<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/tag/seriat-ve-kadin/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Mon, 07 Jul 2025 08:46:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlhan Arsel&#8217;e cevaplar I</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/seriat-ve-kadin.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/seriat-ve-kadin.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2020 17:56:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Ekrem Keleş]]></category>
		<category><![CDATA[İlhan Arsel]]></category>
		<category><![CDATA[Rapor]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve kadın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=11006</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar III İlhan Arsel&#8217;e cevaplar ‘Şeriat ve Kadın’ adlı kitabın eleştirisi I Genel anlamda Arsel&#8217;in iddialarını cevaplayan, ‘İlhan Arsel&#8217;e cevaplar’, ‘Turan Dursun’a cevaplar’, ‘İslam&#8217;da kadın hakları’, ‘Peygamber Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’, ‘İslam âlimlerinin objektifliği’, ‘İslam barış dinidir’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’, ‘İslam felsefesi’, ‘Kur’an ve bilim’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘İslam kadınların okumasına karşı mıdır?’, ‘Natüralizm’ [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/seriat-ve-kadin.html">İlhan Arsel’e cevaplar I</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar III</strong></p>
<p><strong>İlhan Arsel&#8217;e cevaplar</strong></p>
<p><strong>‘Şeriat ve Kadın’ adlı kitabın eleştirisi I</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;">Genel anlamda Arsel&#8217;in iddialarını cevaplayan, ‘İlhan Arsel&#8217;e cevaplar’, ‘Turan Dursun’a cevaplar’, ‘İslam&#8217;da kadın hakları’, ‘Peygamber Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’, ‘İslam âlimlerinin objektifliği’, ‘İslam barış dinidir’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’, ‘İslam felsefesi’, ‘Kur’an ve bilim’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘İslam kadınların okumasına karşı mıdır?’, ‘Natüralizm’ başlıklı yazılarımızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>-Selanik göçmeni bir ailenin iki oğlundan biri olan ve 1996 yılında Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazısı ile, Genelkurmay Başkanı’nı, Cumhurbaşkanı’nı, Meclis Başkanı’nı ve Mesut Yılmaz’ı etkileyerek ANAP ile RP arasında bir koalisyon kurulmasını önlemiş, ANAYOL koalisyonun kurulmasını sağlamış olan, ABD destekli 1960 askeri müdahalesinden sonra yeni Anayasa tasarısını hazırlamakla görevlendirilen 10 kişilik “İstanbul Komisyonu”nda ve daha sonra kurucu meclis ön tasarısını oluşturan 5 kişilik komisyonda yer alan ve 2010 tarihinde ABD’de vefat etmiş olan </em><em>İlhan Arsel&#8217;in, &#8220;Şeriat ve Kadın&#8221; isimli kitabı hakkında yazılan raporunun özetidir-</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>İtalik yazılar, raporun genel amacını bozmadan ‘tarafımızca’ eklenen cümlelerdir. Arsel&#8217;in görüşleri, (Arsel, ) şeklinde; rapordaki cümleler ise, (s. ) şeklinde gösterilmiştir. Az da olsa rapora ek belgeler tarafımızdan eklenmiştir.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bu rapor sayesinde, isminin başında Prof. etiketi olmasına rağmen önyargı, nefret, iftira ve çelişkilerle dolu, metotsuz ve  saygısız bir üslupla, bilgi ve belgeleri önceden belirlenen amaçlar doğrultusunda çarpıtan bir kitabın nasıl yazılabileceğini, Arsel’in kendi yazılarından alıntılarla ispat edeceğiz. </em><em>Raporda İlhan Arsel&#8217;in çarpıtma yöntemleri şu başlıklar altında sıralanır:</em> “Uydurma hadisleri gerçek kabul etmek, zayıf rivayetleri delil olarak kullanmak, teşbih-benzetme gibi edebi sanat içerikli rivayetleri göz ardı etmek, yalan-iftira ve asılsız iddialarda bulunmak, kelime oyunları yapmak, ayet veya hadislerdeki anlatılanların ilgi alanlarını değiştirmek, eksik veya fazla aktarımlarda bulunmak, İslami hükümleri kendi sistemi içinde ele almamak, Müslümanların hatalarını İslam&#8217;a mal etmek, âlimlerin içtihatları/yorumlarını İslam&#8217;la özdeşleştirerek bunları okuyucuya İslam&#8217;ın vazgeçilmez görüşleri şeklinde sunmak, tavsiye niteliğindeki hükümleri kesin/bağlayıcı emir gibi göstermek, ayet ve hadislerin ilgili diğer naslarla bağlantısını koparmak.” <em>Aslında bu çarpıtma yöntemlerini başta oryantalistler olmak üzere tüm İslam karşıtları aynen kullanmaktadırlar!</em></p>
<p style="text-align: justify;">İslam dinini, onun kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim&#8217;i ve yüce peygamberini yalan yanlış bilgilerle, uydurma isnat ve iftiralarla kötüleme gayreti yeni değildir. İslam&#8217;ın doğuşundan itibaren her dönemde bu tür davranışlar eksik olmamıştır. (s. 5)Bu çeşit yazarlar, içerik olarak “hep birbirinin tekrarından ibaret olan kitaplar” yazmışlardır. <em>Bu konuda örnekler için ‘Oryantalizm yanılgısı’ adlı yazımızı tavsiye ederiz!</em> İlhan Arsel&#8217;in çarpıtmalar ile dolu eserine karşı halkımızın bu konuda bir açıklama beklentisi içine girmesi üzerine bu rapor hazırlanmıştır. (s. 6)Rapor, İlhan Arsel&#8217;in &#8216;Şeriat ve Kadın&#8217; isimli yapıtının ilmi eleştirisidir. Arsel’in bu &#8216;yapıtı&#8217; çarpıtma yöntemler ve uydurma-zayıf rivayet malzemeler kullanılmak suretiyle ortaya çıkarılmıştır. (s. 9) Bu raporda Arsel&#8217;in çarpıtmaları tespit edilerek, önemli görülen iddialar değerlendirilecektir. (s. 10)</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük İslam âlimleri, işittikleri bütün sözleri bir araya toplamaktan çekilmemişlerdir. Topladıkları rivayetlerin kimisinin sahih, kimisinin hasen, kimisinin zayıf olduğunu bilerek bunları kitaplarında aktarmışlardır. <em>Bu konuda özellikle ‘İslam </em><em>âlimlerinin objektifliği’ ve ‘Hadis müdafaası’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz.</em> Onların bildikleri bu bilgileri biz de göz önünde bulundurarak, rivayetleri kullanırken sözleri nakleden ve rivayetlerin değerlendirmelerini yapan âlimlere kulak vermek zorundayız.  (s. 11) Taberi tarihinde, Muhammed Bin Saib el-Kelbi, Mukatil bin Süleyman, Muhammed Bin Ömer el-Vakidi gibi &#8216;itham edilmiş&#8217; şahsiyetlerden rivayetler almıştır. (Prof. Doktor İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, II/148) Arsel, sahih, hasen, zayıf, uydurma ne bulduysa &#8216;yapıtına&#8217; toplamış, sahih olan hadisleri ve ayetleri çarpıtmış, Hz. Muhammed&#8217;e bir yığın saldırı ve iftirada bulunmuştur. Yapıtını, bilimsel ve ciddi niteliği olmayan bir uydurmalar, iftiralar ve çarpıtmalar galerisi haline getirmiştir. (s. 13) İlhan Arsel&#8217;in sahip olduğu tek avantaj, toplumumuzun bir kesiminin İslami konulara yabancı hale gelmiş olmasıdır. (s. 16) Başlıca iddiaları ise, &#8220;İslam&#8217;ın birden fazla evliliğe izin vermesi, örtünmenin hürriyeti sınırlandırdığı iddiası, miras konusu, kadınlarla erkeklerin beraber çalışıp çalışamaması meselesi, boşanma ve kadının şahitliği meselesi, ailenin idaresinin erkeğe verilmesi, kız çocuğunun küçük yaşta evlendirilebileceği iddiası, evlenirken ailenin izninin alınıp alınmayacağı konusu, kadının dövülmesi iddiası, İslamiyet&#8217;in cinsel ihtiyacı gidermeyi sadece nikaha bağlaması&#8221; gibi konulardır ve iddialar defalarca kitabında tekrar tekrar dile getirilmiştir. (s. 18) &#8220;Muhammed bütün evliliklerini sırf şehveti için yapmıştır. Evliliklerinden pek çoğunu, eşlerinin rızası dışında gerçekleşmiştir.&#8221; (Arsel, 298, 328) iddiasında bulunan Arsel ayrıca Hz. Muhammed&#8217;in,  Hz. Zeynep (Arsel, s. 307) ve Hz. Safiye ile (Arsel, 334) evliliğini de diline dolanmıştır.  &#8220;Muhammed, evlendiği kadınlarda güzelliğin yanında servet ve asalet de aramıştır.&#8221; diyen Arsel, &#8220;Cahiliye döneminde kadın iyi durumdaydı, İslam gelince hakları elinden alındı.&#8221; (Arsel, 14, 15, 17 vd.) iddiasını da ileri sürmüştür. <em>Tüm bu iddiaların cevapları, ‘Hz Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’ ve ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazılarımızda mevcuttur. Cahiliye dönemi gibi modern çağda da kadın bedeninin sadece bir cinsel meta olarak görülmesinin güncel örnekleri için ise ‘Modernizm ve kadın’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Cahiliye döneminde &#8220;kadın ancak doğum yapınca evlendiği eşinin ailesine dâhil olabiliyor, çocuksuz kadın diyet ödemek zorunda kalırsa eşi değil kadının ailesi ödemek zorunda kalıyor, insani haklara layık görülmüyor ve miras alamıyordu.&#8221; (Prof. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve evrensel mesajı, s. 40; Nur Yıldırım, Cahiliye Toplumunda Kureyş Kadını, s. 150) “Cahiliye Çağı’nda evlilik akdi olan nikah, dini bir mahiyet taşımazdı. Bu sebeple kadın ancak çocuk doğurduktan sonra aileye katılabilirdi. Kadın özellikle erkek çocuk doğurmadan ölürse, koca taziye edilmezdi. Çocuksuz kadın birini öldürüp diyet vermek zorunda kalırsa kocası tarafından değil mensup olduğu ailesi tarafından ödenirdi. Fakat bu durum çocuğun doğumundan sonra değişirdi. Başta mirastan pay verilmemek üzere evlenme ve boşanma gibi kadının hayatını ilgilendiren alanlarda kadının tercih hakkı asla olmazdı. Erkek istediği kadar kadınla evlenebilir, dilediği zaman da boşayabilirdi. Romalılar ve Konfüçyüzm’de olduğu gibi Cahiliye Dönemi Araplarda da kız çocuğu uğursuzluk sayılır, aile için yüz kızartıcı âr vesilesi kabul edilirdi. Kadınların fuhuş aracı görülmesi, kız çocuklarının ileride fahişe olacağı fikrini doğurmuş ve kız çocukların daha küçükken öldürülmesi bu yüzden meşru görülmüştü. İster seçkin olsun ister ister bedevi olsun fuhuş erkekler için çirkin görülmezdi.” (Ramazan Aksoy, İslam Öncesi Toplumlarda ve İslam’da Kadının Statüsü, Uluslararası Sosyal ve Eğitim Bilimleri Dergisi, 15 (2021): 27-31) Philip Hitti, Cafer Bin Ebu Talib&#8217;in ağzından şöyle dediğini aktarmaktadır: “Biz cahiliye devri insanları ahlaksızlığa dalar, ailelerimizi terk eder, verdiğimiz sözlerden cayardık. Allah aramızdan Hz. Muhammed’i seçip Resul olarak gönderene kadar halimiz buydu. Sonra O (sav) doğruyu söylememizi, borçlu olduğumuz şeyleri sahiplerine iade etmemizi, ailelerimizin yanından ayrılmamamızı, yanlış hareket etmekten kaçınmamızı ve kavga etmememizi emretmiştir.” (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 357)</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca Arsel, &#8220;Tanrı, erkek kulları kötülükten korur ama kadın kulları korumaz, Muhammed ölmeden önce Ebu Bekir&#8217;i halife ilan etmişti. Tanrı kadına hitap etmeyi aşağı görür.&#8221; (Arsel, 70, 80, 109) diye devam eder ve &#8220;Kur’an&#8217;ın, erkeklere gönderildiği bildirilmektedir.&#8221; (Arsel,113)  diye son noktayı koyar. <strong>&#8220;</strong>Muhammed&#8217;in anası Yahudi&#8217;ydi, şeriata göre kadın her şeyi ile pisliktir.&#8221; (Arsel, 414, 84) diyen Arsel, şartlanmış olarak ve birtakım peşin hükümlerle hareket ederek, İslam&#8217;ı kadın aleyhinde göstermeye çabalamıştır. (s. 24) O, ne olursa olsun bu sonuca ulaşmaya çalışmaktadır. (s. 27) Ona göre sahabe bir &#8216;çekirdek&#8217; karşılığında kadın almıştır ve bunun birçok örneği de bulunmaktadır.  (Arsel,177) Olayın aslı ise şudur: Peygamberimiz,  sahabeden bazılarını mehir olarak -beş dirhem değerinde olduğu söylenen- bir ‘hurma çekirdeği ağırlığında altın’ vererek evlendirmiştir. Arsel, &#8220;Beş dirhem değerinde&#8221;,  &#8220;altın&#8221; ve &#8220;mehir&#8221; ifadelerini rivayetten çıkarmış, insanları kandırmak istemiştir. (s. 28) Zaten İbnü&#8217;l-Esir de, ‘en-Nihaye’ adlı eserinde (V/131) &#8220;Bu rivayette kastedilen, 5 dirhem ağırlığındaki altındır&#8221; demektedir. (s. 28) <em>Hiçbir kadının bu fikirleri fark edememesi dışında, Batıda bile erkeklerden çok kadınların İslam’a girmesi acaba yazarın hiç mi dikkatini çekmemiştir? Yukarıdaki diğer iddialarını da sırası geldikçe cevaplayacağız.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Araplarda kabilelerini üstün görme fikri hâkimdi. Özellikle zenciler, çok hakir görülürdü. <em>Aynı bakış açısı, yazarın savunduğu evrim teorisinden hareketle Batıda da uzun süre savunulmuş ve zenciler insan kabul edilmemişlerdir!  </em>İslamiyet, ırkçılık fikrini kökünden yıkmış, ırkın bir imtiyaz sebebi olamayacağını ortaya koymuştur. (s. 29) Peygamberimiz, &#8220;Allah&#8217;ın kitabı ile hükmettiği sürece, başkanınız zenci bir köle de olsa onu dinleyip itaat edin&#8221; (İbni Mace, Cihad, 39) ve &#8220;Reisiniz, başı kuru üzüm gibi simsiyah saçlı Habeşistanlı bir köle de olsa, dinleyip ona itaat ediniz.&#8221; buyurmuştur. (Buhari, Ahkam, 4; İbni Mace, Cihad, 39) Görüldüğü gibi hadiste bir benzetme-teşbih sanatı vardır. Ama Arsel, kendine görev kabul ettiği şeriat düşmanlığını yerine getirmek için (s. 30) hadisi şu şekilde aktarır: &#8220;Yöneticileri, üzüm tanesi büyüklüğü &#8216;beyinli&#8217; bir Habeş olsun, onların emirlerine körü körüne boyun eğme gereğini, dinsel bir görev sayılmıştır.&#8221; (Arsel, 45) &#8220;Muhammed, Süleyman peygamberin Amine adındaki cariye yüzünden başına gelen olayları Kur’an&#8217;da, Sad suresinde anlatır.&#8221; diyen (Arsel, s. 45) Arsel&#8217;i dinleyip sakın Sad suresinde böyle bir Amine hikayesi aramaya kalkmayın, bulamazsınız! Çünkü Kur’an&#8217;da böyle bir kıssa yoktur! Hatta âlimler benzeri ‘rivayetleri bile’ reddetmişlerdir. (Ahmet Mustafa Merağı, Tefsiru&#8217;l- Meraği, 22/121; İbni Kesir, Tefsiru&#8217;l-Kur’ani&#8217;l-Azim, IV/ 36; Mevdudi, Tefhimu&#8217;l-Kur’an, V/71) Kur’an, İslam&#8217;dan önce Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerini şiddetle eleştirmiş ve buna son vermiştir. Arsel ise, &#8220;Savaşlar yüzünden erkek nüfusunun azalması nedeniyle, kız çocuklarının öldürülmesi gerekmekteydi.&#8221; (Arsel, 18) diyerek, kız çocuklarını diri diri toprağa gömme gibi bir feci uygulamaya adeta mazeret aramaya kalkmıştır. (s. 34) Arsel, İslamiyet&#8217;in bu geleneğe son vermekle kadınları zulümden kurtardığını da kabul etmez. Çünkü onun hareket noktası, İslam düşmanlığıdır. Kendisini, &#8220;Şeriat sisteminin kararlı düşmanı&#8221; (Arsel, 18) ilan etmiştir.  &#8220;Muhammed kız çocuklarının öldürülmesi geleneğine son verirken, bunu kadına değer verdiği düşüncesi ile değil, Müslüman sayısının azalmaması düşüncesiyle yapmıştır.&#8221; (Arsel, 134) değerlendirmesinde bulunan Arsel&#8217;in iddialarının pek çoğu, uydurma veya zayıf rivayetlere dayanmakta, bir kısmını da, olayları kasıtlı olarak çarpıtmasından oluşturmaktadır. (s. 35) <em>Bilindiği gibi ateist Turan Dursun ise kız çocuklarının gömülmesi olayını kabul etmemekte idi! Görüldüğü üzere ateistler ‘nerden tutturabilirsek vuralım’ mantığı ile birbirleri ile de çelişen ithamlarda bulunmakta ve birbirlerini -tıpkı oryantalistler gibi- yalanlamaktadırlar! </em>Arsel, &#8220;Şeriat dini, evlenme olanağına kavuşana kadar kızları cinsel ihtiyacı gidermesi olanağından yoksun bırakmakta, cinsel ihtiyacı sadece evlenme şartına bağlamakta ve bağlarken de bakire ile evlenme koşuluna sarılmıştır.&#8221; (Arsel, 170) demektedir. (s. 37) Halbuki İslam&#8217;da dul kadınla da evliliğe izin vardır ve peygamberimizin Hz. Aişe hariç tüm eşleri dul idi! (s. 38) Arsel şöyle (s. 170) demektedir: &#8220;Benim kadınlar adına dilediğim özgürlük, ‘her şeyden önce’ cinsel özgürlüktür.&#8221; Bu tür zihniyete sahip olan insanların İslam&#8217;a saldırmalarının tek sebebi, İslam&#8217;ın fuhuşa ve  kötülüğe giden yolları yasaklamış olmasıdır. Yoksa İslam&#8217;da temel hak ve hürriyetler açısından kadınla erkek arasında bir ayrım yapılmamıştır. İslam&#8217;da sadece ödev ve yükümlülükler de farklılıklar vardır. Arsel&#8217;in fikrini geçerli olduğunu düşünelim. Aile kurumunun ne hale gelebileceğini düşünebiliyor musunuz? Aslında, Arsel gibiler ‘bir kesime hizmet’ etmektedirler. Neticede, ‘toplumun yıkılması’ amaçlanmaktadır. Arsel’e göre, &#8220;Kız kardeşin dilediği ile sevişmesi hoş karşılanabilir.&#8221; (Arsel, VII) ama bir Müslümanla evlilik yolu ile olursa asla! (s. 39) <em>Ateist olan Celal Şengör’de 29 Nisan 2024 tarihinde, ‘Benim bir kızım olsaydı, istediğiyle yatardı. Benim namus diye bir kavramım yok.’ demişti!</em> Arsel, Kur’an&#8217;da geçen pek çok ayeti, &#8220;Her ne kadar Kur’an&#8217;da geçse de&#8221; şeklinde başlayan cümlelerle (Arsel, 109, 407, 397, 191, 192, 141, 234, 273, 355, 215, 375, 4&#8230; vd.) amacından saptırarak kötü göstermeye çalışır. Örneğin, &#8220;Siz ve eşleriniz ağırlanmış olarak cennete girin.&#8221; (Zuhruf, 69-70) ayetini, &#8220;Her ne kadar Kur’an&#8217;da böyle yazılmış ise de, onunla karı ve kocanın cennete buluşacakları ve beraberce yaşayacakları anlatılmak istenmemektedir.&#8221; diye yorumlar. Ayrıca, İbni Mace&#8217;de geçen, &#8220;Küçük çocuk, anne ve babamla cennete girmek isterim.&#8221; cümlesindeki çocuk kelimesini, oğlan şeklinde aktarmakta (Arsel, 407) ve kız ve erkek çocuk arasında ayrım yaparak (Arsel, 141) sadece erkek çocukların anne babalarını cennete sokmaya sebep olacağı izlenimi vermeye çalışmaktadır. (s. 41) İslam&#8217;da, kadın hakları ile ilgili birçok ayet ve hadisi ise şöyle yorumlamaktadır: &#8220;Her ne kadar kadın sınıfını ‘yatıştırmak ve uyutmak’ maksadıyla, &#8220;Erkeklerin kadınlarda olan hakkı kadar kadınların da erkekler üzerinde hakkı vardır; Kadınlarla iyi geçinmek ve onlara iyi davranmak erkekler için görevdir.&#8221; şeklinde hükümleri öne sürmekle beraber&#8230;&#8221; (Arsel, 4) Arsel,  ‘yapıtının’ daha ilk satırlarında, dua eden Müslümanları kastederek, &#8216;insanlarımızın bu uzay çağında hâlâ doğaüstü güçlerden medet uman hali.&#8221; (Arsel, I) demek suretiyle, duanın gücünü küçümsediği de görülmektedir. (s.  44) <em>Dua ve İslam&#8217;ın diğer emirlerinin faydaları konusunda, &#8216;İslami emirler, yasaklar ve hümanizm&#8217; adlı yazımıza bakılabilir! Ayrıca Arsel’in ‘tüm ithamlarına’ ilgili başlıklar altında bu çalışmamızda cevaplar verilmiştir!</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel kendini, &#8216;şeriata karşı başkaldırmak ve savaşmak&#8217; gibi &#8216;asil&#8217; bir davranışla görevlendirmiştir. (Arsel, 2) <em>Bilindiği gibi ateist Dursun’da kendisini ‘Aydınlanma Savaşçısı’ olarak lanse etmekte idi! Ateistlere göre İslam savaş dinidir ama savaşçılık söz konusu olunca bu sıfatı da kendilerinden başka kimseye kaptırmamaktadırlar! Batılı oryantalistler bile, Profesör olan Arsel kadar tarafgirli, önyargılı ve taassup ehli olmamıştır</em>: &#8220;Türk, şeriat bataklığına saplandıktan sonra&#8230; şeriata kandıkça ve Muhammet örneğine sarıldıkça ilkelleşmiştir.&#8221; (Arsel, 30)<em> Bu konuya cevap olarak, &#8220;İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri” ve “Oryantalizm yanılgısı” adlı yazılarımızı tavsiye ederiz.</em> Arsel, tabiata inanmaktadır, yani natüralizmi kendine din olarak kabul etmiştir. Yapıtının 414. sayfasında şöyle demektedir: &#8220;İnsan denilen varlığı akıl ve vicdan ile donatan tabiattır. Tabiatın, insan gönlüne cömertçe yerleştirmiş olduğu duygular&#8230;&#8221; <em>Bu bakış açısına sahip olanlara cevap için ‘Natüralizm’ adlı yazımıza bakılmasını tavsiye ederiz</em>. Arsel batının yaşam tarzını benimsemiş ve onu savunan bir insandır. <em>Bu konuda da, </em><em>&#8216;Batı Medeniyeti! adlı yazıyı tavsiye ederiz</em>. Arsel, hayalindeki kadını şöyle tarif eder: &#8220;Erkekten kaçırmak nedir bilmeyen ve herkesin önünde sigara tüttüren ve bacak bacak üstüne atıp kahve köpürten uygar davranışlı kadınlar.&#8221; (Arsel, 270) Görüldüğü gibi bu kesimin uygarlıktan anladığı şey ile bizim ‘uygarlık/umran’dan kastettiğimiz arasında çok büyük farklar bulunmaktadır.<em> Arsel’in, İbni Haldun’dan Akif İnan’a ve Cemil Meriç’e, hiçbirinin ‘Umran’ konusundaki görüşlerinden haberdar olmadığı bu yazdıklarından da anlaşılmaktadır! Batının sömürgeci ruhunu gizlemek için kullandığı ‘civilisation/uygarlık’ türü göstermelik kavramların gerçek yüzünü görmek için ‘Batı medeniyeti’ ve ‘Modernizm ve kadın’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel&#8217;in İslam düşmanlığına bazı örnekler: &#8220;Şeriat bataklığı&#8221; (Arsel, s.30); &#8220;kümes hayatı (İslami aile yaşantısını kastediyor)&#8221; (Arsel, s. 279); &#8220;1400 yıl öncesinin çöl felsefesi&#8221; (Arsel, s. 457); &#8220;Arap peygamberinin amacı&#8221; (Arsel, s. 331); &#8220;Şeriat yılanın zehiri&#8221; (Arsel, s. 272) Bu ve daha pek çok örnek, Arsel&#8217;in İslam dinine ne denli kin beslediğini göstermektedir. (s. 51)</p>
<p style="text-align: justify;">Arsel, iddialarına dayanak yapmaya çalıştığı uydurma ve zayıf rivayetleri kullanmak dışında onun maharetle uyguladığı diğer yöntem, ayet ve hadislerin ilgi alanını değiştirmek, başıyla ve sonuyla irtibatını kopararak veya eksik ve ilaveli vererek nasları (ayet ve hadisleri) çarpıtmak olmuştur. (s. 55) Arsin&#8217;in başvurduğu yollardan biri de, uydurma hadisleri gerçekmiş gibi aktarmaktır. (s. 58) Mesela Arsel’in, &#8220;Erkeğin karısına söz vermek maksadıyla yalan söylemesi mübahtır.&#8221; (Arsel, 252) şeklinde, gerçekmiş gibi aktardığı rivayet uydurmadır. (s. 59) Muhammed, kadınların okuma yazma öğrenmelerine engel olmuştur.&#8221; (Arsel, 382) <em>diyen Arsel zihniyetinde olanlara,</em> <em>&#8216;İslam kadınların okumasına karşı mıdır?&#8221; başlıklı yazımızı tavsiye ederiz</em>. &#8220;Kadınlara danışın, söylediklerinin aksini yapın.&#8221; şeklinde Arsel&#8217;in aktardığı söz de (Arsel, 32 48) uydurmadır. (Aliyu&#8217;l-Kari, el-Mesnu&#8217; fi Marifet&#8217;il-hadisil mevdu, s. 113. Detay için, ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazımıza bakılabilir.) Arsel&#8217;in, &#8220;Kadınların hayırlısı yüzü güzel olandır.&#8221; şeklinde verdiği (Arsel, 156)  hadisin aslı şu ise şekildedir: &#8220;Bereket açısından kadınların en üstünü, ‘güler yüzlü’ ve mehri az olandır.&#8221; (Iraki, İhyanın zeylin de, IV/130) Adamın biri dışarı giderken hanımına, evinin üst katından aşağı inmemesini tembih etti. Alt katta olan babası hastalandı. Kadın aşağı inmedi, peygamberimiz de &#8220;kocana itaat et&#8221; buyurdu. Babası öldü. Peygamberimiz, &#8220;Efendine olan itaatinin mükafatı olarak Tanrı babana affetmiştir.&#8221; şeklinde Arsel bir rivayetten bahseder. (s. 66) Bir kere bu hadis zayıftır. (Iraki, IV/160; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, IV/313) ve İslam’da Sıla-i rahim/akraba ziyareti farz bir ibadettir. (DİA; sila-i-rahim maddesi) Ayrıca ‘Hukuki islamiyye ve ıstılahatı fıkhiyye kamusu’nda (Ömer Nasuhi Bilmen, II/165) belirtildiği gibi; &#8220;Bir kadın, babası hasta ise ve bakacak kimsesi bulunmazsa, kocasının iznini almadan ona gidip bakabilir. Babası ‘Müslüman olmasa’ bile!&#8221; Arsel&#8217;in, &#8216;Tanrıdan gelme haberler&#8217; diye kaynak gösterdiği haberler uydurma iken, uydurma hadis uzmanı Sağani ise, Arsel&#8217;in gerçekmiş gibi aktardığı hadisi uyduran kişiye kadar her şeyi tespit etmiştir. (Sağani, Mevduat, s. 28) Yine Arsel&#8217;in hadis olarak aktardığı ve kaynak olarak gösterdiği ‘Feyzü&#8217;l Kadir&#8217;de, hadisin zayıf olduğu açıkça belirtilmektedir. (s. 71) Ama Arsel, bunu bile görmemiş veya gizlemiştir! <em>Dikkat edilirse bu durum tüm ateist ve oryantalistlerde ortak bir özellik olarak göze çarpmaktadır!</em> Arsel&#8217;in diğer bir iddiası da, &#8220;Muhammed, Fatıma&#8217;nın iki erkek çocuk doğurmasından sonra saçların kesilmesini ve fakirlere dağıtılmasını emretmiştir.&#8221; (Müsnet, VI/457) şeklindedir. Rivayetin gerçek tercümesi ise aynen şöyledir: &#8220;Hz. Muhammed, Fatma&#8217;ya, &#8220;Çocukların başını tıraş et, &#8216;saçlarının ağırlığınca gümüşü’ fakirlere dağıt.&#8221; (Ahmet bin Hanbel, Müsned, VI/390; Fethu&#8217;l-Rabbani, XIII/126) Ayrıca Arsel, Belazüri&#8217;ye ait kitabı, Beyzavi&#8217;ninmiş gibi okuyucuya da tanıtmıştır. (s. 74) <em>Titli profesör olan bir akademisyenin hezeyanları ne yazık ki burada da bitmemektedir!</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arapça’da mecaz, teşbih, kinaye bol miktarda kullanılır. (s. 75) Arsel&#8217;in çarpıtma metotlarından biri de, mecazları hakiki/gerçek anlama çekmektir. (s. 76) &#8220;Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz, kişi aile fertlerine karşı çobandır, o da onlardan sorumludur. Kadın, çocuklarına çobandır.&#8221; (Buhari, Cuma, 11; Müslim, İmare, 20) hadisini işiten herkes, burada bir benzetme yapıldığını ve aslında kişinin hak, görev ve sorumluluklarının ifade edildiğini hemen anlar ama Arsel bakın hadisten nasıl bir çıkarım yapmaktadır: &#8220;Muhammed, kadını koyun ya da at ve davar gibi hayvanlara eşdeğer görmektedir.&#8221; (Arsel, 204) &#8220;100 tane siyah karga içinde alaca bir karga nasıl kendini gösterirse, saliha olmayan kadınlar arasında saliha bir kadın da öylece belli olur&#8221; mealindeki hadisi de Arsel şöyle yorumlamıştır: &#8220;İslam&#8217;a göre kadın, hayvan seviyesinde kabul edilir. Muhammed, kadınların en faziletli ve hayırlı olanını, alaca kargadan  farklı bulmaz.&#8221; (Arsel 82) Halbuki kargaları benzetme yapılmasının sebebi, bu sözün söylendiği esnada orada bulunan bir karga grubuna işaret edilerek bu sözün söylenmiş ve o kargaların içinde de alaca bir karganın bulunmuş olmasıdır! (Ahmet bin Hanbel, IV/179) Arsel, yalan ve çarptırmalarını &#8216;yapıt&#8217;ında devamlı tekrarlamıştır: &#8220;Kadının faziletli olanı bile kargadan farksızdır.&#8221; (Arsel, 304) Peygamberimiz, erkeklere yaptığı bir sohbette, &#8220;Kadın, erkekleri &#8216;cezbetmesi yönüyle&#8217; şeytan suretinde gelir. Biriniz bir kadın gördüğünde hoşuna gitti mi, ailesinin yanına dönsün.&#8221; (Müslim, Nikah, 9; Ebu Davud, Nikah, 43; Hanbel, III/330) buyurmuştur. Hadiste, &#8220;Bütün kadınlardan değil, yabancı erkeklerin cinsel duygularını tahrik edip şuur altına itilmiş şehvetini uyandıran, cinselliğini kullanarak onları zinaya teşvik eden ‘bazı kadınların’ kastedildiği&#8221; (Ali Osman Ateş, Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın,  s. 72-83) ve bu durumlarda erkeklerin o ortamdan uzaklaşıp ailesini düşünmesi gerektiği tavsiye edildiği halde Arsel hadisin amacını saptırarak şöyle yazmaktadır: &#8220;Şeytan, Muhammed&#8217;e göre, kadının ta kendisidir. Kadın demek şeytan demektir.&#8221; (Arsel, 53) Ne de olsa Arsel zihniyetine sahip olan insanlar bir kadınla zina yapıp sonra onu terketmeyi kadın değer vermek olarak algılanmaktadır! Arsel&#8217;in asıl hedefi ise, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetine çamur atmaya çalışarak Müslümanların imanını zedelemektir. (s. 87) Arsel&#8217;in diğer bir uydurduğu yalan da şudur: &#8220;Zeyd&#8217;in Zeynep ile evlendirilmesinin nedeni, kendisinin o tarihlerde Hatice ile evli olmasıdır.&#8221; (Arsel, 187) Halbuki, Hz. Hatice vefat ettikten 3 sene sonra, Hicret olayı meydana gelmiş, ‘Zeyd ile Zeynep de hicretten sonra evlenmiştir. (s. 88) <em> Bu konu detaylı olarak &#8216;Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?&#8217; başlığı altında ele alınmıştır.</em> Arsel&#8217;in diğer bir çarpıtması da şudur: &#8220;Hasan, dedesi Muhammed gibi şehvetinin çokluğu ile ün salmıştır. 200&#8217;den fazla kadınla evlendiği rivayet edilir. Bu nedenle Muhammed her vesile ile Hasan&#8217;ı karşısına alıp, &#8220;Sünnet ve siret bakımından bana sen benziyorsun.&#8221; demekten zevk alır ve sırf bu yüzden Hasan&#8217;ı Hüseyin&#8217;e tercih ederdi.&#8221; (Arsel, 297) Halbuki Hasan, Hicretin 3. senesi doğmuştur. Peygamberimizin vefatı ise, Hicri 11. yılda gerçekleşmiştir. Yani Efendimiz vefat ettiği zaman Hz. Hasan henüz 9 yaşına girmemiş, 8 sene 6 aylık bir çocuktu. Nasıl bu 8 (Kimi rivayetlerde 6) yaşındaki  çocuk 200&#8217;den fazla kadınla evlenmiş de bir de peygamberimiz sırf bu yüzden onunla övünmüştür? (s.  90)</p>
<p style="text-align: justify;">Arsel&#8217; göre, İslam&#8217;dan önce Arap kadının durumu gayet iyiydi ve hürriyete sahipti. Kadını hor gören gelenekler o dönemde topluma hâkim değildi. (Arsel, 14)  Halbuki Arap kadını, İslam&#8217;dan önce miras hakkına sahip değildi, eşi üzerinde herhangi bir hakkı bulunmuyordu, kocasını seçme hakkı yoktu, kocasının kendisini öldürmesi halinde bile koca bir cezaya uğramıyordu, kocası öldüğünde bir miras gibi diğer oğlanlara kalıyordu, uğursuz kabul ediyor ve diri diri toprağa gömülüyordu. (s. 92-94) <em>ki, o dönemin fuhuş ve ahlaksızlıklarla ilgili rivayetleri buraya aktaramıyoruz…! “İslam, kadını</em><em> küçükken diri diri gömülen, alınıp satılan, köle muamelesi gören, zorla varis olunan, sapkınlıklarda aracı olarak kullanılan </em><em>(İbni el Hatim, Tefsiru&#8217;l Kur&#8217;an&#8217;ül Azim, III/902; İbni Kesir, Tefsir, II/239) bir ortamdan çekip almış ve ona yaratılış amacına uygun bir misyon yüklemiştir.” </em><em>(Ömer Faruk Korkmaz, Sorun Kalmasın, s. 263) </em>Bakın bir sahabe bu konuda ne demektedir: &#8220;Cahiliye döneminde biz kadınları insan yerine saymazdık. İslam gelip Allah onlardan bahsedince, onların da bizim üzerimizde hakları olduğunu gördük.&#8221; (Dr. Mustafa Sıbai, el-Meretu, Beyne&#8217;l-fıkhı ve&#8217;l-Kanun, s. 22, Müslim, Talak, 31 ve Buhari, Libas, 31) Arsel&#8217;in yapıtından diğer bir alıntı ile devam edelim: &#8220;Lokman Aleyhisselam, ‘Muhammed&#8217;in hadisini’ kendisine yaşam kuralları bilmiş ve kadınların iyisinin dahi kötü olduğuna inanmıştır.&#8221; (Arsel, 83) Arsel, Lokman Aleyhisselam&#8217;ın, Peygamber Efendimizden asırlar önce yaşamış olduğundan haberi bile yoktur! Arsel, İslami konularla sırf İslam&#8217;la düşmanlık yapabilmek için ilgilenmektedir. (s. 97) Arsel, olmayan eserler türeterek onlardan alıntılar da yapmaktadır. (s. 98) Peygamberimiz, &#8220;Allah, hulle yapana da yaptırana da lanet etsin.&#8221; (Ebu Davud, Nikah, 16; Tirmizi, Nikah, 27; İbni Mace, Nikah, 33) buyururken ve Ömer Bin Hattab, Osman b. Affan, Abdullah b. Amr, Sufyanı Sevri, İbn-i Mübarek, İmamı Şafii, Ahmet ve İshak gibi birçok âlim sahabeler ve tabiin fakihleri bu görüşte iken (s. 101) Arsel, &#8220;Hullenin İslam&#8217;da olduğunu&#8221; iddia edebilmiştir. Arsel, bu meseleyi &#8216;Şeriat kuruluşu&#8217;; &#8216;böyle olmasını bizzat Muhammed istedi&#8217;  gibi ifadelerle de ile okuyucuya aktarmaktadır. (Arsel, 363-364) Arsel&#8217;in <em>ilmi ve ahlaki</em> seviyesini gösteren başka bir örnek de şudur: Arsel, &#8220;Muhammed, o kendine özgün ve Arap ahlak anlayışına yatkın zihniyeti ile ölü ile yapılan cinsi münasebeti, diri insanla yapılandan daha uygun, daha isabetli ve daha ahlaki saymıştır. Hayvanlarla cinsi münasebeti yasaklamamıştır.&#8221; (Arsel, 224, 227) demektedir. (s. 103) Halbuki bunların hepsi İslam’da yasaklanmıştır ve haramdır. Sadece, &#8216;İslam âlimleri&#8217; böyle bir ahlaksızlık yapılırsa, bunun cezasını ne olacağı hakkında &#8216;fetva&#8217; vermişlerdir. Yani bunlar peygamber sözü değildir, sonraki İslam âlimlerinin fetvalarıdır. ‘Yasaktır, haramdır ama haram işleyen olursa onun da cezası şudur’ denmiştir sadece! Yoksa bunların İslam&#8217;da kabul edilebilir bir tarafı olduğunu savunan hiç kimse de yoktur! ‘Eğer böyle günahlar işleyen olursa cezası şudur’ diye fetva vermişlerdir ve Arsel’de bu fetvalardan hareketle İslam’da bu suçların kabul edildiğini ileri sürmüştür<em>!</em> <em>Birçok ülkenin ceza kanunları bu tür suç ve ceza örnekleri ile doludur ama hiç kimsenin aklına, bu yasakların o devletçe serbest bırakıldığı veya onaylandığı gibi bir düşünce gelmemektedir!</em> <em>T</em><em>üm ceza kanunlarında hırsızlığın, tecavüzün, adam öldürmenin cezasının belirtilmesine rağmen, bunların hiç bir sistem tarafından kabul edilmediği gerçeği ortadadır. İşin ironik tarafı Arsel hukukçudur…! </em>Arsel şöyle devam eder: &#8220;Muhammed, Kur’an&#8217;da meleklerin dahi dişilerden değil, erkek cinsinden seçildiğini bildirmektedir.&#8221; (Arsel, 46) Halbuki meleklerin cinsiyetinin bulunmadığını ilkokul çağındaki bir çocuk bile bilmektedir ama bu profesör bilmemektedir! (s. 104) Peki Kur’an&#8217;da neden meleklerin dişilerden yaratılmadığı aktarılmaktadır? Çünkü o dönemdeki Mekkeli müşrikler meleklerin &#8216;Allah&#8217;ın kızları&#8217; olduğu yönünde iddiada bulunmakta idiler. Kur’an, bunun böyle olmadığını ifade etmek için bu konuya değinmiş ve cinsiyetsiz oldukları nas ile ifade edilmiştir. (s. 105)<em> Günümüzde de hâlâ Hristiyan âleminde melekler &#8220;kanatlı kadın&#8221; şeklinde resmedilmektedirler. Ama Arsel Hristiyanlık yerine bunu reddeden İslam’ı suçlamaktadır!</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel, &#8220;Şeriata göre kadının, ruhen ve bedenen pis yaratıldığını&#8221; da iddia eder. (Arsel, 84) Arsel bu iddiasına delil olarak da, &#8220;Kadının hayızlı iken yani adet görürken namaz kılmamasını, oruç tutmamasını, Kâbe&#8217;yi tavaf etmemesini gösterir.&#8221; Halbuki bunlar ibadet ile ilgili konulardır. Ayrıca, mesela cünüp olan bir erkekte namaz kılamaz, Kâbe&#8217;yi tavaf edemez, Kur’an-ı Kerim&#8217;e el süremez! Şimdi Arsel&#8217;in mantığına göre buradan hareketle, &#8216;İslam&#8217;a göre erkek de pis yaratılmıştır.&#8217; sonucuna mı ulaşmamız gerekir?! Görüldüğü gibi Arsel, konuları sürekli saptırmaktan, çarpıtmaktan başka bir şey yapmamaktadır. (s. 107) Arsel, çelişkiler içindedir. Yine Arsel, &#8220;Cinsi münasebette bulunan erkeklere yıkanma zorunluluğunu yüklerken dahi, Muhammed, kadınların pis oldukları gerekçesinden hareket etmiştir.&#8221; (Arsel, 88) demektedir,  hem de kadınların da yıkanmak zorunda olduğunu gizleyerek, okuyucuyu da yanıltmakta ve aynı mantıkla doğal sonuç olarak, &#8216;erkeklerin de pis olduğunu mu dememiz gerektiği&#8217; şeklindeki sonuca ulaşılabileceğini düşünemeyip, nasıl bir çelişkiye düştüğünü fark edememektedir! (s. 109) <em>Müslüman bir ülkede yaşayan birisi hiç mi gusül abdestinden haberi olmaz, gerçekten ilginç?!</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel&#8217;in diğer iddiası ise, &#8220;Peygamberimizin hastalığa çare aramamak gerektiğini söylemiş olduğu&#8221; iddiasıdır. (Arsel, 77) Halbuki Peygamber Efendimiz, “Allah’u Teâlâ verdiği herhangi bir derdin şifasını da verir.”, “Allah Teâlâ Hazretleri hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç var etmiştir”, “Ey insanlar tedavi olun! Allah nerede (veya ne zaman) hastalık yaratmışsa, tedavisini de yaratmıştır. Öyleyse tedaviyi arayın” buyurmuşlardır. (Buhari, Tıp, 1; Müslim, Selam, 69; Ebu Davud, Tıbb 11) Arsel, &#8216;Allah&#8217;ın erkekleri muhatap kabul ettiği halde, kadınları muhatap kabul etmediğini&#8217;de iddia etmiştir. (Arsel, 109-116) Halbuki Kur’an-ı Kerim&#8217;de, &#8220;Ya eyyuhe&#8217;n-Nas&#8221;(ey  insanlar) şekline başlayan, her iki cinse yönelik hitapların yanında, &#8216;el-Müminat&#8217; (Mümin Hanımlar), el-Müslimat (Müslüman Hanımlar), &#8216;Salihat&#8217; (Saliha kadınlar) tarzında, kadınların özel olarak zikredildiği yerlerde vardır. (s. 113) Kur’an&#8217;da, &#8216;Nisa&#8217; (kadınlar) adında özel bir süre bile vardır. Arsel mantığı ile hareket edersek, &#8216;Kur’an&#8217;ın erkekleri muhatap kabul etmediği&#8217; sonucuna mı ulaşmamız gerekecekti, çünkü Kur’an’da Rical/erkekler adlı bir sure yoktur! Arapçada, hem kadın hem erkeklere birden hitap edilmesi gerektiğinde erkeklere ait sıga/kip olan &#8216;müzekker&#8217; sıgası kullanılır. Bu bir dil özelliği ve belagat sanatıdır. (s. 114) Fransızcada da aynı durum söz konusudur. Her iki cinse birden hitap etmek gerektiğinde, erkeklere ait &#8216;masculin&#8217; sigası ile hitap edilir. ( s. 115) Kadınlar, erkeklerin sahip oldukları her çeşit medeni haklara sahiptirler: Nikah, kira, ödünç verme, vekalet, şirket, bölüşme, dava, ikrar, vasiyet, emanet, kiralama vd. Şu da bir gerçektir ki, İslam&#8217;a göre kadının en önemli görevi anneliktir. (s. 116) <em>Atatürkçü geçinen bu yazar, &#8216;Kadının en büyük vazifesi analıktır.&#8221; </em><em>(Atatürk&#8217;ün söylev ve demeçleri, II/86) ve &#8220;Kadının en önemli vazifesi ev işidir.&#8221; </em><em>(Hakimiyeti Milliye Gazetesi, 5.2.1923) gibi Atatürk&#8217;ün sözlerinden de habersiz gözükmektedir!</em> Ayrıca İslam, kadının seçmen olabileceğini de tüm dünyaya ilan etmiştir. (Bekir Topaloğlu, İslam&#8217;da Kadın, s. 278; Mustafa Sıbai, el-Meratü Beyne&#8217;l-Fıkhi ve&#8217;l-kanun, s. 151-161; Mümtehine, 12; Buhari, Ahkam, 49) Arsel, &#8220;Muhammed&#8217;e göre tanrı, kadın ve erkeği birbirine düşman olarak yeryüzüne indirmiştir.&#8221; (Arsel, 194) şeklinde bir iddiada  da bulunur. Arsel buna delil olarak, &#8220;Birbirinize düşman olarak inin.&#8221; (Bakara, 36) ayetini delil gösterir. Halbuki bu ayette söz konusu edilen düşmanlık, &#8216;şeytanla insan arasındaki&#8217; düşmanlıktır. (Fahreddin Razi, Mefatihu&#8217;l Gayb, III/16; Mevdudi, Tefhimu&#8217;l-Kur’an, I/58; Seyyid Kutup, Fizilali&#8217;l Kur’an, I/118) Arsel&#8217;in bir diğer iddiası da, Peygamberimizin &#8216;bir kadınla asaleti için evlenebileceğini&#8217; söylediği iddiasıdır. (Arsel, 184) Halbuki hadisin metni şöyledir: &#8220;Kadın, dört şey için nikah edilir. Malı, asaleti, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını seç.&#8221; (Buhari, Nikah, 15; Müslim, Rada, 53; Ebu Davud, Nikah, 2; Nesai, Nikah, 13; İbni Mace Nikah, 6) Arsel, çarpıtarak verdiği hadisi şerif etrafında, 35 sayfa laf üretecektir. (Arsel, 155-190) Arsel, &#8220;Sen dindar olanını almaya bak&#8221; kısmını da gizlemiştir. (s. 124) Arsel hızını alamaz ve hadisin amacının zıttına olacak şekilde şöyle devam eder: &#8220;Muhammed&#8217;in amaçladığı şey, güzellik ve maldır.&#8221; (Arsel, 185, 174, 348, 184, 156, 173, 155, 156, 188 vd.) Arsel daha sonra, İslam&#8217;da evlilik müessesesini diline dolamıştır. (Arsel, 273) <em>Bu konu ‘İslam’da kadın hakları’ başlığı altında detaylı olarak ele alınmıştır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel, &#8220;Muhammed, &#8216;Ey Nas&#8217; (Ey insanlar) diyerek her şeyden önce erkekler sınıfına hitap etmektedir, kadınları kendisine muhatap kabul edinmemiştir.&#8221; (Arsel, 191) iddiasında bulunur. Halbuki &#8216;İnsanlar&#8217; kelimesi, erkekleri de kadınları da kapsayan bir kelimedir. Bu, Fransızcada da aynen geçerlidir. Kur’an-ı Kerim&#8217;in Fransızcaya yapılan çevirisinde &#8216;Nas&#8217; kelimesi, &#8216;gens&#8217; (insanlar) kelimesi ile ifade edilmiştir. (s. 129) Arsel, İslam&#8217;ın kadını uğursuz saydığını iddia eder. Halbuki Peygamber Efendimiz, &#8216;İslam&#8217;da uğursuzluk inancının olmadığını&#8217; beyan etmiş, &#8216;kadının uğursuzluğu görüşünün cahiliye döneminde Arapların bir inanışı olduğunu&#8217; bildirmiştir. (Tecrid-i Sarih, VIII/3120) <em>Bu konu ayrıca, ‘Hadis, Sünnet Müdafaası’ adlı yazımızda da ele alınmıştır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yine Arsel&#8217;e göre Hz. Muhammed, &#8220;Erkeğin cinsel organını kutsarken, kadınınkini pis saymıştır.&#8221; (Arsel, 88) Halbuki hadisi şerif şöyledir: &#8220;Her kim dilini ve cinsel organını kötülükten korumayı bana garanti ederse, ben de o kişiye cenneti garanti ederim.&#8221; (Buhari, Rikak, 23) Buradaki kötülük kelimesinden kastedilen, zinadır. Üstelik burada, cins ayrımı yapılmadan her iki cinse hitap edilerek bu söz söylenmiştir! (s. 132) Hadis usulünde çok önemli bir metot vardır. Hadislerin bütün rivayet yolları göz önüne alınarak hüküm verilir. (s. 140) Yine Arsel&#8217;e göre kadın, kocasından izinsiz namaz bile kılamaz, oruç tutamaz. (Arsel, 200) Halbuki koca ibadete engel olmak istese, onun dinlenmemesi İslami bir hükümdür. (s. 142) Arselin diğer bir çarpıtmasına örnek, (Arsel, 113) Bakara suresinin 231. ayeti ile ilgili yaptığı yorumdur: &#8220;Siz erkeklere indirdiğimiz Kur’an&#8217;ı anın.&#8221; Arsel ayete, &#8216;erkeklere&#8217; kelimesini ekleyerek çarpıtma yapmıştır. Yoksa Bakara Suresi 183: “Ey inananlar!” diye başlayan ayet, orucun farz olduğundan bahseder. Arsel&#8217;in dediği gibi hitaplar hep erkeklere olsaydı, kadınlara orucun farzı olmaması gerekirdi! (s. 144) Arsel ayetleri eksik veya eklemeler yaparak da aktarmaktan çekinmez. &#8220;Onu (kocayı) temiz bir hayat ile ihya eder ve yaşatırız.&#8221; (Arsel, 214) şeklinde verdiği ayetin tamamı şudur: &#8220;Kadın veya erkek, inanmış olarak kim iyi iş yaparsa, ona hoş bir hayat yaşatacağız.&#8221; (Nahl, 97) Arsel çarpıtmalara aynı mantıkla devam eder. (Arsel, 140) “Ademoğlu öldüğü an ameli kesilir, üç şey hariç&#8230; Kendisi için salih oğlundan&#8230;&#8221; diye çevirdiği hadisin Arapçasında geçen &#8220;el-veled&#8221; kelimesi, Fransızcadaki &#8220;I&#8217;enfant&#8221; yani hem kız hem oğlan çocuğunu kapsayan bir kelimedir. Oğlan kelimesinin aslı Arapçada, &#8216;İbn&#8217; dir. Arsel böyle bir çarpıtmayı eserinin 141. sayfasında da yapmıştır. (s. 147) Hangi ilim dalında olursa olsun, genel sistemini bilmeden bir ilim dalı ile ilgili birkaç cümle aktararak bir fikir sahibi olmak mümkün müdür? (s. 149) Arsel kitabı boyunca aynen bu yaklaşım tarzı ile yazılarına devam etmiştir. (Arsel, 106) Arsel &#8220;Şeriat dini, hayvana tanıdığı hakkı kadınlara tanımaktan kaçınmıştır.&#8221; demektedir. Halbuki olayın aslı şudur: İslam&#8217;a göre savaşı erkeklerin yapması esastır. Kadınların savaşa katılma sorumluluğu yoktur. Peygamber Efendimiz döneminde at ise, en önemli savaş aracı idi. Atın elde edilmesi kadar kaybı da önemli bir mali külfeti gerektiriyordu. İşte Arsel, tüm bunları çarpıtarak okuyucu yanıltmakta, yönlendirmektedir. (s. 151) İslam nizamında kadına ekonomik bir külfet yüklenmemiştir. Ekonomik yük, erkeğin sırtındadır. Bu nedenle kardeşler arası miras paylaşımında, erkek kardeşe kız kardeşe verilenin iki katı miras verilir. Eğer İslamiyet, kadından da evin geçimini, çocukların masrafları, mihr gibi mali yükümlülükleri ve sorumlulukları isteseydi, o zaman kız kardeş erkek kardeş kadar eşit pay alırdı. Ama bu yükümlülük, erkeğe verilmiştir. (s. 151)  Kısaca bu mesele, İslam&#8217;ın kendi sistemi içinde ele alındığında, gayet mantıklı ve uygundur. Bu tamamen, mali yükümlülük ve görevlere bağlı, kendi sistemi içinde son derece adil bir düzenlemedir. (s. 154) <em>Bu konu detaylı olarak ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazımızda ele alınmıştır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel&#8217;in İslam&#8217;a saldırmak için kullandığı araçlardan birisi de, İslam âlimleri arasındaki bazı içtihat farklılıklarından işine geleni alarak, amacına uygun olanı seçerek kullanmaktır. Halbuki kullandığı görüşün zıttına olan görüşler de İslam&#8217;a daha uygun olabilir. Zaten Mecelle&#8217;nin 39. maddesinde, &#8220;Zamanın değişmesiyle hükümlerinde değişmesinin inkar edilemeyeceği&#8221; İslam hukukunun ana kurallarından birisi olarak ilan edilmiştir. Bu nedenle, İslam hukuku ile ilgili çalışmalar içinden herhangi bir içtihadı alıp, onu İslam&#8217;a saldırı aracı olarak kullanmaya çalışmak iyi niyetle bağdaşmaz. (s. 156) Osmanlı aile hukuku kararnamesinde, erkek için 18, kadınlar için 15 yaş evlenme alt sınırı olarak benimsenmiştir. (s. 157) <em>1938 tarihli Aile hukuku kararnamesi 4. madde ile de ülkemizde evlilik yaşı, kızlarda 15 idi ve hatta hakim onayı ile 14&#8217;e kadar düşürülebiliyordu. Ne şart altında olursa olsun, İslam&#8217;ın çocukların evlendirilmesine izin verilmemiştir ve bu konu ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazımızda ele alınmıştır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel, &#8220;Kadın, evlenme çağına geldiğinde kime verilirse, ona gitmek çaresizliğindedir.&#8221; (Arsel, 132) iddiasında iken, Evzai, Sevri, Ebu Ubeyd, Ebu Sevr, İbnü&#8217;l-Munzir gibi birçok İslam âlimleri, bir kızın birisi ile evlenmeye zorlamayacağını ilan etmişlerdi. (s. 160) Mevsili, ünlü eseri ‘el-İhtiyar&#8217;da (III/90) &#8220;Nikahta kadınların sözü geçerlidir. Hür, akıllı ve erginlik çağına gelmiş bir kadın kendisine bir erkeği nikahlarsa, caizdir.&#8221; demektedir. Peygamberimiz de hadisinde, &#8220;Kız, kendisinden izin alınmadan nikah edilemez.&#8221; (Buhari, Nikah, 41; Müslim, Nikah, 64; Ebu Davud, Nikah,24; Tirmizi, Nikah, 18; Nesai, Nikah, 31; İbni Mace, Nikah, 2; Darimi, nikah, 13; Muvatta, Nikah, 4; Hanbel, I/219) ve &#8220;Bakire bir kız, izni alınmadan nikah edilemez.&#8221; (Buhari, Hiyel, nikah, 41; Müslim, nikah, 64; Ebu Davud, nikah, 24) buyurmuşlardır. Peygamberimize bir kız gelerek, babasının kendisini istemediği halde bir adama zorla verdiğini söyleyerek şikayette bulunur. Peygamberimiz kızı muhayyer/özgür bırakır. (Davud, nikah, 25; İbni mace, nikah, 12; Ahmet Bin Hanbel, I/364) Bazı ayet ve hadisler, emir değil tavsiye niteliğinde ifadeler taşır. Bu tavsiye niteliğindeki hükümler bir emir gibi sunulamaz. Bunun içindir ki İslam âlimleri hükümlerinde, ‘Farz, vacip, sünnet, müstehap, mendup, mübah, tenzihen mekruh, tahrimen mekruh, haram’ gibi gruplandırmalar yapmışlardır. (s. 162) Mesela Peygamber Efendimiz nikahlanmak üzeri olan birisine, &#8220;bakire mi, dul ile mi evlendiğini&#8221; sorup, &#8220;bakire ile evlenmesini&#8221; tavsiye etmiştir, fakat kendisinin, Hz. Ayşe dışındaki tüm eşleri duldur. Yani, tavsiye ile emir farklı hükümlerdir. (s. 163)</p>
<p style="text-align: justify;">Arsel, devam eder: Bekaret sorunu, dinsel bir zorlama nedeniyle Müslüman kişiyi öylesine &#8216;çağdışı bir kafa&#8217; yapısında kılmıştır ki, bekaretini evlilik dışı yollarla kaybeden bir kadını hor görülmeye layık bilir.&#8221; Arsel&#8217;in ‘çağdaşlık olarak nitelendirdiği şey, evlilik dışı ilişkiyi normal’ karşılamaktır. (s. 165) Arsel, uydurma olan (Iraki, 4/105) &#8220;evin köşesindeki bir hasır, döl getirmeyen kısır kadından daha hayırlıdır.&#8221; sözünü, sahih/gerçek bir hadis gibi kitabında aktarır. Arsel bununla da yetinmez ve hızını alamayarak, &#8220;Kısırlığı bilinen kadına yanaşmayın&#8221; gibi hadis uydurmaktan da geri kalmaz! (s. 166) Peygamberimiz, kadınları döven kimseler hakkında, &#8220;Bu kişiler hayırlılarınız değildir.&#8221; (Ebu Davud, nikah, 43; İbni mace, nikah, 51) ve &#8220;Sizin hayırlınız, eşine hayırlı olandır. Kadınlara ancak iyi insanlar iyi davranır, onlara karşı ancak kötü kişiler ihanet eder.&#8221; (Camiu&#8217;s-sağir, II/11) buyururken, Arsel, Nisa suresi 34. ayeti diline dolar ve okuyucuyu yanlış yönlendirir. <em>Bu konu detaylı olarak ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazımızda ele alınmıştır. </em>Arsel, &#8216;yapıtının&#8217; 80 sayfalık bir bölümünde, kasıtlı olarak yanlış verdiği Hz. Zeynep&#8217;in peygamberimizle evliliğini tam 14 kez anlatmıştır. (s. 173) Arsel ayrıca, kadının şahitliği konusunu da çarpıtarak aktarmıştır. <em>Bu konulara cevaplar için de ‘İslam’da kadın hakları’ ve ‘Hz. Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel&#8217;in Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;na gönderdiği &#8216;açık mektup&#8217;ta, sinek hadisi diye bilinen hadisi reddettiği görülür. <em>Bu konudaki cevaba ‘Ateistlere cevap’ adlı yazımızdan ulaşılabilir</em>. Aynı mektupta, &#8220;Müşrikleri nerede görürseniz öldürün&#8221; ayeti, ‘kadının şahitliği, evliliği’ gibi konuları tek taraflı ve çarpıtılarak aktarır. <em>Bu konuların cevaplara, ‘Tevbe suresi 5. ayet’ ve ‘İslam’da kadın hakları’ adlı yazımızdan ulaşılabilir.</em> Arsel mektubunda ayrıca, &#8220;Batı dünyasında, Tanrı ve peygamber emirleri ile savaşıldığını, dogmatizmden kurtulduklarını, üniversite öğretim üyelerinin de bu çağdışı gidişe karşı şahlanması gerektiğini&#8221; yazmaktadır. <em>Bu konulara cevap için de ‘Kur’an ve Bilim’</em>, ‘<em>İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri</em><em>’ adlı yazıları öneririz.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Diyanet İşleri Başkanlığı, Arsel&#8217;in çarpıtmaların sıralayarak, &#8220;Bunların bahane edilerek başta Kur’an ve Peygamber Efendimiz olmak üzere, İslam dininin eleştirildiğini, Aysel&#8217;in kitaplarında dini hükümlerin maksatlı olarak yorumlanıp alay konusu yapıldığını, İslam&#8217;ın önder şahsiyetlerinin hepsini &#8220;bilgisiz, ilkel şeriatçı&#8221; diyerek küçümsendiğini delilleri ile anlatır. Ayrıca Arsel, &#8220;Şeriatın, insanı insan olmaktan çıkaran ve hayvana yaklaşık yapan bir felaket kaynağı olduğunu (Biz profesörler, s. 120) ileri sürmektedir. <em>Halbuki İslam insanı, sahip olduğu yetenekleri kullanarak meleklerden de üstün bir makama yükseltmeyi amaçlarken, insanlara materyalist bir açıdan yaklaşan evrim teorisi, bizatihi insanın kökeninin hayvan olduğunu iddia etmektedir. Bu konuda ‘Evrim teorisi’, ‘Dawkins’e cevaplar’ adlı yazılarımıza bakılabilir. Arsel, aklı ilahlaştırmış, bilime din olarak tapan klasik pozitivist bir materyalist konumuna düşmüştür. Bu konuda, ‘Bilim değişmez mi?’ ve ‘Ateizm Yanılgısı’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel, ‘toplumsal geriliklerimizin sorumluları’ adlı kitabının 210. sayfasında, &#8220;Bütün sorun, şeriatın (İslam dininin) kendisindedir. Cehalet, şeriatın (dinin) kendisinde yatmaktadır. Akla ve müspet ilme ve ahlaka aykırı ne varsa, hepsi oradadır. Bunları, Arap Peygamberi, Tanrı adına ve tanrının sözleridir diyerek yerleştirmiştir.&#8221; demektedir. <em>Bu konulara cevap için, &#8220;Müslüman bilim öncüleri, Kur’an ve bilim, İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri, Dinsiz ahlak olur mu? Batı medeniyeti, Modernizm ve kadın&#8221; adlı yazılarımızı tavsiye ederiz. Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın cevabi yazısında belirttiği gibi, din sonradan uydurulmamış, insanla beraber var olmuştur. Artık, &#8216;Dinlerin kökeninin Sümerlere dayalı olduğunu&#8217; iddia eden tez çürütülmüştür. Bu konuda, ‘</em><em>Dinler, Sümerler ve Gılgamış destanı?&#8217; ve ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Arsel&#8217;in bağlı olduğu materyalist ve pozitivist dünya görüşü onu önyargıya, o da tarafsız bir inceleme ve araştırma imkanından uzak ve İslam&#8217;a ve Müslümanlara hınç duymaya ve savaşmaya sevk etmiştir. Zaten bunu kendisi de açıkça söylemektedir: &#8220;Ebu Hanife&#8217;ye, &#8216;Hanife Efendi&#8217; derken, bu kişinin adlarının yanına &#8216;Efendi&#8217; sözcüğünü koymak, her nedense bana hınç çıkarma duygusu verir.&#8221; (Biz profesörler, s. 186) Arsel gibi, yeterli bilgi ve yetkisi olmayan insanlardan isabetli hüküm ve sonuçlara ulaşabilmelerini beklemek mümkün değildir. &#8216;Pir&#8217; yani yaşlı kelimesini,  &#8216;pire&#8217; zanneden ve bu konu üzerine bir makale yazan Arsel, bir de hızını alamayarak muhataplarını, &#8216;insan zekasını küçülten kimseler&#8217; (Varlık dergisi, Ağustos 1976, sayı: 827, s. 3) olarak nitelendirmiştir! Arsel&#8217;in tek özelliği, hiç bilmediği konuları bile bildiğini iddia ederek, milletimizin saygı duyduğu her değere hakaret edecek kadar ‘cesur’ olmasıdır. Arsel&#8217;in objektif değerlendirmeler yapması mümkün olmadığı gibi, ilmi durumu ve ihtisası bakımından da, böyle bir değerlendirme yapacak ehliyette biri değildir. (Diyanet&#8217;in Arsel&#8217;e cevabi yazısından)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/seriat-ve-kadin.html">İlhan Arsel’e cevaplar I</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/seriat-ve-kadin.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlhan Arsel&#8217;e cevaplar II</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 11:19:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[İlhan Arsel]]></category>
		<category><![CDATA[İlhan Arsel'e cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve kadın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1106</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazarın &#8220;Şeriat ve Kadın&#8221; adlı eserinin eleştirisi II -Aynı adlı esere cevap niteliği taşıyan bu ikinci yazımızın temelini, ateizmin kıyısından döndüğüm yıllarda, ilahiyat öğrencisi olduğum 1994 yılında yazmıştım. Bazı konular tekrar gibi olsa da katkı sağlayacağını umuyorum- Yazarın kitabına aldığı hadisler ya mevzu (uydurma) ya da anlam ve hedefinden saptırılan hadislerden oluşmaktadır. Kur’an ayetleri ise [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html">İlhan Arsel’e cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazarın &#8220;Şeriat ve Kadın&#8221; adlı eserinin eleştirisi II</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Aynı adlı esere cevap niteliği taşıyan bu ikinci yazımızın temelini, ateizmin kıyısından döndüğüm yıllarda, ilahiyat öğrencisi olduğum 1994 yılında yazmıştım. Bazı konular tekrar gibi olsa da katkı sağlayacağını umuyorum-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarın kitabına aldığı hadisler ya mevzu (uydurma) ya da anlam ve hedefinden saptırılan hadislerden oluşmaktadır. Kur’an ayetleri ise sübjektif yorumlarla kendi istek ve arzularına göre yorumlanmakta, cımbızla ayetler ortam ve içeriğinden kopartılıp onlara önceden belirlenen amaçlara uygun anlamlar yüklenmeye  çalışılmıştadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrensel bir dinin peygamberi olan Efendimizin, kendilerine iman etmelerini istediği insan türünün en az yarısını meydana getiren kadınları kötüleyecek sözlerin ağzından çıkmayacağı malumdur. Arsel, önce kendi görüşü doğrultusunda peşin hükümler ortaya koymakta; daha sonra sanki bunlar ilmen, tarihen doğru şeylermiş gibi bunların üzerine tüm yazılarını oturtmaktadır. Arsel ayrıca aklın ancak İslam’a muhalif kimselerde mevcut olduğunu ima etmekte, Yahudi ve Hristiyan veya cahiliye dönemi kadınlarla ilgili rivayetleri (mesela Yahudilikte kadın uğursuz sayılmasını (Tayalisi, Müsned, s. 215), Hristiyanlıkta ise şeytanın kapısı olarak görülmesini (Sibai, Kadının yeri, s. 50) cahiliye dönemi Araplarında da kadının uğursuz (Buhari, buyu’, 100, Müslim, Fedail, 154) sayılmasını Peygamberimize isnat etmektedir. Halbuki Efendimiz “Bana dünyada kadınlar ve güzel kokular sevdirildi” (Nesai, I/3937, Hanbel, Müsned, III/128) buyurarak, kadın ve güzel kokuyu yan yana zikretmiş, değil kadınlara, hayvanlara bile hakareti yasaklamıştır. (Davud, Edeb, 115/5101)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel işine gelmeyen rivayetleri de göz ardı etmiştir. Mesela, Efendimize isnad edilen, “Namaz kılarken önünüze sütre koymazsanız, köpek, kadın ve eşek o namazı keser.” (Müslim, salat, 265) sözünü işiten Hz. Aişe annemizin “Siz, biz kadınları köpekler ve eşekler ile bir tuttunuz. Vallahi ben divan üzerinde uzanıp yattığımı bilirim. Rasulullah (sav) gelir de divanın ortasına doğru namaz kılardı. Ben O’nun karşısına gelmekten çekinir, (kalkmak istediğimde) divanın ayakları tarafından sıyrılıp çıkardım.“  sözünün de Buhari ve Müslim’de (Müslim, salat 271; Buhari, Sütre, 10, 14; Nesai, Kıble, VII/753, İ. Mace, salat, XL/ 956) geçtiği halde onu görmezlikten gelmiş, kitabına koymamıştır. Zaten aralarında Hz. Ali, Osman, Ebu Hanife, eş-Şafi, Malik, Servi gibi selef ve halef âlimlerinin çoğunluğunun bulunduğu görüşe göre, namaz kılanın önünden kadın, köpek eşek geçerse o kişinin namazı da bozulmaz. Ayrıca Ebu Davud’ta geçen, “Namaz kılan kişinin önünden geçen bir şeyin namazı bozmayacağına” dair hadisi de (Nevevi, Minhac, IV/217, Subki, el-Menhel, V/ 97) tabii ki Arsel görmemiştir! Ayrıca, “Kadın, eşek ve köpeğin namazı bozduğundan” bahseden hadisin tüm senedleri Humed b. Hilal b. Hubeyre’de kesişmektedir ki bu ravi için Yahya b. Said el-Kattan, ‘İbn-i Şirin’in onu beğenmediğini’ aktarmaktadır. Zehebi de zayıf ravileri zikrettiği ‘Mizanu’l-İ’tidal’ adlı eserde ona da yer vermiştir. Yine hadisin ravilerinden Abdullah b. Es-Samit el-Gıfari’yi Buhari hüccet/delil olarak kabul etmemiştir. Ebu Hatim’de de benzer yorumlar bulunmaktadır. (Mizanu’l-İ’tidal I/616, II/ 447, İ. Hacer, T. Tehzib, II/ 33, III/ 172) Urve b. Es-Zübeyr anlatıyor, “Hz. Aişe bize, ‘namazı ne bozar?’ diye sordu. ‘Kadınla eşek dedik. Bunun üzerine Aişe, “Size göre kadın gerçekten pek kötü bir hayvandır. Muhakkak ki ben kendimin, Rasulüllah namaz kılarken bir cenaze gibi Onun önünde uzandığımı görmüşümdür.” (Müslim salat, 269) buyurarak hadisin yanlış rivayet edildiğini aktarmıştır. İşin ilginç yönü, Müslim’deki 265. hadisle İslam’a saldırmayı deneyen Arsel, 269. ve 271. hadislerle ithamlarının çürüdüğünü görmemiştir! Arsel aynı şeyleri Müslim, Nikah 9. ve 10. hadislerde de yapmıştır. Bu iki hadis kısaca, ‘dışarıda beğenilen bir kadın görürseniz, eşinizle halvet yaparak, kötü yola düşmeyin’ mesajı verirken, 9. hadiste “kadın şeytan gibi karşınıza çıkar” ifadesi olan rivayeti kitabına alan Arsel, bu ifadenin geçmediği hemen sonraki 10. hadisi görmezden gelmiştir. Arsel kendisini “aydın, Prof, Bilimsel” kabul etmektedir. İşin ilginç yönü, kadını şeytan suretine benzeten hadisin ravilerinin (yani hadisi rivayet eden, aktaran kişilerin) neredeyse tamamının hadis âlimlerince tenkit edilmesidir. İslam âlimlerince daha güvenilir kabul edilen diğer rivayeti görmezden gelen Arsel, Gazali’nin İhya’sından alıntıladığı bir hadise de ‘ekleme yapmaktan’ geri kalmamıştır. “Kadın dışarı çıktığı zaman şeytan onu takip eder.” cümlesi ile Arsel, Efendimizden yaklaşık 1450 sene sonra ‘hadis uydurmanın devam ettiğini’ göstermesi açısından ilginç bir örneklik teşkil etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Şeriat ve Kadın</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, Kur’an’ı Hz. Muhammed&#8217;in yazdığı iddiasındadır ve hadisin tanımını da bu mantık çerçevesinde şöyle yapmaktadır: “Muhammed&#8217;in ‘Kur’an olmayarak’ söylediği sözler.” (s. 9)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel İslam&#8217;a saldırmak için muta nikahını bile  savunmaktadır: “Muta nikahı kadının İslam öncesi Arap kadınının özgürlüğünün örneğidir, fakat Muhammed bu sistemi kadının özgürlüğüne yer veren bir sistemdir diyerek kaldırmıştır.” (s. 27) Kadının vücudunu belli bir süre için istismar edip sonra kullanılmış bir mendil gibi atmak mıdır kadının özgürlüğü? Dikkat edilirse Arsel için özgürlük, kadının bedenine ulaşma ile sınırlıdır! &#8220;Kadınlara danışın aksini yapın&#8221; (s. 1, 270, 409) mealindeki hadis zaten uydurmadır. (Aliyyul-Kari, E. Merfua, s. 257; Sehavi, M. Hasene, s. 225; Şevkani, F. Mecmua, s. 130) Bakara, 233. ayet zaten, anne baba aralarında istişare ederek yani danışarak bir sonuca varınca, Allah&#8217;ın bu sonucu kabul ettiğini bizlere bildirmektedir. Hz Resul de bir hadisinde: “Kızlarınızı ilgilendiren hususlarda anneleri ile istişare edin.” buyurmuşlardır. (Suyuti, C. Sağir, I/4) Hz. Resul Ümmü Seleme&#8217;ye danışmış, onun fikrini kabul etmiş, Hz. Ömer de Şifa binti Abdillah&#8217;ın görüşüne göre hareket etmiştir. Yine  Ömer başka bir konuda Kureyşli bir kadının itirazı üzerine onun görüşünü dinleyip kabul etmiştir. (İbni Kesir, Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azım, I/467; Askalani, T. Tehzib, XII/428; Vakıdı, K. Meğazi, 613) İmam-ı Ebu İshak el-İsferayini de, kadınların rivayet ettikleri hükümler ve hadisler erkeklerin rivayet ettiklerine zıt düşerse, kadınlarınkini erkeklerinkine tercih etmiştir. Kerime bint Ahmed el-Merveziyye, Buhari&#8217;den hadis rivayet edenler arasındadır. Bu hanımın hadis mecmuası güvenilir nüshalardandır. İbn Hacer el-Askalani, ‘Fethu&#8217;l-Bari&#8217;de ondan övgüyle bahseder. Ayrıca; Hz. Aişe&#8217;nin ilmi sahada gösterdiği başarı ancak akli yeterliliğine sahip bir kişinin gösterebileceği bir başarıdır. (Abdulhayy Kettani, et-Teratıbu&#8217;I-Idariyye, XI/432 433)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Uğursuzluk üç şeydedir&#8221; (s. 9, 62, 105, 113) gibi uydurma hadisleri kitabına toplayıp, sanki Hz. Resul demiş gibi aktarmış, ayetleri kesip, genel konseptinden ayırıp, genel anlamından koparıp sonra da İslam&#8217;da kadın, miras gibi (s. 12) konularla kitabını doldurmuştur. “Kadın nasıl geriye atılmışsa sizde onları geriye atın” sözünü hadis kabul eden Arsel, Ayni’nin ‘el Bidaye’ adlı eserinde “Bu söz mevkuf&#8217;tur.” dediğinden yani bu söz peygamberimizin sözü değil, bir sahabeye ait olma ihtimali olan bir sözdür habersizdir! Kemalettin İbn-i Hümam da aynı görüştedir: ‘Bu hadis değil sahabelerden Mesud&#8217;un sözüdür’ derken, İmam-ı Merginani de ‘bu sözün peygambere uzanan kaynağı yoktur’ demektedir. &#8220;İslam öncesi Arap yaşamlarında kadını hor gören gelenekler hâkim olmamıştır. Ne İslam&#8217;ın özünde kadın hak ve özgürlükleri yatmaktadır ne Kur’an&#8217;da kadının insanlık haysiyetine saygı diye bir şey söz konusudur ve nihayet ne de Muhammed&#8217;in kadını yücelttiği iddialarında isabet vardır.” (s. 23) diye yazan Arsel’e göre ‘Kadının satılmasını engellenmesi, kız çocuklarını diri diri gömmenin yasaklanması, kadın vücudunun sömürülmesinin yasaklanması, ona mülkiyet, eğitim hakları vermesi gibi haklar önemsiz ayrıntılardır! İşin ilginç yanı Arsel’in, reklamlardaki kadın vücudunun istismarını, metres uygulamalarını, genelevlerde kadınların satılmasını eleştiren tek bir cümlesi dahi yoktur! İslam&#8217;ın her kuralında eksiklik arama mantığı Arsel’i handikaplara sürüklemektedir: &#8220;Muhammed kız çocuklarını gömme yasaklamasının sebebi kadına değer vermesi değil, Müslüman sayısının azalmasına engel olmaktır.&#8221; (s. 28) Yazara göre İslam&#8217;ın iyi yönleri kötü, kötü (!) yönleri ise zaten kötüdür!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Çarşıdan getirilen değişik yeni şeyleri çocuklar arasında taksim ederken önce kızlardan başlamalı çünkü onlar ruhen daha hassas ve incedir&#8221; (Yahya b. Yahya, Ş. İslam, s. 86); &#8220;Hanımlarınızla güzel geçinin&#8221; (Nisa, 19); &#8220;Sizden kimin kızı veya kız kardeşi bulunur, onlara iyi muamele eder, onların hakkını yerine getirme konusunda Allah&#8217;tan korkarsa, o cennetliktir.&#8221; (Tirmizi, IV/320) ve kız çocuğu olmasını kötü görenleri azarlayan ayet (Nahl, 58-59) gibi birçok ayet ve hadise yazar hiç rastlamamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türklerin kadınlara hak ve özgürlük verdiğini kanıtlamak için bir Müslüman olan Tuğrul Bey&#8217;i  (s. 31) ve 4 eşi olan Muhammet Özbek Han&#8217;ı (s. 40) örnek vermesi de iddiaları ile tezatlık teşkil etmektedir. &#8220;Her toplum kadına verdiği değere oranla gelişir ya da ilkelleşir&#8221; (s. 40) diyen Arsel, ‘Birkaç senede Müslüman olan Arapların neden hem medeniyet hem kültürde ilerlediğini’ anlatan ve kendisi hayatta iken Türkçeye çevrilen Sigrid Hunke&#8217;nin ‘Avrupa&#8217;nın Üzerine Doğan İslam Güneşi’ adlı eserini okusa idi keşke! &#8220;Şeriatta insanın kul niteliğinden ötürü ezildiğini (Bu konuda ‘Kul olmak gerçek anlamı ile özgür bir birey ve vatandaş olmak demektir’ başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz) ve bu ezikliğin acısını kendisinden aşağıda olan kadından çıkarma yoluna gidildiği&#8221; (s. 45) iddia eden Arsel, mesela dini bayramlarda tüm insanları aynı duygu etrafında hiçbir zorlama olmadan birleştiren, oruç açma anında tüm şehri aynı duygularla birleştiren, cemaatte aynı safta patron ile işçiyi birleştiren, Hacta ümmeti kaynaştıran vd. başka bir güce örnek verebilir mi idi acaba? Efendimiz döneminde mescidi silip süpüren zenci  bir kadın ölünce defnedilmişti. Hz. Resul onu sorar ve durumu öğrenince &#8220;Bana vefatını haber vermeli değil mi idiniz? Haydi bana kabrini gösteriniz!&#8221; buyurur. Kabri başına gelince namaz kılar. Gelelim yazarın bu olayı değerlendirmesine: &#8220;Bu  Muhammed&#8217;in  ırk ayırımı yapmadan kadınlara değer verdiğini değil, mescid gibi yerlerde hizmet görmeyi teşvik amacına dayanır!” (s. 49) Tarih kitaplarında hadis diye geçen sözler İslam literatüründe delil, kaynak kabul edilmezken, bu tarih kitaplarında geçen ve hadis kitaplarında yer almayan, Kur’an&#8217;a, İslam&#8217;ın ruhuna aykırı sözleri &#8220;hadis&#8221; diye okura yutturmaya çalışan (s. 62) Arsel, Ayrıca ‘hikayeye göre’ diye başlayıp, masal türü şeyleri aktardıktan sonra bir anda bu rivayetleri kesin imiş gibi İslam&#8217;a saldırmaya devam etmektedir. (s. 85) İslam&#8217;ın cinselliğe karşı olumsuz bir tutumu olduğunu ispat için Arsel bakalım nasıl bir örnek vermiş! Hz. Yusuf&#8217;un başından geçenleri anlatmadan direk Hz. Yusuf&#8217;un zinadan uzak olmak için söylediği sözü aktardıktan sonra Arsel bakın konuyu nereye bağlamaktadır: &#8220;Allah&#8217;ım! Bana zindan bunların benden istediğinden (zinadan) daha hayırlıdır.” (s. 67) Yazar zina bile olsa, kadın kocasını aldatmak istiyorsa fırsatı kaçırmamalı mesajı mı vermek istemiştir acaba? Arsel’in ‘orijinal’ fikirlerinden biri de şudur: Müşrikler Hz. Resul&#8217;ü öldürmek için evini sarmayı planlayınca ne olmuş biliyor musunuz? &#8220;Şeytan Hz. Resul&#8217;e durumu haber vermiş!&#8221; İşte böyle gülünç mantık işletmiştir Arsel kitabı boyunca. (s. 82, 106, 137 152, 212, 355) Diğer orijinal iddiası da şudur: Muhammed  kendisinden sonra halifeliğe damadı Ali&#8217;yi değil, Ebu Bekir&#8217;i uygun görmüştür. Onu aklen ve fikren Ali&#8217;ye üstün kabul etmiştir. (s. 165) Muhammed Ebu Bekir&#8217;i halife olarak vasiyet etmiştir. (s. 352)  Halbuki Hz. Resul kimseyi vekil, halife tayin etmemiştir! Hz. Ebu Bekir &#8220;Seçimle&#8221; halife olmuştur. Hz. Resul seçse/vasiyet etse seçime lüzum kalır mı idi? &#8220;Kadın olmasa idi hakkı ile Allah&#8217;a ibadet edilirdi.&#8221; sözü de hadis değildir. İ. Şevkani, İbn-i Adıyy, İ. Suyuti, Acluni, İ. Cevzi,  Mürre, Nesai,  Ahmed b. Hanbel: &#8220;Hadisin aslı yok, merdut, reddedilir&#8221; derler. (Menavi, Merhu camius-sağir: V/343; Şevkani, el Favaid, 119; Suyuti, el-Leali, II/159; Aclunı, Keşfu’l- Hafa, II/165; Cevzi, K. Mevzuat, II/255) Benzer anlamdaki &#8220;Kadın olmasa erkek cennete giderdi&#8221; sözü de yine uydurmadır. Şevkani ve Suyuti ‘hadis metruk, yalan’ derler. (Şevkani, Fevaid, 119, el- Leali, II/159) Yazarın dini altyapısını göstermesi için şu cümlesini aktaralım: &#8220;Muhammed&#8217;e peygamber olarak tapanlar.&#8221; (s. 80) İslam’a göre Allah dışında başka bir varlığa (peygamberler dâhil) tapanlar müşriktir ve kafirden de daha aşağı derecededir. Zaten günümüze dek (Hz. Ali için bile tanrı diyen çıkmıştır ama) Efendimize tapan hiçbir Müslüman çıkmamıştır, çünkü peygamberimiz bunun tüm önlemlerini almıştır! Ama ilginçtir oryantalistler aynen bu iddiayı defalarca dile getirmişlerdir! Arsel kaynağını buradan ele vermektedir! Detay ve ceaplar için ‘Oryantalizm yanılgısı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kadına okuma yazma öğretmeyin&#8221;  (s. 269, 417) mealindeki sözün ‘uydurma’ olduğunda görüş birliği vardır. (Albanı, M. Müslime, 13; Zehebi, T. Mustedrek: II/396; İ. Kayyım el-Cevziyye,  K. Mevzuat, II/268; Darekutni, Heysemi,  M. Zevaıd: IV/93; Acluni, K. Hafa: II/316) Muhaddisler ravilerin tek tek isim isim kezzab/çok yalancı olduklarını belirlemişlerdir. Dikkat edilirse uzmanlarınca yalan olduğu birçok eserde açıkca ifade edilen uydurma hadisleri bir araya toplayıp İslam’a saldırı gayreti içine giren Arsel bu rivayetlerin uydurma olduğunu bilmiyorsa cahildir, bilip aktarıyorsa müfteri ve önyargılı bir karakter çizmektedir ki, her iki durumda kitabındaki fikirlerin ilmi seviyesini ortaya koymaktadır! Kısaca yukarıdaki rivayetler gibi bu sözler de hadis değildir, İslam&#8217;ı, Müslümanları asla bağlamamaktadır! Şifa binti Abdullah adında hanım sahabeye Efendimiz: &#8220;Hafsa&#8217;ya yazı yazmayı öğrettiğin gibi, nemle hastalığının çaresini de öğretsene.&#8221; buyurmuştur. (Ebu Davud: IV/11)  Bu hadisten hareketle; İ. Teymiyye (Şevkani, N. Evtar, VIII/213); Hattabi (M. Sunne, IV/227); Sehanfüri el Hindi (B. Mechud, XVI/217); İ. Cevzi (Zadulmead, III/146); Azimabadi (A. Mabud, X/374) gibi birçok âlim değil yasaklamayı, kadınların okuma yazmalarının İslam’a uygun olduğunu ifade etmiş ve teşvik etmişlerdir. Tarihte Hz. Aişe, Ümmü Uleyye, Kerime b. Ahmedil Mervezi, Ümmü Varaka binti Nevfel, Hz. Zeynep, Fatma binti Kays, Hafsa binti Şirin, Fatıma El-Fihri, Meryem el-Usturlabi, Sutayta el-Mahamali, Fatıma el-Mecritiye gibi kendilerinden ilim öğrenilen birçok kadın âlimler de mevcuttur. 1990’lı yıllarda ülkemizde tesettürlü hanımların okuması yasaklanınca bu hanımların okuyabilmek için dünyanın dört bir tarafında dağılmaları da bu tür iddiaları zaten yalanlamaktadır! Onları okumaktan men edenlerin de Arsel zihniyetindeki insanlar olması da olayı iyice ironikleştirmektedir! Bu konuda ‘İslam kadınların okumasına karşı mıdır?’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, &#8220;Cinsi münasebetten sonra yıkanmak erkeğe emredilmiştir. Çünkü erkeğin tenasül uzvu bile kadınınkine nazaran daha temiz, kutsal, şerden korunmalıdır&#8221; (s. 101) derken insanın yazara sorası gelmektedir: ‘Kadınlar gusül almıyor mu acaba?!’ Arsel, &#8220;Kadınla sevişmese bile erkek sadece sarılsa bile yıkanmalıdır, çünkü kadın   pistir, şerden ibarettir, ona dokunan yıkanmalıdır.&#8221; (s. 102) diye de devam eder hayali senaryosuna. Halbuki sadece sarılmak gusül gerektirmez. Sadece ‘mezi’ gelirse her ‘iki taraf da’ namaz abdesti alsa yeterlidir! Arsel, “Tanrı vahiy indirmekle görevlendirdiği melekleri dahi kadınlardan değil, erkeklerden seçmiştir.” (s. 413) der ki, tüm meleklerin cinsiyetsiz olduğunu Kur’an ve İslam âlimleri defalarca vurgularken, Cebrail&#8217;in erkek olduğunu da 1450 sene sonra ilk fark eden Arsel olmuştur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Kur’an&#8217;da tanrı özellikle erkeklere hitap eder.&#8221; (s. 123, 210) iddiasında da bulunur Arsel. Bilindiği gibi romantik bir dil olduğu iddia edilen Fransızcada bile kadın erkek karışık bir grup için de o gruba hitap erkek (maskülen) sigası ile yapılır. Aynı şekilde Arapçada da eğer erkek ve kadınlardan oluşan topluma hitap edilecekse yine erkek (müzekker) sigası kullanılır. Aynı durum İngilizce için de söylenebilir. İngilizce ‘man’ hem erkek hem insan anlamındadır. Ama ‘woman’ kelimesi sadece kadın anlamına gelir. Bu bir gramer kuralıdır ve dil kurallarının din ile alakası yoktur, bu kural İslam öncesi dile yerleşmiş bir kaidedir. Amerika&#8217;lı akademisyen fizikçi Fritjof Capra bir eserinde kadın ve erkekleri temsil için &#8216;his&#8217; kelimesini kullanmıştır: &#8220;eril zamir olan ‘his’ hem erkekleri hem kadınları kapsayacak şekilde kitapta kullanılmıştır.&#8221; (Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası, s. 98) Yine ateist yazar Bertrand Russell tarafından yazılan &#8216;Has Man a Future?&#8217; adlı eser Türkçeye ‘İnsanlığın geleceği var mı?’ diye tercüme edilmiştir. Arsel’e göre Russell sadece erkeklerin mi geleceği olmadığını ima etmektedir?! İbni Hazm da, ‘Hz. Resul tüm erkek ve kadınlara gönderildi. Allah ve Resul&#8217;ün hitabı dolayısı ile hem erkek hem kadınlara yöneliktir. Bu hitapları açık bir nas olmadan erkeklere tashih edip kadınları dışarıda bırakmak caiz değildir&#8221; demektedir.’ (El İhkam, III/81)   “Kur&#8217;an&#8217;da hitap genel itibarıyla eril (maskülen/müzekker) kalıpla kullanılır. Ateistlerin mantığıyla, inkarcı zalim kadınların cehenneme girmeyeceği bile söylenebilir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 40) “Firavun&#8217;un eşine cennette köşk verilecektir. Hz. Nuh&#8217;un, Hz. Lut&#8217;un eşleri gibi olanların ise cehenneme atılacakları belirtilmektedir. Kur&#8217;an&#8217;da kişinin değeri, cinsiyetine göre değil, inancına ve yaptığı güzel işlere göredir.” (Prof. Cafer Karadaş, Ateist ve deistlere cevap, s. 51)  &#8220;Erkek olsun kadın olsun, kim bir mümin olarak güzel, faydalı ve dürüstçe işler yaparsa kesinlikle ona çok hoş bir hayat yaşatacağız.&#8221; (Nahl, 97) Görüldüğü gibi Arsel’in iddiaları ile İslam hiçbir şekilde örtüşmemektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eserin 152. sayfasında Arsel kız çocuklarına iyi davranma ile ilgili hadisleri verir ve sonra da kendine layık bir bakış açısı ile şu yorumları yapar: &#8220;Bu sözlerin altında çıkar vardır, kız çocuklarına iyi davranan sonuçta ondan yararlanır.&#8221; (s. 152, 155) Arsel devam eder: &#8220;Cennet annelerin ayağı altındadır sözleri ile yaptırtmak istediği şey, kadınların kocalarına iyi bakmalarını ve bol çocuk  yapmalarını  sağlamaktır.&#8221; (s. 259) Halbuki Anne kelimesi çocukla irtibatlıdır, koca kelimesi ile irtibatlı olan eş, hanım kelimeleridir. Yazarın kastettiği anlamında hadis söylense idi “Cennet eşlerinizi -T. Dursun’un kullandığı ifade ile- ‘karılarınızın’- ayağı altındadır” şeklinde olması gerekmez mi idi? Ki yine kastettiğinin zıttına bir anlam çıkmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine yazar boşanma aşamasında kadın erkek her iki tarafı uzlaşmaya çağıran ayeti de, &#8220;Bu yol talakı insaf sınırlarına sokar görünmüş ise de aslında bunu bir uyutma ve kadını bu haksızlığa razı etme siyaseti olarak yapmıştır.&#8221;  (s. 387) diye yorum yaparak, artık onun bilinen alıştığımız bakış açısını ortaya koymaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ne hazindir ki, her vesile ile ve her ihtiyacı için tanrıdan vahiyler  getirten Muhammed, anası ya da babası lehine ve onları şereflendirmek maksadıyla böyle bir yola gitmeyi düşünmemiştir.&#8221; (s. 457) demektedir Arsel. Aslında Arsel bu sözleri ile, ‘Kur’an’ı Hz. Muhammed’in yazmadığını’ da itiraf etmiş olmakta değil midir?! Başka yerlerde de ateistler, “Muhammed anne babasına torpil geçiyor” şeklinde uydurma rivayetlerden hareketle Hz. Resulün onları cennetlik ilan ettiğini ileri sürüp Efendimizi yine eleştirmektedirler. O uydurma rivayetler gerçek olsa o ateistler saldırmakta, doğru olmasa bu Arsel saldırmaktadır. Önyargı, sübjektivizm  ve taassup kokan yukarıdaki alıntılar pozitivist, rasyonalist, empirist ve realist, septik olduğunu iddia eden bir akademisyenin yazdığı kitaptan aktarılmıştır. Görüldüğü gibi bir insanın akademisyen olması onun önyargılı, tutucu, bağnaz ve cahil cesaretine sahip olmasına engel olmamaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Aynı yazarın ‘Müslümanlık Sınavı’ ve ‘Kur’an’ın eleştirisi</strong>’ <strong>adlı kitaplarının değerlendirilmesini aşağıda sunuyoruz. İtalik yazılar Arsel’e ait ifadelerdir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanlık sınavı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 1</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar diğer eserlerinde olduğu gibi yine uydurma hadislerden hareketle, birbiri ile bağlantısı olmayan konuları ardı ardına ekleyerek okuyucuyu yanıltmaya, önceden hedeflediği sonuçlara uygun yorumları eserine toplamaya çalışmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;islam dini büyü ve sihre inanmaya ya da üfürükçülük gibi şeylere (ve üfürükçülüğün tükürüklü ya da tükürüksüz uygulamasına ) izin verir mi?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bırakınız  Hz. Muhammed&#8217;in  tükürüğünü, artık bilim, idrarın  bile iyileştirme özelliklerini  kabullenmiş durumdadır. Bu konuda &#8216;Ateistlere cevap&#8217; başlıklı yazımıza bakılabilir. Tükürükle ilgili hadisin bilimsel değerlendirilmesini T. Dursun’a cevap verirken yukarıda yapmıştık.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Parapsikoloji  ilminin 100 senedir Rusya&#8217;da, 50 senedir Avrupa&#8217;daki  üniversitelerde kürsüleri kurulmuşken, ülkemizde bu bilim dalı için &#8220;Bu bilim dışı!&#8221; türü değerlendirme yapan önyargılı ve bilimi materyalist dünya görüşüne hapseden bir yaklaşım tarzına sahip kişiler, telepati, durugörü, psikokinezi gibi paranolmal olayları bilimsel temelde inceleyen bu bilim dalına hâlâ küçümser gözle yaklaşmaktadırlar! Ama bu materyalist aydınlanma dönemi zihniyetinin çoktan Batı’da bile sorgulanır hale geldiğinden de bu kesim ne yazık ki hâlâ habersiz gözükmektedir! Sihir de cin de vardır, bu konu için ‘Cinlerin varlığı’ adlı yazımıza bakılabilir. Üfürükçülük adı verilen şey ise, vücuttaki pozitif enerjinin yoğunlaştırılarak karşıya transferidir ve bu artık bioenerji ile alakalı bir bilimsel konudur. Tabii bundan maddi bir menfaat edilmesi dinen yasaktır! Ayrıca suya üfürmek değil avuca üflenip vücuda sürülmesi türü uygulamalar dinimizde vardır. Materyalist bakış açısına sahip ateistlerin parapsikoloji, kuantum fiziği, izafiyet teorisi, biyoenerji, alternatif tıp, anti-psikiyatri, post-modernizmden habersiz olarak hâlâ bilim adına kendilerini tek yetkili görmeleri de artık bir handikap oluşturmaktadır! Duanın gücü örnekleri için de ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Muhammed, her ne kadar batıl inançlara karşıymış gibi görünmüş ve örneğin Kur’an’a: &#8220;Hak geldi, batılsa yıkılıp gitti. Kuşkusuz batıl yıkılıp giden türdendir.&#8221; (İsra suresi, ayet 81 ) ya da: &#8220;Tanrı batılı yok eder ve hak olanı sözleriyle yerleştirir.&#8221; (Şura suresi, ayet 24; Sebe’ suresi, ayet 49; Enbiya suresi, ayet 18, Kehf suresi, ayet 56 vb.) şeklinde ayetler koymuşsa da, her hususta olduğu gibi bu hususta da söylediklerinin tersi olan şeyleri yapmaktan geri kalmamıştır.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir kere bu ayetlerdeki batıldan kasıt, İslam dışı düşünce sistemleridir. Batıl inanç ise İslam’da zaten yasaktır. (DİA, XVIII/382-384) Ayrıca Hz Muhammed Kur’an’a bir şey koyamaz veya çıkaramaz da! (Hakka, 44-47) ‘Kur’an’ı Muhammed mi yazmıştır?’ adlı yazımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Kâbe’deki ‘kara taş’ ı (hacer-i esved ) öpüp okşaması ve bu taşı ilah niteliğinde kılmasından ve müslümanlar için tapınak yapmasından mina dağı’nı sağ tarafına alarak &#8216;cemre&#8217; mahallinde yedi çakıl taşı atmak suretiyle şeytanları kaçırtmaya çalışmasından tutunuz da hastalıkları tükürüklü ve tükürüksüz üfürük usulleriyle tedavi yolunu seçmesi ve başkalarına da bu şekilde yapma iznini vermesi, Muhammed’in batıla olan bağlılığının nice örneklerinden bazılarıdır.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şeytan taşlama sadece bir temsildir, simgedir; orada şeytan yoktur. &#8220;Ey şeytan, birinci taş ile artık hactan dönünce yalan konuşmayacağım. İkinci taş  ile  artık gıybet yapmayacağım…&#8221; niyetleri ile temsili olarak şeytan orada  taşlanır ve amaç hac sonrası için bir ön hazırlık niyet göstergesidir! Haceru’l-Esved ise, Hz. Ömer&#8217;in de “Biliyorum ki sen bir taşsın, ne bir faydan ne de zararın vardır.” (Buhari, Hacc 50, 57, 60; Müslim Hacc, 248, 120; Muvatta, Hacc 36; Tirmizî, Hacc 37; Ebu Davud, Menasik) dediği gibi sadece bir taştır ve tarihte hiçbir Müslüman Hz. Ömer’i bu sözünden dolayı eleştirmemiştir. İmam Nevevi&#8217;nin de belirttiği gibi Hz. Ömer&#8217;in bunu söylemesine sebep: &#8220;Müslümanların putperestlikten yeni kurtulmuş olmalarıdır. Hz. Ömer Hacer-i Esved&#8217;i öperse, cahillerin bu işin eski hal üzere devam ettiği zannına kapılmalarından korkmuş ve cahiliye döneminde Araplar, putların, insanı Allah&#8217;a yaklaştırdığına inanırlarken Hz. Ömer bu itikada muhalif hareket etmek gerektiğine, ibadetin ancak, faydası ve zararı olmayan şeyleri yaratan Allah&#8217;a yapılacağına dair uyarıda bulunmuştur.&#8221; (Nevevi, Şerhu Sahihi Müslim, VII/16-17; Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, VI/108-109) Bu konu ayrıca ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızda, ‘Müslümanlar Haceru’l-Esved’e taparlar, Kâbe’ye secde edip şirke mi düşerler?’ başlığı altında ayrıca ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>soru: &#8220;Oruçlu bir kimsenin, ölü insan vücudu, hayvan ya da uyumakta olan bir kadınla (onu uyandırmadan) cinsi münasebette bulunması konusunda İslam ne gibi buyruklar getirmiştir?&#8221; eğer bu soruyu yadırgar ve: ‘bu nasıl iştir? hiç böyle bir din hükmü olabilir mi? İslamda böyle bir şey yoktur’ şeklinde yanıt verecek olursanız, Müslümanlık sınavından sıfır alır, kafirler arasında yerinizi bulursunuz! Yok eğer: ‘evet bunları Muhammed’in buyurukları olarak benimsiyorum, çünkü başta diyanet işleri başkanlığı’nın yayınları olmak üzere tüm İslam kaynaklarında bunun böyle olduğu bildirilmekte’ derseniz, siz tam bir Müslüman sayılırsınız. Çünkü gerçekten de diyanet işleri başkanlığı’nın ve din adamlarımızın, Muhammed’ in buyrukları olarak insanlarımıza bellettigi din verilerine göre oruçlu kişi, hayvanla ya da ölü insan vücuduyla cinsel ilişkide bulunacak olursa, orucu bozulmuş sayılır; bu gibi hallerde kişinin ‘kaza orucu’ tutması gerekmektedir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kafirler arasında yer almak” için ‘imanın temel ilkelerinden birini’ reddetmek gerekir. Yukarıdaki görüş ise bir fetva yani insan kaynaklı bir yorumdur. İslam’da birçok farklı mezhep vardır ve bu mezhepler farklı yorum, fetvaları nedeni ile birbirini kafir ilan etmezler! Gelelim konu olan fetvaya! Mesela ceza hukukunda adam öldürmenin cezasının olması, o  hukuk sistemini savunanların bu fiili onayladığı anlamına gelebilir mi? Hukukta ve İslam fıkhında da  -özellikle Hanefi mezhebinde- ‘sadece  olan olaylara değil, olabilecek olaylara da fetvalar’ verilmiştir.  Böyle  bir ‘yanlışı’ bir gün bir yapan çıkarsa, ‘cezası şudur’ diye önceden kişisel görüşler ifade edilmiştir! Fıkıh  hayatın kendisidir, olanlara, yapılanlara ve olabileceklere karşı gerekenleri ifade eder. İşin ironik yönü, kendisi de bir hukukçu olan Arsel’in bu konulara yabancı olmaması gerektiğidir. Hukukta ictihad kavramını ya bilmeden ya bildiği halde gizleyerek konuya bu açıdan yaklaşmak da sadece taassup ile açıklanabilecek bir özelliktir! Bu arada hatırlatalım, Efendimizin ‘sadece’ oruçlu iken eşi ile -hadislerde uykuda ifadesi de yoktur!- ilişkiye giren kişinin orucunun bozulacağı ile alakalı hadisi vardır (Buhari, Savm, 30 [1936]; Müslim, Sıyam, 81-84 [1111]; Ebu Davud, Savm, 37 [2393]; İbn Mace, Sıyam, 14) diğer hususlar hadislerde geçmez! Ama merak edenler için belirtelim, hayvanlarla sex için ülkeler arası seyahat edenler Avrupa’nın ateist ülkelerinde olanlardır! Detaylar için ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ adlı yazımıza bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Size deseler: &#8220;Yemek yediğin çanağın ya da su içtiğin bardağın içine sinek düştüğü zaman sineğin her tarafını batır, sonra çıkar at ve yemeğine ya da içmene devam et. Eğer sineğin, dışarıda kalan ‘ şifa ‘ kanadını yemeğin ( ya da içeceğin ) içine batıracak olursan, şifa hastalığı gidermiş olur.&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel’in, kendince alay ettiği bu durum bilimsel olarak kanıtlanmıştır! Ayrıca, çöl gibi ortamlarda su başta olmak üzere gıda maddeleri her istenildiği anda bulunamayabilir, o nedenle de çok  değerlidir. Hadis-i şerif ‘zorunlu hallerde’ neler yapılabileceğini bize aktarılmıştır. Ama çöl dışında, zorunluluk yoksa temizlik dini olan İslam, gerekeni yapmamıza izin verir. Zaten bu fiilin dinen farz olduğunu da hiçbir âlim ileri sürülmemiştir! I. Dünya Savaşında kimyasal  gaz saldırılarında askerler idrarlı  bez ile ağızlarını sararak kendilerini korurlardı, hatta II. Dünya savaşı sırasında ülkemizde sivil halka bile bu bilgi aynen öğretilmiştir. Ama bu, her zaman idrarlı bezle dolaşmayı veya alternatif durumlar varken bu metodu kullanmayı zorunlu kılmaz. İşte bu hadisten de çıkarılacak hüküm budur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin hadisi şu şekildedir: &#8220;Sizden birinizin kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırsın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur.&#8221; (Ebu Davud, Et&#8217;ime 49, Buhari, Tıbb 58, Bed&#8217;ü&#8217;l-Halk 14; İbnu Mace, Tıb 31, Nesai, Fera&#8217; 11) İbnu&#8217;l-Cevzi der ki: &#8220;Bu kimsenin söylediğinde bir gariplik yok. Zira arı, baş kısmıyla bal toplar, aşağı kısmıyla da zehir alır. Zehiri öldüren yılanın eti, zehrin tedavisinde kullanılan ilaca katılmaktadır.&#8221;  (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, XI/135-137) İşte iman sahibi bir İslam âliminin yaklaşımı ve ateist akademisyenin yukarıdaki bakış açısı. Şimdi de gelelim konunun bilimsel boyutuna. “Çağın antibiyotikleri kurtçuklardan geliştirilebilir. Bilim adamları, yeşil ‘sinek’ larvalarının salgılarından elde edilen yeni bir antibiyotik türü keşfetti.” (Hürriyet, 06.08.2008; Yeni Şafak, 07.08.2008) “Sineklerden antibiyotik elde ettiler. Çığır açacak ilk adım. Sydney&#8217;deki Macquarie Üniversitesi&#8217;nden Prof. Andy Beattie önderliğindeki ekip çok ilginç bir araştırmaya imza attı. Sinekler, böcekler ve ‘her türlü haşerenin çürüyen et ve gübre dâhil her pisliğe karşı dayanıklı olduğunu dikkate alan’ bilim adamları, &#8221;Bu yaratıkların enfeksiyonlara karşı süper direnci olması gerekli, aksi halde sağ kalamazlardı. Onlardan antibiyotik yapma deneyimlerimiz şimdilik başarılı sonuçlar verdi&#8221; dediler.” (Hürriyet, 1.10.2002)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sinek kanadındaki mikrop öldürücü özellik keşfedildi. Makale, ‘Acta Biomaterialia’ adlı bilim dünyasında itibarı yüksek bir dergide yayınlanıyor. 1 Eylül 2017’de basılan makalede bazı sineklerin ve uçan böceklerin kanatlarındaki kimyasal yapılar incelenmiş ve çok ilginç bulgular elde edilmiş. Bazı sineklerin kanatlarının yapısı incelendiğinde bilim adamları çok etkili bir bakteri (mikrop) öldürücü bir yapıyla karşılaşmışlar. Palmitik ve stearik asitlerin kristalize olmuş bir türevinden oluşmuş kaplama taşıyan sinek kanatlarının, tıp dünyasının tedavi etmekte zorlandığı Pseudomonas aeruginosa ve Staphylococcus aureus gibi çok tehlikeli mikropları bile öldürebilecek bir nitelikte olduğu görülmüş. Üstelik bunu yaparken sineğin kendisine veya çevreye zarar veren herhangi bir yan etkiye yol açmadan bu etki gerçekleşmekte. Halbuki bilindiği  gibi, ‘antibiyotiklerin çok ciddi yan etkileri’ görülebiliyor. Bu iki yağ asidinin çok özel şekilde tasarlanmış mikro kristal yapısı bu çok etkili antimikrobik özelliği sağlamakta. Yazıda bu yapının ayrıntısı üzerine uzun değerlendirilmeler yapılıyor. (Elena P.Ivanova et al. Bactericidal activity of self-assembled palmitic and stearic fatty acid crystals on highly ordered pyrolytic graphite. Acta Biomaterialia. Volume 59 react-text: 70 , /react-text react-text: 71 1 September 2017 /react-text react-text: 72,Pages 148-157; Prof. Volkan Tuzcu, Zafer, Eylül 2017, satı: 489)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Sinekten antibiyotik elde etme çalışmaları geçtiğimiz yüzyılda başlanmış’ ve bu sayede ‘1930 ve 1947’de İngiliz ve İsveç ilim adamları “cafasin” ve “klotinizin” adlı antibiyotikleri keşfetmişlerdir. Günümüzde artık ‘sinek vücudunun tamamen anti bakteriyel etkiye sahip güçlü antibiyotikler ile kaplı olduğu da’ bilinmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-11679 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/4573475638.png" alt="" width="265" height="200" /><img decoding="async" class="wp-image-6293 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sinek-kanat-deva-ilac-3.png" alt="sinek-kanat-deva-ilac-3" width="457" height="206" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="wp-image-7799 size-full aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/karasinek-bilim-kanada-1.png" alt="" width="392" height="604" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özellikle yukarıda ekran görüntülerini verdiğimiz araştırmaların ikincisinin başlığı hadis ile tıpatıp aynıdır. ‘Antibiotic on the the left wing of the the house fly can kill its own bacteria’:  Ev sineğinin sol kanadında bulunan antibiyotik kendi bakterisini yok edebilmektedir! (prezi.com/54iy0nh216hy/antibiotic-on-the-left-wing-of-the-house-fly-can-kill-its-own-bacteria. Ayrıca: pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/33612611) “Showed that the antimicrobials of the M. domestica house fly originated from the antagonistic bacteria found on the right and left wings of M. domestica.”: Özetle, ev sineğinin sağ ve sol kanatlarında antimikrobiyaller var! (researchgate.net/profile/Muhammad-Asril-3/publication/358641649_Tracking_The_Source_of_Antimicrobial_Production_From_House_Fly_Musca_domestica_Right-Wing_of_Fly_Or_Gut_System_-_A_Mini-Review/links/620cf9edc5934228f96ff318/Tracking-The-Source-of-Antimicrobial-Production-From-House-Fly-Musca-domestica-Right-Wing-of-Fly-Or-Gut-System-A-Mini-Review.pdf)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Macquarie Üniversitesinden biyoloji bilimleri bölümünde bir grup araştırmacı, sineklerin çürük et, meyve ve gübre dâhil olmak üzere her türlü pisliğe karşı dayanıklı olduğu teorisinden yola çıkarak sineklerin sahip oldukları bu antibakteriyal özellikleri farklı gelişim evrelerinde ortaya çıkarmak üzere çalışmalar yaparlar. Grubunun yeni keşfini Melbourne Mikrobiyoloji Konferansında tanıtan Ms Jonanne Clarke, &#8220;Çalışmalarının, yeni antibiyotiklerin bulunması için yapılan küresel araştırmaların ufak bir parçası olduğunu fakat ‘kimsenin daha önce bakmayı akıllarına getirmedikleri bir yere’ odaklandıklarını&#8221; söylüyor. Ms Clarke, mide içersinde de meydana gelen antibakteriyal özelliklerin sinek bedeni üzerinde mevcut olduğunu söylüyor ve her iki yerde de bu aktiviteleri görebileceğimizi belirtiyor ve &#8220;Sinek bedeni üstüne yoğunlaşmamızın sebebi daha kolay ayrışılabilir yapıda olmasıdır.&#8221; diye ekliyor. Biophysical Journal‘da, 19 Şubat 2013’te yayınlanan, Avustralyalı ve İspanyalı 14 bilim adamının deneyleriyle kaleme aldıkları ‘Biophysical Model of Bacterial Cell Interactions with Nanopatterned Cicada Wing Surfaces’ adlı makalede, sinek kanatlarının yüzeyindeki nanopatternlarının, temas halinde bakterileri yalnızca fiziksel yüzey yapısına bağlı olarak öldürdüğü kanıtlanmıştır. Makale, Clanger cicada (Psaltoda claripennis) kanadı nanopatternlarını antibakteriyel nanomalzemelerin tasarımına dâhil etmenin faydalarından bahsederek, nanoteknolojinin sinek kanadını model alması önerisini sunmaktadır. ‘Sinek kanatlarının, bakteri kirliliği ve enfeksiyonlara karşı artan dirence sahip’ yeni işlevsel yüzeylerin geliştirilmesi için ‘model niteliğinde’ olduğunu belirtilmiştir. Kanada’daki McGill Üniversitesi‘nden kimya mühendisi Anne-Marie Kietzig sinek kanadı nanopatternları modeline dayanarak üretilecek materyallerin, otobüs korkulukları gibi yaygın olarak hastalığı barındıran halka açık yüzeylere uygulanabileceğini öne sürüyor. Bu, (sinek kanadı nanopattern modelleri) pasif bir bakteri öldürme yüzeyi sağlayacak.’ diye ekliyor ve ‘çevreye zararlı deterjanlar gibi aktif maddeler gerektirmediğini’ belirtiyor. (İnternational Weekly Journal of Science, ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3576530) Antibiyotik ve deterjan zararlıdır ama evrimsel süreçte tesadüfen oluşan sinekten üretilen zararsız! Tek başına bu gerçek bile birçok mesaj vermekte değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Auburn Üniversitesi Alabama Tarımsal Deney İstasyonu araştırma entomologları Ed ve Mary Cupp, karasineklerin (Musca domestica) ağız sıvısında bulunan protein kesilerinin yaraları iyileştirici etkisini tesbit ettiler. Ayrıca araştırmalarına göre, protein cilt ülserleri ve diyabetik ayak lezyonları gibi kronik yaraların iyileştirilmesi için benzer bir şekilde çalışacak. AU Veteriner Hekim Koleji’ndeki küçük hayvan cerrahisi profesörü olan Mary Cupp ve Steven Swaim, antibiyotikleri ve protein iyileştirmeyi birleştiren çözümlerle tedavi edilen cerrahi insizyonların (kesik, yarık) tek başına antibiyotiklerle tedavi edilen insizyonlara göre daha hızlı ve daha güçlü olduğunu belirleyen bir araştırma yaptı. Auburn’un Teknoloji Transfer Ofisi (OTT), teknolojiyi mevcut şirketlere ve bu teknolojinin çevresinde bir girişimde bulunmayı düşünen girişimcilere pazarlamaktadır. (Today in Viddya, Cilt 7, Sayı 23, Yayınlanma: 23 Ocak 2005, Editör: Susan K. Boyer)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">FEBS Letters’ta 22 Eylül 1997’de Cilt 415, Sayı 1’de 64-66 sayfalar arası yayınlanan ‘Chemotherapeutic activity of synthetic antimicrobial peptides, correlation between chemotherapeutic activity and neutrophil-activating activity‘ isimli makalede bilim insanları,  ‘34 amino asit tortusundan oluşan Sarcophaga peregrina’nın (et sineği) güçlü bir antibakteriyel proteini olan sapecin B’nin aktif çekirdeğini saptadıklarını, bu çekirdeğin, sapecin B’de bir α-sarmal oluşturan 11 amino asit kalıntısı, artıklarının 7-17’den oluştuğunu, bu peptiti daha da modifiye ettiklerini ve hem antibakteriyel hem de antifungal (mantar öldürücü) aktivite sergileyen birkaç antimikrobiyal peptid sentezlediklerini; genellikle, X ve X’in bir hidrofobik kalıntı olduğu her iki uçta ve XXXXX’teki [K veya R] X [K veya R] motiflerine sahip olan undecapeptitlerin potansiyel olarak bakteri ve mantarların öldürülmesinde aktif olduklarını, bakterinin ATP’yi sentezleme ve amino asitler taşıma kabiliyetini de kaybettiğinin bulunduğunu’ belirtmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda da kısaca değindiğimiz, Avustralya Sidney’deki Macquarie Araştırma Üniversitesi Division of Environmental &amp;​ Life Sciences, Department of Biological Sciences’ta çalışmalar yapan ​J. Clarke ve ekibi, 2003’te yayınladığı ‘Hypothesis driven drug discovery: antimicrobials in flies‘ isimli makalesi ve diğer çalışmalarını sunduğu Australian Society for Microbiology Konferansında üç türün de yüzeylerinin antibakteriyel özellik gösterdiğini kanıtlamışlardır. Ev sineği-karasinek (Musca domestica), koyun sineği (Lucilia cuprina), meyve sineği (Drosophila melanogaster) yüzeylerindeki antibakteriyel aktivitenin daha etkili terapötik ömrünün olduğu belirtilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuda bir makale yayınlayan Dr. Samahı, mikrobiyologların sineğin midesinin içinde parazit olarak yaşayan uzun hücrelerinin bulunduğunu keşfettiklerini bildirir. Bu mantarsı hücreler, kendi üreme döngülerinin bir bölümü olarak, sineğin solunum kanallarına doğru çıkıntı yaparlar. Sinek, sıvının içine tamamen batırılırsa, osmotik basınçta meydana gelen değişiklik hücrelerin çatlamasına yol açmaktadır. Bu hücrelerin içeriği ise, sineğin vücudunda taşıdığı patojenlere karşı olan bir antidot olmalarıdır yani zehire karşı panzehirdirler. Yemeğe bulaşan sinekten çıkan zararlı mikropları, sinek batırılınca çatlayarak ortaya çıkan antidot tesirsiz hale getirmektedir. (Dr. Mustafa Reyhanlı, Gerçeğe Doğru Dergisi, Cit, 5)  Bu konuda araştırma yapan Dr. İzzeddin Cevvale de şu tespitlerini dile getirmiştir: Eskiden beri bilinen bir gerçek vardır ki, zararlı hayvanların zehirinde hem fayda hem de zarar vardır. Yani bunlarda hem zehir ve hem de panzehir bulunmaktadır. Tıpta, yılanın kuyruğundan ve zehirli haşerelerden serum elde edilir. Elde olunan bu serumla akrebin veya yılanın soktuğu kimseler tedavi edilir. Hatta daha da ötesi, kanser acılarının dinmesi için yine bu hayvanlardan elde edilen serumlardan yararlanılır. Yine günümüz tıbbı, insana tiksinti verici özellikte olan maddelerden hayat verici ilaçlar elde etmektedir. Mesela penisilin küften elde edildiği gibi, streptomisin ise kabir toprağından elde edilmektedir. Bilindiği gibi Bakteri İlmi&#8217;nde her bir mikrop için onu öldüren bir panzehir vardır. Mikrop bir canlının vücuduna girdiği zaman, vücud bu mikroba karşı harekete geçer, böylece vücuda giren mikroba karşı onları yok edici karşı bir antikorla ortadan kaldırır. Özetle vücutta oluşan antikor ve antitoksin, mikrobu yok eder. Nitekim bu kural karasinek için de aynen geçerlidir. Karasineğin vücudunda da birbirine karşı savaş veren iki tür zehirin bulunması gayet normaldir. Böylece karasineğin taşıdığı hastalık yapıcı mikroplar, sineğin yemeğe veya suya düşmesiyle bulaşacağından onun diğer kanadında da bu zehiri önleyecek panzehir vardır. Hastalığı yapan, mikropların kendisi değil, onların salgıladıkları toksinlerdir. Vücut bu toksinlere karşı antitoksin meydana getirmek suretiyle kendisini korur. Acaba sineğin vücudunda bu toksinlere karşı antitoksin meydana gelmez mi? Mahmud Kemal ve M. Abdülmümin Hüseyin adında Mısırlı iki doktor; karasinek hadisindeki durumu tesbit etmek için yaptıkları araştırmalarında diyorlar ki: 1871 yılında Alman Prof. Brifeild, Almanya halkı karasineğin, İmposamosouy adını verdiği Mantar cinsinden bir tufeyliye/asalağa müptela olduğunu keşfetti. Bu tufeyli devamlı olarak sineğin vücudunda yaşayıp geçinmektedir. Profesör yaptığı incelemede bu tufeylinin lintomophteraly adında bağlı yahut birleşik yosun mantarları Sygmomysis denilen bir yosun mantarı türüne mensup olduğunu gördü. Bu parazit su yosunu mantarı denen ‘phycomclspristiti&#8217;nin ikinci çeşidindendir. Bu asalak hayatını, sineğin vücudunda mevcut, içinde özel bir salgı olan yuvarlak hücreler şeklindeki yağ tabakasında geçirir. Sonra bu yuvarlak hücreler uzar, meydana gelen açıklıklardan yahut sineğin karın halkaları mafsallarından dışarıya çıkar ve sineğin vücudunun dışına çıkmış olur. Bu çıkış devri, bu mantarın üreme devresidir. Bu devrede mantarın tohumları hücrenin içinde toplanır. Hücrenin iç basıncı artar, nihayet bu basınç o dereceye ulaşır ki, hücre cidarları buna tahammül edemeyerek patlar ve içteki tohumlar itme kuvvetiyle hücrenin 2 cm. dışına fırlar. Öte yandan modern çağın bilim adamlarının buluşları da, Alman bilgini Brifeild&#8217;in teorisini desteklemektedir. 1945 yılında mantar bilgisinde en büyük üstad olan Prof. Langiron, devamlı olarak sineğin karnında yuvarlak hücreler şeklinde yaşayan bir mantarda &#8220;enzim&#8221; denilen karışma gücü yüksek bir salgı bulunduğunu açıklar. 1947-1950 Yılları arasındaki iki Alman bilgini Arnstaine, Cook ve İsviçreli bilgin Rolius araştırmalarında, &#8220;Javaein&#8221; dedikleri bir madde bulurlar. Bu maddeyi sinekte yaşayan Mantar türünden elde ederler. Bu maddenin hayatiyete zıt olduğunu, tifo ve dizanteri gibi birçok mikropları öldürdüğünü tespit ettiler. 1948 yılında İngiliz bilim adamlarından Briyan Courtes; Heming; Geferies ve Mackjohan araştırmalarında &#8220;Cotin-sine&#8221; dedikleri hayatiyete zıt bir madde bulurlar. Bunu yine sinekte yaşayan aynı tür mantardan elde etmişlerdir. Tifo, dizanteri vs. gibi mikroplara karşı tesirli idi. 1949 Yılında iki Alman bilgini Omcyve Farmer ve İsviçre&#8217;den German, Roth, Athlenger ve Blathner de araştırmalarında &#8220;İniatin&#8221; adını verdikleri tek hücrelilerin yaşamasına zıt bir madde elde ettiler. Bunu da sinekte yaşayan Mantar türüne mensup bir mantardan elde etmişlerdi. Bu maddenin tifo, dizanteri ve kolera gibi hastalık mikroplarına karşı tesirli olduğunu gördüler. 1947 Yılında ise ilim adamlarından Moftiş tarafından, sinek vücudunda yaşayan mantarlara mahsus bir kültürden tek hücreli canlılara zıt maddeler elde edildi. Bunların tifo, dizanteri ve benzeri mikroplara karşı kuvvetle müessir olduğunu gördü. Keza bunlar, hummalı hastalıklara sebep olan mikroplara karşı da tesirleri kuvvetli idi. Bu maddenin bir gramı, mezkur mikroplarla kirlenmiş yüz litre sütü koruyacak güçte idi. Yiyecek veya içeceğin içine düşen sinek, yiyeceğe veya içeceğe iyice batırılmaksızın alınıp atılacak olursa; çıkarıldığı yerde sineğin taşıdığı zararlı mikroplar kalmış veya oraya bulaşmış olabilir. Eğer sineğin tamamı birden yiyecek veya içeceğin içine batırılıp daldırılmış olursa durum ne olur? Sinek yiyecek ve içeceğin içine tamamen batırılmış olunca, sineğin vücudunda bulunan panzehir harekete geçer. Bu batırma sırasında panzehir taşıyan zar patlar ve parçalanır. Panzehir hemen harekete geçmekle, sineğin taşıdığı mikropların üzerine atılır ve onları etkisiz hale getirip, imha eder. (Said Havva, er-Rasul, s. 36-41. Not: Said Havva &#8216;nın er-Rasul isimli eseri içinde bir bölüm olarak yayınlanan Karasinek hadisi ve bu badis etrafında söylenen sözler, daha sonra &#8220;el-lsabe fı&#8217;r-Reddi ata men taane fi hadisi&#8217;z-Zübabe&#8221; adı altında, müellif Elbani ile birlikte müstakil bir risale olarak yayınlanmıştır. Ayrıca; Sadeddin Roston Tere, S. Ateş., Hakses, 966, s. 4, sayı 17) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde sineklerde bulunan antibakteriyel özellikler, ilaç yapımında kullanılmaya çalışılmaktadır. (abc.net.au/science/articles/2002/10/01/689400.htm;  web.archive.org/web/20160307044832/www.islamdunktv.com/2011/01/hadith-of-fly-refuting-those-who-laugh.html)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Balıkların insanları baştan çıkarmak üzere birtakım oyunlara başvurduğunu belleten dinsel kurallara inanırmısınız?&#8221; &#8230;  &#8220;kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: &#8216;aşağılık maymunlar olun&#8217; dedik&#8230;&#8221; (a’raf suresi, ayet 166; bakara suresi, ayet 65.)</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudi  kavmini, Allah’u Teâlâ  -rızıklarının bir aracı olan &#8211; balık tutup tutmamakla imtihan etmiştir. “Cumartesi (sebt, sabbat) Yahudilerin kutsal günüdür. Yahudi şeriatında cumartesi haftalık tatil günü olup o gün çalışmak ve dolayısıyla avlanmak yasaklanmıştır. Cumartesi günleri balıklar avlanma yasağı dolayısıyla ürkütülmedikleri için diğer günlere göre daha rahat hareket eder, sahile yaklaşır, su yüzüne çıkarlardı; çalışma günlerinde ise derin sulara çekilirlerdi. Balıkların, insan davranışlarına ne kadar kolay alıştıkları bilinmektedir. (Kur&#8217;an Yolu, s. 170) Ayette, bu sahil beldesinin sakinleri olan Yahudiler söz konusu geleneği ihlal ederek cumartesi günleri de avlandıkları için eleştirilmektedir. Çünkü onlar bu suretle dinlerinde on emrin dördüncüsü olarak yer alan (Çıkış, 20/8-11) önemli bir kuralı ihlal etmişlerdir. Balıkların avlanma yasağının bulunmadığı günlerde uzaklara çekilirken cumartesi gününde akın akın sahile doğru gelip görülmesi, nefislerine ve çıkarlarına düşkün insanların iştahını kabarttığı ve avlanma yasağını çiğnemelerine yol açtığı için ayette bu husus bir deneme, imtihan olarak değerlendirilmektedir. Nitekim müteakip ayetten anlaşıldığına göre bazı iyi kimseler yasağı delmedikleri için bu imtihanda başarılı olmuşlardır.” (DİB, Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/613) Örneğin oruçlu bir insan için bir bardak su ne kadar değerlidir değil mi? O bir bardak su “insanı nasıl baştan çıkarır, ne hayallere daldırır!” Ama ateist zihniyete sahip Arsel’in bunu anlamasını bekleyemeyiz tabii! Öyle ya, bir kişi neden, karşılıksız olarak birine para versin (sadaka, zekat); parası ile aldığı etin bir bölümünü fakirle paylaşsın (kurban); toplumsal ortak bilinç oluşsun diye tüm inananlar aynı anda aç-susuz kalsın? (oruç) Ateist mantık, ye- iç, fırsatını bulunca dünyadan ne götürsen kârdır mantığını ile hareket eder. Öyle ya ateiste göre kendisi, öncesi maymun sonu toprak olan ve nedensiz- tesadüfen var olan bir parça et- yağ- sinir karışımı bir hayvan türü değil midir? Hayat güçlülerin ayakta kaldığı bir savaş alanı ise (Evrim Teorisi) neden kendi güçsüz kalıp, tabiat ananın bu hediyesini kaybetmeyi göze alsın ki? Hangi ateist yılbaşı kestiği hindinin bir parçasını bir fakirle paylaşmıştır? Yılbaşı ağacını süslerken doğa sevgisi akıllarına gelir mi?! Arsel, kelime oyunları, önyargı, taassup dolu yazısı ile “İmtihanı kaybedip açgözlülüklerinin esiri olan Yahudilerle ilgili Allah&#8217;ın  hitabını” nasıl yorumladığı görülmektedir!  Gelelim maymun meselesine: Türkçede bile &#8220;Maymun iştahlı&#8221;  diye bir deyim vardır. ‘Doymak bilmez, açgözlü’ anlamında kullanılır. Kısaca   bir mecaz kullanım söz konusudur bu ayette. Kur’an&#8217;da mecaz  sanatının    yoğun  biçimde kullanıldığını önyargısız bakan her göz  görebilir. ‘Kur’an  mecaz  sanatı  deryasıdır’ dense mübalağa edilmiş olunmaz. Ama Arsel yine yapar ateistliğini ve mecazı asıl anlam ile alarak veya bilmeyerek okuyucuyu yönlendirir! Ayrıca ‘Ateizm yanılgısı’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘Evrim’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ ve ‘Kur’an ve mecaz’ adlı yazılarımız okunursa bu konular daha da iyi anlaşılacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Horozların melek gördükleri zaman öttüklerine ve öttükleri zaman Müslümanlar için tanrı’nın &#8216;keremi&#8217;nden dilekte bulunmak gerektiğine dair bir hükmü tanrı ve ‘ peygamber ‘ buyruğu olarak kabul ediyor musunuz?&#8221;, &#8220;Eşeklerin şeytan gördükleri zaman anırdıklarını ve anırdıkları zaman ‘euzü bi’llahi mine’ş-şeytani’r-racim’ deyip tanrı’ya sığınmanın Müslüman kişi bakımından zorunluk olduğuna inanıyor musunuz?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle ortada bir zorunluluk yoktur. Hadis bir öğütte bulunmaktadır ve bu dinen zorunlu bir emir değildir. Ama bilinen bir gerçek vardır ki, hayvanların altıncı  hissi biz insanlardan çok daha gelişmiştir. Birçok deprem olayında bunu yaşayarak gördük zaten. Onlar titreşimleri daha önce hissederler. Hatta henüz teknoloji o seviyeye ulaşmadığı ortada iken hayvanlara bu özelliği vereni anlamamak sadece manevi körlükle açıklanabilir! “Onların gözleri vardır ama onlarla göremezler.” (A&#8217;raf, 179) Bazı hayvanlar biz insanlara göre daha iyi görür, hisseder, duyar. Depremin sismik titreşimlerinden melek, şeytanlara dek! “Tavuk ve horoz gibi kümes hayvanları deprem öncesinde ilginç sesler çıkartmaktadırlar. Horozların sürekli olarak sıçradığı ve kümeslerinden dışarı çıktığı gözlemlenmiştir.” (ankaravetrium.com/blog/hayvanlar-depremi-nasil-hisseder) “Jeofizik Mühendisi Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan’ın yaptığı bir araştırmada depremi önceden haber veren tam 57 farklı göstergeden bahsedilmektedir. Örneğin, at, eşek ve inek gibi hayvanlar huysuzlaşırlar, ahır kapılarından dışarı çıkmak isterler.” (zaferdergisi.com/makale/13757-depremi-onceden-tahmin-etmede-hayvan-ve-bitkiler-kullanilabilir-mi.html) Ama tabii ki her ötüşün melekle alakalı olduğunu iddia eden de yoktur, bu tür olayların gerçekleşeceğini inkar edende!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca Müslümanlar Arsel gibi önyargılı ve kendilerine düşmanca yaklaşanlara karşı da Allah’a sığınırlar! Ne ûzü billah!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Soru: &#8220;Ev farelerinin, yangın çıkarmak bakımından pek usta olduklarına ve onları bunu yapmaya şeytanların zorladıklarına ve bu nedenle mutlaka öldürülmeleri gerektiğine dair İslami buyruklara uyar mısınız?&#8221; , &#8220;Siz uyumak istediğinizde kandilinizi söndürünüz. Çünkü şeytan bunun gibi hayvanları yangın cinayetine sevk eder.&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an kadar hadislerde de edebi sanatsal ifadeler ve mecaz-teşbih bol miktarda kullanılmıştır. Kur’an’ın indiği dönemde Araplar arasında şiir ve söz sanatları çok ilerlemişti. Sözlü sanatın yazılı ilk metinlerinden olan Kur’an’da ve hadislerde bu tür sanatsal ifadeler bol miktarda kullanılmıştır. İnsanlar da içinde oldukları toplumdan ayrı değerlendirilemezler. Hz. Resul de hadislerinde bol miktarda teşbih sanatını kullanmıştır. Gerçek varlığının dışında ‘şeytan, kötülüğün, negatif düşüncenin, olumsuzluğun simgesi’ (Dr. Hünkar Durmuş, Feyz Dergisi, Sayı: 384, Haziran 2023; Elif Bular, Kur&#8217;an&#8217;da şeytan, Doktora tezi, s. IV) olarak da hadislerde geçer. Kötülük yapan insanlar da &#8220;Şeytana uydum&#8221; demezler mi zaten?! Hadislerde anlatılanlar da bu mihval üzeredir. Yangın ve şeytan, hadislerde kandillerin gece söndürülmesi veya yangına neden olan fareler üzerinden sembolik anlatımla ilişkilendirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Size deseler: &#8220;öküz, kendi sırtına binilmesinden hoşlanmadığını ve çünkü gururlu bir hayvan olduğunu söyler. Çünkü o, sadece tarla sürmek için yaratılmış bir hayvan olduğunu kabul eder ve bunu kendi ağzıyla Yahudilere bildirmiştir, Muhammed de öküzün bu şekilde konuştuğuna inandığını söylemiştir.&#8221; ,  (beni israil zamanında) bir kimse öküz üzerine binmişti. Bu sırada hayvan o kimseye yüzünü çevirip bakarak: ‘Ben bunun için yaratılmadım? ben tarla sürmek için halk olundum’ demiştir.&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel yine aynı hataya düşmekte ve edebi, sanatsal içerikli sözleri anlayamamaktadır. “Hayvanları yaratılış  amaçları dışında  kullanılmamasının” bizlere öğütlendiği bu tür hadisleri kavrayamayanlar, La Fontaine&#8217;in anlatımı, ders verici hikayelerine sıra gelince birden takdir hisleri ile dolmaktadırlar! İslami kaynaktan gelen bu rivayetlere önyargılı yaklaşımlarının nedeni aslında çok açıktır; Taassup, önyargı, (diğer dinler değil ama sadece) İslam’a olan düşmanlık! Efendimizden bir örnek verelim: &#8220;İlmini muhtaç olandan esirgeyene, gökteki kuşlar ve denizdeki balıklar lanet eder.&#8221; Bu hadiste ilme verilen önem, paylaşmanın teşviki gibi mesajlar alınması gerekirken eminiz ki Arsel bu hadisi görse idi bu hadisi de bilim/akıl dışı hadislere örnek olarak verecek ve diyecekti ki: &#8220;Soru: siz kuşların hatta bırakın onu sudaki balığın bile konuştuğuna inanır mısınız? bırakın konuşmayı, beddua ettiğine&#8230; cevabınız &#8220;evet&#8221; ise iyi bir müminsiniz…!&#8221; A’raf, 179: “Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;Aksırmanın tanrıdan gelme olduğuna ve çünkü tanrının aksırmaya muhabbet ettiğine, buna karşılık esnemenin şeytandan olduğuna ve esnemek üzere &#8216;ha&#8217; diye ağzını ayıran kişiye şeytanın güldüğüne inanır mısınız?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Yine aynı&#8221; hatalar zincirine bir halka daha! Aksırmayı engellemenin zararları malumdur. &#8220;Hapşırmanın nedeni, vücudumuzun zararlı ve istenmeyen parçacıkları dışarı atma çabasıdır.&#8221; (Turktime, 29.9.2021) “Hapşırmaya engel olunması beyin kanaması, felç hatta kalbin durmasına neden olmaktadır.” (NTV, 8.2.2017) “Ağzı ve burnunu kapatıp hapşırığını engelleyen genç kadın, ölümle pençeleşiyor.” (Sabah, 14.2.2002) &#8220;Hapşırdığınızda kalbinizin ritmi anlık olarak bozulur.&#8221; (medicalnewstoday.com/articles/does-your-heart-stop-when-you-sneeze; health.clevelandclinic.org/does-your-heart-stop-when-you-sneeze) “Beynimiz akciğerlerimize istenmeyen maddelerin dışarı atılması emrini verir. Böylelikle, soluk borumuz yoluyla ağız ve burnumuzdan çok güçlü bir hava çıkışı gerçekleşir. Ancak hapşırık sırasında ağız ve burnu kapamak, içeride oluşan basıncın sinüslere, burun boşluğuna ya da göğse geri gitmesine neden olur. Üstelik böyle bir engelleme sonucunda, hapşırık sırasında oluşan basınç normalin 20 katına kadar çıkabilir. Bu yüksek basınçlı havanın ağızdan ve burundan çıkış yolu bulamayıp kafaya doğru yönelmesi kulak zarına ya da östaki borusuna zarar verebilir.” (bilimteknik.tubitak.gov.tr/makale/hapsirigi-tutmak-zararli-mi) “Hapşırığınızı engellemeyin.” (Milliyet, 23.02.2007) “Hapşırmayı engellemek öldürebilir.” (Posta, 16 Kasım 2022) “Hapşırma, yüz, göğüs ve karın kaslarının koordine bir şekilde çalıştığı, solunumun devamını sağlayarak vücudu koruyan bir reflekstir.” (Price WM, Batsel HL. Respiratory neurons participating in sneeze and in response to resistance to expiration. Exp Neurol 1970; 29: 554–570) Refleks bilindiği gibi istemdışı, elde olmadan yapılan bir sinir etkinliğidir. ‘Refleksin kaynağı ne, kodlayanı kim?’ ufuk açıcı sorusunu sorup, hapşırmanın kısaca faydalarını sıralayalım: “Hapşırma esnasında hem kalbe hem de beyne gerekenden çok daha fazla kan pompalandığı için beyin ve kalbin rahatlaması sağlanır. Kan damarlarını genişletir. Gözyaşı ve sinüs kanallarını açar. Akciğerde bulunan zararlı maddeler vücuttan atılır. Akciğerde bulunan havayı boşaltarak taze hava girmesini sağlar. Kalbimizi birkaç salise durdurarak dinlenmesini yardımcı olur.” (Haberturk, 06.12.2019) Hz. Resul  “Hapşıran, Elhamdülillah/Allah&#8217;ım  sana teşekkür ederim, (mikroplar yarattığın bu sistem sayesinde vücudumu terk etti ve kalbim yeniden çalışmaya başladı) desin.” buyurur. (Buhari, Edeb 126; Tirmizi, Edeb 3; İbni Mace, Edeb, 20) Benzer mealde bir hadiste de şöyle buyurur Efendimiz: “Allahü teala aksırmayı sever, esnemeyi sevmez.”<strong> </strong><strong>(</strong>Buhari, Edeb 125, 128; Bed’ü’l–halk 11. Ayrıca bk. Tirmizi, Edeb 7) Çünkü Yüce Yaradan daima bizim iyiliğimizi ister. &#8220;Allah sizin iyiliğinizi ister.&#8221; (Bakara, 185) İslam’ın tüm emirleri ki bunlar psikolojik, sosyal, dünyevi veya uhrevi, maddi ve manevi olabilir hepsi insanların huzur ve sağlığını korumayı amaçlar. Evet! Allah aksırıp kulu rahatlayınca mutlu olmaktadır. Kulunu bu kadar sevmektedir O Aziz ve Celil olan! Detay için, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir! Hz. Resul de mealen, “Aksırın; vücudunuzu rahatlatın, tutmayın.” demektedir. Esneme esnasında ağzın kapatılması gerektiğini de yine  Efendimiz şeytana izafe ederek, “Esnerken ağzınızı kapatmazsanız edebe aykırı davranır ve şeytanı memnun edersiniz”  demek istemiştir. Bu edebi üslubu bilenler hadislerden alınacak mesajı hemen alırken kimi de Arsel gibi dinsizliğine mazeret arama gayretine devam etmektedir. Hem de bilimin her yeni keşfi ile İslam’ın emirlerini ve yasakalarını onayladığını bilmeden…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hukuk ve ahlak anlayışıyla ilgili</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 2</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bazı sorular <em>“Hırsızlık, zina vb. gibi suçları işleyen kişilerin, ölmeden önce ‘la ilahe illa’llah’ (Allah’tan başka tapacak yoktur) demek suretiyle her türlü günahtan kurtulup doğruca cennete gideceklerini kabul edebilir misiniz?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki ‘Kul hakkını Allah asla affetmez!’ (Buhari, Mezalim, 10, Rikak, 48; Buhari, Şehadat, 27; Müslim, Akdiye, 4) Efendimiz yine, “Şüphesiz ki ümmetimin iflas edeni şu kimsedir: Kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zina isnad ve iftirasında bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevabı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede cehenneme atılır.” (Müslim, Birr 59; Tirmizi, Kıyamet 2; Ahmed, II/303, 324, 372) buyurmuşlardır. Peygamber Efendimiz üzerinde borç olan bir kişinin cenazesini de kılmamıştır. (Buhari, Nefekat, 15; Müslim, Feraiz, 14) Yine Efendimiz borçlu ölenin cennete gidemeyeceğini (Nesai, Büyu, 98/4681) bildirmiştir. Konuyu daha fazla uzatmadan asıl konumuza dönelim. Şirk ve kul hakkı İslam’da asla af edilmeyen iki büyük günahtır! İslam’da bir konu ile ilgili bir hükme varmak için o konu ile ilgili tüm ayet ve hadisler bir araya toplanmalıdır. Yoksa ateistlerin durumuna düşmek, yanlı ve yanlış sonuçlara ulaşmak kaçınılmaz olur! Hele öyle bir de ölmeden hemen önce yapılacak istiğfarı Allah zaten kabul etmez! Bunun bariz örneği Firavun ile ilgili kıssadır. Bir de ateistler ‘Kur’an’da kıssalar neden geçer?’ diye sorarlar! Musa peygamber Kızıldeniz’i yarıp karşıya geçince, Firavun arkasından onu takip eder ama denizin ortasına geldiğinde sular kapanmaya başlayınca “Bende Musa’nın ilahına inandım” der ama Allah imanını kabul etmez. (Yunus, 90- 91) Son andaki tövbe kabul edilmez, tıpkı kul hakkı ile gelen tüm günahkârların ve af dilemeyen tüm ateistlerin af olunmayacağı gibi. Zina, hırsızlık zaten büyük günahlardandır. Sadece ‘Lailaheillellah’ demekle cennete gidilmez ama günahkar insan imanını bu işleri yaptıktan sonra da korur ve günahlarında tövbe edip sahiplerinden kul hakkının affını diler ve af edilirlerse, kıyamet günü ya direk ya da günahlarının cezasını çekip cennete girebilirler. Buna karar verecek olan da sadece Allah (cc)’dır. Yine İslam, ‘hırsızlık eden daimi cehennemde kalacak’ dese Arsel bu defa da, “Bir günah yüzünden ebedi cehennemde kalınır mı?” diye itiraz edecektir. Dolayısı ile ne ateistin dediği gibi, istediğin günahı yapıp sonra tek cümle ile kimse cenneti kazanabilir ve ne de kul hakkı ve şirk hariç günahlar yüzünden -tövbe edildikten sonra- ebedi cehennemde kalınır. &#8220;Muhakkak ki Allah, her bir şeyi en iyi bilendir.&#8221; (Ankebut, 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“<em>Namaz kılmakla her türlü günahtan kolaylıkla kurtulma olasılığına inanır mısınız?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilinçli olarak namaz kılan, namazda ahiret, kul hakkı, cennet nimetleri ve cehennemin  azabı ile ilgili ayet okuyup, bunları düşünen, namazın ruhunu ve amacını keşfedenleri tabii ki namaz günahtan alıkoyar. Bu nedenle Kur’an’da, “Gerçek anlamı ile kılınan namaz, aşırı davranış ve kötülüklerden insanı alıkoyar.” (Ankebut, 45) buyurulur. Yani Kötülük ile namaz bir arada bulunmaz. Namaz kılan kötülük yapmaz; yapanın namazı, namaz olmaz. “Yazıklar olsun o namaz kılanların ki, onlar namazlarının özünden uzaktırlar. Onlar halka gösteriş yaparlar. İyiliğe de engel olurlar.” (Maun, 4-7) Nerede ayetler nerede Arsel’in vermek istediği mesaj?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlık sınavı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 3</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tanrı kavramıyla ilgili bazı sorular<em> </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Size deseler: ‘ Tanrı dilediğine hidayet verir, onu doğru yola sokar ya da dilediğinin gönlünü açar, onu Müslüman kılar, dilediğini de hidayetinden yoksun kılar, saptırır ya da gönlünü kapatıp kafir kılar. Dilediğini putlara taptırır, dilediğini puta tapmaktan uzak kılar doğru yola soktuklarını, yani Müslüman yaptıklarını cennete atar, kafir yaptıklarını ya da puta taptırdıklarını cehennem ateşinde yakar! Bu şekilde konuşanlara karşı ne dersiniz?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuya cevaplar ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ ve ‘Kader’ adlı yazılarımızda verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Allah ve resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesad çalışanların cezası ancak (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. bu onların dünyada rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azab vardır.” (Maide suresi, ayet 34.)</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel boşuna kimseyi kandırmaya çalışmasın; İslam barış dinidir. Hz. Resul amcasını öldürtüp ciğerini yiyeni  af etmiş, ilk Müslümanlara işkence edip öldürenleri Mekke&#8217;yi fethedince  bağışlamış, Bedir&#8217;de esir edilenleri okuma yazma öğretmesi karşılığı serbest bırakmıştır. Peki, yukarıdaki ayetler neyi amaçlamaktadır? Ayetlerde  Müslümanlarla anlaşma yapıp, anlaşmayı bozanlara uygulanacak  cezalar  ifade  edilmektedir. (Razi, XI/214; İbn Sad, Tabakat, II/57-59, 74-78) Anlaşmayı kabul eden karşı taraf bunları göze alıp anlaşmayı ihlal edip, bozuk sonuçlarına razı gelerek bu işe girişirken, İslam&#8217;a  saldırmak için bu ayeti fırsat görüp kullanmak ancak önyargı, taassup göstergesi olabilir. Çünkü karşılıklı anlaşmaları  bozma  dışında &#8220;İslam daima barış ve hoşgörü  dini” olmuştur ve asla anlaşmaları bozan taraf da Müslümanlar olmamıştır. Bu konuda detaylar için, ‘Tevbe suresi 5. Ayet’, ‘İslam barış dinidir’, ‘Savaş esnasında uyulması gereken kurallar’ adlı yazılara bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Tanrı’nın yanlış ya da çelişkili kararlar verdiğine ya da insanlardan akıl alarak iş gördüğüne inanır mısın?”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Kur’an&#8217;da çelişki yoktur” adlı yazımızda, başta ‘nesh’ iddiası, tüm iddialara cevaplar verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlık sınavı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 4</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hoşgörü” ve “İnsan sevgisi” konularında birkaç soru sıralanmıştır! </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarın ileri sürdüğü ‘tüm iddialara’ ilgili başlıklar altında cevaplar verilmiştir! Özellikle ‘İslam barış dinidir’, ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’, ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslümanlık sınavı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bölüm 5</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>&#8220;İslam ve kadın&#8221; konusunda bazı sorular…</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘İslam&#8217;da kadın hakları’ başlıklı yazımızda iddialar cevaplanmıştır. Ayrıca ‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’,  ‘İslam barış dinidir’, ‘Kul olmak gerçek anlamı ile özgür bir birey ve vatandaş olmak demektir’, ‘İslam savaş hukuku’, ‘İslam sevgi toplumu’ başlıklı yazılar da bu bölümdeki diğer iddiaları cevaplamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>İslam şeriatının tarihi Türk düşmanlığı konusunda birkaç soru. &#8220;İslam şeriatında &#8216;ırklar&#8217; ve &#8216;toplumlar&#8217; arası eşitlik diye bir şey yoktur, Arabın üstünlüğü ilkesi vardır. İslam’a göre tanrı Türkleri insanlığa felaket getirici ırk olarak tanımlamıştır!&#8221; &#8220;İslam’ın Türk&#8217;e düşman olduğunu ve bu düşmanlığı Muhammed&#8217;in başlattığını ve Arabın tarihi Türk düşmanlığının bundan kaynaklandığını biliyor musunuz?&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur.&#8221; (Müsned, V, 411) hadisi ve ırkçılığı yasaklayan birçok ayet ve hadisi (Hucurat, 10; Müslim, İmare, 57; Nesai, Taḥrim, 28; İbn Mace, Fiten, 7; Müsned, IV, 107, 160; Ebu Davud, Edeb, 112; Ebu Nuaym, I, 9; II, 367; Süyuti, I, 8-12; Mehmed Said Hatipoğlu, İslâm’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik: Hilafetin Kureyşliliği, AÜİFD, XXIII, s. 135) görmeyen Arsel, uydurma olduğu bilinen hadisleri peş peşe sıralayıp İslam’ı ırkçı bir din olarak göstermeye çalışmaktadır. İslam, insanın atalarının ve ırkının körü körüne takipçisi olmasının önüne geçilmesi istenmiştir. (A’raf, 28, 70; Yunus, 75-78; Hud, 61-63, 84-88; Nahl, 35; Sebe 43; Zuhruf, 22-25) Ümmetçi olduğu, ırkçılığa yer vermediği için faşistlerce eleştirilen İslam, Arsel gibiler tarafından da ırkçı bir din olarak ilan edilebilmektedir! Halbuki gerçekte ırkçı olan din Yahudiliktir (Levililer, 26/12; Çıkış, 19/5-6; II. Krallar, 5/20) ve Kur’an Yahudiliği de eleştirmektedir! (Maide, 82) Bu  konu  uydurma hadis  kitaplarında öyle önemli yer kaplamıştır ki, kimi uydurma hadisler  Türkleri kötülerken, kimi uydurma hadislerde Türkleri övmekte ve hatta  Hz. Resul’ü  Türk  bile  ilan edebilmektedir! Aşağıda ‘Erdoğan Aydın’a Cevaplar’ başlıklı yazımızda bu konu daha detaylı ele alınacaktır. Bu konuda ayrıca ‘Müslümanların iç meseleleri’ ve  ‘Türkler hakkındaki uydurma hadisler’ adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’ın eleştirisi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlhan Arsel bu kitaplarında, &#8220;<em>Kur’an’ın eleştirilemez”, “Tartışma kabul etmez”, “İçeriği değiştirilemez ve hiçbir şekilde değişmez bir kitap olarak benimsenmesi ve bundan doğma sakıncalar</em>&#8221; şeklinde özetlenebilecek bazı iddialarda bulunur. İslam toplumu içinde yaşayan “dehriyyunculardan İbni Ravendi&#8217;ye, ünlü İslam karşıtı Dımeşki’den nice farklı düşünce ekollerine hem de İslam topraklarında yaşarken Kur’an’ı eleştirmemiş midir? Allah bizzat Kur’an’da kendi varlığını tartışmaya açmamış mıdır? Hatta bir peygamber olan Hz. İbrahim&#8217;in soru sormasını yine Kur’an bizlere haber vermekte ve bunu bizlere örnek göstermekte değil midir? Bakara, 260: &#8220;Bir vakit de İbrahim: &#8216;Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?&#8217; demişti. Allah: &#8216;Ne o, yoksa buna inanmadın mı?&#8217; dedi. İbrahim şöyle cevap verdi: Elbette inandım, lakin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.&#8221; (Dikkat, iman sorunu yok ama kalben yani duygusal yönden, manevi olarak daha yücelmek için görmek istiyor Hz. İbrahim!) Kur’an bir peygamberin &#8216;konuştuğu ve inandığı&#8217; Allah&#8217;a soru sormasını bizlere haber veriyorken böyle bir kitap soru sormayı yasaklayabilir mi? Kur’an&#8217;da Allah şöyle buyurur: &#8220;Ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın.&#8221; (Enfal, 42) Yine  Allah Ehli Kitaba (Yahudi ve Hristiyanlara) şöyle seslenir: &#8221; De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, iddianızı ispat edecek delilinizi getirin.&#8221; (Neml, 64) Kendi iddiasından emin olmayan muhataplarına böyle kesin bir üslup ile talepte bulunabilir mi? Kur’an&#8217;da bile Yüce Yaradan kendi varlığının ispatlarını sunar ve Kur’an insanları araştırmaya yönlendirirken (Tarık, 5; Mülk, 3; Zümer, 21; Ankebut, 20; Ali İmran, 190; Bakara, 164) ve yine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in eğitim, öğretim ve bilim konusunda ilgili ayetleri: Okuma-yazma ve kalemden bahseden ayetler, insan bilgisinin kaynağı ve değeriyle ilgili ayetler, insanın yetiştirilmesiyle, fıtrat özelliklerinin eğitimi ve öğretimiyle ilgili ayetler, bilim, ilim ve tefekkürden bahseden ayetler, toplumdan, geçmiş milletlerin özelliklerinden, hayat tarzlarından ve örflerden bahseden ayetler şeklinde ayrılırken (Halis Ayhan, İslamiyetin Eğitime Getirdiği Değerler, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı: 5, İstanbul 1998, s. 64) ve George Sarton, ‘Introduction of the History of Science/Bilim tarihine giriş’ adlı kitabında: “Müslümanların bilimsel alanlardaki faaliyetlerinin arkasındaki itici gücü kavrayabilmek için Kur’an’ın onların hayatındaki merkezi rolünü anlamak gereklidir” ve Biruni ise ‘Kitab el-Tahdid Nihayat el Amakin’ adlı eserinde: “Bilginin aranması gerektiği Allah’ın bir emridir.” (Elif Dorman, Kur’an’da Bilime Teşvik Eden Ayetler Işığında İslam Bilim Tarihi ve Kadın Bilim İnsanları, Kurani hayat, 07 Ekim 2020) derken, Rasulüllah (sav) kendisine soru sorulmasını nasıl yasaklasın ki? Zaten Arsel’in İslam tarihinden haberi olsa, Hz. Muhammed’in (sav) kendisine sorulan soruların hepsine cevap verdiğini de bilirdi. Eğer tersi olsaydı, “Kim ilim öğrenme arzusuyla bir yola girerse, Allah bu sebeple ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.” (Müslim, Zikir 11) demez, Müslümanları ilim öğrenmeye teşvik etmezdi. Soru sormadan ilim mi olur? Bırakın erkeklerin soru sormasını, kadınlar da Mescid-i Nebevi’ye gelirler, Hz. Peygamber’e soru sorarlardı. Talep üzerine Peygamberimiz kendilerine özel ders için Perşembe gününü tahsis bile etmişti. Hz. Aişe annemiz de bu konuyu şöyle değerlendirmiştir: “Şu Ensar hanımları ne güzel hanımlardır! Haya sahibi olmaları, ilimde derinleşmelerine engel olmamıştır” (Buhari, İlim 50; Müslim: Hayz 61; Ebu Davud: Taharet 120; İbn Mace: Taharet 124) Bu konuda ‘Kur’an ve bilim’ başlıklı yazımıza da bakılabilir. Peki, Rasulullah’ın (sav) sorulmasını istemediği soru yok mu idi, tabii ki vardı. Soran kişiyi yükümlülük altına sokacak veya kimseye faydası olmayacak soruların sorulmasını Efendimiz gereksiz görmüştür. Bakalım Arsel konuyu nasıl gündeme getirmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>“Yahudi&#8217;lerin vaktiyle kendi peygamberlerine (Örnegin Musa&#8217;ya) sorular sorduklarını hatırlatarak: “Hayır, siz, ona benzer, öyle boş, kafirane, taleplerde bulunmazsınız.” şeklinde konuşmuş ve bu konuda Tanrı&#8217;dan vahiy geldi diyerek Bakara sûresi&#8217;ne şu âyet&#8217;i koymuştur: “(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa&#8217;ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdoğru yoldan çıkmıştır” (Bakara sûresi, âyet 108)</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meselenin aslı şudur: “Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: &#8220;Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor.&#8221; Onlar da: &#8220;Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?&#8221; dediler. O da: &#8220;O gibi cahillerden olmaktan Allah&#8217;a sığınırım.&#8221; dedi. “Onlar: &#8220;Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.&#8221; dediler. O da: &#8220;Rabbim şöyle buyuruyor: &#8220;Bir sığır ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi emrolunduğunuz işi yapın!&#8221; dedi.” Onlar: &#8220;Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın&#8221; dediler. O da: &#8220;Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir sığır.&#8221; dedi. Onlar: &#8220;Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o sığır bize karışık geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.&#8221; dediler. O da: &#8220;Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne koşulup toprağı süren, ne de ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.&#8221; dedi. Onlar da: &#8220;İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.&#8221; dediler. Bunun üzerine o sığırı (bulup) boğazladılar. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.  (Bakara, 67-71) Yüce Allah, İsrail oğullarına bir sığır kesmelerini emretmişti. Ancak Yahudilerin içerisinde de ‘özgür akla ve eleştirel bakışa’ önem veren insanlar vardı ki, soru üzerine soru sorarlar,  detay isterler ve kendilerini zora sokarlar. Yahudiler daha başlangıçta herhangi bir sığır kesseler, Allah’ın emri yerine getirilmiş, maksat hasıl olmuş olacaktı. Rasulullah (sav) bu tür, kişinin kendisine fayda sağlamayacak, kendi ve çevrelerini zora sokacak sorular sorulmasını istememiştir. Hz. Peygamber (sav) “Oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe’yi haccetmesi gereklidir.” (Ali İmran, 97) ayetini okumuştu. Bir adam kalkarak: “Ya Rasulallah! Her sene mi?” diye sorar. Hz. Peygamber bu soruya cevap vermez. Adam sonra  “Ya Rasulallah! Her sene mi? diye sordu. Hz. Peygamber yine yüz çevirdi. Adam üçüncü kez yine: “Ya Rasulallah! Her sene mi?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, eğer ‘Evet!’ deseydim o zaman mutlaka (her sene) ‘vacib’ olurdu; eğer o şekilde vacib olsaydı siz de onu yerine getiremezdiniz; onu yerine getirmediğinizde de küfre girerdiniz. Ben sizi bıraktığım sürece siz de beni bırakınız, üstelemeyiniz.” (Müslim Hac 141,412; Nesai hac 76, İbn mace menasik 41-44, Ahmet IV/175) buyurmuştur. Kur’an’daki, “Hakikaten biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali vermişizdir. Fakat insan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır.” (Kehf, 54); “Kendilerini doğru yolda zannederken şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar.” (Zümer, 37) ayetleri acaba Arsel&#8217;e birilerini hiç anımsatmış mıdır? Bu konuda, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızdaki, ‘İslam’da  soru sormak yasaklanmış mıdır?’ başlıklı sorunun cevabına da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dursun da kitabında, “Kur’an&#8217;a koyduğu hikaye ve masalların pek çoğu, soru sormanın kötülüğünü ve peygamberlere soru sormadan baş eğmek gerektiğini dile getirir nitelikte şeylerdir.” demekte idi. Halbuki Kur’an ve hadisler birçok yerde yeryüzü ve gökler üzerinde araştırıp düşünmeyi (Ali İmran, 191; Zariyat, 21; Ali İmran, 190, Furkan, 62; Sad, 27; İ.Canan, Kütüb-i Sitte, XVI/147-151, Beyhaki, Şuabü&#8217;l-İman, nr. 118; Ebu Nuaym, Hilyetü&#8217;l-Evliya, I/209; Ahmed b. Hanbel, Kitabü&#8217;z-Zühd, s. 139, el-Heysemi, Mecma’u’z-Zeva’id, I/81; eI-Beyhaki, Şu’abu’l-İman, I/136; es-Suyuti, el-Cami’u’s-Sağir, 3347, 3349) tavsiye etmiş ve ilim sahiplerini övmüştür. “Rabbim ilmimi artır” (Taha, 114) duası da Kur’an&#8217;ın öğrettiği duaların başında gelmektedir. Soru cevapsız ilim mi olur?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Arsel, “Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru sorulmasını istermiş gibi görünerek: “Her kim bana bir sey sorarsa behemehâl haber verecegim. Babasının kim olduğunu sorsa bile” demekle beraber, din konularında (özellikle Kur’an üzerinde) tartışma olasılığına fırsat bırakmamıştır. Örneğin “ceza günü”nün ne zaman geleceğini, “kıyamet&#8217;in” ne zaman kopacağını soranlara, bu soruları yüzünden ateşe atılacaklarını söylerdi”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel’e sormak lazım din konularında soru sorulmasını izin vermeseydi acaba din bugüne kadar nasıl gelebilirdi? <strong>“</strong>Kıyametin ne zaman kopacağını sormalarına izin vermemiş”miş! Arsel eline bir hadis kitabı alsaydı, kıyamet alametlerinin neler olduğunu orada ayrıntılı olarak görebilirdi. Kıyametin ne zaman kopacağı konusunda ise cibril hadisi diye meşhur hadiste “Sorulan sorandan daha bilgili değil” (Buhari, İman 1; Müslim, İman 1) diyerek kendisinin de bunu bilmediğini Efendimiz açıkça ifade etmiştir. Ayrıca Rasulullah (sav) bilse ve kıyametin ne zaman kopacağını haber verseydi, Arsel ne yapacaktı acaba, namaza mı başlayacaktı? Zaten -Haşa- Kur’an’ı Efendimiz yazsa, ‘100, 200 yıl sonra kıyamet kopacak’ dese kim itiraz edebilirdi?! özellikle bilmediğini ifade etmesi samimiyetini de göstermekte değil midir?! Bu konu, “Hz. Muhammed&#8217;in samimiyetinin ve peygamberliğinin delilleri” adlı yazımızda da ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Arsel, “Kur’an konusunda akılcı” bir tartışmaya girişilmesine yanaşmazlar; Kur’an üzerinde tartışma yapmayı, Tanrı&#8217;ya ve Muhammed&#8217;e hakâret sayarlar ve tartışmaya girişenleri dinsizlikle suçlarlar. Çünkü tartışma ve eleştiri yoluna girildiği an bu kitabın sarsıntıya uğrayacağını ve muhtemelen temel&#8217;den yıkılacağını herkesten iyi bilirler.” </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Darwinizm mi akılcılık yoksa ateizm mi? Komünizm mi yoksa emperyalizmin merkezi ABD&#8217;de yaşarken emperyalizmin tek düşmanı olan İslam&#8217;a saldıran eserler vermek midir akılcılık? Kur’an üzerinde tartışılmayan hatta iftira edilmeyen tek ayet kalmış mıdır yeryüzünde? Soru vardır öğrenmek için sorulur, soru vardır niyet iyi ama eksik bilgi içerir, soru da vardır muhatabı küçük düşürmek, onunla alay etmek için gündeme getirilir ve verilen cevap da soran için önemli değildir; cevap dinlenmez bile ve diğer konuya geçilir! Kısaca ilmi bir tartışma değil, iftira/çamur atma yarışı vardır ortada ki, işte bu taassuptur! Yoksa yüzlerce yıldır tartışılan Kur’an hâlâ insanlığı aydınlatırken birçok ateist görüş tarihinin fikir çöplüğüne gömülmüştür. Arsel, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar, Babürlüler, Harzemşahlar, Endülüs Emevileri gibi İslam devletlerini, Farabi, Kindi, İbn-i Sina gibi Allah’a, meleklere, ruh’a inanan, İslam şeriatı dışına çıkmamaya önem veren Kur’an âşıklarını tam anlayamamıştır. İslam  tarihinde Kufe ekolüne, ‘Ehli Rey’ denmektedir. Bunlara Ehli Rey denmesinin sebebi, Allah’ın (c.c.) muradını, Rasulullah’ın (sav) kastını anlamada aklı öncelemeleridir. Yoksa Arsel’in ima ettiği gibi cezaları yumuşatmamışlar ya da hafifletmemişlerdir. Ebu Hanife’nin cezalar konusundaki ictihatları Hz. Muhammed’in (sav) “Şüpheli şeylerle hadleri (cezaları) kaldırın” (Kasani, Bedaiu’s Sana’i fi Tertibi’ş Şera, VII/67) kuralı gereğidir ki, bu da Roma hukuku değildir. Arsel bu iddiaları ile aynen oryantalistlerin iddialarını tekrarlamıştır ki bu konuda, ‘İslam fıkhı’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce ‘Kur’an’ın toplanıp yazıya geçirilmesini’ ve sonra ‘Kur’an’ı Muhammed yazmıştır’ iddiasını diline dolayan Arsel daha sonra da  salavat kelimesine takılmıştır. “Kur’an’ın Kaynağı Nedir, Kur’an’ı Muhammed mi yazmıştır?” ve “Kur’an’ın aslı yakıldı mı?” başlıklı yazılarımız ilk iki iddiasına cevap verirken, diğer iki iddiasına cevaba geçelim: Arsel aşağıdaki ayeti vererek ‘Kur’an-ı Kerimi Hz. Muhammed’in kendisi uyduruyor, o tanrı sözü değil’ demeye getirir: “Bu Kur’an şerefli bir elçinin Allah&#8217;tan getirip okuduğu sözüdür.” (Tekvir, 19) Arsel eğer biraz Arapça bilseydi, haydi Arapça bilmesini bir yana bırakın biraz önyargılarından kurtulsaydı, “Andolsun ki, Kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür” ayetinde Muhammed isminin geçmediğini “Kerim elçi” ifadesinin geçtiğini görürdü. Evet, Hz. Muhammed (sav) bir ‘elçi’dir. Elçi; kimin elçisiyse onun sözlerini nakleder, kendisi adına da bir şey uyduramaz. Hz. Muhammed (sav) Rabbin elçisidir ve ondan aldığı vahyi tebliğ etmiştir. Bu konu ayrıca, ‘Ateistlere Cevaplar’ başlıklı yazıda ‘<strong>Kur’an insan sözü mü?</strong>’ başlıklı soruya verilen cevapta açıklanmıştır. Arsel, “<em>Fakat bütün bunlardan gayrı bir de Kur’an&#8217;da, Tanrı&#8217;nın Muhammed&#8217;e “salevat” getirdiğine ve Müslümanların Muhammed&#8217;e teslimiyet göstermeleri gerektiğine dair şöyle bir âyet var: “Süphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirirler peygamber (Muhammed&#8217;e; ey inananlar siz de ona salavat getirin, tam teslim olarak da selâm verin” ( Ahzab 56). Bu âyet&#8217;in bir başka şekli şöyle: “Bir hakikattir ki Allah ve melekleri, o Yüce Nebî Muhammed&#8217;e salat ederler. Ey müminler, siz de hep ona salavat ediniz ve hulûs ile selâm veriniz” (Ahzab 56) </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arapça bilmediği halde İslami konularda yazılar yazmayı kendisine alışkanlık edinmiş olan Arsel bu iddiayı da Dursun’dan alıntılamıştır. “Kur&#8217;an&#8217;da salat kavramı Allah&#8217;a nispetle kullanıldığında &#8216;rahmet ve bağışlama&#8217;; meleklere nispetle kullanıldığında &#8216;dua&#8217;; Hz. Peygambere nispetle kullanıldığında &#8216;dua ve bağışlama talebi&#8217;; müminlerin nispetle kullanıldığında da &#8216;dua ve namaz kılmak&#8217; anlamlarına gelir.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş, Ateist ve Deistlere Cevap, s. 42) Yani ayetteki salat: “Rabbimizin rahmeti, meleklerinin istiğfarı ve bizim de duamız Efendimiz Hazreti Muhammed’e olsun.” demektir. Peygamberimizin tavsiye ettiği salavat da bunu açıkça göstermektedir: “Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine, İbrahim ve ailesine bereket ihsan ettiğin gibi bereket ihsan eyle!” (Buhari, Enbiya,10; Da’avat, 31, 32; Müslim, Salat, 65, 66, 69) “Salat, yardım, destek” anlamındadır. Allah sadece peygambere değil, kullarına da salat eder. Ahzab, 43. ayet: &#8220;Allah ve melekleri karanlıklardan aydınlığa çıkmanız için size salat eder.&#8221; Yani, Allah bizimle mesajlaşır, bizi sever ve bize varlığını hissettirir. Salat tek taraflı bir eylem olmadığı gibi, peygambere özel bir durum da değildir.” (Ahmet Bayraktar, Ateizmus 1, s. 147) Thomas Carlyle: “Arabistan ilk defadır ki onun sayesinde yaşayan bir memleket olmuştur. Muazzam bir inkılap gerçekleştirmiş bu kahramanımız, bir tanrı olarak değil, bir peygamber olarak görülüyor. Dünya tarihinde yeni bir insanın, bu insan ne kadar büyük olursa olsun, artık Tanrı olarak tanındığı görülmeyecektir. O, hakiki bir peygamberdir. Muhammed&#8217;in sahte bir peygamber, dininin ihtiraslar yığınından oluştuğu iddiası, bugün artık ayakta duracak vaziyette değildir.” (Thomas Carlyle, Peygamber Kahraman Muhammed, s. 21) derken Arsel’in bunu anlayamaması düşündürücüdür! Ayrıca bu konu ‘Oryantalistler ve Hz. Muhammed’ adlı yazımızda da kısaca ele alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Hz. Muhammed ve dünya  hayatının  nimetleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel,  <em>Hz. Muhammed&#8217;in  dünyalık nimetlere düşkün olduğunu, para, iktidar için peygamberliğini ilan ettiğini</em> ileri sürer. Eğer gerçek bu olsa idi Efendimiz daha peygamberliğinin ilk yıllarındaki o zorlu 13 yıllık dönemde kendisine önerilen ‘makam, mal ve güzel kadın’ tekliflerini (Siretu İbn Hişam, I/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, I/132; İbn Kesir, es-Siretu’n-Nebeviye, I/474;  Beyhaki, Delail’u’n-Nübüvve, II/63; Taberi, II/218-220) hemen kabul etmesi gerekmez mi idi?! Tüm malı mülkü ve kavmi içindeki itibarı sıfırlanmış ve ufukta da bir umut ışığı gözükmemekte idi! Efendimiz bu ve benzeri teklifleri reddetmiş ve zorluklarla dolu bir mücadeleyi göze almıştır. Hedefine ulaştığında ise kendine saraylar yaptırmamış, tekrar Medine’deki ‘tek odalı’ evine dönmüştür!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakalım aşağıdaki örneklerler,  maddi menfaat, dünyalık, makam ve şehvet amaçlı -Haşa- ilahi olduğunu iddia ettiği bir kitap yazıp peygamberlik iddiasında bulunan birisinin davranışlarına uymakta mıdır?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Hz. Muhammed&#8217;in vefatından sonra bir akrabası Hz. Aişe&#8217;yi ziyaret eder. Hz. Aişe onun için bir sofra hazırlar. Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akrabası sebebini sorar. Hz. Aişe: &#8220;Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişimde ağlarım&#8221; der. Misafir sorar: “Niçin?” Hz. Aişe: “Çünkü Allah&#8217;ın Elçisi bütün ‘ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi.’ Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi, hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşadı. Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor.” (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü&#8217;s-Sahabe, I/381)  Üç gün süren Hendek kazımının en zor tarafı aynı günlerde bütün şiddetiyle devam eden açlık ve kıtlıktı. Arkadaşları çalışırken, açlıktan düşüp bayılmamak için orada adet olduğu şekliyle karınlarına taş bağlamışlardı. Bir ara Efendimizin karşısına dizilirler. Ahirette kendilerinin bu fedakarlıklarına şahitlik etmesini isterler. Ve elbiselerini sıyırıp, taşları gösterirler. O sadece tebessüm eder. Sonra da kendi elbisesini sıyırır. Hz. Muhammed&#8217;in karnında iki taş birden bağlıdır. (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.58, 236) Bir yolculuktadırlar. Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz. Muhammed&#8217;de &#8220;Ben de ateş için odun toplayayım&#8221;, der Arkadaşları mani olmak isterler. “Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz.” Hz. Muhammed, &#8220;Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah&#8217;ta sevmez&#8221; buyurur ve odunları toplamaya başlar. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, I/63) Medine&#8217;de Hicret&#8217;i takip eden ilk günlerdir. Medineli Müslümanlar, bütün maddi varlıklarını Mekke&#8217;de bırakıp gelen kardeşleriyle her şeylerini paylaşırlar. Her eve on tane misafir düşmüştür. Hz. Muhammed de (sav) bu evlerden birini başka muhacir arkadaşlarıyla paylaşır. Onlardan biri olan Mikdad bin Esved anlatmaktadır. &#8220;Evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardır. Keçiler sağıldığında herkes kendi payına düşen sütü içer. Hz. Muhammed&#8217;in payı kasede kalırdı. Bir gece Hz. Muhammed eve geç geldi. Herkes kendi payını içerek yatmıştı. O kaseyi boş buldu, bir başkası sütü içmişti ama o sesini çıkarmadı. Sadece şöyle dua etti. “Ey bugün beni doyuran Allah&#8217;ım, onları da doyur!” Daha sonra Mikdad bin Esved peygamberin açlığını gidermek için keçilerden birini kesip, pişirmek ister. Hz. Muhammed izin vermez. Onun yerine ikinci kez sağılan &#8220;keçiden çıkan bir kaç damla sütü içer ve sessizce yatağına uzanır. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, I/188) Ebu Hüreyre ile birlikte, çarşıya alışverişe çıkmışlardır. Alış verişi bitirdikten sonra satıcıya tartması için para yerine kullanılan gümüş parçalarını uzatır ve &#8220;dikkatli ol, ağırca tart&#8221; der. Şaşırarak hiç bir müşterisinden böyle bir teklif duymadığını söyleyen satıcıya Ebu Hüreyre karşısındakinin peygamber olduğunu bildirir. Satıcı derhal Hz. Muhammed&#8217;in ellerine kapanarak öpmek ister. O izin vermez. “Bunu İranlılar krallarına karşı yaparlar. Ben kral değilim, içinizden bir insanım.” buyurur. Eve dönüş sırasında Ebu Hüreyre yükünü taşımaya yardımcı olmak ister ona da izin vermez. “Kişi, eşyasını, taşıyabiliyorsa, sadece kendisi taşımalıdır.” der. (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatüs-Sahabe, III/156-157) Oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre sorar: <em>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Hasta mısın?&#8221; </em>Cevap verir: &#8220;Hayır, açım!&#8221; Yeni Müslüman olmuş ve kendisini ilk kez gören bir göçebe Arap heyecanından, karşısında titremektedir. Hz. Muhammed  &#8220;Arkadaş, sakin ol. Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.&#8221; der. (M. Yusuf Kandehlevi, III/153) Yeni Müslüman olmuş ve görgü, nezaket kurallarından habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri amcası Hz. Abbas için ciddi bir üzüntü konusu olmaktadır. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun toprağın üzerinde ve kızgın güneşin altında yeğenini gören amca dayanamayıp şöyle der: <em>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Müslümanların dertlerini orada dinlesen.&#8221;</em> O (sav) cevap verir: &#8220;Hayır! Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunacağım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayacağım. (İbrahim Refik, Güllerin Efendisi, s.109) Arkadaşları O yanlarına her girdiğinde hızla ayağa kalkmaktadırlar. En sonunda bir gün dayanamaz. “İranlıların birbirlerini büyük görerek ayağa kalktıkları gibi siz de bana ayağa kalkmayın. Çünkü ben bir kulun yemek yediği gibi yemek yiyen, bir kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” Bunun benzeri başka bir olayda ise uyarısına şu eklemeyi de yapar: “Hiç kimse için kalkılmaz. Ancak Allah için ayakta durulur.” Bundan sonra arkadaşları O içeri her girdiğinde kendilerini zorla tutarlar, ayağa kalkmaz oturmaya devam ederler. (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, III/68; Kadı İyaz, Şifai Şerif, s. 129)  Efendimiz bir gün kızı Hz. Fatıma&#8217;ya giderek evinde yiyecek bir şeyler olup olmadığını sorar: “Kızım! Sende yiyecek bir şey yok mudur? Ben çok açım.” Hz. Fatıma: &#8220;Canım sana feda olsun babacığım! Yemin ederim ki bende de size yedirecek bir şey yoktur.&#8221; diye cevap verir. Başka bir gün kızı Hz. Fatıma, yeni pişirdiği arpa ekmeğinden bir parçayı peygamber babasına götürür. Hz. Muhammed kızına: &#8220;Vallahi kızım&#8221; der &#8220;üç gündür baban bir şey yememiştir&#8221; Bu sırada O, peygamberliğinin yanı sıra İslam devletinin de başındadır! (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, IV/383) Mekke fethedilmiştir. Siyasi ve askeri mücadelesinin zaferle sonuçlandığı bir gün yaşamaktadır. Öğle yemeğini ise arkadaşlarıyla birlikte, sokakta, toprağın üzerine oturarak yemektedir. Bu durumu garip sayan bir kadın laf atar, &#8220;Şuna bakın! Yere oturmuş bir köle gibi yemek yiyor.&#8221; Hz. Muhammed tebessüm ederek cevap verir: “Benden güzel köle mi olur! Çünkü ben de Allah&#8217;ın kölesiyim.” Başka bir defasında eşi Hz. Aişe rica eder: &#8220;Ne olur bağdaş kurarak, biraz daha rahat oturarak yemek ye.&#8221; Bunun üzerine alnını yere değdirecek kadar öne eğilir ve “Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum, çünkü ben bir kuldan başka bir şey değilim.” (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.64) buyurur. Habbab bin Eret Mekke&#8217;den hicret etmiş, ilk Müslümanlardan azatlı bir köledir. Medine&#8217;de Hz. Muhammed tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerinin başına dönünceye kadar ise o işleri her gün Habbab bin Eret’in evinde bizzat Hz. Muhammed görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Hz. Muhammed tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, I/66)  Kendisine en çok benzeyen ve kendinden geriye kalan tek çocuğu Hz. Fatıma’yı, amcası Ebu Talib’in oğlu Hz. Ali’yle evlendirirken çeyiz olarak verebildikleri, yorgan yerine kullanılan kadife bir örtü, yaygı, elek, havlu, bir bardak, bir el değirmeni, bir tulum, iki su testisi, içi hurma lifi dolu bir deri minder, deriden yapılmış bir kap ve bir kırbadan ibarettir. Yorgan yerine verilen kadife örtü kısa olduğu için başa çekilince ayak, ayağa çekilince de baş açıkta kalmaktadır. (İbn-Sad, et-Tabakatül Kübra, VIII/23) Yeni evlenen bu hanım; peygamber, devlet başkanı ve aynı zamanda başkomutan olan birisinin kızıdır! O’nun vefatında İslam toprakları yaklaşık 1,5 milyon km ye ulaşmıştı. O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap Yarımadası, Irak ve Şam&#8217;ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen ganimetlerin beytülmal hissesi, cizye ve zekatlardan, krallara toplanamayacak kadar çok mal Rasulullah&#8217;a toplanıp getirilmişti. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey kendine almamış bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve Müslümanları güçlendirmişti. Buyurmuştur ki; &#8220;Uhut dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yanımda bir gece kalması beni memnun etmez.&#8221; (Sahih-i Buharı, Kitabu&#8217;z-Zekat ve Kitabu&#8217;r-Rikak&#8217;da; Sahih-i Müslim Kitabu&#8217;z-Zekât, 9. Bap, Hadis No: XXXIII/94; Sünen-i Ibni Mace, Kitabü&#8217;z-Zekat, 3. Bap, Hadis No: 1787) Hz. Peygamber’in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zati eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber son hastalığı esnasında yanında bulunan yedi dirhemin de fakirlere dağıtılmasını istemiştir. (İbn Sa&#8217;d, II/237-239) Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır. Peygamberimiz kendisine getirilen sadakaları kesinlikle kabul etmemiş ve bunun kendisine ve ailesine haram olduğunu ilan etmiştir: “Bu sadakalar Muhammed’e ve O’nun ailesine helal değildir!“ (Sahihi Müslim, zekat 168)  Bırakın zekat ve sadaka almayı, bir kişi kendisine bir şey hediye etse hemen o da ona bir şey hediye ederdi ve şöyle buyururdu: “Hediyeleşiniz ki birbirinize olan muhabbetiniz artsın!&#8221; (Münavi, Camiu&#8217;s-sağir şerhi, III/271) İbnu Abbas anlatıyor: &#8220;Resulullah (sav), Hz. Muaz&#8217;ı Yemen&#8217;e gönderdi. (Giderken) Ona dedi ki: &#8220;Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah&#8217;a ibadet olsun. Allah&#8217;ı tanıdılar mı, kendilerine Allah&#8217;ın zekatı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekatı al. Zekat alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah&#8217;la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” (Buhari, Zekat I/41, Sadaka I/63, Mezalim 9, Megazi 60, Tevhid 1; Müslim, İmân 31, (19); Tirmizi, Zekat 6, (625); Ebu Davud, Zekat 4, (1584); Nesai, Zekat 46, 5, 55) Bilindiği gibi zekat muhtaçların hakkıdır, zekat parasıyla cami bile yapılması caiz değildir. Bir defasında Peygamberimize bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kalmıştı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki, &#8220;İşte şimdi rahatladım.&#8221; (İmam Suyuti, Menahilü&#8217;s-Safa, s.14) O (sav) yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadarı ile yetinirdi. İhtiyaçtan fazlasını edinmezdi. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Çoğunlukla da siyah çizgili sert bir elbise ve kalın bürde giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları yanında bulunan ve bulunmayanlara paylaştırırdı. Çünkü elbiselerle övünmek, onlarla süslenmek bir şeref ve yücelik ölçüsü değildi.  Zeyd b. Sa&#8217;ne Müslüman olmadan önce, Rasulullah&#8217;a gelerek bir alacağının ödenmesini isteyip Peygamberin yakasını toplayıp çekti. Ağır sözler söyledi ve &#8220;Ey Abdulmuttalip oğulları, siz borcunuzun süresini uzatıyorsunuz&#8221; dedi. Hz. Ömer adama kızıp bağırdı. Rasulullah ise tebessüm ederek buyurdu ki, &#8220;Ya Ömer! Bana da, ona da senin bu tepkinden başkası gerekirdi. Bana güzel bir şekilde ödememi, ona da güzel bir şekilde istemesini söylemelisin.&#8221; Sonra, &#8220;Borcumun süresinin bitmesine üç gün süre kaldı.&#8221; buyurarak, sürenin daha dolmamış olmasına rağmen Hz. Ömer&#8217;e adamın alacağını ödemesini ve onu korkuttuğu için yirmi ölçek de fazla vermesini emretti. Bu olay Zeyd&#8217;in Müslüman olmasına vesile olmuştur. Zeyd bu olaydan sonra diyor ki, &#8220;Ben Muhammed&#8217;de peygamberlik alametlerinin hepsini görmüştüm. İki şey var ki, onları denememiştim: Yumuşaklığı öfkesine galip geliyor mu ve öfkesi şiddetlendikçe yumuşaklığı artıyor mu, bunları denedim ve onda mevcut olduğunu gördüm&#8221; (Suyuti, Menahilu&#8217;s-Safa s.17; Mecmau&#8217;z-Zevaid, VIII/240) İbnul-Munkedir diyor ki, Cabir b. Abdulah&#8217;ın şöyle dediğini işittim: Rasulullah&#8217;tan (sav) bir şey istenip de &#8220;hayır&#8221; dediği vaki değildir.&#8221; (Sahih-i Müslim, Kitabu&#8217;l-Fedail, 14. Bap, Hadis No: 56/2311) İbn-i Abbas diyor ki, &#8220;Rasulullah (sav), hayır/iyilik yapmada insanların en cömerti idi. En cömert olduğu zaman da ramazan ayı idi. Cebrail ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgardan daha cömert olurdu.&#8221; (Sahih-i Müslim, Kitabü&#8217;l-Fedail, 12. Bap, Hadis No: L/2308; Sünen-i Tirmizi, Ebvabu&#8217;l-Cihad, 14. Bap, Hadis No: 1687; Sünen-i İbni Mace, Kitabu&#8217;l-Cihad, 9. Bap, Hadis No: 2772)  Rasulullah, Havazin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine Beni Mustalık kabilesinin tüm esirleri sahabe tarafından serbest bırakılmıştır. Yine Abbas&#8217;a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmiş bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi sonra bir adam gelip istedi. Ona &#8220;Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git. İhtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bir şey gelince biz ona parasını öderiz.&#8221; dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer &#8220;Ya Rasulallah Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?&#8221; diye sordu. Bu söz Peygamber&#8217;in hoşuna gitmedi. Ensardan bir sahabe de &#8220;Ver ey Allah&#8217;ın Rasulü. Arz’ın Sahibi&#8217;nin azaltacağından korkma!&#8221; dedi. Rasulullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oldu. Buyurdu ki, &#8220;Ben bununla emrolundum.&#8221; (Sünen-i Tirmizi, Şemail, s. 514-515) Bir adam Rasulullah&#8217;a gelerek ondan bir şeyler istedi. Rasulullah başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı yarım vasak malını istemeye geldiğinde, ona bir vasak verdi ve &#8220;Yarısı borcum için yarısı da bağıştır&#8221; buyurdu. (Sünen-i Tirmizi, Ebvâbü&#8217;z-Zühd, 37. Bap. Hadis No: 2363) Geceleri üzerinde uyudukları, gündüzleri de biraz kestirip uykusuzluklarını giderdikleri döşekleri, koç postu idi. (Asım Köksal, İslam Tarihi, IX/258; Sa&#8217;d, Tabakat, VIII/ 8-25) Ehl-i beyt&#8217;in üç gün arka arkaya muntazam bir yemek yediği asla olmamıştı. Çoğunlukla hurma ve su ile geçinirlerdi. (Sünnen-i İbn-i Mace, II/536) Bazen ay geçer de bu mütevazi hücrenin kandilinin ışıldadığı, baca­sının tüttüğü görülmezdi. (İbn-i Hanbel, Müsned, VI/217) Rasul-i Ekrem, Hazret-i Aişe&#8217;nin hücresinde bulunduğu zaman yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sorar, o da hiç bir şey bulunmadığını söylediği vakit o günü oruçlu geçirirler yahut Medine&#8217;li Müslümanlardan biri bir miktar süt gönderir ve bu sütle yetinirdi. (İbni Han­bel, Müsned, VI/49- 244)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıdaki rivayetlerden de anlaşılacağı üzere Efendimiz mal-mülk peşinde değildi. 10 yıl İslam devlet başkanlığı yapan bir devlet lider de olsa O (sav) daima fakir bir hayat yaşadı.  Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tutardı. Recep ve Şaban aylarında çok fazla oruç tutar, her ayın 13-14-15’inde ve her Muharrem ayında da üç gün oruç tutardı. Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz. Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun” diye sitem ettiğini, bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını, Hz. Aişe’nin &#8220;aylarca evimizde ocak yanmazdı.&#8221; dediğini, Eşi Hz. Aişe&#8217;nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, &#8220;Kandilde (zeytin) yağınız yok muydu? diyen hanım sahabeye “Yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini ateistler nerden bilecekler!? Dinsizler, “Muhammed rüşvetle insanları Müslüman yaptı” demektedirler. (Cevabını yukarıda verdik!) Menfaat elde etmek için ortaya çıkmış bir peygamber niçin para vererek insanları Müslüman yapsın? Zorla ellerindeki malları alır, istediği gibi ordu kurar, her istediğini de yapar, yaptırırdı… Ama İslam bunu da yasaklamıştır! “Dinde zorlama yoktur.          ” (Bakara, 256) Bu iddialara cevaplar için ayrıca, “Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir” ve “Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler” adlı yazılarımıza da bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an’daki yeminler, benzetmeler, argo iddiası</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel  der ki: &#8220;<em>Kur’an&#8217;daki Tanrı, tıpkı Araplar gibi, her söylediğini yeminlerle kanıtlamak ister; tıpkı Araplar gibi, her vesileyle hakir kılıcı laflar eder, örneğin kullarına &#8220;yabani eşekler&#8221;, &#8220;Susamış develer&#8221;, &#8220;Dilini sarkıtıp soluyan köpekler&#8221; ya da &#8220;alçak zorbalar&#8221; şeklinde sözler sarf eder; tıpkı Araplar gibi kin ve intikam besler, kıskançlıklarını belli eder ve kendisinden beklenmeyen tutum ve davranışları seçer!&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irkçılık kokan ve Efendimizin Kur’an’ı yazdığını ima eden Arsel’e cevap için önce Kur’an-ı Kerim’de bu cümlelerin nerede geçtiğine bir bakalım. Yabani eşek: &#8220;Sizi Sekar&#8217;a sokan nedir?&#8221; (Onlar) derler: &#8220;Biz namaz kılanlardan değildik, fakirlere yemek yedirmezdik. Batakçılarla dalar giderdik ve hesap gününe yalan derdik,  bize o ölüm gelinceye kadar! Fakat o zaman şefaatçilerin şefaati fayda vermez. O öğütten veren şeyden yüz çevirirlerken şimdi ne mazeretleri var? Böyle iken onlara ne oluyor ki adeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri ‘gibi’ (Arapçası: ‘Qe’) öğütten yüz çevirip kaçıyorlar!” (Müddessir, 42-51) 51. ayette hakaret değil, benzetme sanatı yapıldığı görülmektedir. Susamış/susuz develer:  “Ey Muhammed! Şu halde onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız. Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanları Rahman’ın huzurunda bir elçiler heyeti ‘gibi’ toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer ‘gibi’ cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!” (Meryem, 84-86) Dilini sarkıtıp soluyan köpekler: “Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o ayetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu ‘gibi’dir (Ayette Qe-meseli: Ayette hem Qe: Gibi hem de Türkçeye de aynen geçmiş olan Mesel: Misal, örnek kavramları geçmektedir!): Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler. Ayetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!” (A’raf,  175-177) Görüldüğü gibi tüm ayetlerde benzetme sanatı yapılmıştır. Alçak zorbalar: “O halde, yalanlayanlara itaat etme! İstediler ki sen, alttan alıp gevşek davranasın/yağcılık edesin de onlar da yağcılık etsinler/yumuşaklık göstersinler.  Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, huysuz ve kaba, üstelik karakteri bozuk kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme.” (Kalem, 8-14) Anlaşılacağı üzere ayetler; namaz kılmayan, fakirleri gözetmeyen, insanlara zulmeden, dünyada fitne çıkaran, kötülük yapan,  boş şeylere dalıp hayatlarını nefsi arzularına göre yaşayan, ahirete inanmayan, heva ve hevesine uyanlar hakkındadır. Teşbih sanatını bilmeyen; benzeyen, benzetilen; benzetme ve benzetme edatından haberi olmayanların kendilerine eşek, deve, köpek dendiğini zannetmeleri cehaletlerini gösterir. Allah yer ve göklerin sahibidir. O’nun için kin ve kıskançlık asla söz konusu olamaz! O (cc) sadece ‘zalimleri sevmez.’ (Ali İmran, 57; Şura, 40): ‘Laneti zalimlerin üzerine olacak.’ (Hud, 18) ‘Zulmedenleri ne bağışlayacak, ne de onlara bir kurtuluş yolu gösterecek’ (Nisa, 168) ve ‘Cehennem de, zalimlerin kötü bir durağı’ (Ali İmran, 151) olacaktır! Unutmayalım ki, zalime merhamet mazluma zulümdür! Hem ateistler inanmadıkları bir Tanrının zalimleri cezalandırmasıyla neden bu kadar ilgilenmektedirler ki? Yoksa ahiretin var olabileceği konusunda bilinçaltında bir dürtü onları rahatsız etmekte de, bunu içlerinde bulundukları ortam gereği dışa mı vuramamaktadırlar!?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, “<em>Kur’an’ın hemen her satırı, Tanrının kendi kendini yüceltmesiyle, “kul” olarak yarattığı insanlara kendi büyüklüğünü ve güçlülüğünü kabul ettirmek istemesiyle, onları yerlere kapanarak kendisine taptırmağa çalışmasıyla ve fakat bu istek ve gayretlerine karsı dikilenlere küfür’ler ve hakâretler yağdırmasıyla doludur</em>.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle belirtelim ki, Allah’a kul olmayan O’nun yarattığına kul olur. Kimi bir insana kimi doğaya kimi bir ideolojiye! (‘Kul olmak gerçek anlamı ile özgür bir birey, vatandaş olmaktır’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.) Kur’an insanları sahte ilahlardan kurtuluşa çağırmaktadır. Dinsiz hiçbir insan yoktur! Yukarıda ‘Ateist akıl’ adlı yazımızda bunu gördük. İnsan mutlaka birine tapar. Arsel’de dahil. Zaten yazdıklarından nereye secde ettiği açıkça görülmektedir: Natüralizm! Doğru ilahı bulana ise Müslüman denmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel örnek olarak Vakıa suresi 50-56. ayetleri verir. Önce ayet mealini verelim: “Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır. Sonra siz, ey sapkın/yoldan ‘sapmış yalanlayıcılar!’ Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız. Üstüne de kaynar su içeceksiniz. Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.” Zaten öldükten sonra dirilmeye inanmayan Arsel, cehennem azabında bahseden ayetlerden neden şikayetçi etmektedir ki? Yoksa Arsel Kur’an’ın direk kendisine hitap ettiğini mi hissediyor da vicdani bir itirazda bulunuyor?! Arsel yazdığı kitaplarla Müslümanlara, Efendimize her türlü hakareti yapacak, insanların ve evrenin tesadüfen oluştuğunu iddia edecek (cevaplar için “ Evrim teorisi ” ve “ Allah’ın varlığının ispatı” adlı yazılarımıza bakılabilir) ve Allah’ı inkar etmesi yetmeyip bir de İslam’ı karalama çabasına girecek, dinsiz ve ahlaksız bir toplumu insanlara önerecek ve bunların karşılığında cezadan bahsedilince de itiraz edecek! Bir suçlunun ceza kanununa itiraz etmesi kadar çelişkili bir durumdur bu itiraz! Halbuki Allah bizzat uyarıyor, ikaz ediyor! Ayrıca Kur’an, “Ey sapkın yalancı!” derken ne kadar aktüel bir ilahi eser olduğunu da ispatlamakta değil midir? Evrim ile yüce yaratıcıyı inkar etmek yalancılık, Freud’un libido eksenli görüşlerini savunmak sapıklık değil midir? Nikahsız birlikteliği savunan Arsel’in dünya görüşünün sonlarının ne olduğuna 1990’lı yıllarda sosyalist rejimlerin çökmesiyle dünya yaşayarak şahit olmadı mı? Allah’ın Rahman, Rahim, Vehhab gibi birçok, “seven, acıyan, bağışlayan” sıfatlarını ve Kur’an’daki cennet nimetlerini görmeyip, cehenneme girecek zalimlerle ilgili ayetler üzerinde yorumlar yapılması da aslında psikolojik tahlile muhtaç bir bakış açısına işaret etmekte değil midir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kalem suresinin 15. ayetini de kitabına almıştır Arsel. “Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: Öncekilerin masalları! der. Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz.” (Kalem, 15)  Ateistler Kur’an’a hep aynı hatalı metotla yaklaşmaktadırlar. Ayetleri bağlamından koparmak için cımbızlayıp işlerine gelen yerlerini okuyucuya aktarmaktadır. Bu ayeti öncesi ile okuyalım: Kalem, 9-15: “Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkar, huysuz ve kaba, üstelik karakteri bozuk kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme. Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları!” der. Yakında onun alnına (cehennemlik) damgasını vuracağız.” Bu ayetlerdeki, “Daima kusur arayıp kınayan.” ve “ayetler ona okunduğu zaman: Öncekilerin masalları! diyen” kişi olarak benim ilk aklıma gelenlerden biri de Arsel olmaktadır! Yeni vefat eden (Bu yazı yazıldığı sıralarda; 7 Şubat 2010, ABD Florida’da) Arsel’in ‘Havada olan burnunun yakında yere sürtülüp sürtülmeyeceğini’de artık zamanla göreceğiz! Aslında bu ayetler hep kötü huylara sahip insanlardan bahsetmektedir. Allah (cc) kitap ve peygamber göndermiş, insanlara zararlı olan davranışları açıklamış, kötülerin cehenneme gideceğini bildirmiştir. Bizlere yararlı olanları emreden Yüce Yaradan, (‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir) cennet nimetlerini de bildirmiş ve sonuçta da tercihi hür iradeli yarattığı insanlara bırakmıştır. İsteyen kendi tercihleri ile cennete isteyen de cehenneme gider. Hadi cehenneme gider ateist, bari başkalarını da saptırmasa! Bir de onun günahının yükünü de yüklenecektir! “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte, saptırdıkları kimselerin günah yüklerini de taşımak zorunda kalacaklardır ve tüm temelsiz uydurup durdukları şeylerden de hesaba çekileceklerdir.” (Ankebut, 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, Ali İmran 119. ayetten hareketle yine eleştirilerine devam eder: <em>“Kur’an’da (Imrân sûresi’nde) Tanrı’nın, inanmadan “inandık” deyip Müslüman imiş gibi görünenlere karsı “Kahrolun” (ölün) diye bedduâ’lar ettiği yazılı.”</em> der. Ayete bakalım: “Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında &#8220;inandık&#8221; derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, ‘size olan kin ve öfkelerinden dolayı’ parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden çatlayın!” Şüphesiz Allah insanların içlerinde gizlediklerini de en iyi bilendir.” Ayet ikiyüzlü, yalancı münafıklara, İslam’a kin duyanlara ‘keskin sirke küpüne zarar’ atasözü mealinde, “Kininizle başbaşa kalın, ne haliniz varsa görün” dememizi ve onları muhatap almamamızı istemektedir. Arsel, kendi gibi olanları da ifşa eden ‘size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar.’ ayetinden mi alınmıştır bilinmez ama ‘öfkeden çatladığı’nı açıkça ve her defasında bizzat kendisi belli etmektedir! Bu ayetler, Hz. Muhammed’e düşmanlık besleyen Velid b. Muğire hakkında inmiştir.  Cenab-ı Hakk’ın büyük nimetler bahşettiği Velid, kibir ve gururuna yenik düşmekteydi. “Ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başı olarak bir kenarda kalayım da vahiy Muhammed’e gelsin? Ebu Mesud Amr bin Umeyr’i bile nasıl bir kenarda bırakılabilir? Biz ikimiz Taif’in reisleriyiz” diyerek Cenab-ı Hakk’ın iradesine karşı durmaktaydı. Serveti ve sahip olduğu çocuklarıyla kibirlenmekte, kendisini herkesten üstün görmekteydi. Peygamberimize karşı iftiralar atmakta, öldürmek istemekte, kıskanmakta, hasedi ve inadı ile en önde gitmekte idi. Kendisi iman etmediği gibi, kendi kavminden olanların da iman etmemesi için her türlü yola başvurmaktaydı. İslam’a ve Peygamberine karşı yaptığı hareketlerinden dolayı, hakkında en çok ayet nazil olan müşrik kişiler arasında yer aldı.  (İbni Hişam, Sire, I/288-289; Kadı İyaz, Şifa, I/512-513) Çağdaş Muğire olan Arsel, İslam’a bu kadar düşmanlık yapan Muğire’nin avukatlığını dolaylı yoldan neden yapmakta, yaptığı kötülükleri -İslami kaynaklarda tek tek anlatılır- neden gizlemek gereği duymaktadır?! Zalimlere kahrol derken illa birinden mi izin isteyeceğiz! Kahrolsun -Arsel’in yaşadığı- emperyalist ABD, kahrolsun İsrail, kahrolsun İngiltere!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>‘Harun&#8217;un kız kardeşi’nin anlamı nedir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel’e göre, <em>Muhammed, “İsa&#8217;nın anası Meryem ile, Musa&#8217;nın ve Harun&#8217;un kız kardeşleri olan Meryem&#8217;i birbirleriyle karıştırmıştır.”</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dünyada Harun isminde bir kişi mi vardır? Günümüzde de Muhammed, Ali, Fatıma, Ayşe gibi isimler yaygın olarak kullanılmaz mı? Bu konu, ‘Oryantalistlerin Kur&#8217;an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar&#8217; adlı yazıda açıklanmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Kur’an, Tevrat ve kurban</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Arsel, “Ademoğullarının hikayesi”  başlıklı yazısında, Maide suresi 27. ayetin anlamını yazarak, bunun Tevrat’ta da geçtiğini, bu iki oğlun isimlerinin Habil ve Kabil olduğunu Tevrattan hareketle aktarmakta ve sonuç olarak da, Hz. <em>Muhammed bu kıssayı “Tevrattan almıştır” </em>iddiasında bulunmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hz. Adem’in oğullarının isimleri Kur’an-ı Kerim’de geçmez. Ayrıca Arsel’in iddia ettiği gibi Tevrat’ta Kabil değil Kayin  ismi geçer. (Yaratılış, 4) Allah (cc) ilk insandan itibaren insanlığa hep aynı dini yani İslam dinini göndermiş ve benzer içeriğe sahip emir ve yasakları insanlara iletmiştir. Gönderilen kitaplar içinde tahrif edilen, bozulan kısımlar dışında kalan yerlerde benzerlikler olması da çok doğaldır. Hz. Muhammed’in Allah tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu olduğu Kur’an’da zaten açıkça bildirilir. &#8220;Muhammed Allah&#8217;ın Rasulüdür ve peygamberlerin sonuncusudur.&#8221; (Ahzab, 40; Buhari, Menakıb 18; Müslim, Fedail 20) Yine Kur’an önceki peygamberlerin de Allah tarafından gönderildiğini ve Hz. Muhammed ile diğer peygamberlerin benzer mesajları bildirdiğini birçok ayetle bizlere bildirir. (Bu konuda “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımıza bakılabilir.) Kurbandan hareketle de Arsel: “<em>Eğer Tanrı kan </em><em>akıtılmasından hoşlanmamış olsa ve kurbandan maksadın yoksula yardım olduğunu düşünmüş olsa, bunu açıkca bildirirdi</em>.” der. Halbuki Allah (cc) “Elbette onların ne etleri, ne de kanları Allah&#8217;a ulaşmaz. Ancak O&#8217;na sizin takvanız ulaşacaktır. Böylece onları sizin emrinize verdik ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah&#8217;ı tekbir ile yüceltesiniz.” (Hac, 37) buyurmaktadır. Yani amaç kan değildir! ‘Ateist akıl’ adlı yazımızda görüldüğü gibi kurban karşıtlarının yedikleri etler de ağaçlarda yetişmemektedir! “<em>Siz de </em>kesilen kurbanların<em> etinden hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin.&#8221;</em> (Hacc, 28)  ayeti yanında komşu-kul hakkı, oruç, hac, selamlaşma gibi  ibadetlerle toplumsal bilinci, birlik ve dayanışma ruhunu ayakta tutmayı amaçlayan İslam’ın bu kurban emri yoksula yardıma mı engel olmaktadır? Zekat, fitre, sadaka, fıtr gibi ibadetler yanında kurbanda fakire dönük bir ibadet değil midir? Acaba Arsel kendi yediği etlerin kan akıtılmadan mı önüne geldiğini düşünmektedir! Hiç satın aldığı etten bir fakiri nasiplendirmiş midir?! İslam’ın tüm emirleri zaten insanlığın faydasına değil midir? Bu konuda detaylı bilgi için “İslami emirler, yasaklar ve hümanizm” adlı yazıya bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“<em>Belli ki insanların kendisine olan bağlılıklarını “Tanrı adına” kan akıtılmasına göre değerlendirmek istemistir! Bundan dolayıdır ki din adına cihad&#8217;a çıkılmasını, kafirlere karşı savaşılmasını, kılıçla vuruşulmasını (Yâni kendi adına kan akıtılmasın) “kutsal” bir sey olarak görmüştür.”</em> diyen yazan zihniyete cevap olarak “ İslam barış dinidir” ve “İslam savaş kuralları” başlıklı yazıları öneririz. Cihad, yeryüzünde adaletin gerçekleşmesi, zulmün ortadan kaldırılması, toplumların her türlü sömürüden uzak olarak maddi ve manevi refah içinde yaşaması  için yapılır. Günümüzde, Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra kurulan 47 devletin ve dünyadaki birçok müstazaf milletlerin içler acısı hali ortadadır. Yıllarca kapitalist ve komünist ülkeler tarafından toprakları ve halkları sömürülen müstazaf tüm ülkelerin kurtuluşu İslam’dadır. Bu konuda, ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler’, ‘İslam barış dinidir’ adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca unutulmamalıdır ki, Arsel’in üzerinde özgürce yaşadığı bu topraklar da cihad sayesinde özgürlüğüne kavuşmuştur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Türk ve İslam Devletlerinde olağanüstü dönemlerde, savaş öncesi ve savaş sırasında verilen önemli fetvalardan birisi de “Cihad Fetvası”dır. Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi, 153 müftü ile birlikte Anadolu’da başlayan milli mücadeleye destek verici Ankara fetvasını yayınlar.” (Necdet Bayraktaroğlu, Anadolu Fetvası, Yeni Ufuk Dergisi, Ağustos 2018; Hakimiyet-i Milliye, 5 Mayıs 1936, No: 27)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Anlatılan şekilde hakarete ve esirliğe uğrayan ‘halifelerini kurtarmak için, ellerinden geleni yapmaları’ bütün Müslümanlara farz olur mu? Cevap: Hakikati Allah en iyi bilir ki, olur. ‘Halifeliğin gasbedilen haklarını geri almak için’ düşmanlara karşı açılan mücadelede ölenler ‘Şehit’ kalanlar ‘Gazi’ olurlar mı? Cevap: Hakikati Allah en iyi bilir ki, olurlar.” (Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, s. 65-68; Milli Mücadele, II/768-769)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin 15 Mayıs 1919’da Milli Mücadeleyi başlatan fetvası: Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikab edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkansız günahtır. Cihad, tam manasıyla teşekkül etmiş dini fariza olarak karşımızdadır. İşgal edilen bölgelerde her bir kişinin görevi (farz-ı ayn) silahına sarılmak ve mücadele etmektir. Meşru olan; münhasıran vatan müdafaası ve istiklal uğruna cihaddır. Korkmayınız, me’yus olmayınız. Bu livayı hamidin altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak ‘Cihad-ı Mukaddes Fetvası’nı ilan ve tebliğ ediyorum.” (Gotthard Jaschke, Mustafa Kemal ve Cihat, Tarih Okulu İlkbahar 2009 Sayı III, s. 165)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cihad öyle bir ruhtur ki, I. Dünya savaşı sırasında Çanakkale’den 13.201 km uzaktaki Avustralya’da yaşayan iki Osmanlı savaş esirinin direniş ruhunu bile ateşleyebilmiştir: “Avustralya hükümetinin İngilizlerle birlikte savaşma üzere Çanakkale’ye asker çıkarmaya karar verdiğini duyan Maraşlı Abdullah, Tarakçı Mehmet vatanlarına geri dönmek isterler ama bu mümkün olmaz. Bunun üzerine Avustralya hükümetine savaş ilan ederler. Bunu da gönderdikleri bir mektup ile duyururlar ve Çanakkale&#8217;ye sevk edilecek olan Avustralya askerlerine büyük zayiatlar verdiren suikastlar düzenlerler.” (Hürriyet, 25 Eylül 2018)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tabii bu ruhu, olaylara materyalist ve pragmatist bir açıdan bakan evrimci ateistlerin anlamalarını beklemiyoruz! Ama kendilerini, “Şeriata karşı başkaldırmak ve savaşmak gibi &#8216;asil&#8217; bir davranışla görevli” sayan veya “aydınlanma Savaşçısı” ilan edenlerin, en azından cihada laf ederken önce bir aynaya bakmalarını tavsiye edeceğiz! Herkes kendi cihadını eder ve herkes kendi ilahına tapar! Hak olanlarını bulup o yolda sebat edenler kazananlar olacaktır! (Asr, 3)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İşin ilginci de, İslam aleyhine kim kitap yazmışsa o hem aydın hem savaşçı ilan edilmektedir! “Aydınlanma savaşçısı Turan Dursun” (Sol haber, 4 Eylül 2013; Yüzyıl Dergisi, 9 Eylül 1990, Yıl:1, Sayı: 6; Halkın kurtuluşu, 6 Eylül 2014; Birgün, 4 Eylül 2019; Aydınlık, 24 Haz 2022); “Aydınlanma savaşçısı Muazzez İlmiye Çığ” (Hürriyet, 18.11.2024); “Aydınlanma Savaşçısı Prof. İlhan Arsel” (Kaynak Yayınları, Cehaletin İktidarı I adlı kitabın tanıtım yazısı); &#8220;Aydınlanma Savaşçısı Server Tanilli.&#8221; (Cumhuriyet, 10 Aralık 2024)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki siz hiç; ateizmin karanlığı ile mücadele eden, materyalizmin karanlık dehlizlerine şeriatın aydınlık nuru ile ışık getiren,  natüralizme vahyin aydınlığında bilimsel cevaplarlar veren birisinin hiç kendisini ‘Aydınlanma Mücahidi’ olarak tanıttığını duydunuz mu?! Peki kimmiş ‘cihatçı’ o zaman?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İlhan Arsel  ve eserleri hakkında diyanetin görüşü </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>-Özetlenmiştir ve ‘İtalik’ yazılar tarafımızca eklenmiştir<em>&#8211;</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sn. Arsel, aslında başkanlığımızın bir yayınını değil bunu bahane ederek, başta Kur’an-ı Kerim ve peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a) olmak üzere İslam dinini karalamaya çalışmaktadır. Oysa bir dini ve o dinde kutsal sayılan şeyleri karalamak bir insanlık suçudur; çünkü o din mensuplarını rencide eder. Ancak sn. Arsel&#8217;e göre, ilim, teknik ve medeniyetin ilerlemesi, insanlığın fikri tekamülü, din denilen vahimeden ve dinle ilgili her şeyden kurtulmakla mümkündür. Sn. Arsel bu kanaatini &#8220;Kadın ve Şeriat&#8221; adlı mezkur kitabında defalarca ifade etmekten çekinmediği gibi, muhteva itibariyle ‘hepsi de birbirinin tekrarı’ olan &#8220;Arap milliyetçiliği ve Türkler&#8221; (Ankara, 1973, ikinci baskı, 1975), “Teokratik devlet anlayışından demokratik devlet anlayışına” (Ankara, 1975), &#8220;Toplumsal geriliklerimizin sorumluları; Din adamları&#8221; (Ankara, 1977), &#8220;Biz profesörler&#8221; (Ankara, 1979) adlı kitaplarında ve çeşitli makalelerinde de ısrarla savunmaktadır. Adı geçenin kitaplarının rastgele sahifeleri çevrildiğinde bile görülmektedir ki, dini hükümler ‘maksatlı şekilde yorumlanarak alay konusu’ yapılmakta, dünya çapında ün yapmış büyük ilim adamları, Allah&#8217;a inandıkları ve dine saygılı oldukları için ‘aşağılanmaktadır.’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu konuda, kitaplarında gelişigüzel seçilmiş bir kaç örnek şunlardır:  &#8220;İslam’ın en büyük ve en geniş görüşlü sanılan bilim adamları, düşünürler ve yazarlar, örneğin al-Farabiler, ibn Sinalar, ibn Tufeyller, al-Gazaliler ve saymakla bitmeyecek daha niceleri, bütün gayret ve dehalarını: &#8220;Ne yapalım da şu aklı, şu insan zekasını işlemez, düşünemez ve yaratamaz hale sokalım. Ne yapalım da insanları yani halk yığınlarını, kendi akıl ve iradeleriyle değil ve fakat ‘gökten inen’ kurallara göre yaşamağa alıştıralım, sorununa yönelmişlerdir.&#8221; (Toplumsal geriliklerimizin sorumluları, sh.3) <em>Batı bile Farabi’yi, Rüşt&#8217;ü üstat kabul etmişken Arsel bu kadar fütursuzca iddialarda bulunabilmiştir. ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’ adlı yazımız bile tek başına Arsel’e cevap için yeterlidir!</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Şinasilerin, Namık Kemallerin, Mustafa Fazıl Paşaların, Ali Suavilerin, Ziya paşaların ve diğerlerinin tutum ve davranışlarında özgürlüğün, halkçıların, millet iradesi üstünlüğünün, eşitlik düşüncesinin izlerini aramaz. Düpedüz bilgisizliktir. İstisnasız, tümü şeriatçı (dine bağlı) idi. önemli olan tek şey Kur’an idi, hadis idi, sünnet idi.&#8221; (Biz profesörler, sh.86)  “Aydın olarak bizlerin hepimize düşen en büyük görev, insan aklını ve düşün tarzını şeriatın ve ‘özellikle’ Kur’an&#8217;ın, ya da peygamber emirlerinin tutsaklığından kurtarıp, özgürlüğe kavuşturmak, ‘akıl çağına’ ulaştırmaktır. Asıl önemlisi, Kur’an&#8217;ın yanılmaz bir kitap olmadığını, çelişkilerle dolu bulunduğunu, gerçekler kaynağı sayılamayacağını ortaya vurmanın en büyük hizmet olduğunda karar kılmaktır.&#8221;  (Biz profesörler, sh. 147) <em>‘Kur’an’da çelişki yoktur’ ve ‘İslam barış dinidir’ adlı yazılarımız bu ithamlara cevap vermektedir. </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;İster kur&#8217;an sureleri ve ayetleri, ister peygamber hükümleri, ister icma-ı ümmet ve ister kıyası fukaha hükümleri olsun, teker teker ele alıp eleştirmedikçe, yermedikçe, akıl süzgecinden geçirmedikçe, Türk insanını uygar kerteye eriştirme yolu bulunamaz.&#8221; (Biz profesörler, sh.81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Şartlanmışlık psikolojisi ile hareket eden ve tüm doğruları sadece kendi düşünce ekseni içine hapseden Arsel, kendisi gibi düşünmeyenleri sadece eleştirmemekte, bir de hakaret ederek aşağılamaktadır. Eleştirel düşünce tabii ki olmalıdır ama bu tarz düşünce ancak bağnazlık ve tutuculuk gösteregesi olabilir. Mesela neden &#8220;Darwinizm de eleştirilmelidir&#8221; dememiştir, sonuçta o sadece bir ‘teori’dir! Peki ya ateizm ile yönetilen ülkeler neden tek tek çökmüştür?! Veya artık çoktan çökmüş olan materyalist dünya görüşü veya ateizm/deizm çok mu bilimseldir? Bu konularda ‘Ateizm Yanılgısı’, ‘Deizm Yanılgısı’ ve ‘Evrim’ adlı yazılarımızı özellikle tavsiye ederiz. </em> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Evet, bütün sorun, din adamının cehaletinden ziyade, onu cahil halde tutan, şeriatın (İslam dininin) kendisidir ve asıl savaşılmak gereken de bu temeldir. Cehalet, şeriatın (dinin) kendisinde yatmaktadır ve onunla eğitilenler de, ister istemez cahil olmaktadırlar. Akla ve müspet ilme ve ahlaka aykırı ne varsa, hepsi oradadır. Kur’an ve hadis (sünnet) hükümleri oradadır. Bunları, Arap peygamberi tanrı adına ve tanrının sözleridir diye yerleştirmiştir.” (Toplumsal geriliklerimizin sorumluları, sh.210)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Hem  şeriat düşmanıdır hem şeriatı bilmemektedir Arsel. Şeriatın Araplara özel olduğunu ve Kur’an’ı Hz. Muhammed’in yazdığını iddia etmektedir. Cevaplar için; ‘Kur’an ve bilim’, ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’, ‘Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?’,‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ ve ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazılara bakılabilir.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><em>Bir de sayın okuyucu, yukarıdaki Arsel’in cümlelerindeki ‘din/ islam/ şeriat/ Kur’an/ hadis/ peygamber’ kelimeleri yerine ‘ateizm/deizm/agnostisizm/materyalizm/natüralizm/nihilizm’ kelimelerini koyun ve sonra biz şeriatçıların ne kadar iftiraya uğradığını, hakarete maruz kaldığını, sabırlı olduğunu anlayın!</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İfade etmekte yarar var ki, İslam dini; ilim, kültür ve medeniyetin yükselmesine engel değildir. Engel olsaydı, 8. asırdan 14. asra kadar bütün parlaklığı ile hüküm süren bir İslam ilim, kültür ve medeniyeti doğmazdı. Dini hükümlerin ilim ve akl-ı selim ölçülerine göre değerlendirilmesinden Müslümanlar hiç bir endişe duymazlar. Ancak, ilk emri oku! (Alak, 1) olan ve &#8220;İki günü eşit olan kişi ziyandadır.&#8221; (Keşfu&#8217;1-hafa, II/233, no: 2406) ilkesi ile daima ilerlemeyi önceleyen bir dinin, &#8220;Cehalet, şeriatın (dinin) kendisinde yatmaktadır&#8221; hükmü ile cehaletin kaynağı olarak ilan edilmesi, şüphesiz tarafsız ve ilmi ölçülerle yapılan bir değerlendirme olmamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Dinler, ruhaniler sınıfının, halkı sömürmek için uydurdukları efsanelerdir. İlim ilerleyip, tabiattaki sırlar çözüldükçe, insanların kafası aydınlanacak ve bu efsane de yok olup; gidecektir.&#8221; diyen Voltaire, D&#8217;alembert, Diderot gibi 18. asır filozoflarından bir kısmının, günümüzde artık hiç bir ilmi değeri kalmamış olan batıl iddialarının körü körüne taklidine dayanan ön yargı ifadelerinin tekrarından başka bir şey değildir. <em>Arsel’in bu konudaki iddialarına cevap için ‘Deizm yanılgısı’ adlı yazımızı da tavsiye ederiz.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda verilen örneklerde de görüldüğü üzere, ‘Sayın Arsel&#8217;in din ve özellikle İslam dini konusundaki hükümleri, inceleme ve araştırma sonucu olmaktan çok, aşırı bağlı bulunduğu Voltaire ve benzeri filozofların, genellikle Hristiyanlık konusundaki düşüncelerinin sonucu olarak ileri sürdükleri fikirlerden oluşmaktadır. Bu ön yargı onda tarafsız bir inceleme ve araştırma imkanı bırakmamış; onu İslam&#8217;a ve Müslüman bilginlere hınç duymaya ve ‘savaş açmaya’ sevketmiştir.&#8217; Bizzat kendi ifade ve açıklamalarından da anlaşıldığı üzere Sayın ‘Arsel dini konularda yeter bilgisi ve yetkisi olmayışı bir yana, isabetli hüküm ve sonuçlara ulaşabilecek nitelikte tarafsız bir ilim adamı da’ değildir.Onun din kavramına ve özellikle İslam dinine karşı kin ve hınç derecesine varan bu olumsuz tutumu, ‘onu akademik kariyere sahip bir bilim adamına yakışmayan davranışlara’ ve halen üniversitelerimizde görevde bulunan değerli ilim ve fikir adamlarını, (kendi de dâhil), toptan &#8220;Ortaçağ üniversitelerinde hademelik bile yapamayacak kertede kimseler.&#8221; (Biz Profesörler, sh.134; Cumhuriyet gazetesi, 28 Aralık 1976, sh.2; Fakülteden ayrılırken başlıklı yazı) diye itham etmeye ve hiçbir ciddi araştırma yapmadan, hatta ‘hiç düşünmeden, gelişigüzel yazılar yazmaya ve bazen gülünç durumlara düşmeye kadar’ sevk etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nitekim, Osmanlı imparatorluğunun yükselme döneminde (Kanuni, 2. Selim ve 3. Murad&#8217;ın saltanatları esnasında) aralıksız 28 yıl şeyhülislamlık makamım hakkıyle dolduran; bilgisi, dirayeti, ahlakı ve eserleriyle haklı bir üne kavuşan büyük Türk bilgini Ebu&#8217;s-Suud Efendi&#8217;nin bir fetvasında, &#8220;Erkeklikten kesilmiş yaşlı kişiye&#8221; anlamında olarak yer alan &#8220;cima&#8217;a kadir olmayan pir&#8217;e&#8221; ifadesindeki, ismin &#8220;e&#8221; hali ile kullanılmış &#8220;pir&#8221; (yaşlı kişi) kelimesini, bilinen asalak böcek (pire) sanmış; ‘anladığını sandığı bu fetva ile’ ilgili olarak Varlık Dergisi&#8217;nin Ağustos 1976 tarih ve 827. sayısında (sn.3) yayınlanan &#8220;Değer ölçülerimizdeki zavallılık&#8221; başlıklı yazısında: &#8220;Ebu&#8217;s-Suud efendi, bugün hâlâ Türklerin iftihar edebilecekleri en mühim şahsiyetlerden ve Türklere ve Müslümanlara büyük hizmetleri dokunan bir alim olarak baş tacı edilir. Oysa ki, 16. yüzyılın bu büyük ve en ünlü bilgin diye gösterilmek istenen kişi, insanlık sevgisi duygusundan yoksun ve kadının pire ile cima (cinsi ilişki) edip edemeyeceği sorunlarıyla meşgul olabilecek kadar, insan zekasını küçülten bir kimsedir. Hiç şüphesiz, kendisine cima’a kadir olmayan pire&#8221; konusunda soru sorabilecek kadar cahil ve ilkel bir toplumdan, Ebu&#8217;s-Suud efendiden daha iyisinin kolay kolay yetişmeyeceğini unutmak gerekir.&#8221; sözleriyle, gerçekten ‘ortaçağ üniversitelerindeki hademelerin bile kolayca anlayabileceği Türkçe bir cümleyi anlayabilecek seviyede bulunmadığını, bizzat kendisi’ ispatlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zira söz konusu fetvada &#8220;Cima kadir olmayan pir&#8217;e yahut on iki yaşında olan oğlancığa&#8221; ifadesinde yer alan &#8220;pir&#8221; ve &#8220;oğlancık&#8221; kelimelerinin, gramerde (ismin &#8220;e&#8221; hali) denilen durumdan başka bir şey olmadığını anlamak için, ‘değil profesörlük unvanına sahip olmak, okur-yazar bile olmaya gerek olmayıp, Türkçe bilmenin yeterli olduğu’ açıktır. Unutmamak gerekir ki, &#8220;cahil ve ilkel bir toplum&#8221; olarak nitelediği toplum; ilim, sanat, kültür ve medeniyet itibariyle, asrının en ileri toplumudur. Ebu&#8217;s-Suad Efendi gibi ünlü bir kişinin şahsiyetinden ve yaşadığı asrın kültür ve medeniyetinden böylesine bihaber olan sayın prof. Arsel&#8217;in tek meziyeti, ‘hiç bilmediği konuları bile bildiğini iddia’ ederek, milletimizin saygı duyduğu her değere hakaret edecek kadar cesur olmasıdır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda verilen örnek ve açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, Sayın Arsel&#8217;in başkanlığımız yayınları ve hizmetleriyle ilgili olarak, objektif değerlendirmeler yapması mümkün olmadığı gibi, ‘ilmi durumu ve ihtisası bakımından da böyle bir değerlendirme yapacak ehliyette değildir. İddialarının hemen hepsi mesnetsiz ve ön yargıdan ibarettir.’</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bilgi ve takdirlerine arz ederim. İrfan Yücel,  Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan V.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Gelen bir soru ve cevabımız</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Soru: Muhammed&#8217;in, karıları için uydurduğu ayetler: &#8220;Muhammed&#8217;e  Hafsa, her ne kadar söz vermiş olsa da, sözünü tutmayıp gördüklerini Ayşe&#8217;ye söyler; Ayşe&#8217;de duyduklarını Muhammed&#8217;in diğer eşlerine aktarır. Bu yüzden Muhammed&#8217;in eşleri mırıldanıp söylenmeye başlarlar. Muhammed, Hafsa’yı karşısına alarak neden dolayı sırrı başkalarına açıkladığını sorar. Hafsa şaşırıp, bunu nereden anladığını Muhammed&#8217;e sorunca, Muhammed, herşeyi tanrı&#8217;dan öğrendiği, çünkü tanrı&#8217;nın her gizli şeyi kendisine haber verdiğini söyler. Ve olan biteni böylece Kur’an&#8217;a geçirir, yani karılarına duyduğu utancı, tanrı&#8217;ya atfen Tahrim suresinin 3. ayetini uydurur ve karılarını uyarır! &#8221; Buna cevap verir misiniz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevaben: Oryantalistlerin temel ithamlarının başında &#8220;Kur’an&#8217;ı Muhammed yazdı&#8221; iddiası yer alır.  Tüm Kur’an&#8217;ı yüzlerce yıl taramış, &#8220;daha önce karar verdikleri hükme&#8221; delil aramışlar ve sonunda Kur’an&#8217;da bu gibi ayetlerle aradıklarını bulduklarını iddia etmişlerdir. İşin ilginç yanı -ve her zaman olduğu gibi- ateistler de bu oryantalist iddialara balıklama atlamaktadırlar. İlhan Arsel&#8217;de ‘Kur’an eleştirisi’ adlı eserinin tümünde ne hikmetse &#8220;aynen&#8221; oryantalist iddiaları alt alta sıralamıştır! Gelelim sorunuzun cevabına: Kur’an&#8217;ın hiç bir ayeti sadece Efendimiz ve ailesi için özel inmemiştir. Benzer bir iddia Efendimizin evine izinsiz girilmemesi hakkındaki ayet (Ahzab, 53) için de ileri sürülür. Efendimiz, ‘evine izinsiz girilmemesini sağlamak için ayet uydurmuştur’ der oryantalistler. (‘Ahzab 53. ayette Muhammed, eve gelen misafirlerini Allah’ın sözleriyle kovuyor’ iddiasına cevap için ‘Kur’an’da çeliski yoktur’ adlı yazıya bakılabilir.)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki Efendimiz İslam&#8217;ın nasıl yaşanacağını bizlere ‘uygulamalı olarak’ göstermekle görevlidir. (Ahzab, 21, Haşr, 7) Yukarıdaki ayette de yine Allah (cc) bizzat Efendimizin hayatından örnekle bizlere mesajlarını iletmektedir. Ayet önce olayı aktarır ve benzer durumlardaki hükmü bizlere bildirir. “Hz. Peygamberin, eşlerinden birine sır olarak söylediği bir sözü eşi tamamen koruyamamış, yine Resulullah&#8217;ın eşleri içinden en çok samimi olduğu birine aktarmış, bundan haberdar olan Hz. Peygamber ona sitem etmiş, bunun üzerine ikisi birbirine arka çıkıp kendisinden bazı maddi taleplerde bulunarak diğer eşlerini de ilgilendirecek tarzda bir dayanışma içine girmişlerdi. Bu durum karşısında Resulullah, hem dünya hayatının kendi nazarındaki önemsizliğini anlatmak hem de ailesine karşı eğitici bir tedbir uygulayarak onların gerçek iradelerini yoklamak üzere mutat aile hayatını terk eder, dargın bir halde onların odalarında bulunmak yerine ‘îlâ yemini’ yapıp kendine ait odasında bir ay uzlete çekilir. Hz. Peygamber uzlete çekilişinin 29. günün bitiminde eşlerine döner. Eşlerini boşamadığı haberini de sevinç içinde Hz. Ömer duyurur. Surenin asıl nüzul sebebi bu ‘îlâ yemini’dir, anlatılan diğer olaylar ise buna götüren sebep ve giriş cümleleridir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII/5084-5085, 5094, 5113, 5115)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizzat Hz. Peygamber&#8217;in hayatından örnek gösterilmesi gereğine binaen belirli olaylara gönderme yapan somut anlatım üslubunun seçildiği bu ayetlerle kuşkusuz o sırada yaşanan bir probleme çözüm getirilmiştir ve ayetlerin nüzulü/inişi de örnek neslin yetiştirilmesinde etkili olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine ateist/oryantalist iddianın aksine bir içeriğe de sahiptir bu ayetler. (Tahrim, 1-4) Öncelikle bu ayet ile Efendimizin helal olan bir şeyi kendisine yasaklamasının hata olduğu ilan edilmektedir ki, bir kişi ‘yazdığı’ iddia edilen kitabına hatalarını asla eklemez! Yine bu hatanın yani yeminin kefaretini de ‘kitabında’ yazmaz! Bu konuda detay için, ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu ayetin bize gösterdiği diğer önemli bir gerçek ise Efendimizin vahiy almadığı durumlarda bizler gibi bir insan olduğunu bize göstermesidir. Efendimiz birçok hadisinde, (“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı yücelttikleri gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben, sadece ve sadece bir kulum. O halde ‘Allah’ın kulu ve elçisi deyin” (Buhari, Enbiya 3484); Bir adam Peygamber’e dedi ki: “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, ey efendimizin oğlu! Ey en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” Rasulullah hemen müdahale etti: “Ey insanlar! Sözlerinize dikkat edin ki Şeytan sizi hükmü altına almasın! Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im! Allah’ın kulu ve elçisiyim! Vallahi beni, Allah’ın beni yerleştirdiği konumumdan daha fazla yüceltmeye kalkmanız hoşuma gitmez.” (İbn Hanbel, III/153)  buyurmuş ve) kendisinin övülmesini engellemiş, kendisini Musa, Yunus ve İbrahim peygamberlerden üstün gören Müslümanları da uyarmıştır. (İbn Hanbel, III/153; Buhari, Enbiya, 46 ve 38)  Birçok Kur’an ayeti de (Kehf, 110: “De ki: ben de sizin gibi bir beşerim.”; Fussılat, 6: &#8220;Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahy olunuyor.&#8221;) Efendimizin peygamber olması yanında bir insan olduğunun altını çizmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten İslam&#8217;a giriş cümlesi olan kelime-i şehadette de bu özellikle vurgulanır: Muhammed (sav) Allah&#8217;ın ‘önce kulu’ ve ‘sonra resulü’dür! Yine ayrıca Resulullah&#8217;ın davranışlarının -diğer alanlarda olduğu gibi- aile hayatında da gösteriş ve yapaylıktan uzak olduğu ve iyi bir eş olma özelliğini öne çıkaran bir tavır sergilediği gözden kaçırılmamalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine bu ayette atıfta bulunulan olay vesilesiyle, sır verme konusunda titiz davranmak gerektiği, sır saklama konumunda bulunanların da ağır sorumluluk altında bulundukları dolaylı biçimde ifade edilmiş olmaktadır. Saklanmayan sırlar yüzünden nice kanlar döküldüğüne ve nice ümitlerin boşa gittiğine dikkat çeken Maverdi de, sır saklamanın insanın hayatındaki en önemli başarı ve esneklik sebeplerinden biri olduğunu belirtir ve Hz. Ali&#8217;nin şu özdeyişini aktarır: <strong>&#8220;</strong>Sırrın senin esirindir; sırrını açıkladığın takdirde sen onun esiri olursun.&#8221; (Mustafa Çağrıcı,  İFAV Ans, IV/118-119)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca oryantalist -ağızlı ateistlerin- iddialarının aksine bu ayet de biz Müslümanların günlük hayatına ışık tutacak birçok hikmetleri bünyesinde barındırmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" title="serait-ve-kadin-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/serait-ve-kadin-1.jpg" alt="" width="225" height="225" /></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html">İlhan Arsel’e cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/ilhan-arsele-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli&#8217;ye Cevaplar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/turan-dursun-ilhan-arsel-erdogan-aydin-servel-tanilliye-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/turan-dursun-ilhan-arsel-erdogan-aydin-servel-tanilliye-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2012 16:50:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Din bu]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[İlhan Arsel]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam çağımıza yanıt verebilir mi?]]></category>
		<category><![CDATA[İslam gerçeği]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Server Tanilli]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Turan Dursun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=539</guid>

					<description><![CDATA[<p> Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar II  Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli&#8217;ye Cevaplar (Bu yazı ‘ana hatları ile’ Prof. Muhammet Altaytaş’ın ‘Hangi Din?’ adlı eserden faydalanılarak hazırlanmıştır.) Giriş Din yaşam tarzının adıdır, yaşam tarzımız da dinimizdir. ‘Hangi kurallara göre’ yaşıyorsak dinimiz odur!  &#8220;Vahyin esas amacı, bir ‘hayat görüşü’ sağlamaktır.&#8221; (Selçuk Kütük, Deizm, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursun-ilhan-arsel-erdogan-aydin-servel-tanilliye-cevaplar.html">Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli’ye Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong> <span style="color: #000000;">Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar II</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong> Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli&#8217;ye Cevaplar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">(Bu yazı ‘ana hatları ile’ Prof. Muhammet Altaytaş’ın ‘Hangi Din?’ adlı eserden faydalanılarak hazırlanmıştır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Giriş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din yaşam tarzının adıdır, yaşam tarzımız da dinimizdir. ‘Hangi kurallara göre’ yaşıyorsak dinimiz odur!  &#8220;Vahyin esas amacı, bir ‘hayat görüşü’ sağlamaktır.&#8221; (Selçuk Kütük, Deizm, s. 110) Bu nedenle de “Pek çok Müslüman, din terimini, hayat tarzı olarak çevirmeyi tercih etmektedir.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 83) Din  iyiliği yaymak, kötülüğe engel olmak için gönderilmiştir. Pasifizm, nemelazımcılık, enaniyet, bencillik bir Müslümana asla yakışmayan özelliklerdir. İslam’da önce İman gelir. (Buhari, İlim, 49) Allah&#8217;a, tevhit bilinci ile iman/kabul gerekir. Daha sonra Ahlak gelir. (Muvatta, Husnü&#8217;l Halk, 8; Müsned, II/381) Hayatımızı İslam&#8217;ın emrettiği şekilde &#8220;ne kendimize ne başkalarına zarar vermeden&#8221; iyi, temiz, namuslu olarak yaşamak gerekir! İbadetler de ahlaklı yaşamayı sağlamak için emredilmiştir. (Ankebut, 45) Tüm  bunların pratiğe aktarılabilmesi için de toplumu ilgilendiren kurallar konmuştur. Muamelat, ukubat, adalet, insan hakları, hak/hukuk gibi kavramlar bu boyuttadır. Bu  sıralama önem sırasına göre verilmiştir ve her üçünün toplamıdır İslam!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Turan Dursun</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Babası daha doğmadan onun için kitaplar satın almaya  başlar. &#8220;Basra&#8217;da ve Kufe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi&#8221; olacaktır. Küçük yaşta sıkıntılara maruz kalır. Çocukluğunu yaşayamaz. Dursun “Ne yapıp edip herkesi geçmeye” karar vermiştir. Çocukluğunda koşullandığı &#8220;en önde olma&#8221;, &#8220;kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirme&#8221; tutkuları ve din  adına yaşadığı bütün negatif tecrübeler ileride bilinçaltından çıkacak ve büyük ölçüde şahsiyetini ve dine bakışına etki edecektir. Onun yönlendirmesi ile küçük yaşta girdiği ve yasak olduğu içinde pedagojik formasyondan uzak bir ortama sahip medresede aldığı, modern bilimden ve güncel hayattan uzak eğitim onu hırçın ve agresif yapar. Dursun sadece dinle kavgalı değildir. Çevresi ile de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT&#8217;deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de budur. Dini anlatırken kullandığı  üslup ancak kendi kişiliğini tanımlaması açısından bir anlam ifade edebilir. Bu konuda, gerek ‘metodolojisini’ ve gerekse ‘iddialarını cevapladığımız’ yazıları tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Erdoğan Aydın</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın, özellikle İslam&#8217;ın bütünü olarak algıladığı ‘sosyal ve hukuki’ boyutu ile ilgilenir. Dini aşmak gerektiğini savunur. Dini eleştirirken tarafsız ve nesnel bir konumda değildir. O olaylara sosyalist açıdan ile bakar ve eleştirilerini siyasi ve ideolojik bakış  açısına sahip biri olarak  yapar. Ama son zamanlarda artık kendini sadece &#8220;özgürlükçü laik, seküler bir düzenden taraf&#8221; olarak ilan eder. Konu hakkında, ‘Erdoğan Aydın’a cevaplar’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dine bakış açıları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dinin politeizmden/çok tanrıcılıktan monoteizme/tek tanrıcılığa  geliştiğini savunurlar. ‘Dinler, korku ve umut kaynaklı olarak sonradan yaratılmış olup, insanda var olan ölüm, cehennem ve tanrı korkusunu sömürerek  yaşamaktadır’ iddiasındandırlar. Yazarlara göre din; korku, çaresizlik, sırrını çözemediği olağan olaylar karsısında insanın cehaletini inançla telafi etme içgüdüsüdür. Onlara göre dinin tarihi insanlık tarihine göre yenidir. Dinler çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru evrilmiştir. Bilimsel gelişmelerin dini ortaya çıkaran çaresizlik ve bilgisizliği yok ettikçe, gerçekte hiç bir şeyin tanrı tarafında yaratılmadığının ispatlanacağını iddia ederler. Bu iddiaya göre, dinlerin insanlık tarihinin ilk çağlarında çok daha etkin olması ve günümüze gelinceye dek artık ortadan kalkması gerekirdi. Ama tam aksi bir durum söz konusudur. Hatta ateizmin özel eğitimle halka aşılandığı birçok sosyalist ülkede din ilk sırada halkın gündemine oturmuştur. Allah peygamber aracılığı ile kitaplar göndermiş, hak dini tebliğ etmiş fakat insanlar zaman zaman putlara, tabiat varlıklarına, heva ve heveslerine tapmış ve onları tanrısallaştırmıştır. Yani din politeizmden monoteizme değil, monoteizmden politeizme kaymıştır. O zaman Allah (cc) yeniden hak dini hatırlatan peygamberler göndermiştir. Bu konuda “İslam tüm dinlerin özüdür.” Ve “ateizm yanılgısı”  adlı yazılarımıza bakılabilir. Her üç  kitabi  din dışında, Sabiilik, Mecusilik ve Brahmanlıkta da dinin Adem ile başladığı kabul edilmektedir. Bu da zamanla bozulan dinlerin içinde kalan hak kırıntıların ortak paydalarından biridir. İnsan doğasının dine, dinin de  insan doğasına yatkınlığı da dinin ilahi  olduğunun bir ispatıdır. Allah insanın mayasına  inanma ihtiyacını yerleştirmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da, nerede insan varsa orada dinin olduğudur. (Günay Tümer, Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, s. 32) Ünlü Fransız düşünür Fellicien Challaye bu konuda benzer bir görüşü ifade eder: &#8220;İnsanın sonsuz varlığa bağımlı olması, onun önünde eğilip O’na tapması, O’nu  evlatça bir sevgi ile sevmesi akla uygundur ve doğaldır. Bu bağımlılık ve sevgi dinin temelidir.&#8221; (Challaye, Dinler Tarihi, s. 215)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din insan ilişkileri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarlara göre din insan özgürlüğünü kısıtlar, toplumdaki sömürü ilişkilerini meşrulaştırır. Halbuki ‘Sosyal Darwinizm’ ile asıl sömürüyü meşrulaştıran kendi savundukları evrim teorisidir! Yine onlara göre yoksullar tanrı tarafından sınandığını sansınlar, durumlarına katlansınlar. Kur’an’daki yaratılış inancının asıl kaynağı da onlara göre mitolojilerdir. Materyalizm, yaratılışı evrimci görüş, tesadüf ve şansa göre işleyen tabii eleme ile  açıklamaya çalışır. İnsan ile hayvanı aynı köklerde birleştirir. (Bu konularda ‘Evrim’ ve ‘Kader’ adlı yazılarımıza bakılabilir.) Ateistler İslam  dinini Hz. Muhammed ile başlatıp Hristiyanlık ve Yahudilikten de ayrı tutmaya çalışırlar. İslam’ı Sabiilik&#8217;ten doğma bir din olarak kabul ederler. Ayrıca İslam&#8217;ın egemen sınıfın dini olarak ortaya çıktığını ileri sürüp, ticareti kabul etmesini de eleştirirler. Halbuki felsefe, sanat, ahlak, hukuk, politika gibi bütün ilimlerin kaynağının din olduğu birçok felsefe ve dinler tarihçisinin ortak görüşüdür. İslam’da hakim otoriteye itiraz olarak ortaya çıkmış, ilk inananlar hep zayıf ve köle kesimden olmuştur! Tarih boyunca da tüm peygamberler hak dini savunup batıl din ve dini anlayışlarla mücadele etmiştir. İnsanların sömürülme aracı olan ve yeteneklerini körelten hak din değil, batıl din ve dini anlayışlardır ki, materyalizm de bu batıl dinlerden biridir. Detay için, ‘Dinsiz toplum olmaz’ adlı yazımıza bakılabilir. Hak dinde -İslam&#8217;da- varmış gibi gözüken olumsuzluklar, dinin özünden kaynaklanmaz, bu dini pratiğe geçirmeyen insanların zaaflarından ve ahlaki yapılarından kaynaklanır. Detay için, ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazımıza bakılabilir. Din sabun gibidir. Sabun satan bile sabunu kullanmazsa kirli olarak dolaşabilir. Böyle bir durumda hata sabunu kullanmayan kişidedir, sabunda değil. Unutmayalım ki bilim, sanat, ideoloji gibi kavramlarda aynen din gibi, insani veya ahlaki olmayan amaçlar için kullanılabilmektedir. Ateist yazarların, ‘akıl dışı’ ilan ettikleri   dini inkar yolunda ciltlerce kitap yazma  zahmetine katlanmaları, dine inanmadığını söyleyen insanların da bunları alıp okuması, farkında olmasalar da, yukarıda bahsedilen, mayalarında/fıtratlarında var olan inanma güdüsünü örtüp yatıştırma gayretinden başka bir şey değildir. İnsan  ile hayvan arasındaki kesin fark, fiziki- biyolojik veya zeka  değil, her şeyden evvel manevidir. İnsanda faydacılığa dayanmayan ahlaki ve inanç davranışları vardır. Bu konuda ‘Ateizm Yanılgısı’ adlı yazıya bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, Hz. Adem’den itibaren gelen dinin ortak adıdır. (Ali İmran, 67-68) Tüm ilahi dinleri Allah göndermiştir. Bozulan dini metin ve ritüellerde farklılıklar gözükmesi ne kadar doğalsa, bozulmayan ve asıllığını muhafaza eden ritüel  ve ibadetlerinde benzerlik göstermesi o  kadar doğaldır. Birçok efsane de Nuh tufanından bahsedilmesi, tufanın olduğunun ve insanların dilinde dilden dile anlatıldığının göstergesidir. Zaten efsanelerde gerçek olan şeylerin zamanla mitleşmesi değil midir? Aynı şey, ilk insanın Hz. Adem olarak kabul edilmesi, yaratılışın topraktan olduğunun kabulü içinde geçerlidir. Ateist yazarlar genellikle marksist ideolojının dine biçtiği şablona göre genelleme yaparak sübjektif sonuçlara ulaşırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam ve Bilim</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist yazarlara göre insan hem dindar hem de akıl ve bilimden yana olamaz.</span><br />
<span style="color: #000000;">Peki, gerçek nedir? Kur’an’a göre bilginin kaynakları, “beş duyu organı, akıl-sezgi ve vahiydir.” Kur’an’da akıl kullanmayla ilgili olumsuz hiç bir ayet bulunmaz. Kur’an tabiatla ilgili açıklamalarda bulunurken tabiat kurallarını inkar etmez, onun inkar ettiği, doğal sebeplerin işi yap-tır-an sebepler olarak görülmesidir. İlim kelimesi ve türevleri Kur’an’da 750 yerde geçer. (DİA, İlim maddesi) İslam&#8217;da ilime büyük önem verilmiştir. İlk mescidi yanına hemen bir okul açılmış, Bedir savaşında esirler okuma- yazma öğretmeleri karşılığı serbest bırakılmıştır. “Kur’an ve bilim” adlı yazımızda bu konular ele alınmıştır. Halife Me&#8217;mun Bizans&#8217;ı yendiğinde savaş tazminatı olarak eski Yunan yazmalarından başka bir şey istememiştir. Kurtuba&#8217;da halife El-Hakem’in 400.000 ciltlik kütüphanesi bulunmakta idi. 400 yıl sonra gelen &#8220;Bilge&#8221; diye anılan Fransız kralının kütüphanesindeki cilt sayısı sadece 900 idi. Fransız Rosenthal&#8217;ın ifadesi ile  “İslam’da olduğu ölçüde hiçbir bir inanç sisteminde din-bilgi kaynaşması ayrılmaz bir şekilde gerçekleşmemiştir.” (Franz Rosenthal,  Knowledge Triumphant, 960, s. 334; Mehmet Aydın, İslama Göre İlim, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, İzmir, 1986, sayı III, s. 1) Karen Armstrong, “Arap Müslümanlar astronomi, simya, tıp ve matematik üstüne öyle başarılı çalışmalar yapıyorlardı ki, dokuz ve onuncu yüzyıllar boyunca Abbasi imparatorluğunda elde edilen bilimsel başarılar o zamana kadar tarihte elde edilenlerden daha fazla idi.” (Karen Armstrong, Tanrı&#8217;nın Tarihi, s. 225) demektedir. “Müslüman bilim öncüleri” adlı çalışmamız da bu konuyu ele almaktadır.  Günümüz Müslümanlarının geri kalma nedenini İslam&#8217;a mal etmek ise yanıltıcıdır. Zira Müslüman olmadığı halde aynı durumda olan toplumlarda vardır. İslam bilime engel olmaz, aksine bilime motor görevi görür. ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazımızda bu konular ele alınmıştır. Marksistler ne kadar bilimsel ve objektiftir? Mesela Felsefe Profesörü  Orhan Hançerlioğlu Marxizm  için, &#8220;içinde hiç bir hayal, kuruntu, inanç ve benzeri bilim dışı öğe yoktur. Kesinlikle gerçeğe dayanır ve insanları önyargılardan arındırır.&#8221; (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, IV/90) cümlesi ne kadar önyargıdan uzak bir tanımlamadır? Bazıları ideolojilerini din gibi algılamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah  inancı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Erdoğan Aydın, “Bilimin, yaşamın evrim sonucu oluştuğunu ispatladığını” iddia eder. Ayrıca, “İslam&#8217;ın tanrısının  eli, yüzü, sarayı: Arş, evi: Kâbe vardır” iddiasında bulunur. Allah&#8217;ın varlığı, işaretleri bakımından apaçık, fakat zatının duyu organlarımız tarafından algılanamaması bakımından gizlidir. Allah’ın varlığını akıl bulabilir ama mahiyetini, özelliklerini akıl kavrayamaz. Voltaire, Hume gibi filozoflar mutlak ateizmin imkansız olduğunu söylemektedir. Bu konularda, ‘Allah’ın varlığının ispatı’ ve ‘ateizm yanılgısı’ adlı yazılara bakılabilir. Allah&#8217;ın eli, yüzü gibi ifadeler mecazidir. Çünkü birçok muhkem ayette Allah&#8217;ın eşi ve benzeri olmadığı, hiç bir şeye benzemediği açıkça ifade edilmektedir. Şura, 11; Bakara, 117: “O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O&#8217;nun benzeri gibi olan hiç bir şey yoktur.” İhlas, 4: “Hiç bir şey O&#8217;na benzemez.” Bu konu ‘Turan Dursun’a cevaplar’ adlı yazımızda ele alınmıştır. Ateist yazarların ruh halini Kur’an şöyle tespit eder: Ali İmran, 7: &#8220;Sana Kitabı indiren O&#8217;dur. O&#8217;ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem&#8217;dir; diğerleri ise müteşabihtir. ‘Kalplerinde bir kayma’ olanlar, ‘fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için’ ondan müteşabih olanına uyarlar.&#8221; Ayrıca Dursun, &#8220;Kur’an da tanrının birliğinin açık olmadığını, meleklerin ise tanrının yardımcıları-ortakları olduğunu&#8221; iddia eder. Halbuki Allahın eşi benzeri ortağı olmadığının, meleklerin de kul -yaratılan- olduğunu, mutlak güç ve iradenin de sadece  Allah&#8217;a ait olduğunu anlatan birçok ayet vardır. (İhlas 1, Müzzemmil 9, Sad 65, Fatır 53, Taha 98 vd.) Tevhid akidesi de ilk insandan itibaren ısrarla vurgulanan bir iman kuralıdır.  Ahzab 25: “Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin.” Bu konuda detay için, ‘Kur’an&#8217;da hitap tarzları’ ve ‘Kur’an ve mecaz’ adlı yazılara bakılabilir. Kur’an&#8217;da Allah inanan insana ilk yüzünü gösterir: Merhametli, keremi bol, bağışlayıcı, sınırsız ihsan sahibi. Fesat çıkaran, hafifmeşrep gafillere, hakkı örtenlere, zalimlere, sömürgeci kibirlilere ise ikinci yüzünü gösterir: Sert adil, şiddetli azap ve intikam sahibi. Toshihiko İzutsu şu harika tespitte bulunur: &#8220;Dindar mümin için bu iki cephe, tek Allah&#8217;ın iki farklı yanıdır ama sırf mantıki düşünen ‘alelade bir zihin<strong>’</strong>  için bu iki cephe birbirine zıt gözükür.&#8221; (Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 218) Ateistler, amaçları bakımından  ikinci özelliği ön plana çıkarıp birincisini görmezden gelip  yok saymaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlahi kitap ve peygamberlik</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dursun, Kur’an’ın kaynağı olarak özellikle Yahudiliği gösterir ve “Muhammed peygamberliği maddi çıkar ve şehevi arzuları için araç olarak kullanmıştır, Kur’an’ın aslı yakılmış, Kur’an’da da çelişkiler vardır” iddialarında bulunur. Bu konulara cevap için, ‘Oryantalistler ve Hz. Muhammed’, ‘Hz. Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ ve ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazılarımıza bakılabilir. Allah peygamberler göndererek insanları kula kulluktan kurtarmayı, sömürülmelerine engel olmayı amaçlamıştır. (‘Kul olmak’ adlı yazımıza bakılabilir.) Peygamberler ‘aracı değil, yol gösterici’dirler. Vahiy  vasıtası ile Allah kulları ile irtibat kurar ve onlara mesajlarını iletir. Tüm emir ve yasaklar insanların faydasınadır. (‘İslami emirler, yasaklar ve hümanizm’ adlı yazımıza bakılabilir.) Dursun, anla-ya-madığından -birçok konuda olduğu gibi- yine bir fikir adamından seçerek aldığı bir görüşü, bütünlüğünden kopararak &#8220;İşine geldiği gibi&#8221; yorumlamış ve kendi görüşüne dayanak sağlamaya çalışmıştır. Dursun, yine belgelerde tahrifat yaparak İbni Haldun&#8217;un da  kendisi ile aynı görüşte olduğunu &#8220;Peygamberin  gereksizliğini ileri sürdüğünü&#8221; iddia eder. Halbuki Haldun’un asla böyle bir iddiası olmamıştır. O sadece “Bazı medeniyetlerin peygambersiz de tarihte kurulabildiğini” ifade etmiştir. Haldun,  hiç bir şekilde genel olarak insanlığın ilahi rehberliğe, peygamberliğe ihtiyacı olmadığını veya kendisinin böyle bir inancı olduğunu ifade etmemiştir. O İslam&#8217;a inanan mümin bir sosyal bilimcidir. (İbn-i Haldun, Mukaddime, I/274-276 ve aynı yerde  Uludağ’ın ‘3’ no’lu dipnotu.) Aydın’ın, İbni Sina gibi filozofların peygamberliği, felsefenin gücü olarak görüp reddettiği şeklindeki görüşü de gerçeği yansıtmamaktadır. İbni Sina&#8217;ya göre &#8220;İnsan için mucizelerle desteklenmiş bir peygamber gereklidir.&#8221; (İbni Sina, Necat, s. 339) Hatta peygamberliği savunduğu &#8220;İsbatu&#8217;n-nübuvvat&#8221; adlı bir eser bile vardır. Ayrıca İbni Sina, “Berahime&#8217;nin aklın ve bilimin yeterliliği tezinden hareketle nübüvveti inkar edişine karşı, aklın ve bilimin verilerinden hareketle nübüvveti ispat etmiştir.” (İlhan Kutluer, Bilgi ve Hikmet, Yaz- 1995, Sayı ll, s. 94-110) Bu yazarların iddialarının aksine &#8220;İslam filozoflarından Farabi de nübüvveti inkar eden veya gereksiz görenlere reddiyeler yazmıştır.&#8221; (Mehmet Bayraktar, İslam Felsefesine Giriş, s. 158) Dursun’un komik iddiasının aksine, ‘İmanın Yemenli’ olduğu şeklindeki hadisin söylenmesinin sebebi de, Peygamberimizin, “yüreklerinin pek yufka” olduğunu söylediği (Müslim, I/72; Buhari, IV/1594, 195; Tirmizi, V, 726; Müsned, II/252, 267, 380) ‘Yemen halkının imanı tereddütsüz kabullerine karşı söylenmiş bir övgü sözü.’ (Ayşe Esra Şahyar, ‘İman Yemenlidir, Hikmet Yemenlidir’ Hadisi Üzerine Din, Şehir ve Medeniyet İlişkisi Bakımından Bir Değerlendirme, Hadis Tetkikleri Dergisi (HTD), X/1, 2012, pp. 32) olmasından başka bir şey değildir. İkrime ve Mukatil dedi ki: Yemen&#8217;den mü&#8217;min ve itaatkar olarak yedi yüz kişi gelmişti. Kimisi ezan okuyor, kimisi Kur’an okuyor, kimisi &#8220;Lâ ilahe illallah&#8221; diyerek tehlil getiriyordu. Peygamber buna çok sevindi (Müslim, I/72; Buhari, IV/1594, 195; Tirmizi, V/726; Müsned, II/252, 267, 380; Ebu Yala, Müsned, IV/384; Taberani, Müsnedu&#8217;ş-Şamiyyin, I/283) ve Nasr Suresi nazil olup, ‘Allah’ın yardımı’ efendimize müjdelenince, Allah&#8217;ın Resulü şöyle buyurdu: &#8220;Allahu ekber! Allah&#8217;ın yardımı ve fetih geldi! Yemen ehli geldi. Kalbi mütehassıs bir kavim. İman, Yemenlidir; fıkıh, Yemenlidir; hikmet, Yemenlidir.&#8221; (Fahruddin Razi, Tefsir-i Kebir Mefatihu’l-Gayb, XXIII/519) diye buyurdu. Özetle, “Hz. Peygamber’in güzel tutum ve davranışlarından dolayı sahabisini takdir edip övdüğü gibi ferdi övgülerin yanında toplu olarak da övdüğü sahabi vardır” (Kadir Demirci, İman da hikmet de yemendedir hadisine dair bir inceleme,  Dini Araştırmalar, Ocak &#8211; Haziran 2011, Cilt : 14 Sayı : 38, s. 119) ve övülen gruplardan biri de Yemen’den gelen bu Müslüman gruptur. Ama Dursun bu sözü almış ve “imanın ticari ve dini bir merkez olan Yemen kaynaklı olduğunu Peygamber de itiraf etmiştir!” şeklinde yorumlayacak kadar uç fikirler ileri sürebilmiştir! İşin ilginci İslam’da hata arayan oryantalistlerin bile aklına bu fikir hiç gelmemiştir! Bu da bizim ateistlere nasip olmuştur! Yerli ateistlerimiz Batılı oryantalistler kadar objektif olamamışlardır: “Çağdaşları Hz. Resul&#8217;de asla ahlaki bir kusur görememişlerdir! Sabırla katlandığı eziyet ve imtihanlara göğüs gerişi sadece onun kendine ve Allah tarafından verilmiş olan ödevine derin imanıyla açıklanabilir.” (M. G. Watt, Hz. Muhammed, s. 246) K. Armstrong, Hz. Ömer&#8217;in Arap  şiirine olan kusursuz  derin bilgisinin altını çizdikten ve &#8220;Şairler dilin kusursuz kullanımı konusunda ona danışırlardı.&#8221; dedikten sonra &#8220;O  öyle bir metne (Taha ve Hadid surelerinin ilk ayetlerine) daha önce hiç rastlamadığından onun olağanüstülüğü karşısında adeta çarpılarak teslim olduğunu&#8221; söylemekte ve Kur’an’ın şiir dahil başka insan kaynaklı sözlere benzemediğinin altını şu sözlerle çizmektedir: &#8220;Kur’an’ın bu tür bir etkisi olmadan İslam’ın 23 yıl gibi kısa bir sürede kök salmış olması olanaksız görünüyor.&#8221; (K. Armstrong, Tanrının Tarihi, s. 196-198) Kur’an, geleneksel geçmişlerinden zorlu bir ayrılmayı olanaklı  kılan güçlü bir duygu darbesi ile insanların uyanmasına neden olmuştur. Dursun gibileri siyasi taktik olarak müşriklerin kullandığı yöntem ve iddialara sahip çıkmaktadır. Bazı kişiler görünüşte Müslüman oluyor, bir müddet sonra İslam&#8217;dan döndüklerini açıklıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez.&#8221; Amaçları Müslümanları dinlerinden döndürmek ve onların şevklerini kırmaktı. Ali İmran, 72: “Kitap Ehlinden bir bölümü, dedi ki: İman edenlere inene  gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise inkar edin. Belki onlar da dönerler.&#8221; İslam tüm insanlığa gönderilen kuralların genel adıdır. (Ali İmran, 84. Bu konu, ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ ve ‘Turan Dursun’a cevaplar’ adlı yazılarda ele alınmıştır.) Hz. Muhammed&#8217;in -haşa- şehvet düşkünü biri olduğu iddiaları haçlı seferleri sırasında Batılılarca ortaya atılan  kasıtlı  ve amaçlı bir iddiadır. (Watt, İslam ve Hristiyanlık, s. 21) Yine oryantalist Ronald Victor Courtenay Bodley de bu tür iddiaları yalanlamakta ve kabul etmemektedir. (Bodley, Hz. Muhammed, s. 102) Bunun böyle olmadığını önyargısız Batılı oryantalistler bile görürken yerli ateistlerin bu iddiaya sarılmaları, onların son tahlilde aslında kime hizmet ettiğini göstermesi açısından da dikkate değerdir. Şehvet için evlense idi Hz. Resul pekala zengin, soyu ve güzelliği ile öne çıkmış Mekke ve Medine&#8217;li kızlarla evlenebilirdi. O asla peygamberliği şahsi çıkarı için kullanmamıştır. Mütevazi yaşamı bu iddiaları yalanlamaktadır. Hz. Resulun ev hayatı, dar gelirli ve sıkıntılarla iç içe olan bir yaşamdır. Onun hanımları, ağırlarına da gitse, zor da olsa bu yaşam biçimine katlanıyorlardı. (Ahzab, 28-29) Hz. peygamber ve ailesi özellikle Medine döneminde devlet başkanı olarak krallar gibi saraylarda ve lüks içinde yaşayabilirdi. Fakat o  inancı gereği Medine&#8217;de mescidin bir bölümünde ümmeti ile iç içe ve mütevazı bir yaşamı tercih etmiştir. Bu konularda detay için ‘Oryantalistler ve Hz. Muhammed’ ve ‘Hz. Muhammed neden çok hanımla evlenmiştir?’ adlı yazılarımıza bakılabilir. Suyuti’nin bazı rivayetlerinden hareketle Kur’an’a yapılan saldırılar da vardır. Ama Ö. R. Doğrul &#8216;un da dediği gibi: “Suyuti hadis konusunda şayanı itimat olmadığında ittifak vardır. Buhari gibi muhaddisler, Suyuti&#8217;yi tekzip ederler.” (Bu konuda detay için, ‘İslam alimlerinin objektifliği’ adlı yazımıza bakılabilir.) Tarih boyunca olduğu gibi bu günde dünyanın her yerinde -Mezhebi farklılıklara rağmen- bütün mushafların aynı olması, Kur’an’ın korunmuşluğunun göstergesidir. Mervan B. Hakem&#8217;in  Hafsa&#8217;nın yanında olan Kur’an nüshasını o ölünce yaktırmasının sebebine gelince, Hz. Osman&#8217;ın çoğalttığı mushaf tek lehçede -Kureyş  lehçesine göre- yazılmıştı. ‘İlk mushaf Kur’an’ı koruma amacıyla yazılmışken, çoğaltma işlemi artık bu aşamayı geçmiş ve lehçede birliği amaçlamaktadır.’ Zaten hafızlar varken Kur’an nasıl değiştirilebilirdi ki? Çoğaltılan Kur’an’lar zaten bu Hafsa&#8217;nın mushafından çoğaltılmıştı. Hz. Hafsa daha sonra da yıllarca bu Kur’anı yanında bulundurmuştur. Bir tek kelime bile değişse -hafızlardan başka- Hz. Hafsa buna itiraz etmez mi idi? Hafsa&#8217;nın yanındaki Kur’an ile çoğaltılan Kur’an’lar uzun yıllar bir arada olmuştur. 18. yüzyılın sonlarında, Münih üniversitesi 42.000 Kur’an nüshası üzerinde 60 yıl süren bir çalışma yapar ve sonuçta tüm  mushafların aynı oldukları sonucuna varır. (M. Hamidullah, Kur’an-ı Kerim tarihi dersi, s. 9) Kur’an’ın değiştirildiğini iddia eden Dursun’un diğer taraftan Tevrat’ın tahrif edilmediğini savunması hangi tarih ve bilimsel gerçeklerle açıklanabilir? “Kur’an’ın  iç düzeni kitapların değil hayatın iç düzenine benzer. İnsan hayatında olduğu gibi Kur’an’da da iman, ibadet ve ahlaki  yaşantılar  bir bütün oluşturacak şekilde baştan sona serpilmiştir. Kur’an edebiyat değil hayattır, hayat tarzıdır. Kur’an insanı hayatın içinde eğitmeyi amaçlar.” (Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, s. 23) Detay için, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ ve ‘Kur’an’ın aslı yakıldı mı?’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Melek inancı</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistlere göre melekler tanrının ortaklarıdır. Rabbin ise kürsüsü, tahtı vardır.</span><br />
<span style="color: #000000;">Nahl 49-50: “Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah&#8217;a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar. Üstlerinden (her an bir azap göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” Melekler ortak değil memurdurlar. Ama asla Rabbimizin kainatı idare etmesi için bir varlığa ihtiyacı yoktur. Bu sadece Rabbimizin kendi seçtiği bir idare tarzıdır. Yoksa &#8220;Her şey O&#8217;na muhtaç, o kimseye muhtaç değildir!&#8221; (İhlas, 2) Kur’an&#8217;daki arş kelimesi de mecazidir. Yaratılanlar üzerindeki ‘hüküm ve idaresini’ temsil eder. Melek iyiliğin, şeytan kötülüğün temsilcileridirler. Bu konuda, ‘Kur’an&#8217;da hitap tarzları’ ve ‘Kur’an ve mecaz’ ve Turan Dursun’a cevaplar adlı yazıdaki ‘Rahman arşa istiva etti ne demek?’ adı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ahiret</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın, ahiret inancının emekçi, dar gelirli ve ezilen kesimin avutulmasına ve uyuşturulmasına hizmet ettiği görüşünü ileri sürerek klasik materyalist tezi tekrarlar. Halbuki ahiret inancının temel fonksiyonu, dünyadaki ahlak imtihanında ve sorumluluk duygusunun kazanılmasında bir basamak teşkil etmektir. Ahirete gerçekten inanan insan, davranışlarını seçerken iyi olanı tercih eder. Kaybolmuş cüzdanın sahibini aramak bilimsel ve rasyonel olmayabilir ama ahlaki ve ahiret inancının pratiğe yansıması acısından önemli bir göstergedir. Yurdumuzda hangi şehire gidilirse gidilsin &#8220;Kayıp cüzdan bulunmuştur&#8221; anonsu hala duyulabilmektedir. Bunu hangi medeni Batı ülkesinde görebiliriz? Ahiret inancı, iddianın aksine direk dünya ile alakalıdır. Yoksa dünyevi sorumlulukların ertelenme nedeni değildir. İsra, 72: “Kim bu dünyada -haksızlık karşısında veya hakkı savunma karşısında- kör ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha &#8216;şaşkın bir sapıktır.” Şura, 39: “Müminler haklarına saldırıldığı zaman, birlik olup karşı koyanlardır.” İslam, dünya hayatını iyi ve ahlaki temelli güzelleştirmek için gönderilmiştir ve ahiret inancı da bu değişimin bir parçasıdır. Kur’an’daki cennet cehennem tasvirleri müteşabih ayetler grubuna girer. Cennet veya cehennemden daha üst bir makam vardır o da Rızaullah’tır! Tevbe, 72: “Allah, mü&#8217;min erkeklere ve mü&#8217;min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah&#8217;tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” Allah insan ilişkisinin temeli sevgiye dayanır. Esma’u-l Hüsna’da -99 isimde- iki üç  tane isim (zalimlere karşı) Kahhar-gazap  ifade eder. Geri kalan tümü,  rıza ve muhabbet  anlamı içerir. İslam&#8217;da asıl olan ibadet/ahlak ile dünya ve ahirette mutluluğunu kazanmaktır. İslam ne Yahudilik gibi sadece dünya ve ne de Hristiyanlığın iddiası olan sadece ahiret için çalışmaya dönük bir dindir. İslam ahiret mutluluğunun ancak dünyayı güzelleştirmekle mümkün olacağını kabul eden bir dindir. İslam’da ceza da sadece kötülüğün önlenmesinde bir tedbir olarak kullanılır! Unutulmamalıdır ki, ödül ve ceza evrensel olarak kabul gören bir eğitim ilkesidir. Ama belli bir kesimin bilinçaltı,  cezalandırılma duygusu ile hareket edip sadece gazap ayetlerini görüyorsa, bu o bakış açısına sahip insanların kendi iç dünyaları hakkında da bizlere ipuçları verir. Bu aslında, Allah’ın insanların içine koyduğu vicdanın, ateistleri rahatsız etmesinin bir göstergesinden başka bir şey değildir. Bu kesim neden mükafat; cennet, rızaullah ayetlerini hiç göremezler? Sebep suçluluk psikolojisi midir yoksa  kalplerinin katılaşması mıdır? Bu konu hakkında ayrıca ‘Ahiret, beden, ruh ilişkisi’, ‘Deizm yanılgısı’ ve ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kader</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kader insanı pasifleştirir mi? Böyle bir şey olsa ilk Müslümanlar üzerinde bu etki neden hiç gözükmemiştir? Bilimin gelişmesi ile insanın sınırsız güç ve iradeye erişebileceği iddiası ne kadar mümkündür? Bilim ilerlemeye mi yıkıma mı neden olmaktadır. Bilim sömürü aracına dönüşmüş müdür? İddiaları ile pratiği ne derece örtüşmektedir? Necm, 39: “Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” Tur, 21: Her kişi kendi kazandığına karşılık bir rehindir.” Fussilat, 46: “Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.” Şura, 30: “Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder.” Ankebut, 41: “İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır.” Nisa, 79: “Sana iyilikten her ne gelirse Allah&#8217;tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahit olarak Allah yeter.” Dünyadaki haksızlıklardan dolayı dini sorumlu tutmak sadece &#8220;hedef saptırmaktır!&#8221; Kur’an&#8217;a göre bütün adaletsizliklerin sebebi, mal biriktirip ihtirasla çoğaltmaya çalışan değersiz insanlardır. Hümeze, 1-3: “O kişinin vay haline ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.” Tekasür 1-2: “Mal, mülk ve servette çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (ölümünüze) kadar sürdü.&#8221; Bu konularda detay için ‘Kader’, ‘Kötülük/şer Allah&#8217;a izafe edilebilir mi?’ ve ‘Allah&#8217;ın kalpleri mühürler mi?’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Ahlak- hukuk</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist yazarlar, İslam’da kadının cinsel meta olarak görüldüğünü iddia eder. Onlara göre, öbür dünya korkusu ile insanlar sindirilmiştir. İslam’ın köle kavramına bakışı eleştirilir, “Kur’an sadece Arap toplumuna seslenir” derler. Erkeğin kadından üstün kabul edildiği ileri sürer, ‘şeriatın kuralları değişmezdir’ derler. İslam’da hoşgörü ve özgürlüğün olmadığını söyler ve cihadı reddederler. Özel mülkiyeti kabul etmesinden dolayı İslam’ı eleştirirler ve dinsiz de ahlakın olabileceğini iddia ederler. Kısaca onlara göre din karanlık, kötülük ve işkencedir. Sırası ile cevaplara şu başlıklardan ulaşılabilir: ‘Modernizm ve kadın’, ‘Batı medeniyeti’, ‘İslam, kölelik’, ‘ateistlere cevap’, ‘Kader’, ‘İslam’da kadın hakları’, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’, İslam fıkhı’, ‘İslam barış dinidir’, ‘İslam savaş hukuku’, ‘dinsiz ahlak olur mu?’, ‘Evrim’, ‘Ateizm yanılgısı’, ‘İdealler ve tarihten pratik realiteler.’ İslam, İnanç, ahlak, ibadet ve hukuk sistemi ile bir bütündür. Önce inanç, sonra ahlak sonra ibadet, hukuk gelir. Mesela, İslam&#8217;ın ilk şartı  kelime-i şehadet, tevhitle alakalıdır. Oruç nefse hakimiyet, zekat ise yardımlaşmayı ve sosyal adaleti amaçlar. Hiç bir emir-yasak diğerinden ayrı veya bağlantısız değildir. Ahiret inancı olmazsa, dünyada ahlak, adalet, erdem gibi soyut kavramlar  adına can, malını feda edenlerin davranışları hangi akli ve bilimsel ölçü ile kazanım hanesine yazılabilir? Zekat, kurban, sadaka ile alın teriyle kazanılan malın bir kısmı ihtiyaç sahiplerine verilirken, yerde bulunan bir cüzdanın sahibi aranırken, ahlaksızlık yapma imkanı varken bile bundan uzak durulurken, fakire yardım, mazlumu destek olunurken, tüm bunlar hangi rasyonel ve bilimsel yaklaşımla temellendirilebilir? Tam aksine,  başkasına faiz ile para vermek rasyoneldir ama ahlaki değildir. Dinsiz ahlak ne derece mümkün olabilir? Böyle bir ahlakın normları evrensel olabilir mi? Mesela günümüzde eşcinsellik artık normal hale getirilmeye çalışılan bir cinsel hastalık türüdür. Bunu kabul eden ahlaklı mı olacaktır? Bu yaygınlaşırsa aile ve toplum, nesil nasıl ayakta kalacak ve insanlık nasıl korunacaktır? Asıl sorun da materyalizmin sınırları içinde insanın ahlaklı kalıp kalamayacağıdır. Maide, 8: “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah&#8217;tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” Nisa, 135: ”Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” Leyl, 19-20: “Onun yanında hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti (borcu) yoktur.  Ancak yüce Rabbinin rızasını aramak için (verir)”  Ali İmran, 92: “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” İbadetler ilahi bir terbiye metodudur ve ahlakı destekler! Ramazan da topluma hakim olan o  maddi ve manevi havayı hangi materyalist sistem gerçekleştirebilir? Sadaka maddiyata olan eğilimi köreltir, hac ise birlik ve evrensel kardeşlik bilincini aşılar. Allah gruplaşmayı, parçalanmayı sürekli olumsuzlar, kardeşlik seviyesine varan birlikteliği över. Veda hutbesi başta ayetler de bunları hedefler: Ali İmran,103;  Hucurat, 13;  Enam, 159;  Şura, 13; Ali İmran, 105; Tevbe, 7 vd. Ayrıca ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ ve ‘Deizm yanılgısı’ adlı yazılara bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukuku</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam hukukunun en büyük özelliği esnekliğidir. Detay için “ İslam fıkhı” adlı yazımıza da bakılabilir. Nisa, 58: “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” Bakara, 185: “Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.” Maide, 6: “Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.” Ali İmran,  159: “İş konusunda onlarla istişare  et.” Şura, 38: “Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında danışarak yaparlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler.” Şura, 15: “Emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah&#8217;ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum.” En’am, 152: “Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah&#8217;ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.” Bakara, 188: “Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.” Ali İmran, 130: “Ey iman edenler, faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin.” Nisa, 2: “Yetimlere mallarını verin ve murdar olanla temiz olanı değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir suçtur.” Şura, 40: “Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah&#8217;a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.” Maide, 1-2: “Ey iman edenler, sözleşmelerinizi yerine getirin  Sizi Mescid-i Haram&#8217;dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah&#8217;tan korkup-sakının.” Fetih, 17: “Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur.” Bakara, 173: “O, size ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah&#8217;tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” Maide, 3: “Kim &#8216;şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla  karşı karşıya kalırsa&#8217; -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’anda 228 ayet hukuki talimatlara ayrılmıştır. 70&#8217;i  aile, 70&#8217;i  medeni hukuk, 13’ü yargılama, 10’u anayasa, 10’u ekonomi, 25’i uluslararası ilişki, 30’u ceza hukuku. Tüm bunların amacı ise ahlaka dayalı bir toplum düzeni inşa etmektir. Son yüzyılda gerçekleşen cinsel devrimle birlikte Batıda genellikle çıplaklığı, özelde kadınların bedenlerini cinsel cazibe uyandıracak şekilde fütursuzca sergilemeleri bir marifet gibi medeni olmanın ölçüsü haline getirilmiştir! Çıplaklık bir özgürlük  kullanımı mı yoksa  kadının kişiliğini, insanlık onurunu ve kadınlığını tahrip eden, onu sadece erkeğin cinsel arzularına hitap eden bir meta dönüştüren bir tutum mu olduğu, ciddi  şekilde tartışılması gereken bir sorundur.<strong> Detay için, ‘Modernizm ve kadın’, </strong>‘İslam’da kadın hakları’, <strong>‘Batı medeniyeti’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>İslam iktisadı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam iktisadı denince öncelikle akla İslami metafizik ve ahlaki değerlerin hakim olduğu bir iktisadi yapı gelmelidir! Bu yapıda; her şeyin asıl sahibi Allah&#8217;tır. İnsanın mülkiyeti sadece &#8220;emanet sahipliğinden&#8221; ibarettir. Mala aşırı tutku aldanıştır. Maide, 17: “Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah&#8217;ındır; dilediğini yaratır. Allah her şeye güç yetirendir.” Hümeze, 2-4: “Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, &#8216;hutame&#8217;ye atılacaktır.” Haşr, 7: “Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın.” Bakara, 3: “Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” Kur’an’da mülkün kazanılması ile sabır, şükür, çömertlik, iyilikseverlik, dostluk, dayanışma, huzur  gibi ahlaki değer ile zekat, sadaka, infak, helal kazanç hatta namaz gibi ibadetler arasında  yakın alaka vardır. Tüm bunlardan asıl gaye ise ‘erdemli insan’ yetiştirmektir. İslam zorlama ile yapılan imanı geçerli kabul etmez. Allah yoluna güzel öğüt ve hikmet ile çağırma emredilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nahl, 125: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” İsra, 29: “Ve de ki: &#8220;Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” Yunus, 99: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü&#8217;min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?” Ğaşiye, 21: “Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın.” Bakara, 256: “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur.  Şüphesiz, doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah&#8217;a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cihad</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bakara, 190: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.” Enfal, 61: “Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah&#8217;a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.” Hac, 39-40: “Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü&#8217;minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; &#8220;Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8221; demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah&#8217;ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah&#8217;ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.” Tevbe, 36: “Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah&#8217;ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşmayın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.” Nisa, 75-76 : “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: &#8220;Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla&#8221; diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz. İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” Bakara, 192: “Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir.”; Ankebut, 46: “İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: &#8220;Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O&#8217;na teslim olmuşuz.” Mümtehine, 8-9: “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir.” Batının reformları ve aydınlanma çağı adını verdiği süreç devamlı olarak ateist yazarlarca övülür ve örnek gösterilir. Halbuki Hristiyanlık tecrübesinin İslam ile özdeşleştirilmesi yanlıştır. Çevre kirliliği, ırkçılık, silahlanma, tüketim çılgınlığı, açlık, iki dünya savaşı, gelir dağılımındaki adaletsizlik gibi hususlar hep bu bilim/aydınlanma çağının sonuçlarıdır. İnsanlar tanrısızlık adına birçok kötülükler yapmışlardır. Sadece din adına mı savaşlar yapılmıştır? Bu konuda, “İslam barış dinidir.” ve “İslam savaş hukuku” başlıklı yazılarımız tavsiye ederiz. Modern Batılı araştırmacı Leslie Lipson’un da ifade ettiği gibi, “İslam inançlarında, Hristiyan teolojisinde bulunduğu türden, Tanrı’nın insan biçiminde, bakireden doğma bir oğulun babası olması ve onun yeniden dirilmesi hikayesine, üçlü birlik kavramı gibi doktrinlere, İsa’nın yaşamını ve ölümünü kuşatan mitlere vs. yer verilmez.” Batı felsefesinde insan hakları, tanrıya ve kutsala karşı bir bağlamda ancak gelişebilmiştir. İslam&#8217;da ise tersi bir durum söz konusudur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ilhanarsel-turandursun-eaydin-stan-1.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4940" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ilhanarsel-turandursun-eaydin-stan-1.jpeg" alt="ilhanarsel-turandursun-eaydin-stan-1" width="184" height="225" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="color: #000000;"> </span></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursun-ilhan-arsel-erdogan-aydin-servel-tanilliye-cevaplar.html">Turan Dursun, İlhan Arsel, Erdoğan Aydın, Server Tanilli’ye Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/turan-dursun-ilhan-arsel-erdogan-aydin-servel-tanilliye-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
