarla dolu bir sahtekarın şekillendirdiğini iddia etmek doğru olmaz.&#8221; (Henri Comte de Boulainvilliers, Live de Mahomet, s. 215-225)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. peygamber vahiy beklentisi içerisinde mi idi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk vahiy geldiğinde şaşırıp ürperen Efendimiz doğru evine koşar. Olayları eşine anlatır. Hz Hatice olayı büyük bir bilgin olan amcaoğlu Varaka bin Nevfel&#8217;e anlatılır. Bunun üzerine Varaka, “Bu gördüğün Allah&#8217;ın Musa&#8217;ya indirdiği en büyük kanundur. Keşke senin davet günlerinde genç olsaydım da, kavminin seni çıkaracakları zamanı görseydim.” der ve o günlere yetişebildiği takdirde yardım edeceğini söyler. (Buhari, Bed’u’l-vahy, 1) Ayrıca Peygamberliğini ilan ettiğinde müşriklerden hiç kimse çıkıpta, “Peygamberlik iddiasında bulunacağın öteden beri belliydi” gibi bir ithamda da bulunmamıştır. Aksine kendisi ve yakın çevresi tarafından hiç beklenmeyen bir durumdu. Bazı oryantalist/müsteşrikler de bu noktaya dikkat çekmişlerdir. İngiliz oryantalist Alfred Guillaume, Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğine inanmadığı halde bu olayları onun samimiyetine delil olarak değerlendirir. (Alfred Guillaume, Islam Pelican Books) Marksist Maxime Rodinson de söz konusu noktaya açıkça dikkat çekmekten kendini alamamıştır. Nitekim Rodinson, Hz. Peygamberin kendisine gelen şeyin Allah&#8217;ın vahyi olduğuna kesin kanaat getirmeden önce uzun bir süre tereddüt geçirdiğini kabul etmektedir. (Maxime Rodinson, Mahomet Editions du Seuil) &#8220;Mekke&#8217;nin dışındaki dağda, en son umduğu şey vahyin, ilhamın kör edici ağırlığı ile karşılaşmaktı. Muhammed dağdan sevinçle havalara uçarak inmedi. Nur ve neşe saçmadı. Kendine eşlik eden melekler korosu, ilahi müzik yoktu, coşku yoktu. Zevkten mest olma yoktu, altın bir hale sarmamıştı onu ve gelen vahiy Kur’an’ın hepsi bile değildi. Sadece kısa beş ayet. Kısacası, kendisine tepki göstermeyi kolaylaştıracak hiçbir şey yapmadı bu vahiy tecrübesini. Dünyevi kişisel hırslarını gizlemek için icat etmiş diye eleştirebileceğimiz hiçbir şey yapmadı. Tam tersi kendisine atfedilen kelimelerle söylersek, ilk başta, ‘başına gelen şeyin gerçek olmadığına ikna olmuştu.’ En iyi ihtimalle, halüsinasyon olduğunu düşündü. Aslında ilk aklına gelen, en yüksek uçurumlardan atlamak ve yaşadığı bu şeyin korkusundan kaçmaktı. Tüm bu tecrübeye bir son vermekti. Hangisine inanırsanız inanın görünen o ki, ‘Muhammed’in bu tecrübeyi yaşadığı kesinlikle açık.’ Bence, tek akla uygun tepki, böyle bir tepkiydi. Tek mantıklı tepki, tek insanca tepki.&#8221; (‘İlk Müslüman’ adlı kitabın Agnostik yazarı Lesley Hazleton; www.youtube.com/watch?v=nPvOV8U-G5Y) Peygamber Efendimiz, Cebrail kendisine Hira’da ilk vahyi getirene kadar peygamber olacağını bilmiyordu ve böyle bir beklentisi de yoktu. Zaten Kur’an’da da, ‘Sen bu Kitab’ın sana vahyolunacağını ummuyordun.’ (Kasas, 86) diye açıkça belirtilmektedir ve hiçbir Mekke’li müşrik de bu ayete itiraz yöneltmemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ın Mekke dışındaki temaslarla yazıldığı  iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamber&#8217;in Mekke dışına birkaç seyahatinin olduğunu kaynaklar yazmaktadır. Ama bu seyahatler sırasında Hristiyan ya da Yahudi fikirlerinden etkilendiğine ya da görüşmeler yaptığına dair herhangi bir bilgi kaynaklarda bulunmamaktadır. Zaten dışarıdaki diğer din sahipleri ile bir temas olsaydı, açığını arayan Mekke müşrikleri bunu ifade etmekten geri durmazlardı. Çünkü -ticari kervanlarla yaptığı- bu seyahatler sırasında mutlaka yanında Mekkeli hemşehrilerinden bazı kimseler bulunmakta idi. Öyleyse neden böyle bir şeyden kimse söz etme gereği duymamıştır? Hadi yanındakiler bahsetmedi, temas kurduğu, bilgi aldığı kişilerden niçin herhangi bir haber/tepki gelmemiştir? Mekke&#8217;li müşrikler sadece Mekke’deki dil bilmeyen bir Rum köle için böyle bir iddiada bulunmuşlardır. Bu iddialar da Kur&#8217;an tarafından cevaplandırılmış ve kuru bir itham olduğu için de Müşrikler bu ithamlarını sürdürememiş aksine bunlardan vazgeçip sonra Müslüman olmuşlardır. Hiçbir somut delile dayandırmadan, tarihi ve akli gerçeklerle zıtlaşmak pahasına bu tür iddialar ileri sürenlerin, olayın geçtiği zaman ve mekan içerisindeki şiddetli muhaliflerin bile ileri sürmediği bu tür iddiaları yüzlerce yıl sonra taraflı kurgularıyla iddia etmeleri, bilimsel temelden yoksun ve önyargılı olduklarının kanıtı olarak tarihe not edilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rahib Bahira’dan bilgi elde etmiş olabilir mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle böyle bir iddiaya o dönemdeki İslam düşmanı Kureyş müşrikleri neden sarılmamışlardır? &#8220;Oysaki en azılı müşriklerin bile bu anlamda bir ithamları söz konusu olmamıştır.&#8221; (Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak, s. 65) &#8220;Bu bilgi elde edilse, “Onun etkisi gençlikten kaynaklanan yiğitlik ateşi sönmeden, 40 yaş beklenmeden ortaya çıkmaz mı idi?” (Hasan Ziyaeddin Itr, Nübüvvetü Muhammedin fi’l-Kur’an, s. 206) “Bahira bu kadar bilgiye sahipse niçin kendi ortaya çıkıp şöhret ve büyük bir değer elde etmemiştir?” (Afif  A. Tabbare, Ruhu&#8217;d-dini İslam, s. 452)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamber 12 ya da 9 yaşındayken bir ticaret kervanıyla amcası Ebu Talibin yanında yola çıkmıştı. Kervan Şam bölgesinde bulunan Busra&#8217;ya ulaşır. Orada bir manastırda yaşayan Rahib Bahira bu kervanı misafir eder. Yaşı küçük olduğu için kafilenin yüklerini beklemek üzere bırakılan Hz. Muhammed dışındaki herkes davete katılmıştır. Bahira Onun da katılması konusunda ısrar eder çünkü onda bazı belirtiler görmüştür. Hz. Muhammed&#8217;e birtakım sorular sorar. Bunun üzerine onun peygamber olacağını kesin olarak anlar ve Yahudilerin tuzakları konusunda Ebu Talib&#8217;e uyarılarda bulunur ve Şam&#8217;daki ticaretini bitirir bitirmez Mekke’ye geri götürmesini tembihler. (İbn İshak, es-Sire, s. 53-57; İbn Hişam, es-Sire, I/180-183; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳat, I/121, 153-155) Tarihi kaynaklarda anlatılan bundan ibaret olmasına rağmen bu olaydan bir sürü senaryo üretilmiştir. Tarihi kayıtlara göre Resulullah bir daha Bahira ile görüşmemiştir. Diğer bir iddia  ise, ‘Bahira ile görüştüğünde 12 yaşında olması ondan bilgi almasına engel değildi’ şeklindedir ki, bütün İslami ilimlere kaynaklık eden Kur’an ve sünneti bir görüşme ile 12 yaşına elde ettiği iddiası zaten mantıklı gözükmemektedir. Delilsiz istenilen görüş ileri sürülecekse, tarih, kaynak, şahit gibi kavramlara ne gerek var ki? Rahib Bahira zaten bu karşılaşma sırasında gayet yaşlı biri idi. Hz. Muhammed Bahira ile karşılaşmasında ve diğer ticaret seferinde yanında Mekkelilerden insanlar bulunduğuna göre gizli bir konuşma da zaten söz konusu olamazdı. “Bu kısa ziyarette Kur&#8217;an&#8217;daki bilgi, kıssa, hüküm, öğüt, emir ve yasakları öğrenmesi nasıl mümkün olmuştur? Halbuki Kur&#8217;an 23 senede vahyedilmiştir. Muhammed Bahira&#8217;dan ilim aldıysa yol arkadaşları bu durumun nasıl farkına varmamıştır?” (Selahattin Sönmezsoy, Kur’an ve Oryantalistler, s. 102)  Sonuçta yanındaki insanlar ya Müslüman olmuş ya da olmamıştır. Öyle ya, Müslüman olmak demek, her türlü işkence ve zulmü göğüslemeyi gerektiriyordu o günlerde! Müslüman olduysa bu, böyle bir öğrenme olayının olmadığının kanıtıdır. Müslüman olmadıysalar, şahit oldukları böyle bir durumu mutlaka dile getirmeleri gerekirdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca işin ironik tarafı, bazı oryantalistler Bahira olayı üzerinden Efendimizin Kur’an’ı Bahira’dan alıntıladığını ileri sürerken (John of Damascus, The Fathers of the Church, vol. 37, pp. 153–60) bazıları da böyle bir olayın gerçek olmadığını, uydurma olduğunu ileri sürmektedirler. (Caetani, İslam Tarihi, I/12) Evet, önyargı böyle bir şeydir! Olay varsa da İslam’a saldırılmaktadır, yoksa da!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Varaka bin Nevfel’den bilgi elde etmiş olabilir mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Varaka bin Nevfel peygambere ders veren biri değil, iman eden biridir. Bir insan kendi ders verdiği kişinin olağanüstü bir iddia ile karşısına çıkması karşısında ona iman ederek mi tepki gösterir? O sırada yaşı ilerlemiş bir ihtiyar olduğu göz önüne alındığında onun bu imanının önemi çok daha iyi anlaşılır. Çünkü o yaştaki bir Mekke&#8217;li ihtiyarın yeni bir fikir ve inancı benimsemesi oldukça zordur. Bilhassa kendisiyle aynı şehirde yaşamış ve kendisinden çok küçük yaşta olan bir kişinin söylemlerini kabul etmesi ki, Hz. Muhammed&#8217;in henüz daha bir iddiası yokken ve elinde de güç bulunmazken bunu itiraf etmesi Varaka’nın bu söylemlerinde son derece samimi olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Durum tüm açıklığı ile bu hal üzere iken, Hz. Muhammed&#8217;in ondan ders aldığını iddia etmenin ne tarihi kaynakta aktarılanla ne de olayın mantıksal sonucuyla bağdaşan bir tarafı vardır. Bir insan kendisinden ders alıp, daha sonra da aldığı bu derslerle peygamberlik iddia eden birine iman mi eder? Yoksa tepki gösterip onu red mi eder? Varaka, kendisinden ders alıp sonra da halkı ‘bana vahiy geliyor’ diye kandıran birine niçin sesini çıkarmamıştır?  Hadi o sesini çıkarmadı, peki 1400 sene sonraki objektif araştırmacı (!) İslam karşıtlarının görebildiği bir ders olayını, o her şeyi dillerine dolayan şiddetli İslam düşmanı Mekkeli müşrikler nasıl oldu da hiç fark edemediler? Rum bir köleyi itham vesilesi yapan o müşrikler Varaka’yı niçin yapmadılar? Bu rivayeti kabul ediyorsak zaten onun Hz. Peygamberin nübüvvetini tasdiklediğini de kabul etmiş oluruz. Rivayeti reddediyorsak, o zaman böyle bir iddia da bulunulmamalıdır. Görüldüğü gibi ortaya atılan iddia, rivayetin kabulüyle de reddiyle de mesnetsiz ve mantıksızdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin ilginç diğer yönü de, Bahira veya Varaka iddialarını ortaya atanların kaynaklarının İslami eserler olmasıdır. Onlara güveniliyorsa olay zaten ortadadır. Güvenilmiyorsa neden delil olarak kullanıp, kaynaklarda nakledilmeyen şeyler ilave edilerek ithamlarında kullanmaktadırlar?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Emile Dermenghem, Hz. Muhammed&#8217;in Ukaz panayırında Necran&#8217;lı bir rahipten bilgileri aldığını iddia etse de, bu panayır herkese açıktır ve söylenenleri herkes işitmiştir. Dinleyenler benzerini neden ortaya koyamamışlardır veya rahip neden kendini ortaya çıkarmamıştır? (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 140)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ı Bir köle öğretiyor iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Adının ‘Cebr’ veya ‘Yaiş olduğu iddia edilen, Mekke&#8217;de demircilik yapan bu köle, neden daha sonra ortaya çıkıp kaynağın kendi olduğunu ileri sürmemiş veya Efendimize düşman olanlar aynı kaynağı &#8211; çünkü sonuçta kendi köleleri idi- kullanarak, şair ve edebiyatçıların da yardımı ile Kur’an&#8217;a alternatif bir kitap üretmemişlerdir? Onunla temas kurup daha İslam başlamadan işi bitirilemez mi idiler? O dönemde ilim, elit bir kesime ait bir hazine idi. Köle bir demircide dini bilgi ne kadar olabilir?! (Hasan el-Atr Ziyaüddin, Nübüvvetü Muhammed&#8217;in fi’l-Kur’an, s. 210) Veya kendini ele vermesin diye neden Hz. Muhammed onu yanına almamış, yardımcısı ilan etmemiş, ona iltifat ve hediyeler ile kendine bağlamamıştır? (Afif  A. Tabbare, Ruhu&#8217;d-dini İslam, s.453) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müşrikler, Mekke’de isminin ne olduğu net olmayan Hristiyan bir köle, diğer bir rivayette isimlerinin ‘Cebra’ ve ‘Yesar’ olduğu ifade edilen iki Rum kılıç ustası, bir diğer rivayette de ‘Abisa’ isminde bir köleden edindiği bilgilerle Muhammed’in Kur’an’ı uydurduğunu ileri sürmüşlerdir. “Muhakkak biliyoruz ki onlar: &#8220;Mutlaka onu bir insan öğretiyor!&#8221; da diyorlar. Haktan saparak isnatta bulunmak istedikleri kimsenin dili yabancıdır; bu Kur&#8217;an ise gayet açık bir Arapça&#8217;dır” (Nahl, 103) Ayetten ve tarihi kaynaklardan da anlaşılacağı üzere bu kişiler ya köle ya Rum idiler. Arap değildiler ve Arapçayı Araplar kadar da mükemmel bilmeleri mümkün değildir. Kur’an ilk indiğinde Arapların ileri gelen şairleri bile ayetler karşısında acizliklerini ifade ederlerken, savaşlarda esir düşen ya da parayla satın alınarak Arap toplumunda yaşamak zorunda bırakılan, kimlikleri bile tam olarak bilinemeyen bu şahısların Hz. Peygambere akıl hocalığı yaptıkları iddiası asla mantıkla izah edilemez. Hz. Peygambere ayetleri bunlar öğretseydi, bu şahıslar çıkıp Hz. Muhammed’in bir sahtekar olduğunu Mekkelilere daha sonra neden söylemediler? Maddi menfaat karşılığı öğrettiler dense, 13  senelik mücadelenin sonunda sadece Efendimiz tüm malını kaybetmekle kalmamış, yeri yurdunu da terk etmek zorunda kalmıştır. Bu insanlar çile dolu 20 senenin sonunda Efendimizin geri dönüp Mekke’yi fethedeceğini biliyor olamazlardı herhalde? Eğer yine ayetleri bunlar öğretiyorsa, benzer ya da daha mükemmel ayetler söyleyerek Mekkelilere yardımcı olmazlar mıydı? Nihayetinde köle idi bu kişiler! Bunun mükafatı Mekkeliler tarafından kendilerine fazlasıyla verilmez mi idi? Mekkeli müşriklerin İslam’ı yok etmek için onca gayret, para, savaşı göze almışken bu fırsatı değerlendirmemelerini düşünmek mantıklı bir düşünce tarzı mıdır? Hele ki, peygamberimiz Mekke’yi terk ettikten sonra ortamın tamamen müşriklere kaldığı düşünülürse…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Peygamberin faaliyetleri çağdaşlarının &#8216;gözlemi altından’ idi. (H. Stubbe, An Account of the Rise and Progless of mahometanism, s. 146) “Sahabe kapalı bir toplumda yaşamıyordu. Ticari seyahatler topluma yerleşmişti. Çevre kültürleri tanıyan, zeki ve ufku açık insanların sayısı az değildi. Peygamber tarafından bilinen diğer dinlere ait unsurların, sahabi tarafından da bilinmemesi imkansızdı. Milli ve milletlerarası panayırlara katılmakta idiler. Hz. Peygamberin etrafındakilerin, şuradan buradan alınmış (!) olduğunu bildikleri, gördükleri, tanıdıkları şeylerin Allah tarafından gönderildiğini kabul etmeleri düşünmek akıl ve mantık ile açıklanamaz.” (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 241)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ın Haniflerden alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. peygamber devrinde Mekke’de parmakla sayılacak sayıda ve toplum üzerinde etkileri görülmeyen hanifler mevcuttu. Hiçbir Hanif Hz. Peygamberin İslam’ı kendilerinden öğrendiğine dair bir iddiada bulunmamıştır. Bazı Hanifler ise İslamiyet’e kılıç ve sözle karşı koymuştur. Bunların inançları Kur’an&#8217;ın getirdiği ile aynı olsaydı elbette ki ona karşı koymazlardı. En azından onlardan hiç kimse, “Muhammed&#8217;e inanmayın çünkü o bilgilerini bizden öğrenmiştir. Bizim kendisine öğrettiklerimizi almış ve bir din haline getirmiştir.” gibi bir söz söylememiştir. Özellikle ‘Ümeyye b. Salt’ bu konuda asla susmazdı. Çünkü kendisi bizzat peygamber olmak istediği için (Cahiz, Kitabü’l-Ḥayevan, II/320) Hz. Peygambere iman etmek istememiştir.  Hz. Muhammed&#8217;den önce Hicaz bölgesinde hanifler denen ve Allah&#8217;ın birliğine inanan bazı kimseler vardı. Bunların bazısı ‘İbrahim peygamberin dinine yakındır’ diye Yahudiliğe ve Hristiyanlığa meylederdi. Ümmi bir insanın Hanifler, Hristiyanlar ve Yahudilerin kitabi bilgilerini kulaktan duyup sentezleyerek onların alimleri ile münakaşaya girip galip gelmesi ve bunun sonunda bir kısım Hristiyan alimlerin iman etmesi veya Yahudi alimlerinin grup grup gelip en çetin sorular sorup cevaplarını almaları ve bazı alimlerinin de İslam’ı kabul etmesi mümkün müdür? Ayrıca düşünce bakımından hanifler çok müphem ve dağınık vaziyette idiler. Nitekim gerek eski ve gerekse çağdaş hiçbir araştırmacı bunların özel kanunlarını gerçek anlamda açıklayabilmiş ve inançlarını tanımlayabilmiş değildir. Hiç kimse bunların kainatın yaratıcısına ve öldükten sonra dirilişe ilişkin tasavvurlarını bilmemektedir. Bunlar arasında azmi ve bağımsızlığı ile tanınan Zeyd b. Nufeyl bile, Allah&#8217;a ne şekilde ibadet edileceği hususunda bir bilgisi olmadığını itiraf etmektedir. Bu iddiaların geçersizliğini gösteren diğer bir delil ise, kendisinden öğrenildiği iddia edilen kişilerin Müslüman olmaları ya da olmamaları durumudur. Eğer Müslüman olduysalar zaten iddianın geçersizliği ortadadır. Kimse kendisinden öğrendikleri ile peygamberlik iddia eden birisine iman etmez. Müslüman olmadıysalar buna en büyük tepkiyi bizzat kendilerinin göstermeleri gerekirdi. Fakat adı geçen kişilerden en küçük bir tepki geldiğine dair tarihi bir bir bilgiye rastlanmamaktadır! Bütün bunlara rağmen 1400 sene sonra bu konuda iddialar ortaya atılıyorsa, bu iddialarda art niyetin hakim olduğunu anlamak zor değildir. İslam Tarihine, &#8220;Nereden saldırabilir, nerede hata bulabilir, nereden zihinlerde soru oluşturabilirim?&#8221; mantığıyla yaklaşan bu zihniyet aslında sadece acziyet ve yenilgilerini ortaya koymaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ümeyye b Ebi&#8217;s-Salt&#8217;ı kaynak edindiği iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ümeyye b Ebi&#8217;s-Salt, cahiliyye döneminin Taif’li bir şairidir. Eski kitapları okur, rahip elbisesi giyer, içki ve putlardan sakınırdı. Şam&#8217;a ve Bahreyn&#8217;e gider gelirdi. İslam dini ortaya çıkıp Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği haberi kendisine ulaşıncaya kadar da oralarda kalmıştır. Yeni dini haber alır almaz Mekke&#8217;ye dönmüş ve Resulullah’tan Kur’an ayetleri dinlemiştir. Mekke halkı kendisine Hz. Muhammed hakkındaki görüşünü sorunca, “Kuşkusuz o hak üzeredir” cevabını vermiştir. Daha sonra Şam&#8217;a gitmiş ve bir süre sonra Müslümanlığını ilan etmek üzere Mekke&#8217;ye döndüğünde dayısının iki oğlunun kafir olarak Bedir’de Müslümanlara karşı savaşırken öldürüldüklerini öğrenince, bu düşüncesinden vaz geçmiş ve geri dönerek ölünceye dek Taif‘de yaşamıştır. Hz. Muhammed hakkında herhangi bir şekilde şüphe uyandıran bir şey Ümeyye&#8217;ye ulaşmış olsaydı, o asla sükut etmez hemen söylerdi. Ayrıca Mekkeli müşrikler de Ümeyye ile ilgili en küçük bir iddia da bulunmamışlardır. Böyle bir durumun olması halinde, en önce bu iddiaya muhtaç olan onlardı. Hem zaten Hz. Muhammed hayatını yanlarında geçirmişti. Halbuki onlar efendimize, “Cinlenmiş, kahin, büyücü, şair” gibi ithamlar dahil birçok iftirada bulunmaktan çekinmemişlerdi! Ümeyye&#8217;nin şiirlerinde hikmetler, dini öğütler, cennet cehennem tasfiri gibi ilahi kitaplarda anlatılan hususların bulunması, bunların Kur’an&#8217;ın kaynağı olduğunu gösteren bir durum değildir. Günümüz oryantalistlerince Ümeyye’nin şiirleri Kur’an’ın kaynaklarından biri olarak görülmek istenmişse de, bu iddialar reddedilmiştir. (T. Andrae, Die Entstehung des Islams und das Christentum, s. 48) Bu iddianın cevabına aşağıda değineceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’daki bilimsel gerçeklerin eski medeniyetlerin bilgisinden derlendiği iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir kere Kur’an&#8217;da yer alan bilimsel konulardaki haberlerin, dönemin bilim anlayışından yüzyıllarca ileride olduğunu açıktır. İddiaya göre Peygamberimiz, Kur’an içinde bahsedilen astronomi, embriyoloji, tıp hakkındaki bilgileri eski medeniyetlerden almıştır. Örneğin astronomi ile ilgili bilgileri Sümer kayıtlarında bulmuş, tıp bilgisini ise eski Mısır papirüslerinden alarak Kur’an&#8217;a geçirmiştir. Öncelikle, Hz. Muhammed&#8217;in tüm hayatı boyunca böyle bir araştırma içine girmediği herkesçe bilinmektedir. Bunun aksini iddia eden bir kişi bile çıkmamıştır. Peygamberimizin tarihteki gelişmiş uygarlıkların lisanlarını bilmediği de bilinmektedir. Yukarıda açıkladığımız gibi, o kadar dili efendimizin kimseye belli etmeden öğrenmesi ve birçok dilden bu eserlere ulaşması mümkün müdür? Zaten bilinmektedir ki Efendimiz bir ümmi idi! Detay için, ‘Ümmi Peygamber’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birbirine ters düşen bu iddialar, aslında bu bahanelerin temelde bir gerçeğe dayanmadıklarını da ispatı etmektedir. Enbiya 5. ayet bu konudaki tutarsızlıklara dikkat çekmektedir: &#8220;Hayır” dediler, “Bunlar karma karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur. O olsa olsa şairdir. Böyle değilse bize, öncekilere gönderilenin benzeri bir mucize getirsin.&#8221; Müşrikler Hz. Peygambere körü körüne muhalefet etme sevdasıyla kendisi hakkında tuhaf ve tutarsız iftira ve ithamlarda bulunuyorlardı. Her gün yeni bir iftira ile ortaya çıkıyorlardı. Bu aslında söylediklerine kendilerinin de inanmadığını göstermektedir. Bu şekilde ortaya attıkları her yeni itham, eskisini yalanlamış olmaktadır. Bu tutarsızlıklarının temel nedeni &#8216;peşin hükümlü, önyargılı&#8217; olmalarıdır. Günümüz oryantalistleri de benzer iddiaları tekrar ederler. Kur’an&#8217;ın bir şahıs tarafında öğretildiği iddiası bile kendi içinde tutarsızlıklar barındırır. Çünkü bu öğretim işi bile &#8216;tek kişiye&#8217; mal edilememiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 134, 136-138)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yıllarca süren işkence, hakaret ve baskıların ardından, efendimizin peygamberliğinin 7. senesinde Mekkeli müşrikler Müslümanlar ile her türlü alışverişi yasaklamışlardır. (İbni Hişam, Sire, I/375; İbni Sa&#8217;d, Tabakat, I/208-209; Belazuri, Ensab, I/229-230; Taberi, II/225) Müslümanlar, Mekke&#8217;nin kuzey tarafında bulunan Şi&#8217;b-i Ebu Talib (Ebu Talib Mahallesi) denilen yere topluca taşınmak zorunda kalmışlardır. (İbni Hişam, Sire: I/375; İbni Sa&#8217;d, Tabakat: I/209; Taberi, Tarih: II/225) Bu boykot tam 3 sene sürmüştür. Boykota uğrayanların ihtiyaçlarını gidermek için başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, Ebu Talib ve Hz. Hatice varlıklarının tümünü harcamışlardır. Sonunda Müslümanlar Habeşistan ve Medine’ye hicret etmek zorunda kalmışlardır. Halbuki İslam’ı anlatmayı bıraksa, hatta putlara karşı çıkmasa, müşrikler Efendimizi hem servete boğacak hem kendisine liderlik vereceklerdi. (Siretu İbn Hişam, I/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, I/132; İbn Kesir, es-Siretu’n-Nebeviye, I/474;  Beyhaki, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- II/63; Taberi, II/218-220, Belazuri, Ensabu &#8216;I-Eşraf, I/230<em>) </em>Bir insan dünyalık için yola çıksa, davasına inanmasa, menfaat için hareket etse bu kadar sıkıntıları göze alır, hayatını, servetini tehlikeye atar mı? Peki tüm bunların sonunda; Mekke&#8217;nin fethi günü kendisine işkence eden Mekkeli müşrikleri af ederken bile ön plana kendini değil, Adem aleyhisselamdan gelen peygamberlik silsilesini koyup o silsileden birine atıfta bulunarak insanları af eder mi?: &#8220;Benim halimle sizin haliniz, Yusuf ile kardeşlerinin hali gibi olacaktır. Yusuf’un, kendi kardeşlerine dediği gibi, ben de: Size bugün hiçbir başa kakma, hiçbir kınama ve ayıplama yoktur! Allah sizi affetsin! O, Esirgeyicilerin En Esirgeyicisidir!&#8217; diyorum. (Yusuf, 92) Gidiniz! Sizler, azad edildiniz ve hepiniz serbestsiniz.” (İbn Hişam, es-Siratü&#8217;n-nebeviyye V/74; Beyhaki, es-Sünenü&#8217;l-kübra, IX/118) Materyalist kesimin empati yapması için kendilerinden bir örnekle devam edelim. 68 kuşağının lider kadrolarından Münir Ramazan Aktolga, &#8220;hiçbirimizin kişisel menfaat hesabı yoktu, nasıl olsun ki! Bir avuç insandık ve karşımızda her çeşidi ile rakip gruplar vardı. Böyle bir ortam, kişisel çıkar hesabı yapan birisi için hiç de çekici değildi&#8221; (Aktolga, Hatıralar, s. 1) demektedir. Efendimiz yola çıktığında tek bir kişi idi ve karşısında her çeşidiyle birçok gruptan insanlar vardı! Ama efendimiz inanmış, samimi bir dava adamı idi! Bu konudaki diğer delillere, ‘Hz. Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’ ve ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazılarımızda bulabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Detay</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki iddiaları, detayları ile ele alıp çok daha farklı kaynaklarla cevaplamaya devan edelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Ateist ve oryantalistlerin ‘peygamberimiz hakkındaki&#8217; genel iddiaları I</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle oryantalistler ve onların fikirlerinin ardına takılan ateistler Hz. Muhammed’in adı, soyu ve hatta varlığı, yaşayıp yaşamadığını sorgulamışlardır. Sıra ile iddia ve cevaplara bakalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin Muhammed ismi ve soyu üzerine</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalist Caetani (ve günümüz birçok ateisti) peygamberimizin asıl ismini unutturmak istediğini, Muhammed adının sonradan kendisine bir lakap olarak verildiğini ileri sürmektedir. Halbuki Kur’an&#8217;da 4 yerde Muhammed ismi açıkça geçmektedir. (Ali İmran, 144; Ahzab, 40; Fetih, 29; Muhammed, 2) Bu ayetleri duyan hiç kimse, ‘Bu Muhammed de kim?&#8217; diye sormamış, itiraz etmemiştir! Çünkü onların her çeşiti ile itirazlar İslami kaynaklarda yer almaktadır. Yine çeşitli hadis kitapları ve siyer kitaplarında da peygamberimizin ismi açıkça geçmektedir. Mekke&#8217;li müşriklerin efendimize hitap şeklinin &#8220;Muhammed&#8221; olması da bu iddiayı çürütmektedir. Caetani&#8217;nin de, ‘özel bir kıymete sahiptir.’ diye bahsettiği (Caetani, İslam tarihi, V/288-289) Urve b. Zubeyr&#8217;in Halife Abdülmelik&#8217;e yazdığı mektupta da Efendimizin adı açıkça ‘Muhammed’ olarak geçmektedir. Ayrıca Caetani&#8217;nin de kitabına aldığı, ‘kaynak olarak kabul ettiği’ kitaplarda da Efendimizin ismi hep ‘Muhammed’ olarak geçer. Hudeybiye anlaşmasında da Muhammed ismi kullanılmıştır. Anlaşmayı ‘Muhammed Resulullah  ile Süheyl b. Amr arasında anlaştıkları maddelerdir’ şeklinde peygamberimiz yazdırmak isteyince, Süheyl b. Amr&#8217;ın &#8220;Ben senin resul olduğunu kabul etmiyorum.&#8221; itirazı üzerine adının &#8220;Muhammed b. Abdullah&#8221; yazıldığını (Hayatı için; DİA, Süheyl b. Amr maddesi) ‘İslam tarihi yazan Caetani görmemiş’ olamaz herhalde! Ayrıca Efendimizin mührünün de ‘Muhammed Resulullah’ olduğu birçok kaynakta sabittir. (Buhari, Li-bas, 55; Tirmizi, eş-Şema&#8217;il, s. 46)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler bir taraftan Muhammed yaşamadı derken diğer taraftan da yaşadığının delilleri karşısında bu defa O’nun Yahudi soyundan olduğunu iddia ederler. Çünkü amaçları doğruya ulaşmak değil, O’nu, kendi dindaşları Hristiyanların nazarında ne şekilde olursa olsun kötü göstermektir! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin babasının adı Abdullah ismi üzerine</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Caetani, ‘Abdullah ismini O (Efendimiz) icad etmiştir’ iddiasında bulunur. Halbuki Müslüman olmayanlar içinde bile Abdullah isminde birçok insan vardı. ‘Caetani&#8217;nin kitabı da’ bu isimlerle doludur! (VI/62, III/62-65, I/386, III/181-182) Ayrıca III/387-394. sayfalarda da Bedir savaşında ölenlerin listesi verir ve 9 kişinin baba veya dede adı yine ‘Abdullah&#8217;tır. Aynı yerin devamında (394- 399) ise esir alınan müşriklerin adları sıralanır, bir tanesinin kendi adı, diğer dördünün babasının adı yine Abdullah&#8217;tır. Bu isimleri herhalde Müslümanlar onlara koymamıştır! Efendimiz 40 yaşına dek Mekkelilerle beraber yaşamıştı. O&#8217;nun çocukluğu, hayatı, günü gününe gözler önündedir. Bu insanlar  arasında aynı zamanda peygamberimize en şiddetli karşı çıkanlar da bulunmaktadır. Bırakalım 1300 sene sonra ortaya çıkan Caetani gibi oryantalistleri,  Efendimize itiraz edilebilecek bir şey bulsalardı o dönemin müşrikleri bu konuda hiçbir fırsatı asla kaçırmazdı. &#8220;Hz. Muhammed&#8217;in babası, şehrin kurucusu olan Kusayy&#8217;ın, torununun torununun torunu olan Abdullah&#8217;tır.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 189) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Caetani, önce efendimizin adını diline dolar, sonra babasının adını, sonra da dedesinin adını. O, Abdülmuttalib üzerinden de spekülasyon yapmak ister. Aynı iddiayı tekrarlar ve Abdülmuttalib isminin Arap isimleri arasında olmadığını ileri sürer. Yine kendi eserinden (III/356-396) Bedir savaşında ölenlerin arasında 8 kişinin kendi, oğlu veya dedesinin adının muttalip olduğunu yazar unutmuş veya atlamış görülmektedir! Ashab arasında da Muttalib isminde olanların listesini İbn-i Hacer eserinde (el-İsabe, VII/104) vermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin soyu, şeceresi şöyledir: Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib b Haşim b. Abdimenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka&#8217;b b. Lüey b. Galib b. Fihr b. Malik b. Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b Ma&#8217;d b. Adnan. (İbn-i Hişam I/1-4; Tabakat, I/27-28, III/2; Buhari, IV/238; Maarifi İbni Kuteybe, 51; Taberi, II/191; Mesudî, Muruc ez-Zeheb, II/164; İbn-i Esir, el-Kamil, II/2-21; İbn-i Kesir, el-Bidaye, II/252-255; Siyer-i Halebi, I/3-18)  Lord John Davenport: &#8220;Muhammed’in ataları, memleketlerinin başta gelen kişileri arasında idi.&#8221; (Lord John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 4) &#8220;Abdullah’ın oğlu en asil ırkın koynunda yetişmiştir.&#8221; (Lord John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 10) derken, ‘La Cronica Arabigo-Bizantina’ adlı eserde ise Hz. Muhammed hakkında şu bilgiye rastlarız: &#8220;Kavminin en asil sülalesine mensuptu.&#8221; (R. G. Hoyland, Seeing Islam as Others Saw it, s. 617) Henry Stubbe, Hz. Muhammed&#8217;i olağanüstü bir şahsiyet olarak nitelendirir. Hristiyan yazarların onun hakkında sayısız iftiralarda bulunduğunu söyler: “Onun soyunun düşük olduğundan, annesinin Yahudi olduğundan, Sergius veya Nastura adlı rahiplerin veya Abdullah adlı bir Yahudi’nin O’na üstatlık ettiğinde bahsedilmiştir. Bunların hepsi komik iddialardır. Zira hem anne hem baba tarafında asil bir sülaleye mensuptur. İslam&#8217;da Nasturilikten bir ize rastlanmaz.” (H. Stubbe, An Account of the Rise and Progless of mahometanism With The Life of Mahomet, s. 141) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ortaya herhangi bir konuda iddia atmak kolaydır, zor olan onu ispatlamaktır ve bu da ilim ehline uygun olan metotça yapılmalıdır. İspat edilemeyen iddia ise, iftira olmaktan ileri gidemez. Caetani hiç bir zaman tam bir sonuca varmamış, eksik bulmaya çalışmış, yüzeysel ve bilim dışı, zıt ve çelişkili fikirler ileri sürerek ve kaynakları tahrif ederek okuyucuyu yönlendirmeye çalışmıştır. &#8220;Tenkit ile hakareti ayıramayanlar, kendilerini, müşkülattan ve mesuliyetten (Zor durumda kalmaktan ve sorumluluktan) kurtaramazlar.&#8221; (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, II/49)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gibbon, Hz. Muhammed&#8217;in asil bir soya dayandığını belirtir. (E. Gibbon, The Decline and Fall of The Roman Empire, 50. bölüm) Watt, “Şayet biz atalarımızla ilgilenmediğimiz halde iki üç kuşak hakkında bilgi sahibi isek, soy bilgisine düşkün olan Arapların atalarından altı, sekiz hatta on kuşağı hakkında bilgi sahibi olmaları gerçekçi olmaz mı?” (Watt, Hz. Muhammed Mekke&#8217;de, s. 5) der. J. Fück, Hz. Muhammed’in &#8216;itibarlı bir ailenin çocuğu&#8217; olduğunu söyler. (Die Originalitat des Arabischen Propheten, s. 160) “Muhammed bin Abdullah, başarısını savaştan ziyade iş dünyasındaki duruşuna borçlu olan Arabistan&#8217;ın en saygıdeğer kabilesi Kureyş&#8217;ten gelmiştir.” (Benedikt Koehler, İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu, s. 11) Zaten İslam gelmeden önce müşrik Araplarda nesep/soy yazılı olarak kayıt altına alınırdı. Hz. Ebu Bekir ensab (Soy bilgisi) konusunda da uzman idi. (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 56, 101, 102)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Caetani’nin ‘Müslümanlıkta önemi olan Allah değil, Muhammed olmuştur.’ iddiası ise asla doğru değildir. Hz. Muhammed hiçbir zaman Allah’lık rolüne kalkışmamış, aksine tanrı değil peygamber olarak bile abartıların önünü kesmiş ve “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasulü’ deyin!” (Buhari, Enbiya, 48; Darimi, Rikak, 68) buyurmuştur. Aslında Caetani’nin tüm çabası Kur’an’ı İncil’e, Muhammed’i İsa’ya, Müslümanlığı da Hristiyanlığa benzetme gayesinden başka bir şey de değildir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamberin vefatından on yıl geçmeden, İran ve Mısır&#8217;ın tamamı Müslümanların eline geçmiştir. Fetihlerin başlangıç noktası, Mekke’de peygamberliğini ilan eden, Medine’ye hicret eden, getirdiği İslam’ı yaşayan, tebliğ eden ve uygulayan Hz. Muhammed Mustafa&#8217;dır. (Cağfer Karadaş, Kafama Takılanlar 2, s. 99-101)  Tarihleri boyunca hiçbir devlet kuramamış ve bir araya gelememiş bu toplumu kim uyandırmış ve güdüleyip eğitmiştir? Tüm bu fetihleri başlatan kimdir? Caetani’ye göre hiç kimse! Catetani&#8217;ye sormak gerekir, Yuhanna ed-Dımeşki dahil, 1400 senedir oryantalistler ‘olmayan biri ile mi’ mücadele etmişler ve 1400 sene sonra bile etmeye devam etmektedir? O kadar akademisyen, misyoner, araştırma ve eser, olmayan birini alt etmek için midir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarı bilinen ve peygamberimizden bahseden ilk eser, VI. yüzyıl Bizans felsefecisi, İskenderiyeli Stephen&#8217;e aittir. ‘Horoscope’ adlı eserinde, 620 yılında bir Arap tüccardan işittiği alıntıyı nakleder: &#8220;Yesrib&#8217;te (Medine&#8217;nin eski adı) İsmailoğullarından Kureyş kabilesine bağlı, Nisan 620 yılında adı ‘Muhammed olan’ ve peygamber olduğunu iddia eden bir adam ortaya çıkmıştır.&#8221; (Robert Hoyland, Seeing Islam as others saw it, s. 304; Yunanlı Jacobi, Yahudilerle ilgili yazdığı bir eserinde, Hz. Peygambere de bir bölüm ayırmıştır:  Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 257) Ünlü İslam karşıtı E. Renan&#8217;ın, S. Rushdie&#8217;nin ağzından nakledilen sözleri ilginçtir: &#8220;Muhammed&#8217;in hayatına dair neredeyse her şeyi biliyoruz. Onun nerde yaşadığını, ekonomik durumunun ne olduğunu ve kime aşık olduğunu biliyoruz. Yine biz, O’nun dönemindeki siyasi ve ekonomik durumu da biliyoruz.&#8221; (İbni Warraq, Studies on Muhammad and the Rise of Islam, s. 16) Renan ayrıca, &#8220;Muhammed, İsa ve Musa&#8217;nın aksine tarihi kayıtlarla iyi ortaya konmuş bir kişiliktir.&#8221; (Wim Raven, NRC Handelsblad, 23.12.2005) demektedir. Sprenger, “Başlangıçta peygamberin adının Muhammed olmadığını ileri sürer. Ama E. Renan, J. Fück ve T. Nöldeke, bu görüşe karşı çıkar.” (G. S. Reynolds, Remembering Muhammad, Numen, 58, 188-206; J. Fück, The Role of Traditionalism in Islam, s. 16) Bertrant Russell, &#8220;Hz. peygamberin hayatına dair kayıtların son derecede acık olduğunu belirtir.&#8221; (W. Khan, Muhammad, s. 8) Angelika Neuwirth, Hz. Muhammed&#8217;in mitolojik, hayali biri olduğunu ileri süren Kalisch&#8217;i eleştirir ve &#8220;İkna edici herhangi bir kaynak sunulmadan ortaya atılan, bilimsellikten uzak bir provakasyon.&#8221; nitelemesinde bulunur. (Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz. Muhammed imajı, s. 235) ‘Seeing Islam’ adlı eseri başta, İslam&#8217;ın ilk dönemlerine dair önemli çalışmalar yürüten Robert Hoyland da, tarihi kayıtlarda Muhammed&#8217;in isminin varlığına dair belgeler olduğunu belirtir ve benzeri diğer tüm iddiaları reddeder. (Hoyland, New Documentary, BSOAS, 69, 2006, s. 395-416)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Robert G. Hoyland’ın İslam’dan bahseden ilk kaynakları konu edindiği ‘Seeing Islam as Others Saw It’ adlı eserinden devam edelim: Temmuz 634 tarihinde yazılan ‘Doctrina Jacobi/Jacob’ın Öğretileri’ adlı eserde, Araplar arasında peygamber olduğunu iddia eden bir kişinin olduğuna değinilir. (s. 55-61) Papaz Thomas, 640 yılında yayınlanan eserinde, Hz. Muhammed’den söz eder. (s. 118-120) Bagratuni Piskoposu Sebeos ise, 660 yılında yazdığı eserinde bir tüccar olan Hz. Muhammed’den söz etmektedir. (s. 124-132) John bar Penkaye ise, 680’lerde yazdığı eserinde Arapların lideri olan Hz. Muhammed’den söz eder. (s. 194-200)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">7. yüzyılda yazılan &#8216;Yakup&#8217;un Öğretisi&#8217; adlı risale, &#8220;İsmaililerin (Hristiyanların Müslüman Arapları kendilerince aşağılamak için kullandıkları bir sıfat) Peygamberinden ilk olarak bahseden “risale” olma iddiasına sahiptir. Risalenin yazarı yaşlı bir Yahudi bilgine, &#8220;Bana Sarazenler (Batılıların Müslüman Araplara verdiği isim) arasında ortaya çıkan peygamber hakkında ne söyleyebilirsin?&#8221; diye sorar. Aldığı cevap Yahudi bakış açısını yansıtsa da, Efendimizden bahseden en eski risalelerden olması açısından belge tarihi bir öneme sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Süryanilerin İslam’ın erken dönemlerinde İslam’dan söz ettiği pasajları ele alan Michael Philip Penn’in ‘When Christians First Met Muslims’ adlı kitabında ise şu bilgilere yer verilmektedir: 636-637 yılında, gördüğü önemli olayları İncil’inin ilk sayfalarına not alan bir yazarın Hz. Muhammed’den söz ettiği görülmektedir. (s. 22) Ayrıca 640 yılında yazıldığı düşünülen bir başka eserdeyse yazar, Bizanslılarla Hz. Muhammed’in önderliğindeki grubun savaştığından bahseder. (s. 25) Son kısmının 660-680 yıllarında (muhtemelen eserin asıl yazarından farklı bir yazar tarafından) ve geri kalan kısımlarının daha önceki yıllarda yazıldığı düşünülen, 590 yıllarıyla 660 yılları arasındaki olaylardan bahseden bir anonim eserde de, Hz. Muhammed’den bahsedildiği görülmektedir. (s. 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">H. A. R. Gibb şöyle demektedir: &#8220;Muhammed&#8217;in ‘tarihi ile ilgili’ kesin bir gerçek vardır. O da hareket sebebinin kesin olarak dini oluşudur.&#8221; (H. A. R. Gibb, Mohammedanism, s. 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">635 yılında Thomas the Presbyter tarafından yazılan yazıtlarda Arap savaşçılar için, “Muhammed’in Arapları” yazmakta, (A. Palmer (with contributions from S. P. Brock and R. G. Hoyland), The Seventh Century In The West-Syrian Chronicles Including Two Seventh-Century Syriac Apocalyptic Texts, 1993, op. cit., p. 19, note 119; Also see R. G. Hoyland, Seeing Islam As Others Saw It: A Survey And Evaluation Of Christian, Jewish And Zoroastrian Writings On Early Islam, 1997, op. cit., p. 120, note 14) 665 yılında Hristiyanlar tarafından yazılan Maronit günlüklerinde, “Muaviye Muhammed’in yerine geçmek istemedi.” diye yazılmakta, (R. G. Hoyland, Seeing Islam As Others Saw It: A Survey And Evaluation Of Christian, Jewish And Zoroastrian Writings On Early Islam, 1997, op. cit., p. 136. Also see, A. Palmer (with contributions from S. P. Brock and R. G. Hoyland), The Seventh Century In The West-Syrian Chronicles Including Two Seventh-Century Syriac Apocalyptic Texts, 1993, op. cit., p. 32; M. P. Penn, When Christians First Met Muslims – A Sourcebook Of The Earliest Syriac Writings On Islam, 2015, op. cit., p. 58) 670-680 arasında yazılan ‘Short Chronicle’ adlı kitapta da Müslümanların liderinin adı olarak “Liderleri Muhammed idi” diye açıkça bahsedilmekte, (Al-Ka’bi, N. (2016). A Short Chronicle on the End of the Sasanian Empire and Early Islam. 590-660 AD. Gorgias Press) Ermeni bir keşiş olan Sebeos tarafından 660’lı yıllarda yazılan ‘The History of Sebeos’ adlı eserde de “İsmailoğullarından ismi Mahmet olan ve bir tüccar olan… Mahmet onlar için yasa koydu: leş yememek, şarap içmemek, yalan konuşmamak ve zina etmemek.” diye devam eden peygamberimizin özellikleri açıkça sıralanmakta, (Boras, L.B., <em>“A prophet has appeared Coming with the Saracens”. The non-Islamic testimonies on the prophet and the Islamic conquest of Egypt in the 7th-8th centuries.</em> 2017) John Bbar adlı manastır rahibi tarafından yazılan ‘Book of the Salient Points’ adlı kitapta, Emevilerin liderinin adının ‘Muhammed’ olduğu belirtilmekte ve  “başlangıçta eğitmenleri olan Muḥammad’ diye bahsedilmekte, (S. P. Brock, “North Mesopotamia In The Late Seventh Century Book XV Of John Bar Penkāyē’s Riš Millē”, Jerusalem Studies In Arabic And Islam, 1987, op. cit., p. 61) Jacob of Edessa tarafından 700’lerin sonunda yazılan günlüklerinde  “Arapların ilk kralı Muhammed 7 yıl hüküm sürdü ve Ebu Bekir 2 yıl 7 ay hüküm sürdü.” (A. Palmer (with contributions from S. P. Brock and R. G. Hoyland), The Seventh Century In The West-Syrian Chronicles Including Two Seventh-Century Syriac Apocalyptic Texts, 1993, op. cit., p. 37 and p. 38) bilgilerine yer verilmektedir. Diğer bir kaynakta ise, “Muhammed ticari işler için Filistin ve Suriye’ye gitmiştir.” (Al-Ka’bi, N. (2016). A Short Chronicle on the End of the Sasanian Empire and Early Islam. 590-660 AD. Gorgias Press) şeklinde bilgi verilmektedir. Mısır’lı kesiş Nikiou’lu John tarafından 700 yılında yazılan günlükte, Ortodoksluğu terk edenlerden şikayet ederken,  Tanrının düşmanları olarak ‘Müslümanların dininden’ bahsedilmekte ve liderleri için “O Muḥammed’dir.” diye yazmaktadır. (R. G. Hoyland, Seeing Islam As Others Saw It: A Survey And Evaluation Of Christian, Jewish And Zoroastrian Writings On Early Islam, 1997, op. cit., p. 156) Hz. Muhammed’in yaşamadığını ileri sürenlerin bu tür iddiaları, oryantalistlerin günümüzdeki en kapsamlı çalışması olan “Corpus Coranicum” projesinde çalışan Angelika Neuwirth, ‘Tarih çalışılmadan, kaynak sunulmadan ileri sürülen provokasyon’ olarak nitelendirmektedir. Michael Marx da, “Der Spiegel” dergisinde verdiği röportajda, “14. yüzyılda Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki polemiklerde bu iddianın gündeme gelmediğini, aksine Süryani ve Arami kaynaklarda yaşadığına dair birçok kanıt olduğunu” ifade etmiştir. (islamic-awareness.org/history/islam/inscriptions/copper; ‘bilimveyaratilisagaci.com/2020/03/hz-muhammed-yasadi-mi-tarih-kaynaklarinda-hz-muhammed’ adlı sayfadan alıntılanmıştır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı oryantalistler de Hz. Muhammed’in baştan beri samimi olduğunu kabul ederken bazı ateist ve oryantalistler de Hz. Muhammed’in baştan beri yalancı ve aldatıcı olduğunu iddia etmektedir. Öncelikle bu iddialara ‘Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’ ve ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazılarımızda cevap verildiğini belirterek, buradaki ek cevaplarımıza geçelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Marksist bir oryantalist olan Rodinson, ‘Muhammed, genellikle, bilge, ölçülü, dengeli bir adam izlenimini uyandırmaktadır. ‘El-Emin’ lakabı verilmiştir kendine. Yani kentin en güvenilir adamı.’ (M. Rodinson, Mahomet, s. 77) demektedir. “Oryantalistlerin yüzyıllar süren; bir eksik, hata yakalayabilme gayretleri hep neticesiz kalmıştır. Oryantalistlerce ileri sürülen birçok ithamın gerçekle bir ilgisi bulunmamakta, birçok iddia diğerini yalanlamakta, bir sonraki teori öncekini çürütmektedir.” (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 9, 11) Halbuki &#8220;Kur&#8217;an, yalnızca bilgi edinmek için okunacak bir kitap değildir. O, ilahiyat duygusunu tatmak için okunur ve aceleyle okunup geçilecek bir kitap da değildir.&#8221; diyen (Karen Armstrong, Tanrı&#8217;nın Tarihi, s. 226) Armstrong’u destekler mahiyette İngiliz yazar T. Carlyle Kur’an hakkında şunları söylemektedir: ‘Bir kitap ki, kalpten gelmiştir, başka kalplere gitmek yolunu mutlaka bulacaktır. Denilebilir ki, Kur’an’ın esas karakteri masum doğallığıdır. Bir ihlas ve güzel niyet kitabı olması gerçeğidir.’ (T. Carlyle, Peygamber, Kahraman Muhammed, s. 34) O (sav) aynın zamanda davasında ‘samimi’ bir tebliğci idi: O, sadece okumakla kalmamış, aynı zamanda onu harfiyen yaşamıştı. (Müslim, Müsafirun, 139; Ebu Davud, Tatavvu, 26; Ahmed, Müsned, VI/54) Hz. Muhammed namazda yanılmış ama sonra sevih secdesi yapmıştır. (Tirmizi, salat, 173; Ahmed, Müsned, II/447) Bir gün namaza tam başlayacağı sırada cünüp olduğunu hatırlamış, sahabeye, bekleyin, diyerek hemen evine gidip gusül abdesti alıp yanlarına dönmüş ve namazı kıldırmıştır. (Buhari, Vudu, 34, Müslim, Mesacid, 225, Ebu Davud, taharet, 93) Haşa, sahte bir peygamber olsa cünüp hali ile de namazı kıldırabilirdi. Kimse cünüp olduğunu bilmiyordu ki?! Bir defa olsun gaybı-geçmiş ve gelecek zaman ile görülmeyen âlemi- bildiğini iddia etmemiştir. Kendisinin başka peygamberlerden üstün görülmesini yasaklamıştır. (Kadı Iyad, eş-Şifa bi Tarifi Hukukil-Mustafa  I/265) Hayatı, insanlık âleminde çekilmiş ve çekilecek bütün meşakkatlerin, yirmi senelik bir zamanda yoğunlaştırılmış şeklidir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 55) Kısaca O, davasına gönülden inanmış samimi bir Müslüman’dır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’ın dil, ifade ve üslubu peygamberimizin sözlerinden (hadis) farklıdır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 105) Bunu oryantalistler bile fark edebilmektedir. Nöldeke, Kur’an’da olmayan Kunut duaları hakkında şunları söylemektedir: “Bu metinlerin içeriği ve biçimi Kur’an’ı değil, duayı andırmaktadır. Kunut dualarında, Kur’an’da alışık olmadığımız tabirler vardır. Sena etmek fiili, Kur’an’da hiç geçmez.” (Theodor Nöldeke, Kur’an tarihi, s. 48) Hz. Peygamber, Kur’an’ın korunması ve yazılmasına verdiği önemi sözlerine (hadislerine) vermemiştir. Hatta belli bir zaman birimi için, Kur’an’la karışmaması amacı ile hadislerinin yazılmasına da yasak getirmişti. (Müslim, Zühd, 72; Darimi, Mukaddime, 42; Ahmed, Müsned, III/12,21,39,56) Bu yasak, karışma konusunda endişe ortadan kalkıncaya dek sürmüştür. (İbni Kuteybe, Tevilü Muhteliful hadis, s. 365) Kur’an’ın haşmet ve azametini dolaylı yoldan itiraf eden Blachere şöyle demektedir: ‘Biz, Doğunun dini kitapları arasında Kur’an kadar, okunuşuyla fikri düzenimizi dağıtan bir kitap görmedik.’ (Blachere, Le Coran, s. 29) “Oryantalistlere göre Kur’an ilahi bir vahiy değildir. Dolayısı ile ona değişik kaynaklar aranmıştır. Pek çok Batılı Kur’an mütercimi, tercümelerinin baş tarafına, Kur’an sanki Hz. Muhammed’in eseri imiş gibi ‘Muhammed’ ismini yazmışlardır. Oryantalistler her tercümelerinin başına kendilerinin İslam hakkındaki düşüncelerini ihtiva eden mukaddimeler yazmışlardır. Bununla, daha işin başında okuyucuyu yönlendirmek istemişlerdir.” (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 23, 29, 32)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-96147" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3523464573578.jpg" alt="" width="500" height="264" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı oryantalist ve ateistler yukarıdaki iki iddianın dışında Hz. Muhammed’in Mekke döneminde samimi iken Medine döneminde ise bu samimiyeti yitirdiği iddia eder.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Thomas Carlyle bu iddialara şöyle cevap verir: “Muhammed, “dünyalık gelecek” yoluna dolu dizgin atılmak için ihtiyarlamaya başladığı, dünyanın kendisine gönül sakinliğinden başka verecek bir şeyi kalmadığı zamanı beklemiş ve bütün karakterini ve bütün mazisini inkar ederek sefil ve boş bir şarlatan olmuştu, öyle mi? O, sessiz büyük bir ruhtu. İkbal hırsı mı? Bütün Arabistan bu insana ne verebilir? Biz Muhammed&#8217;in yalancılığı varsayımını, asla inanılmaz bir şey olduğu için bir kenara atacağız.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 34, 36)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İleride detaylı cevap vereceğimiz,  “Mekke’de samimi idi, zorluklara göğüs gerdi, zenginlerin fakirlere yardımına vesile oldu, davasını samimi şekilde savundu ama Medine’de başarı elde edince gözleri karardı, kişisel arzularının peşine düştü ve peş peşe vahiyler uydurdu.” (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 146) türü iddialar da vardır. Bunlardan biri olan ünlü Amerikalı yazar Washington Irving’dir. O önce Hz Peygambere sahtecilik ithamına cevap verir: “Hayatının birinci evresi bu ithamı çürütür. O dönemde Muhammed ne isteyebilirdi ki? Mal mı? Oysa Hz. Muhammed’in malı elinin altında idi. Şan, şeref mi? Oysa O, asil bir aileden geliyordu. Zekası, güvenilirliği saygı görüyordu. Öyleyse bunları kaybetmek pahasına neden çevresi ile anlaşmazlığa, sürtüşmeye girsin ki? Halbuki yeniden o serveti toplamak zordu. Allah yoluna insanları çağırma uğruna hem kendi hem arkadaşları mallarını kaybettiler. Samimi olmasa idi neden bu kadar zorluğa göğüs gersin?” (W. Irving, Mohamet and his Successors, s. 195-196) Yazar Hz. Muhammed’in samimiliğini savunduğu halde peygamberliğine inanamamaktadır. Ona göre peygamber olduğu inancının temel nedeni, bedeni hastalığı idi. Irwing’e göre Medine’de ise, şartlar değişir ve kendisinde dünyalık arzusu uyanır ve samimiyeti kaybolur. (Irving, s. 197) Şaşılacak durum ise, sadece iki sayfa sonra yazarın ‘dönüş yapıp’ Hz. Peygamberin başarı ve zaferinin kendisinde bir gurur ve şımarıklık meydana getirmediğini, çünkü kişisel heves ve çıkarlar peşinde olmadığını, aksine bir dini yaymak hedefinde olduğunu söylemesidir. İngiliz oryantalist John Davenport ona şu şekilde cevap vermektedir: &#8220;Hazreti Muhammed saltanat peşinde koşmadı. İnsanları adalete çağırdı. Merhameti, alçakgönüllü olmayı öğretti. Putperestlikten kurtardığı Kâbe&#8217;nin yanına bir saray inşa ettirmedi.&#8221; (John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an, s. 136) “Hz. Muhammed’in her türlü hırstan arınmış olduğunu hayatının bütün şartları ispat etmektedir. Hz. Muhammed krallık peşinde koşmadı. Görevi tamamladığında da başkaları gibi tahtını kurmadı, Kâbe’nin yanında bir saray yaptırmadı, sade evine geri döndü. Hicretten sonra Hz. Muhammed elinde yüksek nüfuz ve kudret bulunduğu halde yaşayışındaki sadeliği zerre kadar değiştirmedi, kendi söküklerini dikti, günlük besinini birkaç hurma ve az bir arpa ile karşıladı.” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 94, 89, 23) Oryantalist Watt da, “Hz. Muhammed&#8217;in karakterinde hicretten sonra düşüşe geçtiğini düşündürecek sağlam bir zemin yoktur.” (M. Watt, Muhammed at Medina, s. 321-324, 332) diyerek bu iddiayı yalanlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler arası çelişkiler kadar bizzat yazarların kendileri de iddiaları ile kendi içlerinde çelişkilere düşmektedirler. Çünkü “önyargı ile yazmaya başlarlar. Amaçlarını önceden belirlemişlerdir. Delillerle hedefe ulaşmazlar, önceden karar verdikleri amaca uygun deliller ararlar, çelişkili, zayıf, uydurma olsa da fark etmez!” M. Rodinson da Mekke dönemini samimi bulur ama Medine dönemini sorgulasa da şu itirafta bulunmaktan kendini alıkoyamaz: &#8220;Muhammed’in Medine’de aldatıcı olması gerekmez. Çünkü o, kendisine gelen fikir ve çözümlerin sadece ve sadece Allah’tan geldiğine inanmakta idi.&#8221; (Rodinson, Mahomet, s. 254) Remarque açık bir biçimde, Hz. Muhammed&#8217;in ahlakı gevşetmek bir yana, tahammülü daha zor hale getirdiğini söyler. Örnek olarak, sünnet olmak, bazı et ve içkiden uzak durmak ve oruç, abdest, namazı sıralar. Bayle, İslam&#8217;ın ahlakla ilgili prensiplerini sıralayıp, &#8216;İslam&#8217;ın fazilet ve hikmet adına çok önemli prensipler ihtiva ettiğini’ ifade eder.  (A. Gunny, Images of Islam in Eighteenth Century Writings, s. 75) Ama son tahlide o da, ‘impostor/sahtekar’ nitelemesini kullanır. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 83) Henri Comte de Boulainvilliers, İslam peygamberini büyük bir şahsiyet, büyük bir kanun koyucu olarak nitelendirir ve Hz. Muhammed hakkında Batılı tasavvurların sağlıklı olmadığına dikkat çeker. Ayrıca Hz. Muhammed&#8217;in samimiyetsizlikle itham edilmesini yadırgar. (Boulainvilliers, Live de Mahomet, s. 165-169) “İslam dinini cahil bir rahibin tavsiyesine veya mizacı daha sonra kendisini peygamber ilan edebilmek için gizlediği eksiklikler ve kusurlarla dolu bir sahtekarın şekillendirdiğini iddia etmek doğru olmaz.” der. (Henri Comte de Boulainvilliers, Live de Mahomet, s. 215-225) Tüm bu iddiaların aksine peygamberimiz cömertliğinin en büyük ve açık örneklerini asıl Medine’de vermiştir. Medine’ye geldiğinde peygamberlik görevi kat kat güçleşmişti. Bir taraftan evlerini, mallarını terk ederek Medine’ye gelen müminlerin hayatlarını güvence altına almak ve diğer taraftan Yahudilerin küstahça  ve düşmanca davranışları ile uğraşması gerekmekte idi. Ayrıca Mekke müşrikleri ile defalarca savaşmak zorunda kalmıştı. “Peygamberimizin amacı şahsi menfaat değil, şirki ve zulmü ortadan kaldırmak ve adaleti ortaya çıkarmaktı. Peygamberimiz en sade bir hayat yaşadıktan sonra, borçlu olarak vefat etmiştir. Mekke’yi fethedince de genel af ilan etmiştir.” (İsmail Fenni Ertuğrul, Hakikat Nurları,  s. 386) &#8220;Bazılarının bizi inandırma çabası içinde olacağı gibi, Hazreti Muhammed bir tebliğci iken birdenbire elde kılıç, her rastladığını dinine kabule zorlayan bir mutaassıp durumuna gelmemiştir. Avrupalı yazarlar tarafından Hazreti Muhammed, hicretten itibaren yepyeni bir karaktere bürünmüş gösterilir. Peygamberin, bazı arkadaşlarını dini anlatmaları için görevlendirdiği ve bunlardan bazılarının bir hayli başarısız olmaları, zorlamaya başvurmadıklarının işaretidir.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 58)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Mekki sureler iman esasları, ahlak ve insanların şahsiyet sahibi yapmasını hedefleyen ayetlerden oluşur. Medeni sureler ise, yukarıdaki hususlarla beraber, aile ve toplum içindeki durum ve görevlerden bahseder.&#8221; (Prof İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 62) &#8220;Kur’an&#8217;ın tedricen 23 senede nazil olmasının ve ‘hüküm içeren (Kamu hukukunu ilgilendiren) ayetlerin’ Mekke’de değil de Medine&#8217;de nazil olmasının arkasında yatan neden, hükümlerin altyapısını oluşturmak; tepeden inme hükümler getirmemek mantığıdır. Önce, toplum inanç bakımından sağlam temeller üzerine bina edilmiş, ardından da ahkam ayetleri gelmeye başlamıştır.&#8221; (Hüseyin Çelik, Kur’an Ahkamının Değişmesi, s. 26, 35, 169) “İslam inanç sisteminde Mekke &#8216;lâ&#8217; makamıdır. Medine &#8216;lâ&#8217;yı &#8216;İlla&#8217; ile tamamlar.” (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 232) “Müslümanlar Medine’de savaşçı bir tutum içine girmiş, tanrı anlayışlarında merhametli sıfatına, sertlik sıfatı eklenmiştir.” (Goldziher, Le Dogm et Le Loi de L’ıslam, s. 22) iddiasında bulunulur. Halbuki Kur’an, her zaman Allah’tan adalet sahibi bir varlık olarak bahsetmektedir. Mekke döneminde de Medine döneminde de Kur’an bize, Allah’ın iyiliksever, doğru, sabırlı insanları sevdiğini, zalim, kibirli, kafir insanları sevmediğini bildirir. Kur’an, doğru yoldan ayrıldığı için helak edilen kavimlerin kıssalarını Mekki (Mekke’de inen)  surelerde sık sık anlatılması da bu iddiayı yalanlar. Saldırganlara karşı Medine’de farz kılınan cihadın, daha önceleri Mekke’de açık şekilde verilmiş olan ültimatomun ifasında başka bir şey olmadığı ortadadır. (Yunus, 102; Hud, 121; İsra, 58) Kur’an haksız yere bir cana kıymanın tüm insanların canına kıymakla eş kabul eder. (Maide, 32) Hz. Muhammed de cana kıymayı, Allah’a ortak koşmadan sonra en büyük günah olarak ilan etmiştir. (Buhari, Eyman, 16; Nesai, Tahrim, 3) Medine dönemi farz kılınan cihad, dünyevi amaçlar için değil, haksızlığa karşılık vermek, (Hac, 39-40; Bakara, 190-191) hıyanet ve anlaşmayı bozanlara ceza, (Enfal, 55-58; Tevbe, 1-2, 4-5,7-8,10-14) güvenliği korumak, (Maide 33-34) fitne ve fesada engel olmak (Bakara, 193; Enfal, 73) için farz kılınmıştır. Cihad yerine getirilirken belli ölçüler ortaya konmuştur: Sivillere dokunulmaz, ateşle yakmak yasaktır, yağma, talan yasaktır, yıkım, tahrip yasaktır, organ kesmek yasaktır, esirin öldürülmesi yasaktır, anlaşmanın bozulması yasaktır, vb. (Ayet ve hadisler için; Prof A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 155-156) Bu konuda, &#8216;Savaş esnasında uyulması gereken kurallar&#8217; adlı yazımıza bakılabilir. Burada nesh (hükmün değişmesi) kavramını da iyi anlamak gerekir. Allah bir taraftan önceki kuralları nesh ederken yeni kurallarda da tedricilik metodunu kullanır. Mesela içki toplumda aşama aşama yasaklanmıştır. Neshe yaratıcının ihtiyacı yoktur, biz insanların ihtiyacı vardır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 153) (Nesh konusu ‘Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur’ başlıklı yazımızda ele alınmıştır.) Hz. Muhammed Medine’ye gelir gelmez Yahudilerle kapsamlı bir anlaşma yapmıştır. Anlaşmada herkes eşit tutulmuş ve dış düşmanlara karşı tek yumruk olmak zorunlu kılınmıştır. (Madde 1-2) Daha önce Yahudiler kendi aralarında bölük pörçük ve birbirlerine düşman iken (Hamidullah, Le prophete, I/178) bu anlaşma ile kendi aralarında da eşitlik sağlanmıştır. (Madde, 26-33) Kendilerinin İslam’a girmeye de mecbur bırakmadığını göz önüne alınırsa (Madde 25) bu anlaşmanın temel şartı, her tarafın düşmanca herhangi bir yola başvurmamaları, düşmanlara yardımcı olmamaları olduğu görülür. (Madde, 16,37,37/B, 43,44) &#8220;Hz. Peygamberin en önemli özelliklerinden birisi, hangi dine mensup olursa olsun insanlarla yaptığı anlaşmalarda, verdiğin sözlerde, söylediklerine uyması konusunda hassasiyet göstermesidir. Allah resulü buna özen gösterirken aynı zamanda muhataplarında da aynı şeyi istemiştir.&#8221; (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 206) Fakat Yahudiler bir süre sonra anlaşma şartlarına aykırı işler yapmaya başlarlar. Mesela Nadiroğulları, Kureyşlilere Müslümanlara ait gizli haberler ulaştırır ve onları Hz. Peygamber ile savaşmaya teşvik eder. Müslümanların zayıf yerlerini onlara bildirir. (İbni Hacer, Fethü’l-Bari, VII/332) Bununla yetinmeyerek birkaç kere de peygamberimizi öldürmeye teşebbüs ederler. (Ebu Davud, İmare, 22,23; İbni Hacer, F. Bari, VII/332; Taberi, Tarih, III/37; İbni Esir, Üsdül Gabe, III/57) Ayrıca Nadiroğulları Hendek kuşatması sırasında Müslümanları arkadan vurmak istemişler, son anda anlaşmayı kabul etmişlerdi. (Prof İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve evrensel mesajı, s. 227)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonunda peygamberimiz onlara aniden hücum etmek yerine haber göndermiş, anlaşma şartlarını çiğnediklerini, bu yüzden 10 gün içinde Medine’yi terk etmeleri gerektiğini bildirmiş ve aksinin, savaşmayı kabul ettikleri anlamına geleceğini söylemiştir. Buna karşılık onlar, ‘işine geleni yap’ diye cevap vermişlerdir. (Taberi, Tarih, III/38; İ. Hacer, VII/233; Belazuri, F. Büldan, s. 24; Mevdudi, cihad, s. 359) Hz. Muhammed onları kuşatmak zorunda kalır.  Kuşatma uzayınca zayıf kalırlar ve sonunda, kanlarının dökülmemesi, develerinin taşıyabileceği kadar mal götürerek Şam’a göç etmelerine izin verilmesini isterler. Bu izin de kendilerine verilir. (Taberi, Tarih, III/38; İ. Hacer, F. Bari, VII/232) Hz. Peygamber istese onların hepsini öldürtebilirdi.  Fakat onlar gittikleri yerde de rahat durmazlar. Bütün Arapları Müslümanlara karşı kışkırtırlar. İki sene sonra 24.000 savaşçı ile Medine’ye saldırmaya kalkışırlar. Görüldüğü gibi peygamberimiz son derece merhametli davranmış ve ileride kendisine zarar verir diye yılanın başını ezmemiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 157) Beni Kaynuka Yahudileri de bir Müslüman hanımın tesettürüne saldırmışlar, kadının vücudunun görülmesine neden olmuşlar, utanç ve öfkeden attığı çığlıkları duyan bir Müslüman işi yapan Yahudi’yi öldürünce diğer Yahudiler de o Müslüman’ı şehit etmişlerdir. Bunun sonucu olarak Yahudiler 15 gün kuşatılırlar. Kuşatma sırasında onlara Müslüman olmaları teklif edilse de red cevabı verirler. (Buhari, sahih, 58/6) Sonunda teslim olurlar. Medine’yi terk etmelerine izin verilir. Görüldüğü gibi burada da peygamberimiz onlara merhametli davranmıştır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 157) Beni Kureyza ise, Hendek savaşı sırasında, anlaşmaya aykırı olarak müşrik ordusuyla anlaşır. (Prof İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve evrensel mesajı, s. 227) ve beraber fiilen savaşa katılırlar. (İbni Esir, el-Kamil, I/13; İbni Hacer, F. Bari, VII/280) Sell, Ebu Süfyan tarafından Kurayza oğullarının kandırıldıklarını söyler. (E. Sell, The life of Muhammad, s. 160-174) &#8220;Bir Yahudi Kabilesi olan Beni Kurayza&#8217;nın şehri içeriden vurmaya kesin bir alaka gösterilmiş olması, Hendek savaşı sırasında müşriklerin lideri olan Ebu Süfyan&#8217;ın tek zafer umudu.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 234) olmuştu. &#8220;Kureyza kabilesinin ittifaka dahil olmaları Müslümanlar açısından kıyım ve katliama yol açabilecek büyük bir ihanetti.&#8221; (Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 231) Peygamberimiz onlara elçiler gönderir, onlara öğüt verir. Fakat Kureyzaoğulları, ‘Bizimle sizin aranızda anlaşma yoktur.’ diyerek savaş ilan ederler ve sonunda Müslümanlar iki ateş arasında kalır. Öyle ki Hz. Peygamber, Medine mahsullerinin üçte birini müşriklerin bir kısmına barış yapmak karşılığında vermeye hazırlanmak zorunda kalır. (İbni Esir, el-Kamil, II/68; İbni Hacer, F. Bari, VII/281) Müslümanlar Hendek savaşı bitip kuşatmadan kurtulur kurtulmaz Kureyzaoğullarını kuşatma altına alırlar. Yirmi günlük kuşatma sonunda yenileceklerini anlayınca bir elçi göndererek Sad b. Muaz’ın vereceği karara razı olarak teslim olacaklarını söylerler. (Buhari, Cihad, 168, Menakibu’l-Ensar, 12; Müslim, cihad, 29,64; Tirmizi, Siyer, 28; Darimi, siyer, 65) Sad b. Muaz kararını verir: Erkekler öldürülecek, kadın ve çocuklar esir alınacak, mallar paylaştırılacaktır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 158; İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 270-271) “Esirlerden çoğu Hayber civarındaki Yahudiler tarafından fidyeleri ödenerek kurtarılır.” (A. Sprenger, Das leben und die lehre des Mohammed, III/II, 226) Kureyzaoğulları en zor şartlarda anlaşmayı bozmuş düşman tarafına geçmişlerdi. Sürgün şıkkı da mantıklı bir tercih olmazdı çünkü Nadiroğullarının yaptıkları ortada idi. Bu cezayı peygamberimiz teklif etmemiş, kendilerinin teklif ettiği bir hakem tarafından önerilmişti. Ceza zaten kendi kutsal kitaplarına uygun (Tesniye, 20/10-16) verilmişti. (Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru s. 232) Sadece silah taşıyanlar öldürülmüş, kadın çocuklara dokunulmamıştır. (Mevdudi, Cihad, s. 367) Oryantalistler ise, tüm bunları bilmemezlikten gelerek peygamberimizi suçlamaktadırlar. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 159)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Margoliouth, Hz. Muhammed&#8217;in onları anlaşmayı bozmamaları konusunda uyardığını, onların bu uyarıya aldırmadıklarını, son derece stresli zamanlarda Medine sokaklarında dolaşarak Hz. Muhammed&#8217;in başına gelen sıkıntıdan dolayı duydukları memnuniyeti gösterdiklerini, kaypak davrandıklarını ve sonuçta kendilerini helake sürükleyen bir yol tuttuklarının anlatır. (D. S. Margoliouth, Muhammad, s. 328- 329) ve ‘Yahudiler, Hz. Muhammed&#8217;e zarar verme iradelerini açıkça ortaya koymuşlardır.’ der. (Margoliouth, Muhammad, s. 334) Paret, Yahudilerin verdikleri hiç bir sözü tutmadıklarını, Uhud savaşı sonrası Nadir, Hendek savaşı sonrası Kurayza oğullarının üzerine saldırılmasının tesadüfi olmadığını, Hendek savaşı sırasındaki davranışları ile kendi iplerini kendilerinin çektiklerini belirtir. (R. Paret, Muhammed und der Koran, s. 111-112) Watt, “Kurayza oğulları müşriklere güvenebilseler Hz. Muhammed&#8217;e karşı hücum edeceklerdi.” demekte ve Hakem Sa&#8217;d üzerinde Hz. Muhammed&#8217;in baskısının olmadığının da altını çizmektedir. (M. G. Watt, Muhammad at Medina, s. 213-215) Bobzin ise, Kureyza Yahudileri ile Evs kabilesi arasında ittifak olduğunu, Yahudilerin Evs&#8217;ten olan Sa&#8217;d&#8217;a kendilerinin kararı bıraktıklarını belirtir. (H. Bobzin, Mohammed, s. 106) Watt ayrıca Hz. Muhammed&#8217;in ikiyüzlülüğe asla tahammülü olmadığını, muhatabından kesin olarak tuttuğu tarafı belirlemesini istediğini belirtir. (Watt, Muhammad at Medina, s. 116) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler Hz. Muhammed’in ekonomik üstünlük hırsına kapıldığını da iddia ederler. Halbuki Hz. Peygamber dünya hayatına hiç önem vermemiştir. (Nevevi, Riyazu’s-salihin, s. 236-280) Peygamberimiz Yahudileri malları için öldürseydi, Beni Kaynuka ve Nadir Yahudilerini neden öldürmemiştir? Yahudilere kin duysa idi, Kureyza’dan sonra Hayber Yahudilerini de aynı şekilde cezalandırması gerekmez miydi? Halbuki onlara verdiği ceza, önceki üç kabileye verdiğinden çok daha az idi. (Ebu Davud, İmare, 23,24; Mevdudi, Cihad, 371-372) &#8220;Hayber Yahudileri çevredeki müşrik Araplarla irtibat kurarak, Hz. Peygamber&#8217;e karşı savaşmak için onları organize eder. Hatta, Yahudi reislerinden Sellam b. Mişkem&#8217;in karısı Zeynep bint Harise, Hz. Peygamber&#8217;e zehirli bir koyun ikram eder ve onu zehirlemek ister.&#8221; (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, 240) Hayber kuşatması esnasında Resulullah’ın yanına gelip Müslümanlığını ilan eden ve bir Yahudinin koyunlarını güden hizmetçiye resulullah, efendisine ihanet etmemesini ve hayvan sürüsünü alıp ona götürmesini ve sonra tekrar ordugaha dönmesini söyler. (İbni Hişam, Sire, II/344) Peygamberimiz Hayber&#8217;i fethettikten sonra, ele geçen bütün Tevrat nüshalarını da Yahudilere iade etmiştir. (Prof. Dr. Ahmet Yaman, Şiddet karşısında İslam, Komisyon, DİB, s. 325) Savaştığı topluma bu kadar adaletli ve merhametli yaklaşan peygamberimiz Yahudilere asla önyargılı değildir. Peygamberimiz vefat ettiğinde ülkesi sınırları epey genişlemiş, Yemen’den Suriye sınırına dek ulaşmış ve kendisi de bu ülkenin lideri konumunda iken bile, kendi savaş zırhı bir Yahudi de rehin idi. Hayberlilerce bir çeşmenin başında öldürülen bir Müslüman’ın katili tespit edilemeyince, diyetini de bizzat kendisi ödemiştir. (Buhari, cihad, 89; Tirmizi, Buyu, 7; Nesai, buyu, 58; Ahmed, Müsned, I/236; İbni Hişam, Sire, II/354) Halbuki öldürenin Yahudi olduğu kesin idi. İsteseydi onları şu veya bu gerekçeyle diyet ödemeye mecbur ederdi. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 161)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlerin diğer bir ithamı da peygamberimizin anlaşmalarına bağlılık göstermemeye başladığı iddiasıdır. Kur’an’da defalarca verilen sözün tutulmasının önemi açıkça ifade edilmiş ve yapılan anlaşmalara bağlı kalınması istenmiştir. (Ali İmran, 76; Maide, 1; En’am, 152; Nahl, 91; İsra, 34; Rad, 20 vd.) Peygamberimiz de, sözden dönmeyi münafıklık alameti saymıştır. (Buhari, cizye, 22;Müslim, cihad, 8; Ebu Davud, cihad, 150) Peygamberimiz bir borcunu ödemek için alacaklıyla sözleştiği yere üç gün boyunca gidip beklemiştir. (Ebu Davud, edep, 90; İbni Sad, Tabakat, VIII/59) Oryantalistler, Hz. Muhammed’in Mekkeli müşriklerle yaptığı anlaşmalarına sadık kalmadıklarını iddia ederler. Halbuki Hudeybiye anlaşmasını bozan bizzat müşriklerdir. Müşrikler Beni Bekir kabilesine askeri ve diğer yardımlarda bulunmuşlar, onlar da Huzaalılardan yirmi üç kişiyi öldürmüştür. Katliama katılanlar arasında İkrime, Safvan, Süheyl gibi Mekkeli müşrikler de bulunmakta idi.  Efendimiz, Mekkeli müşriklerden diyet ödemelerini veya Beni Bekir anlaşmasını terk etmelerini isterse de müşrikler her iki teklifi de reddeder. Görüldüğü gibi, katliama yaptıkları destekle ve anlaşma çabalarını da kabul etmeyerek Hudeybiye anlaşmasını bozan taraf bizzat müşrikler olmuştur. Oysa şartlarını bizzat kendileri tercih edip yazdırmışlardı. (Buhari, sulh, 6; Müslim, cihad, 90; Ebu Davud, cihad, 156) Hatta öyle ki, anlaşma mürekkebi kurumadan müşrikler safından Ebu Basir Müslüman olarak gelmişti ve Hz. Peygamber anlaşma gereği onu saflarına kabul etmeyerek geri iade etmişti. (İbni Hişam, Sire, III/337) Müslüman olarak gizlice bile gelenleri Efendimiz Medine’ye kabul etmemiştir. Bütün bunlara rağmen anlaşmayı bozan taraf yine müşrikler olmuştur. (Konuya ek olarak,  &#8216;Tevbe 5. ayet&#8217; adlı yazımıza da bakılabilir. Ayet, anlaşmaya uyan müşrikler ile anlaşmanın sonuna kadar bağlı kalınmasını istemekte, anlaşmayı bozanlara ise 4 ay mühlet vermektedir.) Asıl ihanet edenler, yaptıklarına rağmen, kendilerine dört ay boyunca tam bir hürriyet içinde yeryüzünde dolaşma izni verilen müşriklerdir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 163) Ama oryantalist ve ateistler hâlâ Efendimizi suçlamaktadırlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Diğer bir iddia da peygamberimizin cinsel arzularına aşırı düşkünlük göstermeye başladığı iddiasıdır. Oryantalist/ateistlerce, Hz. Peygamberin -haşa- şehvetine düşkün olduğu, bunun için zaman zaman ayet bile uydurduğu iddia edilir. Hz. Aişe’nin kelimeleri ile “İhtiyarlıktan ağzının dişleri dökülmüş” (Buhari, Menakıbü&#8217;l-Ensar, 20) biri olan Hz. Hatice’yi ölümünden sonra bile Allah Resulü devamlı hayırla anarken (İbn-i Hanbel, VI, 118) ve Efendimizin dul olmayan tek eşi Hz. Aişe’ye “Ben, Hatice’yi kıskandığım kadar hiçbir kimseyi kıskanmamışımdır. Bir daha Hatice hakkında kötü söz söylemeyeceğim.” (Buhari, Menakıbu&#8217;l-Ensar, 20; Nikah, 108; Müslim, Fedailu&#8217;s-Sahabe, 73, 78) dedirtecek kadar Hz. Hatice’yi sevip, saygı ile anıp ona vefa gösteren (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 165) Peygamberimiz, hayatının gençlik döneminin yirmi beş senesini kendisinden yaşlı ve dul olan bir tek kadınla geçirmiştir. Güya bu da, ‘Hz. Hatice’nin toplumdaki ağır yeri ve malıyla Hz. Peygamber üzerinde hakimiyet kurmuş, bu da onu evde söz sahibi yapmıştır’ şeklinde yorumlansa da bu iddia asla gerçeklerle uyuşmaz! Hz. Ebu Bekir de bütün malını Allah yolunda harcamıştır. Ama bu durum, Ebu Bekir’in kızı dul olmayan kızı Hz. Aişe’den sonra Hz. Muhammed’in başka kadınla evlenmesine engel olmamıştır. Hz. Aişe de, Hz. Hatice annemizin aksine genç, bakire ve güzeldi. Peygamberimiz günde beş vakit namaz kıldırır, Kur’an öğretir, zekatları dağıtır, anlaşmazlıkları çözer, yabancı heyetleri kabul eder, kral valilerle mektuplaşır, seferlere çıkıp komutanlık yapar, kanun koyardı. Bunların haricinde geceyi de ibadetle geçirir, gündüz oruç tutardı. Gece namazlarında bazen ayakları şişecek kadar ayakta durur -kıyam- bazen de öldü sanılacak kadar secdeye kapanırdı. (Buhari, teheccüt, 6; Bayhaki, el-envau’l-Muhammediyye, s. 522)  Ayrıca ateist ve oryantalistler Ahzab suresi 50. ayeti ve Zeynep binti Cahş ile evliliklerini de gündeme getirirler. Bu konu ve benzeri diğer tüm iddiaların ‘Hz. Muhammed neden çok kadınlar evlenmiştir?’ adlı yazımızda ele alınıp cevaplandığını hatırlatalım! Kadınlarla tokalaşmayan peygamberimiz, şehvet düşkünü olsa kadınlara neden örtünmeyi mecbur kılsın? Ayet inip Müslümanların evli bulundukları kadın sayısının dört ile sınırlanınca, peygamberimiz o tarihten sonra başka bir hanımla evlenmemiştir. Kur’an&#8217;ı kendi yazan bir şehvet düşkünü (!) olsa, böyle bir kanun koymaya asla tenezzül etmezdi. Kendisine hiç erkek evlat bırakmayan hanımlarını bırakıp onlar yerine genç bakire hanımlar alabilirdi. İşin ilginç yönü, hiçbir müşriğin Peygamberimizi bu noktadan yadırgamamasıdır! Yine, beğenip evlenmek istiyor olsa idi Efendimizin küçüklüğünden beri tanıdığı ve akrabası olan Hz. Zeyneb&#8217;i Hz. Zeyd’le kendi eli ile neden evlendirsin? Peygamberimiz Hz. Zeynep’le evlenip başını ağrıtacağına, -Haşa- nefsine düşkün ve Allah adına kitap uyduran biri olsa, eski kölesinin hanımıyla gizli gizli buluşamaz mıydı? Ne de olsa buna &#8216;tahrif edilen/bozulan&#8217; Tevrat&#8217;tan da örnekler bulurdu. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 169-176)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, Hz. Peygamberin ‘Medine&#8217;de Yahudilerle temasa geçmesi,  onun Hz. İbrahim tarihine, nesebi bağlarına aşina olmasını sağlamıştır’ demektedirler. Caetani ve Nöldeke’nin de kabul ettiği sure sıralamasına göre, Mekki olan yani Mekke’de inen 18 surenin değişik ayetlerinde Hz. İbrahim&#8217;den, yine tamamı Mekki olan 5 surede de Hz. İsmail’den bahsedilmektedir. Hac suresi 78. ayette de Hz. İbrahim, gerek Hz. Peygamberin gerekse Arapların babası olarak geçer. Dolayısı ile Hz. İsmail onların da dedesi olmuş olur. Bakara, Ali İmran surelerinde de Hz. İbrahim’den bahsedilir. Günde beş vakit okunan salavatta da, Hz. İbrahim anılır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 178) Hazreti Peygamberin, Hz. İbrahim&#8217;in Kâbe&#8217;yi inşa edişini uydurduğu da iddia edilir. Halbuki tüm Araplar, nesiller boyu buna inanmakta idiler. Ayrıca Müşrikler meleklerin heykellerini yaptığı gibi İbrahim ve İsmail&#8217;in de heykellerini yapmışlardı. İddiaların aksine “Hz. İsmail&#8217;in babası olması açısından Hazreti İbrahim&#8217;in Arapların babası olması da kesinlik” (Blachere, Le Coran, s. 46) kazanmıştır. Üstelik böyle bir hikayeyi Peygamberimiz uydurmuş olsaydı, gerek müşrikler gerekse Yahudiler susmazlardı. Peygamberimiz Kâbe’yi inşa konusunu uyduracak olsaydı, Arap asıllı Hud veya Salih peygamberlere bunu isnad etmesi, ırkçı olan o toplumun şartlarına daha uygun düşmez mi idi? Öyle ya, amaç Mekke müşriklerinin gönlünü almak olsaydı, Arapçılık damarlarını okşamak daha uygun olmaz mıydı? (A. Hatip, İddialara cevaplar, s.180) Oryantalistler Peygamberimizin Yahudilerden ümidini kestiği için kıbleyi değiştirdiğini de iddia ederler ki, bu konu ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızda cevaplanmıştır. ‘Bir ‘putperestlik kültürü’ olan Hacer-i Esved’i ibka ettiği’ iddiasına cevap ise, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızda verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Ateist ve oryantalistlerin peygamberimiz hakkındaki genel iddiaları II</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birinci iddia: Oryantalistlere göre Mekki surelerin kısa olmalarının nedeni, Peygamber Mekke&#8217;de tecrübesizken kitabını yazmaya çalışmış, tereddüt ve kararsızlık göstermiştir. Medine&#8217;de ise kendine güveni artmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci iddia: Müsteşriklerin hepsi, başlangıçta diğer Arap tanrılarına ses çıkarmadığını, zamanla şartların gerçekleşmesinden sonra tevhid içerikli ve genele yönelik ayetlerin ortaya çıktığını iddia eder. Bu nedenle de ‘Mekki sureler de Allah&#8217;ın bir olduğu, Tevhid ve şirke karşı çıkmak yoktur’ derler. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 203)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk iddiayı aşağıda açıklayacağız. İkinci iddianın tam aksine, İslam daveti başlangıcından itibaren tevhid eksenlidir. Tüm oryantalistlerce de kabul edilen ve ilk inen ayetlerden olan Alak Suresi şu şekilde başlar: &#8220;Yaratan Rabb&#8217;inin adıyla Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.&#8221; Blachere ve Nöldeke&#8217;ye göre de iniş sırasında ikinci sürede yer alan Müddessir suresinin 3. ayetinde, “Sadece Rabbini büyük olarak tanı.” ifadesi yer almaktadır. Aynı surenin 5. ayetinde terk edilmesi istenen şey, ‘ricz’ yani pis olan putlardır! Blachere&#8217;e göre 3. ve Nöldeke&#8217;ye göre 4. sırada yer alan Kureyş suresinde ise açıkça &#8216;Kâbe&#8217;nin Rabbine ibadet&#8217; etmeleri Müslümanlardan istenmektedir. İlk sıralarda inen Tarık suresinde, Leyl Suresinde, Fatiha Suresinde hep ‘Tevhid’ anlatılır: &#8220;Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım dileriz.&#8221; Mekke&#8217;de inen Müzzemmil suresinde de &#8220;O, doğunun da batının da Rabbidir, O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse yalnız O’nun himayesine sığın.&#8221; buyrulur. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 204) Nöldeke&#8217;ye göre 3. sırada olan Leheb suresinde, Ebu Leheb ve karısının cehennemlik olduğunu belirtilir. Acaba Ebu Leheb ve karısı durup dururken mi Hz. Peygambere eziyeti etmişlerdir? On birinci surede ise müşriklerin, &#8216;Muhammed&#8217;in Rabbi kendisini terk etti.&#8217; dedikleri belirtilir. Bu ayet arada bir mücadele olduğunu göstermez mi? Ateist ve oryantalistler önce minareyi çalıp sonra kılıfı uydurmaya çalışmakta, peşin hükümlü olarak ortaya attıkları fikirlere kendilerine göre deliller bulmaya çalışmaktadırlar. Ayetlerin, surelerin sıralanışında bile kendi aralarında bir ittifak söz konusu değildir. “Zaten oryantalistler de, kendi içlerinde ayetlerin tarihlendirilmesine dair bütüncül bir geleneği oluşturamamışlardır.” (Rumeysa Hafızoğlu, İngiliz oryantalizminde Kur’an ayetlerinin tarihlendirilmesi, Yüksek lisans tezi, 2019, s. 118) Çünkü kendi hedef ve ulaşmak istedikleri yere göre keyfi olarak ayet ve sureleri sıralamaktadırlar! Halbuki olan şey çok basittir: ‘Allah, elçisinin önüne zamana, zemine ve şartlara göre en güzel plan ve stratejileri önüne koymuş, peygamberde bunlara harfiyen uymuş ve uygulamış.’ ve başarıya da ulaşmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Üçüncü iddia: İlk döneminde inen ayetlerin, karşı tarafın hissiyatına hitap eden, onları bu şekilde etkilemeye çalışan sözlerden ibaret olduğunu şeklindedir. Onlar bu sözleriyle, Kur’an&#8217;ın bulunduğu ortamdan etkilendiğini iddia etmektedirler. Mekki surelerden Allah&#8217;ın varlığı ve birliğinden, gücünden bahsedilir, yarattıkları üzerinde düşünmeye davet edilir, müşriklerle, putlar ve bozuk inançları üzerine tartışılır. İlk muhataplarının çoğu Peygamberimizin azılı düşmanları idiler, etkileme olsaydı onlardan etkilenme olurdu. Halbuki Mekki sureler bu iddianın ‘zıttını’ ortaya koymaktadır. Mekki surelerde kıyametten bahsedildiği gibi medeni surelerde de kıyametten bahsedilir, müşrikleri bekleyen kötü akibetten örnekler verilir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 205-206)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dördüncü iddia: Mekke&#8217;de inen ilk sureleri kahinlerin sözlerine benzediği şeklindedir. Halbuki bütün kahinler ‘bedevi idi’ ve ‘çocuklarından itibaren bu işle uğraşırlar.’ Hz. Peygamber hiçbir zaman gaibten haber verme iddiasında bulunmamıştır! Hatta gaybı bilmediğini ‘ısrarla’ belirtmiştir. (En’am, 50; A’raf,  188; Yunus, 20; Hud, 31; Neml, 65) Peygamberimiz kahinlere özenmemiş, aksine onları şiddetle eleştirmiştir. (Müslim, Kasame, 36-38; Ebu Davud, Diyat, 19; Tirmizi, Diyat, 15) Kahinlik çocukluktan başlayan bir meslek olmasına karşılık, Peygamberimiz 40 yaşından sonra peygamberliğe başlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Beşinci iddia: ‘İlk Mekki surelerde birçok maddi varlıklara yeminler vardır. Medeni sürelerde ise bu ortadan kalkmıştır. Bunun sebebi Mekke&#8217;nin sosyal ortamı maddi şeylerden, Medine&#8217;nin sosyal ortamı ise daha kültürel şeylerden etkilenirdi.’ iddiasıdır. Öncelikle Mekke halkı daha ince ve ileri bir seviyeye sahip idi. Mekke, diğer bütün Arap kabilelerinin Merkezi idi. Mekke&#8217;de hitap sanatı, kültür ve şiir yaygın idi. “Arap geveze bir millet değildir ama konuştu mu düzgün ve edebi/sanatsal konuşurdu.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 27) Mekke&#8217;deki maddi şeylere yeminler, o üzerinde yemin yapılan şeylerdeki ilahi sanata dikkat çeker, arkasındaki Allah&#8217;ın ilim, hikmet ve kudretini görmeye insanları sevk/davet ederdi. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 208) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Altıncı iddia: Kur’an&#8217;ın kaynağının İnciller olduğu iddia edilir. Fransız Doktor Maurice Bucaille, ‘Kur’an&#8217;da her defasında Hz. İsa için &#8216;Meryem&#8217;in oğlu&#8217; ifadesinin kullanıldığını belirtir ve bu konuda İncil&#8217;den ayrılır.’ der. İncil&#8217;e göre ise İsa, ‘Baba’ üzerinden soy kütüğe izafi edilir ve Tanrı babanın oğlu olarak kabul edilir. En temelde burada iki kitap birbirinden ayrılırlar. Bu konuda daha detaylı bilgi için ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza bakılabilir. Ayrıca oryantalistler, ‘ilk başlarda Mekke&#8217;deki ayetlerde &#8216;Ey iman edenler&#8217; ibaresi varken daha sonra yerine &#8216;Ey insanlar&#8217; sözünün kullanılmaya başlandı, bu da Muhammed hedefini zamanla büyüttü’ şeklinde yorum yaparlar. Halbuki &#8216;Ey iman edenler&#8217; ifadesi Medeni surelerde de geçer. Ayrıca Mekki sureler de cihanşümul, evrensel davet örnekler vardır. Mesela Tekvir suresindeki &#8220;Kur&#8217;an âlemler için bir öğüttür, âlemlerin Rabbi Allah&#8217;tır.&#8221; (Tekvir, 27-29) ayetleri buna örnek verilebilir. Bu konu detaylı olarak ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızın ‘Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?’ başlıklı soruya verilen cevabına bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yedinci iddia: ‘Mekki surelerin üslubu şiddet, sertlik ve tehdit doludur. Medeni surelerde ise bu durum değişecek, yumuşaklık, merhametlilik özellikleri kazanacaktır. Bu da Medine ortamının bir yansımasıdır.’ iddiası ileri sürülür. Halbuki bazı Medeni surelerde de aynı özellikler vardır: Münafıklar ve Yahudiler azarlanmaktadır! Aslında Kur’an baştan sona mağfiret ve tehdit; kabul ve red gibi unsurlarla doludur. Yine ilk ayetlerde de (Fussilet, 33; Şura, 36, 43; Hicr, 87; Zümer, 53) yer yer yumuşaklık, müsamaha, hoşgörü örnekleri vardır. Mekki ve Medeni surelerin üslup farklılıkları olduğu da bir gerçektir. Mekke&#8217;de hitap edilen kesim Peygamberimizin davetini reddeden putperestlerdir. Müslümanlara işkence ve zulüm yapmışlardır. Medine&#8217;deki insanlar ise Peygamberimizi bağrına basan, kılıç ve kalemleri ile müdafaa eden bir topluluktur. Doğal olarak hitap, her toplumun, her olayın, her ortamın yapısına uygun olmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sekizinci iddia:  Hz. Muhammed ‘Mekke&#8217;de alışma dönemini geçirmiştir; surelerde tereddüt, tedirginlik ve ümitsizlik vardır’ iddiasıdır. Herhangi bir ilk inen ayetleri iyi okuduğumuzda, onda zerre kadar bir endişe, tereddüt, tedirginlik asla göremeyiz! Hepsi de ele aldıkları konuları kendisinden son derece emin, hatta üst üste tekid ve yeminler ederek, basa basa dile getirir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dokuzuncu iddia: ‘Mekke&#8217;deki sureler kısadır, çünkü halkı kabadır. Medine&#8217;deki sureler uzundur, çünkü halkı kültürlüdür. Bu nedenle Medine&#8217;de ayetler uzunlaşmıştır.’ şeklindedir. Bir kere Mekki surelerin hepsi kısa olmadığı (En’am, A’raf, Yunus, Hud, Yusuf, İbrahim vd.) gibi, Medeni surelerin hepsi de uzun (Nasr, Zilzal, Beyyine, Rahman vd.) değildir. Ayrıca iddia  edilenin aksine Kureyş&#8217;in ortamı, Araplara göre, zeka, anlayış, edebi zevk ve belagat/sanatta ileriydi. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 210-215)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Onuncu iddia: Hz. Muhammed&#8217;in ‘Mekke&#8217;de Yahudi ve Hristiyanlara dokunmadığı, Medine&#8217;de dinini ancak ayrı bir din olarak ilan ettiği’ iddiasıdır. Halbuki Mekki birçok surede ehli kitaba karşı cephe alındığını görebiliriz. Mesela Nahl, 63: “Allah’a andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara da mutlaka elçiler göndermiştik; fakat şeytan onlara yaptıklarını allayıp pulladı. ‘Bugün de şeytan öylelerinin velisidir. Onlar için dehşetli bir azap’ vardır.” Aslında Kur’an, ihlaslı alimlerle, kendilerini Yahudi ve Hristiyan kabul eden ama nefislerine uyan kimseler arasında açık bir ayrım yapmıştır. (Draz, Initiation au Coran, s.141) Bu konudaki detay için, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızdaki, ‘Hristiyanlar cennete girebilecek mi?’ başlıklı cevaba bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">On birinci iddia: ‘Mekke surelerde teşri’ ve ahkam bulunmamaktadır. Medine&#8217;de ise ibadet ve muamelat detayları ile bulunmaktadır.’ şeklindedir. Kur’an ile yeni bir toplum; eski toplumdan farklı olarak siyasetiyle, iktisadı, kişisel ve sosyal her yönü ile yeni bir toplum oluşturulmaktadır. Uluslararası Hukuk, savaş, barış, askeri konularda yeni düzenlemeler getirilmektedir. Bir devlet olmadan önce söz konusu düzenlemelerin (sosyal kuralların) yapılması mümkün değildir. Bu nedenle Medeni surelerin içeriği şer&#8217;i meselelerin düzenlenmesiyle doludur. Çünkü bu dönemde yeni bir sistem kurulmakta, o ortama göre de ayetler gönderilmektedir. İslam’ı diğer sosyal nizamlardan ayıran en büyük özellik, temelini iman ve ahlakın oluşturduğu bir dünya görüşüne sahip olmasıdır. Ne kapitalizm ve ne de sosyalizmde böyle bir temel harç yoktur! İslam’da, ‘iman ve ahlak, diğer hukuki ve toplumsal yasalardan önce gelir, onların temelini teşkil eder.’ (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 218) Bu temeller iyice oturmadan diğer hukuki konulara girilmesi, hem zamansız, hem de etkisiz olurdu zaten. Ayrıca Mekki surelerde de ibadet ve muamelat ile ilgili sureler ve ayetler bulunmaktadır. Yine Kur’an Medine&#8217;de, mesela Yahudilerden etkilemiş olsaydı Kur’an&#8217;ın içeriğinde bulunan bu gerçekleri daha önce, söz konusu Yahudiler dile getirir ve Peygamberliği de kimseye kaptırmazlardı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">On ikinci iddia: ‘Mukattaa harfleri’ konusu. ‘Bu harflerin kullanılışı Medine&#8217;de ortadan kaybolmuştur. Çünkü peygamber rahat bir ortamda, teklif etmeye başlamıştır ayetlerini.’ iddiası ileri sürülür. Yirmi yedi Mekki,  iki tane Medeni surede mukattaa harfleri bulunur. Bunlar Araplara bir meydan okumadır. Nöldeke, bu harflerin Kur’an&#8217;a sonradan eklendiğini ileri sürmüş ama daha sonra bu görüşünden vazgeçmiştir. Zaten Blachere, Loth ve Power gibi oryantalistler de bu iddiasından dolayı kendisini eleştirmişlerdir. Nöldeke daha sonra bu harflerin ‘levhi mahfuz’u hatırlattığı görüşünü ileri sürmüştür. Rodinson oryantalist iddialarda çıtayı yükseltir ve hiç bir oryantalistin iddia etmediği bir görüş ileri sürer: ‘İlk zamanlarda Muhammed kekeme idi!’ (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 221-222)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">On üçüncü iddia:  ‘Kur’an Allah tarafından gönderilseydi peygamberin özel hayatı ile ilgili meseleler onda bulunmaz. Allah&#8217;tan gelseydi özel meselelerle ilgilenmezdi’ iddiası. Peygamberimiz Müslümanların rehberi ve önderidir.  ‘Peygambere her hitap, diğer bütün İslam ümmetine de bir hitaptır!’ Peygamberimizin hanımlarına bir şey emredildiğinde, aynı talimat diğer Müslüman hanımlara da verilmiş olunur. Hazreti peygamberin ailevi meseleler ile ilgili ayetlerin amacı aynı zamanda, ümmeti için de yasalar ortaya koymaktır! Mesela ifk olayı ile ilgili inen ayet, müfterilere uygulanacak cezayı da ortaya koymaktadır. Sahiplerinden izinsiz başkalarının evine girilmemesi ile ilgili kural da yine sadece Peygamberimize özel değil, tüm Müslümanları genel olarak ilgilendiren kurallardır.’ (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 222) Bu konuda detaylı bilgi için, ‘Ateistlere cevap’ başlıklı yazımızdaki, ‘Kur’an&#8217;da Hz. Muhammed&#8217;e özel ayet var mıdır?’ şeklindeki soruya verilen cevaba da bakılabilir! Peygamberimiz daima kendisini bir kul olarak insanlara kabul ettirmiş, şahsını yüceltici şeylerin kendisine yapılmasını istememiştir. (Kehf, 110; Ebu Davud, edeb, 165; İbni Kesir, şemail, s.77; Buhari, Betül halk, 61; Ahmet, müsnet, II/ 231)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">On dördüncü iddia: Carra de Vaux, ‘Kur’an, çölde çürümüş ve rengi solmuş bir müsveddeyi andırır.&#8217; der. Araplar Kur’an&#8217;ı gerek şekil gerekse içerik bakımından güzelce anlamışlardır. Kur’an sadece Araplara inmemiştir. Yalan söylemek, içki, hırsızlık, zina sadece Araplara özel kötü alışkanlıklar değildir. Adalet, iyilik, ahlak, temizlik vb. sadece Araplara lazım değildir. Kur’an tevhid, siyaset, toplum ve iktisadi emir ve yasaklarla, her alanda insanları doğruya, adalete, Hakka davet eder. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 218-225) Zaten zayıf olarak (!) nitelendirilen Kur’an, indikten sonra yüz sene geçmeden çağrısını üç kıtaya yaymıştır ve hâlâ daha bu en zayıf döneminde bile yaymaya devam etmektedir. Detay için ‘İslam’ın Dünyada Yayılışı’ adlı yazımıza bakılabilir. Bu konuda, Muhammed Bakır el-Hakim&#8217;in &#8220;Oryantalistler ve Kur’an hakkındaki şüpheleri&#8221; adlı eserin 34-70. sayfalarını ve ayrıca, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’, ‘İslam fıkhı’, ‘Oryantalistler ve Hz. Muhammed’ başlıklı yazılarımızı da öneririz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist ve oryantalistlerin ‘Kur’an&#8217;ın kaynağı’ ile ilgili iddiaları  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler Kur’an&#8217;ın kaynağı konusunda da ‘birlik sağlayamamışlardır.’ Kimisi Mekke&#8217;de rahiplerden, Haniflerden, şairlerden öğrenildiğini; Kimisi Medine&#8217;de Yahudilerden, Hristiyanlardan alındığını; Kimisi ise içten gelen samimi duyguların sonucu, kimisi de hastalık eseri ortaya çıktığını iddia eder. Yani kısaca birbiriyle çelişkili, tutarsız olan önyargılı iddialarını bilimsellik görüntüsü altında okuyucularına sunarlar. Mesela Rudi Paret iddialarını &#8216;Büyük bir ihtimalle, Şüphesiz, Muhtemelen, kabul edebiliriz ki, muhtemelen yolu bir şekilde oraya düşmüş Hristiyan köleler, olmalıdır, ihtimal dışı görmüyoruz, kabul etmek gerekir&#8230;&#8217; türü (R. Paret, Muhammed und der Koran, s. 18-85) bilimsel (!) kavramlarla ileri sürer.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an&#8217;a karşı olumsuz tavır ortaya koyan oryantalistlerin görüş birliği yapamaması bile, onların haksızlığını ortaya çıkarmaktadır. Hz. Muhammed yaşamış mıdır, yoksa bir hayali şahsiyet midir? O, okuma yazma biliyor muydu yoksa bilmiyor muydu? Kur’an sara nöbetiyle mi yoksa Hristiyanlardan mı esinlenilerek ortaya çıkmıştır?” (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II/170, 221)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dış kaynaklar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mekke dönemindeki kaynaklar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ernest Renan, Hz. Muhammed’i zamanındaki dini hareketi geride bırakmış değil, aksine onun peşine gitmiş birisi olarak tanıtır. (Revue de Veux Mondes, Aralık 1851, s. 1089) Halbuki Mekke müşrikleri tek tanrı inancını tamamen ortadan kaldırmış ve sayısız küçük ilahlara tapıyorlardı. Allah&#8217;ın kızları olduğuna inandıkları melek inancı kendilerinde vardı ve putlara tapıyorlardı. Ehli kitap ise tek tanrı inancını, tapılan ilahlarla bir arada uzlaştırmayı becermişlerdi. Toplumsal ve ahlaki durumları acınacak halde idi. Kızlar diri diri gömülüyor, yetimler hakir görülüyordu. İbadet diye yaptıkları da, hatalar ve hurafelerle karmakarışık bir durumda idi. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 231)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilgileri Mekke&#8217;de oturan Yahudi ve Hristiyanlardan aldığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müsteşrik/oryantalistler, İslam öncesi Mekke&#8217;deki dini durum üzerine detaylı bir biçimde durmuşlardır. Bunların gayesi, kendilerince Kur’an&#8217;ın kaynaklarını bulmaktır. Ama “aralarında teorilerinde de büyük görüş ayrılıkları vardır.” Biri İslam&#8217;ın kaynağını Hristiyanlık olarak gösterirken diğeri Yahudilik olarak göstermiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 232) Müşriklerin iddialarındaki samimiyetsizlik, her seferinde başka bir kişiyi ileri sürmelerinden görülmektedir. Müsteşrikler tıpkı Mekkeli müşrikler gibi birbiri ile tutarsız, çeşitli iddialarda bulunurlar. Herhangi bir Hristiyan hoca (!) bulamayan oryantalistler sonunda İncil&#8217;in cahil kimselerce meyhanede duyulmuş olduğunu bile iddia (Huart, Une nouvelle Source du Coran, s 131) etmişlerdir. Halbuki Peygamberimizin ne ahlakı, ne meşguliyeti, onun bu çevrelerde olmasını mümkün kılmaktadır. Ayrıca Kur’an&#8217;ın bu ithamlara cevapları doğru olmasaydı, kafirler susmaz, onu çürütmeye çalışırlardı. Bu durumda onların cevapları ve onlara verilen cevaplar da hem Kur’an&#8217;da hem de İslami kaynaklarda yer alırdı. Ama samimi olmayan ithamlarını müşrikler ortaya atmışlar, cevaplarını alınca da susmuşlardır. Peygamberimiz ilk dönemlerde hiç kimseyi ne korkutacak, ne de ümitlendirecek hiç bir maddi güce sahip değildi. Yahudi ve Hristiyanlar, peygamberimize bu dini bilgileri öğretseler, daha sonra kendi dinlerinin yanlış olduğunu ortaya atan Muhammed&#8217;i etrafa rezil etmezler miydi? Eğer böyle bir itham gerçek olsaydı, Habeş Kralı Necaşi&#8217;yi kışkırtmak için giden Kureyş elçileri bu ithamı tekrar ederlerdi veya Rum kralı Herakl kendilerine soru sorduğunda İslam düşmanı Ebu Süfyan ve beraberindekiler bu ithamı dile getirirlerdi. Çünkü bu onlar için altın birer fırsattı. Eğer bu ithamlarda bulunanlar, iddialarında samimi olsalardı, daha sonra neden Hazreti Muhammed&#8217;e iman etmişler ve onunla beraber kendi dindaşların karşı savaşmışlardır? (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 234-236)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazıları da artık vahyi bile inkar edememiş ve sonunda çareyi ara yolu bulma umuduna bağlamışlardır. Katolik rahip G. Basetti-Sani, Kur’an&#8217;ı İncil&#8217;e; İslam&#8217;ı Hristiyanlığa indirgeyerek hükümsüz kılmaya çalışmış, bir taktik olarak bu yolu izlemiştir. Halbuki Kur’an&#8217;a göre teslis şirktir, Müslümanlar ise Hz. İsa&#8217;yı ve İncil&#8217;i kabul ettikleri halde, İncil&#8217;in daha sonra tahrip edildiğine inanırlar. Katolik rahip G. Basetti-Sani, Hz. Muhammed&#8217;in kendine gelen vahyin gerçek manasını anlayamadığını bu yüzden Hristiyanlığı reddettiğini de ileri sürmüştür. Bu iddia aslında,  ilahi kitapları değiştirme ve dini bozma alışkanlıklarını belgelemektedir. (Salih Akdemir, Rahip G.Basetti-Sani, A.Ü.İ.F.D., XXVII, s.183-198)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda özetle ele aldığımız iddiaları şimdi daha detaylı olarak ele alıp cevaplayalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rahip Bahira&#8217;dan alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Burada sormak gerekir; Bir Hristiyan papazına ait olduğu iddia edilen Kur’an, nasıl olur da Hristiyanlık dininden vazgeçilmesini isteyebilir? Bu nasıl çelişkili bir iddiadır? Şu da çok önemlidir; “İslam tarihçileri olmasaydı söz konusu rahibin tarihte izine asla rastlanamazdı!” Peygamberimiz 9 (Muhammed Hamidullah İslam Peygamberi, I/54)  veya 12 yaşında (Halis Demir, Rahip Bahira Olayı, Ağrı İslâmi İlimler Dergisi (AGİİD), 2018, s. 71; Sıddık Onalan, Hz. Muhammed&#8217;in peygamberligini müjdeleyen kişilerin istismarına bir örnek, FÜİFD, sayı 5, 2000, s. 513) iken, amcası ile yaptığı ticari sefer sırasında Bahira ile karşılaşmış, aralarında bazı konuşmalar geçmiş ve sonunda  Bahira onun gelecekte önemli bir şahsiyet olacağını anlamıştı. Tarih kitaplarında geçen bundan ibarettir. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 237) Peygamberimiz Bahira bir kere görüşmüştür. ‘O da, daha çocuk yaşta ve çok kısa süreliğine!’ Kur’an&#8217;ın, kainatı kuşatan ve içindeki bunca bilgi, kültür, kıssa, ahkam, öğüt, emir ve yasakları, kendisiyle bir kere görüşülen ve o bir  tek görüşmeden kısa süre sonra öldüğü bilinen bir kişiden alındığı iddiası ne kadar mantıklıdır? Peygamberimize arkadaşlık eden Kureyşli tüccarlar, aralarında bir bilgi alışverişi olsa bunu görmezler mi idi? Okuma yazma bilmeyen (Bu konuda ‘Ümmi peygamber’ adlı yazımız bakılabilir) bir insan, bu kadar bilgiyi bu kadar kısa sürede nasıl elde etsin? Daha sonra peygamberliği döneminde hiçbir Kureyşli de Peygamberimize böyle bir itham yöneltememiştir. Ama 14 asır sonra hayal ve kurgularla bu itham ortaya atılabilmiştir! Carlyle, &#8216;Çocuk yaştaki birisinin yabancı bir dille konuşan bir rahipten önemli bir şey öğrendiği’ iddiasını ‘mantıksız&#8217; bulur. Edmond Power, Suriyeli rahibe atfedilen rolün, hayal mahsulünden başka bir şey olmadığını söyler. Hz. Muhammed, kendi dininin en önemli noktalarını yanlış sayan yeni bir din mi öğrenmiştir Bahira&#8217;dan? (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 239) Bahira ile peygamber karşılaştıklarında yalnız değillerdi zaten. Ayrıca iddia kendi içinde de çelişkilidir: Öyle bir zat düşünün ki, bir şahısta peygamberlik alametleri görsün sonrada bu peygamber şahsiyete karşı öğretmen kesilsin! Bahira İslam&#8217;ın kaynağı olsa idi, buna kendisi daha uygun olmaz mıydı? Bu bilgi ile ortaya daha önce çıkmaz mı idi? Rahip Bahira&#8217;nın mensup olduğu dinin içeriği Kur’an&#8217;ın içeriği ile zaten çelişmektedir! (İ. Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 66) Kur’an Hristiyanların birçok hatalarını düzeltmiş, birçok sapıklık ve yanlışlarını açıkça dile getirmiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 240-241) C. F. Gerock, Bahira veya Sergius iddialarının bir sonuca götürmeyeceğini söyler. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 203) Bahira&#8217;nın çocuğa bir şeyler okuduğuna veya öğrettiğine dair bir kayıt yoktur. (İ. Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 66) Olsaydı, peygamberliğini ilan edince kervanın diğer mensupları bunu ortaya koyardı. En önemlisi de, İslam&#8217;ın tevhit inancı ile rahiplerin teslis inancı arasında tamamen bir zıtlık vardır! (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 196) Ayrıca yukarıda değindiğimiz gibi, oryantalistler hem bu tür olayları kabul etmemekte (Arent Jan Wensinck,  İslâm Ansiklopedisi, II/ 227-229; Robert Mantran, İslam’ın Yayılış Tarihi (VII-XI. Yüzyıllar), s. 68; Mustafa Fayda, DİA, Bahira, IV/486) hem de bu olaylardan hareketle İslam’ı karalamaya çalışmaktadırlar! Caetani, Bahira ile görüşmenin olmadığını dile getirmiş ve Bahira olayı hakkındaki rivayetlerin uydurma olduğunu savunmuştur. (Caetani, İslam Tarihi, 312) Ama sonra da Kur’an’ı Yahudi kaynaklı ilan etmiştir! Tabii daha uçuk iddialarda bulunan oryantalistler de olmuştur: “William, başka eserlerde pek görülmeyen hayal ürünü bir değerlendirmede bulunmuş ve Bahira ile Muhammed’in sık sık görüştüğünü ileri sürmüş ve bu görüşmeleri kıskanan Ali, Ebû Bekir, Hasan, Hüseyin, Osman ve diğerleri Bahira’yı Hz. Muhammed’in kılıcı ile, Muhammed içkiden sarhoş olarak sızmış bir halde iken öldürmüşler ve sonrada ayılınca Bahira’yı kendisinin öldürdüğüne onu ikna etmişlerdir. William ayrıca, İslam’ın sona ereceğini ve bütün Müslümanların yakında Hıristiyan olacağını da iddia etmiştir.” (Sabri Çap, 13. Asır Misyoner ve Oryantalistlerinden William of Tripoli’nin Hz. Peygamber ve Kur’an Hakkındaki Görüşlerinin Tahlil ve Tenkidi, s. 114-120, 142)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaptığı seyahatlerde ehli kitaptan -Yahudi veya Hristiyanlardan- aldığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimiz ticari faaliyetler için bazı seyahatlerde bulunmuştur ve bunlar İslami kaynaklarda yer alır. Bu gizlenen, saklanan bir şey değildir. Peygamberimiz Hristiyanlarla temasta bulunmuş mudur? Böyle bir temas olsa peygamberimiz bundan memnun kalır ve öğrendiklerini (!) aktarır mıydı acaba? G. Sale, &#8216;Ruhban sınıfının arzularının ve sürekli çekişmelerinin daha 3. asırdan itibaren Hristiyan dünyasını bozulmuş bir hale getirdiğini.&#8217; söylemekte ve ‘Her türlü kötülük, kindarlık, gerçek Hristiyanlığı bu dünyadan söküp atmış, birçok hurafeler ve fesat ortaya çıkmış ve iyice kökleşmiştir. Doğu Kilisesi parçalanmıştır. Ruhban sınıf arasında da ahlak ve inanç bozukluğu dolaylı olarak bütün halka da sirayet etmiştir.’ (Sale, Observations sur le Mahometisme, s. 68-71) demektedir. Carlyle da, bu önemli noktaya dikkat çekmektedir; &#8216; İslamiyet bütün kavgacı ve boş iş, fikirleri öylesine bir tırpanlamıştır ki, bunda son derece haklıydı. O, doğrudan doğruya bir hakikattir. Arap putperestliği, Suriye tarikatları, özetle, gerçekte olmayan bütün her şey, bu İslam ateşi karşısında yanmaya, kuru odun yığınları gibi tutuşmaya mahkumdurlar.&#8217; (Peygamber Kahraman Muhammed, s. 33) ‘Ancient Critianity’ adlı eserinde Taylor, &#8216;İğrenç hurafeler ve utanç verici putperestlik, küstah kilise kuralları ve öyle bozuk ve çocuksu ibadet şekilleri. Bunlar Muhammed&#8217;in karşılaştığı şeylerdi.&#8217; ve “Yedinci asırda gerçek din, manası olmayan bir takım hurafeler yığını altında kalmıştı” demektedir. Huart ise, ‘Suriye&#8217;de Hristiyan dininin tatbikatını görmüş olmasının Muhammed’in düşüncesi üzerinde kuvvetli bir tesir icra etmiş olduğu görüşünün, ne kadar cazip olursa olsun, bu konudaki tarihi kaynakların kesin olmaması sebebiyle terk edilmeye mahkum olduğunu’ itiraf etmektedir. (Une nouvelle Source du Coran, s.129) “O, yöneldiği ‘her yerde ıslah edilmesi ve doğru yola iletilmesi gereken birçok sapıklıklarla’ karşılaşmıştır. O halde, o eserinin asıllarını teşkil edecek ahlaki ve dini bir modeli hiçbir yerde görmemiştir. Üstelik o zamana kadar karşılaşmış olduğu fikirlerin tesirinde kalmak şöyle dursun, O bunları yıkmak için karşılarına dikilmiştir.” (Draz, Initiation au Coran, s. 123) Müsteşrikler şunu gözden kaçırıyorlar ki, bu yolculuklarda Hazreti Muhammed hiçbir zaman yalnız başına değildi. Peygamberimizin çevresinde olan hiç mi kimse, Yahudi ve Hristiyan fikirlerini öğrendiğini   hatırlayamamıştır? “Oryantalistler tek bir iddia üzerinde fikir birliğine de sahip değillerdir.” İddialarına da kuvvetli bir delil getirememektedirler. “Tıpkı Mekkeli müşrikler gibi onlar da, ta baştan itibaren Peygamberi yalanlamakta kesin kararlıdırlar.” Necran Hristiyanları Peygamberimizin Hristiyanlardan bir şeyler öğrenen bir tüccar olduğunu bilselerdi, onu yalanlayıp, onunla mübahele etmekten neden kaçınsınlar ve neden cizye vermeyi kabul etsinler ki? (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 246-247)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haniflerden alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hanifler, Allah&#8217;ın birliğine inanan, sayıları bir elin parmağı kadar az olan bir gruptur. Bunların fikirleri dağınık ve kapalı idi, nasıl ibadet edileceğini bile bilmezlerdi ve dini olmaktan çok ahlaki bir niteliğe sahip idiler. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 249) Haniflerden Müslüman olmayanlarda vardı! Şayet Kur’an onlardan alınsaydı ona karşı çıkmaz, en azından kendilerinden biri çıkıp şöyle demez mi idi: “Muhammed bilgilerini bizden öğrenmiş, sonra onu bir din haline getirmiştir!” Özellikle önderlerinden Ümeyye bin ebi Salt asla susmazdı! Niçin Haniflerden birisi peygamberlik iddiasında bulunmamıştır? Öyle ya, bir talebeleri bile çıkıp peygamber olduğunu iddia edebiliyorsa, neden bizzat kendileri de böyle bir işe girişmemiştir? (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 251) Hanifler kendilerini Hz. İbrahim’e nisbet ederler, Hz. İbrahim&#8217;in dinine bağlı sayarlardı. &#8220;Hz. Peygamber, Hz. İbrahim&#8217;den yaklaşık 2500 sene sonra dünyaya gelmiştir. Bu kadar uzun zaman içerisinde Hazreti İbrahim&#8217;in dininin aslını koruyarak varlığını devam ettirmiş olduğunu söylemek imkansızdır. Mekke&#8217;de Hz. İbrahim&#8217;in dinine mensup olduğu ifade edilen 4 kişiden bahsedilmektedir. Onların zamanına kadar gelen, Hz. İbrahim&#8217;in dinine ait metinlerin bulunmadığı da bilinmektedir. Ayrıca müşriklerde Hazreti İbrahim&#8217;in dinine bağlı olduklarını ileri sürüyorlardı. Haniflik daha çok, tevhid inancını ifade etmektedir. Tevhid inancı çerçevesinde inandıklarını söyleyen insanların İbrahim&#8217;e nispeti, daha sonra gelenek içerisinde ortaya çıkmıştır. Hanif kelimesini Mekkeli müşrikler, kendi inançlarından sapan insanlar için kullanırken, İslam, haniflerin şirkten ayrılmış olmalarını olumlu manada ele alarak, doğru bir tutum içerisinde olduklarını ifade etmiştir. Hanif Arapçada, mevcut olan gelenek ve din anlayışından sapmayı ifade eder. Haniflik kavramını müstakil bir dini gelenek anlamında anlamamalıyız.&#8221; (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru,  s. 45-46) Zaten oryantalist Grimme, İslam&#8217;ın Hanifliğe dayandığı fikrini reddeder ve İslam&#8217;ın böyle bir şeyin üzerine dayandırmanın mümkün olmadığını açıkça ifade eder. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, s. 233) California Üniversitesi&#8217;nde Ortadoğu ve İslam Tarihi alanında Fahri Profesörü olan Lapidus ise, Hz. Muhammed’in, “Yahudilikten, Hıristiyanlıktan ve Hıristiyan Arap tektanrıcılardan etkilenmediğini, özgün bir vahye mazhar olduğunu” ifade ederek (Ira M. Lapidus, İslâm Toplumları Tarihi, I/59) tüm bu iddiaların geçersizliğini ispatlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Varaka b. Nevfel’den alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Lübnanlı bir Hristiyan olan Yusuf el- Haddad, Hz Muhammed&#8217;in Hristiyan olan Varaka&#8217;dan bilgiler aldığını iddia eder. Irving de, Hz. Muhammed&#8217;in, Varaka&#8217;nın Talmut&#8217;tan tercüme yaptıklarından alarak Kur’an’a yerleştirdiğini iddia eder ama bir delil gösteremez! Sadece, &#8216;ama böyle olabilir&#8217; der. Kellet de, ‘Varaka&#8217;nın bazı Hristiyan rivayetlerini Muhammed&#8217;e anlatması mümkündür’ iddiasında bulunur. O da,  “Muhtemelen Varaka&#8217;dan almıştır.” der. Müslüman tarihçiler Peygamberimizin hayatı ile ilgili hiçbir şeyi kaydetmekten, yazmaktan çekinmemişlerdir. Varaka’nın Peygamberimizin hayatında, “ona Cebrail geldiğini ve onun bir peygamber olduğunu, sabretmesi gerektiğini” bildirmesi dışında bir etkisi olmamıştır. Mesudi ayrıca Varaka&#8217;nın Müslüman olarak öldüğünü de bildirmektedir. (Mesudi, Mürucüz- Zeheb, I/81, II/52; benzer rivayet İbni Hişam, I/318; İbn Saʻd, Ṭabaḳatü’l-kübra, I/153; Kesir, el-Bidaye ve’n-nihâye, IV/21) Aslında “Hz. Muhammed&#8217;in elinde hiçbir güç ve hakimiyet yokken Varaka&#8217;nın söyledikleri, onun samimi olduğunu göstermektedir.” (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 254)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ümeyye bin ebi Salt’tan alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız oryantalist Huart, Kur’an&#8217;ın en önemli kaynağı olarak Salt&#8217;ın şiirlerini gösterir ve Müslümanların daha sonra Salt&#8217;ın şiirleri imha ettiğini iddia eder. (Journal Asiatique, X, vol, IV, 1940, s.125) Power de benzer iddiada bulunur. Salt içkiden ve putlardan uzak duran, kendisine Muhammed hakkında sorulduğunda &#8216;kuşkusuz o hak üzeredir.&#8217; cevabını veren, Müslüman olmak için Şam&#8217;dan gelmiş iken, Bedir Savaşı&#8217;nda dayısının iki oğlunun öldüğünü öğrenince geri dönüp Taif&#8217;e yerleşen Salt’ın şiirleri de ancak Müslümanlar sayesinde günümüze kadar gelebilmiş ve bu sayede iddia sahiplerinin de eline ulaşabilmiştir! “Müslümanlar hiçbir zaman bir eseri, Kur’an&#8217;ın, İslam&#8217;ın aleyhine kullanılacak diye yok etme yoluna gitmemişlerdir!” Bunun en güzel örneği Kur’an&#8217;a aykırı olan veya İslam&#8217;la savaşmak amacıyla söylenen sözlerin, İslam kitaplarında yer almasıdır! Zamanla İslam&#8217;a mesafeli duran Salt, şüpheli bir şeyle karşılaşsaydı sessiz durmaz, bunu açıkça ifade ederdi. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 255) Salt&#8217;ın şiirleri hikmet ve ölçüler ile doludur ama şiir tenkitçileri bu şiirlerin kendisine ait olmadığını, aksine İslami dönemden sonra yazılıp, ona isnat edildiğini söyler. (Cevat Ali, el-Mutavvel, VI/489) Oryantalistler, İslam Tarihi kitaplarının sağlıklı bir tarihi kaynak olmadığını ileri sürerler. Siyerin doğruluğundan kuşku duyarlar ama bu kitaplarda yer alan Salt&#8217;ın şiirlerine kesin gibi yaklaşıp (Taha Hüseyin fil edebil cahili, I/1549) sonrada bu kaynaklardan hareketle, işine gelenleri doğru kabul edip İslam&#8217;a saldırılar! Oryantalistlerin bu iddiasının aksine Salt, Mekki Surelere ait son ayetin inişinden sonra sekiz sene daha yaşamış ve şiir yazmaya devam etmiştir! Yani oryantalist iddianın aksine etkilenen Salt&#8217;tır! Peygamber hiç kimseden bir şey öğrenmediğini açıkça ilan etmişti. Salt, herhangi bir etkilenme olsaydı, özellikle akrabalarının ölümünden sonra bunu herkese mutlaka yayardı. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 257) Ayrıca kendi dönemlerinde şiirleri bizzat duyan, okuyan insanlar da böyle bir iddiayı gündeme getirmemişlerdir! Bu iddianın aksine edebiyata esas teşkil eden daha çok Kur’an-ı Kerim olmuştur! Huart&#8217;ın da işaret ettiği gibi &#8216;Salt, şiirlerinde cehennemden bahsederken kitabı Mukaddes&#8217;ten, Cennetten bahsederken Kur’an&#8217;dan etkilenmiş, tarihten bahsederken zaman zaman halk efsaneleri ve mitolojiye müracaat etmiştir.’ (Draz, Initiation au Coran, s. 127)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ubeydullah Bin Cahş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eşi sayesinde Müslüman olmuş, Habeşistan&#8217;a göç edince orada, Hristiyan olmuş ve içki içmeye başlamış ve orada ölmüştür. İslamiyet&#8217;in ilk dönemlerindeki imtihanlara sabredemeyip, ilk fırsatta misafir olduğu ülkenin dinine girmiştir. Tutarlı bir psikolojiye sahip olmadığı ortadadır. Eğer herhangi bir şekilde fikirlerini Hz. Muhammed almış olsaydı, başlangıçta ona iman etmezdi veya Hristiyan olduktan sonra bunu ilan ederdi. Hanımını bile İslam&#8217;dan döndürememiştir. Cahş’ın bütün kardeşleri de Müslümanlığı kabul etmiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 259)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zeyd b. Amr bin Nüfeyl</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Claire Tisdall, ‘The Original Sources of the Coran’ adlı eserinde Nüfeyl&#8217;in, peygamberin hayatı üzerinde büyük tesir icra ettiğini iddia eder. Bu zat Hz. İbrahim&#8217;in dinini aramak üzere seyahate çıkar, fakat aradığını bulamaz. Hicaz&#8217;a döner fakat burada bir bedevi tarafından öldürülür. Nüfeyl, Kur’an ile paralellik arz eden bazı hakikat ve faziletleri ifade etmiştir fakat bunlar son derece sınırlı ve bir milletin idaresine hiçbir şekilde yeterli gelmeyecek sayıdadır. Ayrıca bu insanlar Hazreti İbrahim&#8217;in dinini aramak için yola çıktıkları halde ‘hiçbir şey bulamadan geri dönmüş ve hiçbir şey bilmediklerini kendi itirafları ile sabit olan’ kişilerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oğlu Said Bin Zeyd, amcaoğlu Ömer Bin Hattab ve amca kızı da Müslüman olmuştur. Oğlu, Hz. Muhammed&#8217;in kendi babasından dinini öğrendiğini hissetse idi, hiç bir zaman Müslüman olmazdı. Hele hele İslam&#8217;ın çok erken dönemlerinde Hz. Ömer zaten İslam düşmanı idi, amcasından bir şeye aldığını zerre kadar hissetmeseydi asla İslam&#8217;a girmezdi, aksine bunu açıklardı. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 260, 262)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ebu Kays Sırma bin ebi Enes</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu zat Müslüman olmuştur. Haniflerden olan bu zatın Peygamberimizi etkilediğine dair Mekkeli müşriklerden hiç bir iddia ileri sürülmemiştir. Ancak, 1400 sene sonra günümüz oryantalistleri İslam&#8217;ın bu açığını (!) bulabilmişlerdir! Peygamberimiz döneminde yalancı peygamberler de ortaya çıkmışlardır. İkisi tövbe ederek Müslüman olmuş, diğer ikisi ise kafir olarak ölmüşlerdir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s.263)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şairlerden alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam karşıtı oryantalist Tisdall bu konuda, &#8216;Günümüzde bile Kur’an&#8217;dan ayetlerin alınıp bunların dini ve felsefi içerikli kitaplara aktarmanın çok yaygın bir adet&#8217; olduğunu ifade eder ve, &#8216;Muhammed&#8217;in, İmrü’l-Kays gibi meşhur şairlerden fikir çaldığını farz etmek güçtür.&#8217; diyerek aslında ateist/oryantalistlere gerekli cevabı tek başına verir! Lyull da, İmrü’l-Kays&#8217;a izafe edilen şiirlerin üslup, ifade ve vezne dayanan sebepler dolayısıyla İmrü’l-Kays&#8217;ın olmadığına kanaat getirmiştir. (William St. Clair Tisdall, The Original Sources of the Qur&#8217;an,  s. 47-48) İsmail Fenni, İmrü’l-Kays&#8217;a atfedilen ve Kur’an&#8217;da da bazı ifadeleri yer alan beyitlerin hiçbirinin İmru’l-Kays&#8217;ın divanında yer almadığını ispat eder. (Ertuğrul,  Hakikat Nurları, s.163) Hafız İsmail Efendi, ‘Ruhu’l-Meani’ tefsirinde, İmrü’l-Kays&#8217;a isnat edilen  iki beyiti zikrettikten sonra, ‘bunun aslı yoktur, bunlar ‘müvelledin’ (İslam&#8217;ın ilk asrında yaşayan şairlerden sonraki olan) şairlerindir.’ demektedir. Sahabe içinde de İmrü’-Kays veya bin Ebi&#8217;l Salt&#8217;ın ve benzeri şairlerin şiirlerini bilen, duyan birçok kimseler vardı. Aralarında bir benzeme olsaydı, bundan şüphe duyan ve bunu açıklayan mutlaka olurdu. Ayrıca bu şairlerin sözlerinden biri olan, &#8216;insan ne kadar nankördür.&#8217; sözü gibi, doğru sözü daha önce söylemeyen veya duymayan var mıdır? (A.  Hatip, İddialara cevaplar,  s. 266-267) Goethe, ‘Noten und Abhandlungen-Haşiyeler ve araştırmalar’ adlı eserinde Hz. Muhammed&#8217;e ayırdığı bölümde, &#8216;Şairle Nebi arasındaki farkı açıklar.&#8217; (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 271) ve dolaylı yönden bu ithama da cevap verir. “Kur’an çalışmaları profesörü Angelika Neuwirth, ‘Hiç kimse Kur’an&#8217;a meydan okumayı başaramadı. Evet, doğru. Hatta Kur’an&#8217;ın, kayda değer bir yazılı metnin bulunmadığı bir çevrede, Kur’an gibi zengin bir içerik ve mükemmel bir ifade tarzına sahip bir kitabın birdenbire ortaya çıkışını izah edemeyen Batılı araştırmacıların, bu hususta şaşkınlık içinde bıraktığını da düşünüyorum.’ demektedir. Yedinci asırda, ‘Arap lisanında ve şiirde ustalaşmak isteyenler, seneler boyunca şairlerin gözetiminde çalışmak zorundaydı.’ Aralarından hiç biri çıkıp, Hz. Muhammed&#8217;in kendisinin talebesi olduğunu öne sürmemiştir. Hz. Muhammed&#8217;in mesajını yaymada başarılı olmuş olması, zamanın şairlerine ve dil uzmanlarına karşı galip geldiğini göstermektedir. Sahtekarlığın, 23 senelik nüzul suresi boyunca hiç ortaya çıkmadan devam ettiğini ileri sürmek mantıklı mıdır?” (Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 324, 337, 338) Meşhur şairlerden Lebid bin Rebia Müslüman olmuştu. İnsanlar buna şaşırırlar. Çünkü o, müşriklerin en seçkin şairlerinden biri idi. Ona, &#8216;şiir yazmayı neden bıraktığını&#8217; sordular. O da şöyle cevap verir: &#8220;Ne! Kur’an&#8217;ın vahyinden bile sonra mı?&#8221; (A. A. Islahı, the Quran, Fatiha ve Bakara suresinin tefsiri, I/26)  Kur’an ve Arap dili profesörü Palmer, &#8216;Arapların en iyi yazarlarının, Kur’an seviyesinde hiçbir eser ortaya koymamaları şaşırtıcı bir şey değildir.&#8217; (E. H. Palmer, The Quran, s. 4) derken de, ‘icaz’ özelliğinin altını çizer! Bu özelliği oryantalist Profesör Martin Zammit şu sözlerle itiraf eder: &#8220;İslam öncesi uzun Arap şiirlerinin mükemmel edebi sanatına rağmen Kur’an, Arap dilinin en üstün hali ve tezahürüdür.&#8221; (M. R. Zammit, A Comparative Lexical Study Quranic Arabic, s. 37) &#8220;Hz. Muhammed&#8217;e ilk başlarda şair diyen Mekkeli müşrikler bunda başarılı olamayınca ve iddialarının gerçek olmadığını anlayınca eleştirilerini Kur’an&#8217;ın, &#8216;eskilerin masalları&#8217; olduğu şeklinde değiştirmişlerdi.&#8221; (M. M. Ali, The Quran and the Orientalists, s. 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sabiilerden alındı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tisdall, “Sabiilerin İslam&#8217;a tesiri fazladır, namaz, oruç, fıtır bayramı bunlardan alınmıştır.” demektedir. Ayrıca onların ‘kıyamet günü inançları olduğunu ama garip bir takım hayali fikirlerin bunlara karıştığını’ da ifade etmektedir. Sabiiler Mekke&#8217;de yaşayan putperest bir topluluktur. Bunların fikirleri, Kur’an ve hadislerce reddedilmiştir. Fikirlerini müşriklerden ayırt etmek güçtür. Melek ve yıldızları ilahlaştırmışlar, kestikleri kurbanların büyük değil küçük kısmını tanrıya, gerisini küçük ilahlara sunmuşlardır. Dualarında şirk unsurları çoktur. Sünnet olmazlar, ibadetlerini de İslam&#8217;ın yasakladığı zamanlarda (Güneş doğar, batarken ve tam tepede iken) yaparlar (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 269) ve kızlarını putlara kurban ederler. (G. Sale, Observations Hist. et Crit. sur le Mahometisme, s. 31; Draz, Initiation, au Coran, s. 63-66;İslam ansiklopedisi, Sabia maddesi) Detay için, ‘Turan Dursun’a cevaplar’ adlı yazımızdaki ‘Sabiilik ve Oruç’ başlığına bakılabilir. Allah her topluma peygamber göndererek İslam&#8217;ı tebliğ etmiş, bildirmiştir. Bozulan unsurlar dışında, aslına uygun kalan kısımların daha sonra gelen ve bozulmamış hak din ile benzerlik göstermesi gayet doğaldır ki, bunu hiçbir Müslüman da inkar etmez. Aksine, geçmiş tüm peygamberleri ve kitaplarını kabul etmek Müminlerin iman esaslarındandır. Detay için, ‘İslam tüm dinlerin özüdür.’ adlı yazımızdaki ilgili bölüme bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ömer&#8217;den alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dozy, ‘Tarih-i İslamiyet’ adlı eserinde, vahiyler üzerinde Hz. Ömer&#8217;in tesiri olduğunu iddia etmektedir. Maxime Rodinson da aynı şüpheyi dile getirir. Hz. Ömer, ‘Kadınların örtünmesi’, ‘Hanımları ile Peygamberimizin aralarındaki hafif münakaşalar konusu’ ve ‘Hazreti İbrahim&#8217;in makamını namazgah edinilmesi’ gibi konularda söylediği sözler ile bu konularda inen ayetler arasında bir paralellik vardır. İddiaların temelini de bu benzerlikler oluşturur. Hz. Ömer, &#8216;Faruk&#8217; lakabını alan, aklıselim sahibi, takvalı bir insandır. İslam tarihinde de bu konular, gizli kapaklı konular değildir ve &#8216;Muvafakat-ı Ömer&#8217; adı altında kaynak kitaplarda bu konular yer alır. Ayetleri anlamaya yönelik yoğun çaba içerisine giren sahabinin bazısı, basiret ve feraset özellikleri ile öne çıkmış, karşılaştıkları olaylar hakkında vardıkları kanaatler, vahiy ile uyum içerisinde olmuştur. Peygamberimiz ashabı ile istişareler etmiş, kararlarını buna göre vermiştir. Bazen istişare yapılan konularda ayetin indiği de olurdu. Abdullah b. Ömer’in şu rivayeti de, Hz. Ömer’in muvafakat hususunda sahabe içerisindeki seçkin konumunu göstermektedir: “İnsanlar bir mesele ile karşılaştıkları zaman görüş beyan ederlerdi. Aynı mesele hakkında Ömer de bir görüş beyan ederdi, ancak vahiy Ömer’in görüşüne uygun inerdi.” (Tirmizi, “Menakıb”, 17) Fakat birçok hususta Hazreti Ömer&#8217;in görüş ve kanaatinin aksine ayetler de nazil olmuştur. Hz. Ömer babasına yemin ederdi, bu yasaklanmıştır ve o da bundan vazgeçmiştir. Başka bir seferde Peygamberimiz, Hazreti Ömer&#8217;in görüşüne karşı olan bir kadının görüşünü kabul etmiştir. Yine &#8216;sabah akşam rablerine dua edenleri kovma&#8217; ayeti kerimesi, Hz. Ömer tarafından belirtilen görüşe tamamen zıt olarak inmiş bir vahiydir. Peygamberimizden ayeti işitince Hz. Ömer, Efendimizin huzuruna gelmiş ve özür dilemiştir. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 270, 272) Peygamberimiz gerektiği zamanlarda, Hz. Ömer&#8217;e muhalefetten çekinmezdi. Hudeybiye Anlaşmasında Hazreti Ömer, &#8216;Sen Allah&#8217;ın elçisi değil misin? Niçin bu zilleti, hakareti kabul ediyoruz?&#8217; diye itiraz ettiği halde anlaşmayı imzalamış,  Hz. Ömer&#8217;de daha sonra hatasını ifade etmiştir. Hz. Ömer, şiddet taraftarıydı, birçok kere İslam&#8217;a aykırı hareket eden düşmanların öldürülmesini Peygamberimizden istemiştir. Fakat her defasında Peygamberimiz bu istekleri reddetmiş, insanlara doğruyu göstermiş ve irşadına devam etmiştir. (Said Havva, Allah Resûlü Hz. Muhammed, s. 247-249) Bir seferinde Peygamberimizin yanında Hazreti Ömer ve Hazreti Ebubekir bir konuda tartışırken sesini yükseltmiş, bunun üzerine, &#8216;Sesinizi peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin&#8217; ayeti inmişti. Hz. Ömer&#8217;de daha sonra, Peygamber Efendimiz konuştuğunda öylesine alçak sesle konuşurdu ki, ona gizli bir şey söylediği sarılırdı. (Buhari, tefsiri sure, 49, 1) Kur’an, sayılı konularda Hz. Ömer&#8217;in görüşü ile paralellik gösterirken sayısız noktalarda onun inanç, ahlak ve yaşayışını düzeltmiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 426) Yine bazı ayetler de, Hz. Ömer arzusunu Hz. Peygamber’e arz etmeden önce inmiştir. Bazı ayetler de Hz Ömer’in arzusuna tam olarak aykırı bir hüküm ihtiva ediyordu. (Hakan Uğur, Oryantalist Dozy’nin Kur’an hakkındaki iddialarına İsmail Fenni Ertuğrul’un verdiği cevaplar, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 47, 2019, s. 404) Tüm bunlardan sonra eğer şüphe doğuracak bir hal olsaydı, bundan ilk önce Hz. Ömer’in şüphelenmesi gerekirdi. (İsmail Fenni Ertuğrul, İzale-i Şükuk, s. 26-28) Hz. Ömer her zaman peygambere iman etmiş, Peygamberimiz ve dini için bütün dünyaya meydan okumuş birisidir. Hz. Peygamberimiz de İslam yolunda, dünyalık teklifleri elinin tersiyle itmiştir. Mesela, kadın-makam ve para tekliflerine cevap olarak, &#8216; Onlar güneşi sağ elime, ayı sol elime koysalar yine tebliğ görevimden vazgeçmem.&#8217; diyerek mübarek gözlerinden yaş gelerek hemen kalkıp gitmiş, teklifleri reddetmiştir. (İbni Hişam, I/266; Taberi, Tarih,  II/ 220) ki bu “Menfaat, düşmanları tarafından kendilerine en zayıf günlerde teklif edilmişti.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 257) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halk fikirlerinden alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ünlü İslam düşmanı Ignaz Goldziher bile, ‘Muhammed&#8217;in getirdiği şeyler, atalarının sünnetine tamamen zıt idi.’ (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 173)  diyerek daha baştan bu ithamı geçersiz kılmaktadır. Maxim&#8217;e Rodinson ise, “Yeni dinin ortaya koyduğu ahlak anlayışının, var olan Arap ahlakında, ‘kökten bir kopuşu’ temsil ettiği doğrudur.” demektedir. (Meriç, s. 174) H. Gibb, &#8216;Hz. Muhammed doğup büyüdüğü muhitte dolaşan düşünce ve inançlar arasında ‘yeni bir yol’ açmıştır.&#8217; derken, Lord Davenport da, “İslam Arap örfüne ‘aykırı birçok kural’ getirmiştir.  Mesela, “Hz. Muhammed mahkemesiz kısası yasaklayarak Arapların hırslarını etkili bir kayıt altına bağlamıştır.” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 31) demektedir. Kur’an, getirdiği düzen ile bütün Araplar için ‘yeni bir sistem’ olduğunu açıkça vurgular. (Ali İmran, 44; Hud, 49; Yusuf, 3, 104; Kasas, 4-6) Müşrikler, Sabiiler, Mecusiler, Yahudiler, Hristiyanlar her biri gerçeği kendilerine göre savunuyordu. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s s. 278) O,  bütün bu inanç sistemlerini anlatmaya kalkmış olsaydı, Kur’an-ı Kerim ne korkunç bir kargaşaya şahit olurdu. (Draz, s. 130) Hz. Muhammed&#8217;in, kimisi temelden batıl/geçersiz, kimisi değiştirilmiş olan bu dini inançların malzemelerinden Kur’an&#8217;ı meydana getirdiğini iddia etmek ki, hele bir de okuma yazma bile bilmeyen bu insan için böyle bir ithamda bulunmak çok gülünç kaçmaktadır. Ümmi, okuma yazma bilmeyen, bilgisiz, vahşi, ahlaki zaafiyetler içindeki bu insanların, inanç, fikir ve uygulamaları ile Hazreti Muhammed&#8217;e öğretmenlik/örneklik  yaptığını iddia etmek mantıksızlıktır. Ayrıca Peygamberimiz yeni bir din getirmiş olduğunu hiçbir zaman iddia etmemiş, aksine İslam dininin, Hazreti İbrahim&#8217;in dini olduğunu ve önceki ‘tüm peygamberlere’ nazil olan kitapları tasdik ettiğini Kur’an&#8217;daki birçok ayet ve ayrıca da hadislerle açıkça ifade etmiştir. Hiçbir toplumun bütün örf ve uygulamaları tamamıyla kötü olamaz. Hz. İsmail ve İbrahim asırlar boyu buralarda yaşamış, görüşleri  bu topraklarda hayat bulmuştur. Bu hak dinden kalan izler, kalıntılar mutlaka halk arasında yaşaya gelecektir. “İslam daha önce toplumda var olmayan bir takım yeni örf ve adetler getirmiş, toplumda var olan bir takım örf ve adetleri kaldırmış ve yerine daha iyilerini getirmiştir. Toplumda var olan bir takım güzel davranışlara da yeni çehre kazandırarak devamını sağlamıştır.” (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 42) “Hz. Peygamber bulunduğu ortamdaki durumun, tevhid akidesine uygun olanlarını muhafaza etmiş, bir kısmını geliştirmiş, geri kalanları da reddetmiştir. İslam olumlu gelenekleri kabul edip geliştirmiş, olumsuz olanları kaldırarak yerine daha iyilerini getirmiş ya da mevcut olanları ıslah etmiştir. İslam inancına göre, Hz. Adem&#8217;den son Peygamber Hz. Muhammed&#8217;e kadar bildirilen dinin tek olduğu kabul edilir.” (Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 55) İşte Kur’an, bu kalıntıları şirk ve cahiliyet enkazı altından çıkararak yeniden hayat bulmalarını sağlamış, değiştirenlerini asli haline döndürmüş, geri kalan tüm inanç ve uygulamaları da kaldırmıştır. Cahiliye döneminde, kız çocukları diri diri gömülür, içki içilir, kumar oynanır, zenginlere ayrıcalık tanınır, ırkçılık/kabilecilik yapılır, faiz alınıp verilir, uğursuzluk inancı kabul edilir, kahinlik ve gaipten haberi alma, şirk, fal okları, sihir ile insanlar meşgul olurdu. Melekler Allah&#8217;ın kızları kabul edilirdi. Kur’an bu ve benzeri birçok kuralı değil kaynak kabul etmek ve bünyesine almak, tamamen ortadan kaldırmıştır! Kur’an yetim hakları, fakirlerin gözetilmesi, namaz ve zekat gibi kurallar getirmiş; insanlık dışı esasları kaldırmış, yeni bir sistem getirmiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 279, 280, 286) &#8220;İslam, Kur’an öncesi hayat tarzına aykırı yeni kurallar getirmiştir. Namaz, zekat, faiz, tefeciliğin yasaklanması gibi. İslam hukuku ‘cahiliye toplumundan ayrı’ bir toplumun doğmasına neden olmuştur.&#8221; (Muhammed Mustafa el-A&#8217;zami, İslam fıkhı ve sünnet oryantalist Schacht&#8217;a reddiye, s 37, 44) Zaten William Muir’in &#8220;Arap inancının temeli Putperestlikti.&#8221; (The life of Mahomet, s. 83) tespiti birçok ithama açıkça yanıt vermektedir. Dolayısı ile putperestliği yıkan İslam nasıl Mekke&#8217;nin hayat tarzını benimsemiş olabilir? &#8220;İslam&#8217;ın putperest Arabistan&#8217;da farklı bir yeni hareket olduğu ve bu iki topluluğun ideallerinin birbirlerine nasıl da taban tabana zıt olduğu unutulmamalıdır. Muhammed, yaşadığı dönemdeki toplumu, dini öğretilerini almaya hazır duruma bulmadı. Onlar, Allah&#8217;ın elçisi unvanı ile gelen birinin tebliğini kabule asla hazır değillerdi. Hz. Muhammed&#8217;in öğretilerindeki temel prensipler, Arapların ‘o zamana kadar çok değer verdiklerine karşı tam bir protesto’ mahiyetindeydi. O zamana kadar kötü gösterilen (paylaşım, tevazü, af etme gibi) değerler fazilet olarak öğretiliyordu. Hz. Peygamberin çağrısının en zor kısmı, ibadetin yalnızca Allah&#8217;a has kılınmasıdır. Bu Araplar tarafından bilinmiyordu. Bu da, ayetleri anlamaya pek müsait olmadıkları anlamına geliyordu. İçki, kadın, müzik adı altında ahlaka aykırı ortamlar cahiliye dönemi Araplarının vazgeçilmezleri idi. Hz. Peygamber ise, bunların her birine ait emirlerin icrasında son derece müsamahasız ve tavizsiz idi.&#8221;  (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi,  s. 68-70) Putperestliğin ortadan kaldırılması konusunda oryantalistlerin de itiraflarının içinde yer aldığı daha fazla bilgi için, ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza müracaat edilebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medine dönemindeki kaynaklar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin, ehli kitabın birçok yanlışlarını açıkça ilan ettiği, yanlışlarını düzelttiği insanlardan bir şeyler öğrendiği iddiası mantıklı değildir. Ehli kitaptan birçok bilgin Müslüman olmuş, müşrikler de çok geçmeden İslam&#8217;a canla başla teslim olmuşlardı. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 402)  Hz. Muhammed hicret ile birlikte eski putperest çevresinden ayrılarak yeni bir ortama girmiştir. Bu muhitte Yahudilerin ağırlığı bulunmakta idi. Hareketleri göz önünden olan bir insanın, bu yeni ortamda başkalarından bazı bilgileri alıp da onu Allah&#8217;a isnat etmesi imkansız denecek derecede zordur. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 287) Kısaca, bu yeni ortam Hz. Muhammed&#8217;in bilgilerini derinleştirip köklü bir karşılaştırmaya müsait bir zemin mi sağlamıştır, yoksa böyle bir imkanı büsbütün mü ortadan kaldırmıştır? Zaten Mekke döneminde Hristiyan ve Yahudilerle ilgili hemen hemen bütün kıssalar tamamlanmıştır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 288, dipnot, 255: Kıssaların anlatıldığı Mekki sure ve ayetler verilmektedir.) Dolayısıyla bu yeni muhitte Hz. Muhammed&#8217;in alacağı bir şey yoktur, onlarla ilgili düşünce sistemi daha önceden net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Ehli kitap, Kur’an&#8217;da, vahiyden yüz çevirmiş ve şeytanın yoluna uymuş kimseler olarak tarif edilir. Yahudiler, faiz, rüşvet ve yalanı mübah saydıkları için eleştirilir. Kur’an-ı Kerim&#8217;in böylesine şiddetle tenkit ettiği bir topluluğun ona model ve bilgi kaynağı olacağını düşünmek, önyargı ifadesinden başka bir şey değildir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 289)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Medine civarındaki Yahudi ve Hristiyanlardan alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir insan kendi menfaati için kitap yazarak Yahudileri ve Hristiyanları yanına çekmek istese, zaten her kilisede en az bir tane İsa putu olan Hristiyanlıktan eğer alıntı yapacaksa, Araplara sadece İsa putuna tapmayı tavsiye eder, geri kalan ahlak ve ibadetle alakalı emir ve yasaklarla da Hristiyanların çoğunu zaten yanına çekerdi. Veya yeryüzünün tek seçkin milleti olduklarına inanan Yahudileri yanına çekmek istese, zaten her birisi birer vahşi bedevi iken birer İslam mücahidine çevirdiği Arapların Yahudiler ile amca çocuğu olması üzerinden yola çıkar ve parayı Yahudilerden, mücadeleyi Araplardan alarak yoluna devam ederdi. Ama O (sav) hem teslisi ve hem de ırkçılığı reddetmiştir. Dolayısıyla bu iddia temelden geçersizdir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudiler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Muhammed Kur’an ı, Tevrat’ı taklit ederek yazdırmıştır. O, Tevrat’ı kopya etmekten başka bir şey yapmamıştır, diyorlar.” (Maurice Bucaille, Kitab-ı Mukaddes Kur’an ve Bilim, s. 186–187) Eğer Hz. Peygamber, Tevrat’ı aynen kopya ettiyse, Tevrat’ta bulunan bazı şeylerin Kur’an da da olması gerekmez mi idi? Mesela Tevrat’ta Hz. Nuh, Lut ve Davud gibi peygamberlerin haşa zina ettikleri yazılıdır. (Tevrat, Tekvin, 9/ 20–25; 19/ 39, 38; II, Samuel. II/ 4,5) Halbuki Kur’an da kesinlikle böyle bir şey yoktur ve olamaz da! Çünkü bu onlara, Yahudiler tarafından uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir. Tevrat, Hz. Musa’nın vefatından 10 asır kadar sonra derlenmiş ve birçok yerleri de zaten tahrif edilmişti. (Ahmet Hamdi Akseki, İslam, s. 114) Ayrıca, &#8220;Hz. Muhammed Tevrat ve İncil&#8217;den alıntılar yaptı ise, birçok İslam alimi neden ‘İsrailiyat’ diye bir bilim dalının ortaya çıkmasına neden olmuştur?&#8221; (Maşallah Turan, W. Montgomery Watt ve Rudi Paret&#8217;in İslam&#8217;ı algılama biçimlerinin kritiği, s. 19) İsrailiyat, İslam’da reddedilen Yahudi kaynaklı fikirlerdir. ‘Tefsirde israiliyat’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizans&#8217;lı bir rahip olan Theophanes tarafından 810 yılında kaleme alınan ‘Chronicle’ adlı eserde de, Hz. Muhammed&#8217;i Yahudilerin eğittiği iddia edilir. (Fuat Aydın, Batı İslam Arkeolojisinin Algısı, s. 57)  Medine&#8217;de Kaynuka, Nadir, Kureyza Yahudileri vardı. Hayber ise Medine&#8217;ye 184 kilometre uzakta idi. Yahudiler, kendilerinin Allah&#8217;ın çocukları ve sevgilileri olduğunu ileri sürüyorlardı. (Maide, 18) Allah&#8217;ın taraf tuttuğu anlamına gelen bu anlayışın İslam&#8217;a kaynaklık etmesi mümkün müdür?! Zaten İslam&#8217;ın kapıları sadece Yahudilere değil, iman ve salih amelle liyakat kazanan ‘herkese’ açıktır. (Bakara, 62) Onlar Peygamberimize suikast düzenlemişler, peygamberimizin zor durumda bırakacak sorular sormaya çalışmışlardır. Her  zaman İslam&#8217;a ve Müslümanlara mesafeli, hatta düşmanca davranmışlardır. Yahudi alimlerinin önderlerinden olan Abdullah bin Selam ise Müslüman olmuştu. Yahudi bu alimin Müslüman olması bile tek başına Tevrat&#8217;ın Kur’an&#8217;ın kaynağı olmadığının göstergesi değil midir? Ayrıca, Tevrat&#8217;la ilgili tüm hususlar Mekke&#8217;de nazil olmuştu. Medine&#8217;de ise çok az Hristiyanlık dinine ait ayetler indirilmiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 291-292)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Alman oryantalist W. Caskel, İslam&#8217;ın başlangıç döneminde Hicaz Yahudilerinin Yahudiliklerini inkar etmektedir. Ona göre, Arabistan&#8217;a yerleşmiş bir Yahudi kavmi yoktur. Aynı şekilde Arap Yarımadası Arapları üzerinde bir Yahudi etkisi de söz konusu olamaz. Ayrıca H.A. Winkler de, Arap yarımadasındaki Yahudilerin kültürel ve toplumsal seviye bakımından Filistin&#8217;deki Yahudi topluluğundan daha düşük olduğunu belirtir. Bu görüşlere göre, Arap yarımadasındaki Yahudilerin ilim, marifet, hukuk, hikmet, kıssalarla dolu olan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e tesir edecek kadar dini ve medeni geniş bir kültüre sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır.” (Selahattin Sönmezsoy, Kur’an ve Oryantalistler, s. 109)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hristiyanlar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Oryantalistler Hz. Muhammed’in hayatına bakarken, İslam dininin temel kaynağı olan Kur’an’ın yazarı olarak onu görürler ve dolayısı ile onunla ilgili şüphe uyandırmak için çalışırlar.” (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 25) Sonradan Müslüman olan Maurice Bucaille, ‘Çağdaşlarımızın birçoğu, Hz. Muhammed’in önceki peygamberlerin kitaplarından faydalandığı iddiasını kesin bir gerçekmişçesine kabul ettirmek istiyor.’ (Bucaille, la Bible, le Coran et la science, s. 6) tespiti ile oryantalizmin bakış açısını özetler. Medine&#8217;de Ebu Amir adında bir papaz vardı, Hz. Muhammed Medine&#8217;ye hicret edince şehri terk etmiş, Mekke&#8217;ye yerleşmiştir. Müşrikleri de peygamberimiz aleyhine kışkırtılmış, Rum kralına kadar giderek yardım istemiş, Uhud Savaşı&#8217;na da katılmış ve daha sonra Şam&#8217;a sığınmış ve orada ölmüştür. Bu adamın veya fikirlerinin İslam&#8217;a kaynaklık etmesi mümkün müdür? Daha da ilginci, öz oğlunun Peygamberimize tabi olarak Müslüman olmasıdır. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 294) Necran Hristiyanları, 60 kişilik heyetle Medine&#8217;ye gelmişler, peygamberimizle münakaşalar yapmışlar, mübahele/lanetleşme teklifini göze alamayıp geri adım atmışlar, Peygamberimize cizye vermeyi kabul etmişlerdir. Heyet ülkesine döner dönmez başkanları ve papazları hemen geri dönüp Müslüman olmuşlardır. (İbni Sad, Tabakatül- Kübra, I/85; Hamidullah, Le Prophete de L’Islam, I/576) Hz. Peygamberin huzuruna gelip, onunla kıyasıya tartışan, ileri sürdükleri görüşleri inen Kur’an ayetleri ile çürütülen, peygamberin üstünlüğünü ve İslam&#8217;ın hakimiyeti cizye vererek kabul eden ve daha sonra başkanları ve lider papazları Müslüman olan bir heyet ve temsilcileri, hiçbir suretle Kur’an&#8217;ın bilgi kaynağı olabilir mi? Hz. İsa&#8217;yı Allah&#8217;ın oğlu kabul eden bir inanç, tevhid dini olan İslam&#8217;la uzlaşabilir mi? Kur’an meselelere öyle hassas bir terazi ile bakar ki, Hazreti İsa&#8217;nın mucizevi doğumunu inkar etmez ama tanrının oğlu olduğu iddiasını da asla kabul etmez! Hz. Muhammed Kur’an&#8217;ın yazarı olsaydı, Hz. İsa&#8217;nın tanrılığını inkar ederken mucizevi doğumunu da inkar edebilir, bu problemli gözüken durumdan rahatlıkla kurtulabilirdi. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 295-297) Fakat böyle yapmaması bir yana, Yahudiler tarafından Hazreti Meryem&#8217;e yöneltilen iftiraları da ayrıca reddetmiştir. (Nisa, 155-160) Peygamberimiz Kur’an&#8217;da eski peygamberlerin mucizelerinden bahseder. Bu durum, müşrikler ve Yahudilerin  de kendisinden mucize beklentilerine yol açmıştır. Fakat her seferinde Peygamber Efendimiz kendisinin sadece elçi olan bir insan olduğunu (Ankebut, 50; Rad, 7; İsra, 59) belirterek onlara cevap vermiştir. Halbuki önceki peygamberlerin mucizeleri inkar edebilirdi. Bu tutumu bile onun samimi ve haklılığını göstermez mi? Kur’an, Hz. İsa&#8217;nın çarmıha gerildiğini kabul etmez, günahların kefareti iddiasını reddeder. &#8216;Asli günah&#8217; kavramının da hiçbir zaman İslam&#8217;da yeri yoktur! İncil&#8217;in iddiasına göre, İsa çarmıha gerilmiştir. Baş kahinlerde, &#8216;başkalarını kurtardı, kendisini kurtaramıyor, tanrı onu istiyorsa şimdi kurtarsın, çünkü o ben Allah&#8217;ım oğluyum dedi.&#8217; şeklindeki açıklamalarına karşılık, eğer Hz. İsa insanlığın günahını affettirmek amacıyla haç üzerinde ölmek için gelmiş olsaydı, onların bu sözleri karşısında cevabı, &#8216;Allah&#8217;ın kendisini kurtulamayacağı, aksi halde dünyaya gelmesinin bir anlamının olmayacağını’ şeklinde olmalı idi. Halbuki (Hristiyanlara göre) İsa’nın cevabı şudur, ‘Eli eli, Lama Sabaktani?&#8217; Yani, &#8216;Allah&#8217;ım Allah&#8217;ım, beni niçin bıraktın?&#8217; (Kitabı Mukaddes, Matta, bab, 27- 45, 46) şeklinde olmuştur. Ayrıca unutmayalım ki, İncillerin doğruluğunun derecesi, Peygamberimizin hadislerinin seviyesine bile ulaşamaz. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 298-299) Bu konuya ‘Hadis, Sünnet Müdafaası’ adlı yazımızda tekrar döneceğiz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitab-ı Mukaddes&#8217;ten alındığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit (Tevrat) ve Yeni Ahit&#8217;i (İncil) kapsayan, Hristiyan inanışının temelini oluşturan ve Hristiyanlarca kutsal sayılan bir kitaptır. Tevrat&#8217;ın Tesniye bölümünde Hz. Musa&#8217;nın ölümünden bahsedilen yerler mevcuttur. Aynı zamanda O&#8217;nun zamanın da mevcut olmayan birçok adetlerden de bu kitapta bahsedilir. Bu da, onun daha sonra yazıldığını gösterir. (Annemarie Schimmel, Dinler tarihine giriş, s. 101-101) 1546&#8217;da toplanan &#8216;Merano&#8217; Ruhani Meclisi,  kutsal kitabın Allah&#8217;ın kelamı olduğunda şüphe edilmesini yasaklamıştır! Tevrat&#8217;ın asıl dili olan İbranice dilinde hiç bir nüshası yoktur. Meşhur üç nüshası vardır. Bunlar da birbirleriyle çelişkili ve tutarsızdır. İlk nüshaları ortadan kaybolmuştur. Kur’an&#8217;a, aralarında birçok farklılıklar ve içerikleri çelişkiler dolu olan İncillerin  kaynaklık teşkil etmesi mümkün değildir. Ayrıca, ‘İncil, Tevrat&#8217;ın bazı hükümlerini kaldırmıştır.’ diyen Hristiyanlar Kur’an için bunu neden kabul etmezler acaba? Yine, Kitabı Mukaddes Kur’an&#8217;ın kaynağı olsa idi, temel dini konularda birbirlerine muhalif  görüşler ileri sürmemeleri gerekirdi. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 303-304) Lord John Davenport’tan yapacağımız bir alıntı ile konuya son noktayı koyalım: “Hristiyanların aralarında pek çok yanlış bilgiler, batıl inanışlar, hurafeler de bulunmaktadır. Zerdüşt dininden daha saf, Musa’nın koyduğu kurallardan daha hürriyet sever olan Muhammed dini,  7. yüzyılda İncil’in temizliğini lekeleyen ve kirleten sırlar ve hurafelerden toplanmış inançlardan çok, akıl ile anlaşılabilir bir içeriğe sahip idi.” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 55) Kur’an ve K. Mukaddes farklılıkları için ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ile kitabı Mukaddes arasındaki ilişki</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında Kur’an ile diğer ilahi kitaplar arasında özde tam bir paralellik vardır. Hz. Muhammed&#8217;e eski peygamberlerin yoluna tabi olması emretmiştir. (En’am, 90) Kur’an, ilahi kitapların bozulma veya çelişkilerden kurtarılması amacıyla gönderilmiştir. Bu konu &#8216;İslam tüm dinlerin özüdür.&#8217; adlı yazımızda ele alınmıştır. Hazreti Musa dünyevi bir hakimiyet, Hz. İsa ise daha çok ahlaki ilkeler ile ön plana çıkmıştır. Kur’an bu ikisini birleştirmiştir. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 304-306) Margoliouth, kutsal kitaplardaki çelişkileri kabul eder ve buna bir hipotez (Colouring by the Medium) ile cevap bulmaya çalışır: Hipotezinin özeti, vahiy gelen peygamberler kendi özel aklı ve üslubu ile vahiyleri belli bir şekle sokmuştur. Bu, şu demektir; Kitab-ı Mukaddes&#8217;te yanlış, çelişki vardır ama bu yanlışlıklar ilahi değil söz konusu aracılardan/peygamberlerden kaynaklanmaktadır! Peygamberlerinin fuhuş yaptığını kabul eden, putperestliği savunan bir kitaptaki bu çelişkileri bu şekilde savunmaktan başka çaresi kalmayan oryantalistlere Peygamberimizin ayetle verdiği cevabı tekrar hatırlatalım! &#8216;Siz Allah&#8217;tan daha mı iyi biliyorsunuz?&#8217; (Bakara, 140)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an, Allah&#8217;ın ilahi kitabıdır. Tevrat ve İncil ise tahrife uğramıştır. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 308) Bir kere Kur’an ile Kitabı Mukaddes arasında, kıssaları anlatma metodunda, üsluplarında  açık bir şekilde  farklılıklar görülmektedir. Kur’an ibret, öğüt, düşünme, peygamberliği tasdik ve peygamberi teselli amacıyla kıssalara yer verir, detaylar üzerinde ise durmaz. Halbuki, “Tevrat belli bir kavmin, İncil&#8217;de bir ferdin tarihi ile ilgili birer tarih kitabı görünümündedir.” (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 309) Kur’an&#8217;ın amacı tahrif edilen kitapları özüne döndürmek, karışık ve bozukluklardan kurtarmaktır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 311) Kitabı Mukaddes&#8217;te Allah&#8217;ın şanına ve tevhid inancına yakışmayan ifadeler bulunur: Pişman olması, uyuması, güreşte yenilmesi gibi.  Tekvin, III/8-10: Allah -haşa-  cennette gezerken, Adem ve Havva ağaçların arasına gizlenir. Adem&#8217;e, &#8216;Sen neredesin?&#8217; diye seslenir: Saklananı göremeyen bir tanrı! Yakup güreşte tanrıyı yenince, tanrı gitmek istediğinde Yakup, &#8216;beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam.&#8217; (Tekvin, 32/25-31; 35/9-10) der. Aciz bir tanrı! Yahudiler Mısır&#8217;dan çıkacakları vakit Tanrı Hz Musa&#8217;ya, onların komşularından gümüş ve altın süs eşyaları ile elbise istemelerini emretmiş, bu emir üzerine Yahudiler bunları isteyip almışlar ve böylece Mısırları soymuşlardır! (Huruç, XI/2; XII/35, 36) Haşa, hırsızların başı bir tanrı! Tevrat&#8217;taki Tanrı, &#8216;babaların günahını oğullarında, üçüncü ve dördüncü nesle kadar arayacaktır.&#8217;: Kindar bir tanrı! (Huruç, 20/5)  Kitabı Mukaddes&#8217;te bazı peygamberler sarhoş veya zina eden olarak da tasvir edilir. Başka bir peygamberin, ordu komutanı olan Uryan&#8217;ın karısını beğenip, sarhoş edip onunla yattığı iddia edilir. (Tekvin, 19/33) Devamı için &#8216;Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza bakılabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’a göre tüm peygamberler, bu gibi iftiralardan münezzehtirler. Kur’an, onları en güzel özelliklerle tanıtır ve salih, ahlaklı, örnek şahsiyetler olarak bizlere sunar. Dolayısıyla oryantalistlere şöyle seslenmek gerekir herhalde: &#8216;Tevrat, İncil ile Kur’an tabii ki farklı olacak! (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 316) Yahudiler haddi, ahlak sınırlarını aşmışlar; Hristiyanlar ise ruhbanlığı icat etmişlerdir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 322)  Cahil bir toplumdan bir insanın çıkıp, Yahudilerin, Hristiyanların ve Mecusilerin ağızlarından işitip ezberlediği şeylerle, peygamberlik davasına başladığına ve bunları biraz değiştirerek yine onlara satmaya kalkıştığına inanmak aklın kabul edeceği bir şey değildir! Tam tersini Evangelist Hristiyanlar denemiş, 1999 yılında Kur’an ve K. Mukaddes karışımı ‘Gerçek Furkan’ adlı bir kitap uydurmuşlar ama tüm çabalarına rağmen bu çalışma birkaç senede akamete uğramıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı ayetlerin, kitabı Mukaddes ile uygunluk arz edip etmemesi, İslam dini aleyhine bir delil teşkil etmez! Eğer uygun iseler, Kur’an&#8217;ın önceki İlahi kitapları tasdik ettiğini gösterir, değil ise, Kitab-ı Mukaddes&#8217;in tahrif edilmesinden ileri gelmektedir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 322)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İç kaynaklar. (Hz. Muhammed&#8217;in şahsi ile ilgili kaynaklar)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlere göre Kur’an, Hazreti Muhammed&#8217;in sözüdür. Aralarındaki ihtilaf sadece, Kur’an&#8217;ı ortaya koyarken ‘hangi kaynaklardan yararlandığı’ konusundadır! Bu iddia, dolayısıyla Hz. Muhammed&#8217;in kişisel veya toplumsal bir takım hedefleri amaçladığı ithamına dayanmaktadır. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 323)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şahsi emellerini gerçekleştirmek için sözlerini ilahi bir kaynağa dayandırdığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimiz savaş ganimetlerin beşte birini almaya hak sahibi idi ama bunları gazileri donatmak, elçileri karşılamak ve ağırlamak, köleleri hürriyetine kavuşturmak, masrafı karşılayıp hacca gidemeyeceklerin hac masraflarını karşılamak, kefaret vermesi gerektiği halde buna parası olmayanlar için harcardı. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 325) Bir hadisi şerifte Peygamberimiz, &#8216;Allah&#8217;ın size ganimet olarak verdiği şeylerden benim hakkım ancak beşte birdir. Bu beşte bir de yine size iade edilmektedir.&#8217; buyurmuştur. (Nesai, Fey, 6; İbni Hişam II/492) Bu konu ayrıca, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızda ‘Peygamberimiz payına düşen ganimeti ne yapardı?’ sorusuna verilen cevapta ele alınmıştır. Peygamberimiz dünya hayatını önem vermezdi, gelir ve giderlerini harcadığı yerler ise  zaten bellidir! Damadı Hz. Ali, bir Yahudi&#8217;nin yanında sucu olarak çalışmış, kızı Fatıma hizmetçi istediğinde eli boş dönmüştür. (Buhari, Nefakat, 7)  Ölüm döşeğinde iken Hz. Aişe&#8217;nin yanında muhafaza edilen 8-9 altın, Hz. Ali vasıtasıyla fakirlere dağıtılmıştır. (Ahmed, Müsned, VI/104) Dünya malı asla onun düşüncesinde yer almamıştır. Detay için, ‘Hz. Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir’ ve ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Liderlik tutkusunun vahiy uydurmaya sevk ettiği iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birçok oryantalist gibi Caetani de, &#8220;Muhammed, kendi düşüncelerini vahiy adı altında ortaya koydu.” (Leone Caetani, İslam Tarihi, I/368-369) iddiasında bulunur. Ama bunun tam aksine, “Hz. Muhammed &#8216;Ben Lider olacağım&#8217; demedi. &#8216;Seni lider yapalım&#8217; teklifi müşriklerden geldi ama o bunu reddetti. Hz. Peygamber salt lider gibi davransaydı, 10 yıl kendisine zulmeden, şehrinden ayrılmasına sebep olan, hicret ettiğinde de kendisini rahat bırakmayan Mekkeli müşriklerden intikam alırdı.” (Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 108, 109)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca bu yeni bir iddia değildir. Firavun da Hazreti Musa&#8217;ya benzer ithamlarda bulunmuştur: &#8220;Yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz, sizin üzerinize üstünlük kurmak istiyor bu adam.&#8221; (Yunus, 78; Mü’minun, 24) “Hiç kimse İsrail soyunu birleştiren Hz. Musa’yı hırs ile suçlamayı düşünmemiştir. Arabistan’da da durum böyle idi. Birbirleri ile savaşan kabileler vardı. Bunları birleştirmek, bir topluluk haline getirmek gibi bir teşebbüs, hırs ile açıklanmaktan uzaktır. (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 90) “Allah&#8217;ın hangi kulu, insanları, toplumu, milleti doğru yola çağırmaya gayret etmişse, ona derhal ‘iktidar hırsıyla gözü dönmüştür’ damgası vurulmuştur.” (A. Hatip, İddialara cevap, s 327) Peygamberimiz Hendek Savaşı&#8217;nda hendek kazmaya bil-fiil iştirak etmiştir. Çetin, zor, uzun Tebük seferinde ordusunun başında önde yürümüştür. Sultanlar gibi kendisine yol açılmasını sevmez (Şevkani, N. Evtar, V/48) ve yabancı milletlerin liderlerini aşırı derecede övdükleri gibi kendisini yüceltmelerini istemezdi. Hatta buna özellikle karşı çıkardı. (Ebu Davud, edeb, 152) Sahabelerin arkasında namaz bile kıldığı olmuş, bir burukluk hissetmemişti. (İ. Hişam, Sire, II/653) Bir kerecik olsun bir hizmetçisine Kötü davranmamıştır. (Ebu Davud, Edeb, 4)  Bedevi bir Arap bir keresinde gömleğinden çekerek mübarek vücudunu incitmiş ve beraberinde getirdiği iki deve yükü kadar mal istemiştir. Bu kabalık karşısında bile onu cezalandırmamış ve bedevinin istediğini vermiştir. (Ahmed, Müsned, III/210) Hz. İsa&#8217;yı yüceltmeleri gibi kendisini yüceltmemelerini istemiş, kendisinin sadece Allah&#8217;ın kulu ve elçisi olduğunu belirtmiştir. (Kastalani, el-Mevahibul Ledünniyye, s. 189) Carlyle, &#8216;gelecek hırsı mı? Bütün dünyanın taçları bu insan için ne fark eder? O’nun işitmek istediği şey yeryüzünde değil, yukarıdaki göklerin sesidir. Bütün dünya taçları, saltanatları, şanları, şerefleri kısa bir zaman sonra ne olacaktır? Hiç!&#8217; (Carlyle, s. 23) demektedir. Dostları kadar düşmanları da Peygamber Efendimizin, doğruluğuna şahitlik etmektedirler. Ebu Süfyan, Herakliyus&#8217;un, &#8216;O yalan söylemiş midir, aldatmış mıdır?&#8217; sorularına &#8216;Hayır!&#8217; cevabını vermek zorunda kalmıştır. (Buhari, Bed&#8217;ül vahiy, 6; Müslim, Cihat, 74)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kahin olduğu iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rodinson, ‘Mahomet’ adlı eserinde, &#8216;Bir Kahin değildir Muhammed&#8217; (Rodinson, s. 82)  ifadesini kullanır! Kahin, ‘Gaipten haber getiren falcı’ demektir.  Kahinler puthanelerde otururlardı. Her birisinin kendisini özel bir putu vardı ve ona hizmet ederdi. Kehanet ücreti olarak da büyük paralar alırlardı.  Müslüman olduktan sonra birçoğu yaptıkları hileleri bizzat kendileri itiraf etmişlerdir. Müddessir, &#8216;bürünüp sarınan&#8217;,  Müzzemmil &#8216;örtünüp bürünen&#8217; anlamlarına gelir. Tor Andrae bunlardan hareketle, ‘Pek çok kahin, ilham almak istediklerinde, başlarını örterlerdi, Muhammed&#8217;de aynı şeyi yapmıştır’ der. (Tor, Mahonet, s. 28) Halbuki hiçbir kaynakta Hz. Peygamberin vahiy geldiğinde özel bir kıyafete büründüğüne dair bir bilgi yoktur! ‘Peygamberin bir örtüye sarılması, bir vahiy almak için değil, vahiy esnasında duyduğu heybet, manevi ağırlıktan ‘sonra’ böyle bir şeye sarılma ihtiyacı duymasından dolayıdır. Yani bu vahiy almadan önce olan bir şey değildir, sonrasında üstünün örtülmesini istemesi şeklinde gerçekleşmiştir. Yani örtünme, sebep değil sonuçtur.’ (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 332) Müşriklerin önderlerinden Velid bin Muğire bile, &#8216;Hayır, vallahi o kahin değildir. Biz kahinleri görmüşüzdür.&#8217; demiştir. (İbni Hişam, I/270) “Yusuf Ziya Yörükan, vahyin gelişini Dr. Dozy’nin isteri, Sprenger’in tasavvuf, L. Caetani’nin kahinlerde olduğu gibi cin ve şeytan işi olduğu iddialarına cevap verir: Kitab-ı Mukaddes’te, ‘Rab, Musa’ya dedi ki: O’na rabbin meleği çalı içinde ateş aleviyle göründü.’ (Huruc, bab, 3) ve İncil’de birçok yerde İsa’nın cinlerle görüşmelerini örnek gösterir. İlk zamanlarda cinlenme iddiasını Mekkeli müşriklerde dillendirmiş ama sonra hepsi bu iddialarının yanlış olduğunu görüp bütün kalpleri ile İslam’ı kabul etmiş ve Hz. Muhammed’i takip etmişlerdir.” (A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 55) Bir insan, çok ileri emellerinin kalmadığı 40 yaşından sonra bütün kabilesini, akrabalarını hatta bütün dünyayı karşısına alıp da sonu görünmeyen bir maceraya atılmaz. Hz. Peygamberin hedefleri Allah&#8217;ın emir ve iradesine dayandığı için, oryantalistler gibi aciz insanlara bu cüretkarane, atakça görünebilir. Fakat davasında güç ve kuvvetini, kainatın yaratıcısından alan Hazreti Muhammed&#8217;e, &#8216;Güneşi sağ elime, ayıda sol elime verseniz, davamdan yine de vazgeçmem.&#8217; sözünü (Sîretu İbn Hişam, I/266; İbnu Seyyid’n-nas, Uyunu’l-eser, I/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, I/474;  Beyhaki, Delail’u’n-Nübüvve-şamile, II/63; Taberi, II/218-220) söylettiren imanın oryantalistler tarafından idrak edilip, takdir edilmesi elbette beklenemez. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 335)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şair olduğu iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mekke&#8217;li müşriklerin ileri sürdüğü iddiaların tamamı çağımız oryantalistleri tarafından da aynen tekrar edilmiştir. Değişen tek şey ise gerekçelerdir! &#8220;Onlardan evvelkiler de tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri nasıl da birbirine benziyor.&#8221; (Bakara, 118) Hz. Ömer anlatıyor: Müslüman olmadan önce Resulullah ile tartışma için bir gün evden çıktım. Hakka suresini okumaya başladı, içimden ‘bu bir şairdir’ diye düşündüm. Rasulüllah hemen,  ‘muhakkak o Kur’an Allah&#8217;ın indirdiği bir sözdür. O bir şair sözü değildir.’ (Hakka, 40-41)  ayetini okudu. O zaman ben, ‘bu bir kahindir’ diye düşündüm ki, Resulullah, ‘O bir kahin sözü de değildir, âlemlerin rabbinden indirilmedir.’ (Hakka, 42-43) ayetini okudu. İşte o gün kalbim İslam&#8217;a karşı iyice yumuşamıştı. (İbni Kesir, tefsir, ilgili ayetler) Şairler çoğu zaman hayal âleminde dolaşırlar ve duygusal davranırlar. Arap şairler genellikle, aşk, seks, içki,  savaş, ırkçılık gibi konuları işlerlerdi. Ayrıca aşırı sözler, yalanlar, iftiralar, alay, övünme gibi şeylere çok meraklıydılar. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 339) &#8220;Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için gerekmez de.&#8221; (Yasin, 69) Zaten Kur’an’daki ilahi özellik Müslümanların yanında oryantalistlerin de (D. Masson. Le Coran, , s. IX; Schuon, mı Anlamak, s. 56) dikkatinden kaçmamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Muhammed&#8217;in farkında olmaksızın kendi kendisini aldattığı ve gördüklerinin hayal olduğu iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an O’nun bir takım ruhi tezahürlerinin eseri olamaz mı? O bir mecnun olabilir mi? Vahiy meleği halüsinasyon olabilir mi? Sözleri bilinçaltına itilmiş bir takım arzuların dışa yansıması olabilir mi? Aslında bu ithamlar da yeni değildir. Müşrikler de Peygamberimize mecnun demişlerdir! (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 341) Goldziher, ilahi vahyi inkar eder, Hz. Muhammed&#8217;in anlattıklarının, “Yahudi veya Hristiyan bilgilerinin karışımıdır, bunlar onun ruhumun derinliklerini inmiş ve kalbinin kendisine mal ettiği bir inanç halini almıştır. Sonuçta vahye bir vasıta olduğuna samimi olarak inanır hale gelmiştir.” demektedir. (Golziher, Le Dogme et la Loi de L&#8217;Islam, s. 3) Eğer Hz. Muhammed Kur’an&#8217;ın kaynağı olsa idi bunu iftiharla kendisine nispet eder, kendisine kutsiyet isnat ederdi. Buna hiçbir engel de yoktu. Halbuki O,  Muhammed&#8217;ül-Emin idi;  Hılfu’l-Fudul’a üye idi. Kâbe hakemliği olayında Hacerü’l-Esved taşını yerine koyan o idi. Doğruluğu, güvenilirliği ile çevresinde isim yapmış ve akıl ve hikmeti olan bir zat olarak tanınmıştı. Bunları oryantalist Grimme bile kabul etmektedir. (H. Grimme, Mohammed, I/9) O’nun son derece akıllı ve hikmete uygun görüşleri vardı. Utbe tarafından kendisine sunulan, mal ve hükümdarlık önerisini de, Fussilet suresinin baş tarafını okuyarak reddeden o değil miydi? Böyle bir zat Mecnun olabilir mi? (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 348) Müşrikler O’nun bu yeni hal ve tutumuna bir türlü bir anlam veremiyorlardı. Bunun içinde çelişkilere düşerek, aynı anda birbirine zıt ithamlarda bulunuyorlardı. Bu da onların iddialarında samimi olmadıklarının delili idi ki delilik isnadı, Hz. Nuh&#8217;a da, Musa&#8217;ya da yönetilmişti. (Mü’minun, 25; Şuara, 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ruh hastası olduğu iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu iddiaya göre Muhammed arzularına yenilmemiş fakat insanların bozukluğunu düzeltmek için peygamber olduğunu iddia etmiştir. Goldziher, Dermenghem de aynı iddiayı tekrarlar. (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 18) Hiçbir kaynak Hz. Muhammed’in ruh ve akıl sağlığı yönünden bir sorunla karşılaştığını bize aktarmaz. Yoksa birçok problemi çözen, sorunları halleden, günümüzde hâlâ etkileyiciliğini sürdüren Kur’an&#8217;ın, böyle iddia edildiği gibi bir kaynaktan çıkmasına imkan yoktur. Unutmamalıdır ki, psikolojik rahatsızlık ile liderlik bir arada bulunmaz. (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 20) “Delilik, cinlenme ne zamandır hikmetin kaynağı, bozukluk ne zamandır iyiliğin anası olmuştur?” (Hasan el-Atr Ziyaüddin, Nübüvvetü Muhammed&#8217;in fil Kur’an, s. 216)  Putlara tapma köleliğinden kurtulamamış Hristiyanlık borazanları, kendileri gibi puta tapan bir topluluk aramakta, bulamayınca da kural tanımadan Kur’an&#8217;a saldırmaktadırlar. (Arif Yıldırım, Kelami Münakaşalara Giriş II, s. 32)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, vahyin inişi esnasında hazreti peygamberde görülen bir takım tezahürlere bakarak, onu sara veya benzeri sinirsel hastalıklara maruz bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Hz. Muhammed&#8217;e gelen vahiy şekilleri çok değişiktir: Sadık rüyalar, kalbine ilham olması, Cebrail&#8217;in genç bir insan suretinde gelmesi, çıngırak sesi şeklinde, Cebrail&#8217;in gerçek şekli ile görülmesi, doğrudan ama arada bir perde/engel olmak şartıyla Allah ile konuşması gibi. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 3414) Çok soğuk günlerde bile ter taneleri mübarek alnında inci taneleri gibi parlardı. (Buhari, Betül Vahy, 2; Tirmizi , menakıb, 7) Zeyd bin Sabit&#8217;in dizi Hz. Peygamberin dizinin altında bulunuyordu. Zeyd, vahiy gelince peygamberimizin dizinin ağırlığını öyle şiddetli hissetti ki, neredeyse dizileri kırılacak gibi olur. “Vallahi yanımdaki Rasulullah olmasaydı, acıdan çığlıkla haykırır, bacağımı çekerdim.” diye olayı aktarır. (Ebû Davud, Cihad, 20; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V/190,191; Buhari, Salat, 12; Tirmizi, tefsir, 4,19)  Rivayetlerden anlaşıldığına göre vahiy ağır bir iştir. Normal bir insan, insanüstü bir mesaj almaktadır! Bu konulardaki rivayetlerin asılsız olması, ihtimalden çok çok uzaktır. Bu rivayetlerin Hz Peygamberi övücü veya yüceltici bir tarafı bulunmadığı gibi, bu kadar çok rivayetin asılsız olduğunu kabul etmekte zordur. Eğer raviler, oryantalistlerin iddia ettikleri gibi peygamberimiz için bir övgü düşünseydiler, meleklerin semavi güzellikleri ile peygamberimize indiğini, nefes alıp verir gibi kolaylık da vahiy aldığını ve vahiy sırasında yüzünün parlak bir nurla parladığı gibi  iddialarda bulunurlardı. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 345) Paris Üniversitesinden A. Baire de Boismont, ‘Des Hallucinations’ adıyla yazdığı eserin 551. sayfasında şunları aktarmaktadır: &#8220;Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Rensulen, Muhammed hakkında şu tespiti yapar: “Kendi şahsi çıkarını terk ile tercih edip o kadar fedakarlıklarıyla bütün bir kavmin din konularında ve ahlakında o kadar hayret verici bir inkılap meydana getirmiş olan zat, asla mecnun değildir. Bu fikirleri ve putperestliği devirip yerine biricik ve ruhani bir Allah dinini ikame eden bu zat mecnun değildir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sara hastası olduğu iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Beşerin/insanın beşer sıfatları altında Allah’u Teâlâ’nın hitabına muhatap olması güçtür. Yine bu sıfatlarla meleklerle karşılaşmak da kolay bir şey değildir. Böyle bir irtibat ancak beşeriyetten sıyrılıp, melekut âlemine girmekle mümkün olabilir. İşte Hz. Peygamber’in bu beşeri sıfatlardan sıyrılıp, vahiy alır duruma gelmesi, onda bazı hallerin meydana gelmesine sebep olmuştur. Allah’ın sözünü dinlemek kendisine bir nevi heyecan ve korku verdiğinden Hz. Peygamber’in vahiy esnasında vücudu titrer, yüzünün rengi değişirdi. Vahiy esnasında en soğuk günlerde bile alnı terler, nefes alırken horultuya benzer bir ses çıkarırdı. Peygamberimizin yanında bulunanlar bile vahyin etkisi altında kalırlardı. Bu konuda şu haberler nakledilmektedir: Hz. Aişe (r.a), “Rasulullah’ı soğuğu pek şiddetli bir günde kendisine vahiy nazil olurken gördüm. İşte öyle soğuk bir günde bile, kendisinden o hal geçtiği vakitte şakaklarından şıpır şıpır ter akardı” (Buhari, Bedü’l-Vahy, 1) Hz. Peygamber (sav)’de meydana gelen bu tür değişik halleri gören Kureyşliler, bazen O’na kahin (Hâkka, 41-43) bazen sihirbaz, bazen de şair ve mecnun (Saffat, 36) demişlerdi. O’nda görülen bu halleri birçok Avrupalı müsteşrik sara illeti zannetmişlerdi. Bütün bu iddialar, olayın manevi cephesini anlayamamalarından ileri gelmektedir. Bu iddianın geçersizliği aslında gayet net bir şekilde açıktır. Saralı, nöbetten sonra bütün uzuvlarında şiddetli bir ağrı ve bitkinlik hisseder. Durumundan dolayı üzülür. Peygamberimize vahiy esnasında arız olan hal saradan dolayı olsaydı buna üzülür, geçmesi halinde ise sevinirdi. Fakat durum bunun aksidir. Nitekim vahyin kesildiği fetret döneminde, şevkle vahiy meleğini aramıştır. Ayrıca vahiy, her zaman kendinden geçme, hırıltı gibi değişiklikleri ortaya çıkarmıyordu. Bazen melek, insan suretinde geliyordu. Rasulullah onun Cibril olduğunu bildiği halde, normal hali devam ediyordu. Yine tıbben sabittir ki, saralı, nöbet sırasında idrak ve düşünme kabiliyetini tamamen kaybeder, etrafında olup bitenin farkına varmaz, kendisine ne olduğunu bilmez, şuuru durur. Halbuki Hz. Peygamber (sav) vahyinden sonra insanlara hukukun, ahlakın, ibadetin, edebi ifadenin, öğütlerin en mükemmellerini ihtiva eden Kur’an ayetlerini tebliğ ediyordu. Bir benzerini getirmekten bütün insanları aciz bırakan bir kelam, hiç saralının eseri olabilir mi? Üstelik bu dünyadan yüz binlerce saralı insan gelip geçmiştir. Fakat bunlar içinde böylesine bir din getiren, makul esaslar ve sözler söyleyen, bir muvazene örneği olan şahsiyete rastlanmamıştır.” (Mehmet Soysaldı, İlkadım Dergisi, Aralık 2005, sayı: 209, s.  38) “Oysa mantık açısından değerlendirdiğimizde; bazen Hz. Peygamber’in verdiği hükümler Yüce Allah tarafından onaylanmayarak değişikliğe maruz kalmıştır. Nitekim Bedir’de Resulullah esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması taraftarıydı, ancak “Eğer Allah&#8217;ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye) den dolayı size büyük bir azap dokunurdu” (Enfal, 68) ayeti nazil olmuş ve bu hükmün doğru olmadığı beyan edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in değişik ayetlerinde de Resulullah’ı uyaran bölümler bulunmaktadır. (Örneğin: Tevbe, 9/4, 113; Tahrim, 66/1; Abese, 80/1. Bu konuda ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz.) Eğer gerçekten oryantalistlerin iddia ettikleri gibi Kur’an’ın yazarı Hz. Muhammed (sav) olsaydı, söz konusu ayetleri Kur’an’a almayabilirdi.” (Alper Ahmedov, Yüksek lisans tezi, Osmanlı sonrası Bulgaristan’da Kur’an çalışmaları, s. 121)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bizanslı Rahip Theophanes Confessor’dan, Spenger, Muir, Weil, Jeffery, Germanıviç&#8217;e hepsi Hz. Muhammed, &#8220;Saralı, psikopat, epilepsi&#8221; derken, Kur’an’ı farklı yönlerden eleştirse de M. Rodinson bu konuda, bu tür teorileri eleştirir ve: &#8220;Bilim ilerledi ve bu ilerleyiş, Peygamberin sahtekar olduğunu ileri süren bu tür güdük açıklamaların hakkından geldi.” (Rodinson, Hz. Muhammed, s. 87; Ayrıca, R. Arnaldez, Peygamberin tasviri, s.76-78) der. J. von Hammer de, &#8220;İğrenç sara nöbeti masallarını&#8221; eleştirmiştir. (Hammer, Der Islam, s. 1-90) Meşhur Fransız filozofu Barthelemy Saint-Hilaire, bu iddiaları ‘kabul edilemez’ bulup eserinde bu iddiaları reddeder. (Das Leben unddielehr des Mahommad, I/267) Bartold, Avrupalı oryantalistler arasında o zamana kadar yaygın olan “sara hastası” iddialarının doğru olmadığını, çünkü öyle hastaların hallerinin onda görülmediğini ve öğretilerinin sağlıklı olduğunu söyler. (Vasilij Viladimiroviç Bartold, İslam, s. 17) Lord John Davenport, &#8220;Sara nöbetine uğradığına dair tekrarlanan söylentiler, Yunanlıların bir uydurmasıdır.&#8221; (Lord John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 12; Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 223, 242) ve &#8220;Muhammed&#8217;in Sara nöbetlerine tutulduğuna dair olan söylentiler, Yahudilerin alçakça uydurmalarıdır.&#8221; (Mehmet Ali Derman, Çürütme (reddiye), s. 48, 73) derken, M. G. Watt, “Epilepsi iddiası sağduyudan yoksundur, sadece cehalet ve ön yargıya dayalıdır. (Watt, Muhammed Mekke&#8217;de, s, 95; Mahommed et le Coran, III/99) demekte, İslam düşmanı Leone Caetani bile, “Muhammed&#8217;in saralı olmadığı sabittir. (Caetani, İslam tarihi, s. 255) itirafında bulunmaktadır. Emily Dermenghem, “Babinski, bu iddianın yanlış olduğunu ortaya koymuştur.” (Dermenghem, Hz. Muhammed ve Risaleti, s.16) derken, kendi de bu iddia için, “saralı halini iddia etmek gülünçtür.” (Dermenghem, Hz. Muhammed ve Risaleti, s. 291) değerlendirmesini yapmaktadır. Yani “Birçok oryantalist de bu görüşü reddetmektedir. Başpiskopos Tor Andrae, ünlü tarihçi Caesar Farah, Marksist oryantalist Maxime Rodinson, Hristiyan İslam tarihçisi Montogomery Watt gibi.” (Watt, Muhammad: Prophet and Statesman, Oxford University Press. s. 19) Hz. Muhammed&#8217;i de hemen her gün görüyordu. Alfrede Guillaume bu iddiayı şiddetle reddeder! Bunu yaparken, Hz. Peygamberin sahip olduğu üstün akıl,  aklî ve ruhi dengelilik, siyasi ufuk genişliği ve davasındaki kararlılığı temeline dayanır. Dini tecrübenin psikolojik tezahürleri üzerinde yapılan araştırmaların bu ithamı kesinlikle çürüttüğünü söyler. (Guillaume, Islam, s. 25) R. V. C. Bodley bu konuda, “Kur’an&#8217;ın her kelimesi, vahiyler nazil olduktan sonra tamamıyla berrak bir zihin ve düşünce ile dikte ettirilmiş, yazılmıştır. Bir saralının sara nöbetinden zihni açık ve berrak düşüncelerle dolu olarak katiyen çıkmadığını her tıp mensubu teyit edecektir. Sara bugüne kadar hiç kimseyi bir peygamber veya bir kanun koyucu yapmadığı gibi, kimseyi de iktidara yükseltip mevki sahibi yapmamıştır. Bilhassa o zamanlarda böyle bir hal, ona sahip olanı, yarı çılgın veya düpedüz çılgın olarak gösterirdi. Eğer hakikat, aklı başında ve salim düşünce sahibi bir tek insan varsa, o da Hz. Muhammed idi.” (Bodley, the Messenger,  The Life of muhammed, s. 64) derken Margoliouth epilepsi iddiasını yalanlamakta (D. S. Margoliouth, Muhammead, s. 46) ve Hirschfeld, &#8220;İslamiyet’i Muhammed&#8217;in yaşadığı iddia edilen histeri, halüsinasyon gibi şeylere bağlamak mümkün değildir.&#8221; demektedir. (The Composition and Exegesis of the Qoran,  s. 20) “Saralı bir hasta ağrı ve bitkinlikler nedeniyle üzüntü nöbetleri geçirir, sara nöbeti sırasında saçmalar, hiçbir sara hastası bir din ve Kur’an gibi bir eser ortaya çıkaramamıştır.” (Selahattin Sönmezsoy, Kur’an ve Oryantalistler, s. 149) Orhan Hançerlioğlu&#8217;nun, ‘Ruhbilim sözlüğü’nde: “Sara, yere düşme, çırpınma ve ağız köpürmesi ile beliren bir sinir hastalığıdır. Zihinde bir zedelenme ya da ur sonucudur. Büyük nöbet bir buçuk dakika kadar süren kasılma ile olur, sonra hasta yere düşer, bilincini yitirir, vücudundaki tüm kaslar kasılır, yüzü morarır, dilini ısırır, kol ve bacaklar ritmik bir biçimde kasılıp gevşemesi bunu izler. İdrarını kaçırır. Saralı kişilik, çekingen, ürkek ve insanlardan kaçan bir ruh yapısına sahiptir.” (Hançerlioğlu, s. 323) şeklinde sara hastalığını tarif eder. “Hz. Muhammed&#8217;de düşme, çırpınma, ağız köpürmesi görülmemiştir. Tarih, soyundan sarılı birini de kaydetmemiştir.  Dilini ısırması, kol bacaklarında kasılmalar/gevşemeler,  çığlık atmak, yere düşmek ve benzeri hiçbir sara hastalığı özelliği onda görülmemiştir. İnsanlar tarafından sevilmemek, ürkeklik, çekingenlik gibi bir özellik de asla onun için ileri sürülemez. Sarsılmaz bir azim ve kararlılık onda vardı. Engin bir cesarete sahipti. Ticaret yapmış, aile kurmuş, devlet yönetmiş, kumandanlık, imamlık yapmıştır. Tüm bu kimlikleri ile hep hayatın içinde bulunmuş, hep önder ve rehber olmuştur. Vahiy hali geçer geçmez, vahyin inişine sebep olan problemlere cevap verir, Arap edebiyatının görebildiği en üstün bir edebi ifade ile vahyi halka duyururdu. Eğer vahyin tezahürleri, sara hastalığının göstergelerinden olsaydı, bizzat sahabelerin tepkisi hemen kendisine koşmak, onu kurtarmak şeklinde olacaktı. Fakat hiçbir zaman bu böyle olmamıştır. Eğer böyle bir hastalığı bulunsaydı, ayakta iken, bir değneğe dayanırken, otururken veya bir hayvan üzerinde iken ansızın gelen vahiy onu yere düşürüldü ama asla böyle bir şey de olmamıştır. Sara hastası olsaydı, Hira mağarasında tek başına nasıl gecelerce kalabiliyordu? Öyle ya orası taş ve kayalıktı. Tarih onu, peygamberlikten önce de anormal yaşayış, garip davranışlar gösteren biri olarak kaydetmemektedir. Mekkeli müşriklerde kendisini sara hastası olmakla itham etmemişlerdir. Bunu ancak, onu hiç görmeyen, yüzlerce yıl sonra Bizans Hristiyanları fark edebilmiştir! Sözlerinden ilim, şefkat, muhabbet akan, en mükemmel bir insanlık örneği olan Hz. Muhammed&#8217;i bir saralı karakter olarak ileri sürmek, bir hezeyandır! (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 349-351)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bir akıl hastasının ifadesi olarak bunları söylemek mantıklı bir açıklama değildir. Şizofreni hastaları sosyal ilişkilerinde zayıftır, halbuki ‘Hazreti Muhammed her alanda sıfır noktasından başlamış olmasına rağmen’ daha yaşarken büyük bir başarıya imza atmıştır. Şizofrenlerin en yakınlarından başlayarak çevresindekilerin büyük bir kısmı, akli rahatsızlıkları fark ederler. Şizofrenlerin hijyen kurallarını da gözetmediği bilinmektedir. Epilepsi hastalarında hafıza sorunu gözükür, konuşma ve kelime bulma konusunda sorunlar yaşarlar.” (Caner Taslaman, Neden Müslümanım? s. 184, 185, 187) “Zihinsel bozukluklar yaşayan bir insanın sara nöbeti geçirirken gayri-ihtiyari sarf ettiği sözlerden anlamlı, hikmetli, 1400 küsur yıl boyunca milyarlarca insanı etrafında toplayan bir kitap olan Kur’an&#8217;ın oluşturduğunu iddia etmek elbette aklın sınırlarını ciddi anlamda zorlamanın ve gülünç bir duruma düşmenin ötesinde bir önem taşımayacağı açıktır. Nasıl oluyor da saralı bir hasta, çok kısa bir zamanda tüm Arabistan&#8217;ı hükümranlığı altına alıp yönetebiliyor.” (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Histeri ve Nevrasteniye yakalandığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dozy sara hastalığı iddiasını reddeder ama Hz. Muhammed&#8217;in hastalığının, histeri krizi olduğunu ileri sürer. (Kelami Münakaşalara Giriş II, Arif Yıldırım, s. 14) Ferid Kam da, ‘Hz. Musa&#8217;da Tur dağında baygınlık geçirmişti, o da mı saralıydı?’ diye haklı olarak sorar. (F. Kam, Dini, Felsefi Sohbetler, s.55) Aslında ortada bir hastalık vardır ama bu Hz. Muhammed&#8217;de değil oryantalistlerde bulunmaktadır ve bu hastalığın adı da İslam düşmanlığıdır! N. Smart konuya objektif yaklaşır ve bu ithamların ‘duygusallıktan kaynaklandığını’ ileri sürer. (Ekrem Sarıkçıoğlu, Batı dinler tarihinde İslam, s.221) Maxime Rodinson ise Hz. Muhammed’in saralı olduğu iddiasını tamamen reddeder. (R. Arnaldez, Peygamberin tasviri, s.76-78)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rudi Pret’in, “Kaleme aldığı siyer kitabı birçok açıdan hayal kırıklığına uğratıcıdır. Eserinde ilmi inceleme şartları gözetlenmemiştir.” (Paret, Dirasetu’l-İslamiyye ve’l-Arabiyye fil-camiatul-Almaniyye, s. 22) dediği Sprenger ise ‘Muhammed histerik bir adamdı’ demektedir. Bu konuda Nevrasteni ve histerinin ne olduğunu Ruhbilim sözlüğünden öğrenelim: “Nevrasteni, bedensel ve ruhsal güçsüzlük hastalığıdır. Unutkanlıkla başlar, baş ağrısı gözükür, sıkıntı, keyifsizlik, durgunluk ve hastalık hastalığı eğilimleri belirtilerindendir.” (Hançerlioğlu, s. 258) Histeri ise, “histeri nöbetleri ile kendini gösterir, hasta birden bire çığlık atarak veya ağlayarak kendini yerlere atar. Bedende çırpınmalar baş gösterir. Hasta, nöbetten ağlama veya gülme kriziyle açılır. Kıpırdadıkça bağırır, bulantı ve kusmalar gözükür. Hasta birçok korku hisseder, görme bozukluğu yaşar. Histerikler gösterişçi ve yalana eğilimlidirler.” (Hançerlioğlu, s. 260) Histeri şiddetliyse genellikle delilik ile sonuçlanır. Bazen histeri ve sara birlikte olabilir. (New Medical Dictionary, Hysteria) “Bu belirtilerin hiçbirinin Hz. Muhammed&#8217;in hayatı ile  uzaktan yakından alakası yoktur. O, son derece dengeli bir hayat yaşamıştır. Hayatı boyunca sağlığı tam olarak yerindeydi, karşılaştığı türlü türlü sıkıntılara rağmen, herhangi bir hastalık çektiğini göremiyoruz. Hafızası da dillere destan idi, görme bozukluğundan da şikayeti yoktu. Onun hayatında tek bir fobi, korku gösterilemez! Sürekli olarak kendisine musallat olan ve hayatını normal düzeni içerisinde yaşamasına ve diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmasına engel olan tek bir fikir gösterilemez. Bu sinirsel hastalıklara maruz kalsaydı, doğal tepkisi bir çare arama şeklinde olurdu. Yirmi üç senede, Resulullah sayısız eziyetlere, komplolara ve değişik inanç sahiplerinin savaş ve mücadelelerine hedef olmuştur: Hahamlar, papazlar, keşişler, komutanlar, servet sahibi tüccarlar, kabile reisleri ve hükümdarlar önce kendisine savaş açmış ama sonrada ona iman etmişlerdir. Dostları, ashabı her durumda kendisini gören, hiçbir sırrı kendilerine gizli kalmayan insanlardı Onlar kör müydüler, onun hasta olduğunu fark etmediler mi?” (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 355, 357) Jules Barthelemy-Saint Hilaire tarafından yazılan &#8216;Muhammed ve Kur’an&#8217; adlı kitabın 99-101. sayfalarında bu konuda özetle şöyle denmektedir: “Muhammed&#8217;in bu garip hali, sırf fizyolojik ve hastalık sebepleri ile açıklanmak istendi. Güya çocukluktan beri maruz bulunduğu sara nöbetlerinden bahsedildi. Muhammed&#8217;in histerik olduğuna inanan Sprenger onu Sudenberg ile kıyaslar. Fakat Sudenberg ancak hiçbir şey tesis etmemiş garip bir insan idi. Onda dine benzeyen bir şey yoktur. ‘Ben Muhammed&#8217;in histeri veya sara olmadığını itiraf ederim.’ Şüphesiz O’nda başka bir şey vardı, o ne yalancı, ne de bilinç bozukluğu olan biri değildir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hallucination iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halüsinasyon, gerçekte bulunmayanı algılama hastalığıdır. Algı hastalığı üçe ayrılır: Var olanın yanlış algılaması (illusion). Paranoyaklık. Alkolden kaynaklı çıldırmaların görüldüğü ve seslerin küfür gibi algılandığı, nesnelerin yılan gibi görüldüğü hastalık yani hallucinose hastalığı. Hallucinationda ortada bir şey yoktur. Aslı olmayan şeyleri görme, duyma, hissetme hastalığıdır. Özellikle alkol çıldırılarında baş gösterir. Afyon veya esrar kullanımında hasta bazı sesler duyar. Uzun süreli esrar kullanımında koku kaybı da gözükür.  Özellikle alkol ve kokainmanlarda dokunma hallucinationlarına rastlanır. Deride yanma, acı hissedilir. (Hançerlioğlu, s. 322-323) İddiaya cevaba gelirsek; “Birincisi: Bir hastalığın teşhisi muayene edilmesine bağlıdır. Tahlil yapılır, incelemeler, kontroller ve takipler sonunda teşhis konur. Kulaktan dolma bilgilerle, hastalık teşhisi koymaya kalkışmak gerçekçi olmaz. Hele 14 asır önceki birçok bilgiyi tahrif edip bozarak bir teşhiste bulunma gayretine girişmek, bilimin ve tıbbın kurallarına aykırıdır. İkincisi: Birbiriyle sürekli savaşan Arapları, önce birbirine kardeş yapıp, putperestliği ve çirkin adetleri ortadan kaldıran, birçok savaşlara kumandanlık eden, din ve dünya işleri ile ilgili kurallar koyan, barbarlığı medeniyete dönüştüren, insanlara kıyamet gününe kadar bir yol haritası çizen birisi hasta ve vehimli bir insan olamaz. Üçüncüsü:  &#8216;Eğer biz bu Kur’an&#8217;ı bir dağın üzerine indirseydik, o dağı paramparça olmuş görürdün.&#8217; (Haşr, 21-22) ve &#8216;Biz senin üzerine ağır olan sözü, Kur’an&#8217;ı indireceğiz.&#8217; (Müzemmil, 5) ayetlerinin işaret ettiği gibi; vahiy almak ve tebliğ etmek zor bir görevdir! Dördüncüsü: Vefat hastalığından başka bir hastalık geçilmediği tarih kitaplarında var olan, alkol-uyuşturucu kullanmak şöyle dursun, Hz. Muhammed&#8217;in bunları yasakladığı da herkesçe bilinen birini hasta ilan etmek mantıkla bağdaşmaz. Ünlü İslam düşmanı Renan bile itiraf etmek zorunda kalmıştır ki, “Hiç kimse onun kadar sağlam bir kafa ve düşünce yapısına sahip olmamıştır.” (E. Renan,  Mahomet et les origines de L&#8217;Islamisme, s. 1080) Beşinci:  Hallucination, gerçekte bulunmayanı görme hastalığıdır. Peygamberimiz Cebrail&#8217;de dahil  birçok meleği görmüştür. Bütün peygamberlerde aynı gerçeği dile getirmiştir. Böyle bir hastalık iddiası o insanların peygamberleri içinde söz konusu olmuyor da, neden dost ve düşmanın ittifakıyla son derece zeki (fetanet), dürüst (emin) ve sağlıklı olan Hz. Muhammed için söz konusu oluyor? Bunu dini taassuptan başka bir şey ile izah etmek mümkün değildir. Altıncısı: Hz. Peygamber kendisine ilk vahiy geldiğinde, görüp duyduğunu hemen doğrulamadı. Aksine gördüğünün vehim olabileceğini düşündü, araştırdı ve zamanla kesin kanaate ulaştı. Yedincisi: Peygamberimizin istediği halde vahiy gelmediği durumlar pek çoktur. Peygamberimizin kendi içtihadıyla fetva verip, daha sonra söylediğinden farklı bir çözümle vahiy geldiğine de şahit oluyoruz. Bu da kesin olarak ifade ediyor ki, Hazreti Muhammed bu görevine, farkında olmaksızın da olsa bir katkıda bulunmamıştır! Kur’an, hazreti Peygamber herhangi bir konu üzerinde yoğunlaştığı sırada inmiyor, çoğu zaman beklenmedik bir biçimde, Hz. Peygamberin karşısına çıkan değişik problemleri ele almak, çözüme kavuşturmak amacıyla iniyordu. Sekizincisi: Vahiy tek bir biçimde inmemiştir. Bu da birçok hastalık iddiasını boşa çıkarmaktadır. Dokuzuncusu: Zeyd bin Sabit&#8217;in vahiy esnasında dizilerinin ağırlığını hissetmesi; deve üzerinde iken inen vahyin, devenin çökmesine sebep olması; sahabenin vahiy esnasında arı vızıltısına benzeyen ses duyması, tüm bunlar vehim, hayal değildir. Aksine bir realite, başka insanlar tarafından da hissedilen gerçeklerdir. Onuncusu:  Kur’an&#8217;da birçok gaybi haber, bilimsel tespitler vardır. Bunları hallucination ile izah etmek mümkün değildir. On birincisi: Hallucination; Tek ilah inancı, hayatın bir amacı olduğu fikri, insanın mesuliyeti prensiplerini içeren bir dini açıklamaya yeterli olabilir mi? On ikincisi: Acaba bütün Arap Yarımadası&#8217;nda hallucinationa bir tek Hazreti Muhammed mi yakalandı ki, bu Araplara çok yeni ve orijinal olarak geldi de, ona inanıp iman ettiler? Bu hastalığa tutulan başka hiç kimse böyle bir sistem kuramadı. Bunu yalnızca Muhammed mi başardı? On üçüncü:  Müşriklerin iddiaları birbirini yalanlayan, çürüten, çok farklı iddialardan oluşur. Hz. Muhammed&#8217;e yönelttikleri ithamlarda kararsızlıklar: Ona, ‘sihirbaz, şair, mecnun’ dediler, ne bir ithamda karar kılabildiler, ne dediklerinden birisini ispat edebildiler. Sonunda tüm bu ithamlardan dönüp, Müslüman oldular. Böylece kendi kendilerini de yalanlamış oldular!” (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 359-364) Benzer durumda olan oryantalistler de ya bilimsel olarak vardıkları sonuçlarla biri diğerinin iddiasını yalanlamakta veya önyargı ile ileri sundukları ve birbirleri ile çelişkili iddiaları ile oryantalistler birbirlerinin iddialarını, dolaylı yoldan da olsa yine yalanlamaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilinçaltındaki arzularının dışa yansıdığı iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler vahiy kaynağı olarak gizli arzulardan ve şuur altındaki isteklerden söz ederler. Onlara göre Kur’an, gizli arzularını tatmin  ve ruhen büyük sıkıntı çektiği bu ağırlıkları hafifletmek üzere kasıtsız ve şuursuz bir biçimde Hz. Muhammed&#8217;den kaynaklanmıştır. Halbuki vahiy çoğu zaman, Hazreti peygamberin arzularına açık ve hiçbir taviz ve hafifletme göstermeden güçlü bir biçimde karşı koymuştur: Amcası Ebu Talib&#8217;i seviyordu, onun Müslüman olarak can vermesini çok temenni ediyordu. Öyle olduğu halde, neden amcasının kelime-i şahadet getirdiğini belirten bir vahiy vehmetmedi? Aksine vahiy, Allah&#8217;tan bağışlama bile dilemesine izin vermemiştir. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 365)  Zeynep Binti Cahş ile evliliği konusunda ayet &#8220;Sen insanlardan korkuyorsun. Oysa Allah kendisinden korkulmaya daha layıktır.&#8221; (Ahzap, 37) şeklinde inmiştir. Hz. Ayşe, &#8216;Eğer Hz. Peygamber vahiyden bir şey gizlemiş olsaydı, bunu gizlerdi.&#8217; demiştir. (Buhari, Tevhid, 22; Müslim, İman, 288) Bu ayeti neden açıkladı? Hz. Hamza şehit edilmişti Uhud Savaşı&#8217;nda.  Ciğerleri dişlenmiş, burnu, kulakları kesilmişti. Ebu Süfyan, cansız yerde yatan Hazreti Hamza&#8217;nın vücuduna mızrağı ile vurmuş, &#8216;Tat bakalım akrabalarına isyan etmenin cezasın.&#8217; demişti. Öfke, üzüntü ve hasreti doruğa yükselen Hz. Peygamber, &#8216;Allah Kureyş&#8217;e karşı kendisine bir yerde zafer nasip ederse, onlardan 30 adamı aynı şekilde &#8216;müsle&#8217; yapacağına.&#8217; yemin etmişti.  Müslümanlar da ant içmişti. Ama nasıl vahiy indi? &#8216;Ceza verilecekse yapılanın misliyle ceza verilmesini, bununla birlikte sabır ettikleri takdirde bunun kendileri için daha hayırlı olacağını’ belirten ayet (Nahl, 126- 127) inmişti. Hz. Peygamber de sabrı tercih ederek, savaşta öldürülenlerin organların kesilmesini yasaklamıştı. (İbni Hişam, II/96) Bu çirkin işi gerçekleştiren Hint ve Ebu Süfyan daha sonra ele geçirilmiş ama bunların öldürülmesi gibi bir olay bile gerçekleşmemiş, af dilekleri kabul edilmiştir. Vahşi Müslüman olmuş ve peygamberimiz Müslümanlığını kabul etmişti, sadece fazla gözüne görünmemesini istemiştir. (İbni Hişam, II/72) Görüldüğü gibi aradan geçen onca yıla rağmen Hazreti Hamza&#8217;nın hatırası ve ölüm acısı Peygamberimizin ruhumda bütün tazeliği ile duruyordu ama gelen ayet gereği af tercihini kullanmıştı. Bu mudur bilinçaltındaki arzuların tefsiri? (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 367) Peygamberimiz, Allah&#8217;ın, annesi için  bağışlanma dilemesine müsaade etmediğini de belirtmiştir. Peygamberimiz, en azından konuşmayıp, gizlenmesinde bir sakınca olmayan bu gibi özel durumları bile doğru olarak ifade etmiş, herkese açıklamıştır. Bu bile onun peygamberliğinin doğruluğuna delil teşkil etmez mi? (Şevkani, Neylül-Evtar, IV/109) Vahiy, Hz. Muhammed&#8217;in gizli arzularını bir yansıması olsaydı, annesinin ahiret hayatında güllük gülistanlık akıbetini canlandıran bir tablo ortaya koyamaz mıydı? &#8220;Sırf ‘Rabbimiz Allah&#8217;tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından&#8221; çıkarıldıkları gün el konulan ev ve barklarını müşriklerden geri almalarına ilişkin bir vahiy neden inmemiştir? (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 368)  Oğlu İbrahim vefat ettiği gün neden bütün kainatın da bu üzüntüye ortak olduğuna dair bir ayet inmemiştir? Oysa O gün güneş de tutulmuş,  herkes İbrahim öldüğü için bu olayın olduğuna inanmıştı. Ama Peygamberimizin cevabı ne oldu? &#8220;Güneşin ve ayın, hiç kimsenin ne doğumu ve de ölümünden dolayı tutulmayacağını.&#8221; (Buhari, Küsuf,1; Müslim, Küsuf, 6; Ebu Davud, istiska, 3; Nesai, Küsuf, 6; İbni Mace; ikame 152; Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 33) ilan etmek! Bununla da bitmiyor, aksine birçok ayet (Nur, 6-9; Mücadele 1; Enfal 67; Tevbe, 80; Hakka, 44; İsra, 74) Peygamber&#8217;in yaptığı bazı davranışların yanlış olduğunu ifade etmiştir. Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan Rodinson bile onun huzurlu, dengeli, güvenli ve çevresindeki insanların takdirini kazanmış biri olduğunu itiraf etmekte ve onu ruhi ve sinirsel hastalıklarla itham edenlerin görüşünü reddetmektedir. (Mahomet, s. 49-53)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eksik bir mistik makamın ürünü olduğu iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maxime Rodinson&#8217;a göre Hz. Muhammed zahidine birtakım eğitimlere sahiptir. Her türlü zevkleri reddeden ve uzun uzun namaz ve ibadetler yolunu tutan bu hayat sebebiyle, duyulan sesler eşliğinde kendisine keşif görünmeye başlar. Muhammed bir mistiğin oluşmasına tam elverişli bir mizaca sahipti. -Başka oryantalistler de onu tam aksine, şehvetperest olarak ilan etmektedir- Halbuki mistikler, teopatik hal durumuna geçince tanrı ile kendisini bir hisseder. Rodinson, Muhammed&#8217;in bu hale hiç geçmediğini de itiraf etmektedir. “O, Tanrı&#8217;dan daima ayrı görecektir kendini.” (Rodinson, Mahomet, s. 105-107) Kendisi Marksist olup hiçbir ruhi ve manevi güce inanmayan Rodinson&#8217;un, tamamen manevi, ruhi ve ilahi hakikatler üzerine bina edilebilecek böyle bir tespite nasıl vardığını insan merak etmiyor değil? Hz. Muhammed ile aynı şartlara sahip yüz binlerce insan hayat sahnesine ayak basmış ve ömür müddetini tamamladıktan sonra bu dünyadan çekilmiştir. Acaba neden onlardan biri Kur’an gibi bir eser ortaya okuyamamış, İslam gibi bir sistem tesis edememiştir? Ayrıca Rodinson&#8217;un iddiasının aksine, İslam mutasavvıfları Hz. Muhammed&#8217;i örnek almışlardı.  Ruhbanlık ise İslamiyet&#8217;te reddedilmiştir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 375-376)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hira Mağarasında Gördüklerinin bazı olaylar karşısında duyduğu şiddetli üzüntü, korku sonucu meydana geldiği iddiası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalist Bouquet, Hz. Muhammed&#8217;in Hira Mağarasında gördüğünün hayalden ibaret olduğunu iddia eder. Bunu da iki erkek çocuğunun ölümünden dolayı duyduğu şiddeti üzüntüye bağlar. (Comparative Religion, s. 266)  Ledit ise, bunu oğlunun ölümüne, hanımının yaşlılığına, dağ başında içinde bulunduğu yalnızlığa ve cinlerden olan korkusuna dayandırır. (J. Charles Ledit, Mahomet, s. 110) Rodinson ise, Hz. Muhammed&#8217;in zenginlerden intikam almak istediğini iddia eder. (Rodinson, s. 78, 109) Hz. Muhammed, ‘yaşlı olan’ Hz. Hatice vefat ettikten sonra bile Hz.. Ayşe&#8217;ye, &#8216;Allah&#8217;ın kendisine Hazreti Hatice&#8217;den daha hayırlı bir eş vermediğine yemin ederek ve hiçbir hanımın kendisiyle yarışamayacağı  faziletlerini&#8217; sayarak onun büyüklüğünü yıllar sonra bile unutmadığını göstermiştir. (Buhari, nikah, 108; Müslim, fedail sahabe, 74; Tirmizi, Birr, 70; İbni Mace, nikah, 56; Ahmet, Müsned, VI/115) Peygamberimiz güçlenip, düşmanlarına boyun eğdirdiğinde, aşağılık kompleksi taşıyan küçük ruhlu insanlar gibi, zenginlerin mallarını ellerinden almamıştır. O, zengin ile fakiri eşit tutmuştur, yeter ki Mümin olsunlar. Irving, “Ne gibi bir şerefin arkasından koşabilirdi ki? Üstün aklı ve nezihliği ile kavmi arasında sosyal yeri zaten yüksekti. Üstelik ünlü Kureyş kabilelerinin en asil koluna mensuptu. Mekke&#8217;de Kâbe hizmetçiliği ve reislik ailesinin elinde bulunuyordu.” (W. Irving, Mahomet and His Successors, s. 195) derken bu iddiaları da yalanlamaktadır. Peygamberimiz kız ve erkek çocuk ayrımı da yapmamıştır. Peygamberimizin erkek çocuğu vefat edince, Mekkeli müşrikler kendisiyle alay etmişlerdir ama bu Hz. Muhammed&#8217;in yeni bir din getirmesinden ‘sonra’ olmuştur. 630 tarihinde doğan İbrahim, hicretten sonra 10. yılda vefat etmiştir. Risalet’ten önce Mekkeli müşrikler zaten kendisine saygı gösteriliyorlardı. Yani Peygamber olmadan önce alaylara muhatap olmamış, peygamberliğinden sonra, bu yeni getirdiği din sebebi ile eleştirilmiş, bu arada çocuklarının vefatından dolayı da alaya alınmıştır.  Ayrıca uzletten, cinlerden korkan birisi, neden her sene peş peşe, hem de gecelerce, bu yalnızlığı tercih etsin?  23 sene boyunca kendisine vahiy gelmeye devam edişini nasıl açıklayabiliriz? Bu zaman zarfında büyük çoğunlukla arkadaşların arasında ve gündüzün ortasında vahiy olayı gerçekleşir. Ortada ne ifritlerin korkusu ve ne de gecenin uykusuzluk krizleri söz konusudur. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 379-380)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an muhtevasının, içeriğinin kaynağına delaleti</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İhmal edilmemesi gereken bir konu da, Kur’an&#8217;ın içeriğine bakarak kaynağına işaret eden deliller bulmaktır. Söz söyleyenin aynasıdır. Kişinin söz ve yazılarında onun tabiatı açıkça ortaya çıkar. Kur’an okuyucusunun ilk anda fark edeceği, açık bir ilahi heybet, azamet ve sayfalarda konuşan, emreden, yasaklayan, teşvik eden, tesellide bulunan ve yol gösteren yüce bir zatın bulunduğudur. Ayrıca onda geçmiş, gelecekle ilgili gaybi haberler bulunmaktadır. Bir takım bilimsel gerçekler de Kur’an&#8217;da yer almaktadır. Kur’an&#8217;da ilahi bir otorite ve azamet açıkça göze çarpar. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 383) Bir insanın -haşa- 23 sene gibi uzun bir zaman,  hatta aradan geçen 1400 küsur sene boyunca Allah adına konuşması, buna milyarlarca insanı inandırması mümkün müdür? Allah&#8217;ın sanatı ne kadar mükemmel, güzel, üstünse Allah&#8217;ın kelamı da insanların kelamından o derece daha üstün, harikadır. Çünkü kelam, kuvvet ve üstünlüğünü mütekellimden/konuşanından alır. Kur’an&#8217;ın satırları arasında uluhiyetin kibriya ve azametinin güneş gibi parıldadığını görürüz. (A. Hatip, İddialara cevaplar, Örnekler;  s. 384 386: Hud, 44; Fussilat, 11; Yasin, 82; Bakara, 34; Kaf, 6-11; Meryem, 68-72; Taha, 13-16; Mü’minun, 64-67; İsra, 71-75; En’am, 94; Nahl, 45-50 vd.) Ayetlerde açıkça ilahi soluk hissedilir. Yalancı sahtekarların, düşmanları karşısında gönüllerini teselli edecek birisine ihtiyaç olduğunu itiraf etmeleri mümkün değildir, zira bu bir zaaftır. Kur’an bununla doludur! İsra, 71-75; Furkan, 32 vd. Hz. Muhammed çok önceden tedbirini alıp Kur’an&#8217;a bir ayet yerleştirerek, dilediğini yapmada serbest bırakıldığını ileri sürebilirdi. Kur’an ne diyor?  &#8216;Sakın şüphe edenlerden olma.&#8217; (Bakara, 147) Hz. Muhammed kendisine inen vahiyden şüphelenmekten, kendi kendisini sakındırmayı düşünmesi mümkün müdür? (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 387-388) Sahtekar bir insanın en son başvuracağı, bir itiraftır! İnsanın yazdıkların da beşeri bir karakter vardır. Peygamberimize zulüm yapıldı, öldürmesi planlandı, büyük yalnızlıklar, yoksulluklar çekti, sefalet içinde yaşadı, üst üste savaşlara katıldı, amcası şehit edildi&#8230; Acaba Ebu Talib&#8217;in hesapsız olarak cennete girdiğini bildiren bir vahiy uydurarak herkese ilan etmekten onu alıkoyan nedir? Peygamberin kişisel arzu ve duyguları başka, Kur’an ise başkadır. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 390) Hz. Hatice&#8217;nin dünyadan göçtüğü yıl Müslümanlar arasında üzüntü yılı ilan edilir. Hz. Peygamber onun vefatından sonra sürekli olarak onu hayırla anmıştır. Hz. Aişe onun anılmasından kıskançlık bile duyardı. Kur’an&#8217;da bu sevginin akisleri nerededir? Halbuki Hz. Meryem Kur’an&#8217;da birçok yerde anılıyor, firavunun karısından bile söz ediliyor! Hz. Hamza da çok trajik bir şekilde öldürülmüştür. Oğlu İbrahim vefat etmiş, cenazede yürümekte zorlanmış, gözlerinden yaşlar akmıştır. Fakat Kur’an-ı Kerime bakın, bağrı yanık bir babanın içini dökebilecek bir tek kelime olsun, konuya dair bir şey göremezsiniz! Onun sevinçlerinin de izlerine rastlayamazsınız. Ne zafer karşısında beşeri coşku, ne de yenilgi karşısında insani üzüntüden asla eser görülmez Kur’an&#8217;da. Bedir Savaşı kazanılmıştır, Ali İmran suresi 123. ve 127. ayetlerde zaferin sevincinden hiç bir şey görülmez. Ayetler, Allah&#8217;ın Müslümanlara olan nimetini ve onlar güçsüzken yardım ettiğini anlatmaktan başka bir şey söylemez. Hatta, &#8216;savaşta onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü.&#8217; denir. Uhud Savaşı&#8217;nda bozgunun sorumluluğundan sıyrılmak için herhangi bir tartışma veya çekişme görülmez Kur’an&#8217;da. Okçulara, ‘netice ne olursa olsun yerlerinden ayrılmamaları’ emredildiği halde, sonucunda acı bir bozguna meydan veren yerlerini terk etme olayı gerçekleşmiştir. Kur’an bu olayı bakın nasıl ele alır: &#8216;Şu halde onları affet, bağışlanmaları için dua et, iş hakkında onlara danış.&#8217; Eğer bu Kur’an Hz. Muhammed&#8217;den olsaydı, bu durumu fırsat bilir, muhaliflerine çok acımasız bir biçimde yüklenir ve istişareyi zorbalığa dönüştürebilirdi. Fakat Kur’an, âlemlerin Rabbinden geldiği için, ona daha fazla istişare etmesi emredilmektedir. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 394 ) &#8216;Gaybın anahtarı Allah&#8217;ın katındadır.&#8217; (En’am, 59) Kur’an&#8217;da geçmiş peygamberlerle ilgili birçok gaybi (görülmeyen âlem; geçmiş/gelecekle ilgili) haberler, kıssalar bulunmaktadır. Nuh peygambere ait haberler için şöyle buyurulur: &#8216;Daha önce ne sen bunu biliyordun ve ne de kavmin.&#8217; (Hud, 49) Musa peygamber ile ilgili de: &#8216;Hayır sen Ey Muhammed! Mukaddes vadinin batı tarafında değildin, o hadiseyi görenlerden de değildin.&#8217;  (Kasas, 44) Hz. Meryem kıssası için, &#8216;Sen onların yanında değildin.&#8217; (Ali İmran, 44) Medine&#8217;ye hicretten sonra Yahudi ve Hristiyanlarla karşı karşıya gelinir. Onlar soru sorarak ve aldıkları cevaplar karşısında İslamiyet&#8217;e girerler veya Necran Hristiyanları gibileri de cizye verirler. Kur’an-ı Kerim, Hazreti Adem&#8217;den Saadet Asrına -peygamberimiz zamanına- kadar birçok haberler vermiş, gelmiş geçmiş peygamberlerin durumlarını haber etmiştir. İncil ve Tevrat&#8217;la ittifak ettikleri noktalarda onları tasdik/onay; ihtilaf ettikleri konularda düzeltme yapmış ve gerçeği ortaya koymuştur. Kur’an, hakimlik rolünü üstlenmiştir.  (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 397) Kur’an geçmişe ait haberleri görürcesine, canlı bir şekilde tasvir eder! Kur’an melekler, cinler, cennet, cehennem gibi konularda haber verir. Normal bilgi edinme vasıtaları aracılığı ile öğrenemediğimiz bu konularda, ancak vahiy sayesinde aydınlanabiliriz. Kur’an, münafıkların gizli amaçlarla kurduğu Mescidi Dırar’ın gerçek yüzü hakkında peygamberimize bilgi vermiştir. (Tevbe 107-108) Kur’an gelecekle ilgili de haberler vermiştir. Haber verilen durumlar da aynen gerçekleşmiştir.  Mesela, Bizanslılar ile İranlılar arasındaki savaş  (Rum, 3-5) gibi. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 399)  Oryantalist Savary yaptığı Kur’an tercümesinde, &#8220;Rum ve İran imparatorluklarının durumunu iyi bilen herhangi bir insan, dikkat ettiği takdirde böyle bir sonucu tahmin edebilirdi.&#8221; (M. savary, Le Coran, s. 365) demektedir. Eğer hal böyle iken, neden Resulullah bunu bildi de, Hazreti Ebu Bekir ile yüz deve üzerine bahsine giren kavmi bilemedi? Savaşın dokuz seneyi geçmeyecek bir süre içerisinde meydana geleceğini, henüz yeni savaştan yenik çıkmış bir tarafın zaferi ile sonuçlanacağını  haber vermesi ve bunun gerçekleşmesi bir mucizedir. Bu haber gerçek olarak ortaya çıkmasaydı, İslam&#8217;ın geleceği üzerinde en büyük tahribatı oluştururdu. Ebu Leheb&#8217;in ve eşinin de cehennemlik olacağı Kur’an&#8217;da bildirilmiştir (Tebbet, 1-5) ve onlar imansız olarak ölmüşlerdir.  Maide, 67. ayet &#8220;Allah seni insanlardan koruyacaktır.&#8221; şeklinde indiğinde Peygamberimiz nöbetçilere, &#8216;Gidin, Allah beni koruyacak.&#8217; demiştir. -Teslimiyet ve imandaki derinliğe bakın!- Ve Allah o&#8217;nu birçok düşmanından, etrafında koruma olmadığı halde korumuştur! (Beydavi, Tefsir, nüzül sebebi, s. 401) Ehli Kitap’ın birçok yanlışını Hz. Peygamber düzeltmiştir, ‘yanlışlarını düzelttiği insanlardan bilgi öğrenmesi de akla uygun değildir.’ Ehli kitaptan birçok alim Müslüman olmuş, müşrikler de çok geçmeden İslam&#8217;a canla başla teslim olmuşlardır. Müslümanların daha Mekke&#8217;de iken müşriklere galip gelecekleri, İslam dininin diğer bütün dinlere galip geleceği bildirilmiştir, hepsi aynen gerçekleşmiştir! Kur’an&#8217;da tarih, coğrafya, biyoloji, tıp, fizyoloji, kimya, fizik, astronomi gibi konularda birçok bilimsel ayetler de vardır. Doktor Maurice Bucaille, ‘La Bible, le Coran et la Science’ isimli kitabı bu konudaki örneklerle doludur. Üç ilahi-Semavi kitabı incelenmiş, içerikleri modern bilimin verileriyle karşılaştırılmış ve &#8216;Kur’an&#8217;ın modern dönemde ilmi bakımdan tenkit edilebilecek bir taraf ihtiva etmediğine, içermediğine kesin olarak kabule mecbur kaldım.&#8217;  (Bucaille, s. 13) sözü ile Müslüman olmuştur. Bu konularda ‘Kur’an ve bilim’, ‘İslami bilim, felsefe ve Batıya etkisi’ ve ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Sonuç</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistlerce ileri sürülen iddialar birtakım dini, siyasi, ideolojik ve sosyal kaygıların ürünüdür. Hazreti Muhammed halk arasında doğruluk ve güvenilirlik ile ün salmış, engin tevazu sahibi, yakın akrabaları, sahabeleri kendisine içtenlikle bağlı olan, her şeyini dini uğruna feda eden, Allah&#8217;tan emir aldığını anlar anlamaz her türlü tehlikeyi hatta ölümü göze alan,  hak bildiğini haykıran, sade yaşayan ama Yüce âlemler ile bağlantılı olan, kararlı, tavizsiz bir şahsiyettir. (A.  Hatip, İddialara cevaplar, s. 422)  İlk vahiy karşısındaki telaşı, tepkisi, onun peygamber olma, bir kitap ortaya koymak konusunda önceden bir düşüncesinin bulunmadığını gösterir. İnen ayetleri hızlı hızlı tekrar ederek ezberlemeye çalışması, onun yapaylıktan tamamen uzak olduğunu, samimiyetini gösterir. En çok ihtiyaç duyduğu anlarda, uzun süre vahiy gelmemesi, pek çok kez vahyin kendi arzusuna aykırı olarak inmesi, bazen kendisini ayetlerin tenkit etmesi ve bunun gerek kendi hayatı boyunca, gerekse ondan sonra yüzyıllarca dillerde tekrar ettirmesi de onun samimiyetinin delili,  açık bir göstergesidir. Tarihte, kendisine ait çok kıymetli bir eseri başkasına mal eden kimse yoktur. Peygamberimizin Kur’an&#8217;a olan saygı ve bağlılığı, onu ezberleme ve korumaya gösterdiği titizliği ve bunu kendi sözlerine; hadislerine göstermemesi; Kur’an&#8217;ın başka bir kaynaktan geldiğini gösterir.  Hz. Muhammed&#8217;in, Allah&#8217;a isnat ve iftirada bulunması imkansızdır. O,  Allah&#8217;a son derece bağlı, ondan son derece korkan, emirlerine karşı gelmekten sonsuz derecede çekilen, onu razı etmek için ibadete son derece düşkün, ona sonsuz bir güven ve tevekkül ile bağlı olan birisidir. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s. 423) Hazreti Muhammed&#8217;in muhaliflerinin kararsız ve tutarsızlıkları, çelişkileri, zamanla pek çoğunun iddialarından vazgeçerek Müslüman olmalarına neden olmuştur. Bu, onun peygamberliğinin delilidir. Mekke ve Medine dönemi farklı olduğu iddiası ortaya atılmış, Mekke&#8217;de Yahudi ve Hristiyanlardan, Medine&#8217;de Yahudilerden, ticari yolculuklardan, şairlerden ve halk fikirlerinden, cahiliye inanç ve adetlerinden, Sabiilerden, Hazreti Ömer&#8217;den; iç kaynaklar olarak, kendi şahsi düşüncelerinden, Arapları hurafelerden arındırma rolünü ifa etme gayesinden, şahsi veya toplumsal amaçlarından, dünya malına düşkünlüğünden, liderlik hırsı, cinsel arzuları, toplumu ıslah etme arzusu, zahidane bir yaşantı yaşayıp zaruri ihtiyaçlarını dışındaki başka şeyleri muhtaçlara dağıtmasından, mecnun olduğu veya sara hastası, histeri, nevrasteni olduğundan bahsedilmiştir. Tüm bunların sonucu, Kur’an&#8217;ın Muhammed tarafından yazıldığı iddiaları ortaya atılmıştır. Halbuki Kur’an-ı Kerim, gerek içerik, gerekse üslup bakımından, insani ölçü ve değerlerden uzaktır. Zaman üstü ölçü ve değerleri yansıtır. Kur’an, ilahi ilmin projektörüyle geçmiş ve geleceğe nüfus ettiğini gösteren mutlak bir güvenle söz söyler. Kur’an geçmiş ve gelecek gaybi bilgileri ve bilimsel ayetleri ihtiva eder. Kur’an, inananlarının da düşmanlarının da cazibe merkezi haline gelmiş ilahi bir kitaptır. İnsanın his, beden ve akıl dengesini sonsuz denecek derecede bir hassasiyetle koruyarak hükümlerini ortaya koymuş, emirlerini sunmuş, hükümlerini ortaya koymuş ve bunlar da uygulanmıştır. Yirmi üç sene gibi uzun bir zaman zarfında, çok değişik vesilelerle, zaman ve ortam bakımından birbirinden çok uzak şekilde indiği halde ayetler akıcılığından, insicamından,  hiçbir şey yitirmemiştir. Aynı anda hem komutan, hem hakim, hem din adamı, hem yönetici, hem aile reisi olan bir şahsın, bütün bu vesilelerle 23 sene gibi uzun bir zamanda çok değişik haleti ruhiyelerde sarf ettiği sözlerinin, bir kitap bütünlüğü içinde bir araya getirildiğinde meydana gelecek karışıklığı göz önünde bulundurduğumuzda, Kur’an&#8217;ın beşer sözü olamayacağı gerçeği bir kez daha açıkça ortaya çıkacaktır. (A. Hatip, İddialara cevaplar, s.  429-430)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Son söz olarak, ‘Ateistlere Kur’an dersi’ ve ‘Neden ateist olmadım?’ adlı yazılara da bakılmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">Gelen sorulardan</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Yemame’deki Rahman konusu?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Bu kişi, tarihte, ‘Müseylemet’l-Kezzab’ olarak bilinen ve yalancılığı ortaya çıkmış birisidir: Yer olarak çok uzak bir mesafeden efendimize birşeyler öğrettiği iddiası da ayrıca komiktir. Benzer iddiayı oryantalist Margoliouth (D. S. Margoliouth, Is Islam a Christian Heresy?, s. 6-15) ileri sürmüştür. Uzaktan gelip Efendimize birşeyler öğretmesi, hele de buna hiç kimsenin tanık olmaması imkansızdır. Kendisi bu kadar biliyor idiyse, bunların neden baştan itibaren kendi fikirleri olduğunu ileri sürmemiştir? Hayatı boyunca da bu sahte peygamberin Hz. Muhammed’e Kur’an’ı öğrettiğine dair en ufak bir iddiası da olmamıştır! Aksine kendisinin Hz. Muhammed gibi bir peygamber olduğunu, onun gibi Allah’tan vahiy aldığını iddia etmiştir. Yani bu yalancı, Efendimizi taklit eden birisidir, biri gerçektir diğeri ise onu taklit eden bir sahtekardır. Efendimize bir mektup yazan Müseyleme: “Allah’ın elçisi Müseyleme’den Allah’ın elçisi Muhammed’e… Bundan sonra şunu belirtirim ki, bundan böyle yeryüzünün yarısı benim, yarısı da senindir.” demektedir. Hz. Peygamber cevap verir: “Allah’ın Resulü Muhammed’den yalancı Müseyleme’ye… Bundan sonra derim ki, yeryüzü Allah’ındır!” (Razi, Maide, 54. ayetin tefsiri) Fil suresinin benzerinin kendisine indiğini iddia edip bir sure (!) yazar:</span><br /><span style="color: #000000;">“el-Filu me’l-Filu ve ma edrake me’l-filu lehu zenebun kasirun ve hurtumun tavil.”: Fil, filin ne olduğunu bilir misin? Onun kısacık bir kuyruğu ve uzun bir hortumu var. (el-Amidi, Gayetu’l-Meram fi ilmi’l-kelam, 344; el-İci, el-Mevakıf, III/393) Kısaca “Margolouht, Hz. Peygamberin kaynağının Müseylime olduğu iddiası eder. Müseylime&#8217;nin Hz. Muhammed ile irtibatı geç bir döneme (Hicretten 10 sene sonra) rastlar ve etkilenme tersine olmuş, yalancı peygamber, Efendimizi ve Kur’an&#8217;ı taklit etmeye çalışmıştır. (İbni Hişam, Sire, I/311)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Bilindiği üzere iki vahiy katibi dinden dönmüş biri İbn-i Hatal diğeri ise Hz. Osman’ın süt kardeşi Abdullah Bin Sad. Ateistler İbn-i Hadal’ın öldürülüp Abdullah Bin Sad’ın bağışlanmasını peygamberimizin torpil yaptığı şeklinde yorumluyorlar.Bu şüphemi giderecek bir yorumunuzu var mı acaba?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Peygamberimizin 42 vahiy katibi vardı. Bunlardan biri olan Sa’d’ı vahiy katipliği şımartmıştı. Bir gün Medine çarşısına çıkıp: “Ben de peygamber oldum. Bana da vahiy geliyor!” demeye başlar. Bunu haber alan Resulullah kendisini çağırtır. Çağrıya uymaz ve Mekke’ye kaçar. Resulullah Mekke fethedilince, onun öldürülmesini emreder fakat süt kardeşi Hz. Osman onu himayesi altına alır ve Efendimizden bu emanı tanımasını rica eder. Resulullah da bu himayeyi tanır.” (Ebu Davud Hudud 1, (4358); Nesai, Tahrimu’d-Dem 15, 7, 107) Bu olaydan sonra çok utanan Sa’d, devamlı efendimizden kaçar. Efendimiz haber gönderir, “Onun biatını almadım mı? Kendisine eman vermedim mi? Allah geçmiş günahlarını siler.” (Vakıdi, Megazi, II/856, 857) buyurur. Abdullah b. Sa’d, yeniden Müslüman olduktan sonra, İslam amelleri ile Müslümanlığını güzelleştirmiş ve ölünceye kadar kendisinde kötü bir tutum ve davranış görülmemiş, (Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, V/60) sadece hayır ve fazilet, iyi hal ve dindarlık görülmüş, (İbn Hazm, Cevamiu’s-a’re, s. 232) Mısır’ın fethine katılmış ve daha sonra Mısır’ı geri almak için gelen Bizans ordusunu da hezimete uğratmış ve sonunda “Ey Allah’ım! Benim en son amelimi sabah namazı yap!” diyerek dua etmiştir ki, duası kabul olunmuş ve sabah namazında sola selam verirken ruhunu teslim etmiştir. (İbn Abdilberr, İsti&#8217;ab, III/920; İbn Esir, Usdu’l-Gabe, III/260; İbn Seyyid, Uyun, II/175,176)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbn Hatal ise, Sa’d ile kıyaslanamayacak kadar çok büyük suçlar işlemiştir. Sa’d, nefsine uyup, bir an için kibirlenip, haddi aşan sözler söylemiş, sonra utanarak kaçmıştır. İbni Hatal ise, peygamberimiz kendisini zekat ve sadaka tahsildarlığı vazifesine tayin ettiği zaman (İbn İshak, İbn Hişam, IV/52, Vakıdi, II/829, Belazuri, Ensab, I/359, Taberi, III/119) yanına verilen Müslüman bir hizmetçi sadece kendisi uyurken, kendisi de yorgunluktan uyuyup yemeğini yapmadığı için üzerine atılıp onu döve döve öldürmüştür. (İbn İshak, İbn Hişam, IV/52, Taberi, III/119) O irtidat ederek topladığı zekat ve sadaka mallarını da yanına alıp Mekke’ye kaçmış ve Mekkeli müşrikler İbn Hatal’a: “Seni bizim yanımıza geri çeviren nedir?” diye sordukları zaman İbn Hatal, “Sizin dininizden daha iyisini bulamadım!” diye cevap vermiştir. (Vakıdi, II/859, Belazuri, I/360) Müşrik olarak kalmaya devam etmiş, İslam aleyhine içkili şarkılı ortamlarda şiirler söylemiş ve (Vakıdi, Megazi, II/860) Mekke’nin fethedileceği gün tepeden tırnağa kadar silahlanarak savaş için yola çıkmış ama Müslüman mücahitleri görünce içine korku düşmüş, titremeye başlamış, Kâbe’ye kadar gidip atından inerek silahlarını çıkarmış, Kâbe’nin örtüleri arasına girmiştir. Sonra da orada yakalanıp öldürülmüştür. (İbn Hişam, Sire, IV/53, Taberi, Târih, III/120; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/424)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimiz af etse torpil, cezasını verse cani/katil ilan edilmiş, iftira, önyargı dolu suçlamalara her zaman muhatap kalmıştır. Dolayısı ile ateistleri memnun etmek mümkün değildir! Cevabı verseniz de onlar aynı olaya farklı açılardan yaklaşıp yine eksik/hata aramaya devam etmektedirler. Tabii ki gerçeği arayanlar bu cevaplar karşısında Hakka teslim olurlar, bu da kişinin samimiyeti ile Allah’ın hidayet etmesine bağlıdır. ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazımız bu konuyu açıklamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Selamun aleyküm. Geçenlerde üniversitemizde (Münster Üniversitesi) sürekli pohpohlanan çağdaş tarihselcilerden birinin (Angelika Neuwirth)in Abraham Geiger’dan bahsederek Kur’an-ı Kerimdeki Yahudilikten esinlenmelere birtakım örnekler verdi. Orada Bakara suresinin 93. Ayetini diline doladı. Hz. Peygamber aleyhisselamın İncil&#8217;den sözüm ona yanlış bir nakil yaptığından bahsediyordu. &#8216;İşittik ve isyan ettik&#8217; tabirinin yanlış bir nakil olduğundan dem vuruyordu. Maalesef bu tarz görüşler üniversitemizde „ilahiyat“ bölümlerinde son derece revaçta. Bu tarz iddialara ve hususen burada zikrettiğim iddiaya nasil cevap verebiliriz? Üniversitede bulunduğumuz icin bu tarz tartışmalardan, ilmi mücadele alanlarından kaçınmamız bir yerde imkansız oluyor. „Bu türden oryantalist iddialara verilmiş ilmi cevaplar mutlaka vardır“ diyerek bir süredir bu soru işaretini yanımda taşıyorum, fakat o cevaplara ulaşamadım henüz. Bu tarz iddiaları ele alan, cevaplar öneren eserler var midir? Hangileridir? Özellikle bu alanla ilgili sizden destek diliyorum, lütfen bu konuda yardımcı olun. Allah’a emanet olun, sağlıcakla kalın sevgili hocam.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevaben: A. Selam. Halil Kardeşim, Yahudiler, &#8216;Kur’an Tevrat&#8217;tan alıntıdır&#8217; der, Hıristiyanlar İncil&#8217;den. Bazısı Mekke kültürünün devamıdır der, bazısı ortaya karışık; hepsinin toplamıdır iddiasında. Detay için, &#8216;İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru&#8217; adlı yazıya bakılabilir. Yahudi birinin,&#8217; Kur’an Yahudi kaynaklıdır&#8217; iddiası yeni değildir ve bu iddia, onun açısından, gayette doğaldır! Cevaba ise, öncelikle; &#8216;İslam tüm dinlerin özüdür&#8217; adlı yazımızla başlanabilir! Gelelim Yahudilere: Allah (cc), Yahudilerden birçok söz almıştır: En başta, &#8216;Allah’a kulluk edip O’na ortak koşmayacaklarına, doğru olduklarına ilişkin kanıtlar getiren peygamberlere iman edeceklerine, Allah’ın hükümlerine ve kanunlarına boyun eğeceklerine&#8217; (Bakara, 83-84; Menar, I/290), ayrıca, Tevrat’a sımsıkı sarılacaklarına (Bakara, 63), namazı kılacaklarına, zekâtı vereceklerine, peygamberlere inanacaklarına, muhtaçlara Allah rızası için borç vereceklerine (Mâide, 12), kendilerine indirilen kitabı gizlemeyip insanlara okuyacaklarına (Al-i İmrân, 187) vd. Ama onlar sözle &#8216;İteat ettik&#8217; deselerde, fiilleri ile &#8216;İsyan&#8217; etmişler (Bakara 61; Al-i İmran 112; Nisâ 46; Maide, 78) bunun üzerine onlara ahlakî içeriğe sahip İncil gönderilmiştir. Ama ona bile sahip çıkamamış ve sapıtmışlardır. (Fatiha, 7) Kur’an&#8217;ın İsrailoğullarına bakışı için, “Kur’an’da çelişki yoktur” adlı yazımızdaki, &#8216;İsrailliler üstün müdür?&#8217; adlı başlığa bakılabilir. Bu oryantalist iddialara, &#8216;Kur’an&#8217;ın kaynağı nedir?&#8217; adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Tavsiye kaynak olarak eser adı verebilir miyim? Prof. Dr. Abdülaziz Hatip hocanın, &#8220;Kur’an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar&#8221; adlı eseri müthiş ama yeni baskısı yok. Belki internetten bulabilirsin. İbrahim Sarıçam&#8217;ın,&#8221; İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru&#8221; adlı eseri de çok güzeldir. Ayrıca, rahmetli Mustafa Asım Köksal&#8217;ın İslam tarihi adlı eserinde hem özel bir cilt hem de hemen her ciltte oryantalist iddialara cevaplar vardır. Açıkçası, haddimizi aşmak gibi olmasın ama, bulduğumuz hemen tüm eserleri okuduk ve siteye, en azından özetini, ekledik! Faydalı olduk ümidi ve selam ve dua ile. Dualarınızda unutmayınız!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Canım kardeşim bu yazıyı da cevaplayabilir misim? http://www.td&#8212;.com/index.php/kose-yazarlarimiz/ari&#8212;/59-tevrat (Musa peygamberle ilgili Kur’an&#8217;dan ayetler ve yorumları )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap: Sayın Çelen, öncelikle bu yazıyı yazan kişi hakkında bir iki cümle etmek gerekmektedir. Emekli olana dek inanmadığı değerleri sırf para kazanma amacı ile insanlara inanıyor gibi gösterip, insanları kandırmış, emekli olunca da gerçek yüzünü gösterip İslam aleyhine görüşlerini tek tek ortaya koymaya başlamıştır. Yazı kadar yazanın kimliği de önem arz etmektedir. Bunun altını çizdikten sonra gelelim yazısına: İddiası: “Kur’an’da anlatıldığına göre (tabii ki Tevrat da farklı anlatmıyor) Musa ve etrafında toplananlar Mısır’dan ayrılıp Sina’ya gelince Musa uzakta bir ateş/ışık görüyor ve ailesine &#8220;Bekleyin! Gözüme bir ateş ilişti. Olabilir ki ondan size bir kor parçası getiririm yahut onun üzerinde bir kılavuz bulurum&#8221; diyor.” Bir kere daha ilk cümlede mantık hatası başlıyor. Kur’an ile Tevrat&#8217;ın &#8220;tabii ki&#8221; farklı olamayacağı ifade ediliyor. Hâlbuki sitemizde Tevrat-İncil ve Kur’an arasındaki farklar ele alınmış (Mesela Oryantalist Leone Caetani&#8217;nin İslam Tarihi&#8217;ne reddiye, Kur’an’ın Kaynağı Nedir ve Hıristiyanlık-incil başlıklı yazılara bakılabilir)  ve başta Tevrat&#8217;ın ırkçı tanrı anlayışı ve İncil&#8217;in teslis inancı olmak üzere tanrı-peygamber-kutsal kitap tanımlarının birbiri ile uyuşmadığı gözler önüne serilmiştir. İlk düğme yanlış iliklenince sonrakilerde doğal olarak yanlış ilkleniyor. Ki düşünün lütfen bu farkı bile göremeyen bir insan dindarların arasında emekli olacak kadar görev ifa etmiş ve şimdi de din aleyhine kitaplar yazma cüretini göstermektedir. İddiası: “Musa da &#8220;Bana müsaade verin; dağa çıkıp 40 gün içinde isteğinizi yerine getirelim&#8221; diyor. Bu 40 gün olayı Bakara Suresi 51. ayette  geçiyor. A’raf Suresi&#8217;nin 142. ayetinde ise önce 30 günden söz ediliyor ve 10 gün daha ilave edilerek 40 güne tamamlandığını belirtiyor.” Yazar  gibi emekli olana dek Müslüman görünüp sonra gerçek yüzünü gösterenlerin yazısından sonra şimdide Yahudi iken Müslüman olup tefsir yazacak kadar kendini İslami ilimlerde derinleştirmiş Muhammed Esed&#8217;in tefsirinden (Kur’an Mesajı) cevap verelim: &#8220;Hz. Peygamber&#8217;in birçok Sahâbesi&#8217;ne ve özellikle İbni ‘Abbâs&#8217;a göre, ilk otuz gece Hz. Musa tarafından orucun da dahil olduğu ruhî hazırlıkla geçirilecek ve bunu izleyen on gece içinde de kendisine Tevrat (on emir) indirilecekti. (Zemahşerî ve Râzî): Keza bkz. Menâr IX, 119 vd. Arapça kullanım içinde “gece”ler aynı zamanda “gün”leri de kapsayan bir süreyi ifade eder&#8221;. &#8220;Gece zikredilmekle, aynı zamanda gündüz de kastedilmektedir. Aslında yirmi dört saati kapsayan zaman dilimine dikkat çekilmektedir. Yoksa gece vakti Sînâ dağına çıkıp, gündüz vakti aşağıya inmiyordu.&#8221;  (Yeni Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı ) Kısaca, ilk 30 gün oruç ile geçen zaman, sonraki 10 gün Allah ile muhatap olduğu zamanı ifade eder. Yani Bakara suresinde (51. ayetteki) «40 gün»ün zikri mücmel, burada ise mufassal geçmiştir, yani daha açık ifade ile detaylandırılmıştır. &#8220;Hz. Musa, kendisine söz verilen buluşmaya hazırlanıyordu. Bu süre zarfında göklerin direktiflerinde kendisinden geçmesi için, dünyanın meşgalelerinden uzaklaşıyordu. Yüce yaratıcının rahmetiyle donanmak, ruhunu temizlemek, aydınlatmak ve şeffaflaştırmak, kendisini bekleyen görevi üstlenmek ve kendisine söz verilen risalet misyonunu kaldırabilmek amacı ile azmini bilmek için insanlardan uzak bir hayat yaşıyordu.&#8221; ( Fizilal&#8217;il Kur’an, Seyyid Kutup)  &#8220;Nitekim şair şöyle demiştir: &#8220;On ve dört&#8230;&#8221; Bununla ayın dolunay olduğu gece olan on dördüncü günü kastetmektedir. Arap dilinde böyle bir kullanım mümkündür.&#8221; denmektedir. Bilindiği &#8211; ve bizimde defalarca dile getirdiğimiz &#8211; gibi Kur’an indiği toplumun iletişim dili ile insanlara hitap etmiştir. O dönem Arap toplumunda gayet doğal olan bu edebi usul Kur’an&#8217;da defalarca kullanılmıştır.&#8221; (İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, VII/444-445) Et-tefsiru’l-Hadis adlı eser, A’raf 142. ayeti çok güzel meallendirmiştir: &#8220;Musa ile otuz gece [bana ibadet etmesi için) sözleştik ve buna on gece daha kattık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı.&#8221; Benzer bir üslubu Allah Azze ve celle yine Kur’an&#8217;da Ashabı Kehf içinde kullanır. Konu Kehf suresi 25. ayette geçer: &#8220;O gençler mağarada üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz daha eklerler.&#8221; 300 yıl ve 9 yıl. Neden Kur’an&#8217;da direk 309 yıl denmemiştir de, 300+ 9 yıl diye telaffuz edilmiştir?: Kur’an 300 yılı güneş yılı ifade etmiş ve diğer 9 yıl, 300 güneş yılının dengi olan ay takvimine göre 309 yılına denk geldiği için ayrıca ifade edilmiştir. Yani 300 yıl güneş, 309 yıl ise ay takvimine göre mağarada geçen zamana işaret eder. Peki yazar hayalinde bu olayı nasıl yorumlamıştır?: “Belli ki Musa ilk etapta 30 günlük bir süre tayin etmiş ama dağa çıkıp da bu sürede işini tamamlayamayacağını anlayınca (tabii ki mermer veya taş oymak, üzerine yazı yazmak zaman alır) 10 gün daha eklemiştir. Bunu da kavmine &#8220;Allah o süreyi uzattı!&#8221; şeklinde sunmuştur.” Hadi oryantalistler ‘Kur’an&#8217;ı Muhammed yazdı’ diyorlar, bu ateiste ne oluyor ki Musa peygambere de aynı ithamda bulunmaktan kendini geri alamıyor? Hadi Musa Tevrat&#8217;ı yazdı, yazılan eserdeki hataları (!) neden (Hz ) Muhammed kendi yazdığı (!) esere de aynen aktarsın? Yeni bir eser yazacak (!) olan, kendisine suç isnat ettirilecek bu tür ifadeleri neden kendi eli ile kendi yazdığı esere koymuş olsun? Kur’an&#8217;ı Hz Muhammed mi yazmıştır başlıklı yazımıza bu konunun detayları için müracaat edilebilir. Kur’an&#8217;daki ayetlerden hareketle Musa aleyhisselam&#8217;a ithamda bulunmakta yerli ateistlere has bir özellik olsa gerekir. Aslında ortada bir sorun olmadığı, ayetlerin kendi içerisinde anlam bütünlüğü taşıdığı ortadadır. Ama görmek istemeyenden daha kör kim vardır ki? “Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler.” (A’raf, 179) Devam ediyor ateistmizi: “Aslında Kur’an’daki bu ayette Musa’ya verilen sürenin &#8220;40 gece&#8221; olarak ifade edilmesi bence daha önemli. Neden 40 gün değil de 40 gece? Çünkü gece karanlığında O&#8217;nu birilerinin taş/ mermer ocağında görme ihtimali çok daha düşük. (Plan o günün şartlarına göre gerçekten iyi hazırlanmış )” Bu konuya cevap yukarıda verildi. Ama ne yazık ki ateist mantık hiçte iyi çalışmamış! Ateist yazar burada mantık hatasında bulunmaktadır: Gecenin sessizliğinde mermere vurulan çekiç darbeleri  çok daha fazla dikkat çekerdi. Ayrıca gece karanlığında yazmak içinde ışık gerekir ki bu da gece vakti &#8211; gündüze nazaran- daha fazla dikkat çekerdi. Unutmayalım ki söz konusu olan metin kağıt üzerine değil, (Yazara göre) mermer üzerine yazılmaktadır! Yazar ayrıca Musa peygamber&#8217;in 40 gece dağda kalması ile efendimizin 40 yaşında peygamber olması arasında rakamsal benzerliğe de işaret ediyor ki bu mantıkla herhangi &#8211; kim olursa olsun- iki kişi arasında bir çok benzerlikler rahatlıkla bulunabilir. Bu bilimsel bir yaklaşım tarzının değil, subjektif bir bakış açısının tezahürüdür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Youtube&#8217;daki bir videodaki iddialar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevap:  Kur’an&#8217;daki şifreler kırıldı, Dini Gercekler, hezeyanlarına &#8211; Gelen istek üzerine &#8211; cevaplar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3460" title="ulumanituakilversin-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ulumanituakilversin-1.jpg" alt="" width="489" height="337" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Karikatürist Kasım Özkan&#8217;ın karikatüründen hareketle siyon simgesi arasında bağlantı kurup veya Allah (cc) yazısı ve şedde ile yine siyon şamdanı arasında bağlantı kurup buradan İslam&#8217;a saldırmak için bir şey çıkarabileceğini zanneden bu mantık fukarası ateistin videosu ve cevaplarımız. Ateistin videoda sıraladığı iddiaları ve cevaplarını bu başlıklar altında bu çalışmamızda bulabilirsiniz: “Türklerin Müslüman olması,  Efendimiz ümmi mi idi? Hz Aişe ile evlilik yaşı, Allah kalpleri mühürler mi? İslam&#8217;ın ırkçılığa bakışı, Gök mü yer mi önce yaratıldı?” Kısa alıntılarla cevaplarımız: Önce özellikle altını çizelim, ateistin iddia ettiği gibi Türkler İslam&#8217;ı kabul etmekle Araplaştırılmamıştır; Müslümanlaşmışlardır! &#8220;Gençlik dejenere olmuş durumda&#8221; diyor ateist,  sormak lazım kendisine, ateizm Türk kökenli bir düşünce tarzı mıdır, aslında en büyük dejenere örneği bizzat kendisi değil midir? &#8220;Müslüman mı olup Araplaşayım mı?&#8221; cümlesini ile de ateist arkadaş aslında İslam&#8217;ı anlayamadığını da itiraf etmektedir. Hem ümmetçiliğe  (Yani ırk temelli görüşü reddeden bir dünya görüşüne) saldıran bu ateist daha sonrada ümmetçi olduğunu söylediği İslam dinini &#8216;Arapçılıkla&#8217; sınırlandırıp bir mantık çelişkisi içine düşmektedir. Ateist arkadaş önce şuna karar vermelidir; İslam ırk temelli bir din midir yoksa ümmet temelli mi? Ayrıca bu adamın kullandığı avatar resmi de çok ilginç. Bu ateist dinsiz ırkçıların kullandığı avatarı kullanıyor. Yani bu adam hem ırkçı hem dinsiz- ateist, gelmiş bir de bize ırkçılık ithamında bulunuyor!  Hepsi ırkçılık kokan faşizan şu cümleleri kuran yine bu ateisttir: &#8220;Araplar yamyam, saldıran, gördüğü kıza tecavüz eden, kızları diri diri gömen (Halbuki başka bir ateist yazar da bu iddia yok diyor, cevabı Turan Dursun’a cevaplar adlı yazımızda. Hangisini tutturabilirlerse yani) sapık bir halktı.&#8221; İslam öncesi bu halde idiler iddiasında ise ateistimiz, cevabımız, &#8216;E İslam o nedenle gelmişti zaten&#8217; olacaktır. “Hayır, şimdi de öyleler” diyorsa, bu bir ırkı tümü kötülemektir, bunun adı &#8216;faşizm&#8217;dir. Faşiszmin nelere sebep olduğunu Nazizm ile dünya acı bir tecrübe yaşayarak gördü! Günümüzdeki Türkî cumhuriyetlerin birbirine değil Rusya’ya yaslanmaları veya ülkemizde yaşanan ahlakî ve insanî ilişkilerdeki dejenerasyondan hareketle başkaları da Türklere suçlamalarda bulunabilir ki, biz her türlü ırkçılığa karşıyız! Neden sadece orta doğuya peygamberler inmiştir: &#8220;Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?”  başlığı altında bu soruya cevap verdik! Müslümanların okumadığını hatta &#8220;Embesil&#8221; olduğunu iddia eden, &#8220;İnsanlar araştırmıyor, koyun gibi inanıyor, manyak&#8221; gibi seviyesini belli eden kelimeleri araya serpiştiren &#8211; ve kullandığı kelimeleri az sonra kendisine iade edeceğimiz &#8211; bu ateistin takip ettiği yazarların sayısı emin olun 10&#8217;u geçmez. Hepsinin ve daha fazlasının okunup cevaplandığından habersiz  &#8220;Koyun gibi&#8221; okuduğu ateist eserlerin doğruluğuna &#8220;araştırmadan&#8221; inanan bu  tür &#8220;embesil&#8221; adamların iddiaları aslında, yüzlerce yıl önce oryantalistlerin ortaya attığı, ateistlerin ise mal bulmuş mağribi gibi &#8216;Evreka&#8217; diyerek &#8220;manyakça&#8221; üzerine atladıkları, sanki ilk kez kendileri bulmuş gibi bir de insanlara üstten bakıp, onları ‘cahillikle’ suçlayıp, sübjektifliklerinin farkında olmadan ahkam kestikleri, çevrelerine kendilerince akıl vermeye çalıştıkları araklama fikir kırıntılarıdır. Himmete muhtaç dede, gayri kime himmet ede misali yani. Bu konuda “Kur’an ve bilim”, “İslam ve Rönesans”, “Müslüman bilim öncüleri”, “Avrupa’nın üzerine doğan İslam güneşi”, “İslam felsefesinin özgünlüğü” gibi yazılarımızda bu zihniyete yeteri cevap verilmiştir. Bu ateist daha Kur’an&#8217;ı &#8220;Tefsir&#8221; etmeye başlarken ilk kullandığı cümle, &#8220;Muhammed neden Kur’an&#8217;a Rahman ve rahim diye başladı&#8221; şeklindedir. Klasik oryantalist iddiadır bu aslında. Ateistimiz, oryantalist ağzı ile Kur’an&#8217;a yorumlamaya başlıyor daha ilk cümlesinde. Cevabı, ‘Kur’an&#8217;ı Muhammed mi yazdı?’ adlı yazımızdadır. Sonra devam ediyor ateist, kullandığı cümlelere dikkat, &#8220;Olabilir.., okuma bilmese bile.., şu nedenle söylemiş olabilir.., büyük ihtimal..&#8221; Yani o iddiayı tutturamasak bu iddia ile sübjektivizme devam diyor ateist müddei. Çünkü kendi de araştırmamış ki, oryantalistlerin piyonu olduğunun farkında değil! Bu mantığı E. Aydın ile Oryantalist Caetani&#8217;nin fikirlerini hatırlatıyor bana, aynı keyfi ve indi yaklaşımlarını kitaplarında onlar bol bol kullanmışlardı: “E. Aydın&#8217;a cevap”  ve “Caetani&#8217;ye cevap” yazılarımıza bakılabilir. “Anne babasını kaybettiğinde peygamberimiz 7 yaşında imiş&#8221; araştırmacı ateist öyle diyor. Halbuki babasını doğmadan, annesini ise 6 yaşında kaybetmiştir efendimiz. Bir Türk atasözünü (Allah sevdiğini yanına erken alır) Kur’an&#8217;da geçiyor zanneden bu araştırmacı ateist ne hakla Kur’an şifrelerini çözdüğünü iddia edebilmektedir bir de…! Ateist hem &#8220;Muhammed hicret etmedi, korktu kaçtı.&#8221; diyor sonra da &#8220;Kaçmasaydı da Mekke&#8217;liler orda onu linç etseydi.&#8221; diyor. Mantıksız cümleler bu kadar mı peş peşe gelir? Madem öldürüleceğini biliyorsun neden hicretine karşısın, madem hicretine karşısın öldürüleceğini bari söyleme de videonu izleyenleri ikna (!) et. Efendimiz Hicret ederek kaçmamış; göç etmiştir, zaten hicret kelime itibariyle &#8221; Bir yerden başka bir yere Allah rızası için göç etmek&#8221; demektir. Ama Allah&#8217;ın varlığını ( Allah&#8217;ın varlığının delilleri adlı yazıya bakılabilir) hissedemeyenler, O’nun rızası için mal-canını feda edenlerin dünyasını nasıl anlayabilir ki? Tüm bunlardan habersiz ırkçı ateist bir de cümlesini şöyle tamamlıyor: &#8220;Buna hicret demenin anlamı yok, gerçekten komik.&#8221; Bu ateist arkadaş acaba ‘Türklerin orta asya&#8217;dan göç etmeleri’ hakkında ne yorum yapacaktır?! &#8220;Dünyadaki yeme içme ihtiyaçları için insanların kendi kendilerini öldürmeleri normal&#8221; diyen bu ateistin videosunun genel içeriği bu kadar. Arada başka komik durumlara da düşüyor ama konuyu saptırmamak için ele almıyoruz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Yemame’deki Rahman konusu?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu kişi, tarihte, ‘Müseylemet’l-Kezzab’ olarak bilinen ve yalancılığı ortaya çıkmış birisidir: Yer olarak çok uzak bir mesafeden efendimize birşeyler öğrettiği iddiası da ayrıca komiktir. Benzer iddiayı daha önce oryantalist Margoliouth (D. S. Margoliouth, Is Islam a Christian Heresy?, s. 6-15) ileri sürmüştür. Oradan gelip efendimize bir şeyler öğretmesi, hele de buna hiç kimsenin tanık olmaması imkansızdır. Kendisi bu kadar biliyor idiyse, bunların neden baştan itibaren kendi fikirleri olduğunu ileri sürmemiştir? Hayatı boyunca da bu sahte peygamberin Hz. Muhammed’e Kur’an’ı öğrettiğine dair en ufak bir iddiası da olmamıştır! Aksine kendisinin Hz. Muhammed gibi bir peygamber olduğunu, onun gibi Allah’tan vahiy aldığını iddia etmiştir. Yani bu yalancı, efendimizi taklit eden birisidir, biri gerçek diğeri ise onu taklit eden bir sahtekârdır: Efendimize bir mektup yazan Müseyleme: “Allah’ın elçisi Müseyleme’den Allah’ın elçisi Muhammed’e… Bundan sonra şunu belirtirim ki, bundan böyle yeryüzünün yarısı benim, yarısı da senindir.” Demektedir. Hz. Peygamber cevap verir: “Allah’ın Resulü Muhammed’den yalancı Müseyleme’ye… Bundan sonra derim ki, yeryüzü Allah’ındır!” (Razî, Maide, 54. ayetin tefsiri) Fil suresinin benzerinin kendisine indiğini iddia edip bir nazire yapar: “el-Fîlu me’l-Fîlu ve mâ edrâke me’l-fîlu lehu zenebun kasirun ve hurtumun tavil.”: Fil, filin ne olduğunu bilir misin? Onun kısacık bir kuyruğu ve uzun bir hortumu var. (el-Amidi, Gayetu’l-Meram fi ilmi’l-kelam, 344; el-Îcî, el-Mevakıf, 3/393)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca, “Margolouht, Hz Peygamberin kaynağının Müseylime olduğu iddiası eder. Müseylime&#8217;nin Hz Muhammed ile irtibatı geç bir döneme (Hicretten 10 sene sonra) rastlar ve etkilenme tersine olmuş, yalancı peygamber, efendimizi ve Kur’an&#8217;ı taklit etmeye çalışmıştır. (İbni Hişam, Sire, I/311)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/doga1-2-1-1.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4938" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/doga1-2-1-1.jpeg" alt="doga1-2-1-1" width="207" height="240" /></a></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranin-kaynagi-nedir.html">Kuran’ın Kaynağı Nedir, Kuran’ı Muhammed mi yazmıştır ?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuranin-kaynagi-nedir.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
