<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/tag/islam/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Sun, 19 Apr 2026 09:30:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.5</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Müslümanların iç sorunları</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Dec 2012 08:49:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=3147</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanların iç meseleleri Hayrettin Karaman hoca, &#8220;Muhammed el-Gazzali, İslam dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini ‘mezhep kavgaları, siyasi bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması’ gibi hususlarda görür. Mısır’a İslam vatanının bir parçası [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html">Müslümanların iç sorunları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanların iç meseleleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hayrettin Karaman hoca, &#8220;Muhammed el-Gazzali, İslam dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini ‘mezhep kavgaları, siyasi bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması’ gibi hususlarda görür. Mısır’a İslam vatanının bir parçası olarak bakarken modern dönemde kin, düşmanlık ve ırkçılık üzerine kurulan milliyetçilik anlayışını reddeder. İslam’ın diğer dinler ve Batı’dan gelen sosyalist, komünist vb. ideolojiler önünde üstünlüğünü savunur; bu tür ideolojilerden Müslüman milletlerin korunması ve kurtarılması yönünde irşad faaliyetlerini sürdürmenin zaruretini vurgular.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 7.4.2019) derken aslında İslam ümmetinin önündeki sorunları ve çözüm önerilerini de sıralamaktadır. &#8220;Haçlıların Filistin&#8217;de geçici bir zafer elde etmesini mümkün kılmış olan ümmet arasındaki rekabet ve ihtilaf, şimdi de tam bir boyun eğişin gerçekleşmesine neden olmuş bulunmaktadır.&#8221;  (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 43) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dinden kaynaklanmayan, aksine dinin özünün iyi kavranamamasından ortaya çıkan günümüz Müslümanlarının problemlerini özetle şöyle sıralayabiliriz: Irkçılık; Mezhep, cemaat taassubu; Cehalet, bilgisizlik; Okumama; Kavram kargaşası (Mü&#8217;min, tevhid, rab, ilah, adalet gibi kavramların özümsenememesi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irkçılık</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ne yazık ki, günümüzde, “Irkçılık etkisiyle Müslümanlar asıl düşmanlarını bırakıp birbirleri ile uğraşmaya başladılar. Batılılar kendi aralarındaki Berlin duvarını yıkarken; Müslümanlar arasında Çin seddi inşa ettiler. Avrupa Birliği, Amerika ise devletlerin birleşimi ile büyürken, biz Müslümanları küçük parçalara ayırdılar.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. IX) “Amaçları, ümmetin çocukları arasında ırkçılığı yayıp onları parçalamak ve benliklerinde aşağılık duygusunu yaratmaktır.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 28) “Mezhebî fanatizmi, ırkçılık ve ayrılıkları canlandırmaya çalışmak, oryantalizmin hedeflerindendir.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 39, 40)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki, her şeyden önce “Müslümanlarda ırk saplantısı yoktur.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 48) Muhacirler Medine&#8217;ye hicret ettiklerinde tamamıyla yeni kardeşlerine bağımlı halde bulunuyorlardı. Arapların kabileciliği göz önünde tutulduğunda, tamamıyla yabancı kişileri kardeş kabul edip ailelerine katmanları ve bunun bir kırgınlığa da neden olmaması bir mucize olarak tanımlanabilir. Dini inancın dönüştürme gücü bundan daha net bir şekilde çok ender olarak gözler önüne serilmiştir. (Eaton, s. 219) Son zamanlarda şeriata bile karşı çıkan bir reaksiyon ortaya çıkmış bulunuyor. Burada da aşırı uçlar bulunmaktadır. Bir yanda hepsini &#8216;köhnemiş&#8217; diyerek reddeden modernistler, diğer yanda ise rahatlıkla aşırı tutucular olarak tanımlanabilecek kişiler bulunmaktadır. Şeriat, herkese ait olan bir evrensel model içerisinde insanın fıtratına ve ihtiyaçlarına uygun olan birçok seçenekleri sunar. (Eaton, s. 323-324)<strong>  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam gelince, İslam&#8217;a düşman olan akrabalar ile bağlarını kesen Araplar, Ensar&#8217;la kardeş; Bizanslı süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman ile akraba olmuşlardı.” (Kutup, Yoldaki işaretler, s. 177)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a dahil olan fertlerin her biri esasen en büyükten en küçüğe kadar aynı hakka sahip olur ve aynı vazife ile mükellef bulunur. (Theodor Nöldeke, Sketches from Eastern History, s.13) Hindu, İslam&#8217;a dahil olunca, onu kardeşlerinden biri sayarlar. Buna nispette Avrupalıların eşitlik hakkındaki görüşleri,  &#8216;keenlemyekün&#8217; sanki ‘hiç yokmuş’ hükmünde kalır. (Meredith Townsend, Asia and Europe, s. 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irk kavramını kabul eden (Hucurat, 13) İslam, ırkçılığı ise yasaklamıştır! Irklar, insanların tanışma vesilesi olması için var edilmişlerdir. Yoksa, içinde doğacağımız ırkımızı seçme hürriyetimiz bulunmazken, onu bir üstünlük vesilesi kılmayı İslam kesinlikle onaylamaz! Bu mihvalde “Ayet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” fonksiyonu ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın ‘üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını’ reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile ‘elde etmediği’ etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Ayetteki ‘etka’ kelimesinin içerdiği ‘takva’ kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı (Araf, 26) ifade etmektedir.” (Diyanet, Kur&#8217;an Yolu, V/97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her birimizin birer ırkı vardır, ırkının İslam’a yaptığı hizmetler ile mutlu olur, atasını bu nedenle sever “Ancak kişi, zulmeden, haksızlık yapan birine, sırf kendi soyundan, milletinden olduğu için sahip çıkar ve destek olursa onun yaptığı ırkçılıktır.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 143) İslam’a göre “Kim İslam cemaati dışında taraf tutar, tarafı için çatışır, ırkçılık yapar ve ırkçılık yapmayanlar için kızarsa, o kimse cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.” (Nesai, Muharebe, 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam inananları din kardeşi ilan ederken (Hucurat, 10; Buhârî, Mezâlim, 3) tüm insanların ise Hz. Adem&#8217;den (Nisa, 1; Müsned, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116) fıtratta kardeş kabul etmiştir. İnsanlar arası üstünlük soy, sop, kendi seçimimiz olmadan doğduğumuz ırkımız, gelir seviyemiz vb şeyler ile değil, sadece Allah&#8217;a iteatte ile ölçülmüştür. “Kur&#8217;an&#8217;da takva, ‘maddi bir tehlikeden değil, manevi azabdan ve insanı bu azaba sürükleyecek kötü işlerden korunmak’ demektir.&#8221; (H. Mehmet Sotaldı, Kur&#8217;an semantigi açısından takva, FÜİFD, 1975, sayı: 1, s. 41) Allah&#8217;a iteatte ileri gidenler, ne kibir, ne kötülük, ne taassup içinde olan, kula kulluk etmeden sadece Allah&#8217;a kul olan kimselerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah&#8217;ın delilerinden biri de, insanların renklerinin farklı olmasıdır. (Rum, 22) Kur&#8217;an renk farklılıklarını Allah&#8217;ın yaratmasındaki bir ‘çeşitlilik’ olarak tanıtmış ve bunun üzerinden üstünlük iddialarını reddetmiştir.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? s. 289)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayet ve hadislerin ışığında ırkçılık</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, ‘tanışıp kaynaşasınız.’ Allah katında en üstününüz ‘en takva’   sahibi (Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkup, O’nun yasaklarından şiddetle kaçınmış) olanınızdır.&#8221; (Hucurat, 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hud suresinin 45-47. ayetleri bizi  biyolojik-etnik bağın iman bağının önüne geçmesinin bir çeşit bilgisizlik olduğunu söyleyerek, bizi ırkçılığa karşı uyarmaktadır.” (Prof. Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 82) Tüm insanların fıtratta kardeşliğini ilan eden İslam, sıra din kardeşliğine gelince, iman sahibi olmayan akrabaları ‘aileden’ kabul etmez. (Hud, 46, Tevbe, 23, Mücadele, 22) Onlar din değil, fıtrat kardeşimizdirler ve insanlık ortak paydasında bir arada yaşama kültürü ile onlarla kardeşçe yaşamaya devam edilmelidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a göre, uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidirler ve tek bir ümmet, tek bir milleti oluştururlar. Bu ümmet ya dinde ya fıtratta olur: &#8220;Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını düzeltin.&#8221; (Hucurat,10) Ayet, kan bağı dışında bir de din kardeşliği kavramını gündeme getirmektedir. Bunun dışında &#8220;Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem&#8217;in çocuklarısınız. Adem ise topraktandı.&#8221; (Hanbel, Müsned, 2/524; Tirmizi, Menakıb, 74; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116; Buhari, E. Müfred, 309) hadisi insanlığı fıtratta -doğuştan- kardeş ilan etmektedir ki, ırkçılığın  Alman-İtalyan versiyonunun dünya savaşına neden olan sonuçlarını düşününce, bu soruna en iyi cevabı İslam&#8217;ın ortaya koyduğunu rahatlıkla görebilmekteyiz. Yine peygamberimiz, &#8220;Hepiniz Adem&#8217;in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar, babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler.&#8221;  (Tirmizi Tefsir sure, 49); &#8220;Sizin bu nesepleriniz size başkalarına hakaret etme hakkı vermez. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Bir ölçek içindeki buğday taneleri gibi birbirinize eşitsiniz. Hiç kimsenin başkasına dindarlık ve salih amel dışında bir üstünlüğü söz konusu değildir. Bir kimsenin kötü olması için fena huylu ve kötü sözlü, cimri ve korkak olması yeter.&#8221; (Ahmed b.Hanbel, Müsned, IV/158) buyurarak ırkçılığı yasaklamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca efendimiz, &#8220;Asabiyet davasına kalkışan bizden değildir. Asabiyet uğruna savaşan ve bu uğurda ölen de bizden değildir.&#8221; (Müslim, Sahih, İmâre 13 (II/1476); İbn Mâce, Sünen, Fiten 7 (II/ 1302); Ebû Dâvûd, Sünen, Edeb 111 (V/342); Nesâî, Sünen, Tahrîmu’d-dem 28 (VII/123); “Kim kendini kafir olan atalarından dokuzuna nispet ederek izzet ve şeref sahibi olmayı isterse (bilsin ki) onların onuncusu olarak cehenneme girecektir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 134); &#8220;Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: “Kadercilik, ırkçılık ve dini meselelerde gevşeklik etmek.&#8221; (Taberanî, Mu’cemüs Sağir, 158); &#8220;Kim hevasına uyarak batıl yolda savaşır, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve öfkeye kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.&#8221; (İbni Mace, Fiten, 7) ve &#8220;Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü&#8217;min ve muttaki ister facir ve günahkar olsun farketmez. Siz Adem&#8217;in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında, burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür. &#8221; (Ebû Dâvud, Edeb, 112) buyurarak, asabiyetin/ırkçılığın İslam&#8217;la asla bağdaşamayacağının altını çizmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir ırkçı Arap (Kays bin Mutata);  Evs ile Hazrec kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce öfkelenerek şöyle der: &#8220;Evs ile Hazrec Peygamber’e hizmet eden Araplardandır. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyb, şu da Farslı Selman. Bunlar Arap değiller ki? Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul ediliyorlar? Bunlar bu eşitliği nereden kazandılar?&#8221; Muaz bin Cebel, bu beklenmedik değerlendirme üzerine oturduğu yerden kalkarak adamın yakasını tutar ve şöyle der: &#8220;Seni Rasulullah’ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin İslam’daki yerini soracağım. İslam’da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı göreceğiz.&#8221; Hz. Muaz, adamı alıp doğruca Peygamberimiz’in mescidine götürür ve bulduğu ilk fırsatta da hemen sorusunu şöyle sorar: &#8220;Ya Rasûlullah, bu ırkçı Kays için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayan kardeşlerimizle tatlı sohbetler yapıyorduk. Gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların üstün ırk olduğunu ileri sürdü. İranlı Selman’ı, Rum’dan gelen Suheyb’i, Habeşistan asıllı Bilal’i aşağı ırktan kabul ederek onların Araplarla eşit şekilde sohbete layık olmadıklarını iddia etti. Gerçekten de öteki ırklar aşağı, Araplar üstün ırk mı? Bizimle eşit şekilde oturup da sohbet edemezler mi?&#8221; Bu değerlendirmeyi dinleyen Rasulullah (sav)’ın yüzünde derin bir üzüntü meydana geldiği görüldü ve ırklar arasında ayrım yapan insanlara şöyle uyarıda bulundu: &#8220;Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir! Babanız, ananız da birdir! Araplık ne babanızda vardır, ne de ananızda. O sadece sizin verdiğiniz isimden ibaret bir tanımdır. Arap’ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir. Allah’a iman ve itaat edenler, hep birlikte üstündürler. Bunu herkes böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız!” Bu durumda ne yapacağını bilmeyen Muaz bin Cebel sorma gereği duyar: &#8220;Ya Rasûlullah, öyle ise aramıza ırkçılık fitnesi sokmak isteyen bu adamı ne yapayım?” Efendimiz, bu soruya pek kullanmadığı ağır bir cümleyle cevap verir. &#8220;Da’hu ilennar!&#8221; Yani &#8220;Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var!&#8221; (el-Hindi, Kenzu’l-Ummal, XII, 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir gün, Şas İbn-i Kays ismindeki ihtiyar ve entrikacı bir Yahudi, bu iki kabilenin gençlerini bir sohbette gayet samimi bir muhabbet içinde görünce fevkalade rahatsız olur. Müslümanlar arasındaki bu ittifakın kendi varlıklarını teh­likeye düşüreceği endişesiyle bir Yahudi gencini yanına çağırır. İçindeki hıncı şöylece döktü: “Git, onların arasına gir ve onlara Buas Harbi’nden ve eski savaşlardan bahset. Her iki tarafın şairlerinin birbirleri hakkında söyledikleri şiirleri oku, kavmiyetçilik damarlarını tahrik et.” Bu genç, ih­tiyar Yahudi’nin şeytani planını aynen tatbik eder. Neticede gençler arasın­da gurur ve iftihar hislerinii depreştirir. Birbirlerine karşı öğünmeye başlarlar. Her iki tarafta kendi kavim ve aşiretinin üstünlük ve meziyetlerini sayıp dökerler. Bu hususta karşılıklı şiirler okurlar; derken iş çekişmeye kadar varır. Sonunda iki genç, diz üstü kalkarak karşılıklı ağır hakaretlerde bu­lunur ve birbirlerini harbe davet ederler. Bir anda kavmiyetçilik damarları kabarır, hissiyatlar alevlenir. Nihayet harbetmek üzere şehrin dışındaki Harre de­nilen mevkiye doğru yola çıkarlar. Ayrıca her iki tarafta kendi kabile men­suplarına haber salmıştır. Söz konusu mevkide toplanan Evs ve Hazreçliler, çarpışmaya başlamak üzere iken, durumdan haberdar edilen Resul-i Ekrem Efendimiz, Muhacir ve Ensar’dan bir cemaat ile birlikte olay yerine yetişerek, oradakilere şöyle hitap ettiler: “Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iken hala siz ca­hiliye davası mı güdüyorsunuz? Allahü Teâlâ Hazretleri sizi İslamiyet ile şereflendirdikten sonra, yine cahiliye devrine mi dönmek istiyorsunuz? Siz cahiliyet halinde iken Allahü Teala aranızı birleştirdi. Cahiliyet davası ile eski haliniz olan küfre mi dönmek istiyorsunuz? Allah’tan korkun, Allah’tan korkun!” (Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, I/236-237)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini asla inkar etmemiştir. Bunları kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngörmüştür. Bu nedenle Kur’an&#8217;da mü&#8217;minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda sakındırılırlar: &#8220;Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının&#8221; (Nisa, 1) Müminler, münafıklar örneğiyle böyle bir davranış ihtimaline karşı şiddetle uyarılır: &#8220;Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar Allah&#8217;ın lanetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir&#8221; (Muhammed, 22-23) Kur’an akrabaların gözetilmesi, onlara yardım edilmesi gerektiğini belirtir: &#8220;Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder&#8221; (Nahl, 90) &#8220;Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler.&#8221; (Nur, 22) Akraba ziyaretleri, anne baba hakkı gibi birçok hüküm de, İslam&#8217;ın akraba kavramına verdiği önemi vurgular. Ama burada dikkat edilmesi gereken, insanlar arasında bu kan bağının üstünlük aracı kılınmaması, insanı İslam&#8217;ın emir-yasaklarının dışına çıkarmada vasıta yapılmamasıdır. Hatta, Müslüman olmasa bile anne babaya “gereken hürmeti gösterilmeli.” (Buharî, Hibe 28, Edeb 8; Müslim, Zekat 50 (1003); Ebu Davud, Zekat, 34) ve onlarla “İyi geçinilmelidir.” (Lokman, 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir defasında Ebu Zer el-Gıfari, bir anlık öfkeyle arkadaşı Bilal el-Habeşi’ye: &#8220;Kara kadının oğlu&#8221; diye hitap  eder. Hz. Peygamber bunu duyunca, &#8220;Ey Ebu Zer! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hala cahiliye ahlakı var&#8221; diyerek ikazda bulunur. Yaptıklarına son derece üzülen ve pişman olan Ebu Zer, yanağını yere koyarak, &#8220;Bilal ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım&#8221; der ve özür diler. (Buhari, İman, 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Milliyetçilik, kabile/boy asabiyetinin gelişmiş bir şeklidir. Sosyalizm kabilecilik yerine ekonomik sınıfları koyar.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 75, 76) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Resul-i Ekrem’in Mescidinde Sahabeden bir grup, bir halka yapmışlar oturmuşlardı. Aralarında sohbet ediyorlardı. İçlerinden Sa’d bin Ebi Vakkas, etrafındaki arkadaşlarına, “soyun-sopun nedir, sülalen nereye dayanıyor, hangi kabiledensin?” diye sormaya başlar. Soruya cevap olarak her birisi kendi soyunu-sopunu anlaır. Birisi de der ki: “Ben Temim kabilesindenim, falan oğlu falanım. Benim kabilem şöyle şerefli bir kabile.” Sonra bir başkası söz alır; “Ben Evs kabilesindenim, falan oğlu falanım.” Bir başkası, ben Mudar Kabilesindenim, falan oğlu falanım. Dedemin dedesi şu, onun dedesi şu, diyerek soyunu anlatmaya devam eder. Bir başkası ben Kureyş Kabilesindenim, “insanların en şereflisi, der. Ve bu arada Sa’d bin Ebu Vakkas, Selmanı Farisi’ye döner ve ona şöyle sorar: Ya Selman, Ya senin soyun sopun ne, senin ırkın ne, senin ataların kimler?” Hazreti Selman ayağa kalkar ve bütün Müslümanlara ders olacak şu cevabı verir: “Ben de ‘İslam oğlu Selman’ım. Ben dalaletteydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile hidayete erdirdi. Ben fakirdim, Allah beni Muhammed Mustafa ile zenginleştirdi. Ben köleydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile özgürlüğüme kavuşturdu.” Bu arada konudan haberdar olan Hz. Ömer gelir ve tüm insanlığa şu mesajı verir: &#8220;Kureyş’in çok iyi bildiği üzere babam Hattab, Cahiliye Dönemi&#8217;nin en seçkin insanlarından biriydi. Ama artık beni, babamın adıyla anmayın. Çünkü ben de ‘İslam’ın oğlu Selman’ın kardeşi İslam’ın oğlu Ömer’im.&#8221; (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, III/336; Beyhaki, Şuabu’l-İman, IV/286-287) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizler din kardeşiyiz, birbirimizi ırk üzerinden (Türk, Arap, Kürt, Çerkes vs.) küçük göremez: “Müslümanın, Müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak ona yeter.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 18) hadisini aklımızdan çıkarmayız! Unutmamalıyız ki, “Bir kişi iyilikte kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde iman etmiş olmaz.” (İbn Hanbel, III/206) Efendimiz şöyle buyurmuşur: &#8220;Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz! Müslüman, Müslüman&#8217;ın kardeşidir. Ona zulmetmez, sıkıntı anında onu kendi haline terk etmez. Ona yalan söyleyip aldatmaz. Onu küçük görmez. (Üç defa göğsüne vurarak) Takva işte buradadır. Bir kimse Müslüman kardeşine hor baktı mı, işte şerrin bu kadarı ona yeter de artar bile. Müslüman&#8217;ın her şeyi; canı, malı, ırzı Müslüman&#8217;a haramdır.&#8221; (Buhârî, Sahih, Edeb, 57, 58; Müslim, Terc. 10/6446)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aliya  İzzetbegoviç’in  &#8220;Kabile ve ulusun dar sınırlarından kurtulmak için kendinizi Müslüman olarak düşünmeye başlayın.&#8221; (Genç Dergisi, 57.Sayı &#8211; Haziran 2011) sözü doğrultusunda hayata bakmalı ve asla unutmamalıyız ki, &#8220;Dini bağlılık, milliyet&#8217;ten daha aslidir, esastır. Almanlar, İtalyanlar ve İngilizler Amerika&#8217;ya göç etmekle artık Birleşik Devletleri&#8217;nin vatandaşı olmuş ve milliyetlerini kaybetmişlerdir. Fakat Yahudiler Yahudi olarak, Katolikler katolik olarak ve Müslümanlar da Müslüman olarak kalmaya devam etmişlerdir.&#8221; (Jack goody, Avrupa&#8217;da İslam damgası, s. 165) İslam’dan uzaklaşan Türk asıllı Bulgar ve Macarların özlerini ne kadar kaybettikleri de ortadadır. &#8220;İslam&#8217;da aile ve kan bağının yerini din kardeşliği almıştır.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 65) &#8220;İslam&#8217;la kan kardeşliğine dayalı kabile anlayışı zayıflamış ve kabile yapısı çözülmekle beraber, birbiri ile kan davası güden kabileler İslam ümmeti adı altında birleşmiş ve bu birlik büyüdükçe küçük kabilelerin katılımı artmıştır.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 66)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten dinsiz Türk, Türk&#8217;e de düşmandır! &#8220;Türk halkının %/60&#8217;ı aptal&#8221; diyen Aziz Nesin’in bu sözünün aslı için oğlu Ali Nesin: &#8220;Babam bu rakamı, yüzde 60’ı, aslında &#8216;Türk halkını sevdiği&#8217; için indirim yaptığını, asıl rakamın yüzde 93 olduğunu söylemişti bana.&#8221; (09 Şubat 2015) demektedir. &#8220;Damarlarımda bir damla Türk kanı yok&#8221; (Oda TV, 3.11.2018; https://www.youtube.com/watch?v=zQTOXxOsh2g) diyen Ateist Prof. Dr. Celal Şengör’de &#8221;En cahil Türkler, Müslüman Türklerdir&#8221; (04.12.2019) diyerek, ateist Nesin ile aynı noktada buluşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Malazgirt&#8217;te Kürtler, Çanakkale&#8217;de Araplar, Kurtuluş Savaşı&#8217;nda Hintli Müslümanlardan destek alan ülkemiz, ümmet şuuru ile inşallah yeniden şahlanacaktır! -Konuyu tamamlayan yazımıza &#8220;Araplar bizi arkadan mı vurdu?&#8221; başlıklı yazımızdan ulaşılabilir.-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezhep</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın ana kaynağı olan Kur’an ve sahih hadislerin ulema tarafında yorumlanmaları ile güncel meselelere verdikleri cevapların bir bütününü olan mezhepler, tarih boyunca ümmetin sorunlarına çözümler üretmiş temek kurumlarımızdırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sağlığında kendisine sorulan sorulara vahiy destekli cevaplar veren efendimizin vefatından sonra, İslam ümmetinin karşılaştığı sorunlara cevap veren alimler, kendi çevrelerine insanları toplayarak mezhepleri kurmamışlar, aksine zamanla insanlar o büyük alimlerin etrafında kendiliğinden toplanarak mezhepleri oluşturmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezheplerde cemaatler gibi, tek başlarına asla İslam’ı temsil edemezler. İnsan doğası gereği farklı anlayışların da ortaya çıkması gayet doğaldır. Normal olmayan, ‘yorumlardan oluşan’ bu kurumların ‘hakikatin tek temsilcileri’ olarak kendilerini görme eğiliminde olma iddiasında bulunmalarıdır. Bu da doğal olarak, farklı mezhepten olanları dışlama hatta tekfire kadar insanları götürebilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezhep gerekli, lüzumlu ve hatta zorunludur. Bu konu ‘Mezhep’ başlıklı yazımızda ele alınmıştır. Ümmet için kolaylık olan bu kurumların ümmetin başına bela edilmemesi için unutmamamız gereken tek kural, ‘mezhepli olup mezhepçi olunmaması’ ve başka mezhepten olan kardeşlerimizi dışlamamamız gerektiğidir. “Tarihte kalmış (Şiilik, sunilik gibi) sorunlar şayet günümüze taşınırsa, Müslümanların birliği ve kardeşliği bundan büyük zarar görecektir. Bizi birleştirecek sadece asgari müştereklerimiz değil, aksine azami müştereklerimiz vardır.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfirciliği İslam anlayışlarının merkezine oturtanların hatalarına bir örnek verelim. Kur’an&#8217;da, &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler&#8221; diye başlayan 3 ayet vardır. Bunlar: &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.&#8221; (Maide, 44); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 45); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide, 47) Tekfirciler, ‘Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen herkesi’ kafir ilan ederler. Halbuki;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taberi, Camiu&#8217;l-Beyan adlı tefsirinde, İbni Abbas&#8217;ın bu ayetleri şöyle açıkladığını aktarır: &#8220;Kasten/bilerek inkar ederek Allah&#8217;ın hükümleriyle hükmetmeyen kimseler kafirlerdir. (Allah&#8217;ın hükümlerini) kabul ettiği halde onunla hükmetmezse zalim veya fasık olur.&#8221; (Taberî, Câmiu’l-Beyân, VI/276; Zemahşerî, el-Keşşâf, I/637-638; Reşid Rıza, Tefsîru’l-Menâr, VI/349) Kısaca:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler; İman eder ama hükmetmeye gücü yetmiyor veya korkuyor ise; fasıktır. İman eder, gücü de yeter ama yapmayan/uygulamayan; zalimdir. İnkar eden dolayısı ile onlarla hükmetmeyenlerde; kafirdirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Harici mantığı taşıyan tekfirci seleficileri hatırlayalım, tekfirciliğinizin zararını sadece Müslümanlar çekiyor! Siz &#8220;uyarı&#8221; yapmıyor damgalayıp dışlıyorsunuz. Kur’an ayetlerini hiç kimsenin kendi yorumları ile özdeşleştirmeye hakkı yoktur!  Bu konu aşağıda detaylı olarak ele alınacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl &#8211; Nakil/Nas/ayet-hadis arasında olan çelişki meselesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Akıl ile nakil çelişince, akıl tercih edilir.&#8221; Gazali, F. Razi bu görüşü savunur ama aralarında fark vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl ve nakil ama hangi akıl ve hangi nakil? Aklın bir sıfatı olmalıdır. Tek başına akıl tercihi, sorunludur. Konuya, Kati (kesin) ve zanni (kesin olmayan) akıl-nakil kavramları ile yaklaşılmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">a- Akıl kati; nakil zanni ise: İttifakla kati aklın delili kabul edilir. Mesela, Allah&#8217;ın sıfatları. &#8220;Allahın benzeri yoktur.&#8221; ayeti de, nakli delille destek sağlar bu görüşe. &#8216;Yed, arş&#8217; gibi ayetler subuti kati fakat, manaya delaletleri/işaretleri zanni olan ayetlerdir. Peki, bu durumlarda nakil ne yapılır? Nakil, sahih ise, &#8216;tevil&#8217; edilir. Kelamcılar, tevil yapılan nakillerin, tek anlamı budur diye mutlak anlamda ısrar etmezlerken, mutezile ise bu konuda ısrar eder ve yaptıkları tev&#8217;illeri, yorumları, &#8220;tek anlam budur.&#8221; diye iddia eder ve bunda ısrar ederler. F. Razi de aklı, filozofculara en yakın kullanan kelamcıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Razi, rivayet sahih ama tevil mümkün değilse, ‘Bilgisini Allah&#8217;a havale ederiz, en doğrusunu Allah bilir,’ der. Adem&#8217;in boyundan bahseden hadislerde (Buhari) İbni Hacer, &#8216;Tavakkuf&#8217; eder, gerçeğin zamanla ortaya çıkacağına inanır. Bu gibi durumların, ‘kati akla aykırı olması söz konusu değildir; henüz bilim ve tarih bu konuyu deney ve tecrübe edememiştir.’ denilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">b- Akıl zanni, nakil zanni ise: İkisinde zanni olunca, nakil tarafı tercih edilir. Ama dışarıdan başka deliller hangisini takviye ederse, orası da tercih edilebilir. Burada, içtihat kavramı da devreye girer.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">c- Akıl kati, nakil de kati ise: İki kati çelişmez. Görünüşte bu sorun varsa, birinin yanlış anlaşıldığı sonucuna varılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">d- Akıl zanni, nakil kati ise: Kati nakil delil kabul edilir. Mesela, &#8216;tümden gelim, kıyas&#8217; gibi metotlar zannidir. ‘Duman var ise orada ateş var’ hükmü, bir kıyastır. Ama belki, orada ev çökmüştür, duman onun dumanıdır. Biri aç olduğunu söylese, söyleyene göre kesindir ama muhatabı bunu kabul etmek zorunda değildir. Mesela, sufilerin manevi tecrübeleri. Yaşayana kati, başkası için ise zannidir. Ama bu tecrübeler asla Kur’an ve sünnete aykırı olmamalıdır. Hırsızlık suçunda, &#8216;el kesme&#8217; cezası: Ayete iki yönden bakılmalıdır: Ayet kati midir ve ayet evrenseldir midir? Sadece Kur’an delil kabul edilirse, ayet zannidir. Mesela, ‘hırsızlığın yolunu kesin’ şeklinde ayet anlaşılabilir. Katilik için ikinci aşama, uygulamadır. Uygulamada el kesilmiştir, dolayısı ile ayet (naklen) katidir. Aklen, el kesmek nedir? Aklen, hırsıza birçok ceza verilebilir. Batının, mümkün aklını zorunlu kabul edersek bu olabilir. Ama olması mümkün olan şeyler illa zorunlu olarak olmak zorunda değildir. Trafik kuralları zorunlu, işarette renklerin değişimi mümkündür. Bizim kati delilimiz ise, bu hüküm tarihte vardır ve uygulanmıştır. Mümkün olan, kati olana tercih edilmez. Mesela, &#8220;ok atma&#8221; hadisi; katidir ama evrensel değildir. El kesme ayetine dönersek; ayet mümkün değil; katidir. Ayrıca, evrensel midir? Evet, evrenseldir, uygulanabilir. Ayeti evrensel kılan ise, Kur’an’ın son kitap olmasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nakil, öncelikli olarak evrenseldir, ama herhangi bir nasın tarihsel olduklarına dair bir delil varsa, o hüküm tarihsel olur. Usul’ü-fıkhın kuralıdır; bir nas öncelikli olarak hakimdir, uygulanır ama bir delil onu tarihsel kılarsa, o hüküm de tarihsel olur. Mesela, &#8216;Yaz&#8217; ayeti. Hadislerde bazen yazı ile kayıtlar tutulmadığı şeklinde de nakiller vardır. Demek ki ayeti tarihsel kabul edebiliriz. Bir &#8216;beşer&#8217; olarak Hz resulün yaptıkları da, buna örnektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konuya ek olarak, &#8220;Bilim değişmez mi?&#8221; adlı yazıya bakılabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce Yaradan her insanı farklı özellik ve karakterde yaratmıştır. Allah&#8217;ın gönül ehli olarak yarattığı insandan mücadeleci, pasif kişilikli birinden de organizatör olmaz. Aynı şekilde cemaatler de İslam&#8217;ın bir bölümü üzerinde uzmanlaşmış, İslam&#8217;ın bir bölümü üzerinde dini faaliyetlerini yoğunlaştıran kurumlardır. Aynı insan karakterleri gibi, cemaatler de farklı metot ve hareket noktalarından İslam’a hizmet ederler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler, bireysel olarak İslam&#8217;ı yaşamada problem yaşayanları güdüleme için olumlu bir rol üstlenmişlerdir. Ama temel sorun, cemaatı vasıtası ile İslam&#8217;ı yaşamaya başlayan kişiler zamanla cemaat ile İslam&#8217;ı özdeşleştirmekte, dolayısı ile İslam&#8217;a hizmet adına hareket eden bu gruplar zamanla, İslam&#8217;ın içine hapsedildiği kurumlar haline dönüşmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ı öğrenme ve yaşamada kolaylık sağlayan cemaatler, İslam&#8217;ın ümmet şuurunun oluşmasında ise negatif rol oynayabilmekte, İslam ümmetinin merkezine her cemaat kendisini yerleştirip, ümmetin kendi çevresinde toplanmasını beklemektedirler. Halbuki kendileri İslam&#8217;a sadece bir açıdan hizmet etmekte iken, zamanla bu hizmet kolunun İslam’ın tamamını temsil ettiği gibi bir izlenim zihinlerde oluşabilmektedir. Bir cemaat, eğitim kurumları, diğeri İslam&#8217;ın ahlak boyutu, bir diğeri iman hakikatleri, diğeri Kur’an ve Arapça eğitim, bir diğeri toplumsal boyutunu önplana çıkarıp, bütünün bir parçası üzerinden hizmet görürken, bu hizmet alanının zamanla tamamı ile İslam&#8217;ı temsil edebileceği zannına kapılmak büyük hatalara neden olabilmektedir. İslam ise bu parçaların tümüdür. İslam; İman, ahlak, ibadet, sosyal hayat ile bir bütünlük arzeder ve her biri ayrı hizmet kolları olan bu yapılar da asla bütünü temsil edemezler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu sorunun çözüm yolu ise cemaatlere mensup olan Müslümanların ‘cemaatli olup cemaatçi olmamalarından’ geçmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaat ehli insanlar İslam dışı hayat yaşayanları cemaatlerine değil, İslam&#8217;a çağırmalıdırlar. Cemaatler, İslam&#8217;a açılan kapı vazifesi görmelidirler. Ne yazık ki birçok insan cemaat kapısından içeri girmekte ama aha da ileri gidip tümü ile İslam&#8217;ı öğrenmek yerine cemaati ile sınırlı bir yaşam tarzını sürdürmekte ve bu yaşam şeklinin İslam&#8217;ı her yönü ile kapsadığını zannedebilmektedirler. Halbuki her cemaatin artısı ve eksisi vardır. Çünkü her cemaat insanlardan teşekkül eder ve insanın olduğu yerde de mutlaka eksiklikler bulunur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Her cemaatin, ismet sıfatına sahip olmayan önderleri vardır. İsmet -günahsız olma- sıfatı sadece peygamberlerde bulunur, dolayısı ile insan olan yerde &#8220;mutlaka&#8221; eksik, hata bulunur! Bu hataların zamanla ortaya çıkması hem doğaldır hem de kaçınılmazdır. Bu yanlışları kabullenmek ve çözüm yoluna girmek ne cemaate ve ne de İslam’a zarar verir. İnsan olan yerde her zaman noksanlık bulunur. Asıl sorun, olayın üstünü örtmeden hatayı telafi etmek yoluna gitmekle  olmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- Yukarıda da belirttiğimiz gibi her cemaat İslam&#8217;a belli bir alandan hizmet etmektedir. İmani hakikatleri elde eden bir insan, ahlaki emirlerin uygulanmasını bir başka cemaatten öğrenebilir, Kur’an- Arapça eğitimini başka bir cemaatten alabilir, toplumsal alana yönelik emir-yasaklar konusunda farklı bir cemaatle hizmet edebilir. Hiç bir cemaat tüm bu alanların hepsinde uzmanlaşamadığı gibi, tek başına da tümü ile İslam&#8217;ı temsil edemez. Böyle bir iddiada bulunan kişi İslam&#8217;ı kendi cemaatine hapsetmiş olur ki, bu da İslam&#8217;ın doğru anlaşılmasına ve temsil edilmesine engel olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">3- Cemaatini direk İslam ile özleştirme, zamanla kurtuluşa eren tek fırkanın kendi cemaati olduğu zannını insanlarda oluşturmaktadır. Hâlbuki içinde bulunduğu cemaat sadece bir yönü ile İslam&#8217;a hizmet etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">4- İslam&#8217;a hizmet noktasında cemaatlerin kendi metotları ve usülleri bulunmaktadır. Bazen bu farklı metotlar insanlar tarafından farklı bir din anlaşıyı gibi algılanmakta, kendileri ile aynı yolda yürümeyince -kendi metodu ile dine hizmet etmeyince -aynı hedefe kilitlenmiş farklı yoldaki kardeşini İslam dışı bir çizgide konumlandırabilmekte ve ötekeleştirme süreci zamanla tekfire kadar varabilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir Müslüman bir cemaatten olabilir ama asla unutmamalıdır ki kendisi İslam ümmetinin bir parçasıdır ve ümmet birçok cemaatlerin bütününden oluşur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslami kuralların dışına çıkan cemaat kurallarına örnekler verelim: Tarikat ehli birine diyoruz ki, &#8216;biz de tesbihata katılalım&#8217; verdiği cevap: olmaz! Neden? Önce adapları yapacaksın. Halbuki Kur’an &#8220;Allah&#8217;ı tesbih edin&#8221; diyor, ama Müslüman kısıtlama bu tesbihata kısıtlama getirebiliyor! Ayeti yapmak için Müslüman olmak yetmiyor bazen, ne yazık ki! Bir cemaat ehline diyoruz, &#8216;bak şurada İslami bir faaliyet var, hadi bir el atalım&#8217;, el-cevap: ‘Dur, önce bizimkilerden izin alayım.’ Pardon ama din mi cemaati kapsıyor yoksa cemaatin mi dini kapsıyor? Sonuç itibari ile dini yaşamaya ilk adımlara atmada pozitif, ama ümmet ruhunun oluşmasında ve İslam&#8217;ın kapsayıcı kurallarının benimsenip pratiğe aktarılmasında cemaatler olumsuz etki yapabilmektedir. Başka cemaatte bir yanlış görünce ona saldırıp, kendi cemaatlerinde İslam’a ters hatta şirk anlamına gelecek söylemler gözlenince bunları tevil ile savunmaya çalışmak ise, cemaat taassubunun en büyük göstergesidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler ile sınırlandırılan İslam anlayışı İslam&#8217;a hizmet etmez aksine İslam&#8217;a en büyük zararı verir. Ama her cemaat İslam&#8217;ın sadece bir yönüne hizmet ettiğini bilir ve  cemaatler, İslam&#8217;a giden yol vazifesini icra ederse, işte o zaman gerçek anlamda görevlerini de ifa etmiş olurlar. Cemaat ümmete açılan kapı ise İslam&#8217;a uygun ve ideal iken, cemaati ile İslamı sınırlandıran bakış açısı İslam&#8217;a daha doğrusu Müslümanlara büyük zarar verebilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">DİB  eski başkanı Prof Mehmet Görmez, 6 Ocak 2017’de cemaat temsilcileri ile bir toplantı yapar ve cemaatlerden şu beş esasa özellikle dikkat etmelerini ister: Tekfir etmeyeceksin: Sadece kendini hak bilip, kendin gibi inanmayan, kendin gibi düşünmeyen ve kendin gibi yaşamayanları dinden çıkmakla suçlamayacaksın; Ötekileştirmeyeceksin: Kendin gibi inanmayanı ve yaşamayanı ötekileştirmeyeceksin, azınlığa düşürmeyeceksin; İslam&#8217;dan ayrılmayacaksın: İslam ilminden ayrılmayacaksın, İslam&#8217;ı kendine göre yorumlamayacaksın; Şahısçı olmayacaksın: Şahısları hakikatin yerine ikame edemezsiniz, baki/sonsuz hakikatleri fani/sonlu şahsiyetler üzerine bina edemezsiniz. Biz irademizi bir faniye teslim edemeyiz; Şiddete karşı duracaksın: Kim olursa olsun şiddete başvurduğu zaman, toplum olarak, millet olarak hepimizi karşısında bulmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dünyasını tehdit eden en önemli iki sorun, mezhepçilik ve etnik çatışmalardır. Bu çatışmalarda kullanılan ana enstrüman ise tekfirciliktir. Tekfir konusunun ciddi sonuçları vardır. Tekfircilerin İslam tarihindeki ilk görüntüsü, haricilerdir. Bedevilerden oluşan bu topluluk, İslami eğitimden mahrum kalmış kesimlerden oluşmaktaydı. Ameli/uygulamaları imanın bir parçası kabul ediyorlardı. Taassup ehli idiler ve dinin tek doğru yorumunun, kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Devamlı Müslümanları hedef almışlardı. Öncelikle iç sorunların halledilmesi gerektiğine inanıyorlardı. &#8220;Bizler ve Ötekiler&#8221; ayrımını bir araç olarak kullanıyorlardı. Kendi içlerinde devamlı bölünmüşlerdir. Bunun da sebebi, farklı harici grupların birbirini tekfir etmeleridir. Eski suçlu, macera arayan, ganimet peşinde koşanlar ve eğitim olarak toplumun düşük seviyesindeki kişilerinden oluşmaktaydılar. Dikkat edilirse tüm bu özellikler, günümüzdeki tekfirci selefici grupların da ortak özelliklerini oluşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Harici olmayan Müslümanlar bir tarafa, kendilerine katılmayan Haricileri de kafir.” (Eşari, Makalat, I/168, 170; Bağdadi, el-Fark, s. 60) ilan etmiştir bu zihniyet sahipleri.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Afgan cihad liderlerinden Abdullah Azzam, kendisini küfürle itham eden gençle sohbetini aktardıktan sonra aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarır:  &#8221;Gel buraya arkadaş. Dinle beni; İmam Şafi ile İmam Ahmed bin Hanbel, kasıtlı olarak namazı terk edenin hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafi tekfir etmemiş, İmam Ahmed ise tekfir etmiştir. Bunlar birbiriyle tartışmalarına rağmen hiçbiri diğerini tekfir etmemiştir&#8221; Fakat bu genç çok hararetli ve cüretkar olduğundan bana şu cevabı verdi: &#8221;Şayet ben orda olsam, Şafi ile tartışsaydım Şafi de namaz kılmayanın kafir olmadığını söyleseydi, ben Şafi&#8217;yi tekfir ederdim.&#8221; Bende dedim ki :&#8221; La havle ve la kuvvete illa billah. Artık burada mesele bitti. Mesele bu noktaya kadar ulaşınca artık yapacak bir şey kalmadı.&#8221; (Abdullah Azzam, Cihad Dersleri, I/186-189)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam-ı Azam Ebu Hanife: “Sonra amel imandan başkadır. Çünkü çoğu zaman mü&#8217;minden amel yapma mükellefiyeti kalkabilir. Ancak &#8220;Amel kalktığı zaman iman da kalkar&#8221; denilmesi caiz değildir. Zira adetli iken bir kadından; o hal içerisinde iken, namaz ibadeti kalkar. Böyle bir kadın için iman da kendisinden kalkar diyemeyiz. Yahut kendisine imanı da terketmesi emredilir denilemez. Yine fakire zekat yoktur denilir. Fakat fakire iman gerekli değildir denilemez. Eğer iman, amelden bir parça olsaydı, amelin düştüğü hallerde imanın da düşmesi gerekirdi. Halbuki durum böyle değildir.” (İmam-ı Azam Ebu Hanife- Fıkhı Ekber, s. 216; Molla Hüseyin b. İskender- El Vasiyye Şerhi, s. 205-206) Muhkem ayet-i kerimelerle ve mütevatir sünnetle sabit olan husus, tövbenin emredilmiş olduğudur. Eğer günah işleyenler (amelleri sebebiyle) imandan çıkmış olsalardı, onlara &#8220;tövbe etmeleri&#8221; değil, &#8220;tecdid-i iman etmeleri&#8221; emrolunurdu. İmam-ı Maturidi (rh.a): &#8220;Günah işleyenler; hükmü inkar etmedikleri müddetçe, günahları sebebiyle imandan çıkmazlar. Çünkü haber-i mütevatirle sabit olan husus; şirk koşmak müstesna, büyük günahların tevbe ile bağışlanma ihtimalinin bulunduğudur. Büyüğü bağışlanınca, küçüğünün bağışlanma ihtimal&#8217; daha evladır.&#8221; (İmam-ı Maturidi- Kitabu&#8217;t Tevhid, s.  329) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilerin çıkmazları: İbn-i Teymiyye ve İbn-i kayyim el-Cevziyye, &#8216;Günahkar müminlerin küfre girdiklerini ama bu küfrün onları dinden çıkarmadığını&#8217; açıklamak için, &#8216;küfr dune küfür&#8217; veya &#8216;küfrün la yenkul ani&#8217;l-mille&#8217; kavramlarını kullanmışlardır. Seleficiler, doğrudan kaynaklara dayandıkları iddia etseler de aslında çoğu kere, alimlerin görüşlerini, yorumlarını kendilerine delil olarak kullanmaktadırlar. İbni Abdülvehhab&#8217;ın şirk dediklerinin bir kısmını, sünni alimler şirk kabul etmemiştir! Abdulvehhab, ameli imandan bir cüz saymıştır. Ama ağabeyi Süleyman bin Abdülvehhab, kardeşinin aşırılıklarına karşı çıkmış ve ona reddiye bir eser bile kaleme almıştır. Günümüz selefilerinden Elbani, &#8216;Allah&#8217;ın hükümleri ile hükmetmeyen herkes mutlak kafir değildir.&#8217; derken, diğer bir selefi Makdisi&#8217;de, &#8216;cehalet bir özürdür, umumi tekfir sakıncalıdır, seçimlere katılanlar kafir değildir.&#8217; demektedir. Selefici geçinen tekfirciler, kendi görüşlerine uymayan delilleri ya tevil etmekte ya da zayıf deliller olduklarını ileri sürüp reddetmektedirler. Makdisi, tıpkı Hariciler gibi, mürtet olduğunu kabul ettiği Müslüman yöneticilerle savaşmayı, diğer kafirlerle savaşmaktan daha öncelikli kabul etmektedir. Makdisi&#8217;nin tekfir ettiği kesimi ise, diğer bir selefi alim Elbani Müslüman kabul etmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi tekfirci selefi anlayış arasında bir bütünlük yoktur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin bir hadisinde, &#8216;Müslüman kardeşine kafir diyen kimsenin sözü isabetli ise muhataba gideceği, değilse dönüp dolaşıp kendisine geri döneceği&#8217; beyanı tekfir konusunda son derece titiz davranılması gerektiğini vurgulamaktadır. (Prof  Dr Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 78)  &#8220;Bir kimse Müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner.&#8221; (Müslim, İman 26); &#8220;Herhangi bir Müslüman diğer bir Müslüman&#8217;ı tekfir ettiğinde o kafirse kâfirdir, değilse kendisi kafir olur.&#8221; (Ebu Davûd, Sünnet 15) hadisi ve savaşta yere düştükten sonra kelime-i şehadeti getiren kişiyi öldüren Halid b. Velid&#8217;i hesaba çeken Peygamberin, Halid&#8217;in: &#8220;Korktu da bundan dolayı kelime-i şehadeti getirdi&#8221; demesi üzerine, &#8220;Kalbini yarıp baktın mı?&#8221; diyerek onu hesaba çekmesi (Ebû Dâvud, Cihad, 95; Ibn Mâce, Fiten, 1); &#8220;Sizin için en korktuğum şey, Allah’ın kendisine bir miktar ilim verdiği adamdır ki, kılıcını sıyırır, onunla komşusuna vurur ve onu küfürle itham eder. Küfürle itham eden küfre daha yakındır.&#8221; (İbni Hibban, Sahih, 248; Tahavi, Müskilül Asar, 864) gibi birçok hadis, hadisleri öncelediğini ileri süren tekfircilere nedense hiç mesaj vermemektedir! Nisa suresi 94. ayet: &#8220;Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek &#8220;Sen mümin değilsin&#8221; demeyin; çünkü Allah katında sayısız ganimetler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lütufta bulundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.&#8221; meali, her ayetin &#8216;zahirine göre&#8217; hüküm çıkarmaya çalışanlar bu kesime hiç mi bir şey anlatmamaktadır? Aslında tüm bu ayet ve hadisler tekfircilerin temellerinin ne kadar zayıf olduğunu gösteren delillerden sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Peygamberimiz Medine&#8217;de ki münafıklara toleranslı davranmış, onları kafir ilan etmeyerek ortaya çıkacak zararları ortadan kaldırmıştır. Sahabe&#8217;den Hatip, Mekke&#8217;nin fethi ile ilgili hazırlıkları müşriklere haber vermiş, bu ortaya çıkınca, &#8220;Mekke&#8217;deki akrabalarını korumak için&#8221; yaptığını itiraf edince Peygamberimiz ona ceza vermemişti! Bu tavır, fiili esas almak değil, niyeti öncelemek üzerinden hareket etmeye en güzel örnektir. Hz Ali, iç savaş sırasında rakiplerini tekfir etmemiş, kendisine isyan edenleri, &#8220;Kardeşler&#8221; olarak tanımlamıştır. Kur’an, &#8216;Fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha kötü&#8217; (Bakara, 191) bir suç olduğunu belirtmektedir. Alimlerimiz, tekfiri kişi üzerinden değil, ilke temelleri üzerinden yapmayı tercih etmişlerdir. Ebu Hanife de, &#8220;Ehli kıble için son hükmün Allah&#8217;a havale edilmesi gerektiğini&#8221; bildirmiş, &#8216;Ehli kıblenin tekfir edilemeyeceğini&#8217; (Ebû Hanîfe¸ “el-Fıkhu&#8217;l-Ebsat”¸ s. 44; Ebu&#8217;l-İz¸ Ali b. Muhammed¸ Şerhu&#8217;l- Akîdeti&#8217;t-Tahâviyye, s. 240) beyan etmiştir. Ehli sünnet alimleri, &#8216;ehli kıbleden birinin tekfir edilemeyeceğini&#8217; ilke olarak benimsemiştir. (Ali bin Muhammed Ebu&#8217;l-İzz, Şerhu&#8217;l Akidetu&#8217;t-Tahaviyye, s. 240) Aliyyül-Kari, Şia&#8217;nın tekfirinin doğru olmadığını delilleriyle ortaya koymuştur. (Şemmu&#8217;l-avârid fi zemmi r-Revâfid)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik kötü bir bidattır! Tekfircilerin arka planında, cehalet, taassup, mezhepçilik, öfke, menfaat beklentisi yer almaktadır! Tekfir, İslam düşmanlarının arzu ettiği bir şeydir! Tekfir, safları bölüp güçleri zayıflatır, fitneyi artırarak değişime engel olur. Tekfircilik, doğası gereği Müslümanları ötekileştirir. Müslümanların ana bünyesini parçalar, yıkar.<strong> </strong>Selefici gruplar, Sünni dünyanın çok az bir kısmını oluşturmaktadır!<strong> </strong>Maide 44. ayet (Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.) için İbn-i Abbas, &#8220;buradaki küfrün insanı dinden çıkarmayan küfür (küfrün dune küfür) olduğunu,  söyler. &#8220;Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimiz yerse o kimse Müslüman&#8217;dır.&#8221; (Buhârî, Kitabu’s-Salât, 28. Hadis no: 391) hadisinin anlamı da gayet açık olmasına rağmen, &#8220;zahirine&#8221; bakmadan anlamı terk edilmekte ve bu hadis de tekfircilerce tevil edilmektedirler. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Evliyadan yardım istemek gibi küfür ameli işleyen, cehaleti sebebiyle tekfir edilemez. Zira ilim azalmış, cehalet artmıştır.” (Muhammed b. Abdulvehhab, Ed Durerus Seniyye, 2/301); “Kişi, bilmeden yaptığı amelden ötürü kafir olup, dinden çıkmaz. Putların ve tağutların adına yemin ederek küfür ameli işleyen adam &#8220;Ya Rasullulah bilmiyordum &#8221; deyince rahmet Peygamberi adamı yine Müslüman kabul edip serbest bırakmıştır.” (Hanbel, Müsned, K. tevhid, hadis 73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilerde ana unsur tekfir eğilimi olduğu için, usül olarak da bu eğilimi ispat gayreti içinde olan bu kesim, nasları yeniden yorumlamaya girişmişler, ayet ve hadislerin bazen zahir, bazen mecaz anlamlarını ön plana çıkarmışlardır. Tekfir ideolojisini desteklemediğinde, ayet ve hadislerin açıklamaları, &#8216;tercih edilen&#8217; ulema görüşleri ile daraltılmakta veya genişletilmektedir! Selefilikte alimlerin sözleri bağlamından kopartılmakta, bir sözü diğer sözü ile geçersiz veya etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Kısaca tekfir gibi önemli bir konu, &#8220;yoruma dayanmakta&#8221;, İslam, tekfirci bir çerçeve içine oturtulmaya çalışılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetler başta, diğer bütün dini metin ve örnekler kendi fikri sabitliklerini onaylatmak için kullanılmaktadır. Tekfircilerde sadece lafızcı değil aynı zamanda parçacı ve seçici bir yaklaşım da göze çarpmaktadır. Müslümanların tarih, kültür ve medeniyet kurma serüvenleri içinde oluşturduğu bilgi, tecrübe ve geleneği dikkate almadan doğrudan bugüne aktarmalar yapılmakta, katı ve irfan yoksunu bir yüzeysellik içinde karmaşık meseleler sabit bir düşünsel zemine oturtmaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sanaldan birkaç alıntı yapalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tekfirci olmadan önce kendisinin müşrik olduğunu söyleyen ve kendisine tekfirciliği öğreten Hanzala’yı tekfir eden ve daha sonra Hanzala’yı tekfir etmediği için yine kendisi de tekfirci olan Ebu Haris’i tekfir eden” veya “Zehebi, Teymiyye, İbni Kayyim, İbni Hacer, Suyuti, Nevevi, Beyhaki benim imamlarım değil ve hepsi kafir” ve “Teymiyye kafirdi, onun küfrünü bilip ‘ona kafir denmez’ diyen de kafirdir.” veya &#8220;herkesi tekfir eden Gezenler&#8217;i, Aslan Hoca adlı biri de tekfir eder&#8221; gibi bakış açısına sahip tekfircilerin, bu ümmete ve dine ne faydası olabilir ki?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tawheed adlı sanal grupta, “Ehli kitabın kestiği yenir” derken, “Cehmilerin (Eşari ve Maturidilerin) kestikleri haramdır ve arkalarında namaz kılınmaz” diye ahkam kesilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfirci Seyyid Muhammed Kılıç: &#8220;Her kim ikrah olmadan beşeri sistemlere muhakeme olursa biz bu kimseleri tekfir ediyoruz. Aynı zamanda bunların küfründen şüphe edenleri de tekfir ediyoruz. Aynı zamanda bunların küfründen şüphe edenleri de tekfir ediyoruz. İsimlerin ne önemi var?&#8221; (https://twitter.com/talebe4242/status/1690289326402269184) derken diğer bir tekfirci Halis Bayuncuk: &#8220;Bir Müslüman zulme uğradığında, tağutun mahkemesine başvurursa, bu onu küfre götürecek bir amel değildir., Darul küfürde şeri mahkeme yoksa, beşeri mahkemeye müracaat edenler kafir olmaz.&#8221; diyerek (https://www.youtube.com/watch?v=yua1wwT8Ujo, Veciz 48 dersler, dk. 17 ve dk 41) mahkemeye başvurmuştur ama Murat Gezenler ve Ebu Haris de Halis Bayuncuk&#8217;u tekfir etmemişlerdir! Halbuki daha önce Halis Bayancuk, kelime-i tevhid&#8217;in ilk şartının tağutu inkar olduğunu belirtmekte, bir kere bir sistem İslam ilkeleri üzerine kurulmadığında, silsile halinde; mahkemelere başvuranlar, seçimde oy kullananlar, askerlik yapanlar, memurlar sırayla herkesi şirke düşmüş ilan etmekte idi. Artık seleficilerin bir karar vermeleri gerekmektedir; Bizler kafir (!) miyiz değil miyiz? Ortada zan var ise, bir mümin nasıl tekfir edilebilir? Aslında Türkiye&#8217;deki tekfirci kesim, dürüst değildirler. Tekfir usulünü birbirlerine diledikleri gibi uygulamaktadırlar! Dolayısı ile usulde hatalı, pratikte de ‘ameli’ nifak içindedirler! Kısaca bu zihniyetle ne ümmet kurulur ne de kurulsa bile devam edebilir! Tekfirci Murat Gezenler veya Ebu Haris’in videolarının başlıkları bile ruh hallerini anlamamıza yeterli olmaktadır: “Tekfir dinin aslından mıdır? Akide beyanı”; “Tekfir dinin aslından mıdır, Ders 3” Bu zihniyetin varacağı son noktaya bir örnek verelim: Ebu Huzeyfe adlı tekfirci, tekfirci Hanzala’yı mahkemeye başvurduğu için tekfir eder ve tekfirci Murat Gezenler’i de, Hanzala’yı tekfir etmediği için tekfir eder!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;IŞİD, Sünni toplumları Müslüman kabul ederken, biz müşrik kabul ediyoruz. Türkler IŞİD için Müslümandır. Ama bizim için değildir.&#8221; diyen (Murat Gezenler, “Türkler Müslüman değildir, müşriktir” &#8211; İsmail Saymaz, Sözcü, 29 Eylül 2020) tekfirci Murat Gezenler bir videosunda da, &#8220;Diyelim ki Türkiye&#8217;de Zeyd diye birisi var, hiçbir şirk amelini görmedik, namaz da kılıyor. Biz buna müşrik deriz. Hatta müşrik demeyeni de tekfir ederiz.&#8221; demektedir. Peki, aynı Gezenler &#8220;Namazı İslam alameti gören ehli sünneti tekfir ediyor ama namazı İslam alameti gören IŞİD’i tekfir etmiyor! Neden? Çünkü cemaatinin çoğu İŞİD zihniyetine sahip kişilerden oluşmaktadır! Halbuki &#8216;kendi usulüne&#8217; göre, müşriğe müşrik demeyen bir kişi olarak kendisi  &#8216;müşrik&#8217; olmakta ve Müslümana kafir dediği için de aynı zamanda wehhabilere göre &#8216;zındık&#8217; olmaktadır! Halbuki efendimiz ezan sesi duyulduğunda küfür diyarında bulunan bir kavme baskın yapmaktan vazgeçmişti. (Müslim, Sahîh, Salât 6) Ahmed el Hazimi, Süleyman el Ulvan, Ebu Selman Es-Somali gibi selefiler de &#8220;namazı İslam alameti görmekte&#8221; ve aksini iddia edenlere &#8220;zındık&#8221; demektedir! Ehli sünnete göre zaten, &#8220;ehli kıble tekfir edilemez!&#8221; (Nisa, 94; Buhârî, Salât, 28 [391]; İbn Asâkir, Tebyînü keẕibi’l-müfterî, s. 408-409; Ali el-Kārî, Mineḥu’r-ravżi’l-ezher fî şerḥi’l-Fıḳhi’l-ekber, s. 162; Keşmîrî, İkfârü’l-mülḥidîn fî żarûriyyâti’d-dîn, s. 16-17; İbn Mâce, Cenâiz, 31; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hafâ, II/32); &#8220;Müslümana sövmek fısktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür.&#8221; (Müslim, I/325); &#8220;Herhangi bir kimse, din kardeşine &#8216;Ey kâfir!&#8217; derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.&#8221; (Müslim, I/319)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında Murat Gezenler ve Halis Bayancuk usülen selefi değil, kendi görüşlerini merkeze koyan mealcidirler. Selefin önderlerinden ne Teymiyye’nin ne de İ. Hanbel’in görüşleri onları bağlamamaktadır: “Dört İmam ve Müslümanların diğer imamlarının ittifakı ile, durumu kapalı olan her Müslümanın arkasında namaz kılınır. Kim, “Ben sadece batıni akidesini tanıdığım kimsenin arkasında Cuma yahut Cemaat namazı kılarım” derse; sahabeye, onlara iyilikle uyanlara, Müslümanların dört imamına ve diğerlerine muhalefet etmiş bir bid’atçıdır. Allah en iyisini bilir.&#8221; (İbni Teymiyye, Mecmuul Fetava, Darul Vefa, 2005, 3. Baskı, 4/331 (4/542) İmam Ahmed&#8217;in oğlu Salih diyor ki: Babama bilmediğimiz birinin arkasında kıldığımız namazı sordum: İmam Ahmed dedi ki: Namazını kıl, şayet sana bidat sahibi olduğu beyan olursa namazını iade et. (Mesail-ul İmam Ahmed bir-Rivayetu İbnuhu Salih No: 562) Meşhur selefi Makdisi de, &#8220;Dünyalık elde etmek ve maaş için tağutların kurumlarına ve batıl velayetlerine bağlı kalarak onlara yalakalık yapanlar. Bu kimsenin arkasında kılınan namazı batıl olarak görmeyiz. Onların Arkasında namaz kılmanın hükmü, fasığın ya da küfre düşürmeyen bidat ehlinin arkasında namaz kılmanın hükmü gibidir.&#8221; (Makdisi, Akidemiz kitabı, Namaz babı, s. 50 &#8211; 51) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zalimlerin, kafirlerin sultasında Müslüman birinin görev alıp alamayacağı ile ilgili bir soruya selefi alim İbni Teymiyye’nin verdiği cevap şudur: “Bu şartlarda görev alan kişi, eğer gücü yettiği kadar adaleti ikame edip, zulmü Müslümanlardan hafifletiyorsa ve onun o görevde bulunması diğerlerine göre daha faydalı ise, onun o görevde kalması caizdir. Gücün yettiği kadar adaletin ikamesi ve zulmün giderilmesi Müslümanlar üzerine farzı kifaye olduğu için bu işi ondan başka yapacak birisi yok ise, bu görev onun için ‘vacip’ olur. Elinden geldiği kadar zulmü gidermekle sorumludur. Her şey elinden gelemeyebilir. Onun mevcudiyetine rağmen Müslümanların başına sıkıntılar geliyorsa, o gideremediği müddetçe sorumlu değildir.”  (Teymiyye, Mecmuu’l Fetâvâ, XX/55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1800&#8217;lü yıllarlada Vehhabilik, haricilik ile özdeş bir yola girer. Vehhabi Alim Hamed Atik, o sırada Osmanlı&#8217;nın elindeki Mekke-i Mükerreme&#8217;yi, bir şirk beldesi olarak tanımlamıştı. Ebu Hanife&#8217;nin de zamanında mürcie (Büyük günah işleyenlerin akıbetlerini Allah’a bırakan görüş)  olduğu iddia edilmişti. Günümüz Seleficileri de, Hanefi, Maturidi ve Eş&#8217;ari&#8217;yi ‘mürcie’ olarak tanımlamaktadırlar. Daeş ise demokrasiyi,  demokrasi ile yönetilen bir ülkede çalışanları, seçimleri, küfre neden olan ameller olarak görür. Kendilerinin tekfir ettiklerini tekfir etmeyenleri de, silsile yoluyla kafir ilan eder ve cehaleti de özür kabul etmezler. Kafkasyalı aşırı bir tekfirci grup, tekfirci Makdisi&#8217;yi, Hamas&#8217;ı tekfir etmediği için, tekfirci Ebu Katade&#8217;yi de, selefi Elbani&#8217;ye ‘mürcie’ demediği için tekfir etmektedir. Aynı aşırı grup, El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri&#8217;yi de, Şii toplumunu genel olarak tekfir etmediği için tekfir etmekte idi. Ve yine aynı grup, Suriye ve Irak halkından zekat topladığı için, Daeş&#8217;ide tekfir etmektedir. Tartusi ve Ebu Katade, &#8220;cehaleti özür kabul edip&#8221; tekfir nedeni kabul etmezken ve  yine Makdisi, Tartusi ve Ebu Katade &#8220;oy kullananları&#8221; tekfir etmezken, Murat Gezenler &#8220;cehaleti de, oy kullanmayı da&#8221; tekfir sebebi saymaktadır. Kim, kime göre kafirdir belli değildir ve kesinlik arz etmeyen bu durumda, neden Müslümanlar birbirini tekfir etmektedir?<strong> </strong>Görüldüğü gibi tekfircilikte bir son, sınır bulunmamaktadır. Her bir tekfirci grup, görüşünü paylaşmadığı üstündeki kademeyi mürcie, altındakini de haricilikle suçlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihte selefilik yükseldikçe Şiilik de yükselmiştir! Her iki grupta, aşırılığı besleyen unsurlar içermektedir. Farslılar, şiilik üzerinden kimlik mücadelesine girerek, Araplara başkaldırmıştır. Günümüzde İran&#8217;da, devletin kontrolü tamamen ulemanın eline geçmiştir. Bu da, İran İslam devletinin kendisini tüketmektedir. Vehhabilerin politikası, Şiilerin iktidarını güçlendirmekte, Şiilerin yayılmacı politikası da, Arap ülkelerindeki monarşiye güç katmaktadır! Halbuki Müslüman çoğunluklu devletlerin sahip olduğu topraklar arasında coğrafi yönden süreklilik vardır. Batıda modernleşme, yenilik ve gelişme anlamına gelirken Mısır ve İran&#8217;da, bağımlılık ve taklit olarak anlaşılmıştır. Bu durum, çağdaşlaşmanın yanlış araçlarla doğruyu arama olarak görülmesine sebep olmuş, bu oranda da tepki almıştır. İlahi otorite denilen şey, beşer elinde gerçekleşmektedir!  İslam dininde, Allah adına yargılayan veya Allah adına ahkam kesen ne bir kutsal kilise ve ne de bir kutsal kişi vardır. (Ahmet Emin Dağ, İç tehdit ve riskler ışığında İslam dünyasının geleceği)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sıffın savaşı zemininde siyasi bir tavır olarak ortaya çıkan tekfir, haricilerin iman-amel ve büyük günah anlayışlarının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Her türlü ameli, imanın aslına dâhil ederek, bunları terk eden herkesi büyük günah işlemiş gibi kabul edip tekfir etmişlerdir. (Prof  Dr Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 76); Radikal anlayış, insani tecrübe ve birikimi elinin tersiyle itmekle kalmamış, Müslüman toplumun birlik ve ahengini de tarihsiz bir biçimde tarumar etmiştir. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 78)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde tekfir hareketleri siyasi olup, bir reaksiyon durumunu yansıtmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman&#8217;a tekfir etme yarışına giren seleficiler, Allah’ın, &#8216;ben Rabbim&#8217; diyen firavuna Hz. Musa&#8217;nın &#8216;yumuşak söz&#8217;  (Taha, 44) söylemesini; Okçular tepesine terk edenlere Hz Muhammed&#8217;in &#8216;kaba söz&#8217; (Ali İmran, 159) söylememesini istemesinden hiçbir ders çıkarmamaktadırlar! Ey tekfirci harici zihniyetliler! Tekfir ettiğiniz ehli sünnet, tarikatçı veya cemaatler, firavun&#8217;dan daha müşrik; uhud savaşını kaybetmemize neden olan Müslümanlardan daha mı günahkarlar? Bu mu sizin Kur&#8217;an ve hadis Müslümanlığınız, selef akideniz?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kafa karışıklığı ve kavram kargaşası üzerine: İman, görmeden, bilgi alanına girmeyen konularda mutmain bir kalp ile inanmayı ifade eder. Karşılığı da o nedenle cennettir! Zaten İslam&#8217;ın alternatiflerine bakınca veya sahip olduğumuz sınırlı akılla sınırsızlığın boyutlarını zorlamaya kalkınca, akıl bu yükü bir yerden sonra çekmemektedir. Gazali o nedenle muhteşemdir, çoğu kişinin içine dalıp bocaladığı felsefe dünyasını hazmedip dipsiz karanlık bir kuyu olduğunu fark edip hayata, insana, ruha, aşkın olana dönüş yapmıştır. Marjinal solun ‘Das Kapital&#8217;e; evrimcilerin ‘Türlerin Kökeni&#8217;ne; ateistin ‘Tanrı Yanılgısı’na imanları kadar bizim Kur&#8217;an&#8217;a imanımız yoksa, zaten biz baştan kaybetmişiz demektir. Ayrıca, İslami camianın içinde olup İslam&#8217;a salt ideolojik yaklaşıp, İslami bir devlet idealini önceleyen ama İslam&#8217;ın &#8220;iman, ibadet, ahlak&#8221; boyutunu arka plana atıp &#8220;muamelat ve ukubat&#8221; bölümüne odaklanan kimi Müslümanlar, “İslam&#8217;ın zafer dini değil sefer dini olduğunu” ve Allah&#8217;ın bizi tebliğ ile (Şura, 48, Rad, 40; Yasin, 17; Nahl, 44, 82, 125; Ali İmran, 120 vd.)  vazifelendirip, yaşarken tebliğ edip bu yolda sabredenlerin (Asr, 3) kazandığı bir imtihan dünyasında olduğumuzu unutmaları onları korkunç bezginlik ve hatta hayal kırıklığına sevketmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, vahiy merkezli, akıl ölçekli, ruh dünyasına göz ardı etmeden madde ve manayı birleştirmektir. İslam; Tevhid, adalet, şura, ehliyet, emanet ve ahlaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çözüm, ehli sünnet çizgisinden ayrılmadan güncel sorulara çağa uygun cevaplar üretebilmek ve marjinal olan veya sübjektif yaklaşımlardan uzak kalabilmektedir. Unutmamalıdır ki, imtihan dünyasındayız ve imtihan olunmayan kişi veya zaman hiçbir zaman yoktur! </span><br /><span style="color: #000000;">&#8220;Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.&#8221; (Ali İmran, 8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Camide cemaatle namaz kılmak niçin 27 derece daha fazla (Buhari, Ezan, 30) sevaptır? Efendimiz Hz Muhammed müminleri bir binanın tuğlaları gibi (Buhari, Salat 88; Müslim, Birr 65) birbirine kenetlenmesini istemiştir. Zaten ümmet kavramı da bunu ifade etmektedir. Cuma namazı müminlerin haftalık buluşmasını, selamlaşma, komşu hakkı, kul hakkı gibi kavramlardan evrensel tanışma vesilesi olan hac-umre gibi ibadetlere dek hep müminlerin birbiriyle kenetlenmesini, tanışmasını, danışmasını amaçlar İslam.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-11445 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tekfircimallar-2021.jpg" alt="" width="682" height="294" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-10831 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tekfir-illeti-2020.jpg" alt="" width="418" height="211" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11862 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/465476587648.png" alt="" width="472" height="355" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-11866 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/203272431_481887716377451_5261801434982866514_n.jpg" alt="" width="433" height="392" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik ve Deaş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Afganistan ve Irak&#8217;ın işgali, Filistin sorununun çözümsüzlüğe mahkum edilmesi, işgal altındaki Müslüman ülkelerde ümitsizlik ve çaresizliğin yayılmasına neden olmuştur. Ezilen, baskı altında yaşamaya mecbur bırakılan insanların öfke ve intikam duyguları istismara açık hale gelmiştir. Halkı ırklar ve mezhepler üzerinden bölen uygulamalar radikal eğilimli örgütlere istedikleri fırsatı vermiştir. (Deaş, dehşete dayalı bir din istismarı, DİB, 2018, s. 11) Bu tür örgütlerin insan kaynaklarını çoğunlukla gençler oluşturmaktadır. Bu genç kitleyi 4 grupta ele almak mümkündür: Bunlardan birincisi yıllardır savaş bölgelerinde şiddetin ve vahşetin gölgesinde büyümüş kişilerdir. İkinci kitle göçmenlerin çocuklarıdır, toplum tarafından dışlanma yaşamış, aşağılamış kişilerdir. Üçüncü kitle henüz yeni Müslüman olmuş gençlerdir. Dördüncü grup ise cihad, şehadet gibi yüce gayelerini bu örgütün söylem ve eylemleri üzerinden gerçekleştireceğine inandırılan gençlerdir. Bu 4 grubun ortak özelliği ehli sünnetin dengeli ve kuşatıcı yaklaşımıyla tanışamamış olmalarıdır. (s. 13-17) Deaş&#8217;ın beslendiği damar vehhabilik hareketidir. Vehhabilik parçacı ve yıkıcı bir harekettir. (s. 22) Deaş&#8217;a göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amellerin ifasından ibarettir. Bu üçünden birinin eksik olması kişiyi dinden çıkarır. Halbuki ehli sünnete göre ameller imanın gereği ve tamamlayıcısıdır. Deaş siyasi açıdan düşman olduğu herkesi tekfir etmektedir. Bu da ümmetin birliğine zarar vermektedir. Amaçları, şiddet ve terörü meşrulaştırmaktır. (s. 26, 27) Deaş&#8217;ın kültürel mirası ve sanat eserlerinin tahrip etmesi, Müslüman toplumlara yönetilen ve batılı kaynaklarda yer verilen barbarlık iftirasının genç zihinlere aşılanmasına neden olmaktadır. (s. 31) Deaş&#8217;ın canına kıydığı, zulmettiği insanlar Müslümanlardır. (s. 34) Deaş, cihadı işkence ve zulüm ile özdeşleştirmiştir. (s. 38) Masum insanları öldürmek cihad değil, cinayettir. Deaş ile mücadele etmek için ayetlerin geliş nedenine, hadislerin söyleniş hikmetlerine, dini metinlerin bütünlüğüne dikkat etmeli, 1400 yılı aşan İslam ilim geleneği içinde oluşmuş olan yorumlama usulleri göz ardı edilmemeli, tekfir edici dil kullanmaktan uzak durmalıdır. Dini bir anlayışı benimseyip sonra da onu hakikatin yegane temsilcisi olarak görmek taassuptur. ‘Tek doğruyu bulan tek kurtuluşa eren veya tek isabet eden bizim görüşümüzdür’ mantığı kişileri de grupları da felakete sürükler. (s. 43, 44-47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Şiddeti, ideolojik hedefleri için bir vasıta kabul eden gruplar yaptıkları eylemlerle, İslam&#8217;ı ve Müslümanları karalamayı bir kazanç sektörüne dönüştüren uluslararası güç odaklarının değirmenine su taşımaktadırlar.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 120) “Mevcut radikal selefilik, tarihteki selefiliğin genleriyle oynanmış, başkalaşıma uğramış halidir. Ufku dardır, gelecek vizyonu yoktur, derinlikten yoksundur. Selefilik, dini hayatta bir daralmayı, katılığı ve statikliği ifade eder. Neoselefilik şiddet ve hiddetiyle nefret ve düşmanlık tohumları ekmektedir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 124-125) </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Liberalizmin ağında İslam&#8217;ı yaşamak</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din yorgunu olmak veya dini yormak. Günümüzde “İnsan eliyle şekillendirilen belli başlı dinî olgu ve temsillerle din arasındaki eşleştirmeler, esas sınıra hiçbir şekilde riayet edilmeksizin genel geçer bir tazyik edebiyatıyla birlikte ilerlemektedir. Din de dindar da aynı çerçevede ele alınıyor; her ikisi de birbiriyle ortak argümanlar eşliğinde muaheze ediliyor.” (Necdet Subaşı, Teklif, Sayı:11) &#8220;Çevremde “yoğrulması gerekirken yorulmuş” genç var. Biz bu dinin yaşanabilir veya yaşanılacak halini genç kardeşlerimize hayatın her döneminde olabilecek şekilde sunmuyoruz, sunamıyoruz. İnsanlar yalnızlaştı, bireyselleşti. Aileden bile kopuyor insanlar. İlişkiler sanallaştı. Derdini anlatacağı, hikayesini paylaşacağı dost bulmakta zorlanıyor insanlar. Böyle bir zeminde, tam da kritik noktada cemaatlerin, vakıfların, tekkelerin, dergahların rol oynayacağı bir zamanda biz işi daha zor bir sürece götürüyoruz. Ey anne baba, sen ne verdin, ne kadar emek verdin? Onun okulunu, evini, yurdunu, üniversitesini, dershanesini düşündüğün kadar namazını düşündün mü, dertlendin mi? Veli toplantısına gitme heyecanıyla camiye götürdün mü onu mesela? Hediye aldın mı; gönlüne, kalbine dokundun mu? Bunları yapmayıp da toplamda sürecin sonuna bakıyorsak, asıl konuşulacak şey anne ve babalar oluyor… Türkiye’deki gençler hiç olmadığı kadar örgütlü ama özgün bir yapıya muhtaçlar. Bizler öncelikle etiketsiz çalışmaları öne çıkarmalıyız. Bizim yeteneğimiz oranındaki değil; bizzat gencin yeteneği oranındaki katılım sürecini inşa etmemiz gerekiyor. Gençlere yönelik iş yapacaksak kınamamalıyız. Her birimiz yeteneğimiz oranında kalitemizi artırırsak hep beraber kaliteli hâle geleceğiz.&#8221; (Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman, Genç Dergisi, 134.Sayı &#8211; Kasım 2017) &#8220;Sürekli dinin ödevlerini telkin edenlerin, dinin ödevlerinden uzaklaştığını gördüğünüzde film bir noktadan sonra kopuyor. Alım gücü olmayan birinin lüks tüketimden men edecek ifadeler kullanırken, kendi yaşam standartı yükseldiğinde kendisinin de tüketici bir hale gelmesi, coca cola içenleri kınayan birinin coca cola satması, başörtüsü meselesini ağzından düşürmeyenlerin, sırf vitrin amacıyla başı açık kadınları, başı örtülü kadınlardan daha çok istihdam etmesi de bizlerdeki çözülmeyi göstermektedir. (Cemile Bayraktar, Yeni şafak, 5/10/2017) “Formül gayet masumane başladı. “Faizsiz banka, alkolsüz bira” İslami diye yapılan oteller, tatil anlayışları, iftarlar içerikleri ve tarzları açısından İslamilikten daha İslam’a zıt protest bir hal içermektedir. Bu durum muhataplarını yani eyleyicilerini yoran bir durumdur. Oluşanın ‘din yorgunluğu zannedilmesi’ söz konusudur. Kariyer, unvan, para, konformist, itibar vs. kavramları içeren bir hayat tarzı yaşama isteği ve güdüsü yanında inanmış oldukları dinin beklentileri paradoksa ve yorgunluğa yol açmıştır. İyi okulda okuma, iyi puan alma, iyi üniversiteye girme, iş-kariyer sahibi olma, para-itibar sahip olmayı ebeveynleri tarafından güdülenmiş neslin dini yaşayıp yorulmasını bırakın dini hayatı yaşamayı bile düşünmesi onlar açısından yorgunluk olarak algılanmaktadır. Dinin yorgunluk oluşturacağı iması ya da bir tahammül gerektirdiği yaklaşımı dinden yorulan veya bıkan bir gençliğin meşrulaştırılmasıdır ki bu gençler dinden yorulacak gerçek bir dini tecrübe süreci de yaşamamışlardır. Çünkü kentleşen aileler din yorgunluğu değil dünya yorgunluğu yaşamışlar ve yaşamaktadır. Eğer kentleşen ve son yıllarda iktidarın nimetlerinden istifa eden kesim ailelerinde ebeveyn, ahlaka, dürüstlüğe, ibadete, kısaca rızayı ilahi odaklı bir din anlayışı ortaya koymuş olsalardı ne yorulan ebeveynlerden ne de Tanrıyı umursamaz gibi yaşayan “deist” gençlerden bahsetmezdik.” (Ahmet Dağ, Umran, Kasım 2017, s. 74-77) Aslında “Dinin yorgunluğu değil, dindarlığın veya dini kurumların yorgunluğundan bahsedebiliriz.” Prof. Dr. Ergün Yıldırım. “Nerede ise gençlerin, dinin saf haliyle buluşma imkanına kavuşamadığı söylenebilir.” Ahmet Taşgetiren. “Büyüklerin aceleci tavrı, farkında olmadan, bilgiyi kargo kültürüne dönüştürerek bir an önce çocuğa aktarmayı yeğliyor. Oysa her insan aileden de farklı, bir mizaç sahibidir. Yaş durumuna uygun olarak bilginin ve vecibenin öneminden yola çıkarak çocuğu / genci keşfe çıkarmak, kendi emeğiyle kazanımlarını oluşturmasını sağlamak çok daha sağlıklı olacaktır. Yapılan hataların başında, çocuğu tam inanmış kabul edip ona sorumluluk yüklemek geliyor. Ebeveynler bu yolculukta yardımcı roller üstlenebilirler. İmanın yerleşmesini sağlamadan ibadet baskısı yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Halbuki İslam, göz aydınlığı ve kalp sevincidir. İslam yegane güven iklimidir. İnsanı öldükten sonra sonsuza taşıyan bir başka söylem mevcut değil. Çocuklarımız kendi keşifleriyle anlam dünyasında doğumlarını gerçekleştirdiklerinde İslam’ın yük değil yegane imkan ve kanat olduğunu anlayacaklardır.” Ahmet Mercan. “Biz de -bizden daha fazla- genç nesil de bugün birer “iletişim yorgunu” kimseleriz. Zira haddinden fazla muhatap olduğumuz iletişim ürünleri bizi adeta biz olmaktan mahrum bırakarak kendine benzetmiş; bize kendi formatını atmış durumdadır. Keşke böyle olacağına bizi din yorsaydı… Dinin yorgunları olsaydık diyesi geliyor insanın. Ama öyle değiliz maalesef. Sünnet-i Seniyye’ye uymak kişiyi her türlü yorgunluktan da koruyacaktır.” Prof. Dr. Mehmet Emin Ay. “Dinin temel ilke ve yöntemlerine uymayan yöntemlerle verilen ya da verilmek istenen din öğretiminden, eğitiminden “yorgun düşürülen” gençlerden bahsedebiliriz. Çok fazla olmadığını düşündüğüm bu durumu da “din yorgunluğu” olarak değil din eğitiminde yapılan hatalar kabilinden görmek gerekir. Gençlere sade, kolay ve anlaşılır bir dil ile din anlatılması ya da öğretilmesi yerine herkes kendi bagajındakileri, kendi zihin dünyasındaki kavramlarla yüklemenin çabası içerisinde.” Nazif Yılmaz. (Genç Dergisi, Sayı: 134, Kasım 2017)<br />Özetle; Aile ‘küçük yaşta ve sıkmadan’ İslami eğitimi vermelidir. Bizler, &#8220;küçüktür, hevesini alsın&#8221; diye her türlü özgürlüğü çocuklara veriyoruz. İsyan çağları olan ergenliğe girince de, &#8220;Hadi, şu ibadet, şartları yerine getir.&#8221; diye dayatıyoruz. Sonuç tabii ki isyan ve kaçış olmaktadır! Şahsen ben, 1997 yılında Protestanların İstanbul’daki (misyoner) merkezine gitmiştim, saf arayışta görünerek. Orada 20-22 yaşında ama en az 35-40 gösteren ve babası Kadiri tarikatının bir şehirdeki ileri gelenlerinden olan bir delikanlı ile karşılaştım. Saç baş dağınık, yüz yorgun, başı öne eğik idi… Doğru olanı doğru metotla anlatamazsak sorumluluk bizde olur. Vebali de büyük!<br />“Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185) “Muhakkak ki din kolaylıktır. Hiç kimse dini zorlaştırmaya kalkmasın, mağlup olur.” (Nesai, İman, 28) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari, İlim, 11, 69; Müslim, Cihad, 8,1734) &#8220;Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla olan mücadeleyi en güzel neyse onunla yap.&#8221; (Nahl, 125) Devamı mahiyetinde, “Vetevâsav bi&#8217;l-hakkı ve tevâsav bi&#8217;s-sabri” adlı yazımızı tavsiye ederiz. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarikatların şirk sohbetlerine başladığı; Şiilerinde Ehli Sünnet&#8217;e karşı takiyyeyi bırakıp sahabelere hakaretten vaz geçtikleri an, ümmet coğrafyasında pek çok soru kendiliğinden düzelecektir bi-iznillah! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html/typography_islam_means_peace_1" rel="attachment wp-att-3148"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3148" title="typography_islam_means_peace_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/typography_islam_means_peace_1.jpg" alt="" width="450" height="300" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yolların ayrılış noktasında İslam</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Kitap özeti-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olduktan sonra da dini cepheden Hristiyan dünyanın din, toplum, kültür, medeniyet, aile, iktisat gibi anlayışlarını çok sert eleştirmeye başlamıştır. 1950&#8217;lerde ABD ve daha sonra Avrupa&#8217;da kalmasından sonra tutumunda biraz yumuşama olmuştur. Keskin muhalefet batılı kamuoyuna İslam&#8217;ı anlatma hedefine ulaşmaya engel olabilirdi. (s. 19) İslam, bir medeniyet için yeterli dinamikleri kendi içinde taşımaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ı ve Hz Muhammed&#8217;in ortaya koyduğu anlayış İslam medeniyetinin yeniden ve güçlü bir şekilde ihyasına yeterlidir.  “Bir işin sonu da ancak başındaki usul ve çare ile iyileşebilir. (s. 24) İslam öyle bir hayat düsturudur ki, tarihin doğuşundan bugüne insanı ıslaha yeltenen dini, sosyal ve ahlaki kurallar içinde onun gibisini bulamazsınız. Her millete ve her medeni duruma elverişli tek dindir İslam. (s. 25) İslam hayatım bütününe karışan ve katışan bir dindir: Siyaset, ilim, felsefe, ahlak, ticaret, evlilik, devlet, aile… Bütün bunlar İslam’ın içinde yer alırlar. (s. 26) Dr. Mustafa el Hâlidî</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önsöz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz yalnız bizden evvelkilerin ihtiyaç duymadıkları çözümlere muhtaç problemlerle karşı karşıya bulunmakta kalmıyoruz, aynı zamanda problemler bugüne kadar alıştıklarımızdan tamamen farklı yönlerde ortaya çıkıyor. İnsan toplulukları her yerde mecburen esaslı ve köklü bir değişim geçiriyor, bazı eski adetler ikinci defa ortaya çıkıyor. (s. 27) Bütün vaktimi Müslüman doğuda geçirdim, zaman daha sakin yahut isterseniz daha insani diyelim. Bugünkü İslami hayat tatbikatta İslam dini esaslarının sunduğu ideal imkânlardan çok uzak görünüyor, Bugün Müslümanlar arasında egoizm ve kolay hayat düşkünlüğü oluşmuştur.  (s. 28) Geçmiş ve günümüz arasındaki bu açık uzaklaşma beni şaşırtıyor. Müslümanlar arasındaki çöküşün bir sebebi vardır; Müslümanların yavaş yavaş İslami esasların ruh ve manasına uymayı terk etme yolunu tutmuş olmaları. İslam toplumu baştan itibaren dini temeller üzerine kurulmuştur. Bir gayrimüslim olduğum halde İslam&#8217;a acıyarak, bizzat Müslümanlara İslam’ı terk ettikleri ve bu yüzden gerilediklerini söylemeye başladım. (s. 29) Beni çeken İslam&#8217;ın bütünlüğü, yüksek ahlaki emirlerinin sımsıkı ve düzenli yapısıdır. (s. 30) Bu inceleme ve mukayeseler ben de şu sarsılmaz inancı var etti: İslam hala insanlığın tanıdığı en büyük uyarıcı ve diriltici kuvvet olarak devam etmektedir. Bu kitap, resulullah&#8217;ın ashabının gönüllerinde yanan ateşten bir kıvılcım hala gönüllerinde yaşamakta olanlar için yazılmıştır. (s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugün hiçbir millet ve topluluk dünyadan ayrı yalnız başına hayat süremez. Ekonomik faaliyet siyasi sınırları ve coğrafi hudutları tanımaz olmuştur. (s. 33) Kendimizi Hz Muhammed&#8217;in izinde gören bizlere göre İslam başlı başına bir kültür alemi ve sınırları belli olan bir sosyal nizamdır. (s. 34) İslam insana, Allah&#8217;ın birliğinden doğduğu için hayatında bir bütün olduğunu anlatmakla kalmayıp bize, her dünyevi hayat içinde pratik yolu da göstermektedir. (s. 36) Namaz insanın faaliyet hayatının tümünü içine almaktadır, bütün işlerimizin birer ibadet olarak yapılması gereklidir. Bu, her işimizi şuur içinde, Allah&#8217;ın eşsiz olarak ortaya koyduğu evrensel programın bir parçası olarak yapmamız demektir. İslam fert ile onun sosyal çevresi arasındaki münasebetlere de el atmıştır. (s. 38) İnsan dünya hayatında Kemale ulaşabilir. (s. 39) Kötülük Allah&#8217;ın bütün insanlara verdiği fıtri ve müspet sıfatları kötü kullanmaktan ileri gelmektedir. Yalnız İslam, insana ruhi yaşayışını bir an zayi etmeden dünya hayatından azami derecede faydalanma imkan ve fırsatını veriyor. (s. 41) Her Müslüman kendisine etrafında cereyan eden olaylardan bizzat mesul bilmelidir. Her vakit ve her yerde Hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihat ve mücadeleyi kendine vazife telakki etmelidir. (s. 44) İslam ilahi devlet şekillerinin en mükemmelidir. Batıda hakim olan gaye, ‘maddi fayda’ ve aktif genişlemedir. (s. 45) İnsanın manevi ilerleme yollarından kendi başına gösterdiği çaba, İslam&#8217;ın sosyal yardımlaşma anlayışıyla güç ve denge kazanır. En az güçlük ve en çok teşvikle karşılaşma imkanı olur. Modern batının gerçek mabudu, maddi ferah&#8217;tan ibarettir, gücünü kuvvete rağbetten almaktadır. Bu ikisi de eski Roma medeniyetinden ona miras kalmıştır. (s. 47) Batı ile İslam medeniyetleri birbirine benzer ve yakın değildir. Birbirinden farklı kuvvetlere tabi olmuşlardır. İslam imparatorluğu doğdu ve olgunluğuna 80 yıl gibi kısa bir zaman içinde ulaştı. (s. 48) İslam imparatorluğu&#8217;nda imtiyazlı bir millet yoktur. (s. 49) Meşhur Roma adaleti yalnız romalılara ait bir adaletti. Nasıl eski Roma&#8217;da hakim olan fikri ve sosyal hava, sırf faydaya bağlı idiyse, modern batıda da durum tamamen aynıdır. (s. 50) Batıda hakim olan fikir bütün gücümüzü maddi imkanlarımıza tahsis etmek ve ahlakın kendimizi bağlamasına imkan vermemek şeklindedir. Batı medeniyeti Hıristiyan kilisesinin görüşüyle mücadelesinden doğmuştur. (s. 51) İlim, batıdaki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyla ve ticari münasebetler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Araplar, Yunan ilimlerini diriltmiş ve orijinal bir ilim dünyası yaratmış, yeni araştırma yolları bulup geliştirmişlerdir. (s. 53) Fransız ihtilali kilisenin hakimiyetini tamamen yok etmiştir. (s. 54) Madde ve servet batıda, kendisine tapılan Allah&#8217;tan başka bir mabut haline gelmiştir. (s. 55) Hıristiyanlığın dünyayı hakir görmesi ve normal arzuları öldürmesine karşı insanlar isyan etmiştir. Sıradan Avrupalının müspet bir tek dini vardır o da maddi ilerleme ve refaha tapınaktır. Hayatın gayesinin tabiatın zulmünden kurtulmak olduğuna inanmışlardır. Bu dinin mabet ve tapınakları büyük fabrikalar, sinemalar, kimya laboratuarları, dans salonları, elektrik santralleridir. (s. 56) Bu dinin kahinleri ise bankerler, altın babaları, mühendisler, sinema yıldızları, sanat öncüleri ve uzay kahramanlarıdır. Ahlak felsefesi yalnız pratik payı da temeline oturtulmuştur. (s. 57) Nefse hakim olmak ve cinsi alakaları kontrol etmek süratle önemini kaybetmiştir. (s. 58) Kapitalizminde komünizmde temel meyil şudur; insanı ahlaki faziletlerden uzaklaştırmak. İslam&#8217;ın hedef ve gayelerinin ilk ve en önemlisi, manevi yükseliştir. (s. 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunan ve Romalılar yalnız ve ancak kendilerini medeni görürlerdi. Avrupalıların İslam&#8217;a karşı duydukları nefret, şiddetli bir taassubun kurduğu temeller üzerinde durmaktadır. (s. 61) Avrupalı oryantalistlerin en ileri gelenleri bile, İslam konusunda tarafgirliğe kapılmaktan kurtulamamışlardır. İslam daima hakimlerin önünde duran bir sanıktır, batılı oryantalistler suçu ispat için uğraşan savcı rolünü oynamaktadırlar, avukat rolünü oynayanlar da müvekkilinin suçlu olduğuna bizzat inanmaktadırlar ve bu yüzden hafifletici sebeplerin göz önüne alınmasını istemektedirler. Meseleye, daha önceden varılmış bir netice ve hüküm açısından bakmaktadırlar. Oryantalistler şahitlerini, daha baştan ulaşmayı tasarladıkları sonuca göre seçmektedirler. (s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haçlı savaşları, Avrupalı milletlerin ruhunda son derece derin ve devamlı bir iz bırakmıştır, bu savaşların meydana getirdiği taassup ve tarafgirlik, Avrupanın daha önce karşılaşıp denediği hiçbir şeyle ölçülemez, sonra da böylesini görmemiştir. Avrupa Haçlı savaşlarının ruhundan doğmuştur.  (s. 64) Muhammed&#8217;e Mahound lakabı takmışlardır, ‘köpeğim’ anlamına gelir. Haçlıların cahilce taassupları Avrupa&#8217;nın her tarafına dal budak salmış, aynı taassup memleketlerini putperestlerin (!) boyunduruğundan kurtarmak için Endülüs Hıristiyanlarını harbe teşvik etmiştir. (s. 66)  Rönesans doğu ile batı arasındaki maddi temasa bağlanır, bu temastan İslam&#8217;dan fazla Avrupa istifade etmiştir. Avrupa&#8217;da reform devresi gelmiş, buna rağmen İslam düşmanlığı yine eşit olarak hepsinde devam etmiştir. Sonra da Avrupa&#8217;da dini duyguların zayıfladığı devreye girilmiş fakat İslam&#8217;a düşmanlık yine devam etmiştir. İslam&#8217;ı küçük görme hastalığı, Avrupa düşüncesinin esaslarından biri olmuştur. (s. 67) İlk müsteşrikler Hıristiyan misyonerlerdi. Oryantalistlerin İslam&#8217;a hücumları onlara miras kalmış bir alışkanlıktır. Haçlı seferlerinin getirdiği etkilere dayanır. Haçlı savaşlarının ruhu Avrupa&#8217;ya hakim ola gelmiştir. Misyonerler ve papazlar Müslümanlara çok kere putperest adını takarlar. (s. 68) Müslümanların Batı dünyasına kendilerini saydırabilmeleri için gerekli en iyi yol ve metot kuvvetli olmalarıdır. (s. 69)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gerçek odur ki, Avrupa hiçbir devirde bugünkü kadar İslam&#8217;dan uzak olmamıştır. (Eser 1964 yılında yazılmıştır.)  Batı tesiri İslam toplumunu her yerde sarsıp çökertirken biz uykudayız. (s. 71) Gözümüzün önündeki İslam gençliği davamızı terk ediyor ve ideallerimizden kaçıyor. (s. 72) Müslümanlar, batı medeniyetine, İslam medeniyetini diriltecek tek kuvvet nazarı ile bakmaya devam ettikleri müddetçe, batının, ‘İslam boşuna bir gayrettir’ iddiasını dolaylı olarak teyit etmiş olurlar. Batı prensiplerine göre yetişmiş aydınlar arasında dini inancın süratle çökmeye yüz tuttuğu hususunda şüphe yoktur. (s. 73) Batı medeniyetin de düşünce çevresi şiddetle dinin karşısında bulunmaktadır. (s. 74) Müslüman gençleri batı usulüne göre yetiştirme halinde bunların, dinlerine düşmanca bir tutum alacakları daha kuvvetle ihtimaldir. (s. 75) Tarih ispatlıyor ki, hiçbir din İslam kadar ilimde ilerlemeyi teşvik etmemiştir. Avrupa, kültürünü o meşhur Rönesans sebebiyle İslam&#8217;a borçlu bulunmaktadır. Bu acı halimiz içinde, şerefli mazimiz de övünmek hakkımız değildir. İlimle ne doğuludur ne de batılı, evrenseldir. (s. 76)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı, materyalist kabiliyet sahibidir ve bu yüzden belli başlı nazariye ve anlayışlarında dine karşıdır. Genel olarak Batı eğitim sistemi de böyledir. Zararlı olan Batı medeniyetinin ruhudur ve Müslüman’ın ilimlere o ruhla yaklaşmasıdır. Müslüman gençleri yetiştirirken -hiçbir devrelerinde- Batı felsefelerine tenezzül etmeyeceğiz. (s. 77) Sanki bütün dünya Avrupa için, onun medeniyeti için var edilmiş, sanki diğer milletçiler birer hizmetçidirler. Böyle bir tarih kültürünün Avrupa dışında kalan millet gençlerinin zihin ve ruhlarında bıraktığı tek tesir, aşağılık duygusudur. İslami görüş noktasından bir dünya tarihi yazabilmek farzdır, aksi halde yeni yetişen neslimiz kendini İslam’ı küçük görmeye sevk eden o gizli cereyanların tesiri altında kalmaya devam edecektir. (s. 80) İslam ırkçılık ve soy taassubunu iptal etmiş, insani kardeşlik ve eşitliğin yolunu açmıştır. fakat Avrupa medeniyeti hala ırk ve cins taassubunun dar ufkundan öteye öteyi görebilmekten acizdir. İslam diğer bütün kültürlerden üstündür. Batı medeniyetini taklit edemeyiz, zaten buna ihtiyacımız da yoktur.  (s. 81) Batı hayat tarzını taklit, İslam medeniyetine yönelen en büyük tehlikeyi teşkil eder. Bu hastalık Müslümanların düştüğü ümitsizliğe bağlanır. (s. 83) Sözde Aydınlar İslam’daki asıl kaynaklara yönelecek yerde zamanımızdaki donmuş fıkıhla şeriatı dolaylı olarak aynı şey gibi değerlendirirler. (s. 84) Batı İslam esasları ile tenkit kabul etmez bir zıtlık içindedir. (s. 85) Bir Müslüman hayat tarzında Avrupa&#8217;yı taklit ederse, Avrupa medeniyetini tercih ettiği ortaya çıkmış olur. Taklit aşağılık duygusunun neticesidir. Müslüman’ın İslam’ı yaşatabilmesi için dik başlı olarak yaşaması gereklidir. (s. 86) Hiçbir medeniyet maziye bağlılığını kaybettikten sonra varlığını korumaya muktedir olamaz. (s. 87) Resulullah&#8217;ın sünnetini uygulamak İslam&#8217;ın varlığını korumak demektir. Sünnet İslam binasını tutan çelik iskelettir.  (s. 89) Resulü Ekrem’in hayatı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur&#8217;an&#8217;ın hakkını ödemiş olamayız. İslam bir insan hayatının ruhi ve maddi tarafları arasında tam bir ahenk kurar. Kuran-ı Kerim ayetlerinden bazılarının 20. asırda yaşayan bizler için değil vahyin indiği Asya&#8217;da yaşayan Araplar için gelmiş olduğu şeklindeki anlayış, İslam&#8217;a aykırıdır. (s. 90) Arap dilinde 70 rakamını kullanmak daha ziyade çokluk ifade etmek içindir. (s. 91) Asrımızda hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. İlk muhaddisler, özellikle Buharı ve Müslim, her hadisin sıhhatini süzgeçten geçirme hususunda insan kudretinin erişebileceği en ince titizliği göstermişlerdir, öyle ki bu inceleme Avrupa tarihçilerinin eski tarihin kaynaklarını incelerken başvura geldikleri inceleme tarzından çok daha güçlüdür. (s. 94) Hiçbir yalan hadis muhaddislere gizli kalmamıştır. (s. 97) Aynı zamanda hem sünnete uymamız hem de batının hayat tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir. Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikri temellere açıktan açığa karşıdır. (s. 98) İslam&#8217;a göre durumumuzu sünnete göre durumumuz belirleyecektir. (s. 100) Felsefe yalnız kendi dar çerçevesi içine bütün sırları ile alemi sığdırma iddiasında bulunarak akıl sınırlarını aşar. (s. 101) Sünneti ayakta tutmayı ve hayatı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır. İslam&#8217;daki ibadet anlayışı bütün hayatımızı içine almaktadır. (s. 104) Sünnet davranışlarımızı bir düzene sokar. (s. 105) İslam fertleri adet ve mizaçların benzer olması yoluna sevk etmeyi esaslı noktalardan biri olarak görür. (s. 107) Sünnetle devamlı olarak Resulullah&#8217;ın işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. (s. 108) Biz İslam&#8217;ı diğer medeni düzenlerden üstün kabul ediyoruz. İslam hayatı bütünüyle içine alıyor. Dünya ve ahrete, ruh ve cesede, fert ve topluma aynı önemi veriyor. (s. 109) İslam kültür hayatının kalıntıları, Batı adet ve görüşlerinin tesiriyle her yerde çökmektedir, bunun manası ölümdür. (s. 111) İslam kültürü ‘zaman aşımına tabidir’ diyemeyiz. İnsanlık, İslam’ınkinden daha güzel bir ahlak düzenini ortaya koyamamıştır. (s. 112) İnsan gayret ve zekasının bütün ürünleri İslam’ı teyit etmiştir. İslam insanlar bulmadan önce iyi ve kötü olanları bizlere bildirmiştir. (s. 113) Kültür ve medeniyetimizi yeniden diriltmek mümkündür. Biz İslam&#8217;ın bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Kendi kusur ve kötülüklerimizi ıslaha muhtacız; yoksa İslam&#8217;ın sanılan ve aslı olmayan kusurlarını değil. (s. 113) Biz terk edilmiş o eski prensiplere dönmeye ve onları yeniden tatbik etmeye muhtacız. Bizden evvelkiler bütün dünyaya müsamaha ve iyilikle gönüllerini açtıkları halde Biz benciliz, gönül fukarasıyız.  Onların kalbi imanla dolu iken bizimki bomboş. (s. 114) Biz bu utanç veren çöküşten bir yolla kurtulabiliriz ki o da, bu utancın sebeplerin yok etmeye tam manasıyla azmedinceye kadar acısını tatmaktır. Dirilmek iki şeye bağlıdır; bahane bulma, mazeret arama psikolojisini terk etmek ve tam bir azim ve ve şuurla Resulullah&#8217;ın sünneti ile amel etmek. (s. 115) Yeni eflatunculuk felsefesinin modası çoktan geçmiştir. Bir Müslüman eski şahsi anlayışları, İslam&#8217;ın asıl hedef ve esaslarını temsil ediyormuş gibi kabul edemez. Kur’an ve sünnet ışığında İslami görüşleri gözden geçirmemizin sonucunda çağdaş hayatımızın ihtiyaçlarına da cevap veren bir fıkıh aydınlığa çıkacaktır. Eski fıkıh Aristo felsefesinin hakim olduğu hayatın çağrısına cevap vermiştir. (s. 116) Kaybetmiş bulunduğumuz kendimize güven duygusunu yenileyebilirsek o zaman yolumuzda ilerleme ve yükselmeyi umabiliriz. (s. 117) İslam insanların kendi aralarındaki ilişkileri de idare etmeyi hedef edinmiştir. (s. 121) İslam&#8217;ın ileri sürdüğü düzen gibi bir düzen yalnız ahlaki nasihatlerle yaşayamaz. (s. 125) İçtihatlar zamanla kendilerine mahsus yarı mukaddes birer itibar kazandılar. (s. 127) Şâri’ (Allah) umumi hududu tespit etmiş ve sonraki nesillere uygun kararlar alma hürriyetini bahşetmiştir. (s. 128) Aşiretçilik (asabiyet) yapan bizden değildir. (s. 133) Siyasi nüfus ve otoritenin, dini rütbe sahiplerinin eline düşme tehlikesi İslam&#8217;da söz konusu değildir. (s. 135)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13718" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Yollarinayrilis-noktasinda-islam.jpeg" alt="" width="141" height="219" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed Esed (Leopold Weıss), Yolların ayrılış noktasında İslam</span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html">Müslümanların iç sorunları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdealler ve tarihten pratik realiteler</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Oct 2012 17:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[ideal]]></category>
		<category><![CDATA[islam ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[islamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[mesel denizi]]></category>
		<category><![CDATA[misaller]]></category>
		<category><![CDATA[örmekler]]></category>
		<category><![CDATA[pratik]]></category>
		<category><![CDATA[pratik islam]]></category>
		<category><![CDATA[reel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=2947</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8211;İslam’ın kılıç zoru ile yayılmadığı ve din hürriyetine verdiği önem için “İslam barış dinidir, İslam ve Rönesans, İslam kılıç ile yayılmadı” adlı yazılarımız da öneririz&#8211; &#8220;İnsanlığın ihtiyaç duyduğu karizmatik topluluk fikrini İslam gerçek hayatta diğer büyük dinlerin hepsinden daha iyi uygulamıştır.&#8221; (M. Watt, İslam and the Integration of Society, s. 234) “Müslümanlık ticaret ahlakı bakımından [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html">İdealler ve tarihten pratik realiteler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;"><strong>&#8211;</strong>İslam’ın kılıç zoru ile yayılmadığı ve din hürriyetine verdiği önem için “İslam barış dinidir, İslam ve Rönesans, İslam kılıç ile yayılmadı” adlı yazılarımız da öneririz<strong>&#8211;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İnsanlığın ihtiyaç duyduğu karizmatik topluluk fikrini İslam gerçek hayatta diğer büyük dinlerin hepsinden daha iyi uygulamıştır.&#8221; (M. Watt, İslam and the Integration of Society, s. 234)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Müslümanlık ticaret ahlakı bakımından Hristiyanlığı geçmişti.” (Will Durant,  İslam Medeniyeti, s. 64)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batılı araştırmacı Bryan S. Turner&#8217;ın, &#8220;Birçok bilim adamı, şeriatın ideal ve pratik arasında bir boşluk dolduran, ideal bir hukuk olduğunu kabul etmişlerdir” (Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 97) şeklinde özetlediği, İslam&#8217;ın bir ütopya olmadığının, masallarda karşılaşılabilecek muhteşem idealleri dünyada yaşattığının delillerinden birkaçına örnekler verelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollarla yemeniz için o malları hâkimlere (idarecilere) vermeyin.” (Bakara, 188); &#8220;Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. İyiliğin yapılmasını emreder, kötülüğün yapılmasını yasaklarsınız ve Allah&#8217;a inanır iman edersiniz.&#8221; (Ali İmran, 110); &#8220;Ey İnananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin.&#8221; (Nisa, 135); “Mala ve mevkiye düşkün bir adamın dînine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zuhd, 43/2376)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir düşünce sistemi hayal edin, hiç kimsenin makam mevki, rütbe ve zenginliğine bakılmaksızın adaletin herkese uygulandığı bir bakış açısına sahip bir toplum ve o toplumun önderi; Efendimiz, mahzum kabilesinden zengin bir kızın suç işlemesi üzerine onun cezalandırılmamasını isteyenlere şöyle hitap etmektedir: &#8220;Sizden öncekileri helak eden şey, şudur: İçlerinden asil birisi hırsızlık yaptı mı, onu cezasız bırakırlardı. Ama kimsesiz zayıf biri hırsızlık yapınca, derhal ona ceza verirlerdi. Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık yapmış olsa, mutlaka ona da aynı cezayı verirdim.&#8221; (Buhari, enbiya 54, hudud 12; Müslim, hudud 8, 9, M. Asım Köksal, İslam Tarihi, VI/477-478)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir önder, peygamber düşünün ki yönetimi altındaki insanlara hizmet ediyor; o topluluğa eli ile su dağıtıyor ve onu ziyarete gelen yabancı bir ülkenin elçisi bu manzara üzerine “Ben hayatımda böyle yönetici görmedim.” diyor, Efendimizde cevaben; &#8220;İnsanların efendisi, insanlara hizmet edendir.&#8221; buyuruyorlar. (Deylemî, el-Firdevs bi-Me’sûri’l-Hitâb, II/324; Acluni, Keşfu’l-Hafa, I/462-463)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Efendimiz fakirlere yardım dağıtmaktadır. Yardım dağıtımı bittikten sonra bir adam gelir. &#8220;Yardım dağıttığınızı duydum, onun için koştum, ama yine de yetişemedim. Zaten ben hep böyle şanssızın biriyim. Efendimiz sordu: &#8220;İhtiyacın çok mu fazlaydı?&#8221; Saymaya başladı ihtiyaçlarını. Hepsi de zaruri ihtiyaçtı. Ama Resulüllah&#8217;ın da imkânı bitmiş, elinde avucunda olanı tümüyle vermiş, tek dirhemi bile kalmamıştı. Efendimiz dikkatle baktı yoksul adamın üzgün yüzüne. Sonra beklenmeyen açıklamasını yaptı: Üzülme, ihtiyaçlarını yine alacaksın, hem de hiçbirini eksik bırakmadan! Nasıl olacak bu diyerek heyecanlandı yoksul adam. Efendimiz kelimelere basarak konuştu: &#8220;Şimdi buradan dükkânların bulunduğu yere doğru yürü, ihtiyaçlarını nerelerde bulursan al, satıcılara da de ki: Mal benim, borç Resulüllah&#8217;ındır! Ödemeyi Resulüllah yapacaktır.&#8221; Adam önce şaşırdı. Sonra Efendimiz&#8217;in ısrarı karşısında toparlanarak sevinçle çarşının yolunu tuttu. Alacaklarının hesabını yaparak sevinçle gidiyordu. Olayın şahidi olan Hazreti Ömer, fedakârlığın bu kadarını fazla buldu. Düşüncesini dile getirmekten kendini alamayarak dedi ki: &#8220;Ya Resulallah! Sen gücünün yettiğiyle mükellefsin. Elinde olanı tümüyle verdin, geriye bir şey kalmadı, neden bu sefer de yardım edemediğin yoksulun borçlarını yükleniyorsun? Bu kadarı da fazla değil mi?&#8221; Bu sözlerden hiç de memnun olmayan Resulüllah&#8217;ın yüzündeki tebessümün kaybolduğu görüldü. Halbuki o ana kadar çok mutluydu. Bunun üzerine oradaki masum bakışlı bir sahabe söze karıştı: &#8220;Ya Resulallah, dedi, Sen Ömer&#8217;e bakma! Ver, ver, arşın sahibi Allah Sana yine verir, Seni boş bırakmaz!&#8221; Bu sırada &#8216;ver ver&#8217; sözünden o kadar memnun oldu ki, tebessümü tekrar yüzünde belirdi. Verme konusundaki ölçüsünü de şöyle dile getirdi: &#8220;Hiçbir şeyi olmayan, çorbasının suyunu çoğaltsın, onu da bulamayanların imdadına bir tas sulu çorba ile koşsun, yine yoksullara ilgisiz kalmasın!&#8221; (Ahmet Şahin, “bir kutlu doğum hatırası, mal senin borç benim” adlı yazısından; Şahin, Aradığımız İslam, s. 18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ömer b. Hattab&#8217;ın, savaş sırasında bazı kumaş balyaları ele geçirilmiş herkese birer parça düşecek şekilde halk arasında eşit olarak dağıtılmıştı. Ömer halkla hitaben, &#8216;halkım duyun ve itaat edin&#8217; diye söze başladığında biri; &#8216;Hayır! Senin üzerindeki elbise çok fazla kumaştan yapılmıştır, seni ne duyarız ne de itaat ederiz.&#8217; der. Ömer, oğlu Abdullah&#8217;ı çağırdı, kendi payına düşen kumaş parçasını babasına verdiğini söyleyerek durumu açıklar. Dinleyici bu defa; &#8216;Şimdi emret! Biz de dinleyelim ve itaat edelim&#8217; der.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 240)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir gün Efendiler Efendisi’ne bir sepet içinde turfanda hurma ikram edilir: Buyur ya Resulallah, olgunlaşan ilk hurma! Efendimiz: &#8220;Benim idare ettiğim halkım da şu anda böyle taze hurma yiyebiliyor mu?&#8221;  Hayır, derler, kimse taze hurma yemiyor. Kesin sözünü söyler:  &#8220;Götürün bu hurmaları, şu çocuklar yesin. Ben ümmetimin yemediğini yemem! Giymediğini de giymem! Halkının yemediğini yiyen, giymediğini giyen idarecilerden olmaktan Allah’a sığınırım.&#8221; Ya O&#8217;nun yolundan giden sahabe ne yapmıştır? Hazreti Ömer’e bir iftar sofrasında soğuk bal şerbeti ikram edilir. Bardağı dudağına değdirmesiyle çekmesi bir olur: Bu ne? Ürkek ve çekingen sesle cevap verirler:  Bal şerbeti, sizin için özel olarak hazırlatmıştık: Sert sesle sorar:  Benim idare ettiğim halkım da şu anda böyle soğuk suyla yapılmış bal şerbeti içebiliyor mu? Derler ki:  Nerede? Onlar hele bir sıcak suyu bulsunlar! Kelimelere basa basa konuşur:  Ben, der, Müslümanlar’ın yemediğini yemem, içmediğini de içmem. Götürün bu bal şerbetini, getirin halkımın içtiği sıcak suyu. Halkından ayrı yaşayan idarecilerden olmaktan Allah’a sığınırım!  Şimdi bir de ordu kumandanı Halid bin Velid’den örnek arz edelim. Bakalım o nasıl örnek almış, ne ölçüde benimsemiş bu gerçeği? Suriye taraflarında Rumlar’la yapılan savaşta akşam olmuş, şöyle bir istirahat devresine geçilmiştir. Sıcak kumların üzerine sofralar serilir, açlıktan takatsiz düşmüş askerler kuru ekmekle hurmalarından yemeye başlarlar. Ancak kumandan Halid bin Velid’in sofrasında yumuşak ekmek, soğuk su var. Hayretle sorar:  Bu ekmekler nasıl olup da böyle yumuşak kalmış? Deve sırtında güneş nasıl kurutmamış? Derler ki:  Biz bu ekmek ve suyu eştiğimiz kum çukurlarındaki nemli zeminde muhafaza ettik. Bu yüzden ekmeğimiz yumuşak, suyumuz soğuk. İlk sorusu şöyle olur: Askerlerim de böyle ekmek mi yiyor, böyle su mu içiyor? Hayır, derler, onlarınki, deve üzerinde kurumuş ekmek, ısınmış su! Kumandan hiddetlenir: Kaldırın bu yumuşak ekmekle, soğuk suyu. Bana askerimin yediği kuru ekmekle, içtiği sıcak suyu getirin. Savaşta birlik olup da yemekte ayrılan kumandanlardan olmaktan Allah’a sığınırım. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethedilmesinin ardından, Müslümanlar için son derece önemli ve değerli olan Kâbe’nin anahtarını; sahabeden birine değil, o sırada henüz Müslüman olmayan Osman bin Talha’ya teslim etmişti. Çünkü o vazifeyi en iyi şekilde yerine getirebilecek kişi, Osman bin Talha’ydı. Bir Kurban Bayramı sabahı, namazdan sonra geldiği evinde Efendimiz&#8217;e kurban eti sunuldu. Yüzünde bir tereddüt işaretleri dolaşan Hz. Peygamber; “şu anda çevremizdeki komşularımız da et yiyorlar mı” diye sordu. “Hayır, biz herkesten önce sizin için hazırladık. Önce siz yiyin, sonra onlara göndereceğiz” cevabını alınca ise tabağı elinin ucuyla iterken şöyle dedi: “Götürün bu tabağı önümden. Komşumun yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Ne zaman komşularımızın bacalarından et piştiğini gösteren dumanlar yükselirse o zaman getirin, ancak onlarla birlikte et yiyebilir, onlarla birlikte bayram yaparım!” (www.bartin.info/halkinin-yemedigini-yiyen-bir-idareci-olmaktan-allaha-siginirim-makale,975.html; https://sonpeygamber.info/hz-peygamber-in-yoneticiligi;Şahin, Aradığımız İslam, s. 22-23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Utbe bin Ferkad anlatıyor: Bir seferinde Hazret-i Ömer’e hurma ve yağdan yapılan birkaç sepet helva götürdüm. O, bana bunların ne olduğunu sorunca ben de: Yiyecek, sana getirdim. Çünkü sabahtan akşama kadar halkın işleriyle uğraşıyorsun. İstedim ki, evine döndüğünde iyi bir gıda alarak kuvvetini koruyasın. dedim. Hazret-i Ömer, sepetlerden birinin ağzını açtı ve: Ey Utbe, Allah aşkına söyle! Bunlardan her bir müslümana bir sepet verdin mi?” diye sordu. Ey Mü’minlerin Emîri! Kays Kabîlesi’nin bütün mallarını harcasam yine da her müslümana bir sepet helva veremem. dedim. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:“Öyleyse bana da lâzım değil.” dedikten sonra kuru ekmek ve sert etlerle yapılmış bir sahan tirit getirtti… Sonradan bana, etlerin iyi taraflarını uzaklardan gelen müslüman misafirlere yedirdiğini, sert yerlerini ve sinirlerini de kendisinin yediğini Söyledi.” (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-2; Dr. Murat Kaya, Hz.Ömer 111 Hayat Ölçüsü; Ali el-Müttakî, XII, 627/35936)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimiz (sas) Medine&#8217;de halka hitap ettiği son hutbelerinden birinde (632) yönettiği halkına: &#8220;Ey insanlar! Yönetiminizde bulunduğum günden bu yana kimin sırtına bir kamçı vurmuşsam işte sırtım, gelsin o da bana vursun! Kimin kalbini kıracak bir söz söylemişsem gelsin o da bana aynı sözü söylesin. Kimin küçük de olsa bir hakkını almışsam işte malım, gelsin o da benden hakkını alsın!&#8221; Sözlerine şunu da ekler: &#8220;Sakın içinizden biriniz demesin ki, hakkımı isteyecektim ama Resulüllah&#8217;ın darılacağından çekindim de isteyemedim. Şunu kimse unutmasın ki, benim inancımda hakkını isteyene darılmak yoktur! Şunu iyi biliniz ki, benim en çok sevdiğim kimse, benden hakkını alan yahut da helal eden kimsedir. &#8220;Bu sözleri dinleyen halktan biri ayağa kalkarak: Ya Resulallah der, öyle ise ben zatınızdan üç dirhem istiyorum! der. &#8220;Bu alacağın nereden kaldı hatırlatır mısın? &#8220;Hani çölden gelen bir fakir üç dirhem yardım istemişti de, sizde bulunmadığından ben vermiştim, onu talep ediyorum. Bunun üzerine Efendimiz (sas)&#8217;in cevabı aynen şöyle olur: &#8220;Amcamın oğlu Fazlı! Hemen git, üç dirhemi getir, istek sahibine ver. Böylece halkımızla aramızda helalleşmediğimiz bir konu kalmasın. &#8221; (Taberî, III/191; İbn-i Kesîr, Sîre, IV/257)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye döndüğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi: “Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Yahudi: Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir. dedi. Hz. Ali, isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da olsa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti: “O hâlde hâkime gidelim.” dedi. Birlikte hâkime gittiler. Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh idi. Kâdı Şureyh, Hz. Ali’ye: Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir? dedi. Hz. Ali: “Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Meseleyi anlayan kadı, Hz. Ali’ye: Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?  diye (Delil ile ispat davacıya, yemin de davalıya düşer (Buhari, Rahin, 6; Tirmizi, Ahkam, 12: Ibni Mace, Ahkam, 7; Mecelle, md. 76) kuralı gereği) sordu.  Hz. Ali: “Evet, var.” dedi, “Hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın benim olduğuna iki şahittir.” Kadı Şureyh: &#8220;Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.&#8221; dedi. Hz. Ali: “Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz? Ben Resûlullah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” dedi. Neticede Şureyh, delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelendirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı: Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım. Hz. Ali, bu neticeye çok sevindi: “Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum” dedi. (Suyuti, Târihü’l-Hulefâ, s. 172)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hicretin 17. senesinde Halife Hazreti Ömer, ziyaretçi çokluğundan dolayı Resulüllah&#8217;ın mescidini genişletmek istemişti. Bunun için Türbe-i Saadet&#8217;in etrafındaki arsaları istimlak edip mescide katması gerekiyordu. Çevredeki arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulundu:  Evinizi, arsanızı Resulullah&#8217;ın mescidini genişletmek için satın almak istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın. Herkes kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah&#8217;ın mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum. Herkes arsa ve evinin değerini söyler, binalar, arsalar satın alınır, Resulullah&#8217;ın mescidi genişletilmeye müsait duruma gelir. Ancak bir pürüz var. Onu da halletmek gerekiyor.  Nedir o pürüz? Hazreti Abbas. Abbas, arsasını satmak istemiyor. Mescide de olsa vermeyi düşünmüyor. Halife bizzat meşgul olur, tekliflerini tekrar eder:  Ya Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah&#8217;ın mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun bulmuyoruz. Şayet verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı ver de bu iş bitsin. Mescid-i Nebi ziyaretçileri içine alacak genişliğe ulaşmış olsun, ihtiyacı karşılayacak hale gelsin. Hayret! Abbas&#8217;tan beklenmeyen tavır:  Hayır, mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla alacaksanız o başka! İçinden çıkılmaz bir durum söz konusu olunca Halife olayı mahkemeye intikal ettirir. Hakim meşhur hukukçu Übeyd bin Kab. Taraflar huzurdalar. Devletin iddiası:  Biz yönetim olarak Abbas&#8217;a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmemeli, arsasını vermeli ki, Resulullah&#8217;ın mescidi ihtiyacı karşılayacak şekilde genişleme imkanı bulsun. Abbas&#8217;ın cevabı:  Arsa benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler vermek istemiyorum. Ne para zoruyla, ne de mescide ilave etmek iddiasıyla mülkümü elimden kimse alamaz. Mahkemenin kararı:  İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülküne ve arazisini isterse para zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz. Abbas&#8217;ın mülkü Abbas&#8217;ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır. Mahkemenin tartışma götürmez bu kararı kesinleştikten sonra taraflar kalkıp gitmek üzere kapıya yönelmişken bir ses işitilir. Bu ses Abbas&#8217;tan başkasının sesi değildir. Bakın ne diyor Abbas:  Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?  Evet mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir. Kimse senin arsanı fazla fiyat vererek de olsa zorla alamaz.  Öyle ise der, şimdi beni dinleyin. Mahkemenize açıkça ifade ediyorum. Arsamı şu andan itibaren Resulullah&#8217;ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe ediyorum. Hem de tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz şahit olun, parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah&#8217;ın mescidine hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna girmiştir. Übeyd bin Kab&#8217;ın sorusu:  Ey Abbas, neden böyle bir tutumu tercih ettin? Önce aşırı fiyatla da olsa vermedin, şimdi ise parasız hibe ediyorsun? Abbas&#8217;ın kitaplık çapta cevabı tek cümleden ibaret:  İslam&#8217;ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için! Halife Ömer gece  teftişlerinin birinde fakir bir adamın çocuğu olduğunu fark eder. Hemen hanımının yanına döner &#8220;Yoksul bir adamın yeni doğum yapmış hanımına neler lazım gelir, sen bilirsin&#8221; der, ihtiyaçları sırtına çuvalla alır ve  hanımı ile fakir adamın yardımına koşarlar. Çocuk doğar, Hz. Ömer&#8217;in hanımı dışarıya seslenir &#8220;Ey Mü&#8217;minlerin emiri çocuk sağlıklı, merak edecek bir şey yok&#8221; fakir adam  yanındaki kişinin halife olduğunu anlayınca ayağa kalkmak ister: &#8220;Hiç ayağa kalkmana gerek yok, Yöneticinin görevi ihtiyaç sahiplerini tespit edip yardımlarına koşmaktır. Ben görevimi yaptım, geç kalmışsam Allah beni af etsin.&#8221; buyurur. Ve ilave eder :&#8221;Yoksula görev, devletin görevidir.&#8221; Halife Ömer döneminde kıtlık olur. Eslem : &#8220;Kıtlık biraz daha devam etseydi yoksullardan önce Hz. Ömer ölebilirdi. Çünkü halktan çok  Ömer yokluğu yaşıyordu.&#8221; demektedir.  Kıtlık vaktidir. Hz. Ömer dolaşırken oldukça semirmiş bir deve görür, sahibini sorar. Oğlu Abdullah &#8220;benimdir.&#8221; deyince Hz. Ömer oğluna döner &#8220;bak oğlum, bu deve nasıl  semirdi sana anlatayım mı?&#8221; der ve anlatır: &#8220;Bu deve halifenin oğlunundur denip senin devene yedirdiler, otlu yerleri senin devene tahsis ettiler. Şimdi bu deveyi al, sat, anaparayı  ayır,  kârını hemen bana getir, hazineye yatırıp Beytü&#8217;l-Mal&#8217;e (Devletin hazinesine) devredelim. Çünkü halife unvanı devletindir. Devletin  unvanı ile kazanılan para da devlete aittir. Aksi halde nüfuz ticareti yapmış olur, helal malımıza haram karıştırmaktan kurtulamayız.&#8221; buyururlar. Yine bir gün Hz. Ömer hastalanır. &#8220;Beytü&#8217;l-Mal&#8217;dan (Hazineden) bal alıp verelim.&#8221; denir. Halife  itiraz eder: &#8220;Hazine ortak maldır, izinsiz almak caiz olmaz.&#8221; der. Mısır valisi Amr b. As&#8217;ın oğlu kendini yarışmada geçen bir Kıpti&#8217;nin yüzüne kırbaçla vurur. Adam yola çıkar, halife Ömer&#8217;i bulur ve durumu anlatır. Valinin oğlu çağırılır ve aynı ceza adam tarafından ona da uygulanır. (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 46) Übey b. Kaab, Halife Ömer ile mahkemelik olur. Mahkeme kadısı Zeyd b. Sabit, halifeyi görünce ayağa kalkmak ister, Halife  şöyle   buyurur. &#8220;Adalet  hiç kimse için ayağa kalkmaz. Ama herkes  adalete ayağa kalkmalıdır.&#8221; Halife ve halktan biri yan yana   muhakeme olurlar.  Suriye Gassan kabile reisi Cebele&#8217;nin  ayağına tavaf esnasında bir köylü yanlışlıkla basar. Cebele bir tokat atar, adam Hz. Ömer&#8217;e şikâyet eder. Hz. Ömer: &#8220;Cebele&#8217;nin büyük, Köylünün tokat yiyecek kadar küçük olduğu ne ile belli? Üstünlük takvadadır.&#8221; buyurur. Sonuçta tokatla yere yıkılan köylü, kendisini yere yıkan kabile reisine aynı kuvvette bir tokatla mukabele eder.  Halife Ömer  Mısır&#8217;a tayin ettiği vali hakkında şikayetler alınca onu geri çağırır. Vali   Bin Ganem  oldukça şişmanlamıştır. Hz. Ömer ona bir sopa verir ve: &#8220;Bu  sopayı al, sana lazım olacak bundan sonra hazinenin  koyunlarını otlatacaksın, sana memurluk değil, çobanlık yakışır&#8221; der ve ekler: &#8220;Senden süt isteyene bedava vereceksin , ama Ömer&#8217;in aile efradına  vermeyeceksin.&#8221; Bir devlet memuru halktan birini haksız yere döver. Hz. Ömer&#8217;e durum intikal edince, &#8220;Sende onu vurduğu kadar kırbaçla&#8221; buyurur. Amr b. As &#8220;Memurun itibarı sarsılır.&#8221; deyince, Hz. Ömer:&#8221; Ben zalimi şu, bu nedenlerle koruyup, mazlumu  uğradığı zulüm ile baş başa bırakamam, kim zulmetmiş ise karşılığını görmeli ki tekrarına cesaret edemesin.&#8221; buyururlar. Halife Ömer, Abdurrahman b. Avf&#8217;dan ödünç para ister.  Abdurrahman b. Avf   şaşırır ve sorar: &#8220;Hazine elinin altında.&#8221; deyince Hz. Ömer &#8220;Hazine milletin ortak malıdır, ödüncü  ödeyemeden ölürsem bütün bir milletle helalleşmek  zorunda kalırım. Ama senden alırsam ve ödeyemeden ölürsem sadece seninle helalleşmek zorunda kalırım, bu ise göze alınabilecek bir helalleşme olur.&#8221; buyururlar.  (Hz. Ömer&#8217;in oğlu) Abdullah b. Ömer, İslâm devleti bünyesinde meydana gelen anlaşmazlıklarla ortaya çıkan ve birbirleriyle mücadele eden gruplara karışmadı, tarafsız kaldı ve devlet kadrolarında vazife almadı. Zira oğlunu hilâfete aday göstermesini tavsiye eden sahâbelere Hz. Ömer: &#8220;Bir evden bir kurban yeter&#8221; demişti. Hz. Ömer: &#8220;Bir evden bir kurban yeter&#8221; demişti. Babasından sonra başa geçecek halifeyi seçmeye görevli olan şura&#8217;ya sadece müşavir olarak katıldı. Hz. Ömer oğluna şura&#8217;ya katılmasını ancak aday olmamasını tavsiye etmişti. (Ahmed Şahin, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, s. 35,  42, 49, 52, 55, 56, 61, 119; İbnü&#8217;l-Esîr, el-Kâmilfi&#8217;t-Tarih, 111, 65 vd.) Mısır valisi Amr b. As&#8217;ın oğlu kendini yarışmada geçen bir Kıpti&#8217;nin yüzüne kırbaçla vurur. Adam yola çıkar, halife Ömer&#8217;i bulur ve durumu anlatır. Valinin oğlu çağırılır ve aynı ceza adam tarafından ona da uygulanır. (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 46) “Hz Ömer halifeliği döneminde Zeyd&#8217;in oğlu Usame&#8217;ye kendi oğlundan daha fazla maaş bağlar. Oğlu “neden böyle yaptığını” sorunca, Hz Ömer oğluna: “Üsame Resulullah&#8217;a senden ve babası Zeyd’de senin babandan daha sevgilidir.” diye cevap verir. (Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Ḫarâc, s. 46; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe, s. 76) Hamd, böyle insanlar yaratan yüce Allah&#8217;a, salat ve selam bu insanlara hidayet öğreten Hz. Muhammed&#8217;dedir.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ali akşama kadar hurma ağaçlarından hurma toplar. Akşama doğru devenin üstünde hurma, ipi elinde hizmetçisi Kamber ve Hz. Ali eve doğru yollanırlar. Yolları üzerinde bir fakir el açar  ve  &#8220;Allah rızası için &#8221; diye  yardım ister. Hz. Ali Kamber&#8217;e döner: &#8220;Ne istiyor&#8221;, diye sorar. Kamber cevap verir &#8221; Hurma&#8221;  Hz. Ali &#8220;Ver öyleyse&#8221; buyurur. Kamber &#8220;Hurma çuvalda&#8221; der. Hz. Ali “Çuvalla ver &#8221; buyurur. Kamber &#8220;Çuval devede &#8221; deyince, Hz. Ali &#8221; Deveyle ver &#8221; buyururlar. Kamber devam diyor &#8221; Devenin ipi elimde demekten korktum! Yoksa beni de deveyle birlikte yoksula vermekte  tereddüt etmeyebilirdi.&#8221; (A. Başak Sezgin, Gencin Yol Rehberi-1, s. 60; Mevlana Şibli; Sadr-ı İslam, Veysel Akkaya, Güneşin Secdesi; Yaşar Değirmenci, Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed zamanında 22 yıl Türkler arasında esir yaşayan ve sonradan Almanya&#8217;ya dönerek hatıralarını bastıran Georg von Mühlenbach, Osmanlı ordusunu daimi surette muzaffer kılan ve devletin muntazam bir şekilde büyümesini sağlayan manevî-ahlakî dinamikleri şöyle tahlil etmiştir: “Halk, ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu, geçtiği yerde her şeyi peşin para ile satın alır; hanlarda geceleyen asker, parasını öder. Türk ordugâhına, kızlarına tecavüz edildiği için şikâyete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi bir muameleye muhatap olduğunu söyleyerek şikâyete gelen de yoktur. Zira böyle şeyler olmaz. Bu anlayış, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve devletini muntazam şekilde büyütmüştür.” </span>(Cavid Kasımlı, Kardelen Dergisi, sayı: 57, Eylül, 2007)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yavuz Sultan Selim, Haziran 1516’da orduya Mısır seferi için hareket emri verdi. Ordu, Gebze yakınlarında bağlık-bahçelik bir arazide mola verdi. Etrafta üzüm bağları ve elma bahçeleri vardı. Askerlerini kontrol etmek amacıyla padişah yeniçeri ağasını yanına çağırdı:  Bütün askerlerin heybeleri aransın. Heybesinde çalıntı bir meyve veya nesne çıkan askeri bana getirin! Yeniçeri ağası, saatler boyunca askerlerin heybesini arattı. Ancak hiçbir askerin heybesinde meyveye veya çalıntı bir şeye rastlanmadı. Durum, Yavuz Sultan’a bildirildiğinde,  padişahın sevincine diyecek yoktu. Çok rahatladı, askerleriyle gurur duydu ve Allah’a şöyle şükretti: &#8220;Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun! Bana haram yemeyen bir ordu verdin. Eğer askerim içinde tek bir kişi dâhi, sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi ve ben bunu haber alsaydım, Mısır seferinden vazgeçerdim! Çünkü haram yiyen bir orduyla hiçbir yer fethedilemez!&#8221; (İbrahim Refik, Efsane Soluklar, s. 36; https://dtarihi.com/yavuz-sultan-selim-ve-ordusunun-harama-el-uzatmamasi; İsmail Çolak, Destanlaşan Zaferler, s. 22; Yeni Bir Çağ Açılıyor, s. 92) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A. de la Motraye isimli gezginin &#8220;Voyages en Europe, Asie et Afrique&#8221; adlı kitabının 1727 yılında yayınlanan La Haye baskısının birinci cildinin 258. sayfasından: &#8220;Hırsızlara gelince, bunlar İstanbul&#8217;da son derece nadirdir. Ben Türkiye&#8217;de on dört sene kaldığım halde bu müddet zarfında hiçbir hırsızın orada ceza gördüğünü işitmedim. Türkiye&#8217;de yankesiciliğin ne olduğu mâlum değildir, onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Türk ve İslam düşmanı Sir James Porter: &#8220;Türkiye’de yol kesme vakalarıyla ev soygunculukları hatta dolandırıcılık ve yankesicilik olayları adeta meçhul gibidir. Savaş halinde olsun, barış halinde olsun, yollar da evler kadar güvenlidir. Kesindir ki, İstanbul’da Türkler tarafından işlenmiş yankesicilik, dolandırıcılık ve soygunculuk vakaları son derece azdır. İnsan bu şehirde Bulgarlardan sakınmalıdır, çünkü onların ekserisi hilekár ve dolandırıcıdır.&#8221;; Fransız generallerinden Comte de Bonneval: &#8220;Haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında neredeyse hiç bilinmeyen suçlardır. Sözün özü, ister vicdani bir inançtan, ister ceza korkusundan ileri gelmiş olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.&#8221;; L.Castellan’ın 1811’de çıkan &#8220;Yunanistan, Çanakkale ve İstanbul Üzerine Mektuplar&#8221; kitabından: &#8220;İstanbul’da gündüz olduğu gibi geceleyin de insan hiçbir saldırıya uğrama korkusu olmadan dolaşabilir. Zaten ahali bilhassa evlerde hırsızlık vakaları olmamasına büyük bir dikkatle özen gösterir: Çünkü öyle bir hadise görülen sokağın bütün sakinleri çalınan malı ödemekle yükümlüdür.&#8221;  A. Brayer adında İstanbul’da 9 yıl geçiren bir doktorun anlattıkları: &#8220;Yankesicilik, dolandırıcılık, anahtar uydurma, kırıcılıkla çalma, pencereden girme vesair suretlerle yapılan hırsızlıklara gelince, işte o vakalar son derece seyrektir.&#8221; Kaynak: İsmail Hami Danişmend, Türkler” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 14 Eylül 2007)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türk ve İslam düşmanı Guer isimli avukatın 1747 yılında Paris&#8217;te yayınlanan &#8220;Moeurs et usages des Turcs&#8221; adlı kitabının ikinci cildinin 188. sayfasından: &#8220;Gerek İstanbul&#8217;da, gerek Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bütün şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak surette ispat etmektedir ki, Türkler hiçbir zaman görülmemiş derecede medenîdirler ve o kadar uzun zaman haklı olarak itham edilmelerine rağmen bugün barbarlıkla artık hemen hemen hiç alakaları kalmamıştır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Par A. Ubicini: &#8220;İstanbul’da dükkâncı herkesçe mâlum namaz saatlerinde dükkânını açık bırakıp gittiği ve geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatıldığı halde senede yalnız dört hırsızlık vakası bile olmaz. İnanılmaz şey! Barbarlar diyarında ve muazzam bir şehrin o muazzam batakhanesinde ne cinayet, ne cebir, ne de şiddet oluyor, herkesin hukuku eşitlik esasına göre temin ediliyor, bütün bedbahtlar emin bir sığınak buluyor ve büyük küçük, Müslüman Hıristiyan hep aynı adalete tabî tutuluyordu.&#8221; (Ubicini, La Turquie, Paris 1955, s. 330, 437)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ignatius  Mouradgea d&#8217;Ohsson&#8217;un 1791 yılında yayınlanan &#8220;Tableau Général de l&#8217;Empire ottoman&#8221; isimli kitabının dördüncü cildinin birinci kısmının 263-264. sayfalarından: &#8220;Osmanlı Türkleri, toplum ve fert olarak ahlâklarının ciddiyetini şeriatın iffet ve hâyâ hükümlerine borçludurlar. Ahlakî ve dînî bir hukuk sisteminin zorunlu bir sonucu olan bu durumun, barbarlık örf ve adetlerinden, milletin göçebeliğinden ve kocaların kıskançlığından kaynaklandığını ileri sürmek haksızlıktır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dr. A. Brayer&#8217;nin 1836 yılında yayınlanan &#8220;Neuf années a Constantinopla&#8221; adlı eserinin birinci cildinin 286. sayfasından: &#8220;Halkın ve bilhassa fakir tabakanın en zarurî ihtiyaç maddeleri üzerine en ehemmiyetsiz bir verginin bile konulmasını yasaklayan, o gibi maddeleri en ucuz fiyatla sattırmayı en şerefli vazife bilen, tartılarla ölçüleri en sıkı kontrole tabii tutturan ve ıslah kabul etmez istifçi ve vurgunculara ölüm cezası verdiren ruh…&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meşhur İtalyan edebiyatçı Edmondo de Amicis&#8217;in &#8220;Constantinople&#8221; adıyla Fransızca&#8217;ya çevrilen eserinin 1883 Paris baskısının 425-426. sayfalarından: &#8220;Şu noktada hemen bütün Dünya aynı kanaattedir. Yeni Türk, eski Türk&#8217;ün değerinde değildir. Bizim kumaşlarımızı, her türlü refah vasıtalarımızı, ayıplarımızla kötülüklerimizi, mânâsızlıklarımızı benimsemiştir, fakat anlayışımız ile fikirlerimizi henüz kabul etmediği için bu yarım yamalak başkalaşma ve dönüşüm esnasında kendisindeki eski Osmanlı Türk karakterinin bütün iyi taraflarını da kaybetmiştir. Eski Türk&#8217;ün, &#8220;Batı medeniyetinin türettikleri&#8221; olarak görüp değer vermediği bu gençler, gerçekten de tembel, kabiliyetsiz, imansız, para düşkünü, Avrupa taklitçisi, her türlü millî geleneğin düşmanı ve uşak ruhlu sürü sürü memurlardan ve atalarının pabuçları olamayacak kadar küstah, hâyâsız, ahlâksız bir nevî &#8220;şık gençlik&#8221; güruhundan ibarettir.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Downey şöyle der: &#8220;Birçok Hristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ilkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip sığınıyordu.&#8221; (Fairfax Downey, Kanuni Sultan Süleyman, s. 37)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">IV. Şarl’ın yakın doğuya gönderdiği temsilcisi Bertrandan de la Brogiere, 1433 de Edirne’de bizzat II. Murad’ı görmüştür, onun adaletine hayran kalan seyyah, “Eğer isterse bütün yakın doğu Hıristiyanlık âlemini ortadan kaldırır!” der. Bu nedenle de Fatih 1463 de Bosnaya girince Bogomiller, krallarını terk edip Türklerin safına geçmişlerdir. XV. Yüzyıl sonlarında İspanyadaki Müslüman ve Yahudiler, kitle halinde Osmanlı ülkesine sığınarak, iskan edilmişlerdir. Rus kilisesinin zulmüne dayanamayan Kazaklar da din hürriyetini Osmanlı idaresinde bulmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sultan Abdulhamid Han’la ilgili bir hatırasını Mabeyn Başkatibi Es’ad bey şöyle anlatır: “Bir gece yarısı çok mühim bir haberin imzası için sultanın kapısını çaldım. Fakat açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra tekrar çaldım. Yine açılmadı. ‘Acaba sultana emr-i hak mı vaki oldu?’ diye endişelendim. Biraz sonra tekrar çaldım açıldı. Sultan elinde havluyla yüzünü kuruluyordu. Tebessüm ederek; ‘bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi anladım. Daha ilk kapıyı vuruşunuzda uyandım. Abdest aldım. Onun için geciktim. Kusura bakma. Ben bu kadar zamandır, bu milletin hiç bir evrakına abdestsiz imza atmadım. Getir imzalayayım!’ dedi. (Tahsin Yıldırım, Osmanlı Padişahlarının Manevi Dünyası, s. 344) Ortaçağ Fransa&#8217;sında saraylarda bile umumi helanın bulunmadığı dönemde, İstanbul&#8217;da 1400’ün üzerinde umumi hela vardı. Osmanlı devletinin payitaht merkezi İstanbul&#8217;da Kanuni döneminde 46 yıl boyunca, yılda ortalama sadece 1 cinayet vak’ası kaydedilmiştir. Akıl hastaların Bimarhanelerde son derece şefkatle davranılırdı. Onlar ceviz karyolalarda, ipekli çamaşır ve çarşaflarda yatırılıp musikiyle tedavi edilirdi. Aynı dönemlerde Avrupa’daysa akıl hastaları, ruhuna şeytan girdi diye diri diri yakılırdı. Amerika musikiyle tedaviyi ancak 1956 yılında uygulayabilmiştir. (Eğitim Bilim Dergisi, Eylül 1999, Sayı: 12) Osmanlı, büyük bir edep ve hürmet ile “muhterem acizler” diye tâbir ettikleri akıl hastalarını, av etiyle beslemek ve musiki ile tedavi etmek gibi hâlâ kâbına varılamamış bir merhamet, muhabbet ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır. (Osman Nuri Topbaş, Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı; Medeniyetimizin Fazilet Zirvelerinden Vakıf İnfak Hizmet,  s. 3)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslüman  günlerce dolaşıp yıllık zekâtını verebileceği fakir birini arayıp bulamayıp bunun üzerine zekâtının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu&#8217;ndaki bir ağaca asıp, üzerine de: &#8220;Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al&#8221; diye yazmıştır ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kalmıştır. (Altınoluk Dergisi, Şubat/1994, sayı: 96, s. 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Osmanlı toplumsal yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterroht&#8217;a: &#8220;Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı&#8217;ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?&#8221; diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht: &#8220;Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin&#8217;in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır&#8221; diye cevap verir. (Niyazi, Mehmed, Tarihe Saygı, 14 Temmuz 1992)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyada ilk toplu sözleşmenin Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirilmiştir. Kütahya Vahid Paşa kütüphanesinde bulunan şeriye Mahkemesi sicilinin 57&#8217;ci sayfasında kayıtlı belgeye göre, yeryüzündeki bu ilk sözleşme Kadı Ahmed Efendinin tasdiki ile 24 işyeri ile işçileri arasında imzalanmıştır. Bu sözleşmeye göre, &#8220;Kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri&#8221;nin tesbit edilip, her gün belli sayıdaki fincan imali karşılığı alacakları ücretlerin tesbit edildiğini&#8221; açıkça belirtilir. (Necdet Sevinç, Osmanlılarda Sosyo-ekonomik Yapı, s 164)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonradan II. Sylvestre olarak papalık tahtına oturan Gerbert&#8217; in 9. asır İspanya&#8217;sında Arap uleması nezdinde üç yıl tahsil gördü. Dönemin Avrupalı rahiplerinin yazmış oldukları eserlerini Kurtuba halifesine ithaf etmişlerdir. Almanya, Fransa ve İtalya&#8217;daki rahip adaylarının, ilim öğrenmek için İspanyadaki Müslüman okullarına akın akın koşarlardı. (Fernand Grenard, Asya&#8217;nın Yükselişi ve Düşüşü, s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugünkü belediye başkanı karşılığı olarak, Osmanlı Devleti&#8217;nde de &#8220;İhtisab Ağası&#8221; bulunmakta idi ve bu zatın bizzat çarşıları teftişe çıkıp en ufak bir uygunsuzluğa göz açtırmazdı. Osmanlı&#8217;nın son dönem ihtisab ağalarından biri olan Hüseyin Bey&#8217;in, Edirnekapı civarında çıktığı teftişlerden birinde üzeri ağır yüklü vaziyette, bağlanmış bir merkebi görmesi üzerine, sahibini arattırıp onu bir kahvehanede kahve içerken bulduğunu ve hayvanı yüklü olarak bırakıp eziyet verdiğinden dolayı, çuvalları hayvandan indirtip adamın sırtına yükleterek bir müddet bekletmiştir. (A. Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, s. 51)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İtalyan kökenli Dominik papazı Ricoldo de Monte Croce&#8217;nin, doğuyu Hıristiyanlaştırmak gayesi ile 13. yüzyılın ikinci yarısında çıktığı seferde İslam âlemini dolaşmış ve Türk topraklarında gördükleri karşısında hayretler içinde kalıp: &#8220;Müslümanlar vakıf kurmada çok cömerttirler. Hatta hayır işlemek için Hıristiyan esirlerin de özgürlüklerini satın alırlar. Ve sevaplarını ölmüş ana ve babalarının ruhlarına bağışlarlar. Müslümanlar, köpeklerin doyurulması için bile mal varlıklarından pay ayırırlar. Türkiye&#8217;nin ve İran&#8217;ın birçok kentinde köpeklerin doyurulmasını vasiyet etmiş olanların, vasiyetlerinde köpeklere ayırdıkları payın gayesine uygun kullanılmasını sağlayan köpek bakıcıları vardır&#8221; diye yazar. (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, s. 51)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hıristiyan Avrupa&#8217;nın akıldışı yönetimi karşısında arayış içine giren batılı filozofların &#8220;Yaşayanlara kusursuz bir düzen içinde var olma imkânı sağladığını kabul edilen ideal ülke ütopya&#8221; arayışı içine girdikleri ve bu filozoflardan biri olan Tommaso Campanella&#8217;nın, 1602&#8217;de bu gaye ile La Citta del sole (Güneş Ülkesi) eserini yazdığı ve bu eserinin hayata uygulanabilirliğini ispat sadedinde: &#8220;Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin mevcudiyeti hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin olacağını zannettiriyor bana. Mademki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke niçin vücut bulmasın!&#8221; diye yazmıştır.  (Aynur Mısıroğlu, Kuva-ı Milliye&#8217;nin Kadın Kahramanları, s. 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihçi Osmanzade Taib’in “Hadikatüs-Salatin” isimli eserine göre, Bursa Kadısı Mevlana Şemsüddin Fenari (Molla Fenari) Padişah’ın şahitliğini şu cümle ile reddetti: “Namazlarını cemaatle kılmadığın söylendiğinden şahitliğini kabul etmiyorum.” Fetih sonrasının ilk Ramazanında, Padişah, hocalarıyla üst düzey yöneticileri iftara çağırmıştı. Onlara o denli saygı duyuyordu ki, Bizans sarayından (Vlakerna-Vlaherna Sarayı) eline geçen altın sahanları, tasları, kaşıkları sofraya koydurmuştu. İftar okundu. Herkes sofraya oturdu. En yaşlıları Molla Gürani idi ve geleneklere göre önce onun yemeğe başlaması gerekiyordu. Fakat Hoca kaşlarını çatmış kıpırtısız oturuyor, elindeki tespihten sanki “lahavle” çekiyordu. Bir zaman beklediler. Açlıktan midesi kazınan genç Padişah’ın sonunda sabrı taştı: “Efendi Hazretleri, soframızda haram lokma bulunmaz, buyurunuz, taam edelim (yiyelim).” Molla Gürani hışımla Padişah’a döndü: “Ümmete haram olan Mehmed’e helal mi?” diye bağırdı, “Sen kime özeniyorsun? Peygamber’ine özeniyorsan, bil ki, onun sofrasında altın taslar yoktu; Bizans İmparatoru’na özeniyorsan, bil ki, Bizans’ı bu gösteriş, gurur ve debdebe batırdı.” Fatih kıpkırmızı oldu. Özür dileyip sofradaki altın kapların kaldırılmasını emretti. Ancak ondan sonra Molla Gürani, Molla Hüsrev, Molla Zeyrek, Molla Hayrüddin, Molla Ayas, Molla Siracüddin, İbni Temcid, Molla Abdülkadir Hamidi, Lala Zağanos Paşa ve Ak Şemsüddin huzur içinde iftar ettiler. (Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 18.08.2009)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Aşağıdaki resim bin bir gece masallarından alıntı değil, insanlık tarihinde bizzat yaşanmış bir adalet-huzur ikliminin zirve pratiğinin delillerindendir. Fatih zamanında İstanbul&#8217;da zenginlerin riyakârlık yapmadan gizlice para (zekat, sadaka, fitre, fıtır) bıraktıkları, fakirlerinde isteme utancından uzak, ihtiyaçları kadar para aldıkları sadaka kuyularının günümüze kalanlarından birkaç tanesinin fotoğrafları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sadakaların  meydandaki  bir çukurda toplanıp ihtiyacı olan kişilerin rencide olmadan geceleyin  ihtiyacı kadarını alıp geri kalanı bıraktıkları sadaka taşları bir buçuk- iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan meblağın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul&#8217;unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı. Osmanlı döneminde İstanbul&#8217;daki 160 sadaka taşından günümüze ulaşanların sayısı 35. (Murat Bardakçı, Hürriyet, <strong> </strong>27 Kasım 2000; Fehmi Demirbağ, Aşk Olsun, s. 251)</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html/sadaka-taslari_1" rel="attachment wp-att-2969"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2969" title="sadaka-taslari_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sadaka-taslari_1.jpg" alt="" width="369" height="278" /></a></span></p>
<p style="text-align: center;" align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman'; color: #000000;"> Osmanlı&#8217;daki kuş köşkleri de, Osmanlı Medeniyeti&#8217;nin incelikler medeniyeti olarak adlandırılmasının haklı göstergesidir:</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;">                      <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2968" title="kusyuva1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kusyuva1.jpg" alt="" width="572" height="162" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Osmanlı&#8217;daki kuş köşkleri de, Osmanlı Medeniyeti&#8217;nin en zarif mimari örneklerini ve  medeniyetinin ruhunu gözler önüne sermektedir.          </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Başta İstanbul&#8217;da saka, serçe, kırlangıç gibi korunmaya muhtaç kuşlar için yapılan bu barınaklar, Doğu Beyazıt, Tokat, Amasya, Kayseri, Niğde, Antakya, İzmir, Bolu, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Filibe, Tirnova&#8217;da da bulunuyorlar. Atalarımız sadece kuş evleri, kuş sarayları yapmakla kalmamış, leylek, kurt gibi evcil olmayan diğer hayvanlar için de vakıflar, hastaneler kurmuşlardır. Öyle ki soğuk kış günlerinde kurtların aç kalmamaları için kar, tipi demeden ıssız dağ başlarında et dağıtmışlar. Atamız Osmanlı; uçuş rotalarında yaralanıp düşmeleri halinde onların tedavisini yaparak sürüsüne yetiştirmek üzere çalışmalar yapan Göçmen Kuşlar Vakfı, kışın kar ve buzdan yerlerde yiyecek bulamayan kuşların ölmemesi için buz ve kar üzerine yiyecek bırakan Darı Vakfı gibi özel vakıflarda kurmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir. Bir cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu ‘Sinan Atik’ isimli Rum mimara teslim eder. Mimar, sütunları 3&#8217;er arşın kesip kısaltır. Fatih de buna sinirlenerek mimarın elini kestirir. Mimar, padişah aleyhine dava açar. Üsküdar kadısı Hızır Bey yargılama sonunda padişah suçlu bulur, kısas kararı verilir. Padişahın elinin de aynen Rum mimar gibi kesilmesine karar verir. Rum mimar adalet sisteminden etkilenir, hakkından feragat eder, bunun üzerine Fatih, tazminat cezasına çarptırılır. Karardan sonra fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; &#8220;Eğer sen Allah&#8217;ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim.&#8221; der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: &#8220;Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim. (Fahri Sarrafoglu, Yeni Söz, 22.5.2018; Av. Cengiz Gülaç, Türkiye, 13.09.2020) Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde aktarılan olayın kanıtı hala İstanbul&#8217;dadır: Sokağın bugünkü adı da tarihi kayıtlardakiyle aynıdır; Eski Mahkeme Sokak.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hayal değil gerçekten yaşanmıştır: Avrupalı bir gezgin para kesesini limanda düşürüp bazı paralarının da denize düştüğü anda halkın paraları toplamaya başladığını hatta denize daldığını görünce  &#8220;paralarım çalınıyor!&#8221; diye telaşlanırken, denize dalanlar dâhil herkesin düşen paraları toplayıp kendisine getirdiğini, paralarının tamam olduğunu, denizde bile kaybolunmasına izin verilmeden kendisine teslim edildiğine  şahit olduğu bir toplumdur; Osmanlı toplumu: “Mösyö A. Obisinyi tarafında 1855 yılında yazılan bugünkü Türkiye adlı eserden: Alışverişte Türk para indirmez. Yahudi ve Hıristiyanlar bambaşkadır. Bir kural olarak Ermeni’nin istediği paranın yarısını, ruma üçte birini, Yahudi’ye dörtte birini veriniz fakat Müslüman’la alış veriş ettiniz mi, istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz. Türk verdiği söze asla karşı gelmediğinden başkalarının da sözüne inanır. Müezzin ezan okudu mu dükkân sahibi mağazasını açık bırakarak ve genel güvenliğe dayanarak komşu camiye gider. İstanbul gibi büyük bir başkentte bütün yıl ancak üç dört hırsızlığın olduğu bile duyulmaz. Bir İngiliz gezginci Daily News gazetesine son günlerde şu sözleri yazmıştır: Bir araba kiralamıştık. Geceleyin Türke araba yanında bir adamın bırakılmasını ve eşyaları korumasını hatırlattım. Cevap olarak, ‘Ne gerek var efendim, eşyalarınız burada haftalarca dursa kimse ona el sürmez’ dedi. Ertesi gün her şey yerli yerinde idi. Düşünsenize bütün gece buradan Türk askerleri geçiyor. Bunu Londra’nın büyük minberinden Hıristiyanlara söyleseniz, sizin rüya gördüğünüzü sanırlar. Bir defa bir tüccarın kesesi patlar, içindeki paralar dağılır. Kimi denize düşer. Halk denize de atlamak dâhil parayı toplar, bir hamalda keseyi sırtlar evine götürür. Evde para sayılır tastamamdır. Türkler için dinini değiştirtme için işkenceli hareketlerde bulunmak gibi suçlamalar gerçeğe aykırıdır. Türkiye’de hiçbir zaman din yüzünden sıkıştırmalar olmamış, belki Türkiye, Hıristiyan taassubunun kurbanlarına sığınak olmuştur. Hâlbuki bugüne kadar Atina’da Miladi İsa yortusunda, Yahudiler sokakta gezmeye cesaret edemezlerdi. Türkiye’de camiler, kilise ve başka tapınaklara saldırmaz. İzmir ve İstanbul’da Katolikler, Paris ve Liyon’dakinden daha serbesttir… Buna karşılık Türkiye’de ‘Hıristiyan köpeklerin’ her gün işkenceye uğradıklarından ya da her gün kadınların çuvallara konularak konaklardan denize atıldıklarına inanmayan kaç kişi vardır? İyilikseverlik din ve inanç ayırımı gözetilmeden herkese yapılan bir şeydir. Özetle kelimenin gerçek anlamı ile bugüne kadar barbar dediğimiz ve böylece saydığımız Türkler kadar insanlığı seven bir ulus görmedim.” (Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kuran’ı Kerim, s. 83-88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız şâiri Lamartine de, seyahatnâmesinde İstanbul’dan ayrılırken Eyüp Sultan’da bir kahvenin önünden hareket edişini şöyle anlatır: &#8220;Yola çıkışımızı seyretmek için halk etrafımıza toplanmıştı; fakat hiçbir hakârete uğramadığımız gibi eşyâmızdan da hiçbir şey zâyî olmadı. Osmanlı’da doğruluk, sokaklarda dahî bir fazîlet hâlindeydi. Kahvenin önündeki ağaçların altında oturanlar ve yoldan gelip geçen çocuklar, at ve arabalarımıza eşyâlarımızı yüklerken bize yardım ettiler. Yere düşen öteberilerimizi ve unuttuğumuz şeyleri toplayıp kendi elleriyle bize getirdiler.&#8221; A. L. Castellan’ın Osmanlı’daki eşsiz namusa dâir anlattığı şu hâdise, çok ibretlidir: &#8220;Dostlarımdan biri anlattı: İçinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul’dan Beyoğlu’na dönüyordum. Tophane iskelesi’ne çıkarken torbam yırtıldı. İçindeki bütün paralar da dökülüp rıhtımın üstüne dağıldı, bazıları da denize yuvarlandı. Ben «eyvah» bile diyemeden hemen oradaki halk, paraların üstüne üşüştü. Herkes bulabildiği kadar topluyordu. Ben şaşkınlıktan donmuş bir vaziyette ne yapacağımı bilemiyor, sadece bu hareketleri büyük bir endişe içinde takip ediyordum. Ne göreyim! Herkes, topladığı paraları deniz kenarında kalan torbama koyuyordu. Bunun üzerine içim biraz ferahladı. Hattâ kayıkçılar da, suya dalıp, denizin dibine gitmiş olan kuruşları çıkarmışlardı. Bütün bunlara karşı cömertlik göstermek istedimse de vazîfelerini yapmış olduklarından bahsederek her biri bir tarafa çekildi. Zaten o kadar kalabalıktılar ki, hepsine bahşiş yetişmezdi. Toplanan bütün paralar torbaya konduktan sonra bir hamal da onu yüklenip doğru evime kadar götürdü. Eve girdikten sonra büyük bir merak içinde paramı hemen saymaya başladım. Birçok ziyâna uğramış olduğumu zannediyordum ki, bin kuruşumun da tam olarak torbada olduğunu görünce hayretler içinde kaldım. Gözlerime inanamadım; bir daha saydım. Evet, tek bir kuruşum bile eksik değildi.&#8221; (Kardelen Dergisi, Sayı: 53 &#8211; Ekim / Aralık 2006; Eren Sarı, Çocuklara Şeyh Edebali: İlim bil, irfan bil, söz bil, s 11-13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ve yıl 2022! Zeytinburnu&#8217;nda kuryenin düşürdüğü 150 bin euro yola saçılır; 85 bin euro kayıptır! Olayı anlatan Ünal Coşkun, &#8220;Montum rüzgarla açılınca paralar yola saçıldı. Trafik durunca birçok kişi paraları topladı. Getirenler de oldu getirmeyenler de oldu. Suç duyurusunda bulundum.&#8221; Dedi. (Hürriyet,16.12.2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın Şam’a kurduğu bir vakfın şartnamesi; &#8220;Hizmetkârların kırdığı veya ziyan verdiği eşyâları, onların haysiyet ve şahsiyetleri rencide olmasın diye tazmin etmektir.&#8221; Nakîbü&#8217;l-Eşrâf Es&#8217;ad Efendi&#8217;nin vakfiyesinden: &#8220;Kıymetli ve hayırsever devlet adamlarının geçmediği ve geçmeyeceği sokaklara ve iskelelere yerleşmiş olan son derece yaşlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iş yapmaya kudreti olmayan âcizlere odun, kömür ve diğer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!&#8221; Fâtih Sultan Mehmet Hân, İstanbul’un fethinden sonra yaptırdığı bir imârethânenin vakfiyesine şu satırları yazdırmıştır: “İnşâ ettirdiğim imârethânemde İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! İstanbul fethinin şehit âilelerine ve yetimlerine ise; hava karardıktan sonra, kapalı kaplarda, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!” Evliyâ Çelebi&#8217;nin Sokullu Mehmet Paşa vakfiyesindeki misafirhane ile alâkalı vermiş olduğu bilgiye bakalım: &#8220;Eğer gece yarısı taşradan misafir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikram edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bir kimse bırakmayalar. Sabahleyin ayrılma vakti geldiğinde de hancılar tellâllar gibi: &#8220;Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?&#8221; diye nidâda bulunalar. Misâfirler hep birden: &#8220;Tamamdır. Allah Teala, hayır sahibine rahmet eyleye!&#8221; dediklerinde, kapıcılar şafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak:&#8221; Gafil gitmeyin! Dikkat edin, tanımadığınız kimseleri arkadaş edinmeyin! Yürüyün, Allah kolay getire!&#8221; diye duâ ve nasîhat ile uğurlayalar.&#8221; (Osman Nûri Topbaş, Âbide Şahsiyet ve Müesseseleriyle Osmanlı, s. 510) Yaralı kuşlara ve hasta hayvanlara tedavi merkezleri de açılmıştır. (Topbaş, s. 509)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tunuslu Seyyah İbn-i Batûta ve arkadaşları Anadolu’yu gezerken Denizli’ye uğrarlar. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatır: “Şehre girdiğimiz sırada, çarşıdan geçerken dükkânlardan çıkan birtakım insanların hayvanlarımızı çevirerek yularlarına asıldıklarını gördük. Bir başka grup da gelerek bunları durdurdu ve çekişmeye başladı. Konuştuklarını anlayamadığımızdan korkmaya başladık, kaygısına düştük. Sonra anladık ki, her iki taraf da bizim kendi zâviyelerinde misâfir olmamızı istedikleri için çekişirlermiş. Onların göstermekte oldukları yüksek misafirperverliğe hayran olmamak elde değildi. Nihâyet işi kur’a çekmek sûretiyle halletmeyi kabul edip sulh oldular.” (İbn-i Batûta, Rihletü İbn-i Batûta, s. 305-30)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batılı seyyah Hunke&#8217;nin, Müslüman hastanesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, vakıf hassâsiyetinin gönülleri saran ne kadar bâriz bir misâlidir: &#8220;Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye de beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel! Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuğum kızartılmadan önce gel, beraber yiyelim!&#8221; (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-2; Tarih Gastesi, Eylül 2017, s. 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız tarihçi Villehardouin, Ortodoks Hıristiyanların merkezi İstanbul&#8217;u işgal edip talan eden Katolik Haçlı ordusunun, 1204 Haçlı yağması için “Dünya yaratıldı yaratılalı bir kentten bu kadar çok ganimet kazanılmamıştır” demektedir. Robert de Clari Ayasofya’nın “yağma” öncesi halini şöyle anlatıyordu: &#8221;Bu mabedin bütün kapıların kilit ve sürgüleri som gümüşten idi. Paha biçilemeyecek değerde olan mihrabın yakınında on dört ayak uzunluğunda som altından bir ayın masası vardı ve bunun üzeri değerli taşlarla süslüydü. Mihrabın etrafındaki sütunlar da gümüştendi. Kilisede yer alan on kadar avizenin her biri insan kolundan kalın gümüş zincirlerle asılıydı…&#8221; Buna karşılık Türkler İstanbul&#8217;u fethettikleri zaman Ayasofya&#8217;yı çırıl çıplak buldular. Anlatılmakla bitmeyen güzel mozaiklerinin çoğu; altın, gümüş ve değerli taşlarla süslü olan her şey, Haçlılar tarafından yağma edilmişti. Mabed bakımsızdı. Nitekim bu durumu, onu fetih gününde gören Dursun Bey şu sözlerle anlatıyor: &#8221;Onun rahnesine taş koyacak bir mimar kalmamış, mamur olarak sadece bir kubbesi kalmış. Padişah-ı Cihan bu binayı harap ve yebab (yıkık) görünce, ahir harap olmasın deyüp tamirini ve bakımını emretti.” Bu nedenle fetih öncesi Grandük Notoras: &#8220;Ayasofya&#8217;da kardinal külahını görmektense, Müslüman sarığını tercih ederiz.&#8221; der. (Emre Kongar, Tarihimizle  Yüzleşmek,  s. 35-38; Mehmet Ali Tekin, Yeni Akit, 30 Kasım 2014) Avrupalı tarihçi Richard Peters İslam ahlakını büyük bir ihlasla yaşayan Türklerin yüzyıllar boyunca ele geçirdikleri tüm ülkelerde nasıl bir adalet örneği temsil ettiklerini de şu sözleriyle dile getirmiştir: &#8220;Türkler asırlar boyunca birçok millete hâkim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler.&#8221; (Toktamış Ateş<em>, </em>Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, s. 116; Richard Peters, Geshichte der Türken, s. 8) Gibbon’da “Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu’ adlı eserinde şubları söyler: Osmanlılarla ilgili şu gerçek inkar edilemez; Osmanlılar yeni, zaman içinde dini özgürce yaşama kuralını temel ilke olarak vaz etmiştir.” (Ateş, s. 105) Gibbon ayrıca Sultan Murat için, “Ortodokslar&#8217;a, Katolik ler&#8217;in Ortodokslara yaptığı muameleden kat kat iyi muamelede bulundu” der. (Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi 1, I/77) İsviçreli ilahiyatçı Prof. Karl Barth: “Hıristiyan Avrupa&#8217;nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevkduyduğu bir devirde Osmanlı engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının mevcut olmadığı yegane memleket oldu.” (Türkler İçin Ne Diyorlar? Mutlu Altay, s. 23) A. Miquel: “Hıristiyan halklar Bizans ve Latin devletleri zamanında bulamadıkları çok iyi bir idare karşısında bulunmaktaydılar. İmparatorluk, İstanbul başta olmak üzere, işkence gören İspanyol Yahudilerine bir sığınak olmuştu.” (Osmanlı Devleti Medeniyeti Tarihi, s. 467) Romanya&#8217;nın eski adliye bakanlarından Monsieur Dissescu: “Kim ne derse desin biz Romenler bugünkü mevcudiyetimizi Türklerin ulvi cenaplığına borçluyuz. İdareleri altına aldıkları milletlere karşı hakiki bir müsahamakarlık ile muamele etmemiş olsaydılar, onların yerine biz herhangi bir komşu milletin tahakkümü altına girmiş bulunsaydık, şu an da bir tek Romen kalmazdı.” (Süleyman Kocabaş, Avrupa Türki yesi&#8217;nin Kaybı ve Balkanlarda Panislavizm, s. 32) Bilinmeyen Osmanlı kitabında Prof. Ahmet Akgündüz batılı bir oryantalistin şu sözlerini aktarır: “500 sene hâkimiyeti altında yaşadığımız Osmanlılar, bize hayat hakkı tanımasa ve günde bir gayri müslim öldürselerdi, bugün Yunan, Sırp, Bulgar ve Romen halkından bahsedilemedi.” (Akgündüz, s. 432) George Young dini özgürlüğü aktüel bir kavram ile açıklar: “Osmanlının temelleri demokratik idi.” (Halide E. Adıvar, Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri, s.42) Tabii ki Osmanlılar tüm bu hoşgörünün temelini Hz Muhammed ve sahabinin uygulamalarından alıp (Muhammed Hamidullah, MeIcuatü&#8217;l-Vesaik, s.195-197; 380-381) kendi dönemlerine taşımışlardı. İsveç&#8217;in İstanbul sefirliğinde bulunmuş M. I. D&#8217;Ohsson&#8217;a göre hayırseverliğin temeli İslâm dinidir. &#8220;Kuran, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir.&#8221; Mouradgea D&#8217;Ohsson ayrıca Osmanlı’da gördüğü güzel davranışların kökenini Kur’an ayetlerine bağlar. (M. d&#8217;Ohsson, Tableau General de I&#8217;Empire Ottoman, IV/309, VI/302)  Brayer’de Osmanlı’da gördüğü nezaketin nedeni olarak Kur’an ayetlerini işaret eder. (A. Brayer, Neuf Années à Constantinople, I/293)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">II. Bayezid devri müelliflerinden Cantacasin, klasik eserlerinde o devir için şöyle der: &#8220;Küçüğü ve büyüğü ile Türk ileri gelenleri (seigneurs Turcaz); cami ve hastane yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onları zengin vakıflarla techiz ederler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar, köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok daha hayır sahibidirler, son derece misafir severler. Türk, Hıristiyan ve Yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek, içecek ve et verirler. Bir Türk, karşısında yemek yemeyen bir adamla Hıristiyan ve Yahudi bile olsa yemeğini paylaşmamayı çok ayıp sayar.&#8221; (Petit traite de l&#8217;origine des Turq, s. 207-208; Hayata dair okumalar 1, Ahmet Türkan, s. 30) M. I. D&#8217;Ohsson&#8217;a göre bu derece hayırseverliğin temeli İslâm dînidir. &#8220;Kuran, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir.&#8221; (Tableau General deI’Empire Ottoman, VI/302)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">XV. asrın ilk yıllarında Bursa&#8217;da 7 imâret vardı. Alman gezgini Schiltberger&#8217;e göre bu imârette &#8220;Hıristiyan, Mûsevî veya putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu.&#8221; (Haşim Yadiğar, Vakıf kültürüne uygun sosyal politika stratejileri geliştirmede vakıflar genel müdürlüğünün rolü, s. 27; : Ahmet Türkan, Hayata dair okumalar 1, s. 32) Sir Paul Ricaut: &#8220;Türkler&#8217;in bu binaları, son derece muhteşem yapılardır ve Türk eyaletlerinde pek çoktur.&#8221; der. Havza gibi mütevazı bir kasabada (Doğu Trakya) böyle iki vakıf hanı vardı, yolcular bedava ağırlanırlardı. Çok büyük gelirli vakıflar tahsis edilmişti. Gelirleri ekseriya artardı. Meselâ Çatalburgaz&#8217;da İstanbul-Edirne yolu üzerinde Mustafa Paşa Kervansarayı&#8217;nın yıllık gelir fazlası ile haftada bir gün, civar köylere bedava yemek dağıtılıyordu. (Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Hâlihazırının Tarihi, II/495)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa daimi dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hal vardır: Muhtelif dükkanlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşya yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bazen de vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra dükkancının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkanlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkancılar peşimden adam koşturmuşlar ve hatta eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkana dönmemişsem, unuttuğum şeyi iade için ikametgahımın bulunduğu Beyoğlu&#8217;na kadar adam gönderip bir çok defalar beni aratmışlardır. Mesela bir gün küçük bir Türk dükkanının önünde durmuştum. Bu yelpazeci dükkanında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpazeler satılıyordu. Birçoklarına baktım; düz deriden ve en harcıâlem olanlarından birini alıp parasını verdikten sonra çekilip gittim&#8230; Aradan tam üç hafta geçtikten sonra bir gün tesadüfen yelpaze aldığım dükkanın önünden geçerken, yelpazeci beni görür görmez çağırıp orada unutmuş olduğum saatimi gösterdi&#8230; Elime teslim etti. Ben bu Türk namuskarlığının daha yüzlerce misalini sayabilecek vaziyetteyim. Bizzat kendi başımdan geçen vakalar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiçbirinde hiçbir zaman Türkler&#8217;in namuskârlıktan ayrıldıklarını görmedim.” (Aubry de la Motraye, Voyages en Europe, Asie et Afrique, cilt 1, 1727, s. 258-259) “Osmanlı Türkleri, diğer faziletleri kadar namuskârlık, dürüstlük ve doğruluk gibi Kuran&#8217;ın en kuvvetli hükümlerine dayanan meziyetleri itibarıyla da şayan-ı takdirdirler. Kendi milletdaşlarına karşı bütün muamelelerine hakim olan bu hisseye, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bütün yabancılara karşı da riayet ederler. Bu noktada Müslümanla gayrimüslim arasında hiçbir fark gözetmezler&#8230; Faziletle içtimai nizamın idamesi bakımından fevkalade bir kıymeti olan bu fikirler kanun esaslarıyla Kuran&#8217;ın şu güzel ayetlerine dayanmaktadır: Hiç kimseyi aldatmayın; ölçüyü tam doldurun; doğru tartın; sözlerinizde, yeminlerinizde kendi aleyhinize bile olsa doğruluktan ayrılmayın. Mukavelelerinizle pazarlıklarınızda hilekârlıktan kaçının. El malını haksız yiyen, karnını yakacak bir ateş yemiş olur.” (M. d&#8217;Ohsson, Tableau General de I&#8217;Empire Ottoman, IV/309) Fransız generallerinden Comte de Bonneval: “Haksızlık, tekelcilik, hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta yok gibidir. Kısacası ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusundan mütevellit olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türkler&#8217;in doğruluğuna hayran kalır.” (Comte de Bonneval, Anecdotes Veniti ennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, cilt 1, Francfort, 1740, s. 215) “Nezaket Türkler&#8217;de bilakis milli seciyelerini teşkil eden sarsılmaz hakkaniyet ve adaletle hayırhahlık ruhunun tabii bir neticesidir. Zaten Kuran&#8217;da nezakete ait ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetler de aynen ve harfiyen tatbik edilir.&#8221; (A. Brayer, Neuf Années à Constantinople, I/293) “Rastgeldiğim hangi Türk&#8217;e yol sorsam, hemen bana rehberlik etme teklifinde bulunuyor, yiyecek ve içecek şeyler hususunda elinden gelen ikramda kusur etmemek suretiyle de hep aynı kibarlığı gösteriyordu.” (L.H. Delamarre, Voyage en Krimée, suivi de la Relation de I&#8217;Ambassade envoyée de Petersbourg à Constantinople, 1802, s. 208) &#8220;Türkler&#8217;in riayet ettikleri İslam&#8217;ın beş şartının dördüncüsü de zekâttır. Türkler bu şartın ifasında kusur etmezler, çünkü çok hayırseverler; din ve mezhep ayırt etmeksizin ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsun, bütün muhtaçlara yardım ederler; onun için Türkler arasında fukaraya pek az tesadüf edilir&#8230; Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır. Keseleriyle hayrat yapamayanlar ana yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak, sellerde suların civarında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır işlerler, bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fisebilillah çalıştıklarını söyleyerek reddederler.&#8221; (M. Thevenot, Relation d&#8217;un Voyage Fait au Levant, Paris, 1665, s. 95-97) “Türk şefkati hayvanlara bile kapsar. Bunları beslemek için vakıflar ve ücretli adamlar vardır; bu adamlar sokak başlarında köpeklerle kedilere et dağıtırlar. Bu hayvanlar o sadakaya alışmış oldukları için, besicilerinin seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen sokak başına üşüşmekte hiçbir zaman kusur etmezler&#8230; Kısır ağaçların kuraklıktan kurumalarına meydan vermemek üzere bir işçiye ücret verip sulanmalarını temin edecek kadar hayrat ve hasenatta ileri giden&#8230; Müslümanlara da tesadüf edilir. Birçok Türkler de sırf azat etmek için kuş satın alırlar&#8230; Kasaplar her gün muayyen miktar kedi ve köpek beslemekle mükellef kılınır. Şam&#8217;da hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane vardır.” (Jean Antoine Guer, Moeurs et usages des Turcs, cilt 1, Paris, 1747, s. 221)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi ve İslam karşıtı olan Sir James Porter: &#8220;Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hâdiseler âdetâ meçhûl gibidir. Harp hâlinde olsun, sulh hâlinde olsun, yollar da evler kadar emîndir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa dolaşabilmek her zaman mümkündür. Dâimî bir seyr u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek kâbil değildir. Nice yıllar içinde ancak nâdir hâdiselere tesâdüf edilebilir.&#8221; (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sigrid Hunke’nin, ‘Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserinden  konu  hakkında bazı alıntılarla devam edelim: “Doğu, nezaket ve görgüde Batı’yı geçmişti. (s. 84) Kamu işlerindeki idareleri o devrin batı dünyasındakinden çok iyiydi. (s. 199) 700&#8217;den 1200&#8217;e kadar Müslümanlık, iktidar, kudretinin düzeni ve yaygınlığı, hayat seviyesi, görgü, insan hakları, dini hoşgörü, edebiyat, ilim, tıp ve felsefede bütün dünyaya öncülük etti. (s. 259)         Bedevi Arapları birkaç yıl içinde İslam imanı ile kaynaşınca, karşılıklı yardım kuralları ile kardeş haline, ahlaki yükümlülükler ile disiplinli ve mücahide verilecek ahiretteki mükafatın düşüncesi ile ölümü hiçe sayan bir millet haline getirir. (s. 248) Tüm bunlara rağmen “düşmanlarını yenen Araplar, tahripçi ve mütaassıp bir sıfat içinde görünmediler. Arapların savaşta yendikleri milletlere karşı toleranslı ve insani muamelelerle davranmışlardır ve dünya tarihinde böyle davranan pek az millet mevcuttur. (s. 250 )  9. asrın Kudüs patriği de İstanbul patriğine yazdığı mektupta buna şahitlik eder: “Müslümanlar adildir. Bize haksızlık ve zorlama yapmamaktadırlar.” (s. 256) Müslüman Arap adaleti öyle yaygınlaşmıştı ki, 1010 senesinde Hıristiyanlarla Müslümanlar savaşırken üç piskopos Müslümanların hükümdarı için hayatlarını feda ederek bir muharebin halife lehine neticelenmesini sağlamışlardı.” (s. 445)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Merhamet abidesi. Zalim Esed’in yerinden yurdundan ettiği milyonlarca Müslüman&#8217;dan biri olan 59 yaşındaki Üsame Şafii, sığındığı Diyarbakır’da, cadde ve sokaklara 6 yıldır insanlık ve merhamet tohumları ekiyor. Heybesindeki çekici ve pensesi ile kaldırımlarda insanlara eziyet veren çivi ve demir kalıntılarını söküyor, ayaklara takılan taşları düzeltiyor, makası ile sarkan ağaç dallarını buduyor. Ve bunu çocukluğundan bu yana sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyor.&#8221; (Buhari, Mezalim, 34) &#8220;Kimisi bana para teklifinde bulunuyor. Ben asla kabul etmem bu teklifi. Benim beklentim yalnızca Allah’tandır.&#8221; diyor. (Diriliş Postası, 5.2.2023) ) Günümüz örneklerini, ‘Dinsiz ahlak olur mı?’ adlı yazımızda görebilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13491" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/DtjcjzyXgAATR82.jpg" alt="" width="238" height="317" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde ise, “Soğuk Savaş döneminin bitmesi ile ortadan kalkan kızıl tehlikenin yerini, yeşil tehlike almıştır. Eğlence sanayinin ürettiği filmleri izleyen ortalama Amerikalı ve Avrupalıların zihinde nasıl bir İslam ve Müslüman imajının oluştuğunu tahmin etmek zor değildir.” Lewis, Pipes, Kramer, Emerson gibi yazarların çizdiği İslam ve Müslüman tablosu, bir ötekileştirme tavrına ve tehdit algısına dayanır. Lewis’e göre, Müslüman toplumların Batı ile barış içinde yaşayabilmesi için sekülerleşmesi gerekmektedir. Lewis, darü’l-İslam, darü’l-harp arasındaki çatışmayı öne çıkarırken, darü’s-sulh ve darü’l-ahd gibi kavramlardan bahsetmez. Oysa bunlar karşılıklı iki ülkenin belli şartlar çerçevesinde barış içinde yaşayabileceğini gösteren kavramlardır. Yine Lewis, zımmî hukukunun İslam topraklarında yaşayan gayrimüslimlere sağladığı hak ve imkânlardan hiç bahsetmez. Osmanlı İdaresindeki Yahudi ve Hıristiyan toplulukları ve Arap dünyasında yaşayan Hıristiyan Arap cemaatler, daru’s-selam sınırları içinde, barış içinde yaşayabileceğinin göstergeleridir. Avrupa&#8217;daki Hıristiyan krallıkların, Yahudi ve Müslümanlara karşı izlediği sindirme ve yok etme politikalarını düşündüğümüzde, Lewis’in militan İslam, İslami köktencilik vb. kurgusunun tarihi gerçeklere dayanmaktan çok, günümüze ilişkin ideolojik amaçlara hizmet ettiği görülür. (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 163, 166)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kral Talavera: “Araplarda İspanyolların imanı, İspanyollarda ise iş ve hareketlilik eksiktir.” (Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, s. 454) derken M. Akif Ersoy ise 1915’te Almanya’dan dönüşünde tersine dönen durumu şöyle ifade etmektedir: “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi” (Sebilürreşad Dergisi, Sayı 1071) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam; Bedevi Arabı, Göçebe Türkü, Ateşperest Farslıyı bilim üretenler ve dünyaya adalet ve ahlaki erdem örnekleri sunan bir tek ümmete çevirmişti. İslam hala o gücü elinde bulunduruyor, ondan ilham alıp yeniden bilim ve adalette önder olan bir topluk olma fırsatı elimizde. Yeter ki dinimizin emir ve yasaklarını &#8216;yeniden&#8217; pratik hayatımıza tatbik edebilelim: Oku!(Alak, 1) ; &#8220;Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kişiler olun.&#8221; (Nisa, 135); &#8220;Allah nezdinde en üstün olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır.&#8221; (Hucurat, 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.&#8221; (Nisa, 136)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html/huzur-baris-dunya-1" rel="attachment wp-att-2948"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2948" title="huzur-baris-dunya-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/huzur-baris-dunya-1.jpg" alt="" width="245" height="153" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html">İdealler ve tarihten pratik realiteler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalistlerin Kur&#8217;an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jul 2012 11:30:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalist iddialarına cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalistler]]></category>
		<category><![CDATA[oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sorular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=2245</guid>

					<description><![CDATA[<p>  “Ehli kitaptan bir çoğu Müslümanları tekrar kafirliğe çevirmek” (Bakara, 109) ve “onları doğru yoldan sapıttırmak” (Ali İmran, 69) istemekte ve bu yönde yüzlerce yıldır misyoner ve oryantalist merkezli çalışmalar yapmaktadırlar. İslam’la ilgili eleştirilerinde belli bir kural, metot kullanmayan oryantalistler İslami kaynaklar içerisinde işlerine gelenleri cımbızla seçmekte, ortamında kopardıkları metinleri önceden belirdikleri amaçlarına ulaşmak için [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html">Oryantalistlerin Kur’an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><b> </b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ehli kitaptan bir çoğu Müslümanları tekrar kafirliğe çevirmek” (Bakara, 109) ve “onları doğru yoldan sapıttırmak” (Ali İmran, 69) istemekte ve bu yönde yüzlerce yıldır misyoner ve oryantalist merkezli çalışmalar yapmaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’la ilgili eleştirilerinde belli bir kural, metot kullanmayan oryantalistler İslami kaynaklar içerisinde işlerine gelenleri cımbızla seçmekte, ortamında kopardıkları metinleri önceden belirdikleri amaçlarına ulaşmak için kullanmaktadırlar. En aşırı Şii kaynağı delil getirir; Kur’an’a saldırır, Kur’an’da bir ayette geçen kelime ile hadislerde geçen aynı anlamdaki bir ‘başka bir kelimeyi’ birleştirir, aralarında irtibat bulunmayan konuları birbirlerine ekler; ayet ve hadisleri istedikleri gibi yorumlar, kelimeleri istedikleri gibi anlamlandırabileceklerini zanneder; hadislerin ve İslam tarihinin sonradan uydurulduğunu ileri sürer ama sonra ‘uydurma’ kabul ettikleri bu kaynakları kullanarak da İslam’a saldırırlar. İncil ile ilgili birçok gerçeği gizler, bilmiyormuş gözükür ve bu konuda muhataplarına karşı da “saldırı en iyi savunmadır” metodunu kullanırlar. Yalan ve iftiradan asla sakınmaz ve gerçeği bile bile gizlerler. Kaynak gösterdikleri eserlere hemen hemen hiçbir okuyucusunun başvurmayacağını bildiklerinden kaynaklar arasında dolaşıp istedikleri hedefe ulaşmak için, işlerine gelenleri seçip itham ve iftiralarında kullanırlar! Hakbuki &#8220;ilerideki yüzyıllarda insan cinsinin düşünceleri ve inançları üzerinde barışçı bir etki yapmak üzere Haktan gönderilen en kuvvetli vasıtayı (Kur’an’ı), en inatçı taassup ve en cahil saldırılarla karşılamak kadar yanlış ve hem de gülünç bir hareket olamaz.&#8221; (Lord John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 55) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam ile terörü özdeşleştirmeye çalışan Batı dünyası önce kendi tarihleri ile yüzleşmelidirler! &#8220;Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla anasının, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları, kendi av halkı olacaktır.&#8221;  (Matta:10-34-36)  Sadece son yüzyılda Hristiyan Batı, dünyaya iki dünya savaşı, iki atom bombası, 4 kıtaya da (Afrika, Asya, Avustralya ve Amerika) işkence, katliam, sömürü ve asimilasyon sığdırdı! Onlar  &#8220;Barış, müjde&#8221; ile geldik derken geride bıraktıkları sadece zulüm, kan, gözyaşı  olmuştur. Kenya Devlet Başkanı Kenu Kenyattu: “Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.” (Bayram Küçükoğlu, Türk dünyasında misyonerlik, s, 11; Ahmet Şerif İzgören, Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı, s. 96; Mustafa Balbay, Avrupa&#8217;nın Terör sorunu, Cumhuriyet, 18.2.1999; Melih Aşık, Milliyet, 15.02.2008) &#8220;Peru fatihi&#8221; Francisco Pisarro, bu ülkenin kıyılarına ulaşıp İnkalar&#8217;ı kitleler halinde  katletmeye başladığında, yüreğinde hâlâ azıcık vicdan duygusu bulunanlar duruma isyan etmiş ve ünlü komutana bu kadar çok kan dökmemesi yolunda uyarıda bulunmuşlardı. Pisarro homurdanmalar gitgide artınca bir kaç kardinalden insanlık tarihine geçecek  şöyle bir fetva almıştır:  &#8220;Fethedilen bu topraklarda yaşayan canlılar (İnka İmparatorluğu&#8217;nda yaşayan insanlar) her ne kadar insana benzer bir görünüme sahip olup iki ayakları üzerinde yürümekteyseler de, sonuç itibarıyla Engizisyon Mahkemesi bunların farklı bir hayvan türü oldukları kanaatine varmıştır. Bu vesileyle, düşünme ve iman etme yetisinden yoksun olan bu &#8216;hayvanların&#8217; katli vacip görülmüştür.&#8221; (Ali Murat Güven, Yeni Şafak, 26.01.2003) Bu ‘Hayvanların’ teknoloji, mühendislik, astronomide ne kadar ilerledikleri ve kendilerini katledenleri katbekat aştıkları ise daha sonra anlaşılacaktı! Amerika’nın keşfinin ilk 50 yılında Katolik İspanyollar bir  milyon yerlinin katliam, kölelik ve enfeksiyonal hastalıklardan dolayı ölümüne sebep  olmuştur. Ve daha sonra 150 yıl içinde 100 milyon insan yani yerli halkın 90%  haritadan silinmiştir. Amerika’nın keşfinden 19. yüzyıla kadar 13 milyon Afrikalı  köleleştirilip Amerika’ya götürülmüştür. Kendi mezhepleri arasında yüzyıl savaşları yapan, iki cihan savaşına neden olup yeryüzünü cehenneme çeviren, gizli örgütlerle dünyayı yönlendirip yönetmeye çalışanlar acaba hiç iç muhasebe yapabilecek midir? “Onlara: &#8216;Yeryüzünde fesat çıkarmayın&#8217; denildiğinde: &#8216;Biz sadece ıslah edicileriz&#8217; derler. İyi bilin ki, onlar fesat çıkaranların ta kendileridir, fakat anlamazlar.” (Bakara, 11-12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesih’in çarmıhta kendini kurban vermesi (1. pet.2:24) kendi kanını bizim günahlarımız için dökmesi, Tanrı’nın gazabını (Yuhanna 2: 2; Yuhanna 1: 12) bizden uzaklaştırmasına neden oldu. Kişiyi Tanrı’nın gazabından kurtaracak tek şey, Mesih’in o kişinin yerine çarmıhta kurban olarak ölmesidir. (1. pet. 2: 24) Cehennem,  Tanrı’nın huzurunun bulunmadığı, ateşle işkence edilen bir yerdir.  (Matta 25: 46)  “Hristiyan olmayanlar cehenneme ‘sonsuza dek’ atılacaklar.” (Matta 25: 46) E hani  tanrınız &#8220;sevgi&#8221; idi? Kutsal kitap, ‘tanrı sevgidir.’ (Yuhanna 4:16) ‘ve o herkesi’ sever. (Matta 5:43-48; Yuhanna 3:16) diyordunuz? Bizim ilahımız zalimlere kızınca “Tanrı hiç kızar mı?” diye sorarsınız ama sizinki acı çekip, oğlunu (!) çarmıha gerdirip gazabını  ancak bu şekilde söndürünce iyi oluyor öyle mi? Ya peki bizim ‘Melek’ tabir ettiğimiz bebekler için, günahkar doğum (asli günah) iddianıza ne demeli? “Orijinal günah, günahlı doğum Adem’den kaynaklandı ve aileden çocuklarına geçmeye başladı. Bizler doğal olarak Tanrı’nın gazabının çocuklarıyız.” (Efes, 2:3) Bebekler günahkar doğar ve onlar tanrının gazabının eseridir. Bu tanrı bir de “sevgi” tanrısı olmasa ne olurdu acaba?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Teslis; Baba, oğul ve kutsal ruh hakkındaki kendi açıklamaları şöyledir: Tanrı tek bir varlık olduğu halde üç kişide kendini gösterir. Üçlü birlik; üç tanrıdan oluşan tek tanrı veya tek kişinin üç şekilde görünmesi değildir. Üçlü birlikçilik, tek tanrıcıdır (monoteisttir). Var olmuş tek tanrı dışında hiçbir tanrı yoktur ve her şeyin hakimidir.” Çok ikna edici değil mi? ‘Başta bir hata yaptık şimdi zorlama ile anca bu kadar kıvırabiliyoruz’ demeyen bu kesim, İslam’daki tevhit, yaratıcının tek olmasını ise içselleştirememektedir! Peki, ‘Baba ve oğul’u geçtik, sadece kutsal ruh için yapılan şu tanrı tanımı, bu monoteist tanrı teorilerini çürütmüyor mu: “Kutsal ruh; Üçlü birliğin üçüncü kişisidir. Kutsal ruh ‘tamamen’<strong> </strong>Tanrı’dır.” Ya oğul İsa? “Üçlü birliğin ikinci kişisidir. ‘Beden almış söz’dür. (Yuhanna 1:1, 14) Hem tanrı hem ‘insan’dır. (kol. 2:9)  ‘Tanrının oğlu’ terimi İsa’nın fiziksel anlamdaki Tanrı’nın oğlu değil, ruhsal anlamda İsa’nın tanrısallığını anlatmak için kullanılır. (Yuhanna 5:18) Bakalım gerçekte öyle mi? Yuhanna 18: “Bundan dolayı Yahudiler onu öldürmeye daha ziyade çalışıyorlardı, çünkü yalnız cumartesi gününü bozmakla kalmadı, fakat ‘Tanrı’nın  kendi babası   olduğunu  söyleyerek’ kendisini tanrı ile ‘bir’ kıldı&#8221; Nerede “Ruhsal anlamda” oğul ifadesi? Aksine tanrı ile ‘Bir’ olma ifadesi açıkça İncil’de geçmektedir. Zaten çarmıha gerilme olayı çürütmüyor mu bu iddiayı? İsa, bizim için, ‘insanlık için kendini feda eden tanrı’ değil mi idi? İsa Hristiyanlara göre tanrının sözüdür, sözün et kemiğe bürünmüş halidir: Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’yla ‘birlikteydi’ ve ‘söz Tanrı’ydı.’ Ve söz ‘insan olup’ aramızda yaşadı.&#8221; (Yuhanna 1:1, 14)  Söz tanrı ile birlikte idi, aramıza insan olarak geldi, tanrının oğlu idi, bir de kutsal ruh var tabii, yani böl parçala yönet taktiğini tanrıya da uygulayan kilise! Ya peki insan? “insan, Tanrı’nın benzerliğinde yaratıldı.” (Yar. 1:26) İnsan olan İsa tanrı olunca, diğer insanlar da tanrı benzeri oluyor doğal olarak! “Cennet, Tanrı’nın bulunduğu yerdir.” Tanrıyı üçe çıkarma yetmedi, bir de O’na yer isnat etmektedirler. Tabii “yorulan, sarhoş gibi uyanan, güreşte yenilen vd.” tanrı inancı yanında, O’na yer izafe etmek ne kadar günah olabilir ayrı konu? (Detay, ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımızda) Kurtuluş, “Mesih’e ve ‘O’nun çarmıhtaki kurban oluşuna güvenen’ herkese Tanrı’nın karşılıksız bir armağanıdır. (Efes. 2:8-9) O bizim aracımızdır. (1. tim. 2:5) Kurtuluşu kazanmak için ‘iyi işlerimiz yetersizdir’<strong> </strong>ve Tanrı’nın huzurunda ‘kabul edilmez.’ (Yeşaya 64:6) Tüm bu alıntılar, “answering-islam” ve “hristiyanturk” adlı kendi web sitelerden aktarılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/engisizyon-2" rel="attachment wp-att-2247"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2247" title="engisizyon-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/engisizyon-2.jpg" alt="" width="153" height="641" /></a> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/engisizyon-1" rel="attachment wp-att-2248"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2248 aligncenter" title="engisizyon-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/engisizyon-1.jpg" alt="" width="700" height="175" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/engisizyon-3" rel="attachment wp-att-2249"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2249" title="engisizyon-3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/engisizyon-3.jpg" alt="" width="743" height="138" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kendi kutsal kitapları insan yazması olunca, Kur’an’ın ilahiliği tabii ki oryantalistlerin canını sıkmaktadır: “Kur’an’ı Muhammed kendisi yapmıştır. Esinlenmemiştir veya kutsal yazı değildir. Orijinallerinden bugüne doğru geldiği kanıtlayacak deliller yoktur.” Çekememezlik, kıskançlık böyle bir şey işte!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevabı bir oryantalist (John Bertin) versin: &#8220;Bütün olumsuzluklarına rağmen, Müslümanların hadisleri vesikalandırma şansı, bizim Kutsal Kitabımızı vesikalandırma şansımızdan  daha fazladır.” (Münih’teki Ocak 1998 tarihli konuşmasından.) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Misyoner ve oryantalistlerin soruları ve cevaplarımız</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Tanrı neden İsa’dan yaklaşık 600 yıl sonra, başlangıçtan beri var olan eşsiz planını değiştirip yeni bir mantıkla ortaya yeni bir din çıkartmıştır? Özellikle şeriat yani yasa, Mesih öncesine aittir. Tevrat’ta bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Mesih’in gelişi şeriata yeni bir boyut</strong><strong> getirmiştir. Durum bu olunca Tanrı önce şeriatı verip sonra kaldırıp tamamlayıp sonra neden yeniden İslam inancı ile yenilemiştir?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eşsiz planın değiştirilmesi iddiası, olaylara  Hristiyan inanç merkezli  bakış açısının sonucudur. Oryantalistler kendi dinlerini merkeze koyup böyle bir yorum yapabilirler ama aynı yorumu bizim kabul etmemiz veya bu çerçeve üzerinden değerlendirme yapmamızı istemeleri mantıklı değildir. Allah&#8217;ımızın eşsiz planı aksaksız devam etmektedir ve bu planda da bir değişiklik olmaz! (Fetih, 23) Yahudi şeriatı bozuldu bu doğru! Bu yanlışı İsa&#8217;nın şeriatı -kuralları-  düzeltti ve eksiklik giderildi! Bu da doğru. Eksik olan, İsa şeriatının da tıpkı Musa şeriatının olduğu gibi zamanla bozulmuş olmasıdır. Tevrat&#8217;ın bozulduğunu ve İsa (as) ile vahyin yeni bir boyut kazandığını kabul eden zihniyet, aynı şeyin kendi kitabının başına gelince onu düzelten, ona yeni boyutlar kazandıran İslam&#8217;a itiraz etmesi hayli düşündürücüdür. Bu konuda, “İslam tüm dinlerin özüdür” isimli yazımızı özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Kutsal Kitap mantığı ile baktığımızda bizler Mesih’i kurtarıcı ve Rab olarak, ayrıca görünmeyen Allah’ın görüntüsü ve kelamı olarak kabul ediyoruz. Bunun dışında da biyolojik bir anlam katmadan oğlu diyoruz. Biyolojik anlam katmadan diyorum çünkü Tanrı’nın bir insanla biyolojik bir ilişkiye girmesi inancımız gereği Tanrı’ya hakaret ve küfürdür. Ancak Kur’an bizleri ve inancımızı aşağıdaki ayetlerde belirttiği gibi niteliyor. Sizce bizim inancımızda böyle bir bakış olmadığı halde her şeye gücü yeten Allah, geçmiş tarihi ve insanların ibadetlerini bilmediği için yeni gönderdiğinde böyle bir açıklama yapma gereğini mi hissediyor? Kur’an şöyle diyor; Dediler ki: &#8220;Allah çocuk edindi!&#8221; Hâşâ! O, münezzehtir! O, müstağnidir! Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur! Yunus/68; “Bir de: &#8220;Allah çocuk edindi.&#8221; diyenleri uyarmak için.”; Keyf/4 &#8220;Rahman çocuk edindi. dediler.” Meryem/88; Böyle iken dediler ki: &#8220;Rahman çocuk edindi.&#8221; Allah bundan münezzehtir. Doğrusu (o çocuk dedikleri) sadece şerefli bir takım kullardır; Enbiya/26.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle bu ayetler müşrikleri kasteder. Ama bir realite var ki, zaten Hristiyanlar da bunu hissetmekte ve üzerlerine almaktadırlar ki ve haklılar da! Aslında Hristiyanlık literatüründe &#8220;oğul&#8221; ifadesi zaten vardır ve bunu Kur’an uydurmıştır! Yetmedi bir de Anne var (Detay aşağıda verilmiştir.) Baba ise zaten var, asıl tanrı O! İsa&#8217;yı biyolojik oğul ilan eden zaten İncil&#8217;in bizzat kendisidir: İsa yiyor, uyuyor, acı duyuyor, ölüyor. O Tanrı&#8217;nın gönderdiği melek olsa kimse ona zaten zarar veremezdi. Onu insan/oğul/kelam karışımı hilkat garibesi yarı tanrı yarı kral ilan eden bizzat Hristiyanların kendisi değil midir? Eğer İsa biyolojik bir figür değilse, İsa&#8217;nın fizyolojisi, onu oluşturan elementlerin yapısı ne idi?  2000 yıllık İsa figürünü, ‘İslam tevhit inancına muhatap olmasa idiniz,’ böyle farklı açıklamaya ihtiyaç duyar mıydınız acaba? İsa&#8217;yı biyolojik tanrı ilan eden Kur’an değil bizzat İncil kaynaklı Hristiyan bakış açısıdır! İsa için; &#8220;üçlü birliğin ikinci kişisi, ‘Beden almış’ söz (Yuhanna1:1), Hem tanrı hem ‘insan’ (Kol.2:9), başlangıçta söz vardı, söz tanrıyla birlikteydi ve ‘söz insan olup’ aramızda yaşadı. (Yuhanna 1: 14) ifadeleri bizzat sizin kitaplarınızda bulunmakta değil midir? Ayrıca bırakın oğlu, Baba (!) insanı yaratırken kendine benzer yarattı (Yar.1:26) diyen sizin kutsal kitabınız değil midir? Bunlar Kur’an’dan mı alıntılardır?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Tarih boyunca bilinir ki İncil’i İsa değil esinleme yolu ile O’nun yaptıklarını görenler ve O’nun kurtarış müjdesini alanlar esinleme yoluyla yazmıştır. Ancak Kur’an bize bunun aksini iddia ediyor yine soruyorum. Her şeye gücü yeten Allah geçmişte kime ne verip vermediğini bilmemekte midir? Ayetlere bakalım; “Allah o günde şöyle buyuracak: &#8220;Ey Meryem oğlu İsa, sana ve anana olan nimetimi düşün; hani seni Cebrail ile destekledim, insanlarla hem beşikte hem de yetişkin iken konuşuyordun; sana yazı yazmayı, hikmeti, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğrettim.” Maide/110; “Sonra onların izleri üzerinde ardarda peygamberlerimizle izledik; arkasından Meryem oğlu İsa&#8217;yı gönderdik, ona İncil&#8217;i verdik ve ona uyanların kalplerinde bir şefkat ve merhamet yarattık. Bir de rahipliği ki, onu onlar uydurdular, Biz onu üzerlerine yazmamıştık; ancak Allah&#8217;ın rızasını aramak için yaptılar, sonra da ona hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, çokları ise yoldan çıkmış fasıklardır.” Hadid/27.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir kere altını özellikle çizelim ki esinlenme ile vahit çok farklı kavramlardır! Esinlenme, vahiy ile kıyas bile edilemez ama bu ayrı ve uzun bir konudur…‘Esinleme yani ilham/içlerine doğan ile İncil’in nasıl yazıldığını daha sonra açıklayacağız! Konumuza gelirsek; İslami bakış açısının ana kaynağı Kur’an’dır. Biz Müslümanlar İncil&#8217;i Kur’an gibi, Hz. İsa&#8217;ya indirilmiş kutsal bir kitap olarak kabul ederiz. Kur’an&#8217;da bu anlamda birçok ayet de vardır! (Al-i İmran, 3-4; Meryem, 30; Maide, 46; Hadid, 27) Ama sizler Kur’an&#8217;ın olayları bizzat sizin bakış açınıza göre, sizin inancınıza göre kabul etmesini ve yorumlamasını bekliyorsunuz. Sizler, Allah&#8217;ı sizin yaptığınız delalete şahit tutmak istiyorsunuz. Bir de bu olmayınca, Hâşâ, kınıyor, O&#8217;na iftirada bulunuyorsunuz! Ey Ehli Kitap! Tarafsız olmaya çalışın ve hangi iddianın daha tutarlı olduğuna siz karar verin: Peygamberler silsilesinde aniden bir insanın Tanrı’nın oğlu olup politeizme kayan bir inanç sistemi ile ortaya çıkması mı, yoksa Yüce Yaratıcının ilk insandan itibaren ‘sadece insan olan peygamberlerden elçiler seçip’ hep aynı mesajı insanlara bildirmesi mi?! Ki, İslam tüm peygamberleri hak kabul eden tek dindir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Üçlü birlikle ilgili, bizler üçlü birliği Baba Oğul ve Kutsal Ruh olarak algılarken (ki bunun açılımı kesinlikle biyolojik kavramlarla ilgili değildir) Kur’an nasıl olup ta bizlerin Baba oğul ve Anne üçlemesine inandığımızdan bahseder. Ve Allah şöyle buyurduğu zaman: &#8220;Ey Meryem oğlu İsa, sen misin o insanlara &#8220;Beni ve o anamı Allah yanında iki tanrı edinin.&#8221; diyen? Maide/116.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1300’lü yıllarda papaz Ricoldo de Monte Croce, Hristiyanların hızla Müslüman olduğundan yakınırken, “Ben kepaze oldum. Tanrı’nın sözü kepaze oldu. Tanrı İsa ve Meryem, Muhammed’e karşı Hristiyanları desteklemiyor mu?” (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi II, s. 44) demektedir. ‘Tanrı İsa’ yanında neden Meryem’den de papaz ‘destek’ beklemektedir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Öyle bir takım Hristiyan mezhepleri türemişti ki, Allah’a ait değer ve sıfatları Yusuf Neccar’ın karısına/Meryem’e (İnciller&#8217;e göre Yusuf en-Neccar, Meryem&#8217;in İsa&#8217;yı dünyaya getirmesinden sonra onunla evlenmiş, bu evlilikten erkek ve kız çocukları doğmuştur: Matta, 13/55; Markos, 6/3; Galatyalılar&#8217;a Mektup, 1/18-19; DİA; Yusuf en-Neccar/marangoz Yusuf maddesi) verecek kadar utanılır hareketlerde bulunmuşlardır. Meryemliler denilen mezhep sahipleri, kutsal ruh yerine Meryem Betul’u (Betul: Hz. Meryem ve Hz. Fatıma için kullanılan “iffetli ve namuslu kadın” anlamında bir sıfat) koyan yeni bir üçlemeye inanırlardı. İsa, tek tanrıya ibadete çağırdığı halde tapınmaya layık görülen şeyler oyma ve boyalı resimler olmuştu.” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 3) Zamanla da &#8220;Rum Kilisesinde, halkın dininin yoğun coşkusu,  Meryem&#8217;e, azizlere, tasvirlere ve kutsal emanetlere ‘tapınmakla’ kendine bir çıkış yolu bulmuştur.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 216) Zaten, “Ey kutsal olan bakire Meryem. Bizi kutsa ve koru”  türü dualar da aynı inancın tezahüründen başka bir şey değildir. Özellikle Katolik ve Or­todoks mezheplerinde Hz. Meryem, ‘Tanrının annesi’ olarak ön plana çıkmaktadır. “Meryem Kültü 5. ve 6. asırda doğuda başlamış ve batıya da yerleşmiştir. Meryem&#8217;e tapınma iddiaları Katoliklerle Protestanlar arasındaki en büyük ayrışma konularından biridir.” (Mevcut kaynaklara göre Hristiyanlık, s. 223, 313) İslam geldikten çok sonra ortaya çıkan Protestan mezhebinde bu yaklaşım daha az görülmektedir. Meşhur Efes Konsili Meryem&#8217;in Theotokos/Tanrı&#8217;yı doğuran/Tanrı&#8217;nın anası olduğunu tasdik ve ilan etmiştir. (DB, IV/1, s. 793; J. de Baciocchi, Immaculée conception, Catholicisme, VIII. 570; XIV. 1128; DİA, Meryem maddesi) “431&#8217;de yapılan Efes konsilinde hazreti Meryem’e ‘Tanrı doğuran’ sıfatı verildi. 787&#8217;de yapılan ikinci İznik konsilinde ikonlara tapmanın günah olmadığı kararı verildi.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 62) Luka İncili (1/28, 30, 35, 42, 45) Hz. Meryem&#8217;in sahip olduğu üstün nitelikleri ve onun kutsallığını nakletmektedir. 1 Kasım 1950&#8217;de Papa XII. Pie, Hz. Meryem&#8217;in öldükten sonra bedeniyle birlikte semaya kaldırıldığı dogmasını ilan etmişti. İsa, Meryem’in karnında iken, ilah taşıyan normal bir insan olamazdı zaten! Görüldüğü gibi, bir yanlış devamında birçok yanlışı getirmiştir. Ayrıca kiliseleri/evleri süsleyen Meryem ana resim/heykelleri ne anlama geliyor? Onlar önünde ibadet maksadı ile yapılan ritüeller neyi ifade ediyor? Tarihte  var olan  &#8220;Berberaniyye&#8221; adlı  tarikat Hz. Meryem&#8217;i tanrı ilan etmedi mi? (İbn-i Hazm, Fisal; Elmalılı, maide 116. Ayet tefsiri) “Meryem’i ilahlaştıran tarihte Collyridiens gibi akımlar bulunmuştur.” (D. Masson, Le Coran et la revelastion Jude – o – Chetienne, I/93) İbni Teymiyye de, Said bin el-Batrik&#8217;in &#8216;Hristiyanların haberleri&#8217; adlı eserinde, ‘el-Merisiyye adlı bir mezhebin Hz. Meryem’i ilah gördüğünü’ bizlere haber vermektedir. Günümüzde de bu artık açıkça belgelenmiştir. Alman asıllı bilim adamı Nureddin Steinhorst: &#8220;Hristiyanlıkta İsa&#8217;nın annesi, Allah’ın annesi ilan edilmiştir. Papalıkça ortaya konulan son kurala göre Meryem, Allah&#8217;ın annesi sıfatı ile bedeni olarak miraca çıkmıştır.” (Yeni Sabah gazetesi, 23.04.1958) “Günümüzde Hristiyanlar Hz. Meryem&#8217;i bir ilah mertebesinde kabul eder, adına dua eder ve ibadet yaparlar.” (Salih Akdemir, Rahip G. Basetti-Sani, A.Ü.İ.F.D., XXVII, s. 197) Papalık 1854&#8217;te ‘immaculee conception’ (Hz. Meryem&#8217;in asli günahtan uzak olarak yaratıldığını) ve 1950&#8217;de ‘Assomption’ (Hz. Meryem mucizevi şekilde meleklerce göğe yükseltildiği) inancı kabul etmiştir. &#8220;Scutari şehrinde bakire Meryem&#8217;in güzel bir heykeli vardı. Ülkenin her yerinden binlerce insan hediyelerini &#8216;takdim&#8217; ederdi.&#8221; (L. M. J. Garnett,The Woman of Turkey and their Folklore, s. 268) Aynısını Mekke’li müşrikler de putlara yapardı! &#8220;Bosna&#8217;lı Bogomillere karşı ‘Papalık, birkaç kez haçlı seferi’ yapmak istemişti. ‘Bogomiller, bakire Meryem&#8217;e tapınmayı hiçbir şekilde kabul etmiyorlar’ ve dini tasvirlerin önünde eğilmenin şirk olduğunu düşünüyorlardı.&#8221; (A. J. Evans, Through Bosnia and the Herzegovina, s. 30-31) Evet ‘Papa, Meryem’e ‘tapmayanlara’ haçlı seferi düşünmüştü, hem de defalarca! Demek ki Meryem’e tapmamak, Papa’lığa göre İslam kadar tehlikeli bir inanç şekli idi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/meryem-ana-1" rel="attachment wp-att-2250"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2250" title="meryem-ana-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-1.jpg" alt="" width="599" height="825" /></a></span><br />
<span style="color: #000000;">            </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/meryemana-2" rel="attachment wp-att-3942"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3942" title="meryemana-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryemana-2.jpg" alt="" width="500" height="344" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2252" title="meryem-ana-3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-3.jpg" alt="" width="420" height="233" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ey Hristiyan arkadaş! Meryem Ana&#8217;yı kutsal kabul etmiyorsanız bu resim/heykeller neden? İsa heykelleri O&#8217;nu kutsal kabul ettiğinizin göstergesi değil midir? &#8220;İsa gibi ışık saçan, İsa gibi cehennemden kurtaran, nur alan, başına İsa gibi taç konan, etrafını İsa gibi havarilerin sardığı, çocuklara gözüküp ilham veren, İsa ile beraber olan&#8221; bir kadının kilisede ne işi var? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meryem Ana Dualarından bazılar: “Ey Meryem&#8217;in lekesiz kalbi, sana bugünkü dualarımı, eylemlerimi ve fedakarlıklarımı ‘sunuyorum.’ Amin”; “Ey Meryem, ‘ayaklarına kapanıyorum.’ Tüm benliğimi, varlığımı ellerine ve kalbine ‘teslim ediyorum.’ Bu yeni günde, merhametli şefkatinle bende Oğlun Mesih İsa&#8217;nın hayatını ‘yarat’. Ey ‘göklerin Kraliçesi’, Amin.”; “Lekesiz Bakire, benim annem, Meryem, Ey Kraliçem ve ‘Kilise&#8217;nin Annesi’, Mesih İsa&#8217;nın egemenliğinin dünyaya gelmesi için senin kutsal görevine sadakatle iştirak etmeme izin vermeni rica ediyorum.”; “Ey Lekesiz Bakire, Adalet aynası, ‘tanrısal yardımın sevgisini bizde koru.’ Amin.”; “Her zaman bakire anne, biz günahkarlara merhamet et.”; “Ey ‘Allah&#8217;ın Aziz Annesi’, denenmede olan bizlerin yakarışlarını hor görme ve bizi her tehlikeden ‘kurtar.’ Amin.”; “Aziz Bakire Meryem, daima birlik içinde kalmaları için ‘ailelerimizi koru’ ve çocuklarımı­zın eğitimini ‘kutsa.’ Amin.”; “Ey şefkatli bakire Meryem, ‘sana sığınan, yardımını dileyen ve aracılığını isteyen’ hiç bir kimse­nin, senin ‘yardımını görmeden geri çevrilmediğini’ hatırla. Bundan cesaret alarak sana koşuyorum. Ey Mesih İsa&#8217;nın annesi ve benim şefkatli Annem, sana geliyorum ve günahlarım yüzünden çektiğim acılarla ‘ayaklarına kapanıyorum.’ Ey kurtarıcımız Mesih&#8217;in annesi, ‘dualarımı reddetme, onları dinle ve kabul et.’ Amin.”; “Sağ ol Kraliçe, merhametli annemiz, ‘hayatımız, aşkımız ve ümidimiz sensin.’ Bizler cennetten kovulmuş olan Havva&#8217;nın evlatları, ‘sana yalvarıyoruz.’ Bu dünyada gözyaşı dökerek ve sızlanarak seni hasretle özlüyoruz. Bizim için ‘şefaatte bulunan’ annemiz, merhametli gözlerini bize çevir.” Amin; “Tanrım, bizleri, annemiz Meryem Ana ‘aracılığıyla, bu dünyada günahtan ve ebedi ölümden kurtar.’ Amin.”; “Tanrı Doğuran Bakire Kraliçe Meryem Anamız&#8217;a Dua: ‘Kutsalların Kutsalı Tanrı-doğuran’ bizi ‘kurtar.’ Ey ‘iyiliklerin sebebi’, ‘imanlıların dayanağı’, tüm ilahilere layık olan Bakire Tanrı-doğuran, sensin benim ‘hayatımın yardımcısı ve koruyucusu’, beni kendi limanına ulaştır. Ey ilahilerle övülen Tanrı-doğuran, vücudumun ağrılarına şefkatle dokun ve acılarıma ‘şifa ver.’ Bizler seni samimi ‘aracı’, yıkılmaz sağlam bir kale, ‘merhamet pınarı’ ve ‘herkesin sığınağı’ bilerek, sürekli iman ile yalvarıyoruz: ‘sürekli bizi koruyabilen sen her zaman bizlerin yardımına’ yetiş ve bizleri ‘her türlü tehlikeden kurtar.’ Ey bakire kız, sensin benim ömrümün yardımcısı ve ‘koruyucusu’ çünkü ayartılmaları bozup dağıtarak ‘şeytanların eziyetlerinden kurtarırsın’ beni. Sana daima yalvarıyorum, bozukluk getiren tutkularımdan beni kurtar. Ey bakire kız, ‘sen bizim sığınağımız, canlarımızın kurtarıcısı, sıkıntılarımız esnasında bizlere kutsal ışığınla esenlik ve huzur verensin.’ Ey Kutsal Hanımefendi, şimdi de ‘hastalıklardan ve her türlü kötülükten’ bizi kurtar.” (Hristiyan dininin Özü, s. 79-80; http://www.hristiyanforum.com/forum/showthread.php?t=350544) “Katoliklerin en çok söylenilen ve en üstün duaları olan Aziz merdiven duasından: Selam sana ey lütuf ile dolu Meryem, Allah senin iledir. Aziz Meryem, &#8216;Allah annesi&#8217; bize dua et.” (Ali Ömer, Hristiyanlığı terk ederek İslamiyet’i kabul edişimin sebepleri, s. 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’a göre, “Kendisinden yardım isenen, koruyan, şifa veren, yaratan, kurtaran, şifa veren, yardıma yetişen, tehlikelerden koruyan, huzur veren, sığınak olan ve kendisine yalvarılan” sadece Allah’tır. Yoksa tüm bu dualar şirk doludur ve şirk de İslam’ın dünyadan silmek istediği ilk ve en büyük günahtır! Evet, yukarıdaki dualarda, ‘tırnak içinde’ verilen terim, kavramların hepsi İslam’a göre Allah’a ait özelliklerdir ve bu özelliklerin başkalarına izafe edilmesi şirktir! Kur’an&#8217;ın ilk suresi olan Fatiha suresindeki Allah&#8217;a ait tüm özellikleri Meryem Ana&#8217;ya atfeden ve ayrıca Allah&#8217;ın sıfatlarından olan,&#8221; Birr, Rahman, Mecid, Vekil, Veli, Rahim, Müheymin, Hafız, Mukit, Mani, Hamid, Şafi, Afüv, Rauf, Mümin, Fettah, Macid, Selam&#8221; gibi birçok sıfatları da üzerinde toplayan bir insan tanrı ilan edilmiş olmuyor mu? Ki, duaların çoğunu buraya almadık bile…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Katoliklere göre, &#8220;Meryem Ana’nın ‘analığı bitmemiştir’ ve ‘ebedi/sonsuz’ esenlikler sağlayan armağanları ‘garanti altına almaya devam’ etmektedir.” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, paragraf: 969); “Coredemptrice (Tanrının, insanların günahına kefaret olarak kendisini feda etmesine ortak olan), Mére de Dieu (Tanrının annesi) inanışları, diğer taraftan fiili marianisme (Meryemperestlik) ki, İslam nazarında ‘Allah&#8217;a mahsus olan tazimin ihlalini’ teşkil eder. Nihayet İslam, Arap müşriklerine çok yakın olan ve bazı şark mezheplerinde görülen ‘Meryem&#8217;e tapmaya (Mariolatrie) karşı’ vaziyet almalıydı.” (Alman asıllı İsviçreli bir metafizikçi Frithjof Schuon, De l&#8217;Unite&#8217; transcendante des Religions, s. 38.) Günümüz Katolik inancının Meryem&#8217;e verdiği &#8220;Tanrının Annesi&#8221; (Inroduction à la Foi Catholique, s. 113)  sıfatı, duaları ona yöneltme, onu ruh ve bedeniyle diri sayma, dünyada hazır ve icraat yapan bir sıfatlar verme, İslam nazarında şirktir. İlah/Tanrı, ‘ibadetin kendisine yöneltildiği varlık’ demektir. Bu şartlar altında, Hristiyanların Meryem&#8217;i bir anlamda tanrılaştırdıkları görülmektedir. Onun heykelinin bile karşısına geçip, takdimlerde bulunmak, huşu ile eğilerek ona dua etmek ve ondan ancak Allah&#8217;ın yapabileceği şeyleri istemek, onu tanrılaştırmak, ilah seviyesine çıkarmak demektir. Kur&#8217;an nazarında tevhid, her türlü şaibeden uzak, halis ve arınmış olmalıdır. Dolayısı ile İslam tevhid akidesine göre Meryem&#8217;de Hristiyanlarca ilah kabul edilmiştir ve hâlâ edilmektedir ki, defalarca gittiğim birçok kilisede Meryem ana heykeli önünde diz çöküp dua eden Hristiyanlara defalarca rastladım! Ama günümüzde putlara taptıklarının bile farkında olmayan Hristiyanların bu tevhid inancını anlamalarını beklemek de itopik olur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Boşuna H. Rousseau, “Kabul etmek gerekir ki, halk dindarlığı putperest bir eğilime sahiptir.” (Reşit Rıza, Tefsiru’l-Menar, VII/262) dememektedir. Şimdiki Katolikler de Hz İsa gibi Meryem’inde “Dünyada hazır ve faaliyette bulunduğuna” inanıp göğe yükseldiğini kabul eder. 431’deki Efes Konsilinden itibaren onu” Tanrının anası” tanırlar. (İntroduction a la foi catholique, s. 113599) &#8220;Katolik inancına göre, ‘Meryem&#8217;in, İsa ve Tanrı ile aynı özden’ geldiğine, ‘şefkati ve merhametliliğiyle de’ Tanrıya uzanan bu yolda ‘ilk sırayı’ aldığına, hiç kuşku duyulmamaktadır.&#8221; (Boyer M.F. The Cult of Virgin: Offerings, Ornaments and Festivals London, s.  76) &#8220;Aynı özden gelmenin ve Tanrı anası olmanın bir ‘iman temeli olarak benimsendiği andan’ itibaren; ‘Meryem, Tanrıya tapınmada ilk sırayı almış’, cennet kraliçesi unvanına hak kazanmış bulunuyordu.&#8221; (Milburn R.L.P., Early Christian Interpretations of History London, s.  93) &#8220;İsa&#8217;nın Tanrı olarak kabulü, öz birliği ilkesi nedeniyle, Tanrıyı doğuranın da Tanrılığının benimsenmesi’ sonucunda, Tanrı Anası (Theotokos) kavramı  ortaya çıkmıştır.&#8221; (Caroll M.P., The Cult of Virgin Mary : Psychological Origins Princeton,  s. 62) Collyridiens diye adlandırılan, dördüncü asırda Arabistan&#8217;da doğup sonra kaybolan bir Hristiyan cemaati, tekerlekli bir taht üzerinde Meryem&#8217;i tazim ediyor, ona pastalar takdim ediyorlardı. Tamamen kadınlara mahsus, Meryem&#8217;e ait geniş bir ibadet merasimi vardı. (Duchesne, Historie ancienne de Eglise, II. 622&#8217;den Masson, Le Coran et la revelation Judeochreteenne 193-194) Wellhausen&#8217;e göre Uzza (Venüs yıldızı), Suriyeli Hristiyanlara göre göğün kraliçesi idi. Müşrik iken Uzza&#8217;ya tapmış olanlar, Hristiyan olduktan sonra onu, tanrıça Meryem şekline soktular ve Meryem&#8217;e çörek sunarak &#8216;Uzza ibadetini Meryem ibadeti şekline dönüştürmüşlerdir. (Wellhausen, Reste Arabischen Heldentums, Leipzig, 1927&#8217;den İbn el-Kalbî, Kitab al-Asnam, Putlar Kitabı, s. 70, n. 131&#8217;de mütercimin notu.) Daha 2. asırda St. İrenée, ‘Bidatlara Reddiye’ kitabında Ophites&#8217;lerin Ruhu &#8220;İlk Kadın&#8221; yahut &#8220;Yaşayanların Anası&#8221; ile karıştırarak, bunun Mesih&#8217;i doğurduğunu iddia ettiklerine dikkati çeker. Birkaç sene sonra Origene (&#8220;Yuhanna İncilinin Şerhi&#8221; adlı eserinde), özellikle ebionites muhitlerde bilinen ve İsa&#8217;nın annesini &#8220;Ruhu&#8217;l-Kudüs&#8221; ile aynı sayan bir &#8220;İbraniler İncili&#8217;ni zikreder. Aphraates nezdinde, birkaç anlama gelebilecek, şöyle tuhaf bir formül vardır: O der ki: &#8220;(Dindar) İnsan, babası, olan Allah&#8217;ı ve anası olan Ruhu&#8217;l-kudüs&#8217;ü sever ve ibadet eder.&#8221;  (Duchesne, Historie ancienne de Eglise, I, 94&#8217;den Masson, Le Coran et la revelation Judeochreteenne 193-94) İmparator Justinien kanunlarından birinde Meryem&#8217;in, imparatorluk hamiyesi olduğu kabul edilmiştir. (H. Atay, Kur’an&#8217;a Göre İman Esasları, s. 40 n. 132; Encycl. Americana, Vol, XVIII, p. 347, New York. 1957; Encyc. Britannica. Vol, XIV, p. 1000) Blachere&#8217;e göre, Kur’an&#8217;ın Meryem&#8217;in tanrılaştırılmasından bahsetmesinin sebebi, şark Hristiyanlığı tarafından Meryem&#8217;e tanınan büyük yerde aranmalıdır. (Blachere, Le Coran (Traductlon selon un essai de reclassement des Sourates), III/1133-1134, n. 77) Katolik Hristiyanlık &#8220;Meryem&#8217;e yöneltilen duaları Tanrının kabul edeceğini&#8221; ikrar eder. &#8220;Kilise, bütünüyle Meryem&#8217;i takdise inanır ve açıkça kabul eder ki Meryem, ruh ve beden olarak dirilmiştir. Halbuki öbür ölüler hakkında, sadece dirileceklerini söyleriz.&#8221; Keza ‘Hz. İsa gibi, Meryem&#8217;in de dünyada hazır ve icraatta bulunan olduğu’ ifade olunur ve onun göğe çıktığı akidesi (assomption) üzerinde durulur. (Introduction ala Foi Catholique, s. 599-600) Nitekim bugün bir bayram halinde kutlanır. “Meryem Ana tapınmasının dayandığı temel anlayış ‘Tanrısal Analıktır.’ Meryem&#8217;i en çok ‘kutsal’ kılan, Tanrıya annelik etmiş olması, merhametiyle insana şefaat hissini üstlenmiş olmasıdır. Meryem Ana ilahiyatı da, sadece, bu ‘Tanrısal Annelik’ sıfatı üzerine kurulmuştur. Katolik kiliselerinde Meryem Ana tapınması, ‘Tanrı gibi’ (İsa&#8217;yı da daha yüce fakat daha geride kılmış, inanan ile Tanrı arasına İsa&#8217;dan önce Meryem Ana da girmiştir.” (Pelikan J.J. The Byzantine Apologia for Icons Princeton-1990 s. 20; Dr. Kürsat Haldun Akalın, Orta çağın Hristiyanlık öğretisinde meryem ana yüceltmesi, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 27, 2007)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Meryem Ana tapınması, en tipik Hristiyan niteliklerini etkileyici sembollerle öne çıkartılarak bir taraftan iyilikseverlik ve merhametlilik, şefkat ve acıma hislerini galeyana getirmekte, diğer taraftan da Meryem yoluyla İsa&#8217;ya, İsa sayesinde de Tanrıya ulaşılabileceği fikri telkin edilmektedir.&#8221; (Boyer M.F. The Cult of Virgin: Offerings, s. 62-63) “Meryem&#8217;in Tanrıyla aynı özden geldiği inancı yerleşmeye başlamış, Bakire doğumu nedeniyle ve Tanrının Oğlunun annesi nitelemesiyle, Meryem&#8217;in de Tanrı seviyesinde ve özünde olduğu inancına ulaşılmıştır. Artık Meryem Ana, şefkatliliği ve şefaatçılığıyla Tanrıya uzanan yolda ilk sırayı almış, İsa&#8217;ya tapınmanın da önceliğini oluşturmuştur.” (Kürsat Haldun Akalın, s. 305)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" title="meryem-ana-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-2.jpg" alt="" width="504" height="436" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                          <strong>Bunlarda bir  Hristiyan&#8217;ların kendi itirafları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/meryem-ana-5-2" rel="attachment wp-att-2256"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2256" title="meryem-ana-5" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-51.jpg" alt="" width="672" height="744" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8688 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/teslis-meryem-tanri-3.jpg" alt="" width="758" height="355" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Katolikler ve Ortodokslar (Ermeni Apostolik Kilisesi, Süryani Kadim kilisesi vs…) Meryem anayı adeta bir tanrıçaya dönüştürmüşlerdir. Ayinleri ve öğretilerinin merkezi neredeyse Mesih değil ama Meryem anadır. O‘nun onuruna yapılan kiliseler, hac yerleri ve bayramların sayısı İsa Mesih‘inkinden daha fazladır. Kutsal Kitap ışığında Katolik ve Ortodoks‘ların Meryem ana konusunda düşmüş oldukları beş temel yanılgı kısa olarak şunlardır…” (hristiyanturk.com, Meryem Ana’nın Kimliği ve Rolü Konusundaki Farklılık? 29. Nisan 2010)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Katolik kilisesi 1950 yılındaki bir konsülde, Meryem&#8217;le ilgili olarak bütün Katoliklerce kabul edilmesi gereken yeni bir dogma ortaya attı. Bu dogma Meryem ananın ‘yeryüzündeki yaşamı sona erince, bedeni ve canıyla&#8217; aynı Mesih gibi göğe kaldırılıp, hükmetmek amacıyla ‘Rab tarafından evrenin kraliçesi olarak yüceltilmesi&#8217; öğretisiydi (hristiyanturk.com, Meryem Ana yalnızca bir insan; CEC. s. 254) O tarihten bu yana her sene, 15 Ağustosta tüm Katolik ve Ortodokslar Meryem&#8217;in göğe alınışını kutlarlar. ‘Hristiyan Dininin Özü’ adlı kitap ‘Aziz Meryem&#8217;in göğe alınışı bir iman maddesi midir? diye sorar ve hemen ardından da yanıtlar: ‘Aziz Meryem&#8217;in göğe alınışı bir ‘iman maddesidir’, çünkü o ‘Kilise&#8217;nin yanılmaz yetkisiyle’ belirlenmiştir. Katolik ve Ortodokslar (Ermeni Apostolik, Süryani Kadim vd.) kiliseleri Meryem&#8217;e bağlılıklarında daha da ileri gidip, ‘ona özel bir ibadet, tapınış ve dua sunarak’ yanılgılarının doruğuna varırlar. Meryem&#8217;e sunmuş oldukları birçok dua da ‘ondan merhamet, yardım, günahlardan bağış dileyip, yaşamlarını onu eline teslim ettiklerini’ dile getirirler. Katoliklerce hazırlanan bir kitapçıkta Meryem&#8217;e şu dua yükseltilir: &#8220;Ey şefkatli Bakire Meryem, himayene sığınan, yardımını dileyen ve aracılığını isteyen hiç kimsenin, senin yardımını görmeden geri çevrildiğini hatırla. Bundan cesaret alarak sana koşuyorum. Ey Mesih İsa&#8217;nın Annesi ve benim şefkatli Annem, sana geliyorum ve günahlarım yüzünden çektiğin acılarla ayaklarına kapanıyorum. Ey Kurtarıcımız Mesih&#8217;in Annesi, dualarımı reddetme, onları dinle ve kabul et. Amin &#8221; (Hristiyan dininin Özü, s. 32, 79-80)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="color: #000000;"> </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13622" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryam-ana-kutsal35346.png" alt="" width="864" height="570" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, Katolik-Ortodoks olan Hristiyanlarda -ki Hristiyanların büyük çoğunluğunu teşkil eder- hala ruhbanlık sınıfı devam etmektedir. Protestanlar arasında ise zaten fikir birliği yoktur ve onlar zaten param parça olmuş, birçok kliğe ayrılmışlardır. Bize bu itirazda bulunanlar küçük bir klik -akım olabilirler- belki hatta ruhbanlık sınıfına karşı da olabilirsiniz. O ruhban sınıfı ki, Hak olan İncil’i değiştirip şirk kaynağı haline getirmişlerdir. Aynı şeyi Yahudi hahamları da yapmıştır! Eğer bu şekilde düşünüyor iseniz, bu konuda Kur’an&#8217;a yaklaşmışsınız demektir ki o zaman ne mutlu sizlere! O halde buyurun gelin, Kur’an ile beraber Hristiyanlığın çoğunluğu oluşturan  ruhbanlık inancına karşı  beraber  mücadele edelim. Kur’an&#8217;da öyle demiyor mu zaten: “De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” (Ali İmran, 64) Ama lütfen, Hristiyanlık dünyasının ekseri çoğunluğunca kabul edilen &#8220;ruhbanlık sınıfı yoktur.&#8221; iddiasında bulunmayın, bu aklımızla alay etmek olur! Sizlere son bir teklif: Buyurun, bizim Hz. İsa (as) &#8216;a gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı sizde, hatta vazgeçtim yarısını da bizim peygamberimize sizler gösteriniz. “Biz İsa’yı ret etsek İslam’dan çıkarız!” Sizlerde Hz. Muhammed’e hakaret edenleri, dikkat  sevmeyenleri değil, dinden de çıkarmayın, azarlayın yeter…! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/hiristiyanlikta-kadin-1-2-1" rel="attachment wp-att-2257"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2257" title="hiristiyanlikta-kadin-1-2-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hiristiyanlikta-kadin-1-2-1.jpg" alt="" width="542" height="545" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> İslam dinindeki bayan vaizeler ve bayanlara özel imamları düşünüp kıyaslayalım! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/islam-hiristiyanliktancanli-3" rel="attachment wp-att-3602"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3602" title="islam-hiristiyanliktancanli-3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-hiristiyanliktancanli-3.jpg" alt="" width="400" height="471" /></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/hiristiyanlaragunaydin-1" rel="attachment wp-att-2282"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2282" title="hiristiyanlaragunaydin-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hiristiyanlaragunaydin-1.jpg" alt="" width="504" height="1253" /></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bilimsel ayetleri kabul etmeyen Hristiyan sitesine reddiye</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış&#8221; </strong><strong>(Zariyat Suresi, 7)</strong><strong> Ayete bakalım. Zariyat 7- “Yollara sahip göğe andolsun ki, (elmalılı)”Görüldüğü gibi Kur’an’daki bu ayet bilimsel verilere yaklaştırmak/uydurmak uğruna “yollar” ya da benzeri anlamdaki kelime, “yörünge” diye çevrilmiştir!!! Bir de şu ayetler: “Geceyi, gündüzü, Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı yaratan O&#8217;dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor” </strong><strong>(Enbiya Suresi, 33)</strong><strong> “14:33- Sürekli olarak yörüngelerinde hareket eden ay ve güneşi, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verdi” İlk önce çok çok önemli olan bir şey dikkatimizi çekiyor bu ifade sayesinde Kur’an’ın ne demeğe çalıştığına dair önemli bir ipucunu yakalıyoruz. Güneş-ay bunlar “yörüngelerinde yüzüyor” peki ya neden dünyadan bahsedilmiyor?!?  Eğer Kur’an dünyadan bahsetseydi gerçekten bu ayet bir mucize olurdu! Ama tabi ki Kur’an’ın hiçbir yerinde “dünya yörüngesinde hareket ediyor” diye bir bilgi yoktur.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gündüz gece  (Enbiya, 33) nerede gerçekleşir? Dünyamızda değil mi? İşte aradığın dünya! Yoksa gündüz gece ile ay ve günesin ne bağlantısı var ki, aynı  fiile (yüzmek) bağlanmış  olsunlar? Gece gündüzün  yörüngesi  olmaz; Gece gündüzün meydana geldiği dünyanın ve ay ile güneşin yörüngesi vardır. Ayrıca, 1400 sene önce güneş ve ayın yörüngesinin olduğunu haber veren Kur’an’ın bu ayeti, dünyanın yörüngesinin olduğunu haber vermese bile neden mucize olmasın? Ki, haber de veriyor zaten o da ayrı bir konu! Ayrıca aslında bu bir itiraf değil midir? Bilimsellik  illa ki Hristiyanların  istedikleri olunca mı mucize olarak kabul edilecektir? Onlara bu yetkiyi kim verdi ve bu ne kibir? Peki, yörünge nedir? Evrimci ve İslam karşıtı bir site olan ‘evrim ağacı’ adlı sitenin 25 Ağustos 2020 tarihli yazısından yörüngenin tanımını alalım: “Yörünge, uzayda bir cismin başka bir cisim etrafında düzenli olarak izlediği ‘yola’ denir.” Yani, gökcisimlerinin ‘yoluna yörünge’ denir. Artık meselenin detaylarını Hristiyanlar ile ateistler kendi aralarında halletsinler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin suresi 38-40. ayetlerle ilgili diğer iddiaları ise, ‘Kur’an&#8217;da bilime aykırı olduğu  iddia  edilen ayetler’ adlı yazımızda ele alıp cevapladık! Oryantalistler daha sonra Kur’an’daki tıpla ilgili ayetlerden hareketle peygamberimizin bunları eski ‘Yunan, Hint, İngiliz ve Süryani’ kaynaklardan  elde ettiğini ileri sürerler. Ümmi olan, okuma yazma bilmeyen (Bu konuyu ‘Ümmi peygamber’ adlı yazımızda ele aldık) Efendimizi Hipokrat ile tıp ilminde yarıştırmada bir beis görmeyen oryantalistler, Kur’an’daki bilimsel olarak reddedilemeyecek olan ve o zamanın şartlarında bilinmesine imkan olmayan şeylerin Kur’an’da olmasına itiraz edemeyince, Efendimizin bu bilgileri yukarıda saydığımız kaynaklardan ulaşabileceğini ileri sürerler ve  buna delil olarak da yine bir oryantalist kaynakları gösterip, Efendimizi Kur’an’ı yazan kişi olduğu iddiasını yinelerler. Önce Efendimize iftira dolu eserler yazdırtıp, sonra bunları delil gösterip Efendimizin Kur’an’ı yazdığı iftirası ile O’nu karalama çalışan oryantalistlerin, kendi kutsal kitaplarının insan  yazması olduğu için ilahi olan tek hak kitaba karşı bu düşmanlık, çekememezlik ve kıskançlıkları anlaşılabilir olsa da, hem polis, hem hakim, hem yargıç olma hakkını onlara kimin verdiği sorusu üzerinde epey düşünülmelidir ki bu kibirli yaklaşım tarzlarını ‘oryantalizm’ ve ‘oksidentalizm’ adlı bölümlerde ele alıp değerlendirdik! Yine, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızda da Kur’an’ın yazarı iddiasına cevap verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hristiyanforum sitesinin bir iddiası da, Kur&#8217;an-ı Kerim’in Tevrat, Zebur ve İncil’in değişmediğine tanıklık ettiği yönündedir.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yıllardır bu iddiaları gerek kitaplarında<strong> </strong>(John Gilchrist, Kur’an ile kutsal kitap arasında karşılaştırmalı bir inceleme, s. 53; Tanrı’ya gerçekten teslim olmanın vakti, Yalova’nın şahitlerinin yayını, s.18, 19, 30) gerek Internet sitelerinden (İsamesih, müjde, Hristiyanforum vb.) tekrarlayıp duran Hristiyanlar madem Kur’an’ı kaynak kabul ediyorlar, o zaman Müslüman olsunlar. Hayır, kabul etmiyorlarsa ondan delil getirmeleri mantıkla bağdaşmaz! Peki gerçek nedir? Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur’un ‘bozulmamış’ asıllarına inanmamızı ve onları asla reddetmememizi bizden ister. Ama şu anki kitaplar tahrif edilmiş, bozulmuştur! ‘Allah&#8217;ın sözü değişmez’ ayetini kendilerine delil olarak kullanmak ister misyonerler ki, bu konu ‘Kur’an’da çelişki yoktur.’ adlı yazımızda ‘Nesh konusu’ başlığı altında ele alınıp işlenmiştir ve ayetin kastettiği ile onların anlattığı asla aynı değildir! Diğer iddialar ve cevaplar için, ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza bakılabilir. Ayrıca misyoner/oryantalistlerin verdikleri ayetlerden Tevrat ve İncil’in bozulmadığı anlamı çıkmaz, çünkü iddialarının aksine bozulduklarına dair Kur’an’da birçok ayet vardır. (Bakara, 75, 88-89, 100, 116, 120; Nisa, 46, 171, 155;  Ali İmran, 70-71, 78; Nisa, 156, 171; Maide, 15, 18, 51, 64, 72,-73, 75 82; Beyyine, 6; Tevbe, 30-31, 34; Kehf, 4-5) Kur’an’da, bu ayetleri neden görmezden geliyorlar ki aslında onların verdikleri ayetlerin yarısının da iddia  ettikleri konu ile hiç alakalı yoktur. (Mesela 16:43, 21:7, 5:44, 5:66, 5:72, 9:31)  Maide 43. ayet: “İçinde Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında olduğu halde, seni nasıl hakem kılıyorlar ve sonra bunun peşinden yüz çeviriyorlar? İşte onlar, inanmış değildir.” Ayet neden inmiştir? Yahudiler zina edenlerle ilgili peygamberimize gelip, ‘aramızda hükmet’ derler. Peygamberimizde Tevrat’ta olan recm hükmünü onlara açıklayınca, işlerine gelmeyen bu hükmü reddedip geri dönerler. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, V/2342-2343; Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/277) Bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Evet, gerçek Tevrat yanlarındaysa, Efendimizi neden hakem kılıyorlar? Ellerindeki Tevrat’a gerçekse niye güvenmiyorlar? İnandıkları ve ellerinde bulunan Tevrat’a göre onlar hakkında hüküm vermesi de işlerine gelmiyor ve sonunda Yahudiler çekip gidiyorlar. &#8220;Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir ve o, ahirette de kaybedenlerden olacaktır.&#8221; (Ali İmran, 85) &#8220;Ehl-i kitaba bir şey sormayınız. Çünkü onlar, sapıtmış oldukları için sizi hidayete eriştiremezler. Eğer siz böyle yaparsanız, ya batıl sözü doğrular, ya da doğru bir sözü yalanlamış olursunuz. Allah’a yemin olsun ki, eğer Musa bile hayatta olsaydı, o&#8217;nun bile bana uymaktan başka yapacağı bir şey yoktur.&#8221; (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/338; İbni Kesir Tefsirin Kur’an-il Azim, I/386; Suyuti, Dürrü’l-Mensur, II/85; Alusi, Ruhu’l Meani III/210) Kur’an ile İncil’in farkları: Hristiyanlıkta teslis akidesi olduğu halde İslam’da tevhid akidesi vardır. İslam bütün semavi dinleri ve peygamberleri içine alır; Hristiyanlık ise, yalnız Kitab-ı Mukaddes&#8217;i hak bilir ve Kur&#8217;an-ı Kerim’i vahye dayalı bir kitap olarak kabul etmez. Hristiyanlık, insanın doğuştan günahkar olduğunu ve bu sebeple temizlenmesi için vaftiz edilmesi gerektiğini savunur; İslam ise, bütün insanların günahsız doğduğunu ve hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenmeyeceğinin altını çizer. Hristiyanlıkta papaz ve rahiplerin günah çıkarmak ve affetmek yetkisi vardır; İslamiyet’te ise, günahlar yalnız Allah tarafından bağışlanır. Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın sözleri Allah kelâmı olarak telakki edilir; İslamiyet’te ise, ilahi emirler vahiy yoluyla, Cebrail vasıtasıyla bildirilir. Efendimizin sözlerine ise ‘hadis’ denir ve Kur’an’dan ayrıdır! Bu konuda ‘Hadis müdafaası’ adlı yazımıza bakılabilir. Hristiyanlara göre İsa (a.s) çarmıha gerilmiştir. İslam’a göre ise, Allah onu kendi katına yükseltmiştir. (Ahmet güç, Şamil İslam ansiklopedisi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“İncil&#8217;de Hz Muhammed&#8217;in geleceğinden bahsediliyor mu? </strong><strong>Eğer tanrı böyle bir peygamberin geleceğini bildirmek isteseydi, tek bir ya da iki yerde zor anlaşılan ipuçları vermekle kalmazdı.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">E bozmasa idiniz çok ipuçları zaten gözükürdü, olanı da (Parakletos) siz kabul etmiyorsunuz! Ayrıca söylemlerinde ilginç bir iddia da yer alıyor, diyorlar ki: “İncil’in ve önceki peygamberlerin bildirdiği gibi, tanrı İsa Mesih aracılığıyla bütün insanlar için tam bir kurtuluş sağladı.” Bu  cümlelerine ispat olarak ise yine kendi elleri ile yazdıkları kitaptan (İbraniler 1:1-8, vahiy 22:18 ) delil getiriyorlar. Tabii ki böyle bir ilmi  bir metot olmaz. İncil diyor ki; Tanrı İsa’dır, delil  ne peki? İncil! Ayrıca, Kitab-ı Mukaddes’te İbraniler 1. ayet (Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi.)  iddialarına delil teşkil etmez çünkü orada Yaratıcının birçok peygamber gönderdiğinden bahsedilmektedir. Bu ayet, İsa’nın oğul olduğunun eski peygamberlerce bildirildiğinden bahsetmez. Hatta 2. ayet (bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi oğlu&#8217;yla bize seslenmiştir.) ise, önceden peygamber gönderen tanrıdan bahsederken birden &#8220;peygamber&#8221; yerine oğul gönderdiğinden bahseder ki, aslında yukarıda ‘tanrının sözünde değişme olmaz’ ayetini kabul ediyorlarsa bu misyonerler, bu ‘çizgiden sapma’ tam bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Tanrı yarattığı kullarına peygamber gönderiyor, sonra yine peygamber sonra yine &#8230; Ve yine sonra bir anda &#8220;oğul!&#8221; gönderiyor. Ama İslam ne diyor, Allah hep peygamber gönderdi, Hz. Adem de, İsa’da, Muhammed’de &#8220;peygamber’dir! Vahiy 18. ayet ise tamamen saptırmacadan ibarettir: &#8220;Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Her kim bu sözlere bir şey katarsa, tanrı da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır.&#8221; Bir, bu ayette eski peygamberlerden ve onların İsa’nın oğul olduğundan bahsetmez. İki, &#8220;Her kim bu sözlere bir şey katarsa&#8221; diye başlayan bu ayet ve devamını, kitabı elleri ile değiştirenlerin dikkatlice tekrar tekrar okumalarını tavsiye ediyoruz! Gelelim paraklit (parakletos) kelimesinin ‘Kutsal Ruh/Cebrail’ anlamına geldiğini iddia eden misyoner sitesinin iddiasının cevabına: Eskiden Yahudi iken Müslüman olan Maurice Bucaille, &#8220;Burada öne sürülen insanlara bildirme işi hiçbir surette Kutsal Ruh&#8217;un (Cebrail’in) işlerinden olan bir ilhamdan ibaret değildir. Aksine kendisini belirleyen yunanca ke­li­medeki ‘yayma’ kavramı sebebiyle, onun açıkça maddi bir niteliği vardır. Şu halde, yunanca &#8216;Akouo&#8217; ve &#8216;Laleo&#8217; fiilleri bir takım maddi işleri ifade ederler ve bu fiiller ancak işitme ve konuşma organlarına sahip bir varlıkla ilgili olabilir. Dolayısıyla bu fiilleri Kutsal Ruh&#8217;a (Cebrail’e) uygulamak mümkün değildir. Öyleyse Yuhanna&#8217;nın ‘paraklit&#8217;inde Hz. İsa gibi işitme ve konuşma melekesi olan bir insan gör­mek, mantığın götürdüğü bir sonuç sayılmalıdır. Yunanca metin bu melekeleri kesin olarak gerektirmektedir. Demek ki; Hz. İsa, ken­disinden sonra Allah’ın yeryüzüne bir başka insan göndereceğini ve onun rolünün, tek bir cümleyle söylemek gerekirse “Allah’ın kelamını işiten ve onun mesajını insanlara tebliğ eden bir peygamberlik” olacağını haber vermektedir. Şimdi elimizde mevcut me­tinde bulunan Kutsal Ruh kelimeleri tamamen kasıtlı olarak sonradan yazılmış bir ilaveden ileri gelmektedir. İlavenin gayesi Hz. İsa’dan sonra bir peygamberin geleceğini haber veren bir parçanın ilk anlamını değiştirmektir. Çünkü buna inanmak, Hz. İsa’nın son peygamber olmasını isteyen gelişme halindeki Hristiyan cemaatleriyle çelişkiler ortaya çıkarıyordu.&#8221; (M. Bucaille, la Bible le Coran et la Science, s. 108-109) Prof. Abdulahad Davud, paraklit kelimesinin anlamını etimolojik olarak şöyle açıklamaktadır:  &#8220;Paraklit kelimesi &#8216;periqlytos&#8217; kelimesinin bozulmuş şeklidir. &#8216;Periqlytos&#8217; gerek etimolojik, gerekse lügat anlamı itibariyle &#8216;şanı yüce, övülmeye layık olan &#8216; demektir. Bu hususla ilgili şahidim Alexandre&#8217;nin &#8216;Dictionnaire Grec Français&#8217; isimli eseri olup kelimeyi şöyle açıklar: &#8216;Bu birleşik isim &#8216;peri&#8217; ön eki ile &#8216;övmek &#8216; kökünden türeyen &#8216; kleotis&#8217; kelimesinden mürekkeptir. Bu kelime Arapça’da en meşhur, en çok öven, şanı en yüce olan &#8216;Ahmet&#8217; kelimesinin tam karşılığıdır. Burada halledilmesi gereken tek mesele, Hz. İsa tarafından kullanılan bu ismin Arami dilindeki aslını bulmaktır.&#8221; (Abdülahad Davud, Muhammad in the Bible, s. 198-223, 287-288)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Kur’an Maide suresi 110. Ayette, Allah’ın Hz. İsa’ya Tevrat’ı öğrettiği yazar. Hz. İsa’ya öğretilen bu Tevrat, o dönemdeki Yahudilerin elinde bulunan Tevrat’tan farklı mıydı? Eğer Hz. İsa’nın öğrendiği Tevrat ve Yahudilerin elindeki Tevrat farklı olsaydı bu durum bir tarihsel belgeye yansımaz mıydı veya Hristiyanlar ve Yahudiler arasında bu farklılıktan kaynaklanan bir ihtilaf meydana gelmez miydi? Oysa Hristiyanlar Yahudiler ile aynı Tevrat’ı kullandıklarını ısrarla belirtiyorlar</strong><strong>.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevrat  farklı olmasa yani bozulmuş olmasa neden Allah yeniden ilahi kitap (İncil) indirsin? Tarihsel belge isteyenler, her ikisi de değiştirildiği halde,  hangisi  bunu kabul etmektedir? Ayrıca  aynı Tevrat inandıklarını söyleseler de, aslında İncil’in -Ahdi Cedid&#8217;in-  Tevrat’ı -Ahdi Atik&#8217;i- kaldırdığını  da söylerler. Yani aralarında farklılık günümüzde dahi var ve bu farklılığı ‘Tevrat’ın hükmünü İncil kaldırmıştır’ diyerek ortadan kaldırmaya çalışırlar. Gerçekte İsa’ya öğretilen Tevrat ise, ‘bozulmayan asıl Tevrat’ hükümleridir. Zaten İncil, bozulan Tevrat’ın eksiğini tamamlamak için gönderilmiştir. Aslını öğrenen İsa (as) gerçek Tevrat (İman, ibadet, toplumsal kurallar hakkında ayetleri içerirdi) ile İncil’i  (Ahlak ile ilgili ayetleri içerirdi) birleştirip insanlara anlatmakla görevli idi. Zaten Maide 110. ayet, İsa peygambere Tevrat ve İncil’le beraber ‘Hikmetin’ de öğretildiğini ifade etmektedir. Aynı hikmet Davud’a (Bakara, 251; Sad, 20); İbrahim&#8217;e (Nisa, 54); Muhammed&#8217;e (Cuma, 2; Bakara, 151; Ali İmran, 164)… Tüm peygamberlere (Ali İmran, 81) de öğretilmişti! İsa Peygamber tam anlamı ile bir manevi eğitimden geçmiş bir peygamberdir. O, hikmeti de kapsayan ve Tevrat ve İncil’i de içine alan geniş bir eğitimden geçmiştir. “Rabbimiz İsa (a.s)’a verdiği İncil ile daha önce gönderdiği ve İsrail oğullarının bozup tahrif ettikleri Tevrat’ın aslını da ortaya koyu­yordu. Çünkü kitaplar ve peygamberler birbirlerini ‘tasdik ederek’ geli­yorlardı.” (Ali Küçük, Besairu’l-Kur’an, Maide 110. ayet tefsiri) Detay, ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımızdadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hz Musa kendi kavminden olanla diğerinin kavgasına mülaki oluyor ve adamı bir tokatta istemeden de olsa öldürüyor. Sonra esas edepsizin kendi adamı olduğunu öğreniyor ve af diliyor. Bu olay sonrasında müritleri ona haber gönderiyor ve hemen kaçmasını, arandığını söylüyorlar. Ve Musa şöyle diyor Allah’ım bana yardım et, bu zalimler beni bulamasın. Aslında olayın aslına bakarsak kim zalim! İstemeden de olsa bir ölü var ortada. Bu durumda onu yakalamak isteyenler mi zalim?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddiada doğru olan nerede ise bir tane gerçek bilgi yok! Öncelikle, olay esnasında Hz. Musa’nın  peygamber olmadığını hatırlatalım. (Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, Mefatihu’l-Gayb, XVII/490-492; DV, Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, IV/219) O’na haber veren de müridi veya ona inanan biri değil kendi soyundan olan bir İsrailoğlu idi. Bahsedilen ayetin meali ise şöyledir: “Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla!” (Kasas, 16) Yani iddia edildiği gibi Hz. Musa karşı tarafı değil, bizzat kendi nefsini kötülemekte, hata yaptığını kabul etmektedir. Gelelim olaya: Yahudilere birçok zülüm yapan firavunun emrindeki bir  memuru olan bu adam, Beni İsrail’den birisiyle kavga ediyor. Onun canına kıymak niyetindeydi. Musa mazlum görünümündeki o kişiye sahip çıkmak niyeti ile  kavgaya karışır.  Ayette  &#8220;feveqzehû&#8221;  kelimesi geçmektedir. &#8220;vekz&#8221;, parmak uçları ile itmek demektir. Bu itmenin bütün avuçla olduğu da söylenmiştir. İbn Mes&#8217;ud bunu şeklinde okumuştur. Bazıları &#8220;vekz&#8221;in, önden, döşten itmek, &#8220;lekz&#8221;in de sırttan itmek olduğunu söylemişlerdir. Yani Hz. Musa, kaza ile bu şekilde o adamın ölümüne neden olmuştur.  (Fahruddin er-Râzi, XVII/490) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Firavun Ahenaton Hz İbrahim mi?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudi kökenli iki Fransız bilim adamı Roger ve Messod Sabbah sadece Yahudi kaynaklarından hareketle İslami kaynaklara bakmadan ileri sürdükleri bu görüş sadece kendilerini bağlar. Çalışmalarında ulaştıkları sonuçlarla firavun Ahenaton&#8217;un hayatı hakkında farklı kaynaklardaki bilgiler arasında tutarsızlıklar bulunmaktadır. Mesela, firavunun yaşı, çocuklarının  sayısı, bedensel özürlü olup olmaması, eşi Nefertiti’nin  kız/erkek çocuk sayısı veya çocuğu olup olmaması gibi birçok çelişki örnek olarak verilebilir. İslami kaynaklarla taban tabana zıt olan ve tek taraflı yapılan çalışmalar, yanlı ve sübjektif  ilan edilmeye  mahkumdur. İslami kaynaklar Hz. İbrahim’in yaşlılığında çocuk sahibi olduğunu bildirir. Fransız bilim adamlarına göre ise, 17 yıl krallıktan sonra firavun ölür. Yaşlı iken Kâbe’yi yapan İbrahim rivayetlerine zıt olan bu iddiada, İbrahim olduğu ileri sürülen firavun Ahenaton genç yaşta ölmüş/öldürülmüştür!  Ayrıca, ‘Yahudiler yukarı Nil nehrine de göz koydukları için, kendi ülke sınırlarını genişletmek amacı ile bu çalışmaları ortaya atmışlardır’ şeklinde yorumlarda bulunmaktadır ki, tarihi geçmişten hareketle bugün Filistin’de hak iddia eden İsrail’in böyle planlarının olması ve amacın siyasi hedefleri gözettiği gerçeği göz ardı edilmemelidir! Zaten Hz. İbrahim’in Urfa’da ikamet ettiği de ispatlanmıştır! “Hz. İbrahim Harran’a Ur kentinden gelmiştir. Buna dair yer alan bilgilerde Doğu ve Batı kaynakları adeta ittifak içindedir.” (Ahmet Gündüz, İbrahim (as) ve Ailesinin Urfa ile Olan Bağlantısı, 2022, 6 (1): s. 265-293)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“En’am/6: 104: &#8220;(doğrusu) size rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.&#8221;  bu ifadede de, “rab” ve “bekçi” olarak iki özne bulunmaktadır. “ben bekçiniz değilim” diyen herhalde Muhammed’dir, Allah değil.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ve ben tutup da sizin elinizden yok buraya gideceksiniz diye zorlayıcı değilim diyor Allah (cc) &#8221; (Mahmut Toptaş, Kur’an-ı kerim Şifa tefsiri, III/111) &#8220;Müşrikler Allah&#8217;ın koruma ve himaye için verdiği ve gösterdiği basiretlere körlük etmiş, Allah&#8217;ın muhafaza ve korumasına tenezzül etmemiş ve çekinmişlerdir. Bu hususta sorumluluk kendilerine aittir. Basiret körlüğü eden kimselere kendi &#8220;ene&#8221;si, yani benliği/egosu, bizzat muhafız olmadığı gibi, yüce yaratıcı da onlara Hafîz (koruyucu) şerefli ismiyle muamele etmez. İşte bizim anladığımıza göre Allah’u Teâlâ&#8217;nın gönderdiği basiretlere körlük ve hakkına nankörlük eden kafirlere, müşriklere karşı &#8220;kim körlük ederse ben size bekçi değilim.&#8221; buyurması bu mana iledir. Ayette &#8220;sizin Rabbiniz&#8221; (Üçüncü şahıstan) mütekellimine (birinci şahsa) iltifat (dönüş) vardır.&#8221; (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur’an dili) ‘İltifat sanatı’ için, ‘<strong>Kur’an&#8217;da hitap tarzları, &#8220;Ben- Biz, Sen, O&#8221; ifadeleri’ adlı yazımıza ve ‘Ateistlere cevaplar’ adlı yazımızdaki ‘Hud, 2. ayet’ hakkındaki soruya verilen cevaba bakılabilir. </strong>Türkçeye bekçi olarak aktarılan “hafîz” kelimesinin  aslı  “h-f-z” kökünden türemiştir. Hfz, “korumak” anlamına gelir. Yani ‘Hafîz’ kelimesinin asıl anlamı “koruyan” demektir. Zaten Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen, Ali Bulaç gibi alimler de meallerinde bu kelimeyi  “gözetleyici ve muhafız “ olarak çevirmişlerdir. Allah (cc) bu ayette, “Size kitap gönderdim, açıklayıcı ve yol gösterici peygamber gönderdim, iyiyi kötüden ayıran akıl ve vicdan verdim, cennetteki nimetleri açıkladım, cehennem azabı ile uyardım, bundan sonra sizi iyilik yaparken alıkoymadığım gibi kötülük yaparken de engellemeyeceğim, iyi olup cennete, kötü olup cehenneme gidecek olan sizsiniz” buyurmaktadır.  Zaten 3 ayet sonra, 107. ayette de bizzat Hz. Muhammed’e  ben onların muhafızı olmadığım gibi ey Muhammed sende ”onlara hafız-koruyucu ve vekil değilsin” buyurulmaktadır.  Yani -haşa-  Muhammed  Kur’an’ı yazdı  iftirasını atmak isteyenlere cevap 3 ayet sonra gelir ve Allah bizzat Muhammed’e “Sen de muhafız değilsin “ buyurur. Hidayet gönül işidir. İsteyen, talep eden ve o yola kendi arzusu ile girene verilen bir lütuftur. Bu konuyu tamamlayan konular için ‘Kaza kader’ ve ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazılara bakılabilir. Bu soru ile aslında verilmek istenen, ‘Kur’an’ı Muhammed yazdı’ iddiasının cevabına, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hz. İsa Allah katına yükseldikten ve vazettiği din bozulduktan tam 600 sene sonra Kur’an indirildiyse, Allah (haşa) insanların 600 sene boyunca kendisinden uzak ve karanlıkta kalmasına izin vermiş olmaz mı?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vahiy ulaşıp da unutulduğu yerlerde yaşayanlar, ‘tek ve bir olan yaratıcıya ve ahirete inanmak ve ahlak üzere yaşamakla’ (Bakara, 62) sorumludurlar. (Bu konuda, ‘Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap’ adlı yazımızdaki ‘Hristiyanlar cennete girebilecek mi?’ başlıklı soruya verdiğimiz cevaba da bakılabilir.) “Son­ra da sa­na, ‘Tevhid önderi olan ve putperestler arasında yer almamış bulunan İbrahim’in dinine uy’ diye vahyettik.” (Nahl, 123) Bu se­bep­le haniflik, İslam di­ni hak­kın­da da kul­la­nıl­mış ve samimi, ihlaslı her Müs­lü­ma­n’a ‘ha­nif’ vas­fı ve­ril­miş­tir. Ni­te­kim Pey­gam­ber Efen­di­miz, “Ben, müsamahakar ha­nif di­ni ile gön­de­ril­dim.” bu­yur­muş­tur. (Ah­med, V/266) Özelde Arabistan yarımadası için örnek verecek olursak; Hak dinin özü, Hz. Muhammed dönemine dek devam etmiştir. Efendimiz dönemde İbrahim din üzere yaşayan insanlar hâlâ vardı ve onlara ‘hanif’ deniyordu. Cahiliye dö­ne­min­de, her tür­lü sa­pık­lık­tan ve put­pe­rest­lik­ten yüz çe­vi­rip Hakk’a yö­ne­len, Hz. İbrahim’in di­ni­ne bağ­lı ka­la­rak yal­nız bir olan Allah’a ina­nan bu kişiler ahlak üzere yaşarlardı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haniflik nedir? İb­rahim’in dinine “ha­nif­lik” de­nilmektedir. Ha­nif ke­li­me­si lü­gat­te, ‘eğ­ri­li­ği bı­ra­kıp doğ­ru­ya gi­den, is­ti­ka­met üze­re bu­lu­nan, baş­ka din­ler­den, ba­tıl inanç­lar­dan ka­çıp yal­nız bir olan Allah’a iman eden’, ‘mu­vah­hid’ de­mek­tir. Ce­nab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöy­le bu­yur­mak­ta­dır: Onlar, “Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. Sen de şöyle de: “Hayır! Biz, Hanif olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” (Ba­ka­ra, 135) “İbrahim ne bir Yahudi ne de bir Hristiyandı. Fa­kat o, Allah’ı bir ta­nı­yan dos­doğ­ru (ha­nif) bir Müslüman idi ve müş­rik­ler­den de de­ğil­di.” (Al-i İm­ran, 67)  Görüldüğü gibi Efendimiz de bu öz üzerinden, Hz. Adem’den gelen İslam dinini (‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza bakılabilir) insanlığa tebliğ etmiştir. Va­ra­ka bin Nev­fel, Ab­dul­lah bin Cahş, Os­man bin Hu­vey­ris, Zeyd bin Amr, Kuss bin Sa­ide gi­bi zat­lar, ha­nif­ler­den bazı­la­rı­dır. Hanifler; can­sız, dil­siz, hiç­bir şe­ye gü­cü yet­me­yen put­la­rın önün­de eğil­me­yi, on­la­ra yal­var­ma­yı çir­kin sa­yar­lar­dı: “Peygam­ber Efen­di­miz nü­büv­vet­ten ön­ce, Bel­dah’ın aşa­ğı kıs­mın­da bu­lun­du­ğu bir sı­ra­da, ora­da­ki­ler ta­ra­fın­dan bir sof­ra­ya davet edil­di. Sof­ra­da Zeyd bin Amr bin Nü­feyl’de bu­lu­nu­yor­du. Alem­le­rin Efen­di­si’ne et ik­ram edil­di. Fahr-i kainat efen­di­miz bu ye­mek­ten ye­me­di­ği gi­bi Zeyd de ye­mek­ten kaçındı. Zeyd, et­ten ye­me­me­si­nin se­be­bi­ni şöy­le izah et­ti: Ben si­zin put­la­rı­nız adı­na kes­ti­ği­niz et­ten ye­mem. Ben sa­de­ce Allah’ın is­mi zik­re­di­le­rek ke­si­len­den yerim. Zeyd, Ku­reyş ka­bi­le­si­nin, hay­van­la­rı­nı put­lar adı­na kes­me­le­ri­ni ayıp­lar ve şöy­le der­di: “Ko­yu­nu Allah ya­rat­tı. Onun için gök­ten yağ­mur in­dir­di, yer­den de ne­bat bi­tir­di. Ama siz onu Allah’ın is­mi­ni zik­ret­me­den ke­si­yor­su­nuz!” (Buhari, Me­na­kı­bu’l-En­sar, 24; Ze­ba­ih, 16) “Zeyd bin Amr, Va­ra­ka bin Nev­fel’i de ya­nı­na ala­rak, hakiki dini so­rup ona uymak üze­re Şam’a git­ti. Ora­da bir Yahudi ali­me rast­la­dı. Onda aradığını bulamadı. Zeyd onun ya­nın­dan çı­kın­ca Hristiyan alim­le­rin­den bi­riy­le kar­şı­laş­tı, onunla da anlaşamadı. Dı­şa­rı çı­kın­ca el­le­ri­ni kal­dı­rıp: Allah’ım, seni şa­hit kı­lı­yo­rum, ben İbrahim’in di­ni üze­re­yim! de­di.” (Buhari, Me­na­kı­bu’l-En­sar, 24) Es­ma bint-i ebi Be­kir der ki: “Zeyd bin Amr’ın ayak­ta di­ki­lip sır­tı­nı Kâbe’ye da­ya­ya­rak şöy­le de­di­ği­ni işit­tim: Ey Ku­reyş ce­ma­ati! Vallahi ben ha­riç hiç­bi­ri­niz İbrahim’in dini üze­re de­ğil­si­niz! Zeyd, di­ri di­ri top­ra­ğa gö­mü­le­cek kız­la­rı (kur­ta­rıp) hayatını ba­ğış­lar­dı. Kı­zı­nı öl­dür­mek is­te­yen ada­ma: ‘Onu öl­dür­me, onun kül­fe­ti­ni ben üze­ri­me alıyorum’ der ve kı­zı alır­dı. Kız bü­yü­yüp ser­pi­lin­ce ba­ba­sı­na: ‘Di­ler­sen onu sa­na tes­lim ede­yim, di­ler­sen ih­ti­yaç­la­rı­nı gör­me­ye de­vam ede­yim.’ der­di.” (Buhari, Me­na­kı­bu’l-En­sar, 24) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“İsa neden babasız yaratıldı, İbrahim değil, Musa değil, Davut değil ya da inandığınız Hz. Muhammed değil de neden İsa. Allah insanları yanıltıp, milyonlarca insanın cehenneme gitmesi için mi, onu babasız yaratıp, zavallıların kafasını karıştırdı. Sorunun cevabını bil derken mantıklı bir açıklama yapmanı bekliyorum sadece.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce şunu belirtelim, eğer İbrahim olsa idi neden İbrahim, Musa olsa neden Musa diyeceğiniz için Rabbimiz en doğrusunu bilir, İsa ‘peygamberimizi’ babasız yaratmıştır. Gelelim sorunuza. Her peygamberin  mucizesi vardır. O mucizeler onların peygamber olduklarının delilidir. Yoksa mucizelere bakıp peygambere  ilahi vasıflar yüklersek, kuşu gösteren parmağı görünce kuşa değil parmağa takılmak gibi mantıksız sonuçlara ulaşabiliriz. Araçları amaç edinmek sadece hedeften saptırır. İşte örnek Hristiyanlık! Aynı mantığı Hz.  Adem için kullanırsak, O sadece babasız değil hem anne hem babasız yaratılmıştır ve sizler de buna iman edersiniz! Onu ne yapacaksınız? Babasıza ‘tanrının oğlu’ diyen sizler, anne babasız yaratılanı direkt ilah ilan etmez misiniz veya hâlâ neden etmediniz? Sahi Hz. Adem’in suçu ne idi?  O neden ilahi vasıfla nitelendirilmedi de bir de aksine, ilk günah gibi Hristiyanlıktaki  vaftizsiz  silinmez suçun ilk temsilcisi  ilan edildi? Başa dönersek, mucizenin amacı vasıtanın ilahi mesaj ile geldiğini ispat etmektir, yoksa bizzat mucizeyi gösterenin ilah olduğunu işaret etmek değildir. &#8220;Bu olayı insanlara gücümüzü kanıtlayan bir mucize olarak sunmak istiyoruz.&#8221; (Meryem, 21) ayetinin mesajı açık değil midir? Allah bu mucize ile kendisine ulaşılmasını istiyor, siz ise vasıtaya takılıp kalıyor hatta onu ilah seviyesine çıkarıyorsunuz! Şunu da unutmayalım ki, 325 yılındaki İznik konsülüne dek İsa’yı tanrının oğlu kabul etmeyen mezhep ve İnciller de vardı ve hâlâ günümüzde de bulunmaktadır. Başta Üniteryen kilisesi, Amerika&#8217;daki &#8220;Üçleme karşıtları&#8221; adlı birlik ve The worldwide Church of God. Bu kilisenin kurucusu Herbert W. Armstrong, üçleme inancının putperest kültürlerin etkisiyle ortaya çıkan bir batıl inanç olduğunu savunmaktadır! Ayrıca Kuzey Amerika&#8217;da 19. yüzyılda doğan ve Hz. İsa’nın dönüşünün çok yakın oluşuna dikkat çeken “Seventh Day Adventist” hareketi de üçlemeyi reddeder! Gelelim Kitabı Mukaddes&#8217;ten delillere: Bizzat İncil’de, İsa’nın tanrıya dua örnekleri bulunmaktadır: “Biraz ileriye giderek yüzüstü yere kapandı, duaya koyuldu.” (Matta, 26/39) “Halka çimenlerin üzerine oturmalarını buyurduktan sonra, beş ekmekle iki balığı aldı, gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı.” (Matta, 14/19) “Halkı salıverdikten sonra dua etmek için tek başına dağa çıktı. Akşam olurken orada yalnızdı.” (Matta, 14/23) “Sabah çok erkenden, ortalık henüz ağarmadan İsa kalktı, evden çıkıp ıssız bir yere gitti, orada dua etmeye başladı.” (Markos, 1/35) “Onları uğurladıktan sonra, dua etmek için dağa çıktı.” (Markos, 6/46) “İsa öğrencilerine, &#8220;ben dua ederken siz burada oturun&#8221; dedi.” (Markos, 14/32) “O günlerde İsa, dua etmek için dağa çıktı ve bütün geceyi Allah’a dua ederek geçirdi.” (Luka, 6/12) “İsa bir yerde dua ediyordu. Duasını bitirince öğrencilerinden biri ona, &#8220;öğretmen&#8221; dedi, &#8220;Yahya’nın kendi öğrencilerine öğrettiği gibi sen de bize dua etmesini öğret.&#8221; (Luka, 11/1) “Ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir.” (Luka, 22/32) Ayrıca Kitab-ı Mukaddes’te tek tanrıya işaret eden ayetler de hâlâ vardır: Tesniye (4-39): &#8220;Yukarıda göklerde ve aşağıda yerde rab, o Allah’tır, başka yoktur.&#8221; Tesniye (6-4): &#8220;Dinle ey İsrail: Allah’ınız rab, bir olan rabdir.&#8221; Tesniye (32-39): &#8220;Şimdi görün ki, ben O&#8217;yum, katımda ilah yoktur&#8221; I. Samuel (2-2): &#8221; Senden başka ilah yoktur.&#8221; I. Krallar (8-60): &#8220;Rab, Allah olan odur, Ondan başka yoktur.&#8221; İsafa (45-5,6): &#8220;Rab benim ve başkası yoktur, benden başka Allah yoktur.&#8221; Markos: (29-30): “En önemlisi şudur: &#8216;Dinle, ey İsrail! Allah’ımız olan Rab tek Rab&#8217;dır. Allah’ın olan rab&#8217;bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle sev.&#8221; Markos (17-18): &#8220;İyi olan tek biri var, o da Allah’tır.&#8221; Markos (9-32): “İsa ona dedi. &#8220;Allah’ımız bir olan rab&#8217;dir.&#8221; Yazıcı ona dedi: &#8220;Çok iyi öğretmen, hakikat üzere dedin ki, o birdir; o&#8217;ndan başkası yoktur.&#8221; Galatyalılara mektup ( 3/20): “Allah birdir.” Korintoslulara 1. mektup (8/6): “Bizim için tek Allah vardır: Her şeyin kendisinden oluştuğu Allah. Bizler de O&#8217;nun için yaşamaktayız.” Timoteos&#8217;a 1. mektup (1/17): “Sonsuz çağların hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Tanrı&#8217;ya çağlar çağı onur ve yücelik olsun.” Timoteos&#8217;a 1. mektup (2/5): “Tek bir Allah vardır.” Yakup&#8217;un mektubu (2/19): “Sen Allah’ın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun.” Yahuda&#8217;nın mektubu (24): “Kurtarıcımız tek Allah’a yücelik olsun.” İsa (as) Yine Kitab-ı Mukaddes’te Hz. İsa Allah’ın kulu ve resulü olarak da geçer: Matta (12-18): &#8220;İşte benim seçtiğim kulum.&#8221; Luka (24-19): &#8220;Kudretli bir peygamber olan Nasıra’lı İsa.&#8221; Hz. İsa’nın tebliğ ettiği İncil, günümüzde, elimizde bulunan İncil değildir. Bunun en büyük delili yine İncil’de bulunmaktadır. Markos: 1/14: &#8220;İsa tanrının İncil’ini tebliğ ederek Galile&#8217;ye gelir.&#8221; Daha Matta, Markos, Luka, Yuhanna  yazmamıştı ki İncil’lerini, Hz. İsa hangi İncil’i tebliğ etmişti? Tabii ki hak, bozulmamış asıl İncil’i! Baba, oğul mecazi anlamda kullanılmış olabilir mi? Bu mecaz, zamanla asıl anlam gibi algılanmış olabilir mi? Matta (5-9): &#8220;Ne mutlu sulh edicilere, çünkü onlar Allah oğulları çağrılacaklar.&#8221; Matta (6-14): &#8220;İnsanların suçlarını bağışlarsanız, semavi babanız da size bağışlar.&#8221; Bu konuda detay için, ‘Müjde ve sevgi dini olarak lanse edilen Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Meryem’in  babasının adı İmran, ama Musa’nın babasının adı da İmran. Musa’nın babasının adı İmran olanın kızı var Meryem adı, birileri &#8220;Ey Harun’un kız kardeşi&#8221; ayetini hatalı olduğunu çünkü karıştırılmış diyorlar, yukarıdaki isimlerin aynı olmasından ötürü Hz. Muhammed kişileri karıştırmış ve zamanı da. Hakikaten Harun’un babası İmran mıdır? Ve kızının ismi Meryem?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce temel kuralı hatırlatalım: Kur’an’ı Hz. Muhammed yazmamıştır! O, vahiy ürünüdür. Bu konu detaylı olarak ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızda ele alınmıştır. Sorunuza gelirsek: Bir dilde kullanılan cümleler, kendi dil ailesi içindeki kurallar ile değerlendirilmelidir. Türkçe’yi bilse bile bir yabancının, Yozgat yöresinin &#8220;Eğle&#8221; diye kullandığı fiilin, ‘Dur’ anlamında kullanıldığını bilmesine imkan yoktur! Yabancı biri o kelimeyi duyunca, ‘Eğilmek, eğlenmek’ten hareketle kökenini arar durur! Türkçe ’de bir işe girmek için &#8220;Dayın var mı?&#8221; diye bir deyim kullanılır. Ama hiçbir Türk bunu, annenin kardeşi olarak anlamaz! “İbn”  Arapça’da ‘oğul’ anlamına gelir ama  Türkçe’de hakaret olarak kabul edilir. ‘İhtiyar’ Arapça asıllı bir kelimedir, ‘seçilmiş’ anlamına gelir ama Türkçe’de ‘yaşlı’ anlamında kullanılır. Kısaca Arap dilinin kendine özel kuralları, özellikleri vardır. Onları anlamak için özelde o kelimenin kullanıldığı dönemin Arapçasına veya genelde ise Arapça’nın edebi sanatına hakim olmak gereklidir. Gelelim sorunun cevabına: Sahabeden Müğire b. Şube anlatıyor: Hz. peygamber beni, Necran halkına gönderdi. Onlar bana; gerçekten siz Kur’an’da “Ey Harun’un kız kardeşi!” diye bir ayet okuyorsunuz değil mi?” diye sordular. Ben de “Evet” dedim. Onlar, “Herhalde, Hz. İsa ile Hz. Musa arasında ne kadar zaman geçtiğini de biliyorsunuz.” dediler. Ben Resulullah’ın yanına döndüğümde bunu kendisine anlattım. Efendimiz: ‘Deseydin, onlar daha önceki peygamberlerin ve salih kimselerin ismini kullanıyorlardı.’ diye buyurdu. (Taberi, İbn aşur, Meryem, 27-28. ayetlerin tefsiri) Arapça’da eb (baba), eh (kardeş) ve uht (kız kardeş) kelimeleri birçok durumda geniş manada kullanılır. Gerçek bir kardeşlik değil, akrabalık ve mensubiyet de bildirir. Hz. Meryem validemiz Beni İsrail’den olup Yahudi idi. Hz. Peygambere bu bir soru  olarak sorulmuş, O da: “Meryem zamanındaki insanlar, kendilerinden önce geçen peygamberlerinin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına isim yaparlardı, yani onlara nispet edilirlerdi.” buyurmuştur. Nitekim: Hz. Safiyye, bazı kadınların kendisine “Yahudi kızı Yahudi!” dediklerini şikayet edince Hz. peygamber şöyle buyurmuştu: “Sen niçin onlara: “Oh ya! Harun babam, Musa amcam, Muhammed eşim oluyor, daha ne isterim!” deseydin ya!” (Tirmizi, Menakıb 63; Hakim, el-Müstedrek, IV/31) buyurmuştur. Ayrıca  Kureyş&#8217;te Haşimoğulları kolu vardı. Bu kabileden birisi yanlış bir şey yaptığında &#8220;Ey Haşimoğlu bu yanlışı sen nasıl yaparsın&#8221; gibi bir söz söylenir, bu, o kişinin gerçek anlamda Haşim ismindeki soy büyüğünün oğlu olduğunu göstermeyip, o soyun bir ferdi olduğuna kinaye olarak söylenirdi. (Razi, Meryem, 27-28. ayetlerin tefsiri) Bu tür isimler soyu hatırlatan ve soyun büyüklerine hürmeten koyulan isimlerdir. Nitekim günümüzde de bazı yörelerde büyüklere hürmeten bazı isimler, son derece fazla sayıda isim olarak kullanılmaktadır. Efendimizin açıklamasından da anlaşıldığı gibi, Meryem’in babası olan İmran ile Musa ve Harun’un babası olan İmran birbirinden tamamen farklı ayrı kişilerdir. İsim benzerliğinden başka,  zaman ve mekan bakımından bir yakınlıkları söz konusu değildir. Tıpkı, kendi toplumunda Hz. Meryem’e &#8220;ey Harun’un kız kardeşi!&#8221; diye hitap edilmesi ve bu kelimenin &#8220;Onun din kardeşi ve onun soyundan gelen&#8221; anlamını kullanılması gibi. Genellikle Hristiyan çevrelerden gelen bu eleştirilerin objektif olmadığı, Hristiyanların kendi kutsal kitaplarında da aynı şekilde kullanım tarzlarına rastlanmasından anlaşılmaktadır. Nitekim Luka İncil’inde Hz. Zekeriyya&#8217;nın eşi Elizabeth için &#8220;Harun kızlarındandı&#8221; (Luka, 1/5) denmektedir. (Ömer Faruk Harman, Hz. İsa, İfav, IV/424)  Zaten günümüze dek hiç bir İslam alimi, bu ayetten Hz. Meryem’in gerçekten Hz. Harun’un kız kardeşi olduğunu anlamamış ve böyle bir şeyi düşünmemiş ve eserlerinde böyle bir şeyi dile getirmemişlerdir. Dolayısı ile Arap dili ve Kur’an mantığı çerçevesinde ayetler arasında bir sorun yoktur. Hud suresi 50. ayet: “Ad halkına da kardeşleri Hud’u gönderdik” buyrulmuştur. Buradaki eh (kardeş) kelimesi kullanılmıştır. Ama ayetteki kardeş kelimesi, “kabile üyelerinden biri, onlardan biri” anlamında kullanılmıştır. Hz. Ali, N. Belağa adlı eserde Hevazin kabilesinden olan ibn-i Simmah’ı kastederek, “Kema kale ehu hevazin” yani ‘Hevazinin kardeşinin dediği gibi’ tabirini kullanmıştır. Sakif kabilesinden olan Haccac için ‘Ehu sakif’ denilmektedir. Tüm bu örnekler “Ya uhte Harun” ayetinin “ey Harun’un soyundan gelen” anlamında kullanıldığını göstermektedir. Zaten Medine’de Yahudi ve Hristiyanlarından hiç kimse de bu söze hiçbir zaman itiraz etmemişlerdir. D. Herbelot, ‘Bibliothéque Orientale’ adlı eserinde, bu ayetin manasını “Ey Harun’un kutsal sülalesinden gelen” diye açıklamıştır. Hz. Harun’un görevini İmran döneminde devam ettirenlerden olan Hanne, oğlu olması halinde onu tapınağa hizmete adayacağını vaad eder. Meryem erkek ismidir, erkek beklenirken bir kızları olur, ismini ve adağını değiştirmez bu aile ve görevlerine devam ederler. İşte bu tapınak görevinde olanlar, Hz. Harun’un erkek ise ‘oğlu/soyu’ olarak isimlendirilirler. Ayette de soya atıfta bulunulmaktadır. Bu kutsal görevi Meryem’in soyu devam ettirecektir, bu nedenle, “Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28) denilmiştir. Kısaca üstlenilen göreve atıfla, Hz. Harun’un ismi zikredilmiştir. (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 139) Zaten Hz. Muhammed de, Hz. İbrahim’in ‘milletindir’ (Bakara, 135; Ali İmran, 95)  Halbuki arada, kimi rivayetlere göre üç bin yıl vardır. İşte bu evrensel İslam kardeşliğini anlayamayanlar, aradaki zaman veya mekanların birer sınır olduğunu zannederek insan ve mesajlar arasında set koymaya çalışmakta veya başka zihinlerde sorular oluşturmak istemektedirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hz İsa için Kur’an’da Mesih sözcüğü kullanılıyor, Mesih ne demektir, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta kullanılan Mesih kavramıyla aynı anlamda mı kullanılır?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesih, kelime olarak ‘bir şey üzerinde el yürütmek, bir şeydeki eseri gidermek, el ile temas etmek’ manalarında olan &#8220;Mesh&#8221; kökünden gelen bir kelimedir. &#8220;Mesih&#8221; kelimesi hem Hz. İsa’ya, hem de Deccala unvan olmuştur. Hz. İsa’ya bu unvanın verilmesinin sebebi ve hikmeti şöyledir: Kur’an-ı kerimin 11 ayetinde geçtiği üzere, &#8220;Mesih&#8221; unvanı İsa aleyhisselama Allah tarafından verilmiştir. Ali İmran süresinin 45. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: &#8220;Hani melekler Meryem’e şöyle demişlerdi: &#8216;Ey Meryem! Allah seni, bir ol emriyle yaratacağı bir oğul ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu Mesih İsa’dır.&#8221; Bu ayetin tefsirinde Kurtubi şu izahı vermektedir: “Hz. İsa’ya mesih denmesi ve nedenleri: İbni Abbas&#8217;a göre Hz. İsa (as), değişik hastalara el sürüp, onları Allah&#8217;ın izniyle sağlıklarına kavuşturduğu için bu lakabı almıştır. Ali İmran 49. ve Maide 110. ayetlerde de bu özelliği belirtilir. Bazı dilcilere göre, bu kelime İbranicede &#8220;meşiha&#8221; olup, ‘güzel bir yaratılışı ve mübarek bir sima ve bir kişiliği’ ifade etmektedir.” (Kurtubi, IV/89) Bazı alimler ise, ‘mesih kelimesinin, ‘tertemiz’ anlamında olup Hz. İsa&#8217;nın günahlardan arındırılmış bir insan olduğunu ifade ettiğini’ söylemişlerdir. (Taberi, IV/35) Diyanetin Ali İmran 45. ayet tefsirinde, “Kelimenin Aramice aslı olan meşiha ve İbranice aslı olan maşiah, “sıvazlanmış” anlamına gelmekte olup, İsrailoğullarında hükümdarlık görevine başlarken kahin (üst düzey din adamı) tarafından kutsal yağ sürülmesi geleneğine bağlı olarak krala mesih unvanı verilir olmuştur.” (Zemahşeri, I/189; Reşid Rıza, III/305; Ömer Faruk Harman, Hz. İsa, İFAV Ans., II/423; Mesih, III/224) denmektedir. Muhammed Abduh ayetin tefsirini, “Hükümdar, adaleti gerçekleştirmesi ve halkın uğradığı haksızlıkları gidermesi için başa geçirilir. İsa Mesih de bunu yapmıştır. Mesih, onların dinin gerçek amaçlarına dönmelerini ve haksızlıkları ortadan kaldıran kardeşliğe yönelmelerini sağlamıştır.” şeklinde yorum yapmaktadır. Burada üzerinde asıl durulması gereken konu, bizzat misyonerlerce de dile getirilen, &#8220;İsa&#8217;nın mesih olduğunun Kur’an&#8217;da da dile getirilmesi&#8221; iddiasıdır ki, Kur’an&#8217;daki İsa aleyhisselam ile ilgili ayetlerin tümüne bakıldığında, bu iddianın tamamen Hristiyan misyonerlerin amaçlarının dışında bir kullanımı ifade ettiği açıkça görülmektedir. İsa peygamberin bizzat bir kul olduğu; Meryem&#8217;in oğlu olduğu (Ali İmran, 45) ve tıpkı Adem peygamber gibi yaratıldığı (Ali İmran, 59; Meryem, 19; Nisa, 157-160, 171) şeklindeki ayetler, misyonerlerin iddialarına Kur’an&#8217;dan kaynak bulma çabalarını tamamen geçersiz kılmaktadır. Bu konuda ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza da bakılabilir. İsa peygambere;  babasız doğumu, doğduğunda bebekken konuşma, kendisine öğretilen “kitap, hikmet, Tevrat, İncil&#8221;, ölüleri diriltme (Maide, 110) gibi mucizeler verilmiş ve bu özelliklerin vurgulanması için de, tefsirlerde farklı özellikleri ayrı ayrı ifade edilen ‘Mesih’ terimi kendisi için kullanılmıştır. Ama sonuçta O (as) “Meryem ‘oğlu’ Mesih” yani sadece bir peygamberdir: Maide 75: “Meryem oğlu Mesih (İsa) bir peygamberden başka (bir şey) değildir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Anası çok sadık bir kadındı. İkisi de (birer kul ve beşer olarak) yemek yerlerdi. Bak, biz ayetleri onlara nasıl apaçık bildiriyoruz. Sonra da bak onlar nasıl hakikatten çevriliyorlar.” Bakara, 136: “Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yakup oğullarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” Biz Müslümanlara göre tüm peygamberler gibi İsa peygamberde bir kul ve resuldur ve diğerlerinden bize göre bir farkı yoktur. Her birinin ayrı mucizeleri olsa da hepsi Allah’ın kulu ve peygamberidir! Hepsi bizim peygamberimizdir! &#8220;Andolsun, “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) “Ey israiloğulları, benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Çünkü o, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur.&#8221; (Maide, 72) İsevilikteki  Mesih, direk rab olan İsa’dır ve asla İslam&#8217;la ‘içerik olarak’ bir benzerliğe sahip değildir! Yine Kur’an&#8217;da Hz. İsa için geçen &#8220;kelimetullah&#8221; sıfatı da asla başka anlamlara çekilmemelidir. Kur&#8217;an&#8217;da üç yerde Hz. İsa&#8217;nın &#8220;Allah&#8217;tan bir  kelime&#8221; olduğu ifade edilir. (Al-i İmran, 39, 45; Nisa,171) Nasıl ki, Hz. Musa&#8217;ya ‘Kelimullah’, Hz. İbrahim&#8217;e ‘Halilullah’ isimleri verilmişse, Hz. İsa&#8217;ya da bu sıfat Allah tarafından verilmiştir. Hz. İsa&#8217;yı Cenab-ı Allah, babasız olarak &#8220;ol&#8221; emriyle yani ‘kelimesiyle’ yarattığı için, ‘Allah&#8217;ın kelimesi’ sıfatını kendisine vermiştir. (Rağıb el-İslahani, el-Mufredât fî Garibi&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 439-440) Ama Hristiyanlar İsa’yı, Allah’ın kelam/konuşma sıfatının et-kemiğe bürünmüş hali olarak kabul etmektedir! Tıpkı, ‘oğul’ kelimesini farklı anladıkları gibi! Nitekim Allah’u Teâlâ, Adem&#8217;i de anasız babasız topraktan yaratmıştır. &#8220;Allah nezdinde İsa&#8217;nın durumu, Adem&#8217;in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona &#8220;Ol&#8221; dedi o da oluverdi&#8221; (Ali İmran, 59) Bu konudaki uyarı ayetleri ile konumuzu bitirelim: Meryem, 30, 36, 88-92; Maide, 73, Nisa, 171: “Cevabı çocuk verdi: “Ben Allah’ın kuluyum; O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. İsa şunu da söyledi: “Muhakkak ki Allah, benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. O halde O’na kulluk edin, doğru yol budur.” Rahman çocuk edindi” dediler.  Hakikaten çok çirkin bir iddia ortaya attınız. Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahman’a çocuk yakıştırıyorlar. Halbuki çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz. Şüphesiz &#8220;Allah üçün üçüncüsüdür&#8221; diyenler kafir olmuşlardır. Oysa bir tek ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse onlardan inkar edenlere acıklı bir azap dokunacaktır. Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur. Şu halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin, “(Tanrı) üçtür” demeyin, bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Kur’an da adı gecen peygamberlerin hepsi orta doğuya gelmiş peygamberler. Oysa Kur’an’da 250 bin peygamber gönderildiği söyleniyor, dolayısıyla neden sadece orta doğudaki peygamberlerin ismi zikrediliyor?”; “Allah neden hep Yahudilere peygamber göndermiştir?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’da 250 bin peygamberden bahsedilmez, böyle bir ayet yoktur! Kur’an&#8217;da Yahudiler bir prototip olarak, onların düştüğü yanlışlığa düşülmemesi, tarihten ders alınması, ibret alınmaları için özellikle üzerlerinde durulan bir topluluktur. Günümüzde Yahudi sermayesinin ve siyonizmin dünyayı ne hale getirdiğini canlı olarak da yaşamaktayız! Günümüzde ‘Yahudileşme Temayülü’ şeklinde tarif edilebilecek olan, İlahi vahyi dünyevi menfaatler için değiştirmeye, kullanma ve dünyevileşmeye karşı İslam toplumunu uyarmak için Kur’an, bir numune/örnek olarak Yahudilerden bahsetmektedir. Yoksa sadece peygamber Yahudilere gönderilmiş değildir. Konu, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ başlıklı yazımızın “Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?” adlı soruya cevapta ele alınıp cevaplanmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/musa-kizildeniz-1" rel="attachment wp-att-2371"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2371" title="musa-kizildeniz-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musa-kizildeniz-1.jpg" alt="" width="400" height="284" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;" align="center"><span style="color: #000000;"><strong>     </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bilim Musa mucizesini de aydınlattı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Binlerce yıllık Hz. Musa peygamber esrarı çözülmüş olabilir mi? Musa Peygamber’in Mısır’da firavundan kaçan İsrailoğullarını kutsal topraklara ulaştırmasını sağlayan ‘denizin yarılması’ mucizesinin arkasında fizik kanunları olduğunu öne süren bir araştırmanın iddiası bu şekilde. ABD’li araştırmacıların bilgisayar simülasyonlarına dayanan çalışmasına göre, kutsal kitaplarda tarif edilen ‘mucizenin’ gerçekleştiği gece esen sert rüzgarlar ve deniz yatağının coğrafi yapısı, suyun geriye doğru çekilmesine neden oldu.  Rüzgarların suyu nasıl etkilediği üzerine Colorado Üniversitesi’ndeki ulusal atmosfer araştırmaları merkezi’nde yürütülen daha geniş bir çalışmanın parçası olan bilgisayar simülasyonlarında, nehrin bir lagüne ya da göle döküldüğü durumlarda, rüzgarın suyu geriye itebildiği görüldü. Araştırmayı yürüten ekipten Carl Drew, simülasyonların kutsal kitaplarda anlatılan göçteki durumla uyuştuğunu söylüyor. Buna göre, “suyun ikiye yarılması, akışkanlar dinamiğiyle anlaşılabilir. Rüzgar, suyu fizik kanunlarına uyumlu bir şekilde hareket ettiriyor ve iki tarafından su geçen, güvenli bir pasaj açıyor. Daha sonra da su tekrar yerini alıyor.” simülasyon eski haritalar, uydu verileri ve bölgenin arkeolojik yapısı incelenerek uygulanmış. Sonucunda da doğudan saatte100 km. hızla ve 12 saat süreyle esen rüzgarların, suların iki yana açılmasını sağladığı görülmüş. Bu da yaklaşık 3 km. uzunluğunda, 5 km. genişliğinde kara geçişi yaratıyor. (Reuters, 23/09/2010) Mucizenin aynen böyle olduğunu iddia etmemiz mümkün değildir! Bu sadece, ateist itirazlara cevap vermede bir aşama olabilir. Yoksa zaten mucize, normal dışı ilahi kaynaklı olaylardır! (DİA, mucize maddesi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">   </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/musamucizesi-1" rel="attachment wp-att-2372"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2372" title="musamucizesi-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musamucizesi-1.jpg" alt="" width="650" height="481" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/guncel-yunus-as-1" rel="attachment wp-att-2374"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2374" title="guncel-yunus-as-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/guncel-yunus-as-1.jpg" alt="" width="650" height="436" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">          </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/allah-rab-1" rel="attachment wp-att-2258"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2258" title="Allah-rab-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Allah-rab-1.jpg" alt="" width="232" height="156" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html">Oryantalistlerin Kur’an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam ve had cezaları</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 08:33:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[cezalar]]></category>
		<category><![CDATA[Had]]></category>
		<category><![CDATA[kısas]]></category>
		<category><![CDATA[Muamelat]]></category>
		<category><![CDATA[recm]]></category>
		<category><![CDATA[ukubat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1415</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam ve had cezaları ve kısasın hikmetleri İslâm hukukunda had, Allah hakkı yani toplum hakkı olarak yerine getirilmesi gerekli olan, miktar ve durumu şâri‘ (nas: ayet, hadis) tarafından belirlenmiş yaptırımlar olarak tarif edilir. Zina, hırsızlık, iftira, eşkıyalık gibi cezaları kapsar. Kısas (Suçluya ceza olarak, başkasına yaptığı kötülüğün aynısını uygulama) ve diyet (Kan bedeli) ilebirlikte hadler, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html">İslam ve had cezaları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam ve had cezaları ve kısasın hikmetleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm hukukunda had, Allah hakkı yani toplum hakkı olarak yerine getirilmesi gerekli olan, miktar ve durumu şâri‘ (nas: ayet, hadis) tarafından belirlenmiş yaptırımlar olarak tarif edilir. Zina, hırsızlık, iftira, eşkıyalık gibi cezaları kapsar. Kısas (Suçluya ceza olarak, başkasına yaptığı kötülüğün aynısını uygulama) ve diyet (Kan bedeli) ilebirlikte hadler, İslâm’ın muhafazasını esas aldığı beş temel değerin (akıl, din, can, ırz ve mal) korunması ilkesinin önemli bir parçasını teşkil eder. (DİB, İslam Ansiklopedisi, XIV/ 547;IX/473) Ateistler İslam’ın suçlara karşı uyguladığı cezaların günümüz için geçerli olmadığını ileri sürerler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm ceza hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; &#8220;belirli bazı suçlara İslâm&#8217;ın tayin ettiği cezaları&#8221; ifade eder. Bu cezayı gerektiren suçlar beş tanedir: zina, hırsızlık, içki içmek (Cezası 40 sopa (Dârimî, Hudûd,10; Hanbel, IV/389); <strong> </strong>kazf (namuslu kadına zina iftirası): cezası 80 değnektir (Nur, 4) ve yol kesme (hırâbe): Suçuna göre sürgünden idama dek ceza alabilir. (Maide, 33-34) Bunlardan günümüzde en tartışma konusu yapılan ikisini (Zina, hırsızlık ) burada ele alacağız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam huzur, barış dinidir. İnsanların dünya ve ahiret mutluluğunu amaçlayan kurallar bütününü vazeder. Hedef, iyi kul olup Allah&#8217;ın rızasına ulaşmaktır. İslam değil kimseyi kesmeyi, herhangi bir insanın arkasından dedikodusunu yapmayı, malını çalmayı, namusuna ‘göz ile bile olsa’ yan bakmayı yasaklamıştır. İslam&#8217;ın amacı toplum ahlakını temin etmektir, toplumu tehdit etmek değil. İslam’ın amacı, yukarıda sayılan 5 değeri -Müslüman kafir, tüm insanlar için- koruma altına almaktır. Bu beş esasa bir tehdit oluşursa, toplum huzurunun devamı için (Şirin Gül, Toplumsal Değişim ve İslam hukuku, Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl 5, Cilt 5, Sayı 1, Bahar 2019, s. 46) o sorun için gerekli önlemler alınır. (İbn Âşûr, Makâsıdu’ş-Şeria, s. 30) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist ve oryantalistler birçok konuda olduğu gibi kısas ve had cezaları konusunda fıkıh ihtilâflarını, ictihâd farklılıklarını Kuran’ın açık hükmü gibi göstererek insanları yanıltmaya çalışmıştır. Bir müçtehidin içtihadı, o kişinin bilgisi ölçüsündeki şahsi görüşüdür. İslam’ı şahsi görüşler içine hapsetmek ise sadece, önyargı ve cahillik ile açıklanabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısasın asıl gayesi, toplum düzenini sağlamaktır. Eğer öldürülenin yakınları, katili bağışlar da diyete (kan bedeline) razı olurlarsa o zaman aile dayanışmasının bir gereği olarak diyeti, katilin akraba tarafı öder. Bu sayede fertlerinin davranışlarını kontrol edilmiş, onların yanlış bir şey yapmalarına engel olunmuş olur. (Ali Bardakoğlu, Diyet, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, IX/478)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistlere göre: &#8220;Bir Müslüman erkek, kâfir erkeği öldürürse kısas uygulanmaz.&#8221; Kuran&#8217;ın açık anlatımında Müslüman kâfir kaydı yoktur. Hür deyimi içine, Müslim, gayri Müslim bütün hürler girer.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuyu daha iyi kavrayabilmek için Bakara Sûresinin, kısasla ilgili 178-179. âyetlerinin mealini verelim: &#8220;Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. (Binaenaleyh, katilin de öldürülmesi gerekir.) “Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama kim (yani katil, Müslüman) kardeşi tarafından affedilirse, o zaman (affedenin örfe göre) uygun olanı yapması (uygun diyet istemesi, affedilenin de) güzelce onu ödeme(si) gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra da saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azap vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Katâde&#8217;den anlatıldığına göre (İsmail b. Kesir, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, XIV/444) cahiliye çağında kabileler, kendilerini birbirlerinden üstün görürlerdi. Şayet kuvvetli olan kabilenin kölesi öldürülse, onun yerine bir hür; kadın öldürülse, yerine bir erkek; hür bir erkek öldürülse yerine iki hür erkek öldürmek isterlerdi. Böylece o kabîle; kölelerinin, başkalarının hürlerine; kadınlarının, başkalarının erkeklerine; bir hürlerinin, başkalarının iki hürüne denk olduğunu ileri sürerek övünmüş olurdu. İşte Yüce Allah (cc)  bu ayeti indirerek insanlar arasındaki aşırılıkları önler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetin baş tarafı, kısası genel prensip olarak farz kılmakta, fakat maktulün velisine katili affetme yetkisini de vermektedir. Bu husus, ümmet için bir rahmettir. Kısastan maksat, toplumun huzurunun sağlanmasıdır. Çünkü haksız yere öldürülenin katili de hayattan mahrum edilmezse bu durum, maktulün yakınları arasında bir infiale, kan davasına ve iki taraf arasında ardı arkası kesilmeyecek öldürmelerin cereyanına sebep olabilir. Ama katil, öldürülünce iki taraf da yatışır, toplumsal huzursuzluk ortadan kalkar. Kısasın yanında af yetkisinin de tanınması, Kur’an hükmüne her zaman uygulanabilecek bir esneklik vermiştir. Maktul Müslüman olsun, zimmî olsun, hür olsun, köle olsun, kadın olsun, erkek olsun velisine kısas talep etme yetkisi verilmiştir. &#8220;Kim zulmen öldürülürse, onun velisine yetki veririz ama o da öldürmede aşırı gitmesin,&#8221; (İsra, 33) Mâide Sûresinin 45. âyetinde de &#8220;cana can, göze göz&#8221;ün kısas edileceği beyan edilmektedir. &#8220;Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın!&#8221; (Bakara, 194); &#8220;Ceza, verirseniz, size edilen azap kadar ceza veriniz. &#8221; (Nahl, 126) âyetleri de kısasın içeriğini belirlemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnette, kısastaki genel hükmün köleleri de kapsadığını görmekteyiz. Peygamberimiz &#8220;Kölesini, öldüreni öldürürüz. (Darimî, Diyat, 7; Tirmizî, Diyat, 18) buyurmuştur. Hz. Peygamber devrinde bir kadın bir câriyenin dişini kırmış, câriye tarafı diyeti kabul etmeyerek, kısasta israr etmişti. Ashâb-ı kiramdan Enes b. en-Nadr, kısâsen dişin kırılmasına karşı çıkınca, Rasûlüllah; &#8220;Ey Enes! Allâh&#8217;ın kitabında ceza kısastır&#8221; buyurmuştur. Câriye tarafının suçluyu affettiğini bildirmesi üzerine Allah Rasûlü onların bu affı sebebiyle kazandıkları manevi dereceyi şöyle ifade buyurmuştur: &#8220;Allâh&#8217;ın öyle kulları vardır ki Allah&#8217;a yemin etse, Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz&#8221; (Şevkânî, Neylü&#8217;l-Evtâr, VII/26, 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler, “Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.” (Nahl, 126) böyle emrediliyor.” diye yazarken ayetin yarısını verip tek taraflı yorum yaparlar. Ayetin sonundaki &#8220;Sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!&#8221; cümlesini ateistler bilerek aktarmazlar. Ayet, affetmeyi, öç almağa tercih etmektedir. Ayetin asıl amacı, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen suça, hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi engellemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir. “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan kötülük kadar, işlenen suç kadar karşılık verin; ama affederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” denmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm&#8217;da kısas şahsî şikâyete bağlı bir ceza olarak kabul edilmiş, toplum cezası sayılmamıştır. Çünkü kamu düzeni sadece suçlu ile mağdur taraf arasında bozulmuştur. Onlar anlaşır, barışır ve helalleşirlerse devlet düzenini ilgilendiren sakıncalar ortadan kalkmış olur. Bu nedenle, kendisine karşı müessir fiil işlenen kimse veya ölüm hâlinde, ölenin velisi affederse kısas düşer. (Kâsânı, Bedayiu&#8217;s-Sanayi, VII/241; İbn Rüşd, Bidâyetü&#8217;l-Müctehid, II/330; Abdulkadir Udeh, et-Teşrîu&#8217;l Cinî&#8217;l-İslamî, I/79, 663)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik&#8217;e göre, öldürülenin velisi ya kısas ister, ya da affeder. Veli, suçlu ile diyet üzerine anlaşmadan önce kısas hakkından vazgeçerse, diyet isteme hakkı da kendiliğinden düşmüş olur. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel&#8217;e göre ise; velî seçimlik hakka sahiptir. Ya kısas uygulanmasını ister, ya da kısası affeder ve diyet alır. Affetmenin anlamı kısasın diyete dönüşmesi demektir ve bu, suçu işleyenin rızâsına da bağlı değildir (Kâsânî, Bedâyiu&#8217;s Sanâyi&#8217;, VII/241; Şevkanî, Neylü&#8217;l-Evtâr, VII/7; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, I/136, 137)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cinayetin cezası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kasten adam öldürme suçunu işleyene kısas uygulanır. Kısas cezasının verilebilmesi için suçlunun, suçu bilerek ve isteyerek işlemiş olması gerekir. Aksi halde: birini yanlışlıkla öldürene kısas uygulanmaz. (Prof. Dr. Coşkun Üçok, Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, s.75) İslam’a göre insanı bilerek öldüren bir kişi için üç hüküm vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1-Öldürülen tarafın ailesi adamı bağışlar: Katil serbest bırakılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2-Öldürülenin ailesi “kan bedeli” alır. İstedikleri meblağ karşılığı katili af ederler. Katil yine serbest kalır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">3-Öldürülenin ailesi kısas ister; Bunun üzerine “Devlet” katili idam eder. Daha sonra kan davası da olmaz, çünkü idamı yapan devlettir. Öldürülenin ailesi de ceza verildiği için intikama kalkışmaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.” (Bakara, 179)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> İdam mı gayri insanî, müebbet mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyada  bilerek ve tasarlayarak insan öldürmenin cezası, bilindiği gibi kısastır. Kısas, öldürmeye karşılık öldürmedir. Ancak kısas öldürmek için değil, yaşatmak için vardır. Bir ülkede her yıl meydana gelen 1000 taammüden öldürmeyi, 10 katili etkisiz hale getirerek engelleyip 990 insanı kurtaracaksanız daha insani olan budur. Üstelik giden 10 insan katildir, aksi halde ölen bin kişi ise haksız yere öldürülmüş olacaktır. Öldürülmüş olan bir insanın kısas hakkı onun yakınlarınındır, bu haklarını alırlar ya da bağışlarlar. Devlet katili asla affedemez. Ancak bu İslam&#8217;ın kendi insanını eğitip yetiştirdiği, ona insanın değerini öğrettiği bir toplumda uygulanabilir. Siz önce seri katiller yetiştirir, sonra bu cezayı uygulamaya kalkarsanız haksızlık etmiş olursunuz. (Faruk Beşer, Yenişafak, 14.09.2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2976" title="idammi-omurboyuhapismi-insani_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/idammi-omurboyuhapismi-insani_1.jpg" alt="" width="529" height="286" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İtalyan mahkumlar müebbet yerine idam istedi. 310 mahkum, 17 yıldır hapis yatan 52 yaşındaki mafya üyesi Carmelo Musumeci önderliğinde İtalya’da Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitamo’ya mektup gönderdi. Mahkumlar, &#8220;Sayın Cumhurbaşkanı, her gün biraz ölmekten yorgun düştük. Bir kez ölmek isteyen bizler, müebbet hapis cezamızın idama çevrilmesini istiyoruz&#8221; ifadesini kullandılar. (Hürriyet, 31.5.2007; NTV, 1.6.2007) </span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Edirne&#8217;de, 8 yıl önce Osman K.&#8217;yi, bıçaklayarak öldüren ve geçen hafta cezaevinden tahliye olan Emre P. maktulün ağabeyi M.K. tarafından sokak ortasında tabancayla vurularak öldürüldü.” (Sabah, 19.4.2026)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam ve had cezaları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İslam hukukunda cezalar, had cezaları, cinayet cezaları (kısas ve diyet) ve ta&#8217;zir cezaları olmak üzere üçe ayrılır. Ta&#8217;zir suçları; Şari&#8217;in (kanun koyucunun ) karşılığında belli ceza tayin etmediği, fakat fert ya da topluma olan zararından dolayı yasakladığı fiillere denir. Ta&#8217;zir gerektiren bir suçta, had cezasının sınırına varan bir ceza verilemez. (Doç Dr Hüseyin Çelik, Kuran Ahkâmının Değişmesi, s. 158) Servetin toplumumuzda adil bir şekilde dağıtılmadığı, İslami eğitimin sonuçlarının yeterli olmadığı dönemlerde, el kesme cezası uygulanmayabilir. (s. 163) Kuran; adam öldürme, zina, hırsızlık ve yol kesme suçlarının cezası hariç, çoğu suçun cezasını tespit etmemiştir. Bunları hâkimin takdirine bırakmıştır. (s. 164) Abbad bin Şurahbil, açlıktan dolayı buğday tarlasından başak çalıp yer. Tarla sahibi onu döver ve Peygamberimize getirip şikâyet eder. Peygamberimiz tarla sahibine, &#8220;o, bilmiyordu, sen de onu dövdün.&#8221; der, elbiselerini iade eder. Abbad&#8217;a bir ölçek buğday verir. (Nesai, Kadat, 21; İbni Mace, Ticarat, 67; Hanbel, 4/67) Bu cezanın uygulanabilmesi için önce hırsızlığa neden olabilecek, açlık gibi sebeplerin ortadan kaldırılması ve sosyal adaletin en iyi bir şekilde tesis edilmesi gerekir. (s. 170) Cezalandırmanın altında yatan neden, cezanın medeni veya ilkel olması değil caydırıcılığıdır. Cezalandırma, suç oranını ne kadar azaltıyorsa, o kadar başarılı demektir. Kuran, işlenen suçun meydana getirdiği tahribata göre ceza şekillerini belirlemiştir. Çoğu insan aşağılanmayı, hakareti kaldırabilir ama toplum içinde buna tahammül edemez. Kuran, suçlunun cezalandırılmasına emrederken, toplumu kurtarmayı amaçlamıştır. İnsanların koydukları cezalar ilkel olmazken, Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu cezalar neden olsun.&#8221;  (s. 179)  &#8220;Allah hüküm verenlerin en âdili değil midir?&#8221; (Tîn, 8)                                          </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;da hırsızlığın cezası nedir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir olayın öncesi, olayın anı ve sonrası vardır. Her üç zamanı da sıra ile değerlendirelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hırsızlık cezasının uygulanabilmesi için, önce hırsızlığa neden olan olayları (açlık, kıtlık, işsizlik vb) ortadan kaldırmayı amaçlar. Bir ülkede açlık, kıtlık, işsizlik varsa, o ülkede hırsızlığın cezası uygulanmaz. Hz. Ömer, kıtlık vakti hırsızlık cezasını yasaklamış yasaklamış (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 114), “İnsanların karnını doyurmadan, onlardan kanunlara uymayı istemeyiz” demiştir. (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 219) Kendilerini aç bırakıp, hırsızlık yapmak zorunda bırakılan hizmetçilere değil, onları o hale düşüren kişiye ceza vermiştir. (Kurtubi, El-Camiu li-Ahkami&#8217;l-Kuran, 6/210; Celal Yıldırım, Kuran Ahkâmı, 2/156,158; Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, 3/1671-1673; V. Zuhayli, İslam fıkhı, 7/387-390; A. Udeh, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, 3/439-475; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, III/10-11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hırsızlıkta bir çeşit hastalıktır (Bilinen hırsızlık kadar olmasa da kleptomani diye bir rahatsızlık artık günümüzde bilinmektedir ki cezası tazir’dir. (Emel Yıkmaz, İslam Ceza Hukukuna Göre Kleptomanide Ceza Ehliyeti ve Hırsızlık Fiilinin Sonuçları, bilimname XXXVII, 2019/1, s. 552) Hırsızlık ise bir ileri safhası; aç gözlülük, çekememezliktir.) Bazı İnsanda hırs, israf, lüks hayat, mal-mülk sahibi olmak gibi doymak bilmez duygular vardır. Bunları meşru yolla elde edemeyenler veya bu menfi duygularını dizginleyemeyenler, başkasının mal ve servetine göz diker, hırsızlık ve soygunculuğa yeltenir. İslam’ın insanı bilinçlendirmeye dönük; tevazu, sabır, imtihan bilinci, emek, rızık, çalışma, alın teri, zekât, ahiret şuuru, kul hakkı pratiğe dönük yönü olan gibi bir çok kavramı bünyesinde barındırır. Bu eğitim sürecinden geçtiği halde düzelmeyen ve hırsızlığa alışan (Tıpkı evleri, milyarları olduğu halde dilenmeye devam edenler gibi) insanlar bir kaç ay yatmakla düzelmez, aksine bu işin kıdemlilerinden cezaevlerinde ders alıp, daha bir bilenmiş olarak cezaevlerinden çıkarlar. Özellikle günümüzde cezaevlerini, kış yaklaştığında küçük bir adi suç işleyerek, kışı geçirmek için kullanan &#8220;mevsimcilerin&#8221; bulunduğunu düşünürsek, hırsızlığa karşılık cezaevlerinin caydırıcı bir unsur olmadığı görülmüş olmaktadır. Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay bir kitabında, &#8220;Çingeneler doğuma 2 ay kala bir yolunu bulup hapse giriyormuş, orada doğum yapıyormuş, pek çok öykü anlattı Doktor Alp&#8221; derken, başka bir yerde ise &#8220;Silivri bir ara korucuları da ağırladı, birine göre cezaevinde ‘ekmek devletten, su devletten’ yaşamak dağda, mezrada teröristle mücadele etmekten daha iyi.&#8221;  diye yazmaktadır. (Mustafa Balbay, Silivri toplama kampı, zulümhane, s. 215, 262) Tüm bu yazılanlar, insanların hapishanede bir ceza olarak görmediğini de kanıtlamaktadır. Cumhuriyet genel yayın yönetmeni Can Dündar ise hapishaneye &#8220;girenleri  dışarıya daha donanımlı çıktıklarından, koğuşların ıslah değil eğitim merkezi olduğundan&#8221; bahsetmektedir. (Can Dündar, Tutuklandık, s. 155) Emniyetçi Hanefi Avcı’da benzer görüştedir: “Dev-sol militanlarını tutuklamak çare değildi, militanlar cezaevinde daha da radikalleşiyor, tüm aile fertleriyle örgüte yanaşıyor ve hizmet ediyorlardı.”  (Hanefi Avcı, Haliç&#8217;te Yaşayan Simonlar, s. 175)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2019 yılında sadece hırsızlıktan &#8220;hüküm giyen&#8221; sayısı 42.752. Cinayetten hüküm giyen sayısı 9.574. Dolandırıcılık, tehdit, yağma vd. toplam 281.605 (Sözcü, 12 Şubat 2021) Yeni yapılacak olan 42 cezaevi için 2.2 milyar harcanacak. (Sözcü, 21 Ocak 2021) Cezaevleri, “suçlu bireylerin kendi aralarındaki etkileşim düzeylerini arttırıcı bir imkanı oluşturmakta ve bünyesinde suçlu bir kültürü barındırması açısından kriminal bir ortam oluşturmakta ve dolayısıyla bireyleri sadece cezaevlerine kapatmakla suçlulukla mücadele edilemeyeceği” ortaya çıkmaktadır. (Zahir Kızmaz, Cezaevinin Ve Hapsetmenin Suçu Engellemedeki Etkisi Dumlupınar Ün. Sosyal bilimler dergisi, Yıl 2007, Sayı: 17, 20.06.2015) “Bugün İngiltere’deki hapishaneler, öteki sanayileşmiş toplumların çoğunda olduğu gibi, çok kalabalıklaşmıştır. Hapsedilme, çoğunlukla tutukluları ıslah etmekte başarılı olmadığından, hatta belki de onlar üzerinde caydırıcı etkide bile bulunmadığından, suçla baş edebilmek için hapishanenin yerine geçecek seçenekler düşünülmelidir.” (Prof Dr. Anthony GİDDENS, Sosyoloji, s.197) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hırsızlığın cezasından amaç hırsızlıktan caydırmak olmalıdır. Bu nedenle kimseye torpil, adam kayırma yapmadan tüm seviye-makamdaki insanlara bu ceza uygulanmalıdır. Hz. Resul, zengin bir Arabın kızı hırsızlık yapıp ta cezanın kıza uygulanmamasını isteyip, &#8220;O ileri gelen birinin kızıdır, cezayı azaltalım&#8221; talepleri ile karşılaşınca &#8220;Sizden öncekileri helak eden şey şudur: İçlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptımı onu terk edip (ceza vermezlerdi). Aralarından kimsesiz zayıf birisi hırsızlık yapınca derhal ona had tatbik ederlerdi. Allah&#8217;a yemin ederim ki, Muhammed&#8217;in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa mutlaka onun da elini keserdim.&#8221; buyururlar. (Buhari, Hudud, 11,12,14, Şehadet, 8, Enbiya, 50; Fedailu’l-Ashab, 18, Megazi, 52; Müslim, Hudud, 8 (1688); Tirmizi, Hudud, 9; Ebu Davud, Hudud, 4 (4373-4374); Nesei, Sârik, 5; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, VI/477- 478, Şevkânî, Neylü&#8217;l-Evtâr, VII/131,136) Sosyal adalet zaten, mükâfatların da cezaların da makam, mevki, cins ayırmadan uygulanabilmesi değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın hırsıza uyguladığı cezayı eleştirenler günümüzde bir kişi açlık, zaruret, işsizlikten dolayı hırsızlık yapınca cezalandırıldığını görmemektedir. Bir insanı kötü yola düşüren ortam, şartlar göz önünde bulundurulmadan verilecek olan cezalar adil olmaz. İslam ise, kişilerin asgari ihtiyaç maddelerini karşılayacak ortamı oluşturup, aç, işsiz kimse ortada kalmadıktan sonra; toplum, genel itibarıyla derinlemesine ve geniş bir açıdan bilinçlendirilip, eğitildikten sonra, hırsızlık cezasını uygulamaya başlar. Kısaca, hırsızlık olmadan önce, İslam gerek şartlar, gerek eğitim olarak, hırsızlığa neden olacak durumları ortadan kaldırır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hırsızlık olduğunda ise bakılır; Eğer hırsız, akıllı, ergen ise (çocuk, deli değilse); Çalınan mal belli bir değerin üstünde (Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 12; Tirmizî, “Ḥudûd”, 16; İbn Rüşd, Bidâyetü’l<em>&#8211;</em>müctehid, II/374) olursa (sikkeli, halis 10 dirhemin üzerinde olursa yani, 4,25 gr. altın veya 30 gr. gümüşün üstünde); Mal gizlenmiş iken, evde, iş yerinde korunan, kapalı bir yerde iken çalınmış ise; Hırsızın, çaldığı malda mülkiyet hakkı yok ise; Mal kamu malı değilse; Çabuk bozulan et, süt, yaş meyve vb değilse; Eşi, çocuğu, babasının malı değilse; Mahkemeye başvurmadan önce, mal geri verilip tövbe edilmemiş, uslanılmamış işe; İki şahit var veya hırsızın itirafı ile suç kesinleşmiş ise, tüm bu şartlar bir arada olunca hırsızlık suçunun cezası uygulanır. Ayrıca Hz Resul, şüphe durumunda ve imkan ölçüsünde hadlerin uygulanmasına engel olunmasını da (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 114; Tirmizî, “Ḥudûd”, 2; İbn Mâce, “Ḥudûd”, 5; Molla Hüsrev II/81; Damad, II/545, 546) tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber’in suçun oluşmasında, ispatında ve cezanın infazında suçlu lehine son derece titiz davrandığı, şikayetçisi bulunmayan veya kamuoyuna mal olmamış suçları görmezlikten geldiği, affetmeyi ve sulhu tavsiye ettiği, savaş ve yolculuk esnasında işlenen hırsızlıklara had cezasının uygulanmasını doğru bulmadığı da bilinmektedir. (Tirmizî, “Ḥudûd”, 20; Nesâî, “Sârıḳ”, 16)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa el kesme cezası da uygulanmaz. Ancak bunun tespit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve gözaltında bulundurulması gerekir. (Recep Demir, Ahkâm Tefsiri ve Mehmet Vehbi Efendi’nin Ahkami Kur’an’iyesi, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 22, 2013; s. 452;   Muhammed Tahir İbn Âşûr, et- Tahrîr ve’t-Tenvî, VI/193)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamber’in suçun kamuoyuna malolması, suçlunun itirafında veya mağdurun şikâyetinde ısrar etmesi gibi hallerde son çare olarak hadlerin uygulanmasına yöneldiği bilinmektedir. (DİV İslam Ansiklopedisi, Hırsızlık maddesi, VXII/395) Sünnette ve sahâbe tatbikatında hırsıza ancak suçunun tekrarı halinde el kesme cezasının uygulandığı izlenimini veren örneklerin bulunmasından (İbn Hazm, el-Muḥallâ, XIII, 68-69, 391; M. Ebû Zehre, el<em>&#8211;</em>Uḳûbe, s. 147-148) hareketle, bu cezanın hırsızlığı ilk defa işleyenlere değil tekraren işleyenlere veya bunu âdet haline getirenlere verilmesi gerektiği şeklinde özetlenebilecek görüşler de mevcuttur. (M. Ebû Zehre, s. 146-147; M. Selîm el-Avvâ, Fî Uṣûli’n-niẓâmi’l-cinâʾiyyi’l-İslâmî, s. 182-187)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde hırsız çocukta olsa, mal açıkta da olsa, çalınan mal yakın akrabanın da olsa, kamunun veya belli bir değerle sınırlandırmadan, az bir değere (Bir simit, baklava, ekmek dahil) sahipte olsa, açlık, işsizlik gibi insanları bu duruma düşüren şartlar göz önüne alınmaksızın, o kişiye ceza verilmektedir! “Ekmek hırsızlığına 10 yıl istendi. Gürcistan&#8217;dan Türkiye&#8217;ye geçen ay gelen 22 yaşındaki Zurab K., parasız kalınca marketten ekmek, çokokrem, tonbalığı ve kola çaldı. Yakalanan Zurab K. hakkında savcılık, &#8220;nitelikli hırsızlık&#8221; suçundan 5 yıldan 10 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırladı.” (Habertürk, 2.3.2015); “Antalya&#8217;da 15 yaşındaki M.S., bir bakkaldan 4 ekmek, 650 gram peynir ve 2 paket süt çaldığı gerekçesiyle gözaltına alındı Açlıktan ekmek çalan çocuk nezarete atıldı.” (Hürriyet, 27  Ocak 1999) “Gaziantep&#8217;te geçen yıl bir baklavacıdan baklava ve antepfıstığı çaldıkları gerekçesiyle 3&#8217;ü olay tarihinde 18 yaşından küçük 4 kişiye verilen rekor hapis cezalarının düzeltilmesi istemi ile Yargıtay&#8217;a yapılan düzeltme başvurusu reddedildi. Gençlere, 16 Aralık 1997&#8217;de 9&#8217;ar yıl hapis cezası verildi.” (Hürriyet, 1 Eylül 1998)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın cezasının caydırıcılık özelliği</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Devlet, vatandaşını cezalandırmak istemez. Bunun için de onları suça itebilecek her şeyi toplumdan uzaklaştırmaya çalışır. Baklava çalan çocuklara hapis, marketten mama çalmak zorunda kalan kişiye üç yıl hapis cezası&#8230; Bu durumu hangi insan, ahlakî ölçüyle izah edebilir? Günümüz devletleri suçu önleme değil, suçluyu kontrol etmeyi önceler.&#8221;  (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 59) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cezalandırmanın caydırıcılık özelliği İslam hukukçularınca iki yönlü ele alınmıştır; birincisi günümüzde “Genel Önleyicilik” olarak ifade edebileceğimiz “Mevâni’” ilkesidir. İnsanlara işlenen kötülüklerin neticesinde uğrayacakları cezaların kötü neticesi gösterilerek daha suç işlenmeden ceza toplum vicdanına tesir eder. Böylece cezalandırma, suç işleme eğiliminde olacaklara bir caydırma unsuru, topluma da güvence ve kanunun yürürlükte olduğunu hatırlatma olmaktadır. Caydırıcılıktan amaç toplumda suçun ortaya çıkmasından sonra suçluları yakalayıp ağır cezalar verme, suçluluk duygusuna kapılmalarını sağlamak değildir. Amaç; suçun sonucu uğranacak cezanın sonuçlarını, cezaların alenen uygulanması yoluyla gösterip suçun hiç işlenmemesi ya da en aza indirilmesidir. Bu sayede toplumda bir suç bilinci oluşturulup, suç işlenmemesi sağlanır. İkinci olarak cezalandırmanın caydırıcı özelliğinin bir diğer yönü “Özel Önleme” olarak adlandırılabilecek “Zevacir” ilkesidir. Bundan kastedilen; suçu işleyenlerin cezalandırılıp suçluluk duygusunu tatmaları ve tevbe edip o fiili bir daha işlememelerini sağlamaktır. Suçlunun cezasının alenen verilmesinin bir amacı da suçluya utanma duygusunu tattırıp pişman olmasını ve aynı utancı bir daha yaşamama isteğini yani tevbe etmesini sağlamaktır. Toplum önünde utanç yaşayan bu kişi, toplum tarafından tekrar kabul görebilmek için kurallara uymakta daha dikkatli olacaktır. Bunun karşılığını günümüzde şartlı salıverme ve gözetim altında tutma uygulamalarında görmek mümkündür. Şartlı salıverilen kişi en ufak bir suç olayına bile karışmamaktadır ki cezası ağırlaşarak kendine geri dönmesin. Suç işlemiş kişilere verilmiş cezalar caydırıcı olmalıdır ki suça meyilli insanlar onları taklit etmekten çekinsinler. Cezanın kendisinin ağırlığının yanında suçlu yaftasını taşıyacağını düşünmek bile insanın suçtan uzak durmasına etki edecek psikolojik bir unsurdur. (Nazım Büyükbaş, İslam ceza hukukunda hadlerin caydırıcılığı, Gaziosmanpaşa Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, I/121)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, İslam gerek eğitim, gerek emirler (dayanışma, yardımlaşma, zekat, komşu hakları, kul hakkı vd.)  gerekse açlık, kıtlık, işsizlik şartlarını göz önüne alıp, hırsızlığın olmayacağı bir ortamın şartlarını oluşturur. Yinede hırsızlık olursa, belli şartları arar (gizlenmiş, belli bir değerin üstünde, şahit vd.) Tüm bunlar varsa, o adi hastalığın yayılmasına engel olacak, en caydırıcı cezayı verir ki, başka insanlar niyetleri bazında bile olsa, böyle bir şeye tenezzül etmesinler. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu sayede, Osmanlı dönemi için Thevenot: “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yıl da dört katil vakası görülmemiştir.” (Prof. Dr. Os man Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, II/126) diye yazacağı bir ortam oluşturulmuştu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Recm</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Taşlayarak öldürme” anlamındaki recm cezasından Kur’an’da açıkça bahsedilmediğinden recm hükmü Hz. Peygamber’in hadis ve uygulamalarına dayanmaktadır. (DİA, Zina maddesi) Kuran zina edenlerin toplum içinde utandırılıp, 100 sopa ile cezalandırılmalarını emretmektedir. (Nur, 2) Konu hakkındaki ayetlere bakalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ey peygamberin hanımları! İçinizden kim açık bir zina yaparsa onun için o azab (el- azab) ikiye katlanır.” (Ahzab, 30) Peygamber hanımlarının evli olduğu açıktır. Onlara verilebilecek bir cezanın katlanabilir cinsten olması gerekir. Ölüm cezasının iki katı olmaz ama 100 değnek ikiye katlanabilir. “Ellerinizin altındaki mümin cariyeler. Evlendikleri zaman zina yaparlarsa hür kadınlara verilen o azabın yarısı gerekir.” (Nisa, 25) Evli hür kadınların cezası recm olsa, taşlanarak öldürmenin yarısı olmaz. Hadis-i Şeriflerde recm cezasından bahsedilmekte ise de, bu ceza her zaman bir tartışma konusu olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hatta 624 yıllık Osmanlı tarihi boyunca, zina sebebiyle recm cezası yalnızca bir kere uygulanmıştır. (Prof. Dr. Ahmet Kılınç, Klasik Dönem Osmanlı Devletinde Teşhir Cezası, International Journal of Science Culture and Sport, August 2015, sayı: 4, s. 450; Rahmi Turan, Hürriyet, Şubat 22, 2010; Murat Bardakçı, Hürriyet, Ağustos 30, 2002 ve ayrıca; haber Türk, 01.03.2015) o da şeyhülislamın   &#8220;Bu  konuda fetva veremem&#8221; deyip görevini terk etmesi (Ahmed Gökcen, Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Kanunları, s. 68) ile sonuçlanır. Doç. Dr. Ömer Menekşe ise,  Osmanlı döneminde uygulanan recm sayısının iki elin parmaklarnın sayısından daha az olduğunu söylemekte ve kayıtlardaki 2 olayı makalesinde anlatmaktadır. (Osmanlı’da Zina Cezası Olarak Recm, Marife, 2003. 2. Sayı, s. 7-18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zina cezası için tanıklığa ehil dört erkeğin gözleriyle olayı görmüş olması ve bu tanıkların mahkemede tanıklıkta bulunmaları yahut da suçlular ayrı ayrı oturumlarda dört kez zina işlemiş olduklarını itiraf etmiş olmaları gerekmektedir. Aksi halde bu sanıklara had cezası verilmez. (Osman Keskioğlu, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku s. 288; Halil Cin-Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, s. 312)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1972 yılında Libya’&#8217;da bir İslam alimleri toplantısı yapılıyor. Meşhur İslam hukukçusu Muhammed Ebu Zehra: &#8220;Ben İslam hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, &#8216;Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin&#8217; diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recm ile ilgilidir. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi Şeriatında vardı. İlk zamanlarda Peygamberimiz bunu kaldırmadı, sonra Nur suresi geldi ve recm kaldırıldı.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 29/08/2010) Bunu naklettikten sonra yazımı şöyle bitireyim: &#8220;İslam alimleri arasında recm cezasının değişmez bir ceza olmadığını, Yahudi Şeriatına ait olan bu cezayı İslam&#8217;ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli birçok isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam&#8217;dan korkutmaya yarayan recm adındaki bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 17 Temmuz 2014)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Not: Kur’an&#8217;da recm bulunmadığı halde, hadislerde recm olduğunu, Kur’an&#8217;daki ayetin bekarlar için olduğunu, evlilere ise recm cezasının olduğunu savunanlarda vardır. Ama bu görüşü savunan kesim bile, recmin uygulanması için öyle şartların bir araya gelmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir ki, bu cezanın uygulanması adeta imkansız bir hale gelmiştir. Bu görüşü savunanlar, recm gibi bir cezanın, uygulanma safhası bulması imkansız derecesinde zorda olsa bulunmasının, insanlarda caydırıcı etkisi olacağını, ‘uygulamadan çok cezanın caydırıcılığını ön plana çıkarıp’ savunmakta, &#8216;Bu ceza, suçun ortaya çıkmasını engellemek için caydırıcılık maksadı taşıdığını&#8217; ileri sürmektedirler. Savunanların, imkansız derecesinde gerçekleşmesi mümkün olmayan, recmin olması için ileri sürdüğü şartlara bakalım: Recm cezasının uygulanabilmesi için zinaya aynı anda adaletine güvenilecek 4 kişinin şahitlik etmesi gerekir. Zina şahitliği yapanlar bidat ehli, fasık, büyük günahları işleyen insanlarsa onların da şahitliği kabul edilmez ve ceza verilmez. Şahitlerin adalet sahibi olması da şarttır. (el-Mevsılî, el-ihtiyar&#8217;li talili&#8217;l-muhtar, II/149; Vehbe Zuhayli, el-Fıkhu&#8217;l-İslâmî ve Edilletüh, VI/ 27, VI/565) Şahitler zina yapanları örtü, yorgan altında görürse yine ceza uygulanmaz. Çünkü zina cinsel organların temas halidir, temasın görülmesi gerekir. Çocukların, akıl hastalarının, bunakların, dilsizin, amanın şahitlikleri makbul değildir. Ağzından çıkanların meşru veya gayrimeşru olduğuna aldırmayan, dinen ve ahlaken hoş olmayan sözleri sarf etmeyi bir alışkanlık haline getiren laubali insanların şahitlikleri de kabul olunmaz. Kişi gelip “zina yaptım cezasını ahirete bırakmak istemiyorum” diyerek zina yaptığını kendisi itiraf ederse bu sefer hakim üç kez onu geri çevirir ve itirafınlarını kabul etmez. ‘Rüya görmüş olabilirsin, nikahlı eşin olmadığına emin misin?’ gibi sorularla cezayı vermemeye çalışır. Recm cezasında kişiler keyfi uygulama yapamaz. Cezayı devlet uygular. Görüldüğü gibi bu şartların hepsinin bir arada olması son derece zordur. Zaten bu ceza sisteminde amaç, insanların, şartların sağlanma korkusu ile suça yeltenmesini engellemek ve bu sayede toplumda zina fitnesinin önüne geçilip aile kurumunun devamını ve korunmasını sağlamaktır.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Şüphe bulununca, gücünüzün yettiği kadar hadleri (cezaları) düşürünüz.” (Ebu Davud, Salat, 14; Tirmizi, Hudud, 2); “Gücünüz yettiği ölçüde, hadleri (cezaları) kaldırın. Şayet bir çıkış yolu bulursanız onu tatbik edin. Zira imamın (hakimin) affetmekte hata etmesi, ceza vermekte hata etmesinden daha hayırlıdır.” (Ramuz el e-hadis, s. 21, hadis 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Recm ayeti sahih mi, ayeti keçi mi yedi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Recm konusunda ayet inmişti. Bu ayet, karyolamın altında bir sayfada yazılıydı. Resulullah vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir keçi gelip onu yedi ve ayet Kuran’dan çıktı.&#8221; (İbn Mace, Nikah, 36) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibul Kemal 24/422) İmam Müslim, İmam Malik rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü Ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir.  İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443)  Ahmed bin Hanbel’de rivayeti sahih kabul etmediğini söylemiştir .(43/343)  Zehebi de bu rivayetlere münker demiştir. (Siyer-7/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kâle alınır, meçhul, tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Hatib, Tarihu Bağdadi, 1/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Özetle zina hakkındaki iki görüşten birincisi ‘toplum önünde kınama ve 100 sopa’ cezasını savunurken recmi savunanlar ise, “uygulama değil caydırıcılığını esas alarak” bu cezayı savunmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısas ile alakalı bir haber ile konuyu bitirelim. Tarsus’ta Özgecan A.’a saldırıp yakarak öldüren Suphi A. Hapiste öldürülür. Posta gazetesini manşeti: Bu cinayete hiç kimse üzülmedi” şeklinde olur. (12.4.2016)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-9372 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/posta_120416.jpeg" alt="" width="723" height="319" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Af kime lazım, kime değil? &#8220;Gerçekten devletin ne hakkı var ancak mağdur olan kadının affedebileceği ırz düşmanını affetmeye? Veya ancak evi soyulmuşbir insanın affedebileceği bir hırsızı sokağa salıvermeye? Veya ancak yakını öldürülmüş bir kişinin söyleyebileceği ‘‘seni affettim’’ sözünü onun adına kullanmaya? &#8221; (Oktay Ekşi, Hürriyet, 30.7.1999)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evine hırsız giren Yeşim Salkım şeriatçı oldu: Sanatçı Yeşim Salkım&#8217;ın Bodrum&#8217;daki evine geçtiğimiz günlerde hırsız girdi. Yaşadıklarını Twitter&#8217;da paylaşan sanatçı, &#8220;Bu hırsızları yakalayınca keseceksin ellerini, bak bir daha yapabiliyorlar mi?&#8221; dedi.&#8221; (Gün Haber, 21.07.2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu da oğlu katledilen Milli Gazete yazarı Mustafa Kasadar&#8217;ın yorumu: &#8220;Oğlumu öldürüp parçalara ayıran cani tutuklandı. Ama neye yarar? Benim dünya güzeli oğlum toprak altında çürürken bu caniyi devlet benden aldığı vergilerle besleyecek, palazlandıracak. Bu bir zulümdür. Bu cani için idam ve kısas istiyorum. Başka hiçbir ceza yüreğimi ferahlatmaz.&#8221; (Yeni Şafak, 16.07.2023)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">8 yaşındaki Narin bebeğin cesedi bir derede bulunur. Şarkıcı Sevda Demirel, “Eğer şeriat kanunları yürürlüğe girecekse ben sonsuz kapanmaya hazırım yeter ki bunları assınlar! Tabii ki çözüm! Çok ciddi bir caydırıcılık.” (10.09.2024)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu konuya ek olarak, ‘İslam Şeriatı ve İslam fıkhı/hukuku’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gelen bir soru: Recmle ilgili hz omerın hadısı var mıs recmle ılgılı onu soruyorum kecı ayetı falan yemıs.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ömer’den, recm ayetiyle ilgili önceden ayet (İhtiyar erkekle (eş-şeyhu) ihtiyar kadın (ve’ş-şeyhatu) zina ederlerse, onları recmedin) olduğu sonra Allah tarafından Kur’an’dan okunuşunun kaldırıldığı rivayetini aktaran ravilerden bir kısmı, cerh ve tadil alimlerince zayıf kabul edilmiştir. (Tirmizi, Hudud, 7; İbn Ebi Hatim, Kitabü’l-Cerh ve’t-Tadil, IX, Beyrut 1953, s. 265; Hâkim, Müstedrek, 4/360) Subhî Salih, rivayetlerin ahad (bir veya bir kaç kişinin) haberi olduğunu, dolayısıyla bunların ayetin varlığı hususunda bir kesinlik ifade edemeyeceğini söyler. (Subhi Salih, el-Mebahis, s. 265; Veysel Güllüce, Ayetlerin Mensuh Sayılmasında Rol Oynayan Yaklaşımlar) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibu’l-Kemal XXIV/422) İmam Müslim, İmam Malik de rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü ‘ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir.’ İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet (Kaynak, delil) görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443) Zehebi’de bu rivayetlere ‘münker’ demiştir. (Siyer, VII/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kaale (dikkate) alınır, meçhul tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Hatib, Tarihu Bağdadi, I/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir! Rivayetlerde gelen Recm ayetinin metni, farklılık göstermektedir. Bu ise, bu metnin ayet olma ihtimalini zayıflatmaktadır. Zaten bu rivayetler ehad yani, mütevatir olmayan rivayetlerdir! Kısaca hem metin sorunludur hem de rivayet zinciri yani hadisi aktaranların seneti mütevatir/kesin değildir! Rivayeti detaylı bir şekilde inceleyen Selçuk Çoşkun, muhtemelen hadiste ravi tasarrufunun (Hadis metnine ekleme yapması şeklinde bir müdahelenin) vuku bulduğu kanaatine varmıştır. Ona göre recm ayetiyle ilgili rivayetin farklı tariklerinde, ‘ayet’ kelimesi geçerken bazılarında ise geçmez. Diğer bazılarında ise “Allah’ın indirdiği bir farz olarak” ifadesi yer alır. Bunlar, lafızda birliğin olmadığını gösterir. Ayet olsa idi, üzerinde uzlaşılması gerekirdi. Bu mesele, ‘manayla rivayetten’ kaynaklanan bir ravi tasarrufudur. Rivayette geçen kelimenin ayet olduğunu kabul edersek, bu, her zaman ‘Kur’an ayeti’ anlamına gelir mi? Ayrıca rivâyette geçen “Kitab” her zaman Kur’an manasına gelir mi? Çoşkun’a göre bu her zaman böyle değildir. Çünkü Tevrat’ta recm ayetinin olduğuna dair rivayet vardır. Bu, ayet kelimesinin Tevrat cümleleri için de kullanıldığını gösterir. “Recm ayeti Allah’ın Kitabı’nda vardı” demek Allah’ın hükmünde vardı, demektir. Bütün bunlar Kur’an’da böyle bir ayetten bahsedilemeyeceğini gösterir. Ravilerin Kitab kelimesinin Kur’an veya ayet zannederek tasarrufta bulunmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. (Selçuk Çoşkun, Hadise Bütüncül Bakış, s. 233, 236) Şeyh kelimeleri ‘yaşlı erkek ve yaşlı kadın’ demektir. Bu kelimelerin anlamına göre, evli olsun, olmasın, kırk yaşını geçenler/yani yaşlı olanlar zina ettikleri takdirde recm cezasını görürler. Yaşları kırkın altında olanlar -yaşlı sayılmadıklarından- yine evli olsun olmasın yalnız yüz değnekle cezalandırılır. Bu ise, recm cezasını yaşlı olsun, genç olsun, evli olan herkes için geçerli olduğunu ifade eden pek çok hadise ters düşmekte (Cezerî, el-Fıkhu ala’l-Mezahibi’l-Arbaa, IV/258-259) iken, recmin olmadığını kabul eden kişilerin görüşleri ile de ters düşmektedir. Yani bu rivayet recmi kabul eden görüşe de recmi kabul etmeyen görüşlere de zıt, çelişkili bir rivayettir. Yani rivayet hüküm olarak da sorunludur! Kur’an’ın yazılması esnasında -ki bu konu sitemizde, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazıda ele alınmıştır- herkesten, bildiği, ezberine aldığı, sayfasına yazdığı ayetleri getirmeleri istenmiştir. Bu görevi yerine getirmek, İslam inancına göre, hem Allah’a, hem Resulüne hem de halifeye karşı bir sorumluluğun gereğidir. Durum böyle olunca, Hz. Ömer gibi sahabilerin bildiği ve ezberinde bazı ayetler bulunduğu halde, bunu ortaya koymamaları düşünülemez. Kaldı ki, Kur’an’ı bir araya getirenlerin her biri birer hafızdır. Özellikle heyet başkanı Hz. Zeyd, Hz. Peygamber’in vahiy katibi, Kur’an hafızı, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in güvenini kazanmış büyük bir insandır. Böyle bir olay olsaydı, en az birkaç kişinin daha bilmesi ve bunu heyete bildirmesi kaçınılmazdı. Hz. Zeyd b. Sabit’in de herkesten önce bunu bilmesi gerekirdi. Hem vahiy katipleri hem de hafız olanların içinde bulunduğu Kur’an’ı toplama heyetinden hiç kimsenin böyle bir noksanlığı fark etmemesi mümkün değildir. Hem unutmayalım ki, ayetlerin Kur’an’daki mevcut tertibindeki sıralama, vahiy ile tespit edilmiştir. (Suyutî, İtkan, I/76-83; Profesör Doktor Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 49) “Ayetlerin sureler içerisindeki sıralamasını tertibini bizzat Peygamberimiz, Cebrail’in yönlendirmesi doğrultusunda yapmıştır. Ayetlerin hangi sure içinde, surenin hangi sureden önce ya da sonra yer alacağı o zaman belirlenmiştir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 75) Zinanın cezası bellidir, ayetle sabittir: “Zina eden kadın ve erkeğin her birisine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin.” (Nur, 2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html/kisas-1" rel="attachment wp-att-2746"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2746" title="kisas-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kisas-1.jpg" alt="" width="240" height="194" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html">İslam ve had cezaları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de ateist solun din söylemi -Makale-</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/turkiyede-ateist-solun-din-soylemi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/turkiyede-ateist-solun-din-soylemi.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 07:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[ateist sol]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1234</guid>

					<description><![CDATA[<p>    Giriş Marx (1820-1895) ve Engels’in (1820-1895) 1848 yılında başlattıkları modern sosyalist hareket, ateizmi toplumsal yapıdan hareketle ön plana çıkarmış ve açıklamaya çalışmıştır. Bu durum ‘sosyo-politik ateizm’[1] olarak da isimlendirilir. Aslında sosyalizmin öncelikli amacı dini yok etmek olmadığı gibi onun karşıtı da teizm değil, kapitalizmdir. Buna göre dinle soyut ve saf entelektüel sâiklerle değil, sosyalist ideallerin [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turkiyede-ateist-solun-din-soylemi.html">Türkiye’de ateist solun din söylemi -Makale-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>    </strong><strong><em>Giriş</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Marx (1820-1895) ve Engels’in (1820-1895) 1848 yılında başlattıkları modern sosyalist hareket, ateizmi toplumsal yapıdan hareketle ön plana çıkarmış ve açıklamaya çalışmıştır. Bu durum ‘sosyo-politik ateizm’<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn1#_ftn1">[1]</a> olarak da isimlendirilir. Aslında <span style="text-decoration: underline;">sosyalizmin öncelikli amacı dini yok etmek olmadığı gibi onun karşıtı da teizm değil, kapitalizmdir</span>. Buna göre <span style="text-decoration: underline;">dinle</span> soyut ve saf entelektüel sâiklerle değil, <span style="text-decoration: underline;">sosyalist ideallerin engeli olması sebebiyle mücadele edilmelidir. </span>Sosyalist ideolog ve siyasetçiler toplumu yeniden yapılandırma sürecinde dini en büyük engel olarak görmüşlerdir. Lenin (1870-1924) 1905 yılında yazdığı bir makalesinde şu ifadelere yer verir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni, işçilerin her türlü dinsel uyutmacadan kurtulması adına mücadele etmek için kurduk&#8230; Bizim propagandamız tamamen bilimsel, dahası materyalist dünya görüşü üzerindedir&#8230; Fakat</span><br />
<span style="color: #000000;"> bu hiçbir zaman yeri olamadığı halde din sorununun birinci plana alınması demek değildir.”<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn2#_ftn2">[2]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sosyolojik bir olgu olarak algılanan din, mülkiyetin ve sınıf çatışmalarının olmadığı bir toplum düzeni -yani <span style="text-decoration: underline;">sosyalizm- kurulup, toplumsal bütünün rahatsızlıkları tedavi edildiğinde kendiliğinden ortadan kalkacaktı.</span> Marx’a göre yahûdiler seyyar satıcı hayatından kurtarılabilirse, Yahûdilik kolayca yok olacaktı.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn3#_ftn3">[3]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Son iki yüzyılda dinin tamamen sosyolojik bir olgu olduğu ve ortadan kaldırılabileceği şeklindeki tasavvur, bazı dışa kapalı, katı ideolojik yapı ve toplumlar dışında, günümüzde artık önemini ve geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş, düşünce, inanç ve teşebbüs hürriyetine dayalı ılımlı bir liberalizm ön plana çıkmışsa da ülkemizde 19. yy.’da olduğu şekliyle sosyalist teorilere büyük ölçüde bugün de bağlılığını sürdüren ve bu sâikle bütün dinî inanç ve değerlerin ortadan kaldırılacağına inanan ve bunun mücâdelesini veren kesimler mevcuttur. Eskiden Sovyetler Birliği’nde ve sosyalizmin hakim olduğu bazı üçüncü dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de bazı sosyalistler ateizmi ideolojilerinin ayrılmaz bir parçası ve propaganda aracı olarak değerlendirmekte ve bilimsel ateizm olarak takdim etmektedirler.Bu makalede, mümkün olduğunca sınırlayıcı tanımlamalardan uzak kalmaya çalışarak bu ideali paylaşan çevrelerin, yazarların görüşlerinden örnekler vermek sûretiyle, eleştirel bir üslûpla, onların din söyleminin koordinatlarını belirleme amacını güdeceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şunu da ifade etmeliyiz ki, inceleme konusu yaptığımız bu söylem, sol düşünceye sahip bütün ateistlerin din anlayışını yansıtmamaktadır. Kendilerine ve eserlerine atıfta bulunacağımız isimlerin<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn4#_ftn4">[4]</a> ortak özelliği ateizmi ve İslâm’a karşı mücadeleyi bayraklaştırmalarıdır. Ancak bu mücadelede <span style="text-decoration: underline;">Erdoğan Aydın ve Doğu Perinçek gibi bazılarında sosyalizm, İlhan Arsel ve Turan Dursun</span><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn5#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> <span style="text-decoration: underline;">gibi bazılarında ise akılcılık ve bilim vurgusu öne çıkar</span>.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong><em>1. Din Algısı</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı’da özellikle sosyal bilimlerde ilerlemecilik söylemi, pozitivist dogmatizm ve evrimci materyalist ideolojinin hakim olduğu XVIII: ve XIX. yüzyıldan itibaren Jhon Lubbock (1834-1913), E. B. Taylor (1832-1917), E. Durkheim (1858-1917) gibi sosyal bilimciler<span style="text-decoration: underline;"> dinin kaynağını psiko-sosyal etmenlere indirgemişlerdir</span>. Bu söylem sosyalist ideolojinin de benimsediği bir söylem olmakla birlikte, onlar <span style="text-decoration: underline;">dini daha çok sınıflar arası mücadelelerin bir ürünü olarak görmüşlerdir.</span> Doğaya yenik düşen ilk insanlar tanrılara, şeytanlara, mûcizelere vb. şeylere inanmışlardır. Din, yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada cennet umudunu sürdürmeyi öğretir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn6#_ftn6">[6]</a> Bu yönüyle Max’ın en ünlü sözleriyle din; “kalpsiz dünyanın kalbi, acı çeken kitlelerin afyonu (veya ağrı kesicisi) dur.”<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn7#_ftn7">[7]</a> Buna göre halkı uyutan, sömürü ilişkilerini kolaylaştıran, zihni uyuşturan dinle mücadele edilmelidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dine ilişkin bu tasavvuru -belki de biraz daha vulgarize versiyonuyla- ülkemizdeki ateist sol yayınlarda görmek mümkündür: Buna göre <span style="text-decoration: underline;">din insanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını, tasarladıkları doğa üstü gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelmeleri ile ortaya çıkan toplumsal ve tarihsel bir olgudur.</span><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn8#_ftn8"><sup>[8]</sup></a> İ<span style="text-decoration: underline;">nsanların çaresizlik ve bilgisizliklerinden yararlanılarak üretilmiş olan dinler, insanın ölüm, cehennem ve tanrı korkusunu sömürerek</span> <span style="text-decoration: underline;">yaşamaktadı</span>r.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn9#_ftn9">[9]</a><span style="text-decoration: underline;"> Din sayesinde inanmaya elverişli yoksul insanlar, tanrının kendilerini denediği sanısıyla içinde bulundukları duruma katlanmaları sağlanarak zenginler yararına uyutulmaktadır.</span><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn10#_ftn10">[10]</a> Dinler çok tanrıcılıktan tektanrıcılığa doğru evrilmiş olup insanlık tarihine göre oldukça yeni sayılırlar. Din ne ezelidir ne de ebedî, <span style="text-decoration: underline;">gelecek zorunlu olarak dinsiz olacaktır</span><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn11#_ftn11">[11]</a> Kapitalizmin yıkılması sonucu, dine destek olan koşullar da yok olunca, süreç içinde dinin kaybolup gitmesi de kaçınılmazdır. Batı aydınlanmasında olduğu türden<span style="text-decoration: underline;"> dinin dogmaları yerle bir edilmeden bilim, felsefe, özgür düşünce, laik ve demokratik bir hayat özetle aydınlığa giden yollar açılmayacaktır.</span><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn12#_ftn12">[12]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="text-decoration: underline;">Cüretkâr bir hareket ve tarafgir bir kısmî üstünlük ile</span> sosyoloji, psikoloji ve kültürel antropoloji dinin doğuşunu ve özünü açıklamaya yönelik teoriler kurdu. <strong>Bazı çevrelerin tabulaştırdığı bu açıklayıcı teori rüyası ya da hayali artık bitmiştir.</strong>Kanaatimize göre bunun sebebi sadece nazarî ispatların kusuru değil, beşerî ilimlerin tabiatları gereği yargılama yetkisinin sınırlı oluşudur.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn13#_ftn13">[13]</a> Zira sosyal bilimler insan dışında kalan olguları veya insan eyleminin yöneldiği dünyayı değil, bu yönelme eyleminin kendisini inceler.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn14#_ftn14">[14]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong><em>2. İslâm Algısı</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sözünü ettiğimiz <strong>sol kesimin İslâm’a ilgisi, anlam arayışının veya bilgi ve hakikat sevgisinin güdülediği bir anlama kaygısından ziyade, İslâm’ın, ideolojilerine engel teşkil ettiğini düşünmelerinden ve halkı din konusunda aydınlatma hevesinden kaynaklanmaktadır. Zira müslümanlar genel kültürden, akılcı düşünceden ve pozitif bilimden mahrum olmaları nedeniyle kendi dinlerini değerlendirebilecek yetkinliğe sahip olmadıklarından içeriğini bilir göründükleri şeriattan da habersizdirler.</strong><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn15#_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Dolayısıyla İslâm’ın değeri ancak dışarıdan nesnel bir bakışla, aydınlanmış zihinlerce, layıkıyla takdir edilebilir. Ancak <span style="text-decoration: underline;">bu nâdir şahsiyetler,</span> müslüman halka İslâm’ın ne kadar ilkel bir din olduğunu göstermek ve onları aydınlatmak için dahi olsa İslâm’ın orijinal kaynaklarını ve dilini öğrenmek adına yıllarını ve emeklerini israf etme lüksüne sahip değildirler. Bundan dolayı yüzyılda birkaç tane dahi olsa, yıllarını vererek medreselerde, ilkel koşullarda İslâm geleneği içinde yetişmiş Turan Dursun ve Arif Tekin<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn16#_ftn16">[16]</a> gibi aydınlanma kahramanları İslâm kaynaklarından malzeme sağlamaları bakımından iyi değerlendirilmelidir. Hedef ve yönteme ilişkin bu ön açıklamadan sonra söylemlerinde İslâm’a dair öne çıkan vurgularını açıklamaya geçebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <em>2.1. “İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlık Kaynaklıdır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu söylemin sahipleri<span style="text-decoration: underline;"> ilahi kitaplar arasındaki benzerlikten hareketle İncil, Tevrat ve şerhlerini Kur’an’ın ve İslâm’ın en önemli kaynakları olarak görmektedirler. </span>Ancak Tevrat ve İncil de ilahi kökenli değildir. Turan Dursun’a göre, İslâm’ın da Yahudilik ve Hristiyanlığın da asıl kaynağı dinlerin en eskisi olan Sabiîlik’tir<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn17#_ftn17">[17]</a>. Muazzez İlmiye Çığ ise Sümer din ve edebiyatı ile Tevrat İncil ve Kur’an’daki benzerliklerden hareketle bu dinlerin asıl kaynağı olarak Sümer kültürünü gösterir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn18#_ftn18">[18]</a>Ancak ateist sol söylemi örneklemesi bakımından Erdoğan Aydın’ın yorumu daha karakteristiktir: Hristiyanlığın toplumsallaşıp devletleşemediği, Yahûdîliğin de kavimler üstü bir anlayışa sahip olamadığı Ortadoğu’da, tektanrıcı kültürün çok tanrıcı kültüre göre ileri ve üstün bir kültür olması nedeniyle, tek tanrıcı bir din için ortam hazır idi. İşte İslâm bu olanakları değerlendirecek bir yapıda ortaya çıktı. Egemen sınıfların dini olarak ortaya çıkan İslâmiyet, bölgenin egemen üretim ilişkilerine muhalif olmayıp, kölecilik dahil, sömürü ilişkilerini kutsaması ve ticareti önemsemesi nedeniyle kısa sürede Ortadoğu’ya egemen oldu.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn19#_ftn19">[19]</a> <strong>İslâm dininin Yahudilik ve Hristiyanlık kaynaklı olduğu iddiası Batı’da özellikle XII. yüzyılda Haçlı seferleri sırasında bir savaş propagandası olarak işlev görmüştür. </strong>XX. yy.’da bazı müslüman âlimlerce ve müsteşriklerce ilmî ciddiyetle yapılmış çalışmalara kadar Hristiyan dünyada savunulagelmiş ve genel kabul görmüş <strong>bu yaklaşıma bugün şarkiyatçılar dahi iltifat etmemektedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’ın sunduğu tarih perspektifinde İslâm, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin tebliğ ettiği ve esası tek Allah’a ve âhirete iman ile güzel ahlâk olan Allah’ın dininin genel adı olarak sunulmuştur.</strong> <strong>İlahi kitaplar, farklı ilahî dinler vaaz etmekten ziyade, tek ilahi dinin farklı şeriatları (Musevî, İsevî) olarak konumlandırılmıştır. Bu nedenle İslâm dini ile başta Yahudilik ve Hristiyanlık gibi ilahî dinler olmak üzere, İslâm’ın dejenere olmuş versiyonu olarak görülebilecek Sabiîlik gibi bazı dinî gelenekler arasındaki benzerlik, bu dinlerin kaynağının özde “Bir” olduğunun işareti olarak görülebilir. Şu halde dinler arası benzerlik Kur’an’ın sunduğu İslâm tasavvurunu zayıflatması bir yana güçlendirmektedir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <em>2.2. “İslâm Şeriattır, Şeriat İse Çağdışı Bir Devlet Modelidir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm’ın öncelikle bir devlet modeli ve şeriat olarak algılandığı, İslâm’la şeriatın özdeşleştirildiği bu söylemin kurgusunu şöylece özetlemek mümkündür:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeriat demek, İslâm demek olduğu gibi<span style="text-decoration: underline;"> şeriat devleti demek de teokratik devlet demektir ve İslâm’la teokrasi aynı paranın iki yüzü gibidir</span>. Bu yönetim şeklinde, Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olan halife, iktidarı Tanrı adına kullanmaktadır, halkına değil Tanrı’ya karşı sorumludur ve iktidarını kötüye kullansa, halkına zulmetse dahi ona itaat edilir. Cumhuriyet kuruluncaya dek 1400 yıl boyunca Müslümanlar bu despotik, monarşik yönetimlerle ilkel toplum şartlarında koyun sürüsü gibi yönetilmişlerdir. <a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn20#_ftn20">[20]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Diğer yandan <span style="text-decoration: underline;">şeriat kuralları değişmez özelliktedir;</span> dinamik değildir ve <span style="text-decoration: underline;">evrensel olamazlar</span>. Yaşamsa sürekli değişim içindedir. Beliren yeni gereksinimler yeni karşılıklar ister. Değişmeyen sabit bir hukukla ilerlenemez ve çağdaş olunamaz. Bundan dolayıdır ki, gerçek anlamıyla bir hukuk devletinde ve çağdaş toplum yaşamında egemenlik, geleneklere din ve inançlara verilemez. Verilirse hukuktan ve çağdaşlıktan söz edilemez.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn21#_ftn21">[21]</a> İnsan hakları, laiklik, demokrasi gibi çağdaş insanlık değerleri ile uzlaşması mümkün olmayan <span style="text-decoration: underline;">İslâmcı akımlarla hesaplaşmak zorunludur</span>; çünkü sadece cumhuriyetin kurumları değil, iki yüzyıllık geçmişe sahip olan ulusal aydınlanma hareketimizin bütün değerleri tehlikededir. Çağdaşlaşmak için aydınlanma zorunludur.<span style="text-decoration: underline;"> Aydınlanma, aklın inançtan bilimin dinden bağımsızlaşması</span>, aklın ve bilimin öncülüğüne, insan haklarına ve demokrasiye yöneliştir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn22#_ftn22">[22]</a> Batı bugünkü gelişimini, ilerlemesini ve uygarlığını din adamlarının saltanatına ve mel’anetine son vermekle sağlamıştır. İnsanlık tarihinin en önemli aşamaları insan aklının dinin tasallutundan kurtarılmış olduğu son üç dört yüzyıl içerisinde kendisini göstermiştir. Batı’da bu durum aydının dine karşı mücadelesinin bir sonucudur. <span style="text-decoration: underline;">Toplumlar ve kişiler ancak bağlı ve saplı bulundukları inançlarının temelsiz ve boş şeyler olduğunu gördükleri zaman değer sistemlerine ve ideolojilere yönelirler</span>.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn23#_ftn23">[23]</a> Türkiye’de emekçi halkın siyasal ve ekonomik mücadelesi hiç kuşkusuz ideolojik ve kültürel alanda aydınlanma mücadelesiyle el ele gelişecektir. Bundan dolayı şeriata karşı savaşmak kendini aydın bilen her insan için kutsal bir görevdir<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn24#_ftn24">[24]</a>; bu savaşa katılmayan aydınlarımız hıyanet içerisindedir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn25#_ftn25">[25]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu söylem sahiplerinin aydınlanma, akıl, bilim, çağdaşlık, kavramlarıyla kurguladıkları retorik, Batı’nın kendi tarihsel koşullarında yaşadığı, bugün bir çok açıdan sorgulayıp aştığı bir dönemdeki tecrübelerinin evrenselleştirilip kutsanmasına dayanmaktadır. Onların XVIII. veya XIX. yüzyılda ve Hristiyan dünyada yaşamadığımızı fark etmeleri bir yana, pozitivizme ve marksizmin hazır kalıplarına ayarlanmış zihinleri, kutsadıkları aydınlanma dönemini dahi layıkıyla anlamalarına engel olmaktadır. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her din, ideoloji ve felsefe ancak kendi mâkuliyeti içinde ve tarihsel koşullarında doğru kavranabilir. Bu nedenle İslâm’ın ilahi kitabı Kur’an-ı Kerim’in ana konuları olan inanç, ahlâk-hukuk ve ibadetlerin İslâm’ın değer yapısındaki yerinin doğru kavranması birçok açıdan önemlidir. Oysa sol söylem İslâm’ı, “evrensel, ilâhî ve ebedî hakikatin olmadığı, her şeyin tarihsel ve konjonktürel zorunluluklarca şekillendiği” ön kabulüne dayanan materyalist tarihselci perspektiften okumaktadır. Bu durumda <strong>tarihsel olanın evrenseli, konjonktürün ilkeyi, sınırlı olanın mutlak ve ilâhî olanı belirlediği öncelikle kabul edilmiş oluyor</strong>. Erdoğan Aydın’ın, namaz, oruç, kurban gibi ibâdetleri, “Arap toplumundaki ‘köle-efendi’ diyalektiğinin ‘Allah-kul’ ilişkisi olarak kurgulanması”; zekât ve sadaka ibâdetini, “İslâm’ın zengin ve fakir ayrımını dolayısıyla eşitsizlik toplumunu kutsallaştırıp meşrulaştırması ve sömürüyü teşvik etmesi” şeklinde yorumlaması <strong>İslâm’ı “tersinden okuması</strong>nın” sonucudur. Oysa<strong> İslâm nazarında tarihsel koşullar sadece birer etkileyicidir, yani ilâhî hitap tarihsel olanı dikkate alır, fakat belirleyici ve asıl olan, sınırsız, mutlak ve hakîm varlık olan Allah’tır. Aynı şekilde Kur’an’ın fiili yasama ile ilgili az sayıdaki hukukî kuralları veya İslâm’ın belli bir tarihsel dönemdeki uygulama formu anlamıyla “şeriat” kavramı ile İslâm’ı özdeşleştirmek İslâmî değer yapısını tersine çevirmek veya İslâm’ı tersinden okumak demektir. Bu tavrın sebebi maddeyi ve sosyal pratikleri esas alan maddeci, marksist felsefenin mutlaklaştırılıp adetâ dogmalaştırılması ve İslâm’ın da bu bağlamda değerlendirilmesidir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Genel kabûle göre hukuk ile ilgili ayetler -ortalama bir değerlendirmeyle- Kur’an-ı Kerim’in % 4’üne karşılık gelmektedir. Diğer yandan, Kur’an’ın hemen bütünü inanç, ahlâk üzerinde durmakta, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak, dünya ve âhiret saadetini temin için izlenecek “doğru yolu” konu edinmektedir. Bu gerçekler ışığında öyle anlaşılmaktadır ki; <strong>Kuran’ın içerdiği inanç ve değerleri görmezden gelip, İslâm’ı, sadece onun somut/fiili uygulama ile ilgili emirlerini veya tarihin bir kesitindeki pratiğini kastederek “şeriat” olarak tanımlayıp gündeme getirmek, tartışmak bilgi yetersizliğinden kaynaklanmıyorsa kasıtlı bir saptırmadır.</strong> Mehmet Aydın’ın deyişiyle, Kur’an’ın temel hedefi herhangi bir “şeriat devlet modeli” değil, “müslüman toplumdur”.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn26#_ftn26">[26]</a> Veya F. Rahman’ın da işaret ettiği gibi, “<span style="text-decoration: underline;">Kur’an özünde iyiyi tavsiye edip kötülükten kaçındıran, canlı bir Allah bilincine sahip fertlerden oluşmuş, iyi ve âdil bir toplum oluşturmayı hedefleyen dinî ve ahlakî bir metindir.</span><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn27#_ftn27">[27]</a>.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>2.3. “İnsanlığın İlerlemesini Belirleyen Din Değil, Bilimdir” </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konu ettiğimiz sol yaklaşımın İslâm ile bilim ve akıl ilişkisindeki temel vurguları şöylece özetlenebilir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanlığın ilerlemesini belirleyen din değil, bilimdir. <span style="text-decoration: underline;">Din, bilim ve felsefe ile uzlaşmaz</span>. Çünkü bilim ve felsefe özgür aklın işlediği konulardır ve dogmalara karşıdır.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn28#_ftn28">[28]</a> Bilim maddeyi, din ruhu esas alır. Bilimsel bilgi doğrulanabilir, dini bilgi ise fantastik imgelerde ifadesini bulan dogmatik bir bilgidir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn29#_ftn29">[29]</a> Akıl-dışılık İslâm şeriatının temel eğitim ilkelerinden biridir ki, kişiyi düşünme gücünden ve yaratıcı zekâdan yoksun kılar.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn30#_ftn30">[30]</a> Bilim geliştikçe insanlık metafizik düşüncenin avutucu etkisinden kurtulacaktır. Gerçek bilim felsefesi olan diyalektik materyalizmin, hayatın her öğesine ilişkin süregelen aydınlatma sürecinin henüz kanıtlayamadığı olgular, tanrının varlığını kanıtlayan olgular olmaktan çıkmıştır. <strong>Bilimin henüz tam anlamıyla açıklayamadığı olguların, öncekilerin izlediği evrim ışığında açıklanacağına “bilimsel anlamda mutlak bir inanç” beslenir olmuştur</strong>.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn31#_ftn31"><sup>[31]</sup></a> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu söylemin sahipleri genel görüşleri çerçevesinde İslâm’ın inanç esaslarını, insanın yaratılış öyküsünü, peygamber kıssalarını, mucizeleri değerlendirmeye tabi tutarak Kur’an’ın verileriyle bilimsel ve tarihi verilerin çeliştiğini uzun uzun ıspatlamaya çalışırlar.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn32#_ftn32">[32]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oysa İslâm’ın İlâhî Kitabı, insanın duyu akıl gibi yetileri sayesinde bilgi edinebileceği fizik alana dair bilimsel bilgi veya geçmişe yönelik tarihî bilgi vermeyi amaçlamamaktadır.<strong> İlâhî bilginin asıl amacı insanı Tek Yaratıcı’nın varlığı ve nitelikleri konusunda bilgilendirmek ve bütün ilişkiler örgüsünü (Allah-insan-alem) buna göre düzenlemektir.</strong><a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn33#_ftn33">[33]</a><strong> Kur’an’ın yer, gök, insanın ve alemin yaratılışı, yağmurun yağması, gemilerin yürütülmesi gibi fizik olaylardan bahsetmesinin sebebi, bu konularda pozitif (bilimsel) bilgi vermek değil, o dönem Arap toplumunun gözlemlediği fizik olaylardan hareketle varlığın anlamlandırılması konusunda insana yol göstermektir</strong>.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn34#_ftn34">[34]</a><strong> Kur’an &#8221; tabiata ilişkin açıklamalarda bulunurken, tabiî sebepleri inkâr etmez; onun reddettiği, tabiî sebeplerin nihaî sebepler olarak görülmesidir.</strong>&#8221; Özetle Allah’ın insanlara vahiy aracılığıyla verdiği bilgi temelde; varlığın fizik değil, metafizik boyutu (gayb) hakkında bize yol gösterir. Zira tanrı veya varlığın, hayatın anlamı üzerine pozitif bilimin sınırlarında söylenebilecek çok şey yoktur. İnsanların metafizik alana dair geliştirdiği felsefelerin bilgisel bir değeri vardır, fakat nihaî olarak bu felsefelerin doğruluğunun delili yoktur<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn35#_ftn35">[35]</a>İnsan açısından, varlığı kavrama iddiasında olan, başka bir deyişle metafizik alana giren her bilgide, bilgi ile inancın bütünleşmesi, hatta birbirine dönüşmesi kaçınılmazdır. <strong>Duyu ve akıl seviyesindeki bilgi, sınırlılığı sebebiyle mutlak bilgiyi kuşatma imkânına sahip olmadığından, bu alana ilişkin bilgilerimiz pozitif bilgi gibi objektif olamaz.</strong> Fizikten metafiziğe, başka bir deyişle somut bilgiden soyut bilgiye doğru gidildikçe, bilgiyi test etme olanakları, nesnellik azalır, öznellik artar, hatta bir noktadan sonra imkânsızlaşır. Bu hem insan bilgisinin sınırları, hem de varlık âleminin yapısıyla ilgilidir.<a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn36#_ftn36">[36]</a> Ancak bu durum, öznel bilginin değersiz ve önemsiz, nesnel bilginin ise değerli ve önemli olduğu anlamına gelmez. Bilginin değeri sadece onun yöntemine değil, kaynağına ve insan için ifade ettiği anlama da bağlıdır. Vahiy bilgisi mutlak ve kuşatıcı bilginin sahibi Allah’tan kaynaklanır. Diğer yandan ilâhî kaynaklı olmasa dahi metafizik bilgi insan için vazgeçilmez bir öneme sahiptir.<a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn37#_ftn37">[37]</a> Çünkü insan yaşayabilmek için varoluşunu anlamlandırmak durumundadır. İnsan için varlığın anlamlandırılması ise -ister dinî olsun ister din dışı- metafizik<a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn38#_ftn38">[38]</a> bilginin konusudur. <strong>Tarih boyunca insanlığın, fizik doğaya ilişkin bilimsel nitelikli bilgilere sahip olmadan pekâla yaşamış olmasına karşın, varlığı anlamlandırma bağlamında inançlardan ayrı kalamaması</strong> bu tezimizi destekler niteliktedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <em>2.4. “İslâm İnançları Adâlete, Bilime ve Akla Aykırıdır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Söz konusu ateist söylemin kurgusunun kavranması bakımından İslâm dininin inanç konularına ilişkin yaklaşımlarından örnekler vermenin yararlı olacağı kanaatindeyiz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm’ın bütün inanç esasları gibi Allah’ın varlığının da gözleme ve deneye dayanarak bilimsel yöntemle ispatı mümkün değildir. <span style="text-decoration: underline;">Allah kendi varlığını, O’na inanmamızı gerektirecek açıklıkta ortaya koymamıştır.</span> Tanrı’nın mutlak egemeni olduğu dünyada, binlerce yıldan beri süregelen adaletsizlik ve zulüm, O’nun yokluğunu göstermeye yeterlidir. Eğer mutlaka bir tanrı varsa onun adil bir tanrı olmadığını düşünmek gerekir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn39#_ftn39">[39]</a> Tanrı’nın varlığı gibi metafizik iddiaların meşru karşılandığı zamanlardan bugüne kadar geçen uzun yıllar sonrasında artık bilim, yaşamın doğa üstü bir güç tarafından yaratılmayıp, milyarlarca yıllık bir<span style="text-decoration: underline;"> evrim içinde oluştuğunu göstermiş bulunmaktadır</span>. Somut gerçeklerden hareketle, materyalist mantıkta ifadesini bulan biricik yaratıcı güç, uygun maddî koşullar üzerinde yükselen insan bilinci ve emeğinden başkası değildir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn40#_ftn40">[40]</a>Gerçekte peygamberlik diye bir kurum olmadığı gibi olması da gereksizdir. Üstelik vahyi ilhamdan ayırmak olanaksız olup, vahyin Allah’tan geldiği iddiasının bilimsel bir dayanağı yoktur. Çünkü <span style="text-decoration: underline;">ruh diye bir varlığın olmadığı, her şeyin yüksek düzeyde maddî varlık olan beynimizde başlayıp beynimizde bittiği</span>, dolayısıyla insan düşüncelerinin, sezgilerinin, duygularının, karakterinin, heyecanlarının  insan üstü güçlerce değil; “insanî ve maddî süreçlerce belirlendiği”, bilimsel gerçeği ışığında tanrıdan gelen vahiy düşüncesi, tipik bir VII. yy. insanı yargısıdır<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn41#_ftn41">[41]</a>. <span style="text-decoration: underline;">Kur’an,</span> yeni peygamberler ortaya çıkmasının, ideolojik ortamını kurutmak, iktidar parçalanmasının önüne geçmek, ideolojik ve anayasal boşluğu gidermek ve kazanılmış egemenliği koruyup genişletmek gibi doğrudan siyasi gereksinimleri karşılamak üzere <span style="text-decoration: underline;">toplanıp kitaplaştırıldı</span>.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn42#_ftn42">[42]</a> Kur’an’ın iç yapısının, dil, üslûp ve metin kurgusunun, mûcize oluşu bir yana, onun sistemsiz ve çelişkilerle dolu bir kitap olduğunu söylemek gerekir. Bilimsel açıdan bakıldığında<span style="text-decoration: underline;"> ahiret inancı</span> verili yaşamdaki doyumsuzluğun sonucu olarak, insanın tüm beklentilerinin karşılandığı koşullarda, süreğen yaşama özleminin, basit bir yansımasından ibarettir. Ahiret inancı, insanlara “nasıl olsa öbür dünyada hak yerini bulacak; iyilerin tüm özlemleri gerçekleşecek, kötüler cezalandırılacaktır” düşüncesini aşıladığından egemenlerin sömürü düzenine hizmet eder: Bu durumda<span style="text-decoration: underline;"> insanlar; zulme, sömürüye, eşitsizliğe karşı örgütlenip haklarını arayacaklarına ibâdete ve tevekküle yönelirler.</span> Bundan dolayı tarih boyunca öbür dünya inancı; emekçi, dar gelirli ve ezilen kesimlerin sömürü düzenine yedeklenip, avutulması ve uyuşturulmasını kolaylaştırmıştır.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn43#_ftn43">[43]</a> Kur’an’da tasvir edilen <span style="text-decoration: underline;">cennet yaşamı, tam anlamıyla asalak bir Arap aristokrat yaşamıdır</span>. Diğer yandan dehşetli ve korkunç cehennem tasvirleri, zaman ve mekân üstü, bilge, erdemli ve merhemetli bir tanrıya değil, olsa olsa VII. yy. Arap insanına ait olabilir.Sözünü ettiğimiz kesim ‘<span style="text-decoration: underline;">kader</span>’ inancını, daha çok ‘insanın özgürlüğü’ ve ‘rızık’ konuları bağlamında tartışır. Onlara göre Kur’an’ın sunduğu kader anlayışında, her şey Tanrı tarafından belirlenmiş ve hiçbir ahlâkî, hukukî, değer ve norma bağlı olmaksızın, Tanrı’nın ‘keyfi gereği’ gerçekleşmektedir. Bu <span style="text-decoration: underline;">işleyişte insanın herhangi bir katkısı olmadığı gibi, maddî şartların da belirleyiciliği yoktur. Şu halde insanın kaderini belirleyen Allah’ın insanı sorumlu tutup cezalandırması da zulümdür</span><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn44#_ftn44">[44]</a>. Diğer yandan rızkı Allah’ın paylaştırdığı inancı, sömürünün ve eşitsizliğin kutsanmasını ve inanırların pasifize edilmesini sağlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hiç kuşkusuz bu ateist söylem sahiplerinin en önemli zaaflarından biri inanç kavramının ontolojik gerçekliğinin farkında olmayışlarıdır.<strong> İnanç insanın bigâne kalamayacağı hayatî bir  gerçekliktir. Her dinin, ideolojinin temel, şartsız ön kabulleri vardır ve bunların tümü inanç kapsamındadır.</strong> Kişinin inancında rasyonel, somut, bilimsel etkenler söz konusu olsa da inanç, mahiyeti gereği hiçbir zaman düşünüşümüzün kurallılığı ve somut olanla, bilimle sınırlandırılamaz. Bundan dolayı inanç, ilkece nesnel doğrulanmayı, denetlenme ve gerekçelenmeyi beklemeyen kabuldür. <strong>Bir takım ön kabulleri benimsemeden fen bilimlerinin bile kurulamayacağının, tabiata ilişkin bilgilerimizin dahi nihaî, kesin bilgiler olmadığının kabul edildiği günümüz dünyasında, ateistler kendi ideolojilerinin materyalist ön kabullerini hangi nesnel kritere göre ispatlayabilirler?</strong>Öncelikle ifade etmeliyiz ki, mahiyetinin ve üslûbunun farkında olunmadığında Kur’an’ı ve tabi ki İslâm inançlarını da doğru anlama ve değerlendirme imkânı peşinen yitirilmiş olur. Bundan dolayı <strong>yazarların İslâmî inanç ve değerlerle ilgili olarak Kur’an’a atfen ileri sürdükleri görüşleri, çoğu zaman, kendi önyargıları ve yanlış İslâm tasavvurlarının ürünü olup hakikatle ilgisi yoktur.</strong><a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn45#_ftn45">[45]</a> Öte yandan Tanrı, vahiy, melek, ahiret, gibi inanç ve değerler, metafizik (gaybî) olgular hakkında gerek savunmak gerekse reddetmek gayesiyle pozitif bilimlerin ölçülerine göre değerlendirmeler yapmak bilim değil, yalnızca bilim söylemiyle “metafizik” ya da “verimsiz spekülasyon” yapmaktır. Bu açıdan bakıldığında <strong>İslâm inançları bilim dışı değil bilim ötesi olduğunu söylemek mümkündür.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong><em>3. Söylemin Genel Karakteri ve Başlıca Zaafları:</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konu ettiğimiz<span style="text-decoration: underline;"> ateist sol söylem özetle, İslâm’ı pozitivist ‘bilim ve akıl’ ile ‘çağdaş insanlık değerleri’ ve Marksist teoriler ölçütünde değerlendirir</span>. İslâmî değerlerin bu ölçülere ters düştüğü, çağın gerisinde kaldığı, modernleşme imkânı olmadığı gibi modernleşmemizi de engellediği, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği sonucuna varır. Ayrıca dinin sömürü ilişkilerinin devamını sağladığı, dogmatik bir yapıda olduğu, özgür ve yaratıcı düşünceyi engellediği de sıkça vurgulanır. <strong>İslâm’a yöneltilen bu eleştirel söylemin bir yönüyle XIX. yy.’ın son ve XX. yy.’ın ilk yarısında pozitivizmin Türkiye’ye girişiyle</strong><a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn46#_ftn46">[46]</a>,<strong>Abdullah Cevdet(1869-1932),Hüseyin Cahit Yalçın(1874-1959) gibi</strong> <strong>pozitivistlerce İslâm’a karşı yöneltilen söylemin</strong><a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn47#_ftn47">[47]</a> <strong>–biraz daha vulgarize- bir versiyonu ve kendi geleneğimiz bakımından “köksüz” olduğunu söyleyebiliriz.</strong> <strong>Oryantalizm adına İslâm’a yöneltilen eleştirilerin adetâ sözcülüğünü üstlenen Batı kökenli bu söylemin en önemli zaaflarından birisi de İslâm ve Hıristiyanlığı “din” adı altında aynı kefeye koyup aynı ölçülerle değerlendirmesidir.Sosyalizmden çok ateizme vurgu yapan, katı pozitivizmden beslenen bu söylemin sahipleri ateizmi felsefi bir problem olmaktan ziyade, ideolojik bir dünya görüşü ve politik bir yaşam biçimi olarak sunmaktadır. </strong>Toplumumuzun kimliğinin ve kültürünün ana unsurunu yok etmeyi, anlam kaynağını kurutmayı hedefleyen, deyim yerindeyse ‘müslüman mahallede salyangoz satmaya’ çalışan <strong>bu söylemin, sosyalist ideallerden çok kapitalist emellerin ekmeğine yağ sürdüğü söylenebilir.</strong>Bulundukları konumları itibariyle “dünyevî makam ve imkânlara” kavuşan solcuların önemli bir kısmı, önceleri geçilmesi gereken zorunlu bir aşama olarak gördükleri kapitalizmin, gençliğinde okudukları kitaplarda anlatıldığı kadar da kötü bir şey olmadığını fark ettiler, sosyalist ideallerinden vazgeçtiler.&#8221; <strong>Söylem düzeyinde ideallerini sürdüren bir diğer kısmının fiili konumları ise tartışma konusu; zira bir dönem sağ, milliyetçi, muhafazakar çevreleri “yeşil kuşak” teorisine payandalık etmekle suçlayan sol söylem, bugün “seküler kuşak” stratejisindeki konumunu sorgulamaktan oldukça uzak görünmektedir. Diğer yandan var olduğu toplumun, tarihinin ve kültürünün mayasına –dinine- ve ezici çoğunluğuna –dindarlarına- karşı dayatmacı bir hedefi idealleştiren; buna karşın özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi çağdaş değerleri kutsayan bu söylemin, paradoksal bir biçimde kendisini inkar üzerine kurulduğunu ve totalitarizmi içselleştirdiğini söylemek mümkündür.&#8221;  Bu söylem sahiplerinin ılımlıları her ne kadar kalbin sınırlarındaki dine saygı duyulması gerektiğini ifade ediyorlarsa da, bunun lâf cambazlığından başka bir şey değildir; zira &#8221; <em>kalbe hapsedilmiş bir din, inanç ve ideoloji tasavvurunun gerçekliği yoktur. Türk solu kendi benliğinden vazgeçerek başka bir “şey” olma idealini, imkansızı sürdürebilme uğruna konjonktürün estirdiği rüzgârı, gücü arkasına almaktan da çekinmez.</em>&#8221; Öte yandan, yerli ve kendisi olamayan her durumda nesne olma, başkalarının dümen suyuna kapılma zorunluluğuyla karşı karşıyadır. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman bir toplumda İslâm eleştirisi sadece entelektüel, felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda bir kültür, medeniyet, değer ve kimlik eleştirisidir. <strong>Elbette farklı kültür ve medeniyetlerden istifade ederek kendi kültürümüzü eleştirebilir, zenginleştirebilir ve geliştirebiliriz.</strong> Ancak böyle bir faaliyet, yeni katılan unsurların kodlarını kendi değer sistemimizle bütünleştirerek başarılı olabilir. Asırlar boyunca oluşan ve derin anlam boyutları kazanan semboller dünyamızda ve tarih bilincimizde ani ve köksüz değişimler, toplumda onulmaz yaralar açabilmekte, aşılması güç problemler doğurabilmektedir. Fert ve cemiyet planında beşerî şahsiyetin devamı önemlidir. Bu istikrar ile oynamak toplumun şuuru ve kollektif bilinciyle oynamaktır. Bu durum toplumsal bunalımlara, benlik ve kültür krizlerine sebep olabilmektedir.<strong>&#8221; Bu söylem sahipleri İslâm’ı değerlendirirken “bilim” ve “akıl”ı temel ölçüt alırken “bilim”i “Bilimcilik”, “akıl”ı “Akılcılık ” ile karıştırmak suretiyle zaman zaman “dogmatizm” olarak nitelendirilebilecek “katı ideolojik” bir yaklaşım sergilerler.&#8221;</strong> Felsefi ve metafizik konular mahiyeti itibariyle deney ve tecrübenin, dolayısıyla pozitif bilimin konusu olmadığı halde -bilimin çağımızdaki otoritesinden yararlanmak amacıyla- dinî inançları çoğu zaman bilimsel ölçülere göre değerlendirirler. Din ve bilim felsefesi açısından değeri olmayan, <strong>bilimi kutsallaştıran</strong><a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn48#_ftn48">[48]</a><strong> bu yaklaşım “tabu” diye niteledikleri dinin yaklaşımından daha dogmatik bir anlayıştır.</strong> Tarihin hiçbir döneminde bilim kendisini dine karşı bir  “kurtuluş yolu” olarak görmedi. <strong>Bilimin yegâne “yol gösterici” olduğu görüşü, çağımızda modern pozitivizmin güçlendirdiği bir inançtır. Bilgi imkânları tecrübî alanla sınırlı olan bilim, tasvir edici konumdan irşâd edici konuma gelerek, hakikat alanını da kendi ufkuyla sınırladı. </strong>Bilim kendisini pozitivizmin doğal mensubu olarak gören ülkemiz aydınlarının önemli bir kısmının kutsalları arasında yer almaktadır. <strong>Oysa bilimin ne’liği yerli yerince sorgulanmadan, dinin bilim adına sorgulanması ve hakkıyla değerlendirilmesi mümkün görünmemektedir. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Modern Batı Felsefesi ilk olarak insanı, “bilen özne” olarak tanımladı; bilen özne (insan), ile nesneyi (madde) birbirinden ayırdı ve bir ilke getirdi: “Matematikle ifade edilemeyen bilinemez.” Fakat ‘özne’yi, ‘ben’i matematikle ifade edemedi. Bundan sonra öznel olanın ‘düşsel’, ‘gerçek dışı’, ‘yanılgı ürünü’ olduğu sonucuna ulaştı. <strong>Bir yanda güvenilmez ‘özne-llik-’ diğer yanda matematikle ifade edilebilen ‘nesne-llik-’:</strong> Hayalî, gerçek dışı, uçan ruh (ben), sahici ve sabit madde. Bu felsefe, ikinci aşamada ise<strong> ‘ben’i organizma saymayı benimsedi</strong>.<a style="color: #000000;" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn49#_ftn49">[49]</a> Böyle bir bilgi anlayışının varacağı yer ‘madde dünyasının’, ‘beni’ belirlemesi olabilirdi ve öyle oldu. <strong>Sonuç: “Özne’nin yitimi, insanî değerlerin tahribi ve maddenin hakimiyeti”. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu söylem sahiplerinin tezlerinden birisi de İslâm’ın çağdaş insanlık değerlerine karşı olduğu, modernleşme imkânının bulunmadığı, değerini yitirdiği, hatta modernleşmemizin önünde engel teşkil ettiği ve dolayısıyla reddedilmesi gerektiğidir.<strong>Tanrı’ya, dine ve kutsala rağmen insanî kazanım ve hak iddiası Antik Yunan kültürü ve onun üzerine inşa edilen Batı kültür ve medeniyetine ait bir tasavvurdur ve bugün de anlaşıldığı üzere bir yanılsamadan ibarettir.</strong> İslâm kültür ve medeniyeti perspektifinden bakıldığında, <strong>bugün insanlığın “evrensel insanlık değerleri” olarak nitelendirilen kazanımları “Allah’a rağmen” değildir</strong>. <strong>Çünkü İslâm nazarında, vahiy gibi insan aklının kullanımı da ilahi bir buyruktur.</strong>..Ancak gerek tarihi tecrübeler gerekse günümüzde yaşananlar bize göstermektedir ki, <strong>asıl önemli olan ahlâk teorileri, evrensel bildirgeler vs. değil, bunların hayata geçirilmesidir. Bunun için de evrensel bildirgelerin, “evrensel ödevler ve ahlakî sorumluluklar” bakımından desteklenmeye ihtiyacı vardır. Bu da ancak değer üreten sistemler ve dinlerle mümkündür. </strong>Aslında başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere, ilahi kitaplar incelendiğinde dinî öğretilerin asıl amacının insanlara ahlâk ve değerler konusunda <strong>bilgi vermek değil, onları ahlakî ve değer sahibi yaşam konusunda eğitmek ve onlara yol göstermek</strong> olduğu görülür. Bundan dolayı İslâm’ın modernleşmesi, modernizme teslim olup işlevsizleşmesi değil, evrensel mana ve ruhunu modern hayata vererek, ona muhteva ve anlam katmasıdır.Ancak bu ateist söylemin zaafları inananlar olarak bizlerin din söylemlerinin sağlıklı oluşunun göstergesi sayılmayacağı gibi bu iki söylemin uç versiyonlarının çoğu zaman birbirini beslediğini söylemek dahi mümkündür&#8230;Bu problemlerin aşılması için öncelikle yönlendirici, araçsal bir din eğitiminden çok <strong>objektif, baskısız ve seviyeli bir din eğitimine önem verilmesi</strong> <strong>gerekmektedir.</strong> Diğer yandan, “fikri ve vicdanı hür” fertler yetişmesi için, <strong>din veya bilim öğretiminde, bilginin mahiyeti, sınırları ve hiyerarşisinin kavranması, bunun için de “Din ve Bilim Felsefesi” öğretimine önem verilmesi zorunludur.</strong> <strong>Aksi durumda toplumda özgür düşüncenin gelişmesi, din veya bilim kaynaklı dogmatizmin hafiflemesi beklenmemelidir. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kanaatimizce dünya standartları ve bilimsel ölçüler dikkate alınarak, gerek müslüman ilim adamları, gerekse şarkiyatçılar tarafından yapılmış çalışmalara kıyasla değerlendirmek gerekirse <strong>bu eleştirel söylemi, “ideolojik kavram ve şablonlar”, “bilimsellikten uzak”, “avamî, kaba, ham, hamasî” bazen de “agresif” unsurların belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır.</strong> Daha da üzücü olanı şu ki, bu söylem düzeyinde şekillenen din anlayışı, aralarında bazı aydınların da bulunduğu, azımsanmayacak bir kesimin, çoğu zaman medyada ve siyasi düzlemde gündeme gelen din anlayışının da düzeyine işaret etmesidir. Aslında toplum olarak bizim kendi kültür tarihimiz, inanç ve değerlerimiz konusundaki amatörlüğümüzün de bir işareti olarak görülebilecek bu durum, <strong>sadece itikadî bakımdan değil, sosyal, siyasî ve iktisadî bakımdan da önemli sonuçlar</strong> doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak <strong>profesyonellerce belirlenen dünya arenasında, hem “milli varlığımızı” ortaya koymamız zorlaşmakta hem de aleyhimizdeki kültürel ve siyasî tehlikeleri fark etme konusundaki basiretimiz bağlanmaktadır</strong>.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn50#_ftn50">[50]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Mehmet Aydın’ın da işaret ettiği gibi, “Bugün hem İslâm’ı hem de modern hayatı bilen inanmış aydınların yeniden düşünmek, İslâm’ın fikrî yapısını modern bilim ve düşünceyi dikkate alarak yeniden kurmak gibi <span style="text-decoration: underline;">zor ama şerefli bir görev</span> ve sorumlulukları vardır.”</strong><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftn51#_ftn51">[51]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Kaynaklar:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref1#_ftnref1">1]</a> Aydın Topaloğlu, <em>Teizm Ya da Ateizm</em>, İst., 2001, s. 54.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref2#_ftnref2">[2]</a> Bk., V. Ilich Lenin; “Sosylizm ve Din”, <em>Novaya Zihn</em>, (Eriş yayınları tarafından düzenlenmiştir) sayı: 28, 1905.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref3#_ftnref3">[3]</a> <em>Marxist Düşünce Sözlüğü</em>, “Din” md., İstanbul: İletişim yay. 1993, s. 138.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref4#_ftnref4">[4]</a> Ateist solun din söylemini tespit etmeye çalışırken eselerine atıfta bulunacağımız başlıca isimler şunlardır.: Doğu Perinçek, İlhan Arsel, Turan Dursun, Erdoğan Aydın, Server Tanilli, Muazzez İlmiye Çığ.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref5#_ftnref5">[5]</a> <span style="text-decoration: underline;">Aslında Turan Dursun sol dünya görüşüne sahip değildir</span>. Fakat, kendi din söylemlerine hizmet ettiği için sözünü ettiğimiz müfrid sol ekol onu büyük bir iştiyakla bağrına basmıştır. Sol eğilimli yirmi dört aydın ve yazarın Turan Dursun’a ilişkin değerlendirmelerinin derlendiği <em>Turan Dursun ve Aydınlanma</em> (İst. 2000) isimli kitapta o, “Doğu ve İslâm dünyasının Luther’i, Rousseau’su”, “aydınlanma savaşçısı” gibi sıfatlarla anılmaktadır. Diğer yandan o, biraz da teröre kurban gitmesinin yarattığı popülarite ile sosyalizm adına yayıncılık kulvarında mücadele yürüten bazı yayınevlerinin ve çevrelerin de, deyim yerindeyse, din üstadıdır. Bundan dolayı onun söylemi konumuz açısından bize önemli veriler sağlayabilir.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref6#_ftnref6">[6]</a> Lenin, <em>agm.</em><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref7#_ftnref7">[7]</a> <em>Marxist Düşünce Sözlüğü</em>, “Din” md., s. 137.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref8#_ftnref8">[8]</a> Erdoğan Aydın, <em>Kur’an ve Din,</em> Ankara 1996, s.10.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref9#_ftnref9">[9]</a> Turan Dursun, <em>Kutsal Kitapların Kaynakları 1</em>, İstanbul 1997, s. 15.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref10#_ftnref10">[10]</a> Dursun, <em>ae</em>., s. 47.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref11#_ftnref11">[11]</a> Server Tanilli, <em>İslâm Çağımıza Yanıt Verebilir mi,</em> İst. 1991, s. 14.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref12#_ftnref12">[12]</a> Server Tanilli, “Turan Dursun’un Ardından”, [Abit Dursun, <em>Turan Dursun ve Aydınlanma,</em> İst. 2000 içinde] s. 129.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref13#_ftnref13">[13]</a> Bkz., Antoine Vergote, <em>Din İnanç ve İnançsızlık</em>, İst. 1999 s. 11<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref14#_ftnref14">[14]</a> Lucien Goldman, <em>İnsan Bilimleri ve Felsefe</em>, (trc. Afşar Timuçin) İst. 1997, s. 21.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref15#_ftnref15">[15]</a> İlhan Arsel, <em>Kur’an Eleştirisi</em>, İst. 1999, s. 21.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref16#_ftnref16">[16]</a> Turan Dursun, Arif Tekin [İkisi de uzun yıllar Diyanet teşkilatında üst düzeyde din hizmeti vermişlerdir] ve Erdoğan Aydın hayatlarının bir dönemini dindarca yaşamış, sonradan İslam’a karşı mücadeleye girişmişlerdir. Bu kişiliklerin oluşmasına olanak sağlayan <span style="text-decoration: underline;">geleneksel din anlayışı</span>nın ve din eğitiminin bu vechesi çok yönlü olarak incelenmeyi gerektirmektedir. Bu bağlamda Turan Dursun ve Erdoğan Aydın’ın inanç serüvenlerini ve yetiştikleri ortamı da dikkate alan bir “otobiyografik tahlil denemesi” için bk., Muhammet Altaytaş, <em>Hangi Din</em>, İstanbul: Eylül Yayınları 2001, s. 15-34.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref17#_ftnref17">[17]</a> Bk., Turan Dursun, <em>Din Bu 2,</em> İst. 1995. (Kitabın tamamı bu konuya ayrılmıştır.)<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref18#_ftnref18">[18]</a> Bk. Muazzez İlmiye Çığ, <em>Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni</em>, İst. 1995.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref19#_ftnref19">[19]</a>E. Aydın, <em>Kur’an ve Din</em>, s. 25.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref20#_ftnref20">[20]</a> Bk., İlhan Arsel, <em>Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına</em>; Ankara 1975, s. XVIII-XXII<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref21#_ftnref21">[21]</a> Turan Dursun, <em>Din Bu 1</em>, İst. 1998, s.259.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref22#_ftnref22">[22]</a> Tanilli, <em>age,</em> s. 9.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref23#_ftnref23">[23]</a> Bk., Arsel, “Giriş Bölümü”, <em>Toplumsal Geriliklerimizin Sorunları</em>, Ankara 1972. <a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref24#_ftnref24">[24]</a> Doğu Perinçek, “Önsöz” [Turan Dursun,<em> Hayatını Anlatıyor,</em> İst. 1997 içinde] <a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref25#_ftnref25">[25]</a> Arsel, <em>agy.</em><a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref26#_ftnref26">[26]</a> Mehmet Aydın, “İrtica Üzerine Bazı Düşünceler”, <em>İçe Kritik Bakış</em>, İstanbul 1999, s.162.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref27#_ftnref27">[27]</a> Bk., Adil Çiftçi, <em>Fazlur Rahman ile İslâm’ı Yeniden Düşünmek</em>, Ankara 2000, s. 231.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref28#_ftnref28">[28]</a> Tanilli, <em>age</em>, s. 19.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref29#_ftnref29">[29]</a> E. Aydın, <em>İslâmiyet ve Bilim</em>, Ankara 1996, s. 39.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref30#_ftnref30">[30]</a> İlhan Arsel “Sunuş”, [T. Dursun, <em>Şeriat Böyle</em>, İst. 1997 s. 5.]<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref31#_ftnref31">[31]</a> Bk.,Erdoğan Aydın<em>, age</em>, 10<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref32#_ftnref32">[32]</a> Bu konuda ayrıntılı bilgi ve önekler için, bk., E. Aydın, <em>İslâmiyet ve Bilim, </em>T. Dursun, <em>Din Bu 1</em> s. 190-217; S. Tanilli, <em>age</em>, 59-98.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref33#_ftnref33">[33]</a>Mehmet Aydın, “İlim-İslâm Münasebeti”, <em>Bilgi-Bilim ve İslâm, I</em>, İstanbul 1992, s. 74.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref34#_ftnref34">[34]</a> <em>“Göklerin ve yerin yaratılışında akıl sahipleri için alınacak öğütler(âyet) vardır. Onlar ayaktayken de otururken de yan gelip yatarken de Allah’ı anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı konusunda düşünürler. Rabbimiz! Bunları boşa yaratmadın sen, derler.” </em>(Âl-i İmrân 3/190, 191)<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref35#_ftnref35">[35]</a> <span style="text-decoration: underline;">“<em>Bizim için dünya hayatından başka bir hayat yoktur. Ölür ve yaşarız. Bizi öldüren zamandan başka bir şey değildir.”</em> (el-Casiye 45/24) diyen müşriklere Kur’an: “<em>Onların kesin bilgileri yoktur, onlar sadece zannediyorlar</em>” (el-En’am 6/148) der</span>.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref36#_ftnref36">[36]</a>Kadir Canatan, “İslâm Epistemelojisinin Temelleri”, <em>İslâmiyât</em> (2000) III, 155.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref37#_ftnref37">[37]</a> <span style="text-decoration: underline;">Felsefeciler tarafından metafizik, ilimlerin en değerlisi, yücesi olarak görülmüştür</span>. Bk., Mehmet Bayraktar, <em>İslâm Felsefesine Giriş, Ankara 1997,</em> s. 146.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref38#_ftnref38">[38]</a> Burada “metafizik” kavramı vahyi ve rasyonel bilgiyi, başka bir deyişle din ve felsefeyi kapsayacak şekilde, geniş anlamıyla kullanılmaktadır.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref39#_ftnref39">[39]</a> Erdoğan Aydın, <em>İslâmiyetin Ekonomi Politiği</em>, Ankara 1996, s. 55.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref40#_ftnref40">[40]</a> Erdoğan Aydın, <em>ae.</em>, s. 68.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref41#_ftnref41">[41]</a> Erdoğan Aydın, <em>Kur’an ve Din</em> s. 121, 122.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref42#_ftnref42">[42]</a> Erdoğan Aydın, <em>ae.,</em> s.81. <a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref43#_ftnref43">[43]</a> Erdoğan Aydın, <em>İslâmiyet ve Bilim.,</em> s.1-3.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref44#_ftnref44">[44]</a> E. Aydın <em>Kur’an ve Din,</em> s. 37, 38.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref45#_ftnref45">[45]</a> Bilgi için bk., Muhammet Altaytaş, <em>age</em>, s. 152.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref46#_ftnref46">[46]</a> Pozitivizmin Türkiye’ye girişi ile ilgili öz bilgi için bk., Murtaza Korlaelçi, “Pozitivist Düşüncenin İthali”, <em>Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi</em>, İstanbul 2001, I, 214-222.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref47#_ftnref47">[47]</a> Bk., Ahmet İshak Demir, <em>Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının Dine Bakışı</em>, İstanbul 2000 (basılmamış doktora tezi)<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref48#_ftnref48">[48]</a> Örneğin Erdoğan Aydın metafizik konuların tartışıldığı 175 sayfalık, <em>Kuran ve Din</em> isimli kitabında, “bilim ortaya koymuştur ki&#8230;”, “bilimsel veriler ispatlamıştır ki&#8230;”, “çağdaş insanlık değerlerine göre&#8230;” şeklindeki ifadeleri 60 defa kullanmaktadır.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref49#_ftnref49">[49]</a> Bk., İsmet Özel, “Müslüman ve Bilgi”, <em>Bilgi-Bilim ve İslâm II</em>, İstanbul 1992, s. 60.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref50#_ftnref50">[50]</a> Günümüzde, Turan Dursun ve Erdoğan Aydın örneğinden hareketle İslâm’a yöneltilen eleştirel söylem ve bunun ilmî değerlendirmesi için bk., Muhammet Altaytaş, <em>age</em>.<a style="color: #000000;" title="" href="http://www.islamustundur.com/turkiyede_ateist_solun_din_soylemi.html#_ftnref51#_ftnref51">[51]</a> Mehmet Aydın, <em>İslâm’ın Evrenselliği</em>, İst. 2000, s. 21. Geniş bilgi için özellikle İslâm’ın evrenselliği ve modernleşmesi konularında yararlandığımız ufuk açıcı bu esere bakılabilir.</span><br />
<span style="color: #000000;">                                                           (Muhammet Altaytaş<strong> &#8211;</strong> İslamiyat Dergisi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/turkiyede-ateist-solun-din-soylemi.html/ateist-adam-kisisel-1" rel="attachment wp-att-1239"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-1239" title="ateist-adam-kisisel-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ateist-adam-kisisel-1-300x249.jpg" alt="" width="300" height="249" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turkiyede-ateist-solun-din-soylemi.html">Türkiye’de ateist solun din söylemi -Makale-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/turkiyede-ateist-solun-din-soylemi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam sevgi toplumu</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 11:26:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[islam sevgi toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1194</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur&#8217;an   daima iyiye, güzele yönlendirir. İnsanlara iyi, faydalı, güzel şeyleri  emreder; zararlı, insan için kötü olan şeyleri yasaklar. (İslami emirler ve hümanizm başlıklı yazımıza bakılabilir.) Yani İslam’ın insandan yapmasını istedikleri hem kendi, hem toplum hem doğaya faydalı olan şeylerin toplamıdır. İnsana -ve topluma-  zararlı olan şeyler (sigara, içki, zina, rüşvet vs ) hem kanunen hem [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html">İslam sevgi toplumu</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an   daima iyiye, güzele yönlendirir. İnsanlara iyi, faydalı, güzel şeyleri  emreder; zararlı, insan için kötü olan şeyleri yasaklar. (İslami emirler ve hümanizm başlıklı yazımıza bakılabilir.) Yani İslam’ın insandan yapmasını istedikleri hem kendi, hem toplum hem doğaya faydalı olan şeylerin toplamıdır. İnsana -ve topluma-  zararlı olan şeyler (sigara, içki, zina, rüşvet vs ) hem kanunen hem Allah-ahiret inancı gereği yasaklanmıştır. Meleklere  iman ile insanlar üzerinde gözükmeyen  bekçiler, oto kontrol  mekanizması olarak çalışır, insan yalnız kaldığı anda bile, gücü yetse de kötülüğe, insanlara zararlı olan şeylere yönelmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Buna neden ise, ahirete olan tam imandır; Her şeyin karşılığının  mahşer yerinde görüleceğini bilen insan daima iyiliğe yönelecektir. Somut olarak bir neden olmasa da cebinden çıkarıp muhtaçlara para verecek -zekât- dünyada hiçbir karşılık beklemeden -kurban, hüsnü zan, sadaka vd ile &#8211; insanların yardımına koşacaktır. İnsanları din gibi manevi olarak motive edip iyiliğe sevk edebilecek başka bir sistem, dünya görüşü var mıdır? Comte tarafından kurulan ve pozitivist seküler bir din olan ‘insanlık dini’nin başarı ihtimalini insanlık yaşayarak gördü. Materyalist bir ideoloji görünümlü ama asıldan o da bir din olan Marxizmi de insanlık yaşadı. Sonuç, hüsran! Ama İslam gerek teori (İdealler ve tarihten pratik realiteler adlı yazımıza bakılabilir) gerek pratikte idealize bir toplum örneklerini tarihte oluşturdu ve hala bu örnekleri günümüzde yeniden oluşturacak güce sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Böyle bir toplumda insanı kötülüğe yönlendirecek ahlaksız basın, sömürü düzeni olan faiz, kumar ve şans oyunları, içki, gösteriş budalası riyakar fertler olmayacak, ayrıca her emri ile insanların birbirlerine kenetlenmesini sağlamayı esas alan “Komşu hakkı, kul  hakkı, selamlaşma, kardeşlik  hukuku -Müslümanların İslam kardeşliği hukuku veya Müslüman olmayanların fıtraten; Hz. Âdem’den olan kardeşliği- komşu ve kul hakkı, Cuma namazı, cemaatle  namaz, Hac  ibadeti, Kurban, zekât, fıtır, sadaka” ile kaynaşmayı sağlayacak; Gıybet, riya, kibir, rüşvet, içki gibi yasaklar ile kardeşlik ruhunu bozacak şeyleri yasaklayacak ve her insan için –Müslüman veya kafir fark etmez-  geçerli olan beş temel hak: “Can, mal, namus, akıl, din emniyeti; fikir hürriyeti” ile, dünyanın insanların huzur içinde yaşayacağı bir yer olmasını sağlayacak, bu çizgisini koruyanlara da ahirette cenneti vaad edecek bir sistem ancak ve sadece İslam ile söz konusu olabilir. İslam  “Hak” kavramının, insan ilişkilerinde temel  kıstas olmasını sağlayan bir sistemdir. ‘Haklı olanın üstün olduğu’ toplumda hukuk tam olarak işleyip adalet tam sağlanacak, ahlak kavramı çerçevesinde kurulu toplumsal sistem de sonunda sevgi-huzur toplumunu oluşturacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konumuzu alakalı ayet ve hadisten birkaç örnekle yazımıza son verelim. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Arap’ın Arap olmayana, beyazın siyaha, efendinin kölesine hiçbir üstünlüğü yoktur.” (Müslim, Hac, 147); &#8220;Müminler birbirini sevmekte, birbirine şefkat göstermekte ve korumakta, herhangi bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da bu yüzden uykusuzluğa ve hummaya tutulan bir vücut gibidirler&#8221; (Buhârî, &#8220;Edeb&#8221;, 27); &#8220;Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona ihanet etmez, yalan söylemez, onu sıkıntıda bırakmaz. Her müslümanın diğerine namusu, malı ve kanı haramdır. Takvâ işte buradadır (kalptedir). Bir kimsenin müslüman kardeşini hor görmesi kendisine yapacağı kötülük olarak yeter!&#8221; (Buhârî, &#8220;Mezâlim&#8221;, 3; Müslim, &#8220;Birr&#8221;, 58, 72; Tirmizî, &#8220;Birr&#8221;, 18); &#8220;Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez, onu düşman eline bırakmaz. Kim müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir; kim müslüman kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu bir sıkıntıdan kurtarır; kim müslüman kardeşinin bir kusurunu gizlerse Allah da onun kusurunu gizler (affeder)&#8221; (Buhârî, &#8220;Mezâlim&#8221;, 3; Müslim, &#8220;Birr&#8221;, 58); “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana &#8211; babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz.” (Nisa, 135); “Hani siz birbirinize düşman kimselerdiniz de Allah gönüllerinizi ısındırmıştı. Allah’ın nimeti (İslam ve iman) sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarındayken Allah sizi oradan kurtarmıştı.” (Ali İmrân, 103)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html/islam-sevgi-1" rel="attachment wp-att-1195"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1195" title="islam-sevgi-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-sevgi-1.jpg" alt="" width="130" height="86" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html">İslam sevgi toplumu</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğan Aydın&#8217;a cevaplar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 15:23:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Aydın'a cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[gerici]]></category>
		<category><![CDATA[ilerici]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1154</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar IV Erdoğan Aydın&#8217;a cevaplar Kendilerini entelektüel, okumuş, aydın, rasyonalist gören ateistlerden biri olan Erdoğan Aydın, eserinde her seferinde Allah (cc) adını yazınca &#8220;Allah&#8217;ın -varsa eğer- ve onun peygamberi olduğunu iddia eden muhammed&#8217;in.&#8221; diye yazındığını görünce, Turan Dursun ve İlhan Arsel’in eserlerini okurken fark edilen ‘hınç ve öfkeyi’ aynen hissedilmektedir. Bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html">Erdoğan Aydın’a cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar IV</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Erdoğan Aydın&#8217;a cevaplar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kendilerini entelektüel, okumuş, aydın, rasyonalist gören ateistlerden biri olan Erdoğan Aydın, eserinde her seferinde Allah (cc) adını yazınca &#8220;<em>Allah&#8217;ın -varsa eğer- ve onun peygamberi olduğunu iddia eden muhammed&#8217;in.&#8221; </em>diye yazındığını görünce, Turan Dursun ve İlhan Arsel’in eserlerini okurken fark edilen ‘hınç ve öfkeyi’ aynen hissedilmektedir. Bu kadar önyargı ve düşmanca yazılan kitaplarda da yalan, iftira, okuyucuyu yönlendirme bolca görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki ya bu cümlenin, mantık ve saygıdan vazgeçtik, seviyeli bir tarafı var mıdır? &#8220;<em>muhammed&#8217;in okur-yazar olması ‘ihtimali’ de var.  muhammed, okur-yazar ‘olmasa bile’ kör ya da sağır da değildi</em>.&#8221; Okuryazar mı değil mi, “Ben her iki ihtimalle de saldırmalıyım” mantığı ile yazılan bir kitap, seviyeli, objektif ve bilimsel bir çalışma olabilir mi? Biz tüm ateistlerin baş harfini büyük yazarken, gerek ‘Allah’ gerekse ‘Hz muhammed’ adının ‘özellikle’ küçük yazıldığına birçok ateist eserde şahit olduk!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine oryantalistlerin her defasında bıkmadan ortaya attığı, ‘Kur’an’ı Muhammed Tevrat ve İncil’den alıntılayarak yazdı.’ iddiasını oryantalistlerden iktibaseden ateist yazarlar asıl intihalci olmuş olmuyorlar mı?! İddianın devamı olan ve peygamberimizin &#8220;kölelerden&#8221;  öğrendikleri ile Kur’an&#8217;ı yazdığı iddiası ne kadar mantıklıdır? Bu iddiaya cevap için  ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazılarımıza müracaat edilebilir. Aydın iddialarının devamında,  Kur’an&#8217;ın yazılması, Nuh tufanı ve Gılgamış destanı benzetmelerinin, Kur&#8217;an&#8217;ın Tevrat-İncil&#8217;den alıntı ile yazıldığı gibi klasik oryantalist iddialarını tekrarlamaktadır ki, aynı başlıklar altında bu iddialara cevaplar için de, ‘Dinler, Sümerler ve Gılgamış destanı?’, ‘İslam tüm dinlerin özüdür.’, ‘Kur’an’da çelişki yoktur.’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Temel amacı, insanların tevhit eksenli erdemli, ahlaklı, yardımsever bir hayat yaşamalarını sağlamak olan bir kitabın içeriği hakkında yazarın merak ettiği konulara da bir göz atalım: “<em>hangi tarihte, aralarında ne kadar yaş farkı , kıyafetleri nasıldı?, meyvenin adı neydi?, ne kadar yaşadılar? kaç yılında öldüler? eger siz allah-varsa eğer- olsa idiniz:&#8230;.ya&#8230; yoksa” </em>İnsanlığın hem dünya hem ahiret mutluluğunu sağlamak için gönderilen ve evrensel bir içeriğe sahip kitapta renk, tarih, elbise modeli arayan bir zihniyet ile karşı karşıyayız! Rasyonalist ve mantık sınırları içinde sayılabilecek soru ve sorunların cevabı Kur’an’da zaten var iken, hayatta hiçbir karşılığı olmayan soruların cevabını, bir bakıma İslam’ın anayasa kitabı sayılacak kutsal bir kitapta arama gayreti hangi mantıkla açıklanabilir? Renk, isim, detay hadis kitaplarında bulunur, Kur’an ise ana hatları belirler ve Hak yolun sınır çizgilerini belirler. Kısacası, yanlış sorunun cevabı da yanlış yerde aranmaktadır. Üstelik ateistlerin bu tür gereksiz sorularına Kur’an’da cevap bulamayınca, ‘Kur’an soru sormayı yasaklıyor’ diye yaygara başlatmaları da ayrı bir garabettir. Bu konuda, “İslam’da  soru sormak yasaklanmış mıdır?” adlı soruya verilen cevabımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a düşmanlığı  bakın bu yazarı ne şekillere sokuyor. İslam domuz etini yasakladı ya, <em>&#8220;kaldı ki, domuz besiciliği karlı bir istir. domuz, bir yılda 15-20 yavru doğurur bir senede. bir domuz, kesilme zamanına bir seneden kısa surede gelir.kesilme zamanında 150 kilo tartar&#8230;.bugun, et fiyatlarının yukseklıgı karsısında yeterince et alamayan kisiler, domuzun pazara girmesi ile, daha ucuza daha cok et alabilirler</em>.”  Şimdi dikkat lütfen şu domuzun marifetlerine &#8221; <em>abd ve avrupa&#8217;nın onde gelen gelismis ulkelerinde, domuz eti bol miktarda, salam, sucuk, sosis, lop et olarak tuketilir. ve, bu ulkelerin insanları, daha gelismis daha yapılı vucuda sahiptirler, daha uzun boyludurlar. sporun her sahasında daha basarili olurlar, cunku daha saglam bir vucuda sahiptirler. beyinleri de daha iyi calısır, bilim-teknik, ekonomi alanında daha ileridedirler. ulkeleri daha gelismis, daha temizdir. yollar, evler, arabalar, evlerindeki esyalar, hersey.. daha gelismis ve daha moderndir. (bunlar, akıllı olduklarını gosteriyor). cunku, bu insanlar, cocukluklarından beri &#8220;yeterli hayvansal protein ve et&#8221; tüketiyorlar. bu da et verimi yuksek domuz sayesinde oluyor&#8230;.&#8221;</em> Demek ki bizim kalkınamamamızın sebebi ilim, okuma, düşünme, araştırma eksikliği değilmiş. Mesela domuz eti yemediğimiz Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı dönemlerde İslam alemi gerek ekonomik gerek siyasi olarak dünyaya hakim değildi demek! Bu konuda, “İslam ülkeleri neden geri?” adlı yazımıza da bakılabilir. Peki domuz eti yediği halde ilerleyemeyen Hristiyan ülkeler hangi kategoriye sokulacak? Hadi bir genelleme yapalım, dünyada emperyalist faaliyette bulunmayıp domuz eti yediği halde ilerleyemeyen, Asya’dan Afrika; Avustralya’dan Amerika kıtasına kadar birçok ülke için ne diyecek acaba sayın Aydın?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çok yaşamanın sırrını da çözmüştür sayın Aydın. Spor, yüksek yaşam standartları, bilgi vs değil<em>: &#8220;domuz eti yemeyen İslam ulkelerindeki insanlara gore cok daha fazla yasıyorlar. demek ki, daha saglıklılar. demek ki, yedikleri domuz etinin bir zararı yok.. bilakis, faydası bile olabiliyor..din yasaklamıs, bilimsel gecerligi olmayan kısıtlamaların esiri olmamak lazımdır&#8221;</em> Bilimsel geçerlilik bakalım nasılmış? Bilimsel açıdan domuzun sağlığa zararları: Domuz eti çok yağlı olması, domuz yağı içerisinde &#8220;sutoksin&#8221; denilen zehirli maddelerin olması, vücuda giren bu maddelerin dışarı atılması için lenf bezlerini daha çok çalıştırması ve sonuç itibari ile lenf düğümlerinin (bademcik gibi) iltihaplanması ve şişmesine neden olması, domuz etinde bulunan anormal miktarda kükürtün kıkırdak kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanmalara yol açması, kireçlenme ve bel fıtığına yol açması, domuz eti ve yağı kullanan kişinin derisinde &#8220;imidazol&#8221; denilen maddelerin kaşıntıya yol açması, egzama dermati, nörodermatit gibi iltihabi deri hastalıklarına zemin hazırlaması, domuz etiyle insanlara geçen bu hastalıkların domuzlarda ağır bir hastalık yapmamasına rağmen insanlarda öldürücü etkiye sahip olması ve bu hastalığın tek kaynağının domuzlar olması, trişinellozise neden olması vd. Ottowa Üniversitesi araştırmacıları domuz eti tüketimi ile karaciğer iltihaplanması olan siroz arasında orantılı bir artışta tespit etmişlerdir. Araştırmayı yapan Dr. Amin Nanji ve Dr. Samuel French domuz eti ile alkol tüketildiği zaman riskin daha da arttığını belirtmektedirler. İsviçre, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde kişi başı ortalama domuz eti tüketimi ile sirozdan ölenlerin oranları da doğru orantılıdır. Domuz eti ve yağı, cilt kanseri, mide kanseri, bağırsak kanseri, lenf kanseri gibi kanser çeşitlerine yakalanma riskini de arttırmaktadır. Ayrıca taşıdığı aşırı büyüme hormonu nedeniyle kanserin gelişmesine zemin hazırlamaktadır. Yapılan araştırmalarda vücudun metabolizmasının dengesizliği ile oluşan bir tür hastalık olan obeziteye yakalanma riskinin domuz eti kullanımı ile doğru orantılı olduğu belirtilmektedir. İşte bu nedenle de özellikle Hristiyan ülkelerde obezite çok yaygındır. Kısaca, domuz eti kanserojen maddeler taşımakta, pellegra hastalığına, siroza ve multiple sklerozis hastalığına yol açmakta, insanlara bulaşıcı olan hepatit virüsünü, Toksoplazma parazitini, Yersinia bakterisini barındırmaktadır. Yine 100 yıl önce, İspanyol gribi 500 milyondan fazla kişiye bulaşmaş ve 18 ay içinde 50 milyon dolayında insanın ölümüne sebep olmuş ve insanlık tarihinde bilinen en büyük salgınlardan biri olmuştu. Yıllar sonra açılan bazı toplu mezarlardan alınan örnekler sonucu ölüme neden olan H1N1 virüsün domuz gribi ile aynı virüs olduğu tespit edilmiştir. Domuz etinin haram olmadığı Hristiyanlıkta bile artık papazlar domuz etinin zararlarını anlatmaktadırlar. (Video; youtube.com/watch?v=RqZCvYGacMc)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın devam ediyor: <em>&#8220;tüm dinler bir masaldır. Günümüzdeki tek tanrılı dinler, çok tanrılı dinlerin değişimi sonucu meydana gelmişlerdir.&#8221;</em>  Bu iddiaya cevaba “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın bir başka yerde de, &#8220;<em>demek ki hadislere yalan karışmış&#8221;</em> derken daha sonra o uydurma, yalan hadisleri delil gösterip İslam&#8217;a saldırmaktadır : <em>&#8220;özellikle &#8220;Türkler&#8221; için &#8220;hadis&#8221;ler vardır. Türkler için hiç de iyi şeyler söylemeyen bu hadisler</em>…” yine yazardan bir itiraf: <em>&#8220;hadis uydurmacılarıyla savaşıyor görünenler, uydurma diye nitelediklerini toplamıslardır da. bugun elimizde uydurma hadislerin toplandığı kitaplar vardır</em>. içlerinde Türklerle ilgili uydurma hadislerde geçiyor o kitapların ama Sayın Aydın onları görmemiş demek ki! Evet, İslam alimleri, Efendimiz adına uydurulan birçok hadisleri ifşa etmiş, yalan olduklarını belgelemişlerdir. Bunlar arasında ırkçılık kokan birçok hadiste bulunmaktadır. Unutmayalım ki sadece Türkler, Araplar değil, birçok ırkla ilgili yalan hadisler uydurulmuştur. Peki, bu hadisin neresinde ırkçılık vardır?<em> &#8220;şu da kıyamet alametlerinden: kıldan(keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz &#8220;</em> hazreti Resul gelecekle ilgili bir haber veriyor ve bu aynen oluyor. Araplar Müslüman olmadan önce Türklerle savaşıyor, burada ırkçılık yoktur, aksine kıyamet kopmadan olacak olaydan haber veren bir mucize söz konusudur.  Ama ateist yazar buradan hareketle Hz. Resul’ü &#8220;Türk&#8221; düşmanı ilan edebilmektedir. Bu hadisin aksine bazı ırkçılar da, Hz. Resul’ün ağzından &#8220;Türkleri öven&#8221; birçok hadis  uydurmuşlardır. İşin ilginç yönü ateist mantalite sahipleri ile faşist mantaliteye sahip olanların uydurma hadislere sarılmaları, onlardan medet ummada yarışmalarıdır! Bu konuda ‘Tefsirde israiliyyat, hadiste mevzuat”’ ve ‘Türkler hakkındaki uydurma hadisler ve Türklerin Müslüman olması.’ adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ya şu mantığa ne demeli?: <em>&#8220;biz her peygamberi, kendi toplumunun diliyle gönderdik. ille de böyle yaptık ki, o toplumdan olanlara anlatabilsin.&#8221; (ibrahim suresi, ayet: 4.) demek ki, kur&#8217;an&#8217;a göre, &#8220;tanrı&#8217;nın elçisi&#8221;nin bir &#8220;toplum&#8221;u var.</em>  Şimdi soralım, Aydın’a göre Allah (cc) Arap toplumuna Çinçe konuşan birini mi göndermeliydi? Hz Muhammed’in ilk muhatap çevresi kendi kabilesi idi ve onlarla doğru iletişim kurabilsin diye Allah Kur’an&#8217;ı Arapça olarak indirmiştir! Kur’an, Hz. Resul&#8217;e hitaben &#8220;Seni alemler -yani hem tüm insanlara hem cinlere- rahmet olarak gönderdik&#8221; (Enbiya, 107); &#8220;Biz seni tüm insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.&#8221; (Sebe, 28) ayetleri, oryantalist iddia olan Hz Muhammed’in sadece Araplara gönderildiği iddialarını tekrarlayan Aydın’ı çürütmektedir. Kur’an önce &#8220;Yakın çevrene” (Müddessir, 1-2) sonra  ‘Mekke’ ve ‘çevresi’ne (En’am,  92) uyarıcı olarak Hz. resul’ün gönderildiği bizlere haber vermektedir. Daha sonra İslam yayıldıkça tedrici olarak, kademe kademe hedef kitle genişletmiştir. Mekke&#8217;den tüm alemlere  rahmet mesajları yayılmıştır. Ama yazar bu tedrici/aşamalı  tebliğ metodunu kavrayamamakta ve bakın ne demektedir :<em>&#8220;muhammed&#8217;in &#8220;tüm insanların peygamberi&#8221;, kur&#8217;an&#8217;ın da &#8220;tüm insanlara yönelik&#8221; olduğunun anlatıldığı ayetler de var. kur&#8217;an&#8217;daki nice çelişkilerden biridir bu&#8221; </em>Aydın hem olayı anlamamakta hem de anlayışsızlığının faturasını da yine İslam’a çıkarmaya çalışmaktadır! Bu konu daha detaylı olarak &#8216;Kur’an&#8217;da çelişki yoktur&#8217; adlı yazımızda, “Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?” başlığı ile ele alınıp cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;B<em>en de diyorum ki: Müslüman erkek, Müslüman olmayan kadınla evlenebiliyor ama, Müslüman kadın Müslüman olmayan erkekle evlenemiyor. bu da islamın kadın-erkek eşitliğine bakış açısını gösteren bir diger örnek!.. insan haklarından söz eden &#8220;türban&#8221;lılar.. ne dersiniz?</em> &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, başka dinden olanların “zorla&#8221; İslam&#8217;a sokulmasını yasaklamıştır. ‘La ikrahe fiddin’: ‘dinde zorlama yoktur’ ayeti bunun en büyük delilidir. O nedenle Müslüman bir erkek Müslüman olmayan bir kadınla evlenebilir çünkü onu Müslüman olması için zorlama diye bir şey söz konusu olmaz, bu İslam&#8217;a aykırıdır. Ama diğer din, fikir sistemlerinde bu hoşgörü- insan hakkı yoktur. Kadın kendini zorlayan kocası karşısında zor durumda kalabileceği ihtimaline karşı  İslam -çünkü Müslüman olmayan kocayı sınırlayacak, Kur’an ayeti gibi kesin bir kısıtlayıcı hüküm yoktur başka din ve fikir akımlarında- Müslüman kadınların, Müslüman olmayanlarla evlenmesine izin vermemiştir. Zaten aradaki dini farklılığı göz ardı edip evlenen kadınların daha sonra evlendiği yabancı erkek ile evliliklerinin yürümediği ile ilgili birçok gazete haberi ve araştırması sık sık basına aktadır. Boşanmalardaki ortak yön, ‘Kültürel uyuşmazlık’ şeklinde özetlenmektedir. (Abdulmuttalip Baycar, Türk-Alman Evliliklerinde Yaşanılan Problemler ve Başaçıkma Yöntemleri (Dini-Kültürel Farklılıklar Bağlamında), Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 40, Yıl: 2019, Aralık, s. 408) Bu kadın erkek eşitsizliği değil, tam aksine kadınların geleceklerinin ve huzurlarının korunmasına yönelik bir tedbirdir. “Oyuncu ve sunucu Hande Ataizi ile Amerikalı gazeteci eşi Benjamin Harvey boşandı. Evlilik birliği süresince evliliğin ilk günlerinden itibaren taraflar arasında var olan sevgi ve saygının azaldığını anlatan Hande Ataizi’nin avukatı Şeyda Yıldırım dava dilekçesinde, “İlerleyen zamanlarda ‘farklı kültürlerden yetişmiş olmalarından kaynaklı’ olarak baş gösteren geçimsizlik daha çok artmış, fikri ve ruhi anlaşmazlık nedeniyle müşterek hayatın devamı çekilmez hale gelmiştir.” (Hürriyet, 6.6.2018) “Kiliseye çok gidiyor boşanmak istiyorum. Oyuncu Perihan G., Nijeryalı eşinin haftanın 4 günü kiliseye gittiğini ve kendisini de kilisiye gitmeye ‘zorladığını’ ileri sürerek boşanma davası açtı.” (Milliyet, 07.02.2017) “Yahudi veya Hıristiyan biriyle Müslüman kadının evliliği durumunda bu dinler, Müslüman kadının kendi dinlerine girmesini istemektedirler.” (Şemsuddin Muhammed b. Muhammed el-Hatib Şirbini, Muğni’l-Muhtac ila Ma’rifeti Maani Elfâzı’l-Minhac, III/187; Vehbe Zuhayli, Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, VII/153) “Halbuki İslâm’da “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256) anlayışı gereği Müslüman bir erkeğin, ehl-i kitap bir kadınla evlenmesi durumunda, bu kadının kendi dininde kalmasına müsamaha ile yaklaşılmaktadır.” (Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, el-Ahvalü’ş-Şahsiyye, s. 65) Bu konuda ayrıca, ‘İslam barış dinidir.’, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’, ‘Modernizm ve kadın’ ve ‘İslam’da Kadın Hakları.’ başlıklı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone  wp-image-15067" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hande-farkli-kulturfrk.png" alt="" width="280" height="234" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-7082 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/histerkekleevlilik-1.jpg" width="256" height="217" /> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın’ın mantık ve kıyas seviyesi hakkında ipucu veren bir örnekle devam edelim: Soru (Diyanete sormuş bir vatandaş): Mahkeme kararı ile boşanmış eşler, dini açıdan da boşanmış sayılır mı? Cevap (diyanetten): Mahkeme kararı ile boşanmış eşler, dini açıdan da boşanmış sayılır. Devam ediyor yazar <em>&#8221; tam bir çelişki daha..  muhammed zamanında medeni kanun ve mahkeme mi vardı.&#8221; </em> Peki sayın Arsel, ya medeni kanunlar İslam&#8217;ın kuralları ile örtüşmüş ise?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Devam ediyor Arsel,<em> &#8220;İslamiyet dinini benimseyenlerin arasında bu denli cogunlukta &#8220;kör cahil&#8221; insan olması neden? eger, ıslamiyet insanlara fayda saglayan bir din olsa idi, kendisini benimseyenlerin bu denli cahil kalmalarını onlerdi. &#8220;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüz Müslümanlarının içler acısı hali acaba kimin suçudur? İlk emri &#8220;Oku&#8221; olan, “Düşünmüyor musunuz, aklınızı ne de az kullanıyorsunuz” şeklinde yüzlerce ayeti bünyesinde barındıran bir kitaba inandığını söyleyenler, o kitabın gereğini yerine getirmiyorlar, düşünüp, araştırmıyorlarsa suç kimindir? Bir insan doktordan reçeteyi alıp okusa ama uygulamasa ve ölse, suç kimindir? Yazara göre doktorun ve reçetenin! Binlerce yıldır sabun var ama hala pis insanlar da bulunmaktadır. Suç sabun da mı, sabuncuda mı yoksa alıp kullanmayan veya alıp sabunu duvara asan insanlarda mı? İlaca sahip olmak yetmez ilacı kullanmak da lazımdır! Yoksa ortaçağ döneminde durum böyle mi idi Müslümanların durumu?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam medeniyeti, Helenizm ile modern dünya arasında bir geçiş olmaktan başka kendisi de başlı başına bir medeniyet ve kültür dünyası kurarak üçüncü ve en zengin halkayı oluşturmuştur. Nitekim Philip Hitti: “İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardım ve hediyesi ilimdir”, R.V. Bodley de: “Rönesansı İslâmiyete borçluyuz” gibi sözleriyle bu gerçeği dile getirmişlerdir. Çağdaş düşünürlerden W.M. Watt da yakın dönemlerdeki gelişmeler neticesinde Orta Çağ Hırisyan yazarlarının çizdikleri İslam tablosunun tamamen iftira olduğunu, İslamın Batı bilimsel düşüncesine yaptığı tesirin kasıtlı olarak ya küçümsendiğini ya da gözmezlikten gelindiğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.” (Prof. Dr. Adem Yerinde, Kur’an-ı Kerim’e Göre Bilimsel Düşüncenin Temelleri, Ağrı İslami İlimler Dergisi, 2018 (2), s. 26) Ama bu iftiralara inanan içimizdeki birçok ateist sanki gerçekmiş gibi bu iddiaları tekrarlamaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hem bilim hem ekonomik anlamda Müslümanların Batıya etkileri hakkında, ‘Batı medeniyeti’nin Doğu kökenleri’ adlı eserinde Prof. John M. Hobson şöyle demektedir: “900’lü yıllarda Ortadoğu ile kuzey Afrika, o dönemde medeniyetin beşiğiydi. Buralar sadece dünyanın en ileri bölgeleri olmakla kalmamış, aynı zamanda müthiş bir ekonomik büyüme de göstermişlerdi. İslam aleminde 800 yılından itibaren bilimsel düşünce hızlı bir şekilde gelişiyordu. ‘Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu yerine’, aslında Müslüman ahlakı ve kapitalizmin ruhu’nun yazılması gerekirdi. Böylece de neden sadece İslam’ın önemli iktisadi gelişmelere refakat edebilecek bir nitelik taşıdığı ve neden Avrupa’nın savaşçı durgunluğunun esiri olarak kalacağı kesin bir şekilde ispatlanmış olurdu.” Yazar, “Oryantalistlerin, ticareti desteklemeyen despot devletlerin yönettiği Doğu’nun küresel bir ticaret ağı oluşturamayacağı inancını, İslam dünyasının ticareti destekleyen görüşlerini ortaya koyarak, Kuran surelerinden ve hadislerden ve İslam tarihinden örnekler vererek çürütüyor.” (Gülmis V. Canik, Tarih Okulu Sonbahar 2009 Sayı V, s. 222) “XII. yüzyılda Müslümanların sahip olduğu bilgiyi öğrenmek amacıyla Asya’dan, Afrika’dan ve Avrupa’dan Endülüs&#8217;e insanlar akın ediyordu.” (Philip Khuri Hitti, History of The Arabs, s. 530; Ivan Van Sertima, Golden Age Of The Moors, s. 206) “Yüzlerce Arapça kitap Latince’ye çevrilmişti ki (Abdul Haq Compier, “How Europe Came to Forget About İts Arabic Heritage” Al-Islam eGazette, January 2011, s. 2; Marilyn Penn Allen, Cultural Flourishing in Tenth Century Muslim Spain Among Muslıms, Jews, and Christians, s. 62-64) bu da Rönesansı başlatmışı. ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’ adlı yazımız tek başına Aydın’a cevap için de yeterli olacaktır! Ayrıca, ‘Kur’an ve bilim’, ‘Müslüman bilim öncüleri’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz. Peki, ne oldu da daha sonra İslam alemi geriledi. Cevap için de, ‘Müslümanların iç meseleleri’ ve ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz. En azından Aydın, yazar Michael H. Morgan, yazar Jonathan Lyons, İngiliz mühendis ve bilim ve teknoloji tarihçisi Donald R. Hill, Cambridge Üniversitesinden Prof. Dr. Jack Goody, New York&#8217;taki Columbia Üniversitesinden Prof. Dr. George Saliba veya İslam tarihi, bilim ve teknoloji tarihi  uzmanı Prof Fuat Sezgin’in eserlerinden hiç olmazsa biri okusa idi…! Aydın’a cevap niteliğinde, bin sene önce yaşamış Arap matematikçi, astronom ve fizikçi İbn Heysem’den bir alıntı ile devam edelim: “Gerçeği arayan kişi, eskilerin yazdıklarını araştırarak ve doğal eğilimini takip ederek onlara güvenen kişi değildir. Tam aksine onlara kuşkuyla yaklaşan, onlardan topladığı bilgileri sorgulayan, türlü türlü kusur ve eksikliklerle dolu yapıya sahip insanların sözleri yerine ‘delillere ve kanıtlara boyun eğen’ kişidir.” (Caner Taslaman-Enis Doko, Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, s. 72) Hakikati arayanlar için hakikatten değerli bir şey yoktur.&#8221; (Kindî, Felsefi Risaleler, s. 4); &#8220;Bizi hakikate götürecek ilim gayrimüslimden bile olsa onu alır ve ona teşekkür ederiz.&#8221; (İbn-i Rüşt, Faslu’l-makâl, s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın evrim teorisini de savunmaktadır ki, bu konuya cevap niteliğinde ‘Evrim teorisi’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Biz Kur’an&#8217;da son derece orjinal bir dindarlık, derin bir adanmışlık ve şairane bir dil görüyoruz. Hz Muhammed&#8217;in basit bir hilekar olarak değerlendirilmesi imkansızdır.&#8221; (Hans Küng, Islam, s. 75)</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">    </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/erdogan-aydina-cevaplar-1-3.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4873" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/erdogan-aydina-cevaplar-1-3.jpeg" alt="erdogan-aydina-cevaplar-1-3" width="148" height="111" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html">Erdoğan Aydın’a cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam, kölelik ve cariye</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 10:48:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[cariye]]></category>
		<category><![CDATA[cariyelik ve kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[islamda kölelik var mı]]></category>
		<category><![CDATA[islamda kölelik ve cariyelik]]></category>
		<category><![CDATA[kölelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihte ve günümüzde kölelik sistemi ve İslam’ın çözüm önerileri Konuyu önce özet, sonra detaylı şekilde ele alacağız. Ama konuya girmeden önce zihin açıcı bir soru ile konuya giriş yapalım: İslam&#8217;ın köleliğe bakışı pozitif- olumlu olsa acaba ilk Müslümanların çoğunluğu köle, fakir insanlardan oluşur muydu? “Peygamberimizin etrafında ilk etapta köle, mazlum ve fakir insanlar çoğunluktaydı.” (Abdülcelil Candan, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html">İslam, kölelik ve cariye</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;"><strong>Tarihte ve günümüzde kölelik sistemi ve İslam’ın çözüm önerileri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konuyu önce özet, sonra detaylı şekilde ele alacağız. Ama konuya girmeden önce zihin açıcı bir soru ile konuya giriş yapalım: İslam&#8217;ın köleliğe bakışı pozitif- olumlu olsa acaba ilk Müslümanların çoğunluğu köle, fakir insanlardan oluşur muydu? “Peygamberimizin etrafında ilk etapta köle, mazlum ve fakir insanlar çoğunluktaydı.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 286) “Bu yeni din İslam&#8217;ın birçok üyesi köle idi.&#8221; (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 25)  İslam&#8217;a karşı çıkan &#8220;İnkârcıların önderleri ise güç, mevki ve sermaye sahipleri idiler.&#8221; (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 56; Enam, 123; Ahzab, 37; Sebe, 31) Kur’an inananları sürekli olarak yoksulları doyurmaya, fakir ve güçsüzlere iyilik yapmaya, yetimlere yardım, acıma ve haklarını korumaya, malın zekatını verilmesine, infaka, ilişkilerde iyilik ve bağışla davranmaya, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmaya davet etmiştir. (Edward Said, Haberlerin ağında İslam, s. 66; Araf, 33, 157, 199; İsra, 26-38; Fussılat, 33; Necm, 29; Vakıa, 41; Müddessir, 38-45; Kıyamet 20; Fecr, 17-20; Beled, 11-18; Leyl, 5-21; Duha, 9-11; Adiyat, 6-11; Hümeze, 1-9; Maun, 1-7) Zaten bu nedenle &#8220;Zenginler, Kur’an&#8217;ın çağrısını kendi servetleri için tehlike görerek engelleyip yok etmek için ayaklanırlar.&#8221; (Edward Said, Haberlerin ağında İslam, s. 70) Batı âlemi daha yeni köleliği kaldırdı. Güney Afrika’da 1994’te, ABD’de ırk ayırımı 1964’te son buldu. Ama bunun da nedeni konusunda oldukça farklı görüşler de ileri sürülmektedir. “Fernand Braudel açıkça söylüyor: Lafı gevelemeden, Avrupalılar tarafından yapılan zenci köle ticaretinin, Amerika’nın artık bu kölelere acil ihtiyacının kalmadığı bir sırada sona erdiğini kabul edelim.” (Dr. Ebubekir Sifil,  Semerkand, Eylül 2006) Tabii ırkçı saldırılar hala ABD ve Avrupa&#8217;da devam etmekte ve bunu ‘islamofobi’ ile katmerleştirerek devam etmektedirler ki, bu konuyu ayrıca ele alacağız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Müslümanlar, İspanya&#8217;da köleler tarafından sevinçle karşılandılar. Bu ezilmiş köleler, İspanya&#8217;da İslam&#8217;a ilk girenlerdi. Benzer durum Hindistan&#8217;da da görülmüş, Kast Sistemi&#8217;nin en altında bulunan fakir insanlar; balıkçılar, tarım işçileri İslam&#8217;a sevinçle girmişlerdi, tıpkı ilk Müslümanların kölelerden oluşması gibi!&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 182) Oryantalist R. Dozy, ‘İspanya Müslümanlarının tarihi’ kitabında, İspanya&#8217;nın Müslümanlar tarafından fethinden sonra &#8216;köleler tarafından işlenen derebeylik alanlarının zenginlerden alınarak çalışanlar arasında eşit taksim edildiğini ve zamanla bu kölelerin zenginleştiği&#8217; anlatılır. (Dozy, II/43) İslam&#8217;a önyargılı bir oryantalistin dilinden: &#8220;Kölelik, en sert özelliklerinin birçoğundan arındırılmış durumdaydı. Kölelerde diğer vatandaşlar gibi kendi haklarına sahiptir ve hatta Bir kölenin, sahibini kötü muameleden dolayı kadıya şikayet edebildiği bile söylenir.&#8221; (John Harris, Navigantium atque Itinerantium Bibliotheca, II/819) &#8220;Dinlerini değiştirmiş olan kölelerin büyük çoğunluğu dinlerini kendi hür iradeleriyle değiştirmiştir.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 234) Batıda &#8220;Kölelik resmi olarak kalkmasına rağmen, sömürü ve haksızlık çok daha büyük ölçekte ve çok daha rafine yollarla devam etmektedir.&#8221; (Selçuk Kütük, Deizm, s. 284)  Batılılar hala “Çağdaş dünyadaki kadınları ve hatta çocukları bir ticaret ve eğlence malzemesi olarak kullanan kölelik düzeni konusunda çözüm getirici bir fikir üretemiyorlar. Çağdaş dünyada hala renge ve etnik kökene göre ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı son hızıyla devam etmektedir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 52) Hâlbuki “Kur&#8217;an uygulandığı takdirde köleliği yok edecek eylemleri ibadet olarak sunmuştur. Günümüzde birçok kimse ekonomik yoksulluklar ve cinsel istismarlar yaşamakta, iradelerini özgürce kullanamamakta, zorla seks kölesi yapılmaktadır. Uluslararası İş Örgütü’ne göre şu anda, kimisi seks işçisi, kimisi zorla çalıştırılan 40 milyon civarında modern köle mevcuttur. Bazılarına göre, dünya tarihinde sayı olarak en çok kölenin olduğu dönem içinde bulunduğumuz dönemdir. (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? s. 311) Kur&#8217;an köleler için yapılacak harcamaların ibadet olduğunu ifade etmiştir. Kur&#8217;an hiçbir şekilde özgür bir bireyi köleleştirmeye cevaz vermemiştir. (Muhammed, 4) &#8220;Bodley: Müslüman orduları fethettikleri yerleri, hiçbir zaman birer köle ve ta’bi devlet halinde koymadılar, onların doğal kaynak ve maddelerini kendi faydalarına olarak kullanmadılar.&#8221; (Bodley, Hz. Muhammed, s. 106)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde devam eden kölelik sistemine ve İslam’ın ‘kökten’ köleliği neden kaldırmadığı konusuna tekrar döneceğimizi hatırlatıp konumuza başlayalım. İslam’a göre köle ve cariyeden kast edilen ‘savaş esirleri’dir. &#8220;Köleliğin aslında savaş esirlerinden ibaret olması gerekir. Hz. Peygamber; &#8216;Allah huzurunda üç kişi beni kendilerine hasım/düşman/davacı olarak bulacaktır. Bunlardan bir tanesi de insan alıp satandır.&#8217; buyurmuşlardır. İslamiyet daha başlangıçta köleliği ortadan kaldıracak hükümleri ortaya koymuştur.&#8221; (Hilal ve Haç Çekişmesi, Halil Halid, s. 216, 217) &#8220;Ben kıyamet günü şu üç (grup) insanın düşmanıyım: Benim adıma ant içtikten sonra sözünden cayan kişi. Hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kişi. Ücretle bir işçi tutup işini gördüren ve işçinin ücretini vermeyen kişi.&#8221; (Buhari, Büyu 106, İcare 10; İbni Mace, Ruhun 4) İşçi ve beden istismarının kölelikle beraber ifade edilmesindeki hikmetini ileriki yazılarımızda göreceksiniz! “İslam, hür insanların kaçırılıp, köle olarak alınıp satılmalarını bütünüyle yasaklamıştır. Savaş esirlerinin ise, Müslüman savaş esirleriyle değiştirilinceye ya da fidye karşılığında serbest bırakılıncaya kadar köle olarak tutulabilmelerine ‘izin vermiş’ fakat bunu emretmemiştir.” (Mevdudi, Tefhim’ül-Kur’an, III/485-486; Muhammed b. Tahir Aşur, İnsan ve Toplum, s. 221; M. Hamidullah, Devlet İdaresi, s. 263); “Savaş esirleri konusu, dünyada süregelen savaş politikası ile ilgilidir. Günümüzde savaş esirlerini değişimine razı olmayan düşman bir ülkeyle savaşıyor olsak, bizim tek taraflı olarak esirleri serbest bırakmamız uygun olur mu?” (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 285) Bir kişiyi çalışma kamplarına kapatmak, kölelikten daha mı iyidir? (Mevdudi, Resail Mesail, II/225-226) Bedir esirlerinden Ebu Aziz esaret durumunu şöyle anlatır: &#8220;Beni teslim ettikleri Ensarinin ailesi sabah akşam sadece hurma ile yetinirken, bana yemek ikram ediyorlardı.&#8221; (Mevdudi, Resail Mesâil, 1/373)  Ve 1400 sene sonra: HAMAS elindeki İsrail’li esirleri teslim ederken esirler HAMAS’a teşekkür etmekte iken, israil’İn teslim ettiği Müslüman esirlerin işkence görüp aşırı zayıfladıkları gözlerden kaçmıyordu! (Yeni Şafak, 8/02/2025; Türkiye, 25 Ocak 2025) Diğer bir esir ise yazdığı mektupta şunları yazmakta idi: “Benim adım Keith Siegel ve Gazze’de esir tutulan İsrailliyim. 7 Ekim 2023’ten 1 Şubat 2025’e kadar Gazze&#8217;de esir olarak bulundum. Beni esir tutan mücahidler, bu süre boyunca bütün temel ihtiyaçlarımı karşılamaya özen gösterdiler. Yiyecek, içecek, ilaç, vitamin, göz tedavisi ve tansiyon ölçüm cihazı gibi birçok ihtiyacımı sağladılar. Ayrıca, kendimi kötü hissettiğimde bana bir doktor getirdiler ve tedavi görmemi sağladılar. Gıda ve beslenme konusundaki taleplerime titizlikle cevap verdiler. Hatta bana sağlık durumuma uygun yiyecekler (bitkisel beslenme, zeytinyağı gibi) temin ettiler. Bana karşı gardiyanlar son derece iyi davrandılar. İsrail hükümeti ve ordusunun, eğer Kassam Mücahidlerinden biri onların eline esir düşseydi, ona aynı insani muameleyi göstereceğini sanmıyorum.” (Aydınlık, 2.2.2025) &#8220;Müslümanların o zamanki kölelerinin hayatı, 19. yüzyıl Avrupa&#8217;sındaki bir fabrika işçisinden daha emin ve daha iyiydi.&#8221; (Will Durant, İslam medeniyeti, s. 41. Batılı bir yazarın, kölelik ile işçi arasındaki bağlantıyı kuracak kadar bu konudaki İslam’ın bakış açısına hakim olması ilginçtir!) Aslında İslam’a göre kölelik kavramı “Bütün tutsaklık ve sömürü -sosyal, ekonomik ve politik esaret- biçimlerini kapsar.&#8221; (Esed, Mesaj, III/1274. Bu yazar da sonradan Müslüman olmuş bir Batılıdır!) İnsanın, nefsini dünyaya aşırı bağlamaktan, arzulardan kurtarması da hürriyete kavuşma ve kavuşmama kapsamındadır. (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 512) İnsanı dünyanın endişe, aldatmacalarından azade edip cehennem azabından kurtarmaya yönelik her amel, esaretten kurtulma kapsamındadır. (Yazır, Hak Dini, 8/5843) Muhammed Suresi 4. ayet, ‘esirlerin fidyeyle veya karşılıksız olarak serbest bırakılmalarını’ emreder. “İslam köleliği başlatmamış, var olan kölelik stokunu eritecek emirler ve yasaklar ortaya koymuştur. Hz. Peygamber de esirleri kurtulacağı güne dek himaye edilmek üzere bazı ailelere vermiştir.” (Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, II/688)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik İslam öncesi başlamış ve İslam dışı emperyalist, feodal sistemlerin eseri olmuş ve bunlarla varlığını devam ettirmiştir. İslam öncesi devirde Arabistan&#8217;da ve genel olarak dünyada iki çeşit kölelik vardı; Hür insanları bazı ülkelerden zorla toplayıp köle olarak satmak şeklinde oluşan kölelik ve savaşlarda esir düşenleri köle statüsüne sokarak oluşturulan kölelik. İlk şekli, Allah ve Peygamber tarafından yukarıda aktardığımız hadisle kesin olarak yasaklanmıştır; “Allah şöyle buyurdu: Üç topluluk vardır ki ben kıyamet günü onların karşısındayım; …ikincisi hür bir insanı köle yapan.” (Buhari, Büyu, 106, İcâre 10; İbni Mace, Ruhun, 4) Böylece İslam hür insanın köle edilemeyeceğini açıkça ifade etmiş, köleliğin tarihsel temelini yıkmıştır. Çünkü İslam’a göre insan olmada herkes eşittir: “Hepiniz birbirinizdensiniz. “ (Nisa, 25) “Siz Ademoğullarısınız, Adem de topraktandır” (Buhari, “Ḥac”, 13) “Biliniz ki hiçbir Arab&#8217;ın Arap olmayana, Arap olmayan kimsenin de bir Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah&#8217;a yakınlık, mükemmellik ve arınma iledir.” (İbn Hanbel, 5/411; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, h. no:5622; Ayrıca, Hucurat, 13) Bu ayet ve hadisler gösteriyor ki, İslam ırk, renk, soy üstünlüğünü reddetmiş ve savaş esiri dışındaki köleliği kesinlikle yasaklamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci şekildeki kölelik hakkında ise İslam’ın hükmü şudur: Müslümanlarla savaşan emperyalist ve zalim milletler ‘savaşta ellerine geçen tutsakları karşılıklı olarak salıvermeye yanaşmadıkları takdirde’ savaş esirlerinin köle yapılmasına izin verilir. Fakat buradaki köle kavramı tarihteki kölelik kavramından çok farklıdır. Mesela İslam devleti ile emperyalist zalim bir ülke savaştılar ve her iki tarafta da savaş esirleri var. İslam devleti bu durumda esirlerin karşılıklı salıverilmesini teklif eder. Karşı taraf bu teklifi kabul etmezse İslam şu ihtimalleri devreye sokar;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">a) Salıverilmeleri İslam devleti için zararlı değilse, serbest bırakılırlar. Savaş esirlerini iyilik ve ihsan ile salıvermek hayırlı işlerdendir: (Muhammed, 4)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15497" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islamsavas-hukku-2023-aralik-24.jpg" alt="" width="1340" height="412" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">b) Esirleri Müslüman ailelerin evlerine yerleştirmek. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hamas’ın silahlı kanadı İzzettin El Kassam Tugayları tarafından rehin alınan iki İsrailli kadın dün akşam serbest bırakılmıştı. O kadınlardan biri olan Yochaved Lifshitz, Tel Aviv’deki Ichilov Hastanesi’nde basına açıklamalarda bulundu: Haklarını teslim etmem lazım. Bizi ilk götürdüklerinde Müslüman olduklarını ve bize zarar vermeyeceklerini söylediler. Bizimle kendi yedikleri yemekten paylaştılar. Her ihtiyacımızla ilgilendiler, çok naziklerdi. Hijyenden ve yemek yediğimizden emin oldular. Kendi yedikleri yemeklerin aynısını bize de yedirdiler. Krem peynirli pideler, eritilmiş peynir, salatalık&#8230; Gün aşırı nasıl olduğumuzu görmek için gelen doktorumuz vardı. Sağlık görevlisi bizimle devamlı ilgilenip ilaçlarımızı ihmal etmiyordu. Bize çok iyi davrandılar. Tüm ayrıntılarla onlar ilgilendi. Her şeyimizin eksiksiz ve tuvaletlerin de temiz olduğundan emin oldular. Tuvaletleri biz değil onlar temizliyorlardı. Şampuan, saç kremi ve klima dahil ihtiyacımız olan her şeyi hazırladılar.” (TVnet, 24 Ekim 2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Burada şunu belirtelim ki; Batı dünyası, savaş esirleri sorununa toplama kamplarıyla çözüm aramıştır. En bilinenleri Nazilerin kampları, Sovyet esir kampları, Gulag ve Afganistan’daki Ruslara ait Müslüman esirler kampları, Fransa’nın Cezayir’deki ve İtalya’nın Libya’deki milyonlarca Müslümanın esir tutulduğu kamplar ile günümüzde Çin devletinin Doğu Türkistan Müslümanlarını topladığı kamplar, ABD’nin Guantanamo, Ebu Gureyb Cezaevi, Manzanar vd. Buralarda savaş esirleri bütün insani haklardan yoksun bir şekilde karşılıksız çalışmaya zorlanarak uzun yıllar hapishane hayatına mahkum edilmişlerdir. Buna karşın İslam’ın getirdiği çözüm yolu, bu esirleri Müslümanlar arasında fert fert dağıtmaktır. Müslümanların ‘hukuki sorumluluğuna verilen’ bu savaş esirlerinin ‘kanuni statüleri’ vardır. Esirlerle Müslümanlar arasında ilahi sevgi ve adalete dayalı olarak kurulan ilişki, onların toplumda insanca yaşamalarını ve İslam’ı her yönüyle tanımalarını sağlamayı amaçlamaktadır. Kısacası İslam&#8217;daki kölelikten kasıt savaş esirliğidir. Köleden maksat, kesinlikle üzerinde sınırsız yetkiye sahip olunan kişi demek değildir. İslam esirlerle ilgili olarak şu sorumlulukları getirmiştir;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Elinizin altında bulunan kölelere iyilik ve güzellikle davranın. Köleleriniz kardeşlerinizdir. Kimin kardeşi elinin altında (yani hukuki sorumluluğunda) bulunursa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara yapamayacakları işi yüklemesin, zor işlerde onlara yardım edin (Taberi, II/526; Muhammed b. Tahir Aşur, İnsan ve Toplum, s. 222) Kölelerin duygularına saygı ve onun haysiyetini koruma konusunda Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur; “Sizden hiçbiriniz, bu benim kölemdir, bu benim cariyemdir, demesin. Ancak kızım, oğlum veya kardeşim, desin” (Muslim, Elfaz 15, (2249); Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,16/218; Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, El Ebedül Müfred 1, s. 208; Mevdudi, Tefhim, III/500)  Onlarla serbest kalmak üzere anlaşma yapılır. Yani belirlenecek bir ücret karşılığında her esir serbest kalma anlaşması yapar. Kuran&#8217;ın bu konudaki açıklamasından, kölenin bu konuda getireceği teklifi kabul etmenin zorunlu olduğu anlaşılır. (Nur, 33) Ve onlara yaptıkları iş karşılığında ücret ödenmesi gerekir. Karşılıksız olarak serbestte bırakılabilirler. Bu konuda bizzat Peygamberimiz 63 köle azat ederek örnek olmuştur. Hz. Aişe 67, Hz. Abbas 70, Hz. Abdullah bin Ömer 100, Hz. Abdurrahman bin Avf 3000 köle azat ederek İslam’ın bu konudaki anlayışını, uygulamalarıyla gözler önüne sermiştir. Şu da bilinmelidir ki, Müslümanlar başkalarının kölelerini de satın alıp azat etmişlerdir. Sonuçta dört Halife devri sona ermeden İslam öncesi köle olanların hepsi hürriyetlerini elde etmiş bulunuyorlardı. Bu sayede tarihten miras alınan kölelik pratikte kaldırılmış olmuştur. Süveyd b. Mukarrin: “Bizim sadece bir tane de cariyemiz vardı. En küçüğümüz onun yüzüne bir tokat vurdu da (ceza olarak) Peygamber (s.a.) bize (onun) azad edilmesini emretti.” (Müslim, eyman 31-33.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şöyle bir soru sorulabilir; “İslam niçin ilk anda toplumda bulunan köleleri hemen hürriyetlerine kavuşturma yoluna gitmedi?” İslam, toplumun eğitiminde kişisel ve toplumsal yasaları göz önüne alarak çözüm yoluna gider. O devirdeki köleler yüzyıllardır kölelik kurumuna sahip bir toplumda yaşıyorlardı. Bu durum kölelerin üzerinde öyle bir etki yapmıştı ki; tek başlarına karar veremiyor, bir şey yapabilmek için başkasından gelecek emirleri bekliyorlardı. Her zaman emir almaya ve bu emirlerle iş yapmaya alışmışlardı. Tam bir kişisel özgürlük içinde kendi başlarına yaşamaları çok zordu. İşte İslam köleye benlik bilinci, insanlık onuru ve özgürlük bilinci kazandırmakla işe başlamış, yüzyıllar süren esirlik kültürünün etkilerini ortadan kaldırar<span style="color: #000000;">ak sadece kâğıt üzerinde değil insanların ruhlarında devrim yapmış, böylece kölelik zihniyetini ortadan kaldırmıştır</span>. “Köleliği içten değiştirmek lazımdır. İslam, köleye insani itibarını kazandırmada akıllara hayret verecek bir dereceye ulaşmıştır.” (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 68) “Kur&#8217;an kölelerin hürleştirilmesi için ilk ve en büyük çalışmayı başlatmıştır.”  (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 26) Sadece kağıt üzerinde yapılan kölelerin özgürleştirilmesinin sonuçlarını ABD köleliği kaldırması (1862) sonucu olan olaylarda gördük. İş bulamayan ve düzen kuramayan köleler yeniden eski sahiplerinin yanına dönmüşlerdir. 1939’da ABD’de zenciler beyazlarla aynı musluktan su bile içemiyor, 1959’da aynı okula gidemiyorlardı. Rosa Parks adlı bayan 1 Aralık 1955 tarihinde otobüste bir beyaza yer vermediği için tutuklanmıştı. Eğitimde bile üniversitede zenciler beyazlarla aynı sırada oturamıyorlardı. 18 Haziran 2015 tarihinde bile Dylan Roof adlı bir beyaz siyahilerin gittiği bir kilisede 9 kişiyi katletmekte, Genç ve silahsız bir siyahi olan Michael Brown, 9 Ağustos 2014 tarihinde Missouri eyaletinde beyaz bir polis olan Darren Wilson tarafından öldürülmektedir. Son olarak bir siyahi olan 23 yaşındaki Zakia Cumming’in sözlerini paylaşalım; “1960’lara geri dönüyoruz. Amerika’da halen ırkçılık ile uğraşıyoruz ama bu kez farklı bir ırkçılık biçimi bu. Eskiden siyahlar bazı lokantalara gidemez veya otobüslerde ön sıralara oturamazdı. Şimdi ise belki her türlü lokantaya gidebiliyor ve otobüslerin önlerinde oturabiliyoruz. Ama örneğin biz aynı şehirde Washington’da yaşamamıza rağmen, kentte siyahların ve beyazların oturduğu yerlerde verilen eğitim çok farklı.” (BBC, 26 Kasım 2014)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kölelik</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik İslam’la birlikte başlamamıştır. Kölelik İslam’dan öncede var olan Hz Resul ve İslam’la şekil değiştirip, askeri (esir statüsü) ve dini (tebliğ vasıtası) bir hüviyet kazanmış ve kölelik müessesesinin kaldırılması için tüm şart ve prensipler hazırlanmıştır. Son hamleyi yapması istenen Müslümanlar İslam’ın pek çok konusunda olduğu gibi köleliğin kaldırılması konusunda da İslam’ın çizgisinden sapıp, konuyu amacından saptırmışlardır. Mesela, içki İslam’da yasak olduğu halde ve içen kişilere sorulduğunda “Elhamdülillah Müslümanım.” dediği halde, ülkemizde içki satışı hala daha yüksek düzeydedir. Bunda sorumlu olan İslam değil, (Adı) Müslümanlardır. Yani İslam farklı şeydir, Müslüman farklı şeydir. İslam insanların dünya ahiret saadetini hedefleyen kurallar bütünüdür, onu kabul edip (Mü’min) uygulayan (Müslüman) ise insandır. Pratikte İslam namazı farz kılar, içkiyi yasaklar, zikri, okumayı, düşünmeyi emreder, gıybeti, kumarı  yasaklar. Müslümanım diyen; düşünmeyi terk eder, gıybeti bırakmaz, namaz kılmaz, içki içer, Kur’an&#8217;ın ilk emri ‘OKU!’ iken Müslüman’ım diyen kitaplardan fersah fersah kaçarsa, burada  İslam ile Müslüman birbirinden çok farklı hale gelebilmektedir. Bunu durumu Kur’an’ın “Müslüman oldum de, iman ettim deme.” (Hucurat, 14) ayeti, M A. Ersoy’un ise: “Avrupa’nın işleri dinimiz, işlerimiz dinleri gibi.” şeklindeki tanımı özetlemektedir. Kur’an sabun gibidir, evine alıp duvara asmakla insan temiz olmaz. Kur’an ilaç gibidir, reçeteyi muska gibi üzerinde taşımakla iyileşemez insan. Kur’an güneş gibidir, güneşten kaçanı, güneş aydınlatmaz. İslam’la, İslam’ın emir-yasaklarını kabul edip yaşayacağını iddia edenler (Müslümanlar) arasında dağlar kadar fark olabilmektedir. Bu fark azaldıkça Müslüman kazanır, insanlığa örnek olur, fark arttıkça hem kendini hem İslam’ı karalar, kötü gösterir hem de dünya ahiret saadetine ulaşamaz, tıpkı günümüz Müslümanlarının içinde olduğu hal gibi. Bu konudaki her iki uç örnekler için, ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazımız ile, ‘İslami bilim, felsefe ve Batıya etkileri’ ve ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler’ yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik konusunda da durum aynıdır. Biz İslam’ı savunuruz; İslam’ı yaşamayan adı Müslüman, dini para, makam, dünya, karşı cins olan insanları ve hatalarını değil. Yoksa günümüz Müslüman prototipine baktığımız zaman namaz kılmayan, içki içen, faiz yiyen, şans oyunları oynayan, okumayan vd. kişilere Müslüman adı verilmeli idi ki, durumun tam tersi olduğu ortadadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, Müslümanlar değil ama İslam (Kur’an ve hadis) köleliğe nasıl bakmaktadır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’a saldıran önyargılı kişilerin sömürdüğü çağdaş köleler: Emeği verilmeyen işçi, memur, köylüler, bedeni kullanılan fahişe, telekızlar, çocuk işçiler konusunu şimdilik bir tarafa bırakırsak şunu rahatlıkla görürüz ki ne İslam’ın ilk dönemlerinde ne de günümüzde köleliğin kökeni İslam değildir, varlığı da İslam’la devam etmemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Köleliğin bir vakıa, hayatın içinde var olduğu bir dönemde Hz. Resul  şu prensipleri getirmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kim kölesini öldürürse, hapseder, gıdasını keserse onu hapsedin, gıdasını kesin öldürün.&#8221; (Ebû Davud, Diyet 7; İbn Mâce, Diyet 23; Nesâî, Kasem 10);  &#8220;Hizmetçi ve köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Ona yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Eğer onlara zor işler teklif ederseniz derhal onlara yardım ediniz.&#8221; (Müslim, Eyman 29; Müsned 5/161; M. Hamidullah, Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed, s. 126, 127);  “Sizden biriniz bu kölemdir, bu cariyemdir demesin. Kızım veya oğlum yahut kardeşimdir, desin.” (Muslim, Elfaz 3; Müsned 2/484); Köle zor işlerde çalıştırılmaz. (Buhârî, “İmân”, 22; Müslim, “İmân”, 40) “Hz. Resul kölesi Zeyd b. Harise’yi serbest bırakır fakat o peygamberimizi terk etmez ve Hz. Resul’e hizmete devam eder. (İbn-i Hişâm, I, 267; İbn-i Sa’d, III, 42; Tirmizî, Menâkıb, 39/3815; Buhari, 3/303) Hz. Ömer (ra) Mescid-i Aksâ&#8217;nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlerinde, bineği Medine&#8217;den oraya kadar hizmetçisiyle nöbetleşe kullanır. Hz. Osman devlet reisi olduğu dönemde kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını köleye uzatıp çektirir. Ebû Zer’de takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu. (Ebû Avâne, Müsned 4/72; Beyhakî, Sünen 8/7) Görüldüğü gibi birinci merhalede kölenin insan olarak hakları topluma yerleştirilir. Bu öyle bir eğitim sürecidir ki Hollandalı bir oryantalist olan Snouck Hurgronje: “Avrupalılar, İslâm’da kölelik hakkında Amerika ile doğudaki şartları birbirine karıştırmaktan dolayı hatalı hükümler vermişlerdir. Bundan dolayı İngilizler’in köle ticaretini men için koydukları nizamlar hakkındaki övgüler pek yerinde değildir. Bugünkü şartlar içinde onlar için köle olmak bir saadettir. Denemek için kendilerine, benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim kölelerin hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini tekrar Mekke’ye getirmem şartı ile kabul ediyorlardı.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/113) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin de kölesi ve cariyesi vardı. Hz Muhammed’in kölesi Zeyd b. Harise, efendimiz tarafından azad edilmesine, babası ve amcasının bütün ısrarlarına rağmen yinede hizmette kalmayı tercih etmiştir. (DİB Ansiklopedi, Zeyd b. Harise maddesi; Prof. Dr. Abdülaziz Hatip , Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 50) Azadlı kölesi Bilal-i Habeşi’yi ise, hem müezzin hem de çoğu zaman devlet hazinesi sorumlusu yapmıştır. (İbn-i Hacer, el-İsabe, I, 165) Ve en nihayetinde Efendimiz tüm kölelerini azad etmiştir! (Buhârî, Itk, 1; Ebû Dâvud, Edeb, 120; Askalani Buluğu&#8217;l-Meram, Trc. 4/294) Diyarbekri, Tarihu’l-Hamis adlı kitabında (2/178- 179) azad edilenlerin tek tek isimlerini sayar! Kölesini dövdüğünü duyduğu sahabeleri uyarıp kölelerin azad edilmelerini sağlamıştır. (Müslim, Eyman, 32,35) Sadece Müslümanlara değil, haberi olduğu her yerdeki köleleri hürriyetlerine kavuşturmaya çalışmıştır. Mesela, Yemen Hükümdarı Zülkelâ el-Himyeri&#8217;ye bir mektup göndermiş ve eli altındaki 4.000 kölenin azat edilmesine vesile olmuştur. (İbn Düreyd, s. 308; İbnü&#8217;l-Esîr, Üsdü&#8217;l-ğâbe, 2/176-177; İbn Hacer, el-İsabe, 1/492-493)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- Kölenin de bir insan olduğu bilincine ulaştırılan topluma, ikinci merhale olarak savaşta esir edilen bu insanların hürriyetlerine kavuşmaları için çeşitli sebepler oluşturulmuştur. Mesela: yeminini bozan, yanlışlıkla  adam  öldüren, sevap için veya anlaşma ile köle azat etme gibi. “Hangi mü’min, bir köleyi azat ederse, Allah da o azat ettiği kölenin her bir organına karşılık bir organını cehennem ateşinden azat eder.” (Buhârî, `Itk”, 1; Müslim, ‘‘`Itk”; 21(1509); Tirmizî, “Nüzûr”, 20); “Hanginizin yanında bir kız köle (velîde) bulunur, onun yetişmesi için eğitim imkânı tanır, en güzel bilgilerle donanmasına yardımcı olur ve sonunda azat edip onunla da evlenirse, kendisi için iki ecir vardır. (Aynî, Bedreddin Ebî Muhammed Mahmud b. Ahmed, XVI/267-268; Ayrıca: Buhârî, “`İlim”, 31; “`Itk” 14, 16, “Nikâh”, 12, “Enbiyâ” 48, “Meğâzî”, 35,“Cihâd”, 145, “Salât”,12; Müslim, “İmân”, 241 (154), “Nikâh”, 84 (1365); Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 5(2053); Tirmizî, “Nikâh”, 25 (1116); Nesâî, “Nikâh”, 65)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köleler İslam ordusuna komutan da (İbn Manzûr, Muhtasaru Târîhu Dımaşk li İbn Asâkir, I/42) olmuştur, şehirlere valide. (Belâzurî, Ensâb, I/163)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesela bir savaş yapılır. Esirler ele geçer. Bu esirlere uygulanacak maddeler şunlar olabilir: Esir idam edilir, bu ise zalimliktir ve İslam’da zulüm yasaktır. Toplama kamplarında esirlerin bir arada tutulması ihtimali ki, esir kamplarında yapılan zulüm örnekleri işkence, öldürme, tecavüz, gayri insani muamelelerin çeşitleri, birinci, ikinci dünya ve çağdaş dünyanın devletleri arasındaki savaşlarda bol bol görülmüştür ve bu da İslam’a, insanlığa yakışmaz bir tutumdur. Esiri serbest bırakma ihtimali ki bu durumda düşman tarafı serbest bırakmayabilir veya serbest bırakılan esir tekrar savaşa katılabilir. Ve son ihtimal, İslam’ın köleliğin (Savaş esirliğinin) kalkma şartları olgunlaşana tek savunduğu görüş: Esirleri önce Müslüman ailelerine taksim edip, böylece onların karşı çıktıkları dünya görüşünü, yaşayarak görüp, öğrenip insanca muamele görüp İslam’ı tanıttıktan sonra bu insanların çeşitli sebepler bulunarak (sevap, yemini bozmanın cezası vd.) serbest bırakılması veya Müslüman esirlerle karşılıklı değiştirilmeleri. Unutmayalım ki “İslam birçok cezadan kurtulma kefareti olarak öncelikle köle azat etmeyi şart koşmuştur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 84)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle; esir edilen kişiye insanca muamele edilir, yanlışları, ön yargıları gösterilir, gerçek (Teori ve pratiğiyle yaşanarak) öğretilir sonrada esir serbest bırakılır. İslam’da kölelik budur, eğer bu insani ve ahlaki duruma kölelik adını verilebilirse! İşte tüm bu sebeplerden dolayı Ahmet Cevdet Paşa, &#8220;Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır.&#8221; (Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII/466) demektedir. İslam bazı haramları aşama aşama ortadan kaldırmıştır. İçki, kölelik gibi. Çünkü toplumu o haramın kaldırılacağı ortama hazırlamak zorunludur. Bu da belli bir eğitim ile tedricen, aşamalı olarak sağlanmıştır. “İslam köleliğin kaldırılmasını aşamalı olarak hedeflemiştir” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 25) Namazsızlıktan içki içmeye, İslam’a aykırı işler yapıp kendine Müslüman diyenlerin yaptıkları, suçun şahsiliği kuralı gereği ancak kendilerini bağlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cariye</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cariye; Savaşta esir edilen, savaşa bizzat katılan kadın asker, düşman safları içinde yer alan esir düşmüş kadın savaşçılardır. Günümüzde artık cariyelik konusu tarihi ilgilendiren bir konu haline gelmiştir ve tarihî bir hadise olan cariyelik müessesesi günümüzde hiçbir şekilde uygulamak mümkün görünmemektedir. Ama gerek tarihte gerek günümüzde İslam dışı uygulamalar ile kıyaslanamayacak derecede ileri seviyede düzenlemelere sahip olduğu da bir realitedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali Rıza Demircan, &#8216;Kuran ve Sünnet ışığında cariyeler&#8217; isimli kitabında, &#8216;Allah, meşru savaş sonrasında -geçici süreli- esir alınmasını onaylamıştır.&#8217; demektedir. Nisa, 36. ayette Allah şöyle buyurur: &#8220;Esirlerinize ihsan ile (Allah görüyor bilincinde iyilikle) muamele edin. &#8220;İslam dini, tarihten ve cahiliyet toplumundan devraldığı insanlık dışı köleliği, kendine özgü insancıl kuralları olan &#8216;İslam savaş esirliği sistemini&#8217; kurarak, &#8216;kurumsal ve kuramsal&#8217; olarak yasaklamıştır.”  (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 151, 152) İslamî dönemde meşru savaşlar sonucu alınan esirlerin hiçbirisi köleleştirilmemiştir. Onlar kısa süre içinde özgürlüklerine kavuşturulmuştur. İslam yalnızca karşılıksız veya fidye karşılığı bırakılmalarını esirlerin emreder. (Tevbe, 60; Nur, 33; Nisa, 92; Maide, 89; Mücadele, 3-4; Nur,32; Nisa,3, 25; Müslim, Eyman, 30-30; İbni Mace, 2525; Müslim, Eyman, 12) Cariyeler, geçici statülü savaş esirleridir. (Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 153)  İslam evlendirilmelerini teşvik eder ve onlarla cinsel ilişkiye girmesi için rızaya dayalı nikâh şartını koşar.  (Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 150)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da cariye değil, “meleket eymanuhum” yani “Sağ elin sahip olduğu” anlamındaki deyim geçer ki bundan maksat ‘nikah sahibi’ olmaktır. Zira bu tabir, henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde geçmektedir. (Mearic, 30) Bu kavramın maksadı, insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikah sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Daha ileriki yıllarda yapılan savaşlarda esir alınan kadınlar için de hüküm aynıdır. Esir değişimi veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah kıyılması gerekir. Buna ise “eş” denir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikâhsız” ilişkiye asla izin vermez. Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikahsız cinsel ilişki kurulabilen kadın kastedilen “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık ispatıdır: “Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa, 25) Dikkate ediniz ayet düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsetmektedir. (Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu, Hz Havva&#8217;dan Günümüze Kadın, s. 125-128)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse şunlar yapılır: Güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikâhı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler.  Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar. Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler. Ya örneğin, lisan belletme, teknoloji öğretme, meslek kazandırma vs. karşılığı üçer beşer serbest bırakılırlar. İçlerinden kendi istekleri ile evlenmek ve Müslüman toplumda yaşamak isteyen olursa, kendi rızasıyla, ailesinin izni alınarak (hatta çağrılarak) ve mehirleri tastamam verilerek bekârlarla telli duvaklı, davullu zurnalı baş göz edilip serbest bırakılırlar.”  (R. İhsan Eliaçık, İslam’da “Cariye” Var mı? Adil Medya, 22 Ekim 2014) Hz. Peygamber cariyesi Mariye ile evlenmiştir. Kur’an içlerinde Mariye’nin de olduğu Hz. Peygamber’in hanımlarından ayırt etmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. (Tahrim, 1-2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Suriye’nin fethi sebebiyle sayıları yüz bini bulan erkekli kadınlı esirler ele geçmişti. Bu kadar insana ne yapılacağı sorun olunca Hz. Ali: “Ey Ömer! Bunların hepsi Bizans’ın zulmü altında inleyen sefil ve biçare insanlardır. Artık bunlar bizim halkımızdır. Bunların kolları ve cesetleri kazanıldı, şimdi de yüreklerinin kazanılmasına sıra geldi. Görüşüm şudur: Hepsini kayıtsız şartsız serbest bırak! İslam’ın sevgi, merhamet ve adaleti altında saadetle yaşasınlar. Varsınlar çoluk çocuklarına kavuşsunlar.” (Filibeli Ahmet Hilmi; İslam Tarihi, shf. 287) Hz. Ömer bu görüşü kabul etti. Yüz bin esirin serbest bırakılması için derhal bölge komutanı Ebu Ebeyde b. Cerrah’a emir gönderdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız yazar D’Ohsson, 1791′de Paris’te yayınladığı ‘Tableau General De L’Empire Othoman’ isimli eserinin 4. cildinin 381. sayfasında şöyle diyor: “Dünyada esirlere, kölelere, cariyelere ve hatta kürek mahkümlarına Müslüman Türklerden daha iyi muamele eden bir millet daha yoktur.” Türk ve İslam düşmanlığıyla tanınan Baron De Tot, 1785 yılında yayınlanan ‘Memorye Surles Turcs’ isimli eserinin 2. cildinin 251. sayfasında şöyle demektedir: “İtiraf etmeliyiz ki, köleleriyle cariyelerine fena muamele edenler yalnız Avrupalı Hırıstiyanlardır.” </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hele ki, Sonradan Müslüman olan yazar Pickthall&#8217;un ifade ettiği gibi,  &#8220;köle ticareti, İslam&#8217;ın asla onaylamadığı korkunç bir olaydır.” (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall, s. 109) ve yukarıda ifade ettiğimiz gibi,  kendini Müslüman kabul edenlerin yaptığı İslam dışı işlerden biridir.</span></p>
<p><strong>Peki, dünyada kölelik kalktı mı?</strong></p>
<p><span style="color: #000000;">                                                                                                         </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12036" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kole-savas-esiri-2021-1.jpg" alt="" width="777" height="456" /></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irak içişleri bakanlığının açıkladığı ‘resmi’ verilere göre ABD’nin Irak işgali sonrası esir olan Irak’lı kadın sayısı 5130. Tecavüze uğrayanların sayısı 3330, hamile kalıp hapishanede doğum yapanların sayısı 1200, zorla kürtaj yaptırılanların sayısı 1830, toplu tecavüz nedeni ile hayatını kaybedenlerin sayısı 180. İşkence altında öldürülenlerin sayısı 120. Ayrıca 4.000 kadından ise haber alınamıyor! (Yeni akit, 26.02.2013) Bunlar işgal altındaki ülkenin açıklayabildiği ‘resmi’ rakamlar ve bizlere medeniyet dersi (!) veren bu batılı ülkeler hala dünyanın birçok ülkesini işgal etmeye devam etmekte ve sömürmektedir. Asıl sorun ise, onların yönlendirmesine kanarak İslam’ı eleştiren içimizdeki batı hayranlarıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazze’li mücahidlerce yaklaşık 1.5 yıl esir tutulan 4 İsrailli kadın asker serbest bırakıldıklarında ise şunları söylüyorlardır: “Bize iyi davrandılar. Yiyecek içecek elbiseler iyiydi. Bizi bombalamalardan korudukları için onlara teşekkür ediyoruz.” (Haber 7, 26.01.2025) İşte demokrasi sloganları ile ülkeleri işgal eden emperyalist Hristiyanlar ve işte iftira edilen Müslümanlar… Gerçek ortada!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam eski kölelik bağlarının tümünü kurutmuştur. Kurutulmayan tek kaynak harp köleliğidir. Resulullah Bedir Savaşı&#8217;nda mübadelesiz olarak esirleri serbest bırakmıştır. Fransız ihtilali, köleliği Avrupa&#8217;da kaldırmıştı. Peki o zaman Müslüman Cezayir&#8217;de Fransa&#8217;nın yaptıklarının adı nedir? Amerika&#8217;nın Afrika&#8217;daki siyahlara yaptıklarının adı nedir? İslam insanlara karşı açık sözlüdür, köleliği ilga yolu da mevcuttur, fakat o yolu açmak, dünyanın harp esirlerini köleleştirmemede ittifak etmesine bağlıdır. Amerikalılar kulüp, lokanta ve otellerine, &#8216;yalnız beyazlara&#8217; veya &#8216;köpeklerin ve siyahların girmesi yasaktır&#8217; ibaresi yazıları levhaları asmıştı. Harp esiri cariyeler konusunda İslam&#8217;ın suçu (!) serbest fuhşu (genel evler veya randevu evi gibi birleşme tarzını) serbest bırakmamış olması mıdır? Sadece ünvan değiştiği zaman kölelikte değişen nedir ki? Fuhşun çukuruna itildikten sonra, hiçbir istekliyi red etme hakkı olmayan kadının şeref ve hassasiyeti nerededir? Sahte medeniyet, kölelikten beter olan serbest fahişeliğe kölelik demiyor. Çağdaş Avrupalı erkek, şehevi isteklerini tatmin etmek istiyor. Bir kadın bedeni arıyor. İslam&#8217;daki cariye nizamı geçici bir nizamdır. Mevcut nizamlardan cariye nizamı çok daha haysiyetli ve çok daha temizdir.” (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 72, 79, 82-87 ) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">ABD&#8217;de ara seçimlerin yanı sıra Tennessee eyaletinde &#8220;köleliğin yasaklanması&#8221; da oylandı. Seçmenlerin yüzde 20,3&#8217;ü ise uygulamanın devamı yönünde görüş belirtti. (Euro News, 10.11.2022) Tarihteki ataları da, “İngiliz, İspanyol, Portekiz ve Fransız gemileri Avrupa&#8217;dan kumaş, tuz, incik-boncuk, silah, içki alıp Afrika kıyılarında satıyor ve yerine zenci köle alıyorlar, sonra o köleleri Amerika&#8217;da satıp oradan kahve, tütün, şeker alıp Avrupa&#8217;ya götürüp satıyorlardı.” (Hıfzı Topuz, Elveda Afrika hoşça kal Paris, s. 311)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13175" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/resim-0ebb8e70.jpg" alt="" width="286" height="263" /><br />
</strong><br />
</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde adı konmamış kölelik sistemi ve cariye meselesi, İslam dışı kanaklardan beslenerek aynen devam etmektedir. İşin ilginç yönü, İslam’a kölelik meselesi üzerinden saldıranların hem tarihte hem günümüzde köleliği çok daha kötü bir şekilde uygulayıp, hala daha da devam </span>ettirmektedir!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Modern kölelik bir çeşit, “köleliğin güncel, çağdaş veya yeni algılanış ve uygulanış biçimlerine işaret etmektedir.” Modern köle hükmünde olan kişi hukuken var olan statüsünü korumaktadır; yani köleleştirildiği halde, özgür birey olarak ‘görülmektedir.’Ortada zincir yoktur, kanunen yasal bir durum söz konusu değildir ama çağdaş, güncel şekli ile, hatta daha da zor şartlarda kölelik aynen devam etmektedir. Günümüzde modern kölelik olarak nitelendirilen insan ticareti, çocuk ve kadının cinsel istismarı, çocuk işçiliği, sözleşmeli kölelik ve borç yüzünden kölelik, insan onurunu zedelemekte ve onulmaz insan hakları ihlallerine sebep olmaktadır.” (https://insamer.com/tr/modern-kolelik_340.html) “Modern kölelik, tüm insanlar için geçerli temel hakların ihlal edilmesine ve özgürlük ve güvencenin ortadan kaldırılmasına neden olmaktadır. Bugün kölelik az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bir tarafa, gelişmiş ülkelerde dahi varlığını sürdürmektedir. Modern kölelik, çeşitli uluslararası düzenlemelerle yasaklanmışsa da günümüzde hâkim olan anlayış köleliğin yasalar aracılığıyla örtülü şekilde uygulanmasına hizmet etmektedir. (Mehmet Atilla Güler, Modern Kölelik ve Modern Köleliğin Görünümleri, İş Ve Hayat,Yıl 2015 Cilt: 1 Sayı: 2, s. 44) “Dünya genelinde 50 milyon kişinin &#8220;modern köle&#8221; olduğu tahmin ediliyor.&#8221; (AA, 01.12.2022) Öz Gıda İş Genel Başkanı Mehmet Şahin &#8220;Modern kölelik sistemi kaldırılsın.” (Milat, 17 Mayıs 2017); “Antep&#8217;te işçilerinden &#8220;Asgari ücret&#8221; tepkisi: Bunun adı modern kölelik” (2 Temmuz 2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Asgari ücret, kölelikten de aşağıdır.&#8221; İbrahim Halil Er</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-12098 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/asgariucret-kolelik-2021.png" alt="" width="480" height="156" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Asgari ücretle çalışan milyonlarca kişi yokmuş ta günümüzde, o zamanın kölelerini konuşuyoruz.&#8221; (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 195) Kölelik kendi başına bir olgu değildir. Onu besleyen savaş, sınırları aşan borç ve adalete dayalı olmayan sınıf ilişkilerinin sonucudur. (s. 25) &#8220;Bugün ayıla bayıla anlattığımız Yunan medeniyeti, bu kadar ilerlemesini köle ve hizmetçilere borçludur. Bugün, insanların köleden beter yaşamalarına neden olan ücret politikası vardır: Asgari ücret.&#8221; (s. 26) &#8220;Kölelik bir sosyal kurumdur, yerine bugün asgari ücretli, karın tokluğuna işçilik ikame edilmiştir. Kölelik ya da benzeri bir sistem hep var olacaktır. Kuran bu yüzden kölelikten çok, onu ortaya çıkaran bozukluklarla savaşmıştır.&#8221; (s 28) &#8220;Ne yapmıştır peki? Kazancın ihtiyaç fazlasının muhtaçlara paylaşılmasını emretmiştir. (Bakara, 219; Bakara, 261) İhtiyaca dönük olmayan her türlü biriktirme ve yığmanın, Allah tarafından yasaklandığı bildirilmiştir. (Tekasür,1; Tevbe 34-35) İslam toplumunu tehdit eden bir hareketlenme olmadığı müddetçe, savaş emredilmemiştir. (Hac, 39; Bakara, 193) Var olan kölelerin özgürleştirilmesi için teşvik edici hükümler konmuştur. (Nisa, 92; Maide, 89; Mücadele, 3; Beled, 11-13) Kölelere zulmedilmesi yasaklanmış, onlarla iki arkadaş gibi geçinilmesi, eşit ilişkiler kurulması emredilmiştir.&#8221; (Buhari, 15, 16, İman, 22; Müslim, Eyman, 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" title="kolelik1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik1-300x196.jpg" alt="" width="337" height="220" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik10.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1039" title="kolelik10" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik10.jpg" alt="" width="231" height="193" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1032" title="kolelik2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik2-300x187.jpg" alt="" width="300" height="187" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik9.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1036" title="kolelik9" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik9-300x68.jpg" alt="" width="300" height="68" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik8.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1035" title="kolelik8" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik8-300x132.jpg" alt="" width="300" height="132" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik11.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1037" title="kolelik11" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik11-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik4.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1034" title="kolelik4" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik4-300x243.jpg" alt="" width="300" height="243" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik3.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1033" title="kolelik3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik3-300x101.jpg" alt="" width="300" height="101" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html/kolelik_zaman_031013" rel="attachment wp-att-4505"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4505" title="kolelik_zaman_031013" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik_zaman_031013.jpg" alt="" width="568" height="310" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Karaköy&#8217;de küçük yaşta kızlar köle gibi çalıştırılmakta, kadınlar seks kölesi gibi satılmaktadır.&#8221; (Gökmen Ulu, uğur Dündar, s. 204)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Modern köleliğin ne kadar yaygın olduğuna ve insanların nasıl acımasızca sömürüldüğüne dikkat çekilen Colors adlı dergide, sömürülen çocuklardan, seks işçisi olan, satılmak üzere kaçırılan, terör için kullanılan, babalarının borcuna karşılık çalıştırılan insanlardan örnekler yer alıyor. Fransa, Los Angeles ve Hong Kong’daki bu zor durumdaki insanlarla yapılan söyleşilere yer verilen Colors’un dergisine göre, 1850’lerde ABD’de bir köle satın almanın bedeli 50 bin dolara eşit olurken, 21. yüzyılda 100 doların altına inmiş durumda bulunuyor.Belirlemelere göre, dünyanın yarısı günde 2 doların altında bir gelirle geçiniyor. Bu da potansiyel köleler için uygun ortam yaratıyor. Kölelik dünyanın her ülkesinde yasak olmasına rağmen, günümüzde 27 milyon köle var. Çin’deki Laogai, dünyada çalışma zorunluluğu olan hapishanelerin en büyüğü. Bin 200 kampta yaşayan tutukluların ürettiği telefon çipleri, deri eşya, kozmetik ürünleri, ilaçlar gibi 200 farklı ürün dünyaya ihraç ediliyor. Dünyada üretilen çayın üçte biri bu işçiler tarafından toplanıyor. Dünyada kakao tohumu üretiminin yüzde 45’i Fildişi Sahili’nde gerçekleştiriliyor. Burada çalışanların yüzde 80’i köle işçiler. Yani dünya kakao üretiminin yüzde 36’sı köleler tarafından yapılıyor. Dünyada köleler tarafından kurulan ilk ve tek ülke olan Haiti’de fakir anne ve babalar çocuklarını daha iyi bir eğitim ve bakım vaat eden bakıcı ailelere veriyor. Ama sözler her zaman yerine getirilmiyor. Yüzde 75’ini 7 ile 14 yaş arası kızların oluşturduğu çocukların çoğu, hayatları boyunca yeni ailelerine hizmet ediyor, diğer çocuklardan farklı muamele görüyor ve hiç eğitim almıyor. Hindistan’da çocuk evliliklerinin yaygın olması, çocuklara erken yaşta sorumluluk yüklenmesine neden oluyor. Ailelerin kararıyla gerçekleşen bu evliliklerde iletişim kopuklukları yaşanıyor. Kız çocuklarının eğitimleri yarım kalıyor ve hayatlarının geri kalanını kendileri için seçilmiş kocalarının mutluluğuna adamak zorunda bırakılıyor. Kaçak işçiler, sırf bir iş sahibi olmak için haftada 7 gün, günde 14 saat zor koşullara razı olup, işi ayarlayan aracılara büyük miktarda borçlanıyor. Maaşlarıyla ne insan gibi yaşamaları ne de borçlarını geri ödemeleri mümkün olmuyor. Pasifik’teki Saipan adasına çalışmak için gelen Asyalı göçmenler, iş bulma bedeli, kira ve gıda için çok yüksek ücretler ödemek zorunda kalıyorlar. Dünyaca ünlü markaların fabrikalarında çalışan işçiler, vaat edilen maaşı almak için mesaiye kalıyor. İlk çalışma yılının sonunda eve dönüş ücretini bile karşılayamayan işçiler, ancak 150 dolar biriktirebiliyor. Ayrıca, modern dünyanın sorunsuz insanlarının ise kendilerini güzelliğin, paranın ya da alışverişin köleleri haline getirdiklerine işaret edilen dergide, gerçekten kölelik yapanların ya seslerini kimseye duyuramadığı, ya da cehaletin karanlığında içinde bulundukları durumu kader olarak kabul ettikleri vurgulanıyor.&#8221; (NTV, 8 Ocak 2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Olayın vahim tarafı tüm bu kölelik düzenine karşı olan ve bu düzeni ortadan kaldıracak tek sistem olan İslam, hala kölelik üzerinden eleştirilmektedir. Acaba amaçta bu suçlamalar üzerinden insanların gerçeği görmesine engel olmak mıdır?!! Devam edelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köle Pazarı. İstanbul&#8217;da köle pazarı Ayda 400 &#8216;a kimi seks, kimi yemek yaptırıyor! (Milliyet, 18.10.2005);&#8221;Unvanı değiştiği zaman kölelikten değişen nedir ki?&#8221; (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 86); İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, &#8220;Kadınları köleleştiren fuhuşu yasaklayacağım.&#8221; (BBC,18 Ekim 2021); Yıllık cirosu milyar dolara varan ABD&#8217;li iç giyim firması Victoria&#8217;s Secret, köle çocuk işçi çalıştırmaya göz yummakla suçlanıyor. (16 Mar 2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Japon askerinin seks kölesi olarak kullandığı kadınların görüntüleri ortaya çıktı. 2. Dünya Savaşı&#8217;nda Japonya ordusunun seks kölesi olarak çalışmaya zorladığı kadınlara ait ilk video ortaya çıktı. Güney Koreli uzmanlar görüntülere ABD&#8217;ye ait arşivlerde ulaştı. (Cumhuriyet, 10 Temmuz 2017) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Koreli Kadınlar, ABDli Askerlere Seks Kölesi Oldu. Uluslararası Göçmen Örgütü&#8217;nün bir raporuna göre, 1990&#8217;ların ortalarından bu yana 5000&#8217;den fazla kadın ABD askeri personeline pazarlanmak üzere Güney Kore&#8217;ye kaçırıldı. Filipinler, Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinden kaçırılan bu kadınlar, Güney Kore&#8217;de ABD üslerinin çevresinde konuşlanan barlarda fahişe olarak çalışmaya zorlandılar. Filipinler, Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinden 1990ların ortalarından itibaren 5 binden fazla kadın kaçırıldı. Kadınlar, Güney Korede ABD askerlerine pazarlandı. (09 Nisan 2003);  II. Dünya Savaşı’nda Japon ordusunun her 70 askere bir seks kölesi talep ettiği ortaya çıktı. (Indyturk, 8 Aralık 2019); İngiltere&#8217;de &#8216;modern köle ticareti. İngiliz Daily Mail gazetesi, İngiltere&#8217;ye yurtdışından getirilen kadınların, daha ülkeye ayak basar basmaz, havalimanlarında açık artırma yöntemiyle köle gibi satıldığını ortaya çıkardı. (08.03.2007); İngiltere&#8217;de araştırma: En az 100 bin modern köle var. İngiltere&#8217;de yapılan yeni bir araştırmaya göre, ülkede en az 100 bin modern köle bulunuyor. Bu rakam, resmi tahminlerin 10 katı. Kölelik karşıtı çalışma yürüten kuruluşlar, kurbanların yüzde 90&#8217;ının tespit edilmemiş olduğunu söylüyor. (BBC, 15 Temmuz 2020); Diplomalı seks köleleri. Aksaray&#8217;da polis, 20 kadını fuhuştan gözaltına aldı. Gözaltına alınan kadınların meslekleri duyanları hayrete düşürdü. Aksaray&#8217;da polis, Türkmenistan&#8217;da çocuk doktoru, gazeteci, bankacı, öğretmen ve hemşirelik gibi meslekleri olan 20 kadını gözaltına aldı. (İnternet Haber, 11 Nis 2008); İstanbul&#8217;un Afrikalı seks işçileri.  Burası İstanbul’un kurtlar sofrası. Bir taraf, Afrika’dan kaçıp burada yaşam mücadelesi veren siyahilerin mahallesi Kumkapı. Diğer taraf fuhuş mekânlarıyla Aksaray: Yanıp sönen neon ışıkları, taksilerden inen hayat kadınları, kapı girişleri kalabalık barlar, “Ortam lazım mı?” diye soran ağır abiler, seyyar satıcılar, polis sirenleri&#8230; Alışık olduğum görüntüler. Kumkapı’ya çok yakın, etrafta yüzlerce siyahinin varolması da sıradışı bir durum değil. (Hürriyet, 12 Nisan 2018); Menajerim beni seks kölesi yaptı. Geçen ay intihar eden dizi yıldızı Jang Ja-yeon’un 7 sayfalık veda mektubu Güney Kore’yi karıştırdı. Mektupta &#8220;Menajerim beni seks kölesi gibi kullanıp, medya patronları ve yöneticileriyle yatmaya zorladı&#8221; itirafları var. GEÇEN ay başında evinde kendisini öldüren genç yıldız, intiharıyla bütün Güney Kore’yi yasa boğarken, sanat dünyasını suçladığı intihar mektubuyla ülkede yeni bir şok yarattı. 26 yaşındaki Jang Ja-yeon, intiharından bir hafta önce yazdığı 7 sayfalık mektubunda menajerinin kendisini seks kölesi olarak kullandığını, rol kapabilmesi için medya yöneticileri ve CEO’larıyla yatmaya zorladığını anlatıyor. Dün ortaya çıkan mektupta Jang, eğlence endüstrisini yöneten erkeklere ağır suçlamalarda bulunuyor. (Hürriyet,  Nisan 02, 2009)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köle ticareti Avrupa’ya pahalıya patlayabilir. 14. Karayip ülkesi, 400 yıl süren esir ticareti yüzünden ortaya çıka felaket sebebiyle İngiltra, Fransa ve Hollanda’ya karşı hukuki süreç başlattı.  Köleliği 1934’te kaldıran İngiltere, kölelere değil sahiplerine bugünkü parayla yaklaşık 240 milyar Euro ödemişti. Kölelere ise, “Hürriyetinizi kazandınız, gidin kendinizi geliştirin” denmişti. (3.10.2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayşe Tükrükçü’nün akıllara durgunluk veren hikâyesi. Genelevdeki herkes, sizin gibi kaderin sillesini yemiş insanlar mı? Kolayına geldiği için orada olmayı tercih edenler var mı? Hayır, çünkü kölelik bu! Kolayı-molayı da yok. Ben gün geldi, bir günde 60-70 kişiyle yattım. Bunun nesi kolay? 365 gün çalışıyorsun. 12 ayda, 12 kere regl olman gerekiyor değil mi? O günlerde de çalışmak zorundasın. Bir genelev kadınının zevk alması mümkün mü? Hayır. O bir şehir efsanesi, bir fantezi. İğrenç şartlarda çalışıyorduk, yaşıyorduk. Oraya gelen erkeklerin de insanlıklarından utanması lazım&#8230; Bir kadın, o haldeki bir erkekle yatmaz, yatamaz! Yüreği kaldırmaz. Ama erkekler yatabiliyor. Adam geliyor seninle yatıyor. Sonra, “Kızım, sen niye orospu oldun?” diyor. “Kızım” diyor, çünkü kızı yaşındayım. Döven, söven, ağlayan, hakaret eden, sapık taleplerde bulunan&#8230;Bir günde 70 kişiyle yattıktan sonra insan ne hissediyor? Ölüm. İçine hortum sokarsın, yine de temizlenemezsin. Regl, kürtaj fark etmez, her zaman çalışacaksın. Benim 8 tane kürtajım var genelevden. Peki bu kıskaçtan kurtulmak mümkün değil mi? Çok zor. Ben 240 milyona satılmıştım. Kazanıyorsun zannediyorsun ki, borcunu ödeyebileceksin. Bir hesap çıkarıyorlar sana, sigorta parası, işçi parası, yemek parası, kuaför parası, vekil parası, yakıt parası, su parası, elektrik parası, bilmem ne parası&#8230; Sen hep borçlusun! Sonra nasıl kurtuldunuz? Bir müşterim âşık oldu bana. “Seninle evleneceğim!” dedi. Ama onun düğün yapacak parası yoktu. Benim borcumu ödeyip, o düğünü yapabilmek için 700’e yakın erkekle yatmam gerekiyordu. (Ayşe Arman, Hürriyet, 24 Mayıs 2015)</span></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-96159" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/5234524645753711111.jpg" alt="" width="1232" height="532" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Savaş esiri&#8221; olan &#8220;kölelere&#8221; günümüzle bile kıyaslanamayacak birçok hak tanıyan İslam&#8217;ı eleştirenler, sıra &#8220;sex işçisi&#8221; diye tanımladıkları milyonlarca kadına, asgari ücretle çalışan emekçilere sıra gelince sus pus oluyorlar nedense!</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;">.</span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html">İslam, kölelik ve cariye</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslami emir, yasaklar ve hümanizm</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Apr 2012 11:26:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[emirlerin faydaları]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[farzların faydaları]]></category>
		<category><![CDATA[haram]]></category>
		<category><![CDATA[helal]]></category>
		<category><![CDATA[hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[islamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[namazın faydaları]]></category>
		<category><![CDATA[yasak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=820</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Allah&#8217;ın bizden istediği ibadet ve kaidelerin tamamının bizim lehimize, bizim faydamızadır.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 189) “Yüce Allah insanlara dünyada mutlu ve huzurlu olacakları kuralları, ‘din’ adı altında göndermiştir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım bitmedi, s. 53) “Din, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi ve ona uygun şekilde davranmasıdır. Dolayısıyla din, insan [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html">İslami emir, yasaklar ve hümanizm</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah&#8217;ın bizden istediği ibadet ve kaidelerin tamamının bizim lehimize, bizim faydamızadır.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 189) “Yüce Allah insanlara dünyada mutlu ve huzurlu olacakları kuralları, ‘din’ adı altında göndermiştir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım bitmedi, s. 53) “Din, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi ve ona uygun şekilde davranmasıdır. Dolayısıyla din, insan için vardır.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 133) Emir ve yasakların temel amacı, insanların yararlarını gerçekleştirmek, zararları gidermektir. Din, tanrının çıkarını korumak için değil, insanın hem bu dünyada hem de ahirette huzur ve mutluluğunu sağlamak içindir. (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s. 63) &#8220;İslam, Kur&#8217;an ile insanlara iyi ve kötü olanların listesini bildirmiştir. Allah zararlı şeyleri yasaklar. Yasaklar, bizim gelişimimiz için gereklidir. Allah (cc) insanın dünya hayatında mutlu olması için emirler göndermiştir.&#8221; (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 18, 39, 59, 187; Prof. C. Karadaş, kafama Takılanlar 3, s. 26) “Kur’an ahkamı insanlar için zararlı olan şeylerin kurutulmasını esas almıştır.” (Doç Dr Hüseyin Çelik, Kur’an Ahkamının Değişmesi, s. 33) “İslam&#8217;ın bütün emirleri insanların yararına olduğu gibi bütün yasakları da insanların zararına.” (Cüneyt Avcıkaya, Kolaycılığa kaçmanın adıdır deizm, s. 80) olan şeylerden oluşur. İmam-ı Matüridi de, &#8220;Allah bir şeyi güzel ve iyi olduğu için emretmiş, kötü ve çirkin olduğu için yasaklamıştır.&#8221; (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 93) tespitinin altını çizer. Aslında “Ahlaksızlığın kol gezdiği bir toplum yaşamına veya insanların zararına olan şeylere Tanrı&#8217;nın onay vermesi mümkün de değildir.” (Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi,<strong> </strong>s. 152-156) Zaten iyilikte iyiliği doğurur ve &#8220;İnsan iyilik yaptıkça inanır, inandıkça iyi olur.&#8221; (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 37) İnsan gayret ve zekasının bütün ürünleri İslam’ı teyit etmiştir. İslam, insanlar bulmadan önce, iyi ve kötü olanları bizlere bildirmiştir. (Muhammed Esed, Yolların ayrılış noktasında İslam, s. 113) İslam toplumu, birliğini her şeyden önce inanca borçludur. Her Müslüman birey, &#8216;erkek kardeşleri&#8217; ve &#8216;kız kardeşlerinin saadetlerinden sorumlu, fakirliklerinde onlara yardım etmek, kötü yola yöneldiklerinde onları doğru yola çevirmekte yükümlüdür. Topluluğun üyelerini vatandaşlık görevinden çok inancın ilkeleri bir arada tutar. (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 328) Materyalizme kaymadan ilmi ölçülerde İslam’ın emir ve yasaklarına bakınca, tarih boyunca &#8220;Peygamberlerin doğrudan doğruya hakikati ortaya koyduklarını.&#8221; (Selçuk Kütük, Deizm, s. 124) görürüz. Bu nedenle de “Kur&#8217;an, iyi ile kötüyü; doğru ile yanlışı ayıran bir hayat kılavuzudur.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 23)  ve tüm “İbadetlerin de menfaati yine kullara dönüktür. Din, bizim fıtratımızı bizden iyi bilen Rabbimizin bizi mutlu kılmak üzere bildirdiği kurallar bütünüdür, Ruhumuz ibadete muhtaçtır, kulluk ettiğinde İnsan kendi fıtratıyla da barışık olur.” (Prof. Doktor Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım var, s.64, 72) İslam, iyi şeylere ulaşmak için izlenilmesi gereken yolu da gösterir. Zekat, tesettür gibi (Naik, s. 100) Allah da yarattığı kulunun en sağlıklı ve sağlam şekilde nasıl yaşam sürmesi gerektiğini en iyi bilendir. “İnsanın, makinenin açıklamalı kullanma kılavuzuna ihtiyacı yok mudur?” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 65) “Doktor sana, “kesinlikle şeker yok” diyor. Eğer doktora inanıyorsan onu dinlersin, yoksa dinlemezsin.” (Zakir Naik, s. 78)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslami emirler ve yasaklarındaki hikmetler ve hümanizm</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deistler, insanın kendisinin iyiyi ve doğruyu bulabileceğini savundular. Bu ne kadar mümkündür, ne kadar miktarda gerçekleşebilir ve ne kadar süre sonra?! İçki, domuz etinin zararı veya namazın faydası gibi şeyler zamanla ortaya çıkmaktadır. İnsanlar yüzlerce yıl bu bilgilerden, doğrulardan mahrum kalmışlardır ve hâlâ daha da bu emir ve yasaklar yani insana yararlı ve yasak olanlar insanlarca tam idrak edilip uygulanamamaktadır. Halbuki din, insanlara zararlı ve yararlı olanların tümünü, bir sistem bütünlüğü içinde insanlara sunmaktadır. Ayrıca, mesela, insanlar sigaranın zararlı olduğunu bildiği halde yine de onu içmeye devam edebilmektedir. İnsanları zarardan sakındıracak daha yüksek bir otorite olmalı ve bunu manevi ve uhrevi olarak da desteklemeli ki, insanlar hayatlarına bu hakikatleri daha fazla yansıtabilsinler! İşte bunu sağlayan da dindir!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Giriş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- &#8220;Kur’an&#8217;ın en büyük gayesi, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı birbirinden ayırmaktır. Topluma zararlı şeyler İslam’da yasaklanır.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 200, 273); Müminler, &#8220;Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar.&#8221;  (Hac, 41) şeklinde Rabbimiz tarafından tanımlanırken, Müslüman’ı ise efendimiz, “Elinden ve dilinden ‘emin olunan’ kimse” (Buhari, İman: 4; Müslim, İman: 64, 65, 66; Ebu Davud, Cihad: 2; Tirmizi, Kiyame: 52; Nesai, İman, 8) olarak tarif etmiştir. &#8220;Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardımı emreder, kötülüğü yasaklar.&#8221; (Nahl 90); &#8220;İman edip salih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah&#8217;tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O&#8217;na saygı gösterenler) içindir.&#8221; (Beyyine, 7-8); &#8220;(İnsanları) Allah&#8217;a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden kimin sözü daha güzeldir?&#8221; (Fussilat, 33); &#8220;Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.&#8221; (Kehf, 110);  &#8220;Siz İyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız.&#8221; (Ali İmran, 110); &#8220;O peygamber, onlara iyiliği emrediyor, kötülüğü yasaklıyor, temiz şeyleri helal, kötü-pis şeyleri haram kılıyor.&#8221; (A’raf,  157); “De ki, sizin için temiz ve iyi şeyler helal kılındı.” (Maide, 4); “Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz şeylerden yiyin.” (Bakara, 168); &#8221;Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır.&#8221; (Şura, 42)  gibi birçok ayette hep aynı hedeflere işaret etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetlerin de açıkça ifade ettiği gibi Allah (cc) daima iyi, fayda, yarar, güzel olanı emreder ve kötü, çirkin, zararlı şeyleri de yasaklar. Bu tersi içinde geçerlidir; daha sonra ortaya çıkan ve insanlara yararlı olan şeyler İslam dinince onaylanır, zararlı olan şeyler yasaklanır. Bunu formüle etmek gerekirse;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>E = Y</strong>  (Emir   =  Yarar)</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>Y = Z</strong>  (Yasak =  Zarar)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- Allah insanları fıtratta kardeş ilan etmiş, yetmemiş aynı dine inananları da ayrıca din kardeşi kabul etmiştir. Yani insanlar ortak atamız Hz Adem’den kardeştir, ayrıca biz Müslümanlar din kardeşiyiz. “O Allah ki; sizi bir tek nefisten ondan da eşi vücuda getirendir.” (Nisa, 1; Müsned, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116); &#8220;Müslüman Müslüman’ın kardeşidir.&#8221; (Hucurat, 10; Buhârî, Mezâlim, 3) Hz Ali’ye isnat edilen şu cümle de bunu ifade eder: “İnsanlar ya insanlıkta eşin, ya da dinde kardeşindir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">3- İslam insanlık vasfını kaybetmemiş tüm insanların dil, din, ırk, sosyal statü, zekâ, özgeçmişi gibi konulara bakılmaksızın 5 esası koruma altına almıştır. Bunlar, ‘Can, mal, namus, akıl ve inanç’tır. Bu beş kritere &#8220;Zarurat-ı hamse&#8221; adı verilmiş ve İslam hukukçuları tarafından önemle vurgulanmıştır. (Şatıbi, el-Muvafakât fîusûli’ş-Şerîati, II/17-20; Muhammed Boynukalın, “Makâsidu’ş-Şerîa”, İslam Ansiklopedisi, XXVII/425; Abdurrahman Haçkalı, İslami Araştırmalar Dergisi, “İslâm Hukuk Metodolojisinde Maslahat Tanımları ve Bunların Analizi”, İslâmî Araştırmalar Dergisi 13/1 (2000), 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi İslam hem iyi olanı emreder hem iyiliğe çağırır hem de tüm insanların, inanmayanlarda dahil, iyi, mutlu, huzurlu ve insanca bir hayat geçirmelerini ister. Allah (cc) bizlere bir şey emretmişse (farz);  o insanların faydalarına olduğu için emretmiştir. Yine Allah (cc) bir şeyi bizlere yasak etmişse (haram);  o insanlara zararlı olduğu için yasaklamıştır. Allah’u Teala yararlı olan şeyleri onaylar, zararlı olan şeyleri yasaklar. Bu emir ve yasaklar Allah’a zararlı olduğu veya faydalı olduğu için farz veya haram kılınmamış bizzat insanın beden- ruhuna fayda zararına göre helal haram kılınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;</strong>İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın<strong>.&#8221; </strong>(Mâide: 2);<strong> &#8221; </strong>İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.<strong>&#8221; </strong>(Âli İmran: 114); &#8220;Her canlıya yapılan iyiliğin mutlaka bir sevabı vardır.&#8221; (Buhârî, &#8220;Şürb&#8221;, 9; &#8220;Mezâlim&#8221;, 23; Müslim, &#8220;Selâm&#8221;, 153); &#8220;Her türlü iyilik sadakadır.&#8221; (Buhârî, Edeb, 33; Edebü’l-Müfred, nr. 304; Müslim, Zekât, 16 (nr. 52); Ebû Davud, Edeb, 60 (nr. 4947); Tirmizî, Birr, 45 (nr. 1970)114);  &#8220;İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.&#8221; (Keşful hafa:1254);  “Şüphesiz Allah, takva sahipleri ve iyilikte bulunanlarla beraberdir.” (Nahl, 128);  &#8220;Şüphesiz, iyilikler kötülükleri (günahları) giderir.&#8221; (Hud, 114)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın emir kavramı ile insanın fayda-iyiliği kastedilir. Haram, yasak kavramı ile de insana zararlı olan şeyler kastedilir. Fakat asla unutulmaması gereken bir husus vardır ki <strong>“</strong><strong>tüm emir ve yasaklar Allah emrettiği için yapılmalıdır</strong>!” Sadece faydası umularak yapılan ibadetlerden sevap kazanılmaz. Ama Allah emrettiği için yapılır veya sakınılırsa faydası da amelin arkasından mutlaka gelir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Emir (Farz) = İnsanlığa yarar, fayda, iyilik demektir ve hem dünya hem ahireti kapsar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kurban: Kesilen hayvanın belli bir bölümü fakirlere dağıtılır. Kurban, insanı cimrilik ve mal sevgisinden kurtarır. Toplumdaki kardeşlik, yardımlaşma, paylaşma ve fukarayı sevindirme duygularını geliştirir. İnsanları birbirine bağlar. Allah’ın rızasını kazanmaya ve O’na yaklaşmaya vesile olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abdest: Abdestte azalar yıkanırken ‘biyolojik aktif noktalar’ faaliyete geçer. Yüz yıkanırken mide, bağırsaklar, safra kesesi, idrar yolları, sinir sistemi; kollar yıkanırken, bağırsaklar, kalp, akciğerler, idrar yolları ve kan dolaşımı; ayaklar yıkanırken hormon dengesini sağlayan, büyümeyi kontrol altında tutan hipofiz, böbrekler ve hemen hemen bütün organların faaliyetini etkileyen BAN uyarılır. Abdestte akupunktur noktalarının uyarılmasıyla vücutta enerji ve kan dolaşımı kolaylaşır, vücudun direnci artar, bağışıklık sistemi güçlenir. Yüzün yıkanması da cildi kuvvetlendirir, baştaki ağırlığı ve yorgunluğu hafifletir. Abdest ile vücut mikroplardan temizlenir ve vücuttaki elektriksel gerilimini azaltır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dini Bayramlar: Dargınların barışmasına, sosyal dayanışma ve insanlar arasında kaynaşma, dostlukların ilerlemesine vesile olur.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Namaz: Ruhsal ve fiziksel bir aktivitedir. Bilişsel hem de motor bileşenleri içerir. Fiziksel aktiviteler, kan akışını iyileştirmesi ve kas iskelet kondisyonunu artırması bakımından engelli ve geriatrik hastalarda rehabilitasyon sürecine yardımcı olur. (Abdulsamet Efdal, Namazın İnsan Sağlığına Olan Faydaları,  Kafkas Üniversitesi Spor Bilimleri Dergisi, Cilt:3 Sayı:2 Yıl: 2023, s. 1-10) &#8220;International Journal of Industrial and Systems Engineering&#8221; dergisinde yayımlanan çalışma, namaz kılarken tekrarlanan fiziksel hareketlerin, düzenli olarak yapılması halinde, bel ağrısı ihtimalini azalttığını gösterdi.” (TRT Haber, 09.03.2017)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç: Biyolojik faydalarından dolayı gayri Müslim doktorlarca da tavsiye edilmektedir. Toplumsal birlik ruhu sağlaması da ayrı bir özelliğidir. Detay, &#8216;Oruç ve sağlık&#8217; adlı yazımızda.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cuma: Zengin, fakir tüm müminlerin bir oldukları, aynı yerde oturup, kul oldukları bilinci ile alınlarını secdeye koydukları zaman dilimi, sınıf ayrımının son bulduğu haftalık buluşma günü.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zekat: Zengin insanların kendi mallarındaki fakirlerin haklarını, sahiplerine verdiği mali ibadet. Zekat ferdi cimrilikten ve malın esaretinden kurtarır, düşmanlık, kıskançlık, hırsızlık ve zehirli bakışlardan korur, sosyal yapıyı güçlendirir, ekonomik hayata canlılık getirir. Zekat, sosyal devletten fatklı olarak kalbin katılaşmasını da önler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hac: Dünya Müslümanlarının kaynaşma ayı. Irk ayırımının kalktığı mekân.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Anne: Senede bir gün değil her an ayağının altında cennet bulunan (<em>Nesâî, Cihad, 6</em>) insan.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Selamlaşma: İki insanın karşılıklı barış huzur temenni ettiği mesaj.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oku: Medeni- aydın olmanın ilk şartı, İslam’ın ilk emri ve farzı vd.</span></p>
<p>Yasak (Haram) = İnsanlığa zararlı, kötü olan şeylerin genel adıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İçki: Kaza, hırsızlık, cinayet, tecavüze son.  &#8220;Alkolün zararları&#8221; adlı dosyamızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cinayet, intihar: Can&#8217;a  saldırıya son</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kumar: Ailenin dağılmasına, intihar, bunalıma son</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Domuz Eti: Kanserojen madde, aşırı yağa, parazitlere son.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dedikodu, Yalan: Toplum huzurunu birliğini bozmaya son.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hırsızlık: Kul- insan hakkını gaspa son vd.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’da, Müslüman, Hristiyan, Yahudi, ateist ‘tüm insanların’ koruma altına alınan beş temel hakkı vardır ve buna ‘Zarurat-ı hamse’ denir. Bu beş hak;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Din, inancın korunması: Allah’a iman, insanı kula kulluktan kurtarıp, tüm kulların eşitliği bilinci ile sadece Allah’a boyun eğmeyi, böylece tüm insanları öncelikle kul olmada eşit hale gelip, sonra da sadece Allah’a iteatte birleştirmeyi amaçlar. Kullar daha sonra kendi aralarında, Allah’a karşı yakınlıkları ile birbirinden ayrılırlar. Her kul, peygamberi örnek alır. Vahiy sayesinde, iyi-faydalı işleri ve uzak durması gereken fiilleri zararlı fiileri insnalar öğrenir. Ahiret günü, her davranışın karşılığının alınacağının bilincine ulaşılmasını amaçlanır. Melekler her an kötülükten uzak durmamızı hedefleyen görünmez şahitlerdir. Kadere iman kuruntudan, endişeden uzak, tedbiri aldıktan sonraki tevekkülün huzurunu insana yaşatmayı amaçlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca her türlü inanca sahip insanlar, Müslüman olmaları için zorlanamaz ve kendi inançlarını istedikleri gibi yaşayabilirler. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256 );  “Sizin dininiz size, bizimki bize.” (Kafirûn, 6 ) gibi ayetler bu hususa dikkat çeker. Yani, başka hiç bir dinde olmayan bu kural ile İslam dışındaki dinler de koruma altına alınmış, zorlayarak İslam&#8217;a girme fiili yasaklanmıştır. Detay, “İslam barış dinidir.” adlı yazımızda ele alınmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Babası Sergius gibi, Emeviler döneminde maliye işlerinde görev alan Yuhanna ed-Dımeşki daha sonra Kudüs&#8217;teki Sabas adlı manastıra papaz olarak atanır. Burada, İslam&#8217;a saldıran eserini yazan Yuhanna, bu çalışmasını İslami hükümlerin hâkim olduğu bir ülkede yapmıştır. Yuhanna, dinini savunma özgürlüğüne sahip olduğu gibi İslam&#8217;a reddiye yazma özgürlüğüne de sahipti.  (Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz Muhammed imajı, s. 155; Detay, J. Sahas, John of Damascus); &#8220;Endülüs ve Abbasi dönemlerinde pek çok Hıristiyan âlim Müslüman yöneticilerin idaresinde İslam&#8217;a karşı Hıristiyanlığı savunan kitaplar kaleme alabilmişlerdir. Tarık Bin Ziyad&#8217;la başlayan İslam Endülüs&#8217;ü 8 asır sonra sona ermiştir, Endülüs&#8217;te katliamlar yapıldığı sırada Cebelitarık Boğazı&#8217;nın karşı yakasında ise Müslüman devletler Hıristiyanlara kâtiplik, mütercimlik, doktorluk hatta zaman zaman idarecilik gibi görevler veriyordu.&#8221; (Taceddin Ural, Papa bir puttur, s. 90, 92)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- Canın korunması: Adam öldürmenin yasak olması, kısasın amacı, kan davasının ve intiharın yasaklanması, bedeni &#8211; ruhi tedaviye önem verilmesi, İslâm’da çocuk, kadın, bitki, hayvan haklarının tek tek belirlenmesi, iş güvenliğinin öncelenmesi, kürtaj, sağlığa aykırı tüm eylemlerin yasaklanması, zimmîlerin (İslam Devletinde yaşayan gayri Müslimlerin) haklarının belirlenmesi gibi hususlar hep canın korunmasına yönelik hükümlerdir. Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkartmaya karşılık olmaksızın, haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. (Maide, 32) Her kim bir can kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur. Günümüzde önemi anlaşılmış olan çevre bilinci konusunda Kur&#8217;an 7. yüzyılda çevre duyarlılığı olan bir zihin inşa etmiştir: Rum, 41: “İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıktı.” Kur&#8217;an&#8217;ın vahyolunduğu bölgede, deniz bile yoktu. Rahman, 7: “Sakın dengeyi bozmayın.”; Araf, 31: “Allah israf edenleri sevmez.” Bu konuda detay için, İslam ve ekoloji adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">3- Aklın korunması: Uyuşturucu, alkollü içki, sarhoşluk veren maddelerin, hurafe, zihni körelten tüm konuların yasaklanması aklı korumaya yönelik yasaklardır. Ayrıca İslam ‘Oku&#8217;mayı, araştırmayı teşvik etmesi de yine bu amaca yöneliktir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İslam, düşünme yetilerini kaybettiren içki ve uyuşturucuyu kökten yasaklamış ve açık olarak kötülükleri reddetmiştir. (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 63, 99) Ateist düşünce sadece inançlara değil aynı zamanda akla ve ahlaka da zarar vermektedir. Dolayısıyla ateizmi ahlaki ve insanı bir problem olarak da değerlendirmek gerekir. (Öğük, s. 223) İslam çevrenin bir emanet olduğu, gelecek nesillere en güzel şekilde aktarılması gerektiği düşüncesini hakim kılmakta, aşırı tüketim, israf, sömürü anlayışlarına karşı durmaktadır.&#8221; (Öğük, s. 219)   Konuyu tamamlayan ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ ve ‘İslam ve ekoloji’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">4- Neslin korunması: Aile hayatının korunması, iffeti ve evliliği teşvik, ahlaka verilen önem, zina, aldatma, fuhşun yasaklanması hep neslin korunmasını amaçlayan emir ve yasaklardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">5- Malın korunması: İslam sanat, ticaret, çiftçilik, hayvancılığı teşvik eder. Hırsı, kıskançlığı, hilekârlığı, rüşveti, faizi, kumarı, karaborsayı, israfı yasaklar. Tüm bunların amacı malın korunmasıdır. İslam; seçim, istişare, işi ehline verme, ilme verilen önem dışında can, mal, namus, akıl, dine önem vermesiyle tüm dünyevi ve ahlaki-uhrevi düşünce sistemlerinin üstünde bir fikri görüşe sahiptir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Tüm insanlar kardeştir</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm’a göre kadınlar üçe ayrılır. Bir kadın, Müslüman erkeğin ya annesi, ya eşi ya da bacı-kız kardeşidir. Yani eşi ve annesi dışında tüm Müslüman kadınlar, bir Müslüman erkeğin (dini açıdan) kız kardeşidir. İslam açısından “âdemoğlu” ise dörde ayrılır: Ya akraba, ya komşu, ya Müslüman ya da insandır (İnsani vasfını kaybetmiş, ‘Esfele safilin olan edaller’ hariç!) Kısaca, Hz. Ali’nin dediği gibi, insanlar “Ya dinde kardeşin, ya hilkatte bir eşindir.” (Muhammed b. Hasan b. Muhammed b. Alî Hamdûn, et-Tezkiretu’l-Hamdûniyye, I/316; Abdülazîz Çaviş, Anglikan Kilisesine Cevap, s. 112) “Hz. Cebrail aleyhisselam bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu varis kılacağını zannettim.” (Buhari, Edeb 28; Müslim, Birr 140, (2624); Ebu Davud, Edeb 132, (5151); Tirmizi, Birr 28) Thomas Carlyle’ın sözleri ile bitirelim: <em>“</em>Müslümanlıkta bütün ‘insanlar’ eşittir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 60)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sınırsız özgürlük olur mu? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünya Sağlık Örgütü’nün 2005 yılındaki ‘Alkol ve Kişilerarası Şiddet’ araştırmasının 2. sayfasından: Norveç’te acil servise başvuran şiddet mağdurlarının %53’ü saldırganın saldırıdan önce alkol kullandığını belirtmiş; Rusya Federasyonu’nda, 1995 yılında cinayetten tutuklanan kişilerin neredeyse %75’i alkol kullanmış; İngiltere ve Galler’deki anket verileri (2003–2004), şiddet faillerinin tüm şiddet olaylarının yarısında (%50) içki içtiğini, bu da yılda 1,3 milyondan fazla alkole bağlı şiddet vakasına eşdeğer olduğunu göstermiş; İzlanda’da, şiddete uğrayan kadınların %71’i partnerlerinin alkol kullandığını belirtmiş; Birleşik Krallık’ta tecavüz suçundan hapse giren erkeklerin %58’inin önceki altı saat içinde alkol aldığı ve %37’sinin bağımlı olduğu belirtilmiş.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünya Sağlık Örgütü’nün 30 ülkeyi kapsayan ve Türkiye’nin de içinde olduğu araştırma raporuna göre; Trafik kazalarının %61’i; Genel suçların %85’i;Tecavüzlerin % 50’si;Eşini dövenlerin %70’i;İşe gitmeyenlerin %60’ı;Cinayetlerin %85’i;Şiddet olaylarının %50’si;Genel tutuklamaların %50’si;Akıl hastanelerine yatanların %40’ı,  içki yüzünden olmaktadır. (Yeşilay Dergisi, Ocak 2014, s. 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Avrupa Komisyonu’nun Haziran 2006’da yayınlanan ve ”Alcohol in Europe: A public health perspective” (Avrupa’da Alkol: Halk Sağlığı Perspektifi) başlığını taşıyan çalışmada ülkeler bazında alkolün suçlarla bağlantısı tektek verilmiştir. Mesela şiddet suçlarının isveç’te %86; Estonya’da % 60-70; Norveç’te %80; Fillandiya’da % 66 vd. alkol nedeni ile olmakradır. Hırsızlık olaylarının fillandiya’da % 53’ü;Norveç’te ve Polonya’da %40’ı vd. alkol nedeni ile ve cinsel saldırıların İngiltere’de %58; Norveç’te %60’ı vd. alkol nedeni ile gerçekleşmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsan ne kadar eğitimli olursa olsun, insanda nefis, ego, şehvet vardır. Eğitimli bir sarhoş insanın tavırları ile cahil bir sarhoşun tavırları arasında hiç bir fark yoktur. Yani sarhoşluk eğitimi sıfıra indirmektedir! İşte rabbimiz, verdiği aklın kullanılmasına engel olan, alkol başta insana zararlı olan şeylerin tümünü yasaklamış ve insanlara yararlı olan şeyleri ise helal kılarak insanların dünya hayatında mutlu ve huzurlu olmalarını amaçlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Materyalistlere göre insanın, “Konuşan/düşünen hayvan”; “Omurgalı memeli hayvan.” şeklinde tanımı yapılmaktadır<strong>. </strong>Tüm bu tanımlar, doğru tarafları bünyesinde barındıran eksik tanımlardır. İnsanın doğru tanımı; “Melekten üstün de olabilme, hayvandan da aşağı olup şeytanlaşabilme yeteneğine sahip akıllı canlıdır.” (Bakara, 30; Araf, 179; Tin, 5) şeklinde olmalıdır. Bu tanımdan hareket edersek, insanın meleki özelliklerinin önünü açıp şeytanlaştıracak özelliklerinin önünü kapatmak gerekmektedir. Bu ise, iyiliği (Ahlakı, temizliği, dürüstlüğü, namusu vd.) teşvik edip, kötülüğe (Ahlaksızlık, kadın bedenini sömürüsü, içki, kumar, faize vd.) engel olmakla (Seddu zerai) ancak mümkün olabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tüm insanlar eğitilse bile içki serbest ise, kumar, faiz serbest ise, fuhuş, kadın bedeninin sömürüsü serbest ise; insanların maddi eğitimden geçmeleri kötülüğe asla engel olmaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a göre özgürlük; kendine de, başkalarına da zarar vermeden istediğini yapma hürriyetidir.  Yani içki, uyuşturucu hürriyet kapsamına girmez İslam&#8217;da. Hiç kimse kendine ve başkasına zarar vermeyi özgürlük olarak nitelendiremez.         </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Siyasetin ve reklam sektörünün anahtar terimi özgürlüktür. Bir Müslüman&#8217;ın şu suali sorma hakkı ve görevi vardır: Bedensel hazların her türü üzerine konulmuş baskı ve kısıtlamaları kaldırıp hazzın her türünün önünü açmak özgürlük mü? Kişi bedenini zinada veya fıtri cinselliği tahrifata uğratmasında kullanabilir mi? Nefsin arzu ve isteklerinin önünü açan bir demokrasi, salt komünist veya faşist rejimlerdeki müdahaleleri ortadan kaldırıyor diye kabule şayan olabilir mi? Efendimiz, dünyanın bizim için “gurbet diyarı” olduğunu söylemiştir. Kişi gurbette olduğunu unutmadığı müddetçe sorun yok, unutup da gurbetteki varlığını anlamlandıramadığında sorun başlar ki, modern insan burayı asli vatanı sayıyor, ama bir süre yaşadıktan sonra dünyayı bırakıp gideceğini de kesin olarak biliyor. Pekiyi, eninde sonunda gideceksen burası nasıl senin asli vatanın olabilir ve burada nasıl sınırsız özgür olabilirsin! Nefsin arzularına malzeme taşıdıkça ruhu hapseden zindanın duvarları daha çok yükselir, kalınlaşır. “Ruhun özgürlüğü” ile “nefsin özgürlüğü” arasında tercih yapmak durumundayız. Rejimin siyasal felsefesi de bununla ilintili. Bedenin sınırsız arzularını ve güç temerküzünü hedefleyen liberal demokrasi bizi ne kadar özgürleştirebilir?” (A.  Bulaç,  6.4.2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span><br />
<span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Allah_inanci_3-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4888" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Allah_inanci_3-1.jpg" alt="Allah_inanci_3-1" width="750" height="239" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dinsizlik1-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4889" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dinsizlik1-1.jpg" alt="dinsizlik1-1" width="549" height="654" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah’ın emirlerinin herbirinin mutlaka bir hikmeti vardır. Maddi ve manevi insan için getirisi vardır; insan o emirleri yapmaya muhtaçtır Şimdi İslam’ın (Allah inancından dua, namaz, abdest, oruç, tesettür vd.) bazı emir ve yasakları ile bilim adamlarının görüşlerini (Gazete, dergi, kitap görüntü-fotoğrafları sitemizde mevcuttur) bir arada değerlendirelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah inancı başlı başına bir ilaç: Kendisini ‘Dinsiz bir kişi’ olarak tanımlayan Mind/Body Medicam Enstitüsü&#8217;nün kurucusu Harvard Tıp Fakültesi’nden Dr Herbert Benson, Allah&#8217;a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna vardı. Benson&#8217;a göre bu durum, insan bedeninin ve zihninin &#8220;Allah&#8217;a iman etmeye göre ayarlı&#8221; olmasından kaynaklanıyor. Dr. Benson’ın 1500 kişiyi kapsayan araştırmasında, dinine bağlı kişilerde depresyon, stres ve akıl hastalıklarının daha az olduğu görülmüş olması da onun bu kanaatlerini destekliyor. Amerikan Sağlık Araştırmaları Ulusal Merkezi&#8217;nden David B. Larson ve ekibi tarafından derlenen, Amerikalı “dindar” ve “dinsizler” arasında yapılan karşılaştırmaların sonuçları ibret verici. Larson bunu kitabında da vurguluyor. Dindarlar, dini yönü zayıf olan veya hiç olmayan kişilere göre, kalp hastalıklarına %60 daha az yakalanıyor; Dindarlarda, dini yönü zayıf olan veya hiç olmayan kişilere göre intihar oranı %100 daha düşük. Dindarlarda, dini yönü zayıf olan veya hiç olmayan kişilere göre tansiyon bozukluğu çok daha düşük. (Yeni Akit, 29.12.2018; Dinsizlerin sağlığı daha bozuk oluyor; 1.7.2008¸Eşinizle karşılıklı dua edin; 20 Aralık 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Dindarlar daha mutlu: </strong>Araştırmalara göre; düzenli olarak ibadetlerini yerine getiren insanların daha mutlu olduğu ortaya çıkıyor. Bunun çeşitli sebepleri var. Ancak dört faktör öne çıkmaktadır: İlk olarak din, insanların hayatta anlam, gelecek için iyimserlik ve ümit bulmalarını sağlayan tutarlı bir inanç sistemi sunmaktadır. Kaçınılmaz olan ölüm yalnızca inanmak ile anlam bulmaktadır. “Niçin dünyaya geldik? Yaşamın gayesi nedir? Ölümden sonra ne olacak?” gibi hayati soruların cevabı dindedir. Dinî inanç sistemleri insanların her şeyin düzen ve intizam içindeki kâinattaki yerlerini anlamalarını; olumsuzluklara karşı koymaya, streslerle başa çıkmaya ve hayatı süresince meydana gelen kaçınılmaz kayıplara anlam vermelerini ve bu zorlukların çözüme kavuşacağı öbür dünya için iyimser olmalarını sağlar. İkinci olarak, dinî merasimlere rutin olarak katılım ve dindar bir topluluğun parçası olmak, insanlara sosyal destek sağlamasının yanı sıra yakınlık ve aidiyet ihtiyaçlarını karşılar. Kendilerine ve topluma güvenlerini artırır. Üçüncüsü, dine katılım çoğu zaman evlilikte sadakat, aile birliği, fedakârlık, yeme ve içmede ılımlılık, tevazu, affedicilik, Allah’ın verdiği nimetlere şükran duyma ve sevecenlikle karakterize edilen erdemli (faziletli) davranışlarla ve çok çalışmakla nitelendirilen bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı yaşam biçimleriyle ilişkilendirilmektedir. Dördüncüsü, ibadet etmek, dua ve zikir etmek, ibadethanelere gitmek ve cemaatle Allah’a yönelmek ve benzeri dinî ve manevi uygulamalar sevinç, huşu, sevecenlik ve coşku gibi olumlu duygular doğurur, mutluluk verir. Sıkıntılı anlarda Yaradan’a sığınma, O’ndan yardım isteme rahatlatıcıdır. Bayramlar, dinî özel günler (kandiller gibi) yine toplumda birlik ve kardeşlik ruhunu, barış ve dayanışmayı artırır. Tabi bu araştırmalar Müslümanlar üzerinde yapılsa idi daha şaşırtıcı neticeler alınırdı. Ancak şu sonuç çıkmaktadır: İnanan insan daha mutlu, daha sağlıklıdır ve daha uzun yaşamaktadır. (Prof. Dr. Sefa Saygılı, Akit, 29 Ekim 2016)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua5-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8936 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/din-bilim-serisi-2018-2.jpg" alt="" width="218" height="871" /><br />
</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua4-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4891" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua4-1.jpg" alt="dua4-1" width="530" height="348" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua2-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4892" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua2-1.jpg" alt="dua2-1" width="406" height="482" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8938" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/IMG-20180825-WA0002-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" />    <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8939" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/IMG-20180825-WA0003-300x248.jpg" alt="" width="300" height="248" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html/icevaplar-dua_yeniasya12ek2004" rel="attachment wp-att-2681"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2681" title="icevaplar- dua_yeniasya12ek2004" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/icevaplar-dua_yeniasya12ek2004.jpg" alt="" width="400" height="297" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                                                    Yeni Asya, 12.10.2004</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8355 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua-kanser-1.jpg" alt="" width="535" height="524" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua14-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4893" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua14-1.jpg" alt="dua14-1" width="579" height="447" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bazı hastalarının din sayesinde büyük manevi güç kazandıklarını” fark eden ABD ulusal insan Genomu Araştırma Enstitüsünün Başkanı Francis Collins  ateizmden vazgeçmiştir.  (Mustafa Akyol, Bilim, Din ve Ateizme Dair Modern Ezberlerin Sonu, s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ateist iken beyin kanaması geçirip bir süre felç kalan Serdar Turgut: &#8220;Dinin, dua etmenin bana çok yararı oldu. Duanın gücünü keşfettim. Hayırda şerde senden. Bizi koru, Sabır Allah&#8217;ım. (Gerçek Hayat, 7 Ocak 2005, 220. Sayı, s. 23) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html/dua-alexis-carrel-2" rel="attachment wp-att-2602"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2602" title="dua-alexis-carrel-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dua-alexis-carrel-2.jpg" alt="" width="94" height="135" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10919 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Butun-dunya-Agustos-1949.jpg" alt="" width="580" height="234" /></span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Dua en önemli motivasyon aracıdır. Dua İnsanın kendisini bilmesidir, insan zor şartlarda paniğe kapılır ve şoka girer. Dua ile insan yalnız olmadığını anlar.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 61, 62) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-12916 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/295975660_1409487666197834_9044654330973113742_n.jpg" alt="" width="681" height="495" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                      <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6891 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/namaz-bilim-3.png" alt="namaz-bilim-3" width="492" height="484" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                    Amerikalı araştırmacılar tarafından vücuda faydalı olduğu tespit edilen hareketlerden bazıları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13258" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/maxresdefault.jpg" alt="" width="1058" height="413" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/namaz2-2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4895" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/namaz2-2.jpg" alt="namaz2-2" width="327" height="399" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html/namaz-alzheimer-hastaligi-riskini-azaltiyor" rel="attachment wp-att-2669"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2669" title="namaz-alzheimer-hastaligi-riskini-azaltiyor" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/namaz-alzheimer-hastaligi-riskini-azaltiyor.jpg" alt="" width="399" height="215" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12181" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ibadet-egzersiz-spor-degildir-2021-12.png" alt="" width="732" height="465" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10366 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/humanislam-2019-1.jpg" alt="" width="315" height="474" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                             <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-7351 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sarac-kanser-oruc-1.jpg" alt="" width="462" height="603" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dua okutmak hastalıklara daha iyi geliyor: Kansas st. Luke’s hastanesi, San Francisco  hastanesi ve Columbia üniversitesinin yaptığı araştırmalar, dua oku<strong>t</strong>maların -dikkat okumanın değil!- hastaların iyileşme sürecini hızlandırdığını ortaya çıkardı. Hastalar kendileri için dua edildiğini bilmiyorlardı. St. Luke’s Hastanesinde kendisine dua edilen 990 kalp hastasının 466’sına dua okundu. Dua okunan hastaların yüzde 11’i daha hızlı iyileşti. San Francisko Hastanesinde 390 hastadan 150’sine dua edildi ve bu hastalarda daha çabuk iyileşti.  Columbia Üniversitesinde üreme sorunu yaşayanlardan dua okunanalarda, döllenme başarısı oranı yüzde 8’den 16’ya çıktı. Embriyonun rahimde sağlıklı büyüme şansı ise yüzde 25’ten 50’ye yükseldi. İngiltere Ulusal Psikiyatri Enstitüsü’nün uzmanı Dr. Peter Fenwick’e göre bu araştırmalar insan enerjisinin gücüne işaret ediyor. (Vatan, 12.09.2003); Nörolog Andrew Newberg&#8217;in araştırma sonuçlarını yayınladığı “How God Changes Your Brain” (Tanrı beynimizi nasıl değiştiriyor?) adlı kitaptan: “ 10-15 dakika içten şekilde dua etmek beynin gri bölgelerini harekete geçiriyor, düşünce gücünü artırıyor ve merhamet duygusunu geliştiriyor. Korku ve öfke gibi duyguları azaltıyor. Bu etkilerin sonucu olarak öğrenme yeteneği gelişirken, oluşan rahatlama hisside psikolojik açıdan sağlık üzerinde olumlu etkiler yaratıyor.”; Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazan Aydın: “Dua, zikir gibi dini yaşantılar sırasında beynin bazı bölgelerinde kanlanma artıyor ve uzun süre devam ettirildiğinde ise beynin hafıza ve dikkatten sorumlu bölgelerinde yeni beyin hücresi oluşumu meydana geliyor.” (Yeni Asya, 18 Nisan 2010); ABD&#8221;de yayınlanan ünlü haber dergisi, Allah ve Sağlık: Din İyi Bir İlaç mı? Bilim Neden İnanmaya Başlıyor? (God &amp; Health: Is Religion Good Medicine? Why Science is Starting to Believe?) başlığı altında dinin iyileştirici etkisini kapak konusu yaptı. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına değinilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıkları daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığını bildirdi. Newsweek&#8221;in anketine göre, insanların %72&#8243;si dua ederek hastalıktan daha çabuk kurtulduklarına, duanın iyileşmeyi kolaylaştırdığına inanmaktadırlar. ABD ve İngiltere&#8221;de yapılan araştırmalarda da, hastalar için dua etmenin, hastaların rahatsızlık belirtilerini azalttığı ve iyileşme sürecini hızlandırdığı sonucu elde edilmiştir. (Newsweek, 10 Kasım 2003); Dua iyileştiriyor: The New York Times gazetesi dua ile iyileşme süreci arasındaki bağlantıyı araştıran çalışmaları masaya yatırdı. Bilim, dua edilen kişilerin daha kolay iyileştiğini ispatlıyor. (Yeni Asya, 12.10.2004); Yazar ve ressam Özge Günaydın kanserle mücadelesini kazanan ve bu süreci satırlara taşıyan bir kadın. “Çok dua ettim ve Rabbime sığındım. Bu hastalıktan ders çıkarmak için var gücümle uğraştım. Duanın gücüne inandım. Dua ederken çok daha fazla pozitif düşünceye odaklandığımı fark ettim. Dua benim için müthiş bir enerji kaynağıdır.” (Yeni Şafak, 18.3.2018); Dünyaca ünlü kalp cerrahımız Mehmet Öz diyor ki: “Dua etmek insanı çabuk iyileştirir. Her ameliyattan sonra hastalarıma dua ettiririm. Bu onları çabuk iyileştirir.” (Vatan, 4 Mart 2003); &#8220;Dua, bazen infilak gibi güçlü bir etkiye sahiptir. Bu yolla, kanser, böbrek iltihapları, ülser, deri, akciğer ve kemik veremi veya kalp zarı gibi hastalıkların hızla iyileştikleri görülmüştür. Başkası için yapılan dua, bireyin kendisi için yaptığı duadan sürekli daha etkili olagelmiştir. Öyle anlaşılıyor ki duanın kabulü, şiddet, ısrar, keyfiyet ve kalitesine bağlıdır.&#8221; (Alexis Carrel, Dua, s. 62 ); “Dua yer çekimi gibi gerçek bir kuvvettir. Doktorluk hayatımda tıbbın fayda etmedeği ama dua ile iyileşen nice insanlar gördüm. Bu alt edilemez sanılan tabiat kuralları ile başa çıkacak tek kuvvet duadır.” (Carrel, Bütün Dünya Dergisi, Ağustos, 1949)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız ilim adamı M. Lantee, “Namaz ve insan sağlığı konusundaki görüşlerini şöyle özetliyor: Bu konu üzerinde senelerce süren araştırmalar yaptım, sonuç olarak namazdaki hareketlerin kalp yetmezliklerini, damar sertliğini önlediğini söyleyebilirim. Bu hareketler damarlara ve kalbe izometrik egzersizler yaptırmakta ve büyük bir elastikiyet sağlayarak damar sertliğini engellemektedir. Bu durum beyin damarları içinde geçerlidir.” Beş vakit şifa: İsviçre&#8217;nin Siegfield laboratuvarı lisansı ile romatizmaya ilacı olarak üretilen ‘Prodisan Kapsül’ ilacının tanıtım broşürü, namazdaki hareketlerin bir şifa kaynağı olduğu olduğunu tartışılmaz şekilde ortaya koyuyor.” (Dr. Gülsen Ataseven, Gerçeğe Doğru dergisi, III/ 24) ve Amerikalı araştırmacılar tarafından vücuda faydalı olduğu tespit edilen hareketler(Yeni Akit, 4.9.2015):</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“An Ergonomic study of body motions during Muslim prayer using digital human modelling” adlı Inderscience adlı sitede yayınlanan araştırma da aynı sonuçları vermektedir. (https://www.inderscience.com/info/inarticle.php?artid=81914); Günaydın gazetesinin 8.3.1983 tarihli bir haberin küpürünü  eğitimci Vehbi Vakkasoğlu ‘Öğretmenin Not Defteri 1’ adlı eserin 202. sayfasında paylaşır: “Fransızlara göre romatizmanın ilacı 5 vakit namaz: Fransız doktorlar, romatizma, bel ve sırt ağrılarından şikayet eden hastalara Müslümanlar gibinamaz kılmalarını tavsiye ediyor.”; “Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörü Dr. Hans Tischer, ünlü bir ortopedi uzmanıdır. Bu bilim adamı, kendi sahasıyla ilgili bir hareketler zinciri olan namazı incelemiş ve şöyle bir yargıya varmıştır: &#8220;Müslümanların namazı ortopedik açıdan incelendiğinde, bütün hareket ve pozisyonlarıyla, boyun, omuz, kol, sırt, omurgalar, dirsekler, bacaklar, diz, kalça ve ayak bilekleri hatta parmak eklemlerine varıncaya kadar vücudun her eklemini hareket ettirir. Ayrıca boyun, omuz, kol, bacak, sırt ve karın kaslarının tümünü büyük bir ahenk içinde kasılıp yumuşatmakta ve böylece tam bir sağlık kaynağı olmaktadır. Üstelik tüm bu faydalı hareketler günde beş defa tekrarlanmaktadır. Vücut için bundan daha faydalı daha rahatlatıcı bir hareketler topluluğu düşünülemez.” (Vatan, 06.11.2003); Şiva, Hallel Yafa hastanelerinden, Tel Aviv ve Ben Gurion Üniversitelerinden İsrailli, Claibland Üniversitesi’nden Amerikalı araştırmacılar, ABD’deki NIH Ulusal Sağlık Kulübü’nün finanse ettiği çalışmaları sonucunda namazın etkisinin, eğitimsel kurumlardaki (aynı araştırmaya göre bu hastalığa yakalanma riskini yüzde %24 azalttığı ortaya konan) eğitim faktörünün olumlu etkisinden daha büyük olduğunu keşfetti. İsrail Haaretz gazetesinin bazı kısımlarını yayınladığı araştırmaya göre insanın eğitim aldığı yıllara oranla namazın etkisi de kat kat artıyor. Araştırmayı gerçekleştirenlerden İsrailli Profesör Rvka Aenzlberg, namaz kılan kimsenin namaz esnasında birçok kültürel ve düşünsel faaliyete yatırım yaptığını ve bunun de kendisini Alzhemier hastalığından koruduğunu belirtti.  (Timeturk, 17.08.2012); Sonradan Müslüman olan Jeffrey Lang adlı matematik profesörünün yazdığı, &#8216;Melekler de Sorar&#8217; (Even Angels Ask) adlı eserinden, ilk namazıla ilgili anısından bir bölüm: &#8220;Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah&#8217;a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu.&#8221;; İnternette yer alan ‘Egzersiz zihni açıyor’ başlıklı yazılarda da “fiziksel faaliyetlerin kan akışının beyin dâhil, bedenin her yerinde arttığını” gösteren çalışmalara rahatlıkla ulaşılabilmektedir. Zaten zihnin en açık olduğu an olan beyne en fazla kan gittiği hareket olan secde, aynı zamanda Allah’a en yakın olunan da andır: “Kulun rabbine en yakın olduğu hal secde halidir.” (Müslim, Salat, 215; Ebu Davud, Salat, 148; Nesai, Tatbik, 78) J. H. Lenison. ‘Günde 5 vakit namaz kılındığı esnada, gah çölün vahşi yalnızlığında, gah şehrin kalabalıklarında, müminlerin Allah&#8217;a itaat ve sadakat arz eden bu kimseler üzerinde derin tesiri icra eder ve bu tesir mutlaka ki benzersizdir.’ (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 18) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dinin doğru anlaşılıp doğru uygulandığı “her yerde” barış, huzur vardır: Turkcell Süper Lig&#8217;deki Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi öncesinde iki takımın taraftarları arasında kavga çıktı. (İHA, 29 Mart 2008); Beşiktaşlı ve Fenerbahçeli taraftarlar, Eyüp Sultan’da bir araya gelerek kıldıkları sabah namazının ardından birlikte dostluk kahvaltısı yaptı. (Milliyet, 19.12.2010)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önemli hatırlatma: Hiçbir ibadet egzersiz/spor değildir. İbadetten maksat, kulun Rabbine kulluğunu göstermesidir. Yoksa bu bilinç ile yapılmayan ibadet, spor faaliyeti olarak kalır. Ama şunu da bilelim ki ibadet maksadı ile yapılan tüm kulluk göstergelerinin ‘Allah rızası öncelikli olmak şartı ile’ mutlaka devamında kula maddi anlamda faydalı bir yönü de bulunmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nobel ödüllü bilim insanından çarpıcı açıklama: Müslümanların orucu. Yoshinori Oshumi; Japon biyolog ve bilim insanı. 2016&#8217;da İsveç Nobel Vakfı tarafından, hücrelerin kendi kendini sindirmesi olarak bilinen otofaji alanındaki çalışmaları nedeniyle Nobel Ödülüne layık görülen bilim insanı, oruç tutmanın sağlığa faydalarını bilimsel olarak ispat etti. Genlerdeki mutasyonlar hastalıklara neden olurken, aç kalma süreçlerinin kanser ve nörolojik hastalıklar gibi bazı vakalarda düzelmelere sebep olduğu gerçeğini ve sağlığa katkılarını kanıtladı. (Mynet, 19.04.2022) ; ABD’li bilim insanları: Haftada 2 gün oruç tutmak ömrü uzatıyor. (TRT Haber, 27.12.2019) Bilindiği gibi peygamber efendimiz haftada 2 gün, pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutardı. (Tirmizi, Savm, 44; Nesai, Sıyam, 36; İbni Mace, Sıyam, 42; Hanbel, VI/80) ; Ünlü Doktor Enver Saraç’tan flaş açıklama: Kanseri öldürmek için oruç tutun. (Milliyet, 10.04.2017) Devamı, ‘Oruç ve sağlık’ adlı yazımızda</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Abdest: &#8220;İnsan bedeni ‘statik elektrik’ üretiyor. Tabii haliyle ve özellikle sevinç, üzüntü, heyecan, stres gibi duygu dalgalanmalarında 5-10 kat fazla olmak üzere. Bu statik elektrik insan dış yüzeyinde yani teninde birikiyor. Ayrıca tüm canlı ve cansız cisimlerin dış yüzeylerinde de statik elektrik yükü var ve insan günlük yaşantısında bunlarla el ve vücudu ile temasında da elektrik yükü alıyor ve statik elektrik birikimi artıyor. Bu birikim çepeçevre tüm vücudumuzu yani tenimizi zırh gibi kaplıyor. Defedilemez ve aktarılamaz ise insana huzursuzluk, sıkıntı ve rahatsızlık veriyor. Bu statik elektrik yükü vücuttan nasıl atılacak? İletken maddelerle temas edilerek. Elektriğe karşı en iletkenlerin başında bildiğimiz su gelir. İnsan banyo yapınca bu yük suya aktarılıyor. İşte insanın duş ve banyo sonrası büyük rahatlık duyması bu yüzden. Bir de biliyorsunuz, çıplak ayakla toprağa basıldığında da bu yük toprağa aktarılabiliyor. Bazı psikolojik rahatsızlıklarda doktorlar hastanın çıplak ayakla toprakta gezinmesini önerirler. Bu pratik ve seri etki gösteren bir tedavi yöntemidir. Artık ibadete geliyoruz: İbadet bir takım şekilsel hareketlerin yanında aslında düşünseldir. Düşünce de yukarıda belirttiğimiz gibi bir enerjidir. Beyinde oluşan düşünce enerjisi, tüm vücut ve özellikle giysilerle kapatılmayan kafa, el, yüz gibi vücudun dış yüzeyleri ile Allah’a ve O’nun her insan için görevlendirdiği yazma (kayıt) ve iletişim ile görevlendirdiği aracılara yani meleklere iletilecektir. Namazdan önce abdest alınması ile insanın vücudundaki bu statik elektrik yükü boşatılarak iletişim kanalları açılmış oluyor ve insan Namaz ibadeti ile yaratıcısının huzuruna çıktığında O’nunla iletişim kurmasına fiziki bir engel kalmıyor. Boy abdesti yani gusülde de gerekçe aynıdır. Cinsel bir aktiviteden de insanın aşırı bir statik elektrikle yüklenmesi olağandır. Bu elektrik yükü de yıkanmak yani gusül abdesti almakla atılacaktır. Şimdi gelelim bu söylediklerimin sağlamasına, yani doğruluğunun ispatına: Abdestin alternatifi nedir? Yani su bulunmama halinde abdest gereği nasıl yerine getirilecektir? Teyemmümle yani toprakla. Yukarıda anlattığım gibi toprak da iletkenliği nedeni ile suya alternatiftir. İşte bu sebepten su bulunmadığında teyemmüm edilir.&#8221; (Prof Gazi Özdemir, Din ve Beyin-Temel Prensipleri Aynı adlı eserinden alıntılayan Hasan Suiçmez, Abdestin Sırları, Çayhaber.net, 25.07.2012) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Abdest, bilimsel mucizeler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">a) Abdestin Dolaşım Sistemine Verdiği Sağlık Nimetleri: Damarlar kalpten uzaklaştıkça incelerek nihai dokulara ulaşmaktadır. Bu ince damar sistemi esnek, pürüzsüz olduğu takdirde normal görevini sürdürebilir. Yoksa damarlar zamanla daralır, neticede tıkanır. Bu olaylar beyinde olursa ihtiyarlık erken gelir, bunama kaçınılmaz olur. Bu tehlikeli gidişten uzaklaşmanın en pratik ve sağlam yolu, damarlara genç yaşlardan başlayarak esneklik kazandırmaktır. Özellikle beyin dolaşımı ve kalpten uzak düşen ayak ve el damarlarında bu jimnastiğin yapılması zorunludur. Bunun en kolay yolu, damarları ısı farkı ile açıp kapayan su ile yıkama sistemidir. İşte kolayca fark ettiğimiz gibi, abdest alma damar sistemine esneklik kazandıran harika bir reçetedir. Özellikle ağız, burun ve boynun iki yanının ile teması, kafa kaidesinin etki ile beyin dolaşımını zenginleştirir. İşte 14 asır önce İslamiyet, suyun altın olduğu bir noktadan (Arabistan) arza intişar ederken, abdesti bu akıl almaz hikmeti için getirmiştir. Bu sayede kalp ve dolaşım basıncı rahatlayacak. Bu sayede beyin ve sinir sistemi tüm uyuşukluklarından kurtulacaktır. Bugün sinir yorgunluklarının tek doğal ilacı olarak da gusül tarzında genel yıkanma en sağlıklı tedavi usulüdür. Daha incesi abdest alma alışkanlığı ile oruç ve namazın hayat boyu sağlığımıza verdiği kazancı beraber düşünürsek, ciltlerce kitapta saymakla bitiremeyiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">b) Abdestin Korunma Sistemine Verdiği Sağlık Nîmetleri: Korunma sistemimiz (mikroplara ve kansere karşı) bildiğimiz dolaşım sisteminden farklı; daha ince damar şebekesinden kurulu ayrı bir yapıya sahiptir. Bu sistem beyaz kan sistemi, ya da tıp ismi ile lenf sistemidir. Bu sistemin sağlıklı işlemesi de dolaşım sistemi kadar önemlidir. Üstelik lenf (beyaz kan) damarları kan damarlarından on defa daha incedir. İşte abdest bu sistem için akıl almaz bir nîmettir. Onun kıldan ince damarlarını da esnek tutar. Hele bu sistemin özel merkezleri olan burun arkası ve boğazın sık sık yıkanması (gusül); korunma sistemimize yeniden güç ve hareketlenme kazandırır. Abdest ve guslün lenf sistemine kazandırdığı uyarı, tüm hastalıklar, hatta kanser gibi konularda fevkalâde ciddi yarar sağlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">c) Abdestin Vücudun Statik Elektriğini Giderici Etkisi: Tüm hücreler çevresinde belli bir statik elektrik vardır. Ancak vücudun tümü bu statik elektriğin olumlu dengesi içindedir. Bunu his dahi etmeyiz. Ne var ki, gerek havada artan iyonlar, gerek özellikle çağımızda bir mesele olan plastik giysiler, vücudun dış yüzünde elektron artmasına neden olur. Bu olay dıştan içe doğru bizi etkilemektedir. Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar yaratır. Bir önemli etki de deri üzerindedir. Bahis konusu olan elektron artışı deri altındaki çok minik kasları yorar ve onların vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına neden olur ki; bu sonuç yüzde kırışmaların baş nedenidir. Vücut kırışma ve sarkmaları da bu statik elektrikle yakından ilgilidir. Eskiden beri tedavi edici etkisine inanılan ve günümüzde pek moda olan akupunktur bu statik elektriği dışarı atmanın bir tarzıdır. Vücudun statik elektriğinin aşırısını dışarı atmanın iki yolu vardır. Ya çıplak el ve ayakla toprağı elleyerek bir nevi toprak hattı yapmak. Ya da su ile yıkanarak bu elektronları dışarı aktarmak. (Onkolog Dr. Haluk Nurbaki`den alıntı; Dogruhaber.com.tr, 26.01.2019)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2005’li yıllarda internette kısa süren bir ‘sünnet sağlığa zararlıdır’ furyası başlatılmış, çağdaş sıfatlı doktorlarımızda bu furyaya katılmışlardı. Gerçek ne peki?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">BM’den Sünnet olun Çağrısı: Birleşmiş Milletler’in sağlık örgütleri, AIDS’e yol açan HIV virüsünden korunmak için erkeklere sünnet yaptırmaları tavsiyesinde bulundu. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile UNAIDS (HIV/AIDS Ortak Programı) uzmanları, erkeklere sünnetin virüse karşı kısmi koruma sağlayacağını açıkladı. DSÖ uzmanlarından yapılan açıklamaya göre sünnet AIDS’e yakalanma riskini yüzde 60 oranında azaltıyor. Dünya Sağlık Örgütü HIV/AIDS bölümü başkanı Dr. Kevin De Cock da “Heteroseksüellerde HIV enfeksiyonunun yüksek ve sünnet oranının düşük olduğu ülkelerde artık HIV bulaşma riskini azaltacak yeni bir yöntemin bulunduğunu” söyledi. Dr. De Cock, “Dünyada 665 milyon sünnetli erkek var. Eğer bu sayıyı iki katına çıkarabilirsek, 20 yıl içinde 5.7 milyon AIDS vakasını ve 3 milyon erkeğin ölümünü engelleyebiliriz” dedi. (Vatan, 28.03.2007); Sünnet AIDSten kurtarıyor: İngiltere&#8217;de Harvard Üniversitesi profesörleri Daniel Halperin, AIDS&#8217;e yol açan HIV virüsüne karşı en etkili yöntemin sünnet olduğunu açıkladı. Sünnetin uzun vadede kondomdan bile koruyucu olduğunu savunan Halperin, virüsün bulunmasının 25&#8217;inci yıldönümü için Independent&#8217;a verdiği demeçte &#8220;BM&#8217;nin her yıl AIDS&#8217;le mücadeleye ayırdığı paranın yüzde biriyle, yani sünnetle daha etkili olabiliriz&#8221; dedi. (İnternet Haber, 10.05.2008); AIDS için Coni de kestirecek: New York sağlık yetkilileri harekete geçti. AIDS&#8217;i önleyen sünnet için kampanya başlıyor. ABD erkeği sünnet olacak. New York&#8217;ta, AIDS riski içinde bulunan erkeklerin sünnet yaptırmasını teşvik için kampanya başlatılması planlanıyor. New York Times&#8217;ın internet sitesindeki habere göre, Dünya Sağlık Örgütü&#8217;nün (WHO), sünnetin AIDS&#8217;e yol açan virüs HIV&#8217;in bulaşmasını önlemede etkili olduğunu açıklamasından sonra New York sağlık yetkilileri harekete geçti. Atlanta&#8217;daki Hastalıkların Kontrolü ve Önlenmesi Merkezi, bunu ulusal bir politika haline getirmek için çalışmalar yapmaya hazırlanıyor.Ancak merkezin çalışmalarından önce harekete geçen New York sağlık yetkilileri, sünnet konusunu üyeleriyle ele almaları için bazı gruplar ve eşcinsel örgütleriyle şimdiden temasa geçti.Yetkililer, bunun yanı sıra kentteki hastane ve klinikleri idare eden Sağlık ve Hastaneler Kurumu&#8217;ndan sağlık sigortası olmayan erkeklerin ücretsiz sünnet edilmesini istedi.Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile UNAIDS uzmanları, Kenya, Uganda ve Güney Afrika&#8217;da yapılan araştırmalara dayanarak, sünnetin AIDS&#8217;e karşı korunmada etkili olduğunu belirtmiş ve erkeklere sünnet olmaları tavsiyesinde bulunmuşlardı.  (İnternet haber, 08 Nisan 2007); Sünnet &#8220;penis kanseri&#8221;nden koruyor: ASM Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. A. Nadir Tosyalı: “Penis kanseri riskini ve partnerlerin rahim ağzı kanseri riskini azaltan sünnet, ciddiye alınması gereken önemli bir cerrahi işlemdir.” (Mynet, 20.05.2010); Sünnet tüm dünyada yaygınlaşıyor: Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Selami Sözübir, sünnetin hem cerrahi yönü hem de psikolojik yönüyle üzerinde önemle durulması gerektiğini belirtti. (28.4.2009)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ilacı: Katar`da yayınlanan Ar-Raya Gazetesince 2000 yıllın başlarında dünyaya duyurulan habere göre; Mısırlı Dr. Abdulbasıt Muhammed tarafından insan terindeki terkipten elde edilen ve yüzde 99 başarı sağlayan, üstelik hiçbir yan tesiri bulunmayan ilaç, biri Avrupa diğeri Amerika olmak üzere iki yerden onay aldı. Söz konusu yeni göz ilacının, sıvı ve göz damlası şeklinde bir İsviçre şirketi tarafından üretime başlandığı ifade etmişti ve bu ilaç şimdi tüm dünyada aranan ve yok satan bir ilaç haline gelmiştir. Adı geçen gazetenin o zamanki Haberinde; ilhamını Yusuf Suresi’nden aldığını belirten Dr. Abdulbasıt Muhammed, adına &#8220;Kur`an İlacı&#8221; dediği ilacın buluşu hakkında şunları söylüyordu: &#8220;bir gün, sabahleyin Yusuf Suresi’ni okuyordum. Aklım 84. ve onu takip eden ayetlere takıldı. Ayette, oğlu Hz. Yusuf`un başına gelenlerden dolayı şiddetli hüzün ve kederle ağlayan Hz. Yakup’un gözlerine akların indiği ve daha sonra, Hz. Yusuf Peygamber`in babası Hz. Yakup’a gönderdiği gömleği, babasının` gözlerine sürmesiyle gözlerinin iyileştiği ve eskisi gibi görmeye başladığı ifade ediliyordu. Burada düşünmeye başladım. Hz. Yusuf`un gömleğinde ne olabilirdi? Sonunda gömlekte terden başka bir şeyin bulunmadığı kanaatine vardım. Düşüncemi ter ve terkibi üzerinde yoğunlaştırmaya başladım. Laboratuar çalışmalarına başladım. Tavşanlar üzerinde deneyler yaptım. Sonuçlar oldukça olumlu çıkıyordu. Daha sonra gözünde katarakt bulunan 250 gönüllü şahıs üzerinde günde iki defa olmak üzere iki hafta süreyle tedavi uygulamaya başladım ve sonunda yüzde 99`lukbir başarı elde ettim ve buna `işte Kur`an mucizesi` dedim.&#8221; Katarak tedavisinde yüzde yüz olumlu sonuç veren Kur’an ilacı şu an yok satmaktadır. O zamanlar, onay için, ilaçla ilgili araştırmasını Amerika ve Avrupa`daki yeni buluşları tescille ilgili yerlere gönderdiğini söyleyen Abdulbasıt, yapılan inceleme ve deney sonunda ilaca onay çıktığını ve ilacı üretmeye talip bir İsviçre şirketiyle, üzerinde &#8220;Kur`an İlacı&#8221; ifadesini koymak şartıyla anlaştığını ve şirketin de bunu kabul ederek üretime geçtiğini ifade etmişti. (24.07.2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Az ye, sağlıklı ve uzun yaşa: Normalden daha az yemenin kanserden katarakta kadar pek çok hastalığı önlediği ortaya çıkarken yaşamı üçte bir oranında uzattığı da kanıtlandı. ABD&#8217;deki Ulusal Yaşlanma Enstitüsü&#8217;nde bilim insanları, 10 yıldan uzun bir süre 60 erkek ve 60 dişi maymundan oluşan iki grup üzerinde çalışma yaptı. ( Sabah, 27.12.2012; 13.10.2013); “Üç huy Allah’ın gazabını gerektirir. Acıkmadan yemek yemek, uykusuz kalmadan uyumak, lüzumsuz yere gülmek.” (Ramuze’l-Ehâdis, I/3340); “Birçok hastalığın gerçek sebebi çok yemedir.” (Câmiüs Sağîr, 1/36);  Asr-ı Saâdette, Hareklius Hz. Peygamber aleyhisselam’a hizmet için bir doktor göndermişti. Bu tabip, Resul-i Ekrem’in yanında uzun müddet kalarak ashâb ve ehl-i beytten hastaları tedâvi için beklemiş, fakat tedâviye çok az kimsenin muhtaç olduğuna şâhit olarak memleketine dönmek için izin isteyince, az hastalanmanın sebebi hakkında Hz. Peygamber, “Ashâbın iyice acıkmadıkça yemek yemediklerini ve yemekten iyice doymadan ayrıldıklarını” söylemiştir. (Milaslı İsmail Hakkı, Tıbb-ı Nebevî, s. 22); &#8220;Mümin karnını tamamen doyurmaz&#8221; (Darimi, Vesâyâ, I/108); &#8220;İnsana, yaşaması için birkaç lokma yeter. Çok yemek isteyen, karnının yani midesinin üçte birini yemekle doldursun, üçte birini suya ayırsın, üçte birini de rahat nefes alması için boş bıraksın.&#8221; (İbn Mace, Et&#8217;ime, 50); &#8220;Ademoğlu, karnından daha şerli bir kap doldurmamıştır.&#8221;(Tirmizi, Zühd, 47); “Mide hastalıkların evidir. Tedavinin özü ise perhizdir.” (Ebû Dâvud, Tıb, 13);  “Ümmetim hakkında en çok şu hususlardan korkuyorum: Şişmanlık, uykuya düşkünlük, tembellik ve iman zayıflığı!” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Tercümesi, Hadis No: 295); “Sizin Allâh’a en sevimli olanınız, az yiyip içen ve bedence hafif olanınızdır.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Tercümesi, Hadis No: 221)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ünlü tıp profesörü Osman Müftüoğlu, bugünkü yazısının “Sağlık Çerezi” başlıklı bölümünde uyku pozisyonlarını yazdı. Sağ tarafa uyunması tavsiyesinde bulunan Prof. Dr. Müftüoğlu, Hürriyet gazetesindeki yazısının ilgili bölümünde “Sağ yana yatmak daha verimli” başlığı altında “Beyninizin toksinlerden arınmasını sağlayan G-Lenfatik temizleme sisteminin daha etkin çalışması için sağ yana yatmayı tercih edin. İkinci tercih sol yana, üçüncüsü sırtüstü olanıdır. Yüzükoyun yatanlarda bu sistem tıkanıyor ve sabah yorgunluğu olasılığı artıyor” ifadelerini kullandı. (Yeni Akit, 31.1.2020); Hazret-i Peygamber (sas) uyurken sağ yanına doğru yatarak uyurdu. Riyazü&#8217;s-Salihîn adlı hadis kitabında şöyle rivayet ediliyor: Bera b. Azib (r.a)&#8217;den: Peygamber Efendimiz (s.a.s) yatağına girdiğinde sağ tarafına yatardı; sonra, &#8220;İlâhî! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana tevcih ettim, işlerimi sana emanet ettim. Sevabını ümit ederek ve azabından korkarak sana sığındım. Senden başka kendisine sığınacak ve korunacak kimse yoktur. Gönderdiğin kitaplara ve yolladığın peygamberlere iman ettim.&#8221; (Riyazü&#8217;s-Salihîn; II/206-207-208-209) “Hz. Peygamber uyumak üzere uzandığında sağ elini yanağının altına koyar, sonra, &#8220;Allah&#8217;ım, kullarını dirilteceğin kıyamet Gününde beni azabından koru&#8221; diye duâ eder ve bunu üç defa tekrarlardı.” (Camiüssağir Hadîs No: 6558)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayakta su içmenin zararları. Uzmanlar, ayakta su içmenin tıbbi zararlarını sıraladı. Ayakta su içmenin insanlara tıbben zarar verebileceğini belirten uzmanlar, &#8220;İnsanların mideleri pozisyonlarına göre farklılık gösterir. Yani ayakta ve oturur vaziyetteki midenin pozisyonu farklıdır. Ayakta duran bir insanlar eğer sıvı gıda içerse doğrudan doğruya onikiparmak bağırsağına geçer. Bu da midenin küçük eğriliğine uyan kısmında Waldeyerin mide caddesi denen oluk bulunur. Sıvı gıdalar bu yolu takip ederek devamlı küçük bir açıklığı olan mide çıkışını geçerek onikiparmak bağırsağına geçer. Yani şöyle diyecek olursak insanların ayakta su içmeleri sonucunda suyu içerler ve hiçbir yere etkisi olmadan direk onikiparmak bağırsağına geçer. Su insanlar için önemlidir. Bu sıvıyı ayakta içtiklerinde vücuttaki su midede birikmez ve vücuda hiçbir faydası olmaz. Eğer insanlar sıvıyı oturarak içerse bunlar önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra onikiparmak bağırsağına geçer. Bu durumda oturarak su içme usulüne uymakla insan kolera dahil, bir çok insan hastalıklarından korunmuş olur. İnsanlar rastgele yerde sıvıları alıp ayakta içerseler bazı hastalıklara ve tehlikeye daha fazla maruz kalırlar.&#8221; dedi. (Sabah, 6.3.2013); &#8220;Eğer ayakta su içen kimse midesine verdiği zararı bilseydi içtiği suyu şüphesiz ki geri kusardı&#8221; (Abdürrezzak 10/427, hadis, 19588); &#8220;Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutur da içerse kusmaya çalışsın&#8221; (Müslim, Eşribe, Hadis 116); Resûli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem &#8220;Ayakta su içmeyi yasaklamıştır&#8221; ifadesi, Müslimin bir başka rivayetinde &#8220;Ayakta su içmekten men etmiştir&#8221; şeklinde geçmektedir. (Müslim, Eşribe, 112, 114); &#8220;Hiçbiriniz ayakta su içmesin.&#8221; (Müslim, Eşribe 116)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> “O (Allah);  geceyi içinde dinlenesiniz diye sizin için yaratandır.&#8221; (Yunus, 67);  “Uykunuzu bir dinlenme kıldık.” (Nebe, 9); &#8220;Size geceyi bir örtü, uyku zamanı kılandır O&#8217;dur.&#8221;  (Furkan, 47) Bu ayetlerle alay etmek isteyen bazı ateistler, “Ama ben geceleri uyumuyorum ki, gündüz uyuyorum” diye akıllarınca itiraz ediyorlar! Bakalım bilim adamları ne diyor bu konuda: “Kanserden korunmak için düzenli uyku ve spor.” (Hürriyet, 9.3.2015; NTV, 18.12.2008); “Tevfik Dorak, İngiltere&#8217;nin Newcastle Üniversitesi&#8217;nde kanser araştırmaları yapan bir Türk doktor. Dorak&#8217;ın dünya tıp literatürüne geçmiş çarpıcı bulguları var. Bunlardan biri, karanlıkla-kanser arasındaki ilişki. Dorak, vücudun hücre yenileyici ve bağışıklık sistemi düzenleyici melatonin hormonunu gece karanlıkta salgıladığını hatırlayıp uyarıyor: &#8220;Karanlıkta uzun ve düzenli uyku bu salgıyı ve kansere bağışıklığı artırıyor. Gece “23.00 ila 03.00” arasında salgılanan ve vücudun savunma mekanizmasını güçlendirip, yaşlanmayı geciktiren bir hormon var: Melatonin. Ve sadece gece ve sadece teknolojinin bütün fişleri çekilince devreye giriyor.&#8221; (Milliyet, 26 Şub 2014); “Kaliteli bir uyku için. En yenileyici uyku saat 22.00 ile 02.00 arasındadır. (Prof. Mehmet Öz, Milliyet, 15.6.2015); Dr. Ebru Aydın, “Melatonin salgılanan saatleri insanların kaçırmaması gerekiyor. Melatonin hormonu özellikle gece 11’den sonra salgılanmaya başlıyor ve gece 2’ye kadar en üst seviyeye çıkıyor. Sabaha doğru da yavaş yavaş azalıyor. O nedenle özellikle bu saatlerdeki uykuyu kaçırmamak gerekiyor.” (Habertürk,31 Ocak 2014); İnsanların iki ayrı uyku dalgasına göre programlandığı tespit edilmiştir. Rodenburg Üniversitesinden Prof. Jurgen Zulley&#8217;in araştırmalarına göre bu iki dalgadan biri öğle arasında 10-30 dakikalık bir süre içerir. Öğle vakti ve öğle yemeği öncesi uyunacak bu uyku, uykusuzluğun en önemli çözümlerinden biri olarak görülüyor. Diğeri gece 12.00-04.00 arası uyanacak uykudur. Bu iki vakti düzenli olarak uykuda geçiren kişiler uykusuzluk sorununu aşacaktır. (Sabah, 23.11.1993) ki, İslam litelatüründe buna kaylule denir. “Öğleyin kaylule yapınız. Muhakkak şeytanlar öğle vaktinde kaylule yapmazlar.” Buyurmuş, kendileri de yapmıştır. (Buhârî, Hacc, 129, Cuma, 40; İbn Mâce, Savm, 22¸İbn Hacer, Fetḥu’l-Bârî, XI/72; Ebû Dâvûd, “Ṭahâret”, 14)Ebû Dâvûd, “Ṭahâret”, 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tesettür İslami bir emirdir. (Ahzab, 59; Nûr,  31, 60; (Mecmeu’zzevâid nr:4168; Ahmet b.Hambel, Müsned nr.6786; İbn-i Hibban, sahih, 5655-7347; Ebu Davûd, Libâs, 31;İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259) Her emir gibi insanların faydasınadır: Milliyet gazetesinden (9.12.2002) Dinsiz olan Ece Temelkuran, ‘Kadınlara laf atan erkeklerle konuşur.’ Yazısındaki bir cümle ilginçtir. “Aslında kadınların güzelliği veya giyinişi (başörtülü olmadığı sürece) önemli değil… Bu ve birkaç laf atıcı itirafında türbanlıların “laf atılmaktan muaf” oldukları anlatılıyor.” Hürriyet gazetesinden Ayşe Arman ise, 12 Temmuz 2009 tarihli köşe yazısında, tesettüre girerek yaşadığı deneyimleri aktarırken şunları söyler: “Zaten tesettürlü olmak tuhaf bir şey, kimse size bir şey sormuyor, hep bir anlayış, şefkat, erkekler tacizde bulunmuyor, müthiş bir kalkanmış…” Arman&#8217;ın sonradan tesettüre giren oyuncu Büşra Apaydın ile yaptığı röportajın (28 Ağustos 2016) başlığı da ilginç: &#8220;Özgürleşmek için kapandım.&#8221;; Amerika’da yapılan bir deneyle de ilginç sonuçlar elde edilmiştir: Taciz için 5 saat sokakta yürüdüler. New York sokaklarında bayanların giyimi üzerinden ilginç bir taciz deneyi yapıldı. New York sokaklarında sosyal deney yapan gençler kadınların giydikleri kıyafetin &#8221;taciz&#8221; konusunda ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koydu. 5 saat &#8221;normal&#8221; bir şekilde, 5 saat kapalı yani islama uygun şekilde giyinen kadının karşılaştırmasına çok şaşıracaksınız. Videoda ‘normal’ giyinip gezen kıza ıslık çalıp laf atarlarken, kapalı (Müslüman) kıyafetle gezen aynı kızı kimse rahatsız etmez, laf atmaz, yan gözle bakmaz! (Star, 1 Eylül 2015); Satanist iken Müslüman olan Hollanda’lı Wendie Zantman, başörtü hakkında söyledikleri: “Başörtüsünün bir kadın için nasıl bir korunak olduğunu fark ettim ve hemen bir başörtüsü takıp Hollanda sokaklarında gezmeye başladım. Başörtüsü gerçekten de beni koruyor ve hiç kimse beni rahatsız etmiyordu.” (Haksöz, 22 Şubat 2022) ; ‘Hindu asıllı bir ateist’ iken, 1999’da Müslüman olan dünyaca ünlü Hint şairi ve yazarı Kamala Das’ın The Times of India gazetesine verdiği bir (15 Aralık 1999) beyanat: &#8220;İslam’ı seçmemde tesettürün büyük rolü var. Tesettürü seviyorum. Tesettür emniyettir. Gördüm ki tesettürlü bir hanım her yerde saygı görüyor. Kimse dokunmuyor sana; laf atmaya bile cür’et edemiyor. Tesettür içinde tamamen emniyettesin&#8230; Bunları dışlayan özgürlüğü fazlasıyla yaşadım, artık istemiyorum.&#8221; Görüldüğü gibi tüm deneyimlemeler hep aynı sonıuca ulaşmaktadır: Gerçek bir tesettür tam anlamı ile bir emniyettir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır.&#8221; (Ahzab, 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur&#8217;an&#8217;da örtünme önce erkeklere, sonra kadınlara emredilmiştir.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 102) Kur&#8217;an hicabı ilk önce erkekler için belirtir. Daha sonra da kadınlar için. (Naik, s. 134) Kur&#8217;an&#8217;da bir kadına baktığımda ki, o kadın benim eşim, annem veya kızım olmadığı sürece bakışlarımı indirmemi söylemektedir.” (Naik, s. 126)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halvet, yani birbirlerinin mahremi olmayan bir kadınla bir erkeğin başbaşa kalmaları haramdır. Peygamberimiz böyle zamanlarda üçüncü kişinin mutlaka şeytan olacağını söylemiş ve inananların bundan sakınmalarını emretmiştir. (Tirmizî, Radâ` 10, Fitne 7; Müsned, 1/18, 26)  Rusya, İsrail, Fransa, İtalya, Çin, Brezilya, Filipinler, İngiltere, Japonya, Ukrayna, Hindistan, Meksika&#8230; Haremlik selamlık otobüs, tren, plaj, taksi hatta kadınlara özel banka (Almanya, Münih, Frauenbank; Milliyet, 27.11.2004) ve jimnastik salonu (ABD, Florida ve California, Milliyet, 26.03.2004) açarken, bizde daha namaz yerlerinin ayrı olması bile irtica haberi olarak kabul ediliyor!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/namaz3-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4896" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/namaz3-1.jpg" alt="namaz3-1" width="549" height="262" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/inanc_1-1-2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4897" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/inanc_1-1-2.jpg" alt="inanc_1-1-2" width="321" height="284" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sunnet1-2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4898" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sunnet1-2.jpg" alt="sunnet1-2" width="747" height="458" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sunnet2-2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4899" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sunnet2-2.jpg" alt="sunnet2-2" width="348" height="310" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sunnet3-4.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4900" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sunnet3-4.jpg" alt="sunnet3-4" width="505" height="257" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-ikerim1-2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4901" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-ikerim1-2.jpg" alt="kuran-ikerim1-2" width="575" height="347" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" title="sabah-azyiyinhadis_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sabah-azyiyinhadis_1.jpg" alt="" width="300" height="530" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html/islam-emir-humanizm-5" rel="attachment wp-att-4278"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4278" title="islam-emir-humanizm-5" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-emir-humanizm-5.jpg" alt="" width="475" height="454" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/humanislam-1.png"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5960 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/humanislam-1.png" alt="humanislam-1" width="527" height="272" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/10857922_852615218151218_3838719003243001619_n.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6115 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/10857922_852615218151218_3838719003243001619_n.jpg" alt="10857922_852615218151218_3838719003243001619_n" width="307" height="385" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">29 Ekim 1938 tarihli ‘Resimli Ay Dergisi’nde Mahmut Yesari’nin ‘Güneşe çıkan kadın’ başlıklı yazısından: “O zamanki kadın erkek trende, vapurda, tramvayda ayrı oturuyordu… Kadın, kafeste yaşayan, güneşe hasret bir kuş gibiydi. Kadın çarşaftan kurtulup ta güneşe çıkınca ne oldu? Plajlarda, kadın erkek, beraber giriyorlar. Kadın, güneşe çıktı.”; 25.06.2017 tarihli Aydınlık gazetesinden: “Milli Eğitim Bakanlığı yeni açılacak her kurumda abdesthane ile kadın ve erkek için ayrı ayrı olmak üzere mescit zorunluluğu getirdi.”; Hürriyet’ten Ayşe Arman’ın ‘Taciz’ başlıklı yazısında (03 Ocak 2009) geçen bir ifade: “Anlayamıyorum neden bu tür görevlerde sadece kadınlar çalıştırılmıyor? Ya da bu zorsa, görev dağılımı yapılırken, niye kadın erkek karışık bir ekip ayarlanamıyor?”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Sakalla bıyık, astım ve cilt kanserinden koruyor.” (Takvim, 12.3.2013); “Sakal sağlığı koruyor.” (Sözcü, 19.1.2016)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Teyemmümün temizliğini kanıtladı. İstanbul’da özel bir hastanede çalışan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Abdülkadir Geylani Şahan, Kur’an-ı Kerim’de teyemmümden bahsedilen Maide Suresinden yola çıkarak bir araştırma yaptı. İnsanlardan el temizliği yapılmadan örnekler alan Doktor Şahan ve ekibi, ardından teyemmüm yaptırarak yeniden örnek aldı. Çıkan sonuçları karşılaştıran Şahan, teyemmüm sonrası ellerin temizlendiğini gördü. Aldıkları sonuç karşısında çok şaşırdıklarını söyleyen Şahan,&#8221;Kuran-ı Kerim, insanların hem bilimsel hayatına hem dünya hayatına akla gelebilecek her duruma çok net açıklamalar verebilen bir kitap.&#8221; ifadelerini kullandı. (Yeni Şafak, 16 Şubat 2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah ve ahiret inancı fıtratta, doğuştan genlerimizde var! Erdal İnönü: &#8220;Akşam yatağa girerken, sabaha çıkıp-çıkmayacağımdan emin değilim. Dahası öldükten sonra ne olacak? Toprağın altında çürüyüp gidecek miyim? Ama ben yok olmak istemiyorum. Tanrı yoksa da olmasını istiyorum. Yok olmayacağımı düşünmek bana huzur veriyor. 1947 yılında Fen Fakültesinden mezun olunca doktora için Amerika’ya gitmiştim. Bir kimya hocamız vardı. Kendini Einstein’ın kimyadaki benzeri görür ve her şeyi kimya ile çözeceğine inanırdı. Bu bağlamda sık sık Tanrı kavramının da insanın acizliğinden kaynaklandığını söyler; kimya iyi anlaşıldığında Tanrı’ya ihtiyaç kalmayacağını güçlü bir şekilde izah ederdi.&#8221; Yıllar sonra Erdal İnönü hocasıyla yeniden karşılaşmış. Bir konferans için gittiği Amerika’da bir otel lobisinde otururken, hocasının koltuğunun altında bir kitapla asansörden çıktığını görmüş. &#8220;Koltuğunun altındaki kitabı sordum. &#8216;Yeni yayınlanan kitabım&#8217; deyip, bana uzattı. Baktım, Tanrıyla ilgili bir kitaptı&#8230;&#8221; (Erdal İnönü, Anılar ve Düşünceler” konulu konuşmasından, ODTÜ kampüsu, 18 Mart 1996); Ümit Meriç, Türkiye sosyalizminin öncülerinden Kerim Sadi&#8217;ye yaşlılığında sorar: &#8220;Allah var mıdır yok mudur?&#8221; Kerim Sadi bir süre duraksadıktan sonra şöyle cevap vermiş: &#8220;Senin yaşlarındayken yoktu ama galiba artık var.&#8221;  (Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, s. 188); Devrimci sol önderlerden Mihri Belli: &#8220;Reşo Ali hastalanmıştı. Yatalak olmuştu, fakat kafası işliyordu. Geçmiş olsuna gittim kendisine. Bana, “Yakında öleceğim” dedi, senden bir ricam var. Bana izin ver, atalarım gibi yok olmayacağıma, bu dünyaya bir kuş mu olur, bir bitki mi olur geri döneceğime inanayım, yok olmayayım.” Reşo Ali, Alevi idi, reenkarnasyona inananlardan. “İzin senin” dedim.&#8221; (Akit, 9.11.2016); Freud&#8217;un ünlü talebesi Carl Gustav Jung: &#8220;Ne zaman öfkeye ve korkuya kapılsam, ne zaman istemsizce &#8220;Ah Tanrım!&#8221; desem, O&#8217;nu anıyor, O&#8217;nu çağırıyorum. Kökeni benim kontrolümün ötesinde olduğu için, gerek olumlu gerek olumsuz açıdan, geleneklere uygun bir biçimde &#8220;tanrı&#8221; veya &#8220;kişisel tanrı&#8221; diyorum bu &#8220;kaderin gücü&#8221;ne.&#8221; (The Listener, 21 Ocak 1960)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Benim için yeryüzünde iyi, doğru, güzel ne varsa hepsinin diğer adı İslam’dır.” Aliya İzzetbegoviç </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/emirlerfaydalidir-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6202 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/emirlerfaydalidir-1.jpg" alt="emirlerfaydalidir-1" width="530" height="1312" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-14531 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islamiemirler-human-2-2022-y.jpg" alt="" width="382" height="256" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Giyinmekten amaç, vücudu yok saymak değil fakat onu tıpkı altın gibi, kalabalığın gözlerinden gizli tutulan eşyanın alanına geri çekmek demektir.  (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 396)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> &#8220;Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır.&#8221; (Ahzab, 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9112 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/haremlik-selamlik-2-2018.jpg" alt="" width="483" height="407" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10242 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Kamala-Das-1.jpg" alt="" width="150" height="207" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9111 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/haremlikselamlik-1-2018.jpg" alt="" width="702" height="942" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-14291 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/347428597_1632043977275534_8149937583160396969_n.jpg" alt="" width="275" height="333" /></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;">Eller aya, biz yaya&#8230;Bu konularda bile!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11082 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dunyaayabizyaya-2020-1.jpg" alt="" width="485" height="328" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><br />
<img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6389 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sakal-sunnet-yarar-1.jpg" alt="sakal-sunnet-yarar-1" width="451" height="533" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-12327 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/274130431_10159478554757348_1405069027777082466_n.jpg" alt="" width="656" height="257" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                                           <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12479" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/278975154_1341810776298857_3825417460033133103_n.jpg" alt="" width="274" height="472" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ek:</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Namahrem ile Tokalaşmak Üzerine</span></p>
<p><span style="color: #000000;">İslamcı kesimden olmayan kimselerde bu etkileri uyandıran bu yaklaşım tarzına Müslümanların mesafeli durmaları gayet doğaldır:</span></p>
<p><span style="color: #000000;">&#8220;Avuç içlerimiz pencerenin iki yüzünde öpüştü.&#8221; (Cumhuriyet Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Can Dündar, Tutuklandık, s. 122)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Solcu olan emekli vali Ziya Çoker, Seçilmişler Atanmışlar İnsanlar isimli kitabının 24. sayfasında çocukluk aşkından bahsederken şunları yazmaktadır: “Birbirine yapışmış olan ellerimiz, titrek oynaşmalarla sanki duygularımızı dile getiriyorlardı.” (Ziya Çoker, Seçilmişler Atanmışlar İnsanlar, s. 24)</span></p>
<p>Türk anarşist yazar Gün Zileli: Sinemada nişanlımla &#8216;Ellerimizle seviştik.&#8217; (Gün Zileli, Yarılma, s. 223)</p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-humanizm1-2.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4902" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-humanizm1-2.jpeg" alt="islam-humanizm1-2" width="203" height="159" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html">İslami emir, yasaklar ve hümanizm</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islami-emir-yasaklar-ve-humanizm.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman bilim öncüleri</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/musluman-bilim-onculeri.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/musluman-bilim-onculeri.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Apr 2012 05:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=804</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Bu konuya ek olarak, ‘İslam Biliminin Rönesans&#8217;a Etkileri’ adlı yazıyı da tavsiye ederiz.- 973 doğumlu &#8220;Biruni 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn-i Sina ile yazılı bir münakaşaya girişiyor. Konu nedir biliyor musunuz? &#8216;Işığın sürati ölçüsüz müdür yani la mütenahi midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?&#8217; Ne müthiş bir şey değil mi? Böyle bir şey [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/musluman-bilim-onculeri.html">Müslüman bilim öncüleri</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="auto" style="text-align: justify;">
<p><span style="color: #999999;">-Bu konuya ek olarak, ‘İslam Biliminin Rönesans&#8217;a Etkileri’ adlı yazıyı da tavsiye ederiz.-</span></p>
<p>973 doğumlu &#8220;Biruni 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn-i Sina ile yazılı bir münakaşaya girişiyor. Konu nedir biliyor musunuz? &#8216;Işığın sürati ölçüsüz müdür yani la mütenahi midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?&#8217; Ne müthiş bir şey değil mi? Böyle bir şey bugünün Türkiyesi&#8217;nde bile olmaz.&#8221; (Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, s. 79)</p>
<p>Ebu Yusuf el Kindi, Einstein&#8217;dan 1100 yil önce rölativite (izafiyet &#8211; görecelik) teorisini ortaya atmıştır. (Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, “Kindî ve Einstein&#8217;e Göre Rölativite (Bağıllık) ve Benzerlikleri”, Bilim ve Teknik, sayı: 153, s. XIII/10-11)</p>
<p>El-Biruni, Fizikçi Isaac Newton, Evangelista Torricelli, bilim insanı Nicolaus Copernicus ve matematikçi Galileo gibi filozoflara ilham kaynağı olmuş ve <em>Galileo</em><em>’</em>den 600 yıl önce dünyanın döndüğünü keşfetmiştir. (AA, 13.12.2018)</p>
<p>Hazini, Yer çekimini Newton’dan 500 yıl önce keşfetmiştir. (Abdulhakim Koçin, Bilim Teknik, Çağı aşanlar, 25, Sayı 290, s. 48)</p>
<p>İstanbul’da Lagari Hasan Çelebi ilk insanlı roketi icat etmiştir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/L%C3%A2gar%C3%AE_Hasan_%C3%87elebi) Wright kardeşlerden 238 yıl önce roketle 2.5 km yol katetmiştir.</p>
<p>Uygarlık, eski Yunan/Grek mucizesi mi? “Avrupa merkezli anlayışa göre, bilimin temeli eski Yunan’da atıldı ve 16’ncı yüzyıldan sonra Avrupa’da doruğa çıktı. Hayır, bu Batı’nın Doğu’yu dikkate almayan -bilim dışı- hurafesidir. Batı uygarlığının temelinde nasıl eski Yunan varsa Doğu da vardır. Örneğin İslam’ın uygarlığa katkıları görmezlikten gelinerek tarih yazılabilir mi? Bağdat, Endülüs, Sicilya, Şam, Semerkand, Horasan, Kahire, Herat gibi İslam’ın bilim merkezleri inkar edilebilir mi? Bilimsel ve teknolojik birçok buluş, keşif buradan Batı’ya gitmemiş midir? El Kindi (801?-866?), Razi (865-925), Farabi (870-950), İbn-i Sina (980-1037), Ömer Hayyam (1048-1131), İbn-i Rüşd (1126-1198), Nasreddin Tusi (1201-1274) ve yüzlerce Müslüman düşün adamı/filozof nasıl görmemezlikten gelinebilir? Batılılar, Eflatun’u bile Müslümanlardan öğrenmediler mi? Eski Yunan bilimini yeniden düşünen ve ona özgün katkılar yapan Müslüman alimler yok sayılabilir mi? Rönesans ortalarına kadar Avrupa’da yazılmış bütün aritmetik kitaplarının kaynağı Harezmi’nin (780-850) “Hesab-ı Hindi”si değil midir? Ondalık kesirler sistemini Gıyaseddin Cemşid’den (1380-1437) öğrenmediler mi? Trigonometriyi bütün esaslarıyla Ebu’l Vefa Buzcani (940-998) yeniden kurmadı mı? Matematikte devrim yaratan “sıfır”ı, 976’da Muhammed bin Ahmed keşfetmedi mi? Örnekler bu sayfaya sığmaz. Batı, simyadan bilimsel kimyaya geçilmesini Müslümanlara borçludur. Biz hala tartışmasını yapıyoruz; “alkool” sözcüğü bile Doğu’dan Batı dillerine geçmiştir. Sadece bir tek sözcük değil dillerine geçen; kimya, cebir, ziraat, botanik, narenç, zafran, suda, kutun, nilüfer, şerap ve yüzlercesi. Potasyum, aminoasit, sodyum, nitrat ve cıvanın üretimini kim buldu? Çeliğe ilk su veren Müslümanlar değil miydi? Katarakt, çiçek ve kızamık hastalığını ilk kez Müslüman alimlerden okudular; cerrahi müdahalelerde uyuşturucu kullanmayı, yüksek ateşi soğuk su banyosuyla düşürmeyi, damardan kan akıtma gibi tedavi yöntemlerini Müslüman tıp adamlarından öğrendiler. Bugün sıklıkla dile getirilen, “insan bedeninin doğal iyileştirici yeteneğini” ilk keşfedenler de Müslüman tıp adamları değil miydi? İçi delik iğneyi 1256’da al-Mahusen’in bulduğu gerçeği reddedilebilir mi? Şam’da 1298’de ölen İbn-i Al Nafis, Portekizli Servet’e atfedilen kan dolaşımı sistemini, ondan 300 yıl önce keşfetti. Modern sosyolojinin kuruluş yolunu İbn-i Haldun açmamış mıdır? Kağıt daha Avrupa’ya girmeden Semerkand’da kağıt fabrikası vardı. Yazıyorlar, matbaayı Gutenberg bulmuş! Matbaayı Çinliler buldu, Türkler aracılığıyla Araplara geçtikten sonra Avrupa’ya gitti. Gutenberg sadece harfleri ayrı ayrı oymayı başardı! Güya pusulayı da G. d’Amalfi icat etmişti. Pusula da aynen matbaanın izlediği seyirle Batı’ya ulaştı. Taberi’siz (839-922), Mesudi’siz (ö 956), İbn-i Miskeyf’siz (ö 1030) tarih yazılırsa ancak bu kadar yazılabiliyor demek ki! Bizans, dönemin en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler açılıyordu. Dante’nin “İlahi Komedya”sı üzerinde Muhiddin Arabi’nin etkisi yadsınabilir mi? “Binbir Gece Masalları”nın Batılı yazarlar üzerindeki etkisinden bahsetmeye gerek var mı? Çok övündükleri klasik müziğin sol anahtarı ve beş hatlı notayı bile ilk Müslümanlar kullanmıştır. Doğru dürüst su kanalları bile yapamıyorlardı; tarım tekniklerini El Avam’ın “Kitabü’l-Hulase”den okuduklarını bilmiyor muyuz? Kristof Kolomb’un 1498’de Haiti’den yazdığı mektuba göre, Amerika’nın keşfi İbn-i Rüşd’ün kaydettiği bilgiler sayesinde gerçekleşmiştir. Uluğ Bey’in hazırladığı dünya haritasının kaşif kaptanlara rehberlik ettiğini bilmeyen mi var? (Soner Yalçın, Hürriyet, 10 Ekim 2010)</p>
<p>Önce Onlar Bulmuştu. Dünyanın üzerine bir güneş gibi doğan İslamiyet, ilim öğrenmeyi teşvik ederek Müslümanların her bakımdan örnek alınabilecek bir medeniyet kurmalarını sağlamıştır. Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamber Efendimiz’in (sas) teşvikleriyle, M.S. 800–1500 yılları arasında İslam dünyasında, her konuda olduğu gibi, ilmi çalışmalarda da önemli ilerlemeler olmuş; birçok Batılı araştırmacı, İslam dünyasının önemli ilim merkezlerine gelerek Müslüman alimlerden ilim öğrenmiştir. Müslüman ilim adamlarının eserlerinden yaptıkları çevirilerle, kendi ülkelerinde mucit olarak meşhur olmuş çok sayıda Batılı araştırmacı vardır. Batı’nın meseleye taraflı yaklaşması, ülkemizde de bazı kesimlerin bu gerçeği kasıtlı olarak örtmeye çalışması neticesi maalesef Müslüman ilim adamları tarafından yapılan keşif ve ortaya konan icatlar Batılılara mal edilmiştir. Bütün bunlardan sonra da, “İslam ilerlemeye engeldir.” gibi yaftalarla Müslümanlar tesir altına alınmak istenmiştir. Aşağıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi birçok icat ve keşfin temelinde Müslüman ilim adamları vardır.</p>
<p>Uçak. İnsanoğlunun kuşlar gibi uçma hayalinin, ilk olarak 1903 yılında Wright Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği bilinir. Halbuki ilk uçuş denemeleri 880 yılında, Endülüslü Müslüman alim İbn-i Firnas tarafından geçekleştirilmiştir. Planörlere benzeyen bir aletin üzerine kuş tüyleri ve kumaş geçiren İbn-i Firnas, bununla bir müddet havada kalmayı başarmıştır. İbn-i Firnas’ın bu faaliyeti, Batılı tarihçilerden Prof. Dr. Philip Hitti ve Dr. Sigrid Hunke tarafından ilk uçuş denemesi, kullandığı alet de ilk uçak modeli olarak kabul edilir. (Mitti, F., Siyasî ve Kültürel İslam Tarihi; O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti)</p>
<p>Buharlı otomatik sistemler. Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir. Halbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülatörden bahsedilmekte ve bu regülatörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan supap tekniğini de ilk olarak kullanmıştır. (El-Cezeri, “Kitab fi Ma’rifet’il Hiyali’l Hendesiye”, edited by Ahmed El Hasan, s. 394–395)</p>
<p>İlk denizaltı. Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde eğlence maksatlı kullanılmak üzere, insan taşıyabilen ve bir saatten fazla su altında kalabilen, çelikten bir denizaltı yapmıştır. (Şaban Döven, Müslüman İlim Öncüleri)</p>
<p>Dünyanın yuvarlaklığı ve kendi etrafında dönmesi. Kainat kitabını, Kur’an-ı Kerim’in ışığında okuyan El-Biruni (973–1048), Dünya’nın yuvarlak oluşuna ve kendi etrafında döndüğüne dair ilmî hesaplamalarını Kopernik’ten 500 yıl önce bilim dünyasına sunmuştur. Ne yazık ki, gençliğimize Kopernik anlatılmasına rağmen, El-Biruni’den hiç bahsedilmemektedir. (Şaban Döven, Müslüman İlim Öncüleri; İslam Dünyasının Mucitleri” Focus, Sayı:2005/01-112414, Ocak 2005)</p>
<p>Kan dolaşımı. 16. yüzyılda yaşamış olan Micheal Servitus’ün kan dolaşımını ilk keşfeden kişi olduğu kanaati günümüzde yaygındır. Halbuki ondan 300 yıl önce yaşamış Müslüman tıp alimi İbnü’n-Nefis (1208–1288), eserinde damar sistemini ve kalbin bölümlerini detaylı olarak çizmekte; büyük ve küçük kan dolaşımını ayrı ayrı anlatmaktadır. (Ibnü’n-Nefis, Serhül Kanun Sam, s. 108; Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi)</p>
<p>İlk anestezi. İlk olarak 1850 yılında Junken tarafından yapıldığı zannedilen anestezi, Müslüman ilim adamı Sabit bin Kurra (835–902) tarafından keşfedilmiş ve kullanılmıştır. Harran’da doğan Sabit Bin Kurra, Bağdat’ta, tıpla birlikte matematik, astronomi ve mekanik sahalarında da önemli çalışmalar yapmıştır. (Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi; Wood, C.A.. Memorandum, “Book ot a tenth Century oculist for the use of modern offtalmatologist of medicine”, s. 264-265)</p>
<p>Atom. Günümüz dünyasında, atomla alakalı ilk çalışmaların İngiliz fizikçi John Dalton (1766–1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman fizikçi Otto Hahn (1779–1868) tarafından ortaya atıldığı fikri yaygındır. Halbuki onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Müslüman kimyacı Câbir Bin Hayyan’ın (721–815) aşağıdaki sözleri asrımızın ilim adamlarını dahi hayrete düşürecek mahiyettedir: “Maddenin en küçük parçası olan ‘cüz-ü la yetecezza’da (atom) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi onun parçalanamayacağı söylenemez. Aksine parçalanabilir ve parçalanınca da öylesine bir güç ortaya çıkar ki, bu güç Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allah’ın bir kudret nişanıdır.”  (Şaban Döven, Müslüman İlim Adamları)</p>
<p>Verem ve tedavisi. Veremin tedavi usullerini ve bu hastalığa yol açan mikrobu Alman bilim adamı Dr. Robert Koch’un (1834–1910) bulduğu belirtilmektedir. Üstelik verem konusunda yaptığı çalışmalar dolayısıyla Dr. Koch’a 1905 yılında tıp sahasında Nobel ödülü verilmiştir. Halbuki Dr. Koch’dan 150 yıl önce yaşamış Osmanlı ilim adamı Abbas Vesim bin Abdurrahman’ın (?-1761) vereme yol açan mikrop, veremin bulaşma yolları ve tedavisi konusunda yaptığı çalışmalar Avrupa’da büyük ilgi görmüş ve yabancı ilim adamları kendisini sık sık ziyaret etmişlerdir. (Şaban Döven, Müslüman İlim Adamları; İbrahim Paşa, İslamların ve Bilhassa Türk Milleti Necibesinin Tababete Ettikleri Hizmetler, İkdam Gazetesi, sayı 4040)</p>
<p>Katarakt ameliyatı. İlk olarak 1846 yılında Blanchet tarafından gerçekleştirildiği bilinen katarakt ameliyatına, Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Yakup’un (as) perde inmiş gözüne, Hz. Yusuf’un (as) gömleğini sürünce görmeye başlaması hadisesiyle işaret edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla katarakt tedavisinin mümkün olabileceğine inanan ve bu sahada çalışmalar yapan Ebu’l-Kasım Ammar bin Ali Mevsili (950–1010) Irak ve Mısır’da yaşamıştır. Ali Mevsili’nin göz hastalıklarının tedavisi konusunda yazdığı “Kitabu’l-Müntehap” isimli eseri, Batı’da 18. yüzyılda dahi bu konudaki en iyi tıp kitabı olarak kabul edilmiştir. Ali Mavsili, göz hastalıklarına karşı uyguladığı çeşitli tedavi usullerinin yanında, içi oyuk bir tüp ile katarakt ameliyatı da yapmıştır. Batı’da yetişmiş Gergo Saton gibi objektif birkaç bilim tarihçisinin eserlerinde Müslüman ilim adamlarından detaylı bahsedilmektedir. Bu eserlerde Sabit Bin Kurra için Müslümanların Euklides’i; Harezmî için cebirde Euclides’ten bin yıl ileride; Câbir bin Hayyan için modern kimyanın, İbn-i Heysem için optik ilminin ve modern tecrübi fiziğin kurucusu; İbn-i Sina için hekimlerin üstadı; El-Cezeri için modern mühendisliğin ve otomatik kontrol ilminin kurucusu; Uluğ Bey için 15. yüzyılın astronomu; Mimar Sinan için mimarların üstadı; Piri Reis için dünyanın en büyük denizcisi; Razi için Avrupa’daki ders veren kimyager denmekte, diğer alimler için de çeşitli güzel tâbirler kullanılmaktadır.13 Ayrıca Milletlerarası Astronomi Birliği 1950’de aldığı bir karara istinaden Ay yüzeyinde bulunan kraterlere (Ay çukuru) bilime önemli katkıları olmuş ilim adamlarının isimlerini vermiştir. Bunlar arasında Müslüman ilim adamlarından Sabit bin Kurra, Ebu’l-Vefa, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Cabir Bin Hayyan, İbn-i Heysem, Biruni, İbn-i Sina, Nasiruddin Tusi, El-Battani, El-Fargani, Bitruci, El-Zerkavi ve Es-Sûfi’nin isimleri de yer almaktadır. (Lütfi Göker, Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslam Bilim Adamlarının Yeri)</p>
<p>Ünlü Müslüman Bilim Adamlarından Bazıları</p>
<p>Abdüsselam (1926) Fizik bilgini, ilk nobel ödülü alan müslüman bilim adamı.<br />
Ahmed Bin Musa ( 10. yüzyıl ) Sistem mühendisliğinin öncüsü. Astronom ve Mekanikçi.<br />
Ahiz ( 776 &#8211; 869 ) Zooloji İlminin öncülerindendir. Hayvan gübresinden amonyak elde etmiştir.<br />
Akşemseddin ( 1389 &#8211; 1459 ) Pasteur&#8217;dan önce mikrobu bulan ilk bilim adamı.<br />
Ali Bin Abbas ( ? &#8211; 994 ) 1000 sene önce ilk kanser ameliyatını yapan bilim adamı. Kılcal damar sitemini ilk defa ortaya atan bilim adamıdır. Eski çağın en büyük hekimlerinden olan Hipokrates&#8217;in (Hipokrat) doğum olayı görüşünü kökünden yıktı.<br />
Ali Bin İsa ( 11. yüzyıl ) İlk defa göz hastalıkları hakkında eser veren müslüman bilim adamı.<br />
Ali Bin Rıdvan ( ? &#8211; 1067 ) Batıya tedavi metodlarını öğreten islam alimi.<br />
Ammar ( 11. yüzyıl ) İlk katarak ameliyatını kendine has biçimde yapan müslüman bilim adamı.<br />
Battani ( 858 &#8211; 929 ) Dünyanın en meşhur 20 astrononumdan biridir. Trigonometrinin mucidi, sinus ve kosinüs tabirlerini kullanan ilk bilgin.<br />
Beyruni ( 973 &#8211; 1051 ) Dünyanın döndüğünü ilk bulan bilim adamı ümit burnu, amerika ve japonyanın varlığından bahseden ilk bilim adamı. Beyruni Amerika kıtasının varlığını Cristof Colomb&#8217;un keşfinden 500 sene önce bildirmiştir. Matematik, Jeoloji, Coğrafya, Tıp, Felsefe, Fizik, Astronomi gibi dallarda eserler yazmıştır.<br />
Bitruci ( 13. yüzyıl ) Kopernik&#8217;e yol açan öncülük eden astronom bilim adamı.<br />
Cabir Bin Eflah ( 12. yüzyıl ) Çubuklu güneş saatini bulan ilk bilim adamıdır.<br />
Cabir Bin Hayyam ( 721 &#8211; 805 ) Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve kimyanın babası sayılır. Maddenin en küçük parçası atomun parçalanabileciği fikrini bundan 1200 sene önce ortaya atmıştır.<br />
Cezeri ( 1136 &#8211; 1206 ) İlk sistem mühendisi ve ilk sibernetikçi ve elektronikçidir. Bilgisayarın babası.<br />
Demiri ( 1349 &#8211; 1405 ) Avrupalılardan 400 yıl önce ilk zooloji ansiklopedisini yazan alimdir.<br />
Ebu Kamil Şuca ( ? &#8211; 951 ) Avrupaya matematiği öğreten islam bilgini.<br />
Ebu&#8217;l Vefa ( 940 &#8211; 998 ) Matematik ve Astronomi bilginidir trigonometriye tanjant, kotanjant, sekant ve kosekantı kazandıran matematik bilginidir.<br />
Ebu Maşer ( 785 &#8211; 886 ) Med-Cezir olayını (gel-git) ilk keşfeden bilgindir.<br />
Farabi ( 870 &#8211; 950 ) Ses olayını ilk defa fiziki yönden ele alıp açıklayıp izah getiren ilk bilgindir.<br />
Fatih Sultan Mehmet ( 1432 &#8211; 1481 ) İstanbulu feth eden ve havan topunu icad eden yivli topları döktüren padişahtır.<br />
Fergani ( 9. yüzyıl ) Ekliptik meyli ilk defa tesbit eden astronomi alimi.<br />
Gıyasüddin Cemşid ( ? &#8211; 1429 ) Ondalık kesir sistemini bulan Cemşid cebir ve astronomi alimidir.<br />
Harizmi ( 780 &#8211; 850 ) İlk cebir kitabını yazan ve batıya cebiri öğreten bilgin. Adı algoritmaya isim oldu rakamları Avrupa&#8217; ya öğreten bilgin. Cebiri sistemleştiren Bilgin.<br />
Hasan Bin Musa ( ? &#8211; ? ) Dünyanın çevresini ölçen, üç kardeşler olarak bilinen üç kardeşten biri.<br />
Hazini ( 6 &#8211; 7 yüzyıl ) Yerçekimi ve terazilerle ilgili izahlarda bulunan bilgin.<br />
Hazerfen Ahmed Çelebi ( 17 yüzyıl ) Havada uçan ilk Türk. Planörcülüğün öncüsü.<br />
Huneyn Bin İshak ( 809 &#8211; 873 ) Göz doktorlarına öncülük yapan bilgin.<br />
İbni Avvam ( 8. yüzyıl ) Tarım alanında ortaçağ boyunca kendini kabul ettiren bilgin.<br />
İbni Baytar ( 1190 &#8211; 1248 ) Ortaçağın en büyük botanikçisi ve eczacısıdır.<br />
İbni Cessar ( ? &#8211; 1009 ) Cüzzam hastalığının sebeb ve tedavilerini 1000 sene önce açıklayan müslüman doktor.<br />
İbni Ebi Useybia ( 1203 &#8211; 1270 ) Tıp Tarihi hakkında eşsiz bir eser veren doktor. İbni Fazıl ( 739 &#8211; 805 ) 12 asır önce ilk kağıt fabrikasını Kur’an  vezir.<br />
İbni Firnas ( ? &#8211; 888 ) Wright kardeşlerden 1000 sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştiren alim.<br />
İbni Haldun ( 1332 &#8211; 1406 ) Tarihi ilim haline getiren sosyolojiyi Kur’an mütefekkir.Psikolojiyi tarihe uygulamış, ilk defa tarih felsefesi yapan büyük bir islam tarihçisi,Sosyolog ve şehircilik uzmanı.<br />
İbni Hatip ( 1313 &#8211; 1374 ) Vebanın bulaşıcı hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklayan doktor.<br />
İbni Heysem ( 965 &#8211; 1051 ) Optik ilminin kurucusu büyük fizikçi. İslam dünyasının en büyük fizikçisi, batılı bilginlerin öncüsü, göz ve görme sistemlerine açıklık kazandıran alim. Galile teleskopunun arkasındaki isim.<br />
İbni Karaka ( ? &#8211; 1100 ) 900 yıl önce torna tezgahı yapan bilgin.<br />
İbni Macit ( 15. yüzyıl ) Vasco Da Gama onun bilgilerinden ve rehberliğinden istifade ederek hindistana ulaştı.<br />
İbni Rüşd ( 1126 &#8211; 1198 ) Büyük bir doktor, astronom ve matematikçidir.<br />
İbni Sina ( 980 &#8211; 1037 ) Doktorların sultanı. Eserleri Avrupa üniversitelerinde 600 sene temel kitap olarak okutulan dahi doktor. Hastalık yayan küçük organizmalar, civa ile tedavi, Pasteur&#8217;e ışık tutması, ilaç bilim ustası, dış belirtilere dayanarak teşhis koyma, botanik ve zooloji ile ilgilendi, fizikle ilgilendi, jeoloji ilminin babası.<br />
İbni Turk ( 9. yüzyıl ) Cebirin temelini atan islam bilgini.<br />
İbni Yunus ( ? &#8211; 1009 ) Galile&#8217;den önce sarkacı bulan astronom.<br />
İbni Zuhr ( 1091 &#8211; 1162 ) Endülüsün en büyük müslüman doktorlarından asırlarca Avrupa&#8217;da eserleri ders kitabı olarak okutuldu.<br />
İbnün-nefis ( 1210 &#8211; 1288 ) Küçük kan dolaşımını bulan ünlü islam alimi.<br />
İbrahim Efendi ( 18 yüzyıl ) Osmanlılarda ilk denizaltıyı gerçekleştiren mühendis.<br />
İdrisi ( 1100 &#8211; 1166 ) Yedi asır önce bügünküne çok benzeyen dünya haritasını çizen coğrafyacı.<br />
İhvanü-s Safa ( 10 yüzyıl ) Çeşitli ilim dallarını içine alan 52 kitaptan meydana gelen bir ansiklopedi yazan ilim adamı. Astronomi, Coğrafya, Musiki, Ahlâk, Felfese kitapları yazmıştır.<br />
İsmail Gelenbevi ( 1730 &#8211; 1791 ) 18 yüzyılda Osmanlıların en güçlü matematikçilerindendi.<br />
İstahri ( 10. yüzyıl ) Minyatürlü coğrafya kitabı yazan bilgin.<br />
Kadızade Rumi ( 1337 &#8211; 1430 ) Çağını aşan büyük bir matematikçi ve astronomi bilgini. Osmanlının ve Türklerin ilk astronomudur.<br />
Kambur Vesim ( ? &#8211; 1761 ) Verem mikrobunu Robert Koch&#8217;dan 150 sene önce keşfeden ünlü doktor.<br />
Katip Çelebi ( 1609 &#8211; 1657 ) Osmalılarda rönesansın müjdecisi, coğrafyacı ve fikir adamı.<br />
Kazvini ( 1203 &#8211; 1283 ) Ortaçağın Herodot&#8217;u müslümanların Plinius&#8217;u , astronom ve coğrafyacı bilgin.<br />
Kemaleddin Farisi ( ? &#8211; 1320 ) İbni Heysem ayarında büyük islam matematikçisi, fizikçi ve astronom.<br />
Kerhi ( ? &#8211; 1029 ) İslam dünyası Matematikçilerinden.<br />
Kindi ( 803 &#8211; 872 ) İbni Heysem&#8217;e kadar optikle ilgili eserleri kaynak olan bilgin. Fizik, felsefe ve matematik alanında yaptığı hizmetleri ile tanınmıştır.<br />
Kurşunoğlu Behram ( 1922 &#8211; &#8230; ) Genelleştirilmiş izafiyet teorisini ortaya atan beyin güçlerimizden. Halen Prof. Behram Kurşunoğlu Amerika da Florida Üniversitesinde teorik fizik merkezinde başkanlık yapmaktadır.<br />
Lagarî Hasan Çelebi ( 17. yüzyıl ) Füzeciliğin atası, osmanlılarda ilk defa füze ile uçan bilgin.<br />
Macriti ( ? &#8211; 1007 ) Matematikte başkan kabul edilen Endülüslü Matematikçi ve astronom.<br />
Mağribi ( 16. yüzyıl ) Çağının en büyük matematikçilerinden . Mağribinin eseri olan Tuhfetü&#8217;l Ada isimli kitabında üçgen, dörtgen, daire ve diğer geometrik şekillerinin yüzölçümlerini bulmak için metodlar gösterilmiştir.<br />
Maaşallah ( 72? &#8211; 815 ) Meşhur islam astronomlarındandır. Usturlabla ilgili ilk eseri veren bilgindir.<br />
Mes&#8217;ûdi ( ? &#8211; 956 ) Kıymeti ancak 18. 19. Yüzyıllarda anlaşılan büyük tarihçi ve coğrafyacı. Mesudi günümüzden 1050 sene önce depremlerin oluş sebebini açıklamıştır. Mesûdinin eserlerinden yel değirmenlerinin de müslümanların icadı olduğu anlaşılmıştır.<br />
Mimar Sinan ( 1489 &#8211; 1588 ) Seviyesine bugün dahi ulaşılamayan dahi mimar. Mimar Sinan tam manası ile bir sanat dahisidir.<br />
Mürsiyeli İbrahim ( 15. yüzyıl ) Piri reisten 52 sene önce bugünkü uygun Akdeniz haritasını çizen haritacı. Günümüzden 500 sene önce kadar önce yaşamıştır.<br />
Nasirüddin Tusi ( 1201 &#8211; 1274 ) Trigonometri alanında ilk defa eser veren, Merağa rasathanesini Kur’an , matematikçi ve astronom.<br />
Necmeddinü-l Mısri ( 13. yüzyıl ) Çağının ünlü astronomlarından.<br />
Ömer Hayyam ( ? &#8211; 1123 ) Cebirdeki binom formülünü bulan bilgin. Newton veya binom formülünün keşfi Ömer Hayyama aittir.<br />
Piri Reis ( 1465 &#8211; 1554 ) 400 sene önce bu günküne çok yakın dünya haritasını çizen büyük coğrafyacı. Amerika kıtasının varlığını Cristof Colomb&#8217;dan önce bilen ünlü denizci.<br />
Razi ( 864 &#8211; 925 ) Keşifleri ile ün salan asırlar boyunca Avrupa&#8217;ya ders veren kimyager doktor ünlü klinikçi.<br />
Sabit Bin Kurra ( ? &#8211; 901 ) Newton&#8217; dan çok önce diferansiyel hesabını keşfeden bilgin. Dünyanın çapını doğru olarak hesaplayan ilk islam bilgini. Matemetik ve astronomi alimi.<br />
Sabuncu Oğlu Şerefeddin ( 1386 &#8211; 1470 ) Fatih devrinin ünlü doktor ve cerrahlarındandır. Deneysel fizyolojinin öncülerindendir.<br />
Seydi Ali Reis ( ?-1562 ) Ünlü bir denizci, matematik ve astronomi alimidir.<br />
Takiyyüddin Er Rasit ( 1521 &#8211; 1585 ) İstanbul rasathanesi ilk Kur’an  çağından çok ileride asrın önde gelen astronomi alimidir.<br />
Uluğ Bey ( 1394 -1449 ) Çağının en büyük astronomu ve trigonometride yeni çığır açan ünlü bir alim ve hükümdar.<br />
Zehravi ( 936 -1013 ) 1000 sene önce ilk çağdaş ameliyatı yapan böbrek taşlarının nasıl çıkarılacağını ve ilk böbrek ameliyatını gerçekleştiren bilim adamı..</p>
<p><span style="color: #000000;">Web: <a style="color: #000000;" href="http://www.1001inventions.com" target="_blank" rel="noopener">www.1001inventions.com</a></span></p>
</div>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5015" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanbilimonculeri-1-2.jpg" alt="muslumanbilimonculeri-1-2" width="496" height="223" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim5-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-4919" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim5-1.jpg" alt="musluman-bilim5-1" width="360" height="194" /></a> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim6-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4920" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim6-1.jpg" alt="musluman-bilim6-1" width="480" height="481" /></a>                                                                </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7854 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Galen-sina-hipokrat-1.jpg" alt="" width="380" height="292" /><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/YeniSafak_musluman-alimler1-2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4922" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/YeniSafak_musluman-alimler1-2.jpg" alt="YeniSafak_musluman-alimler1-2" width="660" height="583" /></a>  </span><br />
<a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim3-1.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4923" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim3-1.jpeg" alt="musluman-bilim3-1" width="119" height="120" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/filli_saat_1_k-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4924" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/filli_saat_1_k-1.jpg" alt="filli_saat_1_k-1" width="266" height="500" /></a> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" title="ilk-robot-elcezeri-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ilk-robot-elcezeri-1.jpg" alt="" width="597" height="265" /></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-11792 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/173919076_314390876717115_3811770987273562497_n.jpg" alt="" width="311" height="490" /></p>
<p><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim4-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4925" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-bilim4-1.jpg" alt="musluman-bilim4-1" width="317" height="469" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/musluman-bilim-onculeri.html">Müslüman bilim öncüleri</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/musluman-bilim-onculeri.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
