<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslamiCevaplar.Com...Katagori</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/category/islam/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Sun, 19 Apr 2026 09:30:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.5</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>İslamiCevaplar.Com...Katagori</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam kılıç zoru ile yayılmadı!</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-kilic-zoru-ile-yayilmadi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-kilic-zoru-ile-yayilmadi.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Aug 2018 18:58:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[ihtida]]></category>
		<category><![CDATA[İslamın tebliğ tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[kılıç ile yayılmadı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=8792</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kur’an ayetlerinin kılıçla yayıldığını sanmak korkunç bir hatadır. İslam dini kanlı silahlara gerek duymamıştır.” (Lord John Davenport, Özür Diliyorum, s. 55) Pickthall: “Fetihlerden sonra çok sayıda Hristiyan Müslüman olduysa da bu iddia edildiği gibi kılıç zoruyla değil kendi ilgi ve inanmaları ile olmuştur.” (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall,s. 41) &#8220;Tarih gösteriyor ki, dünyayı süpüren ve hâkimiyetleri [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-kilic-zoru-ile-yayilmadi.html">İslam kılıç zoru ile yayılmadı!</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an ayetlerinin kılıçla yayıldığını sanmak korkunç bir hatadır. İslam dini kanlı silahlara gerek duymamıştır.” (Lord John Davenport, Özür Diliyorum, s. 55) Pickthall: “Fetihlerden sonra çok sayıda Hristiyan Müslüman olduysa da bu iddia edildiği gibi kılıç zoruyla değil kendi ilgi ve inanmaları ile olmuştur.” (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall,s. 41)</span></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Tarih gösteriyor ki, dünyayı süpüren ve hâkimiyetleri altına aldıkları ırkları kılıcın ucuyla İslâm&#8217;ı kabule zorlayan fanatik Müslümanlar masalı, tarihçilerin tekrarlaya geldikleri en fantastik ve en saçma hurafelerden biridir.&#8221; (De Lacy O&#8217;leary, Islam at the Crossroads, Londra, 1923) “İslam&#8217;ın yayılması bir istila şeklinde, sömürgecilik niteliğinde asla olmamıştır. İslam&#8217;ı bir kılıç dini gibi göstermek için kullanılan bütün ayetler kesinlikle bağlamlarından koparılmış metinlerdir.” (Roger Garaudy, İslam&#8217;ın vadettikleri, s. 47-48)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Karen Armstrong, Mohammed adlı eserinde şöyle der: &#8220;Muhammed&#8217;in bizim gibi insan olmasını sevdim. İlk siyerciler onun hayatının her yönünü yazmışlar. Sadece mutlu taraflarını değil, sıkıntılarını da anlatmışlar. Muhammed&#8217;in zorluklarla mücadele edişini sevdim. Bir topluma ‘şiddet kullanmadan, barış ve huzur getirmesini’ sevdim. Muhammed mücadeleyi ‘şiddetle değil, şiddete karşı olmakla’ kazanmıştır.&#8221; (Prof. Özcan Hıdır, Batı&#8217;da Hz Muhammed imajı, s. 352) ‘Four Treatises Concerning the worship of Mahometans’ (Müslümanların Doktrini, Disiplini ve İbadetine İlişkin Dört İnceleme, s. 93) adlı eserde, &#8220;Hz. peygamberin insanları kendisine inanması için zor kullandığı iddiasının, Müslümanların tarihsel uygulamalarıyla çeliştiğini&#8221; söylenmekte, Henry Stubbe ise, &#8220;Hz. peygamber kimseyi İslam girmesi için zorlamamıştır. &#8221; (Stubbe, An Account of the Rise, s.193) demektedir. Ünlü oryantalist ve İslam düşmanı William Muir bile, &#8220;şimdiye kadar Muhammed, insanları İslam&#8217;a girmeye zorlamamış ve bu dini kabul etmediklerinden dolayı da cezalandırmamıştır.&#8221; (Muir, Life of Mahomet, III/282) demektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Armstrong: “Fethedilen yerlerde, halk üzerine asla İslam inancı empoze edilmedi ya da zorlama yapılmadı. Batıda Muhammed&#8217;i İslam inancını zorla yaymak için kılıcını çeken bir savaş lideri olarak görme eğilimindeyiz. Oysa gerçek, bundan çok uzaktır. (Armstrong, İslam Tarihinin Biyografisi Hz Muhammed, s. 38, 243) Hodgson: Müslümanlar din değiştirmeye zorlamadılar. (Hodgson, İslam Serüveni, s. 257) Maxim&#8217;e Rodinson: Araplar, dinlerini zorla kabul ettirmeyi hiçbir zaman denememişlerdir. (Rodinson, Muhammed, s. 336)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Thomas Carlyle, İslam&#8217;ın kılıç yoluyla yayıldığı iddialarını ciddiye almaz. Saksonların Hıristiyan yapılması vaaz yoluyla olmamıştır, der. (Thomas Carlyle, kahramanlar, s. 99-100)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Hıristiyanlık her zaman bir devletin himayesinde olacak şekilde yayılmış” (Derin Tarih, s. 30, sayı: 79, Ağustos 2019) iken İslam ise, 300 sene yönettiği balkanlarda kimseyi din değişmeye zorlamamış, uzak doğuda ise devlet olmadan, tüccarların edep ve ticaret ahlakı vesilesi ile yayılmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İslam toplumları tebliğ faaliyetlerinde bulunmuş ama insanları zorla Müslüman yapma gibi bir çabanın içine girmemiştir.&#8221; (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 117)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1735 tarihli ‘Reflections on Mohammedanism and the Conduct of Mohammed’ adlı anonim çalışmada, İslam dininin şiddetle yayıldığının söylenmesini cehalet örneği olarak açıklanır. Hz Muhammed tek seçenek kaldığında kılıç kullanmıştır. Hatta kendini savunurken bile intikam duygusu ile hareket etmemiştir. O, Büyük İskender&#8217;le kıyaslandığında bir melek gibi gözükür. Kendi zamanının kilise babalarından herhalde daha dürüst idi. Onun koyduğu kanunlar, bedeni zevkleri tatmin amaçlı değildi. Evlilik sıkı bir şekilde düzenlenmiş, zina yasaklanmıştır. Keza kumar oynamak ve içki içmek de yasaklar arasında idi. Namaz, oruç, hac  gibi ibadetler de az meşakkatli değildir. (İ. Sarıçam, S. Erşahin, M. Özdemir, İngiliz ve Alman Oryantalistlerin Hz. Muhammed Tasavvuru, s. 84) İslam düşmanı Voltaire bile, ‘İslam&#8217;ın sadece kılıçla değil, Hindu, Türkler ve zenciler arasında ikna yoluyla yayıldığını anlatır. (A. Gunny, Images of Islam in Eighteenth Century Writings, s. 150)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngiltere&#8217;de, kanser tedavisi gördüğü sırada kendisiyle ilgilenen Müslümanların vesilesiyle İslamiyet&#8217;le tanışan ve şehadet getirerek İslam&#8217;la şereflenen Anthony Mark Wainwright isimli adam, şehadetinden 24 saat sonra vefat etti. Ailesi olmadığı ifade edilen İngiliz adamın, henüz yeni tanıştığı Müslüman arkadaşları tarafından defnedildiği kaydedildi. (01.08.2023) Merhum Anthony Mark Wainwright hem İslam&#8217;ın kılıçla yayılmadığını ve Müslümanların İslam&#8217;ı yaymadaki amaçlarının ganimet ve dünyalık olmadığını gösterdi hem de &#8216;Şu kişi Müslüman değil ama iyi biri, o şimdi cehenneme mi gidecek?&#8217; diyenlere bir günlük Müslümanlığı ile cevap verdi. Tıpkı 1913 doğumlu Fransız Komünist Partisi genel sekreteri iken ve 80 öncesi sol hakkındaki kitapları Türkçeye çevrilen Roger Garaudy&#8217;nin 70 yaşında Müslüman olup İslam hakkında pek çok eser yazması gibi. Mekanları cennet olsun!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14442" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/45263475498348.jpg" alt="" width="757" height="199" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın kılıçla yayıldığını, savaşçı ve teslisi reddeden bir din olduğunu söyleyen hıristiyanlara Thomas Paine ile yanıt verelim: &#8221; Hristiyanlık kılıçla kurulmuştur. İncil zalimlik ve cinayeti insanlara öğretmiştir, teslis tek tanrı inancını zayıflatmıştır.&#8221; (T. Paine, Akıl çağı, s. 216-224) İslam’da ise, &#8220;Zorla din değiştirmek, İslam ve kılıç arasında tercihe zorlanmak diye bir şey yoktur. ‘Şeriat, bu tür şeyleri yasaklamıştır.’ (İslam topraklarında yaşayan gayri müslim) Zimmiler, kendi dinlerini yaşamakta özgür idiler.&#8221; (Michael Bonner, Jıhad in Islamic History, s. 90)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şunu kesin olarak ifade edelim ki; İslam’ın zayıf olduğu her ortamda inananları ezilmiş ve baskı altında din değiştirmeye zorlanmıştır. İslam&#8217;ın güçlü olduğu her dönemde ise, İslam topraklarında yaşayan ve kendilerine &#8216;zımmi&#8217; denen gayri müslim halklar özgürce dinlerini yaşamış ve hiç bir baskı görmemişlerdir. Yani, ateist ve oryantalistlerin iddia ettiği gibi, &#8220;Ya Müslüman olacaksın ya da öldürüleceksin&#8221; gibi bir anlayış asla İslami yönetimlerde olmamış tam aksine bu anlayış Müslümanların zayıf olduğu her toplumda Müslümanlara karşı uygulanmıştır. Mekke&#8217;den Endülüs&#8217;e, Balkanlardan Anadolu&#8217;da tarih bunun kanıtları ile doludur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> &#8220;İslam barış dinidir, Batı medeniyeti, Savaş esnasında uyulması gereken kurallar, Tevbe suresi 5. ayet, Ateistlere cevaplar, Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur, Turan Dursun&#8217;a cevaplar II, Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli&#8217;ye Cevaplar&#8221; başlıklı yazılarda her yönü ile bu konu ele alınmış ve delilleri ile ispat edilmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>İslam’ın Tebliğ Tarihi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngiliz Oryantalist Thomas Walker Arnold&#8217;un (1864-1930) ‘İslam’ın Tebliğ Tarihi’ adlı eserinden hareketle İslam’ın kılıç zoru ile yayılmadığını ispat etmeye çalışacağız. Yeri geldikçe Müslüman veya oryantalist yazarlardan delil getirmeye de devam edeceğiz. (Bu ve birçok oryantalist eserlerdeki ‘Hz, sav’ şeklindeki hürmet ifadeleri daha sonradan,  mütercimler tarafından eserlere ilave edilmiştir!)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önemli not: Yazar Arnold, &#8216;Müslüman olanlarla&#8217; ilgili tüm tutanak ve evrakların daha çok Hristiyan kaynaklardan, Hristiyan görevlilerin raporlarından elde edildiğinin altını defalarca (s. 117, 130, 132, 240, 223, 241, 284,287, 326, 347, 350, 367, 378, 414, 421, 436, 452, 454, 467, 476, 478, 516, 552) çizer! Bu yazarlar din değiştirenler üzerindeki etkili olan nedenler olarak mümkün olan en kötü ithamlarda (Basit karakterli olma, cezalardan kaçma, dargınlık, kadına düşkünlük, çaresizlik, dünyalık menfaat, cehalet (s. 123, 137) vb. gibi) bulunmuşlardır. İslam&#8217;ı  seçen bir Hristiyan&#8217;ın samimi bir inançtan dolayı din değiştirme ihtimali, herhalde bu yazarların zihinlerinde hiç bir zaman yer bulmamıştır. (s. 132) Thomas, &#8220;Kaynakların özellikleri gereği bu bilgilere şüphe ile bakmak gerektiği söylemeye bile gerek yoktur; özellikle din değiştirmede etkin olan nedenlerle ilgili olanları eksik ve yanlış bilgiler barındırır. Bu zamanın din adamları için, İslam&#8217;ın samimi bir kanaatle kabullenmek hemen hemen imkansızdır.&#8221; der (s. 241) ve ekler; &#8216;Kaynakların Hristiyan katipler elinde bozuldukları konusunda pek şüphe yoktur. (s. 552) Yazar, Müslüman olanların &#8216;istatistik ve Müslüman olma nedenleri&#8217; gibi konular dışındaki bilgilerde, İslami kaynaklara da başvurarak,  bu açığı kapatmaya çalışır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hamiş: Misyonerlik ile İslam’ın tebliği arasında büyük farklar vardır. İslam tebliği, mesajı duyurup, kararı muhatabına bırakmak şeklinde ifa edilir. Zorlamaz asla olmaz, yasaktır! Meşru bir din tebliğinde, “eğip bükmeden, aldatmadan, hiçbir şeyi gizlemeden, insanların zaaf ve ihtiyaçlarını istismar etmeden yapılan anlatım” (H. Karaman, Misyonerlik, 20 Mart 2005) vardır. Misyonerlikte ise sadece duyurma değil, ‘Ne yapıp edip insanların Hristiyanlığa kazandırılması’ (Korintoslular’a Birinci Mektup, 9/20; Ö. Harman, Genel olarak misyonerlik, Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri, s. 34) faaliyeti vardır. Bu konu, ‘Misyonerlik dosyası’ adlı yazımızda ele alınmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Giriş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam Gırnata’da İspanyollarca haraç ödemeye mahkûm edildiği dönemlerde bile Sumatra, malay adalarında zafer kazanmaya devam etmiştir. Müslümanlar hiçbir güç kullanmaksızın inançlarını Orta Afrika, Çin ve Doğu Hint Adaları’nın içlerine kadar götürmeyi başarmışlardır. (s. 19) İslam çağrısının barış yolu ile yapılmasını emreder: “Bana düşen ancak Allah’ın sözünü tebliğ etmek ve O’nun hükümlerini size bildirmektir.” (Cin, 23); “Kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyanlarla) güzel üslupla tartışın ve onlara deyin ki: Biz, size indirilene de bize indirilene de iman ettik.” (Ankebut, 46); “Ey Nebi, Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik. Sana düşen görev, sadece tebliğ etmektir.” (Şura, 48); “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256); ” Resulümüzün apaçık tebliğden (İlahi mesajı iletmekten ve açıklayıp göstermekten) başka bir sorumluluğu yoktur.” (Teğabun, 12); “Her geçen gün onların hıyanetlerini haber alıyorsun. Yine de onları affet.” (Maide, 13); “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde tartış.” (Nahl, 125); “Senin vazifen ancak tebliğ etmektir.” (Ali İmran, 20); “Sizden hayra davet eden bir topluluk bulunsun.” (Ali İmran, 104); “İnsanları rabbine davet et.” (Hac, 67)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İslam’ın tebliğ ruhunun delillerini, ‘ne bir elinde kılıç bir elinde Kur’an’ efsanevi şahsiyete sahip Müslüman savaşçılar, ne de zalim ve bağnaz kimselerin öfkelerinde aranmalıdır. Aksine, dinlerini dünyanın her tarafına taşıyan vaiz ve tüccarların sakin ve ikna edici gayretlerinde aranmalıdır. (s. 22) Şartman’ın kılıç zoruyla yaptırmış olduğu faaliyetler, Danimarka’da paganların kökünü kazıyan Kral Cnut, Prusyalıları Hristiyanlaştıran Brethren of the Sword (Kılıç kardeşleri) ve Haçlı seferleri (s. 25);  Norveç’te Kral Olaf Trygvesson tarafından dinini kabul etmeyenlerin ya kılıçtan geçirilmiş ya da el ve ayaklarını kestirilmiş veya sürgüne gönderilmiş olması (s. 26);  Afrika’nın bir kısmının zorla vaftiz edilerek Hristiyanlığa sokulması (s. 447, 448) gibi durumlar dışında misyonerlerin ikna metotları kullanıp dinlerine döndürdükleri kişilerde vardır. Emevi Halifesi Mervan, ‘Mısır halkından her kim dinime girmezse onu kılıçtan geçirip çarmıha gererim.’ demiştir. (s. 27) Ama bu pratikte uygulanmamıştır. Halife el-Mehdi’de, Halep yakınlarında bir mahallede ikamet eden Hristiyanlar olduğunu öğrenince öfkelenmiş ve İslam’a girmelerini emretmiştir. (s. 77) Bu gibi ‘istisnalar’ dışında İslam’da zorlama olmadığının ise birçok örnekleri bulunmaktadır</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam’ın tebliğcisi olarak Hz Muhammed’in hayatı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın tebliğ ruhu daha başlangıçtan itibaren dinin içine nüfuz etmiştir. (s. 29) Mekke’li müşriklerin büyük çoğunluğu şüphesiz, yeni dine karşı gizliden gizliye ilgi duyuyor, fakat onun zafere ulaştığı güne kadar düşüncelerini açıklamıyorlardı. Düşmanlığını ilan edenler, bu yeni dinin kendi zenginlik kaynaklarını (Putları ve onlara verilen hediyeleri) yok edeceği (s. 33) ve statülerini kaybedecekleri (s. 41) anlamına geldiğini fark etmişlerdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ı tebliğ sırasında Taif dönüşünde Hz Muhammed’in ümitleri her zamankinden daha zayıflamıştı ve ruhundaki ıstırap, Nuh peygamberin söylediklerinin ağzından dökülmesine neden olmuştu: ”Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat davetim sadece onların benden kaçışmalarını artırdı. Kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh, 5-7) Akabe biatlarına neden olan olayda da peygamberimiz Medine’li 6 veya 7 kişi ile karşılaşır. Onlara, ‘Öyleyle biraz otursanız da sizinle konuşsam.’ (s. 40) der. Peygamberimiz II. Akabe biatında onlardan, ‘Kendisini, tıpkı hanımlarını ve çocuklarını koruyormuşçasına savunmalarını’ ister ve böylece Medine dönemi bu şekilde başlar. (s. 47) Medine’de İslam’ın tebliği öyle bir aşk ve samimiyetle yapılıyordu ki, şair Ebu Kays el-Eslet’in tesirinde kalarak uzak duran Evs kabilesinin bir kolu hariç, her kabileden birçok kişi bu dine giriyordu. (s. 45)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazılarının bizi inandırma çabası içinde olacağı gibi, Hazreti Muhammed bir tebliğci iken birdenbire elde kılıç, her rastladığını dinine kabule zorlayan bir mutaassıp durumuna gelmemiştir. Avrupalı yazarlar tarafından Hazreti Muhammed, hicretten itibaren yepyeni bir karaktere bürünmüş gösterilir. Peygamberin, bazı arkadaşlarını dini anlatmaları için görevlendirdiği ve bunlardan bazılarının bir hayli başarısız olmaları, zorlamaya başvurmadıklarının işaretidir. (s. 58)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın Batı Asya Hıristiyanları arasından yayılması: Kılıç, Hıristiyan tarihçiler tarafından Müslümanların propaganda aleti olarak gösterilmiş ve bu sebepten İslam’ın gerçek tebliğ faaliyeti gözlerden uzak tutulmuştur. (s. 73) Hıristiyanlarla Müslüman Araplar arasında var olan dostane ilişkilerden dolayı, bu din değiştirmelerdeki belirleyici etkenin güç kullanma olmadığı hükmü çıkartılabilmektedir. Hz Muhammed bazı Hıristiyan kabilelere dinlerini serbestçe yaşayabileceklerine dair teminat vermişti. (s. 74) Hıristiyan Araplar İslamiyet’e girme ya da cizye ödeme konusunda tercihte serbest bırakılmışlardı. Kesinlikle dinlerini terk etmeye zorlanmayacaklardı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cizye: canları ve mallarının korunması, güvenliklerinin sağlanması karşılığında alınan bir vergi idi. (s. 77) Müslüman vatandaşlar için zorunlu olan askerlikten kendilerini muaf tutan bu cizyeyi ödemek onlara çok ağır bir yük olarak görünmüyordu. İslam dinine girdiğinde cizye yerine zekat ödemek zorunda kalıyordu ki bu zekat bütün taşınır ve taşınmazlara uygulanan yıllık bir vergiydi. (s. 89) Cizye sadece erkeklere konurdu. Fakir, yaşlı, hasta, papaz, kadın, çocuk, kör, dilenci, sakatlar muaf tutulurdu. (s. 90, 184) Papaz Laura Veglieri diyor ki; Yenilenlerin hakları, malları ve hayatları Müslümanların sahip oldukları korunma şeklinde korunup gözetiliyordu. (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 11) Halid b. Velid, Hire civarındaki bazı kasaba halkıyla yaptığı anlaşmayı şöyle yazdırır: “Eğer sizi korursak cizye hakkımızdır; eğer koruyamazsak bunu hak edemeyiz.” İmparator Herakliyus büyük bir ordu toplayıp Müslüman ordusu ile savaşa hazırlanınca, Arap komutan Ebu Ubeyde valilerine mektup yazarak topladıkları cizyeyi iade etmesini emretmiş ve halka şöyle hitap etmiştir: “Anlaşmaya göre sizleri korumamız gerekiyor, fakat şimdi bu bizim gücümüzü aşıyor. Bu sebepten sizden aldıklarımızı geri veriyoruz. Bu sebepten devlet hazinesinden yüklü miktarda ödemeler yapıldı. Hıristiyanlar, Müslümanların reisleri için dua etti: Allah size, bizi tekrar yönetmeyi nasip eylesin ve sizi Romalılar üzerine muzaffer kılsın; sizin yerinizde onlar olsaydı, elimizdekileri de alırlardı.” (s. 91) Cizye sayesinde Hıristiyanlar askerlikten muaf tutuluyorlardı. (s. 92) Diğer taraftan Mısır köylüleri Müslüman olmalarına rağmen, askerlikten muaf sayıldıkları için, Hıristiyanlar gibi vergi ödemeye mecbur tutulmuşlardı. (s. 93) İslam&#8217;ın kabulüne neden olarak Marco Bizzi üç neden ileri sürer: Dünyalık menfaatlerin cazibesi, cizye ödemekten kurtulma ve ülkede yeteri din adamının olmaması. (M. Bizzi, Arcivescovo,  s. 38) Bu yorumu, Müslüman olmayı gönüllü ve içtenlikle kabul etmenin mümkün görülmediği Hıristiyan din adamlarının gözü ile bir abartılı yorum olarak görmemek imkansızdır. Bir asır sonra (1703&#8217;te) baş vergisi erkekler için 6 real idi ve bu yılda 3 real olarak konulan vergi hariç, Hıristiyanlara mahsus tek vergi idi. Bu gibi hafif bir maddi nedenle din değiştirmek için, dinlerine zaten çok az bağlılık olması gerekmektedir. Günümüzde bile Arnavutlukta bulunan büyük bir Hıristiyan kitlenin varlığı, &#8216;dinsizliği&#8217; seçmeye zorlama olmadığının göstergesidir. Ayrıca bu vergi yükleri Hıristiyanlar kadar Müslümanların üzerinde de var olan bir külfettir. (s. 245) Arazi vergisi, hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için aynıydı. (s. 209) Cizye ki sadece 6 real idi, tüm vergiler Müslümanlar için de geçerli idi. (Vincenzo Zmaievich, Notizie universali, arcivescovo, s. 5) Zerdüştlerin baskılarından bıkan halk, Arapların idaresi altında, her çeşidi ile tüm inançlarını yaşayabilecekleri ve çok az bir vergi karşılığı kendilerine askerlikten muafiyet getiren bir yönetim altından yeniden nefes alabileceklerdi. (s. 275)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zoraki din değiştirmeler yönünde teşebbüsler olsaydı, Hıristiyanların, Abbasi halifeleri dönemine kadar Müslümanların arasında yaşamaları mümkün olamazdı. (Caetani, Annali dell’Islam, II/828) İslam’ı kabul eden Hıristiyan kabileler bunu kendi tercihleri ve hür iradeleri ile yapmışlardır. (Caetani, V/4) J. L.  Burckhardt, son asırda bile Hıristiyan olarak hayat süren Bedevi ailelerinin hala mevcut olduğunu söylemiştir. (Burckhardt, Travels in Syria and the Holy Land, s. 564)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Roma imparatorluğu sınırları içinde yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar, Katolik Romalıların zulümlere başvurabileceğinden korkmuşlar, bu sebeple, seve seve hatta iştiyakla, kendilerine dini müsamaha sözü veren yeni efendilerini kabul etmişlerdir. Büyük Mihail olarak bilinen Antakya Yakubi patriği, ‘işte Allah’ın intikamı böyle olur. Romalılar kilise ve manastırlarımızı talan ettiler, bize acımasızca suçlu muamelesinde bulundular. Bunun içindir ki O, güneyden İsmailoğullarını (Müslümanları) getirerek bizim kurtuluşumuza vesile kılmıştır. Romalıların azgınlıklarında kurtulmamız az bir şey değildir.’ demiştir. (Michael the Elder, Chronique de Michael le Syrien, II/412; Bizans askerlerinin II. Constans zamanında dindaşlarına yapmış olduğu zulümler için bakınız: Michael the Elder, II/443)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arap ordusu Ürdün’e ulaştığında, ülkede yaşayan Hıristiyanlar Araplara şöyle mektup yazıyorlardı:” Ey Müslümanlar! Biz sizleri Hıristiyanlara tercih ediyoruz; her ne kadar onlar dindaşlarımız olsalar da, siz bizim dinimize daha çok sahip çıkıyor, bize daha merhametli ve adaletli davranıyorsunuz. Zira onlar, mallarımız ve evlerimizi elimizden alıyorlardı. Emessa halkı kapılarını roma ordusuna kapamış ve Müslümanlara, ‘ Sizin yönetiminizi ve adaletinizi, Rumların adaletsizliğine ve baskılarına tercih ederiz.’ demişlerdi. Çünkü Müslümanların yiğitliği sayesinde çabucak ele geçirilen Bizans şehirlerinde halka son derece müsamahalı davranıldığını gördüler. Bu onların, yüzlerce yıldır alışık olmadığı bir şeydi. Dinlerini serbestçe ve rahatsız edilmeden yaşayabiliyorlardı. Sadece sürtüşme çıkmasın diye bazı kısıtlamalara gidiliyordu. (s. 84)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Ömer Kudüs’ü aldığında bir anlaşma yayınlar: Bu Kudüs halkına verilen bir emannâmedir. Bütün halkın can ve malları korunacak, ibadet yerleri ve haçlarına dokunulmayacaktır. Onlara ne bir baskı yapılacak ne de onlara bir zarar verilmeyecektir. (Taberi, Tarih, I/2405) Patrik, Ömer’e Kilisede namaz kılmasını rica etmiş, O, ihtiyatlı davranarak, burada namaz kılarsa daha sonra orayı ibadethaneye çevrilebilir diye endişe ederek geri çevirir ve cüzzam olan Hıristiyanlara da para ve gıda yardımı yapar. (Radi Dikici, Bizans İmparatorluğu Tarihi, s. 172; Belazuri, Tarih, s. 129 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Büyük şehirlerde bazı kiliseler mescide çevriliyordu. Bu hal, Müslümanların sayısının arttığı, Hıristiyanların ise aynı oranda azaldığı bir dönemde olduğu için bu yönde alınan tedbirlere itiraz edilemezdi. (s. 96)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hıristiyan mezheplerinin hepsi de, Müslüman yönetimler tarafından benzer şekilde müsamaha görüyor, hatta birbirlerine karşı saldırılarına engel olunuyordu. (E.Von Dobschütz, Die confessionellen Verhaltnisse in Edessa unter der Araberherrschaft, s. 391)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bütün Hıristiyan topluluklarla adil bir şekilde ilgilenmek Müslümanların büyük gayretlerinden biri olmuştur. Yakubiler Ortodoks kilisesini gasp etmeye çalışmışlar, bu kilise Müslümanlar tarafından gerçek sahiplerine iade edilmişti. (s. 101)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın ilk dönemlerinde Hıristiyan topluluğa gösterilen bu hürriyetçi tavır göz önüne alındığında, din değiştirmede kılıç gücünün etkin olduğu yönündeki yaygın varsayımın pek de tatmin edici olmadığı görülmektedir. (s. 102)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zorlama oldu mu?<strong> </strong>İslam&#8217;a geçişler varsayıldığı gibi zorlama ve şiddetle gerçekleşmemiştir. (s. 107) İslam memleketlerinde Hristiyanların gördükleri zulümlerin çoğunu, yerli Hristiyanların yabancı Hristiyanlarla veya İslam düşmanlarıyla işbirliği içerisinde çevirdikleri entrikalardan (Örneğin, Bizanslılara kapılarını açan Kıpti Hristiyanlar, buna rağmen onlardan kötü muamele görmüştür, s. 149) ya da Hristiyanların  resmi görevlerini kötüye kullanmalarında (s. 113) ve  Müslümanlara karşı girişilen zalimane ve gaddarca muameleler sebebiyle ortaya çıkan kötü izlenimlerde aramak gerekir. (s. 111) Haçlılarla vatana ihanet sayılacak yazışmalar yapanlar, hiç de dini zulüm sayılmayacak şekilde, kendilerine karşı tedbirler alınmasına neden olmuşlardır. (s. 113) Türkler tarafından bir Hristiyan sert bir muamele görmüşse, bu genellikle Türklerin düşmanlarıyla haince haberleşmesi şüphesinden ileri gelmiştir. (Vincenzo Zmaievich, Notizie universali, arcivescovo, s. 141) Mesela Avusturyalılar, Sırpları isyana ikna etmişler, başarısız olunca göç etmek zorunda kalmışlardı. (s. 261) Şam ve diğer şehirlerdeki Hristiyanların Moğol Hanedanı&#8217;nın desteğini gördükleri kısa dönemde işlemiş oldukları aşırılıklar, Batı Asya&#8217;da Hristiyanlığın adını bir hayli kötüye çıkarmıştı. (s. 295) İran ve Asya&#8217;nın diğer bölgelerinde Hristiyanların, ilerleme kaydettikleri veya Moğol idarecilerini zamanında takındıkları kibirli ve aşağılayıcı tutum, Haçlı Seferleri sırasında doğudaki Hristiyanların çoğu zaman batıdan gelen İşgalci dindaşlarını desteklemeleri, Yunan bağımsızlık harekâtı sırasındaki mezalimler bu örneklere eklenebilir.<strong> </strong>(s. 536 ) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gayrimüslimleri zorla İslam dinine kabul ettirmeye yönelik organize teşebbüslere veya Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak için sistemli bir mezalime dair hiçbir kayda rastlamıyoruz. Halifeler böyle bir şeyi yapmayı kararlaştırsaydılar, Ferdinand ve Isabelle&#8217;nın Müslümanları İspanya&#8217;dan kovması veya XIV. Louis&#8217;nin Protestanlığı Fransa&#8217;da suç sayması ya da Yahudilerin 350 yıl İngiltere&#8217;den uzak tutulması kadar kolay bir şekilde Hıristiyanlığın kökünü kurutabilirlerdi. Doğu kiliselerinin günümüze kadar fiilen varlıklarını sürdürebilmeleri, genel olarak Müslüman yönetimlerin bunlara göstermiş olduğu hoşgörülü tavrın en kuvvetli delilidir. (s. 115) Bunun tam aksi örneklere devam edersek, İstanbul 1204 yılında Haçlılar tarafında yağmalanmış, Harran manastırı da 1184 yılında Emassa Lordu Kont Goscelin tarafından yine yağmalanıp talan edilmişti. (Barhebraeus, Gregorii Barhebraei Chronicon Ecclesiasticum, II/508) Nasturi patriği III. İshoyabh&#8217;ın, Rev Ardeşir piskoposu  ve pers başpiskoposu Simeon&#8217;a hitaben yazdığı mektupta:&#8221; Tanrının dünya imparatorluğunu bahşettiği Araplar, Hıristiyanlığa saldırmıyorlar; aksine dinimize, rahiplerimize ve azizlerimize hürmet gösteriyorlar. O halde Merv halkı neden Araplar için kendi dinlerini terk etti? Hem de Merv halkının kendi ifadelerine göre, Araplar dinlerini terke zorlamamıştı.&#8221; demekte idi. (Pers Prime, s. 330-331)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halife el-Me&#8217;mun, İslam&#8217;ı yaymak için büyük gayretlerde bulunmuş fakat iktidar gücünü kötüye kullanarak kimseyi dinini zorla kabul ettirmeye çalışmamıştır. (s. 122 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">St. Denis Manastrı Mensuplarından Deuil&#8217;li Odo: &#8220;İkinci Haçlı Seferi sırasında yenilgiye uğrayan Haçlılar geri çekilince, hasta ve yaralı olanlar ile hacıların büyük çoğunluğu geride bırakılmıştı. Rumlar hemen, çaresiz hacıların durumunu Türklere haber verir. Müslümanların kalpleri, o sefaleti ve felaketi görerek acıma duygusu ile kaplanır. Geri kalan Haçlı kafilesinin yaralıları tedavi edilir, fakirleri ve açları doyurulur ve sıkıntıdan kurtarılır. Hacıların, imansızlardan gördükleri nazik muamele ile Hıristiyan dindaşları Rumlardan gördükleri durum arasındaki o büyük tezat sonucu, çoğu kendilerini kurtaranların dinine seve seve kabul etmesine sebep olur. Ah Merhamet! Her türlü ihanetten daha zalimsin. Bunlardan hiçbirini dininden dönmeye zorlamadıkları kesindi.&#8221; (Odo de Diogilo. De Ludovici VII. Itinere, Migne, Patrologia Latina, c. CXCV/1243)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1565 yılında Kahire&#8217;de bulunan Fürer von Haimendorf, Leipzih üniversitesinde tahsil görmüş bir alman bilim adamının din değiştirmesinden bahseder: &#8220;Stevenius Germanus Hamelensis adlı bu adam Hıristiyanlığı terk etti. Bu bilge bir adam idi. Bu mürted adam bize göre çok fazla akıllı. Yanında bir saniye durmamalı.&#8221; (s. 133)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haçlılar döneminde İslam dinine geçişin eskisi kadar yaygın olmadığı anlaşılabilir. Müslümanlar kutsal topraklarda hâkimiyeti ellerine aldıkları zaman, önceden gösterdikleri müsamahayı Hıristiyanlara yine göstermişler ve onların cizye ödeyerek &#8216;barış ve huzuru satın almalarına&#8217; müsaade edilmiştir. (s. 135) &#8216;Yerli Hıristiyanlar kesinlikle Müslümanların yönetimini haçlılarınkine tercih ediyorlardı.&#8217; (H. Prutz, Kulturgeschichte der Kreuzzüge, s. 146,150) Anadolu Hıristiyanlarının çoğu da, nefret ettikleri Bizans İdaresi&#8217;nden kendilerini kurtaracaklar umuduyla baktıkları Selçuklu Türklerini sevinçle karşılamaya yönelmiştir. Sadece baskıcı vergi sisteminden dolayı değil, mezheplerin baskıcı ruhundan dolayı da Buna yönelmişlerdir. Anadolu&#8217;nun İç bölgelerindeki küçük kasaba Sakinleri, Türklerin hâkimiyetinde bulunan yerlere göç ediyorlardı. (G. Finlay, History of Greece, III/359)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın Afrika Hıristiyanları arasında yayılması: Afrika&#8217;ya giren Arapların çok kısa sürede başarı elde etmelerini sebebi, Bizans idaresine karşı dini inançlarından dolayı hissetmiş oldukları kin ve nefret hisleriydi. Mısır Hıristiyanları olan Yakubiler, Bizans Sarayının Ortodoks mensupları tarafından, çok kaba bir şekilde muamele görüyordu. Sürgüne gönderiliyorlar, gerçek inançlarını gizlemek zorunda kalıyorlardı. Müslümanların elde ettikleri zaferler Kıptî denen bu Yakubi Hıristiyanlara, yüz yıldır yaşamadıkları bir din özgürlüğü sağlamıştır. Cizye ödemeleri şartıyla, Amr isimli komutan, dini hayatlarında özerklik garantisi vermişti. Dini hayatlarında, kiliselerden hiçbirine dokunulmamış, yağma ve talan işine asla müsaade edilmemişti. Din değiştirmelerine yönelik kendilerine herhangi bir baskı ve eziyetin uygulandığına dair bir delil bulunmamaktadır. (s. 144) Gönüllü olarak din değiştirenler için Nikiu patriği John, Hıristiyan gözle yaptığı yorumda, &#8216;Mısırlılar, tanrının düşmanı Müslümanların dinine girmekle, o amansız Muhammed&#8217;in kötü inancını kabul ediyorlardı. Böylece onlar putperestlerin sapıklığını paylaşıyorlardı.&#8217; (Chronique de Jean, Eveque de Nikiu, s. 585) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kıptiler, ilk defa 646 yılında ayaklanmışlar ve kapılarını Bizans askerlerini açmışlardı. Fakat Bizanslılar, Kıptilere düşman muamelesi yapmıştı. (s. 149) Kilisenin barış içinde yaşadığı dönemler de birçok Hıristiyan, Müslümanlar zümresine dahil olmuştur. (s. 150) Kıptiler, Müslüman Mısır sultanına rüşvet teklif etmişler fakat ret cevabı almışlardır. (s. 151)  Hıristiyanların kiliselerini tamir etmelerine ve yenilerini yapmalarına müsaade ediliyordu. Böylesi hadiselerin, İslam&#8217;a adam kazandırmak maksadıyla yapılan bir taktik türü olduğunu söylemek zordur. (s. 152)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nübe krallığı&#8217;nda İslam&#8217;ın yayılması: İslam&#8217;ın gelişmesi sürekli olarak Müslüman Tacirler ile oraya sık sık seyahat eden ziyaretçiler tarafından sağlanıyordu. (s. 154, 157, 163)</span><br />
<span style="color: #000000;"> Habeşistan: 1370&#8217;larda Kral Ar&#8217;âd, Hıristiyanlığı kabul etmeyenleri ya öldürüyor ya da sürgüne gönderiyordu. Bazı Müslüman toplulukları, Habeşistan kralına haraç ödüyordu. Her yılda, yeni Hıristiyan olmuş genç bir kızı krala vermek zorunda idiler. Habeşistan&#8217;da 17. yüzyıl boyunca bile İslam varlığını devam ettirebilmiştir. Bunun sebebi birbirine rakip durumundaki Hıristiyan kiliselerinin ortak düşmanlarıyla değil de birbirleriyle uğraşmaları (s. 161);  kilise mensupları arasındaki büyük ahlaki çöküş, tembellik, birbirleriyle bitmek tükenmek bilmeyen kavgalar idi. (s. 163) Zamanla Habeşistan Hıristiyanlarının reislerinden bazıları, açıktan açığa, Portekizlilerle ittifak etmektense, Müslümanlara teslim olacaklarını söylüyorlardı. İslam&#8217;ın başarılı olmasının başlıca sebeplerinden birisi, Habeşistan Hıristiyan nüfusu ile kıyaslandığında Müslümanların sahip olduğu ahlaki üstünlüklerdi. (s. 163) Kral Yohannes, bütün ülkede Müslümanların 3 yıl, putperestlerin beş yıl içinde boyun eğmesi gerektiğini emreder. Müslümanların vergi ödemelerini emretmekle kalmamış, Müslümanlara vaftiz olmaları ve resmi görevli olanların da ayrılmaları içinde üç aylık süre tanınmıştı. (s. 165) Hıristiyanlık menfaatine alınan zalimane tedbirler, İslam dininin 19. yüzyıldaki artan gücünü durdurmayı başaramamıştır. (s. 167) Hıristiyanlara bunca azizler ve büyük ilahiyatçılar kazandıran meşhur Afrika kilisesine ne olmuştu? Alışılagelen iddia Müslüman savaşçıların, zorbalıkla din değiştirme çabalarına bağlanır. Asıl dikkat edilmesi gereken şudur; Arapların Habeşistan&#8217;a girmesinden 800 yıl sonra, yerli Hıristiyan Kilisesi&#8217;nin varlığını devam ettirmesi, gösterilen hoşgörü ve dini serbestliğin varlığına delil teşkil eder. (s. 168, 179) Hıristiyanlığın, Arian mezhebinden olan Vandallar, Yüzyıl&#8217;a yakın süre boyunca Ortodokslara şiddetli eziyetler de bulunmuşlar, kendi mezheplerine yanaşmayanlara zulüm etmişlerdir. (s. 170)</span><br />
<span style="color: #000000;"> Fas: Fas&#8217;ta Hanedan kurucusu İdris&#8217;in 789 da Hıristiyanlar ve Yahudileri zor kullanarak Müslüman olmaya zorladığı söylenir fakat yerli Kuzey Afrika Kilisesi&#8217;nin tarihinde böyle bir olayın benzerine rastlanmamıştır. Bu kiliselerin çöküşünün çok yavaş oluşu bile, gördükleri hoşgörü ve müsaadeye bir delil teşkil eder. 300 yıl kadar sonra bile, hala ayakta bulunan 40 kadar piskoposluk bölgesi bunun göstergesidir. (s. 174) Sakiyetül&#8217;-Hamra&#8217;daki kadiri tarikatı şeyhi müritlerine şunu söyler: &#8221; Hıristiyanlara gidin, onlara Hıristiyanlıkta olduğu gibi kirli-yıkanmaksızın yaşamanın Allah nazarında affolunmayı gerektiren bir durum olmadığını anlatın.&#8221; (s. 176) 1566 yılında, Madrid&#8217;de Hıristiyan askerler, yayınladığı bildiride şöyle derler: &#8220;Müslümanların ne kendileri, ne de başka hiç kimsenin, evde ya da başka yerde banyo yapmalarına müsaade edilmemeli ve bütün hamamların yıkılıp tahrip edilmesi gereklidir.&#8221; (J. Morgan, Mahometism Explained,  II/256)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın İspanya Hıristiyanları arasında yayılması: Müslüman İspanya&#8217;nın getirdiği etki, yeni bir edebiyat ve kültürün doğmasına yol açmıştır. (s. 180)  İslam&#8217;dan önce İspanya&#8217;da, Katolik Hıristiyanlar yerleşmiş bulunuyordu. Katolik mezhebi dışında hiçbir din ve mezhebin varlığına müsaade edilmiyordu. (s. 181) Başka mezheplerin itirazları yasaklanmış, yasaklara uymayanların mülklerine el konulmuş, ömür boyu hapisle cezalandırılmışlardır. Yahudilere de eziyet ve zulümler yapılıyordu. (s. 181) Alt ve orta sınıflardan gönülden inandıkları için İslam dinini kabul edenler çoktur. (s. 182)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arapların zaferlerini ilk günlerinde, dini baskı veya zoraki din değiştirmelere dair hiçbir olaya rastlanmamıştır. Gerçekten de, onların Hıristiyanlara gösterdiği hoşgörü o kadar büyük ölçülerde oluyordu ki, bu da ülkenin ele geçirilmesini kolaylaştırıyordu. (s. 184) Tüm Hıristiyan mezhepler, kendi dinlerine göre yaşama konusunda tamamen serbest bırakılmışlardır. (s. 184) 854 yılında, İslam&#8217;ın bağnaz bir düşmanı olan  bir İspanyol yazar  şunları söylemektedir: &#8220;Kuran&#8217;ın hayran olunacak kadar anlamlı ve güzel bir şekilde yazılmış olduğunu kabul etmek gerekir. Hıristiyan gençlerimiz Arap edebiyatı ile karıştırılmış, kafirlerin ilimleri ile şöhret peşindeler. (s. 188) Arapların Üstün adetleri içerisinde, yiğitlik ve mertlik gibi faziletlerin sergilenebildiği serbest bir alan vardı ki bu durum Hıristiyan İspanyol halk arasında pek rastlanmayan bir özelliklerdi.&#8221; (s. 191)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1610 yılında, (İspanyol hâkimiyeti altında yaşayan ve eğer domuz eti yemezse, Cuma günü evini temizlerse, çocuğuna Müslüman ismini verirse, &#8216;Allah&#8217; veya &#8216;Muhammed&#8217; derse, Ramazan ayında kendine sunulan bir yemeği yemezse, Arapça konuşursa ya da yatak odasında haç bulundurmazsa engizisyon mahkemesine sevk edilip zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslümanlara verilen isim ile) Moriskoların arta kalanlarından biri şöyle demektedir: “Muzaffer atalarımız Hıristiyanlığı bu ülkeden silip atma teşebbüsünde bulundular mı hiç? Ayinlerinizi serbestçe yapma özgürlüğü tanımadılar mı? Engizisyon mahkemelerinin bir örneği rastlanabilir mi tarihimizde? Kuran, bize vicdanlara baskı yapılmasını kesinlikle yasaklıyor.” (s. 195) Belensiye Başpiskoposu&#8217;nun, yerli Müslümanların İspanya&#8217;dan ihraç edilmelerini tavsiye etmek maksadıyla kaleme aldığı ve 1602 yılında III. Philip&#8217;e takdim ettiği, &#8216;Moriskolların dinlerinden dönmeleri ve ihaneti&#8217; konulu muhtırada bile itiraflar bulunabilmektedir: &#8220;Bütün dini meselelerde, hiçbir hususa vicdan hürriyetine önem verdikleri kadar önem vermiyorlar. Bütün Muhammedîler tebaalarına sınırsız vicdan hürriyeti bahşediyorlar.&#8221;   (Morgan, Mahometism Explained, II/310)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın, Türklerin hâkimiyetindeki Avrupa Hıristiyanları arasında yayılması: Fatih Sultan Mehmet Rum kilisesinin koruyucusu olduğu Hıristiyanların bağlılığını sağlamak için, onlara baskı yapılmasını kesinlikle yasaklamıştır. Davalarına patriğin mahkemesinde bakılmasına izin vermiş, sonuçta Rum piskoposlar, Ortodoks nüfus üzerinde Osmanlı valisi imiş gibi davranmışlardır. (s. 199) Camiye çevrilmesi üzere istimlak edilen kiliselerin kullanım hakkı tekrar Ortodokslara geri verilmiştir. Rumların, Rumeli&#8217;de Türklere sayıca üstün olmalarına rağmen, kendilerine tanınan dini hoşgörü ve sahip oldukları can ve mal güvenliği sebebiyle yeni amirlerine alışmış ve Sultan&#8217;ın hâkimiyetini herhangi bir Hıristiyan devletin idaresine tercih etmişlerdir. (s. 201) Osmanlı fatihleri, Rumlar tarafından, Fransızlar ve Venediklilerin açgözlü ve zalim yönetimlerinden kurtarıcılar olarak karşılanıyordu. Kâfir Türkler dinden sapmış Katoliklere tercih ediliyordu. Örneğin, 1508 yılında tüm Kıbrıs halkı, Venediklilerin kölesi durumundayken ve kazançların üçte birini devlete vermek zorunda kalıyor, her erkek haftanın iki günü devlete çalışmak zorunda iken ve gelmedikleri gün için de para cezasına çarptırılıyordu. Ayrıca bir miktarda yıllık vergi ödemek zorunda idiler. Bir Rus tarihçi şöyle der: &#8220;Rab, emanete ihanet etmeyen kadıları olan Sultan 2. Mehmed’i aziz kıldı.&#8221; (N. M. Karamsin, Histoire de l&#8217;Empire cle Russiel, V/437)  Fatih Sultan Mehmet, Rumların önceki hallerinden çok daha iyi bir durumda olmalarını sağlamıştır. Bizanslılarla kıyaslandığında, ödedikleri vergi çok önemsiz kalıyordu. Türklerin yönetimi altındaki yerler, Hıristiyan Avrupa&#8217;nın çoğu yerinden kesinlikle daha iyi yönetiliyordu. (s. 203) Yabancı devletler, Bizans imparatorları zamanında almadıkları Rum tacirleri limanlarına kabul etmeye mecbur kalıyordu, çünkü şimdi onlar, Osmanlı bandırası altında seyahat ediyorlardı. (G. Finlay, History of Greece, V/157)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Devşirme: Devşirilen çocukların çoğu yetim idi. Aksi halde perişan olup giderlerdi. Belirlenen çocukların toplanmasın da görevli memurların zor kullanmasına gerekmiyordu. Aileler, çok parlak bir mesleği kazanacakları, daha iyi bakılacakları için bu işe evlatlarını kaydettirmeyi arzulu bir şekilde kabulleniyorlardı. (David Chytraeus, Oratio de statu ecclesiarum hoc tempore in Graecia, s. 14) Zira bu küçük esirler, Sultan&#8217;ın kendi çocukları gibi yetiştirilmekteydiler. (Sir E. S. Creasy, History of the ottoman Turks, s. 99; Thomas Smith (An Account of the Greek Church, s. 12) Bazı kimseler çocuklarından ayrılmaya dünden hazırdılar. &#8220;Üstün yetenek ve ahlaka sahip olan birçok Rum, devşirme olarak seçilmekten kurtuldukları zaman bile Muhammed&#8217;in dinini gönüllü olarak benimsemişlerdir.&#8221; (G. Finlay, History of Greece, V/29) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hıristiyanların en kötü durumda olduğu zamanlarda İslam dinine geçişlere dair pek bir kayda rastlamıyoruz. On sekizinci yüzyılda hemen hemen hiç din değiştirme olayı görmüyoruz. (s. 210) Herhangi bir haksızlık olmuşsa herkese eşit oranda yansımıştır. (Finlay, VI/4-5) Müslümanların muhatap olduğu fakirlik, Hıristiyanlarınkinden daha kötü olabiliyordu. (W. Forsyth, The Slavonic Provinces South of the Danube, s. 157-158) Baskı veya sefalet Müslüman nüfus ve Hıristiyanlara eşit oranda yansıyordu. Hıristiyanların en alt sınıfı Türklerin aynı sınıfından daha kötü durumda değildi. (W. M. Leake, Journal of a Tour in Asia Minor, s. 7) Rumların iki asır süreyle Osmanlı padişahlarından gördükleri muamele, o dönemdeki Avrupa&#8217;nın geri kalan kısmında görülmedik bir müsamaha örneği sergilemektedir.  Macaristan ve Erdel Kalvinistleri, Üniteryan hanedanının eline düşmektense Türklere tâbi olmayı bir hayli zamandır arzu ediyorlardı. (De la Jonquierr, s. 333) İspanyol Yahudileri sığınmak için yine Osmanlı ülkesine gelmişlerdi. Kazaklar, Hıristiyan kardeşlerinin kendilerinden esirgediği hoşgörüyü Osmanlı sultanının memleketinde bulmuşlardı. (De la Jonquierr, s. 34) 17. yüzyılda Antakya patriği olan Macarius, Katolik Polonyalıların, Doğu Ortodoks Kilisesine uyguladığı korkunç gaddarlığı şöyle anlatıyordu: &#8220;Ey taş kalpliler! Rahibeler ve kadınlar size ne yapmıştı? Kızları, çocukları, kundaktaki bebekleri niçin öldürdünüz? Şimdi ben Polonyalılara lanet etmeyeyim de ne yapayım? Çünkü onlar Ortodoks adını dünyadan silmek hayaliyle kendilerinin putperest sapıklardan daha alçak ve şerefsiz olduklarını gösterdiler. Allah Türklerin İmparatorluğu&#8217;nu ebediyen daim eylesin. Zira onlar vergilerini alırken din ayırımı gözetmezler. (Macarius, Travel of from the Arabic of the Archdeacon Paul, I/165, 183)  Hatta İtalya&#8217;da bile Hıristiyan yönetimi altında mahrum bırakıldıkları dini özgürlük ve hoşgörüyü, tebaları olma durumunda yaşayabilecekleri ümidinde olan bazı kimseler Türkleri hasretle bekliyorlardı. (Ioannis Ludovici Vivis De Conditione Vitae C. sub Turca, s. 220, 225) 1578&#8217;te İngiliz Tacir Richard Staper: &#8220;Hem rum hem de latin kiliselere gitmelerine müsamaha gösterilmekte, din ve vicdan hürriyetlerini rahat bir şekilde kullanılmasına müsaade edilmektedir. Hıristiyan İspanya&#8217;da ise, bunun tam zıttı olarak, bizlere zoraki olarak Katolik adetlerini uygulanmakla kalmadılar, can mal güvenliğimiz her an tehlikede olmuştur.&#8221; (M. Epstein The Early History of the Levant Company, s. 57) demektedir. Osmanlı ülkesinde İslam Kılıç zoruyla yayılmamıştır. İlginç olan da en çok din değiştirmenin olduğu dönemin, bu ilk iki asırda olmuş olmasıdır. Türkler aralarında  22 yıl esir kalan birisi şöyle söylenmektedir: &#8220;Türkler, kimseyi dininden dönmeye zorlamamıştır. (Turchicae Spurcitiae Suggillatio, s.17) Türcken-Schrifft&#8217;in yazarı, ‘Türk, hiçbir ülkeyi zorbalıkla dininden döndürmeye zorlamaz. Din değiştirmeye zorlanmadıklarına göre Hıristiyanlar, kendileri İslam&#8217;a dönmüş olsalar gerek.&#8217; (J. Scheffler, s. 51,53) demektedir. Askeri bir harekat sırasında, ülkede yaşayan insanlardan yağmalandıkları veya kadınların kötü muamele gördükleri yönünde hiçbir şikayet de bulunulmamıştır. (Paul Rycaut, Histoire de l&#8217;etat presentde I&#8217;empire Ottoman, I/689) O Türk, tanrının kullarını günahları dolayısıyla cezalandırmak için bir felaketidir, şeytanın zincirinden boşanmış gücünü temsil eder. (Turchicae Spurcitiae Suggilatio, s. 12) Arnavutlar: Birçok kadın cüzzam, büyü ve kurtların saldırılarına karşı en tesirli ilaç olarak vaftiz olduğuna inanıyordu. (s. 243) Ülkede Türk zulmü yoktu, zira 4 Fransisken misyoneri tüm ülkeyi baştan sona gezebilmiş ve kutsal görevlerini hiçbir engel ile karşılaşmadan yerine getirebilmişlerdi. (s. 249) Müslümanlar, Hıristiyan çocukların vaftiz ayininde vaftiz babası olarak kabul ediliyorlardı. (s. 251) Hıristiyanlara baskı yapılmayışı ve İslam&#8217;ın kabul edilmesi için bir zorlamanın yapılmaması çok dikkat çekici bir gerçektir. (s. 252, 254) Hıristiyan iki kardeşten biri Müslüman olmuş, diğeri rahiplik okumaya karar vermişti. Bu örnek bile, Müslümanların, Hıristiyanlara kötü muamelede bulunmadıklarına bir göstergedir. Arnavutluğun paşası, dört ayrı kasabadan vergiyi kaldırmıştı. (s. 255) Sırbistan: Sırp prensi kız kardeşini Sultan Beyazıd ile evlendirir. Niğbolu savaşı sırasında Sırp destek kuvvetleri, savaşın sallantılı sonucunu Türklerin zaferine dönüştürmüştür. Yine Timur tarafından esir tutulunca Osmanlı tarafında yer almaya devam etmişlerdir. (s. 258) Macaristan&#8217;da İslam, Kral Charles Robert&#8217;in Hıristiyan olmayanların Hıristiyan olmaları, kabul etmeyenlerin ülkeyi terke zorladığı 1340 yılına dek etkisini sürdürmüştür. (s. 259) Rum kilisesine olan bağlılıkları Sırpları, Müslümanların müsamahasını, Latinlerin zoraki &#8221;din değiştirme&#8221; zihniyetine tercih etmesine götürmüştür. Semendria Sırpları, kendilerini 1600 yılında Katolik komşularının idaresinden kurtaran Türk birliklerini sevinçle karşılamışlardır. (s. 260) 1703 yılında, dönemin iş başındaki keşişi Daniel Petroviç, kabileleri bir araya toplayıp, ülkeler ve dinleri için tek umudun aralarında yaşayan bütün Müslümanların katledilmesi olduğunu söyledi. Noel arifesinde, Müslümanlığı kabul eden bütün Karadağlılar&#8217;dan Hıristiyanlığa dönmeyenler vahşice katledildi. (s. 264) </span><br />
<span style="color: #000000;"> Bosna:  Bosna nüfusun çoğunluğu olan Bogomiller, aykırı görüşlere sahip bir Hıristiyan mezhebine bağlıydılar. Roma Katoliklerinin baskılarına maruz kalmışlardır. Papalık birkaç kez bunlara karşı haçlı seferi yapılması yönünde telkinde bulunmuştu.  Bogomiller, bakire Meryem&#8217;e tapınmayı hiçbir şekilde kabul etmiyorlar ve dini tasvirlerin önünde eğilmenin şirk olduğunu düşünüyorlardı. (s. 264) Giritliler: Latin (Katolik) din adamlarının,  adanın nüfusunun onda dokuzunu oluşturan Rum asıllı Hıristiyanlara hakaret etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaları, Giritlileri özellikle hayal kırıklığına uğratıyordu. Giritlilerin yaygın olarak din değiştirilmesinde şiddetin etkin olduğunu düşünmek, akla ve mantığa uygun bir durum değildir. (s. 270, 272) Girit&#8217;te Balkan harbinin ardından, Müslüman nüfus üzerindeki Hıristiyan yönetimin baskısı artmış, adayı Müslümanlar için yaşanmaz kılmıştır. (s. 273, Dipnot)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın İran ve Orta Asya&#8217;da yayılması<strong>: </strong>İran&#8217;daki devlet dini Zerdüştlüğün baskıcı politikalarından dolayı halkın yöneticilere sempatisi azalmıştı. Bu durum Arapların buralara gelmesini kurtuluş olarak görmelerine neden olmuştu. (Caetani, II/910) Her çeşidi ile tüm inançlar, kendilerine din özgürlüğü ve çok az bir vergi karşılığı askerlikten muafiyet getiren bir yönetim altından yeniden nefes alabilecekti. (s. 275) Korkunç şartlar, insanların zihinlerini din değiştirmeyi kolaylaştıran bir ortama doğru itmişti. İslam  inancının sadeliği ve mükemmelliği, bütün sis bulutunu (üst üste gelen felaketleri, sinir bozucu ihtilafları, manevi azaptan çıldıran insanların keşmekeşliğini) bir darbe de silip atmıştı. (s. 276) Etrafında toparlanacakları başka bir merkezi olmayan bu dinin bağları için, İslam&#8217;a geçiş çok kolay geliyordu, çünkü eski dinleri ile girdikleri din arasında pek çok benzerlik vardı. (s. 277) Hz Ali&#8217;nin oğlu Hüseyin, Sasani Hanedanı&#8217;nın son hükümdarının kızı ile evlenmişti. Bu nedenle Farisiler (İranlılar) Hz Ali&#8217;nin mezhebine hararetle bağlanmıştır ve şiiliğin ayrı bir mezhep olarak ortaya çıkışına neden olmuşlardır. Müsamaha anlayışının hala kendi eski dinlerine sıkı sıkıya sarılan kimleri kapsayacak kadar genişletilmesi, din değiştirmenin bu kadar yaygın olmasının, zorlama ve şiddetle olmadığını açıklığa kavuşturmaktadır. (s. 278) El-Mu&#8217;tasım zamanında (ö. 842) bir ateş tapınağını yıktırıp yerine cami yaptıran bir imam ile müezzin kırbaçlattırılmıştır. (D. Chwolsohn, Die Ssabier und der Ssabismus I/287) Günümüzde bile İran&#8217;ın bazı bölgelerinde, ateşe tapan bazı küçük topluluklar bulunmaktadır. İran&#8217;ın teslim alınmasından 300 yıl sonra bile, her vilayette ateş tapınaklarının bulunduğu görülmekteydi. İslam&#8217;ın kabulünün barışçıl yollarla ve gönül rızasıyla gerçekleşmiş olduğu görülmektedir. (s. 279) Türkler: İslam&#8217;ın Türk kabileleri arasında kabullenilmesi onuncu asrın ortasına kadar yavaş ilerlemiş gibi görünmektedir. (s. 284)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın Moğol ve Tatarlar arasında yayılması: İslam tarihinde hiç bir olay, getirdiği dehşet ve yıkım bakımından Moğol İstilası ile kıyaslanamaz. (s. 289) İslam, önceki azametinden kalan küllerinden yeniden canlanıp ayağa kalkacak ve tebliğcileri vasıtasıyla, bu vahşi istilacıları imana getirecektir. (s. 291) Müslümanlar, Moğol istilalarının fırtınasından diğer din mensuplarına oranla çok daha fazla etkilenmişlerdir.<strong> </strong>Moğol yöneticileri arasında İslam&#8217;a karşı farklı derecelerde nefret besleyenler bulunmaktaydı. (s. 297) Ancak bütün işkence, eziyetlere rağmen sonunda, Moğollar ayakları altında çiğnemiş oldukları Müslüman halkların dinine girmiş ve onu kabullenmişlerdir. (s. 299) İslam&#8217;ı ilk kabul eden Moğol hükümdarı Berke Han idi ve 1256&#8217;dan 1267 yılına dek Altın Ordu devletini yönetmiş idi. (s. 300) Hülagu&#8217;nun en sevdiği eşi Hıristiyandı ve doğu Hıristiyanları ile ittifak kurmuş idi. Oğlu Teküdar ise, İslam&#8217;ı ilk kabul eden İlhanlı hükümdarı idi. Aslında Hıristiyan olarak yetiştirilmiş fakat Müslüman olup Muhammed adını almıştır. (s. 303) İslam&#8217;ın Çağatay Moğolları tarafından genel kabul görmesi, 1326 yılında, Tarmaşirin han&#8217;ın Müslüman olması ile gerçekleşmiştir. (s. 309 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ortodoklar, Ruslar: Bulgarlar, İslam&#8217;ın sünnet olma ve şarabın yasaklanmasına karşı muhalefetini aşamamışlardı. (s. 318) Ruslar ise, özellikle sarhoş edici içkilerin kullanımının İslam şeriatında yasak oluşu nedeni ile İslam&#8217;a mesafeli durmuşlardır. (s. 320) On sekizinci asırda Rus hükümeti, İslam&#8217;a geçen Tatarları Hıristiyanlaştırma için özel çalışmalar sarf eder. Fakat kısa süre sonra, sözde vaftiz edilen tatarlar yeniden, Hıristiyanlığı terk edip İslam&#8217;a geçerler. (s. 324) Rus ceza sistemi, Ortodoks kilisesinden ayrı düşenlere karşı ciddi yaptırımlar içerisindeydi. (s. 325)<strong> </strong>Müslümanlara &#8216;Sünnetli köpekler&#8217; denilerek işkence edilir, köylerden sürer, cami yapmalarına izin vermezlerdi. (s. 327) Yine de İslam&#8217;ın yüksek ahlakı sayesinde tatarlar arasında İslam başarı sağlar. (s. 326) Sibirya&#8217;ya gelen tebliğciler şehit edilir. (s. 329)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın Hindistan&#8217;da yayılması: Mühtediler (sonradan Müslüman olanlar) genelde İslam&#8217;a kendi hür iradeleri ile girmişlerdir. (s. 333) Kimi büyük imparatorlukların kurucusu için Hindistan’ın alınması kutsal bir savaştı. Gazneli Mahmud veya Timur’un zihinlerini bu düşünce meşgul ediyordu. (s. 334) Üzerine herhangi bir saldırı düzenlemeden önce inançsız Hinduların genellikle İslam’a davet edildikleri doğrudur. Korku bazen din değiştirmeye sebep olmuştur. Bu tür din değiştirmeler, en azından Müslüman ilhakların ilk zamanlarında, genellikle kısa süreli olmuş ve ordu geri çekilince etkisini kaybetmiştir. (s. 335) Genellikle sert mizaçlı olan Moğol ve Tatarlardan oluşan Halaçlar, Tuğluklar ve Lûdîler sürekli iç ve dış savaşla meşgul olduklarından irşad ve tebliğe zaman bulamıyorlardı. İslam onlarda kökleşmiş bulunmuyordu ve ilk Arap sancaktarlarına ilham kaynağı olan iştiyakın tesirinde kalmamışlardı. Kurdukları imparatorluklar tam anlamı ile askeri idi ve Hindistan’ı İslamlaştırma özelliklerinden uzak idiler. (Sir Alfred C. Lyall, Asiatic Studies, s. 289)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın yayılışında Müslüman idarecilerin zor kullanmasının tesirinin ne kadar az olduğu, Delhi ve Agra gibi Müslüman iktidarın merkezlerinde bile günümüzde Müslümanların onda biri ancak geçmesinden, sonrakinde nüfusun dörtte biri oluşturamamasından tahmin edilebilir. (Sir W. W. Hunter, The Religions of India, The Times, 25.02.1888) İslam, en büyük ve en uzun süreli tebliğ zaferlerini, siyasi gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekânlarda elde etmiştir. (s. 343) Malabar sahillerinde yüzlerce yıl süren tebliğ ve irşad çalışmalarının baş aktörleri çoğunlukla Arap tacirler idi. (s. 346) Şüphesiz, alt tabakaya mensup kast sınıfından sürekli olarak, gönül rızasıyla İslam’a geçişler olmuştur. (s. 349) Maldiv adalarının sakinleri Müslüman olmalarını Arap ve Fars (İran) tacirlere borçludurlar. (s. 351) Din değiştirmelerin temelini gönüllülük esasına dayanmaktadır. Araplar, ilk şiddetli hücumlardan sonra tebalarına karşı müsamahakâr tutum takınmışlardır. Mesela, Brahmanların geçim kaynağı olan tapınaklarını tamir etmelerine müsaade edilmiş ve kimse dinini yaşamaktan alıkonmamıştır. (H. M. Elliot, The History of India, I/186) Hem iç hem sahillerde İslami tebliğ Müslüman tacirler tarafından gerçekleştirilmiştir. (s. 355) İslam’ın artışının ancak barışçı tebliğ yollarıyla vücuda getirildiği muhakkaktır. (s. 356) On sekizinci asrın başlarında Bengal Valisi olan Mürşid Kuli Han bir kanun çıkarır. Vergisini ödemeyen ya zararı telafi eder ya da karısı ve çocukları ile beraber Müslüman olmaya razı olur. (s. 361) Bengal, alt kast Hindular ile dışlanmış kimselerin bol olduğu yerlerdi. Bunlar fakir balıkçı, avcı, tarım işçileri idi. İslam onlara Allah’ın birliği yanında insanların eşitliği mesajını da getiriyordu. İslam alt Bengal’de kalıcı başarısını zorlamaya borçlu değildi. (s. 363) Sayıları inanılmaz artan mühtedilere etki eden en baş amil, sosyal hayatlarında var olan kurallarda bulunmakta idi. (s. 373) İslam’ın Hindistan’da yayılmasının en temel nedeni, sınıf önyargısına, kast sistemine sahip olmamasıdır. (s. 378) Müslüman tebliğcilerin çoğu, sokakta tebliğ, broşür dağıtımı ve başka yollarla Hıristiyan misyonerlerin metotlarını benimsemişlerdi. (s. 370) Kast sorunu nedeni ile insanlar hiçbir ayırım gözetmeksizin herkesi kabul eden ve denk bir statü sunan bu dine temayül, doğal olarak olacaktır. (s. 374) Kuzeydoğu vilayetleri ve Oudh’ta, 1891 yılında, toplam Hindu nüfusunun %5.78’i Müslüman velilere dua etmekte idi. (Census of India, 1891, WVI, dlm 1, s. 217. 244, Allahabad 1894) İslamiyet Tibet’e de, Keşmir’li tacirler vasıtasıyla sokulmuştur. (s. 380)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın Çin’de yayılması: İslamiyet Çin’e Müslüman tacirler tarafından sokulmuştur. (s. 383) 1731 tarihli Çin Hükümdarı Yung Çen tarafından yayınlanan bir ferman: &#8216;Müslümanlar kutsal kitaplarımızın hükümlerine uyum sağlamışlar, edebiyat imtihanlarını geçmişler ve hukukun fedakârlıklarını yerine getirmektedirler.&#8217; (s. 393) Müslüman nüfusun artışı sadece yabancı göçlerle veya nüfusun artışı ile izah edilemez. (s. 395) Dini yayma gayretleri oldukça derinden ve sessiz olmuştur. Aleni tebliğ yapanlar işkencelere uğramakta idi. (s. 396)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın Afrika’da yayılması: İspanya’yı fetheden Tarık b. Ziyad ve beraberindeki 7.000 kişi Berberi asıllı Müslümanlardan oluşuyordu. (s. 405) Berberiler inatçı kişilerdi ve İslam’ı benimsemeleri zaman almıştı. İslam’ın kuzeydoğudan yayılışı son derece yavaş olmuştur. Asırlar boyu Müslüman idaresi altında bulunan sınırların ortasında kayda değer sayıda puta tapan grupların kalışı (s. 415) Baghirmi’nin ilk Müslüman hükümdarı Sultan Abdullah 1568 ile 1608 arasında yönetimde bulunması ama halkın çoğunun Müslüman olmasının 18. Asrın ikinci yarısına dek sürmesi (s. 417) İslam’ın zorlama ile yayılmadığının delilleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer bir Müslüman devletin diğerinin yıkımına çalışmasına sebep olan ve her iki tarafı da yok eden savaşlar olmasaydı, bunlar çok daha hızlı büyüyen Müslüman bir nüfusun oluşmasına katkıda bulunurdu. Müslüman imparatorluklar katliamlarla yıkılırken, putperestlik kaybetmiş olduğu zeminin çoğunu geri almıştı. (s. 416)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sudan’da wehhabi tesiri Şehy Osman Dan Fodio ile başlamıştır. (s. 418) Güney Nijerya’da Ticani tarikatı, Müslüman tesirlere sert bir şekilde direnen putperest kabileler arasında nüfuz edinebilmişti. (s. 420) Güney Nijer’deki putperestleri İslam’a sevk etmek için bir hayli başarılı tebliğ çalışması yapılmıştır. (s. 422) Afrika’nın batısında İslam’ın yayılmasında özellikle yararlı olan iki tarikat olmuştur; Kadiriyye ve Ticaniyye. (s. 423) Kadiri tarikatının Sudan’daki tebliğ faaliyetleri tamamı ile barışçıl olmuştur. Ticanilerin dine insan kazanma projeleri ise kılıçla olmuştur ve maalesef onların savaştaki şöhreti, barışçıl propagandaları başarısını gölgede bırakmıştır. (s. 425) Oysaki barışçıl iş görenlerin çalışmaları, İslam’ın yayılmasında, ehemmiyetsiz ve kısa ömürlü hanedanlıklar kurmaktan daha etkili olmuştur. Silahlı hareketlerin tarihi şu bakımdan önem taşımaktadır: Hıristiyan misyonerlerinin sık sık yaptıkları gibi, hâkimiyet kurmak için yapılan savaşlar, misyonerlik faaliyetlerine yeni alanlar açmıştır. (s. 426) İslam’ın ilerlemesine en fazla katkı sağlayanın askeri başarılar değil, açık tebliğ faaliyetleri olmuştur. (s. 429) Senusi tarikatının irşad ve tebliğleri hiçbir şekilde şiddet ve savaşla ilişkili olmamış ve din hizmetinde sadece, barış ve ikna sanatlarını kullanmıştır. (s. 430) 1800’lü yılların sonlarında Nijer’den Orta Sudan’a seyehat eden Joseph Thomson, şu gözlemlerini aktarır: “Fetişizm, yamyamlık ve içki ticareti, yerini gözle görülür bir ilerlemeye bırakır: Bunlar ortadan kalkmış, kıyafet bol ve edebli olmuş, temizlik, vakur tavır ve ahlaki düzelme gözle görülür şekilde artmıştı. Duyduğunuzda belki şaşıracaksınız ama bu unsurların kaynağı Muhammedîliktir. Medeniyete doğru muazzam ilerleme kaydetmiş bir halk.”  (Thamson, Note on the African Tribes of the British Empire, s. 185) Her Müslüman ve tüccar fiilen tebliğcidir. (s. 436, 464) Fetişe tapan bütün kabileler, kendilerinden daha yüksek olarak gördükleri bir medeniyeti taklit etme neticesinde İslam’a geçerler. (s. 437) Ne kadar önemsiz ve aşağılanmış olsa da, putperest zenci, Hazreti peygamberin düsturlarını kabul etmeye isteklilik gösterir göstermez, eşit birisi olarak derhal cemaatlerine kabul edilirler. (s. 438)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">922 yılında, Zenc ülkesine gelen tüccarlar hükümdarı köle olarak tutsak eder ve uzak bir ülkede satarlar. Birkaç yıl sonra bir fırtına neticesi aynı ülkeye geldiklerinde tutsak edilirler. Hükümdar, köle olarak satıldığı yerde İslam&#8217;ı öğrenmiş, Müslüman olmuş ve sonra kaçmış ülkesine dönmüştür! Tutsak edilen tüccar esirleri kral bağışlar ve Allah ihsan ettiği için ve dolaylı da olsa dinini değiştirmesine vesile oldukları için, ‘sizin canınızı bağışlıyorum’ der ve bu arada halkına da İslam’ı öğretir. (s. 442) Gallalı biri çocukken evinden kaçırılmış, köle olarak satılmıştır. Oryantalist Doughyt ona, ‘Seni köle olarak satanlara karşı kalbinde bir kin var mı?’ diye sorduğunda şu cevabı alır: Ancak bir şey bütün acımı unutturdu bana; inançsızlar gibi cahiliyede kalmadım! Allahu Teâlâ’nın hikmeti, ben Resulullah&#8217;ın ülkesine geldim ve dinden haberdar oldum.” (s. 448) “Bu Afrikalılar, kendilerini köleleştirenlere karşı bir kırgınlık duymamaktadırlar. Köle edilmeleri sayesinde kurtuluş dinine girdiklerinden dolayı ’bu Allah’ın lütfüdür.’ diyenler bulunmaktadır. Bedenlerinin bir zamanlar köleliğe satılmış olmasından dolayı Allah&#8217;a hakikaten şükrederler. (s. 532)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Putperestliği bırakıp Müslümanlığa döndürülen insanların sayısı, samimi misyonerlerin iştiyaklı çabalarına rağmen, Hıristiyanlığa döndürülenlerden daha fazladır. (s. 452) Müslüman din adamı daha az bir gayretle etrafına daha çok kimseyi toplamaktadır. (s. 453) Afrika’daki Müslüman tebliğ hareketini büyük ölçüde barışçı metotların tavsif ettiği görülmektedir. (s. 454) İslam&#8217;ın günümüz Afrika’sında hızla yayılmasında Müslüman davetçilerinin sakin ve sabırlı gayretlerinin, şiddet içerikli tedbirlerden çok daha fazla işe yaradığına birçok şahitler bulunmaktadır. Şiddet içerikli tedbirlerle rakiplere son verilmiş olabilir, fakat din değiştirmeler barışçıl yollarla gerçekleşmiştir. (s. 455) Müslüman tebliğciler sadece Allah ile kul arası ilişkilerden bahsetmek ile kalmayıp, Atlantik’ten Çin Setti’ne kadar muhafaza ve muavenet (Koruma ve yardımlaşma) pasaportu olan, sosyal-siyasi dayanışma parolasını aktarmaktaydılar. (s. 458) İslam&#8217;ın Negritia’da ilerlemesi hiç şüphesiz zenciye karşı hiçbir tiksinti hissinin olmayışı ile sağlanmıştır. Gerçekten de İslam, çok üzüntü verici şekilde Hıristiyanlıkta sıkça görülen durumun aksine, zenciye hiçbir şekilde aşağılayıcı gözle bakmamıştır. (s. 458)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hidayete vesile olan ile mühtedi arasında uçurum yoktur. Her ikisi de Allah&#8217;ın katında eşittir ve bu yalnız teoride değil uygulamada da böyledir. İnsanlık kardeşliği ilkesi hayata geçirilir. İslam&#8217;ın Güney Nijerya&#8217;da yayılması esas itibariyle sosyal bir harekettir. (s. 460) , “Bir zamanlar bütün Afrika&#8217;yı saran yamyamlık, ‘diri diri çocukları’ gömme gibi en kötü işler süratle ve bir daha geri gelmeyecek şekilde ortadan kaybolmaktadır.” (R. Bosworth, Mohammedanism in Africa, s. 798-800) İslam&#8217;ın sadece silah zoruyla ilerleme kaydetti ifadesinde, ne kadar az doğruluk payı vardır. (A. Merensky, Mohammedanismus und Christentum in Kampfe um die Negerlander Afrikas, s. 156)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın Malay Takımadalarında yayılması: Müslümanlar, İspanyolların 16. Asırda yaptıkları gibi, işgalci olarak gelmediler ve kılıcı din değiştirme vasıtası olarak kullanmadılar; yerli halkı ezmek ve baskı altında tutmak gibi kendilerine üstün ya da hâkim ırk imtiyazı iddiasında bulunmadılar. Yaptıkları tek şey, ticaret adamı gibi gelerek sahip oldukları üstün bilgi ve medeniyetlerini dinlerinin hizmetinde kullanmak olmuştu. Bu üstünlüklerini, kendilerini yüceltmek ya da servet yığmada bir araç olarak kullanmamışlardır. (s. 469) Wehhabi öğretilerini yayan Arap davetçilerinin türbelerine günümüzde de hürmet gösterilmektedir. (s. 481) Cava’da İslam’ın kabulü tüccarlar ve küçük muhacir grupların liderlerinin uzun süreli gayretleri sonucunda gerçekleşmiştir. (s. 482) Bazı istisnalar dışında Cava nüfusu tamamen Müslümandır. Bu uzun süreli din değiştirme faaliyeti barışçıl bir tebliğ sonucu olmuştur ve dinin yayılması davetçilerin faaliyetleri ile gerçekleşmiştir. (s. 494) Putperest Dyaklar, Hıristiyan misyonerlerin telkinlerinden ziyade Müslüman tebliğcilerin sözlerini kabule meyilli idiler. (s. 501) Portekizliler tarafından Katolik mezhebine döndürülen Alfurlar, Hollanda’lılar tarafından Protestanlığa döndürülmüşlerdir. (s. 502) İslam, Bugiler arasında şüphesiz ağır ve tedrici surette yayıldı. Fakat bu yeni dini bir kere benimseyince, din onları, Araplarda olduğu gibi harekete geçirmiş ve birdenbire Takımadanın en cesur insanları, en girişimci tacirleri ve denizcileri haline getirmişti. (s. 506) Hâkim Bagus ve İmam Tuweko adında iki tacir davetçi, dinlerini ülkenin geri kalan kısmının tamamına yaymak için işe koyulmuşlardı. (s. 507) Lombok adasının Sasakları da din değiştirmelerini Bugilere borçludur. Din değiştirmeleri tamamen barışçıl ve içtenlikle gerçekleşmiştir. İslam’ın Hıristiyanlık’la kıyaslandığında Filipinlerde başarı elde etmesi, büyük ölçüde bu iki dinin yerlilere takdim edilişindeki farktan kaynaklanmaktadır. İspanyolların şiddet yanlısı ve müsamahasız oluşları, Müslüman tebliğcilerin uzlaştırıcı tavırlarına tamamen tezat teşkil ediyordu. Müslüman tebliğciler ne ayrıcalıklı bir ırka has hakları olduğu iddiasını gütmekte ve ne de yerli halkı alt kast tabakası durumuna düşürmektedirler. İspanyolların aşırı derecede paraya düşkün ve açgözlü oluşları, dinlerinden nefret edilmesine neden olmuştur. Diğer yandan, İspanyollarca “dinin propagandası, siyasi hegemonyanın vasıtası olarak” tasarlanmıştı. (s. 511) Filipinlerde, Amerikan işgalinden sonra, İslam’ın tesiri önemli ölçüde daraltılmıştır. (s. 513) Papau Yeni Gine’de İslam, yerli halk arasına Müslüman tüccarların tebliği ile sokulmuştu. (s. 514) Bu yeni dine bağlılıkta kadınlar, erkeklerden daha sıkı oldukları söylenmektedir. (s. 515) Malay atkın adalarında son altı asır esnasında, İslam inancının yayılması adına barışçı tebliğ gayretlerinin mevcudiyetini gösterecek kadar delil bulunmaktadır. Tebliğ faaliyetinin ana özelliği irşad (Doğru yolu göstermek) ve ikna olmuştur. Çoğunlukla, dillerini öğrenerek, adetlerini benimseyerek, kalplerini kazanarak, evlilik yolu ile ve iş bağlantıları yaparak, sakin ve yavaş bir biçimde tebliğ faaliyeti gerçekleşmiştir. (s. 516) Buckle’in tebliğciler hakkında söylediği gibi: ”Müslüman misyonerler çok basiretli kimselerdir.” (Buckle’ Miscellaneous, Helen Taylor, I/594) Hıristiyan bir misyoner de şöyle söyler: ”Hacılar, sayıca kazandıklarını kalitede asla kaybetmemektedirler.” (Report of Centenary Conference on Protestant Missions, I/21,1888; G. K. Niemann, Inleiding tot de kennis van den Islam, s. 407)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüz Hristiyan Dünyası için misyonerlik faaliyeti denince akla, misyoner cemiyetleri, ücretli vazifeliler, yardım paraları gelmektedir. Hristiyan Kilisesi, başlangıcından bu yana propagandasının yapılması için ödenek ayırmıştır. İslam&#8217;da, herhangi bir türde papazlığın olmayışı, tebliğ gayretlerini çok daha farklı şekillerde sergilenmesine yol açmıştır. Özel olarak eğitilmiş görevliler olmasa da, çabaların sürekliliği vardır. Özellikle tahsis edilen bir Ruhban sınıfının olmayışı ile ortaya çıkabilecek zararlar, Mümin fert üzerine yüklenen mesuliyet duygusu ile telafi edilmektedir. Müslüman ile Allah&#8217;ı arasında bir aracı bulunamayacağından, kurtuluş mesuliyeti yalnızca şahsın kendi üzerinde bulunmaktadır. Netice itibariyle, kural gereği, dini vecibeleri yerine getirmede daha sıkı ve dikkatli olmaktadır. Her Müslüman misyoner değil tebliğcidir: Tacir, müdür, ciltçi, işçi, bu kimseler günlük işlerini tamamladıktan sonra, kendilerine kalan vakitlerini dinlerini tebliğe adam adamaktadırlar. (s. 521-523)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Orta Afrika&#8217;da, Belçikalılar tarafından ölüm cezasına çarptırılan bir Arap reisi, kendisini teselli etmek için gönderilen Hristiyan misyonerini, hayatının son dakikasına kadar İslam&#8217;a sevk etmek için uğraşmıştır. (D. Cawford, Thinking Black, s. 202)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam&#8217;ın başarısına katkıda bulunan nedenler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">En önemlisi, İslam inancının sadeliğidir. (Maracci, Alcorani textus-tranaslatus, s. 9) Ruhani meclislerin olmayışı, herhangi bir sembolü zorlamadıkları gibi, inancın ortalama zekânın anlama kapasitesi içerisinde bulunması, İslam inancının akla dayalı yapısı gibi. (s. 527) Profesör Montet, ‘İslam, özünde akılcı bir dindir. Aklî veriler temeline dayanan doktrinleri bir araya gelişinin tüm özelliklerini taşır. İslam inancı; Allah&#8217;ın birliğine, onun peygamberine ve ahirete inanmaktır. (Edouard Montet, La Propagande Chetienne et ses Adversaires Musulmans, s. 17-18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hac: Hz Peygamberin tek tanrıcı tebligatının ortasında, putperestliğin garip bakiyesi olduğu gerekçesiyle çoğu zaman karşı çıkılmıştır, fakat ona göre bu görevin, dinini ıslah etmekle vazifeli olduğu Hz İbrahim&#8217;den intikal ettiği unutulmamalıdır. Beş vakit namaz: Müslümanın dini sürekli kendisi ile beraberdir. Bu durum yalnızca ibadeti edeni değil, onu seyretmekte olanı da tesir altına alır. 1298 yılında İslam’ı kabul eden İskenderiyeli Yahudilerden Sa’id b.  Hasan, ”Müslümanların safları bana meleklerin safları gibi göründü. Müslüman olarak yaratıldığıma kanaat getirdim.” demekte idi. (s. 533) İslam düşmanı Ernest Renan bile, ‘Yüreğimin müteessir olmadan ve hatta diyebilirim ki Müslüman bulunmadığına teessüf etmeden bir camiye girdiğim vaki olmamıştır.’ (Renan, L’ıslamisme et la Science, s. 19) Hristiyan bir piskoposun sözleri de ilginçtir: “Müslümanlarla temasa geçen birisinin bu görüntü karşısında tesir altında kalmaması ya da böyle bir sistemi oluşturan gücü hayalinde canlandırmaması düşünülemez. Diğer taraftan, her gün vakitli olarak okunan ezanlar aynı mesaj ile yüklüdür.” (Dr G. A. Lefroy, Mankind and the Church, s. 288) Oruç: İslam&#8217;ın nefsani (Bedeni) arzulara hitap ederek cazibe oluşturan bir din olduğu şeklindeki görüş aleyhinde güçlü bir delildir. Carlyle’nin dediği gibi: ”Onun dini kolay bir din değil: Sıkı bir oruç, yıkanmalar, günde beş vakit namaz ve içkiden uzak durma; Bu din kolaylığından dolayı başarıya ulaşmadı.<strong> </strong>Böylesine sıkı ve basit dille beyan edilen inancı, akla fazla yüklenmemekte ve ibadetlerin kesin, olumlu ve öz oluşu, inanan kimseyi ne yapacağı konusunda şüphe içerisinde bırakmamaktadır. Bu vazifeler yapıldığı zaman da,  şeriatın bütün gereklerini yerine getirmiş olmanın tatmini yaşanmaktadır. İslam, akılcılık ve kulluğun birlikteliğidir.<strong> </strong>(s. 534)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesela bir bütün olarak alındığında, gayrimüslimler ‘yakın zamanlara kadar’ (!)  Avrupa&#8217;da bulunamayacak türden bir hoşgörüyü Müslüman yönetimleri altında görmüşlerdir. Kur&#8217;an&#8217;ın emirleri doğrultusunda, kişileri din değiştirmeye zorlamak yasaklanmıştı. Bakara 256: ‘Dinde zorlama yoktur’; Yunus 99-100: ‘Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın?’ vd. Asırlar boyunca İslam hâkimiyetinde bulunan ülkelerde çok fazla sayıda Hristiyan mezhep ve cemaatlerin bulunuyor olması, yaşamış oldukları hoşgörünün canlı şahidi durumundadır. Bazı zamanlarda çekmiş oldukları zulümler, müsamahasızlık, daha çok, bazı özel ve mahalli şartlardan kaynaklanmıştır. (Zorlama oldu mu; başlıklı yazıya bakılabilir! )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kuran, dini yaymanın yegâne meşru yolu olarak tebliği emretmiştir. Kadı el-Fadıl Abdurrahman Bin Ali, zorla İslam&#8217;a döndürülmüş olan bir kimsenin Müslüman kabul edilemeyeceği hükmünü vermiştir. Gazan Han, Budist keşişlerin zaruret dolayısıyla Müslüman göründüklerini anlayınca, isteyenin Tibet’e gitmesine izin vermiştir. Tebriz şehrinde, Ermeni bir tacire Müslüman olması için ısrarda bulunan birisi, tacirin reddetmesi üzerine, başına öldürücü bir darbe indirmiş, sonra yakalanıp, ‘Ne demek! İslam dini bu şekilde mi yayılacak?’ diyen vali tarafından cezalandırılmıştır. (s. 538)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Doğu Hristiyanları çoğunlukla silahsız ve savunmasız idiler. İslam hükümdarlarının herhangi birisi için, İspanyolların Endülüs Müslümanlarına yaptığı gibi, Hristiyan halkın kökünü tamamen kazınması çok kolay olurdu. Fakat hükümdarlarını bu gibi zalimce maksatlardan döndüren müftüler, böylelikle İslam şeriatının ve Müslüman hoşgörüsünün en güzel örneğini sergilemişlerdir. (A. De la Jonquiere, Histoire, s. 203, 213, 312) Yine 17. Asırda Almanya’da hayli rağbet gören, ‘Cuius regio eius religio’ prensibi (‘Kim hakimse, halk onun dininden olmalıdır’ anlayışı) hiçbir Müslüman idarece benimsenmemiştir. (E. Charveriat, Histoire, II/s. 615, 625)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslamî tebliğin tesirinde en önemli yer tutan özellik, Müslümanların yaşadıkları takva hayatının etkisidir. Dominikli misyoner Ricoldus de Monte Cruis, aralarında çalışmış olduğu Müslümanlara övgüler (J.C.M.Laurent, Peregrinatores Medii Aevi Quatuor, s.131) yağdırmakta, ‘Aşırı olmamalarını ve Hıristiyanlara göre ahlaki bakımdan üstünlüklerini’ övmektedir. Siyasi gücün ve maddi refahın kaybolması, tebliğ çalışmalarının en gerçekçi nedenleri durumundaki daha hoş manevi özelliklerin ön plana çıkmasına neden olmuştur. (s. 543) İnanmayanlarla Müslümanların tartışmalarının ilk örnekleri en başta bizzat Kuran&#8217;da bulunmaktadır. (s. 553) Tebliğin teşkilatlı yürütülmesi, cemiyetlerin oluşturulması, İslam tebliğ tarihinde yeni bir gelişmedir. (s. 555)</span></p>
<p>Genel bilgiler<br />
1- Marco Polo: 1254-1324; İbni Batuta: 1304-1377<br />
2- İlk dört halifenin hilafet yılları<br />
Hz Ebu Bekir: 623-634<br />
Hz Ömer: 634-644<br />
Hz Osman: 644-656<br />
Hz Ali: 656-661<br />
3- Emevi- Abbasi devletlerinin hüküm yılları<br />
Emevi: 661-750: 89 yıl<br />
Endülüs:756-1031: 275 yıl<br />
Gırnata:1232-1492:260 yıl<br />
Abbasi:750-1258:508 yıl<br />
4- Moğol ve Hunlar<br />
Moğol-Cengiz Han,1200<br />
Hunlar-Atilla, 400<br />
Cengiz’in soyu-Timur, 1350</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-8793 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islamin-teblig-tarihi-1-1.jpg" alt="" width="140" height="219" /></p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-8794 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/The-Preaching-of-Islam-A-History-of-the-Propagation-of-the-Muslim-Faith-201x300.jpg" alt="" width="201" height="300" /></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-kilic-zoru-ile-yayilmadi.html">İslam kılıç zoru ile yayılmadı!</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-kilic-zoru-ile-yayilmadi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da Bilim ve Medeniyet -Kitap Özeti-</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islamda-bilim-ve-medeniyet.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islamda-bilim-ve-medeniyet.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Sep 2016 16:26:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islamda medeniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=6849</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Bu konuya ek olarak, ‘İslam Biliminin Rönesans&#8217;a Etkileri’ adlı yazıyı da tavsiye ederiz.- &#8216;Mezopotamya&#8217;nın Yunan&#8217;ı etkilediği son derece açıktır. Yunan mucizesini Mezopotamya&#8217;ya borçludur.&#8217; (Gerald Messadie, Şeytanın Genel Tarihi, s. 176) İlim tüm insanlığın ortak mirasıdır, İslam’ın kendine has, özel medeniyetini oluşturmada kullanılan araçlardan biri de Yunan-Helenistik bilimidir. İslam bu bilimi almış, korumuş, birçok alanda geliştirmiş [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islamda-bilim-ve-medeniyet.html">İslam’da Bilim ve Medeniyet -Kitap Özeti-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">-Bu konuya ek olarak, ‘İslam Biliminin Rönesans&#8217;a Etkileri’ adlı yazıyı da tavsiye ederiz.-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8216;Mezopotamya&#8217;nın Yunan&#8217;ı etkilediği son derece açıktır. Yunan mucizesini Mezopotamya&#8217;ya borçludur.&#8217; (Gerald Messadie, Şeytanın Genel Tarihi, s. 176)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6850 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/IMG_20150511_164743.jpg" alt="IMG_20150511_164743" width="386" height="230" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlim tüm insanlığın ortak mirasıdır, İslam’ın kendine has, özel medeniyetini oluşturmada kullanılan araçlardan biri de Yunan-Helenistik bilimidir. İslam bu bilimi almış, korumuş, birçok alanda geliştirmiş ve kendine has bir medeniyet meydana getirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önsöz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdiye kadar İslami kültür, hep antik medeniyetle bizim ortaçağımız arasında zorunlu bir geçiş dönemi olarak sunulmuştur. Hatta tarihi misyonunun başarısı bile Greklerin eserleri ve teknikleri üzerinde yükselmesine bağlanmıştır. Bu ise bir bakıma, büyük bir medeniyeti Batı tarihinin hizmetinde bir unsura dönüştürmektir. Yazar Nasr’ın başarısı, Grek mirasının bağımsız bir düşüncenin gelişiminde ‘sadece bir safhayı’ oluşturduğunu, ikna edici bir biçimde ortaya koymasıdır. (s. 8) Biruni, Razi, İ. Heysem, Battani, İ. Rüşd gibi şahsiyetler bizim ortaçağ kültürümüzün bir adım ‘önündeydiler.’ (s. 11) ‘Bilimi yok edenler, gerçekte dinin altını oyarlar.’ el- Hazin; İslam’ın çöken dünyevi sistemi yerini, şahsi mistik deneyimin (tasavvuf) görünmez, gizli ve kuşatıcı varlığı almıştır. (s. 16)  Filozof ve bilim tarihçisi Giorgio De Santillana</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Giriş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın ilkeleri: Müslüman için tarih, İslam’ın zamana bağlı olmayan ilkelerini hiçbir şekilde etkilemez. İslam medeniyetinin simgesi, kararlılığı, oturmuşluğu ile İslam’ın değişmez ve sarsılmaz niteliğini simgeleyen Kabe’dir. İslami vahiy, daha önceki medeniyetlerin mirasına kendi dehasını katarak, ürünleri bütünüyle İslami nitelikte bir medeniyet kurar kurmaz değişme ve intibak üzerindeki ilgi dağıldı; buna karşılık, sanatlarda ve ilimlerde bir kararlılık, bir billurlaşma ortaya çıktı. Bu kararlılık, söz konusu sanatların ve ilimlerin kaynağını oluşturan ilkelerin değişmezliğine, sarsılmazlığına dayanıyordu.  (s. 17) İslam’da sanatlar ve ilimler, vahyin özü olan ‘vahdet’ düşüncesine dayanır. Aynı şekilde İslami denilebilecek ilimlerde, tabiattaki vahdeti (tek kaynaktan yaratılmayı) sergiler. İslam vahyi, aslın; özün ihyası, yeniden hayatla buluşmasıdır. (s. 18) İslam’ın üç anlam basamağı vardır: Öncelikle, evrendeki her şey Müslim yani İlahi emirlere teslim olmuştur. Ondan aldıkları görevi yerine getirirler. İkincisi, kendi iradesiyle vahyin şeriatına uyan insanlar Müslim’dir. Son basamak ise, katıksız bilgi ve kavrayış basamağı arifler (Derin kavrayış sahipleri) makamıdır. (s. 19) İslam düşüncesinin birçok öğesi daha önceki geleneklerden tevarüs edilmiştir ve İslam bu geleneklerdeki hakikatlerin inkarcısı değil mirasçısıdır. İslam eskiden gelen bu ilmi mirasa ‘tevhidi bakış açısını ve ilahi kurallara teslimiyeti’ kazandırarak Atina ve İskenderiye’de söndürülen ilim ateşini yeniden tutuşturmuştur. (s. 22) İslam ilmi ancak marifet ile sımsıkı bağlı olursa soylu bir özellik kazanacağını ısrarla belirtir. (s. 24) Müslüman, ilmi üç yönlü öğrenir: Şeriat (Kur’an’dır; ictihadla açıklanmıştır);  tarikat ve hakikat. Şeriat bir dairenin çemberi, tarikat yarıçapı, hakikat ise merkezidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-6851 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ser-i-at-1.jpg" alt="ser-i-at-1" width="125" height="123" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hristiyanlığın Roma’da kuruluşunun üzerinden 200 yıl geçtikten sonra (MS 313) bile batı hala müthiş bir barbarlık içinde yüzüyordu. Buna karşılık Hz Muhammed’den 200 yıl sonra Halife Harun Reşid döneminde İslam dünyası kültür bakımından çok hareketli idi. (s. 25)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam medeniyetindeki perspektifler: İslam yaklaşık yüz yılda Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya ve ispanya’ya kadar yayılmış, daha önce pek çok medeniyetlerin gelip geçtiği bu bölgelerde birçok ilimle yüz yüze gelmiş, bu ilimlerden ‘kendi ruhuna uyanları bünyesinde eritmiş ve kendine özgü kültürel hayatını bunlarla beslemiştir.’ İslami ‘vahyin özgüveni’ birçok kaynaktan düşünceler özümsemesini kolaylaştırmıştır.<strong> </strong>Grek, Kaldeliler, Hintliler, İranlılar ve Çinlilerden alınan ilimler ‘yeni bir bütünlüğe’ kavuşmuşlardır. Bu yeni yapı, yüzyıllar içinde geliştirilmiş ve vahiyden kaynaklanan temel yapıya eklenerek İslam medeniyetinin bir parçası olmuştur. (s. 27, 37) Huneyn ibn İshak ve Sabit ibn Kurra’nın başını çektiği mütercimlerin yaptığı tercümelerdeki düşünceler içinde, Kur’an ruhuna uyanlar ayıklanıp seçilmiş ve İslam medeniyetinin parçaları olmuştur. (s. 29) Ömer Hayyam, Risale-i Vücud (Tahran Milli Kütüphanesi, Beyâzi yazması) adlı eserinde ilim peşinde koşanları dörde ayırır: “Kelamcılar, Filozoflar, İsmaililer (Kendi zamanında meşhur olan batini bir şii bir grup ) ve Sufiler. Sufiler, aklı gereksiz şişkinliklerden kurtarıp arıtırlar. Yolların en iyisi sufiliktir. Allah aşıklarının rehberi ilhamdır. Onların akılla bir ilgileri yoktur. Akılla alışverişi kesmişlerdir.” der.  (s. 31) Hayyam kendini sadık bir pisagoryan ve sufi olarak tanımlamaktadır. (s. 32, 35, 53) Batı dünyasında çoğunluğun gözünde bilim, teknoloji ve teknolojinin uygulamaları demektir. Buna karşılık İslam’ın anladığı ilim, ona değer verenleri ‘manevi anlamda olgunlaşmasına ve huzura kavuşmasına yarayacak’ bilgidir. Bu nedenle sonuçları ‘içe dönüktür.’ Bu ilmi anlayıp değerlendirmek ancak kendi hedefleri ve kendi bakış açısı içinde mümkündür. (s. 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam biliminin evrensel şahsiyetleri: Tıpkı gövdesi hikmet olan bir ağacın dalları gibi, Müslüman bilge kişi, bütün ilimleri aynı temel ilkelerin değişik uygulamaları olarak öğretmek suretiyle, öğrencilerinin zihnine ilimlerin birliği düşüncesini daha baştan güzelce yerleştirir. (s. 39) Daha sonra kitapta; Cabir İbn Hayyan, el-Kindi, İbn İshak, Sabit İbn Kurra, el-Harezmi,er-Razi, Farabi, el- Mesudi, İbn Sina, İbn’ul-Heysem, el-Biruni, el-Mecriti, el- Gazzali, el-Hayyam, İbn Rüşd, N. Tusi, eş-Şirazi, İbn Haldun, el-Amili gibi alimlerin bilgileri tek tek sıralanır. (s. 40-58)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğitim sisteminin temelleri ve eğitim kurumları: Medrese; Üniversiteler: Özellikle Harun Reşid ve Me’mun dönemlerindeki felsefe, tabiat ve matematik ilimleriyle uğraşma nedenini sadece yöneticilerin kişisel merakları ile açıklayamayız. Asıl sebep İslam inanç ilkelerini mantıki delillere dayandırmak ve hak olduğunu ispat etmek amacı idi. (s. 70) Bu dönemlerde Daru’l-Hikme ve Bağdat, Kudüs, Kuzey Afrika, Semerkand, Ezher, Granada medreseleri gibi ilim merkezleri kuruldu. Bu merkezlerin bazılarında bir milyondan fazla kitap bulunmakta idi. (s. 71) ‘Eğitim parasızdı.’ Öğrenci, hocasını seçerdi. Buralarda sadece bilgi değil, ruhta elden ele geçirilmekte idi. (s. 73) Farabi, Tahsilü’s-Saade (mutluluğu elde etme) adlı eserinde: “İşe önce sayılarla (yani aritmetikle) başla, sonra büyüklere (hacimlere, geometriye) ondan sonra da özünde sayı ve büyüklük olan (optik gök küreleri ve hareket eden büyüklükler) bütün diğer şeylere, müziğe, ağırlıklar ilmine, mekaniğe geçilir.” (Al-Farabi’s Philosophy of Plato and Aristotle, s. 19) demektedir. (s. 74) İlk rasathane 288 tarihinde Bağdat’ta kurulmuştur. (s. 79) Tıbbın teorik tarafı cami ve medreselerde, pratik tarafı hastanelerde öğretiliyordu. İlk hastane, 707 yılında Şam’da kurulmuştur. Öğrenci cami, medrese ve hastane eğitimini tamamladıktan sonra günümüzdeki adı ile bir tez yazarak eğitimini tamamlar, tezi kabul edilirse icazet diploması alırdı. (s. 88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kozmoloji, coğrafya ve tabiat tarihi: İslam kozmolojisi Kur’ani kaynaklardan çıkartılan bir ilme dayanır. (s. 96) Biruni, jeodezi (yer ölçümü) biliminin kurucusu sayılır. (s. 98) İslam tabiat tarihçilerinin çoğu, Allah’ın ayetlerini incelemek için bu ilme yönelmişlerdir. (s. 110)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fizik: Minerallerin özgül ağırlığını Biruni bulmuştur. (s. 130) İbnü’l-Heysem, en büyük optik bilginleridir ve ortaçağın en büyük fizikçisi kabul edilir. (s. 131) İbni Sina ve el-Biruni arasındaki yazışmalarda: “İnancımıza göre gökler eliptik ya da mercimek biçimlidir.” (Dekhoda, Ali Ekber, Biruni (Tehran: İntişarat-ı İdareh-i Küll-i Nagerish. BVezarat-ı Ferhang, 29 vd.) diye yazmaktadır. el-Hazani, denge biliminin kurucusudur. (s. 144)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Matematik: İslami açıdan matematik çokluk içindeki birliğin, tevhidin ifade aracıdır. Sayılar ilmi bir olanı anlatan bir dildir. (s. 152) Müslüman astronomlar birçok gözlemler yaparlar ve sonuçlarını, eskilerden daha kapsamlı olan ve modern zamana kadar kullanılan ziçlerde (astronomik çizgiler) toplarlar. (s. 153) Cebiri, Hint kökeninden alıp Grek yöntemleri ile geliştirmişlerdir. Cebir, İslam dünyasında olgunluğa erişmiştir. Logaritma kelimesinin kaynağı da, bir Müslüman olan Harezmi’nin ’Liber Algorismi’ adlı kitabıdır. (s. 154) Müslümanlar sayı ilmini Yunanlılarca bilinenin ötesine yaydılar, yeni yöntemler buldular, geliştirip sistematize ettiler. et-Tusi, Astronomiyi bağımsız bir bilim haline getirir. (s. 158)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Astronomi: Astronomide Müslümanlar daha çok Batlamyus geleneğini sürdürmüşlerdir. Cabir ibn Eflah (s. 179) ve Nasireddin Tusi (s. 180) ise Batlamyus’u eleştirmişlerdir. Battani, ekliptik eğikliğin 23 derece 35 saniye olduğunu hesaplamıştır. ‘Yıldızlar ilmine dair’ adlı eseri, Rönesansa kadar astronomide temel eserlerden biri olarak okutulmuştur. (s. 177) İbnu’ş-Şatır’ın ay sistemi, ‘Kopernik’in 200 yıl sonra’ sunduğu ay sisteminin aynısıdır. Kopernik’in astronomisinde yeni olarak sunulan şeyler temelde, Tusi ve öğrencilerinin okulunda mevcuttu! Biruni dünyanın güneşin etrafında döndüğünü biliyordu, hatta gezegenlerin dairesel değil elips biçiminde hareket ettiğini açıklamıştı. (s. 181)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tıp: 17. yüzyıla kadar Müslüman hekimler batılı isimlerle Avrupa’da okutulmuştur. (s. 191) İbni Sina’nın ‘Kanun fi’t-Tıp’ adlı eseri için, Nizam-Arudi, “Eğer Hipokrat ve Galen yaşıyor olsalardı, muhakkak ki, bu kitaba atıfta bulunurlardı.” (Çehar makale, s. 79-80) demektedir. Bu eser 19. yüzyıl başlarına kadar, tıbbi otoritesini korumuştur. (Amber Haque (2004);  &#8220;Psychology from Islamic Perspective: Contributions of Early Muslim Scholars and Challenges to Contemporary Muslim Psychologists&#8221;, Journal of Religion and Health 43(4);  p. 357-377 [375] )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Felsefe: el-Kindi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd akla gelen ilk Müslüman filozoflardır. İslam felsefesinde iki ekol öne çıkmıştır. (s. 293)  Kindi ve Farabi, kemale İbni Sina ile ulaşmıştır. (s. 296) Meşşailer (Akılcı, Aristocular) : Aristo’nun kıyas metoduna önem vererek gerçeğe ulaşmada akıl prensiplerini kullanma yöntemini benimsemişlerdir. İşrakiler (Aydınlanmacılar): İslami Platonik ve Farisi öğretilerin etkisiyle, hakikate aklı da kullanarak sezgi ve işrak yoluyla ulaşmayı benimsemişlerdir. (s. 294) Akılcı filozoflar Gazali’nin cerhi -eleştirileri ile- nüfuzlarını yitirmişlerdir. İbni Sina ve Nasıruddin et-Tusi ya Şiidirler ya da Şia’dan gelen bir temele dayanırlar. (s. 295) Şia, fizik alemini manevi hakikatlerin yansıdığı bir ayna olarak görürken sufi ile aynı çizgide birleşir. (s. 296; Yazar Seyyit Hüseyin Nasr’da şii kökenli bir İslam alimidir.) Eşari kelamcılığının yayılması, İslam dünyasında akılcılığın tesirini azalttı ve tasavvufun yardımıyla gücünü büyük oranda ortadan kaldırdı. (s. 303) Gazali, İslam dünyasındaki Aristoculuğu, İslam’ın deruni hayatından kovdu. (s. 304) Gazali’nin ‘el Munkız mine’d-delal’ adlı eserinden: Aristo, küfür ve sapıklık sayılan bazı fikirleri almaktan kurtulamadı. Bu sebeple hem bu filozofları ve hem de İbni Sina ve Farabi ve başkaları gibi, onlara uyan İslam filozoflarını tekfir etmek gerekir. Filozoflar hakkında iyi zannı sebebiyle doğru yoldan çıkan ne kadar adam gördüm. (s. 306; Gazali’de eski bir filozofur. Felsefe adı altında, İslam aleminde yagınlaşan Yunan dünya görüşüne karşı çıkmıştır.) demektedir. İslam’a bağlı ama cahil kimseler, felsefe ile irtibatlı her ilmi reddederek dinin savunulabileceğini zanneder. Hatta onların söylediklerinin vahye aykırı olduğunu varsayarak, güneş ve ay tutulması hakkındaki görüşlerini kabul etmezler. Felsefeyi derinlemesine bilen bir kimse bu hücumları işittiğinde kendi delillerinde şüpheye düşmez, tersine, İslam’ın cehalet ve kesin delilleri inkar etme üzerine kurulduğuna inanarak, felsefeye karşı sevgisi ve İslam’a karşı da nefreti artar. Bu ilimlere karşı çıkarak İslam’a yardım edeceğini sanan kimse, dine karşı büyük bir cinayet işlemiştir. Halbuki dinin olumlu ve olumsuz anlamda bu ilimlere herhangi bir müdahalesi olmadığı gibi, bu ilimlerin de dini meselelere müdahalesi yoktur. (s. 307) Mantık ilminde de aynı şey söz konusudur. Bu ilme karşı çıkılacak olursa bu, mantıkçıların, dini korumanın bu tür karşı çıkışlara bağlı olduğunu sanan kimsenin aklından hatta dininden şüphe etmelerinden başka bir şey sağlamaz. (s. 308) İbni Rüşt, Gazali’ye karşı çıkmıştır. O, Endülüs felsefesine anti-Gazalici bir anlayışı sokmultur. (s. 309) İbni Rüşd batıda, dine karşı ve şeytanın havarisi olarak tanıtılmıştır. Halbuki o, akıl ve vahyin gerçeğe ulaşmada kaynak olduklarını ve aynı hedefe götürdüklerine inanırdı. (s. 314) Sühreverdi’nin, batini öğretileri açıkça ifade etmesi ve özellikle zerdüştlük kaynaklarından alınan sembolizme dayanması, bunun yanında fakihlerle ilgili sert ve sözünü sakınmayan eleştirileri hapsedilmesine neden olmuştur. ‘Hikmetu’l-İşrak’ adlı eseri mantıkla başlar ve vecd/cezbe/ilahi aşk coşkunluğu ile son bulur. (s. 326-327) ‘Three Treaties on Mysticism’ (s. 30-38) adlı eserinde tevhidi beş mertebeye ayırır: Allah’tan başka ilah yoktur; Ondan başka O yoktur; bütün O-luklar ondandır; Senden başka sen yoktur; son mertebe, bir kimse sen diye hitap ettiğinde onu kendinden ayırır ve ikilik iddia eder, ikilik ise birlik aleminden çok uzaktır. (s. 332)  Benzer iddiaları (Tevhide aykırı klasik bu vahdeti vücud anlayışını) Molla Sadra ve İbni Arabi’de dile getirmiştir. (s. 333)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İrfani gelenek</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dünyasında bilginin en yüksek biçimi, hiçbir zaman tek bir bilim ya da istidlal düzeyinde kalan bir ‘scientia’ haline gelmemiş, aksine her zaman için velilerin hikmeti ya da nihai anlamı marifete tekabül eden bir ‘sapientia’ olarak kalmıştır. Felsefe gerçekte, manevi erdemleri elde etmeye matuf hal ve hareketleri vasıtasıyla, marifetin bütünlüğünü tamamlayan bir unsur idi: Fakat sonraları salt teorik bilgilerle sınırlı hale geldi. Manevi tekamülden tamamen soyutlandı ve aklın (intellect) sınır edilmesi suretiyle, beşeri akla indirgendi. Bilginin en yüksek biçimi, marifettir. (Allah’a yakın olma, onu bilme) Vahdeti vücutcular lailahe illellah kavramını ‘Vücudu mahzdan başka varlık yoktur’ diye anlarlar. (s. 339) Vahdeti vücud öğretisi ilk defa, Endülüs’te doğup Şam’da ölen ibni Arabi tarafından formüle edilmiştir. (s. 342) İbni Arabi, Kur’an dışında, Hermetik ve Pisagoryen unsurları da kullanmıştır. (s. 343) Abdülkerim el-Cilî, ‘İnsanı Kamil’ adlı eserinde: İnsanı kamil, tüm varlığın etrafında deveran edip durduğu kutuptur. Mevcudat var oldukça o tektir. Fakat o farklı biçimlerde görünür. (II/s. 48) demektedir. Sufi için alem Allah değildir, fakat ondan başka bir şey de değildir. İnsanı kamil, Muhammed’in nurudur. İnsanı kamil Allah’ın aynasıdır. Allah, esma ve sıfatlarını sadece insanı kamilde görmeyi dilemiştir. (II/ s. 50) Yazar Nasar daha sonraki bölümde, biz ehli sünnet camiasında genel olarak kabul görmeyen, ‘Sudur-vahdeti vücud-panteizm’ fikirlerini sıralar ve bilgi verir. (s. 335-351)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ey Allah’ım, bizi boş işlerle uğraşmaktan sakındır ve bize eşyayı olduğu gibi göster. Gözlerimizi cehalet perdesinden kurtar ve bize eşyanın mahiyetini göster. (Molla Câmi, Levaih, s. 2) </span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6852 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/1010.jpg" alt="1010" width="91" height="138" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Seyyit Hüseyin Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet </span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islamda-bilim-ve-medeniyet.html">İslam’da Bilim ve Medeniyet -Kitap Özeti-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islamda-bilim-ve-medeniyet.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman olmak kolay mı?</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/musluman-olmak-kolay-mi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/musluman-olmak-kolay-mi.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Nov 2014 04:22:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman olmak kolay mı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=5744</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Müslüman bir ailede doğunca cenneti garanti etmiş mi oluruz? Müslüman olmak;  sorumluluk sahibi olmak, yükümlülüklerini unutmamak, sadece dünyayı değil, ahireti de düşünerek hareket etmek, egoist olmamak, evrensel düşünmek ve adalet, paylaşım ve ihlas ile hareket etmeyi gerektirir. “Müslümanlık Allah&#8217;a teslim olma dinidir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 19) Efendimiz döneminde iman edip “Müslüman [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/musluman-olmak-kolay-mi.html">Müslüman olmak kolay mı?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman bir ailede doğunca cenneti garanti etmiş mi oluruz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olmak;  sorumluluk sahibi olmak, yükümlülüklerini unutmamak, sadece dünyayı değil, ahireti de düşünerek hareket etmek, egoist olmamak, evrensel düşünmek ve adalet, paylaşım ve ihlas ile hareket etmeyi gerektirir. “Müslümanlık Allah&#8217;a teslim olma dinidir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 19) Efendimiz döneminde iman edip “Müslüman olmakla keyifli, zevkli bir şey yapmıyorlardı. Emniyetli bir sürece de girmiş olmuyorlardı. Tersine mal ve can güvenliği açısından sıkıntılı, zahmetli, korkulu bir süreci tercih etmiş oluyorlardı.” (Prof. Dr. M. Halil Çiçek, Müşkilu&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;ı Yeniden Değerlendirmek, s. 41) Zaten “İlk Müslümanlar da İslam’a girmenin büyük bir risk taşıdığı dönemde her şeyi göze alarak İslam’ı seçmişler, uğruna canlarını ve mallarını feda etmeyi göze almış nesillerdi.” (Sait Şimşek, Asrı saadette ve H. Raşidin döneminde Kur’an eğitimi, I. Kur’an sempozyumu, 1-3 Nisan 1994, s. 395) Bu zorluk ülkeler ve rejimlere göre farklılık arz etsede ‘hâlâ aynen devam’ etmektedir. Thomas Carlyle: &#8220;Onun dini kolay bir din değil: Sıkı bir oruç, yıkanmalar, günde beş vakit namaz ve içkiden uzak durma; Bu din kolaylığından dolayı başarıya ulaşmadı.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 534) derken, Britanyalı yazar ve diplomat Gai Eaton, &#8220;Kamil Müslüman, aynı anda hem gururlu, hem mütevazi olan insandır. Hem kusursuz bir efendi, hem de kusursuz bir hizmetçidir.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 68) demekte ve İslam alimi en-Nedvi, Müslümanın şahsiyetini şöyle özetlemektedir: &#8220;İslam, kendine bağlananların kalbine kibirden uzak büyüklük hissini, gururdan temizlenmiş güven ruhuna aşılar. İslam, Müslümanlara yeryüzünün doğusundan batısına bütün insanların dertlerini ve problemlerini ortak olma mesuliyeti yükler. Her Müslüman&#8217;ın çevresinde olup bitenlerden kendini sorumlu tutması, her zaman ve her yerde hakkı ayakta tutmak ve bâtılı ortadan kaldırmak için cihadı kendine bir vazife telakki etmesi gerekir.&#8221; (Prof. Ebu&#8217;l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 19, 167)  Yazar Alev Alatlı’da benzer noktaların altını çizmektedir: “Müslüman olmak kolay değil ve sokaktaki adamın da işi değil. O tefekkür ister, soyutlama gücü ister ve dünyayı hakikaten tanımak ister. Eğitimle çok yakın ilişkisi olduğu kanısındayım.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanları soydaş; Müminleri kardeş kabul eder. (Hucurat, 13; Buhari, Zekat, 18;Nisa, 1; Müsned, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116; Hucurat, 10; Buhârî, Mezâlim, 3)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vurdumduymaz, nemelazımcı olmaz (Hicr, 70;  Müslim, iman, 74, Birr ve Sıla, 142; Ahmed b. Hanbel, 1,55; Hâkim, II, 15; Heysemî, VIII, 167) dünyanın neresinde olursa olsun, zalime karşıdır ve mazlumun yanındadır (Hud, 18, 113; Tevbe 14) zülmetmez; zülme de rıza göstermez (Müslim, Birr 56; Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65; Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8, 9, 11; R.Salihîn:3/177, 1/238; Ramuz:13/13; Ramuz el-Ehadis:465/4; Araf, 44-45;  Bakara:193; En’am, 47) Kul hakkına; insan haklarına önem verir (Nisa-2; Buhari, Büyu: 6/1020<strong>, </strong>Fethu’l-Bari 4/447; <em>İbni Mace 2/817; Albani Sahihu’l-Cami 1493</em> ; Buhâri, Tevhid 2, Edeb 27; Müslim, Fedail 66, Tirmizi, Birr 16 ) Zalimlerden ise uzak olur (Hud, 113)  Hak olanı savunup kötülüklere engel olmaya çalışır, aksinin dünyada hem ahirette kaybetmek olduğunu bilir. (İsra, 72; Enfal, 71;<em> </em>Mâide, 2; Ali İmran, 110; Araf, 165; Müslim İman 20, I, 69; Nesâi, İman 17, VIII,11,112; Ebu Davud, Melahim 17, (4336); Tirmizi, Tefsir, Maide (8050); Tirmizî, Fiten, 9. IV, 468; İbnu Mace, Fiten 20) ama düşmanına bile yumuşak davranır. (Ali İmran, 159; Taha, 43-44);</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mümin iman edince iyilik yapmaya başlar, bunu çevresine de tavsiye eder ve gerektiğinde bu konuda karşılaştığı zorluklardan yılmayıp, sabreder! (Asr, 1-3) İyiliği sadece konuşmaz (Bakara, 44; Saff,  2) hem iyilik yapar, hem kötülükten uzak durur (Ali İmran, 104, 114; Tevbe, 71; Hac, 41; Nisâ, 36;  Lokman, 17, Asr, 2-3) hem de yaptığı bu iyiliği gizli yapar (Bakara, 271) verdiklerini sevdiği şeylerden verir (Ali İmran, 92; Bakara, 267) ve karşılık beklemeden verir (Bakara, 272) Darlıkta da bollukta da infak ederler (Ali İmran, 133) ve asla yaptığı iyiliği reklam için ifşa edip başa kakmazlar (Bakara, 264-265) Sadece iyilik yolunda yarışıp (Bakara, 148; Maide, 2) kötülüğe asla yönelmez (Hud, 116) hatta o kötülüklere yaklaşmazlar bile! (Buhari, İman, 39; Müslim Müsakat, 109) Helal ve temiz olan şeylerden yer (Bakara,168) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şahitlikten kaçınmaz (Bakara, 283 ) Yalan şahitlik yapmaz (Furkan, 72; Buharî, Şehadet , 10; Müslim, İman , 143) ve bu şahitlik kendi, ana babası ve yakınları aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetir ki, muhatabı ister; zengin, ister fakir olsun bu asla değişmez (Nisa, 135; Enam, 152; Maide, 8) O Müslüman daimi adil (Enam, 15; Nâhl, 90; Miade, 18; Nisâ, 58 ) ve dosdoğru olur; hak yoldan sapmaz (Şura, 15) alacağını erteler veya bağışlar (Bakara, 280) faize bulaşmaz (Bakara, 275) Af edicidir  (Şura,  40-43 <strong>;  </strong>Ali İmran,135,159; Nur, 22) hataları bağışlar (Maide, 45; Araf, 199) Kızdıkları zaman öfkelerini yener (Ali İmran, 133)  ve kötülüğe bile iyilikle karşılık verir (Fussilat, 34; Rad, 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kendi kötü olursa başına kötülük geleceğini bilir (Rad,11) Kibir, gösteriş yapmaz (Furkan, 63; Nahl, 23, 29; Maun, 6) Hem dünya hem ahireti dengeli yaşar (Kasas, 77) Dünyaya meyletmez, ahireti daimi hatırlar ama dünyadaki rızkını da unutmaz  (Hadîd, 20 ;Kasas, 60; İsra, 18-19; Bakara, 201;  Nahl, 96; Ali İmrân, 14-198;  Ra&#8217;d, 26;  A&#8217;la, 16-17) Ne cimri ne müsriftir (İsra, 29) Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapar (En’am, 52) Sadece farz olan iyilikleri yapmaz ve ayrıca mallarından iyilik için verir (Tevbe, 103);</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her zaman okur, kendini geliştirir; iki günü eşit geçirmez (Temyizu&#8217;t Tayyip min&#8217;el Hadis, 162) Yalan, dedikodu, kıskançlıktan, zandan uzak durur  (Müminun, 8 Hac, 30; Zümer, 32; Buhari, Edeb, 69; Hucurat, 12; Müslim, 4/2001; Tirmizi, 4/239;Ebu Davud, Edep, 44; İbn-i Mâce, Zühd,22; Müslim, Birr, 28-34; Ebu Dâvud, Edeb 52) Zina etmez; hatta göz ile bile harama bakmaz  (Müminun, 5; İsra, 30-32; Nur 31; Müslim, 4801, Müslim, Kader 20; Tirmizi, Edeb 28,35, (2787); Ebu Davud, Tereccül 7, (4174, 4175); Nesai, Zinet 35, 8/ 153; Buhari, İstizan 12; Müslim, Kader 20;  Hâkim, Müstedrek, 4/314; Münzirî, et-Tergib ve&#8217;t-Terhîb, III, 63) Adam öldürmek  (Mâide, 27, 28, 29);  hırsızlılık yapmak, yağmalamaktan uzak durur (Yûsuf, 75) İsraf etmez (Araf, 31) Gıybet &#8211; Arkadan doğru bile olsa  konuşma- yapmaz (Hucurat, 12; Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II, 384, 386) Emaneti korur, sözlerinde durur, insanlara yardım eder, (Bakara, 177) ve en önemlisi bilir ki, O Allah her şeyi görür (Hucurat, 18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Mükemmellik her zaman ulaşılmak istenen bir hedeftir. Bunun gibi hiçbir zaman Medine modeline ulaşamayabiliriz; ancak her zaman onun için mücadele edeceğiz ve bu da, mükemmel bir hedeftir.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahir zamanda Müslüman olmak!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Değil zinaya yaklaşmak, vücudunu teşhir etmeyi marifet sayan teşhirci sapıklardan gözünü koruyacak; gerektiğinde paranın değerini korumak için bile olsa, borsa, dolar, faiz oyunlarından uzak duracak; yasal vergisini verirken zekatını aksatmayacak; herkesin sadece maddi ve dünyevi yaşam içinde materyalist bakış açısına sahip olduğu bir yerde, ahiret odaklı yaşamayı ihmal etmeyecek; değil iftira, gıybetin gırla gittiği günümüz dünyasında, dedikodu bile yapmayacak; küfürlü ve argonun normalleştiği ortamlarda bile güzel konuşacak; faşizmin kol gezdiği dünyada önce ümmeti sonra da insanlığı düşünecek; ahlaksızlık ve şirkin her türlüsünün bombardımanı yapılan iletişim araçlarında hakikatı savunmaya devam edecek; bir de üstüne herhangi bir Müslüman görünümlünün yaptığı tüm hatalardan sorumlu tutulacak; ama o menfaati değil, hakkı üstün tutmaya devam edecek ve adil, muvahhit, emin biri olacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, &#8220;Ümmeti Muhammed olmak kolay değil, İsrailoğulları mıyız biz?&#8221; Nurettin Yıldız </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-5745" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/imagesCAQW536K.jpg" alt="imagesCAQW536K" width="252" height="236" /></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/musluman-olmak-kolay-mi.html">Müslüman olmak kolay mı?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/musluman-olmak-kolay-mi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanların iç sorunları</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Dec 2012 08:49:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=3147</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanların iç meseleleri Hayrettin Karaman hoca, &#8220;Muhammed el-Gazzali, İslam dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini ‘mezhep kavgaları, siyasi bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması’ gibi hususlarda görür. Mısır’a İslam vatanının bir parçası [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html">Müslümanların iç sorunları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanların iç meseleleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hayrettin Karaman hoca, &#8220;Muhammed el-Gazzali, İslam dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini ‘mezhep kavgaları, siyasi bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması’ gibi hususlarda görür. Mısır’a İslam vatanının bir parçası olarak bakarken modern dönemde kin, düşmanlık ve ırkçılık üzerine kurulan milliyetçilik anlayışını reddeder. İslam’ın diğer dinler ve Batı’dan gelen sosyalist, komünist vb. ideolojiler önünde üstünlüğünü savunur; bu tür ideolojilerden Müslüman milletlerin korunması ve kurtarılması yönünde irşad faaliyetlerini sürdürmenin zaruretini vurgular.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 7.4.2019) derken aslında İslam ümmetinin önündeki sorunları ve çözüm önerilerini de sıralamaktadır. &#8220;Haçlıların Filistin&#8217;de geçici bir zafer elde etmesini mümkün kılmış olan ümmet arasındaki rekabet ve ihtilaf, şimdi de tam bir boyun eğişin gerçekleşmesine neden olmuş bulunmaktadır.&#8221;  (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 43) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dinden kaynaklanmayan, aksine dinin özünün iyi kavranamamasından ortaya çıkan günümüz Müslümanlarının problemlerini özetle şöyle sıralayabiliriz: Irkçılık; Mezhep, cemaat taassubu; Cehalet, bilgisizlik; Okumama; Kavram kargaşası (Mü&#8217;min, tevhid, rab, ilah, adalet gibi kavramların özümsenememesi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irkçılık</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ne yazık ki, günümüzde, “Irkçılık etkisiyle Müslümanlar asıl düşmanlarını bırakıp birbirleri ile uğraşmaya başladılar. Batılılar kendi aralarındaki Berlin duvarını yıkarken; Müslümanlar arasında Çin seddi inşa ettiler. Avrupa Birliği, Amerika ise devletlerin birleşimi ile büyürken, biz Müslümanları küçük parçalara ayırdılar.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. IX) “Amaçları, ümmetin çocukları arasında ırkçılığı yayıp onları parçalamak ve benliklerinde aşağılık duygusunu yaratmaktır.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 28) “Mezhebî fanatizmi, ırkçılık ve ayrılıkları canlandırmaya çalışmak, oryantalizmin hedeflerindendir.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 39, 40)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki, her şeyden önce “Müslümanlarda ırk saplantısı yoktur.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 48) Muhacirler Medine&#8217;ye hicret ettiklerinde tamamıyla yeni kardeşlerine bağımlı halde bulunuyorlardı. Arapların kabileciliği göz önünde tutulduğunda, tamamıyla yabancı kişileri kardeş kabul edip ailelerine katmanları ve bunun bir kırgınlığa da neden olmaması bir mucize olarak tanımlanabilir. Dini inancın dönüştürme gücü bundan daha net bir şekilde çok ender olarak gözler önüne serilmiştir. (Eaton, s. 219) Son zamanlarda şeriata bile karşı çıkan bir reaksiyon ortaya çıkmış bulunuyor. Burada da aşırı uçlar bulunmaktadır. Bir yanda hepsini &#8216;köhnemiş&#8217; diyerek reddeden modernistler, diğer yanda ise rahatlıkla aşırı tutucular olarak tanımlanabilecek kişiler bulunmaktadır. Şeriat, herkese ait olan bir evrensel model içerisinde insanın fıtratına ve ihtiyaçlarına uygun olan birçok seçenekleri sunar. (Eaton, s. 323-324)<strong>  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam gelince, İslam&#8217;a düşman olan akrabalar ile bağlarını kesen Araplar, Ensar&#8217;la kardeş; Bizanslı süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman ile akraba olmuşlardı.” (Kutup, Yoldaki işaretler, s. 177)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a dahil olan fertlerin her biri esasen en büyükten en küçüğe kadar aynı hakka sahip olur ve aynı vazife ile mükellef bulunur. (Theodor Nöldeke, Sketches from Eastern History, s.13) Hindu, İslam&#8217;a dahil olunca, onu kardeşlerinden biri sayarlar. Buna nispette Avrupalıların eşitlik hakkındaki görüşleri,  &#8216;keenlemyekün&#8217; sanki ‘hiç yokmuş’ hükmünde kalır. (Meredith Townsend, Asia and Europe, s. 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irk kavramını kabul eden (Hucurat, 13) İslam, ırkçılığı ise yasaklamıştır! Irklar, insanların tanışma vesilesi olması için var edilmişlerdir. Yoksa, içinde doğacağımız ırkımızı seçme hürriyetimiz bulunmazken, onu bir üstünlük vesilesi kılmayı İslam kesinlikle onaylamaz! Bu mihvalde “Ayet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” fonksiyonu ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın ‘üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını’ reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile ‘elde etmediği’ etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Ayetteki ‘etka’ kelimesinin içerdiği ‘takva’ kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı (Araf, 26) ifade etmektedir.” (Diyanet, Kur&#8217;an Yolu, V/97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her birimizin birer ırkı vardır, ırkının İslam’a yaptığı hizmetler ile mutlu olur, atasını bu nedenle sever “Ancak kişi, zulmeden, haksızlık yapan birine, sırf kendi soyundan, milletinden olduğu için sahip çıkar ve destek olursa onun yaptığı ırkçılıktır.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 143) İslam’a göre “Kim İslam cemaati dışında taraf tutar, tarafı için çatışır, ırkçılık yapar ve ırkçılık yapmayanlar için kızarsa, o kimse cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.” (Nesai, Muharebe, 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam inananları din kardeşi ilan ederken (Hucurat, 10; Buhârî, Mezâlim, 3) tüm insanların ise Hz. Adem&#8217;den (Nisa, 1; Müsned, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116) fıtratta kardeş kabul etmiştir. İnsanlar arası üstünlük soy, sop, kendi seçimimiz olmadan doğduğumuz ırkımız, gelir seviyemiz vb şeyler ile değil, sadece Allah&#8217;a iteatte ile ölçülmüştür. “Kur&#8217;an&#8217;da takva, ‘maddi bir tehlikeden değil, manevi azabdan ve insanı bu azaba sürükleyecek kötü işlerden korunmak’ demektir.&#8221; (H. Mehmet Sotaldı, Kur&#8217;an semantigi açısından takva, FÜİFD, 1975, sayı: 1, s. 41) Allah&#8217;a iteatte ileri gidenler, ne kibir, ne kötülük, ne taassup içinde olan, kula kulluk etmeden sadece Allah&#8217;a kul olan kimselerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah&#8217;ın delilerinden biri de, insanların renklerinin farklı olmasıdır. (Rum, 22) Kur&#8217;an renk farklılıklarını Allah&#8217;ın yaratmasındaki bir ‘çeşitlilik’ olarak tanıtmış ve bunun üzerinden üstünlük iddialarını reddetmiştir.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? s. 289)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayet ve hadislerin ışığında ırkçılık</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, ‘tanışıp kaynaşasınız.’ Allah katında en üstününüz ‘en takva’   sahibi (Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkup, O’nun yasaklarından şiddetle kaçınmış) olanınızdır.&#8221; (Hucurat, 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hud suresinin 45-47. ayetleri bizi  biyolojik-etnik bağın iman bağının önüne geçmesinin bir çeşit bilgisizlik olduğunu söyleyerek, bizi ırkçılığa karşı uyarmaktadır.” (Prof. Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 82) Tüm insanların fıtratta kardeşliğini ilan eden İslam, sıra din kardeşliğine gelince, iman sahibi olmayan akrabaları ‘aileden’ kabul etmez. (Hud, 46, Tevbe, 23, Mücadele, 22) Onlar din değil, fıtrat kardeşimizdirler ve insanlık ortak paydasında bir arada yaşama kültürü ile onlarla kardeşçe yaşamaya devam edilmelidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a göre, uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidirler ve tek bir ümmet, tek bir milleti oluştururlar. Bu ümmet ya dinde ya fıtratta olur: &#8220;Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını düzeltin.&#8221; (Hucurat,10) Ayet, kan bağı dışında bir de din kardeşliği kavramını gündeme getirmektedir. Bunun dışında &#8220;Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem&#8217;in çocuklarısınız. Adem ise topraktandı.&#8221; (Hanbel, Müsned, 2/524; Tirmizi, Menakıb, 74; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116; Buhari, E. Müfred, 309) hadisi insanlığı fıtratta -doğuştan- kardeş ilan etmektedir ki, ırkçılığın  Alman-İtalyan versiyonunun dünya savaşına neden olan sonuçlarını düşününce, bu soruna en iyi cevabı İslam&#8217;ın ortaya koyduğunu rahatlıkla görebilmekteyiz. Yine peygamberimiz, &#8220;Hepiniz Adem&#8217;in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar, babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler.&#8221;  (Tirmizi Tefsir sure, 49); &#8220;Sizin bu nesepleriniz size başkalarına hakaret etme hakkı vermez. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Bir ölçek içindeki buğday taneleri gibi birbirinize eşitsiniz. Hiç kimsenin başkasına dindarlık ve salih amel dışında bir üstünlüğü söz konusu değildir. Bir kimsenin kötü olması için fena huylu ve kötü sözlü, cimri ve korkak olması yeter.&#8221; (Ahmed b.Hanbel, Müsned, IV/158) buyurarak ırkçılığı yasaklamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca efendimiz, &#8220;Asabiyet davasına kalkışan bizden değildir. Asabiyet uğruna savaşan ve bu uğurda ölen de bizden değildir.&#8221; (Müslim, Sahih, İmâre 13 (II/1476); İbn Mâce, Sünen, Fiten 7 (II/ 1302); Ebû Dâvûd, Sünen, Edeb 111 (V/342); Nesâî, Sünen, Tahrîmu’d-dem 28 (VII/123); “Kim kendini kafir olan atalarından dokuzuna nispet ederek izzet ve şeref sahibi olmayı isterse (bilsin ki) onların onuncusu olarak cehenneme girecektir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 134); &#8220;Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: “Kadercilik, ırkçılık ve dini meselelerde gevşeklik etmek.&#8221; (Taberanî, Mu’cemüs Sağir, 158); &#8220;Kim hevasına uyarak batıl yolda savaşır, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve öfkeye kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.&#8221; (İbni Mace, Fiten, 7) ve &#8220;Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü&#8217;min ve muttaki ister facir ve günahkar olsun farketmez. Siz Adem&#8217;in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında, burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür. &#8221; (Ebû Dâvud, Edeb, 112) buyurarak, asabiyetin/ırkçılığın İslam&#8217;la asla bağdaşamayacağının altını çizmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir ırkçı Arap (Kays bin Mutata);  Evs ile Hazrec kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce öfkelenerek şöyle der: &#8220;Evs ile Hazrec Peygamber’e hizmet eden Araplardandır. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyb, şu da Farslı Selman. Bunlar Arap değiller ki? Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul ediliyorlar? Bunlar bu eşitliği nereden kazandılar?&#8221; Muaz bin Cebel, bu beklenmedik değerlendirme üzerine oturduğu yerden kalkarak adamın yakasını tutar ve şöyle der: &#8220;Seni Rasulullah’ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin İslam’daki yerini soracağım. İslam’da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı göreceğiz.&#8221; Hz. Muaz, adamı alıp doğruca Peygamberimiz’in mescidine götürür ve bulduğu ilk fırsatta da hemen sorusunu şöyle sorar: &#8220;Ya Rasûlullah, bu ırkçı Kays için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayan kardeşlerimizle tatlı sohbetler yapıyorduk. Gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların üstün ırk olduğunu ileri sürdü. İranlı Selman’ı, Rum’dan gelen Suheyb’i, Habeşistan asıllı Bilal’i aşağı ırktan kabul ederek onların Araplarla eşit şekilde sohbete layık olmadıklarını iddia etti. Gerçekten de öteki ırklar aşağı, Araplar üstün ırk mı? Bizimle eşit şekilde oturup da sohbet edemezler mi?&#8221; Bu değerlendirmeyi dinleyen Rasulullah (sav)’ın yüzünde derin bir üzüntü meydana geldiği görüldü ve ırklar arasında ayrım yapan insanlara şöyle uyarıda bulundu: &#8220;Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir! Babanız, ananız da birdir! Araplık ne babanızda vardır, ne de ananızda. O sadece sizin verdiğiniz isimden ibaret bir tanımdır. Arap’ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir. Allah’a iman ve itaat edenler, hep birlikte üstündürler. Bunu herkes böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız!” Bu durumda ne yapacağını bilmeyen Muaz bin Cebel sorma gereği duyar: &#8220;Ya Rasûlullah, öyle ise aramıza ırkçılık fitnesi sokmak isteyen bu adamı ne yapayım?” Efendimiz, bu soruya pek kullanmadığı ağır bir cümleyle cevap verir. &#8220;Da’hu ilennar!&#8221; Yani &#8220;Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var!&#8221; (el-Hindi, Kenzu’l-Ummal, XII, 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir gün, Şas İbn-i Kays ismindeki ihtiyar ve entrikacı bir Yahudi, bu iki kabilenin gençlerini bir sohbette gayet samimi bir muhabbet içinde görünce fevkalade rahatsız olur. Müslümanlar arasındaki bu ittifakın kendi varlıklarını teh­likeye düşüreceği endişesiyle bir Yahudi gencini yanına çağırır. İçindeki hıncı şöylece döktü: “Git, onların arasına gir ve onlara Buas Harbi’nden ve eski savaşlardan bahset. Her iki tarafın şairlerinin birbirleri hakkında söyledikleri şiirleri oku, kavmiyetçilik damarlarını tahrik et.” Bu genç, ih­tiyar Yahudi’nin şeytani planını aynen tatbik eder. Neticede gençler arasın­da gurur ve iftihar hislerinii depreştirir. Birbirlerine karşı öğünmeye başlarlar. Her iki tarafta kendi kavim ve aşiretinin üstünlük ve meziyetlerini sayıp dökerler. Bu hususta karşılıklı şiirler okurlar; derken iş çekişmeye kadar varır. Sonunda iki genç, diz üstü kalkarak karşılıklı ağır hakaretlerde bu­lunur ve birbirlerini harbe davet ederler. Bir anda kavmiyetçilik damarları kabarır, hissiyatlar alevlenir. Nihayet harbetmek üzere şehrin dışındaki Harre de­nilen mevkiye doğru yola çıkarlar. Ayrıca her iki tarafta kendi kabile men­suplarına haber salmıştır. Söz konusu mevkide toplanan Evs ve Hazreçliler, çarpışmaya başlamak üzere iken, durumdan haberdar edilen Resul-i Ekrem Efendimiz, Muhacir ve Ensar’dan bir cemaat ile birlikte olay yerine yetişerek, oradakilere şöyle hitap ettiler: “Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iken hala siz ca­hiliye davası mı güdüyorsunuz? Allahü Teâlâ Hazretleri sizi İslamiyet ile şereflendirdikten sonra, yine cahiliye devrine mi dönmek istiyorsunuz? Siz cahiliyet halinde iken Allahü Teala aranızı birleştirdi. Cahiliyet davası ile eski haliniz olan küfre mi dönmek istiyorsunuz? Allah’tan korkun, Allah’tan korkun!” (Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, I/236-237)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini asla inkar etmemiştir. Bunları kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngörmüştür. Bu nedenle Kur’an&#8217;da mü&#8217;minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda sakındırılırlar: &#8220;Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının&#8221; (Nisa, 1) Müminler, münafıklar örneğiyle böyle bir davranış ihtimaline karşı şiddetle uyarılır: &#8220;Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar Allah&#8217;ın lanetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir&#8221; (Muhammed, 22-23) Kur’an akrabaların gözetilmesi, onlara yardım edilmesi gerektiğini belirtir: &#8220;Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder&#8221; (Nahl, 90) &#8220;Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler.&#8221; (Nur, 22) Akraba ziyaretleri, anne baba hakkı gibi birçok hüküm de, İslam&#8217;ın akraba kavramına verdiği önemi vurgular. Ama burada dikkat edilmesi gereken, insanlar arasında bu kan bağının üstünlük aracı kılınmaması, insanı İslam&#8217;ın emir-yasaklarının dışına çıkarmada vasıta yapılmamasıdır. Hatta, Müslüman olmasa bile anne babaya “gereken hürmeti gösterilmeli.” (Buharî, Hibe 28, Edeb 8; Müslim, Zekat 50 (1003); Ebu Davud, Zekat, 34) ve onlarla “İyi geçinilmelidir.” (Lokman, 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir defasında Ebu Zer el-Gıfari, bir anlık öfkeyle arkadaşı Bilal el-Habeşi’ye: &#8220;Kara kadının oğlu&#8221; diye hitap  eder. Hz. Peygamber bunu duyunca, &#8220;Ey Ebu Zer! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hala cahiliye ahlakı var&#8221; diyerek ikazda bulunur. Yaptıklarına son derece üzülen ve pişman olan Ebu Zer, yanağını yere koyarak, &#8220;Bilal ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım&#8221; der ve özür diler. (Buhari, İman, 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Milliyetçilik, kabile/boy asabiyetinin gelişmiş bir şeklidir. Sosyalizm kabilecilik yerine ekonomik sınıfları koyar.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 75, 76) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Resul-i Ekrem’in Mescidinde Sahabeden bir grup, bir halka yapmışlar oturmuşlardı. Aralarında sohbet ediyorlardı. İçlerinden Sa’d bin Ebi Vakkas, etrafındaki arkadaşlarına, “soyun-sopun nedir, sülalen nereye dayanıyor, hangi kabiledensin?” diye sormaya başlar. Soruya cevap olarak her birisi kendi soyunu-sopunu anlaır. Birisi de der ki: “Ben Temim kabilesindenim, falan oğlu falanım. Benim kabilem şöyle şerefli bir kabile.” Sonra bir başkası söz alır; “Ben Evs kabilesindenim, falan oğlu falanım.” Bir başkası, ben Mudar Kabilesindenim, falan oğlu falanım. Dedemin dedesi şu, onun dedesi şu, diyerek soyunu anlatmaya devam eder. Bir başkası ben Kureyş Kabilesindenim, “insanların en şereflisi, der. Ve bu arada Sa’d bin Ebu Vakkas, Selmanı Farisi’ye döner ve ona şöyle sorar: Ya Selman, Ya senin soyun sopun ne, senin ırkın ne, senin ataların kimler?” Hazreti Selman ayağa kalkar ve bütün Müslümanlara ders olacak şu cevabı verir: “Ben de ‘İslam oğlu Selman’ım. Ben dalaletteydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile hidayete erdirdi. Ben fakirdim, Allah beni Muhammed Mustafa ile zenginleştirdi. Ben köleydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile özgürlüğüme kavuşturdu.” Bu arada konudan haberdar olan Hz. Ömer gelir ve tüm insanlığa şu mesajı verir: &#8220;Kureyş’in çok iyi bildiği üzere babam Hattab, Cahiliye Dönemi&#8217;nin en seçkin insanlarından biriydi. Ama artık beni, babamın adıyla anmayın. Çünkü ben de ‘İslam’ın oğlu Selman’ın kardeşi İslam’ın oğlu Ömer’im.&#8221; (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, III/336; Beyhaki, Şuabu’l-İman, IV/286-287) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizler din kardeşiyiz, birbirimizi ırk üzerinden (Türk, Arap, Kürt, Çerkes vs.) küçük göremez: “Müslümanın, Müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak ona yeter.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 18) hadisini aklımızdan çıkarmayız! Unutmamalıyız ki, “Bir kişi iyilikte kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde iman etmiş olmaz.” (İbn Hanbel, III/206) Efendimiz şöyle buyurmuşur: &#8220;Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz! Müslüman, Müslüman&#8217;ın kardeşidir. Ona zulmetmez, sıkıntı anında onu kendi haline terk etmez. Ona yalan söyleyip aldatmaz. Onu küçük görmez. (Üç defa göğsüne vurarak) Takva işte buradadır. Bir kimse Müslüman kardeşine hor baktı mı, işte şerrin bu kadarı ona yeter de artar bile. Müslüman&#8217;ın her şeyi; canı, malı, ırzı Müslüman&#8217;a haramdır.&#8221; (Buhârî, Sahih, Edeb, 57, 58; Müslim, Terc. 10/6446)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aliya  İzzetbegoviç’in  &#8220;Kabile ve ulusun dar sınırlarından kurtulmak için kendinizi Müslüman olarak düşünmeye başlayın.&#8221; (Genç Dergisi, 57.Sayı &#8211; Haziran 2011) sözü doğrultusunda hayata bakmalı ve asla unutmamalıyız ki, &#8220;Dini bağlılık, milliyet&#8217;ten daha aslidir, esastır. Almanlar, İtalyanlar ve İngilizler Amerika&#8217;ya göç etmekle artık Birleşik Devletleri&#8217;nin vatandaşı olmuş ve milliyetlerini kaybetmişlerdir. Fakat Yahudiler Yahudi olarak, Katolikler katolik olarak ve Müslümanlar da Müslüman olarak kalmaya devam etmişlerdir.&#8221; (Jack goody, Avrupa&#8217;da İslam damgası, s. 165) İslam’dan uzaklaşan Türk asıllı Bulgar ve Macarların özlerini ne kadar kaybettikleri de ortadadır. &#8220;İslam&#8217;da aile ve kan bağının yerini din kardeşliği almıştır.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 65) &#8220;İslam&#8217;la kan kardeşliğine dayalı kabile anlayışı zayıflamış ve kabile yapısı çözülmekle beraber, birbiri ile kan davası güden kabileler İslam ümmeti adı altında birleşmiş ve bu birlik büyüdükçe küçük kabilelerin katılımı artmıştır.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 66)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten dinsiz Türk, Türk&#8217;e de düşmandır! &#8220;Türk halkının %/60&#8217;ı aptal&#8221; diyen Aziz Nesin’in bu sözünün aslı için oğlu Ali Nesin: &#8220;Babam bu rakamı, yüzde 60’ı, aslında &#8216;Türk halkını sevdiği&#8217; için indirim yaptığını, asıl rakamın yüzde 93 olduğunu söylemişti bana.&#8221; (09 Şubat 2015) demektedir. &#8220;Damarlarımda bir damla Türk kanı yok&#8221; (Oda TV, 3.11.2018; https://www.youtube.com/watch?v=zQTOXxOsh2g) diyen Ateist Prof. Dr. Celal Şengör’de &#8221;En cahil Türkler, Müslüman Türklerdir&#8221; (04.12.2019) diyerek, ateist Nesin ile aynı noktada buluşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Malazgirt&#8217;te Kürtler, Çanakkale&#8217;de Araplar, Kurtuluş Savaşı&#8217;nda Hintli Müslümanlardan destek alan ülkemiz, ümmet şuuru ile inşallah yeniden şahlanacaktır! -Konuyu tamamlayan yazımıza &#8220;Araplar bizi arkadan mı vurdu?&#8221; başlıklı yazımızdan ulaşılabilir.-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezhep</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın ana kaynağı olan Kur’an ve sahih hadislerin ulema tarafında yorumlanmaları ile güncel meselelere verdikleri cevapların bir bütününü olan mezhepler, tarih boyunca ümmetin sorunlarına çözümler üretmiş temek kurumlarımızdırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sağlığında kendisine sorulan sorulara vahiy destekli cevaplar veren efendimizin vefatından sonra, İslam ümmetinin karşılaştığı sorunlara cevap veren alimler, kendi çevrelerine insanları toplayarak mezhepleri kurmamışlar, aksine zamanla insanlar o büyük alimlerin etrafında kendiliğinden toplanarak mezhepleri oluşturmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezheplerde cemaatler gibi, tek başlarına asla İslam’ı temsil edemezler. İnsan doğası gereği farklı anlayışların da ortaya çıkması gayet doğaldır. Normal olmayan, ‘yorumlardan oluşan’ bu kurumların ‘hakikatin tek temsilcileri’ olarak kendilerini görme eğiliminde olma iddiasında bulunmalarıdır. Bu da doğal olarak, farklı mezhepten olanları dışlama hatta tekfire kadar insanları götürebilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezhep gerekli, lüzumlu ve hatta zorunludur. Bu konu ‘Mezhep’ başlıklı yazımızda ele alınmıştır. Ümmet için kolaylık olan bu kurumların ümmetin başına bela edilmemesi için unutmamamız gereken tek kural, ‘mezhepli olup mezhepçi olunmaması’ ve başka mezhepten olan kardeşlerimizi dışlamamamız gerektiğidir. “Tarihte kalmış (Şiilik, sunilik gibi) sorunlar şayet günümüze taşınırsa, Müslümanların birliği ve kardeşliği bundan büyük zarar görecektir. Bizi birleştirecek sadece asgari müştereklerimiz değil, aksine azami müştereklerimiz vardır.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfirciliği İslam anlayışlarının merkezine oturtanların hatalarına bir örnek verelim. Kur’an&#8217;da, &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler&#8221; diye başlayan 3 ayet vardır. Bunlar: &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.&#8221; (Maide, 44); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 45); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide, 47) Tekfirciler, ‘Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen herkesi’ kafir ilan ederler. Halbuki;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taberi, Camiu&#8217;l-Beyan adlı tefsirinde, İbni Abbas&#8217;ın bu ayetleri şöyle açıkladığını aktarır: &#8220;Kasten/bilerek inkar ederek Allah&#8217;ın hükümleriyle hükmetmeyen kimseler kafirlerdir. (Allah&#8217;ın hükümlerini) kabul ettiği halde onunla hükmetmezse zalim veya fasık olur.&#8221; (Taberî, Câmiu’l-Beyân, VI/276; Zemahşerî, el-Keşşâf, I/637-638; Reşid Rıza, Tefsîru’l-Menâr, VI/349) Kısaca:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler; İman eder ama hükmetmeye gücü yetmiyor veya korkuyor ise; fasıktır. İman eder, gücü de yeter ama yapmayan/uygulamayan; zalimdir. İnkar eden dolayısı ile onlarla hükmetmeyenlerde; kafirdirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Harici mantığı taşıyan tekfirci seleficileri hatırlayalım, tekfirciliğinizin zararını sadece Müslümanlar çekiyor! Siz &#8220;uyarı&#8221; yapmıyor damgalayıp dışlıyorsunuz. Kur’an ayetlerini hiç kimsenin kendi yorumları ile özdeşleştirmeye hakkı yoktur!  Bu konu aşağıda detaylı olarak ele alınacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl &#8211; Nakil/Nas/ayet-hadis arasında olan çelişki meselesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Akıl ile nakil çelişince, akıl tercih edilir.&#8221; Gazali, F. Razi bu görüşü savunur ama aralarında fark vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl ve nakil ama hangi akıl ve hangi nakil? Aklın bir sıfatı olmalıdır. Tek başına akıl tercihi, sorunludur. Konuya, Kati (kesin) ve zanni (kesin olmayan) akıl-nakil kavramları ile yaklaşılmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">a- Akıl kati; nakil zanni ise: İttifakla kati aklın delili kabul edilir. Mesela, Allah&#8217;ın sıfatları. &#8220;Allahın benzeri yoktur.&#8221; ayeti de, nakli delille destek sağlar bu görüşe. &#8216;Yed, arş&#8217; gibi ayetler subuti kati fakat, manaya delaletleri/işaretleri zanni olan ayetlerdir. Peki, bu durumlarda nakil ne yapılır? Nakil, sahih ise, &#8216;tevil&#8217; edilir. Kelamcılar, tevil yapılan nakillerin, tek anlamı budur diye mutlak anlamda ısrar etmezlerken, mutezile ise bu konuda ısrar eder ve yaptıkları tev&#8217;illeri, yorumları, &#8220;tek anlam budur.&#8221; diye iddia eder ve bunda ısrar ederler. F. Razi de aklı, filozofculara en yakın kullanan kelamcıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Razi, rivayet sahih ama tevil mümkün değilse, ‘Bilgisini Allah&#8217;a havale ederiz, en doğrusunu Allah bilir,’ der. Adem&#8217;in boyundan bahseden hadislerde (Buhari) İbni Hacer, &#8216;Tavakkuf&#8217; eder, gerçeğin zamanla ortaya çıkacağına inanır. Bu gibi durumların, ‘kati akla aykırı olması söz konusu değildir; henüz bilim ve tarih bu konuyu deney ve tecrübe edememiştir.’ denilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">b- Akıl zanni, nakil zanni ise: İkisinde zanni olunca, nakil tarafı tercih edilir. Ama dışarıdan başka deliller hangisini takviye ederse, orası da tercih edilebilir. Burada, içtihat kavramı da devreye girer.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">c- Akıl kati, nakil de kati ise: İki kati çelişmez. Görünüşte bu sorun varsa, birinin yanlış anlaşıldığı sonucuna varılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">d- Akıl zanni, nakil kati ise: Kati nakil delil kabul edilir. Mesela, &#8216;tümden gelim, kıyas&#8217; gibi metotlar zannidir. ‘Duman var ise orada ateş var’ hükmü, bir kıyastır. Ama belki, orada ev çökmüştür, duman onun dumanıdır. Biri aç olduğunu söylese, söyleyene göre kesindir ama muhatabı bunu kabul etmek zorunda değildir. Mesela, sufilerin manevi tecrübeleri. Yaşayana kati, başkası için ise zannidir. Ama bu tecrübeler asla Kur’an ve sünnete aykırı olmamalıdır. Hırsızlık suçunda, &#8216;el kesme&#8217; cezası: Ayete iki yönden bakılmalıdır: Ayet kati midir ve ayet evrenseldir midir? Sadece Kur’an delil kabul edilirse, ayet zannidir. Mesela, ‘hırsızlığın yolunu kesin’ şeklinde ayet anlaşılabilir. Katilik için ikinci aşama, uygulamadır. Uygulamada el kesilmiştir, dolayısı ile ayet (naklen) katidir. Aklen, el kesmek nedir? Aklen, hırsıza birçok ceza verilebilir. Batının, mümkün aklını zorunlu kabul edersek bu olabilir. Ama olması mümkün olan şeyler illa zorunlu olarak olmak zorunda değildir. Trafik kuralları zorunlu, işarette renklerin değişimi mümkündür. Bizim kati delilimiz ise, bu hüküm tarihte vardır ve uygulanmıştır. Mümkün olan, kati olana tercih edilmez. Mesela, &#8220;ok atma&#8221; hadisi; katidir ama evrensel değildir. El kesme ayetine dönersek; ayet mümkün değil; katidir. Ayrıca, evrensel midir? Evet, evrenseldir, uygulanabilir. Ayeti evrensel kılan ise, Kur’an’ın son kitap olmasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nakil, öncelikli olarak evrenseldir, ama herhangi bir nasın tarihsel olduklarına dair bir delil varsa, o hüküm tarihsel olur. Usul’ü-fıkhın kuralıdır; bir nas öncelikli olarak hakimdir, uygulanır ama bir delil onu tarihsel kılarsa, o hüküm de tarihsel olur. Mesela, &#8216;Yaz&#8217; ayeti. Hadislerde bazen yazı ile kayıtlar tutulmadığı şeklinde de nakiller vardır. Demek ki ayeti tarihsel kabul edebiliriz. Bir &#8216;beşer&#8217; olarak Hz resulün yaptıkları da, buna örnektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konuya ek olarak, &#8220;Bilim değişmez mi?&#8221; adlı yazıya bakılabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce Yaradan her insanı farklı özellik ve karakterde yaratmıştır. Allah&#8217;ın gönül ehli olarak yarattığı insandan mücadeleci, pasif kişilikli birinden de organizatör olmaz. Aynı şekilde cemaatler de İslam&#8217;ın bir bölümü üzerinde uzmanlaşmış, İslam&#8217;ın bir bölümü üzerinde dini faaliyetlerini yoğunlaştıran kurumlardır. Aynı insan karakterleri gibi, cemaatler de farklı metot ve hareket noktalarından İslam’a hizmet ederler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler, bireysel olarak İslam&#8217;ı yaşamada problem yaşayanları güdüleme için olumlu bir rol üstlenmişlerdir. Ama temel sorun, cemaatı vasıtası ile İslam&#8217;ı yaşamaya başlayan kişiler zamanla cemaat ile İslam&#8217;ı özdeşleştirmekte, dolayısı ile İslam&#8217;a hizmet adına hareket eden bu gruplar zamanla, İslam&#8217;ın içine hapsedildiği kurumlar haline dönüşmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ı öğrenme ve yaşamada kolaylık sağlayan cemaatler, İslam&#8217;ın ümmet şuurunun oluşmasında ise negatif rol oynayabilmekte, İslam ümmetinin merkezine her cemaat kendisini yerleştirip, ümmetin kendi çevresinde toplanmasını beklemektedirler. Halbuki kendileri İslam&#8217;a sadece bir açıdan hizmet etmekte iken, zamanla bu hizmet kolunun İslam’ın tamamını temsil ettiği gibi bir izlenim zihinlerde oluşabilmektedir. Bir cemaat, eğitim kurumları, diğeri İslam&#8217;ın ahlak boyutu, bir diğeri iman hakikatleri, diğeri Kur’an ve Arapça eğitim, bir diğeri toplumsal boyutunu önplana çıkarıp, bütünün bir parçası üzerinden hizmet görürken, bu hizmet alanının zamanla tamamı ile İslam&#8217;ı temsil edebileceği zannına kapılmak büyük hatalara neden olabilmektedir. İslam ise bu parçaların tümüdür. İslam; İman, ahlak, ibadet, sosyal hayat ile bir bütünlük arzeder ve her biri ayrı hizmet kolları olan bu yapılar da asla bütünü temsil edemezler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu sorunun çözüm yolu ise cemaatlere mensup olan Müslümanların ‘cemaatli olup cemaatçi olmamalarından’ geçmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaat ehli insanlar İslam dışı hayat yaşayanları cemaatlerine değil, İslam&#8217;a çağırmalıdırlar. Cemaatler, İslam&#8217;a açılan kapı vazifesi görmelidirler. Ne yazık ki birçok insan cemaat kapısından içeri girmekte ama aha da ileri gidip tümü ile İslam&#8217;ı öğrenmek yerine cemaati ile sınırlı bir yaşam tarzını sürdürmekte ve bu yaşam şeklinin İslam&#8217;ı her yönü ile kapsadığını zannedebilmektedirler. Halbuki her cemaatin artısı ve eksisi vardır. Çünkü her cemaat insanlardan teşekkül eder ve insanın olduğu yerde de mutlaka eksiklikler bulunur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Her cemaatin, ismet sıfatına sahip olmayan önderleri vardır. İsmet -günahsız olma- sıfatı sadece peygamberlerde bulunur, dolayısı ile insan olan yerde &#8220;mutlaka&#8221; eksik, hata bulunur! Bu hataların zamanla ortaya çıkması hem doğaldır hem de kaçınılmazdır. Bu yanlışları kabullenmek ve çözüm yoluna girmek ne cemaate ve ne de İslam’a zarar verir. İnsan olan yerde her zaman noksanlık bulunur. Asıl sorun, olayın üstünü örtmeden hatayı telafi etmek yoluna gitmekle  olmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- Yukarıda da belirttiğimiz gibi her cemaat İslam&#8217;a belli bir alandan hizmet etmektedir. İmani hakikatleri elde eden bir insan, ahlaki emirlerin uygulanmasını bir başka cemaatten öğrenebilir, Kur’an- Arapça eğitimini başka bir cemaatten alabilir, toplumsal alana yönelik emir-yasaklar konusunda farklı bir cemaatle hizmet edebilir. Hiç bir cemaat tüm bu alanların hepsinde uzmanlaşamadığı gibi, tek başına da tümü ile İslam&#8217;ı temsil edemez. Böyle bir iddiada bulunan kişi İslam&#8217;ı kendi cemaatine hapsetmiş olur ki, bu da İslam&#8217;ın doğru anlaşılmasına ve temsil edilmesine engel olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">3- Cemaatini direk İslam ile özleştirme, zamanla kurtuluşa eren tek fırkanın kendi cemaati olduğu zannını insanlarda oluşturmaktadır. Hâlbuki içinde bulunduğu cemaat sadece bir yönü ile İslam&#8217;a hizmet etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">4- İslam&#8217;a hizmet noktasında cemaatlerin kendi metotları ve usülleri bulunmaktadır. Bazen bu farklı metotlar insanlar tarafından farklı bir din anlaşıyı gibi algılanmakta, kendileri ile aynı yolda yürümeyince -kendi metodu ile dine hizmet etmeyince -aynı hedefe kilitlenmiş farklı yoldaki kardeşini İslam dışı bir çizgide konumlandırabilmekte ve ötekeleştirme süreci zamanla tekfire kadar varabilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir Müslüman bir cemaatten olabilir ama asla unutmamalıdır ki kendisi İslam ümmetinin bir parçasıdır ve ümmet birçok cemaatlerin bütününden oluşur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslami kuralların dışına çıkan cemaat kurallarına örnekler verelim: Tarikat ehli birine diyoruz ki, &#8216;biz de tesbihata katılalım&#8217; verdiği cevap: olmaz! Neden? Önce adapları yapacaksın. Halbuki Kur’an &#8220;Allah&#8217;ı tesbih edin&#8221; diyor, ama Müslüman kısıtlama bu tesbihata kısıtlama getirebiliyor! Ayeti yapmak için Müslüman olmak yetmiyor bazen, ne yazık ki! Bir cemaat ehline diyoruz, &#8216;bak şurada İslami bir faaliyet var, hadi bir el atalım&#8217;, el-cevap: ‘Dur, önce bizimkilerden izin alayım.’ Pardon ama din mi cemaati kapsıyor yoksa cemaatin mi dini kapsıyor? Sonuç itibari ile dini yaşamaya ilk adımlara atmada pozitif, ama ümmet ruhunun oluşmasında ve İslam&#8217;ın kapsayıcı kurallarının benimsenip pratiğe aktarılmasında cemaatler olumsuz etki yapabilmektedir. Başka cemaatte bir yanlış görünce ona saldırıp, kendi cemaatlerinde İslam’a ters hatta şirk anlamına gelecek söylemler gözlenince bunları tevil ile savunmaya çalışmak ise, cemaat taassubunun en büyük göstergesidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler ile sınırlandırılan İslam anlayışı İslam&#8217;a hizmet etmez aksine İslam&#8217;a en büyük zararı verir. Ama her cemaat İslam&#8217;ın sadece bir yönüne hizmet ettiğini bilir ve  cemaatler, İslam&#8217;a giden yol vazifesini icra ederse, işte o zaman gerçek anlamda görevlerini de ifa etmiş olurlar. Cemaat ümmete açılan kapı ise İslam&#8217;a uygun ve ideal iken, cemaati ile İslamı sınırlandıran bakış açısı İslam&#8217;a daha doğrusu Müslümanlara büyük zarar verebilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">DİB  eski başkanı Prof Mehmet Görmez, 6 Ocak 2017’de cemaat temsilcileri ile bir toplantı yapar ve cemaatlerden şu beş esasa özellikle dikkat etmelerini ister: Tekfir etmeyeceksin: Sadece kendini hak bilip, kendin gibi inanmayan, kendin gibi düşünmeyen ve kendin gibi yaşamayanları dinden çıkmakla suçlamayacaksın; Ötekileştirmeyeceksin: Kendin gibi inanmayanı ve yaşamayanı ötekileştirmeyeceksin, azınlığa düşürmeyeceksin; İslam&#8217;dan ayrılmayacaksın: İslam ilminden ayrılmayacaksın, İslam&#8217;ı kendine göre yorumlamayacaksın; Şahısçı olmayacaksın: Şahısları hakikatin yerine ikame edemezsiniz, baki/sonsuz hakikatleri fani/sonlu şahsiyetler üzerine bina edemezsiniz. Biz irademizi bir faniye teslim edemeyiz; Şiddete karşı duracaksın: Kim olursa olsun şiddete başvurduğu zaman, toplum olarak, millet olarak hepimizi karşısında bulmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dünyasını tehdit eden en önemli iki sorun, mezhepçilik ve etnik çatışmalardır. Bu çatışmalarda kullanılan ana enstrüman ise tekfirciliktir. Tekfir konusunun ciddi sonuçları vardır. Tekfircilerin İslam tarihindeki ilk görüntüsü, haricilerdir. Bedevilerden oluşan bu topluluk, İslami eğitimden mahrum kalmış kesimlerden oluşmaktaydı. Ameli/uygulamaları imanın bir parçası kabul ediyorlardı. Taassup ehli idiler ve dinin tek doğru yorumunun, kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Devamlı Müslümanları hedef almışlardı. Öncelikle iç sorunların halledilmesi gerektiğine inanıyorlardı. &#8220;Bizler ve Ötekiler&#8221; ayrımını bir araç olarak kullanıyorlardı. Kendi içlerinde devamlı bölünmüşlerdir. Bunun da sebebi, farklı harici grupların birbirini tekfir etmeleridir. Eski suçlu, macera arayan, ganimet peşinde koşanlar ve eğitim olarak toplumun düşük seviyesindeki kişilerinden oluşmaktaydılar. Dikkat edilirse tüm bu özellikler, günümüzdeki tekfirci selefici grupların da ortak özelliklerini oluşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Harici olmayan Müslümanlar bir tarafa, kendilerine katılmayan Haricileri de kafir.” (Eşari, Makalat, I/168, 170; Bağdadi, el-Fark, s. 60) ilan etmiştir bu zihniyet sahipleri.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Afgan cihad liderlerinden Abdullah Azzam, kendisini küfürle itham eden gençle sohbetini aktardıktan sonra aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarır:  &#8221;Gel buraya arkadaş. Dinle beni; İmam Şafi ile İmam Ahmed bin Hanbel, kasıtlı olarak namazı terk edenin hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafi tekfir etmemiş, İmam Ahmed ise tekfir etmiştir. Bunlar birbiriyle tartışmalarına rağmen hiçbiri diğerini tekfir etmemiştir&#8221; Fakat bu genç çok hararetli ve cüretkar olduğundan bana şu cevabı verdi: &#8221;Şayet ben orda olsam, Şafi ile tartışsaydım Şafi de namaz kılmayanın kafir olmadığını söyleseydi, ben Şafi&#8217;yi tekfir ederdim.&#8221; Bende dedim ki :&#8221; La havle ve la kuvvete illa billah. Artık burada mesele bitti. Mesele bu noktaya kadar ulaşınca artık yapacak bir şey kalmadı.&#8221; (Abdullah Azzam, Cihad Dersleri, I/186-189)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam-ı Azam Ebu Hanife: “Sonra amel imandan başkadır. Çünkü çoğu zaman mü&#8217;minden amel yapma mükellefiyeti kalkabilir. Ancak &#8220;Amel kalktığı zaman iman da kalkar&#8221; denilmesi caiz değildir. Zira adetli iken bir kadından; o hal içerisinde iken, namaz ibadeti kalkar. Böyle bir kadın için iman da kendisinden kalkar diyemeyiz. Yahut kendisine imanı da terketmesi emredilir denilemez. Yine fakire zekat yoktur denilir. Fakat fakire iman gerekli değildir denilemez. Eğer iman, amelden bir parça olsaydı, amelin düştüğü hallerde imanın da düşmesi gerekirdi. Halbuki durum böyle değildir.” (İmam-ı Azam Ebu Hanife- Fıkhı Ekber, s. 216; Molla Hüseyin b. İskender- El Vasiyye Şerhi, s. 205-206) Muhkem ayet-i kerimelerle ve mütevatir sünnetle sabit olan husus, tövbenin emredilmiş olduğudur. Eğer günah işleyenler (amelleri sebebiyle) imandan çıkmış olsalardı, onlara &#8220;tövbe etmeleri&#8221; değil, &#8220;tecdid-i iman etmeleri&#8221; emrolunurdu. İmam-ı Maturidi (rh.a): &#8220;Günah işleyenler; hükmü inkar etmedikleri müddetçe, günahları sebebiyle imandan çıkmazlar. Çünkü haber-i mütevatirle sabit olan husus; şirk koşmak müstesna, büyük günahların tevbe ile bağışlanma ihtimalinin bulunduğudur. Büyüğü bağışlanınca, küçüğünün bağışlanma ihtimal&#8217; daha evladır.&#8221; (İmam-ı Maturidi- Kitabu&#8217;t Tevhid, s.  329) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilerin çıkmazları: İbn-i Teymiyye ve İbn-i kayyim el-Cevziyye, &#8216;Günahkar müminlerin küfre girdiklerini ama bu küfrün onları dinden çıkarmadığını&#8217; açıklamak için, &#8216;küfr dune küfür&#8217; veya &#8216;küfrün la yenkul ani&#8217;l-mille&#8217; kavramlarını kullanmışlardır. Seleficiler, doğrudan kaynaklara dayandıkları iddia etseler de aslında çoğu kere, alimlerin görüşlerini, yorumlarını kendilerine delil olarak kullanmaktadırlar. İbni Abdülvehhab&#8217;ın şirk dediklerinin bir kısmını, sünni alimler şirk kabul etmemiştir! Abdulvehhab, ameli imandan bir cüz saymıştır. Ama ağabeyi Süleyman bin Abdülvehhab, kardeşinin aşırılıklarına karşı çıkmış ve ona reddiye bir eser bile kaleme almıştır. Günümüz selefilerinden Elbani, &#8216;Allah&#8217;ın hükümleri ile hükmetmeyen herkes mutlak kafir değildir.&#8217; derken, diğer bir selefi Makdisi&#8217;de, &#8216;cehalet bir özürdür, umumi tekfir sakıncalıdır, seçimlere katılanlar kafir değildir.&#8217; demektedir. Selefici geçinen tekfirciler, kendi görüşlerine uymayan delilleri ya tevil etmekte ya da zayıf deliller olduklarını ileri sürüp reddetmektedirler. Makdisi, tıpkı Hariciler gibi, mürtet olduğunu kabul ettiği Müslüman yöneticilerle savaşmayı, diğer kafirlerle savaşmaktan daha öncelikli kabul etmektedir. Makdisi&#8217;nin tekfir ettiği kesimi ise, diğer bir selefi alim Elbani Müslüman kabul etmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi tekfirci selefi anlayış arasında bir bütünlük yoktur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin bir hadisinde, &#8216;Müslüman kardeşine kafir diyen kimsenin sözü isabetli ise muhataba gideceği, değilse dönüp dolaşıp kendisine geri döneceği&#8217; beyanı tekfir konusunda son derece titiz davranılması gerektiğini vurgulamaktadır. (Prof  Dr Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 78)  &#8220;Bir kimse Müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner.&#8221; (Müslim, İman 26); &#8220;Herhangi bir Müslüman diğer bir Müslüman&#8217;ı tekfir ettiğinde o kafirse kâfirdir, değilse kendisi kafir olur.&#8221; (Ebu Davûd, Sünnet 15) hadisi ve savaşta yere düştükten sonra kelime-i şehadeti getiren kişiyi öldüren Halid b. Velid&#8217;i hesaba çeken Peygamberin, Halid&#8217;in: &#8220;Korktu da bundan dolayı kelime-i şehadeti getirdi&#8221; demesi üzerine, &#8220;Kalbini yarıp baktın mı?&#8221; diyerek onu hesaba çekmesi (Ebû Dâvud, Cihad, 95; Ibn Mâce, Fiten, 1); &#8220;Sizin için en korktuğum şey, Allah’ın kendisine bir miktar ilim verdiği adamdır ki, kılıcını sıyırır, onunla komşusuna vurur ve onu küfürle itham eder. Küfürle itham eden küfre daha yakındır.&#8221; (İbni Hibban, Sahih, 248; Tahavi, Müskilül Asar, 864) gibi birçok hadis, hadisleri öncelediğini ileri süren tekfircilere nedense hiç mesaj vermemektedir! Nisa suresi 94. ayet: &#8220;Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek &#8220;Sen mümin değilsin&#8221; demeyin; çünkü Allah katında sayısız ganimetler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lütufta bulundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.&#8221; meali, her ayetin &#8216;zahirine göre&#8217; hüküm çıkarmaya çalışanlar bu kesime hiç mi bir şey anlatmamaktadır? Aslında tüm bu ayet ve hadisler tekfircilerin temellerinin ne kadar zayıf olduğunu gösteren delillerden sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Peygamberimiz Medine&#8217;de ki münafıklara toleranslı davranmış, onları kafir ilan etmeyerek ortaya çıkacak zararları ortadan kaldırmıştır. Sahabe&#8217;den Hatip, Mekke&#8217;nin fethi ile ilgili hazırlıkları müşriklere haber vermiş, bu ortaya çıkınca, &#8220;Mekke&#8217;deki akrabalarını korumak için&#8221; yaptığını itiraf edince Peygamberimiz ona ceza vermemişti! Bu tavır, fiili esas almak değil, niyeti öncelemek üzerinden hareket etmeye en güzel örnektir. Hz Ali, iç savaş sırasında rakiplerini tekfir etmemiş, kendisine isyan edenleri, &#8220;Kardeşler&#8221; olarak tanımlamıştır. Kur’an, &#8216;Fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha kötü&#8217; (Bakara, 191) bir suç olduğunu belirtmektedir. Alimlerimiz, tekfiri kişi üzerinden değil, ilke temelleri üzerinden yapmayı tercih etmişlerdir. Ebu Hanife de, &#8220;Ehli kıble için son hükmün Allah&#8217;a havale edilmesi gerektiğini&#8221; bildirmiş, &#8216;Ehli kıblenin tekfir edilemeyeceğini&#8217; (Ebû Hanîfe¸ “el-Fıkhu&#8217;l-Ebsat”¸ s. 44; Ebu&#8217;l-İz¸ Ali b. Muhammed¸ Şerhu&#8217;l- Akîdeti&#8217;t-Tahâviyye, s. 240) beyan etmiştir. Ehli sünnet alimleri, &#8216;ehli kıbleden birinin tekfir edilemeyeceğini&#8217; ilke olarak benimsemiştir. (Ali bin Muhammed Ebu&#8217;l-İzz, Şerhu&#8217;l Akidetu&#8217;t-Tahaviyye, s. 240) Aliyyül-Kari, Şia&#8217;nın tekfirinin doğru olmadığını delilleriyle ortaya koymuştur. (Şemmu&#8217;l-avârid fi zemmi r-Revâfid)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik kötü bir bidattır! Tekfircilerin arka planında, cehalet, taassup, mezhepçilik, öfke, menfaat beklentisi yer almaktadır! Tekfir, İslam düşmanlarının arzu ettiği bir şeydir! Tekfir, safları bölüp güçleri zayıflatır, fitneyi artırarak değişime engel olur. Tekfircilik, doğası gereği Müslümanları ötekileştirir. Müslümanların ana bünyesini parçalar, yıkar.<strong> </strong>Selefici gruplar, Sünni dünyanın çok az bir kısmını oluşturmaktadır!<strong> </strong>Maide 44. ayet (Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.) için İbn-i Abbas, &#8220;buradaki küfrün insanı dinden çıkarmayan küfür (küfrün dune küfür) olduğunu,  söyler. &#8220;Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimiz yerse o kimse Müslüman&#8217;dır.&#8221; (Buhârî, Kitabu’s-Salât, 28. Hadis no: 391) hadisinin anlamı da gayet açık olmasına rağmen, &#8220;zahirine&#8221; bakmadan anlamı terk edilmekte ve bu hadis de tekfircilerce tevil edilmektedirler. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Evliyadan yardım istemek gibi küfür ameli işleyen, cehaleti sebebiyle tekfir edilemez. Zira ilim azalmış, cehalet artmıştır.” (Muhammed b. Abdulvehhab, Ed Durerus Seniyye, 2/301); “Kişi, bilmeden yaptığı amelden ötürü kafir olup, dinden çıkmaz. Putların ve tağutların adına yemin ederek küfür ameli işleyen adam &#8220;Ya Rasullulah bilmiyordum &#8221; deyince rahmet Peygamberi adamı yine Müslüman kabul edip serbest bırakmıştır.” (Hanbel, Müsned, K. tevhid, hadis 73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilerde ana unsur tekfir eğilimi olduğu için, usül olarak da bu eğilimi ispat gayreti içinde olan bu kesim, nasları yeniden yorumlamaya girişmişler, ayet ve hadislerin bazen zahir, bazen mecaz anlamlarını ön plana çıkarmışlardır. Tekfir ideolojisini desteklemediğinde, ayet ve hadislerin açıklamaları, &#8216;tercih edilen&#8217; ulema görüşleri ile daraltılmakta veya genişletilmektedir! Selefilikte alimlerin sözleri bağlamından kopartılmakta, bir sözü diğer sözü ile geçersiz veya etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Kısaca tekfir gibi önemli bir konu, &#8220;yoruma dayanmakta&#8221;, İslam, tekfirci bir çerçeve içine oturtulmaya çalışılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetler başta, diğer bütün dini metin ve örnekler kendi fikri sabitliklerini onaylatmak için kullanılmaktadır. Tekfircilerde sadece lafızcı değil aynı zamanda parçacı ve seçici bir yaklaşım da göze çarpmaktadır. Müslümanların tarih, kültür ve medeniyet kurma serüvenleri içinde oluşturduğu bilgi, tecrübe ve geleneği dikkate almadan doğrudan bugüne aktarmalar yapılmakta, katı ve irfan yoksunu bir yüzeysellik içinde karmaşık meseleler sabit bir düşünsel zemine oturtmaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sanaldan birkaç alıntı yapalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tekfirci olmadan önce kendisinin müşrik olduğunu söyleyen ve kendisine tekfirciliği öğreten Hanzala’yı tekfir eden ve daha sonra Hanzala’yı tekfir etmediği için yine kendisi de tekfirci olan Ebu Haris’i tekfir eden” veya “Zehebi, Teymiyye, İbni Kayyim, İbni Hacer, Suyuti, Nevevi, Beyhaki benim imamlarım değil ve hepsi kafir” ve “Teymiyye kafirdi, onun küfrünü bilip ‘ona kafir denmez’ diyen de kafirdir.” veya &#8220;herkesi tekfir eden Gezenler&#8217;i, Aslan Hoca adlı biri de tekfir eder&#8221; gibi bakış açısına sahip tekfircilerin, bu ümmete ve dine ne faydası olabilir ki?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tawheed adlı sanal grupta, “Ehli kitabın kestiği yenir” derken, “Cehmilerin (Eşari ve Maturidilerin) kestikleri haramdır ve arkalarında namaz kılınmaz” diye ahkam kesilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfirci Seyyid Muhammed Kılıç: &#8220;Her kim ikrah olmadan beşeri sistemlere muhakeme olursa biz bu kimseleri tekfir ediyoruz. Aynı zamanda bunların küfründen şüphe edenleri de tekfir ediyoruz. Aynı zamanda bunların küfründen şüphe edenleri de tekfir ediyoruz. İsimlerin ne önemi var?&#8221; (https://twitter.com/talebe4242/status/1690289326402269184) derken diğer bir tekfirci Halis Bayuncuk: &#8220;Bir Müslüman zulme uğradığında, tağutun mahkemesine başvurursa, bu onu küfre götürecek bir amel değildir., Darul küfürde şeri mahkeme yoksa, beşeri mahkemeye müracaat edenler kafir olmaz.&#8221; diyerek (https://www.youtube.com/watch?v=yua1wwT8Ujo, Veciz 48 dersler, dk. 17 ve dk 41) mahkemeye başvurmuştur ama Murat Gezenler ve Ebu Haris de Halis Bayuncuk&#8217;u tekfir etmemişlerdir! Halbuki daha önce Halis Bayancuk, kelime-i tevhid&#8217;in ilk şartının tağutu inkar olduğunu belirtmekte, bir kere bir sistem İslam ilkeleri üzerine kurulmadığında, silsile halinde; mahkemelere başvuranlar, seçimde oy kullananlar, askerlik yapanlar, memurlar sırayla herkesi şirke düşmüş ilan etmekte idi. Artık seleficilerin bir karar vermeleri gerekmektedir; Bizler kafir (!) miyiz değil miyiz? Ortada zan var ise, bir mümin nasıl tekfir edilebilir? Aslında Türkiye&#8217;deki tekfirci kesim, dürüst değildirler. Tekfir usulünü birbirlerine diledikleri gibi uygulamaktadırlar! Dolayısı ile usulde hatalı, pratikte de ‘ameli’ nifak içindedirler! Kısaca bu zihniyetle ne ümmet kurulur ne de kurulsa bile devam edebilir! Tekfirci Murat Gezenler veya Ebu Haris’in videolarının başlıkları bile ruh hallerini anlamamıza yeterli olmaktadır: “Tekfir dinin aslından mıdır? Akide beyanı”; “Tekfir dinin aslından mıdır, Ders 3” Bu zihniyetin varacağı son noktaya bir örnek verelim: Ebu Huzeyfe adlı tekfirci, tekfirci Hanzala’yı mahkemeye başvurduğu için tekfir eder ve tekfirci Murat Gezenler’i de, Hanzala’yı tekfir etmediği için tekfir eder!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;IŞİD, Sünni toplumları Müslüman kabul ederken, biz müşrik kabul ediyoruz. Türkler IŞİD için Müslümandır. Ama bizim için değildir.&#8221; diyen (Murat Gezenler, “Türkler Müslüman değildir, müşriktir” &#8211; İsmail Saymaz, Sözcü, 29 Eylül 2020) tekfirci Murat Gezenler bir videosunda da, &#8220;Diyelim ki Türkiye&#8217;de Zeyd diye birisi var, hiçbir şirk amelini görmedik, namaz da kılıyor. Biz buna müşrik deriz. Hatta müşrik demeyeni de tekfir ederiz.&#8221; demektedir. Peki, aynı Gezenler &#8220;Namazı İslam alameti gören ehli sünneti tekfir ediyor ama namazı İslam alameti gören IŞİD’i tekfir etmiyor! Neden? Çünkü cemaatinin çoğu İŞİD zihniyetine sahip kişilerden oluşmaktadır! Halbuki &#8216;kendi usulüne&#8217; göre, müşriğe müşrik demeyen bir kişi olarak kendisi  &#8216;müşrik&#8217; olmakta ve Müslümana kafir dediği için de aynı zamanda wehhabilere göre &#8216;zındık&#8217; olmaktadır! Halbuki efendimiz ezan sesi duyulduğunda küfür diyarında bulunan bir kavme baskın yapmaktan vazgeçmişti. (Müslim, Sahîh, Salât 6) Ahmed el Hazimi, Süleyman el Ulvan, Ebu Selman Es-Somali gibi selefiler de &#8220;namazı İslam alameti görmekte&#8221; ve aksini iddia edenlere &#8220;zındık&#8221; demektedir! Ehli sünnete göre zaten, &#8220;ehli kıble tekfir edilemez!&#8221; (Nisa, 94; Buhârî, Salât, 28 [391]; İbn Asâkir, Tebyînü keẕibi’l-müfterî, s. 408-409; Ali el-Kārî, Mineḥu’r-ravżi’l-ezher fî şerḥi’l-Fıḳhi’l-ekber, s. 162; Keşmîrî, İkfârü’l-mülḥidîn fî żarûriyyâti’d-dîn, s. 16-17; İbn Mâce, Cenâiz, 31; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hafâ, II/32); &#8220;Müslümana sövmek fısktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür.&#8221; (Müslim, I/325); &#8220;Herhangi bir kimse, din kardeşine &#8216;Ey kâfir!&#8217; derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.&#8221; (Müslim, I/319)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında Murat Gezenler ve Halis Bayancuk usülen selefi değil, kendi görüşlerini merkeze koyan mealcidirler. Selefin önderlerinden ne Teymiyye’nin ne de İ. Hanbel’in görüşleri onları bağlamamaktadır: “Dört İmam ve Müslümanların diğer imamlarının ittifakı ile, durumu kapalı olan her Müslümanın arkasında namaz kılınır. Kim, “Ben sadece batıni akidesini tanıdığım kimsenin arkasında Cuma yahut Cemaat namazı kılarım” derse; sahabeye, onlara iyilikle uyanlara, Müslümanların dört imamına ve diğerlerine muhalefet etmiş bir bid’atçıdır. Allah en iyisini bilir.&#8221; (İbni Teymiyye, Mecmuul Fetava, Darul Vefa, 2005, 3. Baskı, 4/331 (4/542) İmam Ahmed&#8217;in oğlu Salih diyor ki: Babama bilmediğimiz birinin arkasında kıldığımız namazı sordum: İmam Ahmed dedi ki: Namazını kıl, şayet sana bidat sahibi olduğu beyan olursa namazını iade et. (Mesail-ul İmam Ahmed bir-Rivayetu İbnuhu Salih No: 562) Meşhur selefi Makdisi de, &#8220;Dünyalık elde etmek ve maaş için tağutların kurumlarına ve batıl velayetlerine bağlı kalarak onlara yalakalık yapanlar. Bu kimsenin arkasında kılınan namazı batıl olarak görmeyiz. Onların Arkasında namaz kılmanın hükmü, fasığın ya da küfre düşürmeyen bidat ehlinin arkasında namaz kılmanın hükmü gibidir.&#8221; (Makdisi, Akidemiz kitabı, Namaz babı, s. 50 &#8211; 51) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zalimlerin, kafirlerin sultasında Müslüman birinin görev alıp alamayacağı ile ilgili bir soruya selefi alim İbni Teymiyye’nin verdiği cevap şudur: “Bu şartlarda görev alan kişi, eğer gücü yettiği kadar adaleti ikame edip, zulmü Müslümanlardan hafifletiyorsa ve onun o görevde bulunması diğerlerine göre daha faydalı ise, onun o görevde kalması caizdir. Gücün yettiği kadar adaletin ikamesi ve zulmün giderilmesi Müslümanlar üzerine farzı kifaye olduğu için bu işi ondan başka yapacak birisi yok ise, bu görev onun için ‘vacip’ olur. Elinden geldiği kadar zulmü gidermekle sorumludur. Her şey elinden gelemeyebilir. Onun mevcudiyetine rağmen Müslümanların başına sıkıntılar geliyorsa, o gideremediği müddetçe sorumlu değildir.”  (Teymiyye, Mecmuu’l Fetâvâ, XX/55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1800&#8217;lü yıllarlada Vehhabilik, haricilik ile özdeş bir yola girer. Vehhabi Alim Hamed Atik, o sırada Osmanlı&#8217;nın elindeki Mekke-i Mükerreme&#8217;yi, bir şirk beldesi olarak tanımlamıştı. Ebu Hanife&#8217;nin de zamanında mürcie (Büyük günah işleyenlerin akıbetlerini Allah’a bırakan görüş)  olduğu iddia edilmişti. Günümüz Seleficileri de, Hanefi, Maturidi ve Eş&#8217;ari&#8217;yi ‘mürcie’ olarak tanımlamaktadırlar. Daeş ise demokrasiyi,  demokrasi ile yönetilen bir ülkede çalışanları, seçimleri, küfre neden olan ameller olarak görür. Kendilerinin tekfir ettiklerini tekfir etmeyenleri de, silsile yoluyla kafir ilan eder ve cehaleti de özür kabul etmezler. Kafkasyalı aşırı bir tekfirci grup, tekfirci Makdisi&#8217;yi, Hamas&#8217;ı tekfir etmediği için, tekfirci Ebu Katade&#8217;yi de, selefi Elbani&#8217;ye ‘mürcie’ demediği için tekfir etmektedir. Aynı aşırı grup, El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri&#8217;yi de, Şii toplumunu genel olarak tekfir etmediği için tekfir etmekte idi. Ve yine aynı grup, Suriye ve Irak halkından zekat topladığı için, Daeş&#8217;ide tekfir etmektedir. Tartusi ve Ebu Katade, &#8220;cehaleti özür kabul edip&#8221; tekfir nedeni kabul etmezken ve  yine Makdisi, Tartusi ve Ebu Katade &#8220;oy kullananları&#8221; tekfir etmezken, Murat Gezenler &#8220;cehaleti de, oy kullanmayı da&#8221; tekfir sebebi saymaktadır. Kim, kime göre kafirdir belli değildir ve kesinlik arz etmeyen bu durumda, neden Müslümanlar birbirini tekfir etmektedir?<strong> </strong>Görüldüğü gibi tekfircilikte bir son, sınır bulunmamaktadır. Her bir tekfirci grup, görüşünü paylaşmadığı üstündeki kademeyi mürcie, altındakini de haricilikle suçlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihte selefilik yükseldikçe Şiilik de yükselmiştir! Her iki grupta, aşırılığı besleyen unsurlar içermektedir. Farslılar, şiilik üzerinden kimlik mücadelesine girerek, Araplara başkaldırmıştır. Günümüzde İran&#8217;da, devletin kontrolü tamamen ulemanın eline geçmiştir. Bu da, İran İslam devletinin kendisini tüketmektedir. Vehhabilerin politikası, Şiilerin iktidarını güçlendirmekte, Şiilerin yayılmacı politikası da, Arap ülkelerindeki monarşiye güç katmaktadır! Halbuki Müslüman çoğunluklu devletlerin sahip olduğu topraklar arasında coğrafi yönden süreklilik vardır. Batıda modernleşme, yenilik ve gelişme anlamına gelirken Mısır ve İran&#8217;da, bağımlılık ve taklit olarak anlaşılmıştır. Bu durum, çağdaşlaşmanın yanlış araçlarla doğruyu arama olarak görülmesine sebep olmuş, bu oranda da tepki almıştır. İlahi otorite denilen şey, beşer elinde gerçekleşmektedir!  İslam dininde, Allah adına yargılayan veya Allah adına ahkam kesen ne bir kutsal kilise ve ne de bir kutsal kişi vardır. (Ahmet Emin Dağ, İç tehdit ve riskler ışığında İslam dünyasının geleceği)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sıffın savaşı zemininde siyasi bir tavır olarak ortaya çıkan tekfir, haricilerin iman-amel ve büyük günah anlayışlarının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Her türlü ameli, imanın aslına dâhil ederek, bunları terk eden herkesi büyük günah işlemiş gibi kabul edip tekfir etmişlerdir. (Prof  Dr Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 76); Radikal anlayış, insani tecrübe ve birikimi elinin tersiyle itmekle kalmamış, Müslüman toplumun birlik ve ahengini de tarihsiz bir biçimde tarumar etmiştir. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 78)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde tekfir hareketleri siyasi olup, bir reaksiyon durumunu yansıtmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman&#8217;a tekfir etme yarışına giren seleficiler, Allah’ın, &#8216;ben Rabbim&#8217; diyen firavuna Hz. Musa&#8217;nın &#8216;yumuşak söz&#8217;  (Taha, 44) söylemesini; Okçular tepesine terk edenlere Hz Muhammed&#8217;in &#8216;kaba söz&#8217; (Ali İmran, 159) söylememesini istemesinden hiçbir ders çıkarmamaktadırlar! Ey tekfirci harici zihniyetliler! Tekfir ettiğiniz ehli sünnet, tarikatçı veya cemaatler, firavun&#8217;dan daha müşrik; uhud savaşını kaybetmemize neden olan Müslümanlardan daha mı günahkarlar? Bu mu sizin Kur&#8217;an ve hadis Müslümanlığınız, selef akideniz?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kafa karışıklığı ve kavram kargaşası üzerine: İman, görmeden, bilgi alanına girmeyen konularda mutmain bir kalp ile inanmayı ifade eder. Karşılığı da o nedenle cennettir! Zaten İslam&#8217;ın alternatiflerine bakınca veya sahip olduğumuz sınırlı akılla sınırsızlığın boyutlarını zorlamaya kalkınca, akıl bu yükü bir yerden sonra çekmemektedir. Gazali o nedenle muhteşemdir, çoğu kişinin içine dalıp bocaladığı felsefe dünyasını hazmedip dipsiz karanlık bir kuyu olduğunu fark edip hayata, insana, ruha, aşkın olana dönüş yapmıştır. Marjinal solun ‘Das Kapital&#8217;e; evrimcilerin ‘Türlerin Kökeni&#8217;ne; ateistin ‘Tanrı Yanılgısı’na imanları kadar bizim Kur&#8217;an&#8217;a imanımız yoksa, zaten biz baştan kaybetmişiz demektir. Ayrıca, İslami camianın içinde olup İslam&#8217;a salt ideolojik yaklaşıp, İslami bir devlet idealini önceleyen ama İslam&#8217;ın &#8220;iman, ibadet, ahlak&#8221; boyutunu arka plana atıp &#8220;muamelat ve ukubat&#8221; bölümüne odaklanan kimi Müslümanlar, “İslam&#8217;ın zafer dini değil sefer dini olduğunu” ve Allah&#8217;ın bizi tebliğ ile (Şura, 48, Rad, 40; Yasin, 17; Nahl, 44, 82, 125; Ali İmran, 120 vd.)  vazifelendirip, yaşarken tebliğ edip bu yolda sabredenlerin (Asr, 3) kazandığı bir imtihan dünyasında olduğumuzu unutmaları onları korkunç bezginlik ve hatta hayal kırıklığına sevketmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, vahiy merkezli, akıl ölçekli, ruh dünyasına göz ardı etmeden madde ve manayı birleştirmektir. İslam; Tevhid, adalet, şura, ehliyet, emanet ve ahlaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çözüm, ehli sünnet çizgisinden ayrılmadan güncel sorulara çağa uygun cevaplar üretebilmek ve marjinal olan veya sübjektif yaklaşımlardan uzak kalabilmektedir. Unutmamalıdır ki, imtihan dünyasındayız ve imtihan olunmayan kişi veya zaman hiçbir zaman yoktur! </span><br /><span style="color: #000000;">&#8220;Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.&#8221; (Ali İmran, 8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Camide cemaatle namaz kılmak niçin 27 derece daha fazla (Buhari, Ezan, 30) sevaptır? Efendimiz Hz Muhammed müminleri bir binanın tuğlaları gibi (Buhari, Salat 88; Müslim, Birr 65) birbirine kenetlenmesini istemiştir. Zaten ümmet kavramı da bunu ifade etmektedir. Cuma namazı müminlerin haftalık buluşmasını, selamlaşma, komşu hakkı, kul hakkı gibi kavramlardan evrensel tanışma vesilesi olan hac-umre gibi ibadetlere dek hep müminlerin birbiriyle kenetlenmesini, tanışmasını, danışmasını amaçlar İslam.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-11445 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tekfircimallar-2021.jpg" alt="" width="682" height="294" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10831 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tekfir-illeti-2020.jpg" alt="" width="418" height="211" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11862 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/465476587648.png" alt="" width="472" height="355" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-11866 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/203272431_481887716377451_5261801434982866514_n.jpg" alt="" width="433" height="392" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik ve Deaş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Afganistan ve Irak&#8217;ın işgali, Filistin sorununun çözümsüzlüğe mahkum edilmesi, işgal altındaki Müslüman ülkelerde ümitsizlik ve çaresizliğin yayılmasına neden olmuştur. Ezilen, baskı altında yaşamaya mecbur bırakılan insanların öfke ve intikam duyguları istismara açık hale gelmiştir. Halkı ırklar ve mezhepler üzerinden bölen uygulamalar radikal eğilimli örgütlere istedikleri fırsatı vermiştir. (Deaş, dehşete dayalı bir din istismarı, DİB, 2018, s. 11) Bu tür örgütlerin insan kaynaklarını çoğunlukla gençler oluşturmaktadır. Bu genç kitleyi 4 grupta ele almak mümkündür: Bunlardan birincisi yıllardır savaş bölgelerinde şiddetin ve vahşetin gölgesinde büyümüş kişilerdir. İkinci kitle göçmenlerin çocuklarıdır, toplum tarafından dışlanma yaşamış, aşağılamış kişilerdir. Üçüncü kitle henüz yeni Müslüman olmuş gençlerdir. Dördüncü grup ise cihad, şehadet gibi yüce gayelerini bu örgütün söylem ve eylemleri üzerinden gerçekleştireceğine inandırılan gençlerdir. Bu 4 grubun ortak özelliği ehli sünnetin dengeli ve kuşatıcı yaklaşımıyla tanışamamış olmalarıdır. (s. 13-17) Deaş&#8217;ın beslendiği damar vehhabilik hareketidir. Vehhabilik parçacı ve yıkıcı bir harekettir. (s. 22) Deaş&#8217;a göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amellerin ifasından ibarettir. Bu üçünden birinin eksik olması kişiyi dinden çıkarır. Halbuki ehli sünnete göre ameller imanın gereği ve tamamlayıcısıdır. Deaş siyasi açıdan düşman olduğu herkesi tekfir etmektedir. Bu da ümmetin birliğine zarar vermektedir. Amaçları, şiddet ve terörü meşrulaştırmaktır. (s. 26, 27) Deaş&#8217;ın kültürel mirası ve sanat eserlerinin tahrip etmesi, Müslüman toplumlara yönetilen ve batılı kaynaklarda yer verilen barbarlık iftirasının genç zihinlere aşılanmasına neden olmaktadır. (s. 31) Deaş&#8217;ın canına kıydığı, zulmettiği insanlar Müslümanlardır. (s. 34) Deaş, cihadı işkence ve zulüm ile özdeşleştirmiştir. (s. 38) Masum insanları öldürmek cihad değil, cinayettir. Deaş ile mücadele etmek için ayetlerin geliş nedenine, hadislerin söyleniş hikmetlerine, dini metinlerin bütünlüğüne dikkat etmeli, 1400 yılı aşan İslam ilim geleneği içinde oluşmuş olan yorumlama usulleri göz ardı edilmemeli, tekfir edici dil kullanmaktan uzak durmalıdır. Dini bir anlayışı benimseyip sonra da onu hakikatin yegane temsilcisi olarak görmek taassuptur. ‘Tek doğruyu bulan tek kurtuluşa eren veya tek isabet eden bizim görüşümüzdür’ mantığı kişileri de grupları da felakete sürükler. (s. 43, 44-47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Şiddeti, ideolojik hedefleri için bir vasıta kabul eden gruplar yaptıkları eylemlerle, İslam&#8217;ı ve Müslümanları karalamayı bir kazanç sektörüne dönüştüren uluslararası güç odaklarının değirmenine su taşımaktadırlar.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 120) “Mevcut radikal selefilik, tarihteki selefiliğin genleriyle oynanmış, başkalaşıma uğramış halidir. Ufku dardır, gelecek vizyonu yoktur, derinlikten yoksundur. Selefilik, dini hayatta bir daralmayı, katılığı ve statikliği ifade eder. Neoselefilik şiddet ve hiddetiyle nefret ve düşmanlık tohumları ekmektedir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 124-125) </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Liberalizmin ağında İslam&#8217;ı yaşamak</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din yorgunu olmak veya dini yormak. Günümüzde “İnsan eliyle şekillendirilen belli başlı dinî olgu ve temsillerle din arasındaki eşleştirmeler, esas sınıra hiçbir şekilde riayet edilmeksizin genel geçer bir tazyik edebiyatıyla birlikte ilerlemektedir. Din de dindar da aynı çerçevede ele alınıyor; her ikisi de birbiriyle ortak argümanlar eşliğinde muaheze ediliyor.” (Necdet Subaşı, Teklif, Sayı:11) &#8220;Çevremde “yoğrulması gerekirken yorulmuş” genç var. Biz bu dinin yaşanabilir veya yaşanılacak halini genç kardeşlerimize hayatın her döneminde olabilecek şekilde sunmuyoruz, sunamıyoruz. İnsanlar yalnızlaştı, bireyselleşti. Aileden bile kopuyor insanlar. İlişkiler sanallaştı. Derdini anlatacağı, hikayesini paylaşacağı dost bulmakta zorlanıyor insanlar. Böyle bir zeminde, tam da kritik noktada cemaatlerin, vakıfların, tekkelerin, dergahların rol oynayacağı bir zamanda biz işi daha zor bir sürece götürüyoruz. Ey anne baba, sen ne verdin, ne kadar emek verdin? Onun okulunu, evini, yurdunu, üniversitesini, dershanesini düşündüğün kadar namazını düşündün mü, dertlendin mi? Veli toplantısına gitme heyecanıyla camiye götürdün mü onu mesela? Hediye aldın mı; gönlüne, kalbine dokundun mu? Bunları yapmayıp da toplamda sürecin sonuna bakıyorsak, asıl konuşulacak şey anne ve babalar oluyor… Türkiye’deki gençler hiç olmadığı kadar örgütlü ama özgün bir yapıya muhtaçlar. Bizler öncelikle etiketsiz çalışmaları öne çıkarmalıyız. Bizim yeteneğimiz oranındaki değil; bizzat gencin yeteneği oranındaki katılım sürecini inşa etmemiz gerekiyor. Gençlere yönelik iş yapacaksak kınamamalıyız. Her birimiz yeteneğimiz oranında kalitemizi artırırsak hep beraber kaliteli hâle geleceğiz.&#8221; (Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman, Genç Dergisi, 134.Sayı &#8211; Kasım 2017) &#8220;Sürekli dinin ödevlerini telkin edenlerin, dinin ödevlerinden uzaklaştığını gördüğünüzde film bir noktadan sonra kopuyor. Alım gücü olmayan birinin lüks tüketimden men edecek ifadeler kullanırken, kendi yaşam standartı yükseldiğinde kendisinin de tüketici bir hale gelmesi, coca cola içenleri kınayan birinin coca cola satması, başörtüsü meselesini ağzından düşürmeyenlerin, sırf vitrin amacıyla başı açık kadınları, başı örtülü kadınlardan daha çok istihdam etmesi de bizlerdeki çözülmeyi göstermektedir. (Cemile Bayraktar, Yeni şafak, 5/10/2017) “Formül gayet masumane başladı. “Faizsiz banka, alkolsüz bira” İslami diye yapılan oteller, tatil anlayışları, iftarlar içerikleri ve tarzları açısından İslamilikten daha İslam’a zıt protest bir hal içermektedir. Bu durum muhataplarını yani eyleyicilerini yoran bir durumdur. Oluşanın ‘din yorgunluğu zannedilmesi’ söz konusudur. Kariyer, unvan, para, konformist, itibar vs. kavramları içeren bir hayat tarzı yaşama isteği ve güdüsü yanında inanmış oldukları dinin beklentileri paradoksa ve yorgunluğa yol açmıştır. İyi okulda okuma, iyi puan alma, iyi üniversiteye girme, iş-kariyer sahibi olma, para-itibar sahip olmayı ebeveynleri tarafından güdülenmiş neslin dini yaşayıp yorulmasını bırakın dini hayatı yaşamayı bile düşünmesi onlar açısından yorgunluk olarak algılanmaktadır. Dinin yorgunluk oluşturacağı iması ya da bir tahammül gerektirdiği yaklaşımı dinden yorulan veya bıkan bir gençliğin meşrulaştırılmasıdır ki bu gençler dinden yorulacak gerçek bir dini tecrübe süreci de yaşamamışlardır. Çünkü kentleşen aileler din yorgunluğu değil dünya yorgunluğu yaşamışlar ve yaşamaktadır. Eğer kentleşen ve son yıllarda iktidarın nimetlerinden istifa eden kesim ailelerinde ebeveyn, ahlaka, dürüstlüğe, ibadete, kısaca rızayı ilahi odaklı bir din anlayışı ortaya koymuş olsalardı ne yorulan ebeveynlerden ne de Tanrıyı umursamaz gibi yaşayan “deist” gençlerden bahsetmezdik.” (Ahmet Dağ, Umran, Kasım 2017, s. 74-77) Aslında “Dinin yorgunluğu değil, dindarlığın veya dini kurumların yorgunluğundan bahsedebiliriz.” Prof. Dr. Ergün Yıldırım. “Nerede ise gençlerin, dinin saf haliyle buluşma imkanına kavuşamadığı söylenebilir.” Ahmet Taşgetiren. “Büyüklerin aceleci tavrı, farkında olmadan, bilgiyi kargo kültürüne dönüştürerek bir an önce çocuğa aktarmayı yeğliyor. Oysa her insan aileden de farklı, bir mizaç sahibidir. Yaş durumuna uygun olarak bilginin ve vecibenin öneminden yola çıkarak çocuğu / genci keşfe çıkarmak, kendi emeğiyle kazanımlarını oluşturmasını sağlamak çok daha sağlıklı olacaktır. Yapılan hataların başında, çocuğu tam inanmış kabul edip ona sorumluluk yüklemek geliyor. Ebeveynler bu yolculukta yardımcı roller üstlenebilirler. İmanın yerleşmesini sağlamadan ibadet baskısı yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Halbuki İslam, göz aydınlığı ve kalp sevincidir. İslam yegane güven iklimidir. İnsanı öldükten sonra sonsuza taşıyan bir başka söylem mevcut değil. Çocuklarımız kendi keşifleriyle anlam dünyasında doğumlarını gerçekleştirdiklerinde İslam’ın yük değil yegane imkan ve kanat olduğunu anlayacaklardır.” Ahmet Mercan. “Biz de -bizden daha fazla- genç nesil de bugün birer “iletişim yorgunu” kimseleriz. Zira haddinden fazla muhatap olduğumuz iletişim ürünleri bizi adeta biz olmaktan mahrum bırakarak kendine benzetmiş; bize kendi formatını atmış durumdadır. Keşke böyle olacağına bizi din yorsaydı… Dinin yorgunları olsaydık diyesi geliyor insanın. Ama öyle değiliz maalesef. Sünnet-i Seniyye’ye uymak kişiyi her türlü yorgunluktan da koruyacaktır.” Prof. Dr. Mehmet Emin Ay. “Dinin temel ilke ve yöntemlerine uymayan yöntemlerle verilen ya da verilmek istenen din öğretiminden, eğitiminden “yorgun düşürülen” gençlerden bahsedebiliriz. Çok fazla olmadığını düşündüğüm bu durumu da “din yorgunluğu” olarak değil din eğitiminde yapılan hatalar kabilinden görmek gerekir. Gençlere sade, kolay ve anlaşılır bir dil ile din anlatılması ya da öğretilmesi yerine herkes kendi bagajındakileri, kendi zihin dünyasındaki kavramlarla yüklemenin çabası içerisinde.” Nazif Yılmaz. (Genç Dergisi, Sayı: 134, Kasım 2017)<br />Özetle; Aile ‘küçük yaşta ve sıkmadan’ İslami eğitimi vermelidir. Bizler, &#8220;küçüktür, hevesini alsın&#8221; diye her türlü özgürlüğü çocuklara veriyoruz. İsyan çağları olan ergenliğe girince de, &#8220;Hadi, şu ibadet, şartları yerine getir.&#8221; diye dayatıyoruz. Sonuç tabii ki isyan ve kaçış olmaktadır! Şahsen ben, 1997 yılında Protestanların İstanbul’daki (misyoner) merkezine gitmiştim, saf arayışta görünerek. Orada 20-22 yaşında ama en az 35-40 gösteren ve babası Kadiri tarikatının bir şehirdeki ileri gelenlerinden olan bir delikanlı ile karşılaştım. Saç baş dağınık, yüz yorgun, başı öne eğik idi… Doğru olanı doğru metotla anlatamazsak sorumluluk bizde olur. Vebali de büyük!<br />“Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185) “Muhakkak ki din kolaylıktır. Hiç kimse dini zorlaştırmaya kalkmasın, mağlup olur.” (Nesai, İman, 28) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari, İlim, 11, 69; Müslim, Cihad, 8,1734) &#8220;Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla olan mücadeleyi en güzel neyse onunla yap.&#8221; (Nahl, 125) Devamı mahiyetinde, “Vetevâsav bi&#8217;l-hakkı ve tevâsav bi&#8217;s-sabri” adlı yazımızı tavsiye ederiz. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarikatların şirk sohbetlerine başladığı; Şiilerinde Ehli Sünnet&#8217;e karşı takiyyeyi bırakıp sahabelere hakaretten vaz geçtikleri an, ümmet coğrafyasında pek çok soru kendiliğinden düzelecektir bi-iznillah! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html/typography_islam_means_peace_1" rel="attachment wp-att-3148"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3148" title="typography_islam_means_peace_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/typography_islam_means_peace_1.jpg" alt="" width="450" height="300" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yolların ayrılış noktasında İslam</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Kitap özeti-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olduktan sonra da dini cepheden Hristiyan dünyanın din, toplum, kültür, medeniyet, aile, iktisat gibi anlayışlarını çok sert eleştirmeye başlamıştır. 1950&#8217;lerde ABD ve daha sonra Avrupa&#8217;da kalmasından sonra tutumunda biraz yumuşama olmuştur. Keskin muhalefet batılı kamuoyuna İslam&#8217;ı anlatma hedefine ulaşmaya engel olabilirdi. (s. 19) İslam, bir medeniyet için yeterli dinamikleri kendi içinde taşımaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ı ve Hz Muhammed&#8217;in ortaya koyduğu anlayış İslam medeniyetinin yeniden ve güçlü bir şekilde ihyasına yeterlidir.  “Bir işin sonu da ancak başındaki usul ve çare ile iyileşebilir. (s. 24) İslam öyle bir hayat düsturudur ki, tarihin doğuşundan bugüne insanı ıslaha yeltenen dini, sosyal ve ahlaki kurallar içinde onun gibisini bulamazsınız. Her millete ve her medeni duruma elverişli tek dindir İslam. (s. 25) İslam hayatım bütününe karışan ve katışan bir dindir: Siyaset, ilim, felsefe, ahlak, ticaret, evlilik, devlet, aile… Bütün bunlar İslam’ın içinde yer alırlar. (s. 26) Dr. Mustafa el Hâlidî</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önsöz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz yalnız bizden evvelkilerin ihtiyaç duymadıkları çözümlere muhtaç problemlerle karşı karşıya bulunmakta kalmıyoruz, aynı zamanda problemler bugüne kadar alıştıklarımızdan tamamen farklı yönlerde ortaya çıkıyor. İnsan toplulukları her yerde mecburen esaslı ve köklü bir değişim geçiriyor, bazı eski adetler ikinci defa ortaya çıkıyor. (s. 27) Bütün vaktimi Müslüman doğuda geçirdim, zaman daha sakin yahut isterseniz daha insani diyelim. Bugünkü İslami hayat tatbikatta İslam dini esaslarının sunduğu ideal imkânlardan çok uzak görünüyor, Bugün Müslümanlar arasında egoizm ve kolay hayat düşkünlüğü oluşmuştur.  (s. 28) Geçmiş ve günümüz arasındaki bu açık uzaklaşma beni şaşırtıyor. Müslümanlar arasındaki çöküşün bir sebebi vardır; Müslümanların yavaş yavaş İslami esasların ruh ve manasına uymayı terk etme yolunu tutmuş olmaları. İslam toplumu baştan itibaren dini temeller üzerine kurulmuştur. Bir gayrimüslim olduğum halde İslam&#8217;a acıyarak, bizzat Müslümanlara İslam’ı terk ettikleri ve bu yüzden gerilediklerini söylemeye başladım. (s. 29) Beni çeken İslam&#8217;ın bütünlüğü, yüksek ahlaki emirlerinin sımsıkı ve düzenli yapısıdır. (s. 30) Bu inceleme ve mukayeseler ben de şu sarsılmaz inancı var etti: İslam hala insanlığın tanıdığı en büyük uyarıcı ve diriltici kuvvet olarak devam etmektedir. Bu kitap, resulullah&#8217;ın ashabının gönüllerinde yanan ateşten bir kıvılcım hala gönüllerinde yaşamakta olanlar için yazılmıştır. (s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugün hiçbir millet ve topluluk dünyadan ayrı yalnız başına hayat süremez. Ekonomik faaliyet siyasi sınırları ve coğrafi hudutları tanımaz olmuştur. (s. 33) Kendimizi Hz Muhammed&#8217;in izinde gören bizlere göre İslam başlı başına bir kültür alemi ve sınırları belli olan bir sosyal nizamdır. (s. 34) İslam insana, Allah&#8217;ın birliğinden doğduğu için hayatında bir bütün olduğunu anlatmakla kalmayıp bize, her dünyevi hayat içinde pratik yolu da göstermektedir. (s. 36) Namaz insanın faaliyet hayatının tümünü içine almaktadır, bütün işlerimizin birer ibadet olarak yapılması gereklidir. Bu, her işimizi şuur içinde, Allah&#8217;ın eşsiz olarak ortaya koyduğu evrensel programın bir parçası olarak yapmamız demektir. İslam fert ile onun sosyal çevresi arasındaki münasebetlere de el atmıştır. (s. 38) İnsan dünya hayatında Kemale ulaşabilir. (s. 39) Kötülük Allah&#8217;ın bütün insanlara verdiği fıtri ve müspet sıfatları kötü kullanmaktan ileri gelmektedir. Yalnız İslam, insana ruhi yaşayışını bir an zayi etmeden dünya hayatından azami derecede faydalanma imkan ve fırsatını veriyor. (s. 41) Her Müslüman kendisine etrafında cereyan eden olaylardan bizzat mesul bilmelidir. Her vakit ve her yerde Hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihat ve mücadeleyi kendine vazife telakki etmelidir. (s. 44) İslam ilahi devlet şekillerinin en mükemmelidir. Batıda hakim olan gaye, ‘maddi fayda’ ve aktif genişlemedir. (s. 45) İnsanın manevi ilerleme yollarından kendi başına gösterdiği çaba, İslam&#8217;ın sosyal yardımlaşma anlayışıyla güç ve denge kazanır. En az güçlük ve en çok teşvikle karşılaşma imkanı olur. Modern batının gerçek mabudu, maddi ferah&#8217;tan ibarettir, gücünü kuvvete rağbetten almaktadır. Bu ikisi de eski Roma medeniyetinden ona miras kalmıştır. (s. 47) Batı ile İslam medeniyetleri birbirine benzer ve yakın değildir. Birbirinden farklı kuvvetlere tabi olmuşlardır. İslam imparatorluğu doğdu ve olgunluğuna 80 yıl gibi kısa bir zaman içinde ulaştı. (s. 48) İslam imparatorluğu&#8217;nda imtiyazlı bir millet yoktur. (s. 49) Meşhur Roma adaleti yalnız romalılara ait bir adaletti. Nasıl eski Roma&#8217;da hakim olan fikri ve sosyal hava, sırf faydaya bağlı idiyse, modern batıda da durum tamamen aynıdır. (s. 50) Batıda hakim olan fikir bütün gücümüzü maddi imkanlarımıza tahsis etmek ve ahlakın kendimizi bağlamasına imkan vermemek şeklindedir. Batı medeniyeti Hıristiyan kilisesinin görüşüyle mücadelesinden doğmuştur. (s. 51) İlim, batıdaki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyla ve ticari münasebetler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Araplar, Yunan ilimlerini diriltmiş ve orijinal bir ilim dünyası yaratmış, yeni araştırma yolları bulup geliştirmişlerdir. (s. 53) Fransız ihtilali kilisenin hakimiyetini tamamen yok etmiştir. (s. 54) Madde ve servet batıda, kendisine tapılan Allah&#8217;tan başka bir mabut haline gelmiştir. (s. 55) Hıristiyanlığın dünyayı hakir görmesi ve normal arzuları öldürmesine karşı insanlar isyan etmiştir. Sıradan Avrupalının müspet bir tek dini vardır o da maddi ilerleme ve refaha tapınaktır. Hayatın gayesinin tabiatın zulmünden kurtulmak olduğuna inanmışlardır. Bu dinin mabet ve tapınakları büyük fabrikalar, sinemalar, kimya laboratuarları, dans salonları, elektrik santralleridir. (s. 56) Bu dinin kahinleri ise bankerler, altın babaları, mühendisler, sinema yıldızları, sanat öncüleri ve uzay kahramanlarıdır. Ahlak felsefesi yalnız pratik payı da temeline oturtulmuştur. (s. 57) Nefse hakim olmak ve cinsi alakaları kontrol etmek süratle önemini kaybetmiştir. (s. 58) Kapitalizminde komünizmde temel meyil şudur; insanı ahlaki faziletlerden uzaklaştırmak. İslam&#8217;ın hedef ve gayelerinin ilk ve en önemlisi, manevi yükseliştir. (s. 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunan ve Romalılar yalnız ve ancak kendilerini medeni görürlerdi. Avrupalıların İslam&#8217;a karşı duydukları nefret, şiddetli bir taassubun kurduğu temeller üzerinde durmaktadır. (s. 61) Avrupalı oryantalistlerin en ileri gelenleri bile, İslam konusunda tarafgirliğe kapılmaktan kurtulamamışlardır. İslam daima hakimlerin önünde duran bir sanıktır, batılı oryantalistler suçu ispat için uğraşan savcı rolünü oynamaktadırlar, avukat rolünü oynayanlar da müvekkilinin suçlu olduğuna bizzat inanmaktadırlar ve bu yüzden hafifletici sebeplerin göz önüne alınmasını istemektedirler. Meseleye, daha önceden varılmış bir netice ve hüküm açısından bakmaktadırlar. Oryantalistler şahitlerini, daha baştan ulaşmayı tasarladıkları sonuca göre seçmektedirler. (s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haçlı savaşları, Avrupalı milletlerin ruhunda son derece derin ve devamlı bir iz bırakmıştır, bu savaşların meydana getirdiği taassup ve tarafgirlik, Avrupanın daha önce karşılaşıp denediği hiçbir şeyle ölçülemez, sonra da böylesini görmemiştir. Avrupa Haçlı savaşlarının ruhundan doğmuştur.  (s. 64) Muhammed&#8217;e Mahound lakabı takmışlardır, ‘köpeğim’ anlamına gelir. Haçlıların cahilce taassupları Avrupa&#8217;nın her tarafına dal budak salmış, aynı taassup memleketlerini putperestlerin (!) boyunduruğundan kurtarmak için Endülüs Hıristiyanlarını harbe teşvik etmiştir. (s. 66)  Rönesans doğu ile batı arasındaki maddi temasa bağlanır, bu temastan İslam&#8217;dan fazla Avrupa istifade etmiştir. Avrupa&#8217;da reform devresi gelmiş, buna rağmen İslam düşmanlığı yine eşit olarak hepsinde devam etmiştir. Sonra da Avrupa&#8217;da dini duyguların zayıfladığı devreye girilmiş fakat İslam&#8217;a düşmanlık yine devam etmiştir. İslam&#8217;ı küçük görme hastalığı, Avrupa düşüncesinin esaslarından biri olmuştur. (s. 67) İlk müsteşrikler Hıristiyan misyonerlerdi. Oryantalistlerin İslam&#8217;a hücumları onlara miras kalmış bir alışkanlıktır. Haçlı seferlerinin getirdiği etkilere dayanır. Haçlı savaşlarının ruhu Avrupa&#8217;ya hakim ola gelmiştir. Misyonerler ve papazlar Müslümanlara çok kere putperest adını takarlar. (s. 68) Müslümanların Batı dünyasına kendilerini saydırabilmeleri için gerekli en iyi yol ve metot kuvvetli olmalarıdır. (s. 69)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gerçek odur ki, Avrupa hiçbir devirde bugünkü kadar İslam&#8217;dan uzak olmamıştır. (Eser 1964 yılında yazılmıştır.)  Batı tesiri İslam toplumunu her yerde sarsıp çökertirken biz uykudayız. (s. 71) Gözümüzün önündeki İslam gençliği davamızı terk ediyor ve ideallerimizden kaçıyor. (s. 72) Müslümanlar, batı medeniyetine, İslam medeniyetini diriltecek tek kuvvet nazarı ile bakmaya devam ettikleri müddetçe, batının, ‘İslam boşuna bir gayrettir’ iddiasını dolaylı olarak teyit etmiş olurlar. Batı prensiplerine göre yetişmiş aydınlar arasında dini inancın süratle çökmeye yüz tuttuğu hususunda şüphe yoktur. (s. 73) Batı medeniyetin de düşünce çevresi şiddetle dinin karşısında bulunmaktadır. (s. 74) Müslüman gençleri batı usulüne göre yetiştirme halinde bunların, dinlerine düşmanca bir tutum alacakları daha kuvvetle ihtimaldir. (s. 75) Tarih ispatlıyor ki, hiçbir din İslam kadar ilimde ilerlemeyi teşvik etmemiştir. Avrupa, kültürünü o meşhur Rönesans sebebiyle İslam&#8217;a borçlu bulunmaktadır. Bu acı halimiz içinde, şerefli mazimiz de övünmek hakkımız değildir. İlimle ne doğuludur ne de batılı, evrenseldir. (s. 76)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı, materyalist kabiliyet sahibidir ve bu yüzden belli başlı nazariye ve anlayışlarında dine karşıdır. Genel olarak Batı eğitim sistemi de böyledir. Zararlı olan Batı medeniyetinin ruhudur ve Müslüman’ın ilimlere o ruhla yaklaşmasıdır. Müslüman gençleri yetiştirirken -hiçbir devrelerinde- Batı felsefelerine tenezzül etmeyeceğiz. (s. 77) Sanki bütün dünya Avrupa için, onun medeniyeti için var edilmiş, sanki diğer milletçiler birer hizmetçidirler. Böyle bir tarih kültürünün Avrupa dışında kalan millet gençlerinin zihin ve ruhlarında bıraktığı tek tesir, aşağılık duygusudur. İslami görüş noktasından bir dünya tarihi yazabilmek farzdır, aksi halde yeni yetişen neslimiz kendini İslam’ı küçük görmeye sevk eden o gizli cereyanların tesiri altında kalmaya devam edecektir. (s. 80) İslam ırkçılık ve soy taassubunu iptal etmiş, insani kardeşlik ve eşitliğin yolunu açmıştır. fakat Avrupa medeniyeti hala ırk ve cins taassubunun dar ufkundan öteye öteyi görebilmekten acizdir. İslam diğer bütün kültürlerden üstündür. Batı medeniyetini taklit edemeyiz, zaten buna ihtiyacımız da yoktur.  (s. 81) Batı hayat tarzını taklit, İslam medeniyetine yönelen en büyük tehlikeyi teşkil eder. Bu hastalık Müslümanların düştüğü ümitsizliğe bağlanır. (s. 83) Sözde Aydınlar İslam’daki asıl kaynaklara yönelecek yerde zamanımızdaki donmuş fıkıhla şeriatı dolaylı olarak aynı şey gibi değerlendirirler. (s. 84) Batı İslam esasları ile tenkit kabul etmez bir zıtlık içindedir. (s. 85) Bir Müslüman hayat tarzında Avrupa&#8217;yı taklit ederse, Avrupa medeniyetini tercih ettiği ortaya çıkmış olur. Taklit aşağılık duygusunun neticesidir. Müslüman’ın İslam’ı yaşatabilmesi için dik başlı olarak yaşaması gereklidir. (s. 86) Hiçbir medeniyet maziye bağlılığını kaybettikten sonra varlığını korumaya muktedir olamaz. (s. 87) Resulullah&#8217;ın sünnetini uygulamak İslam&#8217;ın varlığını korumak demektir. Sünnet İslam binasını tutan çelik iskelettir.  (s. 89) Resulü Ekrem’in hayatı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur&#8217;an&#8217;ın hakkını ödemiş olamayız. İslam bir insan hayatının ruhi ve maddi tarafları arasında tam bir ahenk kurar. Kuran-ı Kerim ayetlerinden bazılarının 20. asırda yaşayan bizler için değil vahyin indiği Asya&#8217;da yaşayan Araplar için gelmiş olduğu şeklindeki anlayış, İslam&#8217;a aykırıdır. (s. 90) Arap dilinde 70 rakamını kullanmak daha ziyade çokluk ifade etmek içindir. (s. 91) Asrımızda hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. İlk muhaddisler, özellikle Buharı ve Müslim, her hadisin sıhhatini süzgeçten geçirme hususunda insan kudretinin erişebileceği en ince titizliği göstermişlerdir, öyle ki bu inceleme Avrupa tarihçilerinin eski tarihin kaynaklarını incelerken başvura geldikleri inceleme tarzından çok daha güçlüdür. (s. 94) Hiçbir yalan hadis muhaddislere gizli kalmamıştır. (s. 97) Aynı zamanda hem sünnete uymamız hem de batının hayat tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir. Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikri temellere açıktan açığa karşıdır. (s. 98) İslam&#8217;a göre durumumuzu sünnete göre durumumuz belirleyecektir. (s. 100) Felsefe yalnız kendi dar çerçevesi içine bütün sırları ile alemi sığdırma iddiasında bulunarak akıl sınırlarını aşar. (s. 101) Sünneti ayakta tutmayı ve hayatı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır. İslam&#8217;daki ibadet anlayışı bütün hayatımızı içine almaktadır. (s. 104) Sünnet davranışlarımızı bir düzene sokar. (s. 105) İslam fertleri adet ve mizaçların benzer olması yoluna sevk etmeyi esaslı noktalardan biri olarak görür. (s. 107) Sünnetle devamlı olarak Resulullah&#8217;ın işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. (s. 108) Biz İslam&#8217;ı diğer medeni düzenlerden üstün kabul ediyoruz. İslam hayatı bütünüyle içine alıyor. Dünya ve ahrete, ruh ve cesede, fert ve topluma aynı önemi veriyor. (s. 109) İslam kültür hayatının kalıntıları, Batı adet ve görüşlerinin tesiriyle her yerde çökmektedir, bunun manası ölümdür. (s. 111) İslam kültürü ‘zaman aşımına tabidir’ diyemeyiz. İnsanlık, İslam’ınkinden daha güzel bir ahlak düzenini ortaya koyamamıştır. (s. 112) İnsan gayret ve zekasının bütün ürünleri İslam’ı teyit etmiştir. İslam insanlar bulmadan önce iyi ve kötü olanları bizlere bildirmiştir. (s. 113) Kültür ve medeniyetimizi yeniden diriltmek mümkündür. Biz İslam&#8217;ın bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Kendi kusur ve kötülüklerimizi ıslaha muhtacız; yoksa İslam&#8217;ın sanılan ve aslı olmayan kusurlarını değil. (s. 113) Biz terk edilmiş o eski prensiplere dönmeye ve onları yeniden tatbik etmeye muhtacız. Bizden evvelkiler bütün dünyaya müsamaha ve iyilikle gönüllerini açtıkları halde Biz benciliz, gönül fukarasıyız.  Onların kalbi imanla dolu iken bizimki bomboş. (s. 114) Biz bu utanç veren çöküşten bir yolla kurtulabiliriz ki o da, bu utancın sebeplerin yok etmeye tam manasıyla azmedinceye kadar acısını tatmaktır. Dirilmek iki şeye bağlıdır; bahane bulma, mazeret arama psikolojisini terk etmek ve tam bir azim ve ve şuurla Resulullah&#8217;ın sünneti ile amel etmek. (s. 115) Yeni eflatunculuk felsefesinin modası çoktan geçmiştir. Bir Müslüman eski şahsi anlayışları, İslam&#8217;ın asıl hedef ve esaslarını temsil ediyormuş gibi kabul edemez. Kur’an ve sünnet ışığında İslami görüşleri gözden geçirmemizin sonucunda çağdaş hayatımızın ihtiyaçlarına da cevap veren bir fıkıh aydınlığa çıkacaktır. Eski fıkıh Aristo felsefesinin hakim olduğu hayatın çağrısına cevap vermiştir. (s. 116) Kaybetmiş bulunduğumuz kendimize güven duygusunu yenileyebilirsek o zaman yolumuzda ilerleme ve yükselmeyi umabiliriz. (s. 117) İslam insanların kendi aralarındaki ilişkileri de idare etmeyi hedef edinmiştir. (s. 121) İslam&#8217;ın ileri sürdüğü düzen gibi bir düzen yalnız ahlaki nasihatlerle yaşayamaz. (s. 125) İçtihatlar zamanla kendilerine mahsus yarı mukaddes birer itibar kazandılar. (s. 127) Şâri’ (Allah) umumi hududu tespit etmiş ve sonraki nesillere uygun kararlar alma hürriyetini bahşetmiştir. (s. 128) Aşiretçilik (asabiyet) yapan bizden değildir. (s. 133) Siyasi nüfus ve otoritenin, dini rütbe sahiplerinin eline düşme tehlikesi İslam&#8217;da söz konusu değildir. (s. 135)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13718" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Yollarinayrilis-noktasinda-islam.jpeg" alt="" width="141" height="219" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed Esed (Leopold Weıss), Yolların ayrılış noktasında İslam</span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html">Müslümanların iç sorunları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modernistler</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/modernistler.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/modernistler.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Nov 2012 09:23:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[ezik İslam anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[modernistler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[tarihsellik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=3089</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Birçok İslam ülkesinde reform düşüncelerinin, Hristiyan siyasi ve askeri nüfuzla beraber veya onun neticesinde ortaya çıktığı, acı bir gerçektir.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 265) “İslam’da Reform fikirleri, İslam toprakları Hristiyanların siyasi-askeri hakimiyeti altına girince gündeme gelmeye başlamıştır. Bu reform taleplerinin kökenini ise, yabancıların menfaatleri oluşturur.” (Tibawi; Abdülmelik, Algar, Krizdeki Oryantalizm, s. 80) “Her [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/modernistler.html">Modernistler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Birçok İslam ülkesinde reform düşüncelerinin, Hristiyan siyasi ve askeri nüfuzla beraber veya onun neticesinde ortaya çıktığı, acı bir gerçektir.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 265) “İslam’da Reform fikirleri, İslam toprakları Hristiyanların siyasi-askeri hakimiyeti altına girince gündeme gelmeye başlamıştır. Bu reform taleplerinin kökenini ise, yabancıların menfaatleri oluşturur.” (Tibawi; Abdülmelik, Algar, Krizdeki Oryantalizm, s. 80) “Her şeyi Batılı gözle veya Batı ölçüleriyle görmek hevesine düştük. Batı&#8217;yı taklit etmekle her şeyin düzeleceğimizi zannettik.”  (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 11) Sonunda, Kur’anı Kerim&#8217;e, hadislere bile farklı gözle bakmaya başladık. (Mustafa Sıbai, Oryantalizm ve oryantalistler, s. 14) Oryantalist bakış açısına göre “İslam ya ruhu ile değişime onay vermeli ya da ilgi ve alakasını hayattan koparmalıdır.” (K. Cragg, The Call of the Minaret, s. 17) Oryantalist Gibb, modernistleri şöyle över: “Bunu bizzat Müslüman düşünürlerde görmek mümkündür. Orta çağın dogmatik formüllerini reddetmeye çalışırlar.” (H.A.R Gibb, İslam’da Modern Yönelimler, s. 12) ve sonra Gibb haklı olarak modernistlerin en büyük hatalarını açıkça ifade eder: “Modernistlerin hataya düştükleri nokta, gaye olarak kabul ettikleri şeyin kendi toplumlarıyla ters düşmesidir.” (Gibb, s. 103) “Bugün Müslüman ismi taşıyan modernistler, hükümetlerinin veya oryantalistlerin hâkimiyeti altındadırlar. Modernistler oryantalistlerin metod ve düşüncelerini izlerler ve hükümet gücü ile bunları halka empoze ederler. Onlar Batı karşısında ‘Taklitçi ve özür dileyici bir yaklaşım’ içindedirler.” (Sonradan Müslüman olan Margaret Marcus/Meryem Cemile, İslam ve Oryantalizm, s. 126) &#8220;İslami reform, çoğunlukla bir özür dilemedir. Batı sömürgeciliği, dolayısıyla ortaya çıkan aşağılık duygusuna cevap vermeye yönelik bir çabadır.&#8221;  (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 100)  Gerçekte ise “Müslümanlar için reform (Islah) ya İslam’ın katıksız özüne doğru ‘restorasyonu’ ya da Müslümanların pratikte özde olmayan ilaveleri temizlemesi anlamına gelmelidir.” (Tibawi; Abdülmelik, Algar, s. 115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Modernistler, özellikle son 200 yıldır batı karşısında İslam aleminin içine düştüğü duruma çözüm olacak alternatifler arayışı içinde olan, İngiliz işgali altındaki Hindistanda başlayan ‘Kur’an yeter’ sloganı ile özdeşleşen (TDV İslam Ansiklopedisi, Kur’âniyyûn, XXVI/428-429) ama aslında durmadan içeriği değişen bilim&#8217;e (Bilim değişmez mi? adlı yazımıza bakılabilir)  aşırı bağlı olan ve batıdan ithal kavramlar karşısında eziklik hisseden, iyi niyetli ama yanlış metot ile ümmeti kurtarmaya çalışan kardeşlerimizdirler! Gerçekte ise izzet/onur; istikamet&#8217;ten, köklerden, geçmişimizin bilgi birikiminden; şirk ve hurafeden arınmış ehli sünnet inancındadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Modernistlerin, Kur’an ve Sünnet ile alakalı oryantalistlerden alıp tekrarladıkları, sayısız hezeyanları bulunmaktadır. Hadislerin işlevsizleştirilmesinden sonra, tarihsel olduğu gerekçesiyle mi yoksa uydurma manalar vererek mi Kur’an&#8217;ın tahrif edileceği artık yalnızca bir ayrıntıdır.&#8221; (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 108, 112) şeklinde eleştirilere maruz kalan ama, başta ‘tarihselcilik’ metodunu kullanan alimlerin vardıkları son nokta itibari ile, ne yazık ki, bu eleştiriyi haklı çıkaracak teoriler ileri süren “Reformcuların hedefi, İslâm&#8217;ı &#8220;modernite&#8221; ile &#8220;uyumlu&#8221; hale getirmektir.” (Cemil Aydın, İslam Dünyası Fikri, s. 23) Sonuç itibari ile günümüzde bazı modernistler, &#8220;Hz. Peygamber’e (as) bile tanımadıkları bir tefsir ve tevil yetkisini kendi akıllarına tanıyabiliyor.&#8221; (Şahin Doğan, Risale Haber, 15 Eylül 2015) ve &#8220;Sadece Kur’an&#8217;ı konuşturduğunu ifade edenler aslında İslam&#8217;ın değerlerine yabancı olan çağdaşçılığın değerlerini Kur’an üzerinde okumaya ve onları doğru çıkarmaya çalışmaktadırlar.&#8221; (Mehmet Paçacı, Çağdaş dönemde Kur’an&#8217;a ve tefsire ne oldu, s. 167)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Yeni bir Din tasavvuru inşasına soyunmak, yeni bir bid’at mezhep inşa etmektir. Kur’an’ın korunmuş olmasının, onların Kur’an’dan çıkardığı hükümlerin doğru olup olmamasıyla en küçük bir ilgisi yoktur. Halkı Kur’an’a çağıranlar, aslında Kur’an’dan ‘kendi anladıkları’ şeye, Kur’an ayetlerine kendilerinin yüklediği anlamı kabule davet etmektedirler. Kendilerine karşı herhangi bir itiraz vuku bulduğunda, durumu “Kur’an’a itiraz ediliyormuş” gibi takdim ediyorlar. Gerçekte ise, Kur’an’ın, muradullaha uygun biçimde ancak ve ancak Sünnet’in ve Sahabe’nin rehberliğinde anlaşılabilir.&#8221; (Ebubekir Sifil, İstikâmet Yazıları II) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin ilginci, Kur’an&#8217;ın &#8220;dinde tek kaynak&#8221; olduğundan ne sahabenin haberi var, ne tabiinin, ne de etba’u-tabiinin; Boşuna hadis ezberi ve nakliyle uğraşıp kendi başlarına iş açmış bu ehli sünnet alimleri! Fakih sahabeler ve tabiinin fakihleri o hadislerden ahkam çıkartıp hadlerini aşmışlar! Neyse ki on dört asır sonra hatayı fark edebilen müctehidler ortaya çıkabilmiş!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mealizm denen bu hadissiz Kur&#8217;an tarikatı, Kur&#8217;an&#8217;da yok denilerek, &#8220;kadınlar erkeklere namaz kıldırabilmekte, sigara haram veya mekruh değil, Türkçe ezan ve namaz olur, Kelime-i şehadette, &#8220;Ve Eşhedu enne Muhammed abduhu ve resuluhu&#8221; demek şirktir, Hz Adem peygamber mi, ilk insan mı? Tesettür-başörtüsü yoktur, namazın içeriği; sayısı ve şekli gibi birçok alanda farklı fetva verebilmekte ve buraya alamayacağım ahlaka aykırı başka fetvaları ile bu ‘new sect’, ümmeti bir tarafta eski hurafelerle yorulmuş tarikatlar, diğer tarafta güncel hurafeler üreten kendileri arasında bırakan bir ikileme sokabilmektedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an size yetmez mi, hadise ne gerek var?” diyen bu kardeşlerimize bizim cevabımız: ‘Biz, Kur&#8217;an&#8217;ı açıklama hakkını Hz Muhammed&#8217;e; siz modernist hocalarınıza veriyorsunuz!’ şeklinde olacaktır! Sünnet/hadis olmadan Kur&#8217;an doğru anlaşılamaz! Bu iddiamıza iki delil getirebiliriz: Bizzat Kur&#8217;an-ı Kerim, &#8220;beyan, hikmet&#8221; kavramları ile sünnet/hadise atıfta bulunması ve sünnet/hadisden bağımsız Kur’an yorumu yapanların şu an geldikleri sonucun oryantalizm ile paralellik arz etmesi!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kur&#8217;an&#8217;a uyan hadisleri kabul ederim, Kur&#8217;an yeter!&#8221; diyen kardeşlerimiz aslında, &#8216;Kur&#8217;an&#8217;dan çıkardığı yorumlara uyan hadisleri&#8217; kabul etmektedirler! Bu söz, &#8220;Ben Kur&#8217;an&#8217;dan ne anladı isem siz de onu, &#8216;Kur&#8217;an&#8217;ın tek doğru yorumu&#8217; kabul edeceksiniz&#8221; anlamına gelmektedir! Bu aslında mezhebi reddedip, kendi yorumunuzu kutsallaştırmaktan farksızdır! Meali okunan hocayı, mezhep imamı; onun yorumlarını da hadis gibi kabul eden ama; mezhep ve hadise karşı olan bu kardeşlerimiz, içine düştükleri çelişkiyi fark edememektedirler ne yazık ki!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde tarikatlarda hurafe hatta şirk unsurları, hadisi anlamada bir yöntem sorunu, mezhepleri din ile özdeşleştirme problemleri olduğu asla yadsınamaz ama çözümü yine 1400 senelik engin tecrübe birikimine sahip ehli sünnet çizgisinde olduğunu da unutmamak gerekmetedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an’a davet edenlere sapık, cemaatine davet edenlere ehli sünnet denir.” diyen kardeşlerimizin es geçtiği nokta, &#8220;her mealin bir yorum olduğu&#8221; gerçeğini göz ardı etmeleridir! Yani siz direkt Kur’an&#8217;a değil; &#8211; her kim ise- bir şahsın Kur’an&#8217;dan anladığına insanları davet ediyorsunuz! Bizler ise &#8216;hadislere, peygamberin Kur’an yorumu&#8217; olduğu için değer veriyoruz! Sorunlu olanları zaten reddederiz veya tevil ile yorumlarız! Sonuçta siz &#8216;bir&#8217; yoruma; biz ise ehli sünnetin &#8216;ortak akılda buluştuğu&#8217; yoruma insanları çağırıyoruz. Zaten mealini okuduğunuz hocanın etrafında da bir kitle oluşunca; otomatikman mezhep oluşmakta değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1990’lı yıllarda Ankara İlahiyatta okurken, “Oryantalistler önce mezhep imamlarına, sonra sünnete, sonra Kur’an’a saldırır. Mezhep ortadan kalktı mı hadisler, onlarda ortadan kalktı mı Kur’an’a saldıracaklar.” sözünü anlamsız bulurdum. Son 10 senedir (2010-2020) oryantalizm üzerine yaptığım okumalar ve onların görüşlerinin -üzülerek ifade edeyim- modernist yaklaşımlarla arasında var olan paralellik, bu sözün ne kadar gerçeği yansıttığını gösterdi ne yazık ki!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İhtilafların kaynağı Kur’an’ın kendisi değil, herkesin ayrı ayrı Kur’an olarak algıladığı şeydir. Önce müçtehidler, mezhep imamları, sonra Tabiin, sonra Sahabe hedef tahtasına oturtuldu. Bazıları önce kendi fikirlerini onlarınkine alternatif olarak sundular, sonra onları da bir kenara atarak kendi yorumlarını doğrudan pazarlamaya başladılar. Bize Resulullah’ın sünnetini aktaran kaynakların tamamı devre dışı bırakılınca, kendi ene-egoları ile Kur’an’a, Sünnetin irşadıyla değil, doğrudan doğruya varmak istediler. Varabildiler mi? Vardıkları şey Kur’an değildi; onların kendi anlayışlarıyla, ön yargılarıyla, heva ve hevesleriyle çevrelenmiş olan bir kitaptı. Onlar, ümmetin bin dört yüz senedir anladığı manaya tamamen yabancı düşüyor ve ‘genetiği değiştirilmiş’ bir din tasvir ediyorlardı. Kur’an ile konuştuğunu ve Kur’an ile hüküm verdiğini zanneden insanların büyük çoğunluğu, aslında kendilerinin patronu olamadılar, sadece “patron” değiştirdiler, o kadar.&#8221; Ümit Şimşek</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Modernist slogan: “Yılların eskitemediği müşrik söylem: Atalarımız öyle diyor. ‘Peki, ya ataları doğruyu bulamayan kimselerse?’ (Bakara, 170)” Ehli sünnetin yorumlarını inkarcılar için inen ayetin muhatapları ile bir tutarak bu kesimi ‘uydurulmuş din’ taraftarı olarak itham eden bu kardeşlerimize bir sorumuz var: “Ya ileride ata olacak günümüz mealcilerinin yanlış yorumlarını ileride &#8220;Kur’an böyle diyor&#8221; diye savunan çıkarsa ne olacak? Onlarda mı müşrik, dolayısı ile günümüz mealcileri de müşrik atası olacak?!”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kendilerini ‘tarihselci’ olarak niteleyen kesim, Kur’an&#8217;ı Hz Muhammed&#8217;in sözleri olarak nitelendirmektedirler. Kur&#8217;an ve hadislerde tekrarlanan kelimeler karşılaştırıldığında Kur&#8217;an&#8217;da kafiyenin oldukça yüksek olmasına rağmen Buhari’de kafiyenin yok denecek kadar az olduğu, Bir harften oluşan kelimelerin Kur&#8217;an&#8217;da daha fazla geçerken Buhari’de 2-3 ve 4 harften oluşan kelimelerin daha çok geçtiği, Kur&#8217;an&#8217;da geçen kelimelerin %83&#8217;ü gibi çok yüksek bir oranda kelimenin Buhari’de geçmediği, Kur&#8217;an&#8217;da en sık geçen sayının ‘bir’ olmasına karşın Buhari’de en sık geçen sayının ‘üç’ olduğunu ve Hz Muhammed&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;da geçen konular hakkında konuştuğu, ayrı bir gündemi olmadığını da hatırlarsak, aradaki bu farklar, ayet ve hadislerin kaynaklarının farklı olduğunu bizlere göstermektedir. Muhammed (sav) arzusuna göre konuşmaz.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman&#8217;ım? Deizme Cevap, s. 199-204)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihselciler; “Kader, şeytan, cin, kıssa, hadis, berzah, had, miras gibi hükümler o tarihe özel anlaşılmalıdır” derler.  Onlara göre peygamber sadece aracı, postacıdır; açıklama görevi yoktur. Kur’an ayetleri içinde yaşanılan döneme göre anlaşılmalı, yorumlanmalıdır. Yani zamanı vahye değil, vahyi zamana göre anlamak gerektiğini ileri sürerler. Batıdan alınan usül, kavram, hayat tarzı bu bakış açısında ana kıstaslardır. Zamanın popüler kavramları Kur’an’a söylettirilmeye çalışılmaktadır. Bu modernizm de olabilir, pozitivizm de, sekülerizmde! Bu bakış açısının zamanla deizme yönelmesi kaçınılmazdır! “Hadisi şeriflere güvenmeyeceksek, Kur&#8217;an&#8217;ın bugünü bağladığını kabul edeceksek geriye ne kalır? Tabii ki deizm!” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 65) “Günümüzde Ehl-i sünnetin temel sabitelerini tartışmaya açanlar doğrudan yahut dolaylı şekilde ateizm ve deizmin önünü açmaktadırlar. Modernistler, sistemli bütüncül din anlayışından uzak algılarıyla denetimsiz birçok mezhep kurmaktadırlar. Dindeki en temel konuları bile ilmi düzlemden çıkararak tartışmak, kişilere ilim ve kapasitelerinin üzerinde bir yol göstererek dini ameli düzlemden çıkarmaya sebep olmakta değil midir?” (İbrahim Çoban, Ateizm ve Deizm Eleştirisi, s. 258) “Ülkemizde mealcilik ve tarihselcilik gibi akımlar, İslam&#8217;ın ibadet alanı dışında kalan bölümünü rafa kaldırıp, kendi liberal anlayışlarının hakim olacağı bir alan açmayı amaçlamaktadır. Tarihçi zihniyetlerin varacağı nokta deizmdir:  Ver kurtulculuğun, yani batılı zihinle çatışma halindeki inanç esaslarından, ahkama kadar her hükümden vazgeçilebileceği yönündeki kanaatlerin neticesi; yönetim, sosyal hayat ve pratik dini hayat açısından deizmden farklı olmayacaktır.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 54)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihselciliğin sefaleti: &#8220;Tarihselcilik, modernitenin en önemli teorilerinden biri. Tarihselcilik, hakikatin insanların yeryüzündeki tarihsel sınırlarıyla kayıtlı olduğunu savunur. Tarihselcilik, dini beşeri tarihsel alana indirger. Tarihsel bakış, bir tahrifat aracıdır. Zamana mahkum bir Tanrı icat eder. Tarihsel değişimle beraber Tanrı da değişecektir. Kur’an kıssaları da tarihseldir. Sonuçta tarihsel olan kelam ve kelamın anlatıları, değişen yeni tarih ile beraber iki seçenekle karşı karşıya kalır. Ya onları yeni tarih içinde ‘yeniden anlam sahibi kılmak’ ya da onları ‘geçmiş tarihleriyle yüz yüze bırakmak.’ Modernistler birincisinde, İslamiyet’i modern tarihsellik içinde yapılandırmak isterler. İkinci seçenekte ise “çöl kanunu” diyerek kaba bir reddiyeciliğe başvururlar. Sonuçta ‘birincisinde deformasyon, ikincisinde ise reddiyecilik’ öne çıkar. Allah’ın kelamı hem içine doğduğu zamana konuşur hem de başka zamanlara. ‘Geçmiş, gelecek ve şimdi gibi üç bağlamla sınırlanan zaman bilinci beşeridir.’ Tanrı’nın zaman bilinci bunların çok üstündedir. Allah tarihte yaşanan toplumları tarih üstü alana taşıyarak her tarihte anlamamıza imkan verecek “ibretler” sunar. Firavun, bizim için M. Ö. 3000’li yıllarda yaşayan somut bir tarihsel varlık değil, bir ‘kıssanın sembol şahsiyetidir.’ Firavun ilahlaşınca köleleştirir. İnsanlar köleleşir. Hakikat, insanı kölelikten kurtaran bir özgürlük bilincidir. Kıssa, özgürlük mücadelesinin anlamını anlatır insana. ‘Tarihselcilik, İslamiyet’i de tarihsel evrimin içinde oluşan bir din olarak görür.’ İslam’ın Kelamı, tarihsel değil. Çünkü Kelamın sahibi, zamanların da sahibi tarihlerin de. Zamanın ve tarihin yarattığı değil, zaman ve tarihi yaratandır.&#8221; (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 30.12.2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Modernistler ve gelenekçiler çatışmasından yükselen tarihselcilik: Modernistler, İslamiyet’i modernliğin parametrelerini ön koşul kabul ederek yorumluyor. Modernlik algısı, ciddi anlamda pozitivist bir karakter taşır ve aslında tarihselcilik yaklaşımıyla (Alman tarihselciliği ile) da çatışır. ‘Modernistler, İslam’ın ilk doğuş ve tarihsel mirasına moderniteyle bakarlar.’ İslam’ın bütün zamanlarına modern bilincin mutlaklığıyla nazar ederler. Modernlik, insanlığın evrim sonucu elde ettiği son hakikattir! Hakikatin son hali! İnsanlığın bulduğu son değişmez paradigma. İslamiyet, modernliğin hakikat kabulleriyle tartılmaya başlanır. Bu çerçevede modernlikle çelişki arz eden İslami pratikler ve görüşler hesaba çekilir. Elbette rasyonalizm, pozitivizm ve tarihselcilik gibi modern yöntemler burada devreye girer. Bu yöntemlerle sadece İslamın tarihsel ve kültürel mirası okunmaz, aynı zamanda İslam metafiziği veya ilahiyatı da buna dahil edilir. Dolayısıyla bu yöntemlerle uzlaşmayan ve çelişik gözüken taraflar “tarihselcilik” bağlamında dışlanır. Yani ‘bunlar tarihseldir, geçmişte kaldı’ denir. Olumsuzlama tutumuyla İslamın hakikatine meydan okunur. ‘Arkasından da hermenötik aracılığıyla da modern bilince göre yeni yorumlar yapılır.’ Modernistler, modernliği evrensel hakikat bağlamına yerleştirerek hareket ederler. Bu açıdan da evrenselci bir kimlikleri bulunmaktadır. Elbette bu Eurosentrik bir evrenselciliktir. Modernist yaklaşım, İslam toplumlarının içinde bulunduğu krize karşı kendilerini bir alternatif olarak sunarlar. 19. Yüzyılda Müslüman aydınların ekseriyetle uzlaştıkları “Müslüman kalarak modernleşmek” tezi yerine, “Müslümanlıkla modernleşmek” yaklaşımını benimsiyorlar. Modernliğe uymayan ve onunla çatışan Müslümanlık ise tarihsellikle açıklanır ve ilerlemenin gerisinde kalan bir olgu olarak değerlendirilir. (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 20.01.2019) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında tarihselcilik, Hıristiyanların İncil’i zamana uydurmak amacı ile kullandıkları hermenötik ilminin Kur’an’a uygulanmasındna başka bir şey değildir! Sadece bu bile bu metodun ne kadar taklitçi ve İslam’ın bünyesine yabancı bir kavram olduğunun göstergesidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihselcilik sefaleti: Tarihselciliğin felsefi temellerini Hegel attı: Tarihi, dolayısıyla zamanı ve mekanı kutsadı. Kutsanan zaman, Aydınlanma Çağı’ydı, kutsanan mekansa Avrupa ve uygarlığı. Hegel’in sorunu, Descartes’la kabaca temelleri atılan, Kant’la muhkemleştirilen, ‘Avrupa uygarlığı fikrinin mutlak bir şekilde dünya üzerinde egemenlik tesis edeceği’ zemini inşa etmekti. Hegel, Avrupa aklını tanrılaştırıyordu. Hegel, inançları güçlü bir Hristiyandı ama Protestandı. Protestanlaşma, Tanrı’nın hayattan uzaklaştırılması, dinin bireysel bir inanç meselesine indirgenmesiydi: Bunun sonucu deizm olacaktı. Deizm de kültürel çözülme ve nihilizmle sonuçlanacaktı. Dilthey, sosyal bilimlerde tarihselciliğin temellerini attı; böylelikle kabaca “hakikat fikri yoktur, hakikat herkese göre değişir” mottosuna dayanan postmodern anlama ve yorumlama sürecini hazırladı. Gadamer, “ufukların buluşması”ndan, “diyalojik okuma stratejileri”nden söz eder. Her şey buraya ve şimdiye göre yorumlanır. Gerek tarihselciliğin, gerekse hermenötiğin sabitelerini yitiren, değişkenlerin önünde sürüklenen Batı dünyasında bir anlamı ve karşılığı vardır. Ama vahyin kaynaklarının sağlam olduğu Müslüman dünyada bir karşılığı olmaz, olamazdı; olsa olsa kafa karışıklıklarının, okumuş-yazmış insanların zihinlerinin çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüşmesine yol açabilirdi. ‘İnsan, her daim sabite arayışı içindedir.’ Sabitelerini yitirdiği zaman, değişkenleri sabite katına yükseltmekten çekinmez. Kaçınılmazdır bu: İnsan, sabitesiz /“omurgasız” ayakta duramaz zira. Pergelin sabit ayağını, vahyin hakikatlerine, bu hakikatlerin nasıl anlaşılabileceğini vahyin şaşmaz sabiteleri ışığında sarih ve vazıh bir şekilde ortaya koyan İslam ilim, irfan ve hikmet yolculuklarına basacağız. Ancak ondan sonradır ki, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyalara, bütün değişkenlere velud ve münbit bir şekilde açılabilmemiz, bütün dünyalara da, değişkenlere de “ruh üfleyebilmemiz” imkun duhiline girebilir.&#8221;  (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 30-31.12.2018) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nurettin Yıldız: &#8220;Bu işler sahabe ile başlar, sonra efendimizin tartışılması ile devam eder. Fakat bir süre sonra iş, Kur’an ayetlerinin tartışılması boyutuna gelir. &#8216;Şu hadisler olmamalı&#8217; dendiği gibi şimdi de, &#8216;şu ayetler Kur’an&#8217;da olmamalı&#8217;ya getiriliyor iş. Bazı ayetlerin kültürel olduğu, bugün o ayetlere gerek olmadığını ima etme cüretinin gösterildiği günlere gelindi. ‘Eskiden oryantalistlerin, batılı İslam araştırmacıların iddialarıydı bunlar.’ Şimdi oryantalistlerin o bilinen malzemeleri, Türkiye&#8217;de Müslüman diye bilinen insanlar tarafından piyasaya sürülüyor. İnsanların yeniliği ortaya koyarak sivrilme arzuları vardır. Yenilik eskiyi yok ederek yapılan bir yenilik olmamalıdır; eskiyi yenile. ‘Eskiyi sunuş tarzın yeni olsun.’ Yeni yetişen nesil yorumlama, avucunun içinde şekillendirme iddiası ile hayata bakıyor. Kendi elimizle dine bir şekil vermeye kalkışıyoruz. Efendimizin hadisleri ile uğraşmak tam anlamıyla, peygamber Aleyhisselam konumuna talip olmaktır. Onu kaldırdığınız zaman, Kur’an hala ortada duruyorsa, &#8216;onu ben beyan ederim, merak etmeyin&#8217; demiş oluyorsunuz. Kendini peygamber efendimizin beyan vazifeli kimliğinin yerine koyuyorsunuz. Kur’an gösterip, kendin Kur’an olup konuşuyorsun. “Allahu Teala&#8217;nın keskin çizgilerle ayırdığı veya ayırmadığı şeyler var Kur’anı Kerim&#8217;de. Niye? &#8216;Kalbiniz ne durumda, bunu test etmek istiyoruz&#8217; diyor, Allahu Teala.” Ashab-ı kiramın ve talebeleri olan imamlarımızın teğet geçildiği bir yerde iyi niyet arayamayız. Esasen iyi başlamış şeyde ölçü kaçırma var. Sen bu tür konular üzerinde şöhret arıyorsun ya da birilerini memnun etmek istiyorsun. Çok ağır bir gaflet içindeler.&#8221; Prof. Süleyman Hayri Bolay: &#8220;Tarihselcinin dayandıkları, Hegel&#8217;in tarihselci ve Nietzsche&#8217;nin Hristiyanlığı tehdit eden yazılarıdır. Bunlar geçmişte sınırlı bir ilim çevresinde tartışılmış konulardır. Bunlar salonlarda konuşulacak konular değildir. ‘Kalabalıklara çetin meseleleri açmak, imanları sarsmaktan başka bir netice vermez.’ O iddiaların karşısına mantıki, ilmi, dini delillere dayanan doğru bilgiler ortaya konulmalı, geniş kitlelere onların anlayacağı ifadelerle ulaşması temin edilmelidir. Hint havzasındakiler, İngiliz ve ABD kaynaklıdır.&#8221; Prof Şevket Kotan: &#8220;Tarihselliğe yönelme, ümmetin kurtuluşu davasında kurtarıcı bir rol, İslam&#8217;a yönelik oryantalistik itiraz ve saldırılara kolaydan cevap üretebilme potansiyeli olduğuna kanaat getirilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Şatibi&#8217;de zirvesine ulaşan, ‘gaye ve maslahat temelinde yükselen fıkhi anlayışa geri dönmeye’ gerek vardır. Ama ne yazık ki böyle bir tarih bilinci yerine, kaba bir modernizm üreterek böyle değerli bir tartışmayı tükettik. Sürdürülen tartışma sonuçta bir tür oryantalistik mecraya doğru yol almaktadır. Buradan varacağı yer ise, Muhtemelen Hristiyan din anlayışı olacaktır. Hristiyan vahiy (İncil);  azizler tarafından yazılan metinlerdir. Metinlerde yazım hataları, mitoloji yer alabilir, metinlerde yer alan tarihsel olaylar gerçek ya da anlatıldığı gibi olmayabilir. Bu düşünceye sahip hocalarımızın iyi niyetli olduklarını düşünüyorum. İlmi konuların ilmi mahfillerde tartışıldıktan sonra, eğer gerekiyorsa, fayda verecekse uygun bir usulle halka sunulması gerekir. Oryantalistik/modernist dayatmaların büyük oranda kendisini tarihselcilik olarak üretmesi meselesidir konu.&#8221; (Altınoluk dergisi, Kasım 2018, sayı: 393)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihselci tarihin dışında mıdır? Bana göre tarihselciliğe, özellikle ilahiyatçı çevreleri ikna eden şey hala Batı tarih algısının veya modernliğin merkezde olduğu ciddi bir etki sözkonusu. Bunlar Batı’nın karanlık yüzünü fiilen belli bir aşk seviyesinde örtüyor. Ol âşıklar, o çok gelişmiş Batılı ülkelerin İslam dünyasının geri kalmışlığında hala oynamaya devam ettiği sömürgeci, ırkçı, soykırımcı, insanlık dışı rolünü göremiyor, bütün bu geri kalmışlığın suçunu sadece Müslümanlara yükleyen bir kahır edebiyatına meylediyorlar. Müslümanların bugün Suriye’de, Mısır’da, Yemen’de, Irak’ta ve İslam dünyasının her yanında kendi kaderlerini değiştirme, kendi tarihlerinin aktörü olma yolunda ortaya koydukları iradenin nasıl bir Batılı tedbire çarptığını görmedik mi? Genellikle şahit olduğumuz tarihselci söylemin en büyük handikapı neredeyse kendini tarihin üstünde görüp, o konumdan Allah’ın bile tarihin etkisinde nasıl kalabileceğine dair konuşabilme imtiyazına talip olması.&#8221; (Yasin Aktay, Yeni Şafak, 05 Ocak 2019) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihselcilik: “Batı kaynaklı olan bu kavram daha sonraları Kur’an üzerinde uygulanmaya çalışılmıştır. Bu kavramı ilk kullanan Hegel&#8217;dir. Kur’an&#8217;ın tarihselliğini ilk savunan isim Fazlur Rahman&#8217;dır. Fazlur Rahman, Kur’an&#8217;ın hukukla ilgili ayetlerini birer (hukuk) kanun olarak kabul etmemektedir. O, Kur’an&#8217;ın hitabının tarihsel olduğunu söyler ve delil olarak da: &#8220;Mekke ve çevresindekileri uyaran bir kitap.&#8221; (Maide, 92); &#8220;Babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için.&#8221; (Yasin, 5) ayetlerini delil gösterir.” (Doç Dr Hüseyin Çelik, Kur’an Ahkâmının Değişmesi, s. 95, 96) “Buradaki ilk ayetten kasıt Arap yarımadası, milletten kasıt ise Araplardır, der.” (İ. Güler, F. Rahman, İslami araştırmalar, V/94) ABD&#8217;de yaşayan ve orada vefat eden bu modernist tarihselci, ne yazık ki oryantalistlerin bakış açısına sahiptir ve bu konudaki onların görüşlerini aynen savunmaktadır. Roger Garaudy, Muhammed Arkoun, Hasan Hanefi, Şirak Ali, Mümtaz Ali, Halis Albayrak son zamanlarda da Muhammet Öztürk, tarihselciler arasında sayılırlar. ‘Batı kaynaklı, batı kökenli bir düşünceyi alıp olduğu gibi Kur’an üzerinde uygulamanın hiçbir akli ve tutarlı gerekçesi yoktur.’ Tarihselcilik düşüncesi batıda seküler anlamda gelişmiştir. Hristiyanların vahiy anlayışı Müslümanlarınkinden farklıdır. ‘Onlara göre kutsal metinler Allah&#8217;ın kelamı olmadığından, bunları teolojik olarak okumak gereksizdir. Kur’an&#8217;a tarihselci yaklaşım ortaya atanlar da oryantalistlerdir. Onlar, Kur’an&#8217;ın Hristiyan kutsal metinleri gibi insan sözü olduğunu düşüncesindedirler.’ Kur’an&#8217;ı anlamada böylesi bir metot kullanılacağına dair hangi ayet ve hadis delil getirilebilir? Mucize olan Kur’an&#8217;ın metinini tarihsel yorumlamak başka problemlere zemin hazırlar. Tarihselcilere göre Kur’an&#8217;ın ahlaki emirleri evrensel, hukuksal emirleri tarihseldir. Allah ahlaki ilkelerde evrensel ilkeler koyarken neden aynı şeyi hukuksal alanlarda yapmamıştır? Kur’an&#8217;daki cezalarla ilgili getirilen hükümler, Kur’an&#8217;ın tarihsel olmadığının delilidir. Allah bazı konularda en ince teferruatına kadar açıklama yaparken, bazı konularda yüzeysel olarak hüküm belirtmiştir. Hangi ilke ve esaslara göre yeni ceza türleri getirilecek veya getirilen bu cezaların öncekinden daha etkin olduğu nasıl ispatlanacaktır? ‘Akıl esas alınacaksa kimin aklı esas alınacaktır?’ Tarihselciler hükümlerinin değişebileceğini savundukları nasslar için, kendilerince illetler üretmişlerdir. Onlar adete Allah&#8217;ın niyetini okuyarak, kendilerince bir neticeye varmaya çalışmışlardır. Oysaki ‘Allah’ın niyetini tespit etmek ya tanrısal bir vizyona ya da Allah&#8217;tan gelen bir nakille mümkün olabilir.’ Kur’an bir topluluğa, bir aleme değil; alemlere gönderilmiştir. Onun hükümleri de bütün alemlerde geçerlidir. ‘Kur’an&#8217;ı tarihsel görenler, kendi görüşlerini evrenselleştirmiştir.’ Onlar adeta, ilahi niyeti ölçen bir terazi bulmuşlardır. Vahyin içeriğini tarihi olaylar belirlemediğine göre, onun değişip değişmeyeceğini de tarihi olaylar belirleyemez. Tarihi gibi görünen nassların dahi bir metot vermeleri, ilkelere ışık tutmaları bakımından korunmaları ve değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyoruz. ‘Şeriatta tekamül vardır. İlke, esas ve amaç bakımından çerçeve boşluğuna meydan vermemiş, bu çerçevede akla, içtihada geniş bir yer ve rol vermiştir.’ ‘Muamelat alanında asıl olan maslahattır.’ Ancak neyin maslahat olduğunun ölçülerini bizzat vahiy koyar. Akıl, &#8220;hakk&#8221;ın ölçülerini kendisi koyamaz. Şeriatın uygulanması sırasında kavmi ve coğrafi renk tonlarına sahip olması normaldir. Vahiy kaynaklı bu hukuki yapı, medeniyet yolunda ilerlerken ayaklarımızı sağlam basabileceğimiz sabit bir zemine sahip olmamızı gerektirir. Batı değerlerine uygun düzenlemeler yaparak, İslam&#8217;ın uygulanabileceğini savunmak tutarlı değildir. Farklı anlamayı nerede durduracağız? İşin detayına, pratiğe inildiğinde karışıklıklar ortaya çıkacaktır ki ‘günümüz tarihçileri bile şu anda, kendi aralarında bir birlik sağlayamamışlardır.’ Bugün Şari&#8217; kim olacaktır? Allah, olmamış sembolik ve masalımsı bir şeyi anlatacak ve insanlardan da bunları uygulamaların isteyecek. Bu Allah&#8217;ın adaleti ile bağdaşmaz. Eğer Kur’an&#8217;ın kıssaları gerçek olmamış olsaydı, Mekkeli müşriklerin, &#8220;Bu ancak öncekilerin masallarıdır.&#8221; şeklindeki sözlerini eleştirmenin bir mantığı olmayacaktı. Çünkü gerçek olmayan bir şey ancak masal olabilir. (Hüseyin Çelik, 98-104. sayfalar arasında, toplam 30 madde halinde, tarihselcilere itirazlarını sıralar.) Kur’an&#8217;ın tarihselliği yerine anlamların tarihselliğini savunmak daha isabetli olur. (s. 102) Tefsirin tarihsel olabileceğini söyleyebiliriz. (Hüseyin Çelik, s. 104) Mehmet Bayraktar tarihselciler için şunu söyler: &#8220;Böyle düşünenler, nasih mensuhu kabul etmezler. Yani Allah&#8217;ın, bir hükmü kaldırıp yerine başka bir hükmü getireceğini kabul etmezlerken, kendilerine bu hakkı tanıyorlar. Eğer ayetin zahiri günün kurallarına uymuyor ise, kolayca onun hükmünü kaldırarak, onu nesh edebiliyorlar.&#8221; Bir kişinin kendi kafasından hükümlere illet belirlemesi demek, Allah&#8217;ın niyetini okuması demektir. Bu da, Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu hududullahı çiğnemeye kalkışmaktır. (Hüseyin Çelik, s. 167) Tarihselciler her değişmeyi kabullenirler. Sonuçta da ulaşılan hukuk, ilahi olmaktan çıkar ve beşeri bir hukuk şeklini alır. (Hüseyin Çelik, s. 170) Hükümlerin değişeceğini savundukları nasslar için, kendilerince illetler üretmişler, ‘Kur’an&#8217;ı tarihselleştirirken, kendi görüşlerini evrenselleştirmişlerdir.’ (Hüseyin Çelik, s. 192) Had ve kısas cezaları, zamana, şartlara göre değişebilen cezalar olsaydı Allah&#8217;u Teala, ta&#8217;zir cezaları gibi bunların da cezalarını nasslarla belirlemezdi. (Hüseyin Çelik, s. 170) Kur’an tarihseldir düşüncesi, Hindistan&#8217;da Seyit Ahmet Han öncülüğünde başlamıştır. Hz Peygamber döneminde de değişim olgusu vardır. Kur’an&#8217;ın 23 senede tedricen inmiş olması bunun açık örneğidir. Kur’andaki, &#8220;vesailden olan, ta&#8217;lil edilebilen ve ictihadi olan hükümler&#8221; değişime açık hükümlerdir. (Hüseyin Çelik, s. 190) İlletin kalkmasından dolayı geçici olarak bazı hükümler askıya alınabilir. Tarihselciler, Allah&#8217;ın hükümlerinin değişmesi gerektiğini savunmak için, kendilerince üretmiş oldukları illetler ile adeta Allah&#8217;ı niyetini okumaya çalışmışlardır. İlletileri kendileri belirlemiş ve ona göre de hükümleri değiştirmeye çalışmışlardır. Tarihselciler, bir metodoloji geliştirememişlerdir. Hükümlerin değişmesi gerektiğini söylerken bunun ölçüsünü belirtememişlerdir. Kendi aralarında dahi birlik sağlayamamış, herkes kendince bir yolu belirlemeye çalışmıştır. Bu düşünce yapısının arkasında, Batılı söylemler bulunmaktadır. Tarihselci söylemin ortaya koymaya çalıştığı hükümlerin hiçbirisi tecrübe edilmemiştir.&#8221; (Hüseyin Çelik, s. 192, 193)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an nedir? &#8220;Lütfen Kur&#8217;an&#8217;ı akademik bir kitap olarak görmeyi bırakın! Bu, kitap binlerce mesele için geldi ve her meselesi de hayatın içine dairdir. Bu kitap karı koca arasındaki ilişkileri, baba oğul arasındaki ilişkileri, komşu ile komşunun ilişkileri, zengin ile fakir arasındaki ilişkileri düzeltmek için geldi. Zina edenlerin nasıl tövbe edeceklerini öğretmek için geldi. Kur&#8217;an&#8217;ın iki yönü vardır. Bu Kur&#8217;an kitaptır ve hitaptır. Canlı bir kitaptır. Hayatın içindedir. Hayatın her anında seninle yaşayan bir kitaptır bu. Kitaptan ziyade hitaptır bu. Bir kanun metni gibi soğuk değildir. Yatak odanda yanında, banyoda yanında, abdest alırken yanında, çarşıda, pazarda, sokakta, savaşta, sevişte, barışta, borçta, günahta, samimiyette, riyada, ibadette, kavgada, yemekte. İşte özellikleri anlatmakla bitmeyen kitabın hikayesi budur! Çünkü bu kitaptır ve hitaptır. Hayatın içinden bir kitaptır. Hayatın içinde bu halleri yaşayan herkese bir hitaptır. &#8220;Nerede olursanız olun o, sizinle birliktedir&#8221; ayeti işte budur. Her nerede olursak olalım, hangi konum ve pozisyonda olursak olalım, hangi hali ve ahvali yaşıyor olursak olalım o, bizimledir ve bize söyleyecek bir kaç çift lafı var.&#8221; Murat Padak</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ehli sünnet, modernistler, selefiler: Ümmetin genel sorunlarını ilgilendirmeyen, usul meseleleri, şaz konular veya müteşabihe giren meseleler, alimlerin ilgi alanına giren uzmanlık gerektiren konulardır. Yoksa, İslami ilimlerde derinleşmemiş, hatta ilmihal konusunda bile cahil bir kitlenin veya kamu önünde bu konuları konuşmak sadece kafa karışıklığına neden olur ve olmaktadır da! Halbuki yapılması gereken alimlerin kendi arasında bu konuları tartışıp sonuçları halka duyurması olmalıdır. İlmi tartışmalar, felsefi konular alimler arasında halledilmeli, sonuçlar topluma bildirilmelidir. Günümüz Müslümanlarının marjinal bir kesimi batı medeniyeti karşısında eziklik ya da tepkisellik arasında kalmıştır. Eziklik, modernizm ve tarihselciliği; tepkisellik ise, selefilik tekfirciliğini ortaya çıkarmıştır. Halbuki bize gereken, gıybet, gösteriş, zina, yolsuzluk, israftan uzak, sabırlı, ahlaklı, adaletli emin/güvenilir olmak, iyiliği hatırlatıp, kötülükten sakındırmak olmalı idi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-9848 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/67402023_656701624809779_4521510912305135616_n-181x300.jpg" alt="" width="181" height="300" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-10607 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/92638994_12016-262x300.jpg" alt="" width="160" height="183" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ezik Modernistler: Günümüz modernist Müslüman aydınlarının batı karşısında aşağılık kompleksi içinde olduklarını bizzat yaşadığım iki örnekle açıklamak istiyorum. Yıl 1994, Ankara İlahiyat fakültesinde dersteyiz. Ders tefsir, öğretmen tefsir profesörü S.A. Derste konu İslam had cezalarına gelir ve ders esnasında hocamız fikirlerini şöyle temellendirir:&#8221; Ben bunu Avrupalılara nasıl açıklarım?&#8221; Yıl 2012. İslam felsefe profesörü İ.G. konferansını bitirmiş, konferans sonrası sohbet etmektedir. Anlattıkları ne yazık ki, oryantalistlerin yapmak istediklerinin Müslüman bir akademisyence İslam adına dile getirilmesinden başka bir şey değildir ve son sözü şu şekildedir: &#8220;Ben bu İslam&#8217;ı Amerika&#8217;da bile anlatabilirim!&#8221; Dünyayı sömüren, insanlarını insanlıktan çıkarıp ahlaksızlığın girdabında döndüren Batılıların kendilerini ifade derdi yokken, bizim aydın kesimimizin bir kısmındaki bu kompleks bakalım daha ne kadar devam edecek!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ehl-i sünnetin ortaya çıkma nedeni ve günümüz mealcilerinin anlayamadığı temek husus şudur: İslami ilimler, ilmek ilmek tarih süzgecinden geçmiş/işlenmiş ve zamanla ihtiyaç nedeni ile ortaya çıkmış ilimlerdir. Günümüzde tartışılan tüm konular eskiden de tartışılmış ve hayatın akışı, tarihi süreç içinde ümmet karşılaştığı soru-n-lara cevap olacak şekilde, hadis/tefsir/fıkıh/tasavvuf/kelam/mantık vb. ilim dallarını ortaya çıkarmıştır. Tüm bu ilimler ve metotları teori değil bizzat hayatın kendisi ortaya çıkarmıştır. Ama günümüzün kolaycı Müslümanları, ramazanda İslam&#8217;ı yaşayarak yılı kurtardığını zannetmesi gibi, kısa ve az bilgi/metotla, bir alimin Kur’an’dan anladığı ile çeviri yaptığı bir meali okuyarak, Müslümanların sorunlarına çözüm üretebileceklerini zannetmektedir. Geçmişi, yaşananları bilseler Ehl-i sünnet çizgisine saygı duyacaklar ama onlar, yeniden Amerika&#8217;yı keşfetme peşine düşen kardeşlerimizdir. Zaman onları ehli sünnet çizgisine getirecektir ama arada geçen süre ne yazık ki, ümmetin kayıp hanesine yazılacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7740 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/mealci-tarihselci-1.jpg" alt="" width="945" height="143" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Üzücüdür ki, tarihselcilik adına oryantalist görüşleri sosyalist jargonla ifade eden ve bunu İslam diye sunan hocalarımız bulunmaktadır: Prof İlhami Güler: “Kur’an&#8217;a gitmek iyi de, şimdi Kur’an&#8217;a gitmenin çok tehlikeli bir şeyi var. Sanki o kitabı millet kendine hitap etmiş gibi okuyor. Eminim şurada da çoğunuzun en büyük hatası o. Efendim Kur’an bize hitap ediyor. Hayır, 1400 sene öncesindeki bir adama hitap ediyor. 1400 sene öncesinin Mekke ve Medine sokağına hitap ediyor. Sana hitap etmiyor. Dolayısıyla bu gün Kur’an okumanın saçmalıkları kötülükleri var.” (Cevap için, Ahmet Nair’in “İlhami Güler&#8217;in Kur&#8217;ân Hakkındaki Görüşlerinin Kur&#8217;ân ve İslâm Dini Açısından Değerlendirilmesi” adlı makalesini tavsiye ederiz.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Tek kaynağımız Kur’an, mezhepsizim, ehl-i sünnete karşıyım&#8221; diyen arkadaşlar! Öztürk, Okuyan, İslamoğlu, Bayındır gibi alimlerin etrafında bir kaç bin kişi toplandı mı, cemaat lideri; bir kaç milyon toplanınca mezhep imamı olmayacaklar mı? Mezhepler zaten böyle doğmadı mı zaten?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an Müslümanlığı aslında; “Kur’an &#8216;ı peygamber (hadisler) değil, bizim aklımız ve güncel bilim ile açıklayalım” demek değil midir? Peki, akıl sınırlı ve bilim ise değişken değil midir? Bu tür insanların yorumlarında isabet etme ihtimalinden çok daha fazla, hadislerin sahih olma ihtimali yok mudur? Zaten sonuç ortada: “Kur’an &#8216;da namaz yok, cin yok, başörtüsü yok, tavuktan kurban olur, evrim vardır.” diyenler hep ehl-i sünnet karşıtı mealci kardeşlerimiz değil midirler?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">ABD merkezli bazı modernistlerden haberler ile devam edelim. “ABD’nin New York kenti İslam dininde bir ilke imza attı. Dünyada ilk kez bir kadın imam, kadınlı erkekli cemaate Cuma namazı kıldırdı. Prof. Amina Vadud, namaz öncesi bir basın toplantısı düzenledi ve ‘Cuma namazını ben kıldıracağım’ dedi.” (19.3.2005) Evangelic papaz Anis Shorrosh’un yazdığı incil, Tevrat ve Kur’an’ın karışımından oluşan 77 sure ve 368 sayfalık kitap ortadoğuda bedava dağıtıldı. İlgi görmeyince internet sitesi bile kapatıldı. Yazar ABD’li ve aşırı İslam düşmanı biri olarak tanınıyor. (2004) 19’cu Edip Yüksel ve son resul (!) İ. Erol Evrenesoğlu’da (Evrenesoğlu, 27.11.2019’da ABD’de öldü.) ABD’de yaşıyor. ABD’de yaşayan ve 12 yıl önce Müslüman olan (!) Washington’daki Light of Reform camisinin afrika kökenli eşcinsel imamı (!) Daayiee Abdullah, eşcinsellere imam nikahı kıydı. (Hürriyet, 19.4.2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Reformcular bir baştan öbür başa, Batı akılcılığı karşısında afallamış, sonradan aynı Batının 20. asırda aynı akılcılığı iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, doğunun özüne giremezken Batının kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır.&#8221; (Necip Fazıl Kısakürek, Arınma Çağında İslâm, s. 156); “Modernist Müslümanlarca sözcük ve deyimler öyle bir biçimde kullanılmaktadır ki, bu, Batı karşısında hissedilen kültürel şok ve aşağılık kompleksinin göstergesidir. Bu tür yazılar, Batı norm ve değer yargılarına boyun eğen, teslim olan köle bir zihniyeti yansıtmaktadır. İşin daha da kötüsü, bunlar İslâm etiketiyle piyasaya sürülmektedir. Bu etiket de yalnızca bazı duygusal unsurları dışa vurmaktadır. İslam’ın özünü dışa vuran entelektüel ve manevi/tasavvufi hakikatten mahrumdur.” (Seyyid Hüseyin Nasr, Çağdaş İslâm düşüncesinde gerileme, sapma ve uyanış, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XIII, Sayı: 23 (2011/1);  s. 253-259); “İslam Modernizmi denince; İslam’ı, batının değerlerini ve mantığını esas alarak yorumlayan yaklaşım, bazen de Batının meydan okumalarına cevap arayan, Batıya İslam’ı hoş göstermeye çalışan uzlaşmacı yorum anlaşılır. 19. yüzyıldan beri Batının sürekli artan siyaset, bilim ve teknik alanlardaki gücünün İslam dünyasında sebep olduğu entelektüel bunalımların ve politik çarpıklıkların neticesi olan bir zihni gerginlik karşısında Müslümanların şahsiyetlerini kaybetmesi, özellikle aydınları bu geri kalışın faturasını bir yerlere çıkarma saplantısına düşürmüştür. Geçmiş birikimin ayırt edilmeksizin külliyen karalanması ve reddedilmesi bu aşağılık kompleksini bastırmada çare gibi görülmeye başlanmıştır.” (Yusuf Aygün, İslam Modernizmi Üzerine, antoloji.com)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadislere, Kur’an merkezli yaklaştığını söyleyen bir kardeşimizin yazısı: “14 asırdır bugüne kadar kimse bilemedi de ilk siz mi bildiniz? Bu, geleneksel din anlayışına sahip çevrelerde oldukça sık karşılaştığımız bir sorudur. Günümüze intikal edemeyen, buna fırsat verilmeyen kitaplardaki bilgiler ne olacak? Mutezili alimlerce h. 1-4. asırda yazılan bu tefsirlerin hiçbiri günümüze intikal edemedi. Çünkü sistematik olarak imha edildiler.  Peki, bu eserler günümüze kadar gelebilmiş olsaydı neleri okuyacaktık? Bunu tam olarak bilebilmek mümkün değil elbette ama Mutezilenin iki kurucu önderinden biri olan Amr Bin Ubeyd’in şu sözü/davranışı ipucu veriyor; Amr b. Ubeyd, “bir kimsenin rızkı, eceli, ameli, şaki/isyankar veya said/mutlu olacağı, cennetlik mi cehennemlik mi olduğu anasının karnında iken yazılır.’’ (Kütüb-i sitte, hadis no: 4834; Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)  manasındaki hadisi rivayet edildiğinde şöyle demiştir;  &#8220;Eğer bu hadisi A&#8217;meş söylerken duysaydım onu yalanlardım; Zeyd b. Vehb söylerken duysaydım, ona cevap vermezdim/sevmezdim. Abdullah b. Mesud söylerken işitseydim, kabul etmezdim; Peygamber söylerken duysaydım reddederdim. Allah&#8217;ın söylediğini işitseydim O&#8217;na derdim ki; Senin bizden aldığın misak (söz) böyle değildi.” (Hatıb Bağdadî, Tarihu Bağdad, XII/172; Aydınlı O. İlk Mu’tezile’nin Özgür İrade Söylemi: Amr b. Ubeyd ve Kader Anlayışı, Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002/2, s.127-146) Mutezili eserler günümüze intikal eden diğer eserlerden çok daha özgündü ve daha da önemlisi Kur’an’ı önceliyorlardı;  ilmi soykırıma uğradılar ve yok edildiler.” Bu kardeşimizin hadislere getirdiği eleştirileri, mutezili bir alimin görüşü olduğu iddia edilen bu rivayet kabul ederken de getirmesi değil mi idi? Ayrıca o hadisin ehli sünnet itikadı içinde ve mutezililerin bile itiraz edemeyeceği, hem de bilimsel  açıklaması da bulunmaktadır. (Zamanın göreceliği, Big Bang ile zamanın başlaması konusu için ‘kKader’ ve ‘Atesit akıl’ adlı yazılarımıza bakılabilir) Yine, elimize geçmeyen mutezili eserlerin içeriğini bilmeden, ehli sünneti böyle eleştirmek ne kadar bilimseldir? Acaba ehli sünnet, mutezileyi ortadan mı kaldırmıştır yoksa ümmetin ortak aklı, yüzlerce yıllık tecrübesi ile ehli sünnet etrafında mı birleşmiştir? &#8220;Mihne&#8221;yi ehli sünnetin yapmadığı ortadadır! Yani, başka düşünceleri bizzat Mutezile baskı altında tutmuş değil midir?  Hatta günümüzde daha ellerine güç geçmeden, biz ehli sünneti &#8220;indirilmiş din&#8221; diye tekfir eden, bu mutezili yaklaşım sahipleri değil midir? Zaten Amr&#8217;ın cümlesi de, -Haşa- Allah&#8217;a bile akıl verme yetkisini kendinde gören akılperestliğin bir göstergesi değil midir? Ehli sünnet, kendisini tekfir eden Şiiler için bile &#8216;ehli kıble tekfir edilemez&#8217; prensibini uygulamamış mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam Dünyasında yapılması gereken önemli şeylerden ilki, “aşağılık kompleksi”nden kurtulmaktır. İkincisi, sadece hukuk sadece mistisizm vb. olmayan İslam’a bütün olarak bakmak yani bütüncül bir İslam anlayışı tesis etmektir. Üçüncüsü, 21. yy.’da yeni bir müslüman entelektüel oluşturmaktır. Yani ikinci sınıf Batı düşünürü olmayan ama Batı felsefesini inkar etmeden kendi kimliğini ve geleneğini iyi bilen, kendi kimliği ile varolan bir entelektüel yetiştirmelidir. Batı sorular sordu ve bizim yerimize kendi duymak istediği cevapları verdi. Şimdi yapılması gereken şey, bu sorular arasından sadece İslam Dünyasını ilgilendiren sorulara cevap vermek. Bunun ötesinde kendi sorularımızı sormak ve kendi gündemimizi oluşturmaktır.” (Seyyid Hüseyin Nasr’ın Bilim Sanat Vakfı&#8217;nda düzenlenen,  “20. yy.’da neler öğrendik? ve 21. yy.’da neler öğrenmeliyiz?” başlıklı konuşmasından, 17.10.2009) &#8220;Akılcılık&#8221; ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen Mu&#8217;tezile tarafından bile Modernistlerin tavrına göre nisbeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir. ‘Modern İslam Düşüncesi için’ aslolan &#8220;murad-ı ilahi&#8221; değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.  (Ebubekir Sifil, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, s. 11) “Modern dönemde yaşanan bozgunun sebepleri de elbette sorgulanmalıydı; sorgulandı da. Ancak mağlubiyet psikolojisi ile yapılan bu sorgulamayı benzerlerinden ayıran önemli noktalar vardı. Bunların başında Ümmet&#8217;in, &#8220;kendisini&#8221; değil de &#8220;dinini&#8221; sorgulamaya heveslendirilmesi gelir.“ (Ebubekir Sifil,  Modern dönem Kur’an telakkileri, İnkişaf, Ocak-Mart 2006) “Biz biliyoruz ki Müslümanların kalplerinde taşıdıkları aşağılık kompleksi Batının düşüncesinden değil teknolojisinden kaynaklanmaktadır. Unutulmamalıdır ki Batıda geçmişte aynı kompleksi İslam dünyası karşısında hissetmiştir.” (Şaban Ali Düzgün, Evrensellik düşüncesi ve İslam dünyasındaki yansımaları, AÜİF Dergisi, Cilt: 35, Sayı: 1-4, s. 525 ) “Avrupalıların, Müslümanlar tarafından deney, gözlem ve ölçmeye dayanan, kullanıma hazır bir araştırma metodolojisini devraldıklarını  göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Müslümanların günümüzde bilim alanında ve buna bağlı olarak pek çok alanda geri kalmış olmalarının altında motivasyon eksikliği yattığı, bu motivasyon eksikliğinin ise, doğru kavram sisteminin ortaya konulamaması yüzünden olduğu unutulmamalıdır. Bunu aşmanın yolu ise, Kur’an’daki kavram sistemine dönmekle mümkün olabilecektir.” (Şakir Kocabaş, İslam ve Bilim, Divan İlmî Araştırmalar Dergisi, 1996/I, 68) “Modernizmin içeriğinde &#8220;akılclık, bilimcilik, bireysellik (bireysel özgürlükçülük); dünyevilik, hazcılık ve faydacılık&#8221; var; başta Hristiyanlık olmak üzere hemen bütün dinler, ayakta kalabilmek için modernizm ile uzlaşmışlar, kendilerini inkar mahiyetinde de olsa birçok tavizler vermişlerdir. Tanımladığımız manada modernizme itirazı olan; akla, bilime, özgürlüğe, dünya hayatında yaşanacak hazza ve elde edilecek faydaya, temelde karşı çıkmamakla beraber bütün bunların sınırlarını koyan, madde ile mana, dünya ile âhiret arasında dengeyi öngören bir tek din kalmıştır ki, o da İslâm&#8217;dır. Müslümanlar üçüncü bin yılda insanoğluna farklı (alternatif) bir medeniyet, bir hayat tarzı, bir ilişki modeli sunmak gibi büyük bir misyonu -fiilen olmasa da kâbiliyet olarak (bilkuvve)- yüklenmiş bulunuyorlar. Modernizmi temsil eden Batı&#8217;nın bu yüzden İslâm&#8217;a itirazı var, onu uslandırmak, diğer dinlere yaptığı gibi onu da uyumlu hale getirtmek istiyor.” (Hayrettin Karaman, Dinler Arasında Diyalog)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İndirilen, uydurulan din” üzerine</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Uyduruk din tabirinin bizzat kendisi uyduruk! Dinin yanlış anlaşılması olabilir, ama uyduruğu olmaz.&#8221; (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 08 Aralık 2019)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din hiç bir yorumla sınırlandırılamaz! ‘İndirilen din’ diyenlerde kendi yorum\uydurmalarına ‘din’ diyor. Hurafeye hep beraber karşı olalım ama tekfircilere benzer isnatlarda bulunmayalım! Eskiden Ateistler hatalarını anlayınca bir cemaate, tarikata girip bir yol tutturuyorlardı. Şimdi indirilmiş din, mealcilik, modernizm, tarihselcilik söylemlerini dinleyen ateistler, ateizmi bırakıyor ama cemaatlerden de uzak kaldığı için, arada; araf&#8217;ta kalıp; deizme kayıyorlar. Cemaatçilerin yanlışlarını dile getirelim, tamam ama tamamını yok saymak, tamamen reddetmek te büyük yanlış olur! Biz Müslümanların en büyük hatası; &#8216;Tüm doğruları&#8217; tek yazar, hoca, şeyh, mezhepte aramamızdır! Tüm hocaefendiler insandır, eksik/hataları vardır ama hepsinden de, &#8216;mutlaka&#8217; alınacak şeyler vardır! Unutmayalım ki, Ehli sünnet tek mezhep değildir. Müslümanlar olarak birbirimize karşı yapıcı bir üslupla eleştiri yapmıyoruz. Fikri eleştirelim ama kişileri eleştiri, tekfirciliğe götürür; bu da ancak ve sadece İslam düşmanlarına yarar! Ayrıca unutmayalım ki, mesela, başörtüsünün Kur’an&#8217;da olmadığını savunan yorumları kabul eden ‘belli bir kesim’, Kur’an&#8217;ın yorumu olduğu için bu yorumu kabul etmiyorlar; zaten daha önce savundukları görüşlerine uygun olduğu için bu görüş etrafında kenetlenip, Müslümanlara karşı bu fikri kullanıyorlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kur’an bize yeter&#8221; diyen Bayındır’a göre namaz 5 vakit; Yüksel’e göre 3 vakit; Eliaçık’a göre 2 ila 7 arası; H. Yılmaz’a göre ise, vakti de şekli de yok. Bunlardan ayrı olarak da aslında &#8216;Mezhepsizim&#8217; diyenlerin hepsi, namazdan zekata Hanefi fıkhına göre ibadetlerini yapıyorlar, o da ayrı bir konu!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce mezhep yok dediler, sonra hadisi inkar ettiler, şimdi Kur’an&#8217;daki &#8220;kıssalar ve lanetler&#8221; üzerinden Kur’an üzerinde şüphe uyandırmaya çalışıyorlar. Sırada deizm, sonra Ateizm var! Mezhep yok derken, kendi yorumları çerçevesinde mezhep oluşturmaya çalıştılar! Hadis yok derken, peygamberin yorumlarını değil kendi yorumlarını insanlara kabul ettirmeye çalıştılar! Korkarım sıra kendi kitaplarını yazmaya gelecek! Hadisi inkar edenler Kur’an&#8217;a nasıl yaklaşacaklarını bilmediklerinden, evrimcilikten devrimciliğe savrulmaktadırlar. Daha mezhebin ne olduğunu anlayamayanlar, &#8216;indirilmiş din&#8217; mezhebini savunuyorlar! Kelle sayısınca &#8216;mezhep&#8217; oluşmasına neden olunacağına, ümmetin 1400 senedir etrafında kendiliğinden kilitlendiği ehli sünnet içinde ve onun metodu ile yola devam edip, &#8216;içinde iken&#8217; ve onun usul-metodu ile, hurafe, şirk, batıl içeriklerden kurtulup, Kur’an&#8217;ın açıklama görevi verdiği peygamberimizin sahih hadisleri etrafında kilitlenmemiz gerekli hala anlaşılamamaktadır!  Detaylar için, &#8220;Hadis müdafaası, ehli sünnet, mezhep&#8221; adlı yazılarımıza bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sadece Kur’an yeter, mi yoksa, &#8216;Kur’an yeter&#8217; diyen hocaların &#8216;açıklamaları&#8217; da, zorunlu mudur acaba? Resulullah ayetleri iletirken &#8216;açıklama&#8217; yaptı mı yapmadı mı? Eğer yapmadı diyorsanız, ayetleri iletip tek bir kelime açıklama yapmadan sustu mu sadece? &#8216;Alın, ne anlıyorsanız onu uygulayın&#8217; mı dedi? Açıklama yaptı diyorsanız, o &#8216;açıklamalar&#8217; nerede? Bizim için değerli değil mi onlar? Ayetlerin manası hakkında ihtilafa düşüldüğü zaman, ki sadece Kur’an yeter diyenler bile kendi aralarında ihtilaflı iken, o halde sizden veya bizden birimizin anlattığının, Kur’an’a ve/veya Resul&#8217;ün açıklamasına uygun düştüğünü hangi kaynaklardan öğreneceğiz? Resul&#8217;ün (sav) tek görevi ayetleri iletmekse ve Resul&#8217;e itaatten kasıt da salt ayetlerin lafzına itaat etmekse, bu durumda Kur’an&#8217;da -Allah&#8217;a itaat edin- ibaresi yetmez miydi? Bir yönetici elçi ile bir de mektup yollasa ve mektupta da &#8216;elçiye uyun&#8217; dese, bundan siz ne anlarsınız! Veya şöyle tekrar ve tekrar soralım: Resul&#8217;e vermediğiniz açıklama yetkisini, siz ne hak ve ne hadle kendinizde buluyorsunuz? Bunu -Kur’an tek kaynak- savınızla bağdaştırıyorsanız, o halde ikinci kaynak olarak kendi açıklamalarınızı ve Kur’an&#8217;dan anladığınızı bize -Kur’an- diye dayatmış olmuyor musunuz? &#8220;Kur’an&#8217;a çağırdığını&#8221; söyleyenler neden Kur’an&#8217;da olmayan (Cin yok; Evrim, var gibi) kendi kanaatlerine (hevalarına) inanmamızı bekliyorlar? &#8220;Kur’an&#8217;a çağırdığını&#8221; söyleyenler kendi fikirlerini eleştirenlere neden sanki &#8216;Kur’an&#8217;ı eleştiriyormuş&#8217; muamelesi yapıyorlar? Kur’an&#8217;ı anlamamız için sadece Kur’an yeter diyenlerin sözlerine (hadislerine) ihtiyacımız var mıdır? &#8220;Kur’an&#8217;a çağırdığını&#8221; söyleyenlerin arkasından gidenler, neden hadisleri çok rahat eleştirirken hocasının herhangi bir sözünü (hadisini) asla eleştiremiyorlar? Sakın eleştiriyoruz demesinler yıllarca beraberdim bu kesimle, bir yıl önce karşı çıkacakları görüşleri hocaları dile getirince birden aydınlanma yaşadıklarını (!) ve o eski karşı olduklarını nasıl savunduklarını defalarca gördüm! Ayrıca biz hadislere, ayetleri anlamamıza yardımcı olduğu için değer veriyoruz, bunu da bilin lütfen!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Modernistlerin yanılgıları: Çoğu hurafe olan halk arasındaki uygulamaları ıslah etmek yerine, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da yok&#8221; diyerek imha ederken yerine alternatifleri de sunamamışlardır! Sonuç: Hurafe kökenli de olsa, dinle irtibatlarını kesen bu kesimin imani olmasada pratikte deistleşmesine neden olmaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Hadis&#8217;i reddet’ diyenlerden tarihselcilere, modernist kardeşlerimize bir hatırlatma: Bizler de biliyoruz, ‘Kur&#8217;an bize yeter’ diyerek, hadis ilmini red veya İslam tarihini ve İslami kaynakları inkar ederek ‘birçok soru, sorun, ithamlardan kurtulacağımızı!’ Ama onlar bizim köklerimiz, tarihimiz, bizi biz yapan gerçekler! Alimlerimiz zaten ‘israiliyattan mevzuata, tabakattan rical ilmine; Sebebi Nuzul’dan usül ve ıstılahlara’ üzerlerine düşen görevleri yapmış, söz konusu kaynaklardaki eksik-yanlışları gün yüzüne çıkartmışlardır. Bize düşen, ehli sünnet çizgisinde yola devam ederek ve alimlerimizin tenkit usullerinden faydalanarak tarihi kaynaklarımızı gözden geçirerek onlardan yararlanmaya devam etmektir! Ne geçmişimizi inkâr ederiz ya da yanlışlarını görmemezlikten geliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mealcilik</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arapça bilmeden, usül bilmeden, onbeş asırlık birikimden yararlanmadan Kur’an-ı Kerim’in Arapçadan başka bir dile yapılmış tercümesini/mealini okuyup bundan hüküm çıkarmak konusunda Sayın Mehmet Okuyan’ın öz eleştirisini hatırlatalım: “Mealle yetinmeyin, kuru okumadır meal. Mealle kesinlikle olmaz, 30 senedir meal okuyun diye bağırıyoruz, ‘yanlış mı yaptık?’ diye düşünüyorum. Adam meali eline alıp cüretkar şekilde savurup duruyor, ne kadar cesursun! Tefsir okumak lazım, mealle yetinmemeli, kabukta kalmamalıdır.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitabımız, doğru anlaşılabilmesi, anlama ve uygulamada yanlışa düşmemesi için Peygamberimiz’e uyulmasını (Teğabun, 12; Nisa, 80; Enfal, 20, 24; Nur, 52, 54; Ahzab, 36, 70; Muhammed, 33; Fetih, 17; Hucurat, 14) emrediyor. Yine kitabımız, hem onu anlama hem de uygulamada ihtilafa düşüldüğünde doğruya yönelme için alimlere (ilmi birikime) başvurmayı tavsiye ( Nahl, 43) ediyor. Tercüme ve meal, birçok kelime ve cümlenin muhtemel manalarından birini tercih ederek yapılır; diğer muhtemel manalar asıl metinde kalır, meale geçmez. ‘Hüküm çıkarmak için’ Arapça ve usül bilgisine ihtiyaç vardır.  (H. Karaman, Yeni Şafak, 21 Aralık 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hadis ilmi: Kur&#8217;an&#8217;daki ‘Beyan’ (Rahman, 4; Kıyame, 19; Nahl, 44) ve ‘Hikmet’ (Bakara, 32, 129, 151, 269; Nisa, 54; Sad, 20; Zuhruf, 63; Kamer, 5; Cuma, 2) kavramalarının anlamından habersiz, &#8220;muhtelif&#8217;u-l hadis, mevzuat, usul’ü-hadis, mustalahu’l-hadis, tabakat ve rical ilimlerini bilmeyenler hadis konusunda ahkam kesmeleri, ‘cahil cesur olur’ sözünün tezahüründen başka bir şey değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fazlurrahman: “Fazlur-Rahman&#8217;ın &#8216;İslam&#8217;ı, İslam’ı oryantalistlerin tarzında yeniden kurmaya yönelik modernist bir teşebbüstür. Onun, sünnet kritiği Schact&#8217;a dayanır, İslam tarihi analizi H.A.R. Gibb’inkinin esasına, tüm yaklaşımları ise W.C. Smith&#8217;in düşünceleri ile köklenir. (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 291) Felaketten sakınılacaksa hem adil hem de dayanıklı, yeni bir sosyal düzen oluşturulmalıdır.” (Ziyaüddin Serdar, s. 300) Amerika&#8217;da 1988 yılında vefat eden Fazlurrahman, Türkiye&#8217;de yenilikçi fikirlerin önderi olarak kabul edilir.  O, tefsir usulünde Kur&#8217;an&#8217;a parçacı değil bütünsel olarak yaklaşılması gerektiğini, önce Kur’an&#8217;ın indiği döneme gidilip, sonra tekrar oradan günümüze dönülmesi gerektiğini savunur. Ayetin indiği ortamın önemli olduğunu, hangi soruna çözüm için indiğinin iyi bilinmesi gerektiğini, sonra ayetten genel ahlak ve toplumla ilgili ilkeler çıkarmamız gerektiğini söyler. &#8216;Yaşayan sünnet&#8217; kavramını da Türk okurları ile tanıştırmıştır. Kur’an&#8217;a ters düştüğünü iddia ettiği hadisleri uydurma kabul eder. Hadis ravileri kadar, metinlerinde incelenmesi gerektiğini söyler. Şefaati, aracılık kabul eder ve reddeder. Kıyamette, tüm evrenin tamamen yıkılıp yeniden inşa edileceğini kabul etmez ve kıyametin sadece dünya ile sınırlı olduğunu ileri sürer. Fazlurrahman, insanı ruh-beden diye  ikiye ayırmayı kabul etmez. Riba ile faizi ayrı değerlendirir. Kadının şahitliği, çok evlilik ve miras konularına yeni yorumlar getirir. Allah&#8217;a, ahirete inanan ve iyi işler yapan Yahudi ve Hristiyanların da cennete gidebileceğini ileri sürer. Tüm bu iddialarına cevaplar bir çok alimce verilmiştir. 26 Temmuz 1988’da Şikago’da vefat eden Fazlurrahman’a Allah rahmet eylesin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zeki Bayraktar örneği üzerinden nebi-resul ve peygamberimiz sünnetinin bağlayıcılığı konusu. Samimiyeti ve gayretinden asla şüphe duymadığımız Sayın Bayraktar, &#8220;Nebi resul ayrıdır, Nebinin getirdikleri bağlayıcı değildir, Kur’an&#8217;da, &#8216;Ya eyyuhe’n-nebi&#8217; diye başlayıp Hz peygamberin hata yaptığı belirtilen ayetler var.&#8221; diye devam eden ve &#8220;Nebi, hata yapar, söyledikleri bağlayıcı değil&#8221; şeklindeki iddiası ile, &#8216;Bu ayetlerden hareketle, nebi vasfı ile yaptıkları bağlayıcı değildir&#8217;e ulaşılan Sayın Bayraktar’ın bu ‘yorum’undan hareketle, &#8220;Ayetten çıkan sonuç budur, Kur’an bunu diyor&#8221; demek, yanlıştır. Çünkü Kur’an&#8217;da ‘nebi’ kavramı birçok yerde geçer ve aynı zamanda resul anlamında da kullanılmıştır.* Sadece bir kaç ayetten hareketle, &#8220;Nebiye uymak farz değil, resule farz&#8221; deyip, buradan hareketle, &#8220;Nebi, ipek haram, dövme haram derken, bunlara uymak zorunda değiliz, bunlar bağlayıcı değildir&#8221; gibi sonuçlara ulaşmak büyük hatadır. Bizzat Kur’an&#8217;da peygamberimiz için, &#8220;beyan, hikmet&#8221; kavramları kullanılır! &#8220;Nebi kelimesi ile hata kelimesi yan yana kullanılmamalıdır.&#8221; Bu, &#8220;İslam&#8217;ın temelleri ile oynamaktır!&#8221; Hz. Muhammed, &#8220;abduhu ve resulu&#8221;dur ama hatalar, abd/kul olmasındandır, nebi olmasından değil! Hz peygamberin hayatının beşeri yönü de vardır; yer, içer, uyurdu. Bu O’nun ‘kul’ yönüdür ama bunları nebiliğe bağlamamalıdır. Hata (zelle) dediğimiz nedir? &#8220;İki iyiden daha az iyi olanı seçmek&#8221; değil midir? Yoksa iyi ve kötü tercihlerinden kötüyü seçmesi değildir. ‘Gözleri görmeyene tebliğ etmek yerine toplumun ileri gelenlerine tebliği seçmesi’ zelle’ye örnektir. *Resul ile Nebi arasında bir fark yoktur; Hac, 52. Beşer ile Ademoğlu arasında da fark yoktur; İsra, 94. Şura suresi 51. ayette Allah&#8217;ın beşer olana vahy verme yollarından bahsedilir. Ama Müslüman evrimcilere göre beşer, ruh üflemeden önce insan statüsü kazanmayan, adeta maymunumsu bir varlıktır! Allah, onlara yani beşere neden vayh versin ki? Mealizmi savunanların anlamadığı püf noktası şudur; İnsan, prensipleri pratiğe geçiren, kendisi için rol model (Ahzab,21) olacak insanlar arar daima. Bu da hadis ve sünnet ile peygamberimiz üzerinden gerçekleşir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mustafa Öztürk ve tarihselcilik üzerine: &#8220;Kur’an&#8217;daki kıssaları gerçek değil, Kur’an&#8217;ın yazılışı kesin değil, Kur’an&#8217;ın manası Allah&#8217;tan sözleri Muhammed&#8217;den.” türü ifadelerle, oryantalistlerin söylemlerini içimizden bir Müslüman’ın dile getirmesi veya bu söylemlerin ateistlerce kullanması ne yazık ki Sayın Öztürk’ün pek dikkatini çekmemektedir! Bu yorum sahipleri, Kur’an&#8217;a rağmen Kur’an&#8217;ın ruhuna aykırı görüş ileri sürmekte olduklarının farkında bile değillerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Firari zihinlerin Ehl-i Sünnete saldırıları: Yeni bir din adamı tipi, kaçtığı dünyanın bakışıyla Müslümanlık iddiasında bulunan tip. Bu tipin ciddi bir şekilde ele alınması ve analiz edilmesi lazım. Elitizm, kibir, nihilizm, septisizm, ironiye bürünen şarlatanlık, Ehli Sünnete saldırı, peygamberi dalga geçen dil ile anlatma, yarı akılla din sorgulama. Hepsi buradan fışkırıyor. İşte onlardan bir söylem: &#8220;İslam içinde Protestanlık gerekir. Önerdiğim protest bir İslam. Karşı devrim teklifinde bulunuyorum&#8221; Firari zihinlerin&#8221; tecdit yapacak ne kapasiteleri ne de inançları var. Ehli Sünnet vel Cemaat gibi on beş asır boyunca Müslümanlara toplum sözleşmesi olmuş bir tecrübeyi yok etmek istiyor. Müslümanlar fırkalaşma, hizipleşme ve teo-politik çatışma gibi büyük ihtilaflardan sonra bir barışa ve uzlaşmaya varıyor. Bunun adını yine ümmetin ortak muhayyilesi ve kararı ile Ehli Sünnet vel Cemaat olarak koyuyorlar. İçinde birçok mezhebi, tarikatı ve grubu taşıyor. Çoğulcu bir yapı. Siyasetle ilişkilerinde uzlaşıcı, isyan ve çatışmaya karşı mesafeli. Tekfirci yaklaşım ve hareketten uzak duran bir yöntem. Ehli Sünnetin ana düşünce yapısı kucaklayıcı, çoğulcu ve tecrübeleri (örf ve icma-i ümmet) önemseyen bir din anlayışını temsil eder. Müslümanların tarih içinde temel kaynaklarından ilham alarak geliştirdikleri bir ahit. &#8220;Orta Yol&#8221;, bir yaklaşım ve yöntem. Kur’an &#8216;da geçen &#8220;vasat ümmet&#8221; tezinin Müslüman toplumdaki tezahürü. Uzlaşma yorumlara ulaşılmış. Bundan dolayı da içinde birçok yol barındırmış ve Müslümanların toplumsal sözleşmesi olarak gerçekleşmiş. Ehli Sünnet ne Mutezile gibi teori mutlaklığı ile hareket eder ne de Haricilik ve Şiilik gibi isyan ruhuyla davranır. Devletin toplum üzerindeki etkisini ahlak önerileriyle ve adalet vurgularıyla atma çabasına gider. Sorunları sabır yaklaşımı ile uzun vadeye yayarak çözme gayretinde olur. Tecdit ve ihya ile yeni yorumlar geliştirir. (Ergün Yıldırım, Star, 29 Temmuz 2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yıllarca Kur’an’ın tarihsel bir metin olduğu yönündeki tezini ilmi bir tez olmaktan çıkarıp olabildiğince siyasi ve tepkisel bir teze dönüştüren sözkonusu ilahiyatçının geldiği lümpen nokta ibretlik. Şöyle diyor sözkonusu ilahiyatçı: “Başımızın belası tarikat ve cemaatlerin harmanladığı Sünni Müslümanlığın bence köküne kibrit suyu dökülmeli. Yeniden tepeden tırnağa bir teoloji geliştirilmesi lazım. İslam içinde Protestanlık gerekir. Önerdiğim protest bir İslam. Karşı devrim teklifinde bulunuyorum” Bu nasıl bir dil? Bu nasıl bir akademik seviye? Sünni Müslümanlık’la ilgili hangi çalışmaların hangi analizlerin seni ne adına bu noktaya götürüyor? Seni bir Mehdi gibi bekleyen bir dünya, bir toplum, bir ümmet mi var yoksa?” (Yasin Aktay, Hiç mi sevmediniz? Yeni şafak, 19/08/2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kendilerine acizane tavsiyelerim: Meal okuyacak olan, bir kaç meal birden okumalıdır. Herkes, &#8220;ilmi ölçüsünde&#8221; Kur’an&#8217;dan alacağını alır. Kimi, &#8216;Allah anlamayacağımız Kur’an mı indirdi?&#8217; diye soruyor, kimi &#8216;Biz Kur’an&#8217;ı anlayamayız!&#8217; diyor! Her iki kesime de cevabımız şudur: ‘İlmin ölçüsünde anlarsın’ anlamadığını ise &#8220;bir bilene&#8221; (Nahl, 43) sormalısın</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Vahyin metinleşme tarihindeki tüm müphemlikleri izale edecek bir eser telifinin bugünden sonra da güçlü bir ihtimal olmadığı&#8221; veya &#8220;Kur’an&#8217;daki kıssaların tümünün gerçek olmadığı&#8221; iddiasında olan ayrıca, Kutsi hadisi reddederken vahyin inene dek Allah korumasında olduğunu ama anlamı ile gelen vahyin peygamberin kendi sözleri ile insanlara tebliğ ettiğini, yani Kur’an&#8217;ı peygamberin kutsi hadisi haline getirdiğini anlamayan bir ilahiyat profesörü (M. Ö.) veya Kur’an&#8217;da sure adı bile olan cinleri reddederken, Kur’an&#8217;da olmayan evrimi savunan bir müfessir (M. İ.) ile muhatap olduğumuz bir asırda yaşıyoruz… Aynı profesöre göre, Bayındır, A. R. Demircan, Taslaman “haddini bilmeyen, küstah, ilmin, alimin, geçmiş ulemanın yazdıklarına burun kıvıran, ‘onlar kimmiş lan’ diyen, ‘böyle küstah, pervasız’ tabir caizse ‘tinerci ve balici diyebileceğimiz bir tip’lerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Ayrıca, &#8220;Hz Muhammed, örneğin namazın nasıl kılınacağını uygulamalı gösterdiği halde, günümüzde farklı şekillerde namazını kıldığını söyleyenler de mevcuttur.&#8221; (Ekrem Sevil, Allah&#8217;a Meydan Okumanın Yeni Adı Deizm, s. 109)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ümmet hiç mi icma etmemiştir? Namazda icma, tarifinde icma, evrimi reddetmede icma, cin&#8217;in varlığını kabulde icma, Hz Adem’in topraktan yaratıldığında icma, Sahabeye yaklaşımda icma, Gulat şiaya ve tekfirci selefiliğe mesafeli olmada icma, Ehli kıblenin tekfir edilmeyeceğinde icma, edille-i şer’iyye’de (Kur’an-sünnet-icma-kıyas) icma, hadisi kabul etmede icma, vd. İlk anlarda Buhari ile Ebu Hanife arasında sorunlar çıkabilir ve hatta çıktıda ama toz duman dağılıp aradan zaman geçince, sonunda ümmet her iki önderinde etrafında birleşip, ikisini de bağrına basarak 1400 senelik en büyük icmayı gerçekleştirmiş ve Ehli Sünnet etrafında cem olmada icma etmişlerdir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oryantalistler, ‘Kur&#8217;an Araplara indi, evrensel değildir.’ Derken, Tarihselciler de, ‘Kur&#8217;an o dönemki Araplara indi, evrensel değil.’ demektedirler. Mealciler, ‘ensest ilişki’ diyerek, ‘çanak çömlekten yaratırma’ diye yaftalayarak Hz Adem&#8217;in çocuklarının evliliklerini reddederken, sonra da evrimi savunurlar. Sanki maymunlar dini nikâh yaparak çoğalmışlardır! Mealciler hem ‘namazı ikame edin yoksa uydurulmuş dinci olursunuz’ derler hem de, ‘namaz kılmayana ceza verilmeli’ diyen ehli sunneti eleştiriler. Bu kardeşlerimiz kendilerini Ebu Hanife ile özdeşleştirirken, onun ehli sünnet âlimi olduğunu da gözardı ederler. Mealci kardeşlerimiz, “Sunniye sorsan şii yoldan çıkmış, şiiye sorarsan sunni. Kuran’a bakarsan hepsi yoldan çıkmış” derler. Halbuki Şiiler Sunnileri (İmamet, takıyye gibi iman esaslarımızın eksik olduğunu ileri sürerek) tekfir ederken, Sünniler Şiileri tekfir etmez! Ama mealciler her ikisini de  (uydurulmuş dinci) diyerek tekfir ederler! Biz de diyoruz ki, yaşasın kuşatıcı İslam anlayışı olan ehli sünnet!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mealci kardeşlerimiz, &#8220;Peygamber Resul sıfatı ile Allah&#8217;tan aldığı ayetleri insanlara bildirmiştir. Nebi sıfatı ile de normal sıradan insan gibi günlük yaşamına devam etmiş ve sözler söylemiştir. Resul olarak Kur&#8217;an&#8217;dan başka bir şey söylememiştir. Nebi olarak söyledikleri ise bizi bağlamaz.&#8221; derler. Kısaca mealcilere göre hazreti Muhammed sadece bir postacıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir başka mealci de şunu söyler: “Şimdikiler Kur’an ayetlerinden rahatsız, Mekkeli müşriklerde rahatsızdı.” Bu tekfirci söyleme aynı üslupla cevap versek ve “Şimdikiler peygamber sözlerinden rahatsız, Mekkeli müşriklerde rahatsızdı.” desek hoşlarına gider mi? Bu ne dışlayıcı bir üslup ve tekfirci yaklaşımları yetmedi, şimdi de şirk ithamlarına muhatap olmaktayız…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ehli sünneti eleştirmek dışında, alternatif bir usul ortaya koyamayan kardeşim söyler misin? Ehli sünnetin namaz tarifi dışında, alternatif olarak namaz konusundaki görüşleriniz nedir? &#8216;Kur&#8217;an&#8217;da başörtüsüyle camilere girilmez diye bir ayet yok, o halde başörtüsü camiye girilebilir&#8217; diyen bir zihniyet ile bir medeniyet inşa edilebilir mi? Kur&#8217;an, leş-ölü hayvanların etini yenilmesini yasaklamıştır. (Bakara, 173) Siz balık türü hayvanları nasıl yiyebiliyorsunuz? Uydurulmuş din diyerek ehli sünneti tekfir eden sizlerin zihniyeti iktidar olursa tarihte yeni bir &#8221;Mihne&#8221; olayı yaşanmayacağının garantisi var mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Modernist arkadaşım!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz İslam&#8217;a yapılan her saldırıda İslami kaynakların bir parçasını reddederek ithamlardan kurtulmaya çalışırsak sonuçta, reddettiğimiz kaynaklardan çok daha kötü sonuçlarla karşı karşıya kalırız: İslam&#8217;da evrim var, hazreti Adem&#8217;in babası var, Hz Adem peygamber mi? Namaz var mı, nedir, kaç vakittir gibi&#8230; İslam tarihi boyunca hiç sorun teşkil etmeyen bu tür konular bir bakarsınız karşınıza İslam adına çıkmış! Bu nedenle bizler İslami kaynakları tümünü kabul eder ve savunuruz! Ehli sünnet,  temel bir kaynağımızı reddetme yoluna gitmez, çok daha zor olan yolu tercih eder; içindeki yanlış bilgileri diğer kaynak kitaplarla kıyaslayarak çıkarır, geri kalanı ise kaynak olarak korur ve kullanır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Sadece Kur&#8217;an yeter&#8221; diyen ve tarikatları eleştiren kardeşlerime 100 puanlık soru: Bu kadar şirk ve hurafe varken neden insanlar tarikatlara akın ederken, sizin önerdiğiniz teklife sıcak bakmıyorlar? Çünkü &#8220;halk cahil&#8221; derseniz, her seçimde yenilen muhalefetin, &#8220;halk cahil o nedenle bize oy vermiyor&#8221; cevabına benzer savunmanızı kimse muhatap alıp kabul etmez! &#8220;Onlara cennet bedavaya vaad ediliyor&#8221; derseniz; gece namazı, oruç, harama bakmama, sünnet-nafile namaza özel hassasiyetle onlar sizi, beni ikiye katlarlar! Sakın cevap yerine imalı, suçlayıcı &#8220;hadisçi, mezhepçi&#8221; kolaycılığı ve ithamları ile bize cevap vermeyin lütfen!</span><br />
<span style="color: #000000;">Hadi, buyrun cevap verin! Bizim cevabımız ve çözüm önerimiz malum; Ehli sünnet!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Emperyalist Batı medeniyeti karşısında ideallerini kaybetmiş ezik Müslümanlar; Modernistler!</span><br />
<span style="color: #000000;">Modernist ve tarihselciler, batı medeniyetinin daha adil, daha bilimsel ve daha ahlaklı bir yer olduğunu ifade ederler. Peki, bu aydın (!) kesimimiz haçlı seferleri ile başlayan ve özellikle son 200 yıldır ahlaklı, eğitimli, medeni, uygar, güvenilir denilen batının İslam ülkelerinin iç işlerine karışıp düzenlerini bozduğunu, yerel kaynaklarını kendi ülkelerine akıttığını; Suriye, Sudan, Mısır, Libya, Irak, Afganistan, Pakistan ve daha nice ülkelerin yönetimlerine varıncaya kadar müdahalede bulunduğunu, darbeler gerçekleştirdiğini görmüyorlar mı? Batılı insanlar mademki ahlaklı ve adil insanlardır, o halde neden yöneticilerine Türkiye’de masum kanı akıtan PKK’ya vermenin hesabını sormuyorlar? Kilometrelerce uzakta olan Suriye’de, Irak’ta neden insan kanı akıtıyorlar? Neden İsraili destekliyor, Filistinlilerin öldürülmelerine göz yumuyorlar? “Batı sömürdüğü Doğu kaynakları ile müreffeh bir hayat yaşıyor ve Doğudaki savaşlardan besleniyorlar!” İslam Ülkelerinin başına kendi kuklalarını dikmiş iken doğu nasıl gelişsin? En son Ukrayna’ya yaptıkları veya I. Ve II. Dünya savaşında yeryüzünü kana buladıklarını, ateizm ve komünizm illeti ile insanlığın dünya ve ahiretini mahvettiklerini, LGBT ile nesli yok etmeye çalıştıklarını, sömürge ile elde ettikleri güç ve teknolojiyi yine sömürge için kullandıklarını bu modernist arkadaşlarımız neden göremezler? Çünkü ideallerini kaybetmişler ve fikri mücadelede yenilgiyi kabullenmişlewrdir. Ümitsiz ve karamsardırlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki ümmeti yeniden şahlandıracak ilkeler ve idealler köklerimizde var! Tarihte buna defalarca şahitlik etmiştir. Yapılması gereken, tevhit ve adalet merkezli bir ümmet ruhu içinde ayağa kalkmak, ‘OKU’mak ve ahlak merkezli bir toplum olmak! En azından bu yolda ve idealde olmak, olabilmek; celladına aşık olmamak gereklidir. Unutmayalım ki İslam zafer değil sefer dinidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Detay için “Batı medeniyeti” , “Dinsiz ahlak olur mu?” ve “ İslam ülkeleri neden geri?” adlı yazılarımızı tavsiye ederiz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezheplere karşı olan, mealci bir kardeşimizin ehli sünnete ithamları ve çelişkileri </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone  wp-image-12946" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/548467879346546.png" alt="" width="729" height="387" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                                     </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13078" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/310676139_465015385659444_514715525114480621_n.jpg" alt="" width="222" height="265" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-12944" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/298828648_1414756685670932_7932350242209998902_n.jpg" alt="" width="142" height="162" /></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/modernistler.html/kuran-cicek-1" rel="attachment wp-att-3091"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-3091" title="kuran-cicek-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-cicek-1.jpg" alt="" width="198" height="106" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/modernistler.html">Modernistler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/modernistler.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdealler ve tarihten pratik realiteler</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Oct 2012 17:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[ideal]]></category>
		<category><![CDATA[islam ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[islamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[mesel denizi]]></category>
		<category><![CDATA[misaller]]></category>
		<category><![CDATA[örmekler]]></category>
		<category><![CDATA[pratik]]></category>
		<category><![CDATA[pratik islam]]></category>
		<category><![CDATA[reel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=2947</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8211;İslam’ın kılıç zoru ile yayılmadığı ve din hürriyetine verdiği önem için “İslam barış dinidir, İslam ve Rönesans, İslam kılıç ile yayılmadı” adlı yazılarımız da öneririz&#8211; &#8220;İnsanlığın ihtiyaç duyduğu karizmatik topluluk fikrini İslam gerçek hayatta diğer büyük dinlerin hepsinden daha iyi uygulamıştır.&#8221; (M. Watt, İslam and the Integration of Society, s. 234) “Müslümanlık ticaret ahlakı bakımından [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html">İdealler ve tarihten pratik realiteler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;"><strong>&#8211;</strong>İslam’ın kılıç zoru ile yayılmadığı ve din hürriyetine verdiği önem için “İslam barış dinidir, İslam ve Rönesans, İslam kılıç ile yayılmadı” adlı yazılarımız da öneririz<strong>&#8211;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İnsanlığın ihtiyaç duyduğu karizmatik topluluk fikrini İslam gerçek hayatta diğer büyük dinlerin hepsinden daha iyi uygulamıştır.&#8221; (M. Watt, İslam and the Integration of Society, s. 234)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Müslümanlık ticaret ahlakı bakımından Hristiyanlığı geçmişti.” (Will Durant,  İslam Medeniyeti, s. 64)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batılı araştırmacı Bryan S. Turner&#8217;ın, &#8220;Birçok bilim adamı, şeriatın ideal ve pratik arasında bir boşluk dolduran, ideal bir hukuk olduğunu kabul etmişlerdir” (Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 97) şeklinde özetlediği, İslam&#8217;ın bir ütopya olmadığının, masallarda karşılaşılabilecek muhteşem idealleri dünyada yaşattığının delillerinden birkaçına örnekler verelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollarla yemeniz için o malları hâkimlere (idarecilere) vermeyin.” (Bakara, 188); &#8220;Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. İyiliğin yapılmasını emreder, kötülüğün yapılmasını yasaklarsınız ve Allah&#8217;a inanır iman edersiniz.&#8221; (Ali İmran, 110); &#8220;Ey İnananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin.&#8221; (Nisa, 135); “Mala ve mevkiye düşkün bir adamın dînine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zuhd, 43/2376)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir düşünce sistemi hayal edin, hiç kimsenin makam mevki, rütbe ve zenginliğine bakılmaksızın adaletin herkese uygulandığı bir bakış açısına sahip bir toplum ve o toplumun önderi; Efendimiz, mahzum kabilesinden zengin bir kızın suç işlemesi üzerine onun cezalandırılmamasını isteyenlere şöyle hitap etmektedir: &#8220;Sizden öncekileri helak eden şey, şudur: İçlerinden asil birisi hırsızlık yaptı mı, onu cezasız bırakırlardı. Ama kimsesiz zayıf biri hırsızlık yapınca, derhal ona ceza verirlerdi. Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık yapmış olsa, mutlaka ona da aynı cezayı verirdim.&#8221; (Buhari, enbiya 54, hudud 12; Müslim, hudud 8, 9, M. Asım Köksal, İslam Tarihi, VI/477-478)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir önder, peygamber düşünün ki yönetimi altındaki insanlara hizmet ediyor; o topluluğa eli ile su dağıtıyor ve onu ziyarete gelen yabancı bir ülkenin elçisi bu manzara üzerine “Ben hayatımda böyle yönetici görmedim.” diyor, Efendimizde cevaben; &#8220;İnsanların efendisi, insanlara hizmet edendir.&#8221; buyuruyorlar. (Deylemî, el-Firdevs bi-Me’sûri’l-Hitâb, II/324; Acluni, Keşfu’l-Hafa, I/462-463)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Efendimiz fakirlere yardım dağıtmaktadır. Yardım dağıtımı bittikten sonra bir adam gelir. &#8220;Yardım dağıttığınızı duydum, onun için koştum, ama yine de yetişemedim. Zaten ben hep böyle şanssızın biriyim. Efendimiz sordu: &#8220;İhtiyacın çok mu fazlaydı?&#8221; Saymaya başladı ihtiyaçlarını. Hepsi de zaruri ihtiyaçtı. Ama Resulüllah&#8217;ın da imkânı bitmiş, elinde avucunda olanı tümüyle vermiş, tek dirhemi bile kalmamıştı. Efendimiz dikkatle baktı yoksul adamın üzgün yüzüne. Sonra beklenmeyen açıklamasını yaptı: Üzülme, ihtiyaçlarını yine alacaksın, hem de hiçbirini eksik bırakmadan! Nasıl olacak bu diyerek heyecanlandı yoksul adam. Efendimiz kelimelere basarak konuştu: &#8220;Şimdi buradan dükkânların bulunduğu yere doğru yürü, ihtiyaçlarını nerelerde bulursan al, satıcılara da de ki: Mal benim, borç Resulüllah&#8217;ındır! Ödemeyi Resulüllah yapacaktır.&#8221; Adam önce şaşırdı. Sonra Efendimiz&#8217;in ısrarı karşısında toparlanarak sevinçle çarşının yolunu tuttu. Alacaklarının hesabını yaparak sevinçle gidiyordu. Olayın şahidi olan Hazreti Ömer, fedakârlığın bu kadarını fazla buldu. Düşüncesini dile getirmekten kendini alamayarak dedi ki: &#8220;Ya Resulallah! Sen gücünün yettiğiyle mükellefsin. Elinde olanı tümüyle verdin, geriye bir şey kalmadı, neden bu sefer de yardım edemediğin yoksulun borçlarını yükleniyorsun? Bu kadarı da fazla değil mi?&#8221; Bu sözlerden hiç de memnun olmayan Resulüllah&#8217;ın yüzündeki tebessümün kaybolduğu görüldü. Halbuki o ana kadar çok mutluydu. Bunun üzerine oradaki masum bakışlı bir sahabe söze karıştı: &#8220;Ya Resulallah, dedi, Sen Ömer&#8217;e bakma! Ver, ver, arşın sahibi Allah Sana yine verir, Seni boş bırakmaz!&#8221; Bu sırada &#8216;ver ver&#8217; sözünden o kadar memnun oldu ki, tebessümü tekrar yüzünde belirdi. Verme konusundaki ölçüsünü de şöyle dile getirdi: &#8220;Hiçbir şeyi olmayan, çorbasının suyunu çoğaltsın, onu da bulamayanların imdadına bir tas sulu çorba ile koşsun, yine yoksullara ilgisiz kalmasın!&#8221; (Ahmet Şahin, “bir kutlu doğum hatırası, mal senin borç benim” adlı yazısından; Şahin, Aradığımız İslam, s. 18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ömer b. Hattab&#8217;ın, savaş sırasında bazı kumaş balyaları ele geçirilmiş herkese birer parça düşecek şekilde halk arasında eşit olarak dağıtılmıştı. Ömer halkla hitaben, &#8216;halkım duyun ve itaat edin&#8217; diye söze başladığında biri; &#8216;Hayır! Senin üzerindeki elbise çok fazla kumaştan yapılmıştır, seni ne duyarız ne de itaat ederiz.&#8217; der. Ömer, oğlu Abdullah&#8217;ı çağırdı, kendi payına düşen kumaş parçasını babasına verdiğini söyleyerek durumu açıklar. Dinleyici bu defa; &#8216;Şimdi emret! Biz de dinleyelim ve itaat edelim&#8217; der.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 240)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir gün Efendiler Efendisi’ne bir sepet içinde turfanda hurma ikram edilir: Buyur ya Resulallah, olgunlaşan ilk hurma! Efendimiz: &#8220;Benim idare ettiğim halkım da şu anda böyle taze hurma yiyebiliyor mu?&#8221;  Hayır, derler, kimse taze hurma yemiyor. Kesin sözünü söyler:  &#8220;Götürün bu hurmaları, şu çocuklar yesin. Ben ümmetimin yemediğini yemem! Giymediğini de giymem! Halkının yemediğini yiyen, giymediğini giyen idarecilerden olmaktan Allah’a sığınırım.&#8221; Ya O&#8217;nun yolundan giden sahabe ne yapmıştır? Hazreti Ömer’e bir iftar sofrasında soğuk bal şerbeti ikram edilir. Bardağı dudağına değdirmesiyle çekmesi bir olur: Bu ne? Ürkek ve çekingen sesle cevap verirler:  Bal şerbeti, sizin için özel olarak hazırlatmıştık: Sert sesle sorar:  Benim idare ettiğim halkım da şu anda böyle soğuk suyla yapılmış bal şerbeti içebiliyor mu? Derler ki:  Nerede? Onlar hele bir sıcak suyu bulsunlar! Kelimelere basa basa konuşur:  Ben, der, Müslümanlar’ın yemediğini yemem, içmediğini de içmem. Götürün bu bal şerbetini, getirin halkımın içtiği sıcak suyu. Halkından ayrı yaşayan idarecilerden olmaktan Allah’a sığınırım!  Şimdi bir de ordu kumandanı Halid bin Velid’den örnek arz edelim. Bakalım o nasıl örnek almış, ne ölçüde benimsemiş bu gerçeği? Suriye taraflarında Rumlar’la yapılan savaşta akşam olmuş, şöyle bir istirahat devresine geçilmiştir. Sıcak kumların üzerine sofralar serilir, açlıktan takatsiz düşmüş askerler kuru ekmekle hurmalarından yemeye başlarlar. Ancak kumandan Halid bin Velid’in sofrasında yumuşak ekmek, soğuk su var. Hayretle sorar:  Bu ekmekler nasıl olup da böyle yumuşak kalmış? Deve sırtında güneş nasıl kurutmamış? Derler ki:  Biz bu ekmek ve suyu eştiğimiz kum çukurlarındaki nemli zeminde muhafaza ettik. Bu yüzden ekmeğimiz yumuşak, suyumuz soğuk. İlk sorusu şöyle olur: Askerlerim de böyle ekmek mi yiyor, böyle su mu içiyor? Hayır, derler, onlarınki, deve üzerinde kurumuş ekmek, ısınmış su! Kumandan hiddetlenir: Kaldırın bu yumuşak ekmekle, soğuk suyu. Bana askerimin yediği kuru ekmekle, içtiği sıcak suyu getirin. Savaşta birlik olup da yemekte ayrılan kumandanlardan olmaktan Allah’a sığınırım. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethedilmesinin ardından, Müslümanlar için son derece önemli ve değerli olan Kâbe’nin anahtarını; sahabeden birine değil, o sırada henüz Müslüman olmayan Osman bin Talha’ya teslim etmişti. Çünkü o vazifeyi en iyi şekilde yerine getirebilecek kişi, Osman bin Talha’ydı. Bir Kurban Bayramı sabahı, namazdan sonra geldiği evinde Efendimiz&#8217;e kurban eti sunuldu. Yüzünde bir tereddüt işaretleri dolaşan Hz. Peygamber; “şu anda çevremizdeki komşularımız da et yiyorlar mı” diye sordu. “Hayır, biz herkesten önce sizin için hazırladık. Önce siz yiyin, sonra onlara göndereceğiz” cevabını alınca ise tabağı elinin ucuyla iterken şöyle dedi: “Götürün bu tabağı önümden. Komşumun yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Ne zaman komşularımızın bacalarından et piştiğini gösteren dumanlar yükselirse o zaman getirin, ancak onlarla birlikte et yiyebilir, onlarla birlikte bayram yaparım!” (www.bartin.info/halkinin-yemedigini-yiyen-bir-idareci-olmaktan-allaha-siginirim-makale,975.html; https://sonpeygamber.info/hz-peygamber-in-yoneticiligi;Şahin, Aradığımız İslam, s. 22-23)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Utbe bin Ferkad anlatıyor: Bir seferinde Hazret-i Ömer’e hurma ve yağdan yapılan birkaç sepet helva götürdüm. O, bana bunların ne olduğunu sorunca ben de: Yiyecek, sana getirdim. Çünkü sabahtan akşama kadar halkın işleriyle uğraşıyorsun. İstedim ki, evine döndüğünde iyi bir gıda alarak kuvvetini koruyasın. dedim. Hazret-i Ömer, sepetlerden birinin ağzını açtı ve: Ey Utbe, Allah aşkına söyle! Bunlardan her bir müslümana bir sepet verdin mi?” diye sordu. Ey Mü’minlerin Emîri! Kays Kabîlesi’nin bütün mallarını harcasam yine da her müslümana bir sepet helva veremem. dedim. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:“Öyleyse bana da lâzım değil.” dedikten sonra kuru ekmek ve sert etlerle yapılmış bir sahan tirit getirtti… Sonradan bana, etlerin iyi taraflarını uzaklardan gelen müslüman misafirlere yedirdiğini, sert yerlerini ve sinirlerini de kendisinin yediğini Söyledi.” (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-2; Dr. Murat Kaya, Hz.Ömer 111 Hayat Ölçüsü; Ali el-Müttakî, XII, 627/35936)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimiz (sas) Medine&#8217;de halka hitap ettiği son hutbelerinden birinde (632) yönettiği halkına: &#8220;Ey insanlar! Yönetiminizde bulunduğum günden bu yana kimin sırtına bir kamçı vurmuşsam işte sırtım, gelsin o da bana vursun! Kimin kalbini kıracak bir söz söylemişsem gelsin o da bana aynı sözü söylesin. Kimin küçük de olsa bir hakkını almışsam işte malım, gelsin o da benden hakkını alsın!&#8221; Sözlerine şunu da ekler: &#8220;Sakın içinizden biriniz demesin ki, hakkımı isteyecektim ama Resulüllah&#8217;ın darılacağından çekindim de isteyemedim. Şunu kimse unutmasın ki, benim inancımda hakkını isteyene darılmak yoktur! Şunu iyi biliniz ki, benim en çok sevdiğim kimse, benden hakkını alan yahut da helal eden kimsedir. &#8220;Bu sözleri dinleyen halktan biri ayağa kalkarak: Ya Resulallah der, öyle ise ben zatınızdan üç dirhem istiyorum! der. &#8220;Bu alacağın nereden kaldı hatırlatır mısın? &#8220;Hani çölden gelen bir fakir üç dirhem yardım istemişti de, sizde bulunmadığından ben vermiştim, onu talep ediyorum. Bunun üzerine Efendimiz (sas)&#8217;in cevabı aynen şöyle olur: &#8220;Amcamın oğlu Fazlı! Hemen git, üç dirhemi getir, istek sahibine ver. Böylece halkımızla aramızda helalleşmediğimiz bir konu kalmasın. &#8221; (Taberî, III/191; İbn-i Kesîr, Sîre, IV/257)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye döndüğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi: “Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Yahudi: Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir. dedi. Hz. Ali, isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da olsa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti: “O hâlde hâkime gidelim.” dedi. Birlikte hâkime gittiler. Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh idi. Kâdı Şureyh, Hz. Ali’ye: Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir? dedi. Hz. Ali: “Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Meseleyi anlayan kadı, Hz. Ali’ye: Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?  diye (Delil ile ispat davacıya, yemin de davalıya düşer (Buhari, Rahin, 6; Tirmizi, Ahkam, 12: Ibni Mace, Ahkam, 7; Mecelle, md. 76) kuralı gereği) sordu.  Hz. Ali: “Evet, var.” dedi, “Hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın benim olduğuna iki şahittir.” Kadı Şureyh: &#8220;Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.&#8221; dedi. Hz. Ali: “Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz? Ben Resûlullah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” dedi. Neticede Şureyh, delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelendirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı: Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım. Hz. Ali, bu neticeye çok sevindi: “Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum” dedi. (Suyuti, Târihü’l-Hulefâ, s. 172)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hicretin 17. senesinde Halife Hazreti Ömer, ziyaretçi çokluğundan dolayı Resulüllah&#8217;ın mescidini genişletmek istemişti. Bunun için Türbe-i Saadet&#8217;in etrafındaki arsaları istimlak edip mescide katması gerekiyordu. Çevredeki arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulundu:  Evinizi, arsanızı Resulullah&#8217;ın mescidini genişletmek için satın almak istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın. Herkes kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah&#8217;ın mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum. Herkes arsa ve evinin değerini söyler, binalar, arsalar satın alınır, Resulullah&#8217;ın mescidi genişletilmeye müsait duruma gelir. Ancak bir pürüz var. Onu da halletmek gerekiyor.  Nedir o pürüz? Hazreti Abbas. Abbas, arsasını satmak istemiyor. Mescide de olsa vermeyi düşünmüyor. Halife bizzat meşgul olur, tekliflerini tekrar eder:  Ya Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah&#8217;ın mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun bulmuyoruz. Şayet verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı ver de bu iş bitsin. Mescid-i Nebi ziyaretçileri içine alacak genişliğe ulaşmış olsun, ihtiyacı karşılayacak hale gelsin. Hayret! Abbas&#8217;tan beklenmeyen tavır:  Hayır, mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla alacaksanız o başka! İçinden çıkılmaz bir durum söz konusu olunca Halife olayı mahkemeye intikal ettirir. Hakim meşhur hukukçu Übeyd bin Kab. Taraflar huzurdalar. Devletin iddiası:  Biz yönetim olarak Abbas&#8217;a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmemeli, arsasını vermeli ki, Resulullah&#8217;ın mescidi ihtiyacı karşılayacak şekilde genişleme imkanı bulsun. Abbas&#8217;ın cevabı:  Arsa benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler vermek istemiyorum. Ne para zoruyla, ne de mescide ilave etmek iddiasıyla mülkümü elimden kimse alamaz. Mahkemenin kararı:  İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülküne ve arazisini isterse para zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz. Abbas&#8217;ın mülkü Abbas&#8217;ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır. Mahkemenin tartışma götürmez bu kararı kesinleştikten sonra taraflar kalkıp gitmek üzere kapıya yönelmişken bir ses işitilir. Bu ses Abbas&#8217;tan başkasının sesi değildir. Bakın ne diyor Abbas:  Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?  Evet mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir. Kimse senin arsanı fazla fiyat vererek de olsa zorla alamaz.  Öyle ise der, şimdi beni dinleyin. Mahkemenize açıkça ifade ediyorum. Arsamı şu andan itibaren Resulullah&#8217;ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe ediyorum. Hem de tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz şahit olun, parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah&#8217;ın mescidine hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna girmiştir. Übeyd bin Kab&#8217;ın sorusu:  Ey Abbas, neden böyle bir tutumu tercih ettin? Önce aşırı fiyatla da olsa vermedin, şimdi ise parasız hibe ediyorsun? Abbas&#8217;ın kitaplık çapta cevabı tek cümleden ibaret:  İslam&#8217;ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için! Halife Ömer gece  teftişlerinin birinde fakir bir adamın çocuğu olduğunu fark eder. Hemen hanımının yanına döner &#8220;Yoksul bir adamın yeni doğum yapmış hanımına neler lazım gelir, sen bilirsin&#8221; der, ihtiyaçları sırtına çuvalla alır ve  hanımı ile fakir adamın yardımına koşarlar. Çocuk doğar, Hz. Ömer&#8217;in hanımı dışarıya seslenir &#8220;Ey Mü&#8217;minlerin emiri çocuk sağlıklı, merak edecek bir şey yok&#8221; fakir adam  yanındaki kişinin halife olduğunu anlayınca ayağa kalkmak ister: &#8220;Hiç ayağa kalkmana gerek yok, Yöneticinin görevi ihtiyaç sahiplerini tespit edip yardımlarına koşmaktır. Ben görevimi yaptım, geç kalmışsam Allah beni af etsin.&#8221; buyurur. Ve ilave eder :&#8221;Yoksula görev, devletin görevidir.&#8221; Halife Ömer döneminde kıtlık olur. Eslem : &#8220;Kıtlık biraz daha devam etseydi yoksullardan önce Hz. Ömer ölebilirdi. Çünkü halktan çok  Ömer yokluğu yaşıyordu.&#8221; demektedir.  Kıtlık vaktidir. Hz. Ömer dolaşırken oldukça semirmiş bir deve görür, sahibini sorar. Oğlu Abdullah &#8220;benimdir.&#8221; deyince Hz. Ömer oğluna döner &#8220;bak oğlum, bu deve nasıl  semirdi sana anlatayım mı?&#8221; der ve anlatır: &#8220;Bu deve halifenin oğlunundur denip senin devene yedirdiler, otlu yerleri senin devene tahsis ettiler. Şimdi bu deveyi al, sat, anaparayı  ayır,  kârını hemen bana getir, hazineye yatırıp Beytü&#8217;l-Mal&#8217;e (Devletin hazinesine) devredelim. Çünkü halife unvanı devletindir. Devletin  unvanı ile kazanılan para da devlete aittir. Aksi halde nüfuz ticareti yapmış olur, helal malımıza haram karıştırmaktan kurtulamayız.&#8221; buyururlar. Yine bir gün Hz. Ömer hastalanır. &#8220;Beytü&#8217;l-Mal&#8217;dan (Hazineden) bal alıp verelim.&#8221; denir. Halife  itiraz eder: &#8220;Hazine ortak maldır, izinsiz almak caiz olmaz.&#8221; der. Mısır valisi Amr b. As&#8217;ın oğlu kendini yarışmada geçen bir Kıpti&#8217;nin yüzüne kırbaçla vurur. Adam yola çıkar, halife Ömer&#8217;i bulur ve durumu anlatır. Valinin oğlu çağırılır ve aynı ceza adam tarafından ona da uygulanır. (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 46) Übey b. Kaab, Halife Ömer ile mahkemelik olur. Mahkeme kadısı Zeyd b. Sabit, halifeyi görünce ayağa kalkmak ister, Halife  şöyle   buyurur. &#8220;Adalet  hiç kimse için ayağa kalkmaz. Ama herkes  adalete ayağa kalkmalıdır.&#8221; Halife ve halktan biri yan yana   muhakeme olurlar.  Suriye Gassan kabile reisi Cebele&#8217;nin  ayağına tavaf esnasında bir köylü yanlışlıkla basar. Cebele bir tokat atar, adam Hz. Ömer&#8217;e şikâyet eder. Hz. Ömer: &#8220;Cebele&#8217;nin büyük, Köylünün tokat yiyecek kadar küçük olduğu ne ile belli? Üstünlük takvadadır.&#8221; buyurur. Sonuçta tokatla yere yıkılan köylü, kendisini yere yıkan kabile reisine aynı kuvvette bir tokatla mukabele eder.  Halife Ömer  Mısır&#8217;a tayin ettiği vali hakkında şikayetler alınca onu geri çağırır. Vali   Bin Ganem  oldukça şişmanlamıştır. Hz. Ömer ona bir sopa verir ve: &#8220;Bu  sopayı al, sana lazım olacak bundan sonra hazinenin  koyunlarını otlatacaksın, sana memurluk değil, çobanlık yakışır&#8221; der ve ekler: &#8220;Senden süt isteyene bedava vereceksin , ama Ömer&#8217;in aile efradına  vermeyeceksin.&#8221; Bir devlet memuru halktan birini haksız yere döver. Hz. Ömer&#8217;e durum intikal edince, &#8220;Sende onu vurduğu kadar kırbaçla&#8221; buyurur. Amr b. As &#8220;Memurun itibarı sarsılır.&#8221; deyince, Hz. Ömer:&#8221; Ben zalimi şu, bu nedenlerle koruyup, mazlumu  uğradığı zulüm ile baş başa bırakamam, kim zulmetmiş ise karşılığını görmeli ki tekrarına cesaret edemesin.&#8221; buyururlar. Halife Ömer, Abdurrahman b. Avf&#8217;dan ödünç para ister.  Abdurrahman b. Avf   şaşırır ve sorar: &#8220;Hazine elinin altında.&#8221; deyince Hz. Ömer &#8220;Hazine milletin ortak malıdır, ödüncü  ödeyemeden ölürsem bütün bir milletle helalleşmek  zorunda kalırım. Ama senden alırsam ve ödeyemeden ölürsem sadece seninle helalleşmek zorunda kalırım, bu ise göze alınabilecek bir helalleşme olur.&#8221; buyururlar.  (Hz. Ömer&#8217;in oğlu) Abdullah b. Ömer, İslâm devleti bünyesinde meydana gelen anlaşmazlıklarla ortaya çıkan ve birbirleriyle mücadele eden gruplara karışmadı, tarafsız kaldı ve devlet kadrolarında vazife almadı. Zira oğlunu hilâfete aday göstermesini tavsiye eden sahâbelere Hz. Ömer: &#8220;Bir evden bir kurban yeter&#8221; demişti. Hz. Ömer: &#8220;Bir evden bir kurban yeter&#8221; demişti. Babasından sonra başa geçecek halifeyi seçmeye görevli olan şura&#8217;ya sadece müşavir olarak katıldı. Hz. Ömer oğluna şura&#8217;ya katılmasını ancak aday olmamasını tavsiye etmişti. (Ahmed Şahin, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, s. 35,  42, 49, 52, 55, 56, 61, 119; İbnü&#8217;l-Esîr, el-Kâmilfi&#8217;t-Tarih, 111, 65 vd.) Mısır valisi Amr b. As&#8217;ın oğlu kendini yarışmada geçen bir Kıpti&#8217;nin yüzüne kırbaçla vurur. Adam yola çıkar, halife Ömer&#8217;i bulur ve durumu anlatır. Valinin oğlu çağırılır ve aynı ceza adam tarafından ona da uygulanır. (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 46) “Hz Ömer halifeliği döneminde Zeyd&#8217;in oğlu Usame&#8217;ye kendi oğlundan daha fazla maaş bağlar. Oğlu “neden böyle yaptığını” sorunca, Hz Ömer oğluna: “Üsame Resulullah&#8217;a senden ve babası Zeyd’de senin babandan daha sevgilidir.” diye cevap verir. (Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Ḫarâc, s. 46; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe, s. 76) Hamd, böyle insanlar yaratan yüce Allah&#8217;a, salat ve selam bu insanlara hidayet öğreten Hz. Muhammed&#8217;dedir.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ali akşama kadar hurma ağaçlarından hurma toplar. Akşama doğru devenin üstünde hurma, ipi elinde hizmetçisi Kamber ve Hz. Ali eve doğru yollanırlar. Yolları üzerinde bir fakir el açar  ve  &#8220;Allah rızası için &#8221; diye  yardım ister. Hz. Ali Kamber&#8217;e döner: &#8220;Ne istiyor&#8221;, diye sorar. Kamber cevap verir &#8221; Hurma&#8221;  Hz. Ali &#8220;Ver öyleyse&#8221; buyurur. Kamber &#8220;Hurma çuvalda&#8221; der. Hz. Ali “Çuvalla ver &#8221; buyurur. Kamber &#8220;Çuval devede &#8221; deyince, Hz. Ali &#8221; Deveyle ver &#8221; buyururlar. Kamber devam diyor &#8221; Devenin ipi elimde demekten korktum! Yoksa beni de deveyle birlikte yoksula vermekte  tereddüt etmeyebilirdi.&#8221; (A. Başak Sezgin, Gencin Yol Rehberi-1, s. 60; Mevlana Şibli; Sadr-ı İslam, Veysel Akkaya, Güneşin Secdesi; Yaşar Değirmenci, Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed zamanında 22 yıl Türkler arasında esir yaşayan ve sonradan Almanya&#8217;ya dönerek hatıralarını bastıran Georg von Mühlenbach, Osmanlı ordusunu daimi surette muzaffer kılan ve devletin muntazam bir şekilde büyümesini sağlayan manevî-ahlakî dinamikleri şöyle tahlil etmiştir: “Halk, ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu, geçtiği yerde her şeyi peşin para ile satın alır; hanlarda geceleyen asker, parasını öder. Türk ordugâhına, kızlarına tecavüz edildiği için şikâyete gelen anneler görmek mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi bir muameleye muhatap olduğunu söyleyerek şikâyete gelen de yoktur. Zira böyle şeyler olmaz. Bu anlayış, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve devletini muntazam şekilde büyütmüştür.” </span>(Cavid Kasımlı, Kardelen Dergisi, sayı: 57, Eylül, 2007)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yavuz Sultan Selim, Haziran 1516’da orduya Mısır seferi için hareket emri verdi. Ordu, Gebze yakınlarında bağlık-bahçelik bir arazide mola verdi. Etrafta üzüm bağları ve elma bahçeleri vardı. Askerlerini kontrol etmek amacıyla padişah yeniçeri ağasını yanına çağırdı:  Bütün askerlerin heybeleri aransın. Heybesinde çalıntı bir meyve veya nesne çıkan askeri bana getirin! Yeniçeri ağası, saatler boyunca askerlerin heybesini arattı. Ancak hiçbir askerin heybesinde meyveye veya çalıntı bir şeye rastlanmadı. Durum, Yavuz Sultan’a bildirildiğinde,  padişahın sevincine diyecek yoktu. Çok rahatladı, askerleriyle gurur duydu ve Allah’a şöyle şükretti: &#8220;Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun! Bana haram yemeyen bir ordu verdin. Eğer askerim içinde tek bir kişi dâhi, sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi ve ben bunu haber alsaydım, Mısır seferinden vazgeçerdim! Çünkü haram yiyen bir orduyla hiçbir yer fethedilemez!&#8221; (İbrahim Refik, Efsane Soluklar, s. 36; https://dtarihi.com/yavuz-sultan-selim-ve-ordusunun-harama-el-uzatmamasi; İsmail Çolak, Destanlaşan Zaferler, s. 22; Yeni Bir Çağ Açılıyor, s. 92) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">A. de la Motraye isimli gezginin &#8220;Voyages en Europe, Asie et Afrique&#8221; adlı kitabının 1727 yılında yayınlanan La Haye baskısının birinci cildinin 258. sayfasından: &#8220;Hırsızlara gelince, bunlar İstanbul&#8217;da son derece nadirdir. Ben Türkiye&#8217;de on dört sene kaldığım halde bu müddet zarfında hiçbir hırsızın orada ceza gördüğünü işitmedim. Türkiye&#8217;de yankesiciliğin ne olduğu mâlum değildir, onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Türk ve İslam düşmanı Sir James Porter: &#8220;Türkiye’de yol kesme vakalarıyla ev soygunculukları hatta dolandırıcılık ve yankesicilik olayları adeta meçhul gibidir. Savaş halinde olsun, barış halinde olsun, yollar da evler kadar güvenlidir. Kesindir ki, İstanbul’da Türkler tarafından işlenmiş yankesicilik, dolandırıcılık ve soygunculuk vakaları son derece azdır. İnsan bu şehirde Bulgarlardan sakınmalıdır, çünkü onların ekserisi hilekár ve dolandırıcıdır.&#8221;; Fransız generallerinden Comte de Bonneval: &#8220;Haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında neredeyse hiç bilinmeyen suçlardır. Sözün özü, ister vicdani bir inançtan, ister ceza korkusundan ileri gelmiş olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.&#8221;; L.Castellan’ın 1811’de çıkan &#8220;Yunanistan, Çanakkale ve İstanbul Üzerine Mektuplar&#8221; kitabından: &#8220;İstanbul’da gündüz olduğu gibi geceleyin de insan hiçbir saldırıya uğrama korkusu olmadan dolaşabilir. Zaten ahali bilhassa evlerde hırsızlık vakaları olmamasına büyük bir dikkatle özen gösterir: Çünkü öyle bir hadise görülen sokağın bütün sakinleri çalınan malı ödemekle yükümlüdür.&#8221;  A. Brayer adında İstanbul’da 9 yıl geçiren bir doktorun anlattıkları: &#8220;Yankesicilik, dolandırıcılık, anahtar uydurma, kırıcılıkla çalma, pencereden girme vesair suretlerle yapılan hırsızlıklara gelince, işte o vakalar son derece seyrektir.&#8221; Kaynak: İsmail Hami Danişmend, Türkler” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 14 Eylül 2007)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türk ve İslam düşmanı Guer isimli avukatın 1747 yılında Paris&#8217;te yayınlanan &#8220;Moeurs et usages des Turcs&#8221; adlı kitabının ikinci cildinin 188. sayfasından: &#8220;Gerek İstanbul&#8217;da, gerek Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bütün şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak surette ispat etmektedir ki, Türkler hiçbir zaman görülmemiş derecede medenîdirler ve o kadar uzun zaman haklı olarak itham edilmelerine rağmen bugün barbarlıkla artık hemen hemen hiç alakaları kalmamıştır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Par A. Ubicini: &#8220;İstanbul’da dükkâncı herkesçe mâlum namaz saatlerinde dükkânını açık bırakıp gittiği ve geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatıldığı halde senede yalnız dört hırsızlık vakası bile olmaz. İnanılmaz şey! Barbarlar diyarında ve muazzam bir şehrin o muazzam batakhanesinde ne cinayet, ne cebir, ne de şiddet oluyor, herkesin hukuku eşitlik esasına göre temin ediliyor, bütün bedbahtlar emin bir sığınak buluyor ve büyük küçük, Müslüman Hıristiyan hep aynı adalete tabî tutuluyordu.&#8221; (Ubicini, La Turquie, Paris 1955, s. 330, 437)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ignatius  Mouradgea d&#8217;Ohsson&#8217;un 1791 yılında yayınlanan &#8220;Tableau Général de l&#8217;Empire ottoman&#8221; isimli kitabının dördüncü cildinin birinci kısmının 263-264. sayfalarından: &#8220;Osmanlı Türkleri, toplum ve fert olarak ahlâklarının ciddiyetini şeriatın iffet ve hâyâ hükümlerine borçludurlar. Ahlakî ve dînî bir hukuk sisteminin zorunlu bir sonucu olan bu durumun, barbarlık örf ve adetlerinden, milletin göçebeliğinden ve kocaların kıskançlığından kaynaklandığını ileri sürmek haksızlıktır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dr. A. Brayer&#8217;nin 1836 yılında yayınlanan &#8220;Neuf années a Constantinopla&#8221; adlı eserinin birinci cildinin 286. sayfasından: &#8220;Halkın ve bilhassa fakir tabakanın en zarurî ihtiyaç maddeleri üzerine en ehemmiyetsiz bir verginin bile konulmasını yasaklayan, o gibi maddeleri en ucuz fiyatla sattırmayı en şerefli vazife bilen, tartılarla ölçüleri en sıkı kontrole tabii tutturan ve ıslah kabul etmez istifçi ve vurgunculara ölüm cezası verdiren ruh…&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meşhur İtalyan edebiyatçı Edmondo de Amicis&#8217;in &#8220;Constantinople&#8221; adıyla Fransızca&#8217;ya çevrilen eserinin 1883 Paris baskısının 425-426. sayfalarından: &#8220;Şu noktada hemen bütün Dünya aynı kanaattedir. Yeni Türk, eski Türk&#8217;ün değerinde değildir. Bizim kumaşlarımızı, her türlü refah vasıtalarımızı, ayıplarımızla kötülüklerimizi, mânâsızlıklarımızı benimsemiştir, fakat anlayışımız ile fikirlerimizi henüz kabul etmediği için bu yarım yamalak başkalaşma ve dönüşüm esnasında kendisindeki eski Osmanlı Türk karakterinin bütün iyi taraflarını da kaybetmiştir. Eski Türk&#8217;ün, &#8220;Batı medeniyetinin türettikleri&#8221; olarak görüp değer vermediği bu gençler, gerçekten de tembel, kabiliyetsiz, imansız, para düşkünü, Avrupa taklitçisi, her türlü millî geleneğin düşmanı ve uşak ruhlu sürü sürü memurlardan ve atalarının pabuçları olamayacak kadar küstah, hâyâsız, ahlâksız bir nevî &#8220;şık gençlik&#8221; güruhundan ibarettir.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Downey şöyle der: &#8220;Birçok Hristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ilkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip sığınıyordu.&#8221; (Fairfax Downey, Kanuni Sultan Süleyman, s. 37)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">IV. Şarl’ın yakın doğuya gönderdiği temsilcisi Bertrandan de la Brogiere, 1433 de Edirne’de bizzat II. Murad’ı görmüştür, onun adaletine hayran kalan seyyah, “Eğer isterse bütün yakın doğu Hıristiyanlık âlemini ortadan kaldırır!” der. Bu nedenle de Fatih 1463 de Bosnaya girince Bogomiller, krallarını terk edip Türklerin safına geçmişlerdir. XV. Yüzyıl sonlarında İspanyadaki Müslüman ve Yahudiler, kitle halinde Osmanlı ülkesine sığınarak, iskan edilmişlerdir. Rus kilisesinin zulmüne dayanamayan Kazaklar da din hürriyetini Osmanlı idaresinde bulmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sultan Abdulhamid Han’la ilgili bir hatırasını Mabeyn Başkatibi Es’ad bey şöyle anlatır: “Bir gece yarısı çok mühim bir haberin imzası için sultanın kapısını çaldım. Fakat açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra tekrar çaldım. Yine açılmadı. ‘Acaba sultana emr-i hak mı vaki oldu?’ diye endişelendim. Biraz sonra tekrar çaldım açıldı. Sultan elinde havluyla yüzünü kuruluyordu. Tebessüm ederek; ‘bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi anladım. Daha ilk kapıyı vuruşunuzda uyandım. Abdest aldım. Onun için geciktim. Kusura bakma. Ben bu kadar zamandır, bu milletin hiç bir evrakına abdestsiz imza atmadım. Getir imzalayayım!’ dedi. (Tahsin Yıldırım, Osmanlı Padişahlarının Manevi Dünyası, s. 344) Ortaçağ Fransa&#8217;sında saraylarda bile umumi helanın bulunmadığı dönemde, İstanbul&#8217;da 1400’ün üzerinde umumi hela vardı. Osmanlı devletinin payitaht merkezi İstanbul&#8217;da Kanuni döneminde 46 yıl boyunca, yılda ortalama sadece 1 cinayet vak’ası kaydedilmiştir. Akıl hastaların Bimarhanelerde son derece şefkatle davranılırdı. Onlar ceviz karyolalarda, ipekli çamaşır ve çarşaflarda yatırılıp musikiyle tedavi edilirdi. Aynı dönemlerde Avrupa’daysa akıl hastaları, ruhuna şeytan girdi diye diri diri yakılırdı. Amerika musikiyle tedaviyi ancak 1956 yılında uygulayabilmiştir. (Eğitim Bilim Dergisi, Eylül 1999, Sayı: 12) Osmanlı, büyük bir edep ve hürmet ile “muhterem acizler” diye tâbir ettikleri akıl hastalarını, av etiyle beslemek ve musiki ile tedavi etmek gibi hâlâ kâbına varılamamış bir merhamet, muhabbet ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır. (Osman Nuri Topbaş, Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı; Medeniyetimizin Fazilet Zirvelerinden Vakıf İnfak Hizmet,  s. 3)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslüman  günlerce dolaşıp yıllık zekâtını verebileceği fakir birini arayıp bulamayıp bunun üzerine zekâtının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu&#8217;ndaki bir ağaca asıp, üzerine de: &#8220;Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al&#8221; diye yazmıştır ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kalmıştır. (Altınoluk Dergisi, Şubat/1994, sayı: 96, s. 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Osmanlı toplumsal yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterroht&#8217;a: &#8220;Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı&#8217;ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?&#8221; diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht: &#8220;Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin&#8217;in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır&#8221; diye cevap verir. (Niyazi, Mehmed, Tarihe Saygı, 14 Temmuz 1992)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyada ilk toplu sözleşmenin Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirilmiştir. Kütahya Vahid Paşa kütüphanesinde bulunan şeriye Mahkemesi sicilinin 57&#8217;ci sayfasında kayıtlı belgeye göre, yeryüzündeki bu ilk sözleşme Kadı Ahmed Efendinin tasdiki ile 24 işyeri ile işçileri arasında imzalanmıştır. Bu sözleşmeye göre, &#8220;Kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri&#8221;nin tesbit edilip, her gün belli sayıdaki fincan imali karşılığı alacakları ücretlerin tesbit edildiğini&#8221; açıkça belirtilir. (Necdet Sevinç, Osmanlılarda Sosyo-ekonomik Yapı, s 164)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonradan II. Sylvestre olarak papalık tahtına oturan Gerbert&#8217; in 9. asır İspanya&#8217;sında Arap uleması nezdinde üç yıl tahsil gördü. Dönemin Avrupalı rahiplerinin yazmış oldukları eserlerini Kurtuba halifesine ithaf etmişlerdir. Almanya, Fransa ve İtalya&#8217;daki rahip adaylarının, ilim öğrenmek için İspanyadaki Müslüman okullarına akın akın koşarlardı. (Fernand Grenard, Asya&#8217;nın Yükselişi ve Düşüşü, s. 33)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugünkü belediye başkanı karşılığı olarak, Osmanlı Devleti&#8217;nde de &#8220;İhtisab Ağası&#8221; bulunmakta idi ve bu zatın bizzat çarşıları teftişe çıkıp en ufak bir uygunsuzluğa göz açtırmazdı. Osmanlı&#8217;nın son dönem ihtisab ağalarından biri olan Hüseyin Bey&#8217;in, Edirnekapı civarında çıktığı teftişlerden birinde üzeri ağır yüklü vaziyette, bağlanmış bir merkebi görmesi üzerine, sahibini arattırıp onu bir kahvehanede kahve içerken bulduğunu ve hayvanı yüklü olarak bırakıp eziyet verdiğinden dolayı, çuvalları hayvandan indirtip adamın sırtına yükleterek bir müddet bekletmiştir. (A. Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, s. 51)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İtalyan kökenli Dominik papazı Ricoldo de Monte Croce&#8217;nin, doğuyu Hıristiyanlaştırmak gayesi ile 13. yüzyılın ikinci yarısında çıktığı seferde İslam âlemini dolaşmış ve Türk topraklarında gördükleri karşısında hayretler içinde kalıp: &#8220;Müslümanlar vakıf kurmada çok cömerttirler. Hatta hayır işlemek için Hıristiyan esirlerin de özgürlüklerini satın alırlar. Ve sevaplarını ölmüş ana ve babalarının ruhlarına bağışlarlar. Müslümanlar, köpeklerin doyurulması için bile mal varlıklarından pay ayırırlar. Türkiye&#8217;nin ve İran&#8217;ın birçok kentinde köpeklerin doyurulmasını vasiyet etmiş olanların, vasiyetlerinde köpeklere ayırdıkları payın gayesine uygun kullanılmasını sağlayan köpek bakıcıları vardır&#8221; diye yazar. (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, s. 51)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hıristiyan Avrupa&#8217;nın akıldışı yönetimi karşısında arayış içine giren batılı filozofların &#8220;Yaşayanlara kusursuz bir düzen içinde var olma imkânı sağladığını kabul edilen ideal ülke ütopya&#8221; arayışı içine girdikleri ve bu filozoflardan biri olan Tommaso Campanella&#8217;nın, 1602&#8217;de bu gaye ile La Citta del sole (Güneş Ülkesi) eserini yazdığı ve bu eserinin hayata uygulanabilirliğini ispat sadedinde: &#8220;Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin mevcudiyeti hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin olacağını zannettiriyor bana. Mademki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke niçin vücut bulmasın!&#8221; diye yazmıştır.  (Aynur Mısıroğlu, Kuva-ı Milliye&#8217;nin Kadın Kahramanları, s. 14)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihçi Osmanzade Taib’in “Hadikatüs-Salatin” isimli eserine göre, Bursa Kadısı Mevlana Şemsüddin Fenari (Molla Fenari) Padişah’ın şahitliğini şu cümle ile reddetti: “Namazlarını cemaatle kılmadığın söylendiğinden şahitliğini kabul etmiyorum.” Fetih sonrasının ilk Ramazanında, Padişah, hocalarıyla üst düzey yöneticileri iftara çağırmıştı. Onlara o denli saygı duyuyordu ki, Bizans sarayından (Vlakerna-Vlaherna Sarayı) eline geçen altın sahanları, tasları, kaşıkları sofraya koydurmuştu. İftar okundu. Herkes sofraya oturdu. En yaşlıları Molla Gürani idi ve geleneklere göre önce onun yemeğe başlaması gerekiyordu. Fakat Hoca kaşlarını çatmış kıpırtısız oturuyor, elindeki tespihten sanki “lahavle” çekiyordu. Bir zaman beklediler. Açlıktan midesi kazınan genç Padişah’ın sonunda sabrı taştı: “Efendi Hazretleri, soframızda haram lokma bulunmaz, buyurunuz, taam edelim (yiyelim).” Molla Gürani hışımla Padişah’a döndü: “Ümmete haram olan Mehmed’e helal mi?” diye bağırdı, “Sen kime özeniyorsun? Peygamber’ine özeniyorsan, bil ki, onun sofrasında altın taslar yoktu; Bizans İmparatoru’na özeniyorsan, bil ki, Bizans’ı bu gösteriş, gurur ve debdebe batırdı.” Fatih kıpkırmızı oldu. Özür dileyip sofradaki altın kapların kaldırılmasını emretti. Ancak ondan sonra Molla Gürani, Molla Hüsrev, Molla Zeyrek, Molla Hayrüddin, Molla Ayas, Molla Siracüddin, İbni Temcid, Molla Abdülkadir Hamidi, Lala Zağanos Paşa ve Ak Şemsüddin huzur içinde iftar ettiler. (Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 18.08.2009)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Aşağıdaki resim bin bir gece masallarından alıntı değil, insanlık tarihinde bizzat yaşanmış bir adalet-huzur ikliminin zirve pratiğinin delillerindendir. Fatih zamanında İstanbul&#8217;da zenginlerin riyakârlık yapmadan gizlice para (zekat, sadaka, fitre, fıtır) bıraktıkları, fakirlerinde isteme utancından uzak, ihtiyaçları kadar para aldıkları sadaka kuyularının günümüze kalanlarından birkaç tanesinin fotoğrafları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sadakaların  meydandaki  bir çukurda toplanıp ihtiyacı olan kişilerin rencide olmadan geceleyin  ihtiyacı kadarını alıp geri kalanı bıraktıkları sadaka taşları bir buçuk- iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan meblağın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul&#8217;unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı. Osmanlı döneminde İstanbul&#8217;daki 160 sadaka taşından günümüze ulaşanların sayısı 35. (Murat Bardakçı, Hürriyet, <strong> </strong>27 Kasım 2000; Fehmi Demirbağ, Aşk Olsun, s. 251)</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html/sadaka-taslari_1" rel="attachment wp-att-2969"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2969" title="sadaka-taslari_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sadaka-taslari_1.jpg" alt="" width="369" height="278" /></a></span></p>
<p style="text-align: center;" align="justify"><span style="font-family: 'Times New Roman'; color: #000000;"> Osmanlı&#8217;daki kuş köşkleri de, Osmanlı Medeniyeti&#8217;nin incelikler medeniyeti olarak adlandırılmasının haklı göstergesidir:</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;">                      <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2968" title="kusyuva1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kusyuva1.jpg" alt="" width="572" height="162" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Osmanlı&#8217;daki kuş köşkleri de, Osmanlı Medeniyeti&#8217;nin en zarif mimari örneklerini ve  medeniyetinin ruhunu gözler önüne sermektedir.          </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Başta İstanbul&#8217;da saka, serçe, kırlangıç gibi korunmaya muhtaç kuşlar için yapılan bu barınaklar, Doğu Beyazıt, Tokat, Amasya, Kayseri, Niğde, Antakya, İzmir, Bolu, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Filibe, Tirnova&#8217;da da bulunuyorlar. Atalarımız sadece kuş evleri, kuş sarayları yapmakla kalmamış, leylek, kurt gibi evcil olmayan diğer hayvanlar için de vakıflar, hastaneler kurmuşlardır. Öyle ki soğuk kış günlerinde kurtların aç kalmamaları için kar, tipi demeden ıssız dağ başlarında et dağıtmışlar. Atamız Osmanlı; uçuş rotalarında yaralanıp düşmeleri halinde onların tedavisini yaparak sürüsüne yetiştirmek üzere çalışmalar yapan Göçmen Kuşlar Vakfı, kışın kar ve buzdan yerlerde yiyecek bulamayan kuşların ölmemesi için buz ve kar üzerine yiyecek bırakan Darı Vakfı gibi özel vakıflarda kurmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir. Bir cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu ‘Sinan Atik’ isimli Rum mimara teslim eder. Mimar, sütunları 3&#8217;er arşın kesip kısaltır. Fatih de buna sinirlenerek mimarın elini kestirir. Mimar, padişah aleyhine dava açar. Üsküdar kadısı Hızır Bey yargılama sonunda padişah suçlu bulur, kısas kararı verilir. Padişahın elinin de aynen Rum mimar gibi kesilmesine karar verir. Rum mimar adalet sisteminden etkilenir, hakkından feragat eder, bunun üzerine Fatih, tazminat cezasına çarptırılır. Karardan sonra fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; &#8220;Eğer sen Allah&#8217;ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim.&#8221; der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: &#8220;Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim. (Fahri Sarrafoglu, Yeni Söz, 22.5.2018; Av. Cengiz Gülaç, Türkiye, 13.09.2020) Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde aktarılan olayın kanıtı hala İstanbul&#8217;dadır: Sokağın bugünkü adı da tarihi kayıtlardakiyle aynıdır; Eski Mahkeme Sokak.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hayal değil gerçekten yaşanmıştır: Avrupalı bir gezgin para kesesini limanda düşürüp bazı paralarının da denize düştüğü anda halkın paraları toplamaya başladığını hatta denize daldığını görünce  &#8220;paralarım çalınıyor!&#8221; diye telaşlanırken, denize dalanlar dâhil herkesin düşen paraları toplayıp kendisine getirdiğini, paralarının tamam olduğunu, denizde bile kaybolunmasına izin verilmeden kendisine teslim edildiğine  şahit olduğu bir toplumdur; Osmanlı toplumu: “Mösyö A. Obisinyi tarafında 1855 yılında yazılan bugünkü Türkiye adlı eserden: Alışverişte Türk para indirmez. Yahudi ve Hıristiyanlar bambaşkadır. Bir kural olarak Ermeni’nin istediği paranın yarısını, ruma üçte birini, Yahudi’ye dörtte birini veriniz fakat Müslüman’la alış veriş ettiniz mi, istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz. Türk verdiği söze asla karşı gelmediğinden başkalarının da sözüne inanır. Müezzin ezan okudu mu dükkân sahibi mağazasını açık bırakarak ve genel güvenliğe dayanarak komşu camiye gider. İstanbul gibi büyük bir başkentte bütün yıl ancak üç dört hırsızlığın olduğu bile duyulmaz. Bir İngiliz gezginci Daily News gazetesine son günlerde şu sözleri yazmıştır: Bir araba kiralamıştık. Geceleyin Türke araba yanında bir adamın bırakılmasını ve eşyaları korumasını hatırlattım. Cevap olarak, ‘Ne gerek var efendim, eşyalarınız burada haftalarca dursa kimse ona el sürmez’ dedi. Ertesi gün her şey yerli yerinde idi. Düşünsenize bütün gece buradan Türk askerleri geçiyor. Bunu Londra’nın büyük minberinden Hıristiyanlara söyleseniz, sizin rüya gördüğünüzü sanırlar. Bir defa bir tüccarın kesesi patlar, içindeki paralar dağılır. Kimi denize düşer. Halk denize de atlamak dâhil parayı toplar, bir hamalda keseyi sırtlar evine götürür. Evde para sayılır tastamamdır. Türkler için dinini değiştirtme için işkenceli hareketlerde bulunmak gibi suçlamalar gerçeğe aykırıdır. Türkiye’de hiçbir zaman din yüzünden sıkıştırmalar olmamış, belki Türkiye, Hıristiyan taassubunun kurbanlarına sığınak olmuştur. Hâlbuki bugüne kadar Atina’da Miladi İsa yortusunda, Yahudiler sokakta gezmeye cesaret edemezlerdi. Türkiye’de camiler, kilise ve başka tapınaklara saldırmaz. İzmir ve İstanbul’da Katolikler, Paris ve Liyon’dakinden daha serbesttir… Buna karşılık Türkiye’de ‘Hıristiyan köpeklerin’ her gün işkenceye uğradıklarından ya da her gün kadınların çuvallara konularak konaklardan denize atıldıklarına inanmayan kaç kişi vardır? İyilikseverlik din ve inanç ayırımı gözetilmeden herkese yapılan bir şeydir. Özetle kelimenin gerçek anlamı ile bugüne kadar barbar dediğimiz ve böylece saydığımız Türkler kadar insanlığı seven bir ulus görmedim.” (Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kuran’ı Kerim, s. 83-88)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız şâiri Lamartine de, seyahatnâmesinde İstanbul’dan ayrılırken Eyüp Sultan’da bir kahvenin önünden hareket edişini şöyle anlatır: &#8220;Yola çıkışımızı seyretmek için halk etrafımıza toplanmıştı; fakat hiçbir hakârete uğramadığımız gibi eşyâmızdan da hiçbir şey zâyî olmadı. Osmanlı’da doğruluk, sokaklarda dahî bir fazîlet hâlindeydi. Kahvenin önündeki ağaçların altında oturanlar ve yoldan gelip geçen çocuklar, at ve arabalarımıza eşyâlarımızı yüklerken bize yardım ettiler. Yere düşen öteberilerimizi ve unuttuğumuz şeyleri toplayıp kendi elleriyle bize getirdiler.&#8221; A. L. Castellan’ın Osmanlı’daki eşsiz namusa dâir anlattığı şu hâdise, çok ibretlidir: &#8220;Dostlarımdan biri anlattı: İçinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul’dan Beyoğlu’na dönüyordum. Tophane iskelesi’ne çıkarken torbam yırtıldı. İçindeki bütün paralar da dökülüp rıhtımın üstüne dağıldı, bazıları da denize yuvarlandı. Ben «eyvah» bile diyemeden hemen oradaki halk, paraların üstüne üşüştü. Herkes bulabildiği kadar topluyordu. Ben şaşkınlıktan donmuş bir vaziyette ne yapacağımı bilemiyor, sadece bu hareketleri büyük bir endişe içinde takip ediyordum. Ne göreyim! Herkes, topladığı paraları deniz kenarında kalan torbama koyuyordu. Bunun üzerine içim biraz ferahladı. Hattâ kayıkçılar da, suya dalıp, denizin dibine gitmiş olan kuruşları çıkarmışlardı. Bütün bunlara karşı cömertlik göstermek istedimse de vazîfelerini yapmış olduklarından bahsederek her biri bir tarafa çekildi. Zaten o kadar kalabalıktılar ki, hepsine bahşiş yetişmezdi. Toplanan bütün paralar torbaya konduktan sonra bir hamal da onu yüklenip doğru evime kadar götürdü. Eve girdikten sonra büyük bir merak içinde paramı hemen saymaya başladım. Birçok ziyâna uğramış olduğumu zannediyordum ki, bin kuruşumun da tam olarak torbada olduğunu görünce hayretler içinde kaldım. Gözlerime inanamadım; bir daha saydım. Evet, tek bir kuruşum bile eksik değildi.&#8221; (Kardelen Dergisi, Sayı: 53 &#8211; Ekim / Aralık 2006; Eren Sarı, Çocuklara Şeyh Edebali: İlim bil, irfan bil, söz bil, s 11-13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ve yıl 2022! Zeytinburnu&#8217;nda kuryenin düşürdüğü 150 bin euro yola saçılır; 85 bin euro kayıptır! Olayı anlatan Ünal Coşkun, &#8220;Montum rüzgarla açılınca paralar yola saçıldı. Trafik durunca birçok kişi paraları topladı. Getirenler de oldu getirmeyenler de oldu. Suç duyurusunda bulundum.&#8221; Dedi. (Hürriyet,16.12.2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın Şam’a kurduğu bir vakfın şartnamesi; &#8220;Hizmetkârların kırdığı veya ziyan verdiği eşyâları, onların haysiyet ve şahsiyetleri rencide olmasın diye tazmin etmektir.&#8221; Nakîbü&#8217;l-Eşrâf Es&#8217;ad Efendi&#8217;nin vakfiyesinden: &#8220;Kıymetli ve hayırsever devlet adamlarının geçmediği ve geçmeyeceği sokaklara ve iskelelere yerleşmiş olan son derece yaşlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iş yapmaya kudreti olmayan âcizlere odun, kömür ve diğer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!&#8221; Fâtih Sultan Mehmet Hân, İstanbul’un fethinden sonra yaptırdığı bir imârethânenin vakfiyesine şu satırları yazdırmıştır: “İnşâ ettirdiğim imârethânemde İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! İstanbul fethinin şehit âilelerine ve yetimlerine ise; hava karardıktan sonra, kapalı kaplarda, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!” Evliyâ Çelebi&#8217;nin Sokullu Mehmet Paşa vakfiyesindeki misafirhane ile alâkalı vermiş olduğu bilgiye bakalım: &#8220;Eğer gece yarısı taşradan misafir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikram edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bir kimse bırakmayalar. Sabahleyin ayrılma vakti geldiğinde de hancılar tellâllar gibi: &#8220;Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?&#8221; diye nidâda bulunalar. Misâfirler hep birden: &#8220;Tamamdır. Allah Teala, hayır sahibine rahmet eyleye!&#8221; dediklerinde, kapıcılar şafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak:&#8221; Gafil gitmeyin! Dikkat edin, tanımadığınız kimseleri arkadaş edinmeyin! Yürüyün, Allah kolay getire!&#8221; diye duâ ve nasîhat ile uğurlayalar.&#8221; (Osman Nûri Topbaş, Âbide Şahsiyet ve Müesseseleriyle Osmanlı, s. 510) Yaralı kuşlara ve hasta hayvanlara tedavi merkezleri de açılmıştır. (Topbaş, s. 509)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tunuslu Seyyah İbn-i Batûta ve arkadaşları Anadolu’yu gezerken Denizli’ye uğrarlar. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatır: “Şehre girdiğimiz sırada, çarşıdan geçerken dükkânlardan çıkan birtakım insanların hayvanlarımızı çevirerek yularlarına asıldıklarını gördük. Bir başka grup da gelerek bunları durdurdu ve çekişmeye başladı. Konuştuklarını anlayamadığımızdan korkmaya başladık, kaygısına düştük. Sonra anladık ki, her iki taraf da bizim kendi zâviyelerinde misâfir olmamızı istedikleri için çekişirlermiş. Onların göstermekte oldukları yüksek misafirperverliğe hayran olmamak elde değildi. Nihâyet işi kur’a çekmek sûretiyle halletmeyi kabul edip sulh oldular.” (İbn-i Batûta, Rihletü İbn-i Batûta, s. 305-30)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batılı seyyah Hunke&#8217;nin, Müslüman hastanesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, vakıf hassâsiyetinin gönülleri saran ne kadar bâriz bir misâlidir: &#8220;Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye de beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel! Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuğum kızartılmadan önce gel, beraber yiyelim!&#8221; (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-2; Tarih Gastesi, Eylül 2017, s. 7)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız tarihçi Villehardouin, Ortodoks Hıristiyanların merkezi İstanbul&#8217;u işgal edip talan eden Katolik Haçlı ordusunun, 1204 Haçlı yağması için “Dünya yaratıldı yaratılalı bir kentten bu kadar çok ganimet kazanılmamıştır” demektedir. Robert de Clari Ayasofya’nın “yağma” öncesi halini şöyle anlatıyordu: &#8221;Bu mabedin bütün kapıların kilit ve sürgüleri som gümüşten idi. Paha biçilemeyecek değerde olan mihrabın yakınında on dört ayak uzunluğunda som altından bir ayın masası vardı ve bunun üzeri değerli taşlarla süslüydü. Mihrabın etrafındaki sütunlar da gümüştendi. Kilisede yer alan on kadar avizenin her biri insan kolundan kalın gümüş zincirlerle asılıydı…&#8221; Buna karşılık Türkler İstanbul&#8217;u fethettikleri zaman Ayasofya&#8217;yı çırıl çıplak buldular. Anlatılmakla bitmeyen güzel mozaiklerinin çoğu; altın, gümüş ve değerli taşlarla süslü olan her şey, Haçlılar tarafından yağma edilmişti. Mabed bakımsızdı. Nitekim bu durumu, onu fetih gününde gören Dursun Bey şu sözlerle anlatıyor: &#8221;Onun rahnesine taş koyacak bir mimar kalmamış, mamur olarak sadece bir kubbesi kalmış. Padişah-ı Cihan bu binayı harap ve yebab (yıkık) görünce, ahir harap olmasın deyüp tamirini ve bakımını emretti.” Bu nedenle fetih öncesi Grandük Notoras: &#8220;Ayasofya&#8217;da kardinal külahını görmektense, Müslüman sarığını tercih ederiz.&#8221; der. (Emre Kongar, Tarihimizle  Yüzleşmek,  s. 35-38; Mehmet Ali Tekin, Yeni Akit, 30 Kasım 2014) Avrupalı tarihçi Richard Peters İslam ahlakını büyük bir ihlasla yaşayan Türklerin yüzyıllar boyunca ele geçirdikleri tüm ülkelerde nasıl bir adalet örneği temsil ettiklerini de şu sözleriyle dile getirmiştir: &#8220;Türkler asırlar boyunca birçok millete hâkim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler.&#8221; (Toktamış Ateş<em>, </em>Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, s. 116; Richard Peters, Geshichte der Türken, s. 8) Gibbon’da “Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu’ adlı eserinde şubları söyler: Osmanlılarla ilgili şu gerçek inkar edilemez; Osmanlılar yeni, zaman içinde dini özgürce yaşama kuralını temel ilke olarak vaz etmiştir.” (Ateş, s. 105) Gibbon ayrıca Sultan Murat için, “Ortodokslar&#8217;a, Katolik ler&#8217;in Ortodokslara yaptığı muameleden kat kat iyi muamelede bulundu” der. (Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi 1, I/77) İsviçreli ilahiyatçı Prof. Karl Barth: “Hıristiyan Avrupa&#8217;nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevkduyduğu bir devirde Osmanlı engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının mevcut olmadığı yegane memleket oldu.” (Türkler İçin Ne Diyorlar? Mutlu Altay, s. 23) A. Miquel: “Hıristiyan halklar Bizans ve Latin devletleri zamanında bulamadıkları çok iyi bir idare karşısında bulunmaktaydılar. İmparatorluk, İstanbul başta olmak üzere, işkence gören İspanyol Yahudilerine bir sığınak olmuştu.” (Osmanlı Devleti Medeniyeti Tarihi, s. 467) Romanya&#8217;nın eski adliye bakanlarından Monsieur Dissescu: “Kim ne derse desin biz Romenler bugünkü mevcudiyetimizi Türklerin ulvi cenaplığına borçluyuz. İdareleri altına aldıkları milletlere karşı hakiki bir müsahamakarlık ile muamele etmemiş olsaydılar, onların yerine biz herhangi bir komşu milletin tahakkümü altına girmiş bulunsaydık, şu an da bir tek Romen kalmazdı.” (Süleyman Kocabaş, Avrupa Türki yesi&#8217;nin Kaybı ve Balkanlarda Panislavizm, s. 32) Bilinmeyen Osmanlı kitabında Prof. Ahmet Akgündüz batılı bir oryantalistin şu sözlerini aktarır: “500 sene hâkimiyeti altında yaşadığımız Osmanlılar, bize hayat hakkı tanımasa ve günde bir gayri müslim öldürselerdi, bugün Yunan, Sırp, Bulgar ve Romen halkından bahsedilemedi.” (Akgündüz, s. 432) George Young dini özgürlüğü aktüel bir kavram ile açıklar: “Osmanlının temelleri demokratik idi.” (Halide E. Adıvar, Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri, s.42) Tabii ki Osmanlılar tüm bu hoşgörünün temelini Hz Muhammed ve sahabinin uygulamalarından alıp (Muhammed Hamidullah, MeIcuatü&#8217;l-Vesaik, s.195-197; 380-381) kendi dönemlerine taşımışlardı. İsveç&#8217;in İstanbul sefirliğinde bulunmuş M. I. D&#8217;Ohsson&#8217;a göre hayırseverliğin temeli İslâm dinidir. &#8220;Kuran, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir.&#8221; Mouradgea D&#8217;Ohsson ayrıca Osmanlı’da gördüğü güzel davranışların kökenini Kur’an ayetlerine bağlar. (M. d&#8217;Ohsson, Tableau General de I&#8217;Empire Ottoman, IV/309, VI/302)  Brayer’de Osmanlı’da gördüğü nezaketin nedeni olarak Kur’an ayetlerini işaret eder. (A. Brayer, Neuf Années à Constantinople, I/293)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">II. Bayezid devri müelliflerinden Cantacasin, klasik eserlerinde o devir için şöyle der: &#8220;Küçüğü ve büyüğü ile Türk ileri gelenleri (seigneurs Turcaz); cami ve hastane yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onları zengin vakıflarla techiz ederler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar, köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok daha hayır sahibidirler, son derece misafir severler. Türk, Hıristiyan ve Yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek, içecek ve et verirler. Bir Türk, karşısında yemek yemeyen bir adamla Hıristiyan ve Yahudi bile olsa yemeğini paylaşmamayı çok ayıp sayar.&#8221; (Petit traite de l&#8217;origine des Turq, s. 207-208; Hayata dair okumalar 1, Ahmet Türkan, s. 30) M. I. D&#8217;Ohsson&#8217;a göre bu derece hayırseverliğin temeli İslâm dînidir. &#8220;Kuran, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir.&#8221; (Tableau General deI’Empire Ottoman, VI/302)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">XV. asrın ilk yıllarında Bursa&#8217;da 7 imâret vardı. Alman gezgini Schiltberger&#8217;e göre bu imârette &#8220;Hıristiyan, Mûsevî veya putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu.&#8221; (Haşim Yadiğar, Vakıf kültürüne uygun sosyal politika stratejileri geliştirmede vakıflar genel müdürlüğünün rolü, s. 27; : Ahmet Türkan, Hayata dair okumalar 1, s. 32) Sir Paul Ricaut: &#8220;Türkler&#8217;in bu binaları, son derece muhteşem yapılardır ve Türk eyaletlerinde pek çoktur.&#8221; der. Havza gibi mütevazı bir kasabada (Doğu Trakya) böyle iki vakıf hanı vardı, yolcular bedava ağırlanırlardı. Çok büyük gelirli vakıflar tahsis edilmişti. Gelirleri ekseriya artardı. Meselâ Çatalburgaz&#8217;da İstanbul-Edirne yolu üzerinde Mustafa Paşa Kervansarayı&#8217;nın yıllık gelir fazlası ile haftada bir gün, civar köylere bedava yemek dağıtılıyordu. (Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Hâlihazırının Tarihi, II/495)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa daimi dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hal vardır: Muhtelif dükkanlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşya yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bazen de vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra dükkancının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkanlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkancılar peşimden adam koşturmuşlar ve hatta eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkana dönmemişsem, unuttuğum şeyi iade için ikametgahımın bulunduğu Beyoğlu&#8217;na kadar adam gönderip bir çok defalar beni aratmışlardır. Mesela bir gün küçük bir Türk dükkanının önünde durmuştum. Bu yelpazeci dükkanında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpazeler satılıyordu. Birçoklarına baktım; düz deriden ve en harcıâlem olanlarından birini alıp parasını verdikten sonra çekilip gittim&#8230; Aradan tam üç hafta geçtikten sonra bir gün tesadüfen yelpaze aldığım dükkanın önünden geçerken, yelpazeci beni görür görmez çağırıp orada unutmuş olduğum saatimi gösterdi&#8230; Elime teslim etti. Ben bu Türk namuskarlığının daha yüzlerce misalini sayabilecek vaziyetteyim. Bizzat kendi başımdan geçen vakalar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiçbirinde hiçbir zaman Türkler&#8217;in namuskârlıktan ayrıldıklarını görmedim.” (Aubry de la Motraye, Voyages en Europe, Asie et Afrique, cilt 1, 1727, s. 258-259) “Osmanlı Türkleri, diğer faziletleri kadar namuskârlık, dürüstlük ve doğruluk gibi Kuran&#8217;ın en kuvvetli hükümlerine dayanan meziyetleri itibarıyla da şayan-ı takdirdirler. Kendi milletdaşlarına karşı bütün muamelelerine hakim olan bu hisseye, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bütün yabancılara karşı da riayet ederler. Bu noktada Müslümanla gayrimüslim arasında hiçbir fark gözetmezler&#8230; Faziletle içtimai nizamın idamesi bakımından fevkalade bir kıymeti olan bu fikirler kanun esaslarıyla Kuran&#8217;ın şu güzel ayetlerine dayanmaktadır: Hiç kimseyi aldatmayın; ölçüyü tam doldurun; doğru tartın; sözlerinizde, yeminlerinizde kendi aleyhinize bile olsa doğruluktan ayrılmayın. Mukavelelerinizle pazarlıklarınızda hilekârlıktan kaçının. El malını haksız yiyen, karnını yakacak bir ateş yemiş olur.” (M. d&#8217;Ohsson, Tableau General de I&#8217;Empire Ottoman, IV/309) Fransız generallerinden Comte de Bonneval: “Haksızlık, tekelcilik, hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta yok gibidir. Kısacası ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusundan mütevellit olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türkler&#8217;in doğruluğuna hayran kalır.” (Comte de Bonneval, Anecdotes Veniti ennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, cilt 1, Francfort, 1740, s. 215) “Nezaket Türkler&#8217;de bilakis milli seciyelerini teşkil eden sarsılmaz hakkaniyet ve adaletle hayırhahlık ruhunun tabii bir neticesidir. Zaten Kuran&#8217;da nezakete ait ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetler de aynen ve harfiyen tatbik edilir.&#8221; (A. Brayer, Neuf Années à Constantinople, I/293) “Rastgeldiğim hangi Türk&#8217;e yol sorsam, hemen bana rehberlik etme teklifinde bulunuyor, yiyecek ve içecek şeyler hususunda elinden gelen ikramda kusur etmemek suretiyle de hep aynı kibarlığı gösteriyordu.” (L.H. Delamarre, Voyage en Krimée, suivi de la Relation de I&#8217;Ambassade envoyée de Petersbourg à Constantinople, 1802, s. 208) &#8220;Türkler&#8217;in riayet ettikleri İslam&#8217;ın beş şartının dördüncüsü de zekâttır. Türkler bu şartın ifasında kusur etmezler, çünkü çok hayırseverler; din ve mezhep ayırt etmeksizin ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsun, bütün muhtaçlara yardım ederler; onun için Türkler arasında fukaraya pek az tesadüf edilir&#8230; Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır. Keseleriyle hayrat yapamayanlar ana yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak, sellerde suların civarında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır işlerler, bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fisebilillah çalıştıklarını söyleyerek reddederler.&#8221; (M. Thevenot, Relation d&#8217;un Voyage Fait au Levant, Paris, 1665, s. 95-97) “Türk şefkati hayvanlara bile kapsar. Bunları beslemek için vakıflar ve ücretli adamlar vardır; bu adamlar sokak başlarında köpeklerle kedilere et dağıtırlar. Bu hayvanlar o sadakaya alışmış oldukları için, besicilerinin seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen sokak başına üşüşmekte hiçbir zaman kusur etmezler&#8230; Kısır ağaçların kuraklıktan kurumalarına meydan vermemek üzere bir işçiye ücret verip sulanmalarını temin edecek kadar hayrat ve hasenatta ileri giden&#8230; Müslümanlara da tesadüf edilir. Birçok Türkler de sırf azat etmek için kuş satın alırlar&#8230; Kasaplar her gün muayyen miktar kedi ve köpek beslemekle mükellef kılınır. Şam&#8217;da hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane vardır.” (Jean Antoine Guer, Moeurs et usages des Turcs, cilt 1, Paris, 1747, s. 221)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi ve İslam karşıtı olan Sir James Porter: &#8220;Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hâdiseler âdetâ meçhûl gibidir. Harp hâlinde olsun, sulh hâlinde olsun, yollar da evler kadar emîndir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa dolaşabilmek her zaman mümkündür. Dâimî bir seyr u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek kâbil değildir. Nice yıllar içinde ancak nâdir hâdiselere tesâdüf edilebilir.&#8221; (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sigrid Hunke’nin, ‘Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserinden  konu  hakkında bazı alıntılarla devam edelim: “Doğu, nezaket ve görgüde Batı’yı geçmişti. (s. 84) Kamu işlerindeki idareleri o devrin batı dünyasındakinden çok iyiydi. (s. 199) 700&#8217;den 1200&#8217;e kadar Müslümanlık, iktidar, kudretinin düzeni ve yaygınlığı, hayat seviyesi, görgü, insan hakları, dini hoşgörü, edebiyat, ilim, tıp ve felsefede bütün dünyaya öncülük etti. (s. 259)         Bedevi Arapları birkaç yıl içinde İslam imanı ile kaynaşınca, karşılıklı yardım kuralları ile kardeş haline, ahlaki yükümlülükler ile disiplinli ve mücahide verilecek ahiretteki mükafatın düşüncesi ile ölümü hiçe sayan bir millet haline getirir. (s. 248) Tüm bunlara rağmen “düşmanlarını yenen Araplar, tahripçi ve mütaassıp bir sıfat içinde görünmediler. Arapların savaşta yendikleri milletlere karşı toleranslı ve insani muamelelerle davranmışlardır ve dünya tarihinde böyle davranan pek az millet mevcuttur. (s. 250 )  9. asrın Kudüs patriği de İstanbul patriğine yazdığı mektupta buna şahitlik eder: “Müslümanlar adildir. Bize haksızlık ve zorlama yapmamaktadırlar.” (s. 256) Müslüman Arap adaleti öyle yaygınlaşmıştı ki, 1010 senesinde Hıristiyanlarla Müslümanlar savaşırken üç piskopos Müslümanların hükümdarı için hayatlarını feda ederek bir muharebin halife lehine neticelenmesini sağlamışlardı.” (s. 445)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Merhamet abidesi. Zalim Esed’in yerinden yurdundan ettiği milyonlarca Müslüman&#8217;dan biri olan 59 yaşındaki Üsame Şafii, sığındığı Diyarbakır’da, cadde ve sokaklara 6 yıldır insanlık ve merhamet tohumları ekiyor. Heybesindeki çekici ve pensesi ile kaldırımlarda insanlara eziyet veren çivi ve demir kalıntılarını söküyor, ayaklara takılan taşları düzeltiyor, makası ile sarkan ağaç dallarını buduyor. Ve bunu çocukluğundan bu yana sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyor.&#8221; (Buhari, Mezalim, 34) &#8220;Kimisi bana para teklifinde bulunuyor. Ben asla kabul etmem bu teklifi. Benim beklentim yalnızca Allah’tandır.&#8221; diyor. (Diriliş Postası, 5.2.2023) ) Günümüz örneklerini, ‘Dinsiz ahlak olur mı?’ adlı yazımızda görebilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13491" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/DtjcjzyXgAATR82.jpg" alt="" width="238" height="317" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde ise, “Soğuk Savaş döneminin bitmesi ile ortadan kalkan kızıl tehlikenin yerini, yeşil tehlike almıştır. Eğlence sanayinin ürettiği filmleri izleyen ortalama Amerikalı ve Avrupalıların zihinde nasıl bir İslam ve Müslüman imajının oluştuğunu tahmin etmek zor değildir.” Lewis, Pipes, Kramer, Emerson gibi yazarların çizdiği İslam ve Müslüman tablosu, bir ötekileştirme tavrına ve tehdit algısına dayanır. Lewis’e göre, Müslüman toplumların Batı ile barış içinde yaşayabilmesi için sekülerleşmesi gerekmektedir. Lewis, darü’l-İslam, darü’l-harp arasındaki çatışmayı öne çıkarırken, darü’s-sulh ve darü’l-ahd gibi kavramlardan bahsetmez. Oysa bunlar karşılıklı iki ülkenin belli şartlar çerçevesinde barış içinde yaşayabileceğini gösteren kavramlardır. Yine Lewis, zımmî hukukunun İslam topraklarında yaşayan gayrimüslimlere sağladığı hak ve imkânlardan hiç bahsetmez. Osmanlı İdaresindeki Yahudi ve Hıristiyan toplulukları ve Arap dünyasında yaşayan Hıristiyan Arap cemaatler, daru’s-selam sınırları içinde, barış içinde yaşayabileceğinin göstergeleridir. Avrupa&#8217;daki Hıristiyan krallıkların, Yahudi ve Müslümanlara karşı izlediği sindirme ve yok etme politikalarını düşündüğümüzde, Lewis’in militan İslam, İslami köktencilik vb. kurgusunun tarihi gerçeklere dayanmaktan çok, günümüze ilişkin ideolojik amaçlara hizmet ettiği görülür. (İbrahim Kalın, İslam ve Batı, s. 163, 166)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kral Talavera: “Araplarda İspanyolların imanı, İspanyollarda ise iş ve hareketlilik eksiktir.” (Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, s. 454) derken M. Akif Ersoy ise 1915’te Almanya’dan dönüşünde tersine dönen durumu şöyle ifade etmektedir: “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi” (Sebilürreşad Dergisi, Sayı 1071) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam; Bedevi Arabı, Göçebe Türkü, Ateşperest Farslıyı bilim üretenler ve dünyaya adalet ve ahlaki erdem örnekleri sunan bir tek ümmete çevirmişti. İslam hala o gücü elinde bulunduruyor, ondan ilham alıp yeniden bilim ve adalette önder olan bir topluk olma fırsatı elimizde. Yeter ki dinimizin emir ve yasaklarını &#8216;yeniden&#8217; pratik hayatımıza tatbik edebilelim: Oku!(Alak, 1) ; &#8220;Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kişiler olun.&#8221; (Nisa, 135); &#8220;Allah nezdinde en üstün olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır.&#8221; (Hucurat, 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.&#8221; (Nisa, 136)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html/huzur-baris-dunya-1" rel="attachment wp-att-2948"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2948" title="huzur-baris-dunya-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/huzur-baris-dunya-1.jpg" alt="" width="245" height="153" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html">İdealler ve tarihten pratik realiteler</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/idealler-ve-tarihten-pratik-realiteler.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oruç ve sağlık</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/oruc-ve-saglik.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/oruc-ve-saglik.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Jul 2012 20:53:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[fayda]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sıhhat]]></category>
		<category><![CDATA[tıp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=2316</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Pr. Dr. Alparslan Özyazıcı’nın ‘Din ve Bilimin Işığında Oruç ve Sağlık’ adlı kitabından özet- &#8221; Oruç tutun ki sıhhat bulasınız&#8221; (C. Sagir, 5060; K. Hafa, 1455, Münzirî, Terğib ve&#8217;t-terhib, 2/83) Her ibadet öncelikle Allah emrettiği için yapılmalıdır. Ama Yüce Rabbimizin her emrinin de mutlaka birçok hikmeti bulunmaktadır. Bu yazın, oruç ibadetinin hikmetleri üzerine olacaktır. Oruç tutmak [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oruc-ve-saglik.html">Oruç ve sağlık</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Pr. Dr. Alparslan Özyazıcı’nın ‘Din ve Bilimin Işığında Oruç ve Sağlık’ adlı kitabından özet-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; Oruç tutun ki sıhhat bulasınız&#8221; (C. Sagir, 5060; K. Hafa, 1455, Münzirî, T<em>erğib ve&#8217;t-terhib, 2/83</em>)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her ibadet öncelikle Allah emrettiği için yapılmalıdır. Ama Yüce Rabbimizin her emrinin de mutlaka birçok hikmeti bulunmaktadır. Bu yazın, oruç ibadetinin hikmetleri üzerine olacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç tutmak insanı sabra taşır, dolayısı ile sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur. Oruç tutan zengin bir kimse, açlığın ne demek olduğunu, fakir kimselerin zor hallerini daha iyi anlar. Onlara yardım elini daha geniş olarak açar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsan kaç gün açlığa dayanabilir? Yediğimiz gıdaların bir kısmı bedenimizde yağ şeklinde depolanmaktadır. Bu maddeler açlık esnasında enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Vücudunda depolanmış olan gıda maddelerinin yani karbonhidratların, yağların proteinlerin tamamının harcanması yani bir manada yanmasının neticesi toplam 150.000 kilo kalorilik bir enerji meydana çıkmaktadır. Günde en az 1.500-2.000 kaloriya ihtiyaç vardır. Bu durumda teorik olarak bir insan hiçbir şey yemeden haftada bir su içmek şartı ile yaklaşım 70-75 gün kadar yaşayabilir. Dewey adlı araştırıcı kendi şahsında 65 günlük açlık tatbikatı yaptı. (Pediatri, I/346, C. A. Pasternak, İnsan biyokimyasına giriş, s. 217; M. Yeğin ve arkadaşları: İslami oruç üzerinde biyokimyasal bir araştırma, Atatürk ün diş hek fak Yıllığı sayı: 4,135-136,1980- Geffory M.R, Le jeüne (Tedavi vasitası olarak oruç). Tercüme eden İbrahim canan, basılmamıştır, Erzurum,1978) İbni-i Haldun “çok yemek yemeye çalışan kimselerin kıtlığa maruz kaldıkları zaman, az az yemeye alışanlara nazaran daha çok zaiyat verdikleri bir gerçektir. Onları öldüren karşılaştıkları açlık değil, daha önce alışmış oldukları tokluktur.”(İ. Canan, Hz. Peygamberin sünnetinde terbiye,  s. 222) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç tutmak tahammülü zor olan bir ibadet midir? Vücudu alışmış ise insan, ortalama 60-70 gün kadar açlığa, bir hafta kadar da susuzluğa tahammül edebiliyor. Diğer vakitler de bir bakıma, gece tutmuş olduğu orucu ramazan ayında gündüze alacak demektir. Kişinin tansiyonu ilk günlerde hafifçe düşebilir. Bunlar bünyenin oruca yani kısmi açlığa olan alışma yani adapte olma halleridir. Her yemek vücut için bir yorgunluğun başlangıcıdır. Mideyi adeta bir asit fabrikası ve bağırsakları da bir rafineri tarzında yaratan Cenab-ı Hak, 11 ay aralıksız çalışan bu fabrikalara yılın bir ayında, yani Ramazan ayında belirli bir vakit için istirahat vermiştir. Karaciğer 24 saat çalışmazsa şahıs ölür. Oruç halinde karaciğerin yükü azalacağı için insan vücudunun toksit yani zehirli maddelerden temizlenme imkanı artmış olmaktadır. Vücut, şahıs oruçlu iken maddi olarak da temizlenmiş olmaktadır. Oruç esnasında karaciğerin yükü azaldığı için ölü ve ölmekte olan hücrelerin tasfiye işi kolaylaşır ve hızlanır. Allah’ın emri olan orucun tutulması ile insan vücudu, eskiyen hücrelerin temizlenmesi, onların yerine yeni hücrelerin gelmesi ile adeta gençleşir. &#8220;Vücudun zekatı da oruçtur.&#8221; (ibn-i  Mace, Siyam, Hadis no: 1345) hadisini, zekatın lügat manasının  ‘temizlenme’ oldugunu gerçeği ile değerlendirince, orucun hikmet daha iyi anlaşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç bıçaksız bir ameliyattır. Günümüzde  batı memleketlerinde oruç ile tedavi uygulayan klinikler bulunmaktadır. Bazı hastalıklara  karşı oruç tutmayı tedavi edici bir ilaç gibi tatbik eden birçok batılı hekim vardır. Genel anestezi yapılacak olan ameliyatlarda, hasta ameliyattan altı saat önce ve ameliyattan altı saat sonraya kadar aç bırakılmaktadır. Anestezi için verilen zararlı maddeler, bu müddet esnasında vücuttan atılmaktadır. Yani aynı zamanda &#8220;Oruç bıçaksız bir ameliyattır&#8221; (M. R. Geffory,  Le Jeune (tedavi vasıtası olarak oruç, Tercüme eden: İbrahim Canan) basılmamış kitap, Erzurum, 1978)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç esnasında oruçlunun kalbi de dinlenir. Oruçlu iken, bilhassa öğleden sonra kalp çok daha rahat atacak, zorlanmayacaktır. Kalp oruçlu şahıslarda bir günde ortalama 15.000 kadar daha az atacaktır. Daha çok dinlenen kalp, daha kuvvetli bir hale gelecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şişmanlık, birçok hastalıkları peşin sıra getirir. Kalbe ağır bir yük biner, kalp ve damar hastalıkları, tansiyon yüksekliği, şeker hastalığı, belde ve dizlerde ağrılar, safra kesesi taşları gibi birçok problemler şişmanlarda görülmektedir. (New england  of  Medicine, 343: 1888, 2000) İbn-i Sina; “Bütün hastalıklar yenilen içilen şeylerden ileri gelir.&#8221; der. En önde gelen ölüm sebebi kalp ve damar hastalıklarıdır. Oruç, insanı fazla yemek yeme alışkanlıklarından alıkoyar. Oruçlu şahıs aç kaldığı için, kanda mevcut olan yağlar kullanılır. Damar sertliğine yani sebep olan yağ fazlalığı tehlikesini azaltmış olur. Oruç, damar sertliği onun arkasından gelen yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, damar tıkanmaları yani bazı böbrek hastalıkları için bir sağlık kazanma egzersizidir. (M. Yeğin ve arkadaşları, İslamı Oruç üzerinden biyokimyasal bir araştırma, Atatürk Ün. Diş Hekimliği Fak. Yıllığı 4,  135-65, 1980)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruçla insan zayıf ve aciz olduğunu anlar.  Her organına, kendisine özel oruç tutturmalıdır. Mesela dili yalandan, gözü haramdan korumak gibi. Ramazan  aylarında intiharların, intihar benzeri davranışlar azalır. (T. K. Daradkeh, Parasuicide deruing ramadan in Jordan, Acta Pyschiatrica scandinavica, 86(3), 253-4,1992, H. Sadeghipour, et al, the effect of ramadan on the number of suicidal intoxication. Iranian of Endocrinology  and Metabolism (IJEM). Abstract book the Congress on health and ramadan, October, 2001, p.31 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Muhammed, “Oruçlu bir kimse yalan ve yalancılıkla iş yapmayı terk etmezse, yemeği içmeği bırakıp aç durmasın. Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur.” buyurmuşlardır. (Buhari, Savm, 8; Müslim Siyam 163 (Riyaz-üs Salihin Tercümesi, II/502, Hadis No: 1245)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizlerden uzun bir müddet  değil, senede bir ay, o da günün belli saatlerinde ve yine kendi menfaatimiz için oruç tutmamız istenmiştir. &#8220;Eğer bilirseniz oruç tutmak sizin için daha hayırlıdır.&#8221; (Bakara,184)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruçla alakalı yapılan birçok ilmi çalışma, kandaki yağın kolester seviyelerinin oruç tutmakla genellikle düştüğünü göstermiştir. (R. Roky ve arkadaşları, sağlık ve ramazan ile alakalı ikinci milletler arası kongre kitabı, 1997, s. 87) Oruçla Kalp ağrısı (angina) ve hipertansiyonun düştüğü de rapor edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çocuklar, ay halindekiler, yolcular, hasta olanlar, emziren anneler isterlerse oruçlarını açarlar. Ama çocuk hariç, daha sonra kaza etmelidirler. Ay takvimi kullanıldıgı icin oruçlu 36 yılda bir bütün yılı devretmiş olur. Oruç tutulmasında güneş takvimi esas alınmış olsa idi, dünyanın bir yarım küresinde olanlar hep soğuk ve kısa günlerde oruç tutacak; diğer yarımküresinde olanlar ise, hep sıcak ve uzun günlerde oruç tutmuş olacaklardı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslami oruçta bir beslenme bozukluğu olmaz veya eksik bir kalori alınması söz konusu değildir. (Shahid Athar M.D: Dept. Of Medicine and Endocrinology, St. Vincent  Hospital. Indiana Universty, Indianapolis, Indiana U.S.A &#8211; http://www.al-muslim.org-ramadan-health.html)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruçtaki susuzluk, bedendeki bütün sıvıların, su kaybından dolayı daha yoğun, daha kesif olmasına yol açar. Orucun fizyolojik tesirleri arasında, kan şekerinin, kolesterolun düşmesi ve sistolik kan basıncının düşmesi de sayılabilir. Aslında Ramazan ayında tutulan oruç, insülin bağımlı olmayan şeker hastalığının, şişmanlığın ve yüksek tansiyonun stabil (sabit, kararlı) zararsız hale gelmesi için ideal bir sağlık tavsiyesi olabilir. 1944 yılında Fas’ın Kazablanka şehrinde “sağlık ve ramazan” başlıklı, Müslüman ve gayri Müslim dünyanın her tarafından gelen araştırmacılar 50 kadar araştırmayı sundular. Orucun herhangi bir hastayı veya genel tıbbi durumu daha kötü yaptığına dair bir neşriyatı tebliğ eden olmadı. (Sağlık ve ramazan, Birinci Milletler arası Kongre, Kazablanka, 1994)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aldıkları manevi hazdan dolayı, bir huzur ve sükunet halleri vardır. “Oruçlu iken biri kendisine söver veya çatarsa, “ben oruçluyum” desin (Buhar, savm, 8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Teravihlerde kılınan her rekat namazın sonunda 10 kalori ekstradan dışarı verilmiş olunur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilhassa hassas bağırsak sendromu, kabızlığı olanlardan oruç tutanların önemli bir kısmının, Ramazan ayında şifa buldukları anlaşılmıştır. (Z. E. M. Afifi, Daily Practies, Study performance and health during the ramadan fast. J of Royal Society for health, 117(4): 231-5. 1997)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ramazanda gün geçtikce oruç tutanların acıkma hissine alıştıkları anlaşılmıştır. (Finch G M, et al, Appetite Changes under free- living conditions during Ramadan Fating. Apeetite,31 (2) 159-70,1998)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şahıs Ramazan  ayında oruç tutarken, sahurda ve iftarda yediği gıdalara bağlı olarak, kilosunn aynen muhafaza edebilir, kilo verebilir veya kilo dahi alabilir. Bu da ramazanda oruçlu iken, iftarda ve sahurda alınan gıdaların, oruç tutan şahısların enerji ihtiyaçlarına fazlası ile yettiğini ispat etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ramazan ayında alkoliklerin belli bir yüzdesi oruçta tutmaktadır. (%37) Araştırmacılar çalışmalarının neticesi olarak içkiyi terk etmekte inançların önemli rolü olduğunu belirtmektedir. GATA tarafından yapılan, İstanbul garnizonunda vazifeli, er ve subaylardan 2.300 kişiye “niçin içki kullanmıyorsunuz?” sorusuna % 45.5’i “dinimizce haram edilmiş olduğu için” (N. Tarhan ve ark. Milli psikiyatri kongresi kitabı, 1992);  Sağlık bakanlığının 1995 yılında 24 ilde ve 12.781 kişi ile yaptığı araştırmada “niçin içki içmiyorsunuz?” sorusuna  % 44,6 (5700) kişi “dinimizde haram edilmiş olduğu için demişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dini inançlar insanları zararlı alışkanlıklardan hem korumakda, hem de insanların kötü alışkanlıklarını terk etmelerinde son derece önemli rol oynamaktadır. &#8220;O’nun mağfiretini iste, şüphe yok ki, Allah tövbeleri çok kabul edici, günahları affedicidir.&#8221; (Nasr, 3)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sigara ve sabır. Sigarayı bırakmakta en önemli faktör  şahsın irade gücüdür. Şahsın nefsine ve iradesine en hakim olduğu zaman ise, oruçlu olduğu Ramazan ayıdır. &#8220;Aylarca nasıl sabredeceğim?” deyip mevcut sabrınızı başka zamanlara dağıtmayınız. Sabırda sadece yaşadığınız günü, hatta yaşadığınız o saati düşünün. Yani; “Ben şu anda, sigara içmemeye sabır edebiliyor muyum?” diye kendinize sorun. Ramazan ayında sigarayı bırakmaya teşebbüs eden ve başaran oldukça çoktur. (ZEM Afifi: J of  roya, society for Health,117-4- 231-5, 1997)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nobel Ödüllü bilim insanı: Oruç vücudun yenilenmesini sağlıyor. Nobel ödüllü bilim insanından çarpıcı açıklama. Yoshinori Oshumi; Japon biyolog ve bilim insanı. 2016&#8217;da İsveç Nobel Vakfı tarafından, hücrelerin kendi kendini sindirmesi olarak bilinen otofaji alanındaki çalışmaları nedeniyle Nobel Ödülüne layık görülen bilim insanı, oruç tutmanın sağlığa faydalarını bilimsel olarak ispat etti. Genlerdeki mutasyonlar hastalıklara neden olurken, aç kalma süreçlerinin kanser ve nörolojik hastalıklar gibi bazı vakalarda düzelmelere sebep olduğu gerçeğini ve sağlığa katkılarını kanıtladı. (Sözcü, 15 May 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç tutanlarda görülen fizyolojik değişiklikler. Oruçlu iken, istirahat esnasında kalbin atış sayısında (nabız) azalma vardır. Oruç tutmanın solunum faaliyetlerinde herhangi bir önemli değişikliğe yol açmadığı anlaşılmıştır. (M. T. Duncan et al, ventilatory  function in Malay Muslims during normal activity and the Ramadan fast. Singapore Med J,31 (6) 543-7.1990- Ghamdi B, Nwoye L O, Effects of Ramadan fasting on respiratory test in normal voluntees. Proceedings of the Second Interntional Congers on “Health and Ramadan”, İstanbul,1997, p.67)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruçlu iken vücuttaki kortizol miktarı artmaktadır. Bu vücutta belli dengelerin devamı için, açlık halinde Allah’ın verdiği bir tedbir mekanizmasıdır. Bu sayede açlık durumunda kan şekeri belli seviyelerde korunmuş olur. ( A. Tahmasebi ve ark, :sağlık ve ramazan , 1997, s.20 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ramazanda oruç tutmak, anlama, kavrama ile alakalı faaliyetlere zarar vermemektedir. Hafızayı azaltıcı bir yönü de yoktur. (Roky R, et al, Ann of nutr and metab, 44 -3- :101-7, 2000, Haouari M , Health and Ramadan, 1997, p.65)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Suriye’de yapılmış olan bir araştırmada, oruç tuttanlarda mekanik sebeplerden ileri gelen bel ağrıları dahil, bel ağrıları olan bir çok hastaların iyileşmesinde orucun faydalı tesirleri görülmüştür. İltihabi sebeplerle bel ağrısı olan hastalarda bu iyileşme çok daha açıktır. (A. N. Karadan , “Health and Ramadan”, İstanbul , 1997, p.66)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">100 sağlam gönüllü şahıs üzerinde yapılan araştırmanın sonuçları: Normal de %95,86 miligram (mgr) olan ortalama açlık kan şekeri oruçta % 83,91 mgr’a düşmüştür. Bu ise normal hudutlar da olan bir değerdir. Serum albumini, kontrollerde ortalama % 4.3 gr  oruçlularda ise % 4.57 gramdır. Önemli bir fark bulunmamıştır. Oruçlu iken kandaki homosistein düşmektedir. Bu ise kalp ve damar hastalıkları ile alakalı risk faktörlerinin azaldığını gösterir. (B. LariJani, et al ,”Health and Ramadan”, 2001, p.28)  Kontrol grubunda % 116.27 mgr olan triglseridler (yağların bir şekli) oruçlularda  % 90.9 mgr’a düşmüş; kontrollerde % 12.22 mgr olan serbest yağ asitleri oruçlularda % 8.14 mgr’a düşmüştür. Bunlar arzu edilen, sağlık açısından güzel olan neticedir. Total lipid (yağ) kontrollerde ortalama % 515,80 mgr iken oruçlularda  % 495.75mgr inmiş. Yağların oruçlu iken düşmesi sıhhat açısından güzel olan değerlerdi. (İslami oruç üzerinde biyokiyasal bir araştırma, Atatürk ün. diş. Fak. Yıllığı 4:135-65,1980)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Pr. Dr. Münip Yegin ve arkadaşlarının araştırmalarının (İslami oruç üzerinde biyokimyasal bir araştırma, 1980) neticelerine göre: İslami oruçta, kandaki üre değeri kontrollerde % 42,50 mgr iken oruçlu olanlarda % 42,20 mgr dir. Ürik asit kontrollerde % 6,63 mgr iken oruçlularda % 6.47 mgr olup birbirine çok yakın değerler çıkmıştır. slâmî oruçta su içilmediği için, kanın yoğunluğunda bir artma meydana gelebilir. Kontrollerde, yani aynı şahısların Ramazan ayından önce, oruçsuz iken yapılan tahlillerinde, kanın yoğunluğu 1,0417 çıkmış, oruçlularda ise bu netice 1,0424 bulunmuştur. Aradaki fark önemsizdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruçlularda kandaki üre artmamıştır. Kandaki protein miktarı azalmamıştır. Amino asitlerin kandaki miktarları artmıştır. İdrarda aseton tesbit edilmemiştir. Serbest yağ asitleri artmamış hatta eksilmiştir. Kan şekeri % 83,91 mgr   kadar düşmüştür. Arteriyoskleroza refakat eden, hipertansiyon, angina pektoris yani kalp ağrısı, çeşitli çeşitli enfarktüsler ve bazı böbrek hastalıkları icin İslami mana da oruçun, son derece önemli profilaktik  yani koruyucu tesiri olduğu rahatlıkla söylenebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ramazan  ayında tutulan orucun kan şekeri, kreatinin, ALP (alkalen fosfataz);  ALT (alanin amino transferaz) ve AST (aspartat amino Trasferaz ) değerleri üzerine olan tesirleri 100’ü erkek 10’u bayan olan 110 kişide incelenmiştir. Bu değerlerde ufak ufak değişiklikler olsa bile, neticelerin hep normal  hudutlarda kaldığı anlaşılmıştır. (Siahkolah B, Ö. Azizi F: The effect of fasting on blood sugar, creatinine and hepatic enzymes during ramadan. Iranian  J of Endocrinology and Metabolism (IJEM). Abstarct Book The Congress on Health and Ramadan, October, 2001, p.30.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç ve sindirim sistemi. Oruç şüphesiz belli bir yaşa gelmiş ve sağlıklı olan şahıslara farzdır. Hastalık oruca mani ise  oruç kişi tutmaz. Ülserli şahıslar oruç tutmalı mıdır? Ülser daha çok midede ve on iki parmak bağırsağında meydana gelen yara olarak bilinir. 1992 yılında Prof. Dr. Said Kapıcıoğlu ve arkadaşları ülser (duodenal ulkus) teşhisi konulmuş 7 erkek gönüllü üzerinde araştırma yaparlar, akşama kadar yani iftar saatine kadar aç kalmağa niyet eden şahısların,  ülserli olsa bile öğle saatlerinde rahatladığı görülmüştür. Midedeki asit ifrazatı öğle saatlerinde azalmıştır. Oruç tutmanın mide (peptik) ülserinin ortaya çıkmasında önemli rolü olan midedeki asit ifrazatının artmasına (hiprasidite) yol açacağını söylemek yanlış olur. Tunuslu bir araştırıcı grubunda 57 hastaya her gün 30 mgr lansoprazol verildi. 27’si oruç tutmadı, 30 kışılık diğer grupda oruç tuttu. Sonuçta oruç tutan ve tutmayanlar arasında arazlar (semptomlar) bakımından bir fark görülmedi. Oruç tutmayanlarda %88.8 oruç tutanlarda ise daha fazla yani %90 nisbetinde ülserden şifa buldukları görüldü. Bu nedenle ülserli hastalar herhangi bir riske girmeden rahatlıkla oruçlarını tutabilirler. (Mehdi A, Ajmi S, Gastroenterol clin Biol, 21- 11- :820-22, 1997 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ramazan öncesi ve ramazan ayında serum gastrin seviyelerinde önemli bir farkın olmadığı anlaşılmıştır. (H. Polat ve arkadaşları, Oruç tutmanın serum Gastrin seviyesinde Tesirleri. “ramazan ve sağlık” ile alakalı ikinci milletler arası kongre kongre kitabı)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İç salgın yapan guddelerin salgıları. İslami oruçtaki açlık müddeti, salgı ve hormonların kandaki seviyelerinde herhangi bir değişikliğe yol açacak kadar uzun değildir. (F. Azizi, “health and ramadan” P.39, İstanbul, 1997)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ramazanda kan şekeri seviyelerinde ufak tefek iniş çıkışlar olsa da, genellikle kan şekeri normal hudutlarda kalmıştır. (F. Azizi, The Blood glucose in health and diabets during ramadan, Proceedings of the 2nd ınternatıonal congress on “health and ramadan” P.40, İstanbul, 1997)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsülinin değerlerinde  ramazan ayında normal günlere göre fazla fark olmadığı anlaşılmıştır. (D. Marniche, et al, Effect of fasting and refeeding during ramadan on glucoregulation. Proceedings of the 2nd ınternatıonal congress on “health and ramadan” p.125, İstanbul 1997)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hamilelik ve oruç. Yeni doğan 13.351 bebeğin doğum ağırlıklarına  bakıldığında, annelerinin ramazanda hamile iken oruç tutmalarının, bebeklerinde hiçbir zarara yol açmadığı anlaşılmıştır. Doğan bebeklerin doğum ağırlığına tesiri olmadığı ortaya çıkmıştır. Hamile iken ve bebeklerini emzirirken oruç tutan Müslüman kadınlarla, hamile olmayıp da oruç tutan kadınlar incelenmiş, kan kimyaları mukayese edilmiş, iki grup arasında önemli bir fark olmadığı anlaşılmıştır. (Cross J H, Eminson J and Wharton B A, Ramadan  and birth weight ar full term in asian moslem pregnat women in Birmingham. Arch Dis Child, 65, 1053-6,1990 &#8211;  Prentice A M, et al, Metabolic consequences of fasting during ramadan in pregnat and lactating women. Hum nutr clin Nutr, 37 (4) : 283-94, 1983) Oruçlarını tutmakta iken ve ramazandan iki hafta sonra  aynı bayanlardan oruçsuz  iken alınan sütün terkipleri arasında önemli seviyelerde fark olmadığı anlaşılmıştır. (Bener A, et al, Fasting during the holy month of Ramadan does not change the composition of breast milk. Nutrition Research, 21 (6), 859-64)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Esansiyel Hipertansiyonlu hastalar kan basıncı ciddi problem olmadan sahur ve iftarda da ölçülü yiyerek ve ilaçlarını kullanarak oruç tutabilirler. Ramazan ayında kalp krizi sayısının diğer aylara göre önemli seviyede düşük olduğu araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. (A.Temizhas et al, Int Cardiolo ,70,2:149-53,1999 )</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bevliye hastaları üzerindeki çalışmalar ise iftar ve sahurda bol su alınması şartı ile orucun bu hastalar faydalı geldiğini ispat etmiştir. (F. Abderrahim, Effect of ramadan fasting on urological patients.p.218-31,1994)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Orucun sağlığa faydaları. Nöropsikiyatri Merkezi uzmanlarından Nöroloji Uzmanı Dr Mehmet Yavuz, oruç tutmanın insanları gençleştireceğini söyledi. Ramazan aylarında değil, normal zamanlarda da düzenli oruç tutanlarda lipit ve kolesterol düzeyleri azalacağı için damarlar kendilerini tamir imkanı bulduğunu söyleyen Dr. Yavuz, &#8220;Damar lümenleri temizlenir ve kan dolaşımı rahatlar. Adeta kireçle kaplı olan damar cidarları normal anatomik yapısına döner. Dolayısıyla düzenli oruç tutmanın yaşlanmayı geciktirerek kişiyi daha genç yapacağını söyleyebiliriz&#8221; dedi. &#8220;Peygamberimizin &#8216;Acıkmadan yemeyin, doymadan kalkın&#8217; şeklindeki hadisi tüm meselenin özüdür&#8221; diyen Dr. Mehmet Yavuz, &#8220;Yapılan incelemelere göre eğer tedbir alınmazsa 2050 yılında hemen herkes obez olacak. Bizleri gerçekten büyük bir tehlike bekliyor. Son teknolojik açılımları kullanan reklam endüstrisi insanları bilinçsizce ve kontrolsüzce tüketmeye zorluyor. Bu ise birçok obezite problemlerini ve metabolizma hastalıklarını beraberinde getiriyor&#8221; dedi. &#8220;Hiç şüphesiz ki, oruç tutmak bu anlamda bize aç kalma kültürünü de öğretiyor. Bedenimizi ve arzularımızı disiplinize etme anlamında bize çok şeyler öğretiyor&#8221; diyen Dr. Yavuz, şunları kaydetti: &#8220;Aynı zamanda beşeri ve sosyal faydaları da sayılamayacak kadar çok. Açlık sınırında olan insanları ve fakirleri anlamaya yarıyor. Oruç tutmak bu anlamda başlı başına bir empati olayı. Biz burada oruç tutmanın toplumsal yararlarından çok sağlığımız üzerindeki tartışma götürmeyen faydaları bulunmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Orucun hafıza ve algılama üzerine etkileri. Oruç tutmak suretiyle birtakım bedeni arzulardan bir süreliğine de olsa uzaklaşırız. Böylece işlerimize daha çok odaklanmak ve yoğunlaşmamız mümkün olmaktadır. Oruçlu iken bedenimiz lüzumsuz metabolik aktivitelerle uğraşmayacağı için algılama ve öğrenme faaliyetleri çok artmaktadır. Hafıza ve belleğimiz daha fazla kayıtlama yapmaktadır. Zaten biz sınavlara giren öğrencilerin az bir kahvaltı ile girmelerini önermekteyiz. Mide dolu iken mesela yoğun bir öğle ya da akşam yemeğinden sonra algılama ve öğrenme minimuma iner. Bu noktada yoğun metabolizma faaliyetleri esnasında beyin kan dolaşımı da normale göre azalır. Bu ise yeni şeyler öğrenmeyi asgariye indirir. Tarihteki birçok ünlü düşünür ve filozofun sık sık kendilerini günlerce açlığa tabi tutarak fikir ürettiklerini bilmekteyiz. Bu nedenle az yemenin zihni açtığını ve kişiyi daha mantıklı düşünmeye sevk ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla orucun kişisel gelişim üzerine çok olumlu etkileri vardır. Oruç sayesinde bir nevi davranışları kontrol etme antrenmanları yapılır. Kandaki lipit ve kolesterol düzeyinin birçok hastalıkta kilit rol oynadığını artık bilmekteyiz. Damar duvarları, düzensiz ve disiplinsiz beslenme sonucu olarak zaman içerisinde kolesterol parçacıkları ile kaplanarak kan sirkülasyonunu bozar. Özellikle dokuları besleyen küçük kapiller damarlar çalışamaz hale gelir. Dokuların beslenmesi bozularak birçok hastalık tezahür eder. Hücre yenilenmesi aksar, dokuların kendini onarması imkansız hale gelir. Yaşlanma süreci hızlanır ve organ kayıpları oluşur. Bu nedenle sadece ramazan aylarında değil, normal zamanlarda da düzenli oruç tutanlarda lipit ve kolesterol düzeyleri azalacağı için damarlar kendilerini tamir imkanı bulur. Damar lümenleri temizlenir ve kan dolaşımı rahatlar. Adeta kireçle kaplı olan damar cidarları normal anatomik yapısına döner. Dolayısıyla düzenli oruç tutmanın yaşlanmayı geciktirerek kişiyi daha genç yapacağını söyleyebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Orucun vücut savunması üzerine etkileri. Gün içerisinde sürekli bir şeyler yiyip içmek, sürekli vücut metabolizmasını meşgul eden bir durumdur. Bu ise vücudun savunma sistemini zayıflatan bir olgudur. Metabolizma artıkça savunma zayıflar. Çünkü vücut tüm enerjisini, dışarıdan alınan gıdaları hazmetmek için kullanır. Bu nedenle oruç tutan kişilerde metabolizmaya ayrılan zaman azalacağı için savunma direnci yükselir. Oruç, aynı zamanda başta karaciğer olmak üzere tüm sindirim organlarının dinlenmesine de imkan tanır. Karaciğer bir fabrika gibi doğumdan hayatın sonlanacağı güne kadar sürekli çalışır. Oruç vasıtasıyla karaciğeri dinlendirmek onun da ömrünü uzatacaktır. Vücut savunmasında, kan içinde devriye gezen akyuvarların performansı çok önemlidir. Bunlar vücudun her noktasına çok çabuk ulaşabilirler. Herhangi bir düşman alarmı geldiği zaman, bu askerler hemen olay yerine sevk edilirken bir yandan da kemik iliğinde yeni askerler üretilmeye başlanır. Dinlenmiş bir bedende, dinlenmiş bir metabolizma da vücudun karakolları ve askerleri en yüksek performansla çalışır. Oruç tutan kişide aynı zamanda damar cidarları da sağlam olacağı için askerler en ince dokulara kadar gidebilirler.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç kanser oluşumunu önleyebilir mi? Kanser, vücudun herhangi bir yerinde bir kaç anarşik hücrenin terör faaliyetleri için başkaldırması ile başlar. Ancak bu terörist faaliyet bazen truva atı gibi bedenin kendi dokusu gibi bir görüntü vererek savunma sistemini yanıltmak isteyebilir. Eğer beden, sürekli metabolizma faaliyetleri ile uğraşıyorsa hem istihbaratı zayıflar hem de neler olup bittiğini tam anlayamayabilir. Oruçlu kişi de ise organizma kendini kontrol etmeye vakit bulur ve böyle terörist faaliyetlere anında müdahale eder. Böylece kanser oluşumu en başında bertaraf edilmiş olur.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç tutmanın mahsurlu olduğu haller: Dr. Yavuz, &#8220;Sonuçta oruç sağlıklı insanlar içindir. Bazı hastalık durumlarında oruç tutmak mahsurlu olabilmektedir. Örneğin felç geçirme riski olanlarda oruç tutmak, vücudun susuz kalması suretiyle kanın yoğunlaşmasına neden olabileceğinden mahsurlu olabilir. Diyabet hastalarında da kan şekerinin düşme tehlikesi olabileceğinden mahsurlu olabilir. Gün içinde sürekli ilaç kullanması zorunlu olanlar da oruç tutamazlar. Aktif mide ülseri olanlar da oruç tutmamalıdır. Böbrek yetmezliği nedeniyle süreki sıvı alması gereken kişilerin de oruç tutması mahsurludur. Parkinson, Alzheimer, Sara hastalığı, Çeşitli ruh hastalıklarında da oruç tutmak mahsurlu olabilir. Bu konuda en doğru kararı hastayı takip ve tedavi eden doktoru verecektir&#8221; diye konuştu. (https://www.reemnp.com/oruc-tut-genc-kal)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç tutun genç kalın! Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, fiziksel ve zihinsel sağlığımıza büyük katkıları olan orucun Ramazan ayı süresince vücudumuzun dinlenmesini ve disipline girmesini sağladığını söyledi. (Star, 9 Haziran 2015)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Oruç, İnsanları Stres ve Gerginlikten Uzaklaştırır. Oruç tutmanın insanı, kalp hastalıklarının en büyük düşmanı olan stres ve gerginliklerden uzaklaştıran faydasının altını çizen Universal Kadıköy Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Olcayto İncedere, “Hekiminiz aksi bir görüş bildirmediği takdirde, gündelik telaşlardan sıyrılıp bizleri psikolojik olarak rahatlatan orucun kalp hastaları için sonuçları olumlu olacaktır.” dedi. (11 Temmuz 2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Daha az kalori kazanımı yani yiyecek, içecek tüketimi belirli bir süre ve ısrarla kısıtlandığında sadece metabolizmamız dinlenmiyor, bedenimizde daha doğrusu hücrelerimizde başka pek çok iyi ve olumlu süreçler de devreye giriyor. Neticede de daha sağlıklı, temiz ve dingin bir hayat sürme şansı yakalıyoruz.” (Dr. Osman Müftüoğlu, Oruç neden faydalı? Hürriyet,14 Mart 2024)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Son yıllarda aralıklı açlığın şifalı etkileri bilim camiasının ilgi odağı haline gelmiştir. Diyabet gibi kronik hastalığı olanlar, doktorlarına danışmadan oruç tutmamalıdır.  Diğer yandan, aralıklı açlığın vücutta tamir hormonu olarak görev yapan, anti-aging fayda sağlayan büyüme hormonunun yapımını artırdığını gösteren bilimsel yayınlar var. 2020 yılında yapılan bir araştırmada oruç tutan kişilerin Ramazan öncesindeki ve bir ay sonraki kan değerleri karşılaştırıldığında kan şekeri metabolizmalarında iyileşme, DNA onarımında, anti-kanser proteinlerde ve bağışıklık fonksiyonlarında artış olduğu görülmüş.” (Hürriyet, 30.3.2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Medical Point Gaziantep Hastanesi İç Hastalıkları ve Fonksiyonel Tıp Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Taşkıran, oruç ve açlığın en iyi detoks yöntemi ve şifa aracı olduğunu belirtti.” (AA, 27.3.2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İç Hastalıkları Uçmanı Dr. Ergün Kasapoğlu: &#8220;Oruç tutarak karaciğer yağlanmasına engel olun.&#8221; (Milliyet, 5.6.2017)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dr. Yüksel Büküşoğlu: “Son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar ise aralıklı olarak açlık periyodlarının yani oruç tutmanın ve bazı doğal gıdalardan bol beslenmenin yaşlanan kök hücreleri üzerinde son derece olumlu etkiler yaratıp, iyileştirebileceğini, işlevini artırabileceğini ve yaşlanan kök hücrelerin sayısını azaltabileceğini göstermektedir.” (Milliyet, 10.05.2019)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Osman Erk, orucun sağlığa 10 faydasını şöyle sıraladı: “Vücuttaki iltihaplanmayı engeller, Beyin hücrelerini yeniler, Kanserli hücrelerin gelişimini önler, Bağışıklığı destekler, Vücudu toksinlerden arındırır, Yaşlanmayı geciktirir, Kalp sağlığını korur, Yağ yakmayı sağlar, İnsülin direncini azaltır.” (Sözcü,  26 Mart 2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ama asla unutmamalıyız ki; Oruç aç kalma değil, sabır ayıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine aç ve susuz kalmaktan başka bir şey yoktur.&#8221; (İbn-i Mace, Sıyam, 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-2317" title="oruc-sabir-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/oruc-sabir-1.jpg" alt="" width="305" height="113" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oruc-ve-saglik.html/oruc-sihhat-1" rel="attachment wp-att-2318"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-2318 aligncenter" title="oruc-sihhat-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/oruc-sihhat-1.jpg" alt="" width="211" height="162" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oruc-ve-saglik.html">Oruç ve sağlık</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/oruc-ve-saglik.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyada Müslüman olanlar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 06:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın yayılışı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman olanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman oldu]]></category>
		<category><![CDATA[Neden Müslüman oldular?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1624</guid>

					<description><![CDATA[<p>                                      &#8216;İslam&#8217;ın kılıç zoru ile yayılmadığını&#8216; anlatan yazımızı özellikle tavsiye ederiz!  &#160; . &#8220;Okudukça, Kur&#8217;an bana daha çok yaklaştı. Sanki bugün yazılmıştı ve doğrudan bana sesleniyordu.&#8221; (Roger Garaudy, Hatıralar, s. 330) &#160; &#160; &#160;         [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html">Dünyada Müslüman olanlar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;"><strong>                   <span style="color: #808080;">                   </span></strong><span style="color: #808080;">&#8216;</span><span style="color: #808080;"><a style="color: #808080;" href="http://islamicevaplar.com/islam-kilic-zoru-ile-yayilmadi.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">İslam&#8217;ın kılıç zoru ile yayılmadığını</a>&#8216; anlatan yazımızı özellikle tavsiye ederiz! </span></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="font-weight: 400;">&#8220;Okudukça, Kur&#8217;an bana daha çok yakla</span>ştı. Sanki bug<span style="font-weight: 400;">ün yaz</span>ılmıştı ve doğrudan bana sesleniyordu.&#8221; (Roger Garaudy, Hatıralar, s. 330)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>                                                                           Dünyadan</strong><strong> Müslüman olanlardan bazıları</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7467 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/18671090_1889011484670419_2289809957491773283_n-1.jpg" alt="" width="380" height="363" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-13391 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/324091094_741317194096684_6796425680595873631_n.jpg" alt="" width="328" height="305" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-14010 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/3453456756784.png" alt="" width="535" height="299" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;">                                                                                           İslam kılıç zoruyla mı yayıldı?</span></p>
<p style="text-align: justify;">“İslam deyince coğrafyasının başlangıcından bugüne “en zayıf olduğu dönemde” ama yine de en hızlı yayılan dindir İslam. Bu da “İslam&#8217;ın kılıç zoruyla yayıldığı” söylemini çürütmeye yetecek bir delildir. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 86) Doğum oranı denklemden çıksa dahi İslam hızla büyümeye devam ediyor. (Meriç, s. 98) 2010-2050 arasında yüzde olarak en hızlı Müslüman nüfus artışının Kuzey Amerika&#8217;da gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Bu, bölgenin genel nüfusunda beklenen artışın 7 katından fazladır!” (Meriç, s. 103)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Endonezya, Malezya dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkelerdendir. Müslüman orduların tek bir askeri sefer yapılmadığı bu ülkeler nasıl Müslüman olmuştur. Ya yüzlerce yıl İslam ile yönetilen İspanya, balkanlar, Anadolu’daki Hıristiyan, Yahudi, Yezidiler neden ‘zorla’ Müslüman yapılmadı? </span><br />
<span style="color: #000000;">İngiliz müstemleke memuru Sir Thomas Arnold, kitabında (The Preaching of Islam; Abdulhakim Murad, Geçmişe Duyulan Özlem Olarak Hidayet: Büyük Misakın Uzantısı, Köprü, S. 91) şu samimi itirafta bulunur: “İslam en büyük insan kazanımlarını siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekânlarda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım.” Devamı, <a style="color: #000000;" href="islamicevaplar.com/islam-baris-dinidir.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">İslam barış dinidir</a> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu da ilginç bir birlikteliği savunan ( Türk sol&#8217;undan) Gökçe Fırat&#8217;tan alıntı: &#8221; İslam kılıçla mı kalemle mi yayıldı? : İslamiyet, Hıristiyanlığın egemen olduğu bir çağda ve bölgede ortaya çıktı ve yayıldı. İslam&#8217;ın gelişmesi için en önemli etken sanıldığının aksine İslam orduları değildi. Çünkü İslam büyük bir baskı altında, savunma dini olarak gelişti. Arap kabilelerinin kuşatması altındaki İslam, inananların vicdanına, inancına dayanarak direndi. Bu direniş ve geleceğe uzanabilmek için tek bir şeye dayanacaktı: Allah&#8217;ın emrini yani Kuran&#8217;ı ezberleyecek gönüllüler bulmak. Nitekim İslam&#8217;ın gelişmesi için Kuran ezberleyecek insanlara, sonrasında ise bunu yayacak, propagandasını yapacak insanlara ve en sonunda da bunu yazacak ve çoğaltacak insanlara ihtiyaç vardı. Dolayısıyla İslam, bir kılıç ordusu ile değil kalem ve gönül ordusu ile yayılmaya başladı.&#8221; (Gökçe Fırat, Türk Solu, Din ile bilim çatışır mı?)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;">Ateist bir diğer iddia, Müslüman ülkede doğmasak Müslüman olmazdık, el-cevap!</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" title="muslumanolanlar-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-1.jpg" alt="" width="550" height="688" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist bir iddia olan, ‘Müslüman ülkede doğmasak Müslüman olmazdık’ görüşüne, haber ve görsellerin fazla yer kaplaması nedeni ile sadece berceste (öz, seçme) olan örneklerden bazılarını aktararak cevap vereceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Okudukça, Kur&#8217;an bana daha çok yaklaştı. Sanki bugün yazılmıştı ve doğrudan bana sesleniyordu.&#8221; (Garaudy, Hatıralar, s. 330) diyerek Müslüman olan Fransız yazar, düşünür, Fransız Komünist Partisi eski yöneticisi Roger Garaudy gibi, Kur’an’ı okuyarak; İspanya’daki Yeşil Parti lideri Tony Roderick (14.6.2019); Almanya’nın İslam karşıtı aşırı sağcı NPD Parti milletvekili Werner Klawun (30.7.2015); Hollanda İslam karşıtı PVV’de yönetici ve Avrupa’daki en büyük İslam karşıtı lider Geert Wilders’in sağ kolu Milletvekili Arnoud Van Doorn (6.3.2013); Alman İslam karşıtı politikacı AfD eyalet başkanı Arthur Wagner (24.1.2018); Hollanda aşırı sağcı PVV milletvekili Joram Van Klaveren (5.2.2019); Avustralya’nın en kötü şöhretli İslam karşıtı grubu olan Birleşik Vatanseverler Cephesi’nin eski başkanı aşırı sağcı Shermon Burgess (3.3.2023); İslam düşmanlığı ile tanınan Hollanda’lı doktor Pauline (19.08.2022) Müslüman olmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İsveç&#8217;in Jönköping kentinde 30 yıl papazlık yapan 76 yaşındaki Leif Skjetne (10.3.2020);  Oslo’da büyüyen ve bugün 77 yaşında olan ve İsveç Kilisesi’nde 30 yıl boyunca rahiplik yapan, yaklaşık 15 senedir Skillingaryd ilçesinin papazlığını üstlenirken Müslüman olmaya karar veren papaz (23 Eylül 2020) tekrar Hristiyan olması için 10 Milyon Euro teklif edilen Leif Skjetne; Müslüman olduktan sonra &#8220;650 Papazı Müslüman Yapan&#8221; Musa Bangura (17 Kas 2021); İslamiyet&#8217;i seçerek &#8220;İsmail&#8221; adını alan (23 Eylül 2021) ABD&#8217;li Katolik papaz Prof. Dr. Craig Victor Fenter; Papaz asistanı olup İslam dininin yanlışlarını ararken 12 yıl süren araştırma sonunda kendisi Müslüman olan Haşim Jeansen (08 Ekim 2015); Sofya&#8217;da 20 yıl boyunca papazlık ve kilise encümenliği yapan ve sonra din değiştirerek Müslümanlığı seçen Atanas Mihaylov (10 Aralık 2012); Homabay vilayetinin Niyal Gosi köyü kilisesinde papaz olan ve  uzun bir sorgulama döneminden sonra Müslüman olan 61 yaşındaki Charles Okuany (19 Temmuz 2019); Baptistler, Metodistler, Episkopalyanlar, Nazarinler, Christ Kilisesi, Tanrı Kilisesi, Katolikler, Presbiteryanlar ve daha bir çoğunu gezip kendini İncil konusunda geliştiren, dinler hakkında araştırmaları sadece Hristiyanlıkla sınırlı kalmayıp, Hinduizm, Judaizm, Budizm, Metafizik, yerel Amerikan dinlerini de araştıran ve sonunda İslam ile tanışıp Müslüman olan Yusuf Estes (1.2.2009); Papazlık ve felsefe eğitimi alıp sonra Müslüman olan Ahmet İsa Wagner (10.12.2012); Katolik rahibe iken İslam&#8217;ın kusurlarını bulmak için Kur&#8217;an&#8217;ı açınca, araştırmaları sonucu Müslüman olan Irena Handono (07 Ekim 2019); Hinduların manevi lideri iken Müslüman olan Şankar Aşarya (19.2.2019); Hollanda Sultanahmet Camisi&#8217;nde Müslüman olan Yahudi 87 yaşında Sal van Coeverden (10.5.2018); Yahudi haham iken ailesi ile birlikte Müslüman olan Aaron Kohen eşi Flori Kohen ve kızı Meira (04 Kasım 2008); Misyonerken Müslüman Olan Alman Amir Mohammed Herzog (11 Ekim 2009); müslüman olan yahudi haham Yusuf Hattab (8 Ocak 2012); Budist Keşiş Olacakken Müslüman Bir İmam olan Ahmed Maeno (23 Mar 2022); Araştırmaları sonucu “politikacıların Kur’an’da savaş ve kadın düşmanlığı olduğunu iddia ediyorlar ama bunun aksine Kur’an çok kapsayıcı bir kitap” diyerek (23.10.2017) Müslüman olan Katolik yazar Carnegie Üniversitesi&#8217;nin Uluslarası Ahlak Konseyi Direktörü Gary Wills; lisans eğitimini felsefe üzerine almış bir akademisyen ve yazar / analist. Zamanında Rusya Ortodoks Kilisesi’nin en üst kademelerinde yer almış olan ve Başpiskoposluktan İslam&#8217;a geçen Vyacheslav Polosin (01 Kasım 2016) ve daha niceleri şehadet getirerek Müslüman oldular.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Özür dilerim, teröristlerin inançları hakkında bilgi edinmek için Kur’an okudum ve ben orada yazılanlar yüzünden İslam dinini kabul etmemle sonuçlandı” diye sosyal medyada yazan Jennifer Williams (23.9.2014); Kur’an’ın tercümesini yazarken Müslüman olan Prof Svetan Teofanow (19.11.2015); 15 yıl Kur’an’da bilimsel hata arayan ama sonunda Müslüman olan Prof Gary Miller (10.2.2016); Kur’an ayetlerini tek tek sorgulayıp Müslüman olan matematik Profesörü Jeffrey Lang (1.7.2019)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taliban elinde esir iken sonradan Müslüman olan gazeteci Yvınne Ridley (4.8.2013); eş-Şebab tarafından kaçırılan ve daha sonra Müslüman olan yardım gönüllüsü Silvia Romano (12 Mayıs 2020); El-Kaide tarafından kaçırılan ve sonra Müslüman olan Sophie Petronin (9.10.2020); el-Kaide tarafından esir alınıp bırakılan ve Müslüman olan Stephen McGown (11.9.2017); Taliban elinde esir iken Müslüman olan ama buna Talibanı bile inandıramayıp bir güzel de dayak yiyen Avustralya’lı Timothy Weeks (1.2.2022)… En marjinal gruplar bile insanları etkileyebiliyorsa, bir de biz Müslümanlar gerçekten İslam&#8217;ı temsil edebilsek sonuç ne kadar farklı olurdu değil mi?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist iken Müslüman olan Estonyalı Eslimah (23 Aralık 2018); Ateist iken Müslüman olan Fransız Leonard Faytre (3.10.2014) </span>ve Ukrayna’lı olup sonradan Müslüman olan kadının sosyal medya mesajı: “Müslümanlar, İslam’ın ne olduğunu öğrenin.” (https://www.youtube.com/watch?v=Gs39NsFSFPI ; 21.2.2020)</p>
<p><span style="color: #000000;">     <a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islaminyayilisi-1-2-3-41.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class=" size-full wp-image-5904 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islaminyayilisi-1-2-3-41.jpg" alt="islaminyayilisi-1-2-3-4" width="242" height="195" /></a><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islaminyayilisi-1-2-3-4.jpg"><br />
</a></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"> Papaz, Haham, Misyoner, rahibe iken Müslüman olanlardan bazıları</span></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14936" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/474585665648.jpg" alt="" width="439" height="549" /></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;">Eski papazlar, rahipler, kıdemli piskoposlar!</span><br />
<span style="color: #000000;">Amerikalı , İspanyol, Rus, İngiliz, Ermeni, Filipinli, Afrikalı&#8230;</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/muslumanolanlar-papazlar" rel="attachment wp-att-1626"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1626" title="muslumanolanlar-papazlar" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-papazlar.jpg" alt="" width="527" height="488" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musa-bangura3536.jpg"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5634" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musa-bangura3536.jpg" alt="musa-bangura3536" width="394" height="191" /></span></a></span></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-13507 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/34545657548484678.png" alt="" width="348" height="353" /></p>
<p><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/papazmuslumanoldu-2-4.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5644" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/papazmuslumanoldu-2-4.jpg" alt="papazmuslumanoldu-2-4" width="690" height="535" /></a></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10303 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hindulider-musluman-oldu-1.jpg" alt="" width="692" height="311" /></p>
<p><span style="color: #000000;">                                                                    Müslüman olanlara örnekler</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/muslumanolanlar-2" rel="attachment wp-att-1627"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1627" title="muslumanolanlar-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-2.jpg" alt="" width="474" height="552" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/muslumanolanlar-3" rel="attachment wp-att-1631"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1631" title="muslumanolanlar-3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-3.jpg" alt="" width="450" height="892" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/muslumanolanlar-4" rel="attachment wp-att-1632"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1632" title="muslumanolanlar-4" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-4.jpg" alt="" width="566" height="2311" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/muslumanolanlar-6" rel="attachment wp-att-1635"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1635" title="muslumanolanlar-6" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-6.jpg" alt="" width="684" height="2879" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/muslumanolanlar-10" rel="attachment wp-att-1637"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1637" title="muslumanolanlar-10" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-10.jpg" alt="" width="571" height="802" /></span></a><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/muslumanolanlar-7" rel="attachment wp-att-1636"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1636" title="muslumanolanlar-7" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-7.jpg" alt="" width="530" height="1292" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-2-4.jpg"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5636" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-2-4.jpg" alt="muslumanolanlar-2-4" width="593" height="1239" /></span></a></span></p>
<p><span style="color: #000000;"> <a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-oldular-1-5.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5645" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-oldular-1-5.jpg" alt="musluman-oldular-1-5" width="736" height="999" /></a></span></p>
<p><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kilise-muzigi-sanatcisi-musluman-oldu-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5907 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kilise-muzigi-sanatcisi-musluman-oldu-1.jpg" alt="kilise-muzigi-sanatcisi-musluman-oldu-1" width="494" height="472" /></a></p>
<p><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/nasil-musluman-oldu-3.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6075 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/nasil-musluman-oldu-3.jpg" alt="nasil-musluman-oldu-3" width="546" height="836" /></a></p>
<p style="text-align: center;"> <a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslolanlar-1-2-3-4-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6186 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslolanlar-1-2-3-4-1.jpg" alt="muslolanlar-1-2-3-4-1" width="660" height="908" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musolan3.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6257 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musolan3.jpg" alt="musolan3" width="608" height="281" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6883 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/2muslumanolanlar-1-2-3-9.png" alt="2muslumanolanlar-1-2-3-9" width="621" height="275" /></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6886 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslmnoldu-8.jpg" alt="muslmnoldu-8" width="576" height="426" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6887 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musluman-olanlar-2015-1-1.jpg" alt="musluman-olanlar-2015-1-1" width="453" height="452" /></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #ff0000;">Kuran okudum ve ateist oldum diyenlere gelsin!</span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6877 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolan-1-7.jpg" alt="muslumanolan-1-7" width="359" height="249" /></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6884 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-1-2-3-9.png" alt="muslumanolanlar-1-2-3-9" width="471" height="189" /></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;"> </span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><strong><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6952 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuranokuduvemuslumanoldu-4.jpg" alt="kuranokuduvemuslumanoldu-4" width="796" height="747" /></strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><strong>   <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9741 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-musl-oldu-2019.png" alt="" width="361" height="320" />       <span style="color: #ff0000;">   </span></strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12660" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/457568678999.jpg" alt="" width="491" height="429" /> Selam, sayı:126, Ocak, 1996</p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><strong><span style="color: #ff0000;">Devam </span></strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><strong><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7175 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/almanmusloldu-3.png" width="546" height="1248" /></strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9323 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/moldu574.png" alt="" width="756" height="838" /></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-8448 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslmnoldu1-1.png" alt="" width="780" height="496" /></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7980 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musl-oldu7545.jpg" alt="" width="774" height="852" /></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9920 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musl-olanlar-2019-3.jpg" alt="" width="724" height="440" /></p>
<p style="text-align: center;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-10613 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/30-Yillik-papaz-musluman-oldu2020.png" alt="" width="690" height="858" /></p>
<p>EN MARJİNAL GRUPLAR BİLE ETKİLEYEBİLİYORSA, BİR DE GERÇEKTEN İSLAM&#8217;I TEMSİL EDEBİLSEK&#8230;?!<img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10981 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musl-oldu-2020.png" alt="" width="986" height="618" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12308" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/moldu-2022.jpg" alt="" width="618" height="249" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11226" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/MUSL-OLDU-2020-ekim.png" alt="" width="1064" height="914" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-11734 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/87758658.jpg" alt="" width="432" height="338" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11787 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/maxomerw-2021.png" alt="" width="341" height="491" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11909 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/436347537.png" alt="" width="658" height="550" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12285" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/moldular-1-2022.png" alt="" width="884" height="1252" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<div dir="auto" style="text-align: center;">GAVUR DEDİĞİMİZ  PARA, KADIN, ARABAYI BIRAKIP MÜSLÜMAN OLUR,</div>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-12437 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musloldu5346.jpg" alt="" width="421" height="510" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12954" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/mul-oldu-2022agustos.png" alt="" width="1032" height="1753" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13131" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/97654009232.jpg" alt="" width="648" height="1402" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13136" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/456357678598060.jpg" alt="" width="492" height="284" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13152" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/314731687_1478667099279890_8892262366806106187_n.jpg" alt="" width="798" height="303" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13624" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/330765175_935443307470261_1668412379159690457_n.jpg" alt="" width="356" height="330" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13625" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/333100562_562012282539719_2506735698292048458_n.jpg" alt="" width="345" height="345" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13850" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/345189521_1226334274661420_1026744306797223992_n.jpg" alt="" width="394" height="406" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14260" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/314584594_150349414393050_8587214229349.jpg" alt="" width="386" height="423" />    <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-14261" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/317852698_5831110186945526_6523746645566731484_n.jpg" alt="" width="303" height="430" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-14262" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hristiyan_cemaat_lideri_takipcileriyle_birlikte_musluman_oldu.jpg" alt="" width="702" height="299" /></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-16107" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/46577583599.png" alt="" width="384" height="544" /></p>
<p><span style="color: #000000;">Kök hücre ilacının mucidi Prof. Dr. Henry Klassen, şehadet getirerek Müslüman oldu. 15.3.2024</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>   </strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong> Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Polosin, bütün Rus medyasının önünde şöyle diyor:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kamuoyunda şehadet ederim ki ben Ortodoks Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Eşhedüenlailaheillallah…”</span><br />
<span style="color: #000000;"> Düşünsenize Türk Diyanet İşleri Başkanı Hıristiyan olduğunu açıklasa, kıyamet kopar değil mi? Hele Ortodoksluğun kalesi komşumuz Rusya’da nasıl yankılanır kim bilir? Dünya bile çalkalanır değil mi? Ancak 1999 yılında, Rusya Ortodoks Patrikliğinin Kamu Dernekleri ve Dini Örgütleri İlişkiler Komitesi Başkanı ve Yüksek Sovyet Vicdan Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Rus Federasyonu Temsilciler Meclisi DUMA’da milletvekili de olan Başpiskopos Viaçeslav Polosin’in (bizim Diyanet İşleri Başkanlığı’na tekabül ediyor) Müslüman olması, nedense Türkiye’de hiç kimse tarafından duyulmadı.Polosin, Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi, Zagorsk Dini Mektebi ve Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Akademi mezunu aynı zamanda.Neyse! Rusya’nın Diyanet İşleri Başkanı Müslümanlığı seçiyor ama ne seçiş. Sahne şöyle; Başpiskopos Polosin, bütün yazılı ve görsel basının karşısında şu müthiş açıklamayı yapıyor: “Kamuoyunda şehadet ederim ki ben kitaplı dinlerin Hazreti İbrahim”den başlamak üzere tüm peygamberlerinin yüce geleneği olan hakiki imanın takipçisi olarak, tek doğru dine şahitlik ettim ve Ortodoks Kilisesi’nin ne papazı ne de müridiyim… Sosyal hayatımı da inançlarım doğrultusunda şekillendirmeye karar verdim…</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>Eşhedüenlâilaheillallah…”</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Nasıl? Etkileyici, şok edici, dehşete düşürücü, anarşist, aykırı, sinematoğrafik, agresif ve tek kelimeyle müthiş bir sahne değil mi? Olay, bütün Ortodoks ve Slav camiasını derinden sarsıyor. Patrikhane, meselenin üstünü örtmek için bin dereden su getiriyor ama Türkiye’de hiç kimsenin haberi yok! Ben bu müthiş haberi, Alev Alatlı’nın, “Gogol’un izinde- Aydınlanma değil, merhamet” isimli kitabında okuyunca, önce ‘kurgusaldır zahir’ diye geçiştirdim. Böylesi bir olayın duyulmamasının imkansızlığını düşündüm ama içime kurt da düşmedi değil. Biraz araştırınca yanıldığımı anladım. Olay gerçek ve dünya medyasını resmen sallamış. Ama biz ‘enforme’ edilmemişiz. Öyle ki internet ortamında bile konuyla ilgili Türkçe yazılmış bilgi yok gibi.Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra başına gelebilecek tehlikeler hakkında ne düşündüğü sorulduğunda şöyle yanıtlıyor:</span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Hepimiz faniyiz, önünde sonunda bu dünyadan ayrılacağız. İnsanoğlunun vehimlerine itaat etmektense, Hakikat’e teslim olmuş olarak gitmek daha iyi!”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Polosin, &#8220;İslâm Hakkında Bütün Bilgiler&#8221; isimli on beş günlük gazetenin editörlüğünü yürütüyor halen. &#8220;Monoteist Felsefeye Giriş&#8221; kitabı, Mukayeseli Dinler Tarihi dersi için yardımcı ders kitabı olarak kabul edilen Ali Polosin, Müslümanların, Rus Ortodoks Kilisesi ile diyalog tecrübeleri gerçekleştirip içki ve uyuşturucu ile mücadele konusunda ortak çalışmalar yürütmesinin yanı sıra, aile değerlerini koruma hususunda da müşterek bir proje hazırlıyor.Eşinin de Müslüman olduğunu açıklayan, Viaçeslav isminden ‘sıkılan’ ve Hicaz’a da giden Hacı Ali Polosin, Rus steplerinin son Müslümanı…</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong><br />
İslâm’ı Seçen Ortodoks Papaz </strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>                                                   POLOSIN SERGHEYEVICH </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> 1956 yılında Moskova’da doğdum. Dinsiz bir ailede yetişmeme rağmen, hayatımın hatırlayabildiğim çok erken dönemlerinden itibaren Tanrı’ya yürekten inanan biri olduğumu söyleyebilirim. Tanrı kavramı benim için bir bilinmezdi belki ancak, O’nun her şeye gücü yeten ve kendisine sığınanlara her an yardım etmeye hazır bir Tanrı olduğunu düşünüyordum. Gençlik yıllarımda yüz yüze geldiğim çeşitli zorluklar, benim hayat karşısında ancak bir noktaya kadar güç yetirebileceğimi anlamamı sağladı. Bundan sonra tüm kalbimle Tanrı’ya yöneldim ve her şey daha iyi olmaya başladı.Aslında bu süreç doğal olarak gelişti ve Tanrı gerçeğini öğrenmek amacıyla Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaya karar verdim. Sosyoloji alanında Max Weber’in Kapitalizmim Ruhu teorisinin Eleştirisi adlı bir çalışmam oldu. Bu çalışmamda Protestan reform hareketinin piyasa ekonomisinin gelişmesine etkilerini irdelemeye çalıştım. İşte bu yıllarda ilk kez Kitab-ı Mukaddes’i okuma fırsatım oldu.Ne yazık ki bu okumalarım bende çelişkili bir izlenim bıraktı. Aslında kutsal kitabın bazı kısımları gerçekten Tanrı vahyi gibi görünüyordu, ancak Tanrı’ya atfedilen bazı kısımlarda insanlığın çoğunluğunu yok etmeye yönelik bir istekten bahsedilmesi veya “Tanrı’nın eli,” “Tanrı’nın vücudu” ve “Tanrı’nın nesli” vesaire gibi ifadelerin yer alması, çelişkili bir durumdu. Fakat 1970’ler Moskova’sında komünist ideoloji karşısında tek alternatif Rus Ortodoks Kilisesi idi. Bu nedenle on dokuz yaşında bir genç olarak Ortodoks Katedrali’ne ilk kez geldiğimde eski bir geleneği keşfettiğimi düşünmüş ve Tanrı’yı öven Hıristiyan ilahilerinin güzelliğinden çok etkilenmiştim. O anda daha derin ve kapsamlı bir ilahiyat bilgisi almam gerektiğine karar vermiştim. Bu düşüncelerle İlahiyat Fakültesine başladım. Aslında belirli bir dini, bilinçli olarak tercih etmek durumunda değildim. Çünkü Ortodoksluğu kendisiyle mukayese edebileceğim başka bir dinin varlığı söz konusu değildi. Öncelikle Tanrı’yı reddeden yanlış bir anlayışa karşı önceden belirlenmiş kesin bir karar almış olmam önemliydi. O sırada mevcut bulunan tek dini müesseseye böylece adım atmış oluyordum. Hıristiyanlık’ın temel esaslarını öğrendikten sonra 1983’te rahip oldum. Bulunduğum mevki Tanrı tanımazlık karşısında manevi ve entelektüel mücadeleyi temsil ediyordu. Bu nedenle de kendimi Tanrı’nın bir savaşçısı olarak görüyordum. Fakat ne yazık ki resmen göreve başladığımda ruhsal ve entelektüel görevlerimi yapmak yerine çoğunlukla bâtıl inançları olan insanların istedikleri bir takım ritüelleri yürütmek zorunluluğu ile karşı karşıya kaldım. Bu gibi ritüellerin aslında putpereslik döneminde yapılanlardan anlamca pek farklı olmadıklarını bildiğim halde, bunlardan kaçamadım ve Hıristiyan dini uygulamalarının bir parçası hâline geldim. Bu hâlim ister istemez şahsî inancımla kamusal görevim arasında bir zıtlık meydana getirmişti.1983 – 1985 yılları arasında Orta Asya’da çalıştım. Duşanbe şehrindeki görevim sırasında amirlerimce emre itaatsizlik sebebiyle bölgeden uzaklaştırıldım. Burada ilk kez Müslümanlarla karşılaşmıştım ve İslâm kelimesine bir şekilde ilgi duyar olmuştum. Başımdan geçen ilginç bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Bir keresinde iyi giyimli bir Tacik ihtiyar, kiliseme geldi. İnsanlar onun aslında gizli bir şeyh (ermiş ) olduğuna inanıyorlardı. Kısa bir konuşmadan sonra birdenbire “Sen Müslüman gözlere sahipsin Müslüman olmak senin kaderin!” deyiverdi. Bunlar ne kadar şaşırtıcı ifadelerdi. Bir Ortodoks kilisesinde, bir Ortodoks rahibine söylenen bu sözlere karşı gelmem veya direnç göstermem beklenirdi. Ama hiçbir tepkide bulunmadım. Yaşlı zâtın sözleri âdeta yüreğime işlemişti.1988 – 1990 yıllarında ateizmle mücadele artık geçmişin bir meselesi hâline gelmişti. Ortodoks Kilisesi ise daha çok yeni ek binaların yapımı, eğitim alanında daha kâr getiren kural ve düzenlemelerin yapılması gibi işlere öncelik tanır olmuştu. Artık kendimi Tanrı’nın bir savaşçısıymışım gibi hissetmiyordum. Aksine kendisinden sadece sihirli, büyülü törenleri düzenlemesi beklenen bir çeşit resmi sihirbaz veya büyücü konumunda gibiydim. Beni son derece rahatsız eden bu durum nedeniyle 1991’de kilise personelinden ayrıldım.Kilise törenlerinin gerçek inançla ne şekilde örtüştüğünün teolojik bir açıklamasını bulurum düşüncesiyle kilise tarihi, kilise hizmetleri tarihi ve teoloji tarihi gibi ilk dönem Hıristiyan kaynakları üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu konularda yaptığım kapsamlı çalışmalar, beni, içerisinde çok miktarda eski putperest ibadet anlayışından alıntılar bulunan Roma Bizans kilise hizmetlerine şüphe ile bakma noktasına getirdi. Bunu anladıktan sonra 1995 yılında tamamen kilise görevinden ayrıldım.Hz. İsa’ya atfedilen ulûhiyet, tek ve bir Tanrı inancını anlamayı ne kadar zorlaştırıyordu. Oysa bu son derece basit ve net bir prensipti. O zamanlar İslâm gerçeğini tam olarak bilmiyordum. Çünkü elimde bulunan Krachkovski’nin Rusça Kur’an meali yanlışlarla doluydu. Daha sonra Kur’an hakkında genel bir bilgi ve İslâm’ın Hz. İsa yorumu ile zenginleştirilmiş olan Porokhovaya’nın açıklamalı mealini okuduğumda İslâm’a dair bütün şüphe ve tereddütlerim sona erdi. Esirgeyen ve Bağışlayan Allah bu yolda ilerlemem için bana güç verdi ve sonunda eşimle birlikte Tek bir Allah’a inandığımızı kamuoyuna açıkladık. Zaten son nebi Hz. Muhammed (SAV) tüm insanların İslâm üzere doğduklarını bildirmiyor mu? Bizler de yetiştirilme tarzımız nedeniyle fıtratımızdan bir süre uzak yaşamıştık. Ama sonuçta Allah’ın yardımıyla doğru yola eriştirilmiştik.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">  (Afganistan’daki Taliban, İngiliz gazeteci Yuanne Didldle’i kaçırmış ve İslâm’ı öğreneceğine söz vermesi üzerine serbest bırakmıştı. İki taraf da sözünü tuttu. Bu hanım gazeteci de İslâm’ı öğrendi ve müslüman oldu. Turkuaz’dan Ebru Ateş’in, Didldle ile yaptığı röportajı sunuyoruz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">–<strong>Taliban tarafından kaçırıldıktan sonra müslümanlığı seçtiniz, bu dönüşün hikâyesini anlatır mısınız? </strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> –Taliban tarafından kaçırıldığımda büyük haberlere imza atan bir gazeteciydim. Ancak o zaman utanç verici şekilde kendim gazetelere manşet oldum. Taliban’a söz verdim: “Eğer beni serbest bırakırsanız Kur’ân’ı okuyacağım. İslâm’ı araştıracağım.” Onlar sözünü tuttu, beni bıraktı. Ben de tuttum. Söz sözdür diye düşündüm ve Kur’ân’ı okumaya başladım. Tamamen akademik bir çalışmaydı. Mânevî bir yolculuğa çıkmak gibi bir niyetim yoktu başlangıçta. –<strong>Kur’ân sizi nasıl etkiledi? </strong>–Nefes kesiciydi. Kur’ân sanki bir yaşam kılavuzu. Okuduğum her şeyden çok etkilendim. Özellikle kadın haklarından. Çünkü bize hep müslüman kadınların baskı altında olduğu anlatılırdı. Ancak Kur’ân diyor ki; biz kadınlar mânevî olarak erkeklere eşitiz. Eğitim hakkı konusunda da eşitiz. Biz kadınlar çocuk doğurma özelliğinden dolayı İslâm’da yüceltiliyoruz. Cennetin annelerin ayağının altında olduğu söyleniyor. İslâm’ı ilk kabul eden bir kadındı. İslâm’ın ilk şehidi de bir kadındı. Batı’da süslü magazin dergilerinde bize sunulan fikir şuydu; uzun boylu ve güzel vücutlu olmazsan beğenilmez, istenmezsin. Halbuki İslâm dininde kişiliğinle ön plâna çıkıyorsun. Erkeklerden aşağı değiliz, onlara eşitiz. Meselâ boşanma, meselâ miras hakkı. Bu haklar Batılı kadına daha 100 yıl önce tanınmaya başlandı. Halbuki bu haklar Kur’ân’da asırlar önce yazılıydı. Hollywood yıldızları şimdilerde bir ordu dolusu avukatla evlilik öncesi mal paylaşımı yapıyor. Bu paylaşım, binlerce yıldır müslüman evlilikleri öncesinde yapılıyor. Bu yeni bir şey değil. Bence Hollywood avukatları Kur’ân’dan ilham alıyor. –<strong>İslâm’ı seçmenize aileniz nasıl tepki verdi? </strong>–Karışık tepkiler aldım. Komşusu müslüman olan kız kardeşim, müslümanların nasıl insanlar olduğunu gördüğü için, müslüman oluşuma tepki vermedi. Ancak diğer kız kardeşimin hiç müslüman tanıdığı yok. Bu yüzden kendimi, Tel Aviv’de patlatacağımı düşündü. Annem Hıristiyanlık’a dönmemi istedi. Ona, Hristiyanlık’ın aslında İslâm’a çok yakın olduğunu söyledim. Bana bir Arap dinine mensup olmak istemediğini söyledi. Ben de ona, ‘Hz. İsa’nın nereden geldiğini sanıyorsun anne, Manchester’dan mı?’ diye sordum. Durdu ve düşündü. Ve fark etti ki Hıristiyanlık’ın kökleri de Ortadoğu’da&#8230; Hikâyemi dinleyip şehadet getiren çok insan oldu. Annemin de müslüman olmasını çok isterim. –<strong>Peki Taliban sizi esir almasaydı, yine müslüman olur muydunuz? </strong>–Bu gerçekten garip. Düyada pek çok müslümanla görüştüm; ama beni müslüman olmaya tetikleyen, Taliban tarafından kaçırılmak oldu. Kur’ân’ı okuyacağıma söz vermiştim. Başka türlü İslâm’ı incelemezdim. Bu, benim için utanç verici. Çünkü Ortadoğu’yu takip eden bir gazeteci olarak İslâm’ın sadece bir din değil, bir hayat tarzı olduğuna dikkat etmeliydim. İslâm’la iç içe olmalıydım. Taliban’a teşekkür borçluyum; ama Taliban destekçisi değilim. –<strong>İslâm’ı kabul ettikten sonra hacca da gittiniz. Orada ne gibi duygular yaşadınız? </strong>–Evet, çok şanslıydım. Orası harikaydı, inanılmaz güzeldi. İnsanlar orada en çok neyden etkilendiğimi sordular. Kâbe’yi ilk kez görmek mi, neydi? Düşündüm. Bir gün namaza geç kalmıştım. Mekke sokaklarında rüzgâr gibi koşuyordum. Haremüşşerif’in kapılarından birinin önüne geldim. Önümde on binlerce hacı vardı ve tam bir kaos yaşanıyordu. Hepimiz camiye girmeye çalışıyorduk, geç kalmıştık. Herkes birbirini itiyordu. Kadın-erkek, uzun-kısa, zayıf-şişman, her çeşit, her renkte, belki 30-40 farklı milletten insan camiye girmeye çabalıyorduk. Ve birden namaz başladı. Birkaç saniye içinde bütün herkes şeritler halinde sıraya dizildi. Ben de sokağın ortasında seccademi yere sermiş, ayakta bekliyordum. Yanıma baktım, cizgi kusursuzdu. Onun önündeki de, onun önündeki de. Ve düşündüm, bu ordu kadar hızlı hazır ol pozisyonuna girebilecek başka bir ordu yoktur dünyada. Kendi kendime, ‘işte benim ailem bu’ dedim. Sadece düşünürken duygulanmıyorum. Gözyaşları boğazıma dizildi ve ‘biz birlik olduğumuz zaman çok güçlü olabiliriz’ diye düşündüm. Günde beş defa biz böyleyiz. Günde 24 saat, haftada 7 gün böyle olsak hiç kimse bizim topraklarımızı işgal etmeye kalkmaz. Din kardeşlerimize işkence yapamazlar, çocuklarımızı katledemezler. Bize hiç kimsenin gücü yetmezdi ve bize saygı duyarlardı. Bizleri terörize edemezler, bizlere zulmedemezlerdi. Guantanamo Üssü’nde insanlarımızı kilitleyemezlerdi. Bizlere saygılı davranırlardı. Dünyada iki milyar müslüman var. Eğer birlik olsak yenilmez olurduk. <strong>İslâm’ı seçtikten sonra iki kitap yazdınız. Kitaplarınızın konusu neydi? </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">–İlk kitabımda, Taliban tarafından kaçırılıp serbest bırakılma hikâyemi anlattım. İkinci kitabım ise bir roman. Adı, Cennet’e Gidiş Bileti. Hikâye 11 Eylül olaylarından başlıyor, Ortadoğu’ya kadar uzanıyor. Konusu ise şehitler. Amerika’da yayınlandı. İsrail’de ise yasaklandı. Çünkü kitabı Cenin ve Cenin şehitlerine adadım. Zaten herkesi İsrail mallarını boykota çağırıyorum. –<strong>Gazetecilik mesleğini de devam ettiriyorsunuz, şu anda çalıştığınız bir kurum var mı? </strong>–İslâm kanalının politika editörüyüm. Bu kanalda her sabah ajanda adlı bir program yapıyorum. Bir tartışma programı. Irak’ta savaşmayı reddeden askerlerden, İsrail devletini kabul etmeyen hahamlara kadar birçok konuğu ağırlıyoruz. Bu programla buradaki müslümanları güçlendirmek istiyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                                                 <strong>   Yusuf Estes</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">     Müslüman olan Amerikalı rahip Yusuf Estes anlattığı hidayet hikâyesinde ABD&#8217;de özellikle Katolik rahip ve vaizlerin İslâmiyet&#8217;e büyük ilgi duyduğunu ve hatta birçok rahibin İslâm üzerine doktora yapmakta olduğunu ifade ediyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Estes&#8217;e göre önyargısız rahiplerin İslâm hakkında genel kanaati olumlu yönde. Şok edici bir haber &#8211; Meğer Müslümanlar, zaten İncil’e inanıyorlarmış&#8230; O gün, 1991’in baharında, Müslümanların İncil’e inandığını öğrenmiştim. Şok oldum. Bu nasıl olabilirdi? Fakat bununla da kalmıyordu: Onlar İsa’ya da inanıyordu.. Müslümanlara göre de: l Allah’ın sadık bir elçisi; l Allah’ın peygamberi; l Babasız bir şekilde mucizevî olarak doğdu; l O Mesih’ti; l O şimdi Allah’la beraber ve çok önemli bir yeri var; l Kıyamet yaklaştığında geri dönecek ve inananların yanında imansızlara karşı duracak&#8230; Ruhumu İsa’ya adadığım günden sonra, bir Müslümanı Hıristiyan yapmak, benim için olağanüstü bir gelişim olacaktı.</span><br />
<span style="color: #000000;"> BİR BARDAK ÇAY EŞLİĞİNDE İNANÇ TARTIŞMASI</span><br />
<span style="color: #000000;"> Adama çay içmeyi sevip sevmediğini sordum, sevdiğini söyledi. Oradan kalkıp, hep beraber, benim favori sohbet konum hakkında konuşmak üzere bir kafeteryaya gittik. Konu tabiî ki inançlardı. Saatlerce sohbet ettiğimiz kafeteryada şunun farkına vardım: Bu adam sessiz, sakin, hoş ve biraz da utangaç bir insandı. Benim söylediğim şeylerin her kelimesini dinledi ve bir kere olsun sözümü kesmeye yeltenmedi bile. Bu adamı sevmiştim ve iyi bir Hıristiyan olma potansiyeli sezmiştim. Ve bu işin olacağına, kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. Halbuki, başıma gelecekler hususunda, ufacık bir bilgim dahi yoktu.</span><br />
<span style="color: #000000;"> MUHAMMED EVİMİZE TAŞINIYOR</span><br />
<span style="color: #000000;"> Herşeyden evvel, babama, bu adamla iş yapmaya, mutlaka, devam etmesi gerektiğini söyledim. Ve Texas’a yaptıkları iş seyahatlerinde, bu adama bazen eşlik etmek istediğimi de söyledim. Gün be gün, beraber bolca vakit geçirmeye ve bir çok konuda konuşmaya başladık. Sohbet aralarında radyolarda ve seminerlerde verdiğim vaazlardan, konuşmalardan örnekler sunuyordum. Bu zavallı adamı “kurtarmaya” iyice niyetliydim. Allah hakkında konuştuk, hayatın anlamı, yaratılışın gayesi, peygamberler ve görevleri, Allah’ın buyruklarını insanlara nasıl vahyettiği konularından bahsediyorduk. Ayrıca bir çok şahsî deneyimlerimizi ve hatıralarımızı da paylaşıyorduk. Bir gün, artık arkadaşım olan Muhammed’in, şimdiye kadar kaldığı evden taşınmak zorunda kaldığını ve geçici bir süre için camide ikamet edeceğini duydum. Babama gittim ve Muhammed’i şehirdeki büyük evimizde ağırlamak istediğimi söyledim. Ne de olsa güvenilir bir insandı ve gönül rahatlığı ile evimizde onu misafir edebilirdik. Israrlarımız netice verdi ve Muhammed evimize taşındı.</span><br />
<span style="color: #000000;"> VAAZLARA DEVAM</span><br />
<span style="color: #000000;"> Tabiî ki, ben hâlâ Texas civarındaki kiliseleri ve oradaki pederleri ziyarete zaman buluyordum. Bunlar Texas’ın Oklahoma bölgesinde ve Mexico bölgesinde yaşıyordu. Bunlardan biri, arabadan daha büyük olan bir haçı, tıpkı İsa’nın çarmıha gerilmeye götürülürken yaptığı gibi, omuzunun üstüne almış ve cadde ve sokaklarda bu şekilde dolaşıyordu. Bunu yapmayı seviyordu, zira yoldan geçen arabalar duruyor ve bu adama ne yaptığını soruyordu. O da onlara Hıristiyanlık ile ilgili nasihatler veriyor, vaaz ediyordu.</span><br />
<span style="color: #000000;"> PEDERİN KALP KRİZİ</span><br />
<span style="color: #000000;"> Bir gün, haçı omuzunda taşıyan peder arkadaşım kalp krizi geçirdi. Yakınlardaki bir hastaneye sevkedildi. Sık sık kendisini hastanede ziyaret ediyordum. Çoğu zaman bu ziyaretlere Muhammed’i de götürüyordum. Orada peder arkadaşımla birlikte, inancımız hakkında güzel bilgiler paylaşmayı umuyordum. Peder arkadaşım bu ziyaretlerden pek haz almıyordu. Anlaşılan, İslâm hakkında şeyler duymak hoşuna gitmemişti. Bir gün, yine böyle bir ziyaret esnasında, peder ile aynı odayı paylaşan bir hasta tekerlekli sandalye üzerinde odaya girdi. Yanına gittim ve adını sordum. Adam adının önemli olmadığını ve kendisinin Jüpiter gezegeninden geldiğini söyleyiverdi. Bir an, “kardiyoloji servisinde miyim, yoksa ruhsal hastalıklar servisinde miyim” diye içimden geçirdim.</span><br />
<span style="color: #000000;"> TEKERLEKLİ SANDALYEDEKİ ADAM</span><br />
<span style="color: #000000;"> Bu adamın kimsesiz bir depresif olduğunu ve birilerine ihtiyaç duyduğunu hissettim. Bunun üzerine ona Allah’tan bahsetmeye başladım. Eski Ahitten pasajlar okudum. Ona Nuh’un hikâyesini anlattım. İnsanlarını ve şehrini bir gemi üzerinde terk etmek zorunda kalışını ve sonra tufanın gelip heryeri yerle bir edişini anlattım. Daha sonra Ninova’ya dönüşünü hatırlattım. Anlatmak istediğim, problemlerimizden kaçamayacağımız ve onlarla yüzleşeceğimizdi.</span><br />
<span style="color: #000000;"> KATOLİK RAHİP</span><br />
<span style="color: #000000;"> Bu hikâyeyi anlattıktan sonra, adam bana baktı ve özür diledi. Kaba davranışından dolayı üzgün olduğunu, ancak son günlerde çok büyük sorunlar yaşadığını söyledi. Daha sonra ise, bana itiraflarda bulunmak istediğini söyledi. Ben de ona, “Ben Katolik bir rahip değilim. Benimle günah çıkartamazsın” dedim. Bunun farkında olduğunu söyledi ve şu cevabı verdi: “Aslında ben bir Katolik rahibim.” Şok olmuştum. Ben, bir papaza, Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyormuşum meğer. Dünyada neler oluyor böyle.</span><br />
<span style="color: #000000;"> LATİN AMERİKA’DAKİ RAHİP</span><br />
<span style="color: #000000;"> Rahip, bana, hikâyesini anlatmaya başladı. 12 yıldan fazla kilise için Orta Amerika, Mexico ve New York’ta misyonerlik yaptığını anlattı. Hastahaneden çıktıktan sonra kalacak yeri olmadığını, kimsesi olmadığını söyledi. Bunun üzerine babama büyük evimizde Muhammed ile birlikte bir misafire daha yerimiz olup olmadığını sordum. Babam kabul etti. Rahip de razı oldu. Ve evimize taşındı.</span><br />
<span style="color: #000000;"> RAHİPLER İSLÂMI ÖĞRENMELİ Mİ? EVET!</span><br />
<span style="color: #000000;"> Evimize doğru giderken, rahip ile İslâm hakkında yanlış bildiğimiz şeyleri paylaştım. Benim için sürpriz oldu, ama rahip de bunları bildiğini söyledi. Ve bu konuda daha çok şeyler söyledi. Rahip, bana, Katolik papazların, İslâm üzerine eğitim aldıklarını ve bazılarının bu hususta doktora bile yaptıklarını söyleyince, adeta şok geçirdim. Bu beni oldukça aydınlattı, fakat sürprizler daha bitmemişti.</span><br />
<span style="color: #000000;"> İNCİL’İN FARKLI VERSİYONLARI</span><br />
<span style="color: #000000;"> Rahip evimize taşındıktan sonra, her akşam yemeğinin ardından dinler hakkında sohbetler etmeye başladık. Birgün babam, İncil’in Kral James versiyonunu getirmişti, ben ise revize edilmiş standart İncil versiyonunu getirmiştim, eşimde ise, daha farklı bir İncil versiyonu vardı (Sanırım Jimmy Swaggart’ın “Modern insana iyi haber”i gibi birşeydi). Rahipte ise, tabiî ki İncil’in Katolik versiyonu vardı. Bizler hangi İncil’in doğru olduğu konusunda, Muhammed’i Hıristiyan yapmak için uğraştığımızdan daha fazla vakit kaybediyorduk.</span><br />
<span style="color: #000000;"> KUR’ÂN’IN SADECE BİR VERSİYONU VAR VE HÂLÂ AYNEN DURUYOR</span><br />
<span style="color: #000000;"> Tartışmamız sırasında, bizi dinleyen Muhammed’e dönüp, 1400 yıl içinde Kur’ân’ın kaç versiyonunun ortaya çıktığını sordum. O bana dünyada sadece bir adet Kur’ân olduğunu söyledi. Bunun asla değiştirilmediğini ve asla değiştirilemeyeceğini de ekledi. Bununla birlikte, Muhammed sayesinde, Kur’ân’ın farklı ırklardan yüzbinlerce insan tarafından, aynı şekilde ezberlendiğini de öğrendim. Asırlar boyunca Kur’ân milyonlarca insan tarafından ezberlenmiş, nüshadan nüshaya, âyet âyet, sûre sûre geçirilmiş, eksiksiz ve hatasız bir şekilde günümüze aktarılmış. Bugün 9 milyonun üzerinde insan, Kur’ân’ın her âyetini, kelimesi kelimesine ezberlemiş durumdaymış.</span><br />
<span style="color: #000000;"> BU NASIL OLABİLİR?</span><br />
<span style="color: #000000;"> Bu, bana imkânsız gibi geldi. Her şey bir yana, İncil’in orijinal dili günümüzde kullanılmayan ölü bir dil ve orijinal İncil nüshaları da asırlar içinde kaybolmuştu. Öyleyse, bir kutsal kitabı, asırlar boyu, âyet âyet aynen muhafaza etmek, nasıl bu kadar kolay olabilmişti.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Müslüman olarak İsa Peygamber&#8217;i, Rab olarak gördüğüm İsa&#8217;dan daha çok sevdim</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><br />
Abdullah Palazoğlu</strong>&#8216;nun yaşamı iki ayrı hikâyeden oluşuyor. Müslüman bir ailede doğan ve Ermeni Koleji&#8217;nde okurken Hıristiyanlığı seçen Palazoğlu, Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan tarafından vaftiz edilerek yurtdışına teoloji eğitimi için gönderildi. İsmini Andreas Palaylogos olarak değiştiren rahip, Amerika, Vatikan, Yunanistan gibi ülkelerde çalışarak altı yabancı dil öğrendi. Ancak onun hayatını yeniden değiştiren olay görev yeri Konya&#8217;da gerçekleşti. Bediüzzaman&#8217;ın eserini okurken Hıristiyanların gerçek İncil&#8217;in ayetlerini nasıl tahrif ettiklerini fark eden 17 yıllık yüksek rütbeli papaz Andreas&#8217;ın, İslam&#8217;la yeniden tanışmasına her iki kesim de mesafeli yaklaştı. Hıristiyanlar tarafından dışlanarak bütün mal varlığına el konulan ve ölüm tehdidi alan Palazoğlu, aynı zamanda &#8216;ajan&#8217; ithamına maruz kaldı. Çeşitli işlerden bu itham sebebiyle çıkan ve en son haftalık 50 YTL kazandığı hamallık işine sarılan Palazoğlu geçmiş 17 yılı büyük bir kayıp sayıyor. &#8220;Şu an iki pantolonum, iki gömleğim, bir de hırkam var<strong>.</strong> Rabb&#8217;imden 35 yıl daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını da İslam için kullanacağım.&#8221; diyen Palazoğlu, Müslümanların İsa Peygamber&#8217;ini, Hıristiyan iken Rab olarak gördüğü İsa&#8217;dan daha çok sevdiğini kaydediyor. Hayat hikâyesini kitap olarak yazmaya da başlayan Palazoğlu, Hıristiyanlığın bir din değil mantığa uygun bir felsefe olduğunu belirterek, &#8216;Konya&#8217;da 80 tane apartman kilise var ve amaç üniversite gençliğini Hıristiyanlaştırmak&#8217; diyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Rahip iken Müslüman olma serüveninizin en başına giderek, önce Hıristiyan olma hikâyenizi dinlemek istiyorum?<br />
</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Ben 1973&#8217;te Konya&#8217;nın Beyşehir ilçesinde doğdum. Babam terzi idi, fakir ama çevresi geniş bir adamdı. O zamanlar konfeksiyon sektörü Ermenilerin elinde olduğu için İstanbul&#8217;daki Ermenilerle de arası iyiydi. İlkokulu bitirdim. Ben yaramaz bir çocuktum.<span style="text-decoration: underline;">Yaz tatillerinde Kur&#8217;an kursuna gittim, dayak vardı, korkuyordum</span><strong>. </strong>O dönem babamın arkadaşı olan Arto isimli Ermeni bir terzi vardı. Arto amca &#8216;Bu keratayı bizim kolejde okutalım.&#8217; deyince babam parasının olmadığını söyledi. O da &#8216;Biz dost, arkadaş değil miyiz? Parasını biz öderiz.&#8217; dedi ve ondan sonra<span style="text-decoration: underline;"> İstanbul&#8217;daki Ermeni Koleji&#8217;ne kayıt yaptırdım. </span>Tabii kolejdekilerin rahip-rahibe-papaz olduklarını sonradan öğrendik. Bize çok iyi davrandılar, telkinlerde bulundular. <span style="text-decoration: underline;">Anlattıkları Hıristiyanlık değildi, Tanrı&#8217;dan Allah diye bahsediyorlar, İsa&#8217;dan Mesih diye söz etmiyorlardı.</span> Anlattıkları akla mantığa yatkın şeyler olunca, Kur&#8217;an kurslarından öğrendiğin dinden daha güzel gelmeye başlıyor. Ve bir süre sonra da &#8216;benim dinim bu&#8217; diyorsun ister istemez. &#8216;O zaman Mesih İsa&#8217;yı kurtarıcın ve Rabbin olarak da kabul edeceksin.&#8217; dediler. &#8216;Onu da kabul ediyorum.&#8217; deyince 22 Temmuz 1989&#8217;da beş Türk arkadaşla birlikte vaftiz olduk. Bunlardan birisi tıp okumayı seçti ve bildiğim kadarıyla Samsun&#8217;da bir hastanede radyoloji bölümünde çalışıyor. Ben teoloji bölümünü seçtim. &#8216;Rahip olmak istiyorsan her türlü maddi imkânı sağlarız.&#8217; dediler.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>   Hıristiyan olduğunuzu ailenize söylediniz mi?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Hayır.Bilmelerine de gerek yok zaten. Amerika&#8217;da burs kazanıp üniversite okuyacağımı zannediyorlardı. Ama sonra öğrendi. Biraz zoruna gitti, bana karşı hep soğuk oldular.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>    Amerika&#8217;da teoloji eğitiminde neler öğrendiniz?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Bütün dinleri öğreniyorduk. Dinlerin ileri sürdüğü tezleri hangi sorularla çürüteceğimiz filan öğretiliyordu. Kur&#8217;an&#8217;ı yüzeysel okuyorduk ama bazı ayetleri ortamına göre okuyorduk. Mesela tutucu bir topluluğa karşı Ankebut Suresi 46. ayeti okuyorsun. Genelde fıtratını tamamlayamayan, zayıf, üniversite öğrencilerine direkt Hıristiyanlığı anlatıyorsun. İranlıların insanları asması, kesmesi, bombalama gibi telkinlerde bulunuyorsunuz. 1. Yuhanna&#8217;nın 3. bölüm 16. ayetindeki Tanrı&#8217;nın insanları çok sevdiğini filan anlatıyorsun. Üniversiteyi bitirdikten sonra Amerika&#8217;da iki yıl zorunlu staj altında altı yıllık bursun geri dönüşümü başlıyor. Değişik eyaletlerde 4&#8217;er ay görev yaptım. Sonrasında 2 yıl Vatikan&#8217;da çalıştım. Oradan Yunanistan&#8217;da iki yıl çalışınca burslar ödenmiş oldu. Onun ardından ülkenize gönderiliyorsunuz. Ben İstanbul&#8217;a gönderildim. Güngören ve Moda&#8217;da kiliselerde çalıştım. Protestanlarla o dönem tartışmalarım oldu, çünkü ibadet şekilleri uydurma, Anadolu Ortodoks kültürüyle ibadet ediyorlar. Değişik mezhep ve azizlerin sözleriyle hareket ediyorlar. İngiliz Protestanlığı sistemine ve doktrinine ters düşüyorlar. Haliyle onlarla bir daha konuşmadım.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>   Kaç Hıristiyan mezhebi vardır Türkiye&#8217;de?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> 50 kadar mezhep var, bunun 14-15&#8217;i faaliyette. En etkin olanları Luteranlar ve Katoliklerdir.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>    Altı dili nerede öğrendiniz?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> İngilizceyi Amerika&#8217;da öğrendim. Zaten üç ay içinde öğrenmek zorundaydık, yoksa sınır dışı ediliyorsunuz. İleri hafıza tekniklerini öğrettiler önce. Beyni bir CD&#8217;yi kullanır gibi kullanmayı öğretiyorlar. Vatikan&#8217;da İtalyancayı, Yunanistan&#8217;da Yunancayı öğrendim. Eğitim dili zaten Antik Yunanca idi. En güzel bu dili konuşurum. Adıyaman Nemrut&#8217;ta bilimsel araştırma yaptık, 8 ay süresince Kürtçeyi öğrendim. Profesyonel olarak elektro gitar ve keman çalıyorum. Şan eğitimi aldım. Hatta beş-altı tane Hıristiyan ilahisi bile besteledim. Zaten Hıristiyan öğretisinde opera, bale, müzik gibi eğitimlere yönlendirirler. Mesela eski ölen papa &#8216;süper&#8217; opera bilirdi. Ben karateyi seçtim ve siyah kuşakta üçüncü dereceye kadar yükseldim. 2004 Fransa&#8217;da Avrupa ikincisi oldum karatede.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>   Görev yeri olarak neden Konya&#8217;yı seçtiniz?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Yönetim ve finans işleri için geldim, İzmir piskoposuna bağlıydım. 80 ev kilisesinin papazlarının başındaydım. Fetva makamındaydım.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>   Üniversite öğrencileriyle ilgili çalışmalar nasıldı?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Dolar bazında haftalık para veriyorduk. Ama onları da bir taraftan işliyorduk. Onlar bizi enayi yerine koyduklarını düşünürken, bir süre sonra İslami altyapıları yoksa söylediklerimiz mantıklı geliyordu. Beyinlerini yıkıyorduk. Üniversiteye giden ve maddi sıkıntı çeken öğrencileri takip ediyorduk. Bir adamın niyetini &#8216;şak&#8217; diye anlarım. Çünkü psikoloji eğitimi de aldık.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>    Mali sistem nasıl işliyordu?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Vaftiz olmuş herkes kazandıklarının % 25&#8217;ini kiliseye vermek zorundadır. Bir de dünyada resmî kayıtlı 2,5 milyar Hıristiyan var. Hepsi sadece 1 dolar verse 2,5 milyar dolar eder. Hıristiyanlıkta kıyameti hızlandırmak diye bir olay vardır. Belli bir sayıya ulaşınca İsa&#8217;nın geleceğine inanırlar. O yüzden Hıristiyan sayısını artırmaya çalışıyorlar.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>    Böylesine önemli bir görevdeyken, sizin Müslüman olmanızı sağlayan ne oldu?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Bir gazetenin bölge müdürü ile tanıştım. Onunla arkadaş olduk zaman içerisinde. Bana bir gün &#8216;Andreas&#8217; dedi, &#8216;Bugünkü sizin kitaplarınızda peygamberimizin geleceği 114 yerde yazılı. Nasıl olur da bunu görmezsin?&#8217; &#8216;Ben sıradan bir adam değilim, din üzerine ihtisas yaptım. Bunu nasıl görmediğimi düşünüyorsun, saçmalama. Orijinal İncilleri bile okuyup 6 diye çeviren bir adamım.&#8217; dedim. Bana her türlü inancını bir kenara koyup Bediüzzaman&#8217;ın Mektubat&#8217;ını okumamı önerdi. 14. bölümdeki Mucizat&#8217;ı iki yıl boyunca inceleyip okudum. İki yılın sonunda gördüm ki Bediüzzaman Hazretleri doğru söylüyor. Mesela İncil&#8217;de geçen ve İsa&#8217;nın (as) geleceğini söylediği kişiyi &#8216;öğütçü&#8217; diye yazmışlar. Meğerse aslı &#8216;övücü, çok öven&#8217; anlamında imiş. Bir sürü sıfatları değiştirmişler.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>   Ve sonra Müslüman olmaya karar verdiniz?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Evet. Müftülüğe gittik, &#8216;basın filan çağıralım&#8217; dediler. Kabul etmedim. Ben hiçbir cemaate katılmayacağımı filan söyledim. İslam&#8217;ı iyi kötü öğrenip yaşadım. 4,5 yıl kendimi gizledim. Daha önce vaftiz ismim Andreas&#8217;tı, kimliğimde din yerinde Hıristiyan yazıyordu. Şimdi tekrar İslam oldu. Müslüman olarak İsa peygamberi, Rab olarak gördüğüm İsa&#8217;dan daha çok sevdim. Şimdiki İncil dini kitaptan ziyade mektuplardan, tarihsel olaylardan oluşan bir kitap. Mantığa uygun bir felsefe öğretisi Hıristiyanlık.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>    Müslüman olduktan sonra neler yaptınız?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Şu an hamallık yaparak haftalık 50 YTL kazanıyorum. Ama bir süredir yapmıyorum onu da. Babamdan kalan bir ev var, annemle orada oturuyorum. Kendi halimde dervişâne bir hayat yapıyorum. Bana ajan filan diyorlar. İki kez mide kanaması geçirdim, kalbime stent takıldı.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>    Neden oldu bunlar?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Hıristiyanların yaptığı maddi ve manevi baskılardan oldu. Kafayı sıyırtacak noktaya getiriyorlar. İstifa ettikten sonra Dünya Kiliseler Birliği&#8217;nden, ABD&#8217;deki finansal işlere bakan şirketten, <strong>İzmir&#8217;deki yardım kuruluşu altında misyonerlik yapan şirketlerden</strong> geldiler. Vatikan&#8217;dan geldiler. Sindiremediler Müslüman olmamı. Ölüm tehdidi aldım. Saçlarım bembeyaz oldu, boyattım. Mal varlığımı elimden aldılar. İki pantolonum, iki gömleğim bir de hırkam var. Rabb&#8217;imden 35 yıl daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını da İslam için vermek istiyorum.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>   Daha önce papazdınız, bundan sonra imam mı olacaksınız?</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> Şu an hayat hikâyemi kitap olarak yaşıyorum. Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın amentüsü isimli çalışmalarım var. Hıristiyanlığın tezini çürüten bir eser. Elimle yazdığım antik Yunanca-Türkçe sözlüğüm var. Belki bunlar kitap olur. (Zaman, 12 Ekim 2008)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>                                                    Japonya İslam&#8217;a KoŞuyor</strong></span><br />
<span style="color: #000000;"> 36 yıl Kutsal Topraklar&#8217;da kaldıktan sonra, 7 yıldır Japonya&#8217;da bulunan Nimetullah Hocaefendi, Uzakdoğu ülkesindeki tebliğ çalışmalarını gazetemize anlattı.Uzun yıllar Mekke ve Medine&#8217;de vaizlik ve imam hatiplik yaptıktan sonra Japonya&#8217;ya yerleşen; başta Tokyo olmak birçok şehirde Japonlara İslam dinini tebliğ eden Nimetullah Hocaefendi, gazetemize binlerce kilometre uzakta yaptığı çalışmaları ve yaşadıklarını anlattı. 36 yıl kutsal topraklarda kaldıktan sonra Japonya&#8217;daki müslümanların ısrarlı daveti üzerine bu Uzakdoğu ülkesine yerleşen Nimetullah Hocaefendi, yaklaşık 7 yıldır ikamet ettiği Japonya&#8217;da binlerce insanın müslüman olmasına yardımcı oldu. Nimetullah Hocaefendi, Japonlarla sıcak ilişki kurmasını ise iki cümleye bağlıyor. Bunlar, &#8216;Nihoncin İdes (Japonlar iyidir), Nihoncin Sikudes (Japonları seviyorum). Hocaefendi, gazetemize şunları anlattı:</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>CAMİ SAYISI 300&#8217;Ü GEÇTİ</strong>  &#8220;36 yıldır Mekke ve Medine&#8217;de fahri vaizlik yaptık. 20 yıl kaldığımız İstanbul&#8217;da, Sultanahmet Camii&#8217;nde müezzinlik, çeşitli camilerde imam hatiplik yaptık acizane. Kutsal topraklarda kalırken dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanlarla tanışıp, hayırlı hizmetler yapmaya çalıştık. Avrupa&#8217;ya da gittik. Şimdi Japonya&#8217;dayız. Bizi oradaki kardeşlerimiz davet etti. Bunun üzerine oraya yerleştik. Yaklaşık 7 senedir oradayız. 20 sene evveline kadar 2 cami vardı. Şimdi Allah&#8217;ın izniyle Japonya&#8217;da namaz kılınan yerlerin sayısı 300&#8217;ü geçti. Cami, mescit, İslam merkezleri. Ve Japonlar, müslümanlara nazlanarak sitem ediyorlar. Bunları duyunca çok ağladım oralarda.Bize, &#8216;Ey müslümanlar, İslamın nurunu bize getirmeyi niye geciktirdiniz? Halbuki bizim komşularımıza çok evvel getirdiniz. Filipinler, Endonezya, Malezya, Tayland, Singapur&#8230; Buraları İslam ülkeleri yapıncaya kadar çalıştınız da, bize niye geç geldiniz&#8217; diyorlar.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>TÜRKLERİ ÇOK SEVİYORLAR</strong>  Adetleri, ahlakları İslam&#8217;a çok yakın Japonların. Ve müslümanları seviyorlar. Müslüman ülkeleri seviyorlar. Türkleri daha da fazla seviyorlar. Türklerden oraya Ertuğrul Vapuru gitti oraya. Oradan başladı sevgi. Onlardan 2 kişi Sultan Abdulhamit zamanında buraya geliyor. Orada 600 kişinin 550&#8217;si şehit oldu biliyorsunuz. O şehit ailelerine yardım için gelen iki kişiye, Sultan Abdulhamit diyorki, &#8216;Buraya kadar gelmişken, askerimize Japonca öğretin&#8217;.Ben Japoncayı, İslam&#8217;a davet edecek kadar bazı kelimeleri öğrendim. İlk gidişimde buyrun kitap diyordum. İslam hakkında bilgi veren kitapları hediye ediyordum. Daha sonra Nihoncin İdes (Japonlar iyidir) demeyi ve Nihoncin Sikudes (Ben Japonları seviyorum) demeyi öğrendim. Bunları söyleyince herkes seviniyor. Ondan sonra bunu okursanız kurtulursun diyorum Japonca. Onlara Tokyo Camii, Kabe ve Kelime-i Tevhid&#8217;in yeraldığı bu kitabı hediye ediyoruz. Tokyo Camii&#8217;ni Diyanet ile birlikte biz yaptık.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>JAPON SELAMI RUKÜDÜR  </strong>Peygamber Efendimiz, La ilahe İllallah derseniz, her sıkıntıdan kurtulursunuz diyor. Bunu söyleyince Japonlar, ellerine bu kitabı alıp kendileri arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyorlar. Japonya&#8217;da bugüne kadar onbinlerce kişi müslüman oldu.Onların normal selamları da rükudur. Ben onlara diyorum ki, Allahımızı zikrediyorsunuz, namazında yarısını kılıyorsunuz. Hoşlarına gidiyor bu tabi. Ne yapmamızı istiyorsunuz deyince bir kelime şehadet ile secde kaldı diyorum. Yüz kişi, iki yüz kişi birden müslüman oluyor.Camilerde hutbelerimizi alıyorlar. İslami Center&#8217;de İslam&#8217;ı sormaya geliyorlar. Ve bunları televizyonlara veriyorlar. Bu yayınlardan birçok kişi müslüman oldu. Kaç tane profesör, müslüman oldu.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>İSLAM&#8217;A YÖNELİŞ ARTTI  </strong>Ben bir lise talebesiyim diyor başkan bir Japon kız. Türkiye&#8217;de bulundum. Türkler dinlerine çok bağlılar, edepli insanlar. 11 Eylül olayından sonra söylüyor bunu. İslami Center&#8217;e geldi. Kendisinin internetteki web sitesinde &#8216;bunu müslümanların yaptığına inanmıyorum&#8217; diye yazdığını söyledi. Bu gibi olaylar oluyor ya. Gerek Avrupa&#8217;da gerekse burada herkes İslam&#8217;ı okumaya koşuyor. İslam&#8217;ı okuyunca da hemen müslüman oluyor. Filipinlerde bir tane öğretim görevlisi, profesör olduktan hemen sonra müslüman olmuş. Bizim arkadaşlarımızdan. Bunu ne yapıp geri dinine döndürelim diye düşünmüşler. Sonra Hıristiyan bir hanımla evlendirmişler. Hanım 3 gün boyunca sürekli anlatıyor. O hiç konuşmuyor. Müslüman olunca sabırı öğrenmiş tabi. 4. gün profesör,sabah Kur&#8217;an&#8217;ın tercümesini hanımına uzatıyor. Hanım da 3 gündür ben konuşuyorum o dinliyor, şimdi de ben onu dinleyeyim diyor. Fatiha&#8217;dan başlayıp 3. ayete gelince, hemen orada Kelime-i Şehadet getiriyor ve müslüman oluyor. Şimdi o hanım kardeşimiz orada Kur&#8217;an Kursları başkanı, kendisi ise İslam yazarları başkanı.</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>JAPONLAR FEVC FEVC İSLAM&#8217;A GİRİYORLAR  </strong>Irak ve Filistin&#8217;de yaşananları yakından takip ediyor ve çok üzülüyoruz. Dualar yapıyoruz. Onlar öyle yaptıkça, Allah’ın lütfuyla inşallah Japonların hepsi müslüman olabilir. Çünkü onlar edepli insanlar, bütün dünyayı davet eder. Ahlakları, adetleri bize çok yakın. Bana soruyor sen kimsin. Müslüman diyorum. 5 dakika sonra hemen müslüman oluyor.İlginç bir müslüman olma hikayesi anlatayım. Birisinin hızla bizim İslami Center&#8217;in merdivenlerinden yukarıya çıktığını gördüm sabahleyin. Sadece müslümanların girdiği bölüme doğru gidiyordu. Hemen koştum. Selamünaleyküm deyip &#8216;Van gul ol problem finish&#8217; dedim. Araplar buna çok güler. Yarısı Arapça, yarısı İngilizce cümle. Bir kelime söylerseniz, her türlü sıkıntıdan kurtulursunuz. Hemen söyledi adam. Üç kere söylettim.İsminiz ne dedim. Nakamura dedi. Size müslüman ismi hediye ediyorum deyip, &#8216;Sizin isminiz bundan sonra Muhammet Nakamura&#8217; dedim. Geri dönüp, beni sormuş. Mekke&#8217;de imam sizi İslam&#8217;a davet etti dediler. Aynı zamanda bir üniversitede Profesör olan Muhammet Nakamura üç gün sonra bir toplantı düzenleyip bizi davet etti. Salona yaklaşık 200 kişi toplamış. Bizi konuşturacaktı, ama kendisi konuşuyor. İslam hakkında, 3 günde ne kadar çok şey okumuş. Herşeyi biliyordu.Bunun için müslümanların sıkıntıdan kurtulması için birbirine &#8216;La ilahe İllah Muhammedun Rasulullah&#8217;ı demeyi hatırlatsın. Bütün sıkıntılarından kurtulsun. Kalplerine rahatlık gelsin. Dünyada ABD&#8217;liler, İngilizler, Almanlar, Çinliler sürekli müslüman oluyorlar. Kore&#8217;de her gün 60-70 kişi müslüman oluyor. Allah’a sığınarak söylüyorum.Müslümanlar şuna inansın. Zaman geldi artık.Bu şekilde inşallah 2 sene geçmez bütün dünya müslüman olur ( 01-11-06)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>                                            &#8216;İslam&#8217;ın Hayranlık Vericiliği&#8217;ne Dair  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">   ABD&#8217;nin önde gelen Hıristiyan liderlerinden biri olan — ve aslında İslam&#8217;a da pek sıcak bakmayan — Patrick Buchanan&#8217;ın &#8220;Vakti Gelmiş Bir Fikir&#8221; başlıklı yazısında enteresan teşhisler var. Buchanan, İslam&#8217;ın iki yüzyıldır süregiden baskı ve saldırılar karşısındaki direncinin &#8220;astonishing&#8221;, yani hayranlık verici olduğunu şöyle ifade etmiş:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">      Hıristiyanlık Avrupa&#8217;da ölür gibi dururken, İslam 21. yüzyılı, daha önce başka yüzyıllara yaptığı gibi, sarsacak şekilde yükseliyor&#8230; [İslami savaşçıları görünce] Victor Hugo&#8217;nun sözlerini hatırlamamak mümkün değil: &#8220;Hiç bir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir.&#8221; Karşıtlarımızın çoğunun uğrunda savaştığı fikir, ikna edici bir fikir. Tek bir Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına, Muhammed&#8217;in onun elçisi olduğuna, İslam&#8217;ın yani Kuran&#8217;a teslimiyetin cennete giden tek yol olduğuna ve Allah&#8217;a bağlı bir toplumun şeriata göre yönetilmesi gerektiğine inanıyorlar&#8230; Milyonlarca Müslüman insan [onlara sunulan] Batılı alternatifleri kabul etmişti. Ama bugün onmilyorlarca Müslüman bunu reddeder gözüküyor ve daha saf bir İslam&#8217;daki köklerine dönüyorlar. Açıkçası,<strong> İslami inancın dayanıklılığı, hayranlık verici</strong>.İslam, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi ve aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda. Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak, Libya ve İran&#8217;daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca püskürttü, 1967&#8217;de Nasırizm&#8217;i safdışı etti ve Arafat&#8217;ın veya Saddam&#8217;ın milliyetçiliklerinden de daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de dünyanın son süper gücüne direniyor. (11.08.06 )</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>                                                NASIL  MÜSLÜMAN OLDULAR</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">    Misyonerler, milyarlar harcayarak Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar. Halbuki propagandasız birçok yabancı, İslam’ı seçmiştir.İslamiyet ilim ve akıl dinidir. Dinlerini değiştirip müslüman olan insanların çoğu, ilim adamı ve araştırmacıdır. İslam’ı inceledikten sonra müslüman olmuşlardır.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu sebeplerin birkaçı şöyle:</span></p>
<p><span style="color: #000000;">1- İslam’da tek ilah vardır. Hıristiyanlıktaki üç tanrı inancı, ilim sahiplerince saçma görülmüştür.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 2- İslam, sadece ahiret saadetini değil, dünyada da mutlu yaşamanın yollarını bildirmiştir.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 3- İslam’da, her çocuk günahsız doğar. Hıristiyanlıkta ise, günahkâr doğar. Bu da, akla, ilme, aykırıdır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 4- İslam’da, ibadetlerin mabette yapılma şartı yoktur. Her yerde ibadet edilebilir. Hıristiyanlar, kilisede putu, papazı aracı yaparak ibadet eder.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 5- İslam’da günahları yalnız Allah affeder. Hıristiyanlıkta, güya papazın, günahları affetme ve dinden çıkarma yani aforoz etme gibi yetkisi vardır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 6- Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam’da ise ırk, renk ve dil ayrımı yoktur</span><br />
<span style="color: #000000;"> 7- İslam’da bütün peygamberler beşer, yani insandır. Ancak seçilmiş, günahsız insandır. Hiç kimse, diğerlerinin günahını çekmez. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa Oğul tanrıdır, günahkârların affolması için çarmıhta ölmüştür. Bu da akla ve ilme aykırıdır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 8- İslam’da hurafe yoktur. Diğer dinlerde ateşe, güneşe, taşa, heykele tapılır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 9- İslam’da, Dinde zorlama yoktur düsturu vardır. Hiç kimse dine girmeye zorlanmaz. Hıristiyanların dine sokmak için yaptıkları işkenceler ve mezhep kavgaları meşhurdur.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 10- İslam, iç temizliği yanında, dış temizliğe de çok önem verir. Meşhur Versay Sarayında yıllarca bir hela yoktu. Bu, Hıristiyanların ne kadar pis olduğunu göstermeye kâfidir.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 11- İslam, sömürüyü reddeder. Bunun için kapitalizmi, komünizmi kabul etmez. İslam hariç, hiç bir dinin ekonomi sistemi yoktur. Bugün Hıristiyan ülkelerde kapitalizm hakimdir.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 12- Müslümanların geri kalışları sebebi, dinlerinin icaplarına uymamalarındandır. Hıristiyanların maddi refaha kavuşmaları ise, dinlerinden uzak kalmalarındandır. Müslümanlıkta cahil olan dinden çıkar, Hıristiyanlıkta ise, âlim olan Hıristiyanlığı bırakır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 13- İslam’da, alkol, uyuşturucu ve kumar haramdır. Zinanın cezası ise, ağır olduğu için, fuhuş yaygınlaşamaz. Hıristiyan Batı, fuhuş bataklığı içindedir.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 14-İslam’da, bütün müslümanlar kardeştir. Allah huzurunda herkes eşittir. Namaz kılarken; komutan ile er, zengin ile fakir, beyaz ile zenci müslüman yan yana durup birlikte secde ederler.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 15- İslam’daki ibadet saatleri muayyen olduğundan, müslümanların hayatları düzenli ve intizamlıdır. Bunun için, gerçek müslüman, bir asker gibi disiplinlidir. Yılda bir ay tutulan oruç, iradenin kuvvetlenmesini sağlar ve nefse hakim olmayı öğretir.</span><br />
<span style="color: #000000;"> 16-İslamiyet, iktisadi bakımdan kapitalist ve komünist düşünceleri reddeder. Fakiri korumuş, zengini de kötülememiştir. Zenginlerin, fakirlere zekat ve sadaka vermesini emretmiştir. Ayrıca dünyadaki çeşitli millet ve ırklara mensup müslümanları bir araya getirerek [Hac gibi], dünyada en mükemmel ictimai [sosyal] nizamı tayin etmiştir.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>                                                            Niçin Müslüman oldum?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  (Kur&#8217;an-ı kerim, Allah’ın adı ile başlıyor, Allah’ın birliğini bildiriyordu. Hayretim arttı. Tevhid dini olan Müslümanlığı seçtim.) Cat Stevens (İngiliz)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (İslam, çağları ardında sürükleyen bir dindir. Müslüman olmakla, çağlar üstü dini seçmiş oldum.) Roger Garaudy (Fransız)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (Anarşinin ancak İslam ahlakına sahip olmakla önleneceğine inandım. İçkiyi bıraktım, tesettüre girdim ve namaza başladım.) Tina Gfanzil (Alman)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (İslam’da, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm. Müslüman oldum.) Thomas Clayton (Amerikalı)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (İslam, en iyi şeyleri ihtiva eder. Hiçbir dinde kardeşlik, İslam’daki gibi değildir.) Dr. Rolf Freiherr (Avusturyalı)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (İslam, sevgi, doğruluk, temizlik ve güzel ahlakı emrettiği için müslüman oldum.) A.Uemura (Japon)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (İslam’ı akla da uygun bulup müslüman oldum.) Cecilla Cannolly (Avusturyalı)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (İlim Çin’de de olsa alın hadisini okudum. İslam’ın ilme verdiği önemi görünce müslüman oldum.) Mr. Board (Amerikalı)</span><br />
<span style="color: #000000;"> (İslam, israf ve cimriliği yasaklayan, maddi- manevi her hususta en güzel kaideleri olan dindir.) Albay Ronald Rockwell (Amerikalı)</span><br />
<span style="color: #000000;"> İslam dünya ve ahiret mutluluğunu gösterdiği için müslüman oldum.) B.Karai (Zengibar)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>                                            KİLİSELERDEN KAÇIŞ BAŞLADI!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">      Katoliklerin en katısı olarak bilinen Avusturya&#8217;da insanlar kiliseye sırt çevirmeye başladılar. Sadece Vorarlberg eyaletinde yaklaşık 1000 katoliğin kiliseden kaydını sildirdiği açıklandı.Kiliseye doğduğu günden itibaren otomatik olarak kaydı yapılan her Hıristiyan aylık aidat ödemek zorunda&#8230;  Kiliseden kaydını sildirmek, katolikler için bu dinden de çıkmak anlamına geldiği için Avusturyalıların dinsizliğe yöneldiği düşüncesi ağır basıyor. Kiliselerden kaydını sildirenlerin Avusturya genelinde 100 binleri bulması, papazları çare arayışına sürükledi.  (<a href="http://members.tripod.com/avusturya_haber" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span style="color: #000000;">Avusturya Haber</span></a>&#8216;den)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>                                 Papa, İslamiyet&#8217;in Batıda Hızla Yayılmasından Rahatsızmış</strong><strong><br />
</strong>   Papa 16. Benedikt&#8217;in özel sekreteri, İslamiyet&#8217;in Batı&#8217;da hızla yayılmasına karşı uyarıda bulundu.Haftalık Süddeutsche Zeitung dergisine demeç veren Georg Gaenswein, İslam dininin Batı&#8217;da yayılmasını inkar edemeyeceklerini belirterek, Avrupa&#8217;nın kimliğine yönelik İslam tehdidine karşı hareketsiz kalınmaması gerektiğini ifade etti.Katolik Kilisesi&#8217;nin İslam dininin yayıldığını söylemekten çekinmediğini belirten Gaenswein, Papa&#8217;nın geçtiğimiz Eylül ayında İslam dininin şiddet ve kılıç zoruyla yayıldığı yönündeki konuşmasını, &#8220;isabetli&#8221; olarak niteledi&#8230; (27.07.2007)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1640" title="muslumanolanlar-8" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muslumanolanlar-8.jpg" alt="" width="622" height="349" /></span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/wwwturntoislamcom" rel="attachment wp-att-1642"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1642" title="wwwturntoislamcom" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/wwwturntoislamcom.jpg" alt="" width="137" height="91" /></span></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html">Dünyada Müslüman olanlar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/dunyada-musluman-olanlar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam ve had cezaları</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 08:33:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[cezalar]]></category>
		<category><![CDATA[Had]]></category>
		<category><![CDATA[kısas]]></category>
		<category><![CDATA[Muamelat]]></category>
		<category><![CDATA[recm]]></category>
		<category><![CDATA[ukubat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1415</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam ve had cezaları ve kısasın hikmetleri İslâm hukukunda had, Allah hakkı yani toplum hakkı olarak yerine getirilmesi gerekli olan, miktar ve durumu şâri‘ (nas: ayet, hadis) tarafından belirlenmiş yaptırımlar olarak tarif edilir. Zina, hırsızlık, iftira, eşkıyalık gibi cezaları kapsar. Kısas (Suçluya ceza olarak, başkasına yaptığı kötülüğün aynısını uygulama) ve diyet (Kan bedeli) ilebirlikte hadler, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html">İslam ve had cezaları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam ve had cezaları ve kısasın hikmetleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm hukukunda had, Allah hakkı yani toplum hakkı olarak yerine getirilmesi gerekli olan, miktar ve durumu şâri‘ (nas: ayet, hadis) tarafından belirlenmiş yaptırımlar olarak tarif edilir. Zina, hırsızlık, iftira, eşkıyalık gibi cezaları kapsar. Kısas (Suçluya ceza olarak, başkasına yaptığı kötülüğün aynısını uygulama) ve diyet (Kan bedeli) ilebirlikte hadler, İslâm’ın muhafazasını esas aldığı beş temel değerin (akıl, din, can, ırz ve mal) korunması ilkesinin önemli bir parçasını teşkil eder. (DİB, İslam Ansiklopedisi, XIV/ 547;IX/473) Ateistler İslam’ın suçlara karşı uyguladığı cezaların günümüz için geçerli olmadığını ileri sürerler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm ceza hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; &#8220;belirli bazı suçlara İslâm&#8217;ın tayin ettiği cezaları&#8221; ifade eder. Bu cezayı gerektiren suçlar beş tanedir: zina, hırsızlık, içki içmek (Cezası 40 sopa (Dârimî, Hudûd,10; Hanbel, IV/389); <strong> </strong>kazf (namuslu kadına zina iftirası): cezası 80 değnektir (Nur, 4) ve yol kesme (hırâbe): Suçuna göre sürgünden idama dek ceza alabilir. (Maide, 33-34) Bunlardan günümüzde en tartışma konusu yapılan ikisini (Zina, hırsızlık ) burada ele alacağız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam huzur, barış dinidir. İnsanların dünya ve ahiret mutluluğunu amaçlayan kurallar bütününü vazeder. Hedef, iyi kul olup Allah&#8217;ın rızasına ulaşmaktır. İslam değil kimseyi kesmeyi, herhangi bir insanın arkasından dedikodusunu yapmayı, malını çalmayı, namusuna ‘göz ile bile olsa’ yan bakmayı yasaklamıştır. İslam&#8217;ın amacı toplum ahlakını temin etmektir, toplumu tehdit etmek değil. İslam’ın amacı, yukarıda sayılan 5 değeri -Müslüman kafir, tüm insanlar için- koruma altına almaktır. Bu beş esasa bir tehdit oluşursa, toplum huzurunun devamı için (Şirin Gül, Toplumsal Değişim ve İslam hukuku, Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl 5, Cilt 5, Sayı 1, Bahar 2019, s. 46) o sorun için gerekli önlemler alınır. (İbn Âşûr, Makâsıdu’ş-Şeria, s. 30) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist ve oryantalistler birçok konuda olduğu gibi kısas ve had cezaları konusunda fıkıh ihtilâflarını, ictihâd farklılıklarını Kuran’ın açık hükmü gibi göstererek insanları yanıltmaya çalışmıştır. Bir müçtehidin içtihadı, o kişinin bilgisi ölçüsündeki şahsi görüşüdür. İslam’ı şahsi görüşler içine hapsetmek ise sadece, önyargı ve cahillik ile açıklanabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısasın asıl gayesi, toplum düzenini sağlamaktır. Eğer öldürülenin yakınları, katili bağışlar da diyete (kan bedeline) razı olurlarsa o zaman aile dayanışmasının bir gereği olarak diyeti, katilin akraba tarafı öder. Bu sayede fertlerinin davranışlarını kontrol edilmiş, onların yanlış bir şey yapmalarına engel olunmuş olur. (Ali Bardakoğlu, Diyet, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, IX/478)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistlere göre: &#8220;Bir Müslüman erkek, kâfir erkeği öldürürse kısas uygulanmaz.&#8221; Kuran&#8217;ın açık anlatımında Müslüman kâfir kaydı yoktur. Hür deyimi içine, Müslim, gayri Müslim bütün hürler girer.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuyu daha iyi kavrayabilmek için Bakara Sûresinin, kısasla ilgili 178-179. âyetlerinin mealini verelim: &#8220;Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. (Binaenaleyh, katilin de öldürülmesi gerekir.) “Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama kim (yani katil, Müslüman) kardeşi tarafından affedilirse, o zaman (affedenin örfe göre) uygun olanı yapması (uygun diyet istemesi, affedilenin de) güzelce onu ödeme(si) gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra da saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azap vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Katâde&#8217;den anlatıldığına göre (İsmail b. Kesir, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, XIV/444) cahiliye çağında kabileler, kendilerini birbirlerinden üstün görürlerdi. Şayet kuvvetli olan kabilenin kölesi öldürülse, onun yerine bir hür; kadın öldürülse, yerine bir erkek; hür bir erkek öldürülse yerine iki hür erkek öldürmek isterlerdi. Böylece o kabîle; kölelerinin, başkalarının hürlerine; kadınlarının, başkalarının erkeklerine; bir hürlerinin, başkalarının iki hürüne denk olduğunu ileri sürerek övünmüş olurdu. İşte Yüce Allah (cc)  bu ayeti indirerek insanlar arasındaki aşırılıkları önler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetin baş tarafı, kısası genel prensip olarak farz kılmakta, fakat maktulün velisine katili affetme yetkisini de vermektedir. Bu husus, ümmet için bir rahmettir. Kısastan maksat, toplumun huzurunun sağlanmasıdır. Çünkü haksız yere öldürülenin katili de hayattan mahrum edilmezse bu durum, maktulün yakınları arasında bir infiale, kan davasına ve iki taraf arasında ardı arkası kesilmeyecek öldürmelerin cereyanına sebep olabilir. Ama katil, öldürülünce iki taraf da yatışır, toplumsal huzursuzluk ortadan kalkar. Kısasın yanında af yetkisinin de tanınması, Kur’an hükmüne her zaman uygulanabilecek bir esneklik vermiştir. Maktul Müslüman olsun, zimmî olsun, hür olsun, köle olsun, kadın olsun, erkek olsun velisine kısas talep etme yetkisi verilmiştir. &#8220;Kim zulmen öldürülürse, onun velisine yetki veririz ama o da öldürmede aşırı gitmesin,&#8221; (İsra, 33) Mâide Sûresinin 45. âyetinde de &#8220;cana can, göze göz&#8221;ün kısas edileceği beyan edilmektedir. &#8220;Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın!&#8221; (Bakara, 194); &#8220;Ceza, verirseniz, size edilen azap kadar ceza veriniz. &#8221; (Nahl, 126) âyetleri de kısasın içeriğini belirlemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sünnette, kısastaki genel hükmün köleleri de kapsadığını görmekteyiz. Peygamberimiz &#8220;Kölesini, öldüreni öldürürüz. (Darimî, Diyat, 7; Tirmizî, Diyat, 18) buyurmuştur. Hz. Peygamber devrinde bir kadın bir câriyenin dişini kırmış, câriye tarafı diyeti kabul etmeyerek, kısasta israr etmişti. Ashâb-ı kiramdan Enes b. en-Nadr, kısâsen dişin kırılmasına karşı çıkınca, Rasûlüllah; &#8220;Ey Enes! Allâh&#8217;ın kitabında ceza kısastır&#8221; buyurmuştur. Câriye tarafının suçluyu affettiğini bildirmesi üzerine Allah Rasûlü onların bu affı sebebiyle kazandıkları manevi dereceyi şöyle ifade buyurmuştur: &#8220;Allâh&#8217;ın öyle kulları vardır ki Allah&#8217;a yemin etse, Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz&#8221; (Şevkânî, Neylü&#8217;l-Evtâr, VII/26, 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler, “Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.” (Nahl, 126) böyle emrediliyor.” diye yazarken ayetin yarısını verip tek taraflı yorum yaparlar. Ayetin sonundaki &#8220;Sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!&#8221; cümlesini ateistler bilerek aktarmazlar. Ayet, affetmeyi, öç almağa tercih etmektedir. Ayetin asıl amacı, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen suça, hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi engellemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir. “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan kötülük kadar, işlenen suç kadar karşılık verin; ama affederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” denmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslâm&#8217;da kısas şahsî şikâyete bağlı bir ceza olarak kabul edilmiş, toplum cezası sayılmamıştır. Çünkü kamu düzeni sadece suçlu ile mağdur taraf arasında bozulmuştur. Onlar anlaşır, barışır ve helalleşirlerse devlet düzenini ilgilendiren sakıncalar ortadan kalkmış olur. Bu nedenle, kendisine karşı müessir fiil işlenen kimse veya ölüm hâlinde, ölenin velisi affederse kısas düşer. (Kâsânı, Bedayiu&#8217;s-Sanayi, VII/241; İbn Rüşd, Bidâyetü&#8217;l-Müctehid, II/330; Abdulkadir Udeh, et-Teşrîu&#8217;l Cinî&#8217;l-İslamî, I/79, 663)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik&#8217;e göre, öldürülenin velisi ya kısas ister, ya da affeder. Veli, suçlu ile diyet üzerine anlaşmadan önce kısas hakkından vazgeçerse, diyet isteme hakkı da kendiliğinden düşmüş olur. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel&#8217;e göre ise; velî seçimlik hakka sahiptir. Ya kısas uygulanmasını ister, ya da kısası affeder ve diyet alır. Affetmenin anlamı kısasın diyete dönüşmesi demektir ve bu, suçu işleyenin rızâsına da bağlı değildir (Kâsânî, Bedâyiu&#8217;s Sanâyi&#8217;, VII/241; Şevkanî, Neylü&#8217;l-Evtâr, VII/7; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, I/136, 137)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cinayetin cezası</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kasten adam öldürme suçunu işleyene kısas uygulanır. Kısas cezasının verilebilmesi için suçlunun, suçu bilerek ve isteyerek işlemiş olması gerekir. Aksi halde: birini yanlışlıkla öldürene kısas uygulanmaz. (Prof. Dr. Coşkun Üçok, Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, s.75) İslam’a göre insanı bilerek öldüren bir kişi için üç hüküm vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1-Öldürülen tarafın ailesi adamı bağışlar: Katil serbest bırakılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2-Öldürülenin ailesi “kan bedeli” alır. İstedikleri meblağ karşılığı katili af ederler. Katil yine serbest kalır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">3-Öldürülenin ailesi kısas ister; Bunun üzerine “Devlet” katili idam eder. Daha sonra kan davası da olmaz, çünkü idamı yapan devlettir. Öldürülenin ailesi de ceza verildiği için intikama kalkışmaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.” (Bakara, 179)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> İdam mı gayri insanî, müebbet mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyada  bilerek ve tasarlayarak insan öldürmenin cezası, bilindiği gibi kısastır. Kısas, öldürmeye karşılık öldürmedir. Ancak kısas öldürmek için değil, yaşatmak için vardır. Bir ülkede her yıl meydana gelen 1000 taammüden öldürmeyi, 10 katili etkisiz hale getirerek engelleyip 990 insanı kurtaracaksanız daha insani olan budur. Üstelik giden 10 insan katildir, aksi halde ölen bin kişi ise haksız yere öldürülmüş olacaktır. Öldürülmüş olan bir insanın kısas hakkı onun yakınlarınındır, bu haklarını alırlar ya da bağışlarlar. Devlet katili asla affedemez. Ancak bu İslam&#8217;ın kendi insanını eğitip yetiştirdiği, ona insanın değerini öğrettiği bir toplumda uygulanabilir. Siz önce seri katiller yetiştirir, sonra bu cezayı uygulamaya kalkarsanız haksızlık etmiş olursunuz. (Faruk Beşer, Yenişafak, 14.09.2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2976" title="idammi-omurboyuhapismi-insani_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/idammi-omurboyuhapismi-insani_1.jpg" alt="" width="529" height="286" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İtalyan mahkumlar müebbet yerine idam istedi. 310 mahkum, 17 yıldır hapis yatan 52 yaşındaki mafya üyesi Carmelo Musumeci önderliğinde İtalya’da Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitamo’ya mektup gönderdi. Mahkumlar, &#8220;Sayın Cumhurbaşkanı, her gün biraz ölmekten yorgun düştük. Bir kez ölmek isteyen bizler, müebbet hapis cezamızın idama çevrilmesini istiyoruz&#8221; ifadesini kullandılar. (Hürriyet, 31.5.2007; NTV, 1.6.2007) </span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Edirne&#8217;de, 8 yıl önce Osman K.&#8217;yi, bıçaklayarak öldüren ve geçen hafta cezaevinden tahliye olan Emre P. maktulün ağabeyi M.K. tarafından sokak ortasında tabancayla vurularak öldürüldü.” (Sabah, 19.4.2026)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam ve had cezaları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İslam hukukunda cezalar, had cezaları, cinayet cezaları (kısas ve diyet) ve ta&#8217;zir cezaları olmak üzere üçe ayrılır. Ta&#8217;zir suçları; Şari&#8217;in (kanun koyucunun ) karşılığında belli ceza tayin etmediği, fakat fert ya da topluma olan zararından dolayı yasakladığı fiillere denir. Ta&#8217;zir gerektiren bir suçta, had cezasının sınırına varan bir ceza verilemez. (Doç Dr Hüseyin Çelik, Kuran Ahkâmının Değişmesi, s. 158) Servetin toplumumuzda adil bir şekilde dağıtılmadığı, İslami eğitimin sonuçlarının yeterli olmadığı dönemlerde, el kesme cezası uygulanmayabilir. (s. 163) Kuran; adam öldürme, zina, hırsızlık ve yol kesme suçlarının cezası hariç, çoğu suçun cezasını tespit etmemiştir. Bunları hâkimin takdirine bırakmıştır. (s. 164) Abbad bin Şurahbil, açlıktan dolayı buğday tarlasından başak çalıp yer. Tarla sahibi onu döver ve Peygamberimize getirip şikâyet eder. Peygamberimiz tarla sahibine, &#8220;o, bilmiyordu, sen de onu dövdün.&#8221; der, elbiselerini iade eder. Abbad&#8217;a bir ölçek buğday verir. (Nesai, Kadat, 21; İbni Mace, Ticarat, 67; Hanbel, 4/67) Bu cezanın uygulanabilmesi için önce hırsızlığa neden olabilecek, açlık gibi sebeplerin ortadan kaldırılması ve sosyal adaletin en iyi bir şekilde tesis edilmesi gerekir. (s. 170) Cezalandırmanın altında yatan neden, cezanın medeni veya ilkel olması değil caydırıcılığıdır. Cezalandırma, suç oranını ne kadar azaltıyorsa, o kadar başarılı demektir. Kuran, işlenen suçun meydana getirdiği tahribata göre ceza şekillerini belirlemiştir. Çoğu insan aşağılanmayı, hakareti kaldırabilir ama toplum içinde buna tahammül edemez. Kuran, suçlunun cezalandırılmasına emrederken, toplumu kurtarmayı amaçlamıştır. İnsanların koydukları cezalar ilkel olmazken, Allah&#8217;ın belirlemiş olduğu cezalar neden olsun.&#8221;  (s. 179)  &#8220;Allah hüküm verenlerin en âdili değil midir?&#8221; (Tîn, 8)                                          </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;da hırsızlığın cezası nedir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir olayın öncesi, olayın anı ve sonrası vardır. Her üç zamanı da sıra ile değerlendirelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hırsızlık cezasının uygulanabilmesi için, önce hırsızlığa neden olan olayları (açlık, kıtlık, işsizlik vb) ortadan kaldırmayı amaçlar. Bir ülkede açlık, kıtlık, işsizlik varsa, o ülkede hırsızlığın cezası uygulanmaz. Hz. Ömer, kıtlık vakti hırsızlık cezasını yasaklamış yasaklamış (Mehmet Emin Özafşar, Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s. 114), “İnsanların karnını doyurmadan, onlardan kanunlara uymayı istemeyiz” demiştir. (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 219) Kendilerini aç bırakıp, hırsızlık yapmak zorunda bırakılan hizmetçilere değil, onları o hale düşüren kişiye ceza vermiştir. (Kurtubi, El-Camiu li-Ahkami&#8217;l-Kuran, 6/210; Celal Yıldırım, Kuran Ahkâmı, 2/156,158; Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, 3/1671-1673; V. Zuhayli, İslam fıkhı, 7/387-390; A. Udeh, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, 3/439-475; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, III/10-11)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hırsızlıkta bir çeşit hastalıktır (Bilinen hırsızlık kadar olmasa da kleptomani diye bir rahatsızlık artık günümüzde bilinmektedir ki cezası tazir’dir. (Emel Yıkmaz, İslam Ceza Hukukuna Göre Kleptomanide Ceza Ehliyeti ve Hırsızlık Fiilinin Sonuçları, bilimname XXXVII, 2019/1, s. 552) Hırsızlık ise bir ileri safhası; aç gözlülük, çekememezliktir.) Bazı İnsanda hırs, israf, lüks hayat, mal-mülk sahibi olmak gibi doymak bilmez duygular vardır. Bunları meşru yolla elde edemeyenler veya bu menfi duygularını dizginleyemeyenler, başkasının mal ve servetine göz diker, hırsızlık ve soygunculuğa yeltenir. İslam’ın insanı bilinçlendirmeye dönük; tevazu, sabır, imtihan bilinci, emek, rızık, çalışma, alın teri, zekât, ahiret şuuru, kul hakkı pratiğe dönük yönü olan gibi bir çok kavramı bünyesinde barındırır. Bu eğitim sürecinden geçtiği halde düzelmeyen ve hırsızlığa alışan (Tıpkı evleri, milyarları olduğu halde dilenmeye devam edenler gibi) insanlar bir kaç ay yatmakla düzelmez, aksine bu işin kıdemlilerinden cezaevlerinde ders alıp, daha bir bilenmiş olarak cezaevlerinden çıkarlar. Özellikle günümüzde cezaevlerini, kış yaklaştığında küçük bir adi suç işleyerek, kışı geçirmek için kullanan &#8220;mevsimcilerin&#8221; bulunduğunu düşünürsek, hırsızlığa karşılık cezaevlerinin caydırıcı bir unsur olmadığı görülmüş olmaktadır. Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay bir kitabında, &#8220;Çingeneler doğuma 2 ay kala bir yolunu bulup hapse giriyormuş, orada doğum yapıyormuş, pek çok öykü anlattı Doktor Alp&#8221; derken, başka bir yerde ise &#8220;Silivri bir ara korucuları da ağırladı, birine göre cezaevinde ‘ekmek devletten, su devletten’ yaşamak dağda, mezrada teröristle mücadele etmekten daha iyi.&#8221;  diye yazmaktadır. (Mustafa Balbay, Silivri toplama kampı, zulümhane, s. 215, 262) Tüm bu yazılanlar, insanların hapishanede bir ceza olarak görmediğini de kanıtlamaktadır. Cumhuriyet genel yayın yönetmeni Can Dündar ise hapishaneye &#8220;girenleri  dışarıya daha donanımlı çıktıklarından, koğuşların ıslah değil eğitim merkezi olduğundan&#8221; bahsetmektedir. (Can Dündar, Tutuklandık, s. 155) Emniyetçi Hanefi Avcı’da benzer görüştedir: “Dev-sol militanlarını tutuklamak çare değildi, militanlar cezaevinde daha da radikalleşiyor, tüm aile fertleriyle örgüte yanaşıyor ve hizmet ediyorlardı.”  (Hanefi Avcı, Haliç&#8217;te Yaşayan Simonlar, s. 175)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2019 yılında sadece hırsızlıktan &#8220;hüküm giyen&#8221; sayısı 42.752. Cinayetten hüküm giyen sayısı 9.574. Dolandırıcılık, tehdit, yağma vd. toplam 281.605 (Sözcü, 12 Şubat 2021) Yeni yapılacak olan 42 cezaevi için 2.2 milyar harcanacak. (Sözcü, 21 Ocak 2021) Cezaevleri, “suçlu bireylerin kendi aralarındaki etkileşim düzeylerini arttırıcı bir imkanı oluşturmakta ve bünyesinde suçlu bir kültürü barındırması açısından kriminal bir ortam oluşturmakta ve dolayısıyla bireyleri sadece cezaevlerine kapatmakla suçlulukla mücadele edilemeyeceği” ortaya çıkmaktadır. (Zahir Kızmaz, Cezaevinin Ve Hapsetmenin Suçu Engellemedeki Etkisi Dumlupınar Ün. Sosyal bilimler dergisi, Yıl 2007, Sayı: 17, 20.06.2015) “Bugün İngiltere’deki hapishaneler, öteki sanayileşmiş toplumların çoğunda olduğu gibi, çok kalabalıklaşmıştır. Hapsedilme, çoğunlukla tutukluları ıslah etmekte başarılı olmadığından, hatta belki de onlar üzerinde caydırıcı etkide bile bulunmadığından, suçla baş edebilmek için hapishanenin yerine geçecek seçenekler düşünülmelidir.” (Prof Dr. Anthony GİDDENS, Sosyoloji, s.197) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hırsızlığın cezasından amaç hırsızlıktan caydırmak olmalıdır. Bu nedenle kimseye torpil, adam kayırma yapmadan tüm seviye-makamdaki insanlara bu ceza uygulanmalıdır. Hz. Resul, zengin bir Arabın kızı hırsızlık yapıp ta cezanın kıza uygulanmamasını isteyip, &#8220;O ileri gelen birinin kızıdır, cezayı azaltalım&#8221; talepleri ile karşılaşınca &#8220;Sizden öncekileri helak eden şey şudur: İçlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptımı onu terk edip (ceza vermezlerdi). Aralarından kimsesiz zayıf birisi hırsızlık yapınca derhal ona had tatbik ederlerdi. Allah&#8217;a yemin ederim ki, Muhammed&#8217;in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa mutlaka onun da elini keserdim.&#8221; buyururlar. (Buhari, Hudud, 11,12,14, Şehadet, 8, Enbiya, 50; Fedailu’l-Ashab, 18, Megazi, 52; Müslim, Hudud, 8 (1688); Tirmizi, Hudud, 9; Ebu Davud, Hudud, 4 (4373-4374); Nesei, Sârik, 5; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, VI/477- 478, Şevkânî, Neylü&#8217;l-Evtâr, VII/131,136) Sosyal adalet zaten, mükâfatların da cezaların da makam, mevki, cins ayırmadan uygulanabilmesi değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’ın hırsıza uyguladığı cezayı eleştirenler günümüzde bir kişi açlık, zaruret, işsizlikten dolayı hırsızlık yapınca cezalandırıldığını görmemektedir. Bir insanı kötü yola düşüren ortam, şartlar göz önünde bulundurulmadan verilecek olan cezalar adil olmaz. İslam ise, kişilerin asgari ihtiyaç maddelerini karşılayacak ortamı oluşturup, aç, işsiz kimse ortada kalmadıktan sonra; toplum, genel itibarıyla derinlemesine ve geniş bir açıdan bilinçlendirilip, eğitildikten sonra, hırsızlık cezasını uygulamaya başlar. Kısaca, hırsızlık olmadan önce, İslam gerek şartlar, gerek eğitim olarak, hırsızlığa neden olacak durumları ortadan kaldırır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hırsızlık olduğunda ise bakılır; Eğer hırsız, akıllı, ergen ise (çocuk, deli değilse); Çalınan mal belli bir değerin üstünde (Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 12; Tirmizî, “Ḥudûd”, 16; İbn Rüşd, Bidâyetü’l<em>&#8211;</em>müctehid, II/374) olursa (sikkeli, halis 10 dirhemin üzerinde olursa yani, 4,25 gr. altın veya 30 gr. gümüşün üstünde); Mal gizlenmiş iken, evde, iş yerinde korunan, kapalı bir yerde iken çalınmış ise; Hırsızın, çaldığı malda mülkiyet hakkı yok ise; Mal kamu malı değilse; Çabuk bozulan et, süt, yaş meyve vb değilse; Eşi, çocuğu, babasının malı değilse; Mahkemeye başvurmadan önce, mal geri verilip tövbe edilmemiş, uslanılmamış işe; İki şahit var veya hırsızın itirafı ile suç kesinleşmiş ise, tüm bu şartlar bir arada olunca hırsızlık suçunun cezası uygulanır. Ayrıca Hz Resul, şüphe durumunda ve imkan ölçüsünde hadlerin uygulanmasına engel olunmasını da (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 114; Tirmizî, “Ḥudûd”, 2; İbn Mâce, “Ḥudûd”, 5; Molla Hüsrev II/81; Damad, II/545, 546) tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber’in suçun oluşmasında, ispatında ve cezanın infazında suçlu lehine son derece titiz davrandığı, şikayetçisi bulunmayan veya kamuoyuna mal olmamış suçları görmezlikten geldiği, affetmeyi ve sulhu tavsiye ettiği, savaş ve yolculuk esnasında işlenen hırsızlıklara had cezasının uygulanmasını doğru bulmadığı da bilinmektedir. (Tirmizî, “Ḥudûd”, 20; Nesâî, “Sârıḳ”, 16)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa el kesme cezası da uygulanmaz. Ancak bunun tespit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve gözaltında bulundurulması gerekir. (Recep Demir, Ahkâm Tefsiri ve Mehmet Vehbi Efendi’nin Ahkami Kur’an’iyesi, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 22, 2013; s. 452;   Muhammed Tahir İbn Âşûr, et- Tahrîr ve’t-Tenvî, VI/193)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Peygamber’in suçun kamuoyuna malolması, suçlunun itirafında veya mağdurun şikâyetinde ısrar etmesi gibi hallerde son çare olarak hadlerin uygulanmasına yöneldiği bilinmektedir. (DİV İslam Ansiklopedisi, Hırsızlık maddesi, VXII/395) Sünnette ve sahâbe tatbikatında hırsıza ancak suçunun tekrarı halinde el kesme cezasının uygulandığı izlenimini veren örneklerin bulunmasından (İbn Hazm, el-Muḥallâ, XIII, 68-69, 391; M. Ebû Zehre, el<em>&#8211;</em>Uḳûbe, s. 147-148) hareketle, bu cezanın hırsızlığı ilk defa işleyenlere değil tekraren işleyenlere veya bunu âdet haline getirenlere verilmesi gerektiği şeklinde özetlenebilecek görüşler de mevcuttur. (M. Ebû Zehre, s. 146-147; M. Selîm el-Avvâ, Fî Uṣûli’n-niẓâmi’l-cinâʾiyyi’l-İslâmî, s. 182-187)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde hırsız çocukta olsa, mal açıkta da olsa, çalınan mal yakın akrabanın da olsa, kamunun veya belli bir değerle sınırlandırmadan, az bir değere (Bir simit, baklava, ekmek dahil) sahipte olsa, açlık, işsizlik gibi insanları bu duruma düşüren şartlar göz önüne alınmaksızın, o kişiye ceza verilmektedir! “Ekmek hırsızlığına 10 yıl istendi. Gürcistan&#8217;dan Türkiye&#8217;ye geçen ay gelen 22 yaşındaki Zurab K., parasız kalınca marketten ekmek, çokokrem, tonbalığı ve kola çaldı. Yakalanan Zurab K. hakkında savcılık, &#8220;nitelikli hırsızlık&#8221; suçundan 5 yıldan 10 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırladı.” (Habertürk, 2.3.2015); “Antalya&#8217;da 15 yaşındaki M.S., bir bakkaldan 4 ekmek, 650 gram peynir ve 2 paket süt çaldığı gerekçesiyle gözaltına alındı Açlıktan ekmek çalan çocuk nezarete atıldı.” (Hürriyet, 27  Ocak 1999) “Gaziantep&#8217;te geçen yıl bir baklavacıdan baklava ve antepfıstığı çaldıkları gerekçesiyle 3&#8217;ü olay tarihinde 18 yaşından küçük 4 kişiye verilen rekor hapis cezalarının düzeltilmesi istemi ile Yargıtay&#8217;a yapılan düzeltme başvurusu reddedildi. Gençlere, 16 Aralık 1997&#8217;de 9&#8217;ar yıl hapis cezası verildi.” (Hürriyet, 1 Eylül 1998)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın cezasının caydırıcılık özelliği</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Devlet, vatandaşını cezalandırmak istemez. Bunun için de onları suça itebilecek her şeyi toplumdan uzaklaştırmaya çalışır. Baklava çalan çocuklara hapis, marketten mama çalmak zorunda kalan kişiye üç yıl hapis cezası&#8230; Bu durumu hangi insan, ahlakî ölçüyle izah edebilir? Günümüz devletleri suçu önleme değil, suçluyu kontrol etmeyi önceler.&#8221;  (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 59) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cezalandırmanın caydırıcılık özelliği İslam hukukçularınca iki yönlü ele alınmıştır; birincisi günümüzde “Genel Önleyicilik” olarak ifade edebileceğimiz “Mevâni’” ilkesidir. İnsanlara işlenen kötülüklerin neticesinde uğrayacakları cezaların kötü neticesi gösterilerek daha suç işlenmeden ceza toplum vicdanına tesir eder. Böylece cezalandırma, suç işleme eğiliminde olacaklara bir caydırma unsuru, topluma da güvence ve kanunun yürürlükte olduğunu hatırlatma olmaktadır. Caydırıcılıktan amaç toplumda suçun ortaya çıkmasından sonra suçluları yakalayıp ağır cezalar verme, suçluluk duygusuna kapılmalarını sağlamak değildir. Amaç; suçun sonucu uğranacak cezanın sonuçlarını, cezaların alenen uygulanması yoluyla gösterip suçun hiç işlenmemesi ya da en aza indirilmesidir. Bu sayede toplumda bir suç bilinci oluşturulup, suç işlenmemesi sağlanır. İkinci olarak cezalandırmanın caydırıcı özelliğinin bir diğer yönü “Özel Önleme” olarak adlandırılabilecek “Zevacir” ilkesidir. Bundan kastedilen; suçu işleyenlerin cezalandırılıp suçluluk duygusunu tatmaları ve tevbe edip o fiili bir daha işlememelerini sağlamaktır. Suçlunun cezasının alenen verilmesinin bir amacı da suçluya utanma duygusunu tattırıp pişman olmasını ve aynı utancı bir daha yaşamama isteğini yani tevbe etmesini sağlamaktır. Toplum önünde utanç yaşayan bu kişi, toplum tarafından tekrar kabul görebilmek için kurallara uymakta daha dikkatli olacaktır. Bunun karşılığını günümüzde şartlı salıverme ve gözetim altında tutma uygulamalarında görmek mümkündür. Şartlı salıverilen kişi en ufak bir suç olayına bile karışmamaktadır ki cezası ağırlaşarak kendine geri dönmesin. Suç işlemiş kişilere verilmiş cezalar caydırıcı olmalıdır ki suça meyilli insanlar onları taklit etmekten çekinsinler. Cezanın kendisinin ağırlığının yanında suçlu yaftasını taşıyacağını düşünmek bile insanın suçtan uzak durmasına etki edecek psikolojik bir unsurdur. (Nazım Büyükbaş, İslam ceza hukukunda hadlerin caydırıcılığı, Gaziosmanpaşa Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, I/121)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, İslam gerek eğitim, gerek emirler (dayanışma, yardımlaşma, zekat, komşu hakları, kul hakkı vd.)  gerekse açlık, kıtlık, işsizlik şartlarını göz önüne alıp, hırsızlığın olmayacağı bir ortamın şartlarını oluşturur. Yinede hırsızlık olursa, belli şartları arar (gizlenmiş, belli bir değerin üstünde, şahit vd.) Tüm bunlar varsa, o adi hastalığın yayılmasına engel olacak, en caydırıcı cezayı verir ki, başka insanlar niyetleri bazında bile olsa, böyle bir şeye tenezzül etmesinler. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu sayede, Osmanlı dönemi için Thevenot: “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yıl da dört katil vakası görülmemiştir.” (Prof. Dr. Os man Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, II/126) diye yazacağı bir ortam oluşturulmuştu. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Recm</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Taşlayarak öldürme” anlamındaki recm cezasından Kur’an’da açıkça bahsedilmediğinden recm hükmü Hz. Peygamber’in hadis ve uygulamalarına dayanmaktadır. (DİA, Zina maddesi) Kuran zina edenlerin toplum içinde utandırılıp, 100 sopa ile cezalandırılmalarını emretmektedir. (Nur, 2) Konu hakkındaki ayetlere bakalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ey peygamberin hanımları! İçinizden kim açık bir zina yaparsa onun için o azab (el- azab) ikiye katlanır.” (Ahzab, 30) Peygamber hanımlarının evli olduğu açıktır. Onlara verilebilecek bir cezanın katlanabilir cinsten olması gerekir. Ölüm cezasının iki katı olmaz ama 100 değnek ikiye katlanabilir. “Ellerinizin altındaki mümin cariyeler. Evlendikleri zaman zina yaparlarsa hür kadınlara verilen o azabın yarısı gerekir.” (Nisa, 25) Evli hür kadınların cezası recm olsa, taşlanarak öldürmenin yarısı olmaz. Hadis-i Şeriflerde recm cezasından bahsedilmekte ise de, bu ceza her zaman bir tartışma konusu olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hatta 624 yıllık Osmanlı tarihi boyunca, zina sebebiyle recm cezası yalnızca bir kere uygulanmıştır. (Prof. Dr. Ahmet Kılınç, Klasik Dönem Osmanlı Devletinde Teşhir Cezası, International Journal of Science Culture and Sport, August 2015, sayı: 4, s. 450; Rahmi Turan, Hürriyet, Şubat 22, 2010; Murat Bardakçı, Hürriyet, Ağustos 30, 2002 ve ayrıca; haber Türk, 01.03.2015) o da şeyhülislamın   &#8220;Bu  konuda fetva veremem&#8221; deyip görevini terk etmesi (Ahmed Gökcen, Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Kanunları, s. 68) ile sonuçlanır. Doç. Dr. Ömer Menekşe ise,  Osmanlı döneminde uygulanan recm sayısının iki elin parmaklarnın sayısından daha az olduğunu söylemekte ve kayıtlardaki 2 olayı makalesinde anlatmaktadır. (Osmanlı’da Zina Cezası Olarak Recm, Marife, 2003. 2. Sayı, s. 7-18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zina cezası için tanıklığa ehil dört erkeğin gözleriyle olayı görmüş olması ve bu tanıkların mahkemede tanıklıkta bulunmaları yahut da suçlular ayrı ayrı oturumlarda dört kez zina işlemiş olduklarını itiraf etmiş olmaları gerekmektedir. Aksi halde bu sanıklara had cezası verilmez. (Osman Keskioğlu, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku s. 288; Halil Cin-Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, s. 312)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1972 yılında Libya’&#8217;da bir İslam alimleri toplantısı yapılıyor. Meşhur İslam hukukçusu Muhammed Ebu Zehra: &#8220;Ben İslam hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, &#8216;Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin&#8217; diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recm ile ilgilidir. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi Şeriatında vardı. İlk zamanlarda Peygamberimiz bunu kaldırmadı, sonra Nur suresi geldi ve recm kaldırıldı.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 29/08/2010) Bunu naklettikten sonra yazımı şöyle bitireyim: &#8220;İslam alimleri arasında recm cezasının değişmez bir ceza olmadığını, Yahudi Şeriatına ait olan bu cezayı İslam&#8217;ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli birçok isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam&#8217;dan korkutmaya yarayan recm adındaki bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 17 Temmuz 2014)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Not: Kur’an&#8217;da recm bulunmadığı halde, hadislerde recm olduğunu, Kur’an&#8217;daki ayetin bekarlar için olduğunu, evlilere ise recm cezasının olduğunu savunanlarda vardır. Ama bu görüşü savunan kesim bile, recmin uygulanması için öyle şartların bir araya gelmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir ki, bu cezanın uygulanması adeta imkansız bir hale gelmiştir. Bu görüşü savunanlar, recm gibi bir cezanın, uygulanma safhası bulması imkansız derecesinde zorda olsa bulunmasının, insanlarda caydırıcı etkisi olacağını, ‘uygulamadan çok cezanın caydırıcılığını ön plana çıkarıp’ savunmakta, &#8216;Bu ceza, suçun ortaya çıkmasını engellemek için caydırıcılık maksadı taşıdığını&#8217; ileri sürmektedirler. Savunanların, imkansız derecesinde gerçekleşmesi mümkün olmayan, recmin olması için ileri sürdüğü şartlara bakalım: Recm cezasının uygulanabilmesi için zinaya aynı anda adaletine güvenilecek 4 kişinin şahitlik etmesi gerekir. Zina şahitliği yapanlar bidat ehli, fasık, büyük günahları işleyen insanlarsa onların da şahitliği kabul edilmez ve ceza verilmez. Şahitlerin adalet sahibi olması da şarttır. (el-Mevsılî, el-ihtiyar&#8217;li talili&#8217;l-muhtar, II/149; Vehbe Zuhayli, el-Fıkhu&#8217;l-İslâmî ve Edilletüh, VI/ 27, VI/565) Şahitler zina yapanları örtü, yorgan altında görürse yine ceza uygulanmaz. Çünkü zina cinsel organların temas halidir, temasın görülmesi gerekir. Çocukların, akıl hastalarının, bunakların, dilsizin, amanın şahitlikleri makbul değildir. Ağzından çıkanların meşru veya gayrimeşru olduğuna aldırmayan, dinen ve ahlaken hoş olmayan sözleri sarf etmeyi bir alışkanlık haline getiren laubali insanların şahitlikleri de kabul olunmaz. Kişi gelip “zina yaptım cezasını ahirete bırakmak istemiyorum” diyerek zina yaptığını kendisi itiraf ederse bu sefer hakim üç kez onu geri çevirir ve itirafınlarını kabul etmez. ‘Rüya görmüş olabilirsin, nikahlı eşin olmadığına emin misin?’ gibi sorularla cezayı vermemeye çalışır. Recm cezasında kişiler keyfi uygulama yapamaz. Cezayı devlet uygular. Görüldüğü gibi bu şartların hepsinin bir arada olması son derece zordur. Zaten bu ceza sisteminde amaç, insanların, şartların sağlanma korkusu ile suça yeltenmesini engellemek ve bu sayede toplumda zina fitnesinin önüne geçilip aile kurumunun devamını ve korunmasını sağlamaktır.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Şüphe bulununca, gücünüzün yettiği kadar hadleri (cezaları) düşürünüz.” (Ebu Davud, Salat, 14; Tirmizi, Hudud, 2); “Gücünüz yettiği ölçüde, hadleri (cezaları) kaldırın. Şayet bir çıkış yolu bulursanız onu tatbik edin. Zira imamın (hakimin) affetmekte hata etmesi, ceza vermekte hata etmesinden daha hayırlıdır.” (Ramuz el e-hadis, s. 21, hadis 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Recm ayeti sahih mi, ayeti keçi mi yedi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Recm konusunda ayet inmişti. Bu ayet, karyolamın altında bir sayfada yazılıydı. Resulullah vefat edince biz onunla meşgul olduk, o sıralarda bir keçi gelip onu yedi ve ayet Kuran’dan çıktı.&#8221; (İbn Mace, Nikah, 36) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibul Kemal 24/422) İmam Müslim, İmam Malik rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü Ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir.  İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443)  Ahmed bin Hanbel’de rivayeti sahih kabul etmediğini söylemiştir .(43/343)  Zehebi de bu rivayetlere münker demiştir. (Siyer-7/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kâle alınır, meçhul, tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Hatib, Tarihu Bağdadi, 1/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Özetle zina hakkındaki iki görüşten birincisi ‘toplum önünde kınama ve 100 sopa’ cezasını savunurken recmi savunanlar ise, “uygulama değil caydırıcılığını esas alarak” bu cezayı savunmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısas ile alakalı bir haber ile konuyu bitirelim. Tarsus’ta Özgecan A.’a saldırıp yakarak öldüren Suphi A. Hapiste öldürülür. Posta gazetesini manşeti: Bu cinayete hiç kimse üzülmedi” şeklinde olur. (12.4.2016)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-9372 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/posta_120416.jpeg" alt="" width="723" height="319" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Af kime lazım, kime değil? &#8220;Gerçekten devletin ne hakkı var ancak mağdur olan kadının affedebileceği ırz düşmanını affetmeye? Veya ancak evi soyulmuşbir insanın affedebileceği bir hırsızı sokağa salıvermeye? Veya ancak yakını öldürülmüş bir kişinin söyleyebileceği ‘‘seni affettim’’ sözünü onun adına kullanmaya? &#8221; (Oktay Ekşi, Hürriyet, 30.7.1999)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evine hırsız giren Yeşim Salkım şeriatçı oldu: Sanatçı Yeşim Salkım&#8217;ın Bodrum&#8217;daki evine geçtiğimiz günlerde hırsız girdi. Yaşadıklarını Twitter&#8217;da paylaşan sanatçı, &#8220;Bu hırsızları yakalayınca keseceksin ellerini, bak bir daha yapabiliyorlar mi?&#8221; dedi.&#8221; (Gün Haber, 21.07.2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu da oğlu katledilen Milli Gazete yazarı Mustafa Kasadar&#8217;ın yorumu: &#8220;Oğlumu öldürüp parçalara ayıran cani tutuklandı. Ama neye yarar? Benim dünya güzeli oğlum toprak altında çürürken bu caniyi devlet benden aldığı vergilerle besleyecek, palazlandıracak. Bu bir zulümdür. Bu cani için idam ve kısas istiyorum. Başka hiçbir ceza yüreğimi ferahlatmaz.&#8221; (Yeni Şafak, 16.07.2023)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">8 yaşındaki Narin bebeğin cesedi bir derede bulunur. Şarkıcı Sevda Demirel, “Eğer şeriat kanunları yürürlüğe girecekse ben sonsuz kapanmaya hazırım yeter ki bunları assınlar! Tabii ki çözüm! Çok ciddi bir caydırıcılık.” (10.09.2024)</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu konuya ek olarak, ‘İslam Şeriatı ve İslam fıkhı/hukuku’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gelen bir soru: Recmle ilgili hz omerın hadısı var mıs recmle ılgılı onu soruyorum kecı ayetı falan yemıs.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ömer’den, recm ayetiyle ilgili önceden ayet (İhtiyar erkekle (eş-şeyhu) ihtiyar kadın (ve’ş-şeyhatu) zina ederlerse, onları recmedin) olduğu sonra Allah tarafından Kur’an’dan okunuşunun kaldırıldığı rivayetini aktaran ravilerden bir kısmı, cerh ve tadil alimlerince zayıf kabul edilmiştir. (Tirmizi, Hudud, 7; İbn Ebi Hatim, Kitabü’l-Cerh ve’t-Tadil, IX, Beyrut 1953, s. 265; Hâkim, Müstedrek, 4/360) Subhî Salih, rivayetlerin ahad (bir veya bir kaç kişinin) haberi olduğunu, dolayısıyla bunların ayetin varlığı hususunda bir kesinlik ifade edemeyeceğini söyler. (Subhi Salih, el-Mebahis, s. 265; Veysel Güllüce, Ayetlerin Mensuh Sayılmasında Rol Oynayan Yaklaşımlar) Bu rivayetin senedinde illet vardır, münker hadislerdendir, sahih değildir. İmam Ahmed’e “keçinin ayet yemesi” rivayetini aktaran Muhammed bin İshak hakkında “İbni İshak’ın tek başına rivayet ettiği bu hadisi kabul eder misin? diye soruldu, “Hayır kabul etmem.” dedi. (Tezhibu’l-Kemal XXIV/422) İmam Müslim, İmam Malik de rivayetteki keçinin ayet yemesi kısmını kabul etmemiştir. Çünkü ‘ravi Muhammed bin İshak güvenilir ravilere muhalefet etmiştir.’ İbni Kuteybe de bu rivayetin ravisi Muhammed bin İshak’ı hüccet (Kaynak, delil) görmemiştir. (Tevilu Muhteliful Hadis, 443) Zehebi’de bu rivayetlere ‘münker’ demiştir. (Siyer, VII/41) Yakub ibni Şeybe şöyle demiştir; “Muhammed b. İshak eğer bilinen ravilerden hadis naklederse güvenilirdir, siyer konusunda kaale (dikkate) alınır, meçhul tek başına kalacağı bir rivayet söylerse (Keçinin ayet yemesi gibi) hadisi batıldır. (Hatib, Tarihu Bağdadi, I/277) Görüldüğü gibi recme dayanak olduğu iddia edilen hadiste sahih değildir! Rivayetlerde gelen Recm ayetinin metni, farklılık göstermektedir. Bu ise, bu metnin ayet olma ihtimalini zayıflatmaktadır. Zaten bu rivayetler ehad yani, mütevatir olmayan rivayetlerdir! Kısaca hem metin sorunludur hem de rivayet zinciri yani hadisi aktaranların seneti mütevatir/kesin değildir! Rivayeti detaylı bir şekilde inceleyen Selçuk Çoşkun, muhtemelen hadiste ravi tasarrufunun (Hadis metnine ekleme yapması şeklinde bir müdahelenin) vuku bulduğu kanaatine varmıştır. Ona göre recm ayetiyle ilgili rivayetin farklı tariklerinde, ‘ayet’ kelimesi geçerken bazılarında ise geçmez. Diğer bazılarında ise “Allah’ın indirdiği bir farz olarak” ifadesi yer alır. Bunlar, lafızda birliğin olmadığını gösterir. Ayet olsa idi, üzerinde uzlaşılması gerekirdi. Bu mesele, ‘manayla rivayetten’ kaynaklanan bir ravi tasarrufudur. Rivayette geçen kelimenin ayet olduğunu kabul edersek, bu, her zaman ‘Kur’an ayeti’ anlamına gelir mi? Ayrıca rivâyette geçen “Kitab” her zaman Kur’an manasına gelir mi? Çoşkun’a göre bu her zaman böyle değildir. Çünkü Tevrat’ta recm ayetinin olduğuna dair rivayet vardır. Bu, ayet kelimesinin Tevrat cümleleri için de kullanıldığını gösterir. “Recm ayeti Allah’ın Kitabı’nda vardı” demek Allah’ın hükmünde vardı, demektir. Bütün bunlar Kur’an’da böyle bir ayetten bahsedilemeyeceğini gösterir. Ravilerin Kitab kelimesinin Kur’an veya ayet zannederek tasarrufta bulunmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. (Selçuk Çoşkun, Hadise Bütüncül Bakış, s. 233, 236) Şeyh kelimeleri ‘yaşlı erkek ve yaşlı kadın’ demektir. Bu kelimelerin anlamına göre, evli olsun, olmasın, kırk yaşını geçenler/yani yaşlı olanlar zina ettikleri takdirde recm cezasını görürler. Yaşları kırkın altında olanlar -yaşlı sayılmadıklarından- yine evli olsun olmasın yalnız yüz değnekle cezalandırılır. Bu ise, recm cezasını yaşlı olsun, genç olsun, evli olan herkes için geçerli olduğunu ifade eden pek çok hadise ters düşmekte (Cezerî, el-Fıkhu ala’l-Mezahibi’l-Arbaa, IV/258-259) iken, recmin olmadığını kabul eden kişilerin görüşleri ile de ters düşmektedir. Yani bu rivayet recmi kabul eden görüşe de recmi kabul etmeyen görüşlere de zıt, çelişkili bir rivayettir. Yani rivayet hüküm olarak da sorunludur! Kur’an’ın yazılması esnasında -ki bu konu sitemizde, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazıda ele alınmıştır- herkesten, bildiği, ezberine aldığı, sayfasına yazdığı ayetleri getirmeleri istenmiştir. Bu görevi yerine getirmek, İslam inancına göre, hem Allah’a, hem Resulüne hem de halifeye karşı bir sorumluluğun gereğidir. Durum böyle olunca, Hz. Ömer gibi sahabilerin bildiği ve ezberinde bazı ayetler bulunduğu halde, bunu ortaya koymamaları düşünülemez. Kaldı ki, Kur’an’ı bir araya getirenlerin her biri birer hafızdır. Özellikle heyet başkanı Hz. Zeyd, Hz. Peygamber’in vahiy katibi, Kur’an hafızı, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in güvenini kazanmış büyük bir insandır. Böyle bir olay olsaydı, en az birkaç kişinin daha bilmesi ve bunu heyete bildirmesi kaçınılmazdı. Hz. Zeyd b. Sabit’in de herkesten önce bunu bilmesi gerekirdi. Hem vahiy katipleri hem de hafız olanların içinde bulunduğu Kur’an’ı toplama heyetinden hiç kimsenin böyle bir noksanlığı fark etmemesi mümkün değildir. Hem unutmayalım ki, ayetlerin Kur’an’daki mevcut tertibindeki sıralama, vahiy ile tespit edilmiştir. (Suyutî, İtkan, I/76-83; Profesör Doktor Tayyip Okiç, Tefsir ve hadis usulünün bazı meseleleri, s. 49) “Ayetlerin sureler içerisindeki sıralamasını tertibini bizzat Peygamberimiz, Cebrail’in yönlendirmesi doğrultusunda yapmıştır. Ayetlerin hangi sure içinde, surenin hangi sureden önce ya da sonra yer alacağı o zaman belirlenmiştir.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 75) Zinanın cezası bellidir, ayetle sabittir: “Zina eden kadın ve erkeğin her birisine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin.” (Nur, 2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html/kisas-1" rel="attachment wp-att-2746"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2746" title="kisas-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kisas-1.jpg" alt="" width="240" height="194" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html">İslam ve had cezaları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-ve-had-cezalari.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam sevgi toplumu</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 11:26:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[islam sevgi toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1194</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur&#8217;an   daima iyiye, güzele yönlendirir. İnsanlara iyi, faydalı, güzel şeyleri  emreder; zararlı, insan için kötü olan şeyleri yasaklar. (İslami emirler ve hümanizm başlıklı yazımıza bakılabilir.) Yani İslam’ın insandan yapmasını istedikleri hem kendi, hem toplum hem doğaya faydalı olan şeylerin toplamıdır. İnsana -ve topluma-  zararlı olan şeyler (sigara, içki, zina, rüşvet vs ) hem kanunen hem [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html">İslam sevgi toplumu</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur&#8217;an   daima iyiye, güzele yönlendirir. İnsanlara iyi, faydalı, güzel şeyleri  emreder; zararlı, insan için kötü olan şeyleri yasaklar. (İslami emirler ve hümanizm başlıklı yazımıza bakılabilir.) Yani İslam’ın insandan yapmasını istedikleri hem kendi, hem toplum hem doğaya faydalı olan şeylerin toplamıdır. İnsana -ve topluma-  zararlı olan şeyler (sigara, içki, zina, rüşvet vs ) hem kanunen hem Allah-ahiret inancı gereği yasaklanmıştır. Meleklere  iman ile insanlar üzerinde gözükmeyen  bekçiler, oto kontrol  mekanizması olarak çalışır, insan yalnız kaldığı anda bile, gücü yetse de kötülüğe, insanlara zararlı olan şeylere yönelmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Buna neden ise, ahirete olan tam imandır; Her şeyin karşılığının  mahşer yerinde görüleceğini bilen insan daima iyiliğe yönelecektir. Somut olarak bir neden olmasa da cebinden çıkarıp muhtaçlara para verecek -zekât- dünyada hiçbir karşılık beklemeden -kurban, hüsnü zan, sadaka vd ile &#8211; insanların yardımına koşacaktır. İnsanları din gibi manevi olarak motive edip iyiliğe sevk edebilecek başka bir sistem, dünya görüşü var mıdır? Comte tarafından kurulan ve pozitivist seküler bir din olan ‘insanlık dini’nin başarı ihtimalini insanlık yaşayarak gördü. Materyalist bir ideoloji görünümlü ama asıldan o da bir din olan Marxizmi de insanlık yaşadı. Sonuç, hüsran! Ama İslam gerek teori (İdealler ve tarihten pratik realiteler adlı yazımıza bakılabilir) gerek pratikte idealize bir toplum örneklerini tarihte oluşturdu ve hala bu örnekleri günümüzde yeniden oluşturacak güce sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Böyle bir toplumda insanı kötülüğe yönlendirecek ahlaksız basın, sömürü düzeni olan faiz, kumar ve şans oyunları, içki, gösteriş budalası riyakar fertler olmayacak, ayrıca her emri ile insanların birbirlerine kenetlenmesini sağlamayı esas alan “Komşu hakkı, kul  hakkı, selamlaşma, kardeşlik  hukuku -Müslümanların İslam kardeşliği hukuku veya Müslüman olmayanların fıtraten; Hz. Âdem’den olan kardeşliği- komşu ve kul hakkı, Cuma namazı, cemaatle  namaz, Hac  ibadeti, Kurban, zekât, fıtır, sadaka” ile kaynaşmayı sağlayacak; Gıybet, riya, kibir, rüşvet, içki gibi yasaklar ile kardeşlik ruhunu bozacak şeyleri yasaklayacak ve her insan için –Müslüman veya kafir fark etmez-  geçerli olan beş temel hak: “Can, mal, namus, akıl, din emniyeti; fikir hürriyeti” ile, dünyanın insanların huzur içinde yaşayacağı bir yer olmasını sağlayacak, bu çizgisini koruyanlara da ahirette cenneti vaad edecek bir sistem ancak ve sadece İslam ile söz konusu olabilir. İslam  “Hak” kavramının, insan ilişkilerinde temel  kıstas olmasını sağlayan bir sistemdir. ‘Haklı olanın üstün olduğu’ toplumda hukuk tam olarak işleyip adalet tam sağlanacak, ahlak kavramı çerçevesinde kurulu toplumsal sistem de sonunda sevgi-huzur toplumunu oluşturacaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konumuzu alakalı ayet ve hadisten birkaç örnekle yazımıza son verelim. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Arap’ın Arap olmayana, beyazın siyaha, efendinin kölesine hiçbir üstünlüğü yoktur.” (Müslim, Hac, 147); &#8220;Müminler birbirini sevmekte, birbirine şefkat göstermekte ve korumakta, herhangi bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da bu yüzden uykusuzluğa ve hummaya tutulan bir vücut gibidirler&#8221; (Buhârî, &#8220;Edeb&#8221;, 27); &#8220;Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona ihanet etmez, yalan söylemez, onu sıkıntıda bırakmaz. Her müslümanın diğerine namusu, malı ve kanı haramdır. Takvâ işte buradadır (kalptedir). Bir kimsenin müslüman kardeşini hor görmesi kendisine yapacağı kötülük olarak yeter!&#8221; (Buhârî, &#8220;Mezâlim&#8221;, 3; Müslim, &#8220;Birr&#8221;, 58, 72; Tirmizî, &#8220;Birr&#8221;, 18); &#8220;Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez, onu düşman eline bırakmaz. Kim müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir; kim müslüman kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu bir sıkıntıdan kurtarır; kim müslüman kardeşinin bir kusurunu gizlerse Allah da onun kusurunu gizler (affeder)&#8221; (Buhârî, &#8220;Mezâlim&#8221;, 3; Müslim, &#8220;Birr&#8221;, 58); “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana &#8211; babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz.” (Nisa, 135); “Hani siz birbirinize düşman kimselerdiniz de Allah gönüllerinizi ısındırmıştı. Allah’ın nimeti (İslam ve iman) sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarındayken Allah sizi oradan kurtarmıştı.” (Ali İmrân, 103)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html/islam-sevgi-1" rel="attachment wp-att-1195"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1195" title="islam-sevgi-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-sevgi-1.jpg" alt="" width="130" height="86" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html">İslam sevgi toplumu</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-sevgi-toplumu.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
