<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>admin | Ateist, Deistlere Cevaplar</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/author/admin/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Wed, 09 Jul 2025 10:59:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.5</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>admin | Ateist, Deistlere Cevaplar</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Müslümanlar oryantalistleri niçin reddetmelidir ?</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/2055.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/2055.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Sep 2012 14:09:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar oryantalistleri niçin reddetmelidir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=2055</guid>

					<description><![CDATA[<p>               Müslümanlar oryantalistleri niçin reddetmelidir (1)                                           Siyasî ve dinî motiflerle dopdolu olan oryantalizm, bu haliyle bir kurum olarak dini bütün Müslümanlar tarafından ancak tepki ile karşılanır. Oryantalist çalışmaların hareket noktası, Hz. Muhammed&#8217;in bir sahtekâr veya halüsinasyonlar gören bir kişi olması gerektiğidir. Bunun kitaplara, dergilere ve ansiklopedilere yansıyan neticesi de Müslümanların on dört asırdan [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/2055.html">Müslümanlar oryantalistleri niçin reddetmelidir ?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>               Müslümanlar oryantalistleri niçin reddetmelidir (1)</strong></p>
<p>                                       <a href="http://islamicevaplar.com/muslumanlar-oryantalistleri-nicin-reddetmelidir.html/e-said-2" rel="attachment wp-att-2056"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2056" title="e-said-2" alt="" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/e-said-2.jpg" width="200" height="160" /></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Siyasî ve dinî motiflerle dopdolu olan oryantalizm, bu haliyle bir kurum olarak dini bütün Müslümanlar tarafından ancak tepki ile karşılanır.</p>
<p>Oryantalist çalışmaların hareket noktası, Hz. Muhammed&#8217;in bir sahtekâr veya halüsinasyonlar gören bir kişi olması gerektiğidir. Bunun kitaplara, dergilere ve ansiklopedilere yansıyan neticesi de Müslümanların on dört asırdan bu yana kendi dinleri hakkında gerçekleştirdikleri karşı konulmaz çabanın gölgesinde kalmaktır.</p>
<p>Gerçekten de Urduca ve Türkçede yazılan İslâm ansiklopedileri bile oryantalist emsallerine göre çok daha üstündür. Nihai anlamda, Batılı ilim adamlarının kendi dinî ve tarihî geçmişleriyle ilgili konuların aksine İslâm&#8217;la ilgili konuları ele alırken aşikar hale gelen çifte standardın yoğunluğu endişe vericidir. Bu nedenle, Müslümanlar açısından, inanan ve ibadetlerini ifa eden bir başka Müslüman tarafından kaleme alınanlar, daha sonra kıymetine göre takdir edilmek kaydıyla dikkate alınmayı hak eder. Oryantalizmin kendi muhalif görüşlerini geliştirmek için yaptıkları teşebbüsler ise bertaraf edilmelidir. Edward Said&#8217;in oryantalizm ve hedefleri hakkındaki kanaati şu şekilde özetlenebilir: Oryantalizm, Doğu hakkında söz söyleyerek, onunla ilgili görüşleri onaylayarak, onu tanımlayarak, onu eğiterek halletmeye ve üzerinde hakimiyet kurmaya yönelik kolektif bir kurumdur. Matemini tuttuğu bir şey hakkında bilimsel bir teşebbüs ve organizasyondan ziyade siyasi bir mekanizmadır ki, ortaçağlardan bu yana Avrupa veya Amerikan tarihinin hiçbir döneminde harici bir varlık olarak İslâm&#8217;ın genellikle hırs, önyargı ve siyasi çıkarların oluşturduğu bir çerçevede tartışıldığı veya üzerinde düşünüldüğü bir başka döneme rastlamadım.<br />
Bu duruş, şüphesiz bazılarının öfkesini artırır; yakınlarda yayınlanan bir makalede Teitelbaum ile Litvak, Said&#8217;i suçlayarak geçmişteki bilimsel çalışmalar etnik unsuru merkeze alan ırkçı ve/veya İslâm karşıtı unsurlar içeriyor olsalar bile Said&#8217;i bunların sonuçlarını abartarak neredeyse evrensel hale getirmekle itham etmektedirler. Batı&#8217;da 1800 ile 1950 arasında Doğu hakkında kaleme alınan 60.000&#8217;den fazla kitap içerisinden sadece kendi görüşlerini destekleyecek olan birkaç tanesini seçtiği için suçlu olduğunu ilan ettiler. Bu tür eleştiriler hatalıdır, zira herhangi bir konuda yazacak olan kişinin hayatı boyunca binlerce ciltlik referans kitabını okuması beklenemez. Kişi sadece öncülük eden çalışmaları alır ve onun üzerine hüküm bina eder. Etnik unsuru merkeze alan veya İslâm karşıtı unsurlar ne olursa olsun, bunlar geçmişe ait bir şey olmamış mıdır. Benim Said&#8217;in değerlendirmeleri üzerine değil, aksine Kur&#8217;an ve hadis üzerine bizzat yaptığım yarım asırlık araştırmalarıma dayandırdığım tartışma henüz geliştirilmemiş bir haldedir. Kolaylıkla kötüleştirdiği söylenebilir. Bunu açıklığa kavuşturmak için ilk olarak tarihi bir bakış açısına ihtiyaç vardır.<br />
                      <strong>İslâm araştırmaları üç aşamaya ayrılabilir</strong></p>
<p> Birinci aşama: İslâm&#8217;ın yükselişiyle başlayarak hicri onüçüncü yüzyıla (M.S. 17-18. yüzyıla) kadar uzanan dönemde bu yeni inanç hakkındaki Batılı araştırmaların ilk hedefi Nil&#8217;den Dicle ve Fırat&#8217;a kadar uzanan bereketli hilal ile Kuzey Afrika ve İspanya&#8217;da İslâm&#8217;ın hızla yayılışını engellemek için Hıristiyanlar etrafında koruyucu bir duvar oluşturmaktı. Bu dönemin meşhurları arasında Şamlı John (675-750), Kutsal Peter (1084-1156) ile Robert of Ketton&#8217;a ilaveten Martin Luther&#8217;i (1483-1546) de sayabiliriz. Luther&#8217;in en büyük korkularının altında Türklerin Orta Avrupa&#8217;yı ele geçirmeleri yatıyordu ve bunun ardından Hıristiyanların kitleler halinde Müslüman olmalarından endişe ediyordu. Hem Türkleri (ve onların Peygamberini) hem de Roma&#8217;daki Papa&#8217;yı Mesih&#8217;in başta gelen iki düşmanı olarak ilan etmişti.</p>
<p> İkinci aşama: Onsekizinci yüzyıldan itibaren siyasi talihin değişmesi ve sömürgecilikteki ilerlemenin de sağladığı destekle, bu ikinci aşamada savunmacı konumdan çıkılarak saldırgan bir pozisyona geçildiğine şahit oluyoruz. Artık Hıristiyanların kitleler halinde din değiştirmelerinden korkulmaz oldu, aksine Müslümanların kitleler halinde din değiştirmeleri veya en azından Allah&#8217;a inanmaktan kaynaklanan gücün onurunun kırılması beklenir oldu. Said, Batı&#8217;ya göre Doğu&#8217;nun geri kalışı tezlerinin kendilerini genellikle kolay bir şekilde ondokuzuncu yüzyılın başlarındaki biyolojik eşitsizliği temel alan fikirlerle ilişkilendirilebileceklerini kaydeder. Böylece emperyalizm meselesinin tamamı ileri ve geri (veya tâbî) ırklar, kültürler ve toplumlar şeklindeki ikili tipolojiyi daha da ilerletmiştir. Abraham Geigers (1833) Was hat Mohammed aus den Judentum aufgenommen. (Muhammed, Yahudilikten ne aldı) adlı çalışmasıyla Kur&#8217;an üzerindeki gizli etkilerin araştırılmasına yönelik bir başlangıç yaparak Kutsal Kitab&#8217;ı İncil&#8217;in kötü bir taklidi olarak yaftalayan sayısız çalışmaya öncülük etti ve onun taraftarları kendileri için hakikati bilme konusunda son derece gözü kapalı (veya ham bir şekilde) davrandılar. Bu aşama halen sürmektedir.</p>
<p> Üçüncü aşama: Yirminci yüzyılın ortalarında bir başka faktör gün yüzüne çıktı: Filistinli sakinlerin yerlerinden edilerek sürüler halinde göçmen kamplarına hapsedilmesi suretiyle bir Yahudi ülkesinin oluşturulması. Sadece 150 yıl öncesinde Almanya&#8217;da yaşayan Yahudiler hukuki olarak insan bile sayılmıyorlardı; kralın şahsî mülkü olarak varlıklarını sürdürüyorlardı. Toprağa bağlı diğer köleler gibi izin almadan bir şehirden diğerine gidemiyor, evlenemiyor veya birden fazla çocuk sahibi olamıyorlardı. N.J.&#8217;deki Emanuel mabedinin hahamı olan ve Columbia Üniversitesi&#8217;nde de tarih dersleri veren Prof. Dr. Hertzberg&#8217;e göre: Yahudiler açısından modernite şayet Avrupa&#8217;nın ortaçağ geçmişi yok edilebilirse, bu durumda Yahudi olanlar ile Yahudi olmayanların eşit bir zeminde her şeye yeniden başlayabileceği düşüncesi ile başlar. Kendilerinin tamamıyla azad edilmelerini, gettodan çıkarak Batı&#8217;ya dahil olmayı, tevârüs edilen ve Hıristiyanlıkla, onun mitleriyle, sembolleriyle ve katedralleriyle yoğun bir şekilde dopdolu olan Batı geleneğinin ortak kurucuları olmayı istemişlerdi. Bu düşünce açık bir şekilde eski İsrail Başbakanı Shimon Peres tarafından Sir David Frost&#8217;la yapılan bir mülakatta aktarılmıştı. Onun ifadesine göre, Yahudi kitleler, birbirinden tamamen farklı iki görüşe ulaşıncaya kadar Yahudi karşıtlığının esas nedenlerine en azından iki yüzyıl boyunca sıkı sıkıya sarılmışlardı. Bu neticelerden bir tanesi, &#8216;dünya yanlış olduğu için biz dünyayı değiştirmeliyiz&#8217; şeklindeydi. Diğeri ise biz yanlışız, dolayısıyla kendimizi değiştirmemiz gerekir düşüncesiydi. Yahudi halkı, örneğin komünist olarak dünyayı, nefretin dünyasını değiştirdi. Başka insanlara karşı nefrete yol açan ulusların olmadığı, sınıfların bulunmadığı, dinin yer almadığı, lordları olmayan bir dünya inşa edelim.</p>
<p>Avrupa&#8217;nın ortaçağ geçmişini etkisiz hale getirmek için çalışan ve bir zamanlar kendi gettolarına mahkûm olan Yahudiler, artık tam vatandaşlar haline geldiler ve seçkinler arasına katıldılar. 2.000 yıl sonra İsa&#8217;nın kanından arındılar ve Yeni Ahit&#8217;in yeni çevirileri Yahudileri olumsuz olarak tasvir eden ifadeleri büyük bir özenle tadil ettiler veya asgariye indirdiler. 2.000 yıl boyunca düşmanlık ve kuşku ile bakıldıktan ve genel kültürel söylemin dışında bırakıldıktan sonra, ikisinin de her zaman için bir ve aynı olduklarına delalet edecek şekilde Yahudi-Hıristiyan medeniyeti kavramı doğdu.</p>
<p>Fakat artık ortaçağ Avrupası&#8217;nın dramasında parmağı olmayan bir başka halk için yeni gettolar oluşturuldu. Ve yeni Yahudi devleti, Yahudileri sık sık uzlaşmaz bir kavim olarak tasvir eden bir Kutsal Kitab&#8217;ı okuyan Müslüman kitleler tarafından kuşatıldı. Bütün bunlar aynen Hıristiyanların geçmişi için yapıldığı gibi Müslüman varlığının da acilen etkisiz hale getirilmesinin ve özellikle de İslâm kaynaklarında Yahudilere karşı olan bütün referansların çıkarılmasının aciliyetini tahrik etti.</p>
<p>Batı&#8217;nın İslâm araştırmalarının ikinci safhası, yüzyıllardan bu yana devam etmekle birlikte yavaş bir seyir izlemektedir. Zemindeki başarıları tam anlamıyla net olmamıştır. Prof. Wansbrough&#8217;un öncülük ettiği Revizyonist ekol tamamıyla farklı bir tarz benimseyerek ikinci safhada gözden kaçırılan maksada uygunluğun peşine düşmektedir. Artık İncil&#8217;den parçalar aşıran bir adamın eseri olarak değerlendirilmeyen Kur&#8217;an, şimdilerde muhtelif yüzyılları kapsayan ve daha sonra geçmişteki hayali bir yer ve zamana yansıtılan toplu bir çaba olarak gösterilmektedir. Dinin kaynakları hakkında İslâm kaynaklarının söz ettiğinden başka bir şey bilinemez, bunlar ise tamamıyla uydurmadır. Müslümanlara ait olmayan kaynaklar da aynı şekilde bir İslâm tarihi inşası için kullanılamaz. İkinci aşama kendisini bir yerden diğer yere meşakkatli bir şekilde bir balyozla meşgul ederken, revizyonist ekol sadece bir buldozerle binanın temelini hedefleyerek binanın tek seferde tamamen yıkılmasını sağlamayı amaçlamaktadır.</p>
<p>            <strong>Oryantalizm ve ifadelerin seçici olarak kullanılması</strong></p>
<p>Siyasî ve dinî motiflerle dopdolu olan oryantalizm, bu haliyle bir kurum olarak dini bütün Müslümanlar tarafından ancak tepki ile karşılanır. Bu tepki, katı bir şekilde teolojik temeller üzerine oturmakla birlikte, yine de sadece bununla sınırlı değildir. Batılı ilim adamlarının kendi dinî ve tarihî geçmişleriyle ilgili konuların aksine İslâm&#8217;la ilgili konuları ele alırken aşikar hale gelen çifte standardın yoğunluğu endişe vericidir; bu ancak oryantalistlerin amaçlarının tasdikine hizmet eder ve bu şekilde tepkiyi de güçlendirir. Birkaç kısa hikaye bu konunun aydınlatılmasına yardımcı olacaktır, zaman ve mekan sınırlamaları her bir konuya hak ettiği şekilde ayrıntılı olarak yer verilmesini zorlaştırmaktadır.</p>
<p><strong>                       Prof. Dr. M. Mustafa el-Azami kimdir</strong></p>
<p>Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Mustafa el-Azami 1930 Hindistan doğumludur ve Hindistan&#8217;da Deoband Dar&#8217;ul Ulum, Kahire&#8217;de Ezher Üniversitesi ve Cambridge üniversitelerinde eğitim almıştır. Kral Suud Üniversitesi&#8217;nde İslami Araştırmalar bölümünü yürüten Azami, bu bölümden emekli olmuştur. Azami, ayrıca Katar&#8217;daki Ulusal Halk Kütüphanesi&#8217;nde müdürlük yapmış, Mekke&#8217;deki Ümmül Kur&#8217;a Üniversitesi&#8217;nde, Michigan, Princeton ve Colorado üniversitelerinde çeşitli görevlerde bulunmuştur. Halen Kral Suud Üniversitesi onur profesörü olan Azami, 1980 yılında Uluslararası Kral Faysal İslam Araştırmaları ödülünü almıştır. Prof. Azami İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı&#8217;nın Cemal Reşit Rey Konser Salonu&#8217;nda 9-10 Aralık 2006 tarihinde düzenlediği Uluslararası Oryantalizm Sempozyumu&#8217;na katılacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>                       Oryantalistler neden reddedilmeli (2)</strong></p>
<p>Edward Said&#8217;in ifade ettiği gibi, Oryantalizm temelde, Doğu, Batı&#8217;dan daha zayıf olduğu için Doğu üzerine hakimiyet kurma arzusunda olan siyasi bir doktrindir.</p>
<p>Yahudi ilim adamı Prof. Wansbrough&#8217;un görüşlerine daha önce yer verilmişti. Kur&#8217;an&#8217;ın bütün bir topluluğun yüzyıllar boyunca oluşturduğu ve şimdiki şekli hicretin üçüncü yüzyılının başlarında ortaya çıkmış olan derleme bir eser olduğunu iddia etmekle, aksini ispat eden ve büyük bir yekûn oluşturan iç ve dış delilleri görmezden gelmektedir: Kubbetü&#8217;s-Sahrâ&#8217;nın içinde bulunan ve hicretten sonra 72&#8217;de tamamlanan gösterişli kitabeler; Hicaz ve Filistin&#8217;de dağınık halde bulunan ve Kur&#8217;an ayetlerini ihtiva eden ilk yüzyıla ait taş kitabeler, ilk yüzyıldaki çalışmalarda, örneğin Urve&#8217;nin Megazî&#8217;sinde yoğun bir şekilde Kur&#8217;an ayetlerinden yapılan alıntılar, Mücahid&#8217;in Tefsir&#8217;i gibi ilk yüzyıla ait tefsirler bu delillerden sadece bazılarıdır.</p>
<p>                                   <strong>Görmezlikten gelinen deliller&#8230;</strong></p>
<p>Kumran ve civarında 1947&#8217;de başlayan kazılarda ilim adamlarının daha önce sahip oldukları herhangi bir materyalden yüzyıllarca daha eski olan ve Yeni Ahid&#8217;e ait parçaları da ihtiva eden bazı yazmalar bulundu. Mağaraların Roma askerleri tarafından takriben M.S. 135 tarihinde mühürlendiği varsayıldı, dolayısıyla bütün parçaların mağaralara bu tarihten önce bırakılmış olması gerekiyordu. Fakat bu tarihlendirmenin temelleri birkaç açıdan hatalıdır. İlki, mağaralar kesinlikle ulaşılamaz hale getirilmemişlerdi; genç bir Bedevî&#8217;nin yağmurdan korunmak için bir yer ararken şansını deneyerek herhangi bir kazı yapmaksızın mağarayı bulması ve yazmaları keşfetmesi bunu basit bir şekilde ortaya koymaktadır. İkincisi, yazmalardan bazıları daha gelişmiş bir yazı formu içermekteydi ki, bunlar ortaçağ yazmaları ile çarpıcı benzerlikler taşımaktadır. Üçüncüsü ve en eleştirel olanı, yazma yığınları arasında muhtelif Arapça parçaların da var olmasıydı. Dahası, bu parçalardan bir tanesi net bir şekilde hicretin 327. yılının tarihini taşıyordu ve bilebildiğim kadarıyla, bütün bu yazma kümesi içinde kesin bir tarih taşıyan yegane parçaydı. Bu parça üzerinde şu yazı yer almaktadır: &#8216;Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;ın adıyla: Ebû Gassân&#8217;ın vârislerinden Sanun mülkünün 327 yılı için ödenmesi gereken vergisini, toplam bir dinarın üçte biri ve sekizde biri olarak tahsil ettim. Aynı yılın rabiulevvel ayında İbrahim b. Hammâz tarafından yazıldı ve ben imanımı Allah&#8217;a ısmarladım.&#8217;</p>
<p>Yahudi bilim adamı olan Yehuda Nevo Akdeniz&#8217;in doğusunun Hz. Peygamber&#8217;in ashâbı tarafından fethinin bir efsane olduğunu, Bizans İmparatorluğu&#8217;nun bölgeyi önemsiz gördüğü ve buraya yeterince ehemmiyet vermediğini iddia etmektedir. Nevo&#8217;nun iddiasına göre övünülecek veya kahramanlık taslayacak bir durum söz konusu değildir.</p>
<p>Çin&#8217;in T&#8217;ang hanedanının resmi kayıtlarına göre bu olay, M.S. 638&#8217;de gerçekleşti. Beş yıl sonra bu kez Roma İmparatorluğu&#8217;ndan gelen bir elçinin bildirdiğine göre; Araplar tarafından mağlup edilmiş ve haraç ödemek mecburiyetinde kalmışlardı.</p>
<p>Araplar bütün Suriye bölgesini ellerine geçirerek Bizans topraklarına da geldiler. Bizans kralı Heraclius onlara karşı ordular gönderdi; fakat Araplar bunların 100.000&#8217;den fazlasını öldürdüler.</p>
<p>Hiç kimse, o dönemin kudret sahibi güçlerinin bütün zenginliğiyle birlikte mümbit bir bölgeden tamamıyla vazgeçerek onu gelecek birilerine terk etmeye karar verdiğine dair bir hadiseden bahsedemez. Benzer şekilde, 100.000 askerin ölümü de, Nevo&#8217;nun çatışma kavramına uymaz ve onun Arap gruplarının sadece Suriye içlerine yürüdükleri ve kendi kendilerine övgüler dizmek için büyük savaşlara dair efsaneler oluşturdukları teorisini çürütür.</p>
<p>Rivayet zincirleri veya isnadlar, İslâmi literatürün temel dayanağıdır. Geleneksel İslâmi ekollere mensup ilim adamlarına bir hadisin silsilesine dikkatle bakma ve isnad eleştiri prensipleri vasıtasıyla bu ifadenin ne kadar güvenilir olduğuna karar verme imkanı verir. Yirminci yüzyılda Schacht, bütün hadislerin aslında uydurma oldukları fikrine vardı; örneğin ahkam hadisleri Hicrî 110&#8217;lardan başlayarak uydurulmuştu, onun iddiasına göre fakihler bir konudaki kendi görüşlerine meşruiyet kazandırmak istediklerinde birtakım sözler uydurmuşlar ve kendi görüşlerini güçlendirmek için bunları Peygamber&#8217;e isnad etmişlerdi.</p>
<p>Schacht&#8217;ın teorisinin zayıflığının farkında olan Juynboll, isnadın karşısına ilave birtakım engeller koyarak defalarca Schachtvari formülü tadil etmeye teşebbüs etmiştir. Juynboll&#8217;ün metodolojisi de tutarlı olamamıştır. 1980&#8217;lerde bir ortak-bağ teorisi formüle etmiştir: Hadis faaliyetinin ilk nesillerinde her bir üstâd en azından iki öğrenciye rivayette bulunmak zorundadır; zincirde çok sayıda öğrenciye ders veren en tepedeki üstâd, ortak bağ, yani fiilen hadisi uyduran kişidir. Fakat bu metotla bile geriye kendisine meydan okuyan bir külliyat kalmaktadır. &#8216;Ortak bağ&#8217; teorisi, Schacht&#8217;ın da iddia ettiği gibi bütün hadislerin ikinci yüzyılda uydurulduklarını göstermeyi amaçlamaktaydı; fakat ortak bağın birinci yüzyıla kadar ulaştığı çok sayıda örnek mevcuttur.</p>
<p>Bunun üzerine ilk metot birkaç yıl sonra tadil edilerek daha da katı bir hale getirildi. Artık sadece ilk nesildekilerin ikili bir üstâd-öğrenci rivayeti göstermesi yeterli değildi. Her hadis için, Buhari ve diğer klasik eserlerin telifine kadar geçen bütün nesillerin -ki bu genellikle 6 ile 8 nesildir- bu modele uyması gerekiyordu. Böylece Buhari&#8217;de yer almak için 8 nesle ihtiyaç duyan herhangi bir hadisle ilgili olarak, ortak bağın ikili tarzda olabilmesi için rivayet zincirinde toplam olarak en azından 255 ravinin bulunması gerekiyordu ki, mevzu hadisi uyduran şahıs tespit edilebilsin. Şayet bu hantal zincirdeki herhangi bir bağ ikili şartı karşılamıyorsa, bu durumda uyduran kişi zincirin daha aşağısında, ilk yüzyıldan çok daha sonradır.</p>
<p>Bununla birlikte yeni teorisini test etmek için meşhur sadaka-i fıtır (Ramazan Bayramı esnasında verilmesi zorunlu olan sadaka) ile ilgili hadisi seçtiğinde İmam Malik örneği özellikle Juynboll için probleme yol açtı. İmam Malik&#8217;i ortak bağ olarak kabul etmekle birlikte Juynboll&#8217;ün yeni zorlu testini Malik&#8217;in çağdaşı olan başka kişiler de geçtiler. Onlar da teoriye göre ortak bağ vasıflarını taşıyorlardı. Ve onlarla birlikte Malik de Nafi&#8217;den ders alan öğrenciler oldukları için Nafi&#8217; ortak bağ haline geldi. Bu ise durumu tehlikeli bir şekilde birinci yüzyıla yaklaştırmaktadır. Buna karşılık Juynboll, yeni teorisini tekrar tadil etmekle yetindi: Malik örneğine has olarak, Nafi&#8217;i asıl ortak bağ olarak tasnif etmek için iki ilave ortak bağ gerekiyordu. Sayısal olarak bu rivayet zincirinde 510 yerine 765 ravi anlamına gelir ki, bunlardan önce hadisi söyleyen kişinin birinci yüzyılda yaşamış olabileceği kabul edilmiş olsun. Ve bundan sonra durumu kurtarmak için bu hadisle ilgili isnad zincirlerinin sadece üçte birini yayınlayarak kalan üçte ikisini görmezden geldi.</p>
<p>Bütün delilleri mercek altına aldığımızda ne olur. Aslında Nafi&#8217;, iki veya üç değil her biri Juynboll&#8217;ün ikili engelli rotasının şartlarına tam anlamıyla uygun düşen çok sayıda öğrenciye sahipti. Nafi&#8217;nin elinde İbn Ömer tarafından kaydedilmiş olan bir hadis cüzü bulunuyordu. Öğrenciler okurken o dinlemiş ve en sonunda onlar da kendi isimleri zincire dahil edilince kendileri için de birer kopyasını çıkarmışlardı. Sadaka-i fıtır hadisinin metnini takip edecek olursak, bu hadise yapılan ilk referanslar arasında Ubeydullah b. Ömer&#8217;, Cüveyriyye, Malik b. Enes ve Nafi&#8217;den ders alan Musa&#8217;nın bir öğrencisi olan İbrahim b. Tahman&#8217;ın mecmuaları bulunmaktadır. Bu kanal, her biri kendi başına ortak-bağ kriterini karşılamakta, böylece Nafi&#8217; ortak bağ haline gelmektedir. İkinci ve üçüncü yüzyıldaki çalışmalarda bu hadisin tek başına Afganistan&#8217;dan İspanya&#8217;ya ve Türkiye&#8217;den Yemen&#8217;e kadar yayılan yüze yakın referansa sahip olduğu görülmektedir. Elde bulunan delillerin tamamına göre ortak bağ kesin olarak birinci yüzyıl içinde oluşmuş ve hadisi, klasik müelliflere aktaran ve sayıları peş peşe yüzlerle ifade edilebilecek çok sayıdaki ravi tarafından desteklenmiştir.</p>
<p><strong>                                Oryantalistlerin çifte standardı!</strong></p>
<p>Acaba biz, bu gelişmiş metotları Eski ve Yeni Ahid için kullanırsak ne olur. Eski Ahid&#8217;in en az altı yüz yıl yazılı bir şekli olmamıştır. Deliller, onun sözlü olarak bile muhafaza edilmediğini göstermektedir. Şam belgesine göre Tevrat, Joshua döneminden (M.Ö. 1200&#8217;den) King Josiah dönemine (M.Ö. 7. yüzyıla) kadar yüzyıllar boyunca Sandık&#8217;ta mühürlü olarak muhafaza edilmiştir. Bu aradaki 600 yıl boyunca kitleler tarafından bilinmiyor; hatta hahamlar bile onun muhtevasını bilmiyorlar ve hükümlerini ona göre vermiyorlardı. Dolayısıyla, Josiah, iktidarı döneminde mucizevi bir şekilde yeniden bulunduğunda halkının ne kadar yanlış bir yola saptığını görerek büyük bir sarsıntı yaşamış ve kapsamlı bir reform programı uygulamıştı. Buna rağmen Eski Ahid uzmanları Tevrat&#8217;ı kabul ederler ve tarihselliğini sorgulamazlar.</p>
<p>Yeni Ahid açısından bakıldığında, İncil&#8217;e yapılan ilk atıflar M.S. ikinci yüzyılın ortalarında kaleme alınmıştır. Bunların içinde Papias, Irenaeus , İskenderiyeli Clement , İskenderiyeli Origen ile Muratorian Cüzü yer alır. Bu beşinden sadece sonuncusu varlığını sürdürmektedir. Diğer dördü ise Eusebius tarafından kısaca özetlenmiştir ve hiç kimse bunların orijinal nüshalarını gördüğünden bahsetmemektedir. Öyleyse burada dördüncü yüzyılın başlarında ikinci yüzyıl kitaplarından pasajlar aktaran bir yazarımız bulunmaktadır. Burada da yine, muhafazakar veya liberal, inançlı veya şüpheci ya da ateist olup olmadığına bakılmaksızın Kitab-ı Mukaddes uzmanları Eusebius&#8217;un alıntılarının tarihselliğini teyit etmektedirler. İncillere referansta bulunan günümüzde mevcut ilk kaynaklar oldukları için son derece önemli oldukları halde, hiç kimse onun aktardıklarının doğruluğunu veya bu pasajlardaki ayrıntıları uydurup uydurmadığını yahut abartıp abartmadığını sorgulamamaktadır.</p>
<p>Nitekim Batı geleneği içinde yetişip Tevrat&#8217;ın, 600-700 yıl boyunca kaybolup şifahi olarak korunduğuna dair de herhangi bir delil olmamakla birlikte tarihselliğini rasyonel olarak kabul eden ilim adamları mevcut olduğu gibi iki yüz yıllık bir aradan sonra kaynaklarda ortaya çıkan kilise babalarına ait ilk alıntıları, nasıl muhafaza edildiklerine dair hiçbir bilgi olmadığı halde ve ne kadar güvenilir olduğu bilinmemekle birlikte doğru kabul edenler de bulunmaktadır. Bunun yanında, Müslümanlara ait hadislerin Hz. Peygamber&#8217;e aidiyetini değil, ilk yüzyılda kendi görüşünün ilahi kaynaklı olduğunu kabul ettirmek için uyduran bir sahtekara ait olduğunu göstermek için bile yaklaşık 800 civarında ravinin tek tek incelenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durumda çifte standart kavramının son derece yetersiz kaldığı görülecektir.</p>
<p>Birkaç yıl önce Dr. Vedad el-Kâdî Kahire&#8217;de, Batılıların İslâm hakkında yayın yapan yüzlerce dergi ve sayısız ansiklopediye sahip olduklarını ve Müslümanların kendi dinleri hakkında benzer bir çalışmayı gerçekleştiremediklerini ima ederek İslâm alimlerinin Batı&#8217;da yapılan İslâm araştırmalarının otoritesini kabul etmeleri gerektiğini ilan eden bir tebliğ sundu. Gerçekte ise Batı&#8217;nın üretimi Müslümanların on dört yüz yıl boyunca ortaya koydukları muazzam çalışmanın gölgesinde kalmaktadır. Ulaştıkları kanaatlerinden dolayı Kâdir-i Mutlak&#8217;a hesap vereceklerinin farkında olarak ulaştıkları derinlik ve anlayışın saflığı, Arapçaya hakimiyetleri ve hakikat arayışındaki samimiyetleri ile ortaya koydukları eserler Oryantalizmin hedeflediği noktanın çok daha ötesine gider.</p>
<p>Öyleyse, Kur&#8217;an ve Sünnet üzerine bir otorite olmaya kim hak kazanmaktadır. Veya genel ifadelerle, İslâm ve onun sayısız yönü hakkında yazmak kimin hakkıdır. Elbette ki herhangi bir kişi klavyesinin başına oturup İslâm hakkında da yazabilir; fakat ancak samimi bir Müslüman İslâm ve onunla ilgili konular hakkında yazmak için meşru şekilde bir ayrıcalığa sahip olabilir. Bazıları bunu önyargılı olarak değerlendirebilir, fakat bu takdirde önyargılı olmayan kimdir. Oryantalist ilim geleneği başlangıçta, daha fazla aydınlanmış bir yabancının araştırdığı konuyu daha keskin bir gözle ve daha derin bir mantıkla görebileceği şeklinde bir tarafsızlık iddiası üzerine oluşturulmuştu. Bu varsayımın bir ağırlığı olmakla birlikte, bunu olduğu gibi kabul edemeyiz. Oryantalizmi en azından bu görüşte bir hakikat olup olmadığını anlamak için kendi inançları ve mizacı ile ilgili olarak soruşturmamız gerekir, Oryantalizmin geçmişi ve bugünü böyle göklere çıkarılan bir imaj görüntü vermemektedir. Edward Said&#8217;in ifade ettiği gibi, Oryantalizm temelde, Doğu, Batı&#8217;dan daha zayıf olduğu için Doğu üzerine hakimiyet kurma arzusunda olan siyasi bir doktrindir. Bu nedenle, Müslümanlar açısından, inanan ve ibadetlerini ifa eden bir başka Müslüman tarafından kaleme alınanlar, daha sonra kıymetine göre takdir edilmek kaydıyla dikkate alınmayı hak eder. Oryantalizmin kendi muhalif görüşlerini geliştirmek için yaptıkları teşebbüsler ise bertaraf edilmelidir. Bu seçicilik İbn Sirin&#8217;in (ö. 110 H./728 M.) altın kuralının tam kalbinde yer alır:</p>
<p>&#8216;Bu ilim sizin dininizi oluşturur, öyleyse dininizi kimden aldığınıza dikkat edin.&#8217;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                            Prof. Dr.  Mustafa el-Azami</p>
<p> ( Mekke&#8217;deki Ümmül Kur&#8217;a Üniversitesi&#8217;nde, Michigan, Princeton ve Colorado üniversitelerinde çeşitli görevlerde bulunmuştur. Halen Kral Suud Üniversitesi onur profesörüdür )     Zaman- 30 Mart 2008</p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/2055.html">Müslümanlar oryantalistleri niçin reddetmelidir ?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/2055.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Garanik olayı veya Şeytan ayetleri</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/garanik-olayi-veya-seytan-ayetleri.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/garanik-olayi-veya-seytan-ayetleri.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 08:28:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[garanik hadisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Garanik kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[garanik meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Garanik olayı]]></category>
		<category><![CDATA[rüşti]]></category>
		<category><![CDATA[salman Rüştü]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan ayetleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1132</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oryantalistlerden sonra Turan Dursun da, Salman Rüşdi&#8217;nin gündeme getirdiği &#8220;Şeytan Ayetleri&#8221; meselesine “değinerek” bu olayın gerçek olduğunu iddia etmiştir. İşin ilginç yanı bu ateistler bir taraftan ‘Kur’an yakıldı, orijinali artık yok’ derken diğer taraftan da “Şeytan ayetleri&#8221; iddiasının gerçekleştiğini iddia etmek için Kur’an ayetlerini kullanmaktadırlar. Bu durum doğal olarak hem ateist hem de oryantalistlerin bilimsel [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/garanik-olayi-veya-seytan-ayetleri.html">Garanik olayı veya Şeytan ayetleri</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><b><br /></b></span><span style="color: #000000;">Oryantalistlerden sonra Turan Dursun da, Salman Rüşdi&#8217;nin gündeme getirdiği &#8220;Şeytan Ayetleri&#8221; meselesine “değinerek” bu olayın gerçek olduğunu iddia etmiştir. İşin ilginç yanı bu ateistler bir taraftan ‘Kur’an yakıldı, orijinali artık yok’ derken diğer taraftan da “Şeytan ayetleri&#8221; iddiasının gerçekleştiğini iddia etmek için Kur’an ayetlerini kullanmaktadırlar. Bu durum doğal olarak hem ateist hem de oryantalistlerin bilimsel ahlaktan ne kadar yoksun olduklarını da bir kere daha görmemize neden olmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Garanik olayı/iddiası nedir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Alfred Guillaume, Maxime Rodinson gibi bazı oryantalistler, Lat, Uzza ve Menat putlarını yücelten ve kıyamet günü bunları şefaatçi gösteren iki ayetin olduğunu iddia ederler. Hikaye şudur: Necm suresi nazil olmuştur. Peygamberimiz bunu okumaya başlar. 12. ayete gelince ‘Bunlar yüksek rütbeli ‘tanrıçalardır’ ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir’ demiş, sonra diğer ayetleri normal okumuş ve sure sonunda secde edilmiştir. Güya bunun üzerinde de İsra, 73-75. ayetler inmiş ve ‘Eğer biz sana sebat vermemiş olsa idik, gerçekten, nerede ise onlara azıcık meyledecektin’ ayeti inmiş!” (Prof Dr. Abdülaziz Hatip, Kur’an ve Hz. Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar, s. 71) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Güya, Hz. Muhammed bir gün Kureyş’in kalabalık bir meclisinde otururken o gün Kureyş’in kendisinden uzaklaşmalarına sebeb olacak bir şeyin inmemesini istiyordu. Yüce Allah “Aşağı kayan yıldıza andolsun” suresini indirdi. Allah&#8217;ın Elçisi sureyi okuyup: “Gördünüz mü Lat ve Uzza’yı ve üçüncüsü olan Menat’ı?” ayetine gelince şeytan, onun diline  &#8220;Şu yüce turnalardır ve onların şefaati umulur” sözlerini attı. Kureyşliler: &#8220;Muhammed bundan önce hiç tanrılarımızı hayır ile anmamıştı&#8221; dediler. Peygamber okumasına devam edip sureyi bitirince secde etti, onlar da Müslümanlarla birlikte secde ettiler. ‘Akşam olunca’ Cebrail Peygamber&#8217;e geldi: &#8220;Sen ne yaptın, benim Allah&#8217;tan sana getirmediğim, söylemediğim şeyi insanlara okudun&#8221; dedi. Yüce Allah: &#8220;Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman şeytan onun ümniyyesine (bir düşünce) atmış olmasın.&#8221; (Hac, 52) ayetini indirdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle, Garanik uydurması ile alakalandırılmaya çalışılan Necm suresinin Mekke&#8217;de inen ilk surelerden olduğunu ve Hac Suresinin de Medine döneminin sonlarına doğru indiğinin altını çizelim. Yani iki surenin birbiri ile hiçbir bağlantısı yoktur ve iddia baştan çökmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist arkadaşlar madem Kur’an’dan delil getirmeye çalışıyorlar o halde Kur’an bu konuda ne diyor ona bakalım: Şuara, 210-212: &#8220;Onu (Kur’an&#8217;ı) şeytanlar indirmedi. Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez. Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.&#8221; Tekvir, 25: &#8220;O Kur’an, kovulan bir şeytanın sözü değildir.&#8221; Dinleme imkanı dahi bulamadığı vahye şeytanın bir şeyler karıştırabilmesi hiç mümkün olabilir mi? Zaten tüm tefsirlerin ittifakı üzeredir ki, Kur’an direk kalbe vahyolunur. (Bakara 97; Nahl 102; Şuara, 193; Kıyamet, 16-19; Kur&#8217;an Yolu, V/509)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taberi ve İbni İshak&#8217;ın  ‘es-Sire’ adlı eserlerinde bu olayın anlatıldığını yazan Dursun, olayın gerçek olduğunu iddia etmektedir. İbn-i İshak&#8217;ın israiliyattan rivayetleri naklettiği için eleştirildiğini Dursun bilmiyor demek ki! İbni Atiyy, tefsirinde bu rivayet için, “Lafızları karışıktır” demiş, sahih bulmamıştır. Taberi ise, “denildi ki” diyerek olayı aktarmıştır ki, onun bu üslubunun rivayeti sahih görmesi anlamına gelmediği ortadadır. (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 140-141) Garanik hadisesini oryantalistlerden Karen Armstrong, Leone Caetani, Maurice Gaudefroy-Demombynes, Louis Massignon bile “asılsız” olarak nitelendirir. (İsmail Cerrahoğlu, Garanik Meselesinin İstismarcıları, AÜİFD, XXIV, s. 78-80) Bu rivayet, Buhari, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, İbni Mace, Darimi, Ahmet Bin Hanbel gibi hadis âlimlerinin eserlerinin hiçbirisinde de zikredilmemiştir! Olayın naklinin kendisine nispet edildiği tek sahabe ise, olayın yaşandığı zamanda henüz doğmamıştır bile! (Meriç, s. 145-146)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Matüridi, Fahreddin er-Razi, Şehabeddin Mahmud el-Alusi, Razi, Ebu Bekir İbni Arabi, Kadi İyaz, Kurtubi, Kırmani, Ayni, Şevkani, Alusi, İbni Kesir, Ebu Suud, Hatib Şirbini, Zeccac, Tahir bin Aşur gibi âlimler de bu rivayete ‘uydurma’ demektedirler. (DİA, Garanik maddesi; Meriç, s. 153) İslam karşıtlığı ile ünlü olan Leona Kaytano (Leone Caetani) kitabın 2. cildinin 281. sayfasında şöyle der: &#8220;Sprenger ve Duzi, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e iftira ediyorlar ve yalancı oluyorlar. Bütün bu söylediklerini incelemesiz/araştırmadan kabul etmişlerdir. İslamiyet&#8217;i iyice tanıyamamışlardır.” (Jozeph Hubby, Manuel d’Histoire des Religion, s. 785; Operatör Doktor Mehmet Ali Derman, Çürütme (reddiye), s. 55)  “Muhtemelen İbn Hişam’dan sonraki bir dönemde uyduruldu, ayrıca hikayenin içeriği şüphe uyandıracak bir nitelik taşımaktadır. Peygamber’in, vermiş olduğu mücadeleye aykırı bir şekilde putları övecek kadar açık bir yanlış yapması da imkansızdır” (Caetani, İslam Tarihi, II/260-266) Görüldüğü gibi Türk ateisti Hristiyan bir oryantalistten daha fazla İslam düşmanı olabilmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Necm Suresi Kureyşi ve düşmanlarını tehdit ediyor. Bu tehditleri işittikten sonra hiç onlar secde ederler miydi? Şayet övseydi, mal ve canlarını bu uğurda feda eden kimseler Müslümanlığı kabul ederek artık Muhammed&#8217;in peşinden giderler miydi?” (Derman, Çürütme (reddiye), s. 54) “İmam-ı Nevevi de, &#8220;Bu söylentinin sonu Muhammed Bin Ka&#8217;bül Kurezi&#8217;ye dayanıyor. Bu şahıs, katiyen güvenilir bir kimse değildir. Buna benzer birçok mevzu hadisler uydurmuştur, bu hadis de mevzudur.&#8221; demektedir.” (Derman, Çürütme (reddiye), s. 56) Beyhaki de “Bu kıssa, nakil yönünden sabit değildir, ravileri de yalancılıkla itham edilmiştir.&#8221; demektedir. (Maşallah Turan, Batılı iki müsteşrik W. Montgomery Watt ve Rudi Paret&#8217;in İslam&#8217;ı algılama biçimlerinin kritiği, s. 41) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dursun’un öncelikli kaynağı olan İbn-i İshak’ı, İslam âlimleri ve ünlü hadisçiler (Darekutni, Zehebi, Nesai, Darekutni, Süleyman et-Teymi, Hişam ibn Urve, imam Malik, Hammad ibn Seleme, Yahya el-Kattan hep eleştirmişlerdir. (Bu konuda ‘İslam âlimlerinin objektifliği’ adlı yazımıza bakılabilir.) İbn İshak, Hişam&#8217;ın karısı Münzir kızı Fatıma&#8217;dan hadis de rivayet etmiştir. Oysa Hişam, erken yaşta iken bu kızla evlenmiş olduğunu, o günden beri eşi Fatıma&#8217;nın hiçbir erkek yüzü görmediğini aktarmaktadır. Böyle iken İbn İshak, ondan rivayet naklettiğini iddia edebilmektedir. Hatib-i Bağdadi&#8217;nin tespitine göre İbn İshak, gaza (savaş) haber­lerini zamanın şairlerine gönderir ve onlardan bu olayların temasına uygun şiirler yazmalarını istermiş ki o şiirleri, olaylara kitabına ekleyebilsin. (İbni Hacer, Mizanu&#8217;l-İ&#8217;tidal: III/468-471)  İbn-i Hişam ünlü ‘es-Siretu’n Nebeviyye’ adlı eserinde, İbn-i İshak’ın eserinden bazen aynen alsa da bazen de onun ‘gerçeklere aykırı rivayetler yazdığını, bu yüzden bazı rivayetleri kendi eserine almadığını’ açıklamıştır. Kısaca İbn-i İshak, eserinden faydalanan kişiler tarafından dahi eleştirilmiş, birçok âlimce de yalancılıkla suçlanmıştır. Yalancılığı ile ün yapmış böyle birisinin kitabında bu olayın anlatılmış olması, doğruluğunu mu gösterir yoksa aksine yalan olduğunu mu?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dursun, olayın bir bölümünün Buhari&#8217;de de yer almış olduğunu söylemiştir. Oysa Buhari&#8217;de yer alan şeytan ayetleri olayı değil, sadece ilk surelerden olan Necm Suresini dinleyen müşriklerin, surenin cazibesine kapılıp Müslümanlarla birlikte secde etmiş olmalarıdır: “İçerisinde secde (ayeti) olup indirilen ilk sure Necm suresidir.  Rasulullah (a.s) ve arkasında olan herkes secde etti. Ancak secde etmeyen bir kişi vardı o da yerden bir avuç toprak alıp ona secde etti. Daha sonra onu kafir olduğu halde öldürüldüğünü gördüm.” (Buhari, Tefsir, Necm Suresi: LXV/54) Hadis olarak ele alındığında olay, Said ibn Cübeyr yoluyla İbn Abbas&#8217;tan, Ebu Ma&#8217;şer ve Yezid ibn Ziyad yoluyla da Muhammed ibn Ka&#8217;b el-Kurazi&#8217;den rivayet edilir. Ama Hz. Peygamber&#8217;e kadar giden eksiksiz bir senedi yoktur! Bu rivayeti Kelbi de Ebu Salih yoluyla İbn Abbas&#8217;tan rivayet etmiştir. Ama Kelbi itimada şayan görülmez. (Güvenilir değildir.) Yani Buhari’de Efendimizin ağzından çıktığı iddia edilen böyle bir söz yoktur! Dursun,  olayın ibn Hacer Askalani tarafından da doğrulandığını iddia eder ki, bu da yalandır! İbn Hacer, bu konuda Kirmani&#8217;nin şu sözünü nakleder: &#8220;Bu secde olayının, Peygamber&#8217;in okuması sırasında, şeytanın attığı sözler sebebiyle vuku bulduğu şeklinde söylenen söz, ‘ne akıl ne de nakil bakımından doğru değil’dir.&#8221; (Fethu&#8217;l-Bari, VIII/439-614) Dursun çoğu zaman yaptığını yine yapmış ve ayetleri bağlamından koparıp istediği gibi birbirlerine eklemiş, İslami kaynaklardaki rivayetleri işine geldiği şekilde parça parça alıp birleştirmiş, uydurma rivayetleri sahih/doğru imiş gibi aktarıp okuyucuyu yanıltmaya çalışmıştır. Dursun’dan farklı bir konuda örnek verip sonra konumuza devam edelim: “Nerede bulursanız öldürün!&#8230;&#8221; Kur’an böyle diyor. (Bakara, ayet: 191)” diyor kitabında Dursun! Halbuki o bir önceki ayeti de verse insanları aldatamayacaktı:  “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 190) Evet! Dursun bu metodunu her iddiasında kullanmaktadır, garanik iddiası da dahil!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu kıssanın sahih bir senetle gelen tek bir rivayeti bile mevcut değildir. İbni Hacer, “Said bin Cübeyr&#8217;in rivayeti hariç, bu konudaki rivayetlerin tamamı zayıf ve munkatıdır.” derken, tek kalan bu zincirindeki ‘Said bin Cübeyr&#8217;in İbni Abbas ile görüştüğünden’ İbni Hacer emin değildir. İbni Hacer, &#8216;Fima ahseb&#8217; (zannımca) diyerek, Cübeyr&#8217;in İbni Abbas ile görüştüğünden emin olmadığını ifade eder ki, “İbn Abbas da Ehl-i Kitap’tan çok sayıda bilgi aktaran ve İsrailiyat nakleden sahabi arasında yer almaktadır.” (Serap İnce, Taberi’nin Tarihu’l- Ümem ve’l-Müluk adlı eserinde israiliyat, s. 34)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Saib el-Kalbi ‘el-Asnam’ adlı eserinde, Kureyşlilerin Kâbe etrafında tavaf ederlerken, ‘Lat, Menat, Uzza hakkı için, onlar turnalardır ve şefaatleri umulur’ dediklerinde Allah şu ayetleri indirmiştir: “Gördünüz mü Uzza&#8217;yı, Lat&#8217;ı. Ve ötekini, üçüncüsü olan Menat&#8217;ı. Erkek size, dişi Allah&#8217;a mı? İşte bu, insafsız bir bölüştürme. Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.” (Necm, 19-23) Öyle görülüyor ki, zındığın biri bu rivayeti alıp tahrif etmiştir. Kureyş’in putları hakkındaki sözlerini Hz. Peygamber söylemiş gibi göstermiştir. (İbrahim Avad, Masdarul-Kur’an, s. 31) Muhacirler de bu olay üzerine değil, Hz. Ömer Müslüman olunca (M. Hüseyin Heykel, Hazreti Muhammed Mustafa, s. 155) dolayısı ile Mekke&#8217;de Müslümanlar Kâbe&#8217;de namaz kılmaya başlayınca ve Habeşistan&#8217;da Müslümanlara müsamahakâr davrandığı için Necaşi&#8217;ye karşı isyanlar da başlayınca, Habeşistan&#8217;daki Müslümanlar Mekke&#8217;ye geri dönmüşlerdir. (Profesör Sait Şimşek, Günümüz tefsir problemleri, s. 498-544)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai, Müsned’de bu olay gerçek şekliyle anlatılmıştır. Bütün olay Hz. Peygamberin Necm suresini okuması ve sonunda da secde edince o toplantıda hazır bulunanların da secde etmesinden ibarettir. Büyük ihtimal Kureyşliler bu bir anlık dalgınlıkları sonucu yaptıkları secdeden pişmanlık duyup buna bir gerekçe bulmaya çalışmış ve “biz bunu istemiyorduk ama Muhammed mabudlarımızı övdü, bizde bunun üzerine secde ettik.” diye kendilerini kurtarmaya çalışmışlardır. Yakut, ‘Mucemul Büldan’ adlı eserinde ‘Uzza’ kelimesini tarif ederken ek bilgi olarak, ‘Kureyşlilerin Kâbe’yi tavaf ederken ‘Ve’l-lat ve’l-uzz’ dediklerini’ belirtmiştir. Bununla şu ihtimal ortaya çıkmaktadır; Rasulullah’ın ağzından (Putları eleştiren Necm, 19-20. ayetlerdeki) Lat ve Uzza’nın adını duyan bir müşrik de bu sözleri yüksek sesle söylemiş ve toplantıda hazır bulunanlar bunları Hz. Peygamberin sözleri sanmıştır. (Avad, s. 81) Yani olay, Efendimiz Kur’an’dan ayetler okunurken araya girip yukarıdaki cümleyi söyleyen Mekkeli müşriklerin sözlerinin dışarıdan duyanlarca ayetlerle karıştırılmasından ibarettir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni Kesir, Beyhaki, Kadı Uyad, İbni Huzeyme, Kadı Ebu Bekir İbnü’l-Arabi, İmam Razi, Kurtubi, Bedruddin Ayni, Şevkani ve Alusi ve daha birçok İslam âlimi bu hikayenin ‘tamamen’ uydurma ve asılsız olduğunu belirtmişken, ünlü İslam düşmanı Leone Caetani bile bu rivayetin gerçekliğini kabul etmezken ve bu kadar olumsuz görüş varken ve Dursun tarafından aktarılan kaynaklar da çelişkili iken ve kendi tarafından tahrif edilmişken, nasıl olur da bu olayı gerçekmiş gibi anlatabilmektedir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki bu uydurma rivayetin benzerini çok önceden Mekke müşrikleri peygamberimize zaten teklif etmişlerdir: “Sen bizim tanrılarımız olan Lat ve Uzza&#8217;ya bir yıl tap, biz de senin İlahına bir yıl tapalım.” Efendimiz ise bu teklifi reddetmiş (İbni Hişam, Sire, I/388; Taberi, Tarih, II/225-226) ve ardından Kafirun suresi indirilmişti: &#8220;De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten Hz. Muhammed, putları yüceltmek gibi küfür ve kendisine nazil olmayan şeyi Allah’a isnat etmek gibi yalan ve iftiralardan korunmuştur: “O Bizim adımıza bazı laflar uydurmaya kalkışsaydı,  Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. Sonra da muhakkak O’nun kalb damarlarını keserdik, (boynunu vururduk).  O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” (Hakka, 44-47. Ayrıca bakınız; Necm, 3-4; İsra, 74-75; Fussilat, 42) “İbni Kesir bu hususta şunlara söylemektedir: Bu hikaye hangi senetle rivayet olmuşsa hepsi mürsel (Sahabe ravi zincirinde yokken tabiin’in sahabeyi atlayarak Efendimize hadis isnad etmiş olduğu) ve munkatı (olayı rivayet edenlerin senetinde kopukluk olan) rivayetlerdir. Ben bu hususta hiçbir muttasıl (senedi tam) rivayete rastlamadım. Muhammed bin İshak bin Huzeyme, ‘Bu kıssayı zındıklar uydurmuştur’ derken Beyhaki de, ‘Nakil yönünden sabit değil ve raviler cerh edilmiş, eleştirilmiştir’ demektedir. Kadı Iyad, ‘Bu hikayenin zayıflığı, Kütübi Sitte müelliflerinin hiç birinden nakledilmemiş olmaları, seneti tam olan bir zincirle aktarılmamış olması ve güvenilir ravilerce nakil olunmamasından dolayı ortadadır.’ demektedir. Buhari’nin hadis kitabında Garanik hikayesi yoktur sadece Müslüman, ins ve cinlerin secde ettiği rivayeti vardır.” (İ. F. Ertuğrul, İzale-i Şükuk, s. 36-38, 73) Ayrıca rivayetlerde ihtilaflar da vardır: ‘Leturteca, turteca, turteda’ şeklinde hikaye farklı kelimelerle nakledilir. (Ertuğrul, s. 38) Hikayede bu sözleri söylediği iddia edilenler de ihtilaflıdır: ‘Peygamber söyledi, şeytan söyledi, orada bulunan müşriklerden biri söyledi.’ gibi. (Mevdudi, II/481) Zaten “Müşriklerin düşmanlığı bu kadarcık bir söze aldanıp içeriğini öğrenmeden hareket etmeyecek kadar büyük bir düşmanlıktı. Onlar nasıl bir kanaat birliğine varıp birlikte secdeye vardılar?” (Ertuğrul, İzale-i Şükuk, s. 38) Bu söz nasıl doğru olabilir ki? İfade edilen ayetteki ahenk ve sözün düzeni eklenen cümle ile hiç uyum gösteriyor mu? ‘Onlar yüce kuğulardır ve şefaatleri umulur.’ sözünden sonra, ‘Demek erkek size, dişi ona öyle mi? O zaman bu, insafsız bir taksim! Putlar sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.’ (Necm, 21-23) Yine devamındaki ayetlerde zaten tamamı ile putlar yerilmekte, Allah katında bir değerleri olmadığı ifade edilmektedir. O toplantıda bulunan herkes deli mi idi ki, birbiri ile çelişen ve Kur’an’la hem kendi içinde hem bütünlüğü içinde aykırı olan bu cümleleri herkes onaylayıp secde edebilsin?! Necm suresi tamamı ile Mekkeli müşriklerin eleştirileri ile doludur. Kureyş’in peygamberi yalanlamalarına ve onu sapıklık ve nefsine uymakla ithamlarına cevap vermektedir. Melekleri dişilikle nitelendirenler alaylı bir üslupla kınanmakta ve müşriklerden yüz çevirme emredilmektedir. En sonunda da azar ve tehdit dolu bir emir ile müşriklere seslenilmektedir: “Haydi Allah’a secde edip ona kulluk edin!” (Necm, 62) Ayrıca eğer bu olay doğru olsa idi, müşriklerin bunu Müslümanlara karşı daha sonra da kullanmaları gerekirdi! Razi, ‘bu hikayeye uydurma’, Beydavi ‘merdud/reddedilmiş’, Iyaz ise ‘Buna ancak her garip olan şeye aç gözlü olup kitaplarında sahih ve zayıf her şeyi alıntı yapan tarihçi müfessirler düşkünlük gösterdi.’ demiştir. (Ertuğrul, s. 40)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine iddiaya göre Hz. Peygamberi uyarmak üzere İsra suresinin ilgili ayetleri inmiştir. Halbuki İsra suresi miraçtan sonra inmiştir. Miraç nübüvvetin 11. veya 12. gecesi meydana gelmiştir. Yani -Haşa- Allah yalanlamayı 5 veya 6 yıl sonra mı yapmıştır? Teselli için indiği söylenen Hacc 52. ayet ise, hicretten bir yıl sonra bütün sure ile birlikte inmiştir. Yani yalanlama da uyarıdan 2 veya 2,5 sene sonra mı gelmiştir?! Bu kabul edilebilir mi? (Mevdudi, II/483)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizzat Necm suresinde, sözde iki cümlenin olduğu iddia edilen sözlerden sadece 5 ayet sonra meleklerin şefaatinden bahsedilir ama bir şartla, ‘Allah izin verirse!’ (Necm, 36) Hem üç put olacak hem de Allah’tan izinsiz olarak şefaat edebilecekler. Aynı surenin 5 ayet öncesinde tüm bunların geçebilmesi mümkün müdür? (İbrahim Avad, Masdarul-Kur’an, s. 28) Daha önce defalarca bizzat amcası Ebu Talip dâhil, putlara karşı tavrını yumuşatmasını istediklerinde peygamberimizin verdiği cevap (Mal, makam ve kadın tekliflerini reddettiği) malumdur. (İbni Hişam, I/266) Üç yıl ambargo ve kuşatmaya katlandıktan sonra mı bu çirkin geri dönüş yapılacaktır? Hem de Ömer ve Hamza gibi iki güçlü kahraman ve civar kabilelerden İslam’a girişler başladıktan sonra? Hem de Utbe bin Rebi’a adeta altın bir tepsi içinde kendisine servet ve reislik sunmuş ve O ise bunu reddetmişken! (İbni Hişam, I/293-294; İbrahim Avad, s. 28-30) Hz. Muhammed hiçbir zaman tevhid konusunda tavizkar davranmamıştır. Sakif kabilesinin putlara bir ay olsun müsaade edip ondan sonra dilediğini yapacaklarına ilişkin müracaatlarını bile kabul etmemiştir. (İbni Hişam, II/540)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlk Müslümanlardan olan Hz. Ali&#8217;ye peygamberimiz İslam&#8217;a giriş şartı olarak, &#8220;Lat ve Uzza&#8217;yı inkar edeceksin&#8221; (İbni Hişam, Sire, I/331;Taberi, Tarih, III/71) demişken, eğer böyle bir şey yaşansa idi Hz. Ali demez mi idi ki, &#8220;İlk şartın bu idi, o kadar zorlukla karşılaştık, zulme uğradık, şimdi ne değişti?&#8221; Onun gibi yıllarca işkence gören ilk Müslümanlar da benzer itirazlarda bulunmazlar mı idi? Ama hiç bir tarihi belgede böyle bir itirazdan da bahsedilmemektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Necm suresi 19-28. ayetler şirki reddetmektedir. “Şirke hakaret üstüne hakaret yağdırırken, araya öven bir cümle ne ifade eder ki? “ (M. H. Heykel, s. 69; Fi Zılali’l-Kur’an, XXVII/73) Garanik olayını Beyhaki (Razi, Mefatihul Ğayb, VI/245); Kadı İyad (Eş-şifa, II/111); Essuheyli (er-Ravdul-unuf, I/229); Beydavi, Neysaburi, Ebu’s-Suud, Maturidi, İbni Kesir, Nevevi, Bedruiddin Ayni, Hazin, Hatip Şirbini, Alusi, Ebu Bekr İbnul Arabi, Ebu Hayan (Tefsiru İbni Kesir, Razi, Hatip Şirbini, Ebus-Suud, Alusi tefsirlerinin Hac 52. ayet tefsirleri) gibi birçok İslam âlimi reddetmiştir. Ahmet Hamdi Aksekili de bu rivayetin 15 farklı şekilde rivayet edildiğini ve 11 çeşit anlatım tarzının olduğunu naklederek bu rivayetin uydurma olduğunu belirtmiştir. (Aksekili, Hatemu’l-Enbiya’ya İftiranın Reddiyesi, s. 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hikayeye göre Garanik olayından sonra peygamberimizi uyaran İsra 73-75. ayetler inmiştir. Halbuki bu sure olayın olduğu iddia edilen zamandan 5-6 sene sonra inmiştir. Efendimizi bu olayla ilgili teselli etmek üzere indiği söylenen Hac 52. ayet ise, Hicri I. yılda inmiştir. Yani olayın üzerinden 9 yıl geçtikten sonra! Sadece bu iki sure ile ilgili rivayetler bile Garanik olayının ne kadar mantıksız bir iddia olduğunu göstermeye yeterlidir. Zaten İbni Aşur da bu iddiayı “İbnu’z-Ziba’ra gibi cahil alaycıların uydurduğunu” ifade etmektedir. (Tefsirur Tahrir, XVII/305) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Garanik olayının, Mekkeli müşriklerce üretilen bir haber olduğu konusunda neredeyse ittifak sağlanmıştır. (Prof A. Demircan, Oryantalistlerin siyere yaklaşımı, s. 42) Yusuf Ziya Yörükan da Garanik rivayetinin bizzat hadis tenkitçileri tarafında reddedildiğini, Müşriklerce peygamberimize teklif edilen birçok vaadleri reddetmiş iken, kendiliğinden peygamberimizin böyle bir sözü ifade etmiş olmasının imkansız olduğuna, zaten bizzat Necm suresinin öncesi ve sonrasında bu olaya müsait olmadığına işaret eder. (Y. Z. Yörükan&#8217;ın siyer metodolojisine katkıları, Tebliğ, Darulfünun İlahiyat sempozyumu, s. 435-441) Ateistler Caetani kadar objektif olamamışlardır: “Garanik ayetleri gerçek olamaz. Olayın daha sonra kurgulandığını anlayabiliyoruz.” (Caetani, Annali dell&#8217;Islam, I/278; İslam tarihi, II/264-265)    </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-besmele-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-1136" title="kuran-besmele-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-besmele-1-300x191.jpg" alt="" width="300" height="191" /></a></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/garanik-olayi-veya-seytan-ayetleri.html">Garanik olayı veya Şeytan ayetleri</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/garanik-olayi-veya-seytan-ayetleri.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlhan Arsel&#8217;e cevaplar II</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 11:19:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[İlhan Arsel]]></category>
		<category><![CDATA[İlhan Arsel'e cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve kadın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1106</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazarın &#8220;Şeriat ve Kadın&#8221; adlı eserinin eleştirisi II -Aynı adlı esere cevap niteliği taşıyan bu ikinci yazımızın temelini, ateizmin kıyısından döndüğüm yıllarda, ilahiyat öğrencisi olduğum 1994 yılında yazmıştım. Bazı konular tekrar gibi olsa da katkı sağlayacağını umuyorum- Yazarın kitabına aldığı hadisler ya mevzu (uydurma) ya da anlam ve hedefinden saptırılan hadislerden oluşmaktadır. Kur’an ayetleri ise [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html">İlhan Arsel’e cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazarın &#8220;Şeriat ve Kadın&#8221; adlı eserinin eleştirisi II</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Aynı adlı esere cevap niteliği taşıyan bu ikinci yazımızın temelini, ateizmin kıyısından döndüğüm yıllarda, ilahiyat öğrencisi olduğum 1994 yılında yazmıştım. Bazı konular tekrar gibi olsa da katkı sağlayacağını umuyorum-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarın kitabına aldığı hadisler ya mevzu (uydurma) ya da anlam ve hedefinden saptırılan hadislerden oluşmaktadır. Kur’an ayetleri ise sübjektif yorumlarla kendi istek ve arzularına göre yorumlanmakta, cımbızla ayetler ortam ve içeriğinden kopartılıp onlara önceden belirlenen amaçlara uygun anlamlar yüklenmeye  çalışılmıştadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrensel bir dinin peygamberi olan Efendimizin, kendilerine iman etmelerini istediği insan türünün en az yarısını meydana getiren kadınları kötüleyecek sözlerin ağzından çıkmayacağı malumdur. Arsel, önce kendi görüşü doğrultusunda peşin hükümler ortaya koymakta; daha sonra sanki bunlar ilmen, tarihen doğru şeylermiş gibi bunların üzerine tüm yazılarını oturtmaktadır. Arsel ayrıca aklın ancak İslam’a muhalif kimselerde mevcut olduğunu ima etmekte, Yahudi ve Hristiyan veya cahiliye dönemi kadınlarla ilgili rivayetleri (mesela Yahudilikte kadın uğursuz sayılmasını (Tayalisi, Müsned, s. 215), Hristiyanlıkta ise şeytanın kapısı olarak görülmesini (Sibai, Kadının yeri, s. 50) cahiliye dönemi Araplarında da kadının uğursuz (Buhari, buyu’, 100, Müslim, Fedail, 154) sayılmasını Peygamberimize isnat etmektedir. Halbuki Efendimiz “Bana dünyada kadınlar ve güzel kokular sevdirildi” (Nesai, I/3937, Hanbel, Müsned, III/128) buyurarak, kadın ve güzel kokuyu yan yana zikretmiş, değil kadınlara, hayvanlara bile hakareti yasaklamıştır. (Davud, Edeb, 115/5101)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel işine gelmeyen rivayetleri de göz ardı etmiştir. Mesela, Efendimize isnad edilen, “Namaz kılarken önünüze sütre koymazsanız, köpek, kadın ve eşek o namazı keser.” (Müslim, salat, 265) sözünü işiten Hz. Aişe annemizin “Siz, biz kadınları köpekler ve eşekler ile bir tuttunuz. Vallahi ben divan üzerinde uzanıp yattığımı bilirim. Rasulullah (sav) gelir de divanın ortasına doğru namaz kılardı. Ben O’nun karşısına gelmekten çekinir, (kalkmak istediğimde) divanın ayakları tarafından sıyrılıp çıkardım.“  sözünün de Buhari ve Müslim’de (Müslim, salat 271; Buhari, Sütre, 10, 14; Nesai, Kıble, VII/753, İ. Mace, salat, XL/ 956) geçtiği halde onu görmezlikten gelmiş, kitabına koymamıştır. Zaten aralarında Hz. Ali, Osman, Ebu Hanife, eş-Şafi, Malik, Servi gibi selef ve halef âlimlerinin çoğunluğunun bulunduğu görüşe göre, namaz kılanın önünden kadın, köpek eşek geçerse o kişinin namazı da bozulmaz. Ayrıca Ebu Davud’ta geçen, “Namaz kılan kişinin önünden geçen bir şeyin namazı bozmayacağına” dair hadisi de (Nevevi, Minhac, IV/217, Subki, el-Menhel, V/ 97) tabii ki Arsel görmemiştir! Ayrıca, “Kadın, eşek ve köpeğin namazı bozduğundan” bahseden hadisin tüm senedleri Humed b. Hilal b. Hubeyre’de kesişmektedir ki bu ravi için Yahya b. Said el-Kattan, ‘İbn-i Şirin’in onu beğenmediğini’ aktarmaktadır. Zehebi de zayıf ravileri zikrettiği ‘Mizanu’l-İ’tidal’ adlı eserde ona da yer vermiştir. Yine hadisin ravilerinden Abdullah b. Es-Samit el-Gıfari’yi Buhari hüccet/delil olarak kabul etmemiştir. Ebu Hatim’de de benzer yorumlar bulunmaktadır. (Mizanu’l-İ’tidal I/616, II/ 447, İ. Hacer, T. Tehzib, II/ 33, III/ 172) Urve b. Es-Zübeyr anlatıyor, “Hz. Aişe bize, ‘namazı ne bozar?’ diye sordu. ‘Kadınla eşek dedik. Bunun üzerine Aişe, “Size göre kadın gerçekten pek kötü bir hayvandır. Muhakkak ki ben kendimin, Rasulüllah namaz kılarken bir cenaze gibi Onun önünde uzandığımı görmüşümdür.” (Müslim salat, 269) buyurarak hadisin yanlış rivayet edildiğini aktarmıştır. İşin ilginç yönü, Müslim’deki 265. hadisle İslam’a saldırmayı deneyen Arsel, 269. ve 271. hadislerle ithamlarının çürüdüğünü görmemiştir! Arsel aynı şeyleri Müslim, Nikah 9. ve 10. hadislerde de yapmıştır. Bu iki hadis kısaca, ‘dışarıda beğenilen bir kadın görürseniz, eşinizle halvet yaparak, kötü yola düşmeyin’ mesajı verirken, 9. hadiste “kadın şeytan gibi karşınıza çıkar” ifadesi olan rivayeti kitabına alan Arsel, bu ifadenin geçmediği hemen sonraki 10. hadisi görmezden gelmiştir. Arsel kendisini “aydın, Prof, Bilimsel” kabul etmektedir. İşin ilginç yönü, kadını şeytan suretine benzeten hadisin ravilerinin (yani hadisi rivayet eden, aktaran kişilerin) neredeyse tamamının hadis âlimlerince tenkit edilmesidir. İslam âlimlerince daha güvenilir kabul edilen diğer rivayeti görmezden gelen Arsel, Gazali’nin İhya’sından alıntıladığı bir hadise de ‘ekleme yapmaktan’ geri kalmamıştır. “Kadın dışarı çıktığı zaman şeytan onu takip eder.” cümlesi ile Arsel, Efendimizden yaklaşık 1450 sene sonra ‘hadis uydurmanın devam ettiğini’ göstermesi açısından ilginç bir örneklik teşkil etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şeriat ve Kadın</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, Kur’an’ı Hz. Muhammed&#8217;in yazdığı iddiasındadır ve hadisin tanımını da bu mantık çerçevesinde şöyle yapmaktadır: “Muhammed&#8217;in ‘Kur’an olmayarak’ söylediği sözler.” (s. 9)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel İslam&#8217;a saldırmak için muta nikahını bile  savunmaktadır: “Muta nikahı kadının İslam öncesi Arap kadınının özgürlüğünün örneğidir, fakat Muhammed bu sistemi kadının özgürlüğüne yer veren bir sistemdir diyerek kaldırmıştır.” (s. 27) Kadının vücudunu belli bir süre için istismar edip sonra kullanılmış bir mendil gibi atmak mıdır kadının özgürlüğü? Dikkat edilirse Arsel için özgürlük, kadının bedenine ulaşma ile sınırlıdır! &#8220;Kadınlara danışın aksini yapın&#8221; (s. 1, 270, 409) mealindeki hadis zaten uydurmadır. (Aliyyul-Kari, E. Merfua, s. 257; Sehavi, M. Hasene, s. 225; Şevkani, F. Mecmua, s. 130) Bakara, 233. ayet zaten, anne baba aralarında istişare ederek yani danışarak bir sonuca varınca, Allah&#8217;ın bu sonucu kabul ettiğini bizlere bildirmektedir. Hz Resul de bir hadisinde: “Kızlarınızı ilgilendiren hususlarda anneleri ile istişare edin.” buyurmuşlardır. (Suyuti, C. Sağir, I/4) Hz. Resul Ümmü Seleme&#8217;ye danışmış, onun fikrini kabul etmiş, Hz. Ömer de Şifa binti Abdillah&#8217;ın görüşüne göre hareket etmiştir. Yine  Ömer başka bir konuda Kureyşli bir kadının itirazı üzerine onun görüşünü dinleyip kabul etmiştir. (İbni Kesir, Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azım, I/467; Askalani, T. Tehzib, XII/428; Vakıdı, K. Meğazi, 613) İmam-ı Ebu İshak el-İsferayini de, kadınların rivayet ettikleri hükümler ve hadisler erkeklerin rivayet ettiklerine zıt düşerse, kadınlarınkini erkeklerinkine tercih etmiştir. Kerime bint Ahmed el-Merveziyye, Buhari&#8217;den hadis rivayet edenler arasındadır. Bu hanımın hadis mecmuası güvenilir nüshalardandır. İbn Hacer el-Askalani, ‘Fethu&#8217;l-Bari&#8217;de ondan övgüyle bahseder. Ayrıca; Hz. Aişe&#8217;nin ilmi sahada gösterdiği başarı ancak akli yeterliliğine sahip bir kişinin gösterebileceği bir başarıdır. (Abdulhayy Kettani, et-Teratıbu&#8217;I-Idariyye, XI/432 433)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Uğursuzluk üç şeydedir&#8221; (s. 9, 62, 105, 113) gibi uydurma hadisleri kitabına toplayıp, sanki Hz. Resul demiş gibi aktarmış, ayetleri kesip, genel konseptinden ayırıp, genel anlamından koparıp sonra da İslam&#8217;da kadın, miras gibi (s. 12) konularla kitabını doldurmuştur. “Kadın nasıl geriye atılmışsa sizde onları geriye atın” sözünü hadis kabul eden Arsel, Ayni’nin ‘el Bidaye’ adlı eserinde “Bu söz mevkuf&#8217;tur.” dediğinden yani bu söz peygamberimizin sözü değil, bir sahabeye ait olma ihtimali olan bir sözdür habersizdir! Kemalettin İbn-i Hümam da aynı görüştedir: ‘Bu hadis değil sahabelerden Mesud&#8217;un sözüdür’ derken, İmam-ı Merginani de ‘bu sözün peygambere uzanan kaynağı yoktur’ demektedir. &#8220;İslam öncesi Arap yaşamlarında kadını hor gören gelenekler hâkim olmamıştır. Ne İslam&#8217;ın özünde kadın hak ve özgürlükleri yatmaktadır ne Kur’an&#8217;da kadının insanlık haysiyetine saygı diye bir şey söz konusudur ve nihayet ne de Muhammed&#8217;in kadını yücelttiği iddialarında isabet vardır.” (s. 23) diye yazan Arsel’e göre ‘Kadının satılmasını engellenmesi, kız çocuklarını diri diri gömmenin yasaklanması, kadın vücudunun sömürülmesinin yasaklanması, ona mülkiyet, eğitim hakları vermesi gibi haklar önemsiz ayrıntılardır! İşin ilginç yanı Arsel’in, reklamlardaki kadın vücudunun istismarını, metres uygulamalarını, genelevlerde kadınların satılmasını eleştiren tek bir cümlesi dahi yoktur! İslam&#8217;ın her kuralında eksiklik arama mantığı Arsel’i handikaplara sürüklemektedir: &#8220;Muhammed kız çocuklarını gömme yasaklamasının sebebi kadına değer vermesi değil, Müslüman sayısının azalmasına engel olmaktır.&#8221; (s. 28) Yazara göre İslam&#8217;ın iyi yönleri kötü, kötü (!) yönleri ise zaten kötüdür!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Çarşıdan getirilen değişik yeni şeyleri çocuklar arasında taksim ederken önce kızlardan başlamalı çünkü onlar ruhen daha hassas ve incedir&#8221; (Yahya b. Yahya, Ş. İslam, s. 86); &#8220;Hanımlarınızla güzel geçinin&#8221; (Nisa, 19); &#8220;Sizden kimin kızı veya kız kardeşi bulunur, onlara iyi muamele eder, onların hakkını yerine getirme konusunda Allah&#8217;tan korkarsa, o cennetliktir.&#8221; (Tirmizi, IV/320) ve kız çocuğu olmasını kötü görenleri azarlayan ayet (Nahl, 58-59) gibi birçok ayet ve hadise yazar hiç rastlamamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türklerin kadınlara hak ve özgürlük verdiğini kanıtlamak için bir Müslüman olan Tuğrul Bey&#8217;i  (s. 31) ve 4 eşi olan Muhammet Özbek Han&#8217;ı (s. 40) örnek vermesi de iddiaları ile tezatlık teşkil etmektedir. &#8220;Her toplum kadına verdiği değere oranla gelişir ya da ilkelleşir&#8221; (s. 40) diyen Arsel, ‘Birkaç senede Müslüman olan Arapların neden hem medeniyet hem kültürde ilerlediğini’ anlatan ve kendisi hayatta iken Türkçeye çevrilen Sigrid Hunke&#8217;nin ‘Avrupa&#8217;nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserini okusa idi keşke! &#8220;Şeriatta insanın kul niteliğinden ötürü ezildiğini (Bu konuda ‘Kul olmak gerçek anlamı ile özgür bir birey ve vatandaş olmak demektir’ başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz) ve bu ezikliğin acısını kendisinden aşağıda olan kadından çıkarma yoluna gidildiği&#8221; (s. 45) iddia eden Arsel, mesela dini bayramlarda tüm insanları aynı duygu etrafında hiçbir zorlama olmadan birleştiren, oruç açma anında tüm şehri aynı duygularla birleştiren, cemaatte aynı safta patron ile işçiyi birleştiren, Hacta ümmeti kaynaştıran vd. başka bir güce örnek verebilir mi idi acaba? Efendimiz döneminde mescidi silip süpüren zenci  bir kadın ölünce defnedilmişti. Hz. Resul onu sorar ve durumu öğrenince &#8220;Bana vefatını haber vermeli değil mi idiniz? Haydi bana kabrini gösteriniz!&#8221; buyurur. Kabri başına gelince namaz kılar. Gelelim yazarın bu olayı değerlendirmesine: &#8220;Bu  Muhammed&#8217;in  ırk ayırımı yapmadan kadınlara değer verdiğini değil, mescid gibi yerlerde hizmet görmeyi teşvik amacına dayanır!” (s. 49) Tarih kitaplarında hadis diye geçen sözler İslam literatüründe delil, kaynak kabul edilmezken, bu tarih kitaplarında geçen ve hadis kitaplarında yer almayan, Kur’an&#8217;a, İslam&#8217;ın ruhuna aykırı sözleri &#8220;hadis&#8221; diye okura yutturmaya çalışan (s. 62) Arsel, Ayrıca ‘hikayeye göre’ diye başlayıp, masal türü şeyleri aktardıktan sonra bir anda bu rivayetleri kesin imiş gibi İslam&#8217;a saldırmaya devam etmektedir. (s. 85) İslam&#8217;ın cinselliğe karşı olumsuz bir tutumu olduğunu ispat için Arsel bakalım nasıl bir örnek vermiş! Hz. Yusuf&#8217;un başından geçenleri anlatmadan direk Hz. Yusuf&#8217;un zinadan uzak olmak için söylediği sözü aktardıktan sonra Arsel bakın konuyu nereye bağlamaktadır: &#8220;Allah&#8217;ım! Bana zindan bunların benden istediğinden (zinadan) daha hayırlıdır.” (s. 67) Yazar zina bile olsa, kadın kocasını aldatmak istiyorsa fırsatı kaçırmamalı mesajı mı vermek istemiştir acaba? Arsel’in ‘orijinal’ fikirlerinden biri de şudur: Müşrikler Hz. Resul&#8217;ü öldürmek için evini sarmayı planlayınca ne olmuş biliyor musunuz? &#8220;Şeytan Hz. Resul&#8217;e durumu haber vermiş!&#8221; İşte böyle gülünç mantık işletmiştir Arsel kitabı boyunca. (s. 82, 106, 137 152, 212, 355) Diğer orijinal iddiası da şudur: Muhammed  kendisinden sonra halifeliğe damadı Ali&#8217;yi değil, Ebu Bekir&#8217;i uygun görmüştür. Onu aklen ve fikren Ali&#8217;ye üstün kabul etmiştir. (s. 165) Muhammed Ebu Bekir&#8217;i halife olarak vasiyet etmiştir. (s. 352)  Halbuki Hz. Resul kimseyi vekil, halife tayin etmemiştir! Hz. Ebu Bekir &#8220;Seçimle&#8221; halife olmuştur. Hz. Resul seçse/vasiyet etse seçime lüzum kalır mı idi? &#8220;Kadın olmasa idi hakkı ile Allah&#8217;a ibadet edilirdi.&#8221; sözü de hadis değildir. İ. Şevkani, İbn-i Adıyy, İ. Suyuti, Acluni, İ. Cevzi,  Mürre, Nesai,  Ahmed b. Hanbel: &#8220;Hadisin aslı yok, merdut, reddedilir&#8221; derler. (Menavi, Merhu camius-sağir: V/343; Şevkani, el Favaid, 119; Suyuti, el-Leali, II/159; Aclunı, Keşfu’l- Hafa, II/165; Cevzi, K. Mevzuat, II/255) Benzer anlamdaki &#8220;Kadın olmasa erkek cennete giderdi&#8221; sözü de yine uydurmadır. Şevkani ve Suyuti ‘hadis metruk, yalan’ derler. (Şevkani, Fevaid, 119, el- Leali, II/159) Yazarın dini altyapısını göstermesi için şu cümlesini aktaralım: &#8220;Muhammed&#8217;e peygamber olarak tapanlar.&#8221; (s. 80) İslam’a göre Allah dışında başka bir varlığa (peygamberler dâhil) tapanlar müşriktir ve kafirden de daha aşağı derecededir. Zaten günümüze dek (Hz. Ali için bile tanrı diyen çıkmıştır ama) Efendimize tapan hiçbir Müslüman çıkmamıştır, çünkü peygamberimiz bunun tüm önlemlerini almıştır! Ama ilginçtir oryantalistler aynen bu iddiayı defalarca dile getirmişlerdir! Arsel kaynağını buradan ele vermektedir! Detay ve ceaplar için ‘Oryantalizm yanılgısı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kadına okuma yazma öğretmeyin&#8221;  (s. 269, 417) mealindeki sözün ‘uydurma’ olduğunda görüş birliği vardır. (Albanı, M. Müslime, 13; Zehebi, T. Mustedrek: II/396; İ. Kayyım el-Cevziyye,  K. Mevzuat, II/268; Darekutni, Heysemi,  M. Zevaıd: IV/93; Acluni, K. Hafa: II/316) Muhaddisler ravilerin tek tek isim isim kezzab/çok yalancı olduklarını belirlemişlerdir. Dikkat edilirse uzmanlarınca yalan olduğu birçok eserde açıkca ifade edilen uydurma hadisleri bir araya toplayıp İslam’a saldırı gayreti içine giren Arsel bu rivayetlerin uydurma olduğunu bilmiyorsa cahildir, bilip aktarıyorsa müfteri ve önyargılı bir karakter çizmektedir ki, her iki durumda kitabındaki fikirlerin ilmi seviyesini ortaya koymaktadır! Kısaca yukarıdaki rivayetler gibi bu sözler de hadis değildir, İslam&#8217;ı, Müslümanları asla bağlamamaktadır! Şifa binti Abdullah adında hanım sahabeye Efendimiz: &#8220;Hafsa&#8217;ya yazı yazmayı öğrettiğin gibi, nemle hastalığının çaresini de öğretsene.&#8221; buyurmuştur. (Ebu Davud: IV/11)  Bu hadisten hareketle; İ. Teymiyye (Şevkani, N. Evtar, VIII/213); Hattabi (M. Sunne, IV/227); Sehanfüri el Hindi (B. Mechud, XVI/217); İ. Cevzi (Zadulmead, III/146); Azimabadi (A. Mabud, X/374) gibi birçok âlim değil yasaklamayı, kadınların okuma yazmalarının İslam’a uygun olduğunu ifade etmiş ve teşvik etmişlerdir. Tarihte Hz. Aişe, Ümmü Uleyye, Kerime b. Ahmedil Mervezi, Ümmü Varaka binti Nevfel, Hz. Zeynep, Fatma binti Kays, Hafsa binti Şirin, Fatıma El-Fihri, Meryem el-Usturlabi, Sutayta el-Mahamali, Fatıma el-Mecritiye gibi kendilerinden ilim öğrenilen birçok kadın âlimler de mevcuttur. 1990’lı yıllarda ülkemizde tesettürlü hanımların okuması yasaklanınca bu hanımların okuyabilmek için dünyanın dört bir tarafında dağılmaları da bu tür iddiaları zaten yalanlamaktadır! Onları okumaktan men edenlerin de Arsel zihniyetindeki insanlar olması da olayı iyice ironikleştirmektedir! Bu konuda ‘İslam kadınların okumasına karşı mıdır?’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, &#8220;Cinsi münasebetten sonra yıkanmak erkeğe emredilmiştir. Çünkü erkeğin tenasül uzvu bile kadınınkine nazaran daha temiz, kutsal, şerden korunmalıdır&#8221; (s. 101) derken insanın yazara sorası gelmektedir: ‘Kadınlar gusül almıyor mu acaba?!’ Arsel, &#8220;Kadınla sevişmese bile erkek sadece sarılsa bile yıkanmalıdır, çünkü kadın   pistir, şerden ibarettir, ona dokunan yıkanmalıdır.&#8221; (s. 102) diye de devam eder hayali senaryosuna. Halbuki sadece sarılmak gusül gerektirmez. Sadece ‘mezi’ gelirse her ‘iki taraf da’ namaz abdesti alsa yeterlidir! Arsel, “Tanrı vahiy indirmekle görevlendirdiği melekleri dahi kadınlardan değil, erkeklerden seçmiştir.” (s. 413) der ki, tüm meleklerin cinsiyetsiz olduğunu Kur’an ve İslam âlimleri defalarca vurgularken, Cebrail&#8217;in erkek olduğunu da 1450 sene sonra ilk fark eden Arsel olmuştur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kur’an&#8217;da tanrı özellikle erkeklere hitap eder.&#8221; (s. 123, 210) iddiasında da bulunur Arsel. Bilindiği gibi romantik bir dil olduğu iddia edilen Fransızcada bile kadın erkek karışık bir grup için de o gruba hitap erkek (maskülen) sigası ile yapılır. Aynı şekilde Arapçada da eğer erkek ve kadınlardan oluşan topluma hitap edilecekse yine erkek (müzekker) sigası kullanılır. Aynı durum İngilizce için de söylenebilir. İngilizce ‘man’ hem erkek hem insan anlamındadır. Ama ‘woman’ kelimesi sadece kadın anlamına gelir. Bu bir gramer kuralıdır ve dil kurallarının din ile alakası yoktur, bu kural İslam öncesi dile yerleşmiş bir kaidedir. Amerika&#8217;lı akademisyen fizikçi Fritjof Capra bir eserinde kadın ve erkekleri temsil için &#8216;his&#8217; kelimesini kullanmıştır: &#8220;eril zamir olan ‘his’ hem erkekleri hem kadınları kapsayacak şekilde kitapta kullanılmıştır.&#8221; (Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası, s. 98) Yine ateist yazar Bertrand Russell tarafından yazılan &#8216;Has Man a Future?&#8217; adlı eser Türkçeye ‘İnsanlığın geleceği var mı?’ diye tercüme edilmiştir. Arsel’e göre Russell sadece erkeklerin mi geleceği olmadığını ima etmektedir?! İbni Hazm da, ‘Hz. Resul tüm erkek ve kadınlara gönderildi. Allah ve Resul&#8217;ün hitabı dolayısı ile hem erkek hem kadınlara yöneliktir. Bu hitapları açık bir nas olmadan erkeklere tashih edip kadınları dışarıda bırakmak caiz değildir&#8221; demektedir.’ (El İhkam, III/81)   “Kur&#8217;an&#8217;da hitap genel itibarıyla eril (maskülen/müzekker) kalıpla kullanılır. Ateistlerin mantığıyla, inkarcı zalim kadınların cehenneme girmeyeceği bile söylenebilir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 40) “Firavun&#8217;un eşine cennette köşk verilecektir. Hz. Nuh&#8217;un, Hz. Lut&#8217;un eşleri gibi olanların ise cehenneme atılacakları belirtilmektedir. Kur&#8217;an&#8217;da kişinin değeri, cinsiyetine göre değil, inancına ve yaptığı güzel işlere göredir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 51)  &#8220;Erkek olsun kadın olsun, kim bir mümin olarak güzel, faydalı ve dürüstçe işler yaparsa kesinlikle ona çok hoş bir hayat yaşatacağız.&#8221; (Nahl, 97) Görüldüğü gibi Arsel’in iddiaları ile İslam hiçbir şekilde örtüşmemektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eserin 152. sayfasında Arsel kız çocuklarına iyi davranma ile ilgili hadisleri verir ve sonra da kendine layık bir bakış açısı ile şu yorumları yapar: &#8220;Bu sözlerin altında çıkar vardır, kız çocuklarına iyi davranan sonuçta ondan yararlanır.&#8221; (s. 152, 155) Arsel devam eder: &#8220;Cennet annelerin ayağı altındadır sözleri ile yaptırtmak istediği şey, kadınların kocalarına iyi bakmalarını ve bol çocuk  yapmalarını  sağlamaktır.&#8221; (s. 259) Halbuki Anne kelimesi çocukla irtibatlıdır, koca kelimesi ile irtibatlı olan eş, hanım kelimeleridir. Yazarın kastettiği anlamında hadis söylense idi “Cennet eşlerinizi -T. Dursun’un kullandığı ifade ile- ‘karılarınızın’- ayağı altındadır” şeklinde olması gerekmez mi idi? Ki yine kastettiğinin zıttına bir anlam çıkmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine yazar boşanma aşamasında kadın erkek her iki tarafı uzlaşmaya çağıran ayeti de, &#8220;Bu yol talakı insaf sınırlarına sokar görünmüş ise de aslında bunu bir uyutma ve kadını bu haksızlığa razı etme siyaseti olarak yapmıştır.&#8221;  (s. 387) diye yorum yaparak, artık onun bilinen alıştığımız bakış açısını ortaya koymaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ne hazindir ki, her vesile ile ve her ihtiyacı için tanrıdan vahiyler  getirten Muhammed, anası ya da babası lehine ve onları şereflendirmek maksadıyla böyle bir yola gitmeyi düşünmemiştir.&#8221; (s. 457) demektedir Arsel. Aslında Arsel bu sözleri ile, ‘Kur’an’ı Hz. Muhammed’in yazmadığını’ da itiraf etmiş olmakta değil midir?! Başka yerlerde de ateistler, “Muhammed anne babasına torpil geçiyor” şeklinde uydurma rivayetlerden hareketle Hz. Resulün onları cennetlik ilan ettiğini ileri sürüp Efendimizi yine eleştirmektedirler. O uydurma rivayetler gerçek olsa o ateistler saldırmakta, doğru olmasa bu Arsel saldırmaktadır. Önyargı, sübjektivizm  ve taassup kokan yukarıdaki alıntılar pozitivist, rasyonalist, empirist ve realist, septik olduğunu iddia eden bir akademisyenin yazdığı kitaptan aktarılmıştır. Görüldüğü gibi bir insanın akademisyen olması onun önyargılı, tutucu, bağnaz ve cahil cesaretine sahip olmasına engel olmamaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Aynı yazarın ‘Müslümanlık Sınavı’ ve ‘Kur’an’ın eleştirisi</strong>’ <strong>adlı kitaplarının değerlendirilmesini aşağıda sunuyoruz. İtalik yazılar Arsel’e ait ifadelerdir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanlık sınavı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 1</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar diğer eserlerinde olduğu gibi yine uydurma hadislerden hareketle, birbiri ile bağlantısı olmayan konuları ardı ardına ekleyerek okuyucuyu yanıltmaya, önceden hedeflediği sonuçlara uygun yorumları eserine toplamaya çalışmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;islam dini büyü ve sihre inanmaya ya da üfürükçülük gibi şeylere (ve üfürükçülüğün tükürüklü ya da tükürüksüz uygulamasına ) izin verir mi?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bırakınız  Hz. Muhammed&#8217;in  tükürüğünü, artık bilim, idrarın  bile iyileştirme özelliklerini  kabullenmiş durumdadır. Bu konuda &#8216;Ateistlere cevap&#8217; başlıklı yazımıza bakılabilir. Tükürükle ilgili hadisin bilimsel değerlendirilmesini T. Dursun’a cevap verirken yukarıda yapmıştık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Parapsikoloji  ilminin 100 senedir Rusya&#8217;da, 50 senedir Avrupa&#8217;daki  üniversitelerde kürsüleri kurulmuşken, ülkemizde bu bilim dalı için &#8220;Bu bilim dışı!&#8221; türü değerlendirme yapan önyargılı ve bilimi materyalist dünya görüşüne hapseden bir yaklaşım tarzına sahip kişiler, telepati, durugörü, psikokinezi gibi paranolmal olayları bilimsel temelde inceleyen bu bilim dalına hâlâ küçümser gözle yaklaşmaktadırlar! Ama bu materyalist aydınlanma dönemi zihniyetinin çoktan Batı’da bile sorgulanır hale geldiğinden de bu kesim ne yazık ki hâlâ habersiz gözükmektedir! Sihir de cin de vardır, bu konu için ‘Cinlerin varlığı’ adlı yazımıza bakılabilir. Üfürükçülük adı verilen şey ise, vücuttaki pozitif enerjinin yoğunlaştırılarak karşıya transferidir ve bu artık bioenerji ile alakalı bir bilimsel konudur. Tabii bundan maddi bir menfaat edilmesi dinen yasaktır! Ayrıca suya üfürmek değil avuca üflenip vücuda sürülmesi türü uygulamalar dinimizde vardır. Materyalist bakış açısına sahip ateistlerin parapsikoloji, kuantum fiziği, izafiyet teorisi, biyoenerji, alternatif tıp, anti-psikiyatri, post-modernizmden habersiz olarak hâlâ bilim adına kendilerini tek yetkili görmeleri de artık bir handikap oluşturmaktadır! Duanın gücü örnekleri için de ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Muhammed, her ne kadar batıl inançlara karşıymış gibi görünmüş ve örneğin Kur’an’a: &#8220;Hak geldi, batılsa yıkılıp gitti. Kuşkusuz batıl yıkılıp giden türdendir.&#8221; (İsra suresi, ayet 81 ) ya da: &#8220;Tanrı batılı yok eder ve hak olanı sözleriyle yerleştirir.&#8221; (Şura suresi, ayet 24; Sebe’ suresi, ayet 49; Enbiya suresi, ayet 18, Kehf suresi, ayet 56 vb.) şeklinde ayetler koymuşsa da, her hususta olduğu gibi bu hususta da söylediklerinin tersi olan şeyleri yapmaktan geri kalmamıştır.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir kere bu ayetlerdeki batıldan kasıt, İslam dışı düşünce sistemleridir. Batıl inanç ise İslam’da zaten yasaktır. (DİA, XVIII/382-384) Ayrıca Hz Muhammed Kur’an’a bir şey koyamaz veya çıkaramaz da! (Hakka, 44-47) ‘Kur’an’ı Muhammed mi yazmıştır?’ adlı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Kâbe’deki ‘kara taş’ ı (hacer-i esved ) öpüp okşaması ve bu taşı ilah niteliğinde kılmasından ve müslümanlar için tapınak yapmasından mina dağı’nı sağ tarafına alarak &#8216;cemre&#8217; mahallinde yedi çakıl taşı atmak suretiyle şeytanları kaçırtmaya çalışmasından tutunuz da hastalıkları tükürüklü ve tükürüksüz üfürük usulleriyle tedavi yolunu seçmesi ve başkalarına da bu şekilde yapma iznini vermesi, Muhammed’in batıla olan bağlılığının nice örneklerinden bazılarıdır.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeytan taşlama sadece bir temsildir, simgedir; orada şeytan yoktur. &#8220;Ey şeytan, birinci taş ile artık hactan dönünce yalan konuşmayacağım. İkinci taş  ile  artık gıybet yapmayacağım…&#8221; niyetleri ile temsili olarak şeytan orada  taşlanır ve amaç hac sonrası için bir ön hazırlık niyet göstergesidir! Haceru’l-Esved ise, Hz. Ömer&#8217;in de “Biliyorum ki sen bir taşsın, ne bir faydan ne de zararın vardır.” (Buhari, Hacc 50, 57, 60; Müslim Hacc, 248, 120; Muvatta, Hacc 36; Tirmizî, Hacc 37; Ebu Davud, Menasik) dediği gibi sadece bir taştır ve tarihte hiçbir Müslüman Hz. Ömer’i bu sözünden dolayı eleştirmemiştir. İmam Nevevi&#8217;nin de belirttiği gibi Hz. Ömer&#8217;in bunu söylemesine sebep: &#8220;Müslümanların putperestlikten yeni kurtulmuş olmalarıdır. Hz. Ömer Hacer-i Esved&#8217;i öperse, cahillerin bu işin eski hal üzere devam ettiği zannına kapılmalarından korkmuş ve cahiliye döneminde Araplar, putların, insanı Allah&#8217;a yaklaştırdığına inanırlarken Hz. Ömer bu itikada muhalif hareket etmek gerektiğine, ibadetin ancak, faydası ve zararı olmayan şeyleri yaratan Allah&#8217;a yapılacağına dair uyarıda bulunmuştur.&#8221; (Nevevi, Şerhu Sahihi Müslim, VII/16-17; Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, VI/108-109) Bu konu ayrıca ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızda, ‘Müslümanlar Haceru’l-Esved’e taparlar, Kâbe’ye secde edip şirke mi düşerler?’ başlığı altında ayrıca ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>soru: &#8220;Oruçlu bir kimsenin, ölü insan vücudu, hayvan ya da uyumakta olan bir kadınla (onu uyandırmadan) cinsi münasebette bulunması konusunda İslam ne gibi buyruklar getirmiştir?&#8221; eğer bu soruyu yadırgar ve: ‘bu nasıl iştir? hiç böyle bir din hükmü olabilir mi? İslamda böyle bir şey yoktur’ şeklinde yanıt verecek olursanız, Müslümanlık sınavından sıfır alır, kafirler arasında yerinizi bulursunuz! Yok eğer: ‘evet bunları Muhammed’in buyurukları olarak benimsiyorum, çünkü başta diyanet işleri başkanlığı’nın yayınları olmak üzere tüm İslam kaynaklarında bunun böyle olduğu bildirilmekte’ derseniz, siz tam bir Müslüman sayılırsınız. Çünkü gerçekten de diyanet işleri başkanlığı’nın ve din adamlarımızın, Muhammed’ in buyrukları olarak insanlarımıza bellettigi din verilerine göre oruçlu kişi, hayvanla ya da ölü insan vücuduyla cinsel ilişkide bulunacak olursa, orucu bozulmuş sayılır; bu gibi hallerde kişinin ‘kaza orucu’ tutması gerekmektedir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kafirler arasında yer almak” için ‘imanın temel ilkelerinden birini’ reddetmek gerekir. Yukarıdaki görüş ise bir fetva yani insan kaynaklı bir yorumdur. İslam’da birçok farklı mezhep vardır ve bu mezhepler farklı yorum, fetvaları nedeni ile birbirini kafir ilan etmezler! Gelelim konu olan fetvaya! Mesela ceza hukukunda adam öldürmenin cezasının olması, o  hukuk sistemini savunanların bu fiili onayladığı anlamına gelebilir mi? Hukukta ve İslam fıkhında da  -özellikle Hanefi mezhebinde- ‘sadece  olan olaylara değil, olabilecek olaylara da fetvalar’ verilmiştir.  Böyle  bir ‘yanlışı’ bir gün bir yapan çıkarsa, ‘cezası şudur’ diye önceden kişisel görüşler ifade edilmiştir! Fıkıh  hayatın kendisidir, olanlara, yapılanlara ve olabileceklere karşı gerekenleri ifade eder. İşin ironik yönü, kendisi de bir hukukçu olan Arsel’in bu konulara yabancı olmaması gerektiğidir. Hukukta ictihad kavramını ya bilmeden ya bildiği halde gizleyerek konuya bu açıdan yaklaşmak da sadece taassup ile açıklanabilecek bir özelliktir! Bu arada hatırlatalım, Efendimizin ‘sadece’ oruçlu iken eşi ile -hadislerde uykuda ifadesi de yoktur!- ilişkiye giren kişinin orucunun bozulacağı ile alakalı hadisi vardır (Buhari, Savm, 30 [1936]; Müslim, Sıyam, 81-84 [1111]; Ebu Davud, Savm, 37 [2393]; İbn Mace, Sıyam, 14) diğer hususlar hadislerde geçmez! Ama merak edenler için belirtelim, hayvanlarla sex için ülkeler arası seyahat edenler Avrupa’nın ateist ülkelerinde olanlardır! Detaylar için ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ adlı yazımıza bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Size deseler: &#8220;Yemek yediğin çanağın ya da su içtiğin bardağın içine sinek düştüğü zaman sineğin her tarafını batır, sonra çıkar at ve yemeğine ya da içmene devam et. Eğer sineğin, dışarıda kalan ‘ şifa ‘ kanadını yemeğin ( ya da içeceğin ) içine batıracak olursan, şifa hastalığı gidermiş olur.&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel’in, kendince alay ettiği bu durum bilimsel olarak kanıtlanmıştır! Ayrıca, çöl gibi ortamlarda su başta olmak üzere gıda maddeleri her istenildiği anda bulunamayabilir, o nedenle de çok  değerlidir. Hadis-i şerif ‘zorunlu hallerde’ neler yapılabileceğini bize aktarılmıştır. Ama çöl dışında, zorunluluk yoksa temizlik dini olan İslam, gerekeni yapmamıza izin verir. Zaten bu fiilin dinen farz olduğunu da hiçbir âlim ileri sürülmemiştir! I. Dünya Savaşında kimyasal  gaz saldırılarında askerler idrarlı  bez ile ağızlarını sararak kendilerini korurlardı, hatta II. Dünya savaşı sırasında ülkemizde sivil halka bile bu bilgi aynen öğretilmiştir. Ama bu, her zaman idrarlı bezle dolaşmayı veya alternatif durumlar varken bu metodu kullanmayı zorunlu kılmaz. İşte bu hadisten de çıkarılacak hüküm budur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin hadisi şu şekildedir: &#8220;Sizden birinizin kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırsın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur.&#8221; (Ebu Davud, Et&#8217;ime 49, Buhari, Tıbb 58, Bed&#8217;ü&#8217;l-Halk 14; İbnu Mace, Tıb 31, Nesai, Fera&#8217; 11) İbnu&#8217;l-Cevzi der ki: &#8220;Bu kimsenin söylediğinde bir gariplik yok. Zira arı, baş kısmıyla bal toplar, aşağı kısmıyla da zehir alır. Zehiri öldüren yılanın eti, zehrin tedavisinde kullanılan ilaca katılmaktadır.&#8221;  (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, XI/135-137) İşte iman sahibi bir İslam âliminin yaklaşımı ve ateist akademisyenin yukarıdaki bakış açısı. Şimdi de gelelim konunun bilimsel boyutuna. “Çağın antibiyotikleri kurtçuklardan geliştirilebilir. Bilim adamları, yeşil ‘sinek’ larvalarının salgılarından elde edilen yeni bir antibiyotik türü keşfetti.” (Hürriyet, 06.08.2008; Yeni Şafak, 07.08.2008) “Sineklerden antibiyotik elde ettiler. Çığır açacak ilk adım. Sydney&#8217;deki Macquarie Üniversitesi&#8217;nden Prof. Andy Beattie önderliğindeki ekip çok ilginç bir araştırmaya imza attı. Sinekler, böcekler ve ‘her türlü haşerenin çürüyen et ve gübre dâhil her pisliğe karşı dayanıklı olduğunu dikkate alan’ bilim adamları, &#8221;Bu yaratıkların enfeksiyonlara karşı süper direnci olması gerekli, aksi halde sağ kalamazlardı. Onlardan antibiyotik yapma deneyimlerimiz şimdilik başarılı sonuçlar verdi&#8221; dediler.” (Hürriyet, 1.10.2002)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sinek kanadındaki mikrop öldürücü özellik keşfedildi. Makale, ‘Acta Biomaterialia’ adlı bilim dünyasında itibarı yüksek bir dergide yayınlanıyor. 1 Eylül 2017’de basılan makalede bazı sineklerin ve uçan böceklerin kanatlarındaki kimyasal yapılar incelenmiş ve çok ilginç bulgular elde edilmiş. Bazı sineklerin kanatlarının yapısı incelendiğinde bilim adamları çok etkili bir bakteri (mikrop) öldürücü bir yapıyla karşılaşmışlar. Palmitik ve stearik asitlerin kristalize olmuş bir türevinden oluşmuş kaplama taşıyan sinek kanatlarının, tıp dünyasının tedavi etmekte zorlandığı Pseudomonas aeruginosa ve Staphylococcus aureus gibi çok tehlikeli mikropları bile öldürebilecek bir nitelikte olduğu görülmüş. Üstelik bunu yaparken sineğin kendisine veya çevreye zarar veren herhangi bir yan etkiye yol açmadan bu etki gerçekleşmekte. Halbuki bilindiği  gibi, ‘antibiyotiklerin çok ciddi yan etkileri’ görülebiliyor. Bu iki yağ asidinin çok özel şekilde tasarlanmış mikro kristal yapısı bu çok etkili antimikrobik özelliği sağlamakta. Yazıda bu yapının ayrıntısı üzerine uzun değerlendirilmeler yapılıyor. (Elena P.Ivanova et al. Bactericidal activity of self-assembled palmitic and stearic fatty acid crystals on highly ordered pyrolytic graphite. Acta Biomaterialia. Volume 59 react-text: 70 , /react-text react-text: 71 1 September 2017 /react-text react-text: 72,Pages 148-157; Prof. Volkan Tuzcu, Zafer, Eylül 2017, satı: 489)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Sinekten antibiyotik elde etme çalışmaları geçtiğimiz yüzyılda başlanmış’ ve bu sayede ‘1930 ve 1947’de İngiliz ve İsveç ilim adamları “cafasin” ve “klotinizin” adlı antibiyotikleri keşfetmişlerdir. Günümüzde artık ‘sinek vücudunun tamamen anti bakteriyel etkiye sahip güçlü antibiyotikler ile kaplı olduğu da’ bilinmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="wp-image-11679 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/4573475638.png" alt="" width="265" height="200" /><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-6293 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sinek-kanat-deva-ilac-3.png" alt="sinek-kanat-deva-ilac-3" width="457" height="206" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7799 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/karasinek-bilim-kanada-1.png" alt="" width="392" height="604" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özellikle yukarıda ekran görüntülerini verdiğimiz araştırmaların ikincisinin başlığı hadis ile tıpatıp aynıdır. ‘Antibiotic on the the left wing of the the house fly can kill its own bacteria’:  Ev sineğinin sol kanadında bulunan antibiyotik kendi bakterisini yok edebilmektedir! (prezi.com/54iy0nh216hy/antibiotic-on-the-left-wing-of-the-house-fly-can-kill-its-own-bacteria. Ayrıca: pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/33612611) “Showed that the antimicrobials of the M. domestica house fly originated from the antagonistic bacteria found on the right and left wings of M. domestica.”: Özetle, ev sineğinin sağ ve sol kanatlarında antimikrobiyaller var! (researchgate.net/profile/Muhammad-Asril-3/publication/358641649_Tracking_The_Source_of_Antimicrobial_Production_From_House_Fly_Musca_domestica_Right-Wing_of_Fly_Or_Gut_System_-_A_Mini-Review/links/620cf9edc5934228f96ff318/Tracking-The-Source-of-Antimicrobial-Production-From-House-Fly-Musca-domestica-Right-Wing-of-Fly-Or-Gut-System-A-Mini-Review.pdf)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Macquarie Üniversitesinden biyoloji bilimleri bölümünde bir grup araştırmacı, sineklerin çürük et, meyve ve gübre dâhil olmak üzere her türlü pisliğe karşı dayanıklı olduğu teorisinden yola çıkarak sineklerin sahip oldukları bu antibakteriyal özellikleri farklı gelişim evrelerinde ortaya çıkarmak üzere çalışmalar yaparlar. Grubunun yeni keşfini Melbourne Mikrobiyoloji Konferansında tanıtan Ms Jonanne Clarke, &#8220;Çalışmalarının, yeni antibiyotiklerin bulunması için yapılan küresel araştırmaların ufak bir parçası olduğunu fakat ‘kimsenin daha önce bakmayı akıllarına getirmedikleri bir yere’ odaklandıklarını&#8221; söylüyor. Ms Clarke, mide içersinde de meydana gelen antibakteriyal özelliklerin sinek bedeni üzerinde mevcut olduğunu söylüyor ve her iki yerde de bu aktiviteleri görebileceğimizi belirtiyor ve &#8220;Sinek bedeni üstüne yoğunlaşmamızın sebebi daha kolay ayrışılabilir yapıda olmasıdır.&#8221; diye ekliyor. Biophysical Journal‘da, 19 Şubat 2013’te yayınlanan, Avustralyalı ve İspanyalı 14 bilim adamının deneyleriyle kaleme aldıkları ‘Biophysical Model of Bacterial Cell Interactions with Nanopatterned Cicada Wing Surfaces’ adlı makalede, sinek kanatlarının yüzeyindeki nanopatternlarının, temas halinde bakterileri yalnızca fiziksel yüzey yapısına bağlı olarak öldürdüğü kanıtlanmıştır. Makale, Clanger cicada (Psaltoda claripennis) kanadı nanopatternlarını antibakteriyel nanomalzemelerin tasarımına dâhil etmenin faydalarından bahsederek, nanoteknolojinin sinek kanadını model alması önerisini sunmaktadır. ‘Sinek kanatlarının, bakteri kirliliği ve enfeksiyonlara karşı artan dirence sahip’ yeni işlevsel yüzeylerin geliştirilmesi için ‘model niteliğinde’ olduğunu belirtilmiştir. Kanada’daki McGill Üniversitesi‘nden kimya mühendisi Anne-Marie Kietzig sinek kanadı nanopatternları modeline dayanarak üretilecek materyallerin, otobüs korkulukları gibi yaygın olarak hastalığı barındıran halka açık yüzeylere uygulanabileceğini öne sürüyor. Bu, (sinek kanadı nanopattern modelleri) pasif bir bakteri öldürme yüzeyi sağlayacak.’ diye ekliyor ve ‘çevreye zararlı deterjanlar gibi aktif maddeler gerektirmediğini’ belirtiyor. (İnternational Weekly Journal of Science, ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3576530) Antibiyotik ve deterjan zararlıdır ama evrimsel süreçte tesadüfen oluşan sinekten üretilen zararsız! Tek başına bu gerçek bile birçok mesaj vermekte değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Auburn Üniversitesi Alabama Tarımsal Deney İstasyonu araştırma entomologları Ed ve Mary Cupp, karasineklerin (Musca domestica) ağız sıvısında bulunan protein kesilerinin yaraları iyileştirici etkisini tesbit ettiler. Ayrıca araştırmalarına göre, protein cilt ülserleri ve diyabetik ayak lezyonları gibi kronik yaraların iyileştirilmesi için benzer bir şekilde çalışacak. AU Veteriner Hekim Koleji’ndeki küçük hayvan cerrahisi profesörü olan Mary Cupp ve Steven Swaim, antibiyotikleri ve protein iyileştirmeyi birleştiren çözümlerle tedavi edilen cerrahi insizyonların (kesik, yarık) tek başına antibiyotiklerle tedavi edilen insizyonlara göre daha hızlı ve daha güçlü olduğunu belirleyen bir araştırma yaptı. Auburn’un Teknoloji Transfer Ofisi (OTT), teknolojiyi mevcut şirketlere ve bu teknolojinin çevresinde bir girişimde bulunmayı düşünen girişimcilere pazarlamaktadır. (Today in Viddya, Cilt 7, Sayı 23, Yayınlanma: 23 Ocak 2005, Editör: Susan K. Boyer)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">FEBS Letters’ta 22 Eylül 1997’de Cilt 415, Sayı 1’de 64-66 sayfalar arası yayınlanan ‘Chemotherapeutic activity of synthetic antimicrobial peptides, correlation between chemotherapeutic activity and neutrophil-activating activity‘ isimli makalede bilim insanları,  ‘34 amino asit tortusundan oluşan Sarcophaga peregrina’nın (et sineği) güçlü bir antibakteriyel proteini olan sapecin B’nin aktif çekirdeğini saptadıklarını, bu çekirdeğin, sapecin B’de bir α-sarmal oluşturan 11 amino asit kalıntısı, artıklarının 7-17’den oluştuğunu, bu peptiti daha da modifiye ettiklerini ve hem antibakteriyel hem de antifungal (mantar öldürücü) aktivite sergileyen birkaç antimikrobiyal peptid sentezlediklerini; genellikle, X ve X’in bir hidrofobik kalıntı olduğu her iki uçta ve XXXXX’teki [K veya R] X [K veya R] motiflerine sahip olan undecapeptitlerin potansiyel olarak bakteri ve mantarların öldürülmesinde aktif olduklarını, bakterinin ATP’yi sentezleme ve amino asitler taşıma kabiliyetini de kaybettiğinin bulunduğunu’ belirtmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda da kısaca değindiğimiz, Avustralya Sidney’deki Macquarie Araştırma Üniversitesi Division of Environmental &amp;​ Life Sciences, Department of Biological Sciences’ta çalışmalar yapan ​J. Clarke ve ekibi, 2003’te yayınladığı ‘Hypothesis driven drug discovery: antimicrobials in flies‘ isimli makalesi ve diğer çalışmalarını sunduğu Australian Society for Microbiology Konferansında üç türün de yüzeylerinin antibakteriyel özellik gösterdiğini kanıtlamışlardır. Ev sineği-karasinek (Musca domestica), koyun sineği (Lucilia cuprina), meyve sineği (Drosophila melanogaster) yüzeylerindeki antibakteriyel aktivitenin daha etkili terapötik ömrünün olduğu belirtilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuda bir makale yayınlayan Dr. Samahı, mikrobiyologların sineğin midesinin içinde parazit olarak yaşayan uzun hücrelerinin bulunduğunu keşfettiklerini bildirir. Bu mantarsı hücreler, kendi üreme döngülerinin bir bölümü olarak, sineğin solunum kanallarına doğru çıkıntı yaparlar. Sinek, sıvının içine tamamen batırılırsa, osmotik basınçta meydana gelen değişiklik hücrelerin çatlamasına yol açmaktadır. Bu hücrelerin içeriği ise, sineğin vücudunda taşıdığı patojenlere karşı olan bir antidot olmalarıdır yani zehire karşı panzehirdirler. Yemeğe bulaşan sinekten çıkan zararlı mikropları, sinek batırılınca çatlayarak ortaya çıkan antidot tesirsiz hale getirmektedir. (Dr. Mustafa Reyhanlı, Gerçeğe Doğru Dergisi, Cit, 5)  Bu konuda araştırma yapan Dr. İzzeddin Cevvale de şu tespitlerini dile getirmiştir: Eskiden beri bilinen bir gerçek vardır ki, zararlı hayvanların zehirinde hem fayda hem de zarar vardır. Yani bunlarda hem zehir ve hem de panzehir bulunmaktadır. Tıpta, yılanın kuyruğundan ve zehirli haşerelerden serum elde edilir. Elde olunan bu serumla akrebin veya yılanın soktuğu kimseler tedavi edilir. Hatta daha da ötesi, kanser acılarının dinmesi için yine bu hayvanlardan elde edilen serumlardan yararlanılır. Yine günümüz tıbbı, insana tiksinti verici özellikte olan maddelerden hayat verici ilaçlar elde etmektedir. Mesela penisilin küften elde edildiği gibi, streptomisin ise kabir toprağından elde edilmektedir. Bilindiği gibi Bakteri İlmi&#8217;nde her bir mikrop için onu öldüren bir panzehir vardır. Mikrop bir canlının vücuduna girdiği zaman, vücud bu mikroba karşı harekete geçer, böylece vücuda giren mikroba karşı onları yok edici karşı bir antikorla ortadan kaldırır. Özetle vücutta oluşan antikor ve antitoksin, mikrobu yok eder. Nitekim bu kural karasinek için de aynen geçerlidir. Karasineğin vücudunda da birbirine karşı savaş veren iki tür zehirin bulunması gayet normaldir. Böylece karasineğin taşıdığı hastalık yapıcı mikroplar, sineğin yemeğe veya suya düşmesiyle bulaşacağından onun diğer kanadında da bu zehiri önleyecek panzehir vardır. Hastalığı yapan, mikropların kendisi değil, onların salgıladıkları toksinlerdir. Vücut bu toksinlere karşı antitoksin meydana getirmek suretiyle kendisini korur. Acaba sineğin vücudunda bu toksinlere karşı antitoksin meydana gelmez mi? Mahmud Kemal ve M. Abdülmümin Hüseyin adında Mısırlı iki doktor; karasinek hadisindeki durumu tesbit etmek için yaptıkları araştırmalarında diyorlar ki: 1871 yılında Alman Prof. Brifeild, Almanya halkı karasineğin, İmposamosouy adını verdiği Mantar cinsinden bir tufeyliye/asalağa müptela olduğunu keşfetti. Bu tufeyli devamlı olarak sineğin vücudunda yaşayıp geçinmektedir. Profesör yaptığı incelemede bu tufeylinin lintomophteraly adında bağlı yahut birleşik yosun mantarları Sygmomysis denilen bir yosun mantarı türüne mensup olduğunu gördü. Bu parazit su yosunu mantarı denen ‘phycomclspristiti&#8217;nin ikinci çeşidindendir. Bu asalak hayatını, sineğin vücudunda mevcut, içinde özel bir salgı olan yuvarlak hücreler şeklindeki yağ tabakasında geçirir. Sonra bu yuvarlak hücreler uzar, meydana gelen açıklıklardan yahut sineğin karın halkaları mafsallarından dışarıya çıkar ve sineğin vücudunun dışına çıkmış olur. Bu çıkış devri, bu mantarın üreme devresidir. Bu devrede mantarın tohumları hücrenin içinde toplanır. Hücrenin iç basıncı artar, nihayet bu basınç o dereceye ulaşır ki, hücre cidarları buna tahammül edemeyerek patlar ve içteki tohumlar itme kuvvetiyle hücrenin 2 cm. dışına fırlar. Öte yandan modern çağın bilim adamlarının buluşları da, Alman bilgini Brifeild&#8217;in teorisini desteklemektedir. 1945 yılında mantar bilgisinde en büyük üstad olan Prof. Langiron, devamlı olarak sineğin karnında yuvarlak hücreler şeklinde yaşayan bir mantarda &#8220;enzim&#8221; denilen karışma gücü yüksek bir salgı bulunduğunu açıklar. 1947-1950 Yılları arasındaki iki Alman bilgini Arnstaine, Cook ve İsviçreli bilgin Rolius araştırmalarında, &#8220;Javaein&#8221; dedikleri bir madde bulurlar. Bu maddeyi sinekte yaşayan Mantar türünden elde ederler. Bu maddenin hayatiyete zıt olduğunu, tifo ve dizanteri gibi birçok mikropları öldürdüğünü tespit ettiler. 1948 yılında İngiliz bilim adamlarından Briyan Courtes; Heming; Geferies ve Mackjohan araştırmalarında &#8220;Cotin-sine&#8221; dedikleri hayatiyete zıt bir madde bulurlar. Bunu yine sinekte yaşayan aynı tür mantardan elde etmişlerdir. Tifo, dizanteri vs. gibi mikroplara karşı tesirli idi. 1949 Yılında iki Alman bilgini Omcyve Farmer ve İsviçre&#8217;den German, Roth, Athlenger ve Blathner de araştırmalarında &#8220;İniatin&#8221; adını verdikleri tek hücrelilerin yaşamasına zıt bir madde elde ettiler. Bunu da sinekte yaşayan Mantar türüne mensup bir mantardan elde etmişlerdi. Bu maddenin tifo, dizanteri ve kolera gibi hastalık mikroplarına karşı tesirli olduğunu gördüler. 1947 Yılında ise ilim adamlarından Moftiş tarafından, sinek vücudunda yaşayan mantarlara mahsus bir kültürden tek hücreli canlılara zıt maddeler elde edildi. Bunların tifo, dizanteri ve benzeri mikroplara karşı kuvvetle müessir olduğunu gördü. Keza bunlar, hummalı hastalıklara sebep olan mikroplara karşı da tesirleri kuvvetli idi. Bu maddenin bir gramı, mezkur mikroplarla kirlenmiş yüz litre sütü koruyacak güçte idi. Yiyecek veya içeceğin içine düşen sinek, yiyeceğe veya içeceğe iyice batırılmaksızın alınıp atılacak olursa; çıkarıldığı yerde sineğin taşıdığı zararlı mikroplar kalmış veya oraya bulaşmış olabilir. Eğer sineğin tamamı birden yiyecek veya içeceğin içine batırılıp daldırılmış olursa durum ne olur? Sinek yiyecek ve içeceğin içine tamamen batırılmış olunca, sineğin vücudunda bulunan panzehir harekete geçer. Bu batırma sırasında panzehir taşıyan zar patlar ve parçalanır. Panzehir hemen harekete geçmekle, sineğin taşıdığı mikropların üzerine atılır ve onları etkisiz hale getirip, imha eder. (Said Havva, er-Rasul, s. 36-41. Not: Said Havva &#8216;nın er-Rasul isimli eseri içinde bir bölüm olarak yayınlanan Karasinek hadisi ve bu badis etrafında söylenen sözler, daha sonra &#8220;el-lsabe fı&#8217;r-Reddi ata men taane fi hadisi&#8217;z-Zübabe&#8221; adı altında, müellif Elbani ile birlikte müstakil bir risale olarak yayınlanmıştır. Ayrıca; Sadeddin Roston Tere, S. Ateş., Hakses, 966, s. 4, sayı 17) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde sineklerde bulunan antibakteriyel özellikler, ilaç yapımında kullanılmaya çalışılmaktadır. (abc.net.au/science/articles/2002/10/01/689400.htm;  web.archive.org/web/20160307044832/www.islamdunktv.com/2011/01/hadith-of-fly-refuting-those-who-laugh.html)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Balıkların insanları baştan çıkarmak üzere birtakım oyunlara başvurduğunu belleten dinsel kurallara inanırmısınız?&#8221; &#8230;  &#8220;kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: &#8216;aşağılık maymunlar olun&#8217; dedik&#8230;&#8221; (a’raf suresi, ayet 166; bakara suresi, ayet 65.)</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudi  kavmini, Allah’u Teâlâ  -rızıklarının bir aracı olan &#8211; balık tutup tutmamakla imtihan etmiştir. “Cumartesi (sebt, sabbat) Yahudilerin kutsal günüdür. Yahudi şeriatında cumartesi haftalık tatil günü olup o gün çalışmak ve dolayısıyla avlanmak yasaklanmıştır. Cumartesi günleri balıklar avlanma yasağı dolayısıyla ürkütülmedikleri için diğer günlere göre daha rahat hareket eder, sahile yaklaşır, su yüzüne çıkarlardı; çalışma günlerinde ise derin sulara çekilirlerdi. Balıkların, insan davranışlarına ne kadar kolay alıştıkları bilinmektedir. (Kur&#8217;an Yolu, s. 170) Ayette, bu sahil beldesinin sakinleri olan Yahudiler söz konusu geleneği ihlal ederek cumartesi günleri de avlandıkları için eleştirilmektedir. Çünkü onlar bu suretle dinlerinde on emrin dördüncüsü olarak yer alan (Çıkış, 20/8-11) önemli bir kuralı ihlal etmişlerdir. Balıkların avlanma yasağının bulunmadığı günlerde uzaklara çekilirken cumartesi gününde akın akın sahile doğru gelip görülmesi, nefislerine ve çıkarlarına düşkün insanların iştahını kabarttığı ve avlanma yasağını çiğnemelerine yol açtığı için ayette bu husus bir deneme, imtihan olarak değerlendirilmektedir. Nitekim müteakip ayetten anlaşıldığına göre bazı iyi kimseler yasağı delmedikleri için bu imtihanda başarılı olmuşlardır.” (DİB, Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/613) Örneğin oruçlu bir insan için bir bardak su ne kadar değerlidir değil mi? O bir bardak su “insanı nasıl baştan çıkarır, ne hayallere daldırır!” Ama ateist zihniyete sahip Arsel’in bunu anlamasını bekleyemeyiz tabii! Öyle ya, bir kişi neden, karşılıksız olarak birine para versin (sadaka, zekat); parası ile aldığı etin bir bölümünü fakirle paylaşsın (kurban); toplumsal ortak bilinç oluşsun diye tüm inananlar aynı anda aç-susuz kalsın? (oruç) Ateist mantık, ye- iç, fırsatını bulunca dünyadan ne götürsen kârdır mantığını ile hareket eder. Öyle ya ateiste göre kendisi, öncesi maymun sonu toprak olan ve nedensiz- tesadüfen var olan bir parça et- yağ- sinir karışımı bir hayvan türü değil midir? Hayat güçlülerin ayakta kaldığı bir savaş alanı ise (Evrim Teorisi) neden kendi güçsüz kalıp, tabiat ananın bu hediyesini kaybetmeyi göze alsın ki? Hangi ateist yılbaşı kestiği hindinin bir parçasını bir fakirle paylaşmıştır? Yılbaşı ağacını süslerken doğa sevgisi akıllarına gelir mi?! Arsel, kelime oyunları, önyargı, taassup dolu yazısı ile “İmtihanı kaybedip açgözlülüklerinin esiri olan Yahudilerle ilgili Allah&#8217;ın  hitabını” nasıl yorumladığı görülmektedir!  Gelelim maymun meselesine: Türkçede bile &#8220;Maymun iştahlı&#8221;  diye bir deyim vardır. ‘Doymak bilmez, açgözlü’ anlamında kullanılır. Kısaca   bir mecaz kullanım söz konusudur bu ayette. Kur’an&#8217;da mecaz  sanatının    yoğun  biçimde kullanıldığını önyargısız bakan her göz  görebilir. ‘Kur’an  mecaz  sanatı  deryasıdır’ dense mübalağa edilmiş olunmaz. Ama Arsel yine yapar ateistliğini ve mecazı asıl anlam ile alarak veya bilmeyerek okuyucuyu yönlendirir! Ayrıca ‘Ateizm yanılgısı’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘Evrim’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ ve ‘Kur’an ve mecaz’ adlı yazılarımız okunursa bu konular daha da iyi anlaşılacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Horozların melek gördükleri zaman öttüklerine ve öttükleri zaman Müslümanlar için tanrı’nın &#8216;keremi&#8217;nden dilekte bulunmak gerektiğine dair bir hükmü tanrı ve ‘ peygamber ‘ buyruğu olarak kabul ediyor musunuz?&#8221;, &#8220;Eşeklerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarını ve anırdıkları zaman ‘euzü bi’llahi mine’ş-şeytani’r-racim’ deyip tanrı’ya sığınmanın Müslüman kişi bakımından zorunluk olduğuna inanıyor musunuz?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle ortada bir zorunluluk yoktur. Hadis bir öğütte bulunmaktadır ve bu dinen zorunlu bir emir değildir. Ama bilinen bir gerçek vardır ki, hayvanların altıncı  hissi biz insanlardan çok daha gelişmiştir. Birçok deprem olayında bunu yaşayarak gördük zaten. Onlar titreşimleri daha önce hissederler. Hatta henüz teknoloji o seviyeye ulaşmadığı ortada iken hayvanlara bu özelliği vereni anlamamak sadece manevi körlükle açıklanabilir! “Onların gözleri vardır ama onlarla göremezler.” (A&#8217;raf, 179) Bazı hayvanlar biz insanlara göre daha iyi görür, hisseder, duyar. Depremin sismik titreşimlerinden melek, şeytanlara dek! “Tavuk ve horoz gibi kümes hayvanları deprem öncesinde ilginç sesler çıkartmaktadırlar. Horozların sürekli olarak sıçradığı ve kümeslerinden dışarı çıktığı gözlemlenmiştir.” (ankaravetrium.com/blog/hayvanlar-depremi-nasil-hisseder) “Jeofizik Mühendisi Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan’ın yaptığı bir araştırmada depremi önceden haber veren tam 57 farklı göstergeden bahsedilmektedir. Örneğin, at, eşek ve inek gibi hayvanlar huysuzlaşırlar, ahır kapılarından dışarı çıkmak isterler.” (zaferdergisi.com/makale/13757-depremi-onceden-tahmin-etmede-hayvan-ve-bitkiler-kullanilabilir-mi.html) Ama tabii ki her ötüşün melekle alakalı olduğunu iddia eden de yoktur, bu tür olayların gerçekleşeceğini inkar edende!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca Müslümanlar Arsel gibi önyargılı ve kendilerine düşmanca yaklaşanlara karşı da Allah’a sığınırlar! Ne ûzü billah!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Soru: &#8220;Ev farelerinin, yangın çıkarmak bakımından pek usta olduklarına ve onları bunu yapmaya şeytanların zorladıklarına ve bu nedenle mutlaka öldürülmeleri gerektiğine dair İslami buyruklara uyar mısınız?&#8221; , &#8220;Siz uyumak istediğinizde kandilinizi söndürünüz. Çünkü şeytan bunun gibi hayvanları yangın cinayetine sevk eder.&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an kadar hadislerde de edebi sanatsal ifadeler ve mecaz-teşbih bol miktarda kullanılmıştır. Kur’an’ın indiği dönemde Araplar arasında şiir ve söz sanatları çok ilerlemişti. Sözlü sanatın yazılı ilk metinlerinden olan Kur’an’da ve hadislerde bu tür sanatsal ifadeler bol miktarda kullanılmıştır. İnsanlar da içinde oldukları toplumdan ayrı değerlendirilemezler. Hz. Resul de hadislerinde bol miktarda teşbih sanatını kullanmıştır. Gerçek varlığının dışında ‘şeytan, kötülüğün, negatif düşüncenin, olumsuzluğun simgesi’ (Dr. Hünkar Durmuş, Feyz Dergisi, Sayı: 384, Haziran 2023; Elif Bular, Kur&#8217;an&#8217;da şeytan, Doktora tezi, s. IV) olarak da hadislerde geçer. Kötülük yapan insanlar da &#8220;Şeytana uydum&#8221; demezler mi zaten?! Hadislerde anlatılanlar da bu mihval üzeredir. Yangın ve şeytan, hadislerde kandillerin gece söndürülmesi veya yangına neden olan fareler üzerinden sembolik anlatımla ilişkilendirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Size deseler: &#8220;öküz, kendi sırtına binilmesinden hoşlanmadığını ve çünkü gururlu bir hayvan olduğunu söyler. Çünkü o, sadece tarla sürmek için yaratılmış bir hayvan olduğunu kabul eder ve bunu kendi ağzıyla Yahudilere bildirmiştir, Muhammed de öküzün bu şekilde konuştuğuna inandığını söylemiştir.&#8221; ,  (beni israil zamanında) bir kimse öküz üzerine binmişti. Bu sırada hayvan o kimseye yüzünü çevirip bakarak: ‘Ben bunun için yaratılmadım? ben tarla sürmek için halk olundum’ demiştir.&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel yine aynı hataya düşmekte ve edebi, sanatsal içerikli sözleri anlayamamaktadır. “Hayvanları yaratılış  amaçları dışında  kullanılmamasının” bizlere öğütlendiği bu tür hadisleri kavrayamayanlar, La Fontaine&#8217;in anlatımı, ders verici hikayelerine sıra gelince birden takdir hisleri ile dolmaktadırlar! İslami kaynaktan gelen bu rivayetlere önyargılı yaklaşımlarının nedeni aslında çok açıktır; Taassup, önyargı, (diğer dinler değil ama sadece) İslam’a olan düşmanlık! Efendimizden bir örnek verelim: &#8220;İlmini muhtaç olandan esirgeyene, gökteki kuşlar ve denizdeki balıklar lanet eder.&#8221; Bu hadiste ilme verilen önem, paylaşmanın teşviki gibi mesajlar alınması gerekirken eminiz ki Arsel bu hadisi görse idi bu hadisi de bilim/akıl dışı hadislere örnek olarak verecek ve diyecekti ki: &#8220;Soru: siz kuşların hatta bırakın onu sudaki balığın bile konuştuğuna inanır mısınız? bırakın konuşmayı, beddua ettiğine&#8230; cevabınız &#8220;evet&#8221; ise iyi bir müminsiniz…!&#8221; A’raf, 179: “Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Aksırmanın tanrıdan gelme olduğuna ve çünkü tanrının aksırmaya muhabbet ettiğine, buna karşılık esnemenin şeytandan olduğuna ve esnemek üzere &#8216;ha&#8217; diye ağzını ayıran kişiye şeytanın güldüğüne inanır mısınız?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Yine aynı&#8221; hatalar zincirine bir halka daha! Aksırmayı engellemenin zararları malumdur. &#8220;Hapşırmanın nedeni, vücudumuzun zararlı ve istenmeyen parçacıkları dışarı atma çabasıdır.&#8221; (Turktime, 29.9.2021) “Hapşırmaya engel olunması beyin kanaması, felç hatta kalbin durmasına neden olmaktadır.” (NTV, 8.2.2017) “Ağzı ve burnunu kapatıp hapşırığını engelleyen genç kadın, ölümle pençeleşiyor.” (Sabah, 14.2.2002) &#8220;Hapşırdığınızda kalbinizin ritmi anlık olarak bozulur.&#8221; (medicalnewstoday.com/articles/does-your-heart-stop-when-you-sneeze; health.clevelandclinic.org/does-your-heart-stop-when-you-sneeze) “Beynimiz akciğerlerimize istenmeyen maddelerin dışarı atılması emrini verir. Böylelikle, soluk borumuz yoluyla ağız ve burnumuzdan çok güçlü bir hava çıkışı gerçekleşir. Ancak hapşırık sırasında ağız ve burnu kapamak, içeride oluşan basıncın sinüslere, burun boşluğuna ya da göğse geri gitmesine neden olur. Üstelik böyle bir engelleme sonucunda, hapşırık sırasında oluşan basınç normalin 20 katına kadar çıkabilir. Bu yüksek basınçlı havanın ağızdan ve burundan çıkış yolu bulamayıp kafaya doğru yönelmesi kulak zarına ya da östaki borusuna zarar verebilir.” (bilimteknik.tubitak.gov.tr/makale/hapsirigi-tutmak-zararli-mi) “Hapşırığınızı engellemeyin.” (Milliyet, 23.02.2007) “Hapşırmayı engellemek öldürebilir.” (Posta, 16 Kasım 2022) “Hapşırma, yüz, göğüs ve karın kaslarının koordine bir şekilde çalıştığı, solunumun devamını sağlayarak vücudu koruyan bir reflekstir.” (Price WM, Batsel HL. Respiratory neurons participating in sneeze and in response to resistance to expiration. Exp Neurol 1970; 29: 554–570) Refleks bilindiği gibi istemdışı, elde olmadan yapılan bir sinir etkinliğidir. ‘Refleksin kaynağı ne, kodlayanı kim?’ ufuk açıcı sorusunu sorup, hapşırmanın kısaca faydalarını sıralayalım: “Hapşırma esnasında hem kalbe hem de beyne gerekenden çok daha fazla kan pompalandığı için beyin ve kalbin rahatlaması sağlanır. Kan damarlarını genişletir. Gözyaşı ve sinüs kanallarını açar. Akciğerde bulunan zararlı maddeler vücuttan atılır. Akciğerde bulunan havayı boşaltarak taze hava girmesini sağlar. Kalbimizi birkaç salise durdurarak dinlenmesini yardımcı olur.” (Haberturk, 06.12.2019) Hz. Resul  “Hapşıran, Elhamdülillah/Allah&#8217;ım  sana teşekkür ederim, (mikroplar yarattığın bu sistem sayesinde vücudumu terk etti ve kalbim yeniden çalışmaya başladı) desin.” buyurur. (Buhari, Edeb 126; Tirmizi, Edeb 3; İbni Mace, Edeb, 20) Benzer mealde bir hadiste de şöyle buyurur Efendimiz: “Allahü teala aksırmayı sever, esnemeyi sevmez.”<strong> </strong><strong>(</strong>Buhari, Edeb 125, 128; Bed’ü’l–halk 11. Ayrıca bk. Tirmizi, Edeb 7) Çünkü Yüce Yaradan daima bizim iyiliğimizi ister. &#8220;Allah sizin iyiliğinizi ister.&#8221; (Bakara, 185) İslam’ın tüm emirleri ki bunlar psikolojik, sosyal, dünyevi veya uhrevi, maddi ve manevi olabilir hepsi insanların huzur ve sağlığını korumayı amaçlar. Evet! Allah aksırıp kulu rahatlayınca mutlu olmaktadır. Kulunu bu kadar sevmektedir O Aziz ve Celil olan! Detay için, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir! Hz. Resul de mealen, “Aksırın; vücudunuzu rahatlatın, tutmayın.” demektedir. Esneme esnasında ağzın kapatılması gerektiğini de yine  Efendimiz şeytana izafe ederek, “Esnerken ağzınızı kapatmazsanız edebe aykırı davranır ve şeytanı memnun edersiniz”  demek istemiştir. Bu edebi üslubu bilenler hadislerden alınacak mesajı hemen alırken kimi de Arsel gibi dinsizliğine mazeret arama gayretine devam etmektedir. Hem de bilimin her yeni keşfi ile İslam’ın emirlerini ve yasakalarını onayladığını bilmeden…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hukuk ve ahlak anlayışıyla ilgili</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 2</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı sorular <em>“Hırsızlık, zina vb. gibi suçları işleyen kişilerin, ölmeden önce ‘la ilahe illa’llah’ (Allah’tan başka tapacak yoktur) demek suretiyle her türlü günahtan kurtulup doğruca cennete gideceklerini kabul edebilir misiniz?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki ‘Kul hakkını Allah asla affetmez!’ (Buhari, Mezalim, 10, Rikak, 48; Buhari, Şehadat, 27; Müslim, Akdiye, 4) Efendimiz yine, “Şüphesiz ki ümmetimin iflas edeni şu kimsedir: Kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zina isnad ve iftirasında bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevabı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede cehenneme atılır.” (Müslim, Birr 59; Tirmizi, Kıyamet 2; Ahmed, II/303, 324, 372) buyurmuşlardır. Peygamber Efendimiz üzerinde borç olan bir kişinin cenazesini de kılmamıştır. (Buhari, Nefekat, 15; Müslim, Feraiz, 14) Yine Efendimiz borçlu ölenin cennete gidemeyeceğini (Nesai, Büyu, 98/4681) bildirmiştir. Konuyu daha fazla uzatmadan asıl konumuza dönelim. Şirk ve kul hakkı İslam’da asla af edilmeyen iki büyük günahtır! İslam’da bir konu ile ilgili bir hükme varmak için o konu ile ilgili tüm ayet ve hadisler bir araya toplanmalıdır. Yoksa ateistlerin durumuna düşmek, yanlı ve yanlış sonuçlara ulaşmak kaçınılmaz olur! Hele öyle bir de ölmeden hemen önce yapılacak istiğfarı Allah zaten kabul etmez! Bunun bariz örneği Firavun ile ilgili kıssadır. Bir de ateistler ‘Kur’an’da kıssalar neden geçer?’ diye sorarlar! Musa peygamber Kızıldeniz’i yarıp karşıya geçince, Firavun arkasından onu takip eder ama denizin ortasına geldiğinde sular kapanmaya başlayınca “Bende Musa’nın ilahına inandım” der ama Allah imanını kabul etmez. (Yunus, 90- 91) Son andaki tövbe kabul edilmez, tıpkı kul hakkı ile gelen tüm günahkârların ve af dilemeyen tüm ateistlerin af olunmayacağı gibi. Zina, hırsızlık zaten büyük günahlardandır. Sadece ‘Lailaheillellah’ demekle cennete gidilmez ama günahkar insan imanını bu işleri yaptıktan sonra da korur ve günahlarında tövbe edip sahiplerinden kul hakkının affını diler ve af edilirlerse, kıyamet günü ya direk ya da günahlarının cezasını çekip cennete girebilirler. Buna karar verecek olan da sadece Allah (cc)’dır. Yine İslam, ‘hırsızlık eden daimi cehennemde kalacak’ dese Arsel bu defa da, “Bir günah yüzünden ebedi cehennemde kalınır mı?” diye itiraz edecektir. Dolayısı ile ne ateistin dediği gibi, istediğin günahı yapıp sonra tek cümle ile kimse cenneti kazanabilir ve ne de kul hakkı ve şirk hariç günahlar yüzünden -tövbe edildikten sonra- ebedi cehennemde kalınır. &#8220;Muhakkak ki Allah, her bir şeyi en iyi bilendir.&#8221; (Ankebut, 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“<em>Namaz kılmakla her türlü günahtan kolaylıkla kurtulma olasılığına inanır mısınız?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilinçli olarak namaz kılan, namazda ahiret, kul hakkı, cennet nimetleri ve cehennemin  azabı ile ilgili ayet okuyup, bunları düşünen, namazın ruhunu ve amacını keşfedenleri tabii ki namaz günahtan alıkoyar. Bu nedenle Kur’an’da, “Gerçek anlamı ile kılınan namaz, aşırı davranış ve kötülüklerden insanı alıkoyar.” (Ankebut, 45) buyurulur. Yani Kötülük ile namaz bir arada bulunmaz. Namaz kılan kötülük yapmaz; yapanın namazı, namaz olmaz. “Yazıklar olsun o namaz kılanların ki, onlar namazlarının özünden uzaktırlar. Onlar halka gösteriş yaparlar. İyiliğe de engel olurlar.” (Maun, 4-7) Nerede ayetler nerede Arsel’in vermek istediği mesaj?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlık sınavı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 3</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tanrı kavramıyla ilgili bazı sorular<em> </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Size deseler: ‘ Tanrı dilediğine hidayet verir, onu doğru yola sokar ya da dilediğinin gönlünü açar, onu Müslüman kılar, dilediğini de hidayetinden yoksun kılar, saptırır ya da gönlünü kapatıp kafir kılar. Dilediğini putlara taptırır, dilediğini puta tapmaktan uzak kılar doğru yola soktuklarını, yani Müslüman yaptıklarını cennete atar, kafir yaptıklarını ya da puta taptırdıklarını cehennem ateşinde yakar! Bu şekilde konuşanlara karşı ne dersiniz?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuya cevaplar ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ ve ‘Kader’ adlı yazılarımızda verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Allah ve resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesad çalışanların cezası ancak (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. bu onların dünyada rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azab vardır.” (Maide suresi, ayet 34.)</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel boşuna kimseyi kandırmaya çalışmasın; İslam barış dinidir. Hz. Resul amcasını öldürtüp ciğerini yiyeni  af etmiş, ilk Müslümanlara işkence edip öldürenleri Mekke&#8217;yi fethedince  bağışlamış, Bedir&#8217;de esir edilenleri okuma yazma öğretmesi karşılığı serbest bırakmıştır. Peki, yukarıdaki ayetler neyi amaçlamaktadır? Ayetlerde  Müslümanlarla anlaşma yapıp, anlaşmayı bozanlara uygulanacak  cezalar  ifade  edilmektedir. (Razi, XI/214; İbn Sad, Tabakat, II/57-59, 74-78) Anlaşmayı kabul eden karşı taraf bunları göze alıp anlaşmayı ihlal edip, bozuk sonuçlarına razı gelerek bu işe girişirken, İslam&#8217;a  saldırmak için bu ayeti fırsat görüp kullanmak ancak önyargı, taassup göstergesi olabilir. Çünkü karşılıklı anlaşmaları  bozma  dışında &#8220;İslam daima barış ve hoşgörü  dini” olmuştur ve asla anlaşmaları bozan taraf da Müslümanlar olmamıştır. Bu konuda detaylar için, ‘Tevbe suresi 5. Ayet’, ‘İslam barış dinidir’, ‘Savaş esnasında uyulması gereken kurallar’ adlı yazılara bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Tanrı’nın yanlış ya da çelişkili kararlar verdiğine ya da insanlardan akıl alarak iş gördüğüne inanır mısın?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an&#8217;da çelişki yoktur” adlı yazımızda, başta ‘nesh’ iddiası, tüm iddialara cevaplar verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlık sınavı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 4</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hoşgörü” ve “İnsan sevgisi” konularında birkaç soru sıralanmıştır! </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarın ileri sürdüğü ‘tüm iddialara’ ilgili başlıklar altında cevaplar verilmiştir! Özellikle ‘İslam barış dinidir’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’, ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlık sınavı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 5</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;İslam ve kadın&#8221; konusunda bazı sorular…</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘İslam&#8217;da kadın hakları’ başlıklı yazımızda iddialar cevaplanmıştır. Ayrıca ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’,  ‘İslam barış dinidir’, ‘Kul olmak gerçek anlamı ile özgür bir birey ve vatandaş olmak demektir’, ‘İslam savaş hukuku’, ‘İslam sevgi toplumu’ başlıklı yazılar da bu bölümdeki diğer iddiaları cevaplamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>İslam şeriatının tarihi Türk düşmanlığı konusunda birkaç soru. &#8220;İslam şeriatında &#8216;ırklar&#8217; ve &#8216;toplumlar&#8217; arası eşitlik diye bir şey yoktur, Arabın üstünlüğü ilkesi vardır. İslam’a göre tanrı Türkleri insanlığa felaket getirici ırk olarak tanımlamıştır!&#8221; &#8220;İslam’ın Türk&#8217;e düşman olduğunu ve bu düşmanlığı Muhammed&#8217;in başlattığını ve Arabın tarihi Türk düşmanlığının bundan kaynaklandığını biliyor musunuz?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur.&#8221; (Müsned, V, 411) hadisi ve ırkçılığı yasaklayan birçok ayet ve hadisi (Hucurat, 10; Müslim, İmare, 57; Nesai, Taḥrim, 28; İbn Mace, Fiten, 7; Müsned, IV, 107, 160; Ebu Davud, Edeb, 112; Ebu Nuaym, I, 9; II, 367; Süyuti, I, 8-12; Mehmed Said Hatipoğlu, İslâm’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik: Hilafetin Kureyşliliği, AÜİFD, XXIII, s. 135) görmeyen Arsel, uydurma olduğu bilinen hadisleri peş peşe sıralayıp İslam’ı ırkçı bir din olarak göstermeye çalışmaktadır. İslam, insanın atalarının ve ırkının körü körüne takipçisi olmasının önüne geçilmesi istenmiştir. (A’raf, 28, 70; Yunus, 75-78; Hud, 61-63, 84-88; Nahl, 35; Sebe 43; Zuhruf, 22-25) Ümmetçi olduğu, ırkçılığa yer vermediği için faşistlerce eleştirilen İslam, Arsel gibiler tarafından da ırkçı bir din olarak ilan edilebilmektedir! Halbuki gerçekte ırkçı olan din Yahudiliktir (Levililer, 26/12; Çıkış, 19/5-6; II. Krallar, 5/20) ve Kur’an Yahudiliği de eleştirmektedir! (Maide, 82) Bu  konu  uydurma hadis  kitaplarında öyle önemli yer kaplamıştır ki, kimi uydurma hadisler  Türkleri kötülerken, kimi uydurma hadislerde Türkleri övmekte ve hatta  Hz. Resul’ü  Türk  bile  ilan edebilmektedir! Aşağıda ‘Erdoğan Aydın’a Cevaplar’ başlıklı yazımızda bu konu daha detaylı ele alınacaktır. Bu konuda ayrıca ‘Müslümanların iç meseleleri’ ve  ‘Türkler hakkındaki uydurma hadisler’ adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’ın eleştirisi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlhan Arsel bu kitaplarında, &#8220;<em>Kur’an’ın eleştirilemez”, “Tartışma kabul etmez”, “İçeriği değiştirilemez ve hiçbir şekilde değişmez bir kitap olarak benimsenmesi ve bundan doğma sakıncalar</em>&#8221; şeklinde özetlenebilecek bazı iddialarda bulunur. İslam toplumu içinde yaşayan “dehriyyunculardan İbni Ravendi&#8217;ye, ünlü İslam karşıtı Dımeşki’den nice farklı düşünce ekollerine hem de İslam topraklarında yaşarken Kur’an’ı eleştirmemiş midir? Allah bizzat Kur’an’da kendi varlığını tartışmaya açmamış mıdır? Hatta bir peygamber olan Hz. İbrahim&#8217;in soru sormasını yine Kur’an bizlere haber vermekte ve bunu bizlere örnek göstermekte değil midir? Bakara, 260: &#8220;Bir vakit de İbrahim: &#8216;Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?&#8217; demişti. Allah: &#8216;Ne o, yoksa buna inanmadın mı?&#8217; dedi. İbrahim şöyle cevap verdi: Elbette inandım, lakin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.&#8221; (Dikkat, iman sorunu yok ama kalben yani duygusal yönden, manevi olarak daha yücelmek için görmek istiyor Hz. İbrahim!) Kur’an bir peygamberin &#8216;konuştuğu ve inandığı&#8217; Allah&#8217;a soru sormasını bizlere haber veriyorken böyle bir kitap soru sormayı yasaklayabilir mi? Kur’an&#8217;da Allah şöyle buyurur: &#8220;Ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın.&#8221; (Enfal, 42) Yine  Allah Ehli Kitaba (Yahudi ve Hristiyanlara) şöyle seslenir: &#8221; De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, iddianızı ispat edecek delilinizi getirin.&#8221; (Neml, 64) Kendi iddiasından emin olmayan muhataplarına böyle kesin bir üslup ile talepte bulunabilir mi? Kur’an&#8217;da bile Yüce Yaradan kendi varlığının ispatlarını sunar ve Kur’an insanları araştırmaya yönlendirirken (Tarık, 5; Mülk, 3; Zümer, 21; Ankebut, 20; Ali İmran, 190; Bakara, 164) ve yine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in eğitim, öğretim ve bilim konusunda ilgili ayetleri: Okuma-yazma ve kalemden bahseden ayetler, insan bilgisinin kaynağı ve değeriyle ilgili ayetler, insanın yetiştirilmesiyle, fıtrat özelliklerinin eğitimi ve öğretimiyle ilgili ayetler, bilim, ilim ve tefekkürden bahseden ayetler, toplumdan, geçmiş milletlerin özelliklerinden, hayat tarzlarından ve örflerden bahseden ayetler şeklinde ayrılırken (Halis Ayhan, İslamiyetin Eğitime Getirdiği Değerler, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı: 5, İstanbul 1998, s. 64) ve George Sarton, ‘Introduction of the History of Science/Bilim tarihine giriş’ adlı kitabında: “Müslümanların bilimsel alanlardaki faaliyetlerinin arkasındaki itici gücü kavrayabilmek için Kur’an’ın onların hayatındaki merkezi rolünü anlamak gereklidir” ve Biruni ise ‘Kitab el-Tahdid Nihayat el Amakin’ adlı eserinde: “Bilginin aranması gerektiği Allah’ın bir emridir.” (Elif Dorman, Kur’an’da Bilime Teşvik Eden Ayetler Işığında İslam Bilim Tarihi ve Kadın Bilim İnsanları, Kurani hayat, 07 Ekim 2020) derken, Rasulüllah (sav) kendisine soru sorulmasını nasıl yasaklasın ki? Zaten Arsel’in İslam tarihinden haberi olsa, Hz. Muhammed’in (sav) kendisine sorulan soruların hepsine cevap verdiğini de bilirdi. Eğer tersi olsaydı, “Kim ilim öğrenme arzusuyla bir yola girerse, Allah bu sebeple ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.” (Müslim, Zikir 11) demez, Müslümanları ilim öğrenmeye teşvik etmezdi. Soru sormadan ilim mi olur? Bırakın erkeklerin soru sormasını, kadınlar da Mescid-i Nebevi’ye gelirler, Hz. Peygamber’e soru sorarlardı. Talep üzerine Peygamberimiz kendilerine özel ders için Perşembe gününü tahsis bile etmişti. Hz. Aişe annemiz de bu konuyu şöyle değerlendirmiştir: “Şu Ensar hanımları ne güzel hanımlardır! Haya sahibi olmaları, ilimde derinleşmelerine engel olmamıştır” (Buhari, İlim 50; Müslim: Hayz 61; Ebu Davud: Taharet 120; İbn Mace: Taharet 124) Bu konuda ‘Kur’an ve bilim’ başlıklı yazımıza da bakılabilir. Peki, Rasulullah’ın (sav) sorulmasını istemediği soru yok mu idi, tabii ki vardı. Soran kişiyi yükümlülük altına sokacak veya kimseye faydası olmayacak soruların sorulmasını Efendimiz gereksiz görmüştür. Bakalım Arsel konuyu nasıl gündeme getirmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Yahudi&#8217;lerin vaktiyle kendi peygamberlerine (Örnegin Musa&#8217;ya) sorular sorduklarını hatırlatarak: “Hayır, siz, ona benzer, öyle boş, kafirane, taleplerde bulunmazsınız.” şeklinde konuşmuş ve bu konuda Tanrı&#8217;dan vahiy geldi diyerek Bakara sûresi&#8217;ne şu âyet&#8217;i koymuştur: “(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa&#8217;ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan çıkmıştır” (Bakara sûresi, âyet 108)</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meselenin aslı şudur: “Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: &#8220;Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor.&#8221; Onlar da: &#8220;Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?&#8221; dediler. O da: &#8220;O gibi cahillerden olmaktan Allah&#8217;a sığınırım.&#8221; dedi. “Onlar: &#8220;Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.&#8221; dediler. O da: &#8220;Rabbim şöyle buyuruyor: &#8220;Bir sığır ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi emrolunduğunuz işi yapın!&#8221; dedi.” Onlar: &#8220;Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın&#8221; dediler. O da: &#8220;Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir sığır.&#8221; dedi. Onlar: &#8220;Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o sığır bize karışık geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.&#8221; dediler. O da: &#8220;Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne koşulup toprağı süren, ne de ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.&#8221; dedi. Onlar da: &#8220;İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.&#8221; dediler. Bunun üzerine o sığırı (bulup) boğazladılar. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.  (Bakara, 67-71) Yüce Allah, İsrail oğullarına bir sığır kesmelerini emretmişti. Ancak Yahudilerin içerisinde de ‘özgür akla ve eleştirel bakışa’ önem veren insanlar vardı ki, soru üzerine soru sorarlar,  detay isterler ve kendilerini zora sokarlar. Yahudiler daha başlangıçta herhangi bir sığır kesseler, Allah’ın emri yerine getirilmiş, maksat hasıl olmuş olacaktı. Rasulullah (sav) bu tür, kişinin kendisine fayda sağlamayacak, kendi ve çevrelerini zora sokacak sorular sorulmasını istememiştir. Hz. Peygamber (sav) “Oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe’yi haccetmesi gereklidir.” (Ali İmran, 97) ayetini okumuştu. Bir adam kalkarak: “Ya Rasulallah! Her sene mi?” diye sorar. Hz. Peygamber bu soruya cevap vermez. Adam sonra  “Ya Rasulallah! Her sene mi? diye sordu. Hz. Peygamber yine yüz çevirdi. Adam üçüncü kez yine: “Ya Rasulallah! Her sene mi?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, eğer ‘Evet!’ deseydim o zaman mutlaka (her sene) ‘vacib’ olurdu; eğer o şekilde vacib olsaydı siz de onu yerine getiremezdiniz; onu yerine getirmediğinizde de küfre girerdiniz. Ben sizi bıraktığım sürece siz de beni bırakınız, üstelemeyiniz.” (Müslim Hac 141,412; Nesai hac 76, İbn mace menasik 41-44, Ahmet IV/175) buyurmuştur. Kur’an’daki, “Hakikaten biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali vermişizdir. Fakat insan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır.” (Kehf, 54); “Kendilerini doğru yolda zannederken şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar.” (Zümer, 37) ayetleri acaba Arsel&#8217;e birilerini hiç anımsatmış mıdır? Bu konuda, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızdaki, ‘İslam’da  soru sormak yasaklanmış mıdır?’ başlıklı sorunun cevabına da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dursun da kitabında, “Kur’an&#8217;a koyduğu hikaye ve masalların pek çoğu, soru sormanın kötülüğünü ve peygamberlere soru sormadan baş eğmek gerektiğini dile getirir nitelikte şeylerdir.” demekte idi. Halbuki Kur’an ve hadisler birçok yerde yeryüzü ve gökler üzerinde araştırıp düşünmeyi (Ali İmran, 191; Zariyat, 21; Ali İmran, 190, Furkan, 62; Sad, 27; İ.Canan, Kütüb-i Sitte, XVI/147-151, Beyhaki, Şuabü&#8217;l-İman, nr. 118; Ebu Nuaym, Hilyetü&#8217;l-Evliya, I/209; Ahmed b. Hanbel, Kitabü&#8217;z-Zühd, s. 139, el-Heysemi, Mecma’u’z-Zeva’id, I/81; eI-Beyhaki, Şu’abu’l-İman, I/136; es-Suyuti, el-Cami’u’s-Sağir, 3347, 3349) tavsiye etmiş ve ilim sahiplerini övmüştür. “Rabbim ilmimi artır” (Taha, 114) duası da Kur’an&#8217;ın öğrettiği duaların başında gelmektedir. Soru cevapsız ilim mi olur?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Arsel, “Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru sorulmasını istermiş gibi görünerek: “Her kim bana bir sey sorarsa behemehâl haber verecegim. Babasının kim olduğunu sorsa bile” demekle beraber, din konularında (özellikle Kur’an üzerinde) tartışma olasılığına fırsat bırakmamıştır. Örneğin “ceza günü”nün ne zaman geleceğini, “kıyamet&#8217;in” ne zaman kopacağını soranlara, bu soruları yüzünden ateşe atılacaklarını söylerdi”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel’e sormak lazım din konularında soru sorulmasını izin vermeseydi acaba din bugüne kadar nasıl gelebilirdi? <strong>“</strong>Kıyametin ne zaman kopacağını sormalarına izin vermemiş”miş! Arsel eline bir hadis kitabı alsaydı, kıyamet alametlerinin neler olduğunu orada ayrıntılı olarak görebilirdi. Kıyametin ne zaman kopacağı konusunda ise cibril hadisi diye meşhur hadiste “Sorulan sorandan daha bilgili değil” (Buhari, İman 1; Müslim, İman 1) diyerek kendisinin de bunu bilmediğini Efendimiz açıkça ifade etmiştir. Ayrıca Rasulullah (sav) bilse ve kıyametin ne zaman kopacağını haber verseydi, Arsel ne yapacaktı acaba, namaza mı başlayacaktı? Zaten -Haşa- Kur’an’ı Efendimiz yazsa, ‘100, 200 yıl sonra kıyamet kopacak’ dese kim itiraz edebilirdi?! özellikle bilmediğini ifade etmesi samimiyetini de göstermekte değil midir?! Bu konu, “Hz. Muhammed&#8217;in samimiyetinin ve peygamberliğinin delilleri” adlı yazımızda da ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Arsel, “Kur’an konusunda akılcı” bir tartışmaya girişilmesine yanaşmazlar; Kur’an üzerinde tartışma yapmayı, Tanrı&#8217;ya ve Muhammed&#8217;e hakâret sayarlar ve tartışmaya girişenleri dinsizlikle suçlarlar. Çünkü tartışma ve eleştiri yoluna girildiği an bu kitabın sarsıntıya uğrayacağını ve muhtemelen temel&#8217;den yıkılacağını herkesten iyi bilirler.” </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Darwinizm mi akılcılık yoksa ateizm mi? Komünizm mi yoksa emperyalizmin merkezi ABD&#8217;de yaşarken emperyalizmin tek düşmanı olan İslam&#8217;a saldıran eserler vermek midir akılcılık? Kur’an üzerinde tartışılmayan hatta iftira edilmeyen tek ayet kalmış mıdır yeryüzünde? Soru vardır öğrenmek için sorulur, soru vardır niyet iyi ama eksik bilgi içerir, soru da vardır muhatabı küçük düşürmek, onunla alay etmek için gündeme getirilir ve verilen cevap da soran için önemli değildir; cevap dinlenmez bile ve diğer konuya geçilir! Kısaca ilmi bir tartışma değil, iftira/çamur atma yarışı vardır ortada ki, işte bu taassuptur! Yoksa yüzlerce yıldır tartışılan Kur’an hâlâ insanlığı aydınlatırken birçok ateist görüş tarihinin fikir çöplüğüne gömülmüştür. Arsel, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar, Babürlüler, Harzemşahlar, Endülüs Emevileri gibi İslam devletlerini, Farabi, Kindi, İbn-i Sina gibi Allah’a, meleklere, ruh’a inanan, İslam şeriatı dışına çıkmamaya önem veren Kur’an âşıklarını tam anlayamamıştır. İslam  tarihinde Kufe ekolüne, ‘Ehli Rey’ denmektedir. Bunlara Ehli Rey denmesinin sebebi, Allah’ın (c.c.) muradını, Rasulullah’ın (sav) kastını anlamada aklı öncelemeleridir. Yoksa Arsel’in ima ettiği gibi cezaları yumuşatmamışlar ya da hafifletmemişlerdir. Ebu Hanife’nin cezalar konusundaki ictihatları Hz. Muhammed’in (sav) “Şüpheli şeylerle hadleri (cezaları) kaldırın” (Kasani, Bedaiu’s Sana’i fi Tertibi’ş Şera, VII/67) kuralı gereğidir ki, bu da Roma hukuku değildir. Arsel bu iddiaları ile aynen oryantalistlerin iddialarını tekrarlamıştır ki bu konuda, ‘İslam fıkhı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce ‘Kur’an’ın toplanıp yazıya geçirilmesini’ ve sonra ‘Kur’an’ı Muhammed yazmıştır’ iddiasını diline dolayan Arsel daha sonra da  salavat kelimesine takılmıştır. “Kur’an’ın Kaynağı Nedir, Kur’an’ı Muhammed mi yazmıştır?” ve “Kur’an’ın aslı yakıldı mı?” başlıklı yazılarımız ilk iki iddiasına cevap verirken, diğer iki iddiasına cevaba geçelim: Arsel aşağıdaki ayeti vererek ‘Kur’an-ı Kerimi Hz. Muhammed’in kendisi uyduruyor, o tanrı sözü değil’ demeye getirir: “Bu Kur’an şerefli bir elçinin Allah&#8217;tan getirip okuduğu sözüdür.” (Tekvir, 19) Arsel eğer biraz Arapça bilseydi, haydi Arapça bilmesini bir yana bırakın biraz önyargılarından kurtulsaydı, “Andolsun ki, Kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür” ayetinde Muhammed isminin geçmediğini “Kerim elçi” ifadesinin geçtiğini görürdü. Evet, Hz. Muhammed (sav) bir ‘elçi’dir. Elçi; kimin elçisiyse onun sözlerini nakleder, kendisi adına da bir şey uyduramaz. Hz. Muhammed (sav) Rabbin elçisidir ve ondan aldığı vahyi tebliğ etmiştir. Bu konu ayrıca, ‘Ateistlere Cevaplar’ başlıklı yazıda ‘<strong>Kur’an insan sözü mü?</strong>’ başlıklı soruya verilen cevapta açıklanmıştır. Arsel, “<em>Fakat bütün bunlardan gayrı bir de Kur’an&#8217;da, Tanrı&#8217;nın Muhammed&#8217;e “salevat” getirdiğine ve Müslümanların Muhammed&#8217;e teslimiyet göstermeleri gerektiğine dair şöyle bir âyet var: “Süphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirirler peygamber (Muhammed&#8217;e; ey inananlar siz de ona salavat getirin, tam teslim olarak da selâm verin” ( Ahzab 56). Bu âyet&#8217;in bir başka şekli şöyle: “Bir hakikattir ki Allah ve melekleri, o Yüce Nebî Muhammed&#8217;e salat ederler. Ey müminler, siz de hep ona salavat ediniz ve hulûs ile selâm veriniz” (Ahzab 56) </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arapça bilmediği halde İslami konularda yazılar yazmayı kendisine alışkanlık edinmiş olan Arsel bu iddiayı da Dursun’dan alıntılamıştır. “Kur&#8217;an&#8217;da salat kavramı Allah&#8217;a nispetle kullanıldığında &#8216;rahmet ve bağışlama&#8217;; meleklere nispetle kullanıldığında &#8216;dua&#8217;; Hz. Peygambere nispetle kullanıldığında &#8216;dua ve bağışlama talebi&#8217;; müminlerin nispetle kullanıldığında da &#8216;dua ve namaz kılmak&#8217; anlamlarına gelir.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 42) Yani ayetteki salat: “Rabbimizin rahmeti, meleklerinin istiğfarı ve bizim de duamız Efendimiz Hazreti Muhammed’e olsun.” demektir. Peygamberimizin tavsiye ettiği salavat da bunu açıkça göstermektedir: “Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine, İbrahim ve ailesine bereket ihsan ettiğin gibi bereket ihsan eyle!” (Buhari, Enbiya,10; Da’avat, 31, 32; Müslim, Salat, 65, 66, 69) “Salat, yardım, destek” anlamındadır. Allah sadece peygambere değil, kullarına da salat eder. Ahzab, 43. ayet: &#8220;Allah ve melekleri karanlıklardan aydınlığa çıkmanız için size salat eder.&#8221; Yani, Allah bizimle mesajlaşır, bizi sever ve bize varlığını hissettirir. Salat tek taraflı bir eylem olmadığı gibi, peygambere özel bir durum da değildir.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 147) Thomas Carlyle: “Arabistan ilk defadır ki onun sayesinde yaşayan bir memleket olmuştur. Muazzam bir inkılap gerçekleştirmiş bu kahramanımız, bir tanrı olarak değil, bir peygamber olarak görülüyor. Dünya tarihinde yeni bir insanın, bu insan ne kadar büyük olursa olsun, artık Tanrı olarak tanındığı görülmeyecektir. O, hakiki bir peygamberdir. Muhammed&#8217;in sahte bir peygamber, dininin ihtiraslar yığınından oluştuğu iddiası, bugün artık ayakta duracak vaziyette değildir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 21) derken Arsel’in bunu anlayamaması düşündürücüdür! Ayrıca bu konu ‘Oryantalistler ve Hz. Muhammed’ adlı yazımızda da kısaca ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hz. Muhammed ve dünya  hayatının  nimetleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel,  <em>Hz. Muhammed&#8217;in  dünyalık nimetlere düşkün olduğunu, para, iktidar için peygamberliğini ilan ettiğini</em> ileri sürer. Eğer gerçek bu olsa idi Efendimiz daha peygamberliğinin ilk yıllarındaki o zorlu 13 yıllık dönemde kendisine önerilen ‘makam, mal ve güzel kadın’ tekliflerini (Siretu İbn Hişam, I/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, I/132; İbn Kesir, es-Siretu’n-Nebeviye, I/474;  Beyhaki, Delail’u’n-Nübüvve, II/63; Taberi, II/218-220) hemen kabul etmesi gerekmez mi idi?! Tüm malı mülkü ve kavmi içindeki itibarı sıfırlanmış ve ufukta da bir umut ışığı gözükmemekte idi! Efendimiz bu ve benzeri teklifleri reddetmiş ve zorluklarla dolu bir mücadeleyi göze almıştır. Hedefine ulaştığında ise kendine saraylar yaptırmamış, tekrar Medine’deki ‘tek odalı’ evine dönmüştür!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakalım aşağıdaki örneklerler,  maddi menfaat, dünyalık, makam ve şehvet amaçlı -Haşa- ilahi olduğunu iddia ettiği bir kitap yazıp peygamberlik iddiasında bulunan birisinin davranışlarına uymakta mıdır?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Hz. Muhammed&#8217;in vefatından sonra bir akrabası Hz. Aişe&#8217;yi ziyaret eder. Hz. Aişe onun için bir sofra hazırlar. Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akrabası sebebini sorar. Hz. Aişe: &#8220;Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişimde ağlarım&#8221; der. Misafir sorar: “Niçin?” Hz. Aişe: “Çünkü Allah&#8217;ın Elçisi bütün ‘ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi.’ Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi, hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşadı. Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor.” (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü&#8217;s-Sahabe, I/381)  Üç gün süren Hendek kazımının en zor tarafı aynı günlerde bütün şiddetiyle devam eden açlık ve kıtlıktı. Arkadaşları çalışırken, açlıktan düşüp bayılmamak için orada adet olduğu şekliyle karınlarına taş bağlamışlardı. Bir ara Efendimizin karşısına dizilirler. Ahirette kendilerinin bu fedakarlıklarına şahitlik etmesini isterler. Ve elbiselerini sıyırıp, taşları gösterirler. O sadece tebessüm eder. Sonra da kendi elbisesini sıyırır. Hz. Muhammed&#8217;in karnında iki taş birden bağlıdır. (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.58, 236) Bir yolculuktadırlar. Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz. Muhammed&#8217;de &#8220;Ben de ateş için odun toplayayım&#8221;, der Arkadaşları mani olmak isterler. “Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz.” Hz. Muhammed, &#8220;Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah&#8217;ta sevmez&#8221; buyurur ve odunları toplamaya başlar. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, I/63) Medine&#8217;de Hicret&#8217;i takip eden ilk günlerdir. Medineli Müslümanlar, bütün maddi varlıklarını Mekke&#8217;de bırakıp gelen kardeşleriyle her şeylerini paylaşırlar. Her eve on tane misafir düşmüştür. Hz. Muhammed de (sav) bu evlerden birini başka muhacir arkadaşlarıyla paylaşır. Onlardan biri olan Mikdad bin Esved anlatmaktadır. &#8220;Evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardır. Keçiler sağıldığında herkes kendi payına düşen sütü içer. Hz. Muhammed&#8217;in payı kasede kalırdı. Bir gece Hz. Muhammed eve geç geldi. Herkes kendi payını içerek yatmıştı. O kaseyi boş buldu, bir başkası sütü içmişti ama o sesini çıkarmadı. Sadece şöyle dua etti. “Ey bugün beni doyuran Allah&#8217;ım, onları da doyur!” Daha sonra Mikdad bin Esved peygamberin açlığını gidermek için keçilerden birini kesip, pişirmek ister. Hz. Muhammed izin vermez. Onun yerine ikinci kez sağılan &#8220;keçiden çıkan bir kaç damla sütü içer ve sessizce yatağına uzanır. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, I/188) Ebu Hüreyre ile birlikte, çarşıya alışverişe çıkmışlardır. Alış verişi bitirdikten sonra satıcıya tartması için para yerine kullanılan gümüş parçalarını uzatır ve &#8220;dikkatli ol, ağırca tart&#8221; der. Şaşırarak hiç bir müşterisinden böyle bir teklif duymadığını söyleyen satıcıya Ebu Hüreyre karşısındakinin peygamber olduğunu bildirir. Satıcı derhal Hz. Muhammed&#8217;in ellerine kapanarak öpmek ister. O izin vermez. “Bunu İranlılar krallarına karşı yaparlar. Ben kral değilim, içinizden bir insanım.” buyurur. Eve dönüş sırasında Ebu Hüreyre yükünü taşımaya yardımcı olmak ister ona da izin vermez. “Kişi, eşyasını, taşıyabiliyorsa, sadece kendisi taşımalıdır.” der. (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatüs-Sahabe, III/156-157) Oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre sorar: <em>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Hasta mısın?&#8221; </em>Cevap verir: &#8220;Hayır, açım!&#8221; Yeni Müslüman olmuş ve kendisini ilk kez gören bir göçebe Arap heyecanından, karşısında titremektedir. Hz. Muhammed  &#8220;Arkadaş, sakin ol. Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.&#8221; der. (M. Yusuf Kandehlevi, III/153) Yeni Müslüman olmuş ve görgü, nezaket kurallarından habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri amcası Hz. Abbas için ciddi bir üzüntü konusu olmaktadır. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun toprağın üzerinde ve kızgın güneşin altında yeğenini gören amca dayanamayıp şöyle der: <em>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Müslümanların dertlerini orada dinlesen.&#8221;</em> O (sav) cevap verir: &#8220;Hayır! Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunacağım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayacağım. (İbrahim Refik, Güllerin Efendisi, s.109) Arkadaşları O yanlarına her girdiğinde hızla ayağa kalkmaktadırlar. En sonunda bir gün dayanamaz. “İranlıların birbirlerini büyük görerek ayağa kalktıkları gibi siz de bana ayağa kalkmayın. Çünkü ben bir kulun yemek yediği gibi yemek yiyen, bir kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” Bunun benzeri başka bir olayda ise uyarısına şu eklemeyi de yapar: “Hiç kimse için kalkılmaz. Ancak Allah için ayakta durulur.” Bundan sonra arkadaşları O içeri her girdiğinde kendilerini zorla tutarlar, ayağa kalkmaz oturmaya devam ederler. (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, III/68; Kadı İyaz, Şifai Şerif, s. 129)  Efendimiz bir gün kızı Hz. Fatıma&#8217;ya giderek evinde yiyecek bir şeyler olup olmadığını sorar: “Kızım! Sende yiyecek bir şey yok mudur? Ben çok açım.” Hz. Fatıma: &#8220;Canım sana feda olsun babacığım! Yemin ederim ki bende de size yedirecek bir şey yoktur.&#8221; diye cevap verir. Başka bir gün kızı Hz. Fatıma, yeni pişirdiği arpa ekmeğinden bir parçayı peygamber babasına götürür. Hz. Muhammed kızına: &#8220;Vallahi kızım&#8221; der &#8220;üç gündür baban bir şey yememiştir&#8221; Bu sırada O, peygamberliğinin yanı sıra İslam devletinin de başındadır! (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, IV/383) Mekke fethedilmiştir. Siyasi ve askeri mücadelesinin zaferle sonuçlandığı bir gün yaşamaktadır. Öğle yemeğini ise arkadaşlarıyla birlikte, sokakta, toprağın üzerine oturarak yemektedir. Bu durumu garip sayan bir kadın laf atar, &#8220;Şuna bakın! Yere oturmuş bir köle gibi yemek yiyor.&#8221; Hz. Muhammed tebessüm ederek cevap verir: “Benden güzel köle mi olur! Çünkü ben de Allah&#8217;ın kölesiyim.” Başka bir defasında eşi Hz. Aişe rica eder: &#8220;Ne olur bağdaş kurarak, biraz daha rahat oturarak yemek ye.&#8221; Bunun üzerine alnını yere değdirecek kadar öne eğilir ve “Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum, çünkü ben bir kuldan başka bir şey değilim.” (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.64) buyurur. Habbab bin Eret Mekke&#8217;den hicret etmiş, ilk Müslümanlardan azatlı bir köledir. Medine&#8217;de Hz. Muhammed tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerinin başına dönünceye kadar ise o işleri her gün Habbab bin Eret’in evinde bizzat Hz. Muhammed görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Hz. Muhammed tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, I/66)  Kendisine en çok benzeyen ve kendinden geriye kalan tek çocuğu Hz. Fatıma’yı, amcası Ebu Talib’in oğlu Hz. Ali’yle evlendirirken çeyiz olarak verebildikleri, yorgan yerine kullanılan kadife bir örtü, yaygı, elek, havlu, bir bardak, bir el değirmeni, bir tulum, iki su testisi, içi hurma lifi dolu bir deri minder, deriden yapılmış bir kap ve bir kırbadan ibarettir. Yorgan yerine verilen kadife örtü kısa olduğu için başa çekilince ayak, ayağa çekilince de baş açıkta kalmaktadır. (İbn-Sad, et-Tabakatül Kübra, VIII/23) Yeni evlenen bu hanım; peygamber, devlet başkanı ve aynı zamanda başkomutan olan birisinin kızıdır! O’nun vefatında İslam toprakları yaklaşık 1,5 milyon km ye ulaşmıştı. O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap Yarımadası, Irak ve Şam&#8217;ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen ganimetlerin beytülmal hissesi, cizye ve zekatlardan, krallara toplanamayacak kadar çok mal Rasulullah&#8217;a toplanıp getirilmişti. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey kendine almamış bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve Müslümanları güçlendirmişti. Buyurmuştur ki; &#8220;Uhut dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yanımda bir gece kalması beni memnun etmez.&#8221; (Sahih-i Buharı, Kitabu&#8217;z-Zekat ve Kitabu&#8217;r-Rikak&#8217;da; Sahih-i Müslim Kitabu&#8217;z-Zekât, 9. Bap, Hadis No: XXXIII/94; Sünen-i Ibni Mace, Kitabü&#8217;z-Zekat, 3. Bap, Hadis No: 1787) Hz. Peygamber’in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zati eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber son hastalığı esnasında yanında bulunan yedi dirhemin de fakirlere dağıtılmasını istemiştir. (İbn Sa&#8217;d, II/237-239) Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır. Peygamberimiz kendisine getirilen sadakaları kesinlikle kabul etmemiş ve bunun kendisine ve ailesine haram olduğunu ilan etmiştir: “Bu sadakalar Muhammed’e ve O’nun ailesine helal değildir!“ (Sahihi Müslim, zekat 168)  Bırakın zekat ve sadaka almayı, bir kişi kendisine bir şey hediye etse hemen o da ona bir şey hediye ederdi ve şöyle buyururdu: “Hediyeleşiniz ki birbirinize olan muhabbetiniz artsın!&#8221; (Münavi, Camiu&#8217;s-sağir şerhi, III/271) İbnu Abbas anlatıyor: &#8220;Resulullah (sav), Hz. Muaz&#8217;ı Yemen&#8217;e gönderdi. (Giderken) Ona dedi ki: &#8220;Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah&#8217;a ibadet olsun. Allah&#8217;ı tanıdılar mı, kendilerine Allah&#8217;ın zekatı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekatı al. Zekat alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah&#8217;la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” (Buhari, Zekat I/41, Sadaka I/63, Mezalim 9, Megazi 60, Tevhid 1; Müslim, İmân 31, (19); Tirmizi, Zekat 6, (625); Ebu Davud, Zekat 4, (1584); Nesai, Zekat 46, 5, 55) Bilindiği gibi zekat muhtaçların hakkıdır, zekat parasıyla cami bile yapılması caiz değildir. Bir defasında Peygamberimize bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kalmıştı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki, &#8220;İşte şimdi rahatladım.&#8221; (İmam Suyuti, Menahilü&#8217;s-Safa, s.14) O (sav) yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadarı ile yetinirdi. İhtiyaçtan fazlasını edinmezdi. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Çoğunlukla da siyah çizgili sert bir elbise ve kalın bürde giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları yanında bulunan ve bulunmayanlara paylaştırırdı. Çünkü elbiselerle övünmek, onlarla süslenmek bir şeref ve yücelik ölçüsü değildi.  Zeyd b. Sa&#8217;ne Müslüman olmadan önce, Rasulullah&#8217;a gelerek bir alacağının ödenmesini isteyip Peygamberin yakasını toplayıp çekti. Ağır sözler söyledi ve &#8220;Ey Abdulmuttalip oğulları, siz borcunuzun süresini uzatıyorsunuz&#8221; dedi. Hz. Ömer adama kızıp bağırdı. Rasulullah ise tebessüm ederek buyurdu ki, &#8220;Ya Ömer! Bana da, ona da senin bu tepkinden başkası gerekirdi. Bana güzel bir şekilde ödememi, ona da güzel bir şekilde istemesini söylemelisin.&#8221; Sonra, &#8220;Borcumun süresinin bitmesine üç gün süre kaldı.&#8221; buyurarak, sürenin daha dolmamış olmasına rağmen Hz. Ömer&#8217;e adamın alacağını ödemesini ve onu korkuttuğu için yirmi ölçek de fazla vermesini emretti. Bu olay Zeyd&#8217;in Müslüman olmasına vesile olmuştur. Zeyd bu olaydan sonra diyor ki, &#8220;Ben Muhammed&#8217;de peygamberlik alametlerinin hepsini görmüştüm. İki şey var ki, onları denememiştim: Yumuşaklığı öfkesine galip geliyor mu ve öfkesi şiddetlendikçe yumuşaklığı artıyor mu, bunları denedim ve onda mevcut olduğunu gördüm&#8221; (Suyuti, Menahilu&#8217;s-Safa s.17; Mecmau&#8217;z-Zevaid, VIII/240) İbnul-Munkedir diyor ki, Cabir b. Abdulah&#8217;ın şöyle dediğini işittim: Rasulullah&#8217;tan (sav) bir şey istenip de &#8220;hayır&#8221; dediği vaki değildir.&#8221; (Sahih-i Müslim, Kitabu&#8217;l-Fedail, 14. Bap, Hadis No: 56/2311) İbn-i Abbas diyor ki, &#8220;Rasulullah (sav), hayır/iyilik yapmada insanların en cömerti idi. En cömert olduğu zaman da ramazan ayı idi. Cebrail ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgardan daha cömert olurdu.&#8221; (Sahih-i Müslim, Kitabü&#8217;l-Fedail, 12. Bap, Hadis No: L/2308; Sünen-i Tirmizi, Ebvabu&#8217;l-Cihad, 14. Bap, Hadis No: 1687; Sünen-i İbni Mace, Kitabu&#8217;l-Cihad, 9. Bap, Hadis No: 2772)  Rasulullah, Havazin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine Beni Mustalık kabilesinin tüm esirleri sahabe tarafından serbest bırakılmıştır. Yine Abbas&#8217;a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmiş bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi sonra bir adam gelip istedi. Ona &#8220;Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git. İhtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bir şey gelince biz ona parasını öderiz.&#8221; dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer &#8220;Ya Rasulallah Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?&#8221; diye sordu. Bu söz Peygamber&#8217;in hoşuna gitmedi. Ensardan bir sahabe de &#8220;Ver ey Allah&#8217;ın Rasulü. Arz’ın Sahibi&#8217;nin azaltacağından korkma!&#8221; dedi. Rasulullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oldu. Buyurdu ki, &#8220;Ben bununla emrolundum.&#8221; (Sünen-i Tirmizi, Şemail, s. 514-515) Bir adam Rasulullah&#8217;a gelerek ondan bir şeyler istedi. Rasulullah başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı yarım vasak malını istemeye geldiğinde, ona bir vasak verdi ve &#8220;Yarısı borcum için yarısı da bağıştır&#8221; buyurdu. (Sünen-i Tirmizi, Ebvâbü&#8217;z-Zühd, 37. Bap. Hadis No: 2363) Geceleri üzerinde uyudukları, gündüzleri de biraz kestirip uykusuzluklarını giderdikleri döşekleri, koç postu idi. (Asım Köksal, İslam Tarihi, IX/258; Sa&#8217;d, Tabakat, VIII/ 8-25) Ehl-i beyt&#8217;in üç gün arka arkaya muntazam bir yemek yediği asla olmamıştı. Çoğunlukla hurma ve su ile geçinirlerdi. (Sünnen-i İbn-i Mace, II/536) Bazen ay geçer de bu mütevazi hücrenin kandilinin ışıldadığı, baca­sının tüttüğü görülmezdi. (İbn-i Hanbel, Müsned, VI/217) Rasul-i Ekrem, Hazret-i Aişe&#8217;nin hücresinde bulunduğu zaman yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sorar, o da hiç bir şey bulunmadığını söylediği vakit o günü oruçlu geçirirler yahut Medine&#8217;li Müslümanlardan biri bir miktar süt gönderir ve bu sütle yetinirdi. (İbni Han­bel, Müsned, VI/49- 244)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki rivayetlerden de anlaşılacağı üzere Efendimiz mal-mülk peşinde değildi. 10 yıl İslam devlet başkanlığı yapan bir devlet lider de olsa O (sav) daima fakir bir hayat yaşadı.  Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tutardı. Recep ve Şaban aylarında çok fazla oruç tutar, her ayın 13-14-15’inde ve her Muharrem ayında da üç gün oruç tutardı. Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz. Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun” diye sitem ettiğini, bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını, Hz. Aişe’nin &#8220;aylarca evimizde ocak yanmazdı.&#8221; dediğini, Eşi Hz. Aişe&#8217;nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, &#8220;Kandilde (zeytin) yağınız yok muydu? diyen hanım sahabeye “Yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini ateistler nerden bilecekler!? Dinsizler, “Muhammed rüşvetle insanları Müslüman yaptı” demektedirler. (Cevabını yukarıda verdik!) Menfaat elde etmek için ortaya çıkmış bir peygamber niçin para vererek insanları Müslüman yapsın? Zorla ellerindeki malları alır, istediği gibi ordu kurar, her istediğini de yapar, yaptırırdı… Ama İslam bunu da yasaklamıştır! “Dinde zorlama yoktur.          ” (Bakara, 256) Bu iddialara cevaplar için ayrıca, “Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir” ve “Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler” adlı yazılarımıza da bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’daki yeminler, benzetmeler, argo iddiası</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel  der ki: &#8220;<em>Kur’an&#8217;daki Tanrı, tıpkı Araplar gibi, her söylediğini yeminlerle kanıtlamak ister; tıpkı Araplar gibi, her vesileyle hakir kılıcı laflar eder, örneğin kullarına &#8220;yabani eşekler&#8221;, &#8220;Susamış develer&#8221;, &#8220;Dilini sarkıtıp soluyan köpekler&#8221; ya da &#8220;alçak zorbalar&#8221; şeklinde sözler sarf eder; tıpkı Araplar gibi kin ve intikam besler, kıskançlıklarını belli eder ve kendisinden beklenmeyen tutum ve davranışları seçer!&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irkçılık kokan ve Efendimizin Kur’an’ı yazdığını ima eden Arsel’e cevap için önce Kur’an-ı Kerim’de bu cümlelerin nerede geçtiğine bir bakalım. Yabani eşek: &#8220;Sizi Sekar&#8217;a sokan nedir?&#8221; (Onlar) derler: &#8220;Biz namaz kılanlardan değildik, fakirlere yemek yedirmezdik. Batakçılarla dalar giderdik ve hesap gününe yalan derdik,  bize o ölüm gelinceye kadar! Fakat o zaman şefaatçilerin şefaati fayda vermez. O öğütten veren şeyden yüz çevirirlerken şimdi ne mazeretleri var? Böyle iken onlara ne oluyor ki adeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri ‘gibi’ (Arapçası: ‘Qe’) öğütten yüz çevirip kaçıyorlar!” (Müddessir, 42-51) 51. ayette hakaret değil, benzetme sanatı yapıldığı görülmektedir. Susamış/susuz develer:  “Ey Muhammed! Şu halde onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız. Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanları Rahman’ın huzurunda bir elçiler heyeti ‘gibi’ toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer ‘gibi’ cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!” (Meryem, 84-86) Dilini sarkıtıp soluyan köpekler: “Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o ayetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu ‘gibi’dir (Ayette Qe-meseli: Ayette hem Qe: Gibi hem de Türkçeye de aynen geçmiş olan Mesel: Misal, örnek kavramları geçmektedir!): Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler. Ayetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!” (A’raf,  175-177) Görüldüğü gibi tüm ayetlerde benzetme sanatı yapılmıştır. Alçak zorbalar: “O halde, yalanlayanlara itaat etme! İstediler ki sen, alttan alıp gevşek davranasın/yağcılık edesin de onlar da yağcılık etsinler/yumuşaklık göstersinler.  Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, huysuz ve kaba, üstelik karakteri bozuk kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme.” (Kalem, 8-14) Anlaşılacağı üzere ayetler; namaz kılmayan, fakirleri gözetmeyen, insanlara zulmeden, dünyada fitne çıkaran, kötülük yapan,  boş şeylere dalıp hayatlarını nefsi arzularına göre yaşayan, ahirete inanmayan, heva ve hevesine uyanlar hakkındadır. Teşbih sanatını bilmeyen; benzeyen, benzetilen; benzetme ve benzetme edatından haberi olmayanların kendilerine eşek, deve, köpek dendiğini zannetmeleri cehaletlerini gösterir. Allah yer ve göklerin sahibidir. O’nun için kin ve kıskançlık asla söz konusu olamaz! O (cc) sadece ‘zalimleri sevmez.’ (Ali İmran, 57; Şura, 40): ‘Laneti zalimlerin üzerine olacak.’ (Hud, 18) ‘Zulmedenleri ne bağışlayacak, ne de onlara bir kurtuluş yolu gösterecek’ (Nisa, 168) ve ‘Cehennem de, zalimlerin kötü bir durağı’ (Ali İmran, 151) olacaktır! Unutmayalım ki, zalime merhamet mazluma zulümdür! Hem ateistler inanmadıkları bir Tanrının zalimleri cezalandırmasıyla neden bu kadar ilgilenmektedirler ki? Yoksa ahiretin var olabileceği konusunda bilinçaltında bir dürtü onları rahatsız etmekte de, bunu içlerinde bulundukları ortam gereği dışa mı vuramamaktadırlar!?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, “<em>Kur’an’ın hemen her satırı, Tanrının kendi kendini yüceltmesiyle, “kul” olarak yarattığı insanlara kendi büyüklüğünü ve güçlülüğünü kabul ettirmek istemesiyle, onları yerlere kapanarak kendisine taptırmağa çalışmasıyla ve fakat bu istek ve gayretlerine karsı dikilenlere küfür’ler ve hakâretler yağdırmasıyla doludur</em>.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle belirtelim ki, Allah’a kul olmayan O’nun yarattığına kul olur. Kimi bir insana kimi doğaya kimi bir ideolojiye! (‘Kul olmak gerçek anlamı ile özgür bir birey, vatandaş olmaktır’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.) Kur’an insanları sahte ilahlardan kurtuluşa çağırmaktadır. Dinsiz hiçbir insan yoktur! Yukarıda ‘Ateist akıl’ adlı yazımızda bunu gördük. İnsan mutlaka birine tapar. Arsel’de dahil. Zaten yazdıklarından nereye secde ettiği açıkça görülmektedir: Natüralizm! Doğru ilahı bulana ise Müslüman denmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel örnek olarak Vakıa suresi 50-56. ayetleri verir. Önce ayet mealini verelim: “Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır. Sonra siz, ey sapkın/yoldan ‘sapmış yalanlayıcılar!’ Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız. Üstüne de kaynar su içeceksiniz. Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.” Zaten öldükten sonra dirilmeye inanmayan Arsel, cehennem azabında bahseden ayetlerden neden şikayetçi etmektedir ki? Yoksa Arsel Kur’an’ın direk kendisine hitap ettiğini mi hissediyor da vicdani bir itirazda bulunuyor?! Arsel yazdığı kitaplarla Müslümanlara, Efendimize her türlü hakareti yapacak, insanların ve evrenin tesadüfen oluştuğunu iddia edecek (cevaplar için “ Evrim teorisi ” ve “ Allah’ın varlığının ispatı” adlı yazılarımıza bakılabilir) ve Allah’ı inkar etmesi yetmeyip bir de İslam’ı karalama çabasına girecek, dinsiz ve ahlaksız bir toplumu insanlara önerecek ve bunların karşılığında cezadan bahsedilince de itiraz edecek! Bir suçlunun ceza kanununa itiraz etmesi kadar çelişkili bir durumdur bu itiraz! Halbuki Allah bizzat uyarıyor, ikaz ediyor! Ayrıca Kur’an, “Ey sapkın yalancı!” derken ne kadar aktüel bir ilahi eser olduğunu da ispatlamakta değil midir? Evrim ile yüce yaratıcıyı inkar etmek yalancılık, Freud’un libido eksenli görüşlerini savunmak sapıklık değil midir? Nikahsız birlikteliği savunan Arsel’in dünya görüşünün sonlarının ne olduğuna 1990’lı yıllarda sosyalist rejimlerin çökmesiyle dünya yaşayarak şahit olmadı mı? Allah’ın Rahman, Rahim, Vehhab gibi birçok, “seven, acıyan, bağışlayan” sıfatlarını ve Kur’an’daki cennet nimetlerini görmeyip, cehenneme girecek zalimlerle ilgili ayetler üzerinde yorumlar yapılması da aslında psikolojik tahlile muhtaç bir bakış açısına işaret etmekte değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kalem suresinin 15. ayetini de kitabına almıştır Arsel. “Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: Öncekilerin masalları! der. Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz.” (Kalem, 15)  Ateistler Kur’an’a hep aynı hatalı metotla yaklaşmaktadırlar. Ayetleri bağlamından koparmak için cımbızlayıp işlerine gelen yerlerini okuyucuya aktarmaktadır. Bu ayeti öncesi ile okuyalım: Kalem, 9-15: “Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkar, huysuz ve kaba, üstelik karakteri bozuk kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme. Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları!” der. Yakında onun alnına (cehennemlik) damgasını vuracağız.” Bu ayetlerdeki, “Daima kusur arayıp kınayan.” ve “ayetler ona okunduğu zaman: Öncekilerin masalları! diyen” kişi olarak benim ilk aklıma gelenlerden biri de Arsel olmaktadır! Yeni vefat eden (Bu yazı yazıldığı sıralarda; 7 Şubat 2010, ABD Florida’da) Arsel’in ‘Havada olan burnunun yakında yere sürtülüp sürtülmeyeceğini’de artık zamanla göreceğiz! Aslında bu ayetler hep kötü huylara sahip insanlardan bahsetmektedir. Allah (cc) kitap ve peygamber göndermiş, insanlara zararlı olan davranışları açıklamış, kötülerin cehenneme gideceğini bildirmiştir. Bizlere yararlı olanları emreden Yüce Yaradan, (‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir) cennet nimetlerini de bildirmiş ve sonuçta da tercihi hür iradeli yarattığı insanlara bırakmıştır. İsteyen kendi tercihleri ile cennete isteyen de cehenneme gider. Hadi cehenneme gider ateist, bari başkalarını da saptırmasa! Bir de onun günahının yükünü de yüklenecektir! “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte, saptırdıkları kimselerin günah yüklerini de taşımak zorunda kalacaklardır ve tüm temelsiz uydurup durdukları şeylerden de hesaba çekileceklerdir.” (Ankebut, 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, Ali İmran 119. ayetten hareketle yine eleştirilerine devam eder: <em>“Kur’an’da (Imrân sûresi’nde) Tanrı’nın, inanmadan “inandık” deyip Müslüman imiş gibi görünenlere karsı “Kahrolun” (ölün) diye bedduâ’lar ettiği yazılı.”</em> der. Ayete bakalım: “Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında &#8220;inandık&#8221; derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, ‘size olan kin ve öfkelerinden dolayı’ parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden çatlayın!” Şüphesiz Allah insanların içlerinde gizlediklerini de en iyi bilendir.” Ayet ikiyüzlü, yalancı münafıklara, İslam’a kin duyanlara ‘keskin sirke küpüne zarar’ atasözü mealinde, “Kininizle başbaşa kalın, ne haliniz varsa görün” dememizi ve onları muhatap almamamızı istemektedir. Arsel, kendi gibi olanları da ifşa eden ‘size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar.’ ayetinden mi alınmıştır bilinmez ama ‘öfkeden çatladığı’nı açıkça ve her defasında bizzat kendisi belli etmektedir! Bu ayetler, Hz. Muhammed’e düşmanlık besleyen Velid b. Muğire hakkında inmiştir.  Cenab-ı Hakk’ın büyük nimetler bahşettiği Velid, kibir ve gururuna yenik düşmekteydi. “Ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başı olarak bir kenarda kalayım da vahiy Muhammed’e gelsin? Ebu Mesud Amr bin Umeyr’i bile nasıl bir kenarda bırakılabilir? Biz ikimiz Taif’in reisleriyiz” diyerek Cenab-ı Hakk’ın iradesine karşı durmaktaydı. Serveti ve sahip olduğu çocuklarıyla kibirlenmekte, kendisini herkesten üstün görmekteydi. Peygamberimize karşı iftiralar atmakta, öldürmek istemekte, kıskanmakta, hasedi ve inadı ile en önde gitmekte idi. Kendisi iman etmediği gibi, kendi kavminden olanların da iman etmemesi için her türlü yola başvurmaktaydı. İslam’a ve Peygamberine karşı yaptığı hareketlerinden dolayı, hakkında en çok ayet nazil olan müşrik kişiler arasında yer aldı.  (İbni Hişam, Sire, I/288-289; Kadı İyaz, Şifa, I/512-513) Çağdaş Muğire olan Arsel, İslam’a bu kadar düşmanlık yapan Muğire’nin avukatlığını dolaylı yoldan neden yapmakta, yaptığı kötülükleri -İslami kaynaklarda tek tek anlatılır- neden gizlemek gereği duymaktadır?! Zalimlere kahrol derken illa birinden mi izin isteyeceğiz! Kahrolsun -Arsel’in yaşadığı- emperyalist ABD, kahrolsun İsrail, kahrolsun İngiltere!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>‘Harun&#8217;un kız kardeşi’nin anlamı nedir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel’e göre, <em>Muhammed, “İsa&#8217;nın anası Meryem ile, Musa&#8217;nın ve Harun&#8217;un kız kardeşleri olan Meryem&#8217;i birbirleriyle karıştırmıştır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyada Harun isminde bir kişi mi vardır? Günümüzde de Muhammed, Ali, Fatıma, Ayşe gibi isimler yaygın olarak kullanılmaz mı? Bu konu, ‘Oryantalistlerin Kur&#8217;an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar&#8217; adlı yazıda açıklanmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an, Tevrat ve kurban</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, “Ademoğullarının hikayesi”  başlıklı yazısında, Maide suresi 27. ayetin anlamını yazarak, bunun Tevrat’ta da geçtiğini, bu iki oğlun isimlerinin Habil ve Kabil olduğunu Tevrattan hareketle aktarmakta ve sonuç olarak da, Hz. <em>Muhammed bu kıssayı “Tevrattan almıştır” </em>iddiasında bulunmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Adem’in oğullarının isimleri Kur’an-ı Kerim’de geçmez. Ayrıca Arsel’in iddia ettiği gibi Tevrat’ta Kabil değil Kayin  ismi geçer. (Yaratılış, 4) Allah (cc) ilk insandan itibaren insanlığa hep aynı dini yani İslam dinini göndermiş ve benzer içeriğe sahip emir ve yasakları insanlara iletmiştir. Gönderilen kitaplar içinde tahrif edilen, bozulan kısımlar dışında kalan yerlerde benzerlikler olması da çok doğaldır. Hz. Muhammed’in Allah tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu olduğu Kur’an’da zaten açıkça bildirilir. &#8220;Muhammed Allah&#8217;ın Rasulüdür ve peygamberlerin sonuncusudur.&#8221; (Ahzab, 40; Buhari, Menakıb 18; Müslim, Fedail 20) Yine Kur’an önceki peygamberlerin de Allah tarafından gönderildiğini ve Hz. Muhammed ile diğer peygamberlerin benzer mesajları bildirdiğini birçok ayetle bizlere bildirir. (Bu konuda “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımıza bakılabilir.) Kurbandan hareketle de Arsel: “<em>Eğer Tanrı kan </em><em>akıtılmasından hoşlanmamış olsa ve kurbandan maksadın yoksula yardım olduğunu düşünmüş olsa, bunu açıkca bildirirdi</em>.” der. Halbuki Allah (cc) “Elbette onların ne etleri, ne de kanları Allah&#8217;a ulaşmaz. Ancak O&#8217;na sizin takvanız ulaşacaktır. Böylece onları sizin emrinize verdik ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah&#8217;ı tekbir ile yüceltesiniz.” (Hac, 37) buyurmaktadır. Yani amaç kan değildir! ‘Ateist akıl’ adlı yazımızda görüldüğü gibi kurban karşıtlarının yedikleri etler de ağaçlarda yetişmemektedir! “<em>Siz de </em>kesilen kurbanların<em> etinden hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin.&#8221;</em> (Hacc, 28)  ayeti yanında komşu-kul hakkı, oruç, hac, selamlaşma gibi  ibadetlerle toplumsal bilinci, birlik ve dayanışma ruhunu ayakta tutmayı amaçlayan İslam’ın bu kurban emri yoksula yardıma mı engel olmaktadır? Zekat, fitre, sadaka, fıtr gibi ibadetler yanında kurbanda fakire dönük bir ibadet değil midir? Acaba Arsel kendi yediği etlerin kan akıtılmadan mı önüne geldiğini düşünmektedir! Hiç satın aldığı etten bir fakiri nasiplendirmiş midir?! İslam’ın tüm emirleri zaten insanlığın faydasına değil midir? Bu konuda detaylı bilgi için “İslami emirler, yasaklar ve hümanizm” adlı yazıya bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“<em>Belli ki insanların kendisine olan bağlılıklarını “Tanrı adına” kan akıtılmasına göre değerlendirmek istemistir! Bundan dolayıdır ki din adına cihad&#8217;a çıkılmasını, kafirlere karşı savaşılmasını, kılıçla vuruşulmasını (Yâni kendi adına kan akıtılmasın) “kutsal” bir sey olarak görmüştür.”</em> diyen yazan zihniyete cevap olarak “ İslam barış dinidir” ve “İslam savaş kuralları” başlıklı yazıları öneririz. Cihad, yeryüzünde adaletin gerçekleşmesi, zulmün ortadan kaldırılması, toplumların her türlü sömürüden uzak olarak maddi ve manevi refah içinde yaşaması  için yapılır. Günümüzde, Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra kurulan 47 devletin ve dünyadaki birçok müstazaf milletlerin içler acısı hali ortadadır. Yıllarca kapitalist ve komünist ülkeler tarafından toprakları ve halkları sömürülen müstazaf tüm ülkelerin kurtuluşu İslam’dadır. Bu konuda, ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler’, ‘İslam barış dinidir’ adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca unutulmamalıdır ki, Arsel’in üzerinde özgürce yaşadığı bu topraklar da cihad sayesinde özgürlüğüne kavuşmuştur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Türk ve İslam Devletlerinde olağanüstü dönemlerde, savaş öncesi ve savaş sırasında verilen önemli fetvalardan birisi de “Cihad Fetvası”dır. Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi, 153 müftü ile birlikte Anadolu’da başlayan milli mücadeleye destek verici Ankara fetvasını yayınlar.” (Necdet Bayraktaroğlu, Anadolu Fetvası, Yeni Ufuk Dergisi, Ağustos 2018; Hakimiyet-i Milliye, 5 Mayıs 1936, No: 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Anlatılan şekilde hakarete ve esirliğe uğrayan ‘halifelerini kurtarmak için, ellerinden geleni yapmaları’ bütün Müslümanlara farz olur mu? Cevap: Hakikati Allah en iyi bilir ki, olur. ‘Halifeliğin gasbedilen haklarını geri almak için’ düşmanlara karşı açılan mücadelede ölenler ‘Şehit’ kalanlar ‘Gazi’ olurlar mı? Cevap: Hakikati Allah en iyi bilir ki, olurlar.” (Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, s. 65-68; Milli Mücadele, II/768-769)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin 15 Mayıs 1919’da Milli Mücadeleyi başlatan fetvası: Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikab edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkansız günahtır. Cihad, tam manasıyla teşekkül etmiş dini fariza olarak karşımızdadır. İşgal edilen bölgelerde her bir kişinin görevi (farz-ı ayn) silahına sarılmak ve mücadele etmektir. Meşru olan; münhasıran vatan müdafaası ve istiklal uğruna cihaddır. Korkmayınız, me’yus olmayınız. Bu livayı hamidin altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak ‘Cihad-ı Mukaddes Fetvası’nı ilan ve tebliğ ediyorum.” (Gotthard Jaschke, Mustafa Kemal ve Cihat, Tarih Okulu İlkbahar 2009 Sayı III, s. 165)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cihad öyle bir ruhtur ki, I. Dünya savaşı sırasında Çanakkale’den 13.201 km uzaktaki Avustralya’da yaşayan iki Osmanlı savaş esirinin direniş ruhunu bile ateşleyebilmiştir: “Avustralya hükümetinin İngilizlerle birlikte savaşma üzere Çanakkale’ye asker çıkarmaya karar verdiğini duyan Maraşlı Abdullah, Tarakçı Mehmet vatanlarına geri dönmek isterler ama bu mümkün olmaz. Bunun üzerine Avustralya hükümetine savaş ilan ederler. Bunu da gönderdikleri bir mektup ile duyururlar ve Çanakkale&#8217;ye sevk edilecek olan Avustralya askerlerine büyük zayiatlar verdiren suikastlar düzenlerler.” (Hürriyet, 25 Eylül 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tabii bu ruhu, olaylara materyalist ve pragmatist bir açıdan bakan evrimci ateistlerin anlamalarını beklemiyoruz! Ama kendilerini, “Şeriata karşı başkaldırmak ve savaşmak gibi &#8216;asil&#8217; bir davranışla görevli” sayan veya “aydınlanma Savaşçısı” ilan edenlerin, en azından cihada laf ederken önce bir aynaya bakmalarını tavsiye edeceğiz! Herkes kendi cihadını eder ve herkes kendi ilahına tapar! Hak olanlarını bulup o yolda sebat edenler kazananlar olacaktır! (Asr, 3)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin ilginci de, İslam aleyhine kim kitap yazmışsa o hem aydın hem savaşçı ilan edilmektedir! “Aydınlanma savaşçısı Turan Dursun” (Sol haber, 4 Eylül 2013; Yüzyıl Dergisi, 9 Eylül 1990, Yıl:1, Sayı: 6; Halkın kurtuluşu, 6 Eylül 2014; Birgün, 4 Eylül 2019; Aydınlık, 24 Haz 2022); “Aydınlanma savaşçısı Muazzez İlmiye Çığ” (Hürriyet, 18.11.2024); “Aydınlanma Savaşçısı Prof. İlhan Arsel” (Kaynak Yayınları, Cehaletin İktidarı I adlı kitabın tanıtım yazısı); &#8220;Aydınlanma Savaşçısı Server Tanilli.&#8221; (Cumhuriyet, 10 Aralık 2024)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki siz hiç; ateizmin karanlığı ile mücadele eden, materyalizmin karanlık dehlizlerine şeriatın aydınlık nuru ile ışık getiren,  natüralizme vahyin aydınlığında bilimsel cevaplarlar veren birisinin hiç kendisini ‘Aydınlanma Mücahidi’ olarak tanıttığını duydunuz mu?! Peki kimmiş ‘cihatçı’ o zaman?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İlhan Arsel  ve eserleri hakkında diyanetin görüşü </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>-Özetlenmiştir ve ‘İtalik’ yazılar tarafımızca eklenmiştir<em>&#8211;</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sn. Arsel, aslında başkanlığımızın bir yayınını değil bunu bahane ederek, başta Kur’an-ı Kerim ve peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a) olmak üzere İslam dinini karalamaya çalışmaktadır. Oysa bir dini ve o dinde kutsal sayılan şeyleri karalamak bir insanlık suçudur; çünkü o din mensuplarını rencide eder. Ancak sn. Arsel&#8217;e göre, ilim, teknik ve medeniyetin ilerlemesi, insanlığın fikri tekamülü, din denilen vahimeden ve dinle ilgili her şeyden kurtulmakla mümkündür. Sn. Arsel bu kanaatini &#8220;Kadın ve Şeriat&#8221; adlı mezkur kitabında defalarca ifade etmekten çekinmediği gibi, muhteva itibariyle ‘hepsi de birbirinin tekrarı’ olan &#8220;Arap milliyetçiliği ve Türkler&#8221; (Ankara, 1973, ikinci baskı, 1975), “Teokratik devlet anlayışından demokratik devlet anlayışına” (Ankara, 1975), &#8220;Toplumsal geriliklerimizin sorumluları; Din adamları&#8221; (Ankara, 1977), &#8220;Biz profesörler&#8221; (Ankara, 1979) adlı kitaplarında ve çeşitli makalelerinde de ısrarla savunmaktadır. Adı geçenin kitaplarının rastgele sahifeleri çevrildiğinde bile görülmektedir ki, dini hükümler ‘maksatlı şekilde yorumlanarak alay konusu’ yapılmakta, dünya çapında ün yapmış büyük ilim adamları, Allah&#8217;a inandıkları ve dine saygılı oldukları için ‘aşağılanmaktadır.’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuda, kitaplarında gelişigüzel seçilmiş bir kaç örnek şunlardır:  &#8220;İslam’ın en büyük ve en geniş görüşlü sanılan bilim adamları, düşünürler ve yazarlar, örneğin al-Farabiler, ibn Sinalar, ibn Tufeyller, al-Gazaliler ve saymakla bitmeyecek daha niceleri, bütün gayret ve dehalarını: &#8220;Ne yapalım da şu aklı, şu insan zekasını işlemez, düşünemez ve yaratamaz hale sokalım. Ne yapalım da insanları yani halk yığınlarını, kendi akıl ve iradeleriyle değil ve fakat ‘gökten inen’ kurallara göre yaşamağa alıştıralım, sorununa yönelmişlerdir.&#8221; (Toplumsal geriliklerimizin sorumluları, sh.3) <em>Batı bile Farabi’yi, Rüşt&#8217;ü üstat kabul etmişken Arsel bu kadar fütursuzca iddialarda bulunabilmiştir. ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’ adlı yazımız bile tek başına Arsel’e cevap için yeterlidir!</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Şinasilerin, Namık Kemallerin, Mustafa Fazıl Paşaların, Ali Suavilerin, Ziya paşaların ve diğerlerinin tutum ve davranışlarında özgürlüğün, halkçıların, millet iradesi üstünlüğünün, eşitlik düşüncesinin izlerini aramaz. Düpedüz bilgisizliktir. İstisnasız, tümü şeriatçı (dine bağlı) idi. önemli olan tek şey Kur’an idi, hadis idi, sünnet idi.&#8221; (Biz profesörler, sh.86)  “Aydın olarak bizlerin hepimize düşen en büyük görev, insan aklını ve düşün tarzını şeriatın ve ‘özellikle’ Kur’an&#8217;ın, ya da peygamber emirlerinin tutsaklığından kurtarıp, özgürlüğe kavuşturmak, ‘akıl çağına’ ulaştırmaktır. Asıl önemlisi, Kur’an&#8217;ın yanılmaz bir kitap olmadığını, çelişkilerle dolu bulunduğunu, gerçekler kaynağı sayılamayacağını ortaya vurmanın en büyük hizmet olduğunda karar kılmaktır.&#8221;  (Biz profesörler, sh. 147) <em>‘Kur’an’da çelişki yoktur’ ve ‘İslam barış dinidir’ adlı yazılarımız bu ithamlara cevap vermektedir. </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İster kur&#8217;an sureleri ve ayetleri, ister peygamber hükümleri, ister icma-ı ümmet ve ister kıyası fukaha hükümleri olsun, teker teker ele alıp eleştirmedikçe, yermedikçe, akıl süzgecinden geçirmedikçe, Türk insanını uygar kerteye eriştirme yolu bulunamaz.&#8221; (Biz profesörler, sh.81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Şartlanmışlık psikolojisi ile hareket eden ve tüm doğruları sadece kendi düşünce ekseni içine hapseden Arsel, kendisi gibi düşünmeyenleri sadece eleştirmemekte, bir de hakaret ederek aşağılamaktadır. Eleştirel düşünce tabii ki olmalıdır ama bu tarz düşünce ancak bağnazlık ve tutuculuk gösteregesi olabilir. Mesela neden &#8220;Darwinizm de eleştirilmelidir&#8221; dememiştir, sonuçta o sadece bir ‘teori’dir! Peki ya ateizm ile yönetilen ülkeler neden tek tek çökmüştür?! Veya artık çoktan çökmüş olan materyalist dünya görüşü veya ateizm/deizm çok mu bilimseldir? Bu konularda ‘Ateizm Yanılgısı’, ‘Deizm Yanılgısı’ ve ‘Evrim’ adlı yazılarımızı özellikle tavsiye ederiz. </em> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Evet, bütün sorun, din adamının cehaletinden ziyade, onu cahil halde tutan, şeriatın (İslam dininin) kendisidir ve asıl savaşılmak gereken de bu temeldir. Cehalet, şeriatın (dinin) kendisinde yatmaktadır ve onunla eğitilenler de, ister istemez cahil olmaktadırlar. Akla ve müspet ilme ve ahlaka aykırı ne varsa, hepsi oradadır. Kur’an ve hadis (sünnet) hükümleri oradadır. Bunları, Arap peygamberi tanrı adına ve tanrının sözleridir diye yerleştirmiştir.” (Toplumsal geriliklerimizin sorumluları, sh.210)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hem  şeriat düşmanıdır hem şeriatı bilmemektedir Arsel. Şeriatın Araplara özel olduğunu ve Kur’an’ı Hz. Muhammed’in yazdığını iddia etmektedir. Cevaplar için; ‘Kur’an ve bilim’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?’,‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ ve ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazılara bakılabilir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Bir de sayın okuyucu, yukarıdaki Arsel’in cümlelerindeki ‘din/ islam/ şeriat/ Kur’an/ hadis/ peygamber’ kelimeleri yerine ‘ateizm/deizm/agnostisizm/materyalizm/natüralizm/nihilizm’ kelimelerini koyun ve sonra biz şeriatçıların ne kadar iftiraya uğradığını, hakarete maruz kaldığını, sabırlı olduğunu anlayın!</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İfade etmekte yarar var ki, İslam dini; ilim, kültür ve medeniyetin yükselmesine engel değildir. Engel olsaydı, 8. asırdan 14. asra kadar bütün parlaklığı ile hüküm süren bir İslam ilim, kültür ve medeniyeti doğmazdı. Dini hükümlerin ilim ve akl-ı selim ölçülerine göre değerlendirilmesinden Müslümanlar hiç bir endişe duymazlar. Ancak, ilk emri oku! (Alak, 1) olan ve &#8220;İki günü eşit olan kişi ziyandadır.&#8221; (Keşfu&#8217;1-hafa, II/233, no: 2406) ilkesi ile daima ilerlemeyi önceleyen bir dinin, &#8220;Cehalet, şeriatın (dinin) kendisinde yatmaktadır&#8221; hükmü ile cehaletin kaynağı olarak ilan edilmesi, şüphesiz tarafsız ve ilmi ölçülerle yapılan bir değerlendirme olmamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Dinler, ruhaniler sınıfının, halkı sömürmek için uydurdukları efsanelerdir. İlim ilerleyip, tabiattaki sırlar çözüldükçe, insanların kafası aydınlanacak ve bu efsane de yok olup; gidecektir.&#8221; diyen Voltaire, D&#8217;alembert, Diderot gibi 18. asır filozoflarından bir kısmının, günümüzde artık hiç bir ilmi değeri kalmamış olan batıl iddialarının körü körüne taklidine dayanan ön yargı ifadelerinin tekrarından başka bir şey değildir. <em>Arsel’in bu konudaki iddialarına cevap için ‘Deizm yanılgısı’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda verilen örneklerde de görüldüğü üzere, ‘Sayın Arsel&#8217;in din ve özellikle İslam dini konusundaki hükümleri, inceleme ve araştırma sonucu olmaktan çok, aşırı bağlı bulunduğu Voltaire ve benzeri filozofların, genellikle Hristiyanlık konusundaki düşüncelerinin sonucu olarak ileri sürdükleri fikirlerden oluşmaktadır. Bu ön yargı onda tarafsız bir inceleme ve araştırma imkanı bırakmamış; onu İslam&#8217;a ve Müslüman bilginlere hınç duymaya ve ‘savaş açmaya’ sevketmiştir.&#8217; Bizzat kendi ifade ve açıklamalarından da anlaşıldığı üzere Sayın ‘Arsel dini konularda yeter bilgisi ve yetkisi olmayışı bir yana, isabetli hüküm ve sonuçlara ulaşabilecek nitelikte tarafsız bir ilim adamı da’ değildir.Onun din kavramına ve özellikle İslam dinine karşı kin ve hınç derecesine varan bu olumsuz tutumu, ‘onu akademik kariyere sahip bir bilim adamına yakışmayan davranışlara’ ve halen üniversitelerimizde görevde bulunan değerli ilim ve fikir adamlarını, (kendi de dâhil), toptan &#8220;Ortaçağ üniversitelerinde hademelik bile yapamayacak kertede kimseler.&#8221; (Biz Profesörler, sh.134; Cumhuriyet gazetesi, 28 Aralık 1976, sh.2; Fakülteden ayrılırken başlıklı yazı) diye itham etmeye ve hiçbir ciddi araştırma yapmadan, hatta ‘hiç düşünmeden, gelişigüzel yazılar yazmaya ve bazen gülünç durumlara düşmeye kadar’ sevk etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nitekim, Osmanlı imparatorluğunun yükselme döneminde (Kanuni, 2. Selim ve 3. Murad&#8217;ın saltanatları esnasında) aralıksız 28 yıl şeyhülislamlık makamım hakkıyle dolduran; bilgisi, dirayeti, ahlakı ve eserleriyle haklı bir üne kavuşan büyük Türk bilgini Ebu&#8217;s-Suud Efendi&#8217;nin bir fetvasında, &#8220;Erkeklikten kesilmiş yaşlı kişiye&#8221; anlamında olarak yer alan &#8220;cima&#8217;a kadir olmayan pir&#8217;e&#8221; ifadesindeki, ismin &#8220;e&#8221; hali ile kullanılmış &#8220;pir&#8221; (yaşlı kişi) kelimesini, bilinen asalak böcek (pire) sanmış; ‘anladığını sandığı bu fetva ile’ ilgili olarak Varlık Dergisi&#8217;nin Ağustos 1976 tarih ve 827. sayısında (sn.3) yayınlanan &#8220;Değer ölçülerimizdeki zavallılık&#8221; başlıklı yazısında: &#8220;Ebu&#8217;s-Suud efendi, bugün hâlâ Türklerin iftihar edebilecekleri en mühim şahsiyetlerden ve Türklere ve Müslümanlara büyük hizmetleri dokunan bir alim olarak baş tacı edilir. Oysa ki, 16. yüzyılın bu büyük ve en ünlü bilgin diye gösterilmek istenen kişi, insanlık sevgisi duygusundan yoksun ve kadının pire ile cima (cinsi ilişki) edip edemeyeceği sorunlarıyla meşgul olabilecek kadar, insan zekasını küçülten bir kimsedir. Hiç şüphesiz, kendisine cima’a kadir olmayan pire&#8221; konusunda soru sorabilecek kadar cahil ve ilkel bir toplumdan, Ebu&#8217;s-Suud efendiden daha iyisinin kolay kolay yetişmeyeceğini unutmak gerekir.&#8221; sözleriyle, gerçekten ‘ortaçağ üniversitelerindeki hademelerin bile kolayca anlayabileceği Türkçe bir cümleyi anlayabilecek seviyede bulunmadığını, bizzat kendisi’ ispatlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zira söz konusu fetvada &#8220;Cima kadir olmayan pir&#8217;e yahut on iki yaşında olan oğlancığa&#8221; ifadesinde yer alan &#8220;pir&#8221; ve &#8220;oğlancık&#8221; kelimelerinin, gramerde (ismin &#8220;e&#8221; hali) denilen durumdan başka bir şey olmadığını anlamak için, ‘değil profesörlük unvanına sahip olmak, okur-yazar bile olmaya gerek olmayıp, Türkçe bilmenin yeterli olduğu’ açıktır. Unutmamak gerekir ki, &#8220;cahil ve ilkel bir toplum&#8221; olarak nitelediği toplum; ilim, sanat, kültür ve medeniyet itibariyle, asrının en ileri toplumudur. Ebu&#8217;s-Suad Efendi gibi ünlü bir kişinin şahsiyetinden ve yaşadığı asrın kültür ve medeniyetinden böylesine bihaber olan sayın prof. Arsel&#8217;in tek meziyeti, ‘hiç bilmediği konuları bile bildiğini iddia’ ederek, milletimizin saygı duyduğu her değere hakaret edecek kadar cesur olmasıdır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda verilen örnek ve açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, Sayın Arsel&#8217;in başkanlığımız yayınları ve hizmetleriyle ilgili olarak, objektif değerlendirmeler yapması mümkün olmadığı gibi, ‘ilmi durumu ve ihtisası bakımından da böyle bir değerlendirme yapacak ehliyette değildir. İddialarının hemen hepsi mesnetsiz ve ön yargıdan ibarettir.’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilgi ve takdirlerine arz ederim. İrfan Yücel,  Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan V.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gelen bir soru ve cevabımız</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Muhammed&#8217;in, karıları için uydurduğu ayetler: &#8220;Muhammed&#8217;e  Hafsa, her ne kadar söz vermiş olsa da, sözünü tutmayıp gördüklerini Ayşe&#8217;ye söyler; Ayşe&#8217;de duyduklarını Muhammed&#8217;in diğer eşlerine aktarır. Bu yüzden Muhammed&#8217;in eşleri mırıldanıp söylenmeye başlarlar. Muhammed, Hafsa’yı karşısına alarak neden dolayı sırrı başkalarına açıkladığını sorar. Hafsa şaşırıp, bunu nereden anladığını Muhammed&#8217;e sorunca, Muhammed, herşeyi tanrı&#8217;dan öğrendiği, çünkü tanrı&#8217;nın her gizli şeyi kendisine haber verdiğini söyler. Ve olan biteni böylece Kur’an&#8217;a geçirir, yani karılarına duyduğu utancı, tanrı&#8217;ya atfen Tahrim suresinin 3. ayetini uydurur ve karılarını uyarır! &#8221; Buna cevap verir misiniz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevaben: Oryantalistlerin temel ithamlarının başında &#8220;Kur’an&#8217;ı Muhammed yazdı&#8221; iddiası yer alır.  Tüm Kur’an&#8217;ı yüzlerce yıl taramış, &#8220;daha önce karar verdikleri hükme&#8221; delil aramışlar ve sonunda Kur’an&#8217;da bu gibi ayetlerle aradıklarını bulduklarını iddia etmişlerdir. İşin ilginç yanı -ve her zaman olduğu gibi- ateistler de bu oryantalist iddialara balıklama atlamaktadırlar. İlhan Arsel&#8217;de ‘Kur’an eleştirisi’ adlı eserinin tümünde ne hikmetse &#8220;aynen&#8221; oryantalist iddiaları alt alta sıralamıştır! Gelelim sorunuzun cevabına: Kur’an&#8217;ın hiç bir ayeti sadece Efendimiz ve ailesi için özel inmemiştir. Benzer bir iddia Efendimizin evine izinsiz girilmemesi hakkındaki ayet (Ahzab, 53) için de ileri sürülür. Efendimiz, ‘evine izinsiz girilmemesini sağlamak için ayet uydurmuştur’ der oryantalistler. (‘Ahzab 53. ayette Muhammed, eve gelen misafirlerini Allah’ın sözleriyle kovuyor’ iddiasına cevap için ‘Kur’an’da çeliski yoktur’ adlı yazıya bakılabilir.)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki Efendimiz İslam&#8217;ın nasıl yaşanacağını bizlere ‘uygulamalı olarak’ göstermekle görevlidir. (Ahzab, 21, Haşr, 7) Yukarıdaki ayette de yine Allah (cc) bizzat Efendimizin hayatından örnekle bizlere mesajlarını iletmektedir. Ayet önce olayı aktarır ve benzer durumlardaki hükmü bizlere bildirir. “Hz. Peygamberin, eşlerinden birine sır olarak söylediği bir sözü eşi tamamen koruyamamış, yine Resulullah&#8217;ın eşleri içinden en çok samimi olduğu birine aktarmış, bundan haberdar olan Hz. Peygamber ona sitem etmiş, bunun üzerine ikisi birbirine arka çıkıp kendisinden bazı maddi taleplerde bulunarak diğer eşlerini de ilgilendirecek tarzda bir dayanışma içine girmişlerdi. Bu durum karşısında Resulullah, hem dünya hayatının kendi nazarındaki önemsizliğini anlatmak hem de ailesine karşı eğitici bir tedbir uygulayarak onların gerçek iradelerini yoklamak üzere mutat aile hayatını terk eder, dargın bir halde onların odalarında bulunmak yerine ‘îlâ yemini’ yapıp kendine ait odasında bir ay uzlete çekilir. Hz. Peygamber uzlete çekilişinin 29. günün bitiminde eşlerine döner. Eşlerini boşamadığı haberini de sevinç içinde Hz. Ömer duyurur. Surenin asıl nüzul sebebi bu ‘îlâ yemini’dir, anlatılan diğer olaylar ise buna götüren sebep ve giriş cümleleridir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII/5084-5085, 5094, 5113, 5115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizzat Hz. Peygamber&#8217;in hayatından örnek gösterilmesi gereğine binaen belirli olaylara gönderme yapan somut anlatım üslubunun seçildiği bu ayetlerle kuşkusuz o sırada yaşanan bir probleme çözüm getirilmiştir ve ayetlerin nüzulü/inişi de örnek neslin yetiştirilmesinde etkili olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine ateist/oryantalist iddianın aksine bir içeriğe de sahiptir bu ayetler. (Tahrim, 1-4) Öncelikle bu ayet ile Efendimizin helal olan bir şeyi kendisine yasaklamasının hata olduğu ilan edilmektedir ki, bir kişi ‘yazdığı’ iddia edilen kitabına hatalarını asla eklemez! Yine bu hatanın yani yeminin kefaretini de ‘kitabında’ yazmaz! Bu konuda detay için, ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu ayetin bize gösterdiği diğer önemli bir gerçek ise Efendimizin vahiy almadığı durumlarda bizler gibi bir insan olduğunu bize göstermesidir. Efendimiz birçok hadisinde, (“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı yücelttikleri gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben, sadece ve sadece bir kulum. O halde ‘Allah’ın kulu ve elçisi deyin” (Buhari, Enbiya 3484); Bir adam Peygamber’e dedi ki: “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, ey efendimizin oğlu! Ey en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” Rasulullah hemen müdahale etti: “Ey insanlar! Sözlerinize dikkat edin ki Şeytan sizi hükmü altına almasın! Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im! Allah’ın kulu ve elçisiyim! Vallahi beni, Allah’ın beni yerleştirdiği konumumdan daha fazla yüceltmeye kalkmanız hoşuma gitmez.” (İbn Hanbel, III/153)  buyurmuş ve) kendisinin övülmesini engellemiş, kendisini Musa, Yunus ve İbrahim peygamberlerden üstün gören Müslümanları da uyarmıştır. (İbn Hanbel, III/153; Buhari, Enbiya, 46 ve 38)  Birçok Kur’an ayeti de (Kehf, 110: “De ki: ben de sizin gibi bir beşerim.”; Fussılat, 6: &#8220;Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahy olunuyor.&#8221;) Efendimizin peygamber olması yanında bir insan olduğunun altını çizmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten İslam&#8217;a giriş cümlesi olan kelime-i şehadette de bu özellikle vurgulanır: Muhammed (sav) Allah&#8217;ın ‘önce kulu’ ve ‘sonra resulü’dür! Yine ayrıca Resulullah&#8217;ın davranışlarının -diğer alanlarda olduğu gibi- aile hayatında da gösteriş ve yapaylıktan uzak olduğu ve iyi bir eş olma özelliğini öne çıkaran bir tavır sergilediği gözden kaçırılmamalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine bu ayette atıfta bulunulan olay vesilesiyle, sır verme konusunda titiz davranmak gerektiği, sır saklama konumunda bulunanların da ağır sorumluluk altında bulundukları dolaylı biçimde ifade edilmiş olmaktadır. Saklanmayan sırlar yüzünden nice kanlar döküldüğüne ve nice ümitlerin boşa gittiğine dikkat çeken Maverdi de, sır saklamanın insanın hayatındaki en önemli başarı ve esneklik sebeplerinden biri olduğunu belirtir ve Hz. Ali&#8217;nin şu özdeyişini aktarır: <strong>&#8220;</strong>Sırrın senin esirindir; sırrını açıkladığın takdirde sen onun esiri olursun.&#8221; (Mustafa Çağrıcı,  İFAV Ans, IV/118-119)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca oryantalist -ağızlı ateistlerin- iddialarının aksine bu ayet de biz Müslümanların günlük hayatına ışık tutacak birçok hikmetleri bünyesinde barındırmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" title="serait-ve-kadin-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/serait-ve-kadin-1.jpg" alt="" width="225" height="225" /></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html">İlhan Arsel’e cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuran&#8217;da Gramer hataları iddiasına reddiye -Makale-</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 10:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da gramer hataları iddiasına cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1098</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da Gramer Hataları&#8221;  İddiası ve Bir Reddiye Özet: Bu makale bir önsöz ve iki çeviriden oluşmaktadır. Çeviriler iki bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde M. Rafiku’l-Hakk ve P. Newton tarafından kaleme alınan ve orijinal adı “The Qur&#8217;an: Grammatical Errors” olan çalışmanın çevirisine yer verilmiştir. Yazarlar, Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığını iddia etmekte ve iddialarını ayetlerden örnekler vererek açıklamaya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html">Kuran’da Gramer hataları iddiasına reddiye -Makale-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da Gramer Hataları&#8221;  İddiası ve Bir Reddiye</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Özet: </strong>Bu makale bir önsöz ve iki çeviriden oluşmaktadır. Çeviriler iki bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde M. Rafiku’l-Hakk ve P. Newton tarafından kaleme alınan ve orijinal adı “<em>The Qur&#8217;an: Grammatical Errors</em>” olan çalışmanın çevirisine yer verilmiştir. Yazarlar, Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığını iddia etmekte ve iddialarını ayetlerden örnekler vererek açıklamaya çalışmaktadırlar. Makalenin sonunda, bu yanlışların birer yazım hatası olduğunu zikreden yazarlar, elimizde mevcut bulunan Kur’ân metninin “<em>Peygambere indirildiği şekliyle bozulmadan günümüze ulaşan vahyedilmiş yegâne metin</em>” olmadığını; dolayısıyla ilâhî menşeli edebî bir mucize olamayacağını iddia etmektedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci bölümde, Moiz Amjad tarafından yukarıda adı geçen çalışmaya reddiye niteliğinde kaleme alınan ve özgün adı “<em>Grammatical Errors in the Qur&#8217;an</em>” olan makalenin çevirisine yer verilmiştir. Yazar, makalesinde, konuya teorik açıdan yaklaşarak bir dilin gelişimi ve gramerinin ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler verdikten sonra Arap gramerinin derlendiği kaynaklara değinmiştir. Daha sonra<strong> </strong><strong>Arap gramerinin en temel kaynaklarından biri olan Kur&#8217;ân’da gramer hatası aramanın anlamsızlığını ispat yoluna gitmiştir</strong><strong>.</strong> Makalenin sonunda yazar Hz Âişe ve Hz Osman’a isnat edilen rivayetleri inceleyerek bunların zayıflığını ve kabul edilemeyeceğini ortaya koymuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Önsöz:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nüzulünden bu yana <strong>Kur&#8217;ân-ı Kerîm’e</strong>, muârızları tarafından, değişik yönlerden <strong>birçok eleştiri yöneltilmiştir. Bunların kâhir ekseriyetini müsteş­rikler tarafından ortaya atılan sözde iddialar oluşturmaktadır</strong>. Müsteşrikler, İslam’a ve özellikle onun temeli olan Kur&#8217;ân-ı Kerîm’e karşı kuşku, şüphe ve güvensizlik meydana getirmeye gayret etmiş ve çalışmalarını çoğunlukla Kur&#8217;ân tercümeleri, Kur&#8217;ân’ın kaynağı ve cem’i, ilâhî vahy, Kur&#8217;ân metninin sıhhati, Kur&#8217;ân’ın i‘câzı, yedi harf, nesh vb. konular[1] üzerinde yoğunlaştırmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müsteşriklerin</strong> iddia ettikleri gramer hataları, genellikle, Kur&#8217;ân metninin sıhhati ve Kur&#8217;ân’ın i‘câzı başlıkları altında ele alınmıştır. <strong>Onlara göre Kur&#8217;ân’da, Arap dili gramerine uymayan ve Arapça bilenlerin rahatlıkla görebileceği gramer hataları vardır.</strong> Bu sebeple Müslümanlarca dile getirilen, <strong>Kur&#8217;ân’ın edebî bir mucize olduğu iddiası gerçeklerle uyuşmamaktadır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu çalışmada, müsteşrikler tarafından ortaya atılan iddiaları içeren bir makale ile buna reddiye niteliğinde kaleme alınan başka bir çalışmaya yer verilecektir.Makale iki bölümden oluşmaktadır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birinci bölümde, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton[2] tA’rafından yazılan “<em>The Qur&#8217;an: Grammatical Errors</em>”[3] (<em>Kur&#8217;ân’da Gramer Hataları</em>) isimli makaleye yer vereceğiz. Yazarlar bu makalede, Müslümanların, Kur’ân’ın sadece beşerî ve edebî bir şaheser değil, aynı zamanda ilâhî kaynaklı edebî bir mucize olduğunu iddia ettiklerini zikretmiş; fakat bu iddianın gerçeklerle uyuşmadığını, zira bugün elimizde bulunan Kur’ân’ın, Arapça bilen herkesin açıkça görebileceği sarih gramer hataları içerdiğini iddia etmişlerdir. Bu iddialarını desteklemek için <strong>Kur&#8217;ân’dan on üç ayeti delil getiren Rafîku’l-Hakk ve Newton</strong>, bu ayetlerde, eskilerin müşkülât-ı nahviyye dedikleri, <strong>Arap dilinin genel-geçer kaidelerine uymayan ibareleri gramer hatasıymış gibi göstererek Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığını iddia etmişlerdir.</strong></span></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><span style="color: #000000;">Rafîku’l-Hakk ve P. Newton’un bu makalesine, birçok reddiye yazılmıştır. Onların hata olarak öne sürdükleri ayetleri teker teker ele alıp, dilbilimsel izahlarını yapan pek çok çalışma yayınlanmıştır[4].</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci bölümde ise, konuya teorik açıdan yaklaşarak, iddia sahiplerinin tutarsızlığını mantıkî olarak ortaya koyan<strong> </strong><strong>Moiz Amjad</strong>’ın[5] “<em>Grammatical Errors in the Qur&#8217;an</em>”[6] isimli makalesine yer vereceğiz[7]. Amjad, makalesinde, her hangi bir dilin gelişimini ve bu gelişim sürecinde dil kaidelerinin ortaya çıkışını ve bu çerçevede Arap gramerinin derlendiği kaynakları ele alarak, iddia sahiplerinin içine düştükleri tutarsızlığı ve paradoksu ortaya koymuştur. Yazarın tezi şudur: <strong>Nahiv kaideleri Arap dilinin en temel kaynaklarından biri kabul edilen Kur&#8217;ân’dan alındığı hâlde ondaki bazı ifadeler nasıl hatalı olabilir? Yazarın ifadesi ile Kur&#8217;ân’da hata aramak, “</strong><em>tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak kâinatta hata bulmaya çalışmak gibidir… ve bu, açıkça ve kesinlikle anlamsızdır.</em>” Amjad’a göre bu temel paradoks çözümlenmedikçe, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton’un iddia ettikleri gramer hataları ile ilgili itirazlar bir değer ifade etmeyecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar Amjad, makalesinin sonunda, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton tarafından öne sürülen ve Hz Âişe ile Hz Osman’a isnat edilen rivayetleri ele alarak bunların sıhhatini ve kabul edilebilirliğini tartışmıştır.</span></p>
<ol style="text-align: justify;" start="2">
<li><span style="color: #000000;">Bölüm: “Kur’ân’da Gramer Hataları” na Reddiye[35]</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Newton, Rafiku’l-Hakk ile birlikte başlığı “<em>Kur’ân’da Gramer Hataları</em>” olan bir makale yazmıştı. Makalede şunlar vardı:</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Müslümanlar, Kur’ân’ın sadece beşerî ve edebî bir şaheser değil aynı zamanda ilâhî menşeli edebî bir mucize olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat bu iddia gerçeklerle uyuşmamaktadır. Zira bugün elimizde mevcut olan Kur’ân, Arapça bilen herkesin açıkça görebileceği sarih gramer hataları içermektedir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Newton iddiasını ispatlamak için aşağıdaki Kur’ân âyetlerini delil olarak zikretmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mâide (5), 69; Nisâ (4), 162; Tâhâ (20), 63; Bakara (2), 177; Âl-i İmrân (3), 59; Enbiyâ (21), 3; Hac (22), 19; Hucurât (49), 9; Münâfikûn (63), 10; Şems (91), 5; Fussılet (41), 11; A‘râf (7), 56; A‘râf (7), 160.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu örnekleri sıraladıktan sonra Newton, makalesini şu cümlelerle bitirmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Kur’ân, bu hatalar sebebiyle, bir şaheser olmaktan çok uzaktır. Eğer, beşeri söylemle, Kur’ân’ın bir şaheser olduğu söylenemiyorsa onun ilâhî menşeli edebî bir mucize olduğunu kim dürüstçe söyleyebilir?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu makalenin amacı şu soruları cevaplandırmaktır: </strong>Bir dilin grameri nasıl gelişir? <strong>Arap grameri niçin ve nasıl gelişti?</strong><strong> </strong> Arapça nahiv <strong>kaidelerinin çıkarıldığı kaynaklar</strong> nelerdi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar, bu soruların cevaplarının bizzat, Kur’ân’da gramer hatası bulma çabasının anlamsızlığına yeterli bir delil olacağına inanmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gramer – Dilin Gelişiminde Bir Aşama</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gramerin derlenmesinin, dilin gelişiminde bir aşama olduğu genellikle bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Herhangi bir dilin “gramer kaideleri”nin vazedilmesi o dili kullanan ilk sahiplerinin konuşmalarını ve anlayışlarını öncelemez, önceleyemez de. Örneğin İngilizce, biri çıkıp bu dilin kaidelerini vazedinceye kadar uzun bir süre konuşulmuştur. Bir dilin grameri insanlar tarafından tesis edilmiştir, ama bu, o dilin ilk sahipleri tarafından konuşulması ve anlaşılmasından önce olmamıştır. Örneğin Yunanca’yı ele alalım. Bildiğimiz üzere Yunanca çok eski bir dildir. Yunanca’ya dair ilk gramer kitabı, ancak milattan önce ikinci asırda <strong>Dionysius Thrax</strong>[36] tarafından yazılmıştır ve bu kitap o kadar muhtasardı ki sadece kelime bilgisine hasredilmişti. Bu çalışma, muhtemelen, batı geleneğinde yazılan ilk sistematik gramer kitabıdır. Milattan sonra ikinci yüzyıla kadar, Yunanca’nın sözdizimi hakkında, <strong>Apollonius Dyscolus</strong>[37] tarafından yapılan çalışmadan başka bir eser bulunmamaktadır. <strong>Dionysius Thrax</strong> gramerin tarifini yapmış ve şunları söylemiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Şairler ve yazarlar tarafından söylenen şeyleri iyice bilmek (veya incelemek).”</em><em>[38]</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu tarifi yakından incelemek, meseleyi vuzuha kavuşturacaktır. Bu tarife göre gramer:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu dilin (meşhur) şair ve yazarlarının ifadelerini inceleyerek gelişmiştir. </strong>Öyle ki bu cümle, her hangi bir gramer kaidesi vazedilmeden önce şair ve yazarların mesajlarını nakletmek ve eserlerini yazabilmek için bu dili kullanıyor olduklarını açık bir şekilde ifade etmektedir. <strong>Bu (meşhur) şair ve yazarların dilini çok iyi bilerek gelişmiştir.</strong> Bu cümle, bir dereceye kadar, bu gibi gramer kaidelerinin anadillerini iyi bilen insanlar için gerekli olmadığını ifade etmektedir. Bu kaideler, ister yabancı bir dil olması sebebiyle, ister konuştukları dilin tamamen aynısı olmaması sebebiyle olsun dillerinde problem yaşayan insanlar için gereklidir. Örneğin, çağımızda yaşayan bir İngiliz’in bu dönemde yazılan eserleri tamamen anlayabilmesi için, normal olarak, gramer çalışmasına ihtiyaç yoktur. Fakat klâsik İngiliz edebiyatını anlayabilmesi için gramerin yanında klâsik dildeki kelime kullanımı hakkında dersler alması gerekebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda açık bir şekilde ifade edildiği gibi sahih dili bilmek, gerçekten, o dilin ilk sahiplerinin ne ve nasıl konuştuklarını bilmeye bağlıdır. Gramer kaideleri dilin ilk sahiplerinin bu kullanımlarından derlenmiştir. Bu gerçek reddedilemez[39]. Bu gerçek aynı zamanda bir dildeki değişimin ve gelişimin temellerine ve nedenlerine işaret etmektedir. <em>Britannica</em>’da şunlar ifade edilmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Bir çocuk konuşmayı öğrendiği zaman; dildeki kuraldışı veya düzensiz şekilleri daha düzenli ve yaygın örneklere kıyaslayarak tanzim etmeye meyleder; örneğin o, ‘came’ den ziyade ‘comed’; ‘dove’ den çok ‘dived’, ‘talked’, ‘loved’ ve benzeri şeyler söylemeye meyledecektir. Çocuğun bu yaptığı, onun, kendi dilinin intizamını veya kaidelerini henüz öğrendiğinin veya öğreniyor olduğunun kanıtıdır. O, bazı kıyasi şekilleri “öğrenmeme” ye ve onların yerine, bir önceki neslin dillerinde cârî olan kuraldışı şekilleri koymaya devam edecektir. Fakat bazı durumlarda çocuk, “yeni” kıyasî bir şekil (“dove” den çok “dived” gibi) ezberleyebilir ve bu itibar görüp kabul edilebilir.”[40]</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Okuyucu şu cümleye dikkat etmelidir: <em>“…ve bu itibar görüp kabul edilebilir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu ifade, bizim; “<strong>sahîh dil”, o dilin ilk sahiplerince doğru kabul edilen ve itibar gören dildir</strong>, şeklinde işaret ettiğimiz hakikate diğer bir delildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu süreç, gramerin gelişimi ve “kaideler”inin çıkarıldığı güvenilir kaynaklar hakkında olağan bir durumdur. Bu kavramlar açıkça anlaşıldığına göre, şimdi şu örneği ele alalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Farz edelim ki X grubu, Latin gramerinin derlenmesinden önce, Latin edebiyatında meşhur ve makbul edipler olsunlar. Daha sonra, bazı Romalı âlimler Latin gramerini derlemek için kolları sıvadılar. Bunlar kendi çalışmaları için çeşitli kaynaklar aradılar. Bu âlimler X grubunun eserlerini; Latin edebiyatını şamil, meşhur ve sahih olmaları sebebiyle de o dilin ilk sahipleri tA’rafından makbul olduğunu müşahede ettiler. Bu sebeple bu âlimler, herhangi bir ayırım yapmaksızın X grubunun eserlerini kendi çalışmalarına kaynak kabul ettiler. Zaman ilerledi. Birkaç yüzyıl sonra diğer bazı ‘âlimler’, ‘gramerciler’ (gramer kaidelerini derleyen âlimler) tarafından ortaya konan eserlere dayanarak X grubunun eserlerini tahlil etmeye başladılar. Şimdi, “dikkatli bir araştırma” dan sonra, gramercilerin çalışmalarına dayanarak, X grubunun eserlerinin bir takım “gramer” hataları içerdiğini ifade ediyorlarsa, bu modern “alimler”, kendi taşkınlıkları içinde, belki de bu buluşları için bir edebiyat ödülü bile talep edeceklerdir (veya en azından bu beklenti içinde olacaklardır). Halbuki sıradan bir kişi bile onların bu buluşlarına sadece gülecektir. Çünkü sağduyusu, ısrarla, ona şunu soracaktır: “İkincisi bizzat birincisine dayandığı halde, hatalı olup olmadığı konusunda, birinci şey nasıl sorgulanabilir?” Bu kaynak analizi tıpkı şunu söylemek gibidir: “İnsan vücudu, insan fizyolojisi hakkında yazılan kitaplara (elde edilen sonuçlara) tekabül etmemektedir, bu yüzden insan vücudu, bu kitaplar temel alınıp incelendiğinde şöyle şöyle hatalara sahiptir.” Sıradan bir insan, kesinlikle böyle “yanlış” bir mantığa gitmekten çok, insan fizyolojisi üzerine yazılan bu kitapların insan vücudunu yeterli bir şekilde tanımlamadığına dikkat çekecektir. Açıkçası aynı prensip, gramercilerin çalışmaları temel alınarak X grubunun yazdıklarına da uygulanmalıdır. Eğer gramerciler tarafından vazedilen kaideler X grubunun yazdıklarına tekabül etmiyorsa, o zaman yanlışlık X grubunun yazdıklarında değil gramercilerin kaidelerindedir. Çünkü sınırlı kaynaklardan çıkarılan sonuçlara dayanarak esas kaynağın değerini biçmek saçmalıktan başka bir şey değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dilin Gelişiminde Farklı İki Aşama</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir dilin tarihi gelişiminin farklı ve önemli bir yönü vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir dilin gelişimini yakından incelediğimizde, gramer kaideleriyle uygun bir münasebet içinde, o<strong> </strong><strong>dilin tarihinin iki farklı safhaya ayrılabileceğini görürüz. Biri “gramer öncesi”, diğeri de “gramer sonrası” aşamadır</strong><strong>.</strong><strong> </strong>Bu aşamalardan her biri kendine has bir takım özelliklere sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle gramer öncesi aşamayı ele alalım. Bu aşamada dil en saf ve doğal formundadır. Dilin ilk sahipleri, içlerinden geldiği ve zihinlerine ilham olunduğu şekliyle konuşurlar. Böylece konuştukları ve doğru kabul ettikleri her şey sahih dilin ölçüsü olur. Bu dönemlerde şairler, yazarlar ve hatipler tenkid edilmişlerdir, fakat bu tenkid gramer hatası sebebiyle değildir. Zira bu gibi hatalar ile gramerin varlığı bile söz konusu değildir. Aksine tenkit; açıklık, dilin özelliklerini taşımaması, kelimelerin uygun olmayan yerlerde kullanılması ve üslup zayıflığı cihetindendir. Bu yazar, şair ve hatiplerin “gramer hatası” olarak adlandırılabilecek bu gibi yanlışlar yapmaları tahmin edilmemekle birlikte tasavvur dahi edilemez. Çünkü ne söyledikleri ve nasıl söyledikleri, tüm sahalardaki her şeyi (dil malzemesini) oluşturmaktadır. Daha sonra nahivciler “gramer kaidelerini” bunlara dayandırarak ortaya koymuşlardır. Gramer kaideleri; yazarların, şairlerin, hatiplerin ve dilin diğer (otorite) kabul edilmiş kullanıcılarının mutlak hâkimiyeti altında derlenmiştir. Örneğin, sonraki zamanlarda bir nahivci şunu söyleyebilir: “XYZ, A dilinin bir kaidesidir. Çünkü bu, A dilinin ilk sahipleri tarafından bilinen ve kabul edilen, aynı zamanda o dilde otorite kabul edilecek kadar nitelikli olan D’nin ifadesi/şiiri olduğu âşikardır.” veya “XYZ, A dilinin bir kaidesidir. Çünkü bu, o dilin ilk sahipleri tarafından konuşulanın aynısıdır.” Bu aşamanın diğer önemli bir yönü ise, yaygın ve düzenli kullanımdan ayrılan buna benzer inhirafların/şâz kullanımların, o dilin ilk sahipleri tarafından doğru kabul edilmeleri sebebiyle, bunların yanlış olarak adlandırılamayacağıdır. Gramercilerin yapmaları gereken şey, bu gibi şâzların sebepleri ile bunların düzenli ve yaygın kullanıma ilave ettiği manaları bulmaya çalışmak olmalıdır. Fakat bazı gramerciler bu şâz kullanımların sebeplerini bulamıyorlarsa bu onların “yanlış” olarak adlandırılmalarını gerektirmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi, bir dilin gramer sonrası aşamasına kısaca göz atalım. Birinci aşamada, gramercilerin çalışmalarına kaynaklık yapanlar; şairler, yazarlar, hatipler ve o dili konuşanlardı. Gramer sonrası aşamada ise, normal olarak, diğer yol takip edildi. Bu aşamada, genellikle gramer kaideleri; yazarlar, şairler, hatipler ve diğer dili kullananlar tarafından, kendi yazdıkları ve konuştuklarının doğruluğu için bir ölçü olarak kabul edildi. Birinci aşamada gramer kaideleri; yazarların, şairlerin, vs.’nin kullanımlarından çıkarılmıştır. Yine her gramer kaidesi, şâz kullanımıyla birlikte ki bu yazarların ve hatiplerin kullanımlarıyla doğrulanabilir, sahih olarak kabul edilmiştir. Diğer taraftan ikinci aşamada, kabul edilmiş kuralların (ve bu kurallardan kabul edilmiş şâzların); bir şairin, yazarın, hatibin veya dili kullanan herhangi birinin kullanımını doğrulaması normaldir. Açıkça şöyle bir şey olabilir: bir yazar dilin genel gramer kurallarına ters olduğu düşünülen bir üslup kullanır. Daha sonra yazar bu şâzz kullanımı sebebiyle eleştirilir. Bununla beraber yazar, daha önceleri o dilin gramercilerinin gözünden kaçmış bu tür şâzlara, dilin “asıl” otoritelerine dayanarak örnekler verebilir. O zaman bu gibi durumlarda, yazarın üslubunun doğru olduğu söylenebilir. Dahası, bazen bir yazar, genel kabul görmüş kullanım ve üslupları sebebiyle, öyle etkili olabilir ki onun şâz kullanımları dahi daha sonraları sahih kabul edilebilir. Böylece gramer kaideleri böyle bir yazarın şâz kullanımlarına uygun olarak değiştirilebilir. Modern yazarlar tA’rafından ortaya konan yeni üsluplar sebebiyle yeni gramer kaideleri kabul etme eğilimi, dillerinin saflığını koruma konusunda daha bilinçli ve muhafazakâr olan insanlar arasında, diğerlerine kıyasla, daha az vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bunlar, gramer kaidelerinin derlenmesinden önce ve sonra bir dilin gelişiminde yer alan başlıca değişikliklerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em><strong>Arapçanın Özel Durumu</strong></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir dilin grameri, normal olarak, o dili bilmeyen insanlara öğretilmesi için geliştirilir. Fakat Arap gramerinin gelişiminde bir farklılık vardı. Farklı bir etken, Arap gramerinin derlenmesine başlarken önemli rol oynamıştır. Bu, Arapların kendi dillerinin saflığını koruma hususunda gösterdikleri ilgi ve bilinçti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Arapların iç dünyalarını ve tarihlerini bilen herkes, onların, kendi</strong><strong> </strong><strong>dilleriyle; belagatı, saflığı, basitliği ve güzelliğiyle gurur duyan insanlar</strong> olduklarını açıkça görecektir. Bu gurur onların iç dünyalarında öyle derin köklere sahiptir ki, Arap olmayanlar için kullandıkları “<strong>a‘cemi” kelimesi, “kekeleyen</strong> ve beliğ olmayan kişi” yi ifade etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fetihler ve Arap olmayanların büyük gruplar halinde İslam’a girmeleri, Hz. Peygamber (sav)’in vefatından sonraki ilk asırda, bu insanlar için, Arap gramerinin derlenmesi ihtiyacını doğurdu. Ama bugün, <strong>Kur’ân’ı ve Hz Peygamber’in hadislerini anlamak için Arap dilini öğrenme eğilimi vardır. Ayrıca bu fetihler ve İslam devletinin genişlemesi, o zamana kadar kapalı olan Arap toplumunun dışa açılmasına da neden oldu. </strong>Bu durum, bir taraftan Araplara; sosyal, kültürel, politik ve ekonomik zenginliklerini ortaya koyma fırsatı verirken, diğer taraftan, sosyal ve kültürel etkileşimleri sebebiyle, dillerinin duruluğunu bozmayı da tehdit etmiştir. Bu endişe, henüz bilinmeyen ve düşünülmeyen <strong>Arap gramerini derleme görevi için önemli bir temel oluşturmuştur</strong>.[41]</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bu görevi ilk üzerine alan kişi Ebu’l-Esved ed-Du’elî (605-688)’dir.</strong> Bazıları <em>Usûlu’n-Nahvi’l-‘Arabi</em> adlı eseri Ebu’l-Esved’e isnâd etmişlerdir. Daha sonra bir grup nahivci, bugün takdirle yâdedilen Arap gramerini araştırma ve derleme görevine katkıda bulunmuşlardır. Nahivcilerin konumu, daha sonraki dönemlerde öyle takdir edilip yüceltildi ki mütemayiz nahivciler en iyi hukukçular ile birlikte halife meclislerinde yüksek mevkilere sahip olmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Arap Gramerinin Derlenmesinde Başlıca Kaynaklar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nahivciler ile dilbilimi alanındaki diğer ulema, nahiv kurallarını derleme vazifelerinde; sâfiyeti bozulmamış oluşu, şifahi geleneğe dayanması ve dillerinin sahih kullanımının numuneleri olması sebebiyle, Araplarca kabul edilen, derlenmiş veya dağınık halde bulunan Arap edebiyatını kullandılar. Bu <strong>edebiyatın ittifakla kabul edilmiş başlıca iki kaynağı Kur’ân ile İslam öncesi ve İslam dönemi şiiridir.</strong> Dilbilimciler arasında, Hz Peygamberin ve meşhur hatiplerin haber-i vâhid yoluyla rivayet edilen hadisleri ile hitaplarının, kendi çalışmalarında kaynak malzeme olarak alınılıp alınamayacağı hususunda farklı görüşte olanlar vardı. Bu rivayetleri kabul etme taraftarı olan kimseler, bu malzemenin, dilbilimi ve gramer kurallarının tespit edilmesi için güvenilir ve muteber olduğuna inandılar. Yine bu kişiler, özel manada Hz Peygamberin ve genel manada da tanınmış hatiplerin, Araplarca, dilde otorite kabul edilmeleri sebebiyle böyle bir malzemenin kendi çalışmalarında kaynak olarak alınması gerektiği fikrindeydiler. Diğer taraftan bu hadisleri kaynak olarak kullanmaya karşı olanlar, Kur’ân ve manzum eserlerin aksine, şifahen doğru ve saf olan bu rivayetlere güvenmenin güç olduğu temeline dayanarak itirazlarını ortaya koydular. Onların bu delilinin temeli, dini değeri nedeniyle Kur’ân ile Arap kültürü olması sebebiyle de şiirin, Arap dilinde sadece otorite olarak kabul edilmiş olmaları değil, aynı zamanda, bir nesilden diğerine tam ve kelimesi kelimesine nakledilmiş olmaları idi. Hâlbuki Hz Peygamber’in hadisleri ile meşhur hatiplerin rivayetleri bu nitelikten yoksundu. Abdulkâdir b. Ömer el-Bağdâdî “<em>Hizânetu’l-Edeb</em>”[42] adlı eserinde şunları ifade etmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;قال الأندلسي في شرح بديعية رفيقه ابن جابر علوم الأدب ستة؛ اللغة، والصرف، والنحو، والمعاني، والبيان، والبديع . والثلاثة الأول لا يستشهد عليها إلا بكلام العرب دون الثلاثة الأخيرة فإنه يستشهد فيها بكلام غيرهم من المولدين ، لأنها راجعة الي المعاني ولا فرق في ذلك بين العرب وغيرهم، إذ هو أمر راجع الي العقل ولذلك قبل من أهل هذا الفن الاستشهاد بكلام البحتري وأبي تمام وأبي الطيب و هلم جرا اه وأقول الكلام الذي يستشهد به نوعان شعر و غيره ، فقائل الأول قد قسمه العلماء علي طبقات أربع: الطبقة الأولي الشعراء الجاهليون وهم قبل الإسلام… والثانية المخضرمون و هم الذين أدركوا الجاهلية والإسلام… والثالثة المتقدمون ويقال لهم الإسلاميون وهم الذين في صدر الإسلام… والرابعة المولدون ويقال لهم المحدثون وهم من بعدهم الي زماننا… فالطبقتان الأوليان يستشهد بشعرهما إجماعا وأما الثالثة فالصحيح صحة الاستشهاد بكلامها… وأما الرابعة فالصحيح أنه لا يستشهد بكلامها مطلقا وقيل يستشهد بكلام من يوثق به منهم واختاره الزمخشرى… وأما قائل الثاني فهو إما ربنا تبارك وتعالي فكلامه عز اسمه أفصح الكلام و أبلغه و يجوز الإستشهاد بمتواتره و شاذه كما بينه ابن جني في أول كتابه المحتسب وأجاد القول فيه ، وإما بعض أحد الطبقات الثلاث الأول من طبقات الشعراء التي قدمناها ، وأما الإستدلال بحديث النبي صلي الله عليه وسلم فقد جوزه ابن مالك وتبعه الشارح المحقق في ذلك… وقد منعه ابن الضائع وأبوا حيان وسندهما أمران ، أحدهما أن الأحاديث لم تنقل كما سمعت من النبي صلي الله عليه وسلم وإنما رويت بالمعني ، وثانيهما أن أئمة النحو المتقدمين من المِصْرَيْنِ لم يحتجوا بشيء منه.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Endelûsî, arkadaşı İbn Câbir’in “Bedî‘iyyât” adlı eserini şerh ederken şunları söylemiştir: Edebî ilimler altı tanedir: Lügat, sarf, nahiv, me‘ânî, beyân ve bedî‘. İlk üç ilim için sadece klâsik Arap kelamından istişhâd edilebilir. Son üç ilim için ise, klâsik Arap kelamından başka, Muvelled Arapların sözlerinden de iştişhâd edilebilir. Çünkü bu ilimler mânâ ve akılla ilgilidirler. Bu sebeple klâsik Araplarla diğerleri arasında fark yoktur. Bu yüzden Buhturî, Ebû Temmâm, Ebu’t-Tayyib gibi âlimlerden istişhâd kabul edilmiştir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Bana göre istişhâd edilebilen kelam iki çeşittir: Şiir ve şiir dışındaki diğer kelam. Âlimler Arap şâirlerini dört tabakaya ayırmışlardır: (1) “eş-Şu‘arâ’u’l-Câhiliyyûn”; klâsik, yani İslam öncesi devirde yaşayan şairler…(2) “el-Muhadramûn”; hem İslam öncesi hem de İslamî dönemde yaşayan şairler…(3) “el-Mutekaddimûn”; İslamî devrin ilk şairleri… ve (4) “el-Muvelledûn”; ilk İslamî dönemden sonra başlayıp günümüze gelinceye kadar olan dönemde yaşayan şairler.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>İlk iki tabakadaki şairlerin şiirleriyle istişhâd icmâ ile kabul edilmiştir… Üçüncü tabakadan istişhâda gelince, [burada bazı ihtilaflar olmakla birlikte] sahih olan, bu şairlerin şiirlerinin delil olarak kabul edileceğidir… Dördüncü tabakaya gelince, bu tabakadan kesinlikle istişhâd edilmez. Diğer bir görüşe göre ise kendilerine güvenilen şairlerin sözleriyle istişhâd edilebilir. Bu görüşü ez-Zemahşerî benimsemiştir…</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Şiir dışındaki kaynaklara gelince, bunlardan biri Arap edebiyatının en fasih ve en beliğ numunesi olan Rabbimizin Yüce Kelamı’dır. İbn Cinnî “el-Muhtesib” adlı eserinin başında belirttiği üzere Allah Kelamı’nın hem mütevatir hem de şâzz olanı ile istişhâd edilebilir. Diğeri ise, yukarıda zikrettiğimiz ilk üç tabakadaki Arapların sözleridir. Hz Peygamber’in hadisleriyle istişhâda gelince, İbn Mâlik bu tür istişhâda cevaz verir… İbnu’d-Dâi‘ ile Ebû Hayyân ise buna cevâz vermezler. Cevâz vermemeleri iki sebebe dayanmaktadır: (1) Hadisler, Hz Peygamber (SAV)’den işitildikleri şekliyle nakledilmeyip mana üzere rivâyet edilmişlerdir. (2) Kûfe ve Basra’nın önde gelen nahiv âlimleri hadisle istişhâd etmemişlerdir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Böylece <strong>nahivciler ile Arap dilinin diğer bütün dilbilimcileri, istisnasız bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’i, nahvin ve Arap dilinin diğer bilimlerinin kaynağı olarak kabul ettiler. Bu sebeple Sîbeveyh (ö.170/796), ez-Zemahşerî (ö.538/1144), İbn Hişâm (ö.761/1360), İbn Mâlik (ö.672/1274), el-Ahfeş (ö.215/830), el-Kisâ’î (ö.189/805), el-Ferazdak (ö.110/728), el-Ferrâ’ (ö.207/822), Halîl b. Ahmed el-Ferâhidî (ö.175/791) ve diğer pek çok meşhur nahivci ve dilbilimci, nahve veya dile ait herhangi bir kaideyi tespit ederken, mümkün olan her yerde, iddialarını desteklemek için delil olarak sadece şiir beyitlerini değil aynı zamanda Kur’ân âyetlerini de zikretmişlerdir.</strong> Onlar için ki bunlar derlenmiş Arap gramerinin kurucuları ve bânîleridir. Kur’ân’ın, kendi çalışmalarında her zaman, en güvenilir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bu insanların Kur’ân’a verdikleri önemi takdir edebilmek, onların eserlerine kısa bir göz atmayı gerekli kılmaktadır.<strong> </strong><strong>el-Ferâhidî, “</strong><em>Kitâbu’l-Cumel fi’n-Nahv</em><strong>”</strong>[43]<strong> </strong><strong>adlı eserinin mukaddimesinde şunları ifade etmektedir:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>&#8220;وبينا كل معنى في بابه باحتجاج من القرآن وشواهد من الشعر&#8221;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Her manayı kendi babında, Kur’ân’dan ve şiirden delil getirerek açıkladık.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aynı şekilde <strong>Howell, “</strong><em>A Grammar of the Classical Arabic Language</em>” adlı eserinin önsözünde şunları ifade etmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“</em><strong>Gramerciler</strong><em>in </em><em>hedefi klâsik kullanımları izah etmektir. Onlar her meseleyi ve </em><em>kuralı</em><em>, klâsik dilden alınmış bir veya </em><em>bir kaç şahitle desteklemeye</em><em> ve izah etmeye </em><em>çalışırlar</em><em>. </em><strong>Bu şahitler; Kur’ân metinleri</strong><em>, hadis pasajları, meseller, çöl Araplarından işitilerek nakledilen ibareler ile </em><em>şiir</em><em> beyitlerini içermektedir. </em><strong>Kur’ân metni, Allah’ın kesin sözü olması ve Arapların en fasih lehçesinde nazil olması sebebiyle,</strong><em> yine Müslüman kelamcılar tarafından ortaya konan ‘doğrudan kelimesi kelimesine vahiy’ teorisine göre zorunlu olarak hatasızdır. Bir hadis metni, Hz Peygamber’in sözü ise her zaman kesin delil olarak kabul edilmiş; eğer sahabenin sözü ise genellikle aynı şekilde kabul edilmiştir, ancak bazı, dilde saflık taraftarı aşırı tenkitçi lingüistler, sahabenin gramer hatalarından sorumlu tutulması hususunda etkili olmuşlardır. Bir mesel, eğer cahiliye dönemine ait ise klâsik kullanımın mükemmel delilidir. Fakat bir nahivci veya lügatçinin çöl Arabından naklettiği bir tâbir, otorite bakımından, onu nakleden ravinin kıdemine göre farklılık arz eder. Örneğin, İbn Hişâm tarafından nakledilen bir tâbir, el-Ahfeş el-Ekber tarafından rivâyet edilen söz kadar güçlü değildir.”[44]</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşte bu, Kur’ân’ın, Arap dili ve edebiyatı ile ilgili bütün ilimler içinde kabul ve tasdik edilmiş konumudur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’ân’da Gramer Hatası Aramanın Anlamsızlığı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bir kere Kur’ân’ın bu konumu, Arap dili ve Edebiyatının en kabul görmüş sahipleri veya otoriteleri; nahivciler, lügatçiler vs. tarafından tamamen anlaşılmış ve takdir edilmiştir. Bu yüzden herkes “Kur’ân’da gramer hatası” olduğu iddiasının anlamsızlığını kolayca görebilir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Nahivcilerin çalışmalarında en temel kaynak materyal olan Kur’ân, nahivcilerin eserleri esas alınarak tenkit edilemez. Böyle bir şeyi yapmaya çalışmak, tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak kainatta hata bulmaya çalışmak gibidir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mantıkî olarak, eğer fizyolog ve astronomların çalışmalarında temel malzeme olan “insan vücudu” ve “kainat”ın konumu herkesçe kesin bir şekilde biliniyorsa, birilerinin çıkıp, bu fizyolog ve astronomların çalışmalarının doğruluğunu ve şümullü olmalarını tartışması daha uygun ve anlaşılabilir olacaktır. Aynı şekilde, derlenmiş Arap dilinin temel malzemesi olan Kur’ân’ın konumu kesin bir şekilde bilinirken, birilerinin, Kur’ân’da izah edilemez gibi görünen şâz bir kullanım bulduğunda Kur’ân’ın güvenirliliğini tartışmaktan ziyade, nahivcilerin eserlerinin doğruluğunu ve şümullü olmalarını tartışması daha uygun olacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bütün bunları özetlemek gerekirse, Arap gramerinin gelişim süreci, nahivciler tarafından ortaya konan kaidelere dayanarak Kur’ân dilinin değerinin ortaya konmasına müsaade etmemektedir. Kur’ân’a değer biçmek veya onu eleştirmek, aynı şekilde dilciler, nahivciler, lügatçiler vs. tarafından kullanılan herhangi bir kaynağı eleştirmek veya ona değer biçmek, Arapçayı reddetmek gibidir, bir dil olarak bile… ve bu, açıkça ve kesinlikle anlamsızdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Osman (ö.35/655) ve Hz Âişe (ö.58/678)’ye isnat edilen rivayetler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki tartışmamızdan açıkça anlaşılacağı üzere <strong>Kur’ân, mantıkî olarak, nahivcilerin ve dilcilerin çalışmaları esas alınarak eleştirilemez. Çünkü Kur&#8217;ân, nahivcilerin ve dilcilerin çalışmalarının dayanağıdır (veya dayanaklarından biridir).</strong> Dahası o, Arap dili otoritelerinin hepsi tarafından kendi dillerinin en muhteşem ve mucizevî numûnesi olarak kabul edilmektedir. Hal böyleyken, <strong>Kur&#8217;ân dilinin güvenilir olup olmadığını nasıl değerlendirecek veya ona paha biçeceğiz?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilindiği üzere <strong>Kur’ân, genellikle, Klâsik, İslam-öncesi Araplarca; duruluğu, fesahatı ve belağatı açısından eşsiz bir edebiyat numûnesi olarak kabul edilmiştir.</strong> Bu yüzden daha sonraki insanlar tarafından da aynı şekilde kabul edilmek zorundadır. Bu kabul, birinci delil kadar, kâhir bir surette Kur&#8217;ân’ın kabulünün lehindedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şu aşikârdır ki, beliğ ve dilleriyle gurur duyan Araplar, Kur’ân vesilesiyle İslam’a girmeye başladılar. Hz Peygamber nübüvvetinin ilk on üç yılı boyunca, sadece, Kur’ân’ı insanlara sunmuştur.</strong><strong> </strong><strong>Ne tuhaftır hiç kimse Kur’ân’ın diline veya üslubuna itiraz etmemiştir. </strong>Aksine, Müslüman olmayı reddeden Araplar bile Kur’ân’ın dili ve üslubu hususunda hiç bir şey söylememişlerdir. Onlar, açık bir şekilde, Kur’ân’ın tesirini ve her gün yeni yeni insanların kalplerini kazandığını görebiliyorlardı. Onlar Kur’ân’ın beşer kelamı olmadığını biliyorlardı… Fakat Kur’ân’ın ilahî olduğunu da kabul etmek istemiyorlardı. Bu durumda, Kur&#8217;ân’ın, Allah’ın vahyedilmiş kelamı olduğunu kabul etmemek için geçerli bir mazerete ihtiyaçları vardı. Bu şartlar altında bile onlar –olanca hatipliklerine ve dildeki övünçlerine rağmen-  Kur&#8217;ân-ı Kerîm’de tek bir hatanın bile varlığını gösterememişlerdir. Yapabildikleri tek şey <em>“onun ‘sihir’ ve ‘büyü’den başka bir şey olmadığını”</em> ortaya atmak oldu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Açıkçası, kendini “Arabiyyun Mubîn” (en açık ve duru Arapça lafız) olarak tanımlayan Kur’ân sözde gramer veya diğer dil hatalarını içermiş olsaydı, Hz Peygamberin Araplardan birinin bile kalbini kazanması mümkün olamazdı. Fakat biz biliyoruz ki ilk on üç yılda, sadece Hz Peygamberin karakteri ve Kur’ân’ın içeriği, mütedeyyin Arapların kalplerini ve akıllarını fethetmiştir. Bu Araplar sayesinde önce Medine’de bir İslam devleti tesis edilmiş ve daha sonra bütün Arap yarımadasına yayılmışlardır. Bu, reddedilemez tarihi bir gerçektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi, bütün bunları zihnimizin bir köşesine koyarak, söz konusu makalenin yazarı tarafından ortaya atılan iddiaların diğer yönlerini inceleyelim. O şunları yazmıştır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Hz Osman’ın, Kur’ân’ın ilk standart nüshasını gördükten sonra “Onda gramer hataları görüyorum ve Araplar onları dilleriyle düzelteceklerdir.” dediği rivâyet edilmiştir.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Daha sonra yazar şunları ifade etmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Yukarıdaki rivâyeti “el-Furkân” adlı eserinde zikreden Müslüman âlim İbnu’l-Hatîb, Hz Muhammed’in hanımlarından Hz Âişe’ye nispet edilen başka bir rivâyet zikreder ve şöyle der: “Allah’ın Kitabı’nda üç gramer hatası vardır, bunlar kâtip hatalarıdır:</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Tâhâ (20), 63. âyette,       </em>&#8221; قَالُوا إِنْ <strong>هَذَانِ</strong> لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم …&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Mâide (5), 69. âyette,</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ <strong>وَالصَّابِؤُونَ</strong> وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Nisâ (4), 162. âyette,</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَ<strong>الْمُقِيمِينَ</strong> الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aşağıdaki paragraflarda Hz Âişe ve Hz Osman’dan rivâyet edilen hadisleri incelemeye çalışalım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Osman’a İsnât Edilen Hadis:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadislerden ilki Hz Osman’a isnât edilmiştir. Bu hadise göre Hz Osman’ın, Kur’ân’ın resmî, standart nüshasında (birkaç veya daha fazla) hata gördüğünü, fakat Arapların bu hataları bulmakta ve onları “<em>hata</em>” olarak değerlendirip düzeltme hususunda zorluk çekmeyecekleri fikrinde olduğu için bu tür “<em>hatalar</em>”ı düzeltmeye önem vermediği rivâyet edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evvela bu hadis, her ne kadar sonraki nesillerin (herhangi bir sebeple) bu hataların farkında olmadıklarını kabul etsek dahi, Hz Osman döneminde yaşayan tüm Müslümanları ilgilendirmektedir. <strong>Eğer öyle bir olay olsaydı, bu sadece bir veya bir kaç kişi tarafından değil, yüzlerce hatta binlerce kişi tarafından rivâyet edilmiş olmalıydı.</strong> Meşhur bir hakikat gibi, örneğin Osman denen bir şahsın varlığı gibi olmalıydı. Fakat gördüğümüz kadarıyla durum öyle değil. Bazı fakihlerin, özelliklede <strong>Ebû Hanîfe’nin prensiplerinden birine göre, mantıki olarak yüzlerce veya binlerce kişi tarafından rivâyet edilmesi gereken bir hâdiseyi bir veya birkaç kişi rivâyet ediyorsa, böyle hadisler kabul edilemez</strong>. Bunu daha iyi anlamak için günlük hayatımızdan vereceğimiz bir örneği düşünelim. Eğer biri komşu ülkede binlerce kişinin depremden öldüğünü söylerse ve sadece bu şahıs böyle bir haberi veriyorsa, hiçbir gazete veya diğer güvenilir medya böyle bir haber vermiyorsa, aklı başında olan herkes aynı prensibe dayanarak böyle bir haberi reddedecektir. Açıkçası önemli ve meşhur olan bir şey sadece bir, iki veya birkaç kişinin rivâyetine dayanılarak kabul edilemez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bundan başka, bu hadisi iyice incelediğimizde, diğer çok önemli bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. <strong>Eğer Hz Osman gerçekten Kur’ân metninde hatalar olduğunu biliyor olsaydı neden hemen onları düzeltmedi. Kur&#8217;ân kıraatinin bir standarda girmesi ve resmi Kur&#8217;ân nüshasının yaygınlaştırılması gayretleri çerçevesinde Hz Osman’ın, o devirde tedavülde olan diğer Kur&#8217;ân nüshalarının yakılmasını emrettiğine genellikle inanılmaktadır. Eğer Hz Osman bir standarda ulaşma gayesiyle bütün Kur&#8217;ân nüshalarını yok edebiliyorsa niçin bunu Kur&#8217;ân’ı tashih etmek amacıyla bir defa daha yapamadı? </strong>Açıkçası hadis, bu sorunun cevabını vermiyor. Bu basit ve cevapsız soru, hadisin sağduyuya aykırı olduğunu göstermektedir. Muhaddisler tarafından ortaya konan diğer bir prensibe göre eğer <strong>bir hadis sağduyuya aykırı ise kabul edilemez.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca, zikredilen rivayete göre, Hz Osman sözde “hata” ve “yanlış”ları görmezlikten gelmiştir. Çünkü o Arapların bu “hataları” tespit ve tashih etmede bir problem yaşamayacaklarını düşündü. Bununla beraber bu rivayet, tamamen, <strong>Hz Osman’ın Kur&#8217;ân’ı cemetmedeki esas düşüncesinin Kur&#8217;ân metninin, yeni fethedilen topraklarda (ve insanlara) standart bir şekilde okunmasını mümkün kılabilmek gayesiyle, kıraatinin ve kitabetinin bir standarda ulaşması olduğu noktasını görmezlikten gelmektedir.</strong> Kur&#8217;ân’ı bir standarda ulaştırmak için sarf edilen tüm gayretlerin, İslam’a yeni girmiş Arap olmayanların Kur&#8217;ân metnini standart bir şekilde daha kolay okuyabilmelerini sağlamak amacıyla yapıldığını düşünmek bile oldukça saçma görünmektedir. Buna ilaveten <strong>sözde “hata” ve “yanlışlar” öylesine kolay bir şekilde, “Araplar bu hataları tespit etmede problem yaşamayacaklar” varsayımına dayanarak göz ardı edildiler. Mezkûr rivayette anlatılan bütün hâdise, açıkçası, amacı sadece sonraki nesillerin zihinlerinde Kur&#8217;ân metni ile ilgili şüpheler yaratmak olan birilerinin temelsiz bir uydurmasıdır.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Üstelik Hz Osman’a atfedilen bu hadis, Kur’ân’ın lafzî doğruluğunu şüphede bırakmaktadır. Bu yüzden, Kur’ân’a zıt bir hadis olarak adlandırılabilir. Muhaddislerin ortaya koyduğu diğer bir prensibe göre; Kur’ân’a, ittifakla kabul edilmiş kati inançlara veya Müslümanların ittifakla kabul edilmiş fiillerine zıt olan bir hadis kabul edilemez. Muhaddislerin yukarıda zikredilen prensipleri, hadislerin kabulüyle ilgili prensipleri içeren meşhur bir kitapta tek cümle altında toplanmıştır. <strong>Hatib el-Bağdâdî “</strong><em>Kitâbu’l-Kifâye fî ‘İlmi’r-Rivâye</em><strong>”[45] adlı esrinde şunları zikretmektedir:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;ولا يقبل خبر الواحد في منافاة حكم العقل وحكم القرآن الثابت المحكم والسنة المعلومة والفعل الجاري مجري السنة وكل دليل مقطوع به&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Akla, muhkem ve sabit Kur’ân hükmüne, bilinen sünnete, sünnetin yerine kaim olmuş fiile ve hakkında kesin bir delil olan her şeye aykırı olan haber-i vâhid (birkaç kişi tarafından rivâyet edilen hadis) kabul edilemez.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu sorular için tatmin edici cevaplar verilmedikçe bu hadis, gerçekten, Hz Osman’dan gelen bir hadis olarak alınamaz, dolayısıyla güvenilir olarak da kabul edilemez. Bundan başka, geniş Arap kitlelerinin, Kur’ân’ı, Arap edebiyatının eşsiz bir numûnesi olarak kabul etmeleri, bu gibi hadislerin kabul edilebilirliğini hayli şüpheli kılmaktadır. Hz Osman’ın fikri gerçekten bu hadiste zikredildiği gibi olsaydı, açıkçası, Kur’ân’ın bu derecede, en azından Araplar tA’rafından, kabul görmemesi gerekirdi. Aksine, Kur’ân’ı; dil, edebiyat, gramer vs. yönüyle eşsiz bir kitap olarak kabul etmekle birlikte bu kitabın bütün dünyaya yayılmasında başlıca rol oynayanların bizzat Araplar olduğunu görüyoruz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Âişe’ye İsnât Edilen Hadis</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şimdi Hz Âişe’ye isnat edilen hadisi inceleyelim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadisin kabulü yine aşağıdaki soruların cevaplarına bağlıdır: Bu sözde hatalar neden bir kaç kişi yerine, o dönemdeki daha çok sayıdaki Araplar tarafından görülmedi ve rivâyet edilmedi? Bu hatalara İslam tarihinin en meşhur şahsiyetlerinin dikkat çekmesinden sonra bütün Arapların ilgisiz kalması ise daha da hayret verici bir durumdur. Eğer bu gibi hadisler sahih olsaydı, <strong>hadis kitaplarında rivâyet edilsin veya edilmesin, herkes tarafından kabul edilmiş meşhur hadisler statüsünde olmaları gerekirdi.</strong><strong> </strong>Bu hadislerin kesinlikle basit halk rivâyetleri aracılığı ile meşhur hale gelmeleri gereklidir. Hz Âişe niçin bu hataları düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadı? Şu da unutulmamalıdır ki Hz Âişe, Hz Osman’ın katledilmesinden sonra<strong>, siyasi bir meselede, kamuoyu oluşturabilecek kadar önemli bir kişiydi. </strong>Niçin kâtip ve insan hatası olduklarını bildiği yanlışlıkları düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadı? Neden Hz Âişe bu hataların dokunulamaz hale gelmelerine izin verdi ve daha sonraları bunların doğrularıyla düzeltilme ihtimalleri bile olmadı?Bu <strong>hadis Kur’ân’a muhaliftir.</strong><strong> </strong>Bu sebeple, Muhaddislerce ortaya konan prensiblere göre bu hadis kabul edilemez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu zikredilenlerden başka, bu hadislerin doğru kabul edilmesinde bazı problemler bulunmaktadır. Problemlerden bazıları aşağıda verilmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadis, İbn Hamîd (ö.321/933) veya İbn Humeyd’a, Ebû Mu‘âviye Muhammed b. Hâzim et-Temîmî ed-Darîr el-Kûfî (ö.194/810) trafından rivâyet edilmiştir. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel (ö.290/903)’e göre babası Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) şöyle demiştir: “Ebû Mu‘âviye’nin el-A‘maş (ö.148/765) tarikiyle gelen rivâyetleri hariç diğerleri güvenilir değildir.”[46] Aynı şekilde Ebû Dâvûd (ö.275/889) şunları ifade etmektedir: “Ahmed b. Hanbel’e sordum: Ebû Mu‘âviye trafından rivâyet edilen Hişâm b. ‘Urve (ö.146/763) (bu hadisteki diğer bir ravi)’nin hadisleri hakkında ne düşünüyorsun? O şu cevabı verdi: Bu hadisler, zayıf hadislerin içerdiği şeyleri içeriyorlar.” İbn Harrâş (ö.101/719)’a göre Ebû Mu‘âviye trafından rivâyet edilen hadisler el-A‘maş tarikiyle gelmiş olsalardı bunlara güvenilebilirdi[47].</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu hadiste zikredilen ilk örnek olan Tâhâ (20), 63. âyet, makalenin yazarı trafından şu şekilde transkribe edilmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; قَالُوا إِنَّ <strong>هَذَانِ</strong> لَسَاحِرَانِ … &#8221; <em>“Kâlû inne hâzâni lesâhirâni&#8230;&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu âyetteki “hata” yazar tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“</em>هذان<em>/Hâzâni kelimesi </em>هذين<em>/Hâzeyni şeklinde olması gerekirdi.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hâzâni kelimesi yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü isim cümlesinin başında bulunan “inne” sözcüğü, ref‘ durumunda bulunan ismi “nasb” eder ve “nasb alameti” de “ya” dır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu âyeti, Kur’ân’da bulunduğu şekliyle, yakından incelemek bütün bu itirazların asılsız olduğunu ortaya koyacaktır. Zikredilen âyet yazarın ifade ettiği şekliyle dahi değildir. Âyet’in Kur’ân’daki şekli ve okunuşu şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; قَالُوا إِنْ <strong>هَذَانِ</strong> لَسَاحِرَانِ … &#8221; “Kâlû in hâzâni lesâhirâni…”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Maalesef bu <strong>âyetteki sözcük “inne” değil “in” dir</strong>. Bu sebeple yazarın bütün delilleri geçersizdir. “in” edatı, bilgili bir yazarın kesinlikle bileceği üzere, “ref‘ halindeki ismi nasb edemez.”Şu halde, yazarın iktibas ettiği hadis âyetin doğru şeklini dahi ifade edememektedir. Öyleyse, Hz Âişe’ye isnat edilen böyle bir hadis nasıl doğru kabul edilebilir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz Âişe’nin hadisinde zikredilen ikinci hata ise Mâide suresi 69. âyette yer almaktadır. Âyet şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ <strong>وَالصَّابِؤُونَ</strong> وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ. &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar şunları ifade etmektedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <em>“Yukarıdaki âyette gramer hatası bulunmaktadır. “</em><strong>es-Sâbi’ûne</strong><em>” sözcüğü yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em> Aynı kelime, diğer iki âyette, aynı gramer ortamında doğru şekilde i‘râb edilmiştir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Bakara (2), 62; </em> إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى <strong>وَالصَّابِئِينَ</strong> مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ&#8230;&#8221; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hacc (22), 17; </em>   &#8220;إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا <strong>وَالصَّابِئِينَ</strong> وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ&#8230;&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Mâide 69. âyette kelimenin </em><strong>“es-Sâbi’ûne”</strong><em><strong>,</strong></em><em> Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinde ise <strong>“</strong></em><strong>es-Sâbi’îne”</strong><em> olarak yazıldığını müşahede ediyoruz. Son iki âyette </em><strong>“es-Sâbi’ûne”</strong><em> kelimesi doğru bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü cümlenin başında bulunan “inne” lafzı “nasb” adı verilen bir harekeleme şeklini gerekli kılar ve “ya” da “nasb alâmeti” dir. Fakat Mâide 69. âyette </em><strong>“es-Sâbi’ûne”</strong><em>’ye “ref‘” alameti olan vav verilmiştir. Bu sebeple burada sarih bir gramer hatası vardır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki paragraftan da anlaşılacağı üzere yazar, Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinin, Maide 69. âyette geçen “<strong>es-Sâbi’ûna</strong>” lafzının “<strong>es-Sâbi’îne</strong>” şeklinde olması gerektiği hususunda bizzat delil olduklarını göstermeye çalışmıştır. Bu iki âyeti (Bakara, (2), 62 ve Hacc (22), 17) iktibas etmekle yazar, en azından, Kur’ân bilginlerinin “<strong>es-Sâbi’ûna</strong>” kelimesinin “doğru” irabı hususunda habersiz olmadıkları gerçeğini itiraf etmektedir. Bununla birlikte, bu gerçeği itiraf ettikten sonra yazar, genel kaidenin tamamen farkında olan kişi bile olsa, bu tür şâzzları “hata” olarak adlandırmaktan başka bir seçenek bulamamıştır. En meşhur ve muteber Arap dili nahivcileri de aynı durumla karşı karşıya kalmışlardır. Fakat onlar meseleye farklı biçimde yaklaşmışlar ve bu yüzden farklı sonuçlara varmışlardır. Kur’ân’ı inceledikten sonra onlar, Kur’ân müellifinin, dilin genel kaidelerinin bütününü bileceği hususunda herhangi bir şüphe olamayacağına karar verdiler (özelliklede “inne” den sonraki ismin irabı hususunda). Gramerciler, Maide 69. âyeti de gördüler. Şimdi, genel kaideden inhirafın “hata” olduğunu söyleyerek daha kolay bir çıkış yolu bulmaktan ziyade, nahivciler, Kur’ân müellifi gibi bilgili bir “kişi”nin Kur’ân gibi önemli bir kitapta böylesine abes hatalar yapamayacağı çıkarımına dayanarak bu gibi inhirafları Arap dili ve gramerinin diğer kaynaklarında aramaya başladılar… Ve buldular. Nahivciler bu gibi inhirafları toplayıp incelemeye çalıştılar. Vardıkları sonuçları kaydettiler ve bu sebeple şimdi, rahat bir şekilde, <strong>Kur’ân’daki bu çeşit şâzzların “hata” olmadığını söyleyebilecek durumdalar.</strong> Bunların normal kullanımlardan inhiraflar olduğunda şüphe yoktur. Ama bu tür inhiraflara “hata” denilemez. Nitekim ez-Zemahşerî, Kur’ân tefsirinde, adı geçen âyetin hemen devamında İslam öncesi şairlerden birine ait bir beyti zikretmiştir. Beyit şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">وإلا فاعلموا أنا و<strong>أنتم</strong>    بغاة ما بقينا في شقاق</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">beytin <strong>“</strong><strong>ennâ ve entum</strong>” kısmı, makalenin yazarı tA’rafından ortaya konan delile göre, “<strong>ennâ ve iyyâkum</strong>” şeklinde okunmalıydı. Fakat biz burada genel kaideden inhirafın olduğunu görüyoruz. Bu beyit bu çeşit inhirafların “Gramer Hatası” olarak adlandırılamayacağına yeterli bir delildir. Bu tür inhirafların cümleye kattığı manaya gelince, bu, “Gramer” veya “Gramer Hataları” nın konusu değildir. Bu yüzden onu tartışmamızın dışında bıraktık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki delil, <strong>bu nevi şâzzların, en azından câhiliye dönemi şiirlerinde mevcut olduğunu ve bilindiğini doğrulamaktadır. Nitekim bu tür şâzzlar, Arap dili ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi hiç kimse tarafından hata olarak isimlendirilmemiş ve isimlendirilmemektedir. Bu yüzden Hz Âişe’nin, Arap edebiyatındaki bu tür şâzzların varlığını yanlışlıkla atlamış olabileceğini kabul etmek hayli zordur. Dahası, Hz Âişe gibi Arap edebiyatı hakkında bilgi sahibi olan bir insan bu tür şâzzları yanlışlıkla atlamış dahi olsa, onun hadisini duyan Arapların da onu tashih etmeyecek kadar kendi dillerinden habersiz olmaları mümkün değildir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Âişe’nin hadisinde zikredilen üçüncü hata Nisâ 162. âyette yer almaktadır. Âyet şu şekildedir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8221; لَكِنِ <strong>الرَّاسِخُونَ</strong> فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ <strong>وَالْمُؤْمِنُونَ</strong> يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ <strong>وَالْمُقِيمِينَ</strong> الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ <strong>وَالْمُؤْمِنُونَ</strong> بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar bu âyetteki hatayı şu şekilde açıklamaktadır:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“</em><strong>el-Mukîmîne</strong><em>” kelimesi “</em><strong>el-Mukîmûne</strong><em>” şeklinde olması gerekirdi. “</em><strong>el-Mukîmîne</strong><em>” kelimesi, cümledeki diğer isimler gibi merfu olmalıydı. Ondan önceki iki isim (</em>الراسخون<em> ve</em>المؤمنون <em>) ile sonraki isim (</em>والمؤتون<em>) doğru şekilde i‘râb edilmiştir. Bazıları bu kelimenin namazı önemsemek ve methetmek için bu şekilde i‘râb edildiğini iddia etmişlerdir. Fakat İbnu’l-Hatîb bunun yanlış bir çıkarım olduğunu zikretmektedir[48]. Bu gibi çıkarımlar mantığa meydan okumaktır. Bir kimse dinin esası ve kökü olan imanı değil de; fer‘î bir meselesi olan namazı neden önemsesin? Ayrıca bu mantık bir önceki âyetteki i‘râb hatasına uygulanabilir mi? Sâbi’îlerin inananlardan ve Ehl-i Kitab’tan daha önemli olduklarına hükmedebilir miyiz? Ayrıca Sâbi’îler neden diğer âyetlerde değil de sadece bir âyette önemsendiler? Allah bu illetli mantıktan çok yücedir. Bu yüzden bu da sarih bir nahiv hatasıdır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki ifadeden de anlaşılacağı üzere yazar, farklı nahivciler tarafından yapılan izah şekillerini reddetme hususunda İbnu’l-Hatîb ile aynı fikirde olduğu gözükmektedir. Yine, şu husus açıkça anlaşılmalıdır ki bu muayyen inhiraf, yukarıdaki açıklamalar kabul edilsin ya da “hatalı” olarak ele alınsın, sâbit/bilinen bir şâzdır ve Arapçanın sadece en temel kurallarını bilenler bile bunun farkındadır. (yazar, eminim bu noktayı sorgulamayacaktır bile…). Sorulabilecek tek soru veya bu âyete yöneltilebilecek yegâne itiraz, genel kaideden inhirafla ortaya çıkan mânânın açık veya mantıkî olmadığıdır. Böyle bir itiraz, okuyuculara âşikâr olacağı üzere, “Gramer Hatası” olarak adlandırılamaz ve adlandırılmamalıdır. Bu şartlar altında, zikredilen hadisi Hz Âişe’ye isnâd etmek oldukça zor gözükmektedir. Yukarıda zikredilen problemlerle birlikte şu husus açık bir şekilde görülüyor ki, <strong>rivâyetleri kabul edilmeyen birkaç kişi tarafından nakledilen bir hadise</strong> dayanarak, geniş Arap kitleleri tA’rafından Arap dilinin en saf, en fasih ve en belîğ sözü olarak her zaman kabul edilmiş ve halen kabul edilen Kur’ân’ın yanılmazlığına meydan okumak mümkün değildir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Son söz:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda verilen ayrıntıları özetlemek gerekirse, klâsik ve modern Araplardan derlendikleri yaygın kabulü sebebiyle, dil ile Kur’ân’ın üslubu her türlü dilbilimsel eleştirinin üzerindedir. Kur’ân’a, gerçekten meydan okumak isteyen kişi bunu, sadece şunları ispatlayarak<u> </u>gerçekleştirebilir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’ân, klâsik Araplarca, edebiyatlarının eşsiz bir numunesi olarak asla kabul edilmemiştir. Bu meselenin kanıtı, şu sorunun kabul edilebilir bir cevabını da içermesi gerekir: Bu tür gramer ve diğer dilbilimine ait hataların varlığına rağmen, klâsik ve modern Araplar niçin, Kur’ân’ı, ilahî menşeli bir kitap olarak kabul ettiler?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arap dilbilimcileri, asla Kur’ân’ı, çalışmalarında kaynak malzeme olarak kabul etmemişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arap dilinin en tanınmış nahivcileri, dilbilimine ait bulgularını, Kur’ân âyetlerine dayanarak doğrulamayı reddetmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ancak bu noktaların ispatlanmasından sonra, “<strong>Kur’ân’da Gramer Hataları</strong>” adlı makalenin yazarları tarafından ortaya konan gramerle ilgili itirazlar ciddî bir şekilde ele alınmalı ve cevaplandırılmalıdır. O zamana kadar bu itirazlar dikkate değer seviyeye dahi gelmemiş sayılacaktır.</span><br />
<span style="color: #000000;"> [1]   Oryantalistlerin Kur&#8217;ân üzerindeki çalışmaları hakkında bkz. Ömer Lutfî el-‘Âlim, el-Musteşrikûn ve’l-Kur&#8217;ân, Menşûrâtu Merkezi Dirâsâti’l-Âlemi’l-İslâmî, Malta 1991; Necîb el-Akîkî, el-Musteşrikûn, Dâru’l-Ma‘ârif, Kahire, ts; Selahattin Sönmezsoy, Kur&#8217;ân ve Oryantalistler, Fecr Yayınevi, Ankara 1998; İsmail Cerrahoğlu, “Oryantalizm ve Batıda Kur&#8217;ân ve Kur&#8217;ân İlimleri Üzerine Araştırmalar”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1989, XXXI, 109; Salih Akdemir, “Müsteşriklerin Kur&#8217;ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.s)’e Yaklaşımları”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1989, XXXI, 193.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[2]   Yazarlar güvenlik nedeniyle haklarında bilgi vermekten kaçınmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[3]   Makale “http://members.aol.com/AlHaqq4U/grammar.html” internet adresinden alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[4]   Bu çalışmalardan bazıları şunlardır: Keskioğlu Osman, “Kur&#8217;ân-ı Kerim’de Gramer Hatası Yoktur”, İslâm, Cilt: I Sayı: 6, Ankara 1956; el-Ensârî Ahmed Mekkî, ed-Difâ‘ ‘ani’l-Kur&#8217;ân Dıdde’n-Nahviyyîn ve’l-Musteşrikîn, Mısır 1973; Abdulhalîm Muhammed A. S., “Grammatical Shift For The Rhetorical Purposes: Iltifât And Related Features in The Qur&#8217;ân”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, 1992, Volume LV, Part 3., 1992; Koç Mehmet Akif, “John Burton’un “Kur&#8217;ân’da Gramer Hataları” Adlı Makalesinin Tenkidi”, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXXV, Ankara 1996; Acat Yaşar, Kur&#8217;ân-ı Kerim’de Arap Grameriyle Bağdaşmayan Hususlar Hakkında bir Araştırma, (Basılmamış Yüksek Lisans tezi), İzmir 2001; Aydüz Davut, “Kur&#8217;ân-ı Kerim’in Gramer Yapısına Bir Bakış”, Kur&#8217;ân ve Dil -Dilbilim ve Hermenötik- Sempozyumu, Bakanlar Matbaası, Erzurum 2001; Güzdüzöz Soner, “Kur&#8217;ân’da Yerleşik Gramer Kurallarına Aykırı Dil Yapıları”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, Yıl: II, Sayı: 6 Yaz 2002, Ankara 2002; Güzdüzöz Soner, “Kur&#8217;ân’da Yerleşik Gramer Kurallarına Aykırı Dil Yapıları ve Kur&#8217;ân’ın Lehçe Haritası Üzerine Bir İnceleme (II)”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, Yıl: II, Sayı: 7 Güz 2002, Ankara 2002. Ayrıca bu konu ile ilgili olarak internette yayınlanan makalelerden bazıları için şu adreslere bakılabilir: www.angelfire.com/mo/Alborhaan/Gram.html,www.islamic.org.uk/grammar.html,www.answering-christianity.com/quran/grammar1.htm,</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[5]   Yazar Pakistan’ın Lahor şehrinde, Javed Ahmad Ghamidi Enstitüsü’nde Araştırmacı olup “www.understanding-islam.com” isimli internet sitesinin editörüdür. Bunun yanında çeşitli dergilerde editörlük ve direktörlük görevlerini yürütmektedir.  Yazar hakkında geniş bilgi için bkz. http://www.understanding-islam.org/related/moizamjad.asp.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[6]   Makale “http://www.understanding-islam.org/related/text.asp?type=article&amp;aid=18” internet adresinden alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[7]   Müsteşriklerin Kur&#8217;ân’da gramer hatalarının varlığı ile ilgili iddiaları ile bunları desteklemek için Kur&#8217;ân’dan verdikleri örneklere verilen cevapları ve izah tarzlarını içeren bir çalışmamız devam etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[35]             Moiz Amjad. Bkz. “http://www.understanding-islam.org/related/text.asp?type=article&amp;aid=18”.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[36]             Milattan önce 170-90 yılları arasında yaşamış Yunanlı gramercidir. “Art of Grammar” isimli kitabı yüzyıllar boyunca gramerciler için numune olmuştur. Bkz. Eric Arthur Barber, “Dionysius Thrax” mad. Encyclopedia Britannica, USA,1970.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[37]             Milattan sonra ikinci asırda İskenderiye’de yaşamış sistematik dilbilgisinin kurucusu sayılan Yunanlı dil âlimidir. Latin gramerciler onu “gramercilerin prensi” olarak isimlendirmiş ve çalışmalarında eserlerini temel almışlardır. Apollonius’dan günümüze dört eseri gelmiştir. Bunlar “Sözdizimi Üzerine” adlı eseri ile “Zamirler Üzerine”, “Bağlaçlar Üzerine” ve “Belirteçler Üzerine” isimli üç küçük risalesidir. Bkz. “Apollonius” mad. Encyclopedia Britannica.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[38]             Encyclopedia Britannica, Linguistics, Greek and Roman antiquity, Deluxe Edition 2004. (CD Room)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[39]             Bu, muhtemelen, adı geçen makalenin yazarının, “Arap gramerinin gelişim sürecinde dayandığı kaynaklar nelerdir?” sorusunu cevaplarken ifade ettiği şeylerdir. Yazarın cevabı şu idi: “Arap gramerinin kaynakları Arap dilinin bizzat kendisidir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[40]             Encyclopedia Britannica, Linguistics, The role of analogy. Deluxe Edition 2004. (CD Room)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[41]             Geniş bilgi için bkz. İbn Haldun, Mukaddime, MEB, İstanbul 1991, III, 174-179.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[42]             Geniş bilgi için bkz. Abdulkadir b. Ömer el-Bağdadi, Hizânetu’l-Edeb, Darsâdır (Birinci Baskı), Beyrut 1881, I, 3-5.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[43]             Halîl b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbu’l-Cumel fi’n-Nahv, Muessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1987.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[44]             Geniş bilgi için bkz. “A Grammar of Classical Arabic Language”, Howell, Mortimer Sloper, Allahabad, 1883, s. XXXIV-XXXVI (Önsöz).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[45]             Hatîb el-Bağdâdî, Kitâbu’l-Kifâye fî ‘İlmi’r-Rivâye, Haydarâbâd 1357, s.432.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[46]             İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, Dâru İhyâ’i’l-İslâm, Birinci Baskı, 1326, IX, 138-139.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[47]             ez-Zehebî, Muhammed b. Ahmed b. Osman, Mîzânu’l-İ‘tidâl, el-Mektebetu’l-‘Asriyye, Sheikhupura Pakistan, IV, 575.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">[48] Muhammed M. Abdullatif b. el-Hatîb, el-Furkân, Dâru’l-Kutubi’l-‘İlmiyye, Beyrut, s.43</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kaynak: M. Vecih Uzunoğlu (Arş. Gör., Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı, NÜSHA, YIL: V, SAYI: 18, YAZ 2005, 7-32.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hadis (!) Rivayetleri:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İbni İshak ve Mâlik ta’rafından başka başka yollar ve lâfızlarla Hazreti Aişe&#8217;den şu hadis rivayet olunuyor:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da nâzil olanlardandı: On emzirme ile süt akrabalığı olurdu. Sonra bunlar beş emzirme ile nesih olundu. Resulü Ekrem irtihal ettiğinde bunlar Kur&#8217;an içinde okunurdu.&#8221;</em><em><br />
</em>Meseleyi diğer bir zaviyeden de inceliyelim: Süt kardeşliği ve akrabalığı hakkında muteber olacak miktar, emzirme Hanefiye ile Şafiiye arasında ihtilaflıdır. Şafiiye göre rıza&#8217;da had, beş defa emzirmedir.<strong> </strong><strong>Hanefiye bu hadisi reddeder. Rida&#8217; babında bizzat Hazreti Aişe&#8217;den muhtelif, birbirine uymaz hadisler rivayet olunuyor. Hanefiye bunları kabul etmiyor. Çünkü bunlar &#8220;Usuli Fıkıh&#8221; ta incelendiği üzere mütevatir olan Kur&#8217;an âyetlerine aykırıdır. Kur&#8217;an&#8217;dan olsalardı tevatürle sabit olurlardı. Arap içtimaî hayatında süt kardeşliği son derece yaygın, mühim bir şey olduğundan bunlar herkesin bildiği şeylerdendi. Gizli kalacak rivayetlerden değildi. Kur&#8217;an cem ve istinsah olunurken Hazreti Aişe sağ idi. Onun böyle bir şey ortaya attığına dair en zayıf bir rivayet bile yoktur. Münadiler: &#8220;Kimde Kur&#8217;an&#8217;dan bir şey varsa getirsin!&#8221; diye bağırıp dururken böyle bir şey olsa Hazreti Aişe durur mu? </strong>Demek ortada böyle bir iddia yok. Hazreti Aişe Kur&#8217;an&#8217;dan rıza&#8217; âyeti hazfolundu iddiasında değil. Bu hadisten öyle bir rivayet çıkarılamaz. Bu gibi rivayetler sonradan çıkmıştır. İşte onun için Hanefiye ule-ması bunları reddediyor. <strong>Şafii de Hazreti Aişe&#8217;nin bu rivayetini kabul etmez. Beş emzirmeyi başka bir hadisten alıyor.</strong> Görülüyor ki bu rivayet haberi vahittir, kabul edilmemiştir.Bundan &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da noksan var&#8221; diye bir hüküm asla çıkarılamaz. Zaten Hazreti Aişe&#8217;den &#8220;âyet şöyledir&#8217; diye bir ibare rivayet olunmuyor. Fıkıh hükmü beyan olunuyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Recm âyeti:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">لا ترغبوا عن آبائكم فانه كفر بكم الشيخ والشيخة اذا زنيا فارجموا هما ألبتةنكالا من الله ولله عزيز حكيم</span><br />
<span style="color: #000000;"> Başka türlü rivayetler de vardır. Meselâ:</span><br />
<span style="color: #000000;"> الشيخ والشيخة فارجموهما البتة بما قضينا منالذة</span><br />
<span style="color: #000000;"> Bu seci&#8217;den başka bir şey midir, hem de bayağı bir seci&#8217;.</span><br />
<span style="color: #000000;"> Evvelâ bu ibareye bak, Kur&#8217;an&#8217;dan olmadığını insanın yüzüne haykırıyor. (Fercumuhüma elbette) gibi kelimeler nazmı Kur&#8217;an&#8217;ın selâseti ile barışamaz ve rivayet çeşitlidir. İşin garibi, <strong>bu rivayet Hazreti Ömer&#8217;e nisbet olunuyor.(1) Yâni bunların Kur&#8217;an&#8217;dan olduklarını Hazreti Ömer söylemiş. O Ömer ki, Kur&#8217;an&#8217;dan bir şey zayi olmasın diye, Yemame harbinden sonra herkesten önce Halife Ebubekir&#8217;e müracaat ederek Kur&#8217;an&#8217;ın cem&#8217;i işini sağlamış, bu işe Ebu-bekir&#8217;i yalvara yalvara ikna etmiş  ve bu işin başında bulunmuştu. Şimdi o kalkıp da Kur&#8217;an&#8217;dan hazif olunanlar var diyecek.</strong> Bunu hiç akıl kabul eder mi? Mescid kapısında durup: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;dan kimde ne varsa getirsin&#8221; diye bağıran oydu. Onun için Hazreti Ömer&#8217;e nisbet olunan bu iddia hiç doğru değildir. Hazreti Ömer&#8217;in Recm, zina yapanı linç etme hakkındaki sözü, onunla ameli takrir içindir. Söylendiğine göre Hazreti Ömer Recm hükmüne çok ehemmiyet verirdi. <strong>&#8220;Eğer halkın Ömer Allahın kitabına ziyade yaptı, kattı demesi olmasa, bunu ona yazardım.&#8221; demiş. Bizzat Hazreti Ömer&#8217;in sözü bunun Kitabullahtan olmadığını haykırıyor değil mi? </strong>Bu Kur&#8217;an&#8217;dan değil ki, Ömer halkın kattı demesinden çekiniyor. Yazarsa Kitabullahtan olmayan bir şey katmış olacak. Yazmazsa atmış olmak yok<strong>. </strong><strong>Bu fıkıh hükmüne Ömer fazla ehemmiyet veriyordu.</strong> Şeriattaki ahkâmın hepsi âyetle sabit değil ki. Sünnet, icmâ&#8217;, kıyas ile sabit ahkâm ne kadar çok. Bu dört aslî delilden başka fer&#8217;î deliller de vardır. <strong>Kur&#8217;an cem olunurken bu rivayetlerin birisi ortada yoktu. Kimse Kur&#8217;an&#8217;dan olarak bunları ileri sürmedi. Ashab arasında bu hususta bir ihtilaf çıkmadı.</strong> Bu ihtilaflar hep sonradan ortaya çıkmıştır. Kur&#8217;an cem olunurken hiç bir sahabe ortaya çıkıp da Recm ve Rıda&#8217; âyeti şudur dememiştir. Halbuki<strong> </strong><strong>cem işi ilân olunmuştu.</strong> Ashab hakkın ziyaına göz yumanlardan değildi. En ufak bir şey bile olsa onu düzeltirlerdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine Müslim&#8217;e şöyle bir rivayet var: &#8220;Ebu Musa El&#8217;aş&#8217;arî Basra hafızlarını çağırmış, huzuruna Kur&#8217;an&#8217;ı ezbere bilen üçyüz kişi gelmişti. Onlara dedi ki: &#8220;Siz Basra halkının en iyisisiniz, onların hafızlarısınız. Kur&#8217;an&#8217;ı okuyunuz. Kur&#8217;an okumayı ihmal etmeyiniz. Sonra yürekleriniz katılaşır, nasıl ki sizden evvelkilerin de yüreği katılaşmıştı. Ben uzunluğu ve şiddeti itibariyle Tevbe Sûresine benzeyen bir süre okurdum ki, bunu unutmuş bulunuyorum. Yalnız hatırımda şurası kalmış:</span><br />
<span style="color: #000000;"> لو ان لابن آدم وادين من مال(او ذهم)لأبتغي لهما ثالثا ولايملأ لوف ابن آدم الاالتراب ويتوب الله علي تاب</span><br />
<span style="color: #000000;"> &#8220;Adem oğlunun iki vâdi dolusu malı veya altını olsa üçüncü bir vâdi daha olmasını isterdi. İnsanın hırs karnını ancak toprak doyurabilir. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.&#8221;</span><br />
<span style="color: #000000;"> Atâ bini Yesâr rivayetinde ise bu ibare şöyledir:</span><br />
<span style="color: #000000;"> انا انزلناالمال لاقام الصلاة واتاء الزكاة ولو ان لابن آدم وادبالأحبان يكون الثاني ولو كان اليه الثاني لأحب ان يكون اليهما الثالث ولا يملأ جوف ابن آدم الا التراب الله علي من تاب</span><br />
<span style="color: #000000;"> Aynı şey, Übey bini Kâab&#8217;dan çok daha başka türlü rivayet olunur ve Beyyine Sûresinin sonundan olarak gösterilir, o da şudur:</span><br />
<span style="color: #000000;"> لو ان ابن آدم سأل وادياً من مال فاعطيته سأل ثانيا فاعطيته سأل ثالثا ولا يملأ جوف ابن آدم الا التراب الله علي من تابا وان ذات الدين عند الله الخيفية غير اليهودية ولا النصرانية ومن يعمل خيرا فلن يكفر&#8230;&#8230;.ا</span><br />
<span style="color: #000000;"> <strong>Evvelâ şunu kaydedelim ki, arapçasını yazdığımız şu ibarenin Kur&#8217;an&#8217;a benzer bir yeri var mı?</strong> Ayetlerdeki insicam ve âhenkten bunlarda hiç eser yok. Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Beni âdem&#8221; tâbirleri çok geçer. Burada &#8220;ibni âdem&#8221; tâbiri hiç te yakışmıyor. <strong>Zaten Müslim daha önce bunu hadis olarak rivayet ediyor.</strong><strong> </strong>Ortada o zaman mesele de kalmamış oluyor. Fakat biz meseleyi yine inceliyelim: Hem bunu Kur&#8217;an olarak rivayet edenlerin kimisi o sûreden, kimisi bu sûreden rivayet ederler, sözleri birbirine uymaz. Müslim aynı hadisi daha önce Yahya Bini Yahya, Said Bini Mansur ve Kuteybe Bini Said&#8217;den <strong>Peygamberin sözü olarak </strong>rivayet ediyor. Bunlar mutemed ve güvenilir şahıslardır. Onların rivayetinde, yukarıya aldığımız rivayette Kur&#8217;an&#8217;dan olarak zikrolunan sözler, hadis olarak naklolunur. Müslim&#8217;in usulü zaten öyledir. Doğru ve sahih rivayetleri baştan nakleder. Sonra zayıfları da ekler. <strong>Buhari bu hadisi hiç nakletmemiştir. Müslim&#8217;in şartları daha geniş olduğundan o rivayet etmiştir. Fakat bu seneddeki ravi Süveyd Bini Said, nakdi rical ilmine göre itimada şayan bir kimse değildir. Buhari ona katiyen itimad etmemiştir. Ebu Davud onun kıymetsiz olduğunu söylüyor. İbni Hibban zındıklıkla itham ediyor.</strong> Hasılı muhaddislerin çoğu onu kabul etmiyor. Yalana çıkarıyor. Çok yaşamış, ihtiyarlığında kör olmuş, kendine ait olmayan şeyleri rivayet etmiş, Şiiliğe mütemayil bir adammış. Müslim bile aynı sözleri daha mutemed bir senedle hadis olarak naklediyor. Şüphesiz ki, bütün muhaddislerin çürüğe çıkardıkları, hatta zındıklıkla ve Şiilikle itham ettikleri bir adama karşı mutemed ve mevsuk kimselerin rivayeti tercih olunur. Doğru olan budur. Bizzat Müslim, Süveyd&#8217;in rivayetini sona bırakmıştır. Onu zayıf bulmaktadır. Bunu niçin yazdığına gelince, muhaddislerin ilmi rivayette tuttukları bir usul vardır. Ona uyarak bunu da yazmıştır. Nice zayıf rivayetler, hatta mevzu sözler naklolunmuştur. Fakat erbabı bunları seçip meydana çıkarır. <em>&#8220;Muhaddis yazar, nakdi rical ayırır.&#8221;</em><em> </em>Nice rivayetler reddolunmuştur. Hadis başka, tefsir başka, fıkıh ve usulü fıkıh yine başkadır.Sonra bu ve emsali Kur&#8217;an&#8217;dan olmak üzere naklolunan sözlere bakın. Arapçaya âşinâ olan her insan bunların Kur&#8217;an&#8217;ın üslûbu ile bir münasebeti olmadığını derhal sezer.İşin diğer bir noktası da dikkate değer: <strong>Haydi Ebu Musa El&#8217;aş&#8217;arî, bu rivayette olduğu gibi unutmuş diyelim. Başkaları da mı unuttu. O unuttu ise diğer bilenler var. Hem Ebu Musa El&#8217;aş&#8217;arî Kur&#8217;an cem ve istinsah olunurken vazife alanlardandı. Bunu heyete söyleyebilirdi. O zaman böyle bir şey söylememiştir. Demek böyle bir şey yok.</strong> Mustafa Sadık Rafiî &#8220;İ&#8217;cazül-Kur&#8217;an&#8221; da bu noktaya temas ettiği sırada diyor ki:&#8230;<strong>Eğer böyle bir şey olsaydı cem&#8217;i Kur&#8217;an ve istinsahta kibar ashab susmazlardı. İhtilâfları duyulurdu. Halbuki böyle bir şey yok. İş olmuş bitmiş, ses çıkaran olmamış&#8230;. İbni Mesud&#8217;a, Übey Bini Kâab&#8217;a, Hazreti Aişe ve Hazreti Ömer&#8217;e bu dine hile için iftira edip onların ağzından yalan uydurulması uzak değildir. Bunlar da o kabilden olabilir.</strong>&#8220;(2) (1) İslâm Ansiklopedisi, bu rivayetlerin gayri mevsuk oldukları bedihi gibi görünmektedir, diyor. (2) M. Sadık Rafiî, İ&#8217;cazül-Kur&#8217;an, Kahire.</span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html">Kuran’da Gramer hataları iddiasına reddiye -Makale-</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/kuranda-garamer-hatalari-iddialarina-reddiye.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah neden Adem ve Havva&#8217;nın çocuklarının evliliklerine izin vermiştir?</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/adem_havva-cocuklarinin-evlilikleri.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/adem_havva-cocuklarinin-evlilikleri.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 08:33:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Adem]]></category>
		<category><![CDATA[Adem'in çocukları]]></category>
		<category><![CDATA[çocukları]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[havva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1079</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Adem, Havva ve çocukları, İnsanlık nasıl çoğalmıştır? “Allah insanlığın çoğalmasını -onları yoktan var ettiği gibi- topraktan yaratmakla da devam ettirebilirdi.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 177)&#160;Bunun yerine Yüce Allah farklı bir metot kullanmıştır. Bu usulün detayıyla alakalı ise iki görüş vardır. Birinci görüş:&#160; Hz. İsa’nın yaratılmasında yalnızca anne vardı; Hz. Yahya’nın yaratılmasında ana [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/adem_havva-cocuklarinin-evlilikleri.html">Allah neden Adem ve Havva’nın çocuklarının evliliklerine izin vermiştir?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="has-text-align-left"> <strong>Hz. Adem, Havva ve çocukları, İnsanlık nasıl çoğalmıştır?</strong></p>



<p>“Allah insanlığın çoğalmasını -onları yoktan var ettiği gibi- topraktan yaratmakla da devam ettirebilirdi.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 177)&nbsp;Bunun yerine Yüce Allah farklı bir metot kullanmıştır. Bu usulün detayıyla alakalı ise iki görüş vardır.</p>



<p><strong>Birinci görüş:&nbsp;</strong> Hz. İsa’nın yaratılmasında yalnızca anne vardı; Hz. Yahya’nın yaratılmasında ana ve baba vardı, fakat çocuk yapma kabiliyetleri mevcut değildi… Hz. Adem’in yaratılmasında anne de yoktu baba da.</p>



<p>Tüm evren yoktan var eden Allah (cc) Adem ve Havva’nın her doğumda ikiz olan kız ve erkek evlatların birbirleri ile evliliklerine (Tabatabai, Mizan, IV/146) &nbsp;izin vermemiş, bir sonra doğan ikizlerden doğan kız ve erkeklerin çapraz evliliklerine &nbsp;izin vererek insanların çoğalmasını sağlamıştır. Peki neden?</p>



<p>Allah “İnsanlığın atasının tek olmasını.” istemiştir. (Hamid Cengiz, Ateist ve deistlerin modern sorularına cevaplar, s. 156) Irkçılık, üstün kan iddiası gibi kavramların insanlığa ne gibi kötülükler yaptığı ortadadır. İşte II. Dünya Savaşı, faşist Almanya ve İtalya’nın üstün ırk teorisinden hareketle başlamıştır. Dünya’da sermeyayi elinde tutan Siyonistler de, Yahudilik inancı temelinde üstün ırk olduklarını savunur ve geri kalan toplumları ‘goyim’ olarak kabul ederler! Dünyayı sömüren, Afrika’yı köleleştiren, Asya’yı işgal eden emperyalist devletlerin fikri temelini de ‘sosyal Darwinizm’ oluşturur ve bu teori, ‘güçlü olan üstün soy’ iddiasına dayanır. Dünya, tarih boyunca ırkçılıktan çok çekmiştir. Şimdi aslı soruyu soralım, ya Allah (cc), mesela iki Adem ve Havva diyelim yaratsa idi, tarih boyunca insanlar birbirlerine karşı çok daha fazla ırkçılık yapmaz, daha fazla kan dökmezler mi idi? Halbuki ‘ilahi kaynaklı’ tüm dinler, insanlığı hep ortak atadan başlatır ve bu sayede ırkçılık hastalığının kökü daha en başından kesilmiş olunur. Bundan sonra insanların yapacakları ırkçılık dahil her kötülük, bizzat insan kaynaklı ve ilahi çizgiden sapmanın sonucu olacaktır.</p>



<p>Konuya diğer boyutu ile de bakmak da gerekir. Ateistlerin bu&nbsp;çapraz evliliğini eleştirmeleri tutarsızdır. Çünkü bizzat günümüz ateistleri İslam&#8217;da haram olan zina, ensestten eşcinselliğe birçok haramı normal kabul edip savunmaktadır! Bu konularda detay için ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ ve ‘Eşcinsellik’ adlı yazılara bakılabilir.</p>



<p>Bu konudaki&nbsp;<strong>ikinci görüş</strong>&nbsp;ise, ilk yaratılan insanların&nbsp;Ademler ve Havvalar&nbsp;olduğu şeklindedir.</p>



<p>İlk yaratılan Adem ve Havva’dan sonra Kur’an-ı Kerim’de ve sağlam rivayetlerde “kardeşlerin birbiriyle evlendikleri” bilgisi verilmediği, bu nedenle de ilk yaratılan erkekle kadından birçok erkek ve kadının türetilmesinin mümkün olduğu görüşü ileri sürülür. (Kur’an Yolu, Nisa Suresi 1. Ayetin tefsiri)</p>



<p>A’raf, &nbsp;11’de &#8220;Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: &#8220;Adem&#8217;e secde edin!&#8221; dedik.&#8221; buyrulur. Ayet, ilk yaratılıştan bahsetmektedir. Çünkü ayetin son cümlesi Hz. Adem&#8217;e secdeden bahseder. Bu ayette dikkat çeken husus, Yüce yaratıcı Allah (cc) hazretleri &#8216;Sizi yarattım.&#8217; derken &#8216;qum&#8217;&nbsp; zamirini kullanmaktadır. Arapça dilbilgisi kuralına göre seni yarattım derken, &#8216;qe&#8217; zamiri, ikinizi yarattım derken &nbsp;‘qumâ&#8217; zamiri kullanılırken ve ayette Hz. Adem veya Hz. Havva annemizle birlikte, sen veya ikiniz yani &nbsp;‘qe veya qumâ&#8217; kullanılması gerekirken&nbsp; &#8216;qum’&nbsp;zamiri kullanılmıştır. Arapçada çoğul birden değil ikiden sonra başlar, en az üç ve fazlası için kullanılan qum de, ‘Siz’ anlamına gelir. Bu kelime ‘biz insanları’ kastediyor denebilir ama hemen aynı ayetteki bir sonraki kelime yani sizi yarattık ve sonra da ‘şekil verdik&#8217; anlamına gelen &#8216;Sarrafna&#8217; kelimesi gelmekte ve o da&nbsp; &nbsp;&#8216;qum&#8217; yani yine en az üç kişi için ifade edilen zamirle devam etmektedir. Ayetin son bölümü ise &#8216;Sonra da Hz. Adem&#8217;e secde&#8217; edilmesinden bahsetmekte dolayısı ile ayetin insanlığın genelinin yaratılmasından değil,&nbsp; ilk yaratılıştan bahsettiği ortaya çıkmaktadır. Bu ayetten yola çıkarak Allah&#8217;ın, en az üç olan yani ikiden (Adem ve Havva&#8217;dan) daha çok&nbsp; insanlar yarattığını, dolayısı ile insanlığın bir anne ve babadan değil ikiden çok yaratılan insanlardan çoğaldığı ortaya çıkmaktadır.</p>



<p>Yine Hucurat, 13. ayette &#8216;Sizi kadın ve erkekten yarattım&#8217; denirken, ayette geçen ‘kadın ve erkek’ kelimeleri elif-lam &nbsp;takısı ile ‘Marife’ şeklinde geçmez yani, kelimeye ‘bilinen, meşhur olan’ (İngilizcesi &#8216;the&#8217;) anlamı katan ekler bu iki kelimede kullanılmaz. Yani “erkek ve kadından kasıt, herkesçe bilinen iki insan olan Hz. Adem ve Havva olsa idi başlarında elif-lam takısının gelmesi gerekirdi ama elif-lam olmadan yani ‘nekra’-bilinmeyen, tanınmayan- olarak bu kelimeler geldiğine göre bu kadın ve erkek bilinen Adem ve Havva değildir.” diye tefsir edenler bulunmakta, dolayısıyla birden fazla ‘Adem ve Havva&#8217;ların yaratıldığı ileri sürülmektedir. Yine Ali İmran 33. ayette Hz. Adem&#8217;in &#8216;Seçilerek&#8217; âlemlere üstün kıldığı ifade edilir. Seçim &#8216;çoğul içinden yapılır&#8217; yorumu da getirilir.</p>



<p class="has-text-align-left">Sonuç itibari ile her iki görüş de Kur’an kaynaklıdır ve her ikisi de hiçbir komplekse kapılmadan savunulabilir.! <span style="color: #000000;"> </span></p>



<p><span style="color: #000000;"></span></p>



<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/adem_havva-cocuklarinin-evlilikleri.html">Allah neden Adem ve Havva’nın çocuklarının evliliklerine izin vermiştir?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/adem_havva-cocuklarinin-evlilikleri.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akraba evliliği</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/akraba-evliligi.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/akraba-evliligi.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 08:09:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[akraba evliliği]]></category>
		<category><![CDATA[akraba evliliği dinde]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1072</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nisa, 23-24. ayetlerde yasak olan evlilikler belirtilmiş ve ‘Bunun dışında kalanlarla evlenmemiz helaldir’ buyurulmuştur. Dolayısı ile kuzenler yani hala-teyze, amca-dayı çocukları evlenmek caizdir. Peki, Akraba evliliği sakat doğumlara sebep oluyorsa İslam akraba evliliğine neden izin vermiştir? Sakat doğuma akraba evliliği değil, hastalıklar (kan uyuşmazlığı, irsi hastalıklar) neden olur. Yani her akraba evliliği sakat doğuma neden olmaz, sakat [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/akraba-evliligi.html">Akraba evliliği</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nisa, 23-24. ayetlerde yasak olan evlilikler belirtilmiş ve ‘Bunun dışında kalanlarla evlenmemiz helaldir’ buyurulmuştur. Dolayısı ile kuzenler yani hala-teyze, amca-dayı çocukları evlenmek caizdir. Peki, Akraba evliliği sakat doğumlara sebep oluyorsa İslam akraba evliliğine neden izin vermiştir?</p>



<p>Sakat doğuma akraba evliliği değil, hastalıklar (kan uyuşmazlığı, irsi hastalıklar) neden olur. Yani her akraba evliliği sakat doğuma neden olmaz, sakat doğuma neden olan hastalıklardır. İrsi hastalık akrabada olsun veya olmasın fark etmez, sakat doğuma neden olabilir. Akraba olmasa bile, hastalık nedeni taşıyan her insan sakat doğuma neden olabilir. Ama akraba olduğu halde hastalık taşımayanlar sakat doğuma neden olmaz. O halde temel problem hastalıklardır, akraba evliliği değil! Ayrıca bu konuyu devamlı gündemde tutan kesimin eşcinselliği savunanlar olması da amaçlarının toplum sağlığı olmadığını göstermektedir. Yoksa bu kesim, mesela içkinin topluma verdiği zararı asla gündeme getirmez aksine alkol savunuculuğunu özgürlük olarak görürler…!</p>



<p>Akıl sahibi her insanın fark edeceği ve bakanların da gayet açık ve net şekilde görebileceği gibi ayette ‘illa da akraba ile evleneceksiniz’ diye bir kayıt yoktur. Böyle bir kayıt olmadığı gibi evlenmeyin diye bir kayıtta yoktur. İlginçtir, ‘Kanal 7’ adlı kanalda (15.02.2001 tarihinde) Türkiye&#8217;deki bir köyle ilgili şöyle haber yapılır: Tüm köy akrabadır ve hiç sakat doğum yoktur! Bir sakat doğum vardır, o da, dışarıdan bir kızla evlenen çiftin çocuğudur!</p>



<p>Bu konu, Yahudilerde yaygın olan kendi ırkları içinden evlilik üzerinden İslam’ı da kapsayacak şekilde genelleştirerek eleştiri konusu yapılmaktadır. Halbuki İslam’da ırkçılık değil ümmetçilik ruhu hakimdir ve her yönü ile İslam evrensel bir dindir! İslam, akrabalar ile evliliği emretmemiş ama yasaklamamıştır da! (Ahzab, 50) Ayrıca akraba evliliğine karşı olanlar “Bu tür evliliklerin çağdaş hukukta da meşru olduğunu bilmiyorlar.” (Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 37) Tıp ilmi de akrabalar arası evliliği yasaklamamıştır! Mesele, akrabalar içinde soya çeken bir hastalık olup olmamasıdır. Bu varsa, akraba evliliği sonucunda doğacak çocukların hastalığa yakalanma riski artar. Ama ailede herhangi bir hastalık yoksa akraba evliliğinde de bir sakınca yoktur ve aksine sakat doğum ihtimali de azalır!</p>



<p>Olayın sağlık boyutundan daha çok ideolojik ve ekonomik boyutunun olduğu da göz ardı edilmemelidir. Çocuklarda büyüme veya zeka geriliği, eklemlerde gelişme bozukluğu, erken doğum hatta ölü doğumda ‘alkolün etkisi çok daha fazladır.’ Esas üzerinde durması gereken tehlike budur, çünkü toplumda oldukça yaygın kullanılmakta, çeşitli filmlerde de devamlı özendirilmektedir. Ayrıca dikkat edilmesi ve tedbir alınması icap eden bir başka husus da, genler üzerinde mutasyon yapıcı, zararlı tesiri olan ‘yapay ve hormonlu yiyecekler’ ve ‘radyasyon’dur. Eğer mesele gerçekten sakat doğumlar ise, öncelikle bunlar üzerine durulması gerekir. (Lütfullah Cebeci, Yakın akraba evliliği ve genetik, s. 63) Yakın akraba evliliği genetik bakımdan da, hele toplumda genel bir gen kirlenmesinin söz konusu olduğu günümüzde, diğer evliliklerden daha riskli değildir. Yabancılar arası evlilikten sıhhatli bir çocuk doğar gibi bir garanti de yoktur. (Cebeci, Yakın akraba evliliği ve genetik, s. 72) Ömrünün 40 yılını akraba evliliklerindeki genetik değişimleri araştırmaya adamış olan Dr. Alan H. Bittles, 2012 yılında Cambridge Üniversitesi yayınlarında çıkan  bir kitap yayınlar ve kitabında akraba evliliğinin kısa vadede genetik hastalık riskini bir miktar artırmasına rağmen insanlık için yararlı olduğunu ve bu konunun tabu haline gelmiş ‘bir abartı’ olduğunu ilan eder. (Bittles AH. Consanguinity in context: Cambridge University Press; 2012; eurekalert.org/pub_releases/2012-04/nesc-wnm042512.php)  </p>



<p></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft"><img decoding="async" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/akrabaevliligi-nedeni-249x300.jpg" alt="" title="akrabaevliligi-nedeni"/></figure></div>


<p><font color="#000000"><span style="background-color: rgba(0, 0, 0, 0.2);"> </span></font></p>



<p><span style="color: #000000;"> </span></p>



<p><span style="color: #000000;"> </span></p>



<p></p>



<p></p>



<p></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft is-resized"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" width="357" height="454" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/289661024_1388296012_n.jpg" alt="" class="wp-image-12719" style="width:304px;height:auto"/></figure></div>


<p><font color="#000000"><span style="background-color: rgba(0, 0, 0, 0.2);"> </span></font></p>



<p></p>



<p></p>



<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/akraba-evliligi.html">Akraba evliliği</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/akraba-evliligi.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam, kölelik ve cariye</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 10:48:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[cariye]]></category>
		<category><![CDATA[cariyelik ve kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[islamda kölelik var mı]]></category>
		<category><![CDATA[islamda kölelik ve cariyelik]]></category>
		<category><![CDATA[kölelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihte ve günümüzde kölelik sistemi ve İslam’ın çözüm önerileri Konuyu önce özet, sonra detaylı şekilde ele alacağız. Ama konuya girmeden önce zihin açıcı bir soru ile konuya giriş yapalım: İslam&#8217;ın köleliğe bakışı pozitif- olumlu olsa acaba ilk Müslümanların çoğunluğu köle, fakir insanlardan oluşur muydu? “Peygamberimizin etrafında ilk etapta köle, mazlum ve fakir insanlar çoğunluktaydı.” (Abdülcelil Candan, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html">İslam, kölelik ve cariye</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;"><strong>Tarihte ve günümüzde kölelik sistemi ve İslam’ın çözüm önerileri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konuyu önce özet, sonra detaylı şekilde ele alacağız. Ama konuya girmeden önce zihin açıcı bir soru ile konuya giriş yapalım: İslam&#8217;ın köleliğe bakışı pozitif- olumlu olsa acaba ilk Müslümanların çoğunluğu köle, fakir insanlardan oluşur muydu? “Peygamberimizin etrafında ilk etapta köle, mazlum ve fakir insanlar çoğunluktaydı.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 286) “Bu yeni din İslam&#8217;ın birçok üyesi köle idi.&#8221; (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 25)  İslam&#8217;a karşı çıkan &#8220;İnkârcıların önderleri ise güç, mevki ve sermaye sahipleri idiler.&#8221; (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 56; Enam, 123; Ahzab, 37; Sebe, 31) Kur’an inananları sürekli olarak yoksulları doyurmaya, fakir ve güçsüzlere iyilik yapmaya, yetimlere yardım, acıma ve haklarını korumaya, malın zekatını verilmesine, infaka, ilişkilerde iyilik ve bağışla davranmaya, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmaya davet etmiştir. (Edward Said, Haberlerin ağında İslam, s. 66; Araf, 33, 157, 199; İsra, 26-38; Fussılat, 33; Necm, 29; Vakıa, 41; Müddessir, 38-45; Kıyamet 20; Fecr, 17-20; Beled, 11-18; Leyl, 5-21; Duha, 9-11; Adiyat, 6-11; Hümeze, 1-9; Maun, 1-7) Zaten bu nedenle &#8220;Zenginler, Kur’an&#8217;ın çağrısını kendi servetleri için tehlike görerek engelleyip yok etmek için ayaklanırlar.&#8221; (Edward Said, Haberlerin ağında İslam, s. 70) Batı âlemi daha yeni köleliği kaldırdı. Güney Afrika’da 1994’te, ABD’de ırk ayırımı 1964’te son buldu. Ama bunun da nedeni konusunda oldukça farklı görüşler de ileri sürülmektedir. “Fernand Braudel açıkça söylüyor: Lafı gevelemeden, Avrupalılar tarafından yapılan zenci köle ticaretinin, Amerika’nın artık bu kölelere acil ihtiyacının kalmadığı bir sırada sona erdiğini kabul edelim.” (Dr. Ebubekir Sifil,  Semerkand, Eylül 2006) Tabii ırkçı saldırılar hala ABD ve Avrupa&#8217;da devam etmekte ve bunu ‘islamofobi’ ile katmerleştirerek devam etmektedirler ki, bu konuyu ayrıca ele alacağız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Müslümanlar, İspanya&#8217;da köleler tarafından sevinçle karşılandılar. Bu ezilmiş köleler, İspanya&#8217;da İslam&#8217;a ilk girenlerdi. Benzer durum Hindistan&#8217;da da görülmüş, Kast Sistemi&#8217;nin en altında bulunan fakir insanlar; balıkçılar, tarım işçileri İslam&#8217;a sevinçle girmişlerdi, tıpkı ilk Müslümanların kölelerden oluşması gibi!&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 182) Oryantalist R. Dozy, ‘İspanya Müslümanlarının tarihi’ kitabında, İspanya&#8217;nın Müslümanlar tarafından fethinden sonra &#8216;köleler tarafından işlenen derebeylik alanlarının zenginlerden alınarak çalışanlar arasında eşit taksim edildiğini ve zamanla bu kölelerin zenginleştiği&#8217; anlatılır. (Dozy, II/43) İslam&#8217;a önyargılı bir oryantalistin dilinden: &#8220;Kölelik, en sert özelliklerinin birçoğundan arındırılmış durumdaydı. Kölelerde diğer vatandaşlar gibi kendi haklarına sahiptir ve hatta Bir kölenin, sahibini kötü muameleden dolayı kadıya şikayet edebildiği bile söylenir.&#8221; (John Harris, Navigantium atque Itinerantium Bibliotheca, II/819) &#8220;Dinlerini değiştirmiş olan kölelerin büyük çoğunluğu dinlerini kendi hür iradeleriyle değiştirmiştir.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 234) Batıda &#8220;Kölelik resmi olarak kalkmasına rağmen, sömürü ve haksızlık çok daha büyük ölçekte ve çok daha rafine yollarla devam etmektedir.&#8221; (Selçuk Kütük, Deizm, s. 284)  Batılılar hala “Çağdaş dünyadaki kadınları ve hatta çocukları bir ticaret ve eğlence malzemesi olarak kullanan kölelik düzeni konusunda çözüm getirici bir fikir üretemiyorlar. Çağdaş dünyada hala renge ve etnik kökene göre ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı son hızıyla devam etmektedir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 52) Hâlbuki “Kur&#8217;an uygulandığı takdirde köleliği yok edecek eylemleri ibadet olarak sunmuştur. Günümüzde birçok kimse ekonomik yoksulluklar ve cinsel istismarlar yaşamakta, iradelerini özgürce kullanamamakta, zorla seks kölesi yapılmaktadır. Uluslararası İş Örgütü’ne göre şu anda, kimisi seks işçisi, kimisi zorla çalıştırılan 40 milyon civarında modern köle mevcuttur. Bazılarına göre, dünya tarihinde sayı olarak en çok kölenin olduğu dönem içinde bulunduğumuz dönemdir. (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? s. 311) Kur&#8217;an köleler için yapılacak harcamaların ibadet olduğunu ifade etmiştir. Kur&#8217;an hiçbir şekilde özgür bir bireyi köleleştirmeye cevaz vermemiştir. (Muhammed, 4) &#8220;Bodley: Müslüman orduları fethettikleri yerleri, hiçbir zaman birer köle ve ta’bi devlet halinde koymadılar, onların doğal kaynak ve maddelerini kendi faydalarına olarak kullanmadılar.&#8221; (Bodley, Hz. Muhammed, s. 106)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde devam eden kölelik sistemine ve İslam’ın ‘kökten’ köleliği neden kaldırmadığı konusuna tekrar döneceğimizi hatırlatıp konumuza başlayalım. İslam’a göre köle ve cariyeden kast edilen ‘savaş esirleri’dir. &#8220;Köleliğin aslında savaş esirlerinden ibaret olması gerekir. Hz. Peygamber; &#8216;Allah huzurunda üç kişi beni kendilerine hasım/düşman/davacı olarak bulacaktır. Bunlardan bir tanesi de insan alıp satandır.&#8217; buyurmuşlardır. İslamiyet daha başlangıçta köleliği ortadan kaldıracak hükümleri ortaya koymuştur.&#8221; (Hilal ve Haç Çekişmesi, Halil Halid, s. 216, 217) &#8220;Ben kıyamet günü şu üç (grup) insanın düşmanıyım: Benim adıma ant içtikten sonra sözünden cayan kişi. Hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kişi. Ücretle bir işçi tutup işini gördüren ve işçinin ücretini vermeyen kişi.&#8221; (Buhari, Büyu 106, İcare 10; İbni Mace, Ruhun 4) İşçi ve beden istismarının kölelikle beraber ifade edilmesindeki hikmetini ileriki yazılarımızda göreceksiniz! “İslam, hür insanların kaçırılıp, köle olarak alınıp satılmalarını bütünüyle yasaklamıştır. Savaş esirlerinin ise, Müslüman savaş esirleriyle değiştirilinceye ya da fidye karşılığında serbest bırakılıncaya kadar köle olarak tutulabilmelerine ‘izin vermiş’ fakat bunu emretmemiştir.” (Mevdudi, Tefhim’ül-Kur’an, III/485-486; Muhammed b. Tahir Aşur, İnsan ve Toplum, s. 221; M. Hamidullah, Devlet İdaresi, s. 263); “Savaş esirleri konusu, dünyada süregelen savaş politikası ile ilgilidir. Günümüzde savaş esirlerini değişimine razı olmayan düşman bir ülkeyle savaşıyor olsak, bizim tek taraflı olarak esirleri serbest bırakmamız uygun olur mu?” (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 285) Bir kişiyi çalışma kamplarına kapatmak, kölelikten daha mı iyidir? (Mevdudi, Resail Mesail, II/225-226) Bedir esirlerinden Ebu Aziz esaret durumunu şöyle anlatır: &#8220;Beni teslim ettikleri Ensarinin ailesi sabah akşam sadece hurma ile yetinirken, bana yemek ikram ediyorlardı.&#8221; (Mevdudi, Resail Mesâil, 1/373)  Ve 1400 sene sonra: HAMAS elindeki İsrail’li esirleri teslim ederken esirler HAMAS’a teşekkür etmekte iken, israil’İn teslim ettiği Müslüman esirlerin işkence görüp aşırı zayıfladıkları gözlerden kaçmıyordu! (Yeni Şafak, 8/02/2025; Türkiye, 25 Ocak 2025) Diğer bir esir ise yazdığı mektupta şunları yazmakta idi: “Benim adım Keith Siegel ve Gazze’de esir tutulan İsrailliyim. 7 Ekim 2023’ten 1 Şubat 2025’e kadar Gazze&#8217;de esir olarak bulundum. Beni esir tutan mücahidler, bu süre boyunca bütün temel ihtiyaçlarımı karşılamaya özen gösterdiler. Yiyecek, içecek, ilaç, vitamin, göz tedavisi ve tansiyon ölçüm cihazı gibi birçok ihtiyacımı sağladılar. Ayrıca, kendimi kötü hissettiğimde bana bir doktor getirdiler ve tedavi görmemi sağladılar. Gıda ve beslenme konusundaki taleplerime titizlikle cevap verdiler. Hatta bana sağlık durumuma uygun yiyecekler (bitkisel beslenme, zeytinyağı gibi) temin ettiler. Bana karşı gardiyanlar son derece iyi davrandılar. İsrail hükümeti ve ordusunun, eğer Kassam Mücahidlerinden biri onların eline esir düşseydi, ona aynı insani muameleyi göstereceğini sanmıyorum.” (Aydınlık, 2.2.2025) &#8220;Müslümanların o zamanki kölelerinin hayatı, 19. yüzyıl Avrupa&#8217;sındaki bir fabrika işçisinden daha emin ve daha iyiydi.&#8221; (Will Durant, İslam medeniyeti, s. 41. Batılı bir yazarın, kölelik ile işçi arasındaki bağlantıyı kuracak kadar bu konudaki İslam’ın bakış açısına hakim olması ilginçtir!) Aslında İslam’a göre kölelik kavramı “Bütün tutsaklık ve sömürü -sosyal, ekonomik ve politik esaret- biçimlerini kapsar.&#8221; (Esed, Mesaj, III/1274. Bu yazar da sonradan Müslüman olmuş bir Batılıdır!) İnsanın, nefsini dünyaya aşırı bağlamaktan, arzulardan kurtarması da hürriyete kavuşma ve kavuşmama kapsamındadır. (Doçent Doktor Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 512) İnsanı dünyanın endişe, aldatmacalarından azade edip cehennem azabından kurtarmaya yönelik her amel, esaretten kurtulma kapsamındadır. (Yazır, Hak Dini, 8/5843) Muhammed Suresi 4. ayet, ‘esirlerin fidyeyle veya karşılıksız olarak serbest bırakılmalarını’ emreder. “İslam köleliği başlatmamış, var olan kölelik stokunu eritecek emirler ve yasaklar ortaya koymuştur. Hz. Peygamber de esirleri kurtulacağı güne dek himaye edilmek üzere bazı ailelere vermiştir.” (Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, II/688)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik İslam öncesi başlamış ve İslam dışı emperyalist, feodal sistemlerin eseri olmuş ve bunlarla varlığını devam ettirmiştir. İslam öncesi devirde Arabistan&#8217;da ve genel olarak dünyada iki çeşit kölelik vardı; Hür insanları bazı ülkelerden zorla toplayıp köle olarak satmak şeklinde oluşan kölelik ve savaşlarda esir düşenleri köle statüsüne sokarak oluşturulan kölelik. İlk şekli, Allah ve Peygamber tarafından yukarıda aktardığımız hadisle kesin olarak yasaklanmıştır; “Allah şöyle buyurdu: Üç topluluk vardır ki ben kıyamet günü onların karşısındayım; …ikincisi hür bir insanı köle yapan.” (Buhari, Büyu, 106, İcâre 10; İbni Mace, Ruhun, 4) Böylece İslam hür insanın köle edilemeyeceğini açıkça ifade etmiş, köleliğin tarihsel temelini yıkmıştır. Çünkü İslam’a göre insan olmada herkes eşittir: “Hepiniz birbirinizdensiniz. “ (Nisa, 25) “Siz Ademoğullarısınız, Adem de topraktandır” (Buhari, “Ḥac”, 13) “Biliniz ki hiçbir Arab&#8217;ın Arap olmayana, Arap olmayan kimsenin de bir Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah&#8217;a yakınlık, mükemmellik ve arınma iledir.” (İbn Hanbel, 5/411; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, h. no:5622; Ayrıca, Hucurat, 13) Bu ayet ve hadisler gösteriyor ki, İslam ırk, renk, soy üstünlüğünü reddetmiş ve savaş esiri dışındaki köleliği kesinlikle yasaklamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İkinci şekildeki kölelik hakkında ise İslam’ın hükmü şudur: Müslümanlarla savaşan emperyalist ve zalim milletler ‘savaşta ellerine geçen tutsakları karşılıklı olarak salıvermeye yanaşmadıkları takdirde’ savaş esirlerinin köle yapılmasına izin verilir. Fakat buradaki köle kavramı tarihteki kölelik kavramından çok farklıdır. Mesela İslam devleti ile emperyalist zalim bir ülke savaştılar ve her iki tarafta da savaş esirleri var. İslam devleti bu durumda esirlerin karşılıklı salıverilmesini teklif eder. Karşı taraf bu teklifi kabul etmezse İslam şu ihtimalleri devreye sokar;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">a) Salıverilmeleri İslam devleti için zararlı değilse, serbest bırakılırlar. Savaş esirlerini iyilik ve ihsan ile salıvermek hayırlı işlerdendir: (Muhammed, 4)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15497" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islamsavas-hukku-2023-aralik-24.jpg" alt="" width="1340" height="412" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">b) Esirleri Müslüman ailelerin evlerine yerleştirmek. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hamas’ın silahlı kanadı İzzettin El Kassam Tugayları tarafından rehin alınan iki İsrailli kadın dün akşam serbest bırakılmıştı. O kadınlardan biri olan Yochaved Lifshitz, Tel Aviv’deki Ichilov Hastanesi’nde basına açıklamalarda bulundu: Haklarını teslim etmem lazım. Bizi ilk götürdüklerinde Müslüman olduklarını ve bize zarar vermeyeceklerini söylediler. Bizimle kendi yedikleri yemekten paylaştılar. Her ihtiyacımızla ilgilendiler, çok naziklerdi. Hijyenden ve yemek yediğimizden emin oldular. Kendi yedikleri yemeklerin aynısını bize de yedirdiler. Krem peynirli pideler, eritilmiş peynir, salatalık&#8230; Gün aşırı nasıl olduğumuzu görmek için gelen doktorumuz vardı. Sağlık görevlisi bizimle devamlı ilgilenip ilaçlarımızı ihmal etmiyordu. Bize çok iyi davrandılar. Tüm ayrıntılarla onlar ilgilendi. Her şeyimizin eksiksiz ve tuvaletlerin de temiz olduğundan emin oldular. Tuvaletleri biz değil onlar temizliyorlardı. Şampuan, saç kremi ve klima dahil ihtiyacımız olan her şeyi hazırladılar.” (TVnet, 24 Ekim 2023)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Burada şunu belirtelim ki; Batı dünyası, savaş esirleri sorununa toplama kamplarıyla çözüm aramıştır. En bilinenleri Nazilerin kampları, Sovyet esir kampları, Gulag ve Afganistan’daki Ruslara ait Müslüman esirler kampları, Fransa’nın Cezayir’deki ve İtalya’nın Libya’deki milyonlarca Müslümanın esir tutulduğu kamplar ile günümüzde Çin devletinin Doğu Türkistan Müslümanlarını topladığı kamplar, ABD’nin Guantanamo, Ebu Gureyb Cezaevi, Manzanar vd. Buralarda savaş esirleri bütün insani haklardan yoksun bir şekilde karşılıksız çalışmaya zorlanarak uzun yıllar hapishane hayatına mahkum edilmişlerdir. Buna karşın İslam’ın getirdiği çözüm yolu, bu esirleri Müslümanlar arasında fert fert dağıtmaktır. Müslümanların ‘hukuki sorumluluğuna verilen’ bu savaş esirlerinin ‘kanuni statüleri’ vardır. Esirlerle Müslümanlar arasında ilahi sevgi ve adalete dayalı olarak kurulan ilişki, onların toplumda insanca yaşamalarını ve İslam’ı her yönüyle tanımalarını sağlamayı amaçlamaktadır. Kısacası İslam&#8217;daki kölelikten kasıt savaş esirliğidir. Köleden maksat, kesinlikle üzerinde sınırsız yetkiye sahip olunan kişi demek değildir. İslam esirlerle ilgili olarak şu sorumlulukları getirmiştir;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Elinizin altında bulunan kölelere iyilik ve güzellikle davranın. Köleleriniz kardeşlerinizdir. Kimin kardeşi elinin altında (yani hukuki sorumluluğunda) bulunursa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara yapamayacakları işi yüklemesin, zor işlerde onlara yardım edin (Taberi, II/526; Muhammed b. Tahir Aşur, İnsan ve Toplum, s. 222) Kölelerin duygularına saygı ve onun haysiyetini koruma konusunda Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur; “Sizden hiçbiriniz, bu benim kölemdir, bu benim cariyemdir, demesin. Ancak kızım, oğlum veya kardeşim, desin” (Muslim, Elfaz 15, (2249); Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi,16/218; Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir, El Ebedül Müfred 1, s. 208; Mevdudi, Tefhim, III/500)  Onlarla serbest kalmak üzere anlaşma yapılır. Yani belirlenecek bir ücret karşılığında her esir serbest kalma anlaşması yapar. Kuran&#8217;ın bu konudaki açıklamasından, kölenin bu konuda getireceği teklifi kabul etmenin zorunlu olduğu anlaşılır. (Nur, 33) Ve onlara yaptıkları iş karşılığında ücret ödenmesi gerekir. Karşılıksız olarak serbestte bırakılabilirler. Bu konuda bizzat Peygamberimiz 63 köle azat ederek örnek olmuştur. Hz. Aişe 67, Hz. Abbas 70, Hz. Abdullah bin Ömer 100, Hz. Abdurrahman bin Avf 3000 köle azat ederek İslam’ın bu konudaki anlayışını, uygulamalarıyla gözler önüne sermiştir. Şu da bilinmelidir ki, Müslümanlar başkalarının kölelerini de satın alıp azat etmişlerdir. Sonuçta dört Halife devri sona ermeden İslam öncesi köle olanların hepsi hürriyetlerini elde etmiş bulunuyorlardı. Bu sayede tarihten miras alınan kölelik pratikte kaldırılmış olmuştur. Süveyd b. Mukarrin: “Bizim sadece bir tane de cariyemiz vardı. En küçüğümüz onun yüzüne bir tokat vurdu da (ceza olarak) Peygamber (s.a.) bize (onun) azad edilmesini emretti.” (Müslim, eyman 31-33.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şöyle bir soru sorulabilir; “İslam niçin ilk anda toplumda bulunan köleleri hemen hürriyetlerine kavuşturma yoluna gitmedi?” İslam, toplumun eğitiminde kişisel ve toplumsal yasaları göz önüne alarak çözüm yoluna gider. O devirdeki köleler yüzyıllardır kölelik kurumuna sahip bir toplumda yaşıyorlardı. Bu durum kölelerin üzerinde öyle bir etki yapmıştı ki; tek başlarına karar veremiyor, bir şey yapabilmek için başkasından gelecek emirleri bekliyorlardı. Her zaman emir almaya ve bu emirlerle iş yapmaya alışmışlardı. Tam bir kişisel özgürlük içinde kendi başlarına yaşamaları çok zordu. İşte İslam köleye benlik bilinci, insanlık onuru ve özgürlük bilinci kazandırmakla işe başlamış, yüzyıllar süren esirlik kültürünün etkilerini ortadan kaldırar<span style="color: #000000;">ak sadece kâğıt üzerinde değil insanların ruhlarında devrim yapmış, böylece kölelik zihniyetini ortadan kaldırmıştır</span>. “Köleliği içten değiştirmek lazımdır. İslam, köleye insani itibarını kazandırmada akıllara hayret verecek bir dereceye ulaşmıştır.” (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 68) “Kur&#8217;an kölelerin hürleştirilmesi için ilk ve en büyük çalışmayı başlatmıştır.”  (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 26) Sadece kağıt üzerinde yapılan kölelerin özgürleştirilmesinin sonuçlarını ABD köleliği kaldırması (1862) sonucu olan olaylarda gördük. İş bulamayan ve düzen kuramayan köleler yeniden eski sahiplerinin yanına dönmüşlerdir. 1939’da ABD’de zenciler beyazlarla aynı musluktan su bile içemiyor, 1959’da aynı okula gidemiyorlardı. Rosa Parks adlı bayan 1 Aralık 1955 tarihinde otobüste bir beyaza yer vermediği için tutuklanmıştı. Eğitimde bile üniversitede zenciler beyazlarla aynı sırada oturamıyorlardı. 18 Haziran 2015 tarihinde bile Dylan Roof adlı bir beyaz siyahilerin gittiği bir kilisede 9 kişiyi katletmekte, Genç ve silahsız bir siyahi olan Michael Brown, 9 Ağustos 2014 tarihinde Missouri eyaletinde beyaz bir polis olan Darren Wilson tarafından öldürülmektedir. Son olarak bir siyahi olan 23 yaşındaki Zakia Cumming’in sözlerini paylaşalım; “1960’lara geri dönüyoruz. Amerika’da halen ırkçılık ile uğraşıyoruz ama bu kez farklı bir ırkçılık biçimi bu. Eskiden siyahlar bazı lokantalara gidemez veya otobüslerde ön sıralara oturamazdı. Şimdi ise belki her türlü lokantaya gidebiliyor ve otobüslerin önlerinde oturabiliyoruz. Ama örneğin biz aynı şehirde Washington’da yaşamamıza rağmen, kentte siyahların ve beyazların oturduğu yerlerde verilen eğitim çok farklı.” (BBC, 26 Kasım 2014)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kölelik</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik İslam’la birlikte başlamamıştır. Kölelik İslam’dan öncede var olan Hz Resul ve İslam’la şekil değiştirip, askeri (esir statüsü) ve dini (tebliğ vasıtası) bir hüviyet kazanmış ve kölelik müessesesinin kaldırılması için tüm şart ve prensipler hazırlanmıştır. Son hamleyi yapması istenen Müslümanlar İslam’ın pek çok konusunda olduğu gibi köleliğin kaldırılması konusunda da İslam’ın çizgisinden sapıp, konuyu amacından saptırmışlardır. Mesela, içki İslam’da yasak olduğu halde ve içen kişilere sorulduğunda “Elhamdülillah Müslümanım.” dediği halde, ülkemizde içki satışı hala daha yüksek düzeydedir. Bunda sorumlu olan İslam değil, (Adı) Müslümanlardır. Yani İslam farklı şeydir, Müslüman farklı şeydir. İslam insanların dünya ahiret saadetini hedefleyen kurallar bütünüdür, onu kabul edip (Mü’min) uygulayan (Müslüman) ise insandır. Pratikte İslam namazı farz kılar, içkiyi yasaklar, zikri, okumayı, düşünmeyi emreder, gıybeti, kumarı  yasaklar. Müslümanım diyen; düşünmeyi terk eder, gıybeti bırakmaz, namaz kılmaz, içki içer, Kur’an&#8217;ın ilk emri ‘OKU!’ iken Müslüman’ım diyen kitaplardan fersah fersah kaçarsa, burada  İslam ile Müslüman birbirinden çok farklı hale gelebilmektedir. Bunu durumu Kur’an’ın “Müslüman oldum de, iman ettim deme.” (Hucurat, 14) ayeti, M A. Ersoy’un ise: “Avrupa’nın işleri dinimiz, işlerimiz dinleri gibi.” şeklindeki tanımı özetlemektedir. Kur’an sabun gibidir, evine alıp duvara asmakla insan temiz olmaz. Kur’an ilaç gibidir, reçeteyi muska gibi üzerinde taşımakla iyileşemez insan. Kur’an güneş gibidir, güneşten kaçanı, güneş aydınlatmaz. İslam’la, İslam’ın emir-yasaklarını kabul edip yaşayacağını iddia edenler (Müslümanlar) arasında dağlar kadar fark olabilmektedir. Bu fark azaldıkça Müslüman kazanır, insanlığa örnek olur, fark arttıkça hem kendini hem İslam’ı karalar, kötü gösterir hem de dünya ahiret saadetine ulaşamaz, tıpkı günümüz Müslümanlarının içinde olduğu hal gibi. Bu konudaki her iki uç örnekler için, ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazımız ile, ‘İslami bilim, felsefe ve Batıya etkileri’ ve ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler’ yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kölelik konusunda da durum aynıdır. Biz İslam’ı savunuruz; İslam’ı yaşamayan adı Müslüman, dini para, makam, dünya, karşı cins olan insanları ve hatalarını değil. Yoksa günümüz Müslüman prototipine baktığımız zaman namaz kılmayan, içki içen, faiz yiyen, şans oyunları oynayan, okumayan vd. kişilere Müslüman adı verilmeli idi ki, durumun tam tersi olduğu ortadadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki, Müslümanlar değil ama İslam (Kur’an ve hadis) köleliğe nasıl bakmaktadır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’a saldıran önyargılı kişilerin sömürdüğü çağdaş köleler: Emeği verilmeyen işçi, memur, köylüler, bedeni kullanılan fahişe, telekızlar, çocuk işçiler konusunu şimdilik bir tarafa bırakırsak şunu rahatlıkla görürüz ki ne İslam’ın ilk dönemlerinde ne de günümüzde köleliğin kökeni İslam değildir, varlığı da İslam’la devam etmemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Köleliğin bir vakıa, hayatın içinde var olduğu bir dönemde Hz. Resul  şu prensipleri getirmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kim kölesini öldürürse, hapseder, gıdasını keserse onu hapsedin, gıdasını kesin öldürün.&#8221; (Ebû Davud, Diyet 7; İbn Mâce, Diyet 23; Nesâî, Kasem 10);  &#8220;Hizmetçi ve köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Ona yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Eğer onlara zor işler teklif ederseniz derhal onlara yardım ediniz.&#8221; (Müslim, Eyman 29; Müsned 5/161; M. Hamidullah, Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed, s. 126, 127);  “Sizden biriniz bu kölemdir, bu cariyemdir demesin. Kızım veya oğlum yahut kardeşimdir, desin.” (Muslim, Elfaz 3; Müsned 2/484); Köle zor işlerde çalıştırılmaz. (Buhârî, “İmân”, 22; Müslim, “İmân”, 40) “Hz. Resul kölesi Zeyd b. Harise’yi serbest bırakır fakat o peygamberimizi terk etmez ve Hz. Resul’e hizmete devam eder. (İbn-i Hişâm, I, 267; İbn-i Sa’d, III, 42; Tirmizî, Menâkıb, 39/3815; Buhari, 3/303) Hz. Ömer (ra) Mescid-i Aksâ&#8217;nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlerinde, bineği Medine&#8217;den oraya kadar hizmetçisiyle nöbetleşe kullanır. Hz. Osman devlet reisi olduğu dönemde kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını köleye uzatıp çektirir. Ebû Zer’de takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu. (Ebû Avâne, Müsned 4/72; Beyhakî, Sünen 8/7) Görüldüğü gibi birinci merhalede kölenin insan olarak hakları topluma yerleştirilir. Bu öyle bir eğitim sürecidir ki Hollandalı bir oryantalist olan Snouck Hurgronje: “Avrupalılar, İslâm’da kölelik hakkında Amerika ile doğudaki şartları birbirine karıştırmaktan dolayı hatalı hükümler vermişlerdir. Bundan dolayı İngilizler’in köle ticaretini men için koydukları nizamlar hakkındaki övgüler pek yerinde değildir. Bugünkü şartlar içinde onlar için köle olmak bir saadettir. Denemek için kendilerine, benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim kölelerin hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini tekrar Mekke’ye getirmem şartı ile kabul ediyorlardı.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/113) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peygamberimizin de kölesi ve cariyesi vardı. Hz Muhammed’in kölesi Zeyd b. Harise, efendimiz tarafından azad edilmesine, babası ve amcasının bütün ısrarlarına rağmen yinede hizmette kalmayı tercih etmiştir. (DİB Ansiklopedi, Zeyd b. Harise maddesi; Prof. Dr. Abdülaziz Hatip , Kuran ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, s. 50) Azadlı kölesi Bilal-i Habeşi’yi ise, hem müezzin hem de çoğu zaman devlet hazinesi sorumlusu yapmıştır. (İbn-i Hacer, el-İsabe, I, 165) Ve en nihayetinde Efendimiz tüm kölelerini azad etmiştir! (Buhârî, Itk, 1; Ebû Dâvud, Edeb, 120; Askalani Buluğu&#8217;l-Meram, Trc. 4/294) Diyarbekri, Tarihu’l-Hamis adlı kitabında (2/178- 179) azad edilenlerin tek tek isimlerini sayar! Kölesini dövdüğünü duyduğu sahabeleri uyarıp kölelerin azad edilmelerini sağlamıştır. (Müslim, Eyman, 32,35) Sadece Müslümanlara değil, haberi olduğu her yerdeki köleleri hürriyetlerine kavuşturmaya çalışmıştır. Mesela, Yemen Hükümdarı Zülkelâ el-Himyeri&#8217;ye bir mektup göndermiş ve eli altındaki 4.000 kölenin azat edilmesine vesile olmuştur. (İbn Düreyd, s. 308; İbnü&#8217;l-Esîr, Üsdü&#8217;l-ğâbe, 2/176-177; İbn Hacer, el-İsabe, 1/492-493)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- Kölenin de bir insan olduğu bilincine ulaştırılan topluma, ikinci merhale olarak savaşta esir edilen bu insanların hürriyetlerine kavuşmaları için çeşitli sebepler oluşturulmuştur. Mesela: yeminini bozan, yanlışlıkla  adam  öldüren, sevap için veya anlaşma ile köle azat etme gibi. “Hangi mü’min, bir köleyi azat ederse, Allah da o azat ettiği kölenin her bir organına karşılık bir organını cehennem ateşinden azat eder.” (Buhârî, `Itk”, 1; Müslim, ‘‘`Itk”; 21(1509); Tirmizî, “Nüzûr”, 20); “Hanginizin yanında bir kız köle (velîde) bulunur, onun yetişmesi için eğitim imkânı tanır, en güzel bilgilerle donanmasına yardımcı olur ve sonunda azat edip onunla da evlenirse, kendisi için iki ecir vardır. (Aynî, Bedreddin Ebî Muhammed Mahmud b. Ahmed, XVI/267-268; Ayrıca: Buhârî, “`İlim”, 31; “`Itk” 14, 16, “Nikâh”, 12, “Enbiyâ” 48, “Meğâzî”, 35,“Cihâd”, 145, “Salât”,12; Müslim, “İmân”, 241 (154), “Nikâh”, 84 (1365); Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 5(2053); Tirmizî, “Nikâh”, 25 (1116); Nesâî, “Nikâh”, 65)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köleler İslam ordusuna komutan da (İbn Manzûr, Muhtasaru Târîhu Dımaşk li İbn Asâkir, I/42) olmuştur, şehirlere valide. (Belâzurî, Ensâb, I/163)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesela bir savaş yapılır. Esirler ele geçer. Bu esirlere uygulanacak maddeler şunlar olabilir: Esir idam edilir, bu ise zalimliktir ve İslam’da zulüm yasaktır. Toplama kamplarında esirlerin bir arada tutulması ihtimali ki, esir kamplarında yapılan zulüm örnekleri işkence, öldürme, tecavüz, gayri insani muamelelerin çeşitleri, birinci, ikinci dünya ve çağdaş dünyanın devletleri arasındaki savaşlarda bol bol görülmüştür ve bu da İslam’a, insanlığa yakışmaz bir tutumdur. Esiri serbest bırakma ihtimali ki bu durumda düşman tarafı serbest bırakmayabilir veya serbest bırakılan esir tekrar savaşa katılabilir. Ve son ihtimal, İslam’ın köleliğin (Savaş esirliğinin) kalkma şartları olgunlaşana tek savunduğu görüş: Esirleri önce Müslüman ailelerine taksim edip, böylece onların karşı çıktıkları dünya görüşünü, yaşayarak görüp, öğrenip insanca muamele görüp İslam’ı tanıttıktan sonra bu insanların çeşitli sebepler bulunarak (sevap, yemini bozmanın cezası vd.) serbest bırakılması veya Müslüman esirlerle karşılıklı değiştirilmeleri. Unutmayalım ki “İslam birçok cezadan kurtulma kefareti olarak öncelikle köle azat etmeyi şart koşmuştur.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 84)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle; esir edilen kişiye insanca muamele edilir, yanlışları, ön yargıları gösterilir, gerçek (Teori ve pratiğiyle yaşanarak) öğretilir sonrada esir serbest bırakılır. İslam’da kölelik budur, eğer bu insani ve ahlaki duruma kölelik adını verilebilirse! İşte tüm bu sebeplerden dolayı Ahmet Cevdet Paşa, &#8220;Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır.&#8221; (Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII/466) demektedir. İslam bazı haramları aşama aşama ortadan kaldırmıştır. İçki, kölelik gibi. Çünkü toplumu o haramın kaldırılacağı ortama hazırlamak zorunludur. Bu da belli bir eğitim ile tedricen, aşamalı olarak sağlanmıştır. “İslam köleliğin kaldırılmasını aşamalı olarak hedeflemiştir” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 25) Namazsızlıktan içki içmeye, İslam’a aykırı işler yapıp kendine Müslüman diyenlerin yaptıkları, suçun şahsiliği kuralı gereği ancak kendilerini bağlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Cariye</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cariye; Savaşta esir edilen, savaşa bizzat katılan kadın asker, düşman safları içinde yer alan esir düşmüş kadın savaşçılardır. Günümüzde artık cariyelik konusu tarihi ilgilendiren bir konu haline gelmiştir ve tarihî bir hadise olan cariyelik müessesesi günümüzde hiçbir şekilde uygulamak mümkün görünmemektedir. Ama gerek tarihte gerek günümüzde İslam dışı uygulamalar ile kıyaslanamayacak derecede ileri seviyede düzenlemelere sahip olduğu da bir realitedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ali Rıza Demircan, &#8216;Kuran ve Sünnet ışığında cariyeler&#8217; isimli kitabında, &#8216;Allah, meşru savaş sonrasında -geçici süreli- esir alınmasını onaylamıştır.&#8217; demektedir. Nisa, 36. ayette Allah şöyle buyurur: &#8220;Esirlerinize ihsan ile (Allah görüyor bilincinde iyilikle) muamele edin. &#8220;İslam dini, tarihten ve cahiliyet toplumundan devraldığı insanlık dışı köleliği, kendine özgü insancıl kuralları olan &#8216;İslam savaş esirliği sistemini&#8217; kurarak, &#8216;kurumsal ve kuramsal&#8217; olarak yasaklamıştır.”  (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 151, 152) İslamî dönemde meşru savaşlar sonucu alınan esirlerin hiçbirisi köleleştirilmemiştir. Onlar kısa süre içinde özgürlüklerine kavuşturulmuştur. İslam yalnızca karşılıksız veya fidye karşılığı bırakılmalarını esirlerin emreder. (Tevbe, 60; Nur, 33; Nisa, 92; Maide, 89; Mücadele, 3-4; Nur,32; Nisa,3, 25; Müslim, Eyman, 30-30; İbni Mace, 2525; Müslim, Eyman, 12) Cariyeler, geçici statülü savaş esirleridir. (Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 153)  İslam evlendirilmelerini teşvik eder ve onlarla cinsel ilişkiye girmesi için rızaya dayalı nikâh şartını koşar.  (Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 150)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da cariye değil, “meleket eymanuhum” yani “Sağ elin sahip olduğu” anlamındaki deyim geçer ki bundan maksat ‘nikah sahibi’ olmaktır. Zira bu tabir, henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde geçmektedir. (Mearic, 30) Bu kavramın maksadı, insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikah sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Daha ileriki yıllarda yapılan savaşlarda esir alınan kadınlar için de hüküm aynıdır. Esir değişimi veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah kıyılması gerekir. Buna ise “eş” denir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikâhsız” ilişkiye asla izin vermez. Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikahsız cinsel ilişki kurulabilen kadın kastedilen “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık ispatıdır: “Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa, 25) Dikkate ediniz ayet düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsetmektedir. (Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu, Hz Havva&#8217;dan Günümüze Kadın, s. 125-128)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse şunlar yapılır: Güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikâhı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler.  Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar. Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler. Ya örneğin, lisan belletme, teknoloji öğretme, meslek kazandırma vs. karşılığı üçer beşer serbest bırakılırlar. İçlerinden kendi istekleri ile evlenmek ve Müslüman toplumda yaşamak isteyen olursa, kendi rızasıyla, ailesinin izni alınarak (hatta çağrılarak) ve mehirleri tastamam verilerek bekârlarla telli duvaklı, davullu zurnalı baş göz edilip serbest bırakılırlar.”  (R. İhsan Eliaçık, İslam’da “Cariye” Var mı? Adil Medya, 22 Ekim 2014) Hz. Peygamber cariyesi Mariye ile evlenmiştir. Kur’an içlerinde Mariye’nin de olduğu Hz. Peygamber’in hanımlarından ayırt etmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. (Tahrim, 1-2)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Suriye’nin fethi sebebiyle sayıları yüz bini bulan erkekli kadınlı esirler ele geçmişti. Bu kadar insana ne yapılacağı sorun olunca Hz. Ali: “Ey Ömer! Bunların hepsi Bizans’ın zulmü altında inleyen sefil ve biçare insanlardır. Artık bunlar bizim halkımızdır. Bunların kolları ve cesetleri kazanıldı, şimdi de yüreklerinin kazanılmasına sıra geldi. Görüşüm şudur: Hepsini kayıtsız şartsız serbest bırak! İslam’ın sevgi, merhamet ve adaleti altında saadetle yaşasınlar. Varsınlar çoluk çocuklarına kavuşsunlar.” (Filibeli Ahmet Hilmi; İslam Tarihi, shf. 287) Hz. Ömer bu görüşü kabul etti. Yüz bin esirin serbest bırakılması için derhal bölge komutanı Ebu Ebeyde b. Cerrah’a emir gönderdi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız yazar D’Ohsson, 1791′de Paris’te yayınladığı ‘Tableau General De L’Empire Othoman’ isimli eserinin 4. cildinin 381. sayfasında şöyle diyor: “Dünyada esirlere, kölelere, cariyelere ve hatta kürek mahkümlarına Müslüman Türklerden daha iyi muamele eden bir millet daha yoktur.” Türk ve İslam düşmanlığıyla tanınan Baron De Tot, 1785 yılında yayınlanan ‘Memorye Surles Turcs’ isimli eserinin 2. cildinin 251. sayfasında şöyle demektedir: “İtiraf etmeliyiz ki, köleleriyle cariyelerine fena muamele edenler yalnız Avrupalı Hırıstiyanlardır.” </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hele ki, Sonradan Müslüman olan yazar Pickthall&#8217;un ifade ettiği gibi,  &#8220;köle ticareti, İslam&#8217;ın asla onaylamadığı korkunç bir olaydır.” (Kemal Kahraman, Muhammed M. Pickthall, s. 109) ve yukarıda ifade ettiğimiz gibi,  kendini Müslüman kabul edenlerin yaptığı İslam dışı işlerden biridir.</span></p>
<p><strong>Peki, dünyada kölelik kalktı mı?</strong></p>
<p><span style="color: #000000;">                                                                                                         </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12036" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kole-savas-esiri-2021-1.jpg" alt="" width="777" height="456" /></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irak içişleri bakanlığının açıkladığı ‘resmi’ verilere göre ABD’nin Irak işgali sonrası esir olan Irak’lı kadın sayısı 5130. Tecavüze uğrayanların sayısı 3330, hamile kalıp hapishanede doğum yapanların sayısı 1200, zorla kürtaj yaptırılanların sayısı 1830, toplu tecavüz nedeni ile hayatını kaybedenlerin sayısı 180. İşkence altında öldürülenlerin sayısı 120. Ayrıca 4.000 kadından ise haber alınamıyor! (Yeni akit, 26.02.2013) Bunlar işgal altındaki ülkenin açıklayabildiği ‘resmi’ rakamlar ve bizlere medeniyet dersi (!) veren bu batılı ülkeler hala dünyanın birçok ülkesini işgal etmeye devam etmekte ve sömürmektedir. Asıl sorun ise, onların yönlendirmesine kanarak İslam’ı eleştiren içimizdeki batı hayranlarıdır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gazze’li mücahidlerce yaklaşık 1.5 yıl esir tutulan 4 İsrailli kadın asker serbest bırakıldıklarında ise şunları söylüyorlardır: “Bize iyi davrandılar. Yiyecek içecek elbiseler iyiydi. Bizi bombalamalardan korudukları için onlara teşekkür ediyoruz.” (Haber 7, 26.01.2025) İşte demokrasi sloganları ile ülkeleri işgal eden emperyalist Hristiyanlar ve işte iftira edilen Müslümanlar… Gerçek ortada!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam eski kölelik bağlarının tümünü kurutmuştur. Kurutulmayan tek kaynak harp köleliğidir. Resulullah Bedir Savaşı&#8217;nda mübadelesiz olarak esirleri serbest bırakmıştır. Fransız ihtilali, köleliği Avrupa&#8217;da kaldırmıştı. Peki o zaman Müslüman Cezayir&#8217;de Fransa&#8217;nın yaptıklarının adı nedir? Amerika&#8217;nın Afrika&#8217;daki siyahlara yaptıklarının adı nedir? İslam insanlara karşı açık sözlüdür, köleliği ilga yolu da mevcuttur, fakat o yolu açmak, dünyanın harp esirlerini köleleştirmemede ittifak etmesine bağlıdır. Amerikalılar kulüp, lokanta ve otellerine, &#8216;yalnız beyazlara&#8217; veya &#8216;köpeklerin ve siyahların girmesi yasaktır&#8217; ibaresi yazıları levhaları asmıştı. Harp esiri cariyeler konusunda İslam&#8217;ın suçu (!) serbest fuhşu (genel evler veya randevu evi gibi birleşme tarzını) serbest bırakmamış olması mıdır? Sadece ünvan değiştiği zaman kölelikte değişen nedir ki? Fuhşun çukuruna itildikten sonra, hiçbir istekliyi red etme hakkı olmayan kadının şeref ve hassasiyeti nerededir? Sahte medeniyet, kölelikten beter olan serbest fahişeliğe kölelik demiyor. Çağdaş Avrupalı erkek, şehevi isteklerini tatmin etmek istiyor. Bir kadın bedeni arıyor. İslam&#8217;daki cariye nizamı geçici bir nizamdır. Mevcut nizamlardan cariye nizamı çok daha haysiyetli ve çok daha temizdir.” (Prof. Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 72, 79, 82-87 ) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">ABD&#8217;de ara seçimlerin yanı sıra Tennessee eyaletinde &#8220;köleliğin yasaklanması&#8221; da oylandı. Seçmenlerin yüzde 20,3&#8217;ü ise uygulamanın devamı yönünde görüş belirtti. (Euro News, 10.11.2022) Tarihteki ataları da, “İngiliz, İspanyol, Portekiz ve Fransız gemileri Avrupa&#8217;dan kumaş, tuz, incik-boncuk, silah, içki alıp Afrika kıyılarında satıyor ve yerine zenci köle alıyorlar, sonra o köleleri Amerika&#8217;da satıp oradan kahve, tütün, şeker alıp Avrupa&#8217;ya götürüp satıyorlardı.” (Hıfzı Topuz, Elveda Afrika hoşça kal Paris, s. 311)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13175" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/resim-0ebb8e70.jpg" alt="" width="286" height="263" /><br />
</strong><br />
</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde adı konmamış kölelik sistemi ve cariye meselesi, İslam dışı kanaklardan beslenerek aynen devam etmektedir. İşin ilginç yönü, İslam’a kölelik meselesi üzerinden saldıranların hem tarihte hem günümüzde köleliği çok daha kötü bir şekilde uygulayıp, hala daha da devam </span>ettirmektedir!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Modern kölelik bir çeşit, “köleliğin güncel, çağdaş veya yeni algılanış ve uygulanış biçimlerine işaret etmektedir.” Modern köle hükmünde olan kişi hukuken var olan statüsünü korumaktadır; yani köleleştirildiği halde, özgür birey olarak ‘görülmektedir.’Ortada zincir yoktur, kanunen yasal bir durum söz konusu değildir ama çağdaş, güncel şekli ile, hatta daha da zor şartlarda kölelik aynen devam etmektedir. Günümüzde modern kölelik olarak nitelendirilen insan ticareti, çocuk ve kadının cinsel istismarı, çocuk işçiliği, sözleşmeli kölelik ve borç yüzünden kölelik, insan onurunu zedelemekte ve onulmaz insan hakları ihlallerine sebep olmaktadır.” (https://insamer.com/tr/modern-kolelik_340.html) “Modern kölelik, tüm insanlar için geçerli temel hakların ihlal edilmesine ve özgürlük ve güvencenin ortadan kaldırılmasına neden olmaktadır. Bugün kölelik az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bir tarafa, gelişmiş ülkelerde dahi varlığını sürdürmektedir. Modern kölelik, çeşitli uluslararası düzenlemelerle yasaklanmışsa da günümüzde hâkim olan anlayış köleliğin yasalar aracılığıyla örtülü şekilde uygulanmasına hizmet etmektedir. (Mehmet Atilla Güler, Modern Kölelik ve Modern Köleliğin Görünümleri, İş Ve Hayat,Yıl 2015 Cilt: 1 Sayı: 2, s. 44) “Dünya genelinde 50 milyon kişinin &#8220;modern köle&#8221; olduğu tahmin ediliyor.&#8221; (AA, 01.12.2022) Öz Gıda İş Genel Başkanı Mehmet Şahin &#8220;Modern kölelik sistemi kaldırılsın.” (Milat, 17 Mayıs 2017); “Antep&#8217;te işçilerinden &#8220;Asgari ücret&#8221; tepkisi: Bunun adı modern kölelik” (2 Temmuz 2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Asgari ücret, kölelikten de aşağıdır.&#8221; İbrahim Halil Er</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-12098 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/asgariucret-kolelik-2021.png" alt="" width="480" height="156" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Asgari ücretle çalışan milyonlarca kişi yokmuş ta günümüzde, o zamanın kölelerini konuşuyoruz.&#8221; (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 195) Kölelik kendi başına bir olgu değildir. Onu besleyen savaş, sınırları aşan borç ve adalete dayalı olmayan sınıf ilişkilerinin sonucudur. (s. 25) &#8220;Bugün ayıla bayıla anlattığımız Yunan medeniyeti, bu kadar ilerlemesini köle ve hizmetçilere borçludur. Bugün, insanların köleden beter yaşamalarına neden olan ücret politikası vardır: Asgari ücret.&#8221; (s. 26) &#8220;Kölelik bir sosyal kurumdur, yerine bugün asgari ücretli, karın tokluğuna işçilik ikame edilmiştir. Kölelik ya da benzeri bir sistem hep var olacaktır. Kuran bu yüzden kölelikten çok, onu ortaya çıkaran bozukluklarla savaşmıştır.&#8221; (s 28) &#8220;Ne yapmıştır peki? Kazancın ihtiyaç fazlasının muhtaçlara paylaşılmasını emretmiştir. (Bakara, 219; Bakara, 261) İhtiyaca dönük olmayan her türlü biriktirme ve yığmanın, Allah tarafından yasaklandığı bildirilmiştir. (Tekasür,1; Tevbe 34-35) İslam toplumunu tehdit eden bir hareketlenme olmadığı müddetçe, savaş emredilmemiştir. (Hac, 39; Bakara, 193) Var olan kölelerin özgürleştirilmesi için teşvik edici hükümler konmuştur. (Nisa, 92; Maide, 89; Mücadele, 3; Beled, 11-13) Kölelere zulmedilmesi yasaklanmış, onlarla iki arkadaş gibi geçinilmesi, eşit ilişkiler kurulması emredilmiştir.&#8221; (Buhari, 15, 16, İman, 22; Müslim, Eyman, 10)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" title="kolelik1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik1-300x196.jpg" alt="" width="337" height="220" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik10.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1039" title="kolelik10" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik10.jpg" alt="" width="231" height="193" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1032" title="kolelik2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik2-300x187.jpg" alt="" width="300" height="187" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik9.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1036" title="kolelik9" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik9-300x68.jpg" alt="" width="300" height="68" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik8.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1035" title="kolelik8" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik8-300x132.jpg" alt="" width="300" height="132" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik11.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1037" title="kolelik11" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik11-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik4.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1034" title="kolelik4" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik4-300x243.jpg" alt="" width="300" height="243" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik3.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1033" title="kolelik3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik3-300x101.jpg" alt="" width="300" height="101" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html/kolelik_zaman_031013" rel="attachment wp-att-4505"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4505" title="kolelik_zaman_031013" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kolelik_zaman_031013.jpg" alt="" width="568" height="310" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Karaköy&#8217;de küçük yaşta kızlar köle gibi çalıştırılmakta, kadınlar seks kölesi gibi satılmaktadır.&#8221; (Gökmen Ulu, uğur Dündar, s. 204)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Modern köleliğin ne kadar yaygın olduğuna ve insanların nasıl acımasızca sömürüldüğüne dikkat çekilen Colors adlı dergide, sömürülen çocuklardan, seks işçisi olan, satılmak üzere kaçırılan, terör için kullanılan, babalarının borcuna karşılık çalıştırılan insanlardan örnekler yer alıyor. Fransa, Los Angeles ve Hong Kong’daki bu zor durumdaki insanlarla yapılan söyleşilere yer verilen Colors’un dergisine göre, 1850’lerde ABD’de bir köle satın almanın bedeli 50 bin dolara eşit olurken, 21. yüzyılda 100 doların altına inmiş durumda bulunuyor.Belirlemelere göre, dünyanın yarısı günde 2 doların altında bir gelirle geçiniyor. Bu da potansiyel köleler için uygun ortam yaratıyor. Kölelik dünyanın her ülkesinde yasak olmasına rağmen, günümüzde 27 milyon köle var. Çin’deki Laogai, dünyada çalışma zorunluluğu olan hapishanelerin en büyüğü. Bin 200 kampta yaşayan tutukluların ürettiği telefon çipleri, deri eşya, kozmetik ürünleri, ilaçlar gibi 200 farklı ürün dünyaya ihraç ediliyor. Dünyada üretilen çayın üçte biri bu işçiler tarafından toplanıyor. Dünyada kakao tohumu üretiminin yüzde 45’i Fildişi Sahili’nde gerçekleştiriliyor. Burada çalışanların yüzde 80’i köle işçiler. Yani dünya kakao üretiminin yüzde 36’sı köleler tarafından yapılıyor. Dünyada köleler tarafından kurulan ilk ve tek ülke olan Haiti’de fakir anne ve babalar çocuklarını daha iyi bir eğitim ve bakım vaat eden bakıcı ailelere veriyor. Ama sözler her zaman yerine getirilmiyor. Yüzde 75’ini 7 ile 14 yaş arası kızların oluşturduğu çocukların çoğu, hayatları boyunca yeni ailelerine hizmet ediyor, diğer çocuklardan farklı muamele görüyor ve hiç eğitim almıyor. Hindistan’da çocuk evliliklerinin yaygın olması, çocuklara erken yaşta sorumluluk yüklenmesine neden oluyor. Ailelerin kararıyla gerçekleşen bu evliliklerde iletişim kopuklukları yaşanıyor. Kız çocuklarının eğitimleri yarım kalıyor ve hayatlarının geri kalanını kendileri için seçilmiş kocalarının mutluluğuna adamak zorunda bırakılıyor. Kaçak işçiler, sırf bir iş sahibi olmak için haftada 7 gün, günde 14 saat zor koşullara razı olup, işi ayarlayan aracılara büyük miktarda borçlanıyor. Maaşlarıyla ne insan gibi yaşamaları ne de borçlarını geri ödemeleri mümkün olmuyor. Pasifik’teki Saipan adasına çalışmak için gelen Asyalı göçmenler, iş bulma bedeli, kira ve gıda için çok yüksek ücretler ödemek zorunda kalıyorlar. Dünyaca ünlü markaların fabrikalarında çalışan işçiler, vaat edilen maaşı almak için mesaiye kalıyor. İlk çalışma yılının sonunda eve dönüş ücretini bile karşılayamayan işçiler, ancak 150 dolar biriktirebiliyor. Ayrıca, modern dünyanın sorunsuz insanlarının ise kendilerini güzelliğin, paranın ya da alışverişin köleleri haline getirdiklerine işaret edilen dergide, gerçekten kölelik yapanların ya seslerini kimseye duyuramadığı, ya da cehaletin karanlığında içinde bulundukları durumu kader olarak kabul ettikleri vurgulanıyor.&#8221; (NTV, 8 Ocak 2022)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Olayın vahim tarafı tüm bu kölelik düzenine karşı olan ve bu düzeni ortadan kaldıracak tek sistem olan İslam, hala kölelik üzerinden eleştirilmektedir. Acaba amaçta bu suçlamalar üzerinden insanların gerçeği görmesine engel olmak mıdır?!! Devam edelim:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köle Pazarı. İstanbul&#8217;da köle pazarı Ayda 400 &#8216;a kimi seks, kimi yemek yaptırıyor! (Milliyet, 18.10.2005);&#8221;Unvanı değiştiği zaman kölelikten değişen nedir ki?&#8221; (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 86); İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, &#8220;Kadınları köleleştiren fuhuşu yasaklayacağım.&#8221; (BBC,18 Ekim 2021); Yıllık cirosu milyar dolara varan ABD&#8217;li iç giyim firması Victoria&#8217;s Secret, köle çocuk işçi çalıştırmaya göz yummakla suçlanıyor. (16 Mar 2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Japon askerinin seks kölesi olarak kullandığı kadınların görüntüleri ortaya çıktı. 2. Dünya Savaşı&#8217;nda Japonya ordusunun seks kölesi olarak çalışmaya zorladığı kadınlara ait ilk video ortaya çıktı. Güney Koreli uzmanlar görüntülere ABD&#8217;ye ait arşivlerde ulaştı. (Cumhuriyet, 10 Temmuz 2017) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Koreli Kadınlar, ABDli Askerlere Seks Kölesi Oldu. Uluslararası Göçmen Örgütü&#8217;nün bir raporuna göre, 1990&#8217;ların ortalarından bu yana 5000&#8217;den fazla kadın ABD askeri personeline pazarlanmak üzere Güney Kore&#8217;ye kaçırıldı. Filipinler, Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinden kaçırılan bu kadınlar, Güney Kore&#8217;de ABD üslerinin çevresinde konuşlanan barlarda fahişe olarak çalışmaya zorlandılar. Filipinler, Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinden 1990ların ortalarından itibaren 5 binden fazla kadın kaçırıldı. Kadınlar, Güney Korede ABD askerlerine pazarlandı. (09 Nisan 2003);  II. Dünya Savaşı’nda Japon ordusunun her 70 askere bir seks kölesi talep ettiği ortaya çıktı. (Indyturk, 8 Aralık 2019); İngiltere&#8217;de &#8216;modern köle ticareti. İngiliz Daily Mail gazetesi, İngiltere&#8217;ye yurtdışından getirilen kadınların, daha ülkeye ayak basar basmaz, havalimanlarında açık artırma yöntemiyle köle gibi satıldığını ortaya çıkardı. (08.03.2007); İngiltere&#8217;de araştırma: En az 100 bin modern köle var. İngiltere&#8217;de yapılan yeni bir araştırmaya göre, ülkede en az 100 bin modern köle bulunuyor. Bu rakam, resmi tahminlerin 10 katı. Kölelik karşıtı çalışma yürüten kuruluşlar, kurbanların yüzde 90&#8217;ının tespit edilmemiş olduğunu söylüyor. (BBC, 15 Temmuz 2020); Diplomalı seks köleleri. Aksaray&#8217;da polis, 20 kadını fuhuştan gözaltına aldı. Gözaltına alınan kadınların meslekleri duyanları hayrete düşürdü. Aksaray&#8217;da polis, Türkmenistan&#8217;da çocuk doktoru, gazeteci, bankacı, öğretmen ve hemşirelik gibi meslekleri olan 20 kadını gözaltına aldı. (İnternet Haber, 11 Nis 2008); İstanbul&#8217;un Afrikalı seks işçileri.  Burası İstanbul’un kurtlar sofrası. Bir taraf, Afrika’dan kaçıp burada yaşam mücadelesi veren siyahilerin mahallesi Kumkapı. Diğer taraf fuhuş mekânlarıyla Aksaray: Yanıp sönen neon ışıkları, taksilerden inen hayat kadınları, kapı girişleri kalabalık barlar, “Ortam lazım mı?” diye soran ağır abiler, seyyar satıcılar, polis sirenleri&#8230; Alışık olduğum görüntüler. Kumkapı’ya çok yakın, etrafta yüzlerce siyahinin varolması da sıradışı bir durum değil. (Hürriyet, 12 Nisan 2018); Menajerim beni seks kölesi yaptı. Geçen ay intihar eden dizi yıldızı Jang Ja-yeon’un 7 sayfalık veda mektubu Güney Kore’yi karıştırdı. Mektupta &#8220;Menajerim beni seks kölesi gibi kullanıp, medya patronları ve yöneticileriyle yatmaya zorladı&#8221; itirafları var. GEÇEN ay başında evinde kendisini öldüren genç yıldız, intiharıyla bütün Güney Kore’yi yasa boğarken, sanat dünyasını suçladığı intihar mektubuyla ülkede yeni bir şok yarattı. 26 yaşındaki Jang Ja-yeon, intiharından bir hafta önce yazdığı 7 sayfalık mektubunda menajerinin kendisini seks kölesi olarak kullandığını, rol kapabilmesi için medya yöneticileri ve CEO’larıyla yatmaya zorladığını anlatıyor. Dün ortaya çıkan mektupta Jang, eğlence endüstrisini yöneten erkeklere ağır suçlamalarda bulunuyor. (Hürriyet,  Nisan 02, 2009)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Köle ticareti Avrupa’ya pahalıya patlayabilir. 14. Karayip ülkesi, 400 yıl süren esir ticareti yüzünden ortaya çıka felaket sebebiyle İngiltra, Fransa ve Hollanda’ya karşı hukuki süreç başlattı.  Köleliği 1934’te kaldıran İngiltere, kölelere değil sahiplerine bugünkü parayla yaklaşık 240 milyar Euro ödemişti. Kölelere ise, “Hürriyetinizi kazandınız, gidin kendinizi geliştirin” denmişti. (3.10.2013)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayşe Tükrükçü’nün akıllara durgunluk veren hikâyesi. Genelevdeki herkes, sizin gibi kaderin sillesini yemiş insanlar mı? Kolayına geldiği için orada olmayı tercih edenler var mı? Hayır, çünkü kölelik bu! Kolayı-molayı da yok. Ben gün geldi, bir günde 60-70 kişiyle yattım. Bunun nesi kolay? 365 gün çalışıyorsun. 12 ayda, 12 kere regl olman gerekiyor değil mi? O günlerde de çalışmak zorundasın. Bir genelev kadınının zevk alması mümkün mü? Hayır. O bir şehir efsanesi, bir fantezi. İğrenç şartlarda çalışıyorduk, yaşıyorduk. Oraya gelen erkeklerin de insanlıklarından utanması lazım&#8230; Bir kadın, o haldeki bir erkekle yatmaz, yatamaz! Yüreği kaldırmaz. Ama erkekler yatabiliyor. Adam geliyor seninle yatıyor. Sonra, “Kızım, sen niye orospu oldun?” diyor. “Kızım” diyor, çünkü kızı yaşındayım. Döven, söven, ağlayan, hakaret eden, sapık taleplerde bulunan&#8230;Bir günde 70 kişiyle yattıktan sonra insan ne hissediyor? Ölüm. İçine hortum sokarsın, yine de temizlenemezsin. Regl, kürtaj fark etmez, her zaman çalışacaksın. Benim 8 tane kürtajım var genelevden. Peki bu kıskaçtan kurtulmak mümkün değil mi? Çok zor. Ben 240 milyona satılmıştım. Kazanıyorsun zannediyorsun ki, borcunu ödeyebileceksin. Bir hesap çıkarıyorlar sana, sigorta parası, işçi parası, yemek parası, kuaför parası, vekil parası, yakıt parası, su parası, elektrik parası, bilmem ne parası&#8230; Sen hep borçlusun! Sonra nasıl kurtuldunuz? Bir müşterim âşık oldu bana. “Seninle evleneceğim!” dedi. Ama onun düğün yapacak parası yoktu. Benim borcumu ödeyip, o düğünü yapabilmek için 700’e yakın erkekle yatmam gerekiyordu. (Ayşe Arman, Hürriyet, 24 Mayıs 2015)</span></p>
<p><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-96159" src="https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/5234524645753711111.jpg" alt="" width="1232" height="532" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Savaş esiri&#8221; olan &#8220;kölelere&#8221; günümüzle bile kıyaslanamayacak birçok hak tanıyan İslam&#8217;ı eleştirenler, sıra &#8220;sex işçisi&#8221; diye tanımladıkları milyonlarca kadına, asgari ücretle çalışan emekçilere sıra gelince sus pus oluyorlar nedense!</span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><span style="color: #000000;">.</span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html">İslam, kölelik ve cariye</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/islam-kolelik-ve-cariyelik.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turan Dursun&#8217;a cevaplar II</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 06:55:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[ayetlerde celiski]]></category>
		<category><![CDATA[celiskili ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Din bu]]></category>
		<category><![CDATA[Din bu 1]]></category>
		<category><![CDATA[din eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[islam eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[islam evrensel]]></category>
		<category><![CDATA[islam miras hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Evlilik Yaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kulleteyn]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki celişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki hakaretler]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki matematik hatası]]></category>
		<category><![CDATA[miras paylaşımında matematik hatası]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Dawkins]]></category>
		<category><![CDATA[türk ateistler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni ateistler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1002</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Bu yazı, Bahattin Sağlam ve İsmail Acarkan’ın  ‘Turan Dursun ve Din’ ile Prof. Süleyman Ateş’in ‘Gerçek Din Bu 1-2’ adlı eserleri ‘temel alınarak’ hazırlanmıştır.) &#8220;İnsanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (İlahi mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya kalkışırlar: Böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor. Böyle birine mesajlarımız [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html">Turan Dursun’a cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">(Bu yazı, Bahattin Sağlam ve İsmail Acarkan’ın  ‘Turan Dursun ve Din’ ile Prof. Süleyman Ateş’in ‘Gerçek Din Bu 1-2’ adlı eserleri ‘temel alınarak’ hazırlanmıştır.)</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İnsanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (İlahi mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya kalkışırlar: Böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor. Böyle birine mesajlarımız aktarıldığında, sanki kulaklarında bir sağırlık varmış da onları hiç duymamış gibi, küstahça yüz çevirir: İşte ona (öteki dünyada) acıklı azabı haber ver!&#8221; (Lokman, 7-8) “İnandıktan sonra kafirliğe sapıp sonra ‘inkarcılıkta daha ileri gidenlerin’ tövbeleri asla kabul edilmeyecektir.” (Ali İmran, 90)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Allah (cc) tarih boyunca hep aynı emir ve yasakları insanlara bildirmiştir. Bununla beraber dinin ‘pratikleri’ geldiği toplumun düşünsel, kültürel ve sosyal yapısına göre farklılık gösterir. Bu farklılık kainattaki diyalektiğin gereğidir. Gönderilen her dinde inanç esasları (Allah&#8217;ın varlığı ve birliği, iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağı vs) birdir. İbadet ve insanlar arasındaki ilişkiler ve bunlarla ilgili hükümler ise toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Din, kişiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barış içinde geçirebileceği mükemmelliğe ulaştırabilecek ve toplumda barış ve adalete dayalı bir yapı oluşturabilecek mükemmel bilgidir ve Allah tarafından gönderilmiş bu bilgiler, çağlar boyu doğruluğu değişmeyecek emir ve  yasaklar bütünüdür. Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine, insanlığın ilk dini animizm veya totemizm gibi &#8220;ilkel&#8221; dinler değil, Kur’an&#8217;ın deyimiyle İslam dinidir. İslam, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taşıdığından, Allah&#8217;ın insanlar için gönderdiği dindir ve temelde (özde) hep aynı ve tek olmuştur. Hz. Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduğu, nebilerin de uyup tatbik ettiği din her zaman aynıdır. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaşan insanlar yine temelde, değişen dinler üretmişler ve bunun sonunda da “ilkel, batıl, şirk dinleri” ortaya çıkmıştır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling şöyle demiştir; “Bütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (İslam) yıldız yıldız parçalanmış.” (Ali Ünal, Din etrafında, s. 60) Din, İnsanı mutlak güzelliğe, barışa ve iyiliğe çağıran,  akıl sahiplerinin özgür iradeleri ile kabul ettikleri ilahi kurallardır. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beş bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma. Bu konularda detay için ‘İslam tüm dinlerin özüdür’, ‘İslami emirler ve hümanizm’ adlı yazılara bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din Afyon mudur?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ateist Marx’a göre, “Din, toplumların afyonudur.” (Karl Marx. Hegel&#8217;in Hukuk Felsefesi&#8217;nin Eleştirisine Katkı, s. 191) Bu sözü adeta bir hadis imişçesine bayraklaştıran materyaşist kesim 150 senedir dine ve dindarlara karşı savaş açmış ama başarılı olamamıştır! Artık bu sözün dile getirilmesi de marxizm karşıtlığı gibi algılanır olmuştur! “K. Marks’ın bu sözü Soğuk Savaş döneminde CIA psikolojik propagandalarının en etkili silahı oldu. Sosyalizme karşı kullanılan hiçbir ideolojik silahın bu ölçüde etkili olduğu görülmemiştir. Bu sözün edildiği 19’uncu yüzyılda din, yoksulların “ilacı” değil egemenlerin baskı aracı idi. 25 yaşındaki Marks şunu dedi: “Dini acı, aynı zamanda gerçek acının ifadesi ve gerçek acıya karşı bir protestodur. Din, mazlum mahlukun iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz hallerin ruhudur. Halkın afyonudur.” (Ki afyon metaforu, insanların anlık acılarını azaltan ve onlara devam etme gücü veren hoş yanılsamalardı. O dönem afyonun tıbbi nitelikleri ve bağımlılık yaratma potansiyeline hem değer veriliyor hem de kınanıyordu.) Ali Şeriati’ye göre “dinin özü afyon değil uyarıcıdır.” Tarih sahnesine devrimci kimliğiyle çıkan dinin/ Hz. Muhammet’in muhalif yönü unutturuldu. Dinin toptan mutlak kötü olduğu, salt gericilik taşıdığı düşüncesi, Marks’a ait değil, daha çok burjuva aydınlarına ve kaba materyalistlere aittir! Bizim solun da “din hakkında bildiği tek şeyin dine karşı olmaktan ibaret” hali aşılması gereken zaaftır&#8230; Egemenlerin dayayıp direttiği dini algıyı yıkmak esas hedeftir.” (Soner Yalçın, Sözcü, 09 Mayıs 2024) Kararı verecek olan bu “burjuva aydınlarına ve kaba materyalist” Dursun zihniyetine sahip olanlardır!</p>
<p style="text-align: justify;">İlk ortaya çıktığı günden itibaren mazlumları, fakirleri korumaya alan, zekat kurumunu kurarak zenginlerin mallarının bir kısmını muhtaç olanlarla paylaşmayı emreden, mazlumların haklarını ararken, mallarını müdafaa ederken ölenleri şehit kabul eden, her türlü haksızlığı, despotluğu, zalimliği şiddetle lanetleyen İslam dini mi mi afyondur? İnsanlık  tarihi boyunca insanlara yardım elini uzatan, merhamet eden, şefkat eden,“haksız yere bir tek adamı öldürmeyi bütün insanları öldürmek”kadar çirkin bir cinayet kabul eden Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve, Hz. Muhammed (Aleyhissalatü vesselam ecmain) gibi peygamberlerin yolu olan din mi; yoksa tarih boyunca, Kabil gibi katilleri, Firavun gibi zalimleri, Karun gibi <em>&#8211;</em><em>asla paylaşmayı istemeyen- </em>zenginlik sarhoşları, koltukları için yüz binlerce insanı öldüren Lenin, Stalin, Mao ve benzeri çağdaş despotları yetiştiren dinsizlik mi bir afyondur? Allah dışındaki yüzlerce güce teslim olma ve kulluk yapma çağrısında bulunan şirk dininin amacı, statükoyu savunmak ve muhafaza etmektir. Şirk dinleri olan kapitalizm de, alternatifi olarak doğan sosyalizm dini de afyondur. Hinduizm de Hristiyanlık da afyondur. İslam ise uyuşturmaz uyandırır! İslam, insanı kula kulluktan kurtarır, sadece yaratıcıya itaat etmeyi ve sadece ondan yardım istemeyi&#8221; öğütler, İslam, akletmeyi emreder, zihni uyuşturan içeceklere yaklaşmamayı emreder, israfı yasaklar ve &#8220;Bir insanı öldürmek, insanlığı öldürmektir.&#8221; diye uyarır. &#8220;Akletmez misiniz? (Bakara, 44); &#8220;Aklınızı kullanmayacak  mısınız?&#8221; (Enam, 32) diye uyarır. İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din afyon olabilir mi? İnsanları köleleştiren Mekke aristokrasisine başkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilal’e efendisine başkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen Peygamber’in getirdiği din mi afyondur? Kızını öldüren müşrik Ömer’den, adaletin zamanlar üstü örneği olan Hz. Ömer’i çıkaran din mi afyondur? Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlığını feda eden, kadınlık timsali Hz. Hatice’yi şekillendiren din mi afyondur? 15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı, Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları yetiştiren din mi afyondur? Okuma-yazma öğretmeleri karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur? Yoksa böyle bir dine savaş açan ateizm mi asıl afyondur?! Rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan (A’raf,  156), Rahman ve Rahim  (Bağışlayan) ve Vedud olan (Karşılıksız seven), ümitsizliği ve ziyana uğrama korkusunu insanın kendi kendine zulmetmesi olarak nitelendiren (Zümer 5), İnananları ayrıca seven ve onlarca da sevilen (Maide, 54; Bakara, 165; Meryem, 96) Allah (cc) aynı zamanda kendinden korkulması gereken de yüce yaratıcıdır. Bu korkunun temelini ise ‘O’nun rahmetini, şefkatini kaybetme, O’nun sevgisinden uzak kalma korkusu’ oluşturur. Düşünsenize, her şeyimizi verenin sevgisini kaybetmekten daha korkunç ne olabilir? Bizi yoktan var edip, her türlü nimeti veren, cennete gidelim diye her defasında nankörlük ve isyan eden, gönderdiği peygamberleri öldüren, kitaplarını bozan insanlara yine de acıyıp; dünyada huzurlu ve ahirette cennete gitmelerine neden olacak emir yasakları gönderen yine O Allah (cc)’nın dini asla afyon olamaz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kız çocukların diri diri gömülmesi yalan mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nahl 58-59: “Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar!” O dönemdeki Arapların bir kısmı, kız çocuğunu ileride savaşamayacağı, ailenin şeref ve namusuna leke getirebileceği düşüncesiyle, kızları olduğu zaman üzülürlerdi. Bu düşünceden dolayı Arapların ilkel bazı kabileleri, çocuklarını öldürürlerdi. (İbni Habib, el- Munammak, s. 336; el- Halebi, İnsan, I/201) İngiliz kökenli yazar Pickthall, “kız bebekler bazen canlı canlı gömülüyordu.” demektedir. (Muhammed M. Pickthall, The Cultural Side of Islam, s. 110) &#8220;Eğer baba isterse, kızını doğar doğmaz gömebilirdi. Muhammed arapların kız çocuklarını öldürme adetine son verdi.&#8221; (Will Durant, Medeniyet tarihi, I/203-204, 230) &#8220;Kız çocukların öldürülmesinin yasaklanması büyük bir ilerlemedir.&#8221; (Antoine Anwander, Les religions de l&#8217;humanite, s. 283)</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun birkaç nedeni vardı: Birinci neden; ekonomik idi. Fakirlik korkusu. İkinci; kız çocukları savaş zamanlarında işe yaramadıkları gibi korunmaları da gerekiyordu. Kız çocuklarını öldürme adeti Kinde, Temim gibi bazı ilkel Arap kabilelerinde vardı. (Süleyman Ateş, Din Bu 1, s. 80; İslam Ans. Cahiliyye mad.) Kureyş ve diğer Mekke kabilelerinde bu yanlış ve çirkin davranış yoktu. Çünkü Mekke civardaki çöl kabilelerine göre zengin sayılırdı. İşte bu nedenle Arap şiirinde bu gelenek çokça yer almamıştır. Ferezdak aşağıdaki şiiriyle dedesinin yaptığı işten (öldürülecek kız çocuklarını fidye vererek kurtarması) dolayı övünmüştür; &#8220;Dedem ki kız çocuğunu gömenleri men ederek çocukları yaşattı, o zavallılar gömülmediler&#8221; Dursun&#8217;un iddiasına göre ise, Arapların hiçbirinde bu adet yoktur! Şimdi düşünelim; Kur’an hiç yapılmayan bir şeyden bahsedebilir mi? Kur’an olmayan bir şeyi yasaklayarak muhaliflere bir koz verebilir mi? Halbuki Kur’an böyle bir adetin yapıldığını söylemiş, hiç kimse de ‘bu yapılmıyor’ diye itirazda bulunmamıştır. İşte bu adetin Kur’an&#8217;da yasaklanması çok önemli bir devrimdir. Zaten Dursun da bu konunun sonunda (s. 244) kız çocuklarını öldürmekle ilgili bir rivayeti aktarmakta: &#8220;Kız çocuğunu öldüren de ölen de ateştedir.&#8221; ve Dursun buradan da yine İslam’a saldırmaktadır! Halbuki Kur’an, “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman.&#8221; (Tekvir, 8-9) ve efendimiz, &#8220;Çocukken ölen cennetliktir, diri diri gömülen çocuk cennetliktir.&#8221; (Ebu Davud, Cihad 27, 252; İbn Kesir, IV/478) buyurduğu halde! İbn Abbas da, müşrik çocuklarının ahiretteki durumu hakkında şöyle demektedir: “Müşriklerin çocukları cennettedir. Kim onların cehennemde olduklarını iddia ederse yalan söylemiş olur.” (İbn Kesîr, IV/478) Ayrıca Dursun’un aktardığı hadisin senedi de zayıftır. Aynı nedenledir ki Hristiyanlar ‘her doğan çocuk günah doğar, ta ki vaftiz olana dek’ anlayışını İslam reddetmiş, her doğan çocuğu masum ve günahsız, hatta ‘İslam üzere doğar’ (Buhari, Cenaiz, 92) kabul edecek kadar temiz olduğunu ilan etmiştir. Turan Dursun, hiçbir anne babanın böyle bir şey yapamayacağını, bunun doğaya aykırı olduğunu da söylemektedir. Ama günümüzde, henüz dünyaya gelmemiş de olsa anne karnında gelişimini tamamlamış, dünyaya gelmek için hazırlanmış binlerce çocuğun, ‘kürtaj’ yoluyla daha doğmadan katledilmekte olduğunu, yine doğurduğu çocuğu öldürüp çöp bidonlarına atan yahut sağ olarak cami kapısına bırakanların bulunduğunu hiç düşünemiştir. Peki gerek Arap toplumunda gerek günümüzde bu olaya dair kanıtlar var mıdır? “Eski Araplarda kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler vardı.” (N. Çağatay, İslam dönemine dek Arap tarihi, s. 135) Alman Yahudisi Gustav Weil, kızların öldürülmesinin seyrek olmadığını, fakirlik ve zilletten korunmak için uygulandığını söylemektedir. (Weil, Mohammed Der Probhet, s. 20) İngiliz oryantalist David Samuel Margoliouth, Arapların şecereye &#8211; atalarının soy kütüğüne -önemde Farslardan ilerde olduğunu ve Hicaz bölgesinde ise Kureyş kabilesinin dominant durumda olduğunu ifade eder. Margoliouth ayrıca kızlardan utanç duyma ve öldürme adetinin mevcut olduğunu da kaydeder. (D. S. Margoliouth, Mohammad, s. 28-30) 1880’li yıllarda  yazılan bir kitapta da, İslam Afrika’da ilerledikçe, “Bir zamanlar bütün Afrika&#8217;yı saran yamyamlık, ‘diri diri çocukları’ gömme gibi en kötü işler süratle ve bir daha geri gelmeyecek şekilde ortadan kaybolmakta.” (R. Bosworth, Mohammedanism in Africa, s. 798-800)  olduğu kaydedilmiştir. Dinler tarihçisi Karen Armstrong da aynı olaya dikkatleri çekmiştir: “Kızlar hiç acımadan öldürülüyordu.” (Amstrong, İslam Peygamber’inin biyografisi Hz Muhammed s. 81) Lesley Hazleton, “Eğer Hz Muhammed kız olarak doğmuş olsaydı, doğar doğmaz sessizce boğdurulurdu.” (Hazleton, İlk Müslüman, s. 31) derken aynı zamanda bu cinayetlerin gerçekleştiğini de kabul etmiş olmaktadır. Dursun’un sonradan kaydığı materyalist dünya görüşüne sahip Maxime Rodinson bile, “Muhammed kız çocuklarının öldürülmesini de yasaklamıştı.” (Rodinson, Muhammed, s 267) diye yazarken acaba Dursun ve taraftarları hiç mi bu cahilce iddialarından rahatsız olmamışlardı?! ‘Yüyılların doğurduğu ölüm’ olmakla övünen Dursun ve kitaplarını basanlar bu gerçekleri ‘OKU’mamış mıdır acaba?! Günümüzde bile durum pek değişmemiş ve kürtaj illeti her yeri sarmıştır: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 2011 Gallup anketine göre, yalnızca bir çocuk sahibi olmanıza izin verilseydi katılımcıların %40&#8217;ı bir erkek çocuğu tercih edeceklerini söylerken yalnızca %28&#8217;i bir kızı tercih etmektedir. (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 315) Peki, sadece o zamanki Arabistan mı bu melanet geçerli idi? Ne yazık ki hayır!<br />
Ülkemde de çöp kutularından, batı ülkelerinde bebek bırakma kutularından (Hürriyet, 9 Mart 2000; Radikal, 14 Haziran 2012; Evrensel, 6 Haziran 2015; Cumhuriyet, 24 Ekim 2017) hiç bahsetmeden günümüzden birkaç örnek verelim:</p>
<p style="text-align: justify;">“Hindistan&#8217;da doğan her 10 dişi bebeğin 4&#8217;ü ölüme terk edilmektedir.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 141) “Hindistanın Ladhya Pradesh eyaletindeki ormanlık alanda yeni doğmuş bir kız bebek toprağa yarı gömülü halde bulundu. Ülkede son yıllarda ailelerinin kız bebeklerin katledilişi sıkça görülüyor.” (Sabah, 25 Eylül 2013) “Hindistan&#8217;ın Uttar Pradeş eyaletinde bir mezarlıkta, ölen kızını gömmek için toprağı kazan baba, diri diri gömülmüş bir kız bebeği mezardan sağ çıkardı.” (Euronews, 14.10.2019) “Adıyaman&#8217;da kan donduran olay!” (CNN TÜRK, 26 Eylül 2021) Bebeğini diri diri toprağa gömdü Güney Afrika’da annesi tarafından battaniyelere sarılmış bir bavulun içinde toprağa gömülen bebek kurtarıldı. (Norm haber, 15.10.2021) Annesi diri diri toprağa gömdü, saatler sonra canlı çıkarıldı Uganda&#8217;da mucize yaşandı. Doğumundan hemen sonra diri diri gömülen bir bebek, saatlerce toprak altında kaldıktan sonra kurtarıldı. (Yurt Haber, 05 Nisan 2024) 7 yaşındaki kızı diri diri toprağa gömdüler. Hindistan&#8217;ın Sitapur eyaletine bağlı Semri Gaura adlı bir köyde yedi yaşındaki bir kız diri diri toprağa gömülerek ölüme terk edildi. (Hürriyet, 29.08.2014) Hindistan&#8217;da bir baba 10 yaşındaki kız çocuğunu canlı canlı toprağa gömerken yakalandı. Olay Hindistan’ın Tripura kentinde yaşandı. Baba, &#8220;çocuğunun kız olmasına daha fazla tahammül edemeyeceği&#8221; gerekçesiyle onu evinin arka bahçesine gömmeye çalıştı. (CNN Türk, 17.01.2015) Ölmeyen mucize bebek. Tayland’da henüz 7 aylık bir erkek bebek toprağa canlı canlı gömülmüş halde bulundu. Üstelik tam 14 kez bıçaklanmış halde. (Milliyet, 10.10.2016) Brezilya&#8217;da toprağa gömülen bebek 8 saat sonra kurtarıldı Brezilya&#8217;da yeni doğmuş bir bebek diri diri toprağa gömüldü. 8 saat boyunca toprağın altında kalan bebek mucizevi bir şekilde canlı olarak kurtarıldı. (NTV, 8.6.2018) Annesinin canlı canlı gömdüğü bebeği, işçiler buldu. yeni doğan bebek toprağın altından üç gün sonra sağ olarak çıkarıldı. Güney Afrika’nın Paddock kentinde akıllara zarar bir olay yaşandı. 25 yaşındaki kadın ailesinden gizlice dünyaya bir bebek getirdi. Genç kadın, yeri doğan bebeğini kum ve tahtaların altına gömdü. (GZT, 22 Nisan 2017) Hindistan&#8217;da kız bebeği canlı canlı gömmek isteyen dedeye suçüstü. Cani bir dede, yeni doğan kız torununu canlı canlı gömmek istedi. (TRT Haber, 02.11.2019) Çin’de aileler kız çocuklarını boğarak öldürüyor. (21.2.1983) Hindistan&#8217;da canlı halde gömülmüş kız bebek bulundu. Hindistan&#8217;ın kuzeyindeki Uttar Pradeş&#8217;te canlı halde gömülmüş, yeni doğmuş bir bebek bulundu. (BBC, 14 Ekim 2019) Hindistan’da 20 günlük kız bebek diri diri toprağa gömüldü. (Birgün, 22.1.2019) Hindistan&#8217;da polis 19 kız cenin buldu. (CNN Türk, 06.03.2017) Hindistan&#8217;da canlı canlı toprağa gömülen yeni doğmuş bebek çevredekilerin, tüyler ürperten olayı fark etmesiyle ölümden son anda kurtarıldı. (Sözcü, 28 Mart 2017) Hindistan&#8217;da yeni doğan bebeği diri diri toprağa gömdüler Hindistan&#8217;da şoke eden görüntü! Yeni doğan bebek, diri diri toprağa gömülmüş halde bulundu. (Yeni Şafak, 12.11.2020) Diri diri gömülen bebek mezardan canlı çıktı! Ormanlık bir alanda toprağa gömülmüş yeni doğmuş bir bebek olduğu ihbarını alan güvenlik güçleri, yanlarına sağlık görevlilerini de alarak olay yerine gitti. Belirtilen nokta kazıldığında toprağın altında gömülmüş halde bir bebek bulundu. Yeni doğmuş bebek sağ olarak mezardan çıkarıldı. (Cumhuriyet, 25.02.2014) Adıyaman&#8217;da şehit kabrini ziyaret eden lise öğrencileri, bir bebeğin hayatını kurtardı. Gençler diri diri toprağa gömülen bebeği mezardan çıkardı. (CNN Türk, 26 Eylül 2021) Orduda kan donduran olay. Altınordu ilçesi Karşıyaka Mahallesi 933 Sokak’ta meydana geldi. Edinilen bilgiye göre polis ekipleri, yaklaşık 10 gün önce doğum yapan kadının bebeğinin yanında olmadığının ihbarını aldı. Bunun üzerine kadın polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. Konuyu genişleten polis ekipleri, kadının bebeğini bir arsaya gömdüğünün bilgisine ulaştı. (Lider Gazetesi, 6 Ekim 2022) Antalya&#8217;nın Alanya ilçesinde evli ve 2 çocuk babası Hasan E.&#8217;den dünyaya gelen bebeğini bahçeye gömdüğü iddia edilen Fatma E., gözaltına alındı. (CNN Türk, 12.6.2012) “Kız çocuklarının öldürülmesi Çin, Hindistan ve Pakistan gibi birçok ülkede önemli bir endişe kaynağıdır.1978&#8217;de antropolog Laila Williamson, her kıtada bebek katliamının gerçekleştiğini ve avcı toplayıcılardan gelişmiş toplumlara kadar çeşitli gruplar tarafından gerçekleştirildiğini ve uygulamanın istisnai değil sıradan olduğunu belirtmiştir. Bu uygulama Avustralya, Kuzey Alaska ve Güney Asya&#8217;nın yerli halkları arasında iyi bir şekilde belgelenmiştir ve Barbara Miller, uygulamanın Batı&#8217;da bile &#8220;neredeyse evrensel&#8221; olduğunu savunmaktadır. 1990&#8217;da New York Review of Books&#8217;ta yazan Amartya Sen, Asya&#8217;da beklenenden 100 milyon daha az kadın olduğunu tahmin ediyordu.” (tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1z_bebek_katliam%C4%B1) Dursun ve zihniyetine göre bunların hepsi gerçek dışı!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html/islamda-kadin-kizcocuklari-ddgomme-1" rel="attachment wp-att-4508"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4508" title="islamda-kadin-kizcocuklari-ddgomme-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islamda-kadin-kizcocuklari-ddgomme-1.jpg" alt="" width="402" height="220" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/2522014.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5230" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/2522014.jpg" alt="2522014" width="461" height="221" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kizcocuklari-diridiri-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5420" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kizcocuklari-diridiri-1.jpg" alt="kizcocuklari-diridiri-1" width="430" height="316" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5856" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/1.jpg" alt="1" width="484" height="312" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7237 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/diridirikizcocuklarinigomme-1.jpg" alt="" width="392" height="384" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9273 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/49696223_538506646629278_3756084483879600128_n.jpg" alt="" width="484" height="261" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10106 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tdursunacevap-bebegomenler-1.jpg" alt="" width="756" height="436" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-12537 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/67707001_2305653543028854_8951717992492695552_n.jpg" alt="" width="472" height="449" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10174 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/246347347.jpg" alt="" width="469" height="289" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cehennem İşkence Yeri mi, Yoksa İlahi Tedavi Merkezi mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cennet ve Cehennem bizim duyu organlarımızla algılayamadığımız gerçekler oldukları için; bize ‘simgelerle<strong>’</strong> anlatılmıştır. Cennet mükemmelliğin, güzelliğin, pozitifliğin merkezleştiği ilahi sevgi ve rahmet ortamıdır. Cehennem ise eksikliğin, çirkinliğin, negatifliğin merkezleştiği yerdir! Dünyada insana en çok acı veren şey ise ateştir. Bu nedenle cehennem ateşle simgeleştirilmiştir. Kur’an&#8217;ın genel mantığı içinde Allah korkusundan kasıt, Allah’ın sevgisini yitirmekten çekinmektir. Yoksa yüksekten korkmak veya yılandan korkmak anlamındaki korkmak değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cehennem Nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilgisiz insanlar, nasıl hekim ve hastabakıcıları işkence yapanlar gibi görebilirse cehennem ehli de, çektikleri tedavi ızdırabını önceleri işkence sanırlar ama sonra gerçeği görürler. Dünyada nasıl bazı hastalıkların tedavisi için acı ilaçlar, pansumanlar, dağlamalar, yakıcı merhemler, söktürücü sıvılar, serumlar gerekiyorsa, cehennem tedavi merkezinde de zakkum simgesiyle belirtilen acı ilaçlar, değişik işlemler, serumlar vardır. Cehennem nasıl sonsuz ruhsal yükselme ortamı ise cehennem azabından amaç da işkence değil, insanı temizlemek ve onu ruhsal yükselmeye layık bir duruma getirmektir. Cehennem, bu hayatta kendilerine verilen fırsatı kaybeden insanların, ilahi adalet kanununa bağlı olarak yaptıklarının karşılığını görmelerini ve bu sayede kendi elleriyle ruhlarında meydana getirdikleri hastalıklardan kurtulmalarını ifade eder. “Sizden önce nice topluluklara elçiler gönderdik; onları varlığa ve sıkıntıya uğrattık ki doğruyu görsünler.” (En’am, 42) Buradan anlaşılıyor ki, cezadan kasıt yola gelmek, uyanmak ve daha yüksek bir hayata kavuşmaktır. Cehennem cezasının hedefi işte budur. Cehennem, bütün dehşeti ile birlikte günahkarlar için &#8220;Mevla&#8221;: Dost (Hadid 15) ve “ümm”: Anne (Karia, 9) olarak da Kur’an’da geçer. Bu mecazların reel karşılığı da vardır. Cehennem asiler ve günahkarların dostudur. Onlar cehennemin sinesinde yeniden yetişecekleri için cehennem onların anaları olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah Gökte midir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mülk suresi 16. ayette geçen, ‘Men fi’s-semai’, ‘gökte olan’ anlamına gelir ve Dursun buradan hareketle Allah’ın göklerde olduğunu iddia eder. Halbuki burada gökte olandan maksat ‘melekler’ veya ‘Allah’ın azabıdır.’ &#8220;Men&#8221; sözcüğü tekil olmakla birlikte anlam olarak çoğuldur, genelleme anlamını verir. Dursun’un iddiasının aksine, Fahrettin Razi tefsirinde ‘men’den kasıt &#8220;Allah’tır&#8221; dememekte, &#8220;Allah’tır&#8221; diyenlerin görüşünü alıp yanıt vermektedir. Çünkü Razi Eşari&#8217;dir. Eşariler, Allah&#8217;a mekan isnat etmeye şiddetle karşıdırlar. Bakara, 210&#8217;da geçen &#8220;Allah’ın gelmesi mi bekliyorlar?&#8221; deyimini ise bütün İslam düşünürlerince &#8220;Allah’ın azabının gelmesi&#8221; olarak yorumlanmışlardır. Ayetin ayetle tefsiri kuralı gereği Mülk 16. ayetin anlamı, Nahl Suresinin 33. ayeti ile çok belirgin hale gelmektedir. “Onlar kendilerine yalnız ‘meleklerin’ veya senin ‘Rabbinin buyruğunun’ gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmemişti, ama onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” (Nahl, 33) Evet, Dursun tefsir alimidir (!) ama daha tefsir metodolojisinden habersizdir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Neden Ay ve Güneş?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslam ay ve güneşi ölçü tutmuştur. Bunun birçok hikmeti vardır. İnsanların çoğu teknik bilgiye sahip değildir. Dolayısıyla vakitleri daima güneşe göre ayarlarlar. Bu asırdaki gibi saat imkanı da her zaman bulunmamıştır.  Vakitlerin esnek, kaygan olması insan ruh ve sağlığı için çok önemli bir unsurdur. İlk olarak insanı sıradanlıktan kurtardığı gibi, canlı, esnek bir düzen verir.  Dünyanın 24 saati, senenin 4 mevsimi, bu 4 mevsimdeki gün ve gecelerin kısalık ve uzunluğun değişkenliği, doğallığı ve bu değişkenlik içinde sürekli bir ibadet ortamı nerede, Sabah saat 8.00, akşam 17.00 monotonluğunun bunaltıcılığı nerede?  İnanmış insan vaktin kısalığına, uzunluğuna, sıcağına, soğuğuna bakmadan, her halükarda günlük görevlerini yerine getirir. Böyle bir durum ise, insana güçlü bir eğitim ve sağlık verir. Eğer Ramazan orucu aya göre, namaz güneşe göre ayarlanmasa idi, dünyanın bir tarafı hep sıcak günlerde oruç tutacak ve hep sıcak saatlerde namaz görevini yerine getirmek zorunda kalacaktı. Dursun’un yaptığı gibi, İsra 78. ayetini  &#8220;Güneş için namaz kıl!&#8221; şeklinde tercüme etmek ise Kur’an’ın tümüne zıt bir açıklama olmaktadır. Burada ‘Lam harfi’ illet içindir. Amaç, tahsis değildir. Yani &#8220;Güneş batıya dönünce namaz vacip olur&#8221; demektir. Yoksa &#8220;Güneş batıya dönünce güneşe ibadet edin&#8221; demekle, Kur’an’ın tek Tanrı inancı ve sıfatları hakkındaki ayetleri ve Kur’an’ın güneşe tapanları yeren kısımlarını görmemek demek olur ki bu da tam bir cahillik olur. Mesela, &#8220;Güneş doğunca uyan, batınca yat&#8221; denildiğinde acaba uyumak ve yatmak Güneş için mi olmaktadır? Hem bu verilen manayı neden bir tek islam alimi bile dile getirmemiştir? Her çeşiti ile birçok İslam düşmanı oryantalistin bile aklına bu parlak fikir (!) neden gelmemiştir acaba?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ümmet-Ulus İkileminde İslam’ın Konumu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Arap dil bilgini İbn Manzur, ‘Lisanül Arap&#8217;ta ümmet sözcüğü hakkında şunları söylemektedir: &#8220;Ümmet, insan nesli demektir. Her elçinin ümmeti, tebliğ için gönderildiği bütün insanlardır.&#8221; İslam’a göre ümmet sözcüğünün kavramsal anlamı, “aynı amaç ve kurallara bağlı olarak bir arada olan topluluk” demektir. Kur’an-ı Kerim, milletlerin çokluğunu kaynaşmaya vesile sayar. İslam’da hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Son elçinin Arapların içinde ve onlardan biri olarak gelmesi, Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmez. Ulus ise daha çok kan, dil, toprak ve kültür birliğine dayalıdır. İslam insanlık alemini aynı barış ve adalet kuralları çevresinde birleştirmek için gönderilmiştir. Evrensel olmak, tüm insanlığın acı ve ızdıraplarını ve doğal olarak sevinç ve mutluluklarını benliğinde duyabilmeye bağlıdır. Yalnızca kendi topluluğunu, ırkını, bölgesini düşünenler evrensel olamazlar. Hz. Peygamber’in Taif&#8217;teki insanları iyiye, doğruya ve güzele çağırmasına karşılık Taifliler O’nu taş yağmuruna tutup bedenini kanlar içinde bırakmışlardı. O ise ellerini açarak şöyle yakarmıştı: &#8220;Rabbim, benim şu ‘topluluğuma’ doğruyu göster, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.&#8221; (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/314) Sizi kanlar içinde bırakanlara ‘benim topluluğum’ demek, bir başka deyimle düşmanlarını bile kendi benliğinin bir parçası gibi görerek ruh enginliğine ulaşmak; Evrensellik işte budur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din ve Millet Sözcükleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da milletle din kelimesi arasında sıkı bir ilişki vardır: Kur’an’da millet Allah&#8217;a değil kişilere izafe edilir. Sözgelimi hiçbir zaman Allah’ın milleti denmez. Buna karşılık ‘İbrahim milleti’ deyimi birçok yerde geçer. Millet sözcüğü Elmalılı Hamdi Yazır&#8217;ın da belirttiği gibi, ‘dinin toplumsal yanını’ ifade eder. Yani tarih boyunca Müslümanlar İbrahim&#8217;in milleti üzere olmuşlardır. Hz. İbrahim dahil İslam’ı din kabul eden ve bu din üzerinde bir millet halinde ümmet oluşturan insanlar hep kardeştir. ‘Dinden ümmete giden yolun adıdır millet.’ Yani millet bir gidiş, bir yol tutuş demektir. İslam terminolojisinde milletin bugün Türkçede kullanıldığı sekliyle ulus, ırk, kavim ve yabancı dillerdeki ‘nation’ kelimeleriyle hiçbir ilgisi yoktur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Müslüman’dan Başkası Cennete Giremez mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Muhammed&#8217;den önce gelen peygamberlerden herhangi birine inanarak onun getirdiği ilahi mesajı yaşayan insanlar sonsuz mutluluğa erişmeye hak kazanmışlardır. Yine Hz. İsa&#8217;nın devrinden Hz. Muhammed&#8217;in zamanına kadar olan süre içinde Hristiyan olarak yaşayan insanlar sonsuz mutluluk yeri olan cennete gireceklerdir. Peygamberlerin mesajını işitmeyen insanlara gelince, bunlar hakkındaki detay, “Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap” adlı yazımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslam savaş hukuku, İslam’da cihat niçin yapılır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cihat, ‘çaba, mücadele, gayret’ anlamlarına gelen bir kavram olup sözlü ve fiili düşünsel, psikolojik ve fiziksel tüm çaba ve mücadeleleri içine alır. İslam’da savaş asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah&#8217;ın emri açıktır. &#8220;Dinde zorlama yoktur.&#8221; (Bakara, 256) İslam’da savaş, saldırıyı püskürtmek için yapılır. &#8220;Kim sizin üzerinize saldırırsa, sizde tıpkı onların saldırdıkları gibi (saldırılarına karşılık olarak) saldırın. Allah&#8217;tan sakının. Ve, Allah&#8217;ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.&#8221; (Bakara, 194) &#8220;Sizinle din konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah sizi men&#8217;etmez; çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden meneder.&#8221; (Mümtehine, 8-9) Resulullah savaşlarda kadınlarla çocukların öldürülmesinin yasaklamıştır. (Ebu Davud, Hds. No:2668, Buhari Cihad 147-148, Müslim Cihad 25-26, Tirmizi Siyer 19, İbni Mace Cihad 30, Darimi Siyer 24, Muvatta Cihad 29, Ahmed Bin Hanbel, II/23-22, 76, 91)  Yani “savaşta, savaşmayan insanlarla savaşılmaz, silahsız insanlara dokunulmaz.” (Aliyyül Kari, Mirkatül Mefatih, IV/237) Bu konuda detay için, “İslam savaş hukuku” adlı yazımıza bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din Özgürlüğü ve Mürted Konusu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da mürtedin (İslam&#8217;ı terkedip başka bir dine girenin) öldürülmesini emreden hiç bir ayet yoktur. Tersine Kur’an bunun cezai müeyyidesinin ahirette verileceğini birçok ayette ifade eder. Ali İmran, 90: “İnandıktan sonra inkar edip, inkarda aşırı gidenler var ya, onların tövbeleri kabul edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır.”; Nisa, 137: “Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri, sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez.”; Maide  54: “ Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.” Görüldüğü üzere, bu ayetlerde iman ettikten sonra küfre sapanlara dünyevi herhangi bir ceza yoktur. İslam’da mürtedin öldürülmesi ancak ‘Müslümanlarla savaşması’ şartına bağlıdır. Yani mürtedin öldürülme nedeni İslam’dan dönmesi değil, Müslümanlarla savaşmasıdır. Hz. Ebubekir&#8217;in mürtedlerle savaşması dinden dönmelerinden dolayı değil, İslam toplumunu parçalamaya ve düzenlerini bozmaya çalışmaları nedeniyle idi. &#8220;Dinini değiştireni öldürünüz&#8221; şeklindeki hadisi de rivayeti de bu düzlemde anlaşılmalıdır! İslam dininden dönenler direkt olarak Müslümanlarla savaş haline geçiyorlardı.  Yoksa, dinden dönen bir kişiyi öldüren Müslümanları Hz Muhammed kınamış, Hz Ömer zamanında da yine bir kişi öldürülünce Hz Ömer &#8220;Allah&#8217;ım, yemin ederim bunlar bu işi yaparken ben yanlarında yoktum. Ve yine yemin ederim, duyduğum zaman da yaptıklarından hoşnut olmadım.&#8221; (Buhari, Mağazi, 58; İbn-i Hişam, Sire, IV/72; Muvatta, Akdiye, 58) diyerek üzüntüsünü belirtmiştir. Efendimiz de hadisinde, dinden dönüp savaş açan hainlerin üç şekilde cezalandırılabileceğini bizlere bildirmiştir. “İslam’dan çıkarak Allah ve Resulü ile ‘harbe tutuşan’ kişi ya öldürülür, ya asılır, ya da sürgün edilir.” (Ebu Davud, Hudud, 1; Nesai, Kasame, 14) Görüldüğü gibi, sürgün de, İslam devlet otoritesinin verebileceği cezalardan birisidir! Zaten bu cezaların uygulanması da ancak devlet eli ile gerçekleştirilebilir! Ali İmran suresinin 89. ayetinde dinden dönenlerden tövbe edenlerin tövbesini Allah&#8217;ın bağışlayacağı, 91. ayette ise kafir olarak ölenlerden bahsedildiği görülmektedir. Dinden dönenlerin direk öldürülmesi hükmü İslam’da olsa idi, tövbe etmeleri veya ölene dek kafir yaşamalarından Kur’an&#8217;ın bahsedilmemesi gerekirdi. Zaten içinden dinden dönen ama dışarıdan Müslüman yaşayanların münafık olacağı ortadadır ki, Kur’an&#8217;ın buna teşvik etmesine imkan yoktur. Yani, İslam’da dinden dönen değil, dinden döndükten sonra İslam devletine karşı ‘Siyasi, sosyal ve ekonomik’ faaliyetler içinde bulunup ‘terör eylemleri’ gerçekleştirenlere ceza uygulanır. “Riddet; toplumsal, siyasal başkaldırı ve terör anlamına özel bir kavramdır.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 157) Bu noktadan hareketle de Bernard Lewis, “Din alimlerinden kafirlik suçlaması yüzünden yargılanıp suçlanan ve hüküm giymiş yok gibi görünmektedir.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 154) demekte ve yine Bernard Lewis, “Mürtedler, siyasal bir anlamlılık kazanmış olmaktadır.” (Meriç, s. 164) tespitinde bulunmaktadır. “Montogomery Watt da, “Ridde hareketlerinde dini ve siyasi faktörler birbirinden ayrılmayacak şekilde iç içe girmişlerdi. İslam&#8217;ın dini, siyasi ve sosyal, ekonomik sisteminden uzaklaşma hareketiydi ve bu yüzden de İslam karşıtı bir hareketti.” demektedir. Ureyne kabilesine yönelik uygulanan cezanın kısas olduğu ve onların çobanlara yaptıkları eziyetin aynı ile cezalandırıldıkları da görülmektedir. Bu kabiledeki kişiler hasta idiler, efendimize gelmişler, efendimiz de onların yanlarına bir deve çobanı vererek iyileşene dek onları Zü&#8217;l-Hader denen bölgede misafir etmişti. Bu kişiler iyileşince, çobana işkence ederek öldürmüş ve kaçmışlardı. Bu kişilerin eşkıyalık faaliyetinde bulundukları açıktır.” (Meriç, Muhtelif-1, s. 166, 167) O nedenle de, dinden döndükleri için değil, ‘kısas gereği’ işledikleri suçun cezası kendilerine verilmiştir. Buhari&#8217;de geçen “dinini değiştireni öldürün” (Buhari, Cihâd, 149) hadisin ise, haberi vahittir ve ravi İkrime rivayetlerinde ‘cehr edilmiş’ yani reddedilmiştir. (Meriç, Muhtelif-1, s. 172)</p>
<p style="text-align: justify;">Biz Müslümanları olarak, “Böyle bir hadis yoktur.’ veya ‘hadisler delil değildir.” diyerek kolayca işin içinden çıkabilirdik. Ama ehli sünnetin ‘edille-i şer&#8217;iyye/edille-i erbaa’ olarak kabul ettiği ‘İslam&#8217;da dini ve şer&#8217;i hükümlerin kaynakları’ndan ikincisi hadisi şeriflerdir! O nedenle bu hadise de değer verir ve ilmi kriterler içinde ele alıp değerlendiririz. Bir kere İslam tarihinde, “Hz Muhammed&#8217;in siyasi terör faaliyetine bulaşmamış bir mürtedi öldürdüğüne dair bir örnek görememekteyiz. Bu hadisinde en çok gündeme geldiği zaman, Hz Ebubekir döneminde yaşanan kitlesel irtibat savaşları dönemidir. Buradaki durumun silahlı bir isyan, siyasi bir başkaldırı olduğu ise açıktır. Hz Ebubekir, ortaya çıkan isyanı bastırma çabasıyla kılıç çekmiştir. Terör faaliyetini bırakıp tekrar eski haline döndüklerinde ise, onlar affedilmiştir.” (Meriç, s. 168- 169) Efendimiz diğer bir hadisinde de, “İslam&#8217;dan çıkarak ‘Allah ve Resulü ile harbe tutuşan’ kişi ya öldürülür ya asılır ya da sürgün edilir.” (Ebu Davud, Hudut, 1; Nesai, Kasame, 14) buyurmaktadır ki, hadisin mesajı açıktır: Dinden dönen, ‘savaş açarsa’ öldürülür! Ayrıca kadınlara mürted cezasının uygulanmaması meselesi de dikkat çekicidir! Kadınların, “savaş gücü oluşturmadıkları için” dinden dönmesinde ceza uygulanmayacağı söylenmiştir. İbn Abbas&#8217;ın irtidat eden kadının öldürülmeyeceği yönündeki ifadesini, Ömer Bin Abdülaziz&#8217;in, irtidat eden bir kadına ölüm cezası vermediği rivayeti desteklemektedir. “Piri fani (hayli yaşlı) irtidat etse de öldürülmez.” (Haskefi, ed-Dürrü&#8217;l-Muhtar, III/224) fetvası da bu görüşü destekler! (Meriç, s. 172) Özetle, mürtetle ilgili ceza bireysel bir inanç değişikliğinden ziyade kılıçla bir başkaldırı anlamı taşıyan ve modern hukukta “terör suçlarına denk gelen” suçlar için öngörülmüş bir cezadır. Bu yüzden irtidat konusu, Serahsi&#8217;nin ünlü eseri ‘Mebsut&#8217;unda, ‘devlet hukukuna’ dair ‘Kitabüs- Siyer’ bölümü içinde yer alır. Yani riddet kelimesi ile “siyasi içerikli silahlı bir terör faaliyeti” kastedildiği açıktır. (Meriç, s.174-176) Özetle, “Mürtedin öldürülmesinin sebebi olarak ileri sürülen gerekçeler, ‘mürted dinden döndüğü için öldürülür’ tarzındaki bir sebepten ziyade, toplumsal hayatı bozması, ifsad etmesi ve İslam Devletiyle savaşması gibi birtakım nedenlere dayanmaktadır.” (Maşallah Turan, İslam’da İrtidat, Kadim Akademi SBD, II/9) Bu nedenler dışında insanları zorla bir dinde tutmak zaten ‘psiko-sosyal hastalık olan takiyye-nifak’ hastalığına neden olacaktır ki, bu durum zaten İslam’ın ana ilkesi olan ‘kalp ile tastiğe’ aykırı bir haldir ve toplum için çok daha fazla zararlara neden olur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Müslüman olmayanlar&#8221; Müslümanların Koruması Altındadır</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslam’ın temel hedeflerinden biri de, Müslüman olmayanların bile adil bir ortamda yaşamalarını sağlamayı amaçlamaktır! İslam, şirk ve zulüm ortamını temizler ve sonra toplumun dini inancını yaşamasına izin verir. Bu inanç İslam’a ters bile olsa kimseye müdahele edilmez! (Bu konuda, ‘islam barış dinidir.’ adlı yazımıza bakılabilir.)</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da, &#8220;Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanları diriltmiş gibidir” (Maide, 32);  “Sen ancak bir hatırlatıcısın, onlara zor kullanacak değilsin.” (Gaşiye, 22); “Sen mümin olmaları için insanlara zor mu kullanacaksın?” (Yunus, 22) buyrulmaktadır. Bir İslam toplumunda herkes, dilediği inanç ve görüşü seçme hakkına ve seçimine göre yaşama imkanlarına sahiptir. Bu ve başka temel hükümler, İslam’ın temel insan hakları bağlamında, insan olan herkese tanıdığı hak ve özgürlüklerdir. Elbette bir İslam toplumunda gayri müslimler de olacak ve onların da temel hak ve özgürlükleri bulunacaktır. Hz. Ali&#8217;nin formüle ettiği gibi Müslüman olmayanlar &#8220;bizim yaratılışta eşlerimizdir.&#8221; Bu genel tanım içinde Müslümanlar, farklı din ve siyasi görüş sahiplerinden sadece genel asayişe itaat ve onlara götürülecek hizmetler karşılığında, güçleri oranında vergi (cizye) ister. Siyasi görüşlerin açıklanması ve siyasal katılım kanalları açıktır. Ancak bir fikri zor ve şiddet kullanarak benimsetmek yasaktır. Meşru bir yönetime karsı silahlı eylemde bulunan (bağy) aynıyla karşılık görür. Ama devlete karşı islenmiş suçlar olmadığı için, silahlı eylemden vazgeçenler (ayetin tanımıyla tövbe edenler) kendi hallerine bırakılırlar. Bu arada adam öldürmüş, kan akıtmışsa bunun hesabını verir. Şüphesiz bunlar en ekstrem/aşırı durumlardır. Normal sistemde yürürlükte olan ise, akıllara durgunluk verecek kadar çarpıcı bir özgürlüktür. İslam, ilke olarak gayri müslim her dini veya kültürel grubu kendi hukukuyla başbaşa bırakır. Peygamberimiz, Yahudilerin anlaşmazlığında onlara; &#8220;Size hüküm vermemi ister misiniz? İnandığınız Tevrat&#8217;a göre mi, yoksa Kur’an’a göre mi?&#8221; diye sormuş ve talepleri üzerine Tevrat&#8217;a göre onlara hüküm vermiştir. Bu, tam anlamı ile dini ve adli/hukuki özerkliktir. Şimdi bu konuda gayri müslim bir tarihçi olan Lübnan Hristiyanlarından Prof. Philip K. Hitti&#8217;nin tanıklığına başvuralım; &#8220;Müsamaha/hoşgörü gören dinlere mensup olanlar, yani vahye dayanan kitaplara sahip dini camialardan meydana gelir ki, Hristiyan, Yahudi ve Sabii olan bu gibi kimselere ‘Ehlu&#8217;z-Zimme’ adı verilir. Müslümanlar, bu gibi kimselerle çeşitli şartlar taşıyan anlaşma yapmışlardı. Kitap sahibi dinlerin mevcudiyetlerinin bu şekilde tanınmış olması, Hz. Muhammed&#8217;in getirdiği ve en basta gelen yeniliklerden biridir. Bu dinlere mensup olanlar, İslam toplumunda silah taşımayacaklar ve İslam devletinin kendilerine tanıdığı &#8220;himaye&#8221; (zimmet) hakkına mukabil ona vergi (cizye) ödemeye rıza göstereceklerdi. Bu hukuki statüye karşılık zimmiler zümresi, vergi ödemelerine karşılık, geniş surette hoşgörü gördüler. Bir Müslümanın taraf olduğu hukuki ihtilaflar müstesna, bu teba zümresi, hukuk davalarında ve hatta ceza davalarında kendi dini başkanlarının adli teşkilatlarına ve usullerine bağlı kaldılar. İslam hukuku, bu çeşit gayri müslimlere tatbik edilmekten alıkonulmuştur. Bu ayrı statüye tabi tutulma (adli muhtariyet) sistemi, Osmanlı devletinde son devirlere kadar, Irak’ta ve Filistin&#8217;de kurulan İngiliz manda idaresinde yürürlükte kalmıştır. Köken itibariyle Kur’an-ı Kerim de (9/19, 26/105 ve 109, 36/69-72 vd) gösterilen Ehli Kitaba hasredilen ve ilk İslam devletlerinde yürürlükte tutulan bu hoşgörü ortamı, daha sonraları Müslümanlar tarafından Harranlı Sabiiler ve Berberiler&#8217;ede uygulanmıştır.&#8221; Hz. Ömer, yoksul ve çalışamayacak durumda olan gayri müslimlere devlet bütçesinden maaş (işsizlik sigortası) bağlamıştır. Bu dine mensup olanlar ile ateşe, yıldıza, ineğe, bir nesneye (fetişist) tapanlar arasında İslam bakış açısına göre mahiyet farkı değil, biçim farkı vardır. İlk Halifeler ve büyük müçtehidiler, Mecusi, Sabii, Yezidi, Budist, fetişist vb din mensuplarını Ehli Zimmet içinde ele aldıklarına ve onlara Zimmi Hukuku&#8217;nu uyguladıklarına göre, bizim de, modern zamanların çağdaş din müntesiplerini aynı kategoride ele almamız mümkündür. Schumpeter ve Gaarder da, sözgelimi bugünkü marxizmin gerçek anlamda bir din tanımına girebileceğini, hatta buna &#8220;Materyalist Teokrasi&#8221; denebileceğini söylemektedirler. (Kitap Dergisi, Mart 1990) Gerçek şu ki, eğer tarihte Müslümanlar bu yolu seçmeseydi, bugün Asya&#8217;da ve Afrika&#8217;da tek bir Mecusi, Budist, Brahmanist din müntesibi kalmaz, hepsini kılıçtan geçirip bir soykırıma girişmeleri gerekirdi. Ama Müslümanların böyle yapmadıklarını biliyoruz; bu dinlerin hala yaşıyor olması bunun açık bir kanıtıdır. Bugün İran&#8217;da yüzbinlerce Mecusi vardır. Dahası, yüzlerce yıldır şeytana tapan Yezidiler bile güvenlik içinde yaşamışlardır. Bugün hala Mardin-Midyat yöresinde ve Musul taraflarında Yezidiler varlıklarını sürdürmektedirler. Eğer bu bölgeye tarihte İslam değil, Hristiyanlık hakim olsaydı, Kilise hepsini ateşe atıp yakardı. Nitekim kendileri şeytana tapmadıkları halde, bilimsel düşüncelerinden dolayı nice insan ateşe atılmış, özellikle kızıl saçlı ve yeşil gözlü kadınlar &#8220;içlerinde şeytanı taşıdıkları&#8221; iddiasıyla aynı akıbete uğramışlardı. Hatta Batıda başka mezhepten olan Hristiyanlar defalarca katliamlara maruz kalmışlardı. İslam ise, şeytana tapanları bile kendi hallerine bırakmış, tapınaklarına dokunmamıştı. Kur’an &#8220;yeryüzünde fitne çıkaranlar&#8221;ın zor kullanarak bastırılması hükmünü getirmiştir. Siyasal rejime muhalefet bağlamında burada sözü edilen fitne, herhangi bir siyasi görüsü anlatma, açıklama, taraftar toplama değil, doğrudan şiddet ve baskı yöntemlerine başvurma eylemidir. Bugün en demokratik ülkelerde bile durum bundan farklı değildir ve siyasi terör örgütleri, kurulu demokratik rejimlerin silahıyla mukabele görmektedirler. (Cizye konusunda detay için, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’ ve ‘Savaş esnasında uyulması gereken kurallar’ adlı yazılarımıza bakılabilir.)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Küfür ve Kafir Kavramları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Küfür basit bir inkar değildir. Bu kavramın içinde düşünsel ve eylemsel bir olumsuzluk bulunur. İmanın iyi anlaşılması için, onun zıttı olan ve ondan önce gelen “küfr” kavramının iyi bilinmesi ve iyi tahlil edilmesi gerekir. Küfr, “kfr” fiil kökünden mastar olup, sözlükte “bir şeyi örtmek” anlamına gelir. Bu açıdan düşünüldüğünde kafir; ‘yüce değerlerin özünü, özündeki güzelliği ve mükemmelliği örten’ anlamına gelir. Bazı ibadetler ve tövbe, birtakım günahları örttüğünden bunlara da ‘keffaret’ denilir. Allah&#8217;ı, ayetlerini ya da hükümlerini örten, daha çokta Allah&#8217;ı evrenden silmeye çalışan, sebepleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri “yok” sayan, evrenin yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi birtakım hayali etkenlere bağlayan, (Detay için, ‘evrim’ ve ‘Ateizm Yanılgısı’ adlı yazılara bakılabilir.) bilmeden her zerreyi ilahlaştıran veya Allah&#8217;ın ayetlerinin birini, birkaçını ya da tamamını bu şekilde tanımamaya yönelenlerin artık, kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez (muhakemeleri sağlıksızdır), dilleri hakkı söylemez duruma gelir. (Araf 101, 179; Detay için, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımıza bakulabilir.) Görülüyor ki, küfür düşünsel ve eylemsel bir negatifliktir. Buna karşılık iman varlık ve oluş noktasında olumluluğu, pozitifliği içinde barındırır. Yani iman; pozitif kutuptaki düşünsel ve fiili bir kategoridir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zina ve Cezası</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an&#8217;da uzak durulması gereken bir eylem olarak ifade edilen zinaya ceza olarak, tarafların her birine yüzer kez vurulması emredilmiştir. (Nur, 2) Bu vuruştan maksat öldürmek değil, toplumsal bir kınama ve bu kınamanın insanda meydana getireceği yaptırımlardır. Zina denince akla gelen recm (taşlama) cezası ise Kur’an&#8217;da geçmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam’da recm var mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Nur Suresi&#8217;nin 2. ayetinde zina edenlerin cezası belirtilirken evli veya bekar olmaları arasında bir fark belirtilmemektedir. Bir rivayette Peygamberin emriyle bu cezanın uygulanması sırasında suçlunun kaçmaya çalıştığı fakat yakalanıp öldürüldüğü Peygamberimize aktarılınca; “keşke bıraksaydınız” (Ebu Davud, Hudud, 24) dediği nakledilmektedir. Oysa Nur Suresi’nin 3. ayetinde “Cezaları uygularken şefkatiniz size engel olmasın.” denilmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber, bu durumda (rivayete göre) Allah&#8217;ın hükmünü uygulamamış oluyor ki, bu Peygambere bir iftiradır ve peygamberimizin böyle bir şey söylemesi düşünülemez!  Peygamberimizin ceza konusundaki anlayışı açısından şu rivayet gerçekten dikkate değer: “Ebu&#8217;l-Yesar diye bilinen Abbad isimli, Ensarlı bir adam, başından geçen bir olayı Peygamberimize şöyle anlatmıştır:  Ey Allah&#8217;ın Elçisi, ben kentin kenar bir semtinde bir kadınla yalnız kalıp onunla seviştim. Cinsel ilişki dışında ondan yararlandım. İşte şimdi huzurundayım. Hakkımda istediğin hükmü uygula! Ömer bin Hattab:  Allah seni gizlemiş, sen de kendi hatanı gizleseydin! demiş; fakat Peygamberimiz, cevap vermemiş. Adam yürüyünce ardından birini gönderip onu çağırtmış ve ona: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.” (Hud, 114) ayetini okumuştur. Bir adam kalkıp: “Bu yalnız ona mı mahsustur?” diye sormuş. Peygamber;  Hayır, bütün insanlara mahsustur, demiştir. (Tirmizi, Tefsir 12) Bu konu ayrıca, ‘İslam’da had cezaları’ başlığı altında ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yaratılışın Altı evresi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an&#8217;da gün kelimesinin kullanımı ve 6 gün kavramı, “Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap” başlıklı yazıda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İskenderiye Kütüphanesini Kim Yaktı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle bu iddianın ilk kaynağı olarak gösterilen ve E. F. Gregorios tarafından yazılan ‘Devletlerin Kısa Tarihi’ adlı kitabın ‘ilk baskısında’ ve Süryanice&#8217;ye tercüme edilen &#8216;İslam Fetihleri&#8217; adlı bölümde böyle bir iddia asla yoktur. Ne zaman ki, kitap İngilizceye çevrilmiştir, kitapta bir anda bu iddia yer almış ve sonra da dünyaya yayılmıştır! Kısaca bu iftiranın yer aldığı kaynağın içeriği zaten sorunludur! (Ali çankırılı, Batıda İlmi Skandallar, s. 45) Halbuki gerçekte, “Bizans, dönemin en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler açılmıştır.” (Soner Yalçın, Hürriyet, 10 Ekim 2010) Alanında sayısız eser veren Adnan Adıvar’da, “İslam ve İlim” adlı eserinde bunun bir iftira olduğunu belirtir. (A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca ilim ve Din, s. 71, 75; 98,103; Vâlâ Nureddin, Tarih Boyunca İlim ve Din, Akşam, 25 Nisan 1944) Princeton Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K. Hitti ise şöyle demektedir: “Halifenin (Hz. Ömer’in) emriyle Amr İbn As&#8217;ın altı ay boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında, İskenderiye Kütüphanesindeki kitapları yaktığına dair anlatılanlar, ‘tamamen hayali ve farazi tatlı hikayelerden ibaret’ olup, tarihi gerçeklerle alakası yoktur. Büyük Plotemy Kütüphanesi pek erken bir devirde, daha M.Ö. 48 senesinde Julius Sezar tarafından ateşe verilmiştir. Yeni İskenderiye Kütüphanesi ise, İmparator Teodoius emri üzerine, takriben M.S. 389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir. Bu duruma göre İslam fetihleri esnasında İskenderiye&#8217;de önem taşıyan herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve ayrıca o çağda yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr&#8217;a ne de Ömer&#8217;e bu konuda bir suç atfetmemiştir.” (İslam Tarihi, I/251; Ayrıca Seyyid Hüseyin Nasr, islam&#8217;da bilim ve medeniyet, s. 198; Adem Pak, İskenderiye Kütüphanesi&#8217;nin Akıbeti Üzerine Değerlendirmeler, İslami Araştırmalar Dergisi, 2003, XVI/I, 176-183; Mehmed Mansur, İskenderiye Kütüphanesini Müslümanlar mı Yaktı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları; Nuray Yıldız, Eskiçağ Kütüphaneleri, 90-94; Mustafa Fayda, Hz.Ömer Devri, DGBİT, II/100-104) İskenderiye Kütüphanesi üstüne araştırmalar yapan Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Tuncer Tuğcu, İskenderiye Kütüphanesi’nin yakıldığı günü şöyle anlatır: &#8220;414 yılının Lent bayramında, Hypatia’nın konuşmalarından etkilenen halk kütüphanenin önünde toplandı. Piskopos Cyril&#8221;in rahipleri bu kalabalıktan rahatsız oldu ve silahlı güçleri çağırdı. İlk Hypatia tutuklandı, eziyet edilerek öldürüldü. Daha sonra İskenderiye Kütüphanesi’ndeki kitaplar toplatıldı ve hamamlarda ateşe verildi. Ve kütüphane alevler arasında sonsuz bir sessizliğe gömüldü. Böylece insanlık tarihinin bu eşsiz bilim ve kültür hazinesi yok oldu, dünyanın eski çağlarına ait pek çok değerli bilgi bir daha elde edilmeyecek şekilde ortadan kalktı.&#8221; Bernard Lewis de konu hakkındaki makalesinde, kütüphanenin Müslümanlar tarafından yok edildiği hikayesini bizzat Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı ilim adamlarının reddettiğini yazmaktadır. (Mostafa El-Abbadi ve Omnia Mounir Fathallah, What Happened to The Ancient Library of Alexandria?, s. 214) Yazar Dr. Sigrid Hunke, İskenderiye Kütüphanesinin Başkumandan Amr’ın emri ile yakılması iddiasının tamamen çirkin bir iftiradan ibaret olduğunu açıkça ifade etmekte (Avrupa&#8217;nın üzerine doğan İslam güneşi, s. 255) ve Kahire Kütüphanelerinde iki milyon yüz cilt sayısına ulaşan eserlerin, eski İskenderiye kütüphanesindeki kitap mevcudunun yirmi misline ulaştığının altını çizmektedir. Lord John Davenport ise, ‘Hz Muhammed ve Kur’an’ı Kerim’ adlı eserinde bu konuda şunları söylemektedir: “Hz Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yakma yalanı sonradan uydurulmuş bir iftiradır. Çünkü Batlamyus’un Kütüphanesi, Julius Sezar’ın bir seferi sırasında yakılmıştır. Müslümanlar fen, tarih, şiir, felsefe ve başka konulara ait eserleri saklayarak bunlardan faydalandıkları meydandadır ki, değil ki yakmak! Hz Ömer’in kütüphaneyi yaktığını söyleyen Ebulfereç dahi bu uydurma olaydan altı yüz sonra yaşamıştır. Halbuki daha önce yaşayan Hristiyan ve mısırlı tarihçiler böyle bir şeyden bahsetmezler. Gibbon da, olay zamanında yaşayan Hristiyan ve Yahudilerin bu konuda Ömer’den bahsetmemelerinin altını çizer. İskenderiye Kütüphanesi üzerine uzman olan Saint Croix, bu iftiranın bir hurafe olduğunu, çünkü İskenderiye kütüphanesi dahil birçok kütüphanenin dördüncü yüzyıldan sonra yaşamadığını ifade eder. Bu iddianın aksine, Araplarca yazılan tarih, tıp, ziraat ve başka ilimlemre ait eserleri, Kur’an nüshalarıdır diye yakan kardinal Ekzimen veya Çin İmparatorunun eserlerini yok edenler nasıl oluyor da böyle bir hareketi suç olarak ileri sürebiliyorlar?” (Davenport, s. 59-60) Amerikalı tarihçi ve filozof Will Durant&#8217;ın  da görüşleri aynı yöndedir: “Bazı kaynaklar Amr&#8217;ın İskenderiye Kütüphanesini yaktırdığını yazar, ancak bu şehirdeki kitapların  büyük kısmının 392 yılında Patrik Theophile zamanında harap edildiğini kaydetmek yerinde olur.” (Will Durant, İslam medeniyeti, s. 170) Ünlü İslam düşmanı &#8220;Ernest Renan bile, Hz Ömer&#8217;in İskenderiye kütüphanesini yaktırmadığını itiraf etmektedir.&#8221; (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 28) Aslında gerçek olan, bu iddiaların kaynağı olan Hristiyanlarda bu işin normal sayıldığıdır! “Kitap yasaklama ve yakma olayları, bilhassa Katolik Roma kilisesi&#8217;nin tarihinin bir parçasıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 140) “Haçlılar Trablusşam&#8217;a girdiklerinde 3 milyon kitabı yakmışlardı.” (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam&#8217;dan öğrendikleri, s. 104) &#8220;Engizisyon mahkemesinin kararıyla Gırnata&#8217;da 1 milyon cilt kitap yakılmıştı.&#8221; (Taceddin Ural, Papa bir puttur, s. 93) &#8220;Yunan Kralı İskender Babil&#8217;de, bir kitap hariç, birçok bina ve kütüphaneleri yakmıştır.&#8221; (Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans&#8217;ının Oluşumu, s. 48) Ayrıca Arslan Terzioğlu&#8217;nun Vakıflar Dergisi, 1970 tarihli “İskenderiye Kütüphanesi Müslümanlar Tarafından Yakılmamıştır” makalesinde özellikle Avrupalı oryantalistlerin eserlerinden istifade edilerek, hadisenin gerçeği yansıtmadığı göstermektedir. (acikerisim.fsm.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11352/1606/Terzio%C4%9Flu.pdf) Kısacası, “Hazreti Ömer&#8217;in İskenderiye kütüphanesini yaktığı iddiasının aksini ispat eden kesin deliller meydanda iken, bu iddiayı kimse ciddiye almaz.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 45) Ama bu gerçekler hiç bir zaman, yalan olduğu defalarca ispatlandığı halde Hz Ömer&#8217;in İskenderiye kütüphanesini yaktığı iftirasının binde biri kadar dillendirilmemiştir! Ve kütüphane yakmakla meşhur olan dindaşlarını Hristiyanlar savunurken, ülkemizin ‘uzman din alimi’ olan ateistleri de onların içimizdeki borazanlığını yapmaye devam etmektedirler!</p>
<p style="text-align: justify;">Ve işin tam aksine, İslami kimliklere karşı olan zihniyetlerin asıl kitap düşmanı olduğunu da yaşayarak gördük, ne yazık ki! : “Moğol Talanından Beter Kültür Cinayeti. 28 Şubat döneminde işlenmiş bir kültür cinayeti yıllar sonra öğrenildi ve 1909’a kadar Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndaki özel kütüphanesi olan, daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne devredilen İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kitaplığı’ndaki son derece kıymetli binlerce eserin Prof. Kemal Alemdaroğlu’nun 28 Şubat zamanındaki rektörlüğü sırasında çöpe atıldığı ortaya çıktı!” (Murat Bardakçı, Haber Türk, 10 Ocak 2016) “ABD&#8217;ye kitaplarla kafa tuttu. Amerikan işgali sırasında yanan Basra kütüphanesi&#8217;ndeki 300 bin kitabı kurtaran Alya Muhammed Baker Irak&#8217;ın milli kahramanı haline geldi.” (Yeni Şafak, 27/01/2019) ‘Ömer kütüphane yaktı!’ iftirası atanlara güncel cevap! Asıl kütüphane yakanlar; bizzat ve hala kendileri; Hristiyan Batı medeniyeti!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6376 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/iskenderiyekutuphanesinikimyakti-2.jpeg" alt="iskenderiyekutuphanesinikimyakti-2" width="674" height="192" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9409 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/65856856.jpg" alt="" width="624" height="416" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsrail milleti üstün mü idi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi diğer toplumlara üstün kıldığımı hatırlayın.&#8221; (Bakara 47, 122) Ayette kastedilen üstünlük, ırk üstünlüğü değil ‘bilinç ve imandaki üstünlüktür.’ Maide, 20: &#8220;Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: &#8220;Ey kavmim, Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı.&#8221; Ayet, İsrailoğullarını Firavunun baskısından kurtarıp onlara ilahi mesajı gönderdiğini hatırlatmakta, bu sayede zalim topluluk karşısında onları yücelttiğini ifade etmektedir. Kısaca, alemde hakiki iman israiloğullarına emanet edilmiş, bu iman kuvveti onları isteselerdi hem dünya hem ahirette üstün yapabilecekken, onlar azgınlaşmayı seçmiş, üstünlük vesilesi olan ilahi vahyi bozmuş, dolayısı ile üstünlük özelliklerini de kaybetmişlerdir! Zaten Bakara, 122. ayette, geçmiş zaman kibi ile üstünlükten bahsedilmektedir: “Ey İsrailoğulları! ‘Geçmişte&#8217; size verdiğim nimetimi (En’amtü)  ve sizi diğer topluluklara üstün kıldığımı hatırlayın.” Kur’an’a göre üstünlük, tüm vahye muhatap olanlara verilen bir meziyettir: Enbiya, 105: &#8220;Andolsun, biz zikirden sonra Zebur&#8217;da da: &#8220;Şüphesiz ‘yeryüzüne’ salih kullarım varisçi olacaktır&#8221; diye yazdık.&#8221;; En’am 86. ayette de yüce Allah (cc) &#8221; İsmail&#8217;i, Elyasa&#8217;yı, Yunus&#8217;u ve Lut&#8217;u da hidayete eriştirdik. Onların hepsini ‘alemlere üstün’ kıldık.&#8221; buyurmaktadır. Görüldüğü gibi vahye muhatap olup hidayete ermek, Kur’an&#8217;ın deyimi ile &#8220;üstün&#8221; olmak demektir ve bu her vahiy alan toplum için geçerlidir! “Ayette geçen ‘fzl’ kökü ile ifade edilen fazilet/erdem/üstünlük” başka birçok ayette de geçmektedir. Mesela Bakara 253. ayette yüce Yaradan bazı peygamberleri başkalarına üstün kıldığını bildirir ve yine aynı &#8220;fzl&#8221; fiilini kullanır: &#8221; İşte o Resullerden bazısını bazısından daha üst özellikli kıldık.&#8221; Bu fazilet, her bir peygambere vahiyle verilen mertebelerdir ve ortak paydaları da, vahye muhatap olmalarıdır. Ali İmran 110. ayete de baktığımızda, ‘hayırlı ümmet’ (Hayr; “Mutlak ve mukayyet anlamda iyilik ve üstünlük anlamlarını ihtiva etmektedir.” Havva Özata &#8211; Zülfikar Durmuş, Hayr Kelimesi, Tefsir Araştırmaları Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, Yıl: 2022, Nisan, s. 30) olmanın, ‘Kur’an&#8217;a uygun emir ve yasaklara uyma ve bunları tebliğ etme ile Allah&#8217;a inanma olduğu’ belirtilmektedir: &#8220;Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam&#8217;a uygun) olanı emreder, kötü olandan sakındırır ve Allah&#8217;a iman edersiniz.&#8221; Maide 12 ve 13. ayetler ise, Yahudilerin neyi yapınca üstün oldukları ve artık neden üstün olmadıklarını açıkça belirtilmektedir: “Andolsun ki Allah İsrailoğulları’ndan söz almıştı. Onlardan on iki de temsilci göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekatı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur. Ahidlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını da unuttular. İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün. Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever.” Görüldüğü gibi, İsrailoğulları’nın, Dursun’un iddia ettiği manada, bir ırk olarak üstün kılınmaları sözkonusu değildir. Allah’ın Hz. İbrahim’e olan vahyini bildiren bir ayette bu gerçeği açıkça vurgulamaktadır: Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti. O da tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim’e): “Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım” dedi. (İbrahim) “Ya soyumdan olanlar?” deyince (Allah:) “Zalimler benim ahdime erişemez” dedi. (Bakara Suresi, 124)  Görüldüğü gibi, Allah (cc) Hz. İbrahim’in soyundan olanları bir ırk olarak üstün kılmamış, aksine bu ırktan olup da zalim olanların Allah’ın (İsrailoğulları’na verdiği vahiyden kaynaklanan üstünlük) ahdine dahil olmayacağı bizlere bildirilmiştir. Allah’ın Hz. İbrahim’e ve soyuna verdiği üstünlük, ırk manasında bir üstünlük değil, her kim Hz. İbrahim’in ‘yolunu’ izler, onun ahlak ve inancını sahip çıkarsa, devralınacak ‘manevi bir üstünlüktür.’ Nitekim Allah “doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile ‘iman’ edenlerdir. Allah, mü’minlerin velisidir” buyurarak (Al-i İmran Suresi, 68) çağımızda Hz. İbrahim milletinin adının Müslümanlar olduğunu bizlere de bildirmiştir. &#8220;Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.&#8221; (Ali İmran, 139) Ayrıca Dursun gibi materyalistler, eğer ırkçılığın kaynağının ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyorlarsa, kendi dünya görüşlerinin temelini oluşturan evrim teorisine bakmalıdırlar! Çünkü yeryüzündeki ırklar arasında kalıtsal “üstünlükler” bulunduğu, bazılarının “ileri” bazılarının ise “geri” olduğu iddiasının kaynağı, Darwin’in evrim teorisinden başka bir şey değildir. Bu konuda daha fazla bilgi için, ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ ve ‘evrim’ adlı yazıları tavsiye ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘Allah bildi, anladı’ ne demektir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, bazı ayetlerde geçen ve Türkçeye “Allah anladı, bildi “ diye tercüme edilen ayetlerden hareketle okuyucuyu yanıltmaya çalışmaktadır. Dursun, bütüncül muhakeme ve yargıdan yoksun, Arap dilinin temel özelliklerini bilmeyen, düşmanca ve çarpıtıcı bir kişiliğe sahiptir. Yukarıda verilen örneklerde de bu açıkça görülmektedir. Ayrıca, Kur’an’da Allah’ın tüm zamanları aştığını bildiren birçok ayet vardır: “Biliniz ki, Allah içinizdeki sırları bilir. Ondan sakının.&#8221; (Bakara 235); &#8220;O, göklerde ve yerde ne varsa her şeyi bilir.&#8217; (Ali İmran: 29); &#8220;Göklerde de O’na ibadet edilir, yerde de. Allah açığa vurduğunuzu ve gizlediğinizi bilir. Ne kazandığınızı da bilir.&#8221; (En&#8217;am, 3) Görüldüğü gibi Allah&#8217;ın ilmi sonsuzdur. Big Bang teorisi ile de kanıtlanığı gibi, zaman ve madde Allah&#8217;ın sonradan yaratığı şeyler olduğu için, Allah bu yarattığı zaman ve mekandan da, maddeden de münezzehtir. Peki, Dursun’un iddiası gerçek mi? Haşa, Allah sonradan anlar mı? ‘Arap dilinin edebi bir kuralı gereği tekid/Pekiştirme,  çok kere ‘geniş zaman ve geçmiş zaman’ kipleri ile ifade edilir. Bunun çok örnekleri de Kur’an’da vardır: &#8220;Biz geçmişleri de bildik (biliyoruz), gelecekleri de bildik (biliyoruz)” (Hicr, 27);  &#8220;(Ya Lut) Sen bildin; (biliyorsun) Senin kızlarında bizim bir hakkımız yok.&#8221; (Hud, 79); “Siz cahil iken Yusuf’a ne yaptığınızı bildiniz mi? (bilmiyor musunuz)”, “Biz, Yusuf hakkında iyilikten başka bir şey bilmedik (bilmiyoruz)”  (Yusuf,  51) Tıpkı bunlar gibi, Bakara Suresi 187 ve 235&#8217;te geçen &#8220;Allah bildi&#8221; ayetlerinin bizim dilimizdeki karşılığı ‘Allah biliyor’dur. Edebi ifade gereği olaylar, “Hem insanlara göre zamanı geçmiş olduğundan, hem de İlahi ilmin kesinliğini” dile getirmek için, &#8220;bildi&#8221; kelimesi ile ifade edilmiştir. “Kur&#8217;an&#8217;da istikbal/gelecek anlamında mazi/geçmiş sıgasının (kipinin) kullanılması, manayı pekiştirmek içindir.”(Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 280) “Geçmiş zaman eki” olan Arapça ‘Kane/oldu/idi’ fiilinin anlamı: &#8220;Kane, yani o hep böyle olmuştur ve böyle olacaktır. Tam tersine burada ezeliyet/ başlangıcı bulunmama kastedilmektedir.&#8221; (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 28)  &#8216;Kane&#8217; fiili ‘devamlılık’ (Suyuti, el- İtkân, II/726-728) bildirir. (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 42) “Kur&#8217;an&#8217;da kane fiili 5 anlamda (Öncesiz ve sonsuzluk, geçmiş zaman (Neml, 48), şu an (Ali İmran, 110), gelecek ve &#8216;Sare&#8217; fiili (Sâd, 74) anlamında) kullanılmıştır. Bunlardan biri de, ezel ve ebed (Öncesiz ve sonsuz)  bildirme anlamıdır.  Nisa Suresi, 103. ayet: “Namaz müminlere, belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” İnsan suresi, 7. ayet: “Adaklarını yerine getirirler ve şerri yaygın olacak bir günden korkarlar.” Bu ayetlerde &#8216;Kane&#8217; fiili, istikbali (Geleceği) ifade eder.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 183-184) Allah için kullanılan ‘Kane’ fiili, belirli bir zaman için değil, ‘ezel ve ebedi/öncesiz ve sonsuzluğu’ ifade anlamında kullanılmıştır. (Razi, Ebubekir, Enmuzec fi Esile ve Ecvibe min Geraibi Ayi&#8217;t-Tenzil, s. 96-97) Tur suresi, 20. ayet: &#8220;Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.&#8221; Henüz gerçekleşmediği halde, neden ayette geçmiş zaman ifadesi kullanılmıştır? Çünkü Arap dili ve edebiyatında ‘Gerçekleşmesi kesin’ olan bir konu için ‘geçmiş zaman’ kullanılır. (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 425) Görüldüğü gibi konu, bir dilin edebi özellikleri ile alakalıdır. Yoksa ortada kimsenin bilmediği veya suç/hata isnat edilebilecek bir durum söz konusu değildir! Peki Dursun bunları bilmekte midir? Bilmiyorsa cahil, biliyor da gizliyorsa haindir! Bu konu ile alakalı olarak,  ‘gelecekte kesin olacak olayların geçmiş zaman kalıbında anlatılması’ sanatının ele alındığı Harun Bekiroğlu&#8217;nun &#8216;Kur’an’da Bir Anlatım Sanatı Olarak Muhakkaku’l‐ Vukû‘ Ke’l‐Vukû‘ Prensibi&#8217; adlı makalesini (Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 10 Sayı 1 Bahar 2019, s. 115-131) özellikle tavsiye ederiz. Yine benzer içerik için, ‘Kur&#8217;an ve bilim 2, İtirazlara cevaplar’ adlı yazımızdaki ‘41-fussilet 12. ayet’ ile ilgili sorulan soruya verilen cevabi yazımıza bakılabilir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah görüş değiştirir mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun’un diğer iddiası olan ‘Beda’ (görüş değiştirme) ise, Allah için imkansızdır. İslami metinlerde böyle bir görüşü destekleyecek bir bilgi de yoktur. &#8220;Allah, istediğini siler, istediğini sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i mahfuz) onun katındadır.&#8221; (Rad, 39) ayetinin ise &#8220;Beda&#8221; ile hiç ilgisi yoktur. Ayet, Allah’ın iradesinin/gücünün sonsuzluğunu ifade etmektedir, haşa, güçsüzlüğünü değil! Ayetin Anlamı: &#8220;Evrende fiziksel, biyolojik ve toplumsal birçok temel yasa vardır. Evrende her şey birbiri ile bağlantılıdır ve bir bütünlük arz eder. Ama bu yasalar var olmakla beraber, Allah (cc) onlara bağlı değildir!</p>
<p style="text-align: justify;">Allah kendilerine mesaj gönderdiği toplumun yapısına göre bazı hükümleri toplumsal değişime bağlı olarak kaldırabilir, yerine daha uygununu getirebilir. Yani bazı hükümler geçici maddelerdir, bazıları ise kalıcı. Örneğin, Müslümanlar ilk zamanlar Kudüs&#8217;e yönelerek namaz kılarlardı. Daha sonra Kabeye yönelmeleri emredilmiştir. Bundan da amaç, Hz. Muhammed&#8217;e gelen vahiyle ondan önceki (Musa ve İsa&#8217;ya gelen) vahyin birbirlerine bağlı olduğuna, ikisi arasında inanç noktasında çelişki bulunmadığına işaret etmektir. Yani her şey Allah’ın ezeli ilmi gereği belli bir plan çerçevesinden gerçekleşmektedir. Ufku ve bakış açısı dar insanların anlamak istemediği ise, bu planın süreklilik arz ettiği gerçeğidir! Levh-i mahfuz ilmi gereği değişen hiçbir şey yoktur, evrensel plan tıkır tıkır işlemektedir. Mesele, resmin tamamını kavrayamayan bakış açısındaki sığlıktır! Bu konular daha detaylı olarak, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızdaki ‘Allah verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu -’ adlı yazımızda ve ‘Ateistlere cevap’ başlığı altındaki ‘Kıblenin değiştirilmesi’ adlı yazımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sabiliik ve Oruç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza, ‘Tanrım’ der; Ay’ı görür, Ay’a ‘Tanrım’ der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, ‘İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür’ diye düşünür. Ne var ki, Tanrı dediklerinin tümü batınca, onların Tanrı olmadığının farkına varır. (En’am, 76-78) Dursun bunları aktardıktan sonra, aklınca Hz. İbrahim’in yıldızları ve güneşi Tanrı olarak kabul eden ‘Sabii’lerden etkilendiğini ima eder. Ancak En’am suresinin 78. ayetinin anlamını vermez ve kısa bir cümleyle geçiştirir, okuyucuya ‘dürüst olduğunu göstermek’ içinde sadece 78. ayetin numarasını verir. Ama nedense ayetin devamı ve sonucu olan “Fakat güneş de batıp gidince ey kavim demişti, benim, sizin ‘şirk koştuğunuz’ şeylerle hiçbir ilgim yok.&#8221; Dursun ayetin devamı olan 79. ayetten ise hiç bahsetmez! “Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.&#8221; Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Hz. İbrahim’in Rabbini araması, gerçek yaratıcıyı bulmasıyla son bulmuştur! Dursun devam eder: “İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar paylaşamaz. Ali İmran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. İbn Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır: “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir. Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.” İslam’ın, Yüce Allah tarafından gönderilen dinlerin bir devamı olduğu, Hz Adem’den itibaren gönderilen peygamberlerin hep birbirini desteklediğini, azıcık İslami bilgisi olan herkes bilir. Bu konu, ‘İslam tüm dinlerin özüdür.’ adlı yazıda da ele alınmıştır. Ama Dursun bunlardan habersiz gözükmekte ve ilahi tek dinin ibadetlerinin birbirinden farklı olması gerektiğini ima eder bir beklenti içine girmekte, okuyucuyu yönlendirmektedir! Dursun, bazı İslami kavramların Sabilikten alındığını da iddia etmektedir. Mesela, “melek” kelimesinin Sabilerden alındığını iddia eder. Ama ilginçtir, ‘Sabilerde Melek inancı yoktur!’</p>
<p style="text-align: justify;">Yine bir dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dildeki kavramın bir başka dilde de aynı olması yadırganacak bir durum değildir. Bu konu, ‘Ateistlere cevaplar’ başlığı altında, ‘Kur’an&#8217;da yabancı kelimeler var’ adlı yazımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle.” demektedir Dursun. “Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var, onlardan gelmiştir&#8221; demesi daha mantıklı olmaz mıydı aslında? Hem Yahudilik, Sabiilikten daha önce gelmiş ve Sabiilik, Yahudilik içinden çıkmıştır. (ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/sabiilikmandeizm) Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, ‘sizden öncekilere’ farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara, 183) buyurmaktadır. Oruç Hz. Adem’den itibaren ola gelen bir ibadettir. Yazar “el-fihrist”teki Sabiilikle ilgili bir bilgiyi alarak istediği gibi evirip çevireceğini sanmaktadır. Halbuki Sabiilik’te 9 Aralık’ta başlayan ve 9 gün devam eden bir oruç vardır ama bu İslam’da yoktur! Hz. Peygamberin tuttuğu ve tavsiye ettiği pazartesi, perşembe orucu var, her kameri ayın 13-14-15’inde tuttuğu oruç var, aşure orucu var, receb ve şaban aylarında tavsiye edilen oruçlar var ama Sabiilikteki 9 günlük, 7 günlük, 16–17 günlük oruçlar yok ne hikmetse! Yeri gelmişken Sabiilik&#8217;teki orucun nasıl bir ibadet olduğuna da bakalım: “Sabii geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. Sabiilikte oruç, diğer dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde değerlendirilir.” İnananlar günah, kötü fiil ve davranışlardan kaçınma ile oruç tutmaya çağrılır. Günümüzde Sabiiler, yılın bazı günlerinde et yememek suretiyle oruç tutar! Dursun ayrıca, “Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kabe’ye saygı gösterirler.”  demektedir. Halbuki Sabiilikte, yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan  oldukça farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua Sabiilerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Şinasi Gündüz, Sabiîler-son gnostikler-, s. 159) Ayrıca Kabe’ye sadece Sabiiler değil müşrik Araplar da saygı gösteriyordu. Hatta “Biz günah işlediğimiz elbiselerle Kabe’yi tavaf etmeyiz” diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Dursun’un, Hz. Peygamberin Kabe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylemesi daha mantıklı olmaz mıydı? “Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı. İslam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.” iddiasında da bulunur Dursun. Kabe tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmıştır? Delil ve kaynak nedir? Cevap aramayın Dursun’un yazısında, bulamazsınız! Sabiilik konusunda Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sabiilerin inanç sistemlerinin gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söylemektedir:  “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle Sabiilik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Şinasi Gündüz, Sabiiler-son gnostikler-, s. 64) &#8221; Sabiiler yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu&#8221; diyen Dursun’a cevabı bizzat Sabiilerden verelim: “İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar Abdurrezzak el-Hasani, Sabiilerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sabiilerin yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve gezegenlere tapınmanın Sabiilerin temel ibadet şekilleri arasında bulunduğunu söyler. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap komşularınca Sabii olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük huzursuzlukların yayılmasına neden olur. Zira bu itham, yani Sabiilerin yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sabiiler için dinlerinin temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun üzerine Sabii toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açar. İçlerinde bir de Ganzibra’nın (baş rahip) bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve diğerlerini alarak mahkemeye gider. Mahkemede, Sabii teolojisinde yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunulur ve yazar aleyhine tazminat davası açılır.” (Abdurrezzak el-Hasani, es-Sabi&#8217;un fî Hadirihim ve Madiîhim, Sayda (1955). s.7-8; Drower, E.S., The Mandaeans of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.XVII vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki Sâbiilerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, s. 43-81) Dursun iddialarına devam ediyor: İslam öncesinin Mekke’sinde, “puta taparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: Aişe anlatıyor: İslam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı. (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm, 1) Burada sorulması gereken şudur: ”Putlara taptıkları” bilinen müşrikler “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı? Müşrik kelimesinin, kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı (!) burada da yanılmaktadır. Dursun, Mekke’li müşriklerin Allah’ın varlığını kabul etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiştir. Araplar Allah’ı biliyordu, bunun en basit örneği, Hz. Peygamberin babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Ancak şefaat edecekler düşüncesiyle putlara taparak Allah’a şirk koşuyorlardı. İşte yanılgıya düştükleri nokta burası idi! “Namaz gibi oruç da “Güneş”e ayarlı. Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesaba katılmamış.” diyerek devam ediyor ateist Dursun. 15 asır önce gelen bir din, namaz ve oruç vakitlerini dijital saate göre mi ayarlayacaktı? İslam&#8217;da namaz, hac ve oruç vakitleri, modern toplumlardan en gelişmemiş toplumlara kadar her zaman ve mekanda geçerli olan ve her yerden görülebilen güneş ve aya göre tayin edilmiştir. “Kutuplar hesaba katılmamış” diyerek aklınca Dursun İslam’da hata bulduğunu zannediyor ki, “deccal hadisini” ve ondan çıkan hükümleri okuyan herkes, normal şartlara uymayan bölgelerde namaz ve orucun nasıl olması gerektiğini oradan öğrenir! “Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş, 632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. Tuttuğu ramazanın günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı dinine.” diye yazan Dursun, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun zorluklarını da  Müslümanların çektiğini ima etmek ve yalan yanlış bilgilerle dolu olan yazısını bu şekilde sona erdirmektedir. Halbuki Hz. Peygamber haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tutar, Receb ve şaban aylarında da çok fazla oruç tutardı. O (sav) bazı günler açlıktan, diğer sahabeler gibi karnına taş bağlardı. Hele ki, gece sabahlara kadar namaz kılması, iftar etmeden orucuna devam etmesi gibi kendine özel sünnetlerini düşünürsek, Hz Muhammed’in tabilerinden çok daha fazla ibadetleri özümseyip uyguladığını rahatlıkla görebiliriz! Efendimizin dünya hayatının nimetlerine önem vermediği ile ilgili hayatından örneklere, ‘Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’ adlı yazıdan ulaşabilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun keşke oryantalistler kadar İslam&#8217;a objektif yaklaşabilse idi! &#8220;Müslümanlık insanları azizlere, resimlere tapmaktan, manastırlarda yalnız yaşayıp nefsi kırmaktan alıkoyar. Böyle bir dinin putperestlik, Zerdüştlük ve sabiiliği yok etmesine şaşmamak gerekir.&#8221; (Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kur’an’ı kerim, s. 50)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kısas</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun<strong>, “</strong>Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.&#8217; Nahl Suresinin 126. ayetinde böyle emrediliyordu. Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı.” (Din Bu, s. 58) demekte  ama yine kendine yakışanı yapıp ayetin devamını vermemektedir. &#8220;Failinin işlediği fiil cinsinden ve ona denk bir ceza ile cezalandırılmasına” kısas denir. (DİA, Kısas Maddesi) Ayetin tam metnini verelim: “Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, fakat sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak daha hayırlıdır.” (Nahl, 126) Görüldüğü gibi ayet, affetmeyi, kısasa tercih etmektedir. Yapılan kötülüğü ‘cezalandırmanın gayesi’, intikam almak, kin ve öfkeyi tatmin etmek değil, ‘toplum düzenini korumaktır.’ Ayrıca ayetin amaçlarından biri de, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen bir suça, ‘hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi’ önlemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir! Bazı kimseler, ailesinden veya yakınlarından birini öldüreni öldürmekle kalmaz, onun çoluğunu, çocuğunu, yakınlarını dahi öldürerek intikam alırlar. Kur’an, bu tür aşırı davranışları yasaklamıştır. Suçun cezası, ancak dengi ile olur. Suça daha ağır ceza vermek zulümdür. Bu prensip: &#8220;<em>Biri size saldırırsa, siz de onun saldırdığı kadar ona saldırın, Allah&#8217;tan </em>(c.c)<em> korkun</em>.&#8221; (Bakara, 194) ayetinde de ifadesini bulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Arşı taşıyan sekiz keçi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, “Hakka suresinin 17. ayetinde: &#8220;Rabbinin arşını onların üzerinde taşıyanlar sekizdir.&#8221; buyruluyor. Ebu Davud, İbni Mace ve Tirmizi&#8217;nin sünenlerinde ise yukarıdaki ayeti bir  hadisle te&#8217;lif etmiş. Hadisin metni şöyle: &#8220;Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık; 71-73 yıllık. Her iki gök katı arasında da bu kadar bir uzaklık var. Sonra 7 kat sema, sonra yedincinin üstünde bir deniz. Derinliği iki gök katı arası kadar. Bunların üstünde de 8 keçi var. Her birinin çatal tırnaklarıyla omuzları arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadar. Sonra onların sırtlarında Arş varsa Sonra Allah bunun üzerindedir.” Hadisin senetinde -Hadisi rivayet eden ravi zincirinde-  ismi geçen Abdullah b. Amira ‘yalancılığıyla ve hadis uydurmasıyla’ tanınmış birisidir. Ayrıca Abdullah b. Amira&#8217;dan, Simak&#8217;dan başka hiç kimse hadis alıp rivayet etmemiştir. Sahabeden bu hadisi rivayet eden Hz. Abbas (ra) ile Abdullah b. Amira arasında da kopukluk vardır. Bu açığı kapamak için araya &#8220;Ahnef&#8221; sokulmuştur. Fakat Ahnef&#8217;le Abdullah b. Amira&#8217;nın görüşmüş olduğuna dair bir rivayet de yoktur. Hafız Münziri, Sünen-i Ebu Davud&#8217;un şerhinde; rivayetteki ravilerden el-Velid b. Ebi Sevr&#8217;in ‘güvenilir olmadığını’, onun rivayet ettiği ‘hadisin delil olamayacağını’ söylemektedir. Bu ravi hakkında İbn Kayyim’da aynı tespitlerde bulunmuştur. Bu rivayeti metin yönünden incelediğimizde ise, mesele tamamıyla açıklık kazanmaktadır. Selef alimlerinden, büyük hadisçilerden; İbn Main, Ahmed b. Hanbel, İmam Buharı, İmam Müslim, İmam Nesai, İbn Adiyy, İbnü&#8217;l-Aziz, İbnü&#8217;l-Cevzi bu rivayetin ‘sahih olmadığı konusunda ittifak’ ediyorlar. İbnü&#8217;l-Aziz, Sünen-i Tirmizi&#8217;nin şerhinde, bu rivayetin ehli kitaptan geçmiş olduğunu, sahih hadislerde ‘aslı olmadığını’ söylemektedir. Büyük ihtimal Yahudi ve Hristiyan alimler Müslüman olunca, geçmiş kitaplarda veya efsanelerde mevcut bulunan bazı rivayetleri, ayet ve hadisleri açıklarken araya sokuşturmuşlardır. (Zahid Kevseri, Makalat, s. 308) Görüldüğü gibi bu rivayetin sahih olmadığı açıktır. Zaten rivayeti kitaplarına alan imamlar da &#8220;garip&#8221; olduğunu ayrıca belirtmişlerdir. Ama Dursun tüm bunları, eğer biliyorsa, okuyucudan saklamıştır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bedir savaşının nedenleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun ticaret kervanını yağmalamak için  Bedir savaşının yapıldığını iddia eder. Halbuki peygamberimiz 13 sene süren işkence döneminin sonunda Medine’ye hicret ettikten sonra, Mekke üzerine kuraklık ve kıtlık çökünce Mekke&#8217;ye tahıl, hurma, hayvan yemi ve nakit ihtiyacı için altın göndererek yardımda bulunmuş, kendisine işkence edilen Müslüman Sümame bin Üsal gıda sevkiyatını durdurunca da yine kendisi aracı olarak gıda sevkiyatının başlatılmasına neden olmuştu. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, XIV/304; İbn Hişam, Sire, IV/228) Tüm bunlara rağmen Mekkeli müşrikler zulmettikleri Müslümanların Medine&#8217;ye hicret etmeleri üzerine, Müslümanların Mekke&#8217;de kalan ev, eşya, mal ve toprak ürünlerine el koymuşlar ve sonra da bu malları Suriye&#8217;de satmak için ticaret kervanları oluşturmuşlardır. Hz Peygamber sadece bu kervanlara karşı harekete geçmiş ve Arap yarımadasında &#8220;Mekkeliler dışında hiçbir ticaret kervanına&#8221; müdahale etmemiştir. Peygamberimiz Mekke dışında diğer Müşrik kabilelerle de barış antlaşması bile imzalamıştır. Bedir savaşına asıl yol açan Ebu Cehil&#8217;dir. Dursun&#8217;un iddia ettiği gibi kervan savunmaya geçmemiş, ‘kervan güvenli bir yere ulaştıktan sonra bile’ bizzat savaş için müşrik ordusu yola devam etmiştir. Ebu Süfyan, Kays bin İmrü&#8217;l-Kays ismindeki adamını Kureyş&#8217;e gönderip; &#8220;Ey Kureyşliler! Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için Mekke&#8217;den yola çıkmıştınız. Biz tehlikeden kurtulduk. Artık geri dönünüz!&#8221; der. Ebu Cehil ise; &#8220;Yemin ederim ki, Bedir&#8217;e varıp üç gün üç gece şenlik yapıp, develer boğazlar, şarap içeriz. Etraftaki kabileler bizi seyrederek, halimize imrenirler ve hiç kimseden korkmadığımızı görürler. Bundan sonra, heybetimizden, kimse bize saldırmaya cesaret edemez. Ey yenilmez Kureyş ordusu! Yürüyün.&#8221; diye orduyu savaşa teşvik eder. Dursun: &#8220;İki birlik Mekke ve Medine arasındaki Bedir denilen bir bölgede savaşa tutuşmuş ve Müslümanlar galip gelmiştir. Yaklaşık 70 Mekkeli müşrik bu savaşta öldürülmüş ve Muhammed’in emriyle hepsinin cesedi bölgedeki bir kuyuya balık istifi atılmıştır.&#8221; der. 313 kişilik İslam ordusuna karşı Mekkeli putperestler 100 atlı, 700 develi, geri kalanı yaya olmak üzere 950 kişiydi ve çoğu zırhlı ve ağır silahla donatılmıştı. Savaş sonunda, Hz. Peygamber birçok mücahit yaralı olmasına rağmen Arabistan çölünün kavurucu sıcağında kafirlerin cesetlerini ortada bırakmamış, büyük bir çukur kazdırarak oraya gömülmesini emretmiştir. Yani yazara göre kendilerini öldürmeye gelen düşmanlarının cesetlerini çölün ortasında açıkta bırakması ve Medine&#8217;ye dönmesi daha iyi olabilirdi beklide, kim bilir! Tabii o zaman da Dursun öyle yaptığı için eleştirecekti, o da ayrı bir mesele! &#8220;Hz Peygamberin Bedir&#8217;e gidişinin temel sebebi, ‘müşriklerin Müslümanlara yönelik savaş kararı almaları ve bunun akabinde Şam bölgesine gönderdikleri kervandan elde edecekleri geliri, Müslümanlarla yapılacak savaşta harcamayı’ kararlaştırmış olmalarıdır.” (Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 220) “Müslümanların Mekke&#8217;de kalan mallarına el koyan Kureyş kervanı, Medine civarından geçince Resulullah da misilleme yapmak istemiştir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 79) Hz Peygamber bir meydan savaşı yapmak üzere buraya gelmemesine rağmen, ortaya çıkan durum üzerine müşriklerle karşılaşmadan buradan ayrılmanın doğru olmayacağını düşünmüştür. Bu bir anlamda, Müslümanlar ile müşrikler açısından psikolojik bir eşikti. Müşrikler, sadece bazı Müslümanların canlarını değil birçok Müslüman&#8217;ın malına da zarar vermişlerdi. Ayrıca “Hz Peygamber, Abdullah b. Cahş&#8217;ın saldırısı sırasında ele geçirilen malları iade etmek istemiş, esir edilen Osman bin Abdullah b. Muğire ile Hakem bin Keysan&#8217;ı serbest bırakmak ve öldürülen Abdullah Bin el-Hadrami&#8217;nin diyetini ödemek istemiş, ancak müşrikler Allah&#8217;ın elçesinin önerilerine kabul etmemişlerdi.&#8221; (Demircan, s. 222) Savaşın nedenleri,  hem Mekke’den göç eden Müslümanların evlerinin ve mallarının Mekkeliler tarafından yağmalanması ve satışlarınden elde edilecek parayla da silah, kiralık asker ve gerekli teçhizat alarak Müslümanları imha harekatına geçme planları hem de Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret eden ama orada da Mekke&#8217;li müşriklerin rahat bırakmayıp devamlı olarak Medine’ye kadar gönderdiği çapulcu birliklerinin Müslümanlara zarar verilmesi idi. &#8220;Hz Muhammed kendilerinden yağmalanan malları geri alabilmek için Mekkelilerle Bedir&#8217;de karşılaşmıştır, onlardan mallarını istemiş, kabul edilmemiş ve böylece savaşmıştır.&#8221; (Ey misyonerler cevap verin, Adnan Şensoy, s. 109) Zulüm altında baskı görüp, işkence, hakaret, saldırılara  yıllarca göğüs gerip başka çıkış yolu kalmayınca inandığı dava uğruna doğduğu yerleri terk edip geride tüm mal varlıklarını terkedip başka yerlere hicret eden ama oralarda da rahat yüzü gösterilmeyenlerin tepki vermesinden rahatsız olanların  acaba Mekke&#8217;li müşriklerle aralarında ne amaç benzerlikleri vardır acaba? Zaten Dursun kitabının bir yerinde &#8220;Göç eden Müslümanların evini yağmalamaktan dolayı bütün Mekke halkı sorumlu tutulamaz.&#8221; derken, hem itirafta bulunmakta hem de yanında durduğu safı açıkça ilan etmektedir. Unutmayalım ki, “Mekke aristokrasisinin savaş çıkarma kararı almasında sonra”  içinde Müslümanların evlerinden yağmalanmış  mallarında olduğu ve “savaş hazırlıkları için çıkarılmış  bu kervana” karşı tepki vermemek açıkça saflık olurdu. Bedir savaşının fakirlik yüzünden çıktığını iddia eden Dursun’un, yanı başlarındaki zengin Yahudilerle savaşmayan Müslümanların, Medine&#8217;de bile çapulcu saldırıları yetmezmiş gibi kendilerine savaş kararı alan müşriklerin yağmalanan kendi malları ile bu savaşı finanse etmelerine tepki vermelerini ne kadar çarpıttığı açıkça görülmektedir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. İbrahim&#8217;in Babası Azer mi, Tareh mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğünü” yazmaktadır. Dursun&#8217;un Tevrat’ın bu konudaki ayetinden hareket ederek efendimize Kur’an&#8217;ı yazmakla itham edecek sonuçlara varması da kendi içinde paradoks barındıran bir bakış açısıdır. Madem dini metinler delil kabul edilecek, neden Yahudilerinki delil kabul ediliyor? Cevap çok basit aslında; İslam&#8217;ı karalayacak malzeme nereden gelirse, Dursun onu kaynak olarak kabul etmektedir. Bu konuda detay, “Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur!” başlıklı yazımızdaki, ‘Hz. İbrahim’in babası Azer mi Tareh mi?’ adlı yazımıza bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah&#8217;ın şekli olur mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, mecaz anlamda kullanılan kelimeleri asıl anlamı ile alarak, “Allah&#8217;ın şekli, eli-kolu vardır.” iddiasında bulunmaktadır. &#8220;O’na benzer hiçbir şey yoktur.&#8221; (Şura, 11) gibi ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde bu ayetlerdeki el, kol kelimelerinin sembolik oldukları rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Allah&#8217;ın &#8220;eli, yüzü ve gözün&#8221;den bahseden ayetlerdeki (Bakara, 115; Raman, 27; Sad, 75; Maide, 64; Hud, 37) &#8220;El&#8221;; güç ve kuvvet demektir. Maide 64. ayette de, “Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Hayır, O’nun iki eli de açıktır.” buyrulmaktadır ki, ayetin başında belirtilen ‘eli bağlı’ ifadesinin mecaz olduğu hemen nasıl anlaşılırsa, cevaben devam eden ayetteki ‘iki el’den kastın da mecaz olduğunu, önyargıdan uzak objektif olan her okuyucu hemen anlar! Ayetten kasıt, ‘Allah&#8217;ın cömertliğine sınır olmadığı ve hiçbir şekilde O&#8217;na cimrilik izafe edilemeyeceği veya nimetlerinin sayısız ve sınırsız olduğu’dur. (Taberi, VI/301-302; Zemahşeri, I/351) ‘Yüz’den maksatta, ‘kendisi’ demektir. Allah&#8217;ın yüzü de ‘kendisi’ demektir. ‘Göz’ ve ‘Gözlerimiz’ (Taha, 39; Hud, 37) ayetlerinden maksatta, “kontrol ve müşahedemiz altında tutmak” demektir. Bu iki kelimenin geçtiği ayetin meali şöyledir; &#8220;Ey Nuh sen gemiyi, bizim gözlerimiz (kontrolumuz) ve vahyimiz ile yap&#8221; (Hud, 37) Nitekim bizim Türkçede de casuslar kastedilerek &#8220;kulak&#8221; ve &#8220;göz&#8221; kavramları kullanılır. Mecazı asıl anlamı ile alanlar tarih boyunca hep sapıtmışlar ve hakikatten uzaklaşmışlardır: Allah’a çocuk izafe etme, bazı yaratılmışlarla ulu Tanrı arasında benzerlikler kurma ve onlara ilahlık izafe etme gibi sapkın inanç ve düşünceler tarih boyunca görülmüş ve İslam nazarında reddedilmiştir. (Zemahşeri, III/399; Razi, XXVII/150-154; Elmalılı, VI/4225-4226) Bu konuda” Kur’anda mecaz” konusuna da bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘Rahman arş&#8217;a istiva etti’ ne demektir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Şüphesiz ki rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ edendir.” (A&#8217;raf, 54) &#8220;İsteva ale&#8217;l-Arş&#8221; (Tahtını arşa kurmak) ifadesi bir deyimdir. ‘Mülk sahibi olma, hakimiyeti altına alma, mülkü idare etme’ anlamlarına gelir. (İbn Hazm, el Fasl, ll/123); “İstiva, hakimiyeti altına alma anlamındadır.” (Eş&#8217;ari, Makalatu&#8217;l İslamiyyin, I/285; İbn Hazm, el-Fısal fi&#8217;l-Milel ve&#8217;n-Nihal, 11, 123) &#8220;Arapça&#8217;da padişah memleketindeki işleri düzene koyunca, &#8220;isteve&#8217;l melikü ala arşihi&#8221; denir. İşleri bozulunca da, &#8220;sülle arşuhu&#8221; ifadesi kullanılır. Bu, Melikin üzerine oturacağı bir kanepesi bulunmasa dahi, durumun ifadesi için böyle kullanılır.&#8221; (İbn Abbas, Camiu&#8217;l Ahkami&#8217;l- Kur&#8217;an, 11, 12, 14) Tantavi de, “Kürrelerin düzeni, şekil vermesi, idaresi, onlardaki mahlukatın sonsuz, nisbet, devr ve ilgilerinin intizam altına alınması, istiva cümlesi içindedir.” demektedir. (Süleyman Ateş, Yüce Kur&#8217;an&#8217;ın Çağdaş Tefsiri, V/422) “İstiva, hakimiyet; el güç anlamını gelir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım bitmedi, s. 35) Kısaca bu deyimle, ‘Allah’ın arşı ve tüm kainatı yönettiği’ ifade edilir. Nasıl ki Türkçe de, mesela “ Etekleri zil çalmak” deyiminin kelimeleri asıl anlamlarını kaybedip yeni bir anlam kazanmışsa, aynı durum Arapçada da geçerlidir. Ama Dursun ayrıca Kur’an’da geçen &#8220;Melik&#8221; kelimesine de &#8220;Kral&#8221; anlamını vererek, sonra da bu kelimeyi taht manası verdiği yukarıdaki ayetler irtibatlandırarak; &#8220;İslam&#8217;ın Tanrı&#8217;sı sarayındaki tahtına kuruldu&#8221; şeklinde, hiçbir İslam aliminin ifade etmediği bir sonuca ulaşmaya çalışmıştır. Halbuki &#8220;Melik&#8221; asıl manası itibariyle “Mülkün sahibi” demektir. Yani Melik, bütün bu kainat mülkünün sahibi olan (DİA, Melik maddesi) Allah-ü Teala&#8217;nın bir ismidir ve “görünen ve görünmeyen alemlerin sahibi” anlamında hadis rivayetleri de mevcuttur. (Müslim, “Edeb”, 20; İbn Mâce, “İḳametü’ṣ-ṣalat”, 180) Zaten “Kur’an’da teşbih, mecaz, kinaye” isimli yazımız okunursa, Dursun’un çarpıtmaları daha da iyi anlaşılacaktır. A&#8217;raf, 54 ve  Taha, 5. ayette geçen bu kelimeleri şimdi tek tek irdeleyelim: Arş kelime olarak; ‘yükseklik, yücelik, üstünlük’ ifade eder. Terim olarak ise; ‘her şeyi kuşatan bütün alemleri içine alan, en dıştaki tabaka’ olarak tarif edilir. Bu durumda &#8220;Rahman Arş&#8217;a istiva etti&#8221; denildiğinde Allah-ü Teala bir mekana izafe edilmiş olmaz çünkü &#8220;Arş&#8221; ile belirli bir mekan ifade edilmemektedir. O halde ‘Arş&#8217;ın üstünde’ demek, bütün alemin dışında, bütün mekanların, cihetlerin üstünde, aliyyü&#8217;l-a&#8217;la demektir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili. IV/54) Dolayısı ile ayet, ‘Allah-ü Teala&#8217;nın kâinatı tasarrufu altında tutması, idare etmesi ve her şeyin onun emriyle hareket etmesi’ anlamlarına gelir. Zaten istiva veya arş kelimelerinin geçtiği ayetlerin hemen devamında Allah (cc) tüm yönetimin, hakimiyetin kendi emri altında olduğuna dair ayetlerle istivadan maksadın ne olduğunu bizlere açıklamaktadır. Mesela Araf 54. ayette: &#8220;O Allah  istiva etti. O Allah, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrindedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O&#8217;nundur.&#8221; buyurarak aslında istiva&#8217;dan amacın mecazi anlamda &#8216;işleri idare eden, yürüten, yöneten&#8217; anlamında kullandığını bizlere anlatmaktadır. Rad, 2: &#8220;Allah, arşa istiva edendir, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür.&#8221;;  Yunus, 3: &#8220;Rabbiniz Allah arşa istiva etti. İşleri düzenleyen O&#8217;dur.&#8221;; Bakara, 255: &#8220;Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah&#8217;ındır. O, kulların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.&#8221;;  Bakara, 29: &#8220;Allah göğe istiva etti, yöneldi, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi.&#8221;; Taha, 6: &#8220;Rahman, Arşa istiva etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O&#8217;nundur.&#8221; Aynı kullanım Şura, 12. ayette de geçer. Arşa istiva etmek yerine bu defa &#8216;anahtar&#8217; kelimesi ayette kullanılmıştır: &#8220;Göklerin ve yerin anahtarları, O’nundur. Dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Muhakkak ki O, her şeyi en iyi bilendir.&#8221; Görüldüğü gibi anahtar kelimesi bir sonraki ayette açıklanmıştır; ‘rızkı vermek veya kısmak.’ Kur’an&#8217;ın mecaz-benzetme örnekleri ile dolu olduğunu ifade ettik. &#8220;Nerede olursanız, o sizinle beraberdir.&#8221; (Hadid, 4); &#8220;Biz insana şah damarından daha yakınız.&#8221; (Kâf, 16) ayetlerini acaba nasıl değerlendirirdi sayın Dursun? Veya bu ayeti hiç mi okuyup anlamamıştır?! &#8220;O, insanların vasıflandırdığı şeylerden uzak, büyük ve yücedir.&#8221; (En’am, 100) Netice olarak, Allah (cc) zatı itibariyle, mekandan, zamandan, şekilden münezzehtir. O yarattığı bütün şeylerden, alemlerden, arşlardan, mekanlardan ayrıdır, hepsinin dışındadır, hepsinden yücedir. Fakat O, ilmiyle, kudretiyle, hakimiyetiyle her yerdedir, her şeyi kuşatmıştır. O yücelerden yücedir, ötelerin ötesindedir. Hiçbir şey O&#8217;nu ihata ve idrak edemez ama O her şeyi ihata eder (Talak, 12)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Rüşvetle Müslüman olmak mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İslam dinini kabul edenlerde aranan özelliğin bir menfaat peşinde olmaksızın gerçekten inandığı için İslam&#8217;ı seçmesidir.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 122) İman kalp işidir. Hucurat 14. ayette dil değil gönül işi olan imanın önemini vurgular: “Bedeviler, “İman ettik” dediler. Şunu söyle: “Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” Zaten, “Güçlünün zayıfa verdiği güvence, iyilik rüşvet değil ikramdır.” (Süleyman Ateş, Gerçek Din Bu 1, s. 123) Rüşvet güçlü kişiye iş yaptırmak için verilir. Peygamberimiz de, uzun süre İslam&#8217;a saldıran, Müslümanlara kötülük yapan ama sonunda yenilenleri cezalandırmamış, onlara hediyeler vermiştir. Zaten kötülüğe iyilikle karşılık vermek Kur’an’ın emridir. (Fussilat, 34) Buna rağmen Dursun, Taberi’de geçen rivayetten hareketle, rüşvetle insanların Müslüman yapıldığını ileri sürmüştür. Taberi&#8217;nin kullandığı &#8220;Reşa&#8221; sözcüğü bütün sözlüklerde &#8220;İp&#8221; manasına gelir. Yoksa Dursun’un dediği gibi rüşvet manasına gelmez. Taberi&#8217;nin ifadesinin tam tercümesi &#8220;Ebubekir iktidara gelince, (Müellefe-i kulubu İslama bağlayan) ip koptu” şeklinde iken, Dursun bu kelimeyi rüşvet olarak tercüme etmiştir. Dursun, savaş sırasında elde edilen mal, gümüş ve altın, insanlara dağıtılınca bunu rüşvet olarak kabul ediyor. Dağıtılmayınca; savaşların ganimet elde etmek için yapıldığını ileri sürüyor. Peygamberimiz elde edilen mal ve parayı yakıp yok mu etseydi? Ki o zaman Dursun “İslam yok edicidir, her şeyi yakıp yok ediyor.” demeyecek miydi? İslam düşmanlarından Safvan, &#8220;Peygamber kalbinden başka hiçbir kimsenin kalbi bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz.&#8221; (İbni Esir, III/24) dedirten de Efendimizin bu cömertliğidir. Safvan bir süre sonra da Müslüman olmuştur. O daha sonra şöyle diyecektir: &#8220;Allah elçisi bana bu bağışta bulununcaya kadar insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim başka bir kimse yoktu. Ama bu bağıştan sonra insanların bana en sevgilisi haline geldi. (Sad, V/449) Kısaca  Müellefe-i kulüp denilen, insanlara ganimet ve zekattan pay verilmesinden maksat o insanlara İslam’ın sosyal adaletini, evrensel sevgisini, merhameti göstermektir. Ayrıca: Savaşta elde edilen ganimetlerin Müslüman olmayan insanlara dağıtılması, T. Dursun’un  başka yerlerde iddia ettiğinin (Din Bu, 101-108) aksine savaşın ganimet elde etmek amacıyla yapılmadığının en açık ve net bir delilidir. Ayrıca eklemek gerekir ki, kendi menfaatleri için bazı insanlar Müslüman oluyor iddiası da temelsiz bir görüştür çünkü cizye (İslam ülkesinde gayrimüslimlerden  alınan vergi) ile Müslümanlardan alınan vergi (Zekat) arasında pek bir fark yoktur ki, bunu ünlü oryantalistler Ignaz Goldziher ve Asin Palasios&#8217;ta kabul etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cinler görülebilir mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“A&#8217;raf suresinin 27. ayetinde, şeytandan söz edilirken: &#8220;Sizin onları görmeyeceğiniz yerlerden, o ve topluluğundan olanlar sizi görürler.&#8221; denilmektedir. Bundan şu çıkıyor açıkça: Şeytan ve topluluğundan olanlar, insanları görürler. İnsanlarsa ne şeytanı, ne de onun topluluğundan olanları görebilirler. &#8220;Şeytan ve topluluğu (huve ve kabiluhu)&#8221; anlatımının kapsamı içinde, Kur&#8217;an yorumcuları, &#8220;cin&#8221;leri de görürler. Müfessir Razi bu düşüncededir. Gelin görün ki, Muhammed, &#8220;Şeytanı”, &#8220;Cini&#8221;, hem de somut bir biçimde gördüğünü söyler: &#8220;Şeytanı yere yatırdım, boğuyordum.&#8221; Nesei&#8217;nin Aişe&#8217;den aktardığı bir hadise göre Muhammed şöyle der: &#8220;Namaz kılarken şeytan geldi. Hemen yakaladım, yere yatırdım, boğuyordum onu. O denli ki, onun dilinin soğukluğunu elimin üzerinde duydum.&#8221; Şeytanın &#8220;yatırılması&#8221;, &#8220;boğulması&#8221; ve &#8220;dilindeki soğukluk, bu soğukluğun elde duyulması&#8221;, &#8220;beş duyu&#8221; içine giren, somut durumlardır. Muhammed&#8217;in &#8220;şeytanı boğarken onun salyasının eline bulaştığını, elinde bunu duyduğunu (hissettiğini)&#8221;anlattığı da aktarılır.” (Dursun, 2000&#8217;e Doğru Dergisi, 8 Nisan 1990, Yıl 4, Sayı 15) &#8220;Ey Ademoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık.&#8221; (A’raf,  27) Dursun, ‘gelin görün ki’ şeklinde başlayıp, “Muhammed şeytanı cini gördüğünü söyler.’’ maksatlı çarpıtmasıyla, sanki Peygamber aleyhisselam, müfessirlerin görüşlerine uymak zorundaymış gibi, kendince çelişki olduğu izlenimini okuyucunun zihninde oluşturmaya çalışmaktadır. Dursun müfessir Razi ile ‘çelişik’ göstererek, Peygamber Muhammed aleyhisselamın Razi’nin yorumlarına uyması gerektiği imasında bulunmaktadır. Dursun, Peygamberin hayatıyla sabit olan olayları ve Kur’an’daki cinlerin görülebileceğine dair ayetleri acaba neden göz ardı etmektedir? Örneğin, Neml, 39; Sebe, 12-13! Dursun’un bahsettiği ayette zaten cinlerin ‘mutlak’ manada ve ’hiçbir zaman’ görülemeyeceği değil, onların gözetleme işi ve &#8220;gizlenmeleri&#8221;  ve bunu yaparken ‘görülemeyecekleri’ anlatılmaktadır. Konuyla ilgili hadislere baktığımızda da bu açıkça görülmektedir: Buhari, Vekalet 10; Tirmizi, Sevabu&#8217;l-Kur&#8217;an 3; Müsned, 5/423;6/52, Müslim, Selam, 139; Muvatta, İ&#8217;tisam, 33; Ebu Davud, Edeb, 174; Tirmizi, Ahkam, 2. Dursun, cinler hakkında Kur’an’a genel bir açıdan bakmayıp sadece ‘işine geldiği’ yerlerini almış, gerisini bırakmıştır. Müfessirler hakkında da, işine gelen bir konuda işine gelen tefsirciyi ki burada Razi’yi almış, diğerlerini, hatta büyük çoğunluğun görüşünü almayı bırakın, görmemiştir bile! Ayrıca Dursun, başka yerlerdeki iddialarına cevaplar veren bu müfessirin o cevaplarını da okuyucularından gizlemektedir. Kaldı ki, biz bahsi geçen müfessirlerin hepsine hürmet göstermekteyiz ama sonuçta bir müfessir her zaman ‘isabet’ edecek diye bir kural olmadığı gibi, kalkıpta Peygamberin ümmetinden olan bir müfessirin tefsirini sanki ‘’Peygamber bu tefsire uymak zorunda’’ gibi dayatılmasınında ne ilmi ve ne de akli bir yönü bulunmadığı ortadadır. Sonuç itibari ile çelişki asıl Dursun’un kendisindedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnsanın Çamurdan Yaratılması</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Kutsal kitaplarda sözedilen &#8220;insanın çamurdan yaratıldığı&#8221; fikri, kutsal kitapların ortaya atılmasından çok daha önceki çağlarda yaşayan insanların eserlerinde ve efsanelerinde görülmüştür. Bu durum, kutsal kitapların içine bu eser ve efsanelerden alıntı yapıldığının göstergesidir. Bu efsane ve kutsal kitapların ifadeleri şu şekildedir: Gılgamış Destanı, Sümer, Çin Efsaneleri, Mısır&#8217;da Luxor Tapınağı&#8217;nda bulunan kabartma bir resim, Hesiodos Destanı, Yunan Efsaneleri, Tevrat ve Kur&#8217;an.” Dursun, her medeniyet yaratılışın topraktan olduğunu kabul etmiştir, o halde hepsi birbirinden iktibas ederek inançlarını şekillendirmişlerdir tezini ileri sürmektedir. Allah azze ve Celle Kur’an’da, “Andolsun biz her kavme, Allaha itaat edin ve tağuta kulluktan sakının diye bir peygamber göndermişizdir.” (Nahl, 38) buyurmaktadır. Yani her topluma Allah hep İslam’ın emir ve yasaklarını bildirmiştir. Detay için, ‘İslam tüm dinlerin özüdür.’ adlı yazımıza bakılabilir. Dolayısı ile medeniyetlerin birbirinden iktibası bir gerçektir. Bu iktibas açıkça Allah’ın elçilerinden yapılmış bir iktibastır. Çünkü Allah farklı zamanlarda farklı kavim ve gruplara mutlaka elçilerini göndermiştir. Nasıl Hz. Muhammed bize Nuh Tufanını, Musa’nın Kıssasını, Yusuf, Yakub, İbrahim, Adem, Hud, Salih ve Şuayb peygamberlerden ve de yaratılıştan bahsetti ise, kendi dönemlerinde dekendi toplumuna müjdeci olarak gelen nebiler de bu kıssaları kendi insanlara anlatmışlardır. Evet, gerçek şudur ki, Allah insanlara hatırlatıcı olarak elçilerini göndermiş ve onların bilinç altlarında yatan inanç küllerini közlendirmiş ve alevlendirmiştir. Ayrıca tüm toplumlar eğer aynı şekilde bir konuyu açıklamışlarsa bu tevatür olur. Çünkü, “bu kadar farklı kültürü temsil eden insanların tek bir meselede bu kadar ortak beyanda bulunmaları, yalan üzere ittifak etmeleri” mantıken mümkün olamaz. Bu konular ayrıca, “Ahiret, beden-ruh ilişkisi” ve “ Kur’an’ın kaynağı Sümerler mi?” başlıklı yazılarımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peygamberimiz ve Tıp İlmi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, peygamberimizi” tükürüklü ve tükürüksüz” biçimleriyle tedavi ettiğini yazmış ve bununla alay etmiştir. (Din Bu, s. 263) “İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklardan aldığını” söylediği bazı hadislerin sağlamlıktan öte sahih bile olmadıklarının altını çizmeliyiz. Hele peygamberimizin iyileştirdiği insanlardan ücret aldığıyla ilgili bırakın sahihi zayıf rivayet bile bulamaz Dursun ve bu konuda bilinen tek bir örnek dahi yoktur. Sadece iyileşen hastaların gönüllü olarak getirdikleri hediyeler vardır ki, bunlarında önemli bir kısmını efendimiz iade etmiştir. (Darimi Sünen, I/10, Hanbel, Müsned, IV/170) “Biz sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Bizim ecrimiz âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir” (Şuara,127, 145, 164, 180) ayetleri ortadadır! Ayrıca Dursun Peygamberimiz zamanında tedavisi yapılan hastalıkların “Biyolojik ve fizyolojik” olduklarını vurgulamakta ve “Bunların psikolojik tedavi ile ne ilgisi var?” diye sormaktadır. Halbuki günümüzde stres ve sıkıntının başta ülser, gastrit, migren, şeker, kanser gibi hastalıklara neden olduğu bilinmektedir.  (Haber Türk, 09.02.2017; https://www.deryauluduz.com/stres-temelli-hastaliklar-nelerdir; https://www.beyinder.org/stres-ve-beyin-sagligi; https://www.medikalakademi.com.tr/stres-nedir-stresin-neden-oldugu-hastaliklar-stresle-bas-etme; https://www.e-psikiyatri.com/stres-nasil-hastalik-yapiyor) Psikolojik olarak huzurlu olan insanların hastalıklardan daha kolay iyileştiği günümüzde tıbbi bir gerçekliktir. Ayrıca ruhsal bir takım rahatsızlıkların da tıp ilminin meşgul olduğu sahaya girdiği bir gerçektir. Dursun’un Efendimizin maddi hastalıkları üfürük yoluyla tedavi ediyor iddiası çok hatalı bir görüştür. “Ey Allahın kulları tedavi olunuz.” (Ebu Davut, Tıb,1/11, Tırmizi, Tıb,2, İbn-i Mace Tıb,1, Hanbel, Müsned, 3/156, 4/278) diyen peygamberimiz, insanın maddi ve manevi iki yönü olduğunu bildiği için tedavilerinde de psikolojik ve biyolojik her iki metodu da kullanmış, birine yönelirken diğerini gözardı etmemiştir. Zamanın ‘şartlarına göre’ ilaç, pansuman, dağlama vs. gibi bir takım tıbbi yöntemlere başvurarak hastalıkları tedavi ederken aynı zamanda hastanın ruhsal yapısını güçlendirici, iç dünyasını teskin edici mahiyette dua maksatlı okuma-üfleme metotlarını da kullanmıştır ki, artık günümüzde bırakın insanları, bitkilerin bile kendilerine söylenen sözlerden etkilendiği bilinmektedir. Dursun, özellikle belli rivayetleri ele almış, ‘bütünlüğünden kopardığı parça rivayetlerle’ her zaman olduğu gibi İslam’a saldırmaya çalışmıştır. Bu metodun aynen oryantalistler tarafından da kullanılması hayli, ilginçtir! Yine Dursun, Peygamberimizin göz değmesi, zehirli hayvan sokması ve nemle denilen yaraları üfürükle tedavi ettiğini ileri sürmüştür. Bu konuda kaynak olarak ileri sürdüğü hadis şudur “Şifa binti Abdillah: “Ben, Hafza’nın yanında bulunduğum bir sırada Hz. Peygamber yanıma geldi ve bana, ‘Hafsa’ya yazı yazmayı öğrettiğin gibi nemle hastalığının rukyesini de öğretmez misin?’ diye sormuştur.&#8221; (Ebu davud, Tıb,18/3887, Hanbel, Müsned, 6/286) Eğer nemle hastalığının tedavisi için uygulanan rukye, okuma-üflemeden ibaret olsaydı bunu Peygamberimizden daha iyi yapacak kim vardı? Bunu da Hz. Hafza’ya bizzat kendisi öğretebilirdi. Peki (egzama türü bir hastalık olan) nemle hastalığını Şifa binti Abdillah nasıl tedavi etmekteydi? “Şifa, za’feran ağacına alır, buna yedi defa rukye yapar, sonra temiz bir taşa koyup ufalar, üzüm sirkesiyle karıştırdıktan sonra nemle yaralarının üzerine sürerdi” (İbni Esir, Üsdü’l Gabe, VII/163, İbni Hacer, el İsabe, VIII/121) Yani Şifa binti Abdillah, bitkisel bir kürü dua eşliğinde uygulamakta idi. Aslında aynı konudaki tüm rivayetler bir araya toplanıp öyle değerlendirme yapılsa ortada bir sorun kalmayacaktır ama Dursun okuyucuyu bilgilendirmek değil, yönlendirmeyi hatta yanıltmayı amaçlamaktadır. Dursun, Hayber savaşında yaralanan Ekva oğlu Seleme’nin Peygamberimizce üç kere okuyup üflenmesi ve Seleme’nin “Artık şikayetinin kalmadığını” anlatırken, “yaralanmış, gelmiş, nefes etmiş, kalmamış” gibi -mış’lı kelimelerle hafife anlattığı bu olay kaynaklarda (Buhari,Meğazi,38, Ebu Davud, Tıb, 19/3894) bakın nasıl geçmektedir: Seleme’nin “yarasının sarılıp akan kanının durdurulup” bundan sonra psikolojik destek amaçlı efendimiz tarafından kendisine dua edilerek üflenmiştir! Hendek savaşında yaralanan Sad bin Muaz’ın yarasını da bizzat Hz. Peygamber, “kanını durdurmak için dağlamış” ve aynı savaşta kolundan yaralanan Ubey bin Ka’b’ı da “dağlayarak” tedavi etmiştir. (Müslim, Selam,74) Peygamberimiz kılıç yarasını okumakla tedavi etseydi, Sad ve Ubey’i niçin sadece okuyup üfleyerek tedavi etmemiştir? Peygamberimiz biyolojik yaraları önce maddi yöntemlerle tedavi etmiş, manevi olarak da hastanın ruhen rahatlaması için okuyup üflemiştir. Sadece maddi tedavi veya sadece manevi tedavi İslam’da yoktur, İslam her ikisinin birlikteliğini savunur. (Duanın faydaları, okumanın bilimsel faydaları için sitemizdeki “İslami emirler ve hümanizm” başlıklı yazımıza bakılabilir.)</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, Efendimizin Hz. Ali’nin göz ağrısını tükürüğü ile tedavi etmesini de diline dolamıştır. Dursun’un “İlginçtir ki” diyerek başlayan cümlesinin aslında hiçte ilginç olmadığını ispat edelim. Önce bu olayın savaş başlamadan hemen önce, anormal şartların hakim olduğu bir anda, hızlı tedavinin gerektiği bir ortamda geçtiğini hatırlatalım. (Buhari, Cihat,102; Müslim, F. Sahabe, xxxıv/2406) Dursun, aşağıdaki haberi, hem de ağrıya iyi geldiği detayı ile okusa ne hissederdi acaba? “Tükürüğün bilinmeyen faydaları! Yapılan araştırmada, insan ve fare tükürüğünde doğal olarak bulunan, morfin kadar etkili ‘ağrı kesici’ özelliğe sahip ‘opiorfin’ adlı molekülün depresyona karşı da etkili olabileceği ortaya kondu. Opiorfin molekülünü 2006’da keşfeden Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nden Catherine Rougeot ve ekibi, genetiği insana yüzde 99 benzeyen fareler üzerinde deney yaparken buldukları molekülün bazı ‘antidepresanlar kadar’ etkili olduğunu belirledi. Molekül üzerinde sürdürülen araştırmalarda, &#8220;Opiorfin&#8221;in depresyona karşı etkili olabileceği de tespit edildi. &#8220;Journal of Physiology and Pharmacology&#8221; adlı dergide iki makale yayımlayan bilim adamları, ayrıca bu molekülün &#8220;İmipramin&#8221; adlı antidepresan kadar etkili olduğuna ve yan etkisinin bulunmadığına dikkati çekti.” (Milliyet, 3.09.2010)</p>
<p style="text-align: justify;">Tükürük içindeki enzimlere baktığımız (Meydan Larousse, 12-33) zaman tükürükteki Pityalin adlı enzimle, dezenfektan etkisi gösteren, dolayısıyla ağzı enfeksiyonlardan koruyan Lizozim adlı kimyasal maddenin hafif bir antiseptik etki gösterdiği görülmektedir. (Doktorumuz, Tıp Ansiklopedisi, 7-2350) Parapsikolojide bazı insanların özel yeteneklerle doğduğu anlatılmakta ve bu konu ilmi olarak da ispat edilmektedir. Peygamberimizin de böyle özel kişilerden olduğu sabittir. Ayrıca Peygamberimizde tükürük ile tedaviyi hiçbir zaman emretmemiştir. İslam tarihinde de böyle bir metoda hiç rastlanmamaktadır. Tükürük, salgı bezini terk ettiğinde doğal olarak sterildir; mikropsuzdur. Tükürük salgısı içerdiği kimyasal ve biyolojik ajanlar sayesinde anti mikrobik (mikrop yok edici) etki yaparak ağız-diş sağlığında koruyucu rol oynar. Son bulgular, tükürüğün çok sayıdaki zararlı organizmaya karşı bizi savunan karmaşık bir madde olduğunu ortaya koyuyor. (Milliyet, 11 Ekim 2011; CNN Türk, 11 Mart 2022; Posta, 24 Şubat 2022) &#8220;Tükürüğün antiseptik özelliği, yani mikropları öldürücü etkisi de vardır.&#8221; (Rahmi Turan, Sözcü, 27.08.2015) Tükürüğün sağlığa 4 faydası. (CNN Türk, 11.03.2022) Farkında olmadığımız mucize: Tükürük. (Fikriyat, 6.4.2020) Tabii bir de “yüzüne bile tükürülmeyecek” insanlar vardır ama o ayrı bir konu!<b> </b></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2569" title="tukuruk-agri-kesici-antidepresyonal" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tukuruk-agri-kesici-antidepresyonal.jpg" alt="" width="618" height="448" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hz Hasan, evlilikleri ve Hz Muhammed</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuyu ‘Turan Dursun’un Metodunun eleştirisi’ adlı yazımızda cevaplamıştık. Ayrıca aynı konuyu ateist yazar İlhan Arsel’de dile getirmiştir. Arsel’e verilen cevaplarda konuyu kısaca yeniden ele alacağız! Dursun, efendimizi gençliğinde bile yapmadığı anormal davranışları onun 50 küsur yaşından sonra yaptığını iddia edebilmiştir, hem de rivayetleri çarpıtarak! Yine Dursun, Hz. Enes’ten gelen bir rivayeti tahrif ederek, “Peygamber 9 ya da 11 karısı varken, gecenin veya gündüzün belli saatlerinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu.” (Din Bu, s. 45) demektedir. Halbuki Dursun’un delil gösterdiği Tecridi sarih Tercümesi Hadis No: 192’de, “Hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu.” ifadesi geçmemektedir. Efendimiz aile reisi, imam, vaiz, ordu komutanı, peygamber, devlet yöneticisi olan oldukça yoğun çalışan biri idi. Ev ihtiyaçları dahil her türlü gereksinimi için hanımlarını ziyaret etmesi gayet normaldir. Zaten Dursun’da başka rivayetlerde “40 erkek gücünde olduğu bildirilir, bunda bir abartma olduğu açık”  (Din Bu, s. 6-47) demektedir. Mademki bunlar doğru değil; abartma. O halde neden doğru imiş gibi bunlara dayanarak efendimiz hakkında menfi bir izlenim bırakmaya çalışmaktadır? Dilinden düşürmediği “Bilim ve aydınlanma” bu mudur?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ateist oryantalist ittifakı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Oryantalistler de ateistler de kaynak olarak gösterdikleri eserlere bilimsel ahlaktan uzak ekleme çıkarma yaparlar. Onları bilimsellik veya gerçeğe ulaşma duygusu değil, ideoloji ve önyargı yönlendirir. Efendimizin Hz Zeynep ile evlenmesi ile ilgili örnek verelim: “Gençliğinin bütün taraveti içinde utanç ve şaşkınlıktan kıpkırmızı kesilen bu dağınık kıyafetli güzel kadın.” (Emile Dermenghem, Muhammed’in hayatı, s. 367- 370) Bu da Türk ateistlerden Dursun’a ait: 2000’e Doğru dergisinden “Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir.” Halbuki her iki ekleme de hiçbir rivayette geçmez ama oryantalist ve ateistlerin kafa yapısını ve okuyucuyu yönlendirmeye çalışmalarını göstermesi açısından ilginç bir örnektir. Din Bu 1, sayfa 41&#8217;de oryantalist  Leoni Caetani&#8217;den alıntı yapan Dursun,  42. sayfada ise  &#8220;Ne ölçüde doğru, kesin bir şey söylenemez kuşkusuz&#8221; diyerek alıntıların gerçekliğinden kendisinin de emin olmadığını itiraf eder. Ama İslam düşmanlığı bu dayanışmayı zorunlu kılmaktadır. Gerek deist gerekse ateist olduğunu iddia eden iki sitenin ekran görüntüsünü aşağıda veriyoruz. Her iki site de misyonerlik propagandası yapmaktadır! ‘Amacımız’ı açıkladığımız bölümde de benzer örneklere ulaşabilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Deizm adlı site açan dinsiz arkadaş bir misyonerin görüşlerini önce ‘doğru’ kabul ediyor, sonra  ‘videosunu indirip youtube’a yüklüyor’ ama ‘reklam da yapmıyor!’ ve Mısır’dan dindaşlarınca kovulan bu misyonere bir de ‘hocam’ diye hitap ediyor! İyi ki dinsiz imiş! Ateit bir sitede ise, ‘world’ adlı kullanıcı, 24.07.2015 tarihinde ‘Neden Butros Hocam Gibi Bir Hocamız Yok?’ diye forumda başlık açıyor ve ‘çatır çatır İslamı yerin dibine gömen ve kanalı olan elini kolunu sallaya sallaya gerçeği söyleyen muhterem hocam gibi bir ateist hocamız neden yok? Zekeriya Butros hocam ve ekibini kutluyorum bir ateist olarak canım hocam&#8230;Türkiye&#8217;de görevini biz ateistler yapıyoruz ama senin kadar güçlü ve cesur değiliz&#8230; Zekeriya hocamsa müthiş bir adam İslam&#8217;ı o kadar iyi biliyor ki.’ diye  yazıyordu!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html/guya-dinsiz-ama-papaza-hocader" rel="attachment wp-att-2590"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2590" title="guya-dinsiz-ama-papaza-hocader" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/guya-dinsiz-ama-papaza-hocader.jpg" alt="" width="685" height="431" /></span></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gelen sorular ve cevaplarımız:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Soru: size bir soru sorucam www.td&#8211;.com/forumlar/showthread.php?t=208 bu linkteki iddialar doğrumudur? (Hz Ömer hakkındaki iddialar ve cevapları)</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap: Resmin tamamına bakınca!</p>
<p style="text-align: justify;">İslam tarihindeki bazı olayları ve zayıf rivayetleri alt alta sıralayıp, İslam&#8217;ın Şii yorumunu haklı çıkarma gayreti içinde imiş gibi gösterip aslında ateizm propagandası yapan, önyargı ve tek taraflı bakış açısı ile kaleme alınmış bir yazı örneğidir uzantıdaki yazı. Kaynak olarak devamlı tek kişinin kitabından alıntı yapma gayreti içinde olup, 1000 küsur senedir sahabeyi kötüleyip güya ehli beyti yüceltme izlenimini vermeye çalışan ve bunu ateist bir sitede yapan bu zihniyetin değerlendirmesini birazdan ele alacağız. &#8220;Ehlibeyt Hz. Muhammed’in cenaze işleri ile meşgulken, öbür taraf biat işini organize ediyordu&#8221; şeklindeki bir mesaj vermek isteyen bu tür bir yazılarla ilk kez karşılaşanların tereddüt geçirmeleri mümkündür. Ama resmin tamamını görenler, ehli beyt taraftarlığı görüntüsü altında sahabenin büyük kısmına ağza alınmayacak iftiralarda bulunan bir kesimin asıl amacının İslam&#8217;a saldırmak olduğunu rahatlıkla görecektir. Zaten ateist bir sitede mezhebi bir konuyu tarafgir olarak ele almanın amacının masum olduğunu ileri sürmek safdillik olur! Bu zat bunlarla yetinmemiş ve daha sonra sanal bir sözlükten &#8220;Kur’an&#8217;ın gerçek yazarı olduğu düşünülen kişi&#8221; diye Hz Ömer&#8217;den bahsedildiğini aktarıp, bu yorumu yapanı da övmektedir. Daha sonra yine bu şahıs bununla da yetinmeyip bir de şu iddiada bulunmaktadır: &#8220;İslamiyet&#8217;in gerçek kurucusu bana göre Ömer&#8217;dir.&#8221; Bu konudaki iddialara cevabı, “Ateist ve oryantalistlerin ‘Kur’an&#8217;ın kaynağı’ ile ilgili iddiaları’na verdiğimiz cevapta bulabilirsiniz.<strong> </strong>Ama işin ilginci, mezhepçi gözüken bu şahsın gerçek yüzünü kendisinin itiraf etmesidir! Arap soyundan olup Akad kralının adı olan ‘Sargon’ müstear ismini kullanan bu kişi, &#8220;Yukardaki film gibi birçok öyküde despotluk sembolü &#8220;kılıç&#8221; ile adalet nasılsa birleştirilmiş&#8221; diye yorum yaparken acaba adaletin temsil edildiği heykelin elinde ne olduğunu bilmemekte midir? &#8220;Hind’te, Araplarda kadınların yönetici konumlara kadar çıkabildiğini gösteren bir örnek aynı zamanda&#8221; diyerek, savaşta şarkı söyleyip insanları savaşa kışkırtmak ve efendimizin amcasının ciğerlerini elleri ile kesip çiğnemek dışında tarihe bir not düşülmeyen, ama yinede efendimizce daha sonra af edilen bu kadını bu şahıs nasıl oluyor da &#8220;yönetici&#8221; olarak nitelendirebiliyor acaba?! Savaşmadığı için miras hakkı olmayan, diri diri toprağa gömülen, çadırlarda bedeni satılan kadınları, sadece İslam&#8217;a saldırabilmek için kadın haklarına sahipmiş gibi gösteren bu kişi ne kadar bilimsel, tarafsız biri olabilir? Bu zatın verdiği kaynakları sıra ile incelemeye başladığımızda hiç birinin uzantısının açılmadığı görülmektedir. Sadece 4. sıradaki kaynak verdiği siteden, eleştiri konusu yaptığı rivayete ulaşabiliyoruz. Bu zat aynen şunları yazıyor: “Komedi burda da bitmiyor.” Aslında bu arkadaş herkesle dalga geçmektedir. Hz Ömer&#8217;in adını da Ömer bin Abdülaziz diye yazmaktadır, halbuki adı Ömer bin Hattab&#8217;dır. Bu şahıs güya Ömer b. Hattab hakkında kendi deyim ile &#8220;masal uyduruldu&#8221; diye aktardığı ve aslında Hz Ömer&#8217;in torununun oğlu olan Ömer b. Abdülaziz hakkındaki örnek ahlaki özelliklerin Ömer b. Hattab için uydurulduğunu ileri sürmekte ve böylece ahlam kesmeye çalıştığı konulardaki cehaletini de ortaya koymaktadır! Uzantı sitede sadece Hz. Ömer&#8217;in devlet malı olan mumu şahsı için kullanmaması olayı da torun Ömer için aktarılmaktadır, geri kalan tüm rivayetler zaten torun Ömer için tarihi kitaplarda da aktarılan bilgilerdir! Bu şahıs ise tüm rivayetleri Ömer b. Hattab&#8217;a isnat etmekte, sonra kendi çarpık ve yanlış mantığını doğru kabul edip sübjektif ve komik iddialar ileri sürmektedir! Yani bu yazı ile Şiilik kılıfı altında ateizm propagandası yapılmaktadır. İşin ilginci efendimizin vasiyet yazmak istemesi ile ilgili &#8220;İslami kaynakları delil gösteren&#8221; bu mezhepçi ateist, iş Hz Ömer&#8217;i takdir eden rivayetlere gelince bunları masal diye nitelemekte, torunu hakkındaki rivayetler ile Hz. Ömer karıştırılmakta ve öznel yorumlar yapılmaktadır. Kısaca insan ateistse açıkça ateistliğini ilan etmeli, ne diyecekse kimliğini açıkça ortaya koyup öyle söylemelidir. Bu kişi İslam&#8217;a saldırmaya çalışırken ki, amatörce ve oryantalist bir zihniyetle bunu yapmaya çalışmakta ve her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmaktadır. ‘Murted’ müstear ismini kullanan site yöneticisi de &#8220;Şiilerin tutumu yani bir tarafı lanetleyip diğerine taraf olmaları çok daha tutarlı.&#8221; demektedir. Zaten daha sonra yazılanlar sadece Hz. Ömer’i değil efendimize de kapsayan hakaretler içermektedir ki, bu çalışmamızda tümüne cevap verdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Soru: Maalesef mürted yazısı beni tatmin etmedi. Burada mürted ile ilgili şunu yazayım o halde. Mürted olan bir insan iyi ve ahlaklı biri olamaz mı? Dinsiz birisi ahlaklı olamaz mı? Ben dinsiz olup ahlaklı olan bir sürü insan tanıyorum. Zaten tarikat ve cemaatleri anlatmaya gerek yok. İslam ülkeleri belli. Ali İmran ve Nisa Surelerini örnek vermişsiniz. Bu ayetlere göre, Mevlana’nın “Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” cümlesi çelişmiyor mu? Bu insanlar inansa, tövbe etse bile yandı bitti kül oldu yani?</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap: Mürted yazısının amacı dinden dönenlerin öldürülüp öldürülmeyeceği meselesine cevap vermektedir. Ama anladığım sizin bu konuya farklı bir açıdan yaklaştığınız; kafir birisinin ahlaklı olup olamayacağı konusu. Öncelikle “Dinsiz ahlak olur mu?” adlı yazıyı okumanızı tavsiye edeceğim. İyilik nedir? Ahlak ama kime göre ahlak? İslam ülkelerinin hali İslam nedeni ile değil İslam’sızlıktan bu haldedir!  “İslam ülkeleri neden geri?” adlı yazıyı tavsiye ederim bu konuda. Cemaat ve tarikat konuları uzun konular. Celalettin Rumi’nin sözünü de iyi anlamalıyız. İnsan hata yapar, bu onu ümitsizliğe sevk etmemelidir, tövbe et sonra gel ama; Gel: Come/tea’l değil; geri dön: Return/İrci’ demektedir. Merhum üstadımız. Günahlarından tövbe edip eski hallerini terk edenleri tabii ki -eğer isterse- Allah azze ve celle af eder. Bu konuda birçok ayet vardır. “Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler ve gizledikleri gerçekleri açıklayanlar başka; ben onların tövbesini kabul ederim. Çünkü ben, tövbeleri çokça kabul eden ve merhameti bol olanımdır.” (Bakara, 160);”Allah, kullarının tövbesini kabul eder, günahları affeder ve yaptıklarınızı bilir.” (Şura, 25); “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin ki üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Sakın siz, günah işlemekte ısrar ederek davetimden yüz çevirmeyin!” (Hud, 52); “Ancak bundan sonra tövbe edip hallerini düzeltenler müstesnadır.” (Ali İmran, 89); “Allah’ın kabul edeceği tövbe, ancak cahillikleri sebebiyle günah işleyip de, o günahtan çarçabuk vazgeçenlerin tövbesidir. İşte Allah, böylelerinin tövbesini kabul buyurur. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.” (Nisa, 17); “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olarak bulur.” (Nisa, 110); “Kim işlediği bu haksızlıktan sonra tövbe eder ve halini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Maide, 39); “Ümidinizi kesmeyin, fakat tepenize o azap inmeden önce de tövbe edip Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Aksi halde kimseden yardım göremezsiniz.” (Zümer, 54); “Ancak günahlarından vazgeçip Allah’a yönelen, iman eden ve salih amel işleyenler, işte bunlar, cennete girecek ve hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır.” (Meryem, 60); “Şu da muhakkak ki ben, günahlarından tövbe ile vazgeçen, iman edip salih ameller işleyen, bundan böyle de doğru yol üzere hareket eden kimseyi elbette bağışlarım.” (Taha, 82) Ayrıca, Kasas, 67; Ali İmran, 128; Nisa, 146; Maide, 34; A’raf, 153; Tevbe, 11; Hud, 90; Nur, 5… vd. Hadislerde de birçok örnek bulunmaktadır. Mesela; “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11); “Bütün âdemoğulları günahkardır, günahkarların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mace, Zühd, 30); “Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibidir.” (İbn Mace, Zühd 30) vd.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetle; “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.” (Zümer, 53) Rabbimiz Rahman, Rahim’dir! Ama Turan Dursun “inadi küfür” denilen, bilerek; kin ve önyargı ile hareket ederek gerçekleri örten kafir (Küfr kelimesinin kelime anlamı, ‘örten, gizleyen, nankörlük eden’ demektir.)  birisidir! Metot ve eserleri yazımızda ele alınmıştır. Ayrıca bizim ‘imanometre’miz yoktur! Bu yazıyı yazan -Allah muhafaza- imansız ölebilir, en kafiri iman edip cennete gidebilir. “Dünyada Müslüman olanlar” adlı yazımıza bir bakarsanız birçok örnek göreceksiniz! Ama söz konusu kişi “kendi tercihi ile” imansız ölmüştür. Sonuçta herkes kendi tercihlerinin “sonuçlarına” katlanacaktır! “Son an gelmeden yapılan tövbeleri” bi-iznillah rabbimiz kabul edebilir. Allah bizim için kötülük istemez: “Allah insanlara hiç zulmetmez.” (Yunus, 44); “Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez, fakat insanlar kendilerine kötülük ediyorlar.” (Yunus, 44) Ama Rabbimiz adil olandır, iyilerle ile kötüleri ve hele kötülükte çığır açanları asla bir tutmaz: “Yoksa kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini iman edip salih ameller yapanlarla bir tutacağımızı mı sanıyorlar? Hayatları, ölümleri ve ölümden sonraki durumları aynı olacak, öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye, 21) Hadiste de belirtildiği gibi; Efendimiz şöyle buyurur: “Hiç kimse kendi ameliyle cennete girmez.” Sahabi; “Sen de mi ya Resulallah!” dediklerinde de “Evet ben de, meğer ki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun.” (Buhari, Rikak, 18; Müslim, Münafikin, 71-73) Rabbim iyi yolda yürüyen, iyilik yapan ve iyilerle beraber olup ahirette de bizi iyiler zümresinden eylesin inşallah: “Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.” (Ali İmran, 193) AMİN…</p>
<p style="text-align: justify;">Soru: bir dünya yazı yazmışsınız. İyi güzel peki adam hayattayken neden karşısına çıkıp iki kelam eden olmadı defalarça tartışacak adam arıyorum dediğinde kimse meydana çıkamadı bunun sebebi nedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap:  Sitemizdeki ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızda bir küçük paragraf geçer, dikkatinizden kaçmış olabilir: “Dursun yazdığı yazılarda “Müslümanların Pehlivanı yok diyerek” uzun süre havasını attı. Ama Molla Sadreddin Yüksel’in yazdığı “Makaleler” adlı kitap, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin ortaya çıkıp tarafsız bir zeminde tartışmayı kabul etmesini görmezden gelir. Diyanet’in ” Muhatap alıp reklam yapmama” kuralını ise istismar eder. Ahmet Kekeç’in karşılıklı sohbetini tahrif ederek dergide yayınlar!” Dursun gibi birçok ateist ve asıl ağa babaları oryantalistler devamlı İslam’a saldırmışlardır. Ama onların adları tarihin tozlu sayfalar arasında unutulurlarken, İslam hala güncelliğini korumakta ve aydınlık ışığını insanlığa yaymaya devam etmektedir. Dursun öldürüldükten sonra eserleri ile karşılaştığım ve ömrümün 30 küsür yılını o ve avanesine cevapla geçirdiğim, bu nedenle sol ve misyonerlik ile oryantalizmi de araştırdığım göz önünde bulundurulursa, en azından bu eleştiriyi kişisel olarak üzerime almadığımı da ifade etmek isterim.</p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/turan_dursuna_cevaplar-2-1.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4877" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/turan_dursuna_cevaplar-2-1.jpeg" alt="turan_dursuna_cevaplar-2-1" width="94" height="94" /></a></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html">Turan Dursun’a cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilim değişmez mi?</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/bilim-yanilmaz-degismez-tek-gercek-kaynak-midir.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/bilim-yanilmaz-degismez-tek-gercek-kaynak-midir.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Apr 2012 08:43:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim değişmez mi]]></category>
		<category><![CDATA[bilim din midir]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim dogma olabilir mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim yanılmaz mı?]]></category>
		<category><![CDATA[değişmez mi]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam bilim gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[Kesinleşmiş bilgi var mıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[yanılmaz mı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=959</guid>

					<description><![CDATA[<p>Konuya ek olarak ‘Evrim’, ‘Ateist akıl’, ‘Ateizm Yanılgısı’ ve ‘Deizm Yanılgısı’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz. Bilim yanılmaz, değişmez, tek gerçek kaynak mıdır? Birçok insan bilimin ilan ettiği hakikatların hiç değişmediğini zanneder. Halbuki bilim, değişerek ve bir önceki bilgiyi yalanlayarak ilerlemeye devam etmektedir. Albert Einstein: “Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/bilim-yanilmaz-degismez-tek-gercek-kaynak-midir.html">Bilim değişmez mi?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #808080;">Konuya ek olarak ‘Evrim’, ‘Ateist akıl’, ‘Ateizm Yanılgısı’ ve ‘Deizm Yanılgısı’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz.</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Bilim yanılmaz, değişmez, tek gerçek kaynak mıdır?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Birçok insan bilimin ilan ettiği hakikatların hiç değişmediğini zanneder. Halbuki bilim, değişerek ve bir önceki bilgiyi yalanlayarak ilerlemeye devam etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Albert Einstein:<strong> “</strong>Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.” (Alice Calaprice, The Ultimate Quotable Einstein, s. 404) Stewart Cole ‘Demokraside liberal eğitim’ adlı eserinde bilim adamını şöyle tarif etmektedir: “Bilim adamı, doğrunun yolunda ilerlemek için doğanın temel yasalarına ve zekasına güvenen inançlı ve bütünlüklü bir insandır. Amacı insanoğlunun refahıdır.” Gerçekte ise, “Bilim adamları bay Cole’un inandığı gibi olmak zorunda kalsalardı, sayıları çok az olurdu.” (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, s. 12) “Bilim adamını, geleneksel ‘dini inançların yerine geçecek’ yeni kavram ve düşünceler arama yolunda bir sorumluluğu olandır.” (Standen, s. 17) şeklinde tarif edenler de vardır. Halbuki “Bilimin yanılmaz ve eleştiri ötesi olduğu düşüncesi bir yanılsamadır, dahası tehlikeli bir yanılsamadır.” (Standen, s. 25) “17 yüzyılda tabiata hükmeden insan” şeklinde Francis Bacon’da ifadesini bulan sömürgeci karakteri eleştiren ve “mekanik dünya görüşüne sarılmanın bizi yok olmanın eşiğine getireceğini” söyleyen, “ABD&#8217;de yapılan araştırma ve geliştirme harcamalarının yüzde yetmişinden fazlasının askeriye tarafından yapıldığını” ifade eden parçacık fiziği, yüksek enerji fiziği ve teorik fiziği uzmanı Fritjof Capra da, ”Bilimden pek ümitli değilim.” demektedir. (İzlenim dergisi, Mart 1993, s. 54-56)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bilim, deneyler ve deneylerden ulaşılan kanunlar ya da matematik ve geometri ile formüle edilen şeylerin ‘gerçek kabul edilmesi&#8217; neticesinde, doğru bilginin ‘kıstaslarının değişmesi’ ile oluşur.” (Bertrand Russell, Bilimden beklediğimiz, s.14; Alekandre Koyre, Bilim tarihi yazıları I/66; John Henry, Bilim devrimi, s.15; Kostas Gavroğlu, Bilimlerin geçmişinden tarih üretmek; Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 60) Günümüzde ‘Einstein modeli Newton modelinin yerini almıştır.’ (Hamza Andreas Tzortzis, Hakikatin izinde, Din bilim Ateizm, s. 298) ve ‘Bilimin vardığı sonuçlar değişmez sonuçlar değildir, bütün sorulara cevap veremez.’ (Tzortzis, s. 304) Bilimsel sonuçlar, ‘değişken ve mutlak olmayan’ işler olarak kabul edilmelidir. Bilim değişebilir. (Tzortzis, s. 300) “Gerçi bilim vardığı sonucu değiştirip yerine yenisini koyuyarsa da, uzun vadede tabiatın ‘hakikatine biraz daha yaklaşarak da’ ilerlemektedir.” (Standen, s. 161) Bilimsel bilgi ve ilahi vahyin iki farklı bilgi kaynağı olduğunu belirtmemiz gerekir. Bir tanesi sınırlı niteliklere sahip olan insan zihninden, diğeri ise tanrıdandır. (Tzortzis, s. 301) &#8220;Ateist Sam Harris bile, bilimsel kuramların hatalı olabileceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.&#8221; (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Samerset Maugham ise bu konuda, &#8220;Avrupa bugün yeni bir Tanrıya inanmıştır, o da ilimdir. Fakat ilim devamlı değişen bir varlıktır. İlim dün inkar ettiğini bugün ispat eder ve bugün ispat ettiğini de yarın inkar eder. İşte o sebepten dolayı, ilmin kullarını düzen ve huzurdan uzak, daima bir ıstırap ve gönül darlığı için de bulursun.&#8221; (Profesör Muhammed Kutup, İslam&#8217;ın etrafındaki şüpheler, s. 20) demektedir. Bilimin kayan kum üzerinde durduğu (Karl R. Popper, Daha İyi Bir Dünya Arayışı, s. 43) ve günümüzde hiçbir bilginin eskiden kabul edildiği gibi kesinlik arz etmediği (Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları, s. 44,171) artık bilinmektedir! “Karl Popper, &#8216;Bilimsel Araştırmanın Mantığı&#8217; isimli kitabında, &#8220;Bilimsel bilgilerin değişimi açıktır, geçicidir, geçicilik özelliği taşır. Yeni bir bakış açısı geldiğinde, yeni veriler elde edildiğinde, bilimsel bilgi değişime uğrayabilir.&#8221; Bilimsel bulguların kesin değişmez gerçeklik olarak dayatılmasının da, ‘bilimi bilim olmaktan çıkarıp bir çeşit dogmatik inanç ya da din haline getirdiği’ unutulmamalıdır. Sonradan yanlış olduğu ortaya çıkan teorileri ortaya atanların da, kendi dönemlerinde teorilerini kabul etmeyenleri bilim dışı, akıldışı ya da bilim karşıda olmakla suçladıkları çokça görülmüştür.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 25, 75) &#8220;Bilimsel bilgiyi şaşmaz bir kılavuz olarak gören ve &#8216;her şeyin açıklamasını bilimden bekleyenler, bilimsel kalıpların sürekli değiştiğini&#8217; unutmamalıdır. Bilim sürekli bir şekilde değişime uğramaktadır. Bilimsel bilgi, son noktayı koyan değişmez bir içeriğe sahip bir bilgi türü ortaya koyamaz. Bilim, yanlışlarını düzelterek ilerler.&#8221; (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 12, 85, 164) Evet, “Bilimin geçmişteki delillerinde daima yanlışlama özelliği söz konusudur.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm sonuçsuz serüven, s.  221) “Bilim sürekli kendini yalanlayıp yenileyen bir alandır.” (Ömer Faruk Korkmaz, Sorun kalmasın, s. 306) &#8220;Bilim ve teknik teoriler sürekli gelişir, çoğu kere de değişir ve başkalaşır.&#8221; (İzzet Derveze, Kur’an cevap veriyor, s. 308) Özetle, &#8220;Bilimsel bilgi sürekli değişime ve gelişime açık bir yapıdır.&#8221; (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 82)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bilim, &#8216;sınırlı gözlemlerinize dayanarak, belirli bir olgu için elimizdeki en iyi açıklama budur&#8217; demektir. Bilim değişkendir. Bilimsel sonuçların mutlak olarak doğru olduğunu ve hiçbir zaman değişmeyeceğini varsaymak açıkça yanlıştır. Tarih bize gösteriyor ki, bilim vardığı sonuçları sürekli değiştirir.” (Tzortzis, s. 278, 299, 300) “Bilim hakkında asıl sorulması gereken soru, Bilimin bizi nereye götürdüğü değil, kendisinin nereye gittiği meselesidir. Nereye gittiğini bilmesek bile, nereye gitmediğini biliyoruz artık! ‘Bilim, hakikate doğru gitmiyor.’ Hakikati keşfettiğini iddia eden her bilimsel teorinin, bir bakıyorsunuz bir süre sonra hakikati keşfetmediği anlaşılıyor. Bundan sonra üretilecek olan bilimsel teoriler de, bundan öncekiler gibi hakikati keşfettikleri iddiası ile ortaya çıkacaktır ama bir daha asla yanlışlanmayacak biçimde ortaya koyacak bir teorinin olabileceğini düşünmek pek mümkün görünmemektedir. Edgar Morin: Bilimsel teoriler nesnel olamaz çünkü bilim, insan zihninin gerçek hakkındaki düşüncelerinden ibarettir. Nitekim aynı objektif verilerin; Ptolemaios, Kopemik, Newton ve Einstein gibi birbirinden farklı, hatta birbirine karşıt teoriler tarafından kullanılmış olması da bunu gösterir.” (HilmiYavuz, Modernlesme Oryantalizm ve İslam, s. 92) &#8220;Bilim değişime açıktır. Dolayısıyla bilimsel ispat diye bir şeyden bahsetmek tehlikelidir. Çünkü bu terim, varılan bilimsel sonuçların taş üzerine oyulmuş yazılar gibi olduğunu ima eder ve bu anlayışı güçlendirir.&#8221; (G. Barker and P. Kitcher, Philosophy of Science, s. 17) “Bilimin ürettiği bilgilerden hangilerinin gelecekte doğrulanıp hangilerinin yanlışlanacağını bugünden kestirmek imkansızdır.” (Prof. Cağfer Karadaş, Kafama takılanlar 2, s. 91) “Modern bilim anlayışında mutlak doğru yoktur, güncel doğru vardır. Bilim bugün doğru dediğini yarın yalanlayabilir.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 158)  Yani bilimsel “İlerleme, &#8216;geçici hakikatler ile&#8217; günü kurtarmaktan başka bir şey değildir.” (Selçuk Kütük, Deizm, s.  90) “20. yüzyıl fiziği bize, bilimde hiçbir mutlak doğru olmadığını ve bütün kavram ve teorilerimizin sınırlı ve tahmini olduğunu çok kesin bir şekilde göstermiştir.  Bilimsel teoriler bize hiçbir zaman gerçekliğin tam ve son bir tasvirini sağlayamaz. Onlar daima, nesnelerin hakiki özelliklerine yönelik ‘tahminler’ olarak kalmak zorundadır. Bilim adamları gerçekliğin yalnızca sınırlı ve yaklaşık tanımları ile uğraşırlar.” (Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası, s. 47, 58) “Her bilimsel teorinin yanlışlanabileceği unutulmamalıdır. Bilim, tamamlanmamış bir araştırma sürecidir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 84) &#8220;Hawking de, bilimin önemli bölümünün kesin olmadığının anlaşıldığını ifade etmektedir. Galileo, Batlamyus&#8217;un evren modelini sahneden kaldırmıştır. Newton&#8217;un durağan ve kesin zamanlı evren modelini de Einstein, Hubble, Lemaitre ortadan kaldırmıştır.&#8221; (Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 17, 250) &#8216;Bilimci&#8217;, bilimi kendine mahsus kuralları olan yeni bir din haline getirir. Bilim tarihine baktığımızda, &#8216;bilim adına konuşan&#8217; birçok bilim adamının ve felsefecinin bugün için komik görünen fikirler ileri sürdüklerini rahatlıkla görebiliriz. Ünlü bilim adamı Lord Kelvin 150 sene önce, &#8216;havadan daha ağır cisimlerin uçamayacağını&#8217; savunuyordu. Pozitivisterden Ernest Mach ise atomun varlığını reddediyordu. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 118-119) Bu nedenle de Harvard üniversitesi profesörü Dr. William MC. Dougal, &#8220;Bugün biz fizikçiler, madde karşısında 19. yüzyılın fizikçileri gibi değiliz, &#8216;hepsini anladık&#8217; demiyoruz, daha anlamadığımız pek çok şey vardır.&#8221; (M. Rahmi Balaban, İlim ahlak iman, s. 77) demektedir. Tüm bunlara rağmen ateistler hâlâ “Dogma haline getirdikleri birtakım bilimsel sonuçların her şeyi açıklayabileceğine inanmaktadırlar.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 16) Akılcılar, &#8220;Aklın sınırlı olduğunu itiraf ettikleri halde onu her türlü şeyin üstüne koyma çelişkisine imza atarlar.&#8221; (Rene Guenon, Doğu ve Batı, s. 44)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler de “Deistler de akla sonsuz güven duyarlar ama sınırlı ve dar oluşundan haberleri yoktur.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 264) “Akıl insan zihninin ürettiği bir bilgidir. Tek bir akıl yoktur.” (Baloğlu, s. 285) &#8220;Bilimin doğruları hep değişmektedir. Devamlı değişen bilim nasıl olur da insanlar için değer üretmeye yönelik bir konum da kabul edilir?&#8221; (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 108) “Her bilimsel yöntemin ve bulgunun temelinde bir dünya görüşü yatar. Dünya görüşleri ise bir takım ön kabullere dayanır. Dolayısı ile bilimsel önermelerin mutlak ve evrensel olduğu iddiası akla uygun değildir.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 86)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ama bilimi kurtarıcı bir din gibi görenler de vardır. &#8220;Bilim, bir inanç kategorisi haline gelmiş durumdadır.&#8221; (Edward Said, Oryantalizm, s. 56) “Kutsallardan arındırılmaya çalışılan aklın zamanla kendisi kutsallaştırılmıştır.” (Neşet Toku, Kültürel rölativizm zemininde insan, Düşünen siyaset, sayı 15, s. 78)  “Akıl ve bilim her nedense fakirliğe, açlığa, sömürüye, adaletsizliğe, işgallere ve savaşlara engel olamazken.” (Selçuk Kütük, Deizm, s. 284) “Yuval Noah Harari ise salgınları dize getirerek insanın Tanrılaşacağını iddia etmiştir. İnsanlığın verdiği mücadeleyle bütün hastalıklarla başa çıktığını söyleyen Hariri aslında post-modern yalancı bir peygamberdir! Bu yalancı peygamber, insanı da Tanrı ilan eder (homodeus) ve “Bize bol gıda, ilaç, enerji ve hammadde sağlayan olağanüstü ekonomik büyümemiz sayesinde kıtlık, salgın ve savaşları dize getirmeyi bildik” (Harari, Homodeus, s. 24) der. Harari’nin amentüsü ilerlemedir. Buna göre artık ne salgın, ne kıtlık ne de savaş olacaktır. Bütün yalancı peygamberlerin sonu hüsrandır. Koronavirüs salgını deizm ve “İnsan Tanrı” yalanını yerle bir etmiştir.” (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 15 Mart 2020) Halbuki aynı Harari, “Max Planck, Einstein&#8217;a, &#8216;bilimin cenazeden cenazeye ilerlediğini.&#8217; söylediğini (Y. N. Harari, Homo Deus, s. 38) aktarmıştır. İsrail’li ateist Harari gibi, &#8220;Türkiye ateistlerinin sorularının çoğunun da, bilimi kutsal bir inanış görmekten kaynaklandığı görülmektedir.  Batı, materyalist bilimselliği 19. yüzyılda bırakmıştır. Bu ateistler hâlâ ikinci el bilim anlayışından kurtulamamıştır. Gerçekte ise bugünkü dünyanın çektiği sıkıntıların temelinde çok tapınılan bilimin, her şeyi tüketen insanoğlunu bir türlü doyuramaması yatmaktadır.&#8221; (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 20) “Gençlerimiz İsrailli Yahudi, ateist ve eşcinsel Harari&#8217;nin bilimle mükemmelliğe ulaşılıp savaşların biteceği ve insanın Homodeus (İnsan Tanrı) olacağı fikirleriyle zehirlenip dursun! İsrail, bilimle geliştirdiği mükemmel programlarla daha &#8220;mükemmel katletmeye&#8221; devam etmektedir: Yapay zekanın bütün matematiksel ve bilimsel mükemmelliğine karşın kusurları da vardır. Mesela bombalanan evde &#8220;hedef&#8221; olmuyor ve yine de o evdeki herkes bombalanarak katlediliyor. Matematiksel kusur, bütün ailenin yok edilmesiyle sonuçlanıyor! Lavender adlı bu yazılımla katliamlarda sivil kayıplar oranı bile çıkarılıyor. 20 kişilik &#8220;zayiat&#8221;, &#8220;normal&#8221; görülüyor. Bunlar bazen azalıyor bazen çoğalıyor. Üst düzey &#8220;hedefler&#8221; için ise bu oranın 100’e kadar çıktığı belirtiliyor. Katletme matematiğin oranlar meselesi olmuş. Ne bilim ama!” (Ergün Yıldırım, Star, 6.4.2024) Zaten &#8220;Modern bilimin meselesi, hakikat değil hakimiyet&#8217;tir. O yüzden güç üreten araçları kutsamış, araçlar insanı kölesi yapmış, şiddete dayalı bir dünya üretmiştir.&#8221;  (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 5.12.2021) Uzun zamandır “Batı, bilimi insan ve doğaya hükmetme aracı olarak kullanmakta” (İsmail Süphandağı, Batı ve İslam arasında Oryantalizm, s. 173) ve &#8220;Ortaya çıkan savaşlar, bilimin vücut verdiği nükleer ve ekolojik tehditler, beraberinde rasyonalizm ile ortaya çıkan ve büyük anlatılara neden olan güvenin artık kaybolmasına neden olmaktadır.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Profesör Dr Kasım Küçükalp, s. 104) Ama ateistlerin hayallerinin sınır yoktur: Meşhur ateist Celal Şengör, &#8220;Günün birinde insanların, beynini bilgisayar programlarına download ederek ölümsüz olacağını ve bütün evrene yayılıp nüfuz edeceğini.&#8221; iddia eder. (Ensonhaber, 20.04.2025) Tabiatı kontrol etme ve ilahi güce ulaşma hedefleri hep bilim adı altında gizlenmiştir. (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 117, 119)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Fizikçiler, yaptıkları keşif ya da ürettikleri aletlerin kendi deha ve güçlerinden kaynaklandığına inanarak güçlü olduklarına inanmaktadırlar. Bu tarz çabalarla aslında, inanmadıkları tanrının yerini almaya çalışırlar.&#8221; (John Horgan, Bilimin sonu, s. 255) &#8220;Bilimsel emperyalizmden&#8221; (E. F. Schumacher, Aklı karışıklar için kılavuz, s. 19, 68) bahsedenler kadar,  &#8220;Bilimsel teknolojik zaferin, insanı çöküşe sevk ettiğini&#8221; (Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul, s. 333) ileri sürenler de vardır. &#8220;Akılcılık, artık bilimci uzmanların dediğine&#8217; teslim olmak&#8217; manasına gelmektedir. Akılcılık artık bir iktidar odağı haline getirilmiştir.&#8221; (Paul Feyerabend, Akla veda, s. 21-22) &#8220;Bilim/akıl en militan din kadar dar kafalı olabilir, var olan bütün güçler gibi en şeytani güçlerin hizmetine koşabilir.&#8221; (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 110) &#8220;Aklı yanılmaz bir bilgi kaynağı olarak gören akılcılar, bilim ve felsefe tarihlerine baksalardı, karşımıza çıkan birbiriyle çelişik sayısız düşünce ve teorinin varlığı karşısında insanların evrensel bir akılda birleşemediklerini göreceklerdi. Akıl, metafizik ve tanrısal bir konuma taşınmıştır. Bir nimet olan akıl, tanrı pozisyonuna yerleştirilmiştir. Bilgi ve veri akışının uzun vadede sürekli bir değişime uğradığı ortada olduğuna göre, akıl yürütmenin de değişime uğrayacağı açıktır. Akıl, hakikati icat etme kapasitesine sahip bir cevher değil, hakikati kavramaya yarayan bir araç olmalıdır. Akıl, modern dönemde bir &#8216;değer üretmek kaynağı&#8217; haline getirilmiştir. (Selçuk Kütük, Deizm, s. 85-87) “Materyalizmi benimseyen analitik filozoflar, bilimsel beyanların &#8216;eksiksizliğine&#8217; güçlü bir biçimde bağlıdır.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, Dennett&#8217;ten Dawkins&#8217;e yeni ateizmin felsefi temelleri ve teistik eleştirisi, s. 70) “Bilimlerin birliği ideali, gerçekleştirilmemiştir ve gerçekleştirilemeyecek bir rüyadır. ‘Bilimci’ natüralistin açık, tartışmasız ve kullanışlı bir bilim tanımı da yoktur. Naturalizm dinsel olarak nitelenebilecek birtakım özellikler de sergiler.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 171) “Bilim pek çokları için, dinin üstünde bir hakikat terazisi olarak konumlandırılmıştır.” (Hasan Yaşar, Ömer Faruk Korkmaz, Yücel Karakoç, Modern Bir Akıl Sapması, Deizm, s. 99) “Doğanın dışında başka hiçbir şey yoktur.&#8221; şeklindeki kapsamlı naturalist iddiaya doğanın içinde kalarak ulaşma imkanı yoktur. Bu iddia fiziksel gerçeklerin terkibinden daha fazlasını, bir felsefeyi, metafiziği içerir.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 175) “Sıradan bir bilim tarihi ve felsefesi okuyucusu bile, açık, tartışmasız bir bilim tanımı olmadığını görebileceği gibi, açık, tartışmasız bir bilim metodu olmadığını da görecektir.” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 174) “Bilim başarılarını oldukça sınırlı bir alana odaklanmasına borçlu iken, bilimcilik, desteksiz genelleştirmeler yapmaktadır. Bu nedenle, &#8220;bilim&#8221; ve &#8220;bilimcilik&#8221; birbirleri ile bağdaşmaz. Bilimcilik ciddi bir şekilde benimsendiğinde &#8220;sahte din&#8221; haline gelir” (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, s. 160) ve “yaşamın anlamını ve uğrunda savaşılacak idealleri verir!!” (Karl Giberson, Artigas, Oracles of Science, s. 40)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında &#8220;Bilim, İlahi kanunların keşfi neticesinden ortaya konan prensiplerdir. Bilim, 108.000 km/saat hızla “dünya dönüyor”, din ise; sebepler dairesinde ve hikmetine binaen Yüce Kudret tarafından “dünya döndürülüyor” der. Maneviyattan ve vahiyden kopuk bilim, olayın failini terk edip ve işi tesadüflere bırakır. Kaldı ki, İslam taklidi bir imanı değil, araştırmaya ve delile dayalı bir inanma olan tahkiki imanı esas alır.&#8221; (Mehmet Bahadır, Modern Bir Put: Bilim, Derin Düşünce, 4.5.2010) Bu nedenle &#8220;Kuantum hipotezini ilk ortaya koyan Max Planck, “Din ile bilim arasında asla gerçek anlamda bir zıtlık olamaz. Çünkü biri diğerinin tamamlayıcısıdır.&#8221; (Max Planck, Edt. Charles C. Gillespie, Dictionary of Scientifik Biography, s. 15) dermektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca “Bilgilerin temelinde, doğrulanamayan inançlar vardır.” (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 77) ve “Bilimin kendisi birçok kabul üzerinde yükselir. İnsanlar, örneğin akli melekelerinin manipüle edilemediğini veya algılarının kendisini yanıltmadığını varsayar. Einstein, &#8220;Doğada her şeyi kuşatan yasaların var olduğuna yönelik inancımız, bir tür imanın üzerine bina edilmiştir.&#8221; (A.Einstein, Einstein on Cosmic Religion and Other Opinions and Aphorisms, s. 33) derken, bunu kast etmektedir.” (Alper Bilgili, Bilim ne değildir? s.  74) “Bilim, varlığını bilişsel yetilerimize güvenliğimiz kabulüne borçludur.” (Bilgili, s. 76) &#8220;Bilgi, &#8216;inancın&#8217; gerçeğe dönüşmüş hali değil midir? Bilimsel teoriler, belli dönemlerde belli açıklama tarzlarıdır. Dawkins, darwinizm&#8217;in hipotezlerini kanıtlanmışçasına savunmaktadır. Dawkins, bilimsel kesinliği öylesine yükseltmektedir ki, asla değiştirilemez kesin yasalar olduklarını savunmaktadır.&#8221; (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 28, 43, 281, 282) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimin yanılmaz ve tek gerçek kaynak olduğunu savunanlara bir hatırlatma yapalım: 1911 yılına dek Thomson atom modelini bilim adına savunmuşlardı. 1913 yılına dek ise Rutherford&#8217;un atom modeli bilim adına savunulmaya başlanır. 1913&#8217;ten itibaren ise Bohr atom modeli yeni bir model olarak ortaya çıkmıştır. Kısaca Bilim, &#8216;Yanlışlana dek doğru kabul edilen iddiadır!’ Bilimci putperestler, bilim ve teknolojiyi elinde bulunduran devletler, bunları insanların yararına kullanmak yerine insanları sömürme aracı olarak kullanmaktadır. İlaç sanayinden silah teknolojisine, medyadan oryantalist araştırmalara dek bu böyledir! Bilimi kutsayanlar; ölümsüzlüğe çare olacağını, dinin yerini alacağını düşünenler, tüm sahte Tanrılar gibi bir gün bilim putunun da, kendine ‘yüklenen bu anlamıyla’ beraber yıkılıp gideceğini göreceklerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tabiata tapınan (‘Natüralizm’ adlı yazımıza bakılabilir) veya ineği kendileri için kutsal sayanlarla fizik veya kimya bilimlerini ilah edinenler arasında ne fark vardır? İnek de yaratılan bir varlık, fizik kuralları da evrenin işlemesinde kullanılan birer araçtırlar ama iki araç da günümüzde amaç haline getirilmiş, ilah seviyesine yükseltilmiştir. Altını özellikle çizerek belirtelim ki, burada bilimin değil bir zihniyetin eleştirisi yapılmaktadır ve bilim değil ‘bilimciler’ eleştirilmektedir!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dolayısıyla bilimsel bilgi, mutlak doğruları değil, doğruya şu an için en yakın olanı yansıtır. Bununla yetinmemizin nedeni ise, daha geçerli olana henüz sahip olamamış olmamızdır. Bu nedenle bilim adamı “bilimsel gerçekler” yerine şu anda sahip olduğumuz “bilimsel veriler” ışığında konuşur. Gerçek, evrendeki varlıklar ve olaylardır. Gerçekler, kişilerden bağımsızdırlar ve değişmezler. Bilim ise, gerçek değil, gerçeğin bizim tarafımızdan bir ‘algılanma’ biçimidir, bir yorumdur. Bu yorum ise, yorumcunun durduğu yere ve önceki donanımına bağımlıdır.” (Prof. Tevfik Özlü, Bilim Yobazlığı, Zafer, sayı: 429, Eylül, 2012)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimsel iddia ve buluşlar, teori veya geçici doğrular mertebesindedir. Dolayısıyla ‘her an yanlış oldukları ispatlanabilir olan zamana bağlı’ doğrulardır. Bilimi tanrı edinenlere üzülerek belirtmeliyiz ki, bilim hiçbir zaman “Sonunda Tanrının olmadığı bulundu” gibi bir keşifte bulunamayacaktır. Ayrıca unutmamalıyız ki, bilimin açıklayamadığı pek çok şey vardır ve öyle de kalacaktır. Bilim bir rehber değil; ancak önümüzü aydınlatan bir ışık olabilir. Işık olsa da yine yolumuzu bulmamız için bizlerin bir rehbere ihtiyacı vardır. O rehber de dindir; İslam’dır. Bilimin metotlarını ve bilim yoluyla üretilenleri, mesela çekiç ya da kerpeteni birer araç gereç olarak görebiliriz. Birisi çıkıp çekicin dünyanın tüm sorunlarına çözüm olacağını söylerse, onun deli olduğunu düşünürüz. Başınızın üstünde bir dam olsun istiyorsak çekiç şarttır ama çekiç ile mesela huzuru bulacağını iddia edenlerden de uzak durmamız gerekir. Hele ki o çekiç bir de doğa ve insanlara hükmedilmek üzere kullanılıyorsa…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bilim tarafsızdır”, “Doğrunun ölçütü bilimdir” gibi pozitivist inanışlar artık eskisi kadar taraf bulmuyor, bulamıyor. (Standen,  s. 197) Pozitivist bilimciler, dinin alanına girdiğinde pozitivistlikten taviz vermiş felsefe yapmaya başlamış olmaktadırlar. Pozitivistler her şeyi parçaladıkları için manayı kaybetmişlerdir. Aşkı, korkuyu, sevinci hormonal “fenomenler” zannetmektedirler. Hakikatin tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya. Biz buna “pozitivist iman” diyoruz. Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi kopmuştur. Bilimsellik değil bilimcilik peşindedirler. Bilimi putlaştırmışlardır. Semavi dinlere alternatif bir ilahiyat üretmişlerdir. Buyurun, yaşadığı zamanın öncü bilimcisi bakın ne diyor: “Yerçekimi gibi bir kanun var olduğu için kainat kendi kendini hiçten, yoktan yaratabilir ve yaratacaktır. Dünyamız fizik bilimi tarafından yaratılmıştır.” (Stephen Hawking, The Great Design) Aslında Filozof Stephen, Tanrı’yı tefekkürle bulmuş ama ona “fizik” adını vermiştir olay bu kadar basittir. (Mehmet Bahadır, Modern Bir Put: Bilim, Derin Düşünce, 4.5.2010)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim yanılmaz mı? Kesinleşmiş bilgi var mıdır? Bilim dogma olabilir mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cinlerin varlığı kabul edilse, psikolojik birçok rahatsızlığın tedavisi mümkün olabilecek, ruhun varlığı kabul edilse tıp farklı bir bakış açısı kazanacak ve yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilecekken, aksine Darwinist ve libido eksenli insan tanımı ve bunlardan hareketle ileri sürülen tedavi yöntemlerinin insan doğası ile ne kadar uyumlu olduğu, günümüzde artan psikolojik sorunlarla net bir biçimde görülmektedir. Parapsikoloji, alternatif tıp, metafizik Avrupa, Rusya, ABD’de, kimi 50 kimi 100 senedir üniversitelerde kürsüsü kurulmuş birer bilim dalı olarak kabul edilir iken, ülkemizde hâlâ bu konuları araştıranlara bilim dışı yaftası vurulmakta ve birçok konuda olduğu gibi bu konuda da dünyanın gerisinde kaldığımız görülmektedir. Alternatif tıbbı küçümsemek acaba ilaç firmalarının bir politikası mıdır? Tadavi edilen her hasta kaybedilen bir müşteri midir? Artık günümüzde ‘Bilim, yalanlara da ortak edilmiş’ (Soner Yalçın, Saklı Seçilmişler, s. 72) ve gıda/ilaç sektörü dahil her alanda sömürü çarkı işlemeye devam etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimin amacı insanlığı  doğruya, hikmete, güzele  yönlendirmek olmalıdır ama şu an bilim; çıkar, ekonomi ve siyaset çerçevesinde insanlığa  hizmet amacının uzağında bir seyir izlemektedir. Bilimi  ve ürünlerini inkar etme gibi bir niyetimiz tabii ki yoktur ama bilimin insanlık yerine bazı çıkar çevrelerine hizmet ettiği düşüncesi de asla göz ardı edilmemelidir ve bizim de karşı olduğumuz konuların başında bu gelir! &#8220;Dinin yerine en yüksek zihinsel otorite olarak geçirilen akıldan&#8221; (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 66) söz edilmektedir ki, bu &#8220;Batı aklı, yalnız dünya işlerinden faydalanmaya dönük ve hayırlı insanlardan çok kötü insanların yararlandığı din dışı bir akıldır.&#8221; (Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu&#8217;l Akl, I/12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Son yüz elli yıldır görünen şeylerden biri şu olmuştur; Bilim, sosyo-kültürel ortamdan ve felsefi eleştiriden bağımsız bir statüye sahip değildir. Bilimin özcü yorumunun yüceltilmesi, sanıldığının tersine bilime pek yarar da getirmemiştir. Tam tersine bilimin dogmatikleştirilmesine, bilimin bir tür dine dönüştürülmesine yol açmıştır. Özellikle uygulamalı bilimlerde politik yönlendirme ve baskı, günümüzde eskisine oranla çok daha fazla artmıştır.” (Doğan Özlem, Bilim Nedir? Ne Değildir? Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, 2, 7-18. 2001, s. 16) Paul Feyerabend açıkça, “bilim insanı, araştırmasını destekleyen kurumun dünya görüşüne uygun davranmak, onu desteklemek zorundadır.” (Feyerabend, Akla veda, s. 292)  demektedir. Richard Lewontin de, &#8220;bilimin sosyal etkilere açık olduğunu, hakim ideolojilerden az ya da çok etkilendiğini söyler.&#8221; (Richard C. Lewontin, Biology as Ideology, s. 9) ‘Bilim tarafsızdır’ iddiası hatalıdır. Çoğu araştırmanın neye yöneleceği ona para yatıranlarca belirlenmektedir. Ayrıca bilim adamları da yaşadıkları zamanın dünya görüşleri ve ideolojilerinin etkisi altındadırlar. (Standen, s. 198)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özellikle ateist ve evrimci yazarlar okuyucularını yönlendirmede çok mahirdirler. Bu konudaki örnekler için, ‘evrim’ ve ‘ateizm yanılgısı’ başlıklı yazılarımıza bakılması yeterli olacaktır. Manipülasyon; başkalarının düşüncelerini çeşitli yöntemlerle ona hissettirmeden değiştirmeye çalışmaktır. Mesela, Amerikalı tarihçi Merry E. Wiesner-Hanks: “İnsan eli alet kullanmak ya da yapmak üzere evrilmemiş, hali hazırda evrilmiş olduğu için alet kullanmıştır. Bu eli neden geliştirdikleri bilinmiyor, ancak buna alet yapmaya başlamalarından önce de sahip oldukları biliniyor.” (Merry, Kısa Dünya Tarihi, s. 19) derken aslında, ortada tam tersi bir delil olsa da konuyu yine evrimle irtibatlandırmaya çalışarak okuyucuyu yönlendirmektedir. Aynı yazar diğer bir açıklamasında, tarih yazma sürecinin, ‘dahil eden ya da dışlayan bir seçme süreci’ olup, okuyucunun ‘tarih yazarlarının ön kabullerini ve bakış açılarını bilmeleri gerektiğinin’ (Merry, Kısa Dünya Tarihi, s. 6) altını çizmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bilim adamları &#8220;gerçeği&#8221; aramakta ve test etmekte olduklarını kabul etselerde, gerçekleri &#8220;üretmez&#8221; veya bilmezler. Bilim bir din veya inanış değildir.  Dinler insanın varoluş nedenini, ruhunu, ölümden sonrasını, yaratana karşı adanmaları gibi konuları inceler. Bilim ise, &#8220;fiziksel olarak&#8221; algılanabilen evrenin kökenini, yapısını ve doğasını anlamaya/açıklamaya çalışır.” (Bilim Nedir? Ne Değildir? siirt.edu.tr/dosya/personel/bilim-tarihine-giris-2-siirt-2017330153315437.pdf)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilimin siyasallaştırılması</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim adamlarının “Ben kimim, nereden gelip nereye  gidiyorum?” sorularına cevapları genellikle bilimsellikten uzak,  ideolojik ve siyasi sınırlar içinde kalmaktadır. Bu da yetmez gibi bir de bilimi inanç haline getirenler vardır. Halbuki bilim daima ileriye doğru hareket halinde olan, devamlı ilerleyen ve değişen bir süreçtir. Atomun tanımı eskiden “Parçalanamayan en küçük yapı taşı” iken artık günümüzde, nötron-proton-elektronlardan hareketle atom enerjisi üretilebilmektedir. Tıp ülsere eskiden süt önerirken, şimdi özellikle kaçınılmasını tavsiye etmekte, önceden perhiz için sıcak su önerilirken şimdi tavsiye edilmemektedir. Eskiden terli iken su içilmemesi tavsiye edilirken şimdi ise önerilmektedir! Eskiden bilim adına dogmalarla (!) savaşanlar aslında birer Don Kişot mu idiler? Günümüzde bilim adına dogmatik görüşler savunanların yarın yanlış yaptıklarının ortaya çıkmayacağı ne malumdur? Newton’un yasalarını yerle bir eden Einstein yasaları ve  şimdi eleştirilmeye başlanan Einstein’in  görüşleri, en  son deprem uzmanlarının birbirlerini basında “şarlatanlıkla” suçlamaya varacak  kadar  bilimsel temelde birbirlerine zıt fikirler ileri sürdükleri düşünüldüğünde, tüm bunlardan sonra  bilimi bir inanç sistemi haline getirenler de durmadan kıblelerini değiştirmek zorunda kalmayacaklar mıdır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim  vardığı bazı sonuçları zamanla değiştirmekte  olsa bile, iyi, güzel ve hikmete  her geçen gün biraz daha yaklaşmaktadır. Din ise insanlığın araştırıp bulması için zaman ve çaba harcamalarına gerek kalmadan; İyi, güzel ve hikmetli olanların listesini bir kitap halinde insanlara sunmaktadır. Yani bilim hızla dine yaklaşmakta, dinin ileri sürdüğü  fikirleri doğrulamakta, her emir ve yasağını tasdik etmektedir. Din, bilimin varacağı son noktada onu beklemektedir! Bu konuda ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Deprem oldu, hocalar yine ikiye bölündü. Gökçeada merkezli 5.3’lük sarsıntı konusunda uzmanlar “iyi mi oldu, kötü mü?” sorusunda ikiye ayrıldı. Stres boşaldı, keşke bu büyüklükte onlarca olsa. Stresi boşalmadı. Tam aksine bölge aktif. (Akşam, 31.07.2013) Deprem uzmanları ikiye bölündü. (Sözcü, 26.4.2025) Bilim insanları ikiye bölündü: Rekor sıcaklıklar iklim krizini hızlandırıyor mu? Bazı bilim insanları ekstrem hava olaylarının, iklim krizi tahminleriyle uyumlu bir şekilde gittiğini düşünürken bazıları bu görüşe katılmıyor. Okyanuslarda görülen sıcaklık rekorunun tahmin edilemediğini belirten bilim insanları, değişimin hızından endişe duyuyor. (Gazeteoksijen, 17.03.2024) Bilim insanları ikiye ayrıldı. Dünyanın en uzun nehri Nil&#8217;in yaşıyla ilgili tartışmalar sürerken yeni bir araştırmada, nehrin yaklaşık 30 milyon yıl önce ortaya çıkmış olabileceği bulgusu elde edildi. (Mynet, 13.11.2019) Bilim insanları ikiye ayrıldı! Koronavirüsün geçirdiği mutasyonlar, olası aşıyı etkisiz kılabilir mi? (Star, 17 Nisan 2020) Y kromozomu hakkında bilim insanları ikiye bölünmüş durumda. Yakın zamanda olmasa da bir grup bilim insanı Y kromozomunun tamamen kaybolacağını söylüyor. (Ulusal Kanal, 01 Kasım 2023) Bilim dünyası ikiye bölündü: Venüs&#8217;te hayat var mı? (Finans Gündemi, 30 Haziran 2021) Venüs&#8217;te yaşam arayan bilim dünyası ikiye bölündü. Venüs&#8217;te bulunan fosfin, gezegende yaşama dair iz arayan bilim dünyasını ikiye ayırdı. (Sözcü, 13 Temmuz 2021) Bilim dünyası ikiye bölündü: Porno bağımlılık yaratıyor mu? (Independent, 16 Aralık 2020) Bilim dünyasını ikiye bölen soru: Hayvanlar depremi önceden hissedebilir mi? (Sabah, 16.2.2023) Bilim dünyası şişmanlık konusunda ikiye bölündü. (Cumhuriyet Bilim Teknoloji Eki 18 Mart 2006) Bilim dünyası, hobbitlerin ayrı bir tür mü, Homo erectus&#8217;un torunları mı olduğu konusunda ikiye bölündü. (DW, 19.6.2013) James Webb Teleskobu&#8217;nun tespit ettiği bir gezegen, bilim insanlarını ikiye böldü. (Artı Gerçek, 8 Mart 2024)  Bilim dünyası ikiye bölündü: 27 bin yıllık piramit bulundu. (Enson haber, 10.12.2023) Bilim dünyası ikiye bölündü: Balıklar uyur mu? (GZT, 19 Mart 2017) Bilim dünyası ikiye bölündü: Oumuamua muamması. (Sözcü, 2.7.2019) Her gün bir bira içmek sağlığa faydalı mı? Bilim dünyası ikiye bölündü! (Referans Türk, 10 Kasım 2024) Bilim dünyası ikiye bölündü: Köpek mi, kurt mu? (Haber Global, 28 Kasım 2019)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hawking kara delikler konusunda yanıldığını itiraf etti. İngiliz teorik fizikçi Stephen Hawking, kendi geliştirdiği kara delik teorisinden 30 yıl sonra kara delikler konusunda yanıldığını itiraf etti. (DW, 27 Temmuz 2004) &#8216;Einstein yanıldı!&#8217; Ünlü fizikçi “en şok edici keşfe” karşıydı. Albert Einstein, kendi neslinin en parlak zekası olsa da onun zekası bile yazar Elsie Burch Donald&#8217;ın 20. yüzyılın &#8220;en şok edici keşfi&#8221; olarak adlandırdığı kuantum teorisinin önemini fark edemedi. (Hürriyet, 13.09.2021) “Bilim insanları, İngiliz doğa bilimci Charles Darwin&#8217;in cinsel seçilim hakkında yanıldığını ortaya koydu.” (Şarkul Avsat, 22 Haziran 2021) Işık hızı aşıldı. Bilim dünyasında şok: Einstein yanıldı. Işık hızının saltanatı yıkıldı. Albert Einstein’ın izafiyet teorisine göre evrenin hız sınırı olan ışık hızı, nötrinolar adı verilen çok küçük kütleli parçacıklar tarafından geçildi. Nötrinolar, CERN’in Cenevre yakınlarında bulunan merkezi ile İtalya’nın başkenti Roma’nın doğusundaki Gran Sasso laboratuarı arasındaki 730 kilometrelik mesafeyi ışıktan yaklaşık altı kilometre daha hızlı bir şekilde kat etti. Işık hızı saniyede 299 bin792 kilometre458 metreye tekabül ederken, nötrinoların hızını saniyede 299 bin798 kilometreve454 metre olarak belirleyen fizikçiler hâlâ ölçüm aletlerine inanmakta güçlük çekiyor. (TV24, 25.09.2011)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bilim adamları kafa karıştırdı. Yaşam uzayda başlamış olabilir.” (Sabah, 21.12.2001) Bu haberi ilk okuduğumda yazdığım yazının üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçti ve şimdi bu yazıyı güncellerken sanala düşen en son güncel haber: Rus ve ABD&#8217;li bilim insanları ‘kanıtladı.’ Yaşam, Dünya&#8217;ya uzaydan gelmiş ‘olabilir.’ (Sputnik Türkiye, 15.11.2023) Bilim insanları: Mars’ın oluşumuna dair yanılmış olabiliriz. Araştırmacılar, gezegenin düşündüğümüzden çok daha uzun bir süre önce oluşmuş olabileceğini söylüyor. (Indyturk, 13 Şubat 2020) Bilim dünyası Ay’ın oluşumu konusunda yanıldı mı? “Apollo 16’daki astronotların 1972’de getirdiği kaya örneklerine bir de bugünün teknolojisiyle bakan bilim insanları Ay’ın bugüne dek sanılandan çok daha genç olabileceği sonucuna vardılar. Hem de 200 milyon yıl kadar.” (VOA Türkçe, 18 Ağustos 2011) Uzmanlar yeşil çay hakkında yanıldı! Yapılan son araştırmalar, antioksidan deposu yeşil çayın meme kanserine karşı korumadığını ortaya koydu. Daha önceki araştırmalarda, hayvan ve insan hücreleri üzerinde olumlu etkileri ortaya çıkan sonuçlara dayanarak açıklama yapan bilim insanları, sıcak yeşil çay içilmesi tavsiyesinde bulunmuştu. (Basından, 03.11.2010) Bilim adamları yanıldı! Bilim adamlarının kuyruklu yıldızlar ile ilgili bilgileri yanlış çıktı. Kuyruklu yıldızların Güneş Sistemi dışında oluştuğuna inanılıyordu. Science dergisinin son sayısında yayımlanan makaleye göre, Stardust uydusunun 15 Ocak&#8217;ta yeryüzüne getirdiği kuyruklu yıldız tozlarını inceleyen uzmanlar, kuyruklu yıldızın Güneş Sistemi&#8217;ndeki diğer gökcisimlerinden pek farklı yapıda olmadığını saptadı. (CNN Türk, 15 Aralık 2006)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1880 ve 1990’larda kokaine çok değer verilirdi. Papa Leo XII, Sigmund Freud, Jules Verne ve Thomas Edison gibi birçok ünlü isim tedavide kullanımını önerdi. 1914’de uyuşturucu olarak sınıflandırıldı. Coca-cola orijinal olarak kokain içermekteydi ve 1888’de ‘‘yorgunluğu geçiren içecek’’olarak reklam yapıyordu. Coca-cola daha sonra kokaini içeriklerinden çıkarmış ve yerine kafein koymuştur. (E. Umut Yıldız, İzmir’de liselerinde sigara, alkol, madde kullanım yaygınlığı, hazırlayıcı ve koruyucu faktörler, doktora tezi, 2009, s. 29)  Kokainli diş ağrısı ilaç tanıtım reklam broşüründe de çocuk resimleri kullanılmıştı. (upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/9/98/Kokain_%28Cocaine%29_reklam_bro%C5%9F%C3%BCr%C3%BC.jpg)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Devlet 1932’ye kadar eroin üretip sattı. Burada 1933’e kadar dünyanın en kaliteli eroinini yasal olarak üreten bir fabrika varmış. Meşhur Bayer ilaç firması, 1897’de mucize bir ilaç keşfetti. İlacın etkilerini tam anlamak için, ilacı damarına enjekte eden bir mühendis, “Kendimi kahraman gibi hissediyorum” deyince, adını kahraman manasında Heroin koydular. “Eroin, eczanelerde aspirin gibi satılmaya başlandı.” Tıpkı “bir dönem ecstasy’nin eczanelerde zayıflama hapı olarak satıldığı” gibi. Koskoca Freud, nane-limon yazar gibi reçetelere kokain yazdıktan sonra&#8230; Devlet artık resmen eroin satıyordu. Sonra bu tekel, 1937’de Toprak Mahsulleri Ofisi’ne dönüştürüldü. (Hürriyet, 14 Kasım 2009) “8 cm&#8217;lik karides, bilimi çürüttü. Bilim adamları buzulların altında yaşam olmayacağını iddia ediyordu. Ama bir karides ve denizanası bilimi şaşırttı.” (Habertürk, 2.4.2010) “Bilim adamları yanıldı! Vücuttaki kan ve doku hücrelerinin DNA’ları birbirinden farklıymış.” (AA, 17.7.2009) 1897&#8217;de Almanya&#8217;daki Bayer laboratuvarlarında kanser ve tüberküloz hastaları için &#8220;ağrı kesici&#8221; olarak hazırlanan &#8220;eroin hidroklor&#8221;, dehşet verici yan etkileri fark edilince onu ilaç olarak reçetelere yazan hekimler tarafından derhal terkedildi. Ancak iş işten geçmiş ve &#8220;şeytanın tozu&#8221; hapsedildiği şişeden kaçıp halkın arasına karışmayı başarmıştı bir kez. (Yeni Şafak, 9 Şubat 2003) Bir zamanlar ‘Bilimsellik’ adına savunulan, günümüzde artık adliyelik olay olarak kabul edilmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlaçta Paraben şoku! Kansere neden olduğu iddia ediliyor! Ağrı kesicilerde, antibiyotiklerde, diş macunlarında bulunuyor! Fransa&#8217;da, gıda ve ilaçlarda bakteri oluşumunu engellemek için koruyucu olarak kullanılan ancak kanserojen etkisi bulunduğu için yasaklanma noktasına gelen &#8216;Paraben&#8217; maddesinin yüzlerce ilaçta olduğu ortaya çıktı. (Habertürk, 25.05.2011)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">En sık kullanılan diyabet hapına Avrupa&#8217;da yasak. Avrupa İlaç Kurumu, ilacın hastalarda kalp krizi ve inme gibi yan etkilere neden olabileceği sonucuna vardı. (BBC, 24 Eylül 2010) 40 yıllık &#8216;prostat hatası&#8217; tıbbı böldü. Prostat kanserinin erken teşhisinde 40 yıldır uygulanan PSA testini bulan ABD&#8217;li Doktor Albin &#8220;Hataydı&#8221; itirafında bulundu. Tıp dünyası bu sözlerle iki kutba ayrıldı. (Sabah, 19.3.2010) Tıp dünyasının doğru bildiği büyük yanlış. 20. yüzyılın başlarındaki teoriye göre bağışıklık sistemi kanserli hücrelere karşı mücadele ediyor. İşte bu doğru sanılan teori yanlış çıktı. Şimdi, teorinin aksine, kanserli hücrelerin çoğalmasının başlangıcında, bağışıklık sistemi tarafından korunduğu belirlendi. Vücudun bağışıklık sisteminin, tümörün ilk oluşum safhasında kanserli hücreleri tespit edip onları koruduğu bildirildi. The Journal of Clinical Investigation adlı dergide dün yayımlanan araştırmada, 20. yüzyılın başlarındaki teorinin aksine, kanserli hücrelerin çoğalmasının başlangıcında, bağışıklık sistemi tarafından korunduğu belirtildi. (Hürriyet, 10 Ağustos 2009) Eski antidepresanlar kalbi etkiliyor. İngiliz bilim adamları, İskoçya&#8217;da yaklaşık 15 bin kişinin katılımıyla yapılan araştırmada, eski nesil ilaçlar arasında yer alan Norpramin gibi trisiklik antidepresanların, kardiyovaskiler rahatsızlığa yakalanma olasılığının yüzde 35 oranında artmasıyla bağlantısı bulunduğunu bildirdi. (Star, 02.12.2010) Thalidomide Faciası. Tıp tarihindeki en korkunç ihmal! Thalidomide, Contergan ve Thalidomid gibi isimler altında satılan, günümüzde başta çoklu miyeloma olmak üzere çok sayıda kanserin tedavisinde, graft-versus-host hastalığının tedavisinde ve cüzzam da dahil bir dizi deri hastalığının tedavisinde aktif olarak kullanılmaktadır. Bu ilaç, daha ziyade Thalidomide Faciası olarak bilinen, ilacın yeterli test olmaksızın kullanılması sonucu binlerce bebeğin ölümüne ve gelişim sorunlarıyla doğmasına neden olmasıyla anılmaktadır. (Evrim ağacı, 6 Mart 2019) 1939’da, Nobel Tıp Ödülü&#8217;ne de layık görülecek olan İsviçreli kimyager Paul Hermann Müller tarafından keşfedilen DDT, sivil ve askerler arasında da kullanılır. 1970&#8217;li yıllarda ABD ve Avrupa&#8217;da daha sonra da ülkemizde ise yasaklanmıştır. “Ancak, Dünya Sağlık Örgütü sıtmanın kontrol altında tutulması için hâlâ DDT kullanılmasını önermektedir.” (BBC, 28 Ocak 2014) Tıp dünyasını sarsan tartışma: Kanser değil, tedavisi mi öldürüyor? Kanser cinayetleri. Gazeteci-yazar Yaşar Gören, kanser tedavisi için yapılan kemoterapi, radyoterapi gibi uygulamaların kanserden daha ölümcül olduğunu anlatan bir kitap yazdı: Kanser Cinayetleri. İşte bu kitapla birlikte tıp dünyasında büyük bir gümbürtü koptu. (Formsante, 07.05.2010) Yandınız, güneşçiler! Prof. Tuğrul Dereli: Dik gelen güneş ışınlarına çıkmayın.&#8221; Dr Ümit Aktaş: &#8220;Güneş tam tepede iken güneşlenin.&#8221; İki uzman taban tabana zıt konuşuyor. (Sabah, 24.7.2017) 4.4&#8217;lük deprem uzmanları da böldü. Deprem uzmanları da 4/4&#8217;lük bölündü. Ahmet M. Işıkara: Deprem riski büyük. Ş. Üşümezsoy: Deprem olmayacak. A. Ercan: 3-5 gün önceden depremi bileceğiz. O. Gündoğdu: Deprem hepimizi ters köşeye yatırabilir. (Habertürk, 5.10.2010) Kolesterol savaşında bilim adamları ikiye bölündü. Tıp dünyası ikiye bölündü. Çok kiloluların ölüm riski daha az mı? (Basından, 3.1.2013) DNA sarmalını keşfeden Nobel Ödüllü ünlü biyolog James Watson, daha önce kansere karşı önerdiği brokoli gibi antioksidan içeren gıdaları çok tüketmenin kansere yol açtığını iddia etti. (Milliyet, 10.01.2013) Ama ünlü hastane zincirine göre ise durum tam tersinedir: Brokoli, kanserle mücadelede etkili olan süper yiyeceklerden biridir. (Medicalpark, Kansere İyi Gelen 10 Yiyecek!)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dr. Ela Çabuk, Dr. İlker Erdoğan: “Amalgam dolgunun içerdiği cıva, sağlığa zararlı bir zehirdir; sinir ve sindirim sistemi, bağışıklık sistemi, akciğer ve böbreği etkiler. Ağız içindeki amalgamlar korozyona uğrar. Uzun yıllar ağzının içinde amalgam dolgu olan kişiler incelendiği zaman kanlarında yoğun miktarda metal yani cıva olduğu tespit edilmiştir, buda pek çok hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Ağır metal birikimi kişiyi ölüme kadar götürebilir.”  Dün ilaç olan bugün zehir ilan edilmek üzeredir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yumurta aklandı, artık rahat rahat yiyebilirsiniz. 40 yıl önce söylediği &#8216;Yumurta yemeyin uyarısından dolayı özür dileyen Prof. Bingür Sönmez, Balçiçek Pamir’e konuştu. “40 yıl insanlara yumurta yememelerini çok kesin bir şekilde emrettik. Hatta pastanın üzerine sürülen yumurtanın bile zararlı olduğunu anlattık. İnsanlar o kadar histerik oldular ki bana telefonlar gelirdi; ‘’Doktorcum dün bir pasta yedim üzerinde biraz yumurta vardı. Şimdi kalbim biraz ağrıyor, acaba ondan mı?’’ diye. Bu derecede histerik yaptık insanları. Çünkü bilim adamları hep zararlı olmadığını söylemişler. Ben şimdi geriye dönüp araştırdıkça bunu görüyorum.” (Habertürk, 2.12.2008) Bilim adamlarından tereyağı ve sütle ilgili şok itiraf. &#8216;Tereyağı kalbe zararlıdır&#8217; görüşünün aslında net bir bilimsel kanıtının olmadığı belirlendi. İngiliz Daily Mail gazetesinin yayınladığı bir haberde, yaklaşık 30 yılı aşkın süredir söylenen &#8216;Tereyağı kalbe zararlıdır&#8217; görüşlerini yalanlayan ayrıntılara yer verildi. İnsanlara yıllardır toplam besin alımı içindeki yağ tüketiminin yüzde 30&#8217;unu, doymuş yağ tüketiminin de yüzde 10&#8217;unu kısıtlamaları söyleniyordu. Milyonlarca insan da bu tavsiyelere dayanarak yıllardır, tam yağlı süt, peynir gibi ürünlerden uzak dururken, kolesterol düşüren ve yağı azaltılmış besinlerden oluşan bir ürün yelpazesi yaratıldı. (Sözcü, 10 Şubat 2015)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim kutsal bir inektir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim, bilimsel olarak elde edilen bilgilerin tümüdür. İlk adım gözlemdir. Bir dizi gözlem bir araya toplanır ve bilim adamı kendisiyle bir müzakereye girerek hipotezini kurar. Bu, gözlediği verilerin şu ya da bu şekilde bir açıklamasıdır. Hipotez, bir tür tahmindir. Sonraki aşamada &#8216;Eğer hipotezim doğruysa o zaman şu deneyi yaptığımda bu sonuca ulaşmam gerekir’ diye tahmin yürütür. Son aşama, uygun deneyi yapmak ve hipotezi sınamaktır. Eğer deney yanlışsa hipotez tamamıyla reddedilir, doğruysa hipotez geçici olarak kabul edilir ve  hipotez sürekli olarak deneylerle sınanır. Ancak çok kuvvetli teoriler bile yanlış çıkabilir. (Standen, s. 21) Modern bilim Gelileo ve Newton&#8217;la başlamış ve o zamandan beri hızlı bir şekilde ilerlemiştir. Einstein ve Bohr gibi bilim adamlarıyla korkunç bir ivme kazanmıştır. Ama aynı hikaye alçaltıcı ters bir dille de anlatılabilir. Eğer bilimin doruğu atom hakkında şimdi bildiklerimiz ise, on yıl önce bilinenlerin kesinlikle kusurlu olması gerekmektedir. Çünkü bilim o zamandan bu zamana kadar büyük aşama katetmiştir. Yirmi yıl önce bilinen daha da kusurluydu, 50 yıl öncenin biliminde bilinmeye değer çok az şey vardı. Biraz hayal gücü kullanarak bundan 20 ya da 30 yıl sonra bilimin ne hale geleceğini sorabiliriz. (Standen, s. 24) Bir zamanlar ise bilimin, geleneksel dini inançların yerine geçeceğine yani kavram ve düşünceler arama yolunda bir sorumluluğu olduğuna inanılırdı. Berhelot, “dinin yerini bilimin aldı” dediğinde yıl 1901 idi.  Zamanımızda bilimi büyük kutsal inek olarak gören kimseye rastlanmaz oldu, en azından bu sayı epey azaldı. Bir bilimsel yaklaşım örneği: Adamın biri pazartesi günü viski soda içerek sarhoş olur, Salı günü konyak ve soda içerek sarhoş olur, Çarşamba günüde cin ve  soda içerek. Ortak payda, soda! Bilimsel sonuç; Soda sarhoş eder! (Standen, s. 19) Astronomi de bir bilimdir ama yıldızlarla deney yapmaya imkan yoktur. (Standen, s. 21) Tarih bilimi de deneysel değildir. Yine bilimin yapabilecekleri de sınırlıdır. Bilim, cinlerin olmadığını kanıtlayabilir mi? Hadi ortaya bir soru daha atalım: İki nokta arasındaki en kısa mesafe doğru bir çizgi midir? Söyler misiniz  bana Amerika ile Türkiye arasında direk bir doğru çizgi çizebilir mi? İlginç değil mi, evrende her gök cismi &#8216;daire&#8217; şeklinde yol almaktadır!</span></p>
<ol style="text-align: justify;" start="19">
<li><span style="color: #000000;">yüzyıldaki ‘bilimsel’ birçok iddia artık çöplükte değil midir? O zamanın havalı bilim adamları şimdi arkalarından gülünen birer eski teorisyen haline gelmemişler midir?</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Atom, parçalanamayan en küçük yapı taşı idi! “atom, i. Fr. atome &lt; Yun. atomos, ‘bölünmez.’ fiz. ve kim. Basit bir cismin, özelliklerini kaybetmeden bölünebileceği ‘en küçük’ parçası.”  (Pars Tuğlacı, Okyanus Ansiklopedik Sözlük, 1974, I/169) E ama atom parçalandı! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">19. yüzyılın  şaşaalı günlerinde fizikçiler her şeyin kurallara uygun hareket edeceğine inanırdı. Doğanın yasaları keşfedilecek ve her şeyi görmek mümkün olacaktı. Yıldızlar, paylarına düşeni yapıp hep birlikte yerçekimi yasasına uydular. Işık, dalgalardan  meydana geliyordu ve bunlar oldukça iyi anlaşılıyordu. Elektrik biraz daha belalıydı ama yasalarının çoğu bulunmuştu ve geri kalanı da zamanla keşfedilecekti ve doğanın bütün yasaları bulunduğunda, gerekli  verilerin de yardımıyla, her şeyin sırrı çözülecekti! Eğer evrendeki bütün maddenin her atomunun pozisyonunu, hızını ve belki  birkaç şeyini daha bilebilseydik, sistemin tümünün bütün geleceğini öngörmek de mümkün olacaktı! Bu inanca determinizm denmektedir ve 19. yüzyılın sonuna kadar oldukça da rasyonel görünüyordu. Ama yüzyılın dönümünde geliştirilen kuantum teorisi, onu temelinden sarsmışve o zamandan beri fizik kendine duyduğu pişkin güvenin çoğunu kaybederek büyük bir aşama katetmiştir. (Standen, s. 53) Bilim adamlarının idolleri bir totem kazığı gibi birbirinin üzerine dizilseydi, en tepedeki ‘ölçüm’ adı verilen sırıtkan bir fetiş olurdu. Hem kimyacı hem fizikçiler ölçümün önünde eğilip ona taparlardı.Oldukça doğru bir saptama yaparak, bütün fiziksel bilimlerin sadece özenli ölçümlerle ilerleyebileceğini  söylerler. Hemen herkes  fizikteki herhangi bir şey hakkında kapalı, nitel ve kesin olmayan bir açıklama getirilebilir ama bu nicel bir sınavdan geçtiğinde çökmeye mahkumdur. (Standen, s. 58) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Işık hızı saniyede 300.000 idi. Ama son yıllardaki araştırmalar 300.000*300 rakamına işaret etmektedir. (NTV, 29.6.2000) Uzun yıllar devam eden durağan evren modeli, 2 bin yıllık Öklid geometrisinin yetersizliği, peşinden yıllarca koşulan &#8220;eter&#8221;in elden uçup gitmesi. Bir dönem bölünemeyen en alt parça olarak adlandırılan &#8220;atom&#8221;un, aslında daha alt parçacıklar olan proton, nötron ve elektronlardan oluştuğu anlaşıldığında yaşanan irkilme! Ardından proton ve nötronların da aslında temel yapı olmadığı, onların da kuarklardan oluştuğunun anlaşılması! Özetle; bilime yeniden bilimsel bir yaklaşım gerekmektedir. Şüpheciliğin, bilimin bizzat kendisine uygulanması akıl ve bilimin bir gereğidir. Bilimin varmış olduğu son nokta aslında ilerde varacağı yeni ve farklı bilimsel kanunların ilk adımıdır. Kısaca bilimde kesin ve son yoktur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim adamları, ‘bilimin henüz yapamadıkları-bulamadıkları’ konusunu düşünüp tevazu ile başları önde yürüyeceklerine, geriye bakıp  bilimin geldiği şu anki aşamayı kendilerine mal edip kibir ile yollarına devam etmektedir. Ayrıca “bilimin insana neler yapabileceği düşüncesi de korkunçtur. Atom enerjisi, radyoaktif gazlar,  biyolojik virüsler gibi birçok bilimsel araştırmanın hedefini, doğruluk derecesini ve doğruluk neticelerini ancak ona maddi destek veren çevreler belirlemektedir. Ayrıca, ‘hiçbir bilim adamının yaşadıkları zamanın dünya görüşlerinin ve ideolojilerinin etkisi altında kalmadığı’ da asla iddia edilemez. Boşuna Sartre, “Atom bombasının silah olarak mükemmelleştirilmesi için çalışan bilim adamlarına aydın diyemeyeceğim.” dememektedir. (J. Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, s. 12) Bilim diye ortaya çıkan birçok buluşun insanları ‘hafiften delirttiği’ de bir gerçek değil midir? Telefon, televizyon, aşı, vitamin hapları gibi…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir durumu ölçerken, mesela bir kuantum  parçacığını ölçerken hem hızını hem de konumunu aynı anda ölçmek mümkün değildir. Diyelim ki konumu ölçülebilmektedir ve bilgi edinme kesinliği çok fazladır. Bu kesinlik ne kadar fazla artarsa, hızın belirsizliği o kadar da artar. Bu da şu anlama gelir ki, hiçbir zaman maddenin gerçek bilgisine sahip olamayacağız!<br />Bilim kanıtlanmış bilgidir ama o kanıtlanmış bilgi her zaman bir başka kanıtlanmış bilgiye terk edebilir yerini. Nitekim bunun binlerce örneği vardır. Demek ki bilim de, “mutlak bilgi” değildir. Zaten ‘mutlak’ olduğu kabul edildiği gün bütün gelişmeler durur. Varsayımlara dayalı hipotezler ise, doğrulandıklarında o ana kadar ”meçhul olanı kavramamızı” sağlar. Üstelik bir hipotez, diğer bir hipotez onu yanlışlayana dek geçerlidir. İnanç: Şüphe ettiğine araştırarak ulaşamıyorsan ‘o nun yine de o olduğuna’ inanmak ise, her bilim, kesin doğru olana dek inanç değil midir ki, o kesinleşenin de yanlış olduğu zamanla ortaya çıkacaktır! Herhalde “akıl ile her şeyin keşfedileceği” iddiasının şimdiye kadar doğrulanmamış başka bir inanç olduğu anlaşılmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Harward tıp fakültesinde beyin üzerine çalışan bir bilim adamının yazar  Cüneyt Ülsever&#8217;e söylediği şu cümle üzerinde biraz düşünmemiz gerekir. &#8220;Ben tıp bilimine bir tanrı tanımaz olarak başladım. Ancak hâlâ beynin ne çeşit bir şey olduğunu %8 veya %10 biliyoruz. Beyine düşünmeyi sağlayan mekanizmanın ise katiyen farkında değiliz!&#8221; Bu tıp adamı artık dinleri incelemeye başlamıştı. Bilim felsefesine merak salınca da, zaten bilimin de yola bir takım varsayımlarla ve doğru olduğu kabul ettiği bulgularla çıktığını, sadece aynı koşullarda  aynı sonucu almanın peşinden koştuğunu bilmek de aslında bir inanca işaret etmez mi? (C. Ülsever, Teneke Evin Torunu) Ya bilimde ”tesadüfe” yer olduğunu iddia edenlere ne demeli? İşte Darwinizm. Karl Poppe’in, &#8220;Darwin kuramı sınanabilir olmadığı için bilimsel değildir, sahte bilimdir. Metafizik bir şeydir.&#8221; sözü de bir kenara not edilmelidir. (Popper, Unended Quest: An Intellectual Autobiograph, s. 168; Tuncer Bulutay, Bilimin Niteliği Üzerine Denemeler, s. 64) Popper, ‘bilimsel önermelerin dogmalara dönüşmemesi gerektiğini de’ ifade etmektedir. (Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, s. 117)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gerçek bilim adamı kendisine şu soruyu sormalıdır: Bilim, gelişimini nereye kadar devam ettirebilecektir? Şu anki bilim hangi aşamadadır? İnsanlık tarihi buna yetecek midir, yeterse vardığı yer neresi olacaktır? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Andre Vayson de Pradenne’in ‘Prehistorik Arkeolojinin Sahtekarlıkları’ isimli kitabında sıraladığı arkeoloji tarihine geçmiş pek çok sahtecilik örneğiyle de sınırlı değildir bilimsel aldatmacalar. Bilim dünyasında günümüzde de şarlatanlar çıkabilmektedir. Hileli laboratuvar fareleriyle deney yapan bir Amerikalı immünolog, fosillere makyaj yaparak bilime katkıda bulunan (!) Japon bir paleontolog, deneylerini kaçakçılığa alet edebilen Alman bir fizikçi ya da klonlama alanındaki sahte süper deneyleriyle ülkesinde milli kahramana dönüşebilen Koreli bir biyolog olarak karşımıza çıkabiliyor bu sahtekarlar. (Birol Biçer, Aktüel dergisi; T24, 14 Aralık 2008) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bilimperestlerin Yanılgıları. Bilimi “kutsal bir rehber” kabul edip her problemi çözen tek ve süper bir güç olarak benimseyenlerin başında gelenlerden (C. Şengör, Newton Neden Türk Değildi?, s. 122) olan Prof. Dr. Celal Şengör’ün “dindarlar üniversitelere alınmasın” önerisi, gündeme geldiğinden beri eleştiriliyor. Jeoloji/yer bilimi profesörünün “din, bilime dayandırılamaz” kuralından, “dindarlar bilim yapamaz” gibi vahim bir sonuç çıkarmasının yanlışlığı, zaten ayan beyan ortadadır. Ama aslında bundan da ileri gitmek ve sayın Şengör ve onun gibi düşünen “bilimperestlerin” dünya görüşünü biraz kurcalamakta yarar var. Şengör, “Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan bir düşünce sistemidir” diyor. Yani bilimin salt “somut gerçekliğe” dinin ise sırf “inanca” dayandığını ileri sürüyor.” Oysa bakın dünyanın önde gelen astrofizikçilerinden biri olan Arizona Eyalet Üniversitesi öğretim üyesi Paul Davies, 24 Kasım 2007 tarihli New York Times’daki makalesinde bu konuda ne demiş: “Bize sürekli bilimin dünya hakkındaki en güvenilir bilgi kaynağı olduğu, çünkü test edilebilir hipotezlere dayandığı, dinin ise inanç üzerine kurulduğu söylenir. Bu ayrımdaki sorun şudur ki, bilimin de kendi inanç bazlı iman temeli vardır. Tüm bilim, doğanın rasyonel ve anlaşılabilir bir düzene sahip olduğu varsayımı üzerinden işler. Eğer evrenin anlamsız karmaşalar ve keşmekeşlerle dolu olduğunu düşünseydiniz, bilim adamı olamazdınız.”  Prof. Davies, bundan şu sonuca varmış: “Dolayısıyla hem dinin hem de bilimin temelinde inanç vardır: Her ikisi de evrenin dışında bir şeyin varlığını kabul eder: Ya açıklanamayan bir Tanrı’yı, ya da açıklanamayan doğa kanunlarını.” Bu gerçek, bir “bilimci” ile bir “dinci” arasında aslında bir “inanç dozajı farkı” olmadığını gösteriyor. Elbette eğer “dinci”nin inandığı dinin öğretileri fiziksel veya sosyal gerçekliği görmesini engelleyecek katılıktaysa, ortaya ciddi bir dogmatizm sorunu çıkar. Ama bir “bilimci” de alabildiğine dogmatik olabilir. Sovyet tarımını “diyalektik materyalizm”e göre çarpıtıp mahveden Trofim Lysenko veya Prof. Şengör’ün “Erke”cilik oynayan ideolojidaşları gibi. Bu, Türkiye’deki “bilimperest”lerin göremediği gerçeklerden biri. Bir diğeri de, bilimin bize öğretebileceklerinin sınırı ile ilgili. Prof. Şengör bilimi sınırsız görüyor. Hatta “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyor. Bu, vahim bir yanılgıdır. Başka her şeyden önce bilimin kendi disipliniyle çelişir. Çünkü bilimin yöntemleri deney ve gözlemden ibarettir. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” önermesini ise ne deney ne de gözlem yoluyla test edemezsiniz. Bu, ‘felsefi bir iddiadır.’ Nitekim zaten Prof. Şengör de dayanak olarak bir felsefeci olan Bertrand Russell’a başvurmuş. Gerçekte insanlığın bilimden başka daha pek çok “bilgi kaynağı” vardır. Örneğin ben “insanlara adaletli ve merhametli davranmak gerekir” önermesinin doğru olduğunu biliyorum. Beni buna ikna eden hiç bir fizik kanunu, kimya formülü veya biyoloji teorisi yoktur. Hatta “bilimperestler”in pek sevdiği bazı biyoloji teorilerinin sosyal uyarlamalarına, örneğin Sosyal Darwinizm’e bakarsak, adalet ve merhametin çok aptalca şeyler olduğu sonucu çıkarılabilir. Ama “vicdan” (sezgi), “gelenek” ve Prof. Şengör’ün hiç hazzetmediği anlaşılan “vahiy” gibi bilgi kaynakları, beni söz konusu değerlere inandırıyor. Aslında dünya tüm bunları, göreli ve kaba pozitivizmi aşalı çok zaman oldu. Sorun, bizim bilimperestlerin fanus içinde yaşamasında.” (Mustafa Akyol, Star, 6 Şubat 2008)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Düne kadar ışık hızını 300 bin kilometre olarak hesaplayan bilim, şimdilerde yanıldığını, 300 binden 300 defa daha hızlı hareket ettiğini ortaya koydu. Princeton Üniversitesi&#8217;nin NEC Enstitüsü bilim adamlarından Dr. Lijun Wang, bu çalışmasıyla fizik kurallarını altüst etti. Bu buluş onu, bir olgunun başlamadan önce bitmesinin mümkün olabileceği düşüncesine inandırdı. Bir olgunun sonunun başlamadan önce meydana gelebileceğini ve bilinen zaman kavramının çökeceğini ispatladı. Yoksa zaman mutasavvuflarımızın dedikleri gibi bir vehim miydi? Şimdi bilimin yanıldığı noktaları burada sıralamak uzun sürer. Dün ispatlandığı iddia edilen bilimsel gerçeklerin bugün mitolojik bir değeri bile yok. Ne var ki bilimsel düşünce yanılsa bile sonunda kendisini düzeltici bir özelliğe sahip. Biz bilimin gerçekçilik iddiasını da seviyoruz, yanılgısını da. Ama mutlaklık iddiasına her zaman karşı geleceğiz. Çünkü bilimin kendisi de itiraf ediyor ki, her zaman yanılabilir. Mutlak hakikatı bulmanın yolu, mutlak hakikatın varlığına inanmaktan geçer. Bizce bilim, eğrisiyle doğrusuyla, hatta batıl inançlarıyla gelişme çağında olan ayrı bir değerler yumağı. Bilim zaman ve mekan kavramları içinde ister gerçek, ister vehim olsun düşe kalka da olsa bizi bilinçli bir şekilde bilmediğimiz bir yerlere doğru götürüyor. Zamansızlaştırılmış, mekansızlaştırılmış oluşlara kadar. Ama ondan ötesi de var. O buradaki bilgilerimizin, buradaki birikimlerimizin ancak bir hatıra olarak kalacağını umuyoruz. Bilime güvenimizi yitirmeyeceğiz, her bilimsel buluşu da kesin bir gerçekmiş gibi kabul etmeyeceğiz! Çünkü matematikte bile tam bir kesinlik yok. Kuvantum fiziği nasıl Newton fiziğini sarstıysa yarın başka bir sistem de Kuvantum fiziğini sarsabilir. İnsanlık daha birçok sistemlerle karşılaşacak bilimperestliğin bilime ters düştüğü anlaşılacak. (Ömer Öztürkmen, Türkiye, 11 Mayıs 2001)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Rektörler bir bilim kilisesi mi oluşturmak istiyor? “Türkiye’deki üniversitelerin devlet denetim organı YÖK&#8221;ün bünyesinde bulunan rektörlerin ve yakın arkadaşlarının bilim, din, vahiy konularında yaptıkları açıklamalardan anladığımız kadarıyla, bilimi bir din gibi algılamaktadırlar. Abartısız Rusya, Küba, Çin dahil dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir bilim adamları prototipleri yoktur. Aguste Comte pozitivizmi sosyoloji alanında uygular ve ona göre determinist ilkelere göre zorunlu olarak insanlığın ortak dini olacak ve dolayısıyla vahye dayanan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi dinler insanlığın tarihi serüveninden silinecektir. Bu görüş özellikle sol ve ateist aydınları derinden etkilemiştir. Zaten Marksist bilim adamlarının düşünme biçimi de öyledir. Ona göre de din kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Zira din insanlığın afyonudur. Pozitivist dinin kafirleri teist’lerdir (yani inananlar) ve onlar keşke mümkün olsa da pozitivist tapınaklarda büyük rahip Auguste Comte&#8221;un başkanlığında pozitivist engizisyonda yargılanıp pozitivist cehennemde layık oldukları şiddetli azabı tatsalar. Allah’a inanan adamdan bilim adamı olmaz. Çünkü o apriori, önsel olarak Allah’a inandığı için dogmatiktir. Maalesef bu zihniyet Abdullah Cevdet Nurullah, Ataç gibi bireylerle sosyo-kültürel alanda tam bir pozitivizm, kamusal alanda ise Sovyetik tipi bir laiklik uygulaması yerleşti…19. asrın ikinci yarısında öklitçi olmayan geometriler ortaya çıktı. Labochevsky (1793-1856), doğru çizgiyi değil, iki nokta arasında bir eğriyi kabul ediyordu. Rieman ise üçgenin iç açıları toplamının 180 dereceden fazla olduğunu söylüyordu. Yine aynı dönemde Newtoncu paradigmanın aksine bilimsel bilgiyi mutlaklaştıran, bilim kilisesine dönüştüren pozitivizm ve onun uzantısı siyantizm (bilimi kutsallaştırmak) anlayışına karşı bilimin yapısını eleştiren felsefeler ortaya çıkmıştı. İşte bu göreli/göreceli (relativist) anlayışlar fizikçi Einstein&#8221;in (1878-1955) &#8220;özel ve genel relativite&#8221; teorilerini ortaya atmasına yol açtı. O, zaman ve mekanın rölatif olduğunu, mutlak eş zamanlılık olmadığını kabul ettirdi. Werner Heisenberg (1901-1977) atomların iç dünyasında &#8220;kesinsizlik&#8221; (incertitude) olduğunu ortaya koydu. Ona göre hareket halindeki bir elektronun yerini tam olarak tespit etsek, hızını tespit edemiyoruz, hızını tespit etsek yerini tespit edemiyoruz. Elimizdeki cihazlar çok mükemmel de olsa sonuç değişmez. Böylece Heisenberg klasik fiziğin sıkı sebep-sonuç ilişkisinin burada geçerli olmadığını, olayların ihtimal bağı ile bağlı olduğunu ortaya koydu. Böylelikle doğa bilimlerinin dayandığı determinizm ilkesi sarsıldı. 1950&#8243;li yılların sonunda hücrede keşfedilen RNA, DNA denilen bilgi yüklü parçacıklar, biyolojiye dayanan yeni bilgi teorisi geliştirilmesine yol açtı. Peki, felsefe düzleminde ne oldu, fizik bilimlerdeki bu pozitivist çöküş elbette bilim felsefesini etkiledi. Karl Poper (1902-1994) &#8220;doğrulanabilirlik&#8221; ölçütüne karşı &#8220;yanlışlanabilir&#8221; ölçütünü seçenek olarak ileri sürdü. Ona göre hiçbir önermenin- bilimsel olsun, olmasın- doğruluğu mutlak olarak ispatlanamaz, metafizik, estetik ve etik önermeler için de doğrulayıcı deliller getirilebilir. Popper&#8221;in bu devrimci çıkışının yanında üç önemli gelişmeye işaret etmek gerekir. N. H. Hanson, geleneksel empirizm’in temel varsayımı olan bilimin gözleme dayandığı tezine karşı çıkmıştır. Ona göre gerek bilimde, gerek günlük hayatta nesne ve olguları olduğu gibi algılayamıyoruz. Yani gözümüze yansıyan şeyle gördüğümüz algıladığımı mutlak olarak aynı şeyler değildir. Örneğin suda doğru bir çubuğun eğri görünmesi gibi&#8230; Zira deney ortamı bireyi bazen yanıltabilir. Thomas Kuhn ise (1922- 1962) yayınladığı &#8220;Bilimsel Devrimlerin Yapısı&#8221; (The Structure Of Scientific Revolutions) adlı eseri ile bilim dünyasında yeni bir dönemin açılmasını sağladı. Kuhn&#8221;un bilim anlayışında, pozitivistlerin ve mantıkçı pozitivistlerin aksine tarih ve bilim tarihi büyük önem kazanır. Paradigma değişimlerini anlamak ancak tarihe yönelmekle mümkündür. Stephen Toulmin yine Paul Feyerabend &#8220;Metoda Hayır&#8221; adlı bir kitap yazarak, klasik pozitivist görüşü eleştirdi. Ona göre bilim adamının içinde yetiştiği ortam, inanç, norm, dil ve kültür boyutu göz ardı edilemez. Yani psiko, sosyal, siyasal, tarihi ve kültürel şartlardan soyutlanarak bilim yapılamaz, bilim adamı yetişmez. Bilim insanlığın bütün problemlerini çözme iddiasında olamaz. O, belli şartlarda, belli imkanlarda elde edilmiş akli bir bilgi, insanın ortaya koyduğu bir ürün bir etkinliktir&#8230; Bilim bir din değildir. Artık katı pozitivist ve determinist bilim anlayışı batıda terkedilmiştir. Bilim mutlak hakikatin kendisi değildir. Hayata bir anlam veremediği gibi değerler manzumesi de üretemez. O mutlak var olanı ortaya çıkarmaz, ancak varlık üzerinde etkinlikte bulunur ve gücü ölçüsünde hakikati açıklamaya çalışır. Ancak hakikat hiçbir zaman insan etkinliği ve zihni ile kuşatılacak bir şey değildir. Onun ezeli ve ebedi bir mahiyeti vardır. Zaman ve mekanla kayıtlı olan insan ise kendi çabası ve ürünü olan bilim yoluyla hakikati kuşatamaz. Zira insanın hakikati arama çabası kıyamete kadar devam edecektir. Bilimin onu üreten insan zihniyle direkt bağlantılı bir mahiyeti vardır. Yani onun ölçüsü insandır. Daima bir göreceliği içerisinde barındırır. İnsan ise yapısı itibarı ile külli anlamda hakikati kavrayamaz. Bundan dolayı bilimin ortaya çıkmasında, yukarıda bahsettiğimiz gibi olaylar ve olgular arasında mutlak bir zorunluluk değil, olasılık geçerlidir. Tarih Aguste Comte&#8221;u ve Karl Marx&#8221;ı haklı çıkarmadı. Din, pozitivizmin öngördüğü determinist yasalar gereği ortadan kalkmadı. Bilakis Samuel Hungtington&#8221;un ve Alvin Toffler&#8221;in de itiraf ettikleri gibi dinler, yüzyılımıza damgasını vurdu. Öyleyse yapılması gereken ne bilimi dinin yerine geçirmek, ne de dini bilimin yerine koymaktır. Her ikisi de farklı gerçeklik alanlarına hitap eder. Din ve insanı çevreleyen kültür &#8220;Tarihselci bilim felsefesinin &#8220;konusudur. İnsani alanda doğa bilim yöntemleri geçerli değildir.” (Dr. Lütfü Özşahin, Milli Gazete, 02.11.2008)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu icatlar tamamıyla kaza eseri bulundu</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Birçok icadın keşfedilmesi kimi zaman çok uzun yıllar alırken, kimileri de tesadüfen ya da bir kaza sonucu ortaya çıkabiliyor. ‘HowStuffWorks’ isimli internet sitesinde yer alan habere göre, işte ilginizi çekebilecek tesadüfen bulunmuş icatlar: Anestezi, Penisilin, Cırt cırt, Kalp pili, Mikrodalga fırın, Sakarin, Dinamit. (T24, 25 Mayıs 2012) Tüm bunlara kafaya   düşen elma ile yerçekimi kanununun (Isaac Newton), hamamda batmayan tasla suyun kaldırma kuvvetinin bulunmasını (Arşimet) da ekler ve bir de biyomimetik; yaratılanları taklit ederek yeni bilimsel icatlar bulma ilmini eklersek aslında bilimin aynı zamanda &#8220;ilham&#8221; ve kopyalama yöntemi ile de ilerlediğini rahatlıkla ileri sürebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Bana ne, illa da bilim!’ diyenlere; Bilim kanıtladı! İslam en doğrusu. Bilimsel yönden de İslam&#8217;ın en mükemmel ve doğru din olduğu kanıtlandı. “İslam&#8217;ın en mükemmel ve doğru din olduğu &#8220;moleküler&#8221; olarak saptandı! Japon bilim adamının yaptığı araştırmalara göre Kur’an okurken veya hoca ezan okurken, sudaki moleküller meydana gelen titreşimle mükemmel bir dizilime ulaşıyor. İnsan vücudunun yüzde 70&#8217;i de sudan oluştuğu için İslam dünyadaki en doğru din oluyor.” (Mynet, 16 Ağustos 2009) Bu konuda ayrıca “İslami emirler, yasaklar ve hümanizm.” adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bebeklere, hamilelere Mozart dinletmek çağdaşlık göstergesi sayılırdı, o da gerçek değilmiş! Mozart&#8217;ı dinlemek zeki yapmıyormuş. Avusturyalı besteci Wolfgang Amadeus Mozart&#8217;ın eserlerini dinlemenin zekayı artırmadığı ortaya çıktı. Viyana Üniversitesi Psikoloji Fakültesi’nden bilim insanları farklı ülkelerde &#8220;Mozart etkisi&#8221; konusunda yapılan 40’dan fazla araştırmayı değerlendirdi. Sonuç, Mozart dinlemenin herhangi bir müzik dinlemekten bir farkı yok. 1993’te Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırmacılar, bir grup üniversite öğrencisine Mozart’ın &#8220;Re majör İki Piyano İçin Sonat&#8221;ını dinletmiş, bu eseri dinleyenlerin, sessiz bir odada oturanlara göre zeka testinde daha başarılı olduğunu iddia etmişlerdi. (Posta, 11.5.2010)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlle de dinleteceğim diyosanız, buyurun! Hem zeka hem kalbe iyi gelen ney sesi dinleyin, dinletin! “Ney dinletisi doğum sancısını azaltıyor. Uşak Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü Öğretim Görevlisi Şeyma Çatalgöl, &#8220;Ney sesinin doğum eylem sürecine etkileri&#8221; konulu tez çalışmasıyla, doğum öncesi ney dinleyen kadınların doğum sürelerinin kısaldığı, kaygı ve ağrı algılarının azaldığını belirledi.” (Habertürk, 28.09.2018) Ney dinlemek kalp sağlığına iyi geliyor. Prof Murat Tuzcu: “Kalp ameliyatı öncesi ney sesi kalbe yararlı.” (Habertürk, 21.12.2015)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam ve akıl, bilim</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam vahyi inancın akla dayandırılmasını ister; yani Allah, vahyinde öyle dediği için değil, aklın da aynı sonuca ulaştığı için inanılmasını gerçek manada iman kabul eder. Ayrıca unutulmamalıdır ki, akıl ile çelişmek başkadır; bir konunun, aklın bilebilme alanına girmesi başkadır. Bir mümin ruha inandığı zaman aklı ile ters düşmez, aklın ‘yeterli olamadığı’ bir alanda başka bir kaynaktan bilgi edinmiş ve buna inanmış olur. İslam inancına göre bilginin kaynağı üçtür: 5 duyu organı, vahiy ve akıl. İslam, başka dinlerde bulunmayan ölçüde ictihada yer vermiştir. İctihad, vahyi anlama, yorumlama, açıklanmamış konuları açıklananlara kıyas ederek sonuca varma ve neyin, nerede, ne zaman faydalı veya zararlı olduğunu objektif ölçütlere, dinin genel amaçlarına göre belirlemedir. Yani ictihad, akıl ile vahyin birlikte devrede oldukları bir insani faaliyettir. “Bilhassa ruhsal hayatımızla pek derin bir surette ilgisi olan birçok meseleler vardır ki, anlayabildiğimize göre insan aklının kudreti şimdiki tertibinden başka bir tertip kazanmadıkça, o akıl için bu meselelerin halli mümkün olmayacaktır.” (B. Russel, Felsefe Meseleleri, s. 213) “Zaman ve mekan hakkındaki eski Newtoncu anlayış yerine, fizikçiler zaman ve mekana ait ilmi anlayışı izafiyet teorisine yol açacak şekilde kökten değiştirmek zorunda kaldılar. Bir inanç sisteminin incelemeye elverişli olmayışı onun ehemmiyetsiz olduğunu göstermez. İnsanı son derece ilgilendirmesi bakımından önemli olan pek çok meseleler vardır ki bunlar normal vasıtalarla, hatta belki hiçbir şekilde incelenemez.” (K. Boulding, Yirminci Asrın Manası, s. 45, 47, 54, 69) Aslında “insan, Rönesans’tan beri beş duyunun hudutları içine hapsedilmiştir. Bugün inkar edilmesi imkansız birçok telepati olayları bilinmektedir.” (Dr. A. Carrel, İnsanlar Uyanın, s. 105) “Gözlemlerin toplam sonucu olan bilim, hiç bir şekilde evrenin açıklaması değildir; sadece Valery’nin tabiriyle: ‘Başarı sağlamış bir yöntemler bütününden ibarettir.’ Bu yöntemler hiç başarı da sağlamayabilirdi. Eğer şu anda elimden şu kitabı bırakırsam ve yere düşecek yerde tavana doğru yükselirse çok şaşardım, ama bu, bilimi altüst etmezdi. Olsa olsa, bu fenomeni de içine alan daha karışık bir yasa aramaya koyulurdum.” (A. Maurois, Yaşama Sanatı, s. 20, 22, 23) “İlim adamının dediği, düşündüğü, inandığı her şeyin mutlaka ilim olması şart değildir. İlim adamının dünya hakkındaki vardığı sonuçların ancak bir kısmı ilimdir. Bu kısım aklımızın tenkitçi, karşılaştırıcı ve düzenleyici fonksiyonunun bir neticesidir.” (Aliya İzzet Begoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, s. 193) “Akılcılık (rasyonalizm) kilisenin dogmatizminden hiç de geri kalmayan kendi dogmatizmini oluşturmuştur. Din ve bilimin yetenekleri karıştırılmamalıdır. Din hayatın gayesi ile ilgili sorulara cevap sunar, bilim ise hayatı ve tabiatı birer fenomen olarak inceler. Ne bilim hayatın gayesi ile ilgili soruları cevaplandırabilir, ne de din tabiat kanunlarını tarif eder. Mutlak bilgiyi sunuyormuş gibi gösteren bilim inkar ve nihilizmle sonuçlanır.” (Aliya, Özgürlüğe Kaçışım, s.121, 219) “1994-98 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapan ve “dünya sistemleri analizi” diye bilinen anlayış konusunda önemli eserler veren, mevcut kapitalizm analizlerine geniş bir bakış açısı ve tarihsellik boyutu getiren Immanuel Wallerstein şöyle demektedir: Bilgi her zaman bir arayış olarak kalacak, hiçbir zaman bir varış noktası olmayacaktır. Newtoncu bilim her şeyi açıklayan basit temel formüller olduğunu varsayıyordu. Karmaşık çalışmaları bu tür formüllerin ‘en iyi olasılıkla kısmi olabileceğini’ ve hiçbir zaman ‘geleceği değil, olsa olsa geçmişi açıklayabileceğini’ ileri sürer. Fiziksel bilimciler ve matematikçiler artık bize kendi alanlarındaki hakikatin karmaşık, belirlenmemiş ve bir zaman okuna bağlı olduğunu söylüyorlarsa bu sosyal bilimciler için ne anlam taşır?” (Aliya, Özgürlüğe Kaçışım, s. 230-231; Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 31.12.2017; 04-5.01.2018) Son zamanlarda, Batı’da bile çoktan terk edilen akılcılık/rasyonalizm projesini İslam dünyasına “satmaya” çalışan tipler türedi. “Dini hurafelerden temizleyeceğiz” diyerek, sığ bir akılcılık, kör bir bilimcilik gibi çağdaş hurafeler üretildi! Kur’an’ı, akılcılıkla, bilimcilikle yorumlamaya çalışıyorlar! Dini, ruhsuzlaştırıyorlar! Din, aklı da, bilimi de aşan bir anlam ve ruh dünyasına sahiptir. Aklı, bilimi, çağı, eksene alarak Kur’an’ı yorumlayan kişiler, aklı, bilimi, çağı Kur’an’ın önüne geçirdiklerini, dolayısıyla aklı da, bilimi de, çağı da kutsadıklarını göremeyecek kadar hem zihni felçleşme yaşıyorlar hem de çağdaş düşüncenin, dünyayı yaşanamaz bir yere dönüştürdüğünü söyleyerek modern akılcılığı kıyasıya tartıştığı ve aştığı yakıcı gerçeğini göz ardı ediyorlar ya da bilmiyorlar bile! Bu nasıl bir eziklik psikolojisidir böyle, inanması zor gerçekten! ‘Akıl, bilgiye götürür, bilgeliğe değil.’ Kuru bilgi, ruhsuzdur; felakete sürükler insanlığı -bugün iliklerimize kadar yaşadığımız gibi son bir asırdır- İşin ürpertici yanı şu: Batı’da pozitivizmin çoktan aşıldığı, tarihselciliğin kıyasıya tartışıldığı, modern akılcılığın seküler, kapitalist zorbalık ve hegemonya biçimlerini aklamaktan, hayatı çölleştirmekten ve cehenneme çevirmekten başka bir işe yaramadığı yakıcı gerçeğinin bütün düşünürler tarafından kabul edildiği bir zaman diliminde, Türkiye’de pozitivizmin ve tarihselciliğin kutsanması, Nietzsche’nin sarsıcı ifadesiyle “bilim kilisesinin rahipleri”nin bize her Allah’ın günü televizyonlardan, medyalardan seküler vaazlar vermesi, insanların bu sığ ve acınası kişileri ağzı açık dinlemeleri hem sığlığın işaretidir hem de eziklik psikolojisinin ve çıkmaz sokaklara sürüklendiğimizin.&#8221; (Kaplan, Yeni Şafak, 14.10.2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2000&#8217;li  yıllardan itibaren  yeni (militan) ateizm ortaya çıkmıştır. Onlara göre bilim hayatın her alanını, ahlak dahil açıklamaya yeterlidir. Halbuki bilim ancak, deneyle, ölçümlerle cevaplanabilecek sorulara cevap verebilmektedir. Ama deneylere kapalı, bilimin açıklamayı hedeflemediği alanlarda vardır ve tarihten sanata, felsefeden dine dek geniş bir alanı kapsar bu alanda! Aslında bu kişiler bilim adamı değil, &#8216;bilimci&#8217;dirler. Bilimin söz sahibi olamayacağı, otoritesini aşan alanlarda söz sahibi olabileceğini ileri süren bu kişiler aslında, kendi ‘ideolojilerini bilime söyletme’ çabasındadırlar. Bir bilim adamı kendi alanında uzman olabilir ama din hakkında konuşurken bilimsel ve nesnel yaklaşmak yerine ideolojik bakarak ve de bilimi de kullanarak sübjektif sonuçlara ulaşabilir ki, bilimci militan ateistlerin yaptığı da aynen budur! Bilimci ateistler, kendi ideolojilerini bilime söyletmeye çalışırken aslında bilime hizmet etmemekte, aksine bilime kötülük yapmaktadırlar. Çünkü kendi iddiaları çürütüldükçe, insanlar bilimden soğumakta, bilimden uzaklaşmaktadırlar. (Bu konuda özellikle, ‘Ateizm yanılgısı’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.) Halbuki bilim bir Müslüman için Allah&#8217;ın evreni yaratma dilinin açıklanmasından ibarettir. Yani Müslüman&#8217;ın bilimle uğraşması onun için aynı zamanda bir dini bir görevdir ki, evreni araştırmayı tavsiye eden, buna yönlendiren birçok ayette zaten bunu hedeflemektedir. Bilimci bu ateistlerin iddialarından biri de dinin dogma olduğu, bilimin ise olmadığı şeklindedir. Ama bilimde de önce dogma, ispatlanamamış bir ön kabul/inanç vardır ve zamanla yapılan deney, bilimsel ölçümlerle o inanılan şey ispat edilmeye çalışılır ve ispat edildiği anda da yine dogmaya yani sorgulanamaz hale dönüşür! Dindarlar sorgulayarak (tahkiki) iman ederler. Bilim tarihi de, dindar hatta din adamı olan birçok bilim adamları ile doludur. Bilim bize bir insanın ne kadar acı çektiğini söyleyebilir ama insanlara acı çektirmemek gerektiğini söylemez! Bilim atom parçalayabilir, uzaya mekik yollayabilir ama bu bilim iki dünya savaşının çıkmasına engel olamamıştır. Aydınlanma dönemini yaşamış, bilimde en önde giden ülkeler, dünyada eşi görülmemiş katliamları uygulayan ülkeler olmuşlardır. Dünyayı sömürmüşler, insanları bedenen, zihnen köleleştirmişlerdir. Dinden uzak, hatta ateist olan komünist ülkelerin tarihine, insani değerlerine, uygulamalarına baktığımızda, dinden uzak bu toplumların neden olduğu savaş ve katliamlar neden din karşıtı  bilimcileri hiç düşündürmez?! Bir komünist ölünce (Küba) yerine kardeşini, diğeri (Kuzey Kore) oğlunu bırakmıştır. Komünizmle yönetilen Çin&#8217;in (!) kapitalizmin merkezine dönüşmesi de ayrı bir çelişkidir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim tek bilgi kaynağı mıdır? Bu, bilimsel değil felsefi bir iddiadır. Bilimin de sınırları vardır. Tıpkı aklın sınırları olduğu gibi. Bilimin cevap veremeyeceği sorular vardır. Adam öldürmek kötü müdür? Bu, hukuk ve ahlakın alanıdır. Ahlakla ilgili konularda bilim söz sahibi olamaz. Aksine bilim, hukuk gibi konular ahlaka dayanır! Bilimsel araştırmaların etik kurulları neden vardır? Veya hangi sanat daha üstündür? Güzellik, estetik nedir? Sanat, tiyatro gibi alanlar da bilimin ilgi alanları değildir. Şiir ne kadar bilimseldir? Vicdan kaynaklı eylemleri bilim ne kadar açıklayabilir? Felsefe ne kadar bilimsel metot ve deneyle alakalıdır? Bilim, “Hayatın anlamı, neden oluş var, ölüm sonrası?” gibi sorulara cevap veremez. &#8220;Bir konunun aklı aşması ile akıldışı olmasının aynı şey olmadığını unutulmamalıdır. Hakikati bilimle sınırlandırmanın, bilimin emrettiği bir netice olmadığını, böyle bir yaklaşımın bir ideoloji olduğunu unutmamak gerekir. Bilim adamı, kendi metotları ile yakalayamadığı hakikatleri yok sayar. Evreni tanıma faaliyeti, yaratıcıyı tanımaya vesile olduğu için de, teist inanca sahip olanlar için bir motivasyon kaynağı olamaktadır.&#8221; (Erol Çetin, Deizm Eleştirisi ve Yapılması Gerekenler, s. 68)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilim vardığı birçok sonucu değiştirip yerine bir yenisini koyuyorsa da, uzun vadede kainatın gerçeklerine biraz daha yaklaşarak yoluna devam etmektedir. Kainatın gerçeklerini açıklayan ise dindir. Zaten bilim; Allah&#8217;ın evreni yaratış sırrını çözmek ve O’nun yaratışını anlama sanatıdır. (Hasan Özalp, Bilim-Din İlişkisinde Uzlaşmacı Yaklaşımlar, Doktora tezi, s. 29) Bilimin amacı, Allah&#8217;ın kainatı yarattığı dili çözmek olmalıdır. Bilim adamlarının amacı zamanla değişecek ve adına bilim denilecek kısa dönemlik keşiflere tapınmak değil, Allah&#8217;ın kainatı yaratırken koyduğu kuralları açıklamak olmalıdır. “Bilim ve din birbirine destek sağlayabilir. Bilim, dinin evrene ait metafizik sorulara verdiği cevaplardan faydalanabilir. Din ise, bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu argümanlardan Tanrı tasavvuru ve sıfatlarıyla ilgili konularda faydalanabilir. Yapılacak en temel şey bilimi ve dini dikotomiler gibi sunmamak ve bilimi ideolojiden dini ise hurafelerden ayırmaktır. Aynı zamanda bilimi, bilim insanlarının ideolojilerinden, dini ise teologların görüşlerinden ayırmak gerekir.” (Hasan Özalp, s. 244)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca bilim adamı gözüken bilimci ateist militanlar, hem bilime hem insanlığa büyük zararlar vermektedir. Her ilmin alanı, sınırı vardır. İslam, her birini kendi alanında ve bir bütün oluşturacak şekilde ele alır ve Müslümanları bu şekilde çalışmaya yönlendirir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/bilim-yanilmaz-degismez-tek-gercek-kaynak-midir.html/aksam_310713" rel="attachment wp-att-4269"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4269" title="aksam_310713" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/aksam_310713.jpeg" alt="" width="422" height="367" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim6.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1052 size-full" title="kutsal-bilim6" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim6.jpg" alt="" width="599" height="566" /></a></span><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim7.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1053 size-full" title="kutsal-bilim7" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim7.jpg" alt="" width="718" height="318" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim121.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1065 size-full" title="kutsal-bilim12" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim121.jpg" alt="" width="497" height="380" /></a></span><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1054 size-full" title="kutsal-bilim1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim1.jpg" alt="" width="523" height="184" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim3.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1055 size-full" title="kutsal-bilim3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim3.jpg" alt="" width="552" height="280" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim4.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1056 size-full" title="kutsal-bilim4" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim4.jpg" alt="" width="462" height="373" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7375 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/IMG_20170418_1120142.jpg" alt="" width="517" height="249" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1060 size-full" title="kutsal-bilim2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim2.jpg" alt="" width="467" height="265" /> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10261 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/55807587.jpg" alt="" width="451" height="334" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim8.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1058 size-full" title="kutsal-bilim8" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim8.jpg" alt="" width="712" height="984" /></a></span><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim10.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1059 size-full" title="kutsal-bilim10" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim10.jpg" alt="" width="493" height="188" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilimyanilir-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5923 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilimyanilir-1.jpg" alt="bilimyanilir-1" width="389" height="532" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8177 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilimyanilmazmi-2018-1.jpg" alt="" width="492" height="583" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim5.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1063 size-full" title="kutsal-bilim5" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim5.jpg" alt="" width="404" height="251" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7674 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilim-yanilmazmi-8.jpg" alt="" width="518" height="495" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/bilim-yanilmaz-degismez-tek-gercek-kaynak-midir.html/bilimyanilmazmi-1-5" rel="attachment wp-att-3350"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3350" title="bilimyanilmazmi-1-5" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilimyanilmazmi-1-5.jpg" alt="" width="771" height="744" /></a></span><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim9.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1062 size-full" title="kutsal-bilim9" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim9.jpg" alt="" width="574" height="241" /></a></span><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim11.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1061 size-full" title="kutsal-bilim11" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kutsal-bilim11.jpg" alt="" width="569" height="344" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6329 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/haberturk_211215.jpeg" alt="haberturk_211215" width="632" height="323" /></span></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dogma-parade-web.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1069" title="dogma-parade-web" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dogma-parade-web-300x223.jpg" alt="" width="300" height="223" /></a></span></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilim-kutsalmidir13.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-1067" title="bilim-kutsalmidir13" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/bilim-kutsalmidir13-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" /></a></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/bilim-yanilmaz-degismez-tek-gercek-kaynak-midir.html">Bilim değişmez mi?</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/bilim-yanilmaz-degismez-tek-gercek-kaynak-midir.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turan Dursun&#8217;a cevaplar I</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Apr 2012 07:49:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Din bu]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[İlhan Arsel]]></category>
		<category><![CDATA[Kulleteyn]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Servel Tanilli]]></category>
		<category><![CDATA[Server Tanilli]]></category>
		<category><![CDATA[Turan Dursun]]></category>
		<category><![CDATA[Turan Dursuna cevaplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=952</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar I 1990 yılında eserlerini okuduğumda beni ateizmin kıyısına kadar yaklaştıran ilk eserlerin yazarı olan Turan Dursun’un eserlerine ve hayatına, bu şahsi tecrübemden ötürü özel yer ayırıyorum. Ama şahsen, daha sonra deizm, misyonerlik ve özellikle oryantalizm üzerine yaptığım araştırmalar sonucu, Dursun’un eserlerini zamanında gözümde fazla abarttığımın da artık farkındayım. Değil [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar.html">Turan Dursun’a cevaplar I</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar I</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1990 yılında eserlerini okuduğumda beni ateizmin kıyısına kadar yaklaştıran ilk eserlerin yazarı olan Turan Dursun’un eserlerine ve hayatına, bu şahsi tecrübemden ötürü özel yer ayırıyorum. Ama şahsen, daha sonra deizm, misyonerlik ve özellikle oryantalizm üzerine yaptığım araştırmalar sonucu, Dursun’un eserlerini zamanında gözümde fazla abarttığımın da artık farkındayım. Değil Dursun, oryantalist ordusu bile İslam’ın nurunu yüzlerce yıldır söndürememiştir, yerli ateistlerimiz onların yanında ancak çömez kalmaktadırlar!</p>
<p><strong>Turan Dursun&#8217;un hayatı ve kitaplarındaki metodun eleştirisi</strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Turan Dursun nasıl ateist oldu?</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, eline süpürge alır, su dolu kovaya batırır duvara sürer, bazı şekillerin oluştuğunu görür. ‘Acaba canlılarda böyle tesadüfen oluşmuş olamaz mı?’ diye düşünür ve sonra ateist olur! Tabii, “bu şekillerden oluşması çok daha zor olan ‘insan, kova, su, duvar’ ve Tüm bunları yorumlayacak ‘akıl, bilinç, düşünce’ nasıl oluşmuştu?” gibi basit ayrıntıları Dursun gözden kaçırmıştı. (Bu konu, ‘Ateist akıl’ adlı yazımızda da ele alınmıştır.)</p>
<p style="text-align: justify;">Turan Dursun Kur’an&#8217;ı nasıl reddetti?</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an&#8217;da geçen kıssaların benzerlerini İncil-Tevrat&#8217;ta da görünce, ‘Muhammed bunları İncil-Tevrat&#8217;tan aldı’ diye düşünerek Kur’an’ı reddeden ‘Kur’an/İslam uzmanı’ Dursun, Kur’an&#8217;da zaten birçok ayette, İncili ve Tevrat&#8217;ı da Allah’ın gönderdiğini, onlar bozulunca Kur’an’ı da gönderdiğini, Tüm peygamberlerin ‘hep aynı emir ve yasaklarla’ gönderildiğini nedense fark edememişti!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-12532" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/281073999_1357251108088157_2564196804885631691_n.jpg" alt="" width="461" height="315" /></span></p>
<p style="text-align: justify;">Eski deist Mehmet Salim Öztoksoy’un, &#8220;İnsanları dinden çıkarmak için kaleme alınmış bir kitap, Rabbimin lütfüyle bana bir hidayet vesilesi olacaktır.” dediği kitabın yazarı Dursun&#8217;u ateist yapan eser ise, politzer&#8217;in ‘Felsefenin Temel/başlangıç İlkeleri’ adlı eseridir. Esere kısa bir göz atalım ve insanı ateist yapacak bir içeriğe sahip olup olmadığını görelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/fbi-pol-2-3-4.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4879" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/fbi-pol-2-3-4.jpeg" alt="fbi-pol-2-3-4" width="84" height="134" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;">&#8216;Biricik ve bilimsel dünya görüşü&#8217; (s. 18) olarak tanımladığı Marxist dünya görüşünü her şeyin çözümünün anahtarı olarak sunan, Materyalizmi dünyanın gerçek yüzünü görmekle eşdeğer,  Marxizmi de bilimsel silah kabul eden  (s. 20) ve tüm bu yazdıklarından sonra da ‘Marksist teori dogma değildir’  (s. 22) diyen, “aksiyonun şartlarını dikkate almamak dogmatiktir” (s. 46) yazan ama ne yazık ki toplumun temel  dinamiği olan dine tamamen karşı olduğu ideolojisi ile bizzat kendi ideolojisini dogmatizmin merkezine oturtan, “Mutlak bilgi diye bir şey yoktur” (s. 82, 95) yazarken diyalektik materyalizmi dogma haline getirdiğinin farkında olmayan yazar, toplumsal mücadelenin &#8216;hak- batıl&#8217; arasında olduğunu fark edememiş, klasik marxist terminolojiyi kullanarak ilkel-feoda-komünal toplum sıralamasını (s. 91) kabullenerek, tarihi toplumsal gelişimi dogmalaştırarak dondurmuştur. Bilim ilerledikçe tanrının varlığının delillerinin daha çok gün yüzüne çıktığı günümüzde tanrıyı  “hayal ürünü”  (s. 26), “gereksiz” (s. 142) yaratıcı olmayan (s. 141) ilan edip, Hegel&#8217;in öğrencisi Marx&#8217;ın  (s. 31), diyalektiğinin temeli olarak ileri sürdüğü üç nedenin artık tam tersine, bilimin, materyalist felsefeyi reddeden bir noktaya geldiğini yazar o zamanlar görememiştir. Bu üç neden: Hücrenin keşfi, Enerjinin dönüşümü (Var olanı en güzel şekilde ve devamlı kullanılır kılan sistem ayarlayan, düzenleyen olmadan var olabilir ve devam edebilir mi?), Darwinizm.  (‘Evrim teorisi’ ve ‘Ateizm Yanılgısı’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz.)</p>
<p style="text-align: justify;">O zamanlar bilimsel materyalizm adı altında sunulan bu dünya görüşünün ömrünün bu kadar az olması, dini kabul eden sosyalizmi bile yazarın reddetmesi (s. 22) ve hayatını da adadığı ideali uğruna feda etmesi de yazar açısından ayrı bir trajedidir. Diyalektik materyalizmin daha önce ortaya çıkmamasını bilimsel gelişmelerin eskiden ileri düzeyde olmamasına, mesela &#8216;bir türün başka bir türe&#8217; dönüşmesinin bulunamamasına bağlayan (s. 33) yazar aslında, aradan geçen yaklaşık yüz yılı aşkın zamana rağmen hala bunun ispat edilemediğini, aksine yaratıcının delillerinin daha da netleşirken kendi ideolojisinin tarihin çöplüğe gittiğini ne yazık ki görememiştir.  Tabiatı, “karşıtların mücadelesi” olarak ifade eden (s. 76) yazar ne yazık ki resmin bir parçasına takılıp bütüne hakim olamamış, tabiattaki &#8216;mücadele&#8217; değil  uyum-dengeyi fark  edememiştir. Tabiatta salt mücadele olsa, avcı hayvanlar avlarını yer ve bir süre sonra av bitince de avcılar da açlıktan ölürdü. Ama en basiti ile örnek verirsek; avcılar hasta, zayıf avları yakalarken güçlü ve sağlıklı olan av hayvanlarına daha çok besin kalmasına neden olmakta, bu da türlerin devamını sağlamaktadır! Bizzat kendi kitabında (s. 95)  verdiği güneş ile gezegenler örneği bile kendi kendini yalanlamaktadır. Bilimi siyasi görüşlerine alet eden ama bilimin de devamlı değiştiğini (Bu konudaki yazımıza ‘Bilim değişmez mi?’ adlı çalışmamızdan ulaşabilirsiniz) ideolojisine olan bağnazlığı nedeni ile  ile fark etmeyen yazar, bilim ilerledikçe materyalizmin de ilerlediğini, Big Bang, kuantum’dan habersizce ileri sürebilmiştir. (s. 134) Yazar metafizik terimini kitabında kullanırken, aslında İslam&#8217;ın tamamen  zıddına, Hristiyan teolojisi üzerinden hareketle dine saldırmakta, bazen İslam’a uygun olan görüşlerini de materyalist görüş olarak ileri sürebilmektedir. (Mesela s. 39, 40, 78, 81, 82, 144 vd.) Hristiyan metafiziğini haklı olarak ilerlemeye engel gören yazara göre her sorunun cevabı materyalist felsefededir ki, kitabı boyunca yazar bu iddiayı devamlı tekrar etmiştir. Hristiyan teolojisi/metafiziği için söylediklerinde yazar haklı olsa da, ne ironiktir ki kendi ideolojisi de aynı sonu paylaşmış ve o da tamamen bilim dışı bir dünya görüşü olarak sorunlara çözüm olmaktan uzak kalmıştır!     <strong>  </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Pr. Dr. Arman Kırım, Dursun&#8217;u ateist yapan bu eser için şöyle demektedir: &#8220;Gençliğin bakış açısını daraltan, kalıplaştıran bir kitap Politzer&#8217;in  Felsefenin temel ilkeleri. Bu kitabı özümseyerek okuduğum için uzun yıllardır derin bir pişmanlık duyarım.&#8221; Az felsefenin insanı Tanrıtanımazlığa, derinlemesine felsefenin de Tanrı&#8217;ya götürdüğü  (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 127; E. Gilson, ateizmin çıkmazı, s. 80; Nedim Cisr, İlim felsefe Kur’an&#8217;ın ışığında, s. 150; Prof. Nihat Keklik, Filozofların özellikleri, I-B; Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 58) prensibi gereği, Dursun&#8217;un her şeyin cevabını içinde bulduğunu zannettiği bu yeni kutsal kitabı da, belli bir zaman aralığında insanları etkisi altına almış sıradan bir dogmatik ideolojik kitaptır.  Zaten kitap da, bir çok solcu tarafından dahi, ‘Sovyet propagandası yapmak ve yanlı olmakla’ itham edilmiştir. Böyle bir kitabı kendine kılavuz kabul eden Dursun’un bundan sonraki hayatı da, gömleğinin ilk düğmesini yanlış ilikleyen birinin sonraki her hareketinin yanlış olması gibi, hep aşırı, fanatik, marjinal bir şekilde devam etmiştir. Bu yanlışlığa sadece Dursun düşmüş değildir tabii li. Selahattin Okur, Münir Ramazan Aktolga&#8217;dan bir sene önce üniversite kazanmış ve Kuusinen&#8217;in &#8216;Diyalektik materyalizm&#8217; isimli kitabını okuyup solcu olmuştu. Kitabı Münir&#8217;e tavsiye ederken, &#8216;orada her şeyin açıklaması var.&#8217; diye tanıtmakta idi. Münir de kitap okuyunca, &#8216;ben de ne din kaldı ne de iman&#8217; diye açıklama yapıyordu. (Münir Ramazan Aktolga, Hatıralar, s. 26) Daha sonra bu yüzeysel yaklaşımını bol bol hatıralarında eleştirecektir Aktolga. Çünkü gelişen bilim materyalizmi yerle bir etmiştir. Georges Politzer&#8217;in ateizme giriş el kitabı sayılan “Felsefenin başlangıç ilkeleri” kitabında, “Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde evrenin tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evren’in yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için her şeyden önce evren’in var olmadığı bir anın varlığını, sonra da hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir.” demekte idi. Halbuki bilim artık bize evrenin büyük bir patlama ile yoktan yaratıldığını ispat etmektedir. Big Bang adı verilen bu görüşe göre evren, günümüzden yaklaşık 15 milyar yıl önce tekil bir noktanın patlamasıyla hiçlikten yaratılmıştır. İlk patlamada ışık hızında hareket eden bir fotonun, bir Planck uzunluğundaki mesafeyi kat edeceği süre olan saniyenin 10<sup>−43</sup>‘ü kadar geçen süre geçer ki, fizik kanunlarının geçerli olmadığı fizik ötesi bir durumdur bu. Ancak bu süreden sonra madde ve fizik kanunları oluşmuştur. Planck zamanından ve büyük patlamadan önce madde ve mekanın olmadığı, hatta zamanın da olmadığı, ‘hiçlik ortamından mekan, zaman ve madde’ yaratılmıştır. (Devamı için ‘ateist akıl’ adlı yazımıza bakılabilir.) Bu nedenle de gök bilimci Robert Jastrow, ‘God ve astronomers’ isimli kitabında şöyle demektedir: “Aklın gücüne inancıyla yaşamış olan bilim adamı için hikaye kötü bir rüya ile biter. O cahillik dağlarına tırmanır; zirveyi ele geçirmek üzeredir; son kayaya tutunarak kendini yukarı çektiğinde orada yüzyıllardır oturmakta olan bir grup din adamı tarafından selamlanır.”  (Robert Jastrow, God and the astromers, s. 250)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: var(--body-fcolor); font-family: var(--body-family); font-size: var(--body-fsize); font-style: var(--body-font-style); font-weight: var(--body-fweight); letter-spacing: var(--body-fspace); text-transform: var(--body-transform);">T. Dursun&#8217;un ateist makalelerini yazdığı dergilerin gerçek yüzü </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-6670 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dursununyazilari-dergilerinasilyuzu-1.jpg" alt="dursununyazilari-dergilerinasilyuzu-1" width="610" height="365" /></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">2000’e Doğru dergisi, 8 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı: 41, 3 Aralık 1989, Yıl 3, Sayı: 49, 18 Eylül 1988, Yıl 2, sayı: 39, 15 Eylül 1991; Yüzyıl Dergisi, 24 mart 1991, Yıl 2, Sayı: 2 vd. Dergi kapak manşetlerinden bazıları: Kürdün ateşle imtihanı, Kürtlerin yeniden doğuşu, Gerillalar albayın kapısındaki nöbetçiyi dağa kaldırdı, PKK ordulaşıyor, Gerilla barınmasın diye ordu ormanı yakıyor. “SP’den Kürt sorununa çözüm: Demokratik federal emekçi cumhuriyeti! Kürt milleti, kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterlerse ayrı bir devlet kurabilir.” Ve diğerleri: Türk askerleri Cudi de kimyasal silah kullanıyor. (23Temmuz 1989), PKK ordulaşıyor: Doktor Baran, komando taburuna meydan okuyor: “Gelin buradayız” diyor. Karakol komutanı erzaklarını PKK ile paylaşıyor. (6 Ağustos 1989), Öldürülen PKK gerillaları efsaneleşiyor, kimse öldüklerine inanmıyor. (24 Eylül 1989), PKK kamp komutanları anlatıyor: Hedefimiz çocuklar değil (3 Aralık 1989), Nusaybin&#8217;de Kürt intifadası (18 Mart 1990), Hakkari&#8217;nin küçük generalları. (21 Mayıs 1990)  Söylemeye gerek yok, dergilerde Kürt’ten kastedilenler PKK terör örgütü militanları idi!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #000000;">T. Dursun&#8217;un ilk ateistlik eseri</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kulleteyn-1-2-3.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4880" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kulleteyn-1-2-3.jpeg" alt="kulleteyn-1-2-3" width="74" height="103" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/mechul_gladyo_cinayetinin_23_yili_h14630.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5359" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/mechul_gladyo_cinayetinin_23_yili_h14630.jpg" alt="mechul_gladyo_cinayetinin_23_yili_h14630" width="389" height="311" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dinsiz-cenaze-t-2.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4881" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dinsiz-cenaze-t-2.jpg" alt="dinsiz-cenaze-t-2" width="288" height="254" /></a>                                                                                        Milliyet, 06.09.1990</span></p>
<p style="text-align: justify;">“İki kulle -bir ölçü birimi- su pislik barındırmaz” mealindeki hadisten yola çıkarak gençlik çağlarında medresede yaşadığını iddia ettiği olumsuzlukları anlattığı romanın adı ‘kulleteyn’dir. İnsanımızın dini öğrenmeye verdiği önemin göz ardı edildiği 1940’lı yıllarda, bilimsel ve pedagojik formasyon almalarına izin verilmeyen kişilerce gizli yerlerde kurulan, eksik ve yetersiz altyapı ve hiçbir ekonomik desteğin olmadığı merdiven altı kurumlarda yaşanan olumsuzlukların suçunu bizatihi İslam’da arayan Dursun’un kitabına adını verdiren ‘Kulle’ konusunu bir açıklama getirelim. &#8220;Sakın sizden kimse &#8216;durgun ve akmayan&#8217; suya küçük abdestini yapmasın ve sonrada onu kullanmasın&#8221; (Müslim, Tahare:94, Tirmizi; Tahare:51, Nesai,Tahare:49, İbni Mace, Tahare:25, Ahmet b. Hanbel, Müsned:II/288, 464, 532, IV/241,350, Ayrıca Buhari,Vudu, 68, Muslim, Tahare: 94, 95,96, Ebu Davud, Tahare, 36&#8230;) hadisi görmeyen,  Kulle kelimesinin  &#8216;Bir adamın boyu&#8217; anlamına geldiğini de o çok bildiğini iddia ettiği Arapçası ile bilmeyen ve en önemlisi de Hz. Resulün: “Rengini, kokusunu veya tadını değiştirmesi müstesna, suyu hiç bir şey necis etmez.&#8221;  (İbni Mace, Tahare:76, Darekutni, Sünen, I/28, 29)  hadisinden habersiz, bir çok fakih, müctehid, mezhep ileri gelenlerinin ictihat-fetvalarını (Suyun temizlenmesi ile ilgili bu fetvaları buraya alıp yazıyı şişirmeyeceğiz!) duymayan bu alim (!) İki kulle&#8217;den maksadın &#8216;iki insan boyunu geçen ve ayrıca  durgun olmayan ve rengi, kokusu, tadı bozulmayan&#8217; nehir gibi suların kastedildiğini anlamadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Konu ile ilgili gelen bir soru: Kulleteyn hadisi ne demek? Hadisi bana yazar mısınız? ne anlatıyor? Turan dursunda hanefı ımıs ve dınden cıkmıs bu hadıs den dolayı. açıklar mısınız</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap: Çölün ortasında, suyun az bulunduğu bir ortam için söylenen bir söz, günümüzde nasıl uygulanmalıdır? “Bir köpek, bir kabı yalayınca 7 kere yıkanmasını” (Müslim, 279) emreden; “Temizliği imandan” (Müsned, 5-342; Müslim, taharet, 1)  sayan bir dinin peygamberinin bu sözlerini de düşününce, söz konusu hadisin hangi zemin ve şartlarda söylendiğini ve geçerli olduğunu iyi tespit etmek gerekmektedir. Hadise gelince; Tanınmış alimlere ve özellikle akranlarına karşı aşırı tenkitleriyle tanınan İbni Hazm’ın “hadis ilminin imamı” diye övdüğü (TDVİA, XIX/269) İbn Abdilber, ‘et-Temhid’inde şöyle demektedir: “Kulleteyn hadisi hakkında İmam Şafi’nin görüsü usul açısından zayıf, rivayet açısından ise sahih değildir. Zira, alimlerden bir grup hadisi eleştirmiş, kulleteynin özelliği ve miktarı hususunda rivayet veya icma yoluyla herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Abdilber, el-İstizkar adlı eserinde ise: “Hadis illetli/sorunludur, İsmail el-Kadi onu eleştirmiş ve reddetmiş” demektedir. Tahavi de ‘kulleteynin miktarı belirli olmadığı için ona göre amel edemeyiz’ görüşünü ileri sürmüştür. İbn Hacer el-Askalani’nin en çok bilinen tahric çalışması olan ‘et-Telhisü’l-Habir’de (I/5) zikredildiği üzere, bu hadisin isnadında bulunan Muğire b. Saklab, münkerü’l-hadis (rivayetlerinin çoğu münker/reddedilmiş) olarak nitelendirilmiştir. Onun hakkında Nüfeyli, “Rivayetine güvenilmez”, İbn-i Adi ise, “genelde rivayetleri desteklenecek durumda değildir” demişlerdir. Hadislerde geçen ‘küp’ kelimesi de alimler arasında da tartışmaya neden olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam fıkıh ekolünde kuraldır; Bir konuda tüm hadisler ve ayetler bir araya toplanıp sonuca ulaşılır. İslam, temizlik dinidir! Dolayısı ile, imkanların kısıtlı olduğu bir ortamda söylenen bu hadisi günümüz şartlarında doğru yorumlayamayan bazı ateistlerin varacağı sonuç, bu kişilerin bakış açılarının yüzeyselliğini ve ufuklarının darlığını gösterir. İslam’ın temel hedefi, hem maddi hem manevi temizliğe ulaşmaktır! Şartlar, imkanlar ölçüsünde bu hedeflere ulaşmak, İslam’ın ana gayesidir. Bu amaçlar değişmezken, araçlar ise haram olmadıkça değiştirilebilir! Olayı farklı bir örnekle açıklayalım: I. Dünya Savaşı’nda Avrupalı askerler, zehirli gazlara karşı, idrarlı bezlerle yüzlerini kapatırlardı. İdrarın içindeki amonyak, zehirli gazlara karşı nötralize edici etkiye sahipti. Daha sonra gaz maskesi üretimine başlanır. Bu, o zamanın şartları ile alakalı bir durumdur ve geçici bir çözümdür. Ama hiçbir ateistin aklına, bu istisna üzerinden Avrupayı eleştirmek gelmemiştir! Sonuç olarak Batı dünyasına yıkanmayı öğreten Müslümanlara hiç kimse, temizlik konusu üzerinden saldıramaz! Denerse, bu sadece önyargı ve cehaletinin göstergesi olur ki, 2022 Katar Dünya Kupası için Katar’a giden Avrupa ve Amerikalıların taharet musluğuyla tanışmaları üzerinden daha 2-3 yıl geçmedi. Bu konuya ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ adlı yazımızda da kısaca değindik!</p>
<p><strong>Turan Dursun’un hayatı ve kitaplarındaki metodu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aşağıda okuyacağınız gibi T. Dursun daha çocuk yaşta, ‘en tanınmış olmak’ üzere &#8216;koşullanmıştı!&#8217; Zorlu bir çocuklukla beraber ve içselleştiremediği bilgileri, eğitim için uygun olmayan mekanlarda -dini eğitimin yasak olduğu bir dönemde denetimden uzak, eğitime uygun olmayan ortamlarda- alır. Türkçe bilmediği için çağdaş bilimden ve teknolojiden uzak ve donanımsız bir şekilde yetişir. Çocukluğunda geçirdiği zorluklar ve buna bağlı travmalar, onu zamanla tepkisel davranışlara yöneltir: Eşini döver, müftü iken farklı imajlar çizer ve TRT&#8217;de çalışırken çevresince de tepki çeken çalışmalara imza atar! Kısaca sevgisiz bir ortamda yetişen ve istemeden, babasının zorlaması ile ‘klasik eğitimini’ aldığı her şeye zamanla tepki gösterir ve bu kişiliğini oluşturan en büyük faktör olur. Buna psikolojide, &#8216;Bilişsel çelişki&#8217; denilmektedir. Tüm çocukluk ve gençliğini verdiği ve meşhur olmasının önünü açacağını umduğu &#8216;Klasik medrese eğitimi&#8217;nin pratik hayatta hiç bir karşılığının olmaması onu, içselleştiremediği ve özümseyemediği, istemeden edindiği bu bilgileri tepki amaçlı kullanmaya yöneltir; zorlama, tepkiye dönüşür! Zaten “Duygusal ateizm de, genellikle hayatta karşılaşılan zorlu olaylara verilen tepkilerin bir ürünüdür. Deneysel veriler ile desteklenen çalışmalar göstermiştir ki, &#8216;zorluklarla başa çıkmakta zorlanan bazı kişiler, Tanrıdan soğumakta, O&#8217;ndan nefret etmekte, en sonunda da onun olmadığına inanmaya’ başlamaktadır.” (Ralpy W. Hood JR ve Zhuo Chen, Conversion and Deconversion, s. 542) Yazdığı kitap ile son tahlilde Dursun&#8217;u haklı çıkaran bir imaj çizen Sırrı Ataman, Turan Dursun&#8217;un ön yargılı yaklaşımı itiraf etmekte ve onun bu ön yargılı yaklaşımının nedenini çözemediğini söyleyip, &#8220;Buna neden gerek duymuş olduğu karanlıktır.&#8221; (Sırrı Ataman, Unutturulan Ayetler, s. 10) şeklinde bir yorum yapmaktadır. Halbuki sebep, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Dursun&#8217;un çocukluğunu ve gençliğini verdiği dini eğitim sürecinin karşılığının babasının yönlendirmesiyle de beklediği şekilde gerçekleşmemesidir ki, bunun üzerine tüm kinini dine yöneltmiş, yazdığı kitaplar ile dine &#8220;acımasız bir tarzda eleştiri ile yaklaşmış, dine duyduğu tepki.&#8221; (Ataman, s. 9) ile sonuçta ateizme kaymıştır. &#8220;Dursun&#8217;un bazı kereler keyfi yorumlarda bulunduğu da bir gerçektir. Ayetlerin bir kısmını tahrif ederek, hoşgörü sınırlarını zorlamıştır. Zaman zaman kindar ve garazkar bir tutum sergiler gibi görünen Turan Dursun&#8217;un bu duygusallığı&#8221;nın (Ataman, s. 10) kökeninde, hep bu çocukluk dönemindeki ‘en tanınmış olma’ güdülemesi yatmaktadır. Ali İmran suresi 7. ayetin, 1400 sene önce bize bildirdiği, &#8220;kalbinde eğrilik olup fitne çıkarmak isteyenler&#8221; olarak tarif ettiği kimselerden olan Turan Dursun&#8217;un bu psikolojik halini Ataman, farkında olmadan da olsa, şu cümlelerle bizlere aktarmaktadır: &#8220;Kur’an&#8217;ın içinden özellikle cımbızla seçercesine bazı ayetleri almış&#8221;tır. (Ataman, s. 10) Aslında Turan Dursun&#8217;un psikolojisi en iyi anlatacak kavram &#8216;suskunluk sarmalı&#8217;dır. Uygun ortamı bulana kadar görüşlerini içinde saklamış, uygun ortamı bulunca kendisini &#8216;dışlanma korkusundan soyutlayıp&#8217; içinde sakladıklarını ortaya saçmıştır. Bulduğu uygun ortamdan aldığı güçle de, sağa sola mektuplar yazıp, “İslamcıların Pehlivanı Yok” diyerek uzun süre çevresine hava da atmıştır. Ama Molla Sadreddin Yüksel&#8217;in yazdığı “Makaleler” adlı kitabını,  Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin tarafsız bir zeminde tartışma teklifini görmezden gelmiştir. Diyanet&#8217;in (Peygamberliğini ilan eden Evrenesoğlu’na yaptığı gibi) &#8220;Muhatap alıp reklam yapmama&#8221;  kuralını  ise sonuna kadar istismar etmiştir. Ahmet Kekeç’le yaptığı sohbeti ise tahrif ederek dergide yayınlamıştır! Aslıdan bu psikolojik tepki Dursun&#8217;a da özel bir durum değildir. Mesela, Alman filozof Schopenhauer, annesinin ilgisizliğinden dolayı hayatı boyunca kendisini etkileyecek psikolojik davranışlar sergilemiş ve bunu fikirlerine de yansıtmıştır. Yine D. Diderot adlı filozofta, çocukluk yaşlarında iken yaşamını kaybeden rahibe ablasının ölümünden kiliseyi sorumlu tutmuş, gençlik çağlarında cizvit tarikatından da kovulunca ateistliğe yönelmiştir. F. Büchner adlı  ateist yazarda çocuk denecek yaşta ailesinden kopmuş ve yatılı okullarda okumuştur. Babasının yönlendirmesi ile doktor olmuş ama işini hiç sevmemiştir. İlk fırsatta da ailesinden kopup bir daha da onları asla aramamıştır. Benzer bir örneği bizzat ben kendi tanıdığımdan da verebilirim. Yıllarca tarikatçı bir çevrede yaşamış bu arkadaşım, bulunduğu ilin tarikat temsilcisinden adaletsiz bir tutumla karşılaşmıştı. Hayatının merkezinde olan tarikatlara bir anda soğuyan bu kardeşimiz hala namaz niyazında ihlaslı bir Müslüman olmasına rağmen, İslam düşmanı olan insanların bakış açısıyla paralel bir şekilde tarikatlara bakmaya başlar! Aslında tüm bu örnekler bizi tek bir sonuca götürür: Geçmişte yaşanılanların insan hayatında bıraktığı izler ve bunun nerede ve ne oranda zamanla ortaya çıkacağı konusu. Ve daha da önemlisi, verdiğimiz tepkilerin doğru ve haklı bir alana kanalize edilebilmesi, sapla samanın karıştırılmaması! Günümüzde ateist ideoloji taraftarı olan kesim, oryantalist söylem ve iddialardan genelde habersiz oldukları için, Dursun&#8217;un tüm iddia ve söylemlerini  büyük bir hayranlıkla izlemişlerdir. Halbuki bu iddialar hiçte yeni şeyler değildir ve Batı dünyasında ‘yüzyıllardır’ dile getirilmektedir! Sorun, bundan habersiz olan ve dine mesafeli bu kesimin cehaleti ve Dursun&#8217;un (Ve benzeri diğer ateist yazarların) söylemleri ile Amerikayı yeniden keşfettiklerini zannetmelerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi gerek oryantalist, gerekse içerideki sözcülerinden olan ateistlere, bu yazımıza özel olarak Dursun&#8217;a cevaplara geçelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayatı: Turan Dursun 1934 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gümüştepe (Yapıaltı) köyünde Kürt asıllı bir anne ile köy imamlığı yapan Türk bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. 8 ile 17 yaşları arasında ‘klasik medrese eğitimi’ görmüştür. Türkçe okuma yazma ise bilmemektedir. 1955-57 yılları arasında askerde iken ancak Türkçe okuma yazmayı öğrenir. Modern ilim ve aktüel İslami gelişmelerden habersiz iken, 1958 yılında müftülüğe atanır. 1966 yılında ise TRT’de çalışmaya başlar. Emekli olunca İstanbul’a yerleşir ama ekonomik zorluklarla karşılaşır. Tam bu sıralarda ateist İlhan Arsel ile karşılaşır ve beraber çalışmaya başlarlar. Arsel aracılığıyla tanıştığı Amerika’da yaşayan Erkan Boynuince, Dursun’a ayda beş yüz dolar maddi destekte bulunmaya başlar. (Muhammet Altaytaş, Hangi Din, s. 21) Sırası gelmişken belirtelim ki, birçok ateistin ABD’de yaşaması ve Türkiye’ye yönelik İslam düşmanlığında önde olması da hayli ilginçtir: Ateizm sitesi sahibi Aydın Türk, İlhan Arsel bunların başında gelmektedir&#8230; Bundan sonra Dursun 1987-1990 yılları arasında onu meşhur edecek eserleri yazar. Yine ne ilginçtir ki, onu sadece dar bir çevre tanır. Taki, öldürülene dek! Bir anda dergideki yazıları kitap haline getirilir, basında tanıtımı yapılır ve ülke çapında meşhur edilir. Konunun daha da ilginci, kitaplarını basan kurumlar bile artık bu cinayetin Gladyo (NATO tarafından gizli olarak örgütlenen kontrgerilla operasyon birimi) tarafından, ülkeyi karıştırmak amacı ile yapıldığını itiraf etmesidir!</p>
<p style="text-align: justify;">“Aydınlanmacı Din Bilgini Turan Dursun bundan 22 yıl önce Gladyo tarafından katledildi. Devrimci aydınımız Turan Dursun, yenilikçi din söylemleri yüzünden, 22 yıl önce Gladyo tarafından katledildi. Dursun, 4 Eylül 90&#8217;ında çalıştığı &#8220;2000&#8217;e Doğru&#8221; dergisi binasına gitmek üzere çıktığı evinin önünde Gladyo&#8217;nun kurşunlarına hedef oldu.” (Ulusalkanal, 4.9.2012) “Dursun’un ölümü Gladio suikastlarının başlangıcıydı.” (Ulusalkanal, 4.9.2013) Dursun, 4 Eylül 1990’da dergi binasına giderken, Gladyo&#8217;nun sıktığı 7 kurşunla aramızdan ayrıldı. (Ulusalkanal, 4 Eyl 2021) Amerikancı Gladyo’nun cinayetleri: Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok. (Aydınlık, 5.7.2018) Büyük aydınlanmacı Turan Dursun&#8217;u, katledilişinin 34. yılında saygıyla anıyoruz. (Bilim ve ütopya, 4.9.2020)  Bunca itirafa rağmen cinayet suçunun hep İslami kesime atılmış olması da ayrı bir inceleme konusudur!</p>
<p style="text-align: justify;">Katledilmesinden 2 gün sonraki gazete haberi, aslında ülkemizde yeni bir oyunun da oynandığının habercisi idi! “Öte yandan yazarın geçen hafta piyasaya çıkan ve 12 yaşına kadarki yaşamını anlattığı “Kulleteyn” adlı belgesel romanın ilk baskısı tükendi. Dursun’un 2000’e Doğru ve Yüzyıl dergilerindeki yazılarından oluşan “Din Bu” adlı yeni kitabı da önümüzdeki hafta içinde yayınlanacak.” (Milliyet, 06.09.1990) Evet! Ülkemiz dinden uzak, ateist bir iklimin kucağına itilmeye başlanıyordu. Bunun zirve noktasını da 28 Şubat 1997’de ‘postmodern darbe’ ile gerçekleştireceklerdi!</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun 1990’lı yıllara dek ateist kesimce bol övgü ve destek alır. O sonunda aradığını bulmuştur. Artık Türkiye’de parmakla gösterilen ender şahsiyetlerdendir. O, dar bir çevrede kendine edindiği yere ve makama göre yazmaya, üretmeye başlamıştır artık. Yıllardır beklediği çevreyi sonunda bulmuştur! Kendine “Savaşımcı”, “Dava insanı”, “Yüzyılların doğurduğu ölüm” sıfatlarını takar. Artık dünyayı tek başına değiştirecektir! Çevresi de onu gaz getirmekten geri kalmamaktadır: “İslamiyet konusunda dünya çapında bir otorite”, “Aydınlanma savaşçısı” olarak tanıtılır. Zamanla, aldığı klasik medrese eğitimi bile onun için bir tanınma vesilesi olacaktır: “Başkalarının uzun yıllar harcayarak öğrendiğini birkaç senede öğrendiğini” ifade eder. Halbuki klasik medrese ortamını bilen herkes bu eğitimlerin sıkı bir çalışma ile 3-5 yılda elde edilebileceğini bilir. Hele ki babanın özel ilgi, yönlendirmesi varsa! Kendine en çok yardım edenler de, sol kesimce adı sıkça ajanlıkla suçlanan eski bir Mao&#8217;cu, akrabası G. T. ile adı siyasi davalarda geçen bir derneğin o zamanki genel sekreteri ve tabii ki İlhan Arsel’dir!</p>
<p style="text-align: justify;">Babası daha doğmadan Dursun için kitaplar satın almaya  başlamıştı. O, “Basra’da ve Kufe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi” olacaktı. Dursun küçük yaşta sıkıntılara maruz kalır. Çocukluğunu yaşayamaz. Tüm bu zorlukları ve bunlara neden olan babasına olan öfkesini ilk eseri Kulleteyn’i yazarak dışarı vurur. Bütün olumsuzlukların sebebi olarak, annesine ve kendisine şiddet ve baskı uygulayan, sürekli “Abdul Hoca” diye bahsettiği ve dinle özdeşleştirerek “zalim baba” şeklinde nitelendirdiği babasını gösterir. Diğer yandan masumane, insani duygu ve güdülerini de din karşıtı bir bağlamda konumlandırır ve bunu kendisine şefkatle davranan annesi ile özdeşleştirir. Babasının zulmünden kurtulup, insani ideallerini gerçekleştirmek için çok okuyup ‘en öne’ geçmesi gerektiğini düşünür. “Ne yapıp edip herkesi geçmeye “ ve  “Kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirmeye” karar vermiştir. Ancak aldığı klasik medrese eğitimi, güncel hayata bile cevap verememektedir. Zaten Türkçe okuma yazmayı bile henüz bilmemekte, yaşadığı dünyadan habersizce yaşamını sürdürmektedir. Dursun’un, hem de daha çocuk yaşta, kelam, felsefe ve mantık ile ilgili eserleri kavraması da zaten beklenemezdi. Bundan dolayı okuyup ezberlediği bu eserler çoğu zaman onun kafasını karıştırmış, zaman zaman kendi deyimiyle Tanrı’yla “kavga” eder hale gelmiş; okuduğu kitaplarda “Adem’in topraktan, Havva’nın onun kaburga kemiğinden, Hz. Muhammed’in nurdan, Hz. İsa’nın Cebrail’in üfürüğünden, kendisinin ise meniden yaratıldığını” okumuş ve bunu haksızlık olarak nitelendirmiştir. Özürlü bir kızı, ormanda başı kesilmiş bir insanı, nehri geçerken boğulan arkadaşını, kurbağayı yutan yılanı görmüş, bütün bunlardan sorumlu tuttuğu Tanrı’yı da bir gün rüyasında görmüştür! Dursun, rüyasında gördüğü tanrıya yaptığı işleri beğenmediğini söyleyecektir. Onun, çocukluğunda koşullandığı “En önde olma”, “Kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirme” tutkuları ve din  adına yaşadığı bütün negatif tecrübeleri, ileride bilinçaltından çıkacak ve büyük ölçüde şahsiyetini ve dine bakışını etkisi altına alacaktır. (Turan Dursun, Kulleteyn, s. 101)</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun için ‘din ve ilim’, sözü edilen duygular denkleminde hayatı boyunca hep “araçsal” bir niteliğe sahip olmuştur. O, bütün bu öğrendiklerini kendisini “hedefine götürecek bir basamak” olarak görür. (Ş. Perinçek, Turan Dursun Hayatını, Anlatıyor, s. 21) Tüm bunlar hakikatte dini anlayıp kavramasına, Yüce Yaradan ile içsel bir iletişim kurmasına hayatı boyunca aşamayacağı bir engel oluşturmuştur. Bundan dolayı onun dini inanç ve anlayışının, aslında hayatının hiçbir döneminde, dinin özü olan Allah’a duygusal yakınlık ve içten bağlılık düzeyine ulaşmadığı, girdiği her işte yaptıkları ile rahatlıkla görülmektedir. Yıllarını harcayıp aldığı eğitim gerçek hayatta hedefine ulaşmakta bir araç olamamakta, toplumda da umduğu ölçüde bir saygı görmemektedir. Tüm bunlar, sonunda onun hırçın ve saldırgan biri olmasına neden olur. En son çalıştığı TRT’den emekli olmasına gerekçe olarak sunulan “Bunalım içine düşmek, iş çevresi ile uyumsuzluk, psikolojik  dengesizlik” (Abit Dursun, Babam Turan Dursun, s. 52) gibi nedenler de bunun göstergesidir. (Detay için, Muhammed Altaytaş’ın ‘Hangi Din?’ adlı eserine bakılabilir!)</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’ı biraz okuyan herkes, Tevrat ve İncil’i de Allah’ın gönderdiğini hemen anlar. Bozulan çoğu yerlerine rağmen az da olsa bozulmamış bölümlerinde, Tevrat ve İncil’in orjinali olan Kur’an’la ortak ifadeleri hala bünyelerinde taşırlar. Bozulmayan yerlerindeki benzerlikler bu nedenle gayet doğaldır ve bu durum da konu hakkındaki tüm İslami eserlerde açıkça ifade edilir. Ama Dursun, ‘bunu hayatının son döneminde fark edip bu nedenle de dinsiz olmaya karar verdiğini’ ifade etmektedir. Bunun komik bir gerekçe olduğu açıktır!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7906 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/turan-dursuna-cevap_1.jpg" alt="" width="422" height="560" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8392 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/turan-dursun-hayatini-anlatiyor-1.jpg" alt="" width="428" height="272" /></span></p>
<p style="text-align: justify;">“Aydınlanma Savaşçısı Turan Dursun. Sivas&#8217;ta ‘Nur Cemaati&#8217;nin bir kolu olan Süleymancılarla’ çatışma başladı. Bu çatışma, Sivas&#8217;ın zenginlerinin de Süleymancılar adına yer alması nedeniyle sürgünle sonuçlandı. Bir telgrafla önce Manisa&#8217;ya, oradan da Tokat&#8217;a sunuldu. Ama tahsis işlemleri ‘TSK&#8217;daki paşaların araya girmesiyle’ durduruldu ve Turan Dursun Sivas&#8217;taki görevine iade edildi. 1966’da ‘sözü geçen birinin mektubuyla’ TRT’ye alındı. 1968’den 1976’ya kadar çeşitli programlar yaptı ve yönetti. Sürekli sürgün yedi durdu Turan Dursun. Sonra da defalarca sürüldü Turan Dursun.” (Maxist THKO  çizgisine sahip ‘Halkın Kurtuluşu’ sitesi, 06 Eylül 2014) Süleymancılar bile nurcu olduklarını (!) bilmediklerine eminiz. Evet, bu komik bilgi dağarcığına sahip materyalist arkadaşların verdiği diğer bilgiler Dursun’un kimi kesimce korunduğunu da gösermesi açısından ilginçtir!</p>
<p style="text-align: justify;">Şule Perinçek&#8217;in Turan Dursun&#8217;la yaptığı 30 kasım 1999 tarihli röportaj&#8217;dan alıntı ile devam edelim: “Hafızlar Kuran&#8217;ı ezbere bilir, ama hafız hangi ayetin nerede olduğunu, hangi konuda hangi ayet olduğunu bilemez. Ama ben hemen bilirim… Bir bakıyorum, Tevrat&#8217;ın filanca yerinde şunlar var. Aaa filanca surede aynen var, ya da değiştirilmiş biçimiyle var. Levililer&#8217;de şu var, ona bakıyorum o da var. Hatta İncil&#8217;ine bakıyorsun oda öyle. Zaten epeydir de sorular vardı. &#8220;Tamam&#8221; dedim &#8220;bu adam sahtekardır.&#8221; Ama ne fena oldum. Öyle bir hınç oluştu ki! Çünkü o benim gençliğimi aldı, çocukluğumu aldı. Ben ondan dolayı gençliğimi, çocukluğumu yaşayamadım.” Halbuki, “Osmanlı Usulü denilen hafızlık sistemi ile Hafızlar sayfaları kodlarlar. Bu kodlama sayesinde de hafızlar hangi ayetin nerede olduğunu kolaylıkla bulurlar.” (ehad.org.tr/kurani-kerim-hafizlik) İslam cahili bir kitleye kendini bu şekilde pazarlayan Dursun’un ‘aynısını’ bulduğu için ‘hınçla’ ateist olmasına neden olan benzerlikler konusuna değinelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Turan Dursun ateist olma nedenlerinden birini de Kur’an&#8217;daki bazı ayetlerin Tevrat ve İncil ile ortak noktaları olduğunu, bunun da Kur’an&#8217;ın alıntı olduğuna işaret ettiğini ileri sürer. Bunu farkedince &#8216;fena olduğunu&#8217;, Şule Perinçek ile yaptığı röportajda anlatır. (Ş. Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 35) Ne ilginçtir ki tüm oryantalistler de Kur’an&#8217;ın Tevrat ve/veya İncil&#8217;den kopyalandığını ileri sürerler! Oryantalistlerin bu konuda iddiaları ve cevaplar için, ‘Oryantalizm yanılgısı’ ve‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun’un bu keşfi aslında hayli ilginçtir! Çünkü Kur’an, İslam&#8217;ın, ilk insandan itibaren gelen din olduğunu, zamanla bozuldukça aynı kuralların peygamberlerce insanlara yeniden hatırlatıldığından defalarca bahseder. Ateizmden İslam’a dönen A. C. Meriç bunu farketmiş ama Kur’an uzmanı bir Müslüman (!) iken ateist olan Dursun bunu kavrayamamıştır! &#8220;Hz Adem&#8217;den itibaren İslam&#8217;ın gönderilmiştir.&#8221; (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 133-135) “Hz Adem&#8217;den son Peygamber Hz Muhammed&#8217;e kadar gönderilen ilahi dinlerin ortak adı İslam&#8217;dır.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s. 99) Sonradan Müslüman olan bir İngiliz yazarla devam edelim: &#8220;Kur’an, Allah&#8217;ın elçilerinden herhangi birini inkar etmenin, Kur’an&#8217;ın kendisini de inkar etmek anlamına geldiğini açıkça ifade eder.&#8221; (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 41) &#8220;Muhammed&#8217;den yapılması istenen şey, Adem&#8217;e verilmiş eski mesajın kendi devirlerine uygun bir şekilde basit bir tekrarını yapmaktır. İslam&#8217;ın, İnsanların en eski dininin yeniden imarından başka bir şey olmadığı ortadadır.&#8221; (Eaton, s. 67) &#8220;İslam, İbrahim&#8217;in dininin saflığını yeniden ikame etmiştir.&#8221; (Eaton, s. 87)  &#8220;Eski peygamberlerden söz edilmesinin amacı, Hz Muhammed&#8217;e verilen mesajın süreklilik açısından yabancı ya da garip hiçbir şey içermediğini kanıtlamaktadır.&#8221; (Eaton, s. 159) Sonradan Müslüman olmuş Fransız Bilimler Akademisi üyesi ile devam edelim: “Kur&#8217;an, kendisinin önce inen kitaplara her Müslüman&#8217;ın inanmasını emreder.” (Dr. Maurice Bucaille, Müsbet ilim yönünden Tevrat İnciller ve Kur&#8217;an, s. 8) Bu da Müslüman olan başka bir Fransızdan: “Hz Muhammed’i peygamber olarak kabul ettiğinizde, ondan önceki bütün peygamberleri tanımış oluyorsunuz. Çünkü kendisi onların devam ettiricisidir.” (Prof. Dr. Eva de Vitray Meyerovitch, İslam&#8217;ın Güler yüzü, s. 62) &#8220;İslam dini, Hz. Adem&#8217;den son Peygamber Hz Muhammed&#8217;e (s.a.s) kadar göndermiş olduğu tek dindir.&#8221; (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Komisyon, Soru ve Cevaplarla Niçin İnanıyorum? s. 24, 108) “Kur’an her peygamberin kendinden önceki peygamberi tasdik ettiğini; İncil’in Tevrat’ı, Kur’an’ın ise hem İncil’i hem de Tevrat’ı tasdik ettiğini” bildirir. (Dr. Osman Kara, Kur’an’ın kutsal kitaplarla ilişkisi, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2013/2, sayı: 4, s. II/149) &#8220;Kur’an, Hz Adem&#8217;den Hz Muhammed&#8217;e kadar tüm vahiy sürecini bir bütün olarak ele alır.&#8221; (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 26) &#8220;De ki, ben gelen ilk peygamber değilim.&#8221; (Ahkaf, 9) &#8220;Allah Kur’an&#8217;ı, Tevrat ve İncil&#8217;i tastikleyici olarak indirdi.&#8221; (Ali İmran, 3) &#8220;İslamiyet, Hz Adem ile başlayan ve Hazreti Muhammed ile son bulan vahiy sürecinin bütünün mirasçısıdır. ‘İslamiyet&#8217;in önceki dinler ile benzerlik arz etmesi elbette doğal ve hatta zorunludur.’ Aslında bu konuda tuhaf ve yanlış karşılanması gereken şey: İslam dininin önceki dinler ile ‘benzerlik arz etmesi değil, etmemesi’ durumudur. Bütün İlahi dinler elbette kaçınılmaz olarak Allah&#8217;a ve ahiret, ceza ve mükafat, ibadet, iman, inkar, kitap, peygamber gibi kavramları kullanacaklardır. Bu dinleri gönderen ‘kaynağın bir olduğunu’ gösterir. Toplumlar, peygamberlerin öğütlerini unutmaya yüz tutunca, Allah mesajını tekrar güncellemiştir ve bu süreç Hz Muhammed&#8217;e dek devam etmiştir.&#8221; (Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kur’an&#8217;ın kaynağı ve metinleşmesi, 97-98, 107) &#8220;Kur&#8217;an ilk insandan tutunda son peygambere kadar gelen bütün dinlerin aynı hakikatleri dile getirdiğini vurgular.&#8221; (Hacı Ali Şentürk, Teolojik Sancı Deizm, s. 124) “İslam ilk insandan tutunda, son peygambere kadar gönderilmiş olan tek dindir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm sonuçsuz serüven, s. 189) “Kur&#8217;an&#8217;ın çok temel mesajlarından biri, tarih boyunca gelen peygamberlerin Hz. Muhammed ile aynı mesajı getirdikleridir.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? s. 133) “Kur&#8217;an, tarih boyunca aynı hakikatin aynı yöntemle yani, insan elçilere vahiy yoluyla bildirildiğini söyler. Kur&#8217;an&#8217;da ortak öze de göndermeler mevcuttur.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım?  s. 19, 250) &#8220;Hz. Peygamber kendisinden önce gelen Peygamberlerin getirdiği esasları yıkıp yok etmemiştir.&#8221; (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 146) “Allah&#8217;ın her peygambere vahyettiği, kitabın temel konuları da birdir.” (Dr Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s.145) “Hiçbir ümmet yoktur ki kendilerine bir peygamber gönderilmemiş olsun. (Fatır, 24) diyen Kur’an&#8217;ın, Müslümanların başka kültürler hakkındaki algılamalarını derinden etkilediğini söyleyebiliriz.” (İbrahim Kalın, İslam ve Batı,  s. 38) &#8220;İslam yeni bir din olduğunu iddia etmemiş, Kur’an Hz Adem&#8217;den Hz Muhammed&#8217;e kadar uzanan bir peygamberlik tarihi hakkında detaylı bilgiler vermiştir.&#8221; (Kalın, İslam ve Batı,  s. 46)  &#8220;İslam inancına göre gerçek din, Hz Adem&#8217;den son Peygamber Hz Muhammed&#8217;e kadar bildirilen dinin tek olduğunu kabul eder.<strong>&#8220;</strong><strong> </strong>(Prof. Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 55)  &#8220;Semavi dinler aslında hepsi aynı kaynaktan gelmeleri itibariyle tek bir dindir. Peygamberlerin ve kitapların kendilerinden öncekileri tasdik etmesi, ilahi kökenli bir dinin yapısına ve mantığına tamamen uygundur.&#8221; (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı,  s. 22, 35) &#8220;Hz Muhammed kendinden önceki peygamberleri izleyip onların görevlerine varis olmuştur. Peygamber, İslam&#8217;ın ilk geldiği zamanlardan hayatının sonuna kadar, daha önce gönderilen peygamberlerin de benzer ilahi vahiyler aldıklarına kesinlikle inanıyordu. (Fazlur Rahman, Kur’an, s. 262, 298) &#8220;Bilindiği gibi İslam dini, sadece Hazreti Muhammed&#8217;e gelen vahiylerin toplamı değil, Hz Adem&#8217;den Muhammed&#8217;e dek gelen vahiylerin ortak bir bileşkesidir.&#8221; (Namık Kemal Okumuş, Sağlam kulpa Tutunamayanlar, s. 196) &#8220;Hz Muhammed, yeni bir din getirmediği, tersine İbrahim ve İsmail&#8217;e vahiy olunan dini ihya&#8217;ya geldiğini söyledi.&#8221; (Operatör Doktor Mehmet Ali Derman, Çürütme, s. 87) Vahiy, daha önceki peygamberlerin yani Adem, İbrahim, Musa ve İsa peygamber zamanındaki saf ve basit dinlerin en son şeklini alması ile, Allah&#8217;ın son peygamberi Muhammed&#8217;e gönderilmiştir. (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 22) Aslında sadece Maide, 44-48. ayetleri okumak bile bu konu hakkında bilgi sahibi olmaya yeterlidir. Bu konuda özallikle ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza tavsiye ederiz!</p>
<p style="text-align: justify;">Hadi bu yazarlar Müslüman, Müslüman olmayan yazarlar bile bu gerçeğin farkına varmışlardı!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-7411" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Will-Durant-islam-medeniyeti-1-187x300.jpg" alt="" width="187" height="300" /> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-1394" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/muhammed-elcidir2-208x300.jpg" alt="" width="208" height="300" /><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-7905" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/What-the-Quran-Meant-1.jpg" alt="" width="192" height="289" /></span></p>
<p style="text-align: justify;">Amerika&#8217;da yaşayan Hristiyan tarihçi bizlerin tüm kitap ve peygamberlere iman ettiğimizi kavramıştır ama müftü geçinen din alimi bu uzman arkadaş bundan habersiz yıllarca müftülük yapmıştır! &#8220;Bütün Müslümanların Muhammed&#8217;den önceki peygamberlerin de peygamberliğine inanması lazımdır. Müslümanlar Tevrat ve İncil&#8217;de, Kur’an&#8217;la uyuşmayan şeylerin sonradan eklenen ve bozulan şeyler olduğuna inanırlar.&#8221; (Will Durant, İslam Medeniyeti, s. 45-46) Yine ABD&#8217;den bir sosyoloji profesörüne kulak verelim:  &#8220;İslam, Hristiyanlık ve Yahudilikle birlikte, İbrahimi inancın temel bir varyantı olarak ele alınabilir.&#8221; (Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 107) Bu da Almanya&#8217;dan bir oryantalist&#8217;in yazdıkları: &#8220;Hz Muhammed, insanlığın babası Adem&#8217;den başlayan uzun peygamber zincirinin sonuncusu, önceki bütün vahiyleri içeren ve aynı zamanda en duru hallerinde onları özetleyen son vahyi getiren kimsedir.&#8221; (Annemarie Schimmel, Ve Muhammed O&#8217;nun elçisidir, s. 17) Bu da Katolik bir akademisyenden: &#8220;Kur’an&#8217;da beni en çok etkileyen ise, ‘çok kapsayıcı’ bir Kutsal Kitap olması oldu. İslamiyet&#8217;in Yahudilik ve Hristiyanlıktan daha kapsayıcı olduğunu kesinlikle ‘fark ettim.’ Diğer iki din pek çok peygamberi ve yaşantısını kabul etmez iken, İslamiyet hepsini ediyor.&#8221; (Gary Wills, Kur&#8217;an&#8217;ın Anlamı nedir? Alınıt: Risale Haber, 23 Ekim 2017)<br />
Bu da bir İngiliz oryantalistten: &#8220;İslam&#8217;ın kökleri ile Yahudilik ve Hristiyanlığın kökleri aynıdır ve değerlerinin birçoğu da ortaktır.&#8221; (Jack Goody, Avrupa&#8217;da İslam damgası, s. 127) Christiaan S. Hurgronje, İslam düşmanı bir oryantalist olmasına rağmen Hz Muhammed&#8217;in hiçbir zaman yeni bir din öğretisi getirdiği iddiasında bulunmadığını anlayabilmiş ve eserine de bunu yazmıştır. (Mohammedanism, s. 50) Evet, oryantalist bile bunu anladı, müftülük makamını işgal eden bu uzman kişi anlamadı! Bir de  ABD’li film artistinden örnek verelim. Will Smith: “Ben tüm kutsal kitapları okudum, her birinin nasıl tek bir hikaye olduğuna şaşırdım, Tevrat’tan İncil’e, oradan da Kur’an’a. Daha önce bunu asla anlamamıştım, evet hiç anlamamıştım, Ama şimdi sanki çizgiyi ilk kez görüyormuşum gibi, biliyorsun, asla tam olarak anlamamıştım, baba olarak İbrahim ve sonra İshak ve İsmail ile ayrılma; bu anlayışın tamamlanmasını kavramak güzeldi.” (Milliyet, 20.03.2024) Amerikalı artist bile anladı!</p>
<p style="text-align: justify;">Son örneği de, Yahudi iken sonradan Müslüman olan Muhammed Esed (Leopolde Weiss) adlı gazeteciden verelim. Secde suresi 23. ayeti Esed şöyle meallendirir (Meal: Kısa açıklama ile tercüme etmek): &#8220;Gerçek şu ki (ey Muhammed,) Biz vahyi Musa&#8217;ya (da) vermiştik: öyleyse (sana ilettiğimiz vahiyde) aynı (gerçek) ile karşılaşacağından kuşkuya düşme! Ve (nasıl ki) o (önceki vahy)i İsrailoğulları için bir rehber kıldık.&#8221; Sonradan Müslüman olan da hatta olmayanlar oryantalistler dahil bu gerçeği anladığı ama &#8216;yüzyılların doğurduğu, bir çok ilim dalında uzman (!) olan&#8217; bu müftü (!) anlayamamıştı! Zaten zamanla bozulan “Musevilik ve Hristiyanlık; tevhid, nübüvvet, vahiy, ahiret inancı ve varlık anlayışı gibi temel konularda bile İslam&#8217;dan apayrı bir anlayışa.” (Prof. Ramazan Altıntaş, Gençler inançtan soruyor, s.123) sahip hale gelmişti. Bunuda mı fark edememişti acaba?! Aşağıdaki ayetlerde konumuz ile paralel içeriğe sahiptir: Hz. İsa: “Havarilere, &#8216;Bana ve peygamberime inanın&#8217; diye bildirmiştim, &#8216;İnandık, bizim Müslimler olduğumuza şahit ol&#8217; demişlerdi.” (Maide, 111) Hz. İbrahim:” O’nun ortağı yoktur. Ve ben bununla emrolundum. Ve ben, Müslümanların (teslim olanların) ilkiyim.” (En’am, 163) “ Hz. İbrahim, Yahudi veya nasrani olmadı. Fakat hanif (Allah’ın tek oluşuna, ölmeden önce ruhun O’na ulaştırılmasının ve Allah’a teslim olmanın farz olduğuna inanan), (Allah’a teslim olmuş) bir Müslümandı. Ve o müşriklerden olmadı.” (Ali İmran, 67) Hz. Yusuf: “Rabbim bana mülk verdin. Ve olayların (sözlerin, rüyaların) tevilini (yorumunu) bana öğrettin. Semaları ve yeryüzünü yaratan, Sen benim dünyada ve ahirette velimsin (dostumsun). Beni Müslüman (Allah’a teslim-i küllî ile teslim olan) olarak vefat ettir ve beni salihler arasına kat.” (Yusuf, 101)</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun’un şahsiyetinin belirleyici yönlerinden biri olan ve İslam’a karşı odaklanmış bulunan “kin, nefret ve saldırganlık” duyguları gerçeği görmesine engel olmuştur. Bunu kendisi de ifade etmekten çekinmemiştir zaten: “Ben sürekli Tanrı kavramına başkaldıran bir yapıyı taşıdım. Bu bir evrimsel süreç içinde bir gelişme niteliğinde oldu. Söylerdim, Tanrı ile kavga ederdim… O an bende öyle bir hınç oluştu ki, çünkü o (din, peygamber) benim gençliğimi, çocukluğumu aldı, onun yüzünden çocukluğumu yaşayamadım. O dakikadan itibaren dinle savaşa girdim.” (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 34)  Bundan dolayı Dursun’un önerdiği dünyada öncelikle dinsizlik olacaktır. (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 61)  Aslında Dursun sadece dinle kavgalı değildir. O çevresiyle de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır. (Abit Dursun, Babam Turan Dursun) “O ‘hayatının her döneminde bulunduğu yer ve konumla uyumlu görüşleri, en sivri ve uç düzeyde’ savunmuştur. Müftülüğü döneminde aydın, ilerici din adamı olarak tanınırken, TRT’de “katı laiklik, akılcılık, bilimcilik” gibi temaları ön plana çıkarır, emekliliğinde ise ilişkide olduğu çevre ve yazılarını yayınladığı dergiler paralelinde keskin bir “din karşıtı” ve “Aydınlanma savaşçısı” kesilir. Öyle görünüyor ki, hayatının her döneminde onu “mücadele etmek durumunda kalan bir muhalif” konumuna düşüren iddiaları değil, iddialarında kullandığı sert, katı ve agresif üslubu ve tarzıdır. Dursun’un kişiliğinde belirgin olarak öne çıkan unsurlardan birisi de cinsel içerikli tecrübeleridir. Kulleteyn isimli romanında köpeklerin, koyunların çiftleşmesi gibi anlatımlara doğal görünmeyen bir tarzda yer verirken, koça masturbasyon yaptırdığını da anlatır. Rüyasında gördüğü peygamberden, sevdiği kızı elinden alacağı endişesiyle kaçar. Çocukluğunu anlattığı bu çalışmasında yazar, bazen aynı sayfada onlarca olmak üzere, yüzlerce defa argo ve iğrendirici ifadeye yer verir. Çoğu zaman da bu kullanımlarla İslami kavram ve değerler arasında irtibat kurar. Bütün bunlar aynı zamanda onun çocukluğunda din adına yaşadıklarının kişiliğinde bıraktığı derin izlerin işaretleri olarak görülebilir. Dursun’un bu üslubu sadece bu romanında değil, başta Hz. Muhammed’i tanıtırken olmak üzere bütün yazılarında öne çıkar. “Uslup ve ifade tarzının sahibiyle alakası, direkt ve tartışmasızdır.” Onun değerlendirmeleri çoğu zaman hamasi, agresif, hatta isterik denebilecek özellikler gösterir. Hatta ünlü solcu İlhan Selçuk için “İslamcı Marksist” diyecek kadar sübjektif bakış açısına sahip biri olduğunu belirtirsek, tamamı ile düşman olduklarına suçlama da hiç sınır tanımayacağı kesinlikle anlaşılabilir. Dursun’un İslam’ı değerlendirme konusundaki tavrı hiçbir zaman bilimsel, nesnel ve samimi olmamıştır.” (Muhammet Altaytaş, Hangi Din, s. 29)</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun’un babası, 8–9 yaşlarındaki Dursun’u aileden ayırarak çok zor yaşam koşullarına sahip olan bir medreseye teslim eder. Çevresi başka ırktan insanlarla doludur ve kendisine &#8216;Türko&#8217; denmektedir. (Dursun, Kulleteyn, s. 15) Bir ara camide birkaç gün yalnız kalmak durumunda olan Dursun, camideki tabut ve gece karanlığından çok korkar. (Kulleteyn, s. 91) Çocukluk ve gençlik arzularını yaşayamayan Dursun, içinden peygambere büyük bir kin duyar. (Dursun, Hayatını Anlatıyor, s. 36) “Sivas’ta müftüyken alışılmamış bir müftüydüm. Sekreterim çok güzel bir kızdı.” diyen Dursun daha o yıllarda, “Devrim Ocakları”nın kurucuları arasında da yer almıştı. (Dursun, Hayatını Anlatıyor, s. 36) Bir ara komünist bir öğretmen de ona çok yardım etmişti.  Ondan bazı eserler alıp okumuş ve “ürkecek bir şey de yokmuş” sonucuna ulaşmıştı. (Dursun, Hayatını Anlatıyor, s. 34) From, “Kişinin inancının yıkılmasına tek bir olaydan çok, küçük küçük birçok deneyimin birikmesi yol açar.” (Fromm, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, s. 25–26) demektedir. Spranger ise ateizmden bahsederken “büyük bir düş kırıklığına uğramış dini dürtü”den söz eder. (İnsan Tipleri, s. 175) Sonuç olarak Dursun; olumsuz çocukluk dönemi deneyimleri, bu deneyimlerin bir sonucu olarak yaşadığı zihinsel ve duygusal çöküntüler, yetişkinlik döneminde yaptığı ‘farklı’ çıkışlar ve bundan dolayı doğal olarak çevresinden aldığı olumsuz tepkiler, bu zorlukları yaşarken materyalist çevrelerden gördüğü yakın ilgi ve en önemlisi “beklenti ve ideallerine ulaşamaması” (Doç. Dr. Hasan Kayıklık, Dini İnkar Bağlamında Turan Dursun, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5 (1), 1-14) onu yavaş yavaş dinden uzak bir yaşama yöneltmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12656" style="color: #000000; font-family: var(--body-family); font-size: var(--body-fsize); font-style: var(--body-font-style); font-weight: var(--body-fweight); letter-spacing: var(--body-fspace); text-transform: var(--body-transform);" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/4235768790.jpg" alt="" width="842" height="854" /></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun’un psikolojik sorunlarını, ahlaki zafiyetlerini deşifre eden açıklamaları ve dini bilgileri daha 10 yaşından itibaren kendi nefsi amaçları için kullandığınına deliller</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun 14-15 yaşlarında bazı hadisler uydurarak esans satar (Dursun, Hayatını Anlatıyor, s. 28) ve daha hayatının çocukluk dönemlerinde dini kullanarak çıkar elde etmeyi ve gerektiğinde yalan söylemeyi adet haline getirir. Zaten yazdığı eserlerde de buna dair pek çok kanıtlar mevcuttur. “Babam ‘kafama koymuştu’: &#8220;Basra&#8217;da, Kufe&#8217;de bile bulunmayacak ölçüde büyük alim olacak oğlum.&#8221; Hatta, babam daha evlenmeden Adana&#8217;ya gitmiş. Adana&#8217;dan armağanlar getirmiş anasına. Tabii Adana&#8217;da biraz çalışmış. Armağanlardan başka kendisine de bir şeyler almış. Ninem &#8220;Peki kendine ne aldın?&#8221; diye sormuş. &#8220;Kendime bir iki kitap aldım&#8221; demiş. O zamanki dinsel kitaplardan. &#8220;Ana, aslında ben bu kitapları oğluma aldım&#8221; demiş. Daha evlenmemiş! Anası, &#8220;Daha evlenmedin, oğlun nerede?&#8221; demiş.” (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 18) “Dünyayı ‘değiştireceğimi’ biliyordum bir ölçüde. Birçokları bana, &#8220;ya olur mu? Sen? Dünyayı?&#8221; diyordu. ‘Belki bir tepkiden doğmuştur.’ Hani, ikide bir bana, &#8220;sen mi bu dünyayı değiştireceksin, sen mi bu dünyayı&#8230;&#8221; Tamam, kardeşim ben, bu dünyayı değiştireceğim! Başka bir yolu yok, ben bu dünyayı değiştireceğim. Kimsenin kararı değil. ‘Bu dünyayı ben değiştireceğim diye yola çıktım.’ Hiç kimse bana yer vermezken, yer verilmezken, bu savı ileri sürüyorum. Yıldırım&#8217;a [Aktuna] bile sormuştum: &#8220;Bak sen deli doktorusun, ne dersin&#8230; Yani ben dünyayı değiştireceğimi söylüyorum. &#8220;Gülmüştük.” (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 15) “İlk don giydiğim zaman Adana&#8217;daydım. Donumu görsünler diye&#8230; Şişman bir kız sevmiştim karşıda oturuyor, şişman mişman, kız olsun da ne olursa olsun, gördüm beğendim. Bu kıza nasıl kendimi beğendiririm, donumu görürse&#8230; Dama çıkmıştım, çabalıyorum ki, kız bana doğru baksın. Kız bir türlü bakmıyordu. Yani epeyce çaba harcamıştım, kızın ilgisini çekmek için, donuma baksın diye… 7 yaşındayken aşık olmuştum. Bir de Kargalık köyündeyken aşık olmuştum. Safi diye bir kız. Allahla kavgalaştığım zamanlardan birindeydi kızla arkadaşlığım. Sevgili olmuştuk. Kız beni ayartmıştı. Ailesi bizim evlenmemizi istiyordu. Kız beni hep ayartırdı. Bazı şeyleri ben bilmezdim. Kız &#8220;soyun, işte şöyle, böyle&#8221;, yani benim hiç bilmediğini şeyleri kız göstermişti o sıralar. ‘Epeyce ilişkiler’, duygusal ilişkiler gelişmişti kızla aramızda. Fakat kızın bir ablası vardı çarpık çurpuk, Allahla kavgam ondan. Rüyamda Allahı görmüştüm. Bir söğüdü yontuyordu. Bir ayağını söğüdün aşağısına koymuş, bir ayağını yukarısına. Dallarını falan yontuyor. Herkes çevresine toplanmıştı. Ben bir fırsatını buldum, sokuldum. &#8220;Kim bu?&#8221; diye sordum. Allah, dediler. &#8220;Peki, söyleyeceklerim var&#8221; dedim. Önce kızmaması için yemin ettirdim. Yemin etti. &#8220;Valla billa kızmam&#8221; dedi. &#8220;Ben senin yaptığın işleri beğenmiyorum, ben senin yerinde olsam bunları yapmazdım. Madem cenneti yaratacaktın, bu dünyayı niye yarattın? Sonra Safiyi çok güzel yaratmışsın. Sabo, Safi&#8217;nin ablası. Çocuk felci mi geçirmiş nedir, küçükken yatalak olmuştu. Çok üzülüyordum, acıyordum, &#8220;neden öyle yaptın&#8221; dedim. Böyle bir tartışmamız olmuştu. O zamanlar 10-11 yaşlarındaydım.” (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 32-33) “İçerledi Tanrı&#8217;ya. Kendisi Tanrı olsaydı öyle yapmazdı.” (Turan Dursun, Kulleteyn,  s. 73) “Kız: Bak seni tanıyorum. Sana bu köyde &#8220;Türko&#8221; diyorlar. “Çok da zekimişsin.” Kim söylüyor? “Herkes. Büyük Hoca Molla Nasır da söylüyormuş. &#8220;Bu çocuk, büyük alim olacak&#8221; diyormuş” Olacağım elbette. &#8220;Kufe’dekiler&#8221;den, &#8220;Basra&#8217;dakiler&#8221;den daha büyük. Sen gördün mü onları? Görmedim, ama biliyorum. Nasıl biliyorsun? Kitaplarda okuyorum. Babam da söylemişti. Konuşurken sorup birbirlerinin adlarım da öğrendiler. Kızın adı: Safo.” Safo&#8217;nun göğüsleri ilgisini çekti. Göğüs kapalı ve giysi kalın olsa da çıkıntılar belli oluyordu. Göstermesini istese kız gösterebilir miydi? Gösterse, o da baksa, kimse” bir şey der miydi? &#8220;Memeleri yeni tomurcaklanrmş kız&#8221;mış. Kur&#8217;an da geçiyor. Cennet kızlarındanmış. -Ya?!!! &#8211; Vallaha! senin &#8220;meme&#8221;lerin de onlarınki gibi mi? Göster de göreyim! Burada olmaz, gel! Evde, anamdan başka kimse yok.” (Turan Dursun, Kulleteyn,  s. 74-75) “Safo fistanını çıkardı, peynir tulumunun üstüne koydu ve çıkıp üstüne oturdu. Ayaklarını sallamıştı yine. Çırılçıplak. Haydi gel bak memelerime. Baktı, elini dokundurdu. Çok, çok hoşlanmıştı. Haydi em! Ben bebek miyim? Dudaklarını kızın memelerine dokundurdu. Daha da hoşuna gitmişti. Kız çıplaktı, ama nedense bacaklarını birleştirmişti. Bacaklarının arası nasıldı acaba? Kıza bacaklarını ayırmasını söyledi. &#8211; Olmaz! &#8211; Niçin? -Vallaha birşcy yapmam ben. Öyleyse niye görmek istiyorsun? “Fıkıhta, Şeriat&#8217;te, &#8220;ferc&#8221;den sözediliyor. &#8220;Ferci dahil (kadınlık organının iç kesimi), &#8220;ferc-i hariç&#8221; (kadınlık organının dış kesimi) diye geçiyor. “Nasıl olurmuş, görüp öğrenmek istiyorum.”  Öyleyse dışını gör! Tamam! Orada biri gelip o durumu görse, çok doğal biçimde ve içtenlikle, “bir ‘fıkıh konusunu’ incelediğini söylerdi ona.” Kız bacaklarım biraz ayırdı. O da, yaklaşıp baktı. Daha çok bir incelemeci gözüyle.” (Turan Dursun, Kulleteyn,  s. 76-77)  “Safo&#8217;ların evinin önündeki yıkık duvarın üstüne çıkıp oturdu. Ve ayaklarını salladı. Daldı: Safo yanındaydı. O da ayaklarını uzatmıştı. Sonra soyunmuştu… Kurbağalarda, tosbağalarda da görmüştü. Tavuklarda, kazlarda, &#8220;culuk&#8221;larda da. Koyunlarda, sığırlarda da.. Atlarda, eşeklerde de&#8230; Hele atlardaki durum, çok belirgin vc şaşılasıydı. Derenin uygun bir yerinde aygırlar, kısraklara &#8220;çckilir&#8221;di. O şuada aygırların bacaklarının altından, soba borusu gibi ve up-uzun bir nesne; aşağı yukarı iner kalkar; tam kıvamına gelince de iki ön ayaklarını kaldıran aygır, kısrağa &#8220;atlar&#8221;dı. Hem de nc atlama. Daha görkemlisi olamaz.” (Turan Dursun, Kulleteyn,  s. 84-85) “İçlerinde bir görkemli: Koç. Ne ki, en çok ilgilendiği şey, başka: Egemenliğindeki koyunlardan, üstüne atlamasını isteyenlerin &#8220;gel, atla!&#8221; anlamındaki çağrısı. Çağrıyı alır-almaz; hemen gidip atlıyor. Ön ayaklarını dişinin üstüne koyarken, arka ayaklarıyla yere basıyor ve upuzun, sip sivri nesnesini, sokmak istediği yere kolaylıkla sokuyor. Çok geçmeden de güçleri birkaç saniyelik erkekler gibi fişeğini atmış, işini bitirmiş olarak iniyor. Biraz otluyor, bir daha. Biraz otluyor, bir daha. Bir daha, bir daha.. İki atlayış arasında biraz otlamadan edemiyor. Atlama gücünü otlardan alıyor sanki. Bunları izliyordu hep. Hava da oldukça güzeldi. Koçun koyuna atlayışını izlerken, köpeklerde tanık olduğu çiftleşmeyi, köpeğin kancığına atlayışını anımsayıp göz önüne getirdi. Karşılaştırdı. Benzerlikleri vardı, ama benzemezlikleri de vardı. Erkek köpeğin cinsel organı, koçunkine oranla hem kalın, hem de topuzlucaydı. Koça yaklaştı. Eliyle sırtını, okşadı. Sonra eğilip o sivri nesnesini tuttu. Yuvasına çekilmiş olan nesneyi, üstündeki derinin üzerinden o yana bu yana kıpırdatmaya, deriyi ileri-geri etmeye ve itmeye başladı. Koçunkini de elle kusturup kusturam ayacağını görmek istiyordu. Ve görüyordu: Kusturuyordu koçunkini de. Koçunki de atı atıveriyor, &#8220;fırtığını&#8221; fırlatıveriyordu. Denemesinden ve sonucundan memnun olmuştu.” (Turan Dursun, Kulleteyn,  s. 219) “Sonra “kutsal kitaplarla karşılaşınca, Kur&#8217;an&#8217;dan önceki kitaplarla tanışınca, Muhammed&#8217;in aktarmacılığını birden kavradım.” Hiç aradan zaman geçmedi. Daha önce Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında bilgim vardı ama İslam&#8217;ın aktardıklarıyla biliyordum. Kendi kaynaklarından bilmiyordum. Tevrat&#8217;tan ve İncil’den söz edilirdi. Kendi kaynaklarıyla 1960&#8217;lı yıllarda tanıştım. “Türkiye Gençlik Teşkilatı&#8217;nın” bana bir çağrısı, önerisi olmuştu. Götürelim, “Papa ile tanıştıralım”, demişlerdi. Onların amaçları şöyleydi. &#8220;Bakın bizde de böyle aydın bir din adamı var.&#8221; Nadir Nadi&#8217;nin sütununda yazı yazdırmışlardı. “Baş sayfalarda” yer alıyordum. Çok popüler bir müftüydüm. Bir yere gittiğimde Sivas Müftüsü, aydın müftü Turan Dursun İstanbul&#8217;a geldi, Ankara&#8217;ya gitti&#8230; O zaman “valiye yer vermezlerdi, bana” yer verirlerdi.” (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 39-40) “Aaa, daha ilk elime aldığımda sahtekârlığını görebildim. İlk elime aldığımda! Hafızlar Kur&#8217;an&#8217;ı ezbere bilir, ama hafız hangi ayetin nerede olduğunu, hangi konuda hangi ayet olduğunu bilemez. Ama ben hemen bilirim. Çünkü dünyam olageldi. Bir bakıyorum, Tevrat&#8217;ın filanca yerinde şunlar var. Aaa filanca sürede aynen var, ya da değiştirilmiş biçimiyle var. Levililer&#8217;de şu var, ona bakıyorum o da var. Hatta İncirine bakıyorsun o da öyle. Zaten epeydir de sorular vardı. &#8220;Tamam&#8221; dedim &#8220;bu adam sahtekârdır.&#8221; Ama ne fena oldum. Öyle bir hınç oluştu ki! Çünkü o benim gençliğimi aldı, çocukluğumu aldı. Ben ondan dolayı gençliğimi, çocukluğumu yaşamadım. Ve o dakikadan başlayarak hemen savaşa giriştim. Savaşmam için mesleğimi bırakmam gerekir. Mesleğimin doruğundayım. Rasgele bir müftü değilim. Hani, vardır aydın müftü, gâvur imam falanca, ama toplumda saygı görmezler. Çünkü dini bilmezler. Ben hem aydın çevrelerde, aydın müftü olarak son derece büyük saygı görüyorum. Kimi zaman önümde eğiliyorlar. Böyle saygın bir yerim de var. Eli öpülen bir durumum var. Sivas&#8217;ta müftüyken bir sekreterim vardı. Alışılmamış bir müftüydüm. Sekreterim çok güzel bir kızdı. Müftü Vekili olarak koymuştum.” (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 41) “Dinsiz, pardon Muhammed&#8217;siz peygambersiz olduğum dakikadan başlayarak açıkça söyledim. “Deneyler yaptım” kendi kendime. Tanrının olmadığına ilişkin. “Rastlantılar üzerinde durdum. Rastlantı öğeleri üzerinde durdum.” Evde, karım gene şaşırmıştı. &#8220;Sen delirdin mi&#8221; demişti. “Kovaya su doldurdum. Süpürgeyi alıp batırdıktan sonra duvarlara rasgele serptim. Baktım. Bakıyorum duvarlarda çeşitli biçimler oluşuyor. İnsan resmi, hayvan resmi, ağaç&#8230; Kuruyor. Ben bir daha serpiyorum.” Kadıncağız orada öyle bakıyor. &#8220;Ne yapıyorsun sen&#8221; diyor. &#8220;Neden yapıyorsun?&#8221; Allah var mı, yok mu onu bulamaya çalışıyorum&#8221; dedim. Anlayamıyordu, suyla süpürgeyle duvara serpmeyle Allah&#8217;ın ne ilişkisi var. “Onlarla bir kanıt bulmuştum.” Bu duvarlarda çeşitli resimler oluşuyor. Hayvan resmi. “Gerçi süpürge benim elimde, su da. Suyu serpen de benim.” Rastlantısal oluyor. Demek ki rastlantılar. “Öyleyse neden insanlar da evren de rastlantısal” olmasın. Bu Allahlılık iki üç yıl daha sürdü. Birden tümden o da silindi. O gelişmeler artık Tanrının hiç olmadığı noktaya gelmekle sıçrama gösterdi. Tanrıyı inkar etme demiyorum, olan bir şey yok ki inkâr edeyim. Tanrının yok olduğunu bilme noktasına varmam, o sıçrama, birkaç yılımı aldı. “Çöpçülüğe” başvurmuştum. “Bir arkadaşımın önerisiyle TRTde göreve başladım,” bir sürü program yaptım.” (Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 42-43)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Turan Dursun’un Metodunun eleştirisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun da tıpkı oryantalistler gibi, İslami kitaplardan eleştirebileceği parçaları alıp aynı yerlerdeki İslam’a yönelik yaptığı diğer iftiralara verilen cevapları görmezden gelmiştir. Bu durum da, onun belli bir bilimsel metot kullanmak yerine tamamen yukarıda bahsettiğimiz tepkisel, hırçın kişiliğini eserlerine yansıttığını göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mesela; Şeytan ayetleri masalını anlatırken işine gelen 3-4 İslam aliminin kitaplarından alıntı yaparken bunu reddeden (Kadı Iyaz, Fahreddin Razi, Alusi, Kadı Beyzavi, Muhyiddin Arabi, İzmirli İsmail Hakkı, Muhammed Abduh, Muhammed b. İshak b. Huzeyme, Beyhaki, Şevkani, Kurtubi, Ayni gibi) onlarca alimi ve eserlerini görmezden gelmiştir. (Bu konuya cevap için de, ‘Garanik olayı veya Şeytan ayetleri’ adlı yazımıza bakılabilir!) Arap dilindeki mecazı (benzetme sanatını, sembolik) kavramları, sanki anlamlarını bilmiyormuş gibi kasıtlı çevirilerle okuyucuya sunmuştur. (Mecaz konusunda detay için, ‘Teşbih, mecaz’ adlı yazımıza bakılabilir.) Mesela ‘Allah&#8217;ın gözetlemesi’ manasındaki &#8220;Allah&#8217;ın gözü&#8221; deyimini &#8220;insanın gözü gibi göz&#8221; diye tercüme etmiştir. Kelimelerin özellikle zihninde olumsuz anlamlar uyandıracak şekilde çevirilerini yapmıştır. Mesela ‘eş’ kelimesi yerine ‘karı’ kelimesi kullanması gibi. Tefsirlerdeki bilgilerden işine geleni alarak farklı yorumları göz ardı etmiş, herhangi bir tefsirde ki istisnai/aykırı görüşü İslam’ın görüşüymüş gibi okuyucuya sunmuştur. Mesela ayın yarılması (Bu konu için, ‘Kur’an ve bilim 2, Kur’an’daki bilimsel ayetlere itirazlara cevaplar’ başlığı altındaki ‘Ay yarıldı mı?’ adlı yazımıza bakılabilir) konusunda (Din Bu, s. 217) İbnü’l-Cevzi&#8217;nin tefsirini kendi yorumuna ters düştüğü için reddetmiştir. Ama kitabının 230. sayfasında ise İbnü’l-Cevzi&#8217;yi güvenilir bir müfessir olarak yine kendisi tanıtmıştır.  Bazı konularda tefsirleri kanıt olarak bir hünermiş gibi sıralarken, nedense Arapların kızlarını öldürmesi konusunu anlatan ve kendisinin de &#8220;güvenilir&#8221; kabul ettiği tüm tefsirleri bir çırpıda göz ardı edip şöyle yazabilmiştir: “Tefsirler Ferezdak&#8217;ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki tefsirlerde bu iki dize hep aynı sözcüklerden oluşmuyor. İki dize de değişik biçimde yer alıyor, dizelerin değişik olması gözönünde tutulursa, sonradan uydurulduğu bile düşünülebilir.” (Din Bu, s. 204) Aynı akıl yürütmeyi şeytan ayetleri konusunda yapmaz ama. Halbuki şeytan ayetleri denen uydurma dizeler ‘20 farklı şekilde’ aktarılmıştır. ‘Şeytan ayetleri bu yüzden uydurmadır’ deseydi, Dursun&#8217;un samimiyetine inanabilirdi. Tüm bunlar onun  bilimsellikten ve objektiflikten uzak,  tepkiselciliğine ve sübjektifliğine işaret etmektedir. ‘Nefislerinizi öldürün’ ayetini mecburi anlayış istikameti gibi, ‘kendinizi (birbirinizi) öldürün’ diye anlamak gerektiğini söylerken nefsi, ‘insanın zararlı eğilimleri’ olarak anlayanları bilgisizlikle ve Arapçayı bilmemekle suçlayan da yine kendisidir. (Din Bu, s. 222) Halbuki aynı kitabının 254. sayfasında Şerif Cürcani&#8217;nin ‘Tarifat&#8217;ından aldığı tanımda nefsin, ‘eğilim’ anlamına geldiğini de kendisi söylemektedir! Aslında kendisinin de güvenilirliğinden şüphe ettiği bazı hadisleri delil olarak kullanan da yine kendisidir. Halbuki kendisi bunların uydurma olduğunu kabul etmektedir: &#8220;Gerçekten de hadis kitaplarının en güçlü sayılanları bile uydurma hadislerle doldurulmuştur.&#8221; (Din Bu, s. 158) Bazı yerlerde sorduğu sorular ise saçmalığın doruğununu bile  zorlar niteliktedir. &#8220;Neden son peygamber bir Arabi?” Sanki başka bir milletten olsa, yine aynı soruyu kendisi sormayacaktı?!</p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü gibi, T. Dursun&#8217;un kitapları bir metottan yoksundur. Sadece İslam&#8217;a duyduğu tepkiden doğan, kimi yerde duygusal, kimi yerde doğru olmayan ve mantıksız yargılarda bulunmuş, yanlış aktarılmış bazı hadisler ve tefsirlerdeki israiliyattan (Yahudi kaynaklarından tefsirlere geçen ve islami açıdan reddedilen bilgilerden) etkilenmiş bilgilerle dini kötülemeye çalışmıştır. Mesela Peygamberimizin savaşta kadın, çocuk ve ihtiyarlara dokunulmamasını emreden birçok hadisini görmezlikten gelmiş, buna karşı gerçekliği tartışmalı birkaç haberle bunun aksini iddia etmeye çalışmıştır. İşine gelen yorumlardan -İstisna, uydurma farkı gözetmeden- alıntılarla kitaplarını doldurmuştur. Dursun, İslam’ın akıl ve ilimle olan bağlantısını çarpıtıp, düşünme ve akılla ilgili yüzlerce ayet ve hadisi göz ardı ederek şöyle de diyebilmiştir: &#8220;Din varken kafanızı daha ileri, daha güzel şeyleri yapmaya kullanamıyorsunuz. Kullandığınız zaman engeller çıkıyor.&#8221; (Din Bu, s. 16) Halbuki Harizmi sıfırı bulup kullandığında İslam buna engel mi olmuşdu? El-Cezeri tarihte ilk robotları yaparken, Abdüsselam kendisine 1979 Nobel Ödülünü kazandıran teoriyi geliştirirken din engel mi olmuştu? (Bu konuda “Müslüman ilim öncüleri” isimli yazıyıa bakılabilir.) Dursun’un iddiaları da zaten kendi orijinal görüşleri değil, yüzlerce yıldır Hristiyan ve Yahudi oryantalistlerin gündemde tutmaya çalıştıkları konulardır. Dursun sadece bu fikirlerin pazarlamacılığını yapmıştır. Dursun, usul/metodoloji bilgisi konusunda da subjektiftir. İşine geldiği gibi kaynakları kullanmıştır. Ayetin ayetle, ayetin hadisle, hadisin ayetle, hadisin hadisle açıklanacağını bilemeyecek kadar usul bilgisinden de habersizdir. Hadis ilminde, ‘haberi vahid&#8217;le, ‘haberi mütevatir&#8217;in farkından bile habersiz gözükmektedir. Rivayetlerden ‘işine geleni’ okuyucuya doğru olarak sunmuştur.  Hadislere uydurma rivayetler karıştırıldığını söylemiş ama kendisi o uydurma rivayetleri işine geldiği zaman istediği gibi kullanmıştır. Alaycı, edepten yoksun ifadelerle ele aldığı konularda okuyucuyu istediği gibi yönlendirmeye çalışmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Don Kişotvari bir tavır sergileyen Dursun, Allah ile iplerinin kopmasını da şöyle açıklamaktadır: “Allah&#8217;la kavgam ondan. Rüyamda Allah&#8217;ı görmüştüm. bir söğüdü yontuyordu. Bir ayağını söğüdün aşağısına koymuş, bir ayağını yukarısına. dallarını falan yontuyor. Herkes çevresine toplanmış. &#8220;Ben senin yaptığın işleri beğenmiyorum, ben. Senin yerinde olsam bunları yapmazdım. Madem cenneti yaratacaktın, bu dünyayı niye yarattın&#8217;? Sonra Safi&#8217;yi çok güzel yaratmışsın. Sabo, Safi&#8217;nin ablası, çocuk felci mi geçirmiş nedir, küçükken yatalak olmuştu. O zamanlar ‘10-11 yaşlarındaydım.’ (Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 32) Bozulmuş Tevrat’taki, Yakub peygamberin Allah’la güreş tutmasından (!) çok etkilendiği anlaşılan Dursun biraz akaid okusaydı, Allah’ın rüyada görülmeyeceği (A’raf, 143) o görülenin şeytani bir varlık olduğunu hemen anlardı. O çok genç yaşta gerçek ilişki de yaşamıştır. “Kız beni hep ayarttı. Bazı şeyleri ben bilmezdim. Kız soyun, işte şöyle, böyle&#8221;, yani benim hiç bilmediğim şeyleri kız göstermişti o sıralar. Epeyce ilişkiler, duygusal ilişkiler gelişmişti kızla aramızda.” (Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 32)  Sağlıksız ortamda, formasyondan uzak, ezbere dayalı, anlamadan, küçük yaşta cinsellikle ki, sapık cinsellik dahil (Kulleteyn, s. 85), tanışan, normal bir çocukluk geçirmeyen, psikolojisi bozuk olan Dursun’un, yıllarını verip öğrendiği bilgilerin pratik hayatta bir karşılığının olmadığını görmesi, bir de üstüne okumayı bile askerde öğrenip, ilkokul diplomasını dışarıdan alıp hayata sıfırdan başlaması onda büyük bir kin oluşturmuş, hırçın biri haline getirmiştir. Başkasına kaçırmayı düşündüğü kadın zamanla eşi olmuş (Abit Dursun, Babam Turan Dursun, s. 21) ama başkalarına aşık olmaktan da bunlar onu alıkoymamıştır. Eşi ile de sorunlar yaşamıştır ama eşi, ‘Dursun’u Allah’tan daha yüksek’ görmektedir. (Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 36) Eşini dövmüş ama bunu da “Molla döneminde ilk zamanlarda oldu” diye dine bağlamıştır. (Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 35) Yine ona göre, Türkiye’den Papa ile konuşması için onu seçmişler ama sonra Dursun bundan vazgeçmiştir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dursun&#8217;un Arapça seviyesi ve  bilerek çarpıtmalarına örnekler </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Turan Dursun kendini her alanda uzman ilan eder. Halbuki bir ilahiyat profesörü uzman olduğu alan için yıllarca çalışır, Arapça dışında en az İngilizce gibi bir tane daha yabancı dil öğrenir, yurtdışında araştırmalar yapar ama uzman olduğu alanla ilgili hala öğrenmeye de devam eder.  İlkokulu dışarıdan bitirmiş, Türkçeyi sonradan öğrenmiş; Arapça bilmek dışında bir özelliği olmayan Dursun ise kendini &#8216;her alanda&#8217; uzman ilan edebilmiştir!</p>
<p style="text-align: justify;">Sarf-Nahv, bedi-beyan, tefsir, hadis, fıkıh, kelamı, mantık, ıstılah, usul, aruz, İslam Tarihi, astronomiyi çok iyi bilen, aynı zamanda embriyoloji alanında uzman ve din etnologu (!) olduğunu iddia eden (Din Bu I/97) Dursun, Hz, Peygamber&#8217;in, azl (doğumu önlemek için, boşalmadan önce ayrılma) ile ilgili bir sözünü aktardıktan sonra (Din Bu I/34), &#8220;Yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur; yapmayabilirsiniz&#8221; (Ma aleyküm ella te’falu) şeklinde tercüme ettiği cümlenin aslında tam tersine &#8220;Yapmamanız için bir gerek yoktur, yapabilirsiniz&#8221; demek olduğunun bile farkında değildir. Hatta ‘ma nafiye’ (olumsuz edatı) da olabilir ki, o zaman &#8220;Neden yapmayacaksınız?&#8221; anlamına da gelir hadis.  Yine kitabında (Din Bu II/46) “Birçokları gibi lbn Hazm&#8217;ın da, sabiilerden, tapınaklarından, ibadetlerinden söz ederken yazdıkları şunlar da var.” dedikten sonra, “Ancak onlar, 7 yıldıza ve 12 burca saygı göstermek gerektiğini söylerler ve bunların suretlerini (resimlerini, heykellerini) tapınaklarında yapıp bulundururlar. Bunlara kurbanlıklarla ve darıyla yakınlaşmaya çabalarlar.” şeklinde Hazm’dan alıntıda bulunur. Ama, “Aslında metinde geçen “ed-Dehanü” kelimesi darı değil, &#8220;duman, buhur, tütsü&#8221; anlamına gelir. Yani, tanrılara kurban kesenler, buhur yakarak, güzel koku ve tütsü ile ibadetlerini mabudlarına takdim ederler. Dini törenlerde buhur yakmak, tütsü ile topluluğa güzel koku yaymak, günümüzde de yapıla gelmektedir. Şimdi bu kadar basit şeyi dahi bilemeyen bir insanın, ana dilinden daha iyi Arapça bildiğini iddia etmesi uygun mudur? Bu iddia sahibinin, diğer metinlere yaptığı çevirilerin ne derece aslına uygun olduğunu okuyucu düşünmelidir.” (Süleyman Ateş, Gerçek Din Bu I/11-14) Yine Dursun, Hz. Muhammed&#8217;in güya ‘şehvetperestliğini kanıtlamak’ hevesiyle, Gazali’nin İhya’sında yer alan bir rivayeti aktarır: Ali’nin oğlu Hasan&#8217;ın, bir alışta &#8220;altı karı birden aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini aldığını, bu torunu Muhammed&#8217;e anlatıldığında, Muhammed&#8217;in: &#8216;O, yaratılışta da, huyda da bana benziyor.” Aslında Dursun yine Gazali’nin ibaresini tahrif etmiştir. Çünkü Peygamber’in devrinde, torunu Hasan&#8217;ın, dört kadın değil, bir kadın alması bile mümkün değildir. Hasan, hicretin dördüncü yılında doğmuştur. Peygamber’in vefatı sırasında o, sadece altı yaşında idi. Altı yaşında bir çocuğun dört kadın alması, sonra tez zamanda bunları boşayıp yerine başkalarını alması, bunu duyan Peygamber’in de onu övmek için &#8220;O yaratılışta da, huyda da bana benziyor&#8221; demesi mümkün müdür? Dursun, Hasan&#8217;ın bu davranışını Peygamber’in beğenmiş olduğunu, böylece Peygamberin şehvet düşkünlüğünü okurlarının aklınca ispatlamak istemiştir! Ahzab 51. ayet inince,  güya Hz. Aişe şöyle demiştir: &#8220;Ma era (ura) rabbeke illâ yüsariu hevake&#8221;: “Görüyorum ki, senin Allah&#8217;ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.” Dursun’un çarpıtarak verdiği özün doğru tercümesi şudur: “Kanaatim şudur ki, Rabbin senin arzu ve isteğini geciktirmeden hemen (ayeti indirmek suretiyle) yerine getirir.” A. Davudoğlu tercümeyi şu şekilde yapar: “Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum.&#8221; (A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. VII/ 402) Molla Sadreddin Yüksel şöyle demektedir: “Hz. Aişe&#8217;nin söylediği sözden maksadı şudur: Ben evvelâ mehirsiz olarak kendilerini Peygamber&#8217;e hibe eden kadınları kadınlık hissiyle kınıyordum. Sonra baktım ki, Allah gerçekten O’nun arzu ve isteğini -Mesela eşleri arasında nöbet usulünün uygulanmasından muaf tutulmasını- süratle yerine getiriyor. Artık ben de kınamayı bıraktım. Çünkü benim kınamam O&#8217;nu da -Peygamberi de- rahatsız edebilirdi.” Ayrıca Molla Yüksel şunu da ilave eder: “Hz. Aişe, Hz. Peygamberin huzurunda böyle konuştuysa niçin Peygamber (a.s) onu “Tecdidi İman’a”  davet etmemiştir? Davet etmesi gerekirdi. Demek ki, Hz. Aişe kesinlikle bu şekilde konuşmamıştır. Ve öyle bir manayı da kast etmemiştir.” (S. Yüksel, Kur’an’dan Cevaplar, 8-9) Çarpıtmalarından bir örnek daha verelim: “Filistin&#8217;de &#8220;Übna&#8221; denen bir yere Peygamber bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyruğu veriyordu: Sabahleyin Übna&#8217;ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak! Ve &#8220;Übna&#8221; köyü yakılıyordu. İçindekilerle birlikte.” (Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2616, c. 3, s. 88, ayrıca s. 124&#8217;teki 2&#8217;nolu not: ibn Mace, Cihâd/31, hadis No: 2843, c. 2, s. 948) Aslında Übna baskını, durup dururken yapılmış değildir. O bölge halkı Müslümanları sürekli rahatsız ediyordu. Peygamberin elçilerini de öldürmüşlerdi. Onlara bir ders vermek gerekince Peygamber, Üsame kumandasında bir ordu göndermek istedi. Üsame Peygamber&#8217;in, kendisine şöyle emrettiğini söylemiştir: Sabahleyin Übna&#8217;ya baskın yap, sonra yak!&#8221; (Ebû Davud, Cihâd: 91; Ibn Mâcc, Cihâd: 31) Hadisin metni sadece bu kadardır. Hadiste kastedilen, köylülerin evlerini ve ekinlerini yakmaktır. Ibn Macc&#8217;nin yaptığı açıklama da şekildedir. (II/948, not: 2843) Dursun, hadis metninde olmayan şu ilaveyi eklemektedir yazısına: “Übna köyü yakılıyordu, köy halkıyla birlikte.” Halbuki hadiste köy halkının yakıldığından söz edilmez. Peygamber asla köy halkını yaktırmamıştır. Savaşın sonucuna katkısı yoksa ağaçlara, ekinlere  ile savaşta dokunmak yasaktır. Ağaçlara, hayvanlara dokunmama hususunda Hz. Ebu Bekir&#8217;in de emri vardır. Yine Dursun’un diline doladığı diğer örnekle devam edelim: Peygamberimiz savaşta ağaçların kesimini emretmiş. Gerçekte olan ise, kendileri ise savaş halinde olunan Nadir oğullarının birkaç hurma ağacını peygamberimizin kestirmesinden ibarettir ve maksatta onları korkutup kan dökülmeden teslim olmalarını sağlamaktı. Bu metot amacınaulaşmış ve onlar savaş olmadan Hz Peygamber&#8217;in şartlarını kabul edip, taşınır mallarını develere yükleyip gitmeğe razı olmuşlardır. Zaten Peygamberimiz de bütün hurmaları kestirmiş değildi. Sadece birkaç ağaç kestirmişti. Acaba, ağaçların kesilmesindense, savaşa girip, hümanist geçinen Dursun’a göre her iki taraftan da yüzlerce kişinin ölmesi,  kendisini daha mı mutlu edecekti?! Dursun’un psikolojik yapısını ve okuyucuyu yönlendirme çabalarına örnek teşkil etmesi açısından önemli göstergeler olan, kaynak gösterdiği hadis kitaplarında veya İslam alimlerinin eserlerinin asıllarında olmadığı halde Dursun’un yazdığı kitaplara eklediği çarptırmalarla örneklerimize devam edelim: Hz. Aişe’nin “dünyada ne kadınlar varmış!” gibi bir sözü hiçbir kaynakta yoktur. “Hiç yorum yapılmaksızın ve orijinal anlatıma bağlı kalarak” şeklinde aktardığı: “Zeyneb yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir.” şeklindeki rivayet de hiçbir eserde asla bulunmamaktadır! Cüveyriye ile evlenmesi ile alakalı, “Tutsaklar arasında nefes kesen bir kız. Aişe, bunu Peygamber görür de yine bir ayet gelir diye kaygılanır ve kızı çadırın yanından uzaklaştırır.” Dursun’un kaynak olarak gösterdiği Buhari’de böyle ifadeler yoktur. Safiyye ile evlenmesi olayında aktardığı, “Safiyye’nin güzelliği Peygamber’in yakınlarının dilinden düşmüyordu. O, ancak Peygamber’e layık olabilirdi. Safiyye tutsaklar arasında idi. Dihye adında bir genç onu aldı. Hadislere göre Peygamber onları çağırtır ve der ki: Bu kadını Cebrail bana nikahladı, sen git başkasını al. Dihye de üzgün ayrılır, ‘bu sırada sanki Uhud dağı üzerime çökmüştü’ diye nakleder Dursun. Sözler için verilen kaynaklara baktığımızda ne “Cebrâil’in nikahlamasından, ne Dihye’nin üzerine Uhud dağının çöktüğünden, ne de Safiyye’nin güzelliğine vurulmaktan söz edilmektedir! Esma ile evlenmesinde ise, “Eş’as isimli birisi Peygamberimiz’e (sav) çok güzel bir dul kadından bahsetmiş ve bunu almasını teklif etmiştir, Peygamber (sav) “aldım gitti” demiştir.” Yazarın iddiasının aksine Buhari ve Müslim’de böyle bir hikaye yoktur. Yine Dursun şöyle yazmaktadır: “Kalkmış zekerin indirilmesi için hiç zaman yitirilmemesi istenir. Nerede ve ne zaman olursa olsun zekerin öfkesi giderilmelidir. Bir hadîse göre bir hac esnasında Peygamber şu buyruğu verir: “Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın.” Halbuki ihramın belli bir mekanı ve zamanı vardır ve bu müddet içinde ihramdan çıkıp eşi ile beraber olmak yasaktır! Bunun dinen cezası bile vardır. Dursun’un gösterdiği kaynakları yazar okusa veya Dursun ilim namusuna sadık kalarak okuduğunu doğru aktarsa idi, hadisenin şundan ibaret olduğu görülecekti: Peygamberimiz yalnızca hac etmeyi niyet ederek gelen ashabının, uzun zaman ihram içinde ve ihram yasaklarını yaşayarak vakit geçirmelerini önlemek üzere -zamanı geldiği, müddeti dolduğu için- ihramdan çıkmalarını ve isterlerse eşleri ile de beraber olabileceklerini bildirilmiştir. Müslim’in Sahih’inde, hadisi Cabir’den nakleden Ata, bu emrin mahiyetini, yukarıda gördüğümüz şekilde istismar edilmesin diye nasıl da güzel açıklamıştır: “Peygamberimiz bu emri ile ashaba, ille de eşlerinizle yatın demedi, yalnızca bunun helal olduğunu onlara bildirdi.” Kısaca Dursun, ayet ve hadislerden aldığı bilgileri çarpıtmış, kendisinden önce İslam düşmanı oryantalistlerin İslam hakkında yazdıklarını ‘kendine has bir üslupla’ yeniden bir araya getirmiş ve kitaplarını bu şekilde oluşturmuştur. Dursun’un tüm iddiaları da, kendi konu başlıkları altında ele alınıp bu çalışmamızda tek tek cevaplanmıştır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Turan Dursun nasıl ateist oldu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, Yüzyıl Dergisinin 6. sayıda bunu şöyle anlatmaktadır: &#8220;Allah&#8217;a inanıyordum. Ancak ‘deneyimler yaptım’ kendi kendime. Su dolu kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Şekiller bir rastlantı. Dünya&#8217;nın oluşumu da öyle olmasın? Bu arada o da tümden silindi.&#8221; Dursun duvardaki şekillere bakarak, dünyanın da böyle bir rastlantı sonucu olabileceğini savunmaktadır. Yani duvardaki şekilleri dünyadaki düzene denk kabul etmektedir. Hakbuki aklı ve mantığı olan hiçbir insan bunu asla kabul etmez. Bir düşünün güneş sistemi, gezegenler, dünyanın etrafını saran atmosfer, dünyada birbiri ile uyumlu yaşamını devam ettiren makro ve mikro alem ve tüm bunların dengi olarak kıyasladığı duvardaki bir şekil! Tabii bu arada sormak gerekir; o şekilleri oluşturmak için bile bir kova, süpürge, su ve aklı başında (!) bir insan olması gerekmez mi?! Aslında bu örnek bile, Dursun’un amacının dışında, bir yaratıcıyı işaret etmekte değil midir? &#8220;Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer. Üstelik evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.&#8221; (Bilim ve Teknik, Sayı 201, s.16)</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dursun’cular hala daha yalanlarla halkı aldatmaya çelışmaktadırlar: Tarih: 16.07.2016. 15 Temmuz darbe girişimi olmuş, millet birlik için darbecilere karşı mücadele ederken, Dursun&#8217;cular hala yalan ile milleti birbirine kırdırma peşinde, işte o önemli anlarda yaptıkları bir paylaşım: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-6682 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/herisinizyalan-1.jpg" alt="herisinizyalan-1" width="415" height="248" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-1-1-2-2.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4882" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kuran-1-1-2-2.jpeg" alt="kuran-1-1-2-2" width="225" height="223" /></a>  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar.html">Turan Dursun’a cevaplar I</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
