<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/tag/musluman/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Mar 2025 15:22:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Müslümanların iç sorunları</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Dec 2012 08:49:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=3147</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanların iç meseleleri Hayrettin Karaman hoca, &#8220;Muhammed el-Gazzali, İslam dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini ‘mezhep kavgaları, siyasi bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması’ gibi hususlarda görür. Mısır’a İslam vatanının bir parçası [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html">Müslümanların iç sorunları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Müslümanların iç meseleleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hayrettin Karaman hoca, &#8220;Muhammed el-Gazzali, İslam dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini ‘mezhep kavgaları, siyasi bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması’ gibi hususlarda görür. Mısır’a İslam vatanının bir parçası olarak bakarken modern dönemde kin, düşmanlık ve ırkçılık üzerine kurulan milliyetçilik anlayışını reddeder. İslam’ın diğer dinler ve Batı’dan gelen sosyalist, komünist vb. ideolojiler önünde üstünlüğünü savunur; bu tür ideolojilerden Müslüman milletlerin korunması ve kurtarılması yönünde irşad faaliyetlerini sürdürmenin zaruretini vurgular.&#8221; (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 7.4.2019) derken aslında İslam ümmetinin önündeki sorunları ve çözüm önerilerini de sıralamaktadır. &#8220;Haçlıların Filistin&#8217;de geçici bir zafer elde etmesini mümkün kılmış olan ümmet arasındaki rekabet ve ihtilaf, şimdi de tam bir boyun eğişin gerçekleşmesine neden olmuş bulunmaktadır.&#8221;  (Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 43) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dinden kaynaklanmayan, aksine dinin özünün iyi kavranamamasından ortaya çıkan günümüz Müslümanlarının problemlerini özetle şöyle sıralayabiliriz: Irkçılık; Mezhep, cemaat taassubu; Cehalet, bilgisizlik; Okumama; Kavram kargaşası (Mü&#8217;min, tevhid, rab, ilah, adalet gibi kavramların özümsenememesi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irkçılık</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ne yazık ki, günümüzde, “Irkçılık etkisiyle Müslümanlar asıl düşmanlarını bırakıp birbirleri ile uğraşmaya başladılar. Batılılar kendi aralarındaki Berlin duvarını yıkarken; Müslümanlar arasında Çin seddi inşa ettiler. Avrupa Birliği, Amerika ise devletlerin birleşimi ile büyürken, biz Müslümanları küçük parçalara ayırdılar.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. IX) “Amaçları, ümmetin çocukları arasında ırkçılığı yayıp onları parçalamak ve benliklerinde aşağılık duygusunu yaratmaktır.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 28) “Mezhebî fanatizmi, ırkçılık ve ayrılıkları canlandırmaya çalışmak, oryantalizmin hedeflerindendir.” (Adnan Muhammed Vezzan, Oryantalizm ve Oryantalistler, s. 39, 40)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Halbuki, her şeyden önce “Müslümanlarda ırk saplantısı yoktur.” (Gai Eaton, İslam ve İnsanlığın Kaderi, s. 48) Muhacirler Medine&#8217;ye hicret ettiklerinde tamamıyla yeni kardeşlerine bağımlı halde bulunuyorlardı. Arapların kabileciliği göz önünde tutulduğunda, tamamıyla yabancı kişileri kardeş kabul edip ailelerine katmanları ve bunun bir kırgınlığa da neden olmaması bir mucize olarak tanımlanabilir. Dini inancın dönüştürme gücü bundan daha net bir şekilde çok ender olarak gözler önüne serilmiştir. (Eaton, s. 219) Son zamanlarda şeriata bile karşı çıkan bir reaksiyon ortaya çıkmış bulunuyor. Burada da aşırı uçlar bulunmaktadır. Bir yanda hepsini &#8216;köhnemiş&#8217; diyerek reddeden modernistler, diğer yanda ise rahatlıkla aşırı tutucular olarak tanımlanabilecek kişiler bulunmaktadır. Şeriat, herkese ait olan bir evrensel model içerisinde insanın fıtratına ve ihtiyaçlarına uygun olan birçok seçenekleri sunar. (Eaton, s. 323-324)<strong>  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam gelince, İslam&#8217;a düşman olan akrabalar ile bağlarını kesen Araplar, Ensar&#8217;la kardeş; Bizanslı süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman ile akraba olmuşlardı.” (Kutup, Yoldaki işaretler, s. 177)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a dahil olan fertlerin her biri esasen en büyükten en küçüğe kadar aynı hakka sahip olur ve aynı vazife ile mükellef bulunur. (Theodor Nöldeke, Sketches from Eastern History, s.13) Hindu, İslam&#8217;a dahil olunca, onu kardeşlerinden biri sayarlar. Buna nispette Avrupalıların eşitlik hakkındaki görüşleri,  &#8216;keenlemyekün&#8217; sanki ‘hiç yokmuş’ hükmünde kalır. (Meredith Townsend, Asia and Europe, s. 55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Irk kavramını kabul eden (Hucurat, 13) İslam, ırkçılığı ise yasaklamıştır! Irklar, insanların tanışma vesilesi olması için var edilmişlerdir. Yoksa, içinde doğacağımız ırkımızı seçme hürriyetimiz bulunmazken, onu bir üstünlük vesilesi kılmayı İslam kesinlikle onaylamaz! Bu mihvalde “Ayet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” fonksiyonu ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın ‘üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını’ reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile ‘elde etmediği’ etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Ayetteki ‘etka’ kelimesinin içerdiği ‘takva’ kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı (Araf, 26) ifade etmektedir.” (Diyanet, Kur&#8217;an Yolu, V/97)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Her birimizin birer ırkı vardır, ırkının İslam’a yaptığı hizmetler ile mutlu olur, atasını bu nedenle sever “Ancak kişi, zulmeden, haksızlık yapan birine, sırf kendi soyundan, milletinden olduğu için sahip çıkar ve destek olursa onun yaptığı ırkçılıktır.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 143) İslam’a göre “Kim İslam cemaati dışında taraf tutar, tarafı için çatışır, ırkçılık yapar ve ırkçılık yapmayanlar için kızarsa, o kimse cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.” (Nesai, Muharebe, 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam inananları din kardeşi ilan ederken (Hucurat, 10; Buhârî, Mezâlim, 3) tüm insanların ise Hz. Adem&#8217;den (Nisa, 1; Müsned, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116) fıtratta kardeş kabul etmiştir. İnsanlar arası üstünlük soy, sop, kendi seçimimiz olmadan doğduğumuz ırkımız, gelir seviyemiz vb şeyler ile değil, sadece Allah&#8217;a iteatte ile ölçülmüştür. “Kur&#8217;an&#8217;da takva, ‘maddi bir tehlikeden değil, manevi azabdan ve insanı bu azaba sürükleyecek kötü işlerden korunmak’ demektir.&#8221; (H. Mehmet Sotaldı, Kur&#8217;an semantigi açısından takva, FÜİFD, 1975, sayı: 1, s. 41) Allah&#8217;a iteatte ileri gidenler, ne kibir, ne kötülük, ne taassup içinde olan, kula kulluk etmeden sadece Allah&#8217;a kul olan kimselerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Allah&#8217;ın delilerinden biri de, insanların renklerinin farklı olmasıdır. (Rum, 22) Kur&#8217;an renk farklılıklarını Allah&#8217;ın yaratmasındaki bir ‘çeşitlilik’ olarak tanıtmış ve bunun üzerinden üstünlük iddialarını reddetmiştir.” (Caner Taslaman, Neden Müslüman’ım? s. 289)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayet ve hadislerin ışığında ırkçılık</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, ‘tanışıp kaynaşasınız.’ Allah katında en üstününüz ‘en takva’   sahibi (Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkup, O’nun yasaklarından şiddetle kaçınmış) olanınızdır.&#8221; (Hucurat, 13)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Hud suresinin 45-47. ayetleri bizi  biyolojik-etnik bağın iman bağının önüne geçmesinin bir çeşit bilgisizlik olduğunu söyleyerek, bizi ırkçılığa karşı uyarmaktadır.” (Prof. Hasan Ayık, Ahlak sorunumuz, s. 82) Tüm insanların fıtratta kardeşliğini ilan eden İslam, sıra din kardeşliğine gelince, iman sahibi olmayan akrabaları ‘aileden’ kabul etmez. (Hud, 46, Tevbe, 23, Mücadele, 22) Onlar din değil, fıtrat kardeşimizdirler ve insanlık ortak paydasında bir arada yaşama kültürü ile onlarla kardeşçe yaşamaya devam edilmelidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a göre, uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidirler ve tek bir ümmet, tek bir milleti oluştururlar. Bu ümmet ya dinde ya fıtratta olur: &#8220;Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını düzeltin.&#8221; (Hucurat,10) Ayet, kan bağı dışında bir de din kardeşliği kavramını gündeme getirmektedir. Bunun dışında &#8220;Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem&#8217;in çocuklarısınız. Adem ise topraktandı.&#8221; (Hanbel, Müsned, 2/524; Tirmizi, Menakıb, 74; Ebû Dâvud, Edeb, 120, 5116; Buhari, E. Müfred, 309) hadisi insanlığı fıtratta -doğuştan- kardeş ilan etmektedir ki, ırkçılığın  Alman-İtalyan versiyonunun dünya savaşına neden olan sonuçlarını düşününce, bu soruna en iyi cevabı İslam&#8217;ın ortaya koyduğunu rahatlıkla görebilmekteyiz. Yine peygamberimiz, &#8220;Hepiniz Adem&#8217;in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar, babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler.&#8221;  (Tirmizi Tefsir sure, 49); &#8220;Sizin bu nesepleriniz size başkalarına hakaret etme hakkı vermez. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Bir ölçek içindeki buğday taneleri gibi birbirinize eşitsiniz. Hiç kimsenin başkasına dindarlık ve salih amel dışında bir üstünlüğü söz konusu değildir. Bir kimsenin kötü olması için fena huylu ve kötü sözlü, cimri ve korkak olması yeter.&#8221; (Ahmed b.Hanbel, Müsned, IV/158) buyurarak ırkçılığı yasaklamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayrıca efendimiz, &#8220;Asabiyet davasına kalkışan bizden değildir. Asabiyet uğruna savaşan ve bu uğurda ölen de bizden değildir.&#8221; (Müslim, Sahih, İmâre 13 (II/1476); İbn Mâce, Sünen, Fiten 7 (II/ 1302); Ebû Dâvûd, Sünen, Edeb 111 (V/342); Nesâî, Sünen, Tahrîmu’d-dem 28 (VII/123); “Kim kendini kafir olan atalarından dokuzuna nispet ederek izzet ve şeref sahibi olmayı isterse (bilsin ki) onların onuncusu olarak cehenneme girecektir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 134); &#8220;Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: “Kadercilik, ırkçılık ve dini meselelerde gevşeklik etmek.&#8221; (Taberanî, Mu’cemüs Sağir, 158); &#8220;Kim hevasına uyarak batıl yolda savaşır, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve öfkeye kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.&#8221; (İbni Mace, Fiten, 7) ve &#8220;Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü&#8217;min ve muttaki ister facir ve günahkar olsun farketmez. Siz Adem&#8217;in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında, burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür. &#8221; (Ebû Dâvud, Edeb, 112) buyurarak, asabiyetin/ırkçılığın İslam&#8217;la asla bağdaşamayacağının altını çizmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir ırkçı Arap (Kays bin Mutata);  Evs ile Hazrec kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce öfkelenerek şöyle der: &#8220;Evs ile Hazrec Peygamber’e hizmet eden Araplardandır. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyb, şu da Farslı Selman. Bunlar Arap değiller ki? Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul ediliyorlar? Bunlar bu eşitliği nereden kazandılar?&#8221; Muaz bin Cebel, bu beklenmedik değerlendirme üzerine oturduğu yerden kalkarak adamın yakasını tutar ve şöyle der: &#8220;Seni Rasulullah’ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin İslam’daki yerini soracağım. İslam’da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı göreceğiz.&#8221; Hz. Muaz, adamı alıp doğruca Peygamberimiz’in mescidine götürür ve bulduğu ilk fırsatta da hemen sorusunu şöyle sorar: &#8220;Ya Rasûlullah, bu ırkçı Kays için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayan kardeşlerimizle tatlı sohbetler yapıyorduk. Gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların üstün ırk olduğunu ileri sürdü. İranlı Selman’ı, Rum’dan gelen Suheyb’i, Habeşistan asıllı Bilal’i aşağı ırktan kabul ederek onların Araplarla eşit şekilde sohbete layık olmadıklarını iddia etti. Gerçekten de öteki ırklar aşağı, Araplar üstün ırk mı? Bizimle eşit şekilde oturup da sohbet edemezler mi?&#8221; Bu değerlendirmeyi dinleyen Rasulullah (sav)’ın yüzünde derin bir üzüntü meydana geldiği görüldü ve ırklar arasında ayrım yapan insanlara şöyle uyarıda bulundu: &#8220;Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir! Babanız, ananız da birdir! Araplık ne babanızda vardır, ne de ananızda. O sadece sizin verdiğiniz isimden ibaret bir tanımdır. Arap’ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir. Allah’a iman ve itaat edenler, hep birlikte üstündürler. Bunu herkes böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız!” Bu durumda ne yapacağını bilmeyen Muaz bin Cebel sorma gereği duyar: &#8220;Ya Rasûlullah, öyle ise aramıza ırkçılık fitnesi sokmak isteyen bu adamı ne yapayım?” Efendimiz, bu soruya pek kullanmadığı ağır bir cümleyle cevap verir. &#8220;Da’hu ilennar!&#8221; Yani &#8220;Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var!&#8221; (el-Hindi, Kenzu’l-Ummal, XII, 47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir gün, Şas İbn-i Kays ismindeki ihtiyar ve entrikacı bir Yahudi, bu iki kabilenin gençlerini bir sohbette gayet samimi bir muhabbet içinde görünce fevkalade rahatsız olur. Müslümanlar arasındaki bu ittifakın kendi varlıklarını teh­likeye düşüreceği endişesiyle bir Yahudi gencini yanına çağırır. İçindeki hıncı şöylece döktü: “Git, onların arasına gir ve onlara Buas Harbi’nden ve eski savaşlardan bahset. Her iki tarafın şairlerinin birbirleri hakkında söyledikleri şiirleri oku, kavmiyetçilik damarlarını tahrik et.” Bu genç, ih­tiyar Yahudi’nin şeytani planını aynen tatbik eder. Neticede gençler arasın­da gurur ve iftihar hislerinii depreştirir. Birbirlerine karşı öğünmeye başlarlar. Her iki tarafta kendi kavim ve aşiretinin üstünlük ve meziyetlerini sayıp dökerler. Bu hususta karşılıklı şiirler okurlar; derken iş çekişmeye kadar varır. Sonunda iki genç, diz üstü kalkarak karşılıklı ağır hakaretlerde bu­lunur ve birbirlerini harbe davet ederler. Bir anda kavmiyetçilik damarları kabarır, hissiyatlar alevlenir. Nihayet harbetmek üzere şehrin dışındaki Harre de­nilen mevkiye doğru yola çıkarlar. Ayrıca her iki tarafta kendi kabile men­suplarına haber salmıştır. Söz konusu mevkide toplanan Evs ve Hazreçliler, çarpışmaya başlamak üzere iken, durumdan haberdar edilen Resul-i Ekrem Efendimiz, Muhacir ve Ensar’dan bir cemaat ile birlikte olay yerine yetişerek, oradakilere şöyle hitap ettiler: “Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iken hala siz ca­hiliye davası mı güdüyorsunuz? Allahü Teâlâ Hazretleri sizi İslamiyet ile şereflendirdikten sonra, yine cahiliye devrine mi dönmek istiyorsunuz? Siz cahiliyet halinde iken Allahü Teala aranızı birleştirdi. Cahiliyet davası ile eski haliniz olan küfre mi dönmek istiyorsunuz? Allah’tan korkun, Allah’tan korkun!” (Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, I/236-237)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini asla inkar etmemiştir. Bunları kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngörmüştür. Bu nedenle Kur’an&#8217;da mü&#8217;minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda sakındırılırlar: &#8220;Allah&#8217;tan ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının&#8221; (Nisa, 1) Müminler, münafıklar örneğiyle böyle bir davranış ihtimaline karşı şiddetle uyarılır: &#8220;Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar Allah&#8217;ın lanetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir&#8221; (Muhammed, 22-23) Kur’an akrabaların gözetilmesi, onlara yardım edilmesi gerektiğini belirtir: &#8220;Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder&#8221; (Nahl, 90) &#8220;Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler.&#8221; (Nur, 22) Akraba ziyaretleri, anne baba hakkı gibi birçok hüküm de, İslam&#8217;ın akraba kavramına verdiği önemi vurgular. Ama burada dikkat edilmesi gereken, insanlar arasında bu kan bağının üstünlük aracı kılınmaması, insanı İslam&#8217;ın emir-yasaklarının dışına çıkarmada vasıta yapılmamasıdır. Hatta, Müslüman olmasa bile anne babaya “gereken hürmeti gösterilmeli.” (Buharî, Hibe 28, Edeb 8; Müslim, Zekat 50 (1003); Ebu Davud, Zekat, 34) ve onlarla “İyi geçinilmelidir.” (Lokman, 15)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir defasında Ebu Zer el-Gıfari, bir anlık öfkeyle arkadaşı Bilal el-Habeşi’ye: &#8220;Kara kadının oğlu&#8221; diye hitap  eder. Hz. Peygamber bunu duyunca, &#8220;Ey Ebu Zer! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hala cahiliye ahlakı var&#8221; diyerek ikazda bulunur. Yaptıklarına son derece üzülen ve pişman olan Ebu Zer, yanağını yere koyarak, &#8220;Bilal ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım&#8221; der ve özür diler. (Buhari, İman, 22)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Milliyetçilik, kabile/boy asabiyetinin gelişmiş bir şeklidir. Sosyalizm kabilecilik yerine ekonomik sınıfları koyar.” (Ziyaüddin Serdar, İslam medeniyetinin geleceği, s. 75, 76) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Resul-i Ekrem’in Mescidinde Sahabeden bir grup, bir halka yapmışlar oturmuşlardı. Aralarında sohbet ediyorlardı. İçlerinden Sa’d bin Ebi Vakkas, etrafındaki arkadaşlarına, “soyun-sopun nedir, sülalen nereye dayanıyor, hangi kabiledensin?” diye sormaya başlar. Soruya cevap olarak her birisi kendi soyunu-sopunu anlaır. Birisi de der ki: “Ben Temim kabilesindenim, falan oğlu falanım. Benim kabilem şöyle şerefli bir kabile.” Sonra bir başkası söz alır; “Ben Evs kabilesindenim, falan oğlu falanım.” Bir başkası, ben Mudar Kabilesindenim, falan oğlu falanım. Dedemin dedesi şu, onun dedesi şu, diyerek soyunu anlatmaya devam eder. Bir başkası ben Kureyş Kabilesindenim, “insanların en şereflisi, der. Ve bu arada Sa’d bin Ebu Vakkas, Selmanı Farisi’ye döner ve ona şöyle sorar: Ya Selman, Ya senin soyun sopun ne, senin ırkın ne, senin ataların kimler?” Hazreti Selman ayağa kalkar ve bütün Müslümanlara ders olacak şu cevabı verir: “Ben de ‘İslam oğlu Selman’ım. Ben dalaletteydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile hidayete erdirdi. Ben fakirdim, Allah beni Muhammed Mustafa ile zenginleştirdi. Ben köleydim, Allah beni Muhammed Mustafa ile özgürlüğüme kavuşturdu.” Bu arada konudan haberdar olan Hz. Ömer gelir ve tüm insanlığa şu mesajı verir: &#8220;Kureyş’in çok iyi bildiği üzere babam Hattab, Cahiliye Dönemi&#8217;nin en seçkin insanlarından biriydi. Ama artık beni, babamın adıyla anmayın. Çünkü ben de ‘İslam’ın oğlu Selman’ın kardeşi İslam’ın oğlu Ömer’im.&#8221; (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, III/336; Beyhaki, Şuabu’l-İman, IV/286-287) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bizler din kardeşiyiz, birbirimizi ırk üzerinden (Türk, Arap, Kürt, Çerkes vs.) küçük göremez: “Müslümanın, Müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak ona yeter.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 18) hadisini aklımızdan çıkarmayız! Unutmamalıyız ki, “Bir kişi iyilikte kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde iman etmiş olmaz.” (İbn Hanbel, III/206) Efendimiz şöyle buyurmuşur: &#8220;Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz! Müslüman, Müslüman&#8217;ın kardeşidir. Ona zulmetmez, sıkıntı anında onu kendi haline terk etmez. Ona yalan söyleyip aldatmaz. Onu küçük görmez. (Üç defa göğsüne vurarak) Takva işte buradadır. Bir kimse Müslüman kardeşine hor baktı mı, işte şerrin bu kadarı ona yeter de artar bile. Müslüman&#8217;ın her şeyi; canı, malı, ırzı Müslüman&#8217;a haramdır.&#8221; (Buhârî, Sahih, Edeb, 57, 58; Müslim, Terc. 10/6446)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aliya  İzzetbegoviç’in  &#8220;Kabile ve ulusun dar sınırlarından kurtulmak için kendinizi Müslüman olarak düşünmeye başlayın.&#8221; (Genç Dergisi, 57.Sayı &#8211; Haziran 2011) sözü doğrultusunda hayata bakmalı ve asla unutmamalıyız ki, &#8220;Dini bağlılık, milliyet&#8217;ten daha aslidir, esastır. Almanlar, İtalyanlar ve İngilizler Amerika&#8217;ya göç etmekle artık Birleşik Devletleri&#8217;nin vatandaşı olmuş ve milliyetlerini kaybetmişlerdir. Fakat Yahudiler Yahudi olarak, Katolikler katolik olarak ve Müslümanlar da Müslüman olarak kalmaya devam etmişlerdir.&#8221; (Jack goody, Avrupa&#8217;da İslam damgası, s. 165) İslam’dan uzaklaşan Türk asıllı Bulgar ve Macarların özlerini ne kadar kaybettikleri de ortadadır. &#8220;İslam&#8217;da aile ve kan bağının yerini din kardeşliği almıştır.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 65) &#8220;İslam&#8217;la kan kardeşliğine dayalı kabile anlayışı zayıflamış ve kabile yapısı çözülmekle beraber, birbiri ile kan davası güden kabileler İslam ümmeti adı altında birleşmiş ve bu birlik büyüdükçe küçük kabilelerin katılımı artmıştır.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 66)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten dinsiz Türk, Türk&#8217;e de düşmandır! &#8220;Türk halkının %/60&#8217;ı aptal&#8221; diyen Aziz Nesin’in bu sözünün aslı için oğlu Ali Nesin: &#8220;Babam bu rakamı, yüzde 60’ı, aslında &#8216;Türk halkını sevdiği&#8217; için indirim yaptığını, asıl rakamın yüzde 93 olduğunu söylemişti bana.&#8221; (09 Şubat 2015) demektedir. &#8220;Damarlarımda bir damla Türk kanı yok&#8221; (Oda TV, 3.11.2018; https://www.youtube.com/watch?v=zQTOXxOsh2g) diyen Ateist Prof. Dr. Celal Şengör’de &#8221;En cahil Türkler, Müslüman Türklerdir&#8221; (04.12.2019) diyerek, ateist Nesin ile aynı noktada buluşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Malazgirt&#8217;te Kürtler, Çanakkale&#8217;de Araplar, Kurtuluş Savaşı&#8217;nda Hintli Müslümanlardan destek alan ülkemiz, ümmet şuuru ile inşallah yeniden şahlanacaktır! -Konuyu tamamlayan yazımıza &#8220;Araplar bizi arkadan mı vurdu?&#8221; başlıklı yazımızdan ulaşılabilir.-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezhep</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ın ana kaynağı olan Kur’an ve sahih hadislerin ulema tarafında yorumlanmaları ile güncel meselelere verdikleri cevapların bir bütününü olan mezhepler, tarih boyunca ümmetin sorunlarına çözümler üretmiş temek kurumlarımızdırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sağlığında kendisine sorulan sorulara vahiy destekli cevaplar veren efendimizin vefatından sonra, İslam ümmetinin karşılaştığı sorunlara cevap veren alimler, kendi çevrelerine insanları toplayarak mezhepleri kurmamışlar, aksine zamanla insanlar o büyük alimlerin etrafında kendiliğinden toplanarak mezhepleri oluşturmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezheplerde cemaatler gibi, tek başlarına asla İslam’ı temsil edemezler. İnsan doğası gereği farklı anlayışların da ortaya çıkması gayet doğaldır. Normal olmayan, ‘yorumlardan oluşan’ bu kurumların ‘hakikatin tek temsilcileri’ olarak kendilerini görme eğiliminde olma iddiasında bulunmalarıdır. Bu da doğal olarak, farklı mezhepten olanları dışlama hatta tekfire kadar insanları götürebilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mezhep gerekli, lüzumlu ve hatta zorunludur. Bu konu ‘Mezhep’ başlıklı yazımızda ele alınmıştır. Ümmet için kolaylık olan bu kurumların ümmetin başına bela edilmemesi için unutmamamız gereken tek kural, ‘mezhepli olup mezhepçi olunmaması’ ve başka mezhepten olan kardeşlerimizi dışlamamamız gerektiğidir. “Tarihte kalmış (Şiilik, sunilik gibi) sorunlar şayet günümüze taşınırsa, Müslümanların birliği ve kardeşliği bundan büyük zarar görecektir. Bizi birleştirecek sadece asgari müştereklerimiz değil, aksine azami müştereklerimiz vardır.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 21)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfirciliği İslam anlayışlarının merkezine oturtanların hatalarına bir örnek verelim. Kur’an&#8217;da, &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler&#8221; diye başlayan 3 ayet vardır. Bunlar: &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.&#8221; (Maide, 44); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 45); “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide, 47) Tekfirciler, ‘Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen herkesi’ kafir ilan ederler. Halbuki;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Taberi, Camiu&#8217;l-Beyan adlı tefsirinde, İbni Abbas&#8217;ın bu ayetleri şöyle açıkladığını aktarır: &#8220;Kasten/bilerek inkar ederek Allah&#8217;ın hükümleriyle hükmetmeyen kimseler kafirlerdir. (Allah&#8217;ın hükümlerini) kabul ettiği halde onunla hükmetmezse zalim veya fasık olur.&#8221; (Taberî, Câmiu’l-Beyân, VI/276; Zemahşerî, el-Keşşâf, I/637-638; Reşid Rıza, Tefsîru’l-Menâr, VI/349) Kısaca:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Allah&#8217;ın indirdiği ile hükmetmeyenler; İman eder ama hükmetmeye gücü yetmiyor veya korkuyor ise; fasıktır. İman eder, gücü de yeter ama yapmayan/uygulamayan; zalimdir. İnkar eden dolayısı ile onlarla hükmetmeyenlerde; kafirdirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Harici mantığı taşıyan tekfirci seleficileri hatırlayalım, tekfirciliğinizin zararını sadece Müslümanlar çekiyor! Siz &#8220;uyarı&#8221; yapmıyor damgalayıp dışlıyorsunuz. Kur’an ayetlerini hiç kimsenin kendi yorumları ile özdeşleştirmeye hakkı yoktur!  Bu konu aşağıda detaylı olarak ele alınacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl &#8211; Nakil/Nas/ayet-hadis arasında olan çelişki meselesi</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Akıl ile nakil çelişince, akıl tercih edilir.&#8221; Gazali, F. Razi bu görüşü savunur ama aralarında fark vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Akıl ve nakil ama hangi akıl ve hangi nakil? Aklın bir sıfatı olmalıdır. Tek başına akıl tercihi, sorunludur. Konuya, Kati (kesin) ve zanni (kesin olmayan) akıl-nakil kavramları ile yaklaşılmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">a- Akıl kati; nakil zanni ise: İttifakla kati aklın delili kabul edilir. Mesela, Allah&#8217;ın sıfatları. &#8220;Allahın benzeri yoktur.&#8221; ayeti de, nakli delille destek sağlar bu görüşe. &#8216;Yed, arş&#8217; gibi ayetler subuti kati fakat, manaya delaletleri/işaretleri zanni olan ayetlerdir. Peki, bu durumlarda nakil ne yapılır? Nakil, sahih ise, &#8216;tevil&#8217; edilir. Kelamcılar, tevil yapılan nakillerin, tek anlamı budur diye mutlak anlamda ısrar etmezlerken, mutezile ise bu konuda ısrar eder ve yaptıkları tev&#8217;illeri, yorumları, &#8220;tek anlam budur.&#8221; diye iddia eder ve bunda ısrar ederler. F. Razi de aklı, filozofculara en yakın kullanan kelamcıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Razi, rivayet sahih ama tevil mümkün değilse, ‘Bilgisini Allah&#8217;a havale ederiz, en doğrusunu Allah bilir,’ der. Adem&#8217;in boyundan bahseden hadislerde (Buhari) İbni Hacer, &#8216;Tavakkuf&#8217; eder, gerçeğin zamanla ortaya çıkacağına inanır. Bu gibi durumların, ‘kati akla aykırı olması söz konusu değildir; henüz bilim ve tarih bu konuyu deney ve tecrübe edememiştir.’ denilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">b- Akıl zanni, nakil zanni ise: İkisinde zanni olunca, nakil tarafı tercih edilir. Ama dışarıdan başka deliller hangisini takviye ederse, orası da tercih edilebilir. Burada, içtihat kavramı da devreye girer.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">c- Akıl kati, nakil de kati ise: İki kati çelişmez. Görünüşte bu sorun varsa, birinin yanlış anlaşıldığı sonucuna varılır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">d- Akıl zanni, nakil kati ise: Kati nakil delil kabul edilir. Mesela, &#8216;tümden gelim, kıyas&#8217; gibi metotlar zannidir. ‘Duman var ise orada ateş var’ hükmü, bir kıyastır. Ama belki, orada ev çökmüştür, duman onun dumanıdır. Biri aç olduğunu söylese, söyleyene göre kesindir ama muhatabı bunu kabul etmek zorunda değildir. Mesela, sufilerin manevi tecrübeleri. Yaşayana kati, başkası için ise zannidir. Ama bu tecrübeler asla Kur’an ve sünnete aykırı olmamalıdır. Hırsızlık suçunda, &#8216;el kesme&#8217; cezası: Ayete iki yönden bakılmalıdır: Ayet kati midir ve ayet evrenseldir midir? Sadece Kur’an delil kabul edilirse, ayet zannidir. Mesela, ‘hırsızlığın yolunu kesin’ şeklinde ayet anlaşılabilir. Katilik için ikinci aşama, uygulamadır. Uygulamada el kesilmiştir, dolayısı ile ayet (naklen) katidir. Aklen, el kesmek nedir? Aklen, hırsıza birçok ceza verilebilir. Batının, mümkün aklını zorunlu kabul edersek bu olabilir. Ama olması mümkün olan şeyler illa zorunlu olarak olmak zorunda değildir. Trafik kuralları zorunlu, işarette renklerin değişimi mümkündür. Bizim kati delilimiz ise, bu hüküm tarihte vardır ve uygulanmıştır. Mümkün olan, kati olana tercih edilmez. Mesela, &#8220;ok atma&#8221; hadisi; katidir ama evrensel değildir. El kesme ayetine dönersek; ayet mümkün değil; katidir. Ayrıca, evrensel midir? Evet, evrenseldir, uygulanabilir. Ayeti evrensel kılan ise, Kur’an’ın son kitap olmasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Nakil, öncelikli olarak evrenseldir, ama herhangi bir nasın tarihsel olduklarına dair bir delil varsa, o hüküm tarihsel olur. Usul’ü-fıkhın kuralıdır; bir nas öncelikli olarak hakimdir, uygulanır ama bir delil onu tarihsel kılarsa, o hüküm de tarihsel olur. Mesela, &#8216;Yaz&#8217; ayeti. Hadislerde bazen yazı ile kayıtlar tutulmadığı şeklinde de nakiller vardır. Demek ki ayeti tarihsel kabul edebiliriz. Bir &#8216;beşer&#8217; olarak Hz resulün yaptıkları da, buna örnektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Konuya ek olarak, &#8220;Bilim değişmez mi?&#8221; adlı yazıya bakılabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yüce Yaradan her insanı farklı özellik ve karakterde yaratmıştır. Allah&#8217;ın gönül ehli olarak yarattığı insandan mücadeleci, pasif kişilikli birinden de organizatör olmaz. Aynı şekilde cemaatler de İslam&#8217;ın bir bölümü üzerinde uzmanlaşmış, İslam&#8217;ın bir bölümü üzerinde dini faaliyetlerini yoğunlaştıran kurumlardır. Aynı insan karakterleri gibi, cemaatler de farklı metot ve hareket noktalarından İslam’a hizmet ederler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler, bireysel olarak İslam&#8217;ı yaşamada problem yaşayanları güdüleme için olumlu bir rol üstlenmişlerdir. Ama temel sorun, cemaatı vasıtası ile İslam&#8217;ı yaşamaya başlayan kişiler zamanla cemaat ile İslam&#8217;ı özdeşleştirmekte, dolayısı ile İslam&#8217;a hizmet adına hareket eden bu gruplar zamanla, İslam&#8217;ın içine hapsedildiği kurumlar haline dönüşmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;ı öğrenme ve yaşamada kolaylık sağlayan cemaatler, İslam&#8217;ın ümmet şuurunun oluşmasında ise negatif rol oynayabilmekte, İslam ümmetinin merkezine her cemaat kendisini yerleştirip, ümmetin kendi çevresinde toplanmasını beklemektedirler. Halbuki kendileri İslam&#8217;a sadece bir açıdan hizmet etmekte iken, zamanla bu hizmet kolunun İslam’ın tamamını temsil ettiği gibi bir izlenim zihinlerde oluşabilmektedir. Bir cemaat, eğitim kurumları, diğeri İslam&#8217;ın ahlak boyutu, bir diğeri iman hakikatleri, diğeri Kur’an ve Arapça eğitim, bir diğeri toplumsal boyutunu önplana çıkarıp, bütünün bir parçası üzerinden hizmet görürken, bu hizmet alanının zamanla tamamı ile İslam&#8217;ı temsil edebileceği zannına kapılmak büyük hatalara neden olabilmektedir. İslam ise bu parçaların tümüdür. İslam; İman, ahlak, ibadet, sosyal hayat ile bir bütünlük arzeder ve her biri ayrı hizmet kolları olan bu yapılar da asla bütünü temsil edemezler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu sorunun çözüm yolu ise cemaatlere mensup olan Müslümanların ‘cemaatli olup cemaatçi olmamalarından’ geçmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaat ehli insanlar İslam dışı hayat yaşayanları cemaatlerine değil, İslam&#8217;a çağırmalıdırlar. Cemaatler, İslam&#8217;a açılan kapı vazifesi görmelidirler. Ne yazık ki birçok insan cemaat kapısından içeri girmekte ama aha da ileri gidip tümü ile İslam&#8217;ı öğrenmek yerine cemaati ile sınırlı bir yaşam tarzını sürdürmekte ve bu yaşam şeklinin İslam&#8217;ı her yönü ile kapsadığını zannedebilmektedirler. Halbuki her cemaatin artısı ve eksisi vardır. Çünkü her cemaat insanlardan teşekkül eder ve insanın olduğu yerde de mutlaka eksiklikler bulunur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1- Her cemaatin, ismet sıfatına sahip olmayan önderleri vardır. İsmet -günahsız olma- sıfatı sadece peygamberlerde bulunur, dolayısı ile insan olan yerde &#8220;mutlaka&#8221; eksik, hata bulunur! Bu hataların zamanla ortaya çıkması hem doğaldır hem de kaçınılmazdır. Bu yanlışları kabullenmek ve çözüm yoluna girmek ne cemaate ve ne de İslam’a zarar verir. İnsan olan yerde her zaman noksanlık bulunur. Asıl sorun, olayın üstünü örtmeden hatayı telafi etmek yoluna gitmekle  olmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">2- Yukarıda da belirttiğimiz gibi her cemaat İslam&#8217;a belli bir alandan hizmet etmektedir. İmani hakikatleri elde eden bir insan, ahlaki emirlerin uygulanmasını bir başka cemaatten öğrenebilir, Kur’an- Arapça eğitimini başka bir cemaatten alabilir, toplumsal alana yönelik emir-yasaklar konusunda farklı bir cemaatle hizmet edebilir. Hiç bir cemaat tüm bu alanların hepsinde uzmanlaşamadığı gibi, tek başına da tümü ile İslam&#8217;ı temsil edemez. Böyle bir iddiada bulunan kişi İslam&#8217;ı kendi cemaatine hapsetmiş olur ki, bu da İslam&#8217;ın doğru anlaşılmasına ve temsil edilmesine engel olur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">3- Cemaatini direk İslam ile özleştirme, zamanla kurtuluşa eren tek fırkanın kendi cemaati olduğu zannını insanlarda oluşturmaktadır. Hâlbuki içinde bulunduğu cemaat sadece bir yönü ile İslam&#8217;a hizmet etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">4- İslam&#8217;a hizmet noktasında cemaatlerin kendi metotları ve usülleri bulunmaktadır. Bazen bu farklı metotlar insanlar tarafından farklı bir din anlaşıyı gibi algılanmakta, kendileri ile aynı yolda yürümeyince -kendi metodu ile dine hizmet etmeyince -aynı hedefe kilitlenmiş farklı yoldaki kardeşini İslam dışı bir çizgide konumlandırabilmekte ve ötekeleştirme süreci zamanla tekfire kadar varabilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir Müslüman bir cemaatten olabilir ama asla unutmamalıdır ki kendisi İslam ümmetinin bir parçasıdır ve ümmet birçok cemaatlerin bütününden oluşur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslami kuralların dışına çıkan cemaat kurallarına örnekler verelim: Tarikat ehli birine diyoruz ki, &#8216;biz de tesbihata katılalım&#8217; verdiği cevap: olmaz! Neden? Önce adapları yapacaksın. Halbuki Kur’an &#8220;Allah&#8217;ı tesbih edin&#8221; diyor, ama Müslüman kısıtlama bu tesbihata kısıtlama getirebiliyor! Ayeti yapmak için Müslüman olmak yetmiyor bazen, ne yazık ki! Bir cemaat ehline diyoruz, &#8216;bak şurada İslami bir faaliyet var, hadi bir el atalım&#8217;, el-cevap: ‘Dur, önce bizimkilerden izin alayım.’ Pardon ama din mi cemaati kapsıyor yoksa cemaatin mi dini kapsıyor? Sonuç itibari ile dini yaşamaya ilk adımlara atmada pozitif, ama ümmet ruhunun oluşmasında ve İslam&#8217;ın kapsayıcı kurallarının benimsenip pratiğe aktarılmasında cemaatler olumsuz etki yapabilmektedir. Başka cemaatte bir yanlış görünce ona saldırıp, kendi cemaatlerinde İslam’a ters hatta şirk anlamına gelecek söylemler gözlenince bunları tevil ile savunmaya çalışmak ise, cemaat taassubunun en büyük göstergesidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cemaatler ile sınırlandırılan İslam anlayışı İslam&#8217;a hizmet etmez aksine İslam&#8217;a en büyük zararı verir. Ama her cemaat İslam&#8217;ın sadece bir yönüne hizmet ettiğini bilir ve  cemaatler, İslam&#8217;a giden yol vazifesini icra ederse, işte o zaman gerçek anlamda görevlerini de ifa etmiş olurlar. Cemaat ümmete açılan kapı ise İslam&#8217;a uygun ve ideal iken, cemaati ile İslamı sınırlandıran bakış açısı İslam&#8217;a daha doğrusu Müslümanlara büyük zarar verebilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">DİB  eski başkanı Prof Mehmet Görmez, 6 Ocak 2017’de cemaat temsilcileri ile bir toplantı yapar ve cemaatlerden şu beş esasa özellikle dikkat etmelerini ister: Tekfir etmeyeceksin: Sadece kendini hak bilip, kendin gibi inanmayan, kendin gibi düşünmeyen ve kendin gibi yaşamayanları dinden çıkmakla suçlamayacaksın; Ötekileştirmeyeceksin: Kendin gibi inanmayanı ve yaşamayanı ötekileştirmeyeceksin, azınlığa düşürmeyeceksin; İslam&#8217;dan ayrılmayacaksın: İslam ilminden ayrılmayacaksın, İslam&#8217;ı kendine göre yorumlamayacaksın; Şahısçı olmayacaksın: Şahısları hakikatin yerine ikame edemezsiniz, baki/sonsuz hakikatleri fani/sonlu şahsiyetler üzerine bina edemezsiniz. Biz irademizi bir faniye teslim edemeyiz; Şiddete karşı duracaksın: Kim olursa olsun şiddete başvurduğu zaman, toplum olarak, millet olarak hepimizi karşısında bulmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam dünyasını tehdit eden en önemli iki sorun, mezhepçilik ve etnik çatışmalardır. Bu çatışmalarda kullanılan ana enstrüman ise tekfirciliktir. Tekfir konusunun ciddi sonuçları vardır. Tekfircilerin İslam tarihindeki ilk görüntüsü, haricilerdir. Bedevilerden oluşan bu topluluk, İslami eğitimden mahrum kalmış kesimlerden oluşmaktaydı. Ameli/uygulamaları imanın bir parçası kabul ediyorlardı. Taassup ehli idiler ve dinin tek doğru yorumunun, kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Devamlı Müslümanları hedef almışlardı. Öncelikle iç sorunların halledilmesi gerektiğine inanıyorlardı. &#8220;Bizler ve Ötekiler&#8221; ayrımını bir araç olarak kullanıyorlardı. Kendi içlerinde devamlı bölünmüşlerdir. Bunun da sebebi, farklı harici grupların birbirini tekfir etmeleridir. Eski suçlu, macera arayan, ganimet peşinde koşanlar ve eğitim olarak toplumun düşük seviyesindeki kişilerinden oluşmaktaydılar. Dikkat edilirse tüm bu özellikler, günümüzdeki tekfirci selefici grupların da ortak özelliklerini oluşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Harici olmayan Müslümanlar bir tarafa, kendilerine katılmayan Haricileri de kafir.” (Eşari, Makalat, I/168, 170; Bağdadi, el-Fark, s. 60) ilan etmiştir bu zihniyet sahipleri.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Afgan cihad liderlerinden Abdullah Azzam, kendisini küfürle itham eden gençle sohbetini aktardıktan sonra aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarır:  &#8221;Gel buraya arkadaş. Dinle beni; İmam Şafi ile İmam Ahmed bin Hanbel, kasıtlı olarak namazı terk edenin hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafi tekfir etmemiş, İmam Ahmed ise tekfir etmiştir. Bunlar birbiriyle tartışmalarına rağmen hiçbiri diğerini tekfir etmemiştir&#8221; Fakat bu genç çok hararetli ve cüretkar olduğundan bana şu cevabı verdi: &#8221;Şayet ben orda olsam, Şafi ile tartışsaydım Şafi de namaz kılmayanın kafir olmadığını söyleseydi, ben Şafi&#8217;yi tekfir ederdim.&#8221; Bende dedim ki :&#8221; La havle ve la kuvvete illa billah. Artık burada mesele bitti. Mesele bu noktaya kadar ulaşınca artık yapacak bir şey kalmadı.&#8221; (Abdullah Azzam, Cihad Dersleri, I/186-189)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İmam-ı Azam Ebu Hanife: “Sonra amel imandan başkadır. Çünkü çoğu zaman mü&#8217;minden amel yapma mükellefiyeti kalkabilir. Ancak &#8220;Amel kalktığı zaman iman da kalkar&#8221; denilmesi caiz değildir. Zira adetli iken bir kadından; o hal içerisinde iken, namaz ibadeti kalkar. Böyle bir kadın için iman da kendisinden kalkar diyemeyiz. Yahut kendisine imanı da terketmesi emredilir denilemez. Yine fakire zekat yoktur denilir. Fakat fakire iman gerekli değildir denilemez. Eğer iman, amelden bir parça olsaydı, amelin düştüğü hallerde imanın da düşmesi gerekirdi. Halbuki durum böyle değildir.” (İmam-ı Azam Ebu Hanife- Fıkhı Ekber, s. 216; Molla Hüseyin b. İskender- El Vasiyye Şerhi, s. 205-206) Muhkem ayet-i kerimelerle ve mütevatir sünnetle sabit olan husus, tövbenin emredilmiş olduğudur. Eğer günah işleyenler (amelleri sebebiyle) imandan çıkmış olsalardı, onlara &#8220;tövbe etmeleri&#8221; değil, &#8220;tecdid-i iman etmeleri&#8221; emrolunurdu. İmam-ı Maturidi (rh.a): &#8220;Günah işleyenler; hükmü inkar etmedikleri müddetçe, günahları sebebiyle imandan çıkmazlar. Çünkü haber-i mütevatirle sabit olan husus; şirk koşmak müstesna, büyük günahların tevbe ile bağışlanma ihtimalinin bulunduğudur. Büyüğü bağışlanınca, küçüğünün bağışlanma ihtimal&#8217; daha evladır.&#8221; (İmam-ı Maturidi- Kitabu&#8217;t Tevhid, s.  329) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilerin çıkmazları: İbn-i Teymiyye ve İbn-i kayyim el-Cevziyye, &#8216;Günahkar müminlerin küfre girdiklerini ama bu küfrün onları dinden çıkarmadığını&#8217; açıklamak için, &#8216;küfr dune küfür&#8217; veya &#8216;küfrün la yenkul ani&#8217;l-mille&#8217; kavramlarını kullanmışlardır. Seleficiler, doğrudan kaynaklara dayandıkları iddia etseler de aslında çoğu kere, alimlerin görüşlerini, yorumlarını kendilerine delil olarak kullanmaktadırlar. İbni Abdülvehhab&#8217;ın şirk dediklerinin bir kısmını, sünni alimler şirk kabul etmemiştir! Abdulvehhab, ameli imandan bir cüz saymıştır. Ama ağabeyi Süleyman bin Abdülvehhab, kardeşinin aşırılıklarına karşı çıkmış ve ona reddiye bir eser bile kaleme almıştır. Günümüz selefilerinden Elbani, &#8216;Allah&#8217;ın hükümleri ile hükmetmeyen herkes mutlak kafir değildir.&#8217; derken, diğer bir selefi Makdisi&#8217;de, &#8216;cehalet bir özürdür, umumi tekfir sakıncalıdır, seçimlere katılanlar kafir değildir.&#8217; demektedir. Selefici geçinen tekfirciler, kendi görüşlerine uymayan delilleri ya tevil etmekte ya da zayıf deliller olduklarını ileri sürüp reddetmektedirler. Makdisi, tıpkı Hariciler gibi, mürtet olduğunu kabul ettiği Müslüman yöneticilerle savaşmayı, diğer kafirlerle savaşmaktan daha öncelikli kabul etmektedir. Makdisi&#8217;nin tekfir ettiği kesimi ise, diğer bir selefi alim Elbani Müslüman kabul etmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Görüldüğü gibi tekfirci selefi anlayış arasında bir bütünlük yoktur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Efendimizin bir hadisinde, &#8216;Müslüman kardeşine kafir diyen kimsenin sözü isabetli ise muhataba gideceği, değilse dönüp dolaşıp kendisine geri döneceği&#8217; beyanı tekfir konusunda son derece titiz davranılması gerektiğini vurgulamaktadır. (Prof  Dr Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 78)  &#8220;Bir kimse Müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner.&#8221; (Müslim, İman 26); &#8220;Herhangi bir Müslüman diğer bir Müslüman&#8217;ı tekfir ettiğinde o kafirse kâfirdir, değilse kendisi kafir olur.&#8221; (Ebu Davûd, Sünnet 15) hadisi ve savaşta yere düştükten sonra kelime-i şehadeti getiren kişiyi öldüren Halid b. Velid&#8217;i hesaba çeken Peygamberin, Halid&#8217;in: &#8220;Korktu da bundan dolayı kelime-i şehadeti getirdi&#8221; demesi üzerine, &#8220;Kalbini yarıp baktın mı?&#8221; diyerek onu hesaba çekmesi (Ebû Dâvud, Cihad, 95; Ibn Mâce, Fiten, 1); &#8220;Sizin için en korktuğum şey, Allah’ın kendisine bir miktar ilim verdiği adamdır ki, kılıcını sıyırır, onunla komşusuna vurur ve onu küfürle itham eder. Küfürle itham eden küfre daha yakındır.&#8221; (İbni Hibban, Sahih, 248; Tahavi, Müskilül Asar, 864) gibi birçok hadis, hadisleri öncelediğini ileri süren tekfircilere nedense hiç mesaj vermemektedir! Nisa suresi 94. ayet: &#8220;Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek &#8220;Sen mümin değilsin&#8221; demeyin; çünkü Allah katında sayısız ganimetler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lütufta bulundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.&#8221; meali, her ayetin &#8216;zahirine göre&#8217; hüküm çıkarmaya çalışanlar bu kesime hiç mi bir şey anlatmamaktadır? Aslında tüm bu ayet ve hadisler tekfircilerin temellerinin ne kadar zayıf olduğunu gösteren delillerden sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Peygamberimiz Medine&#8217;de ki münafıklara toleranslı davranmış, onları kafir ilan etmeyerek ortaya çıkacak zararları ortadan kaldırmıştır. Sahabe&#8217;den Hatip, Mekke&#8217;nin fethi ile ilgili hazırlıkları müşriklere haber vermiş, bu ortaya çıkınca, &#8220;Mekke&#8217;deki akrabalarını korumak için&#8221; yaptığını itiraf edince Peygamberimiz ona ceza vermemişti! Bu tavır, fiili esas almak değil, niyeti öncelemek üzerinden hareket etmeye en güzel örnektir. Hz Ali, iç savaş sırasında rakiplerini tekfir etmemiş, kendisine isyan edenleri, &#8220;Kardeşler&#8221; olarak tanımlamıştır. Kur’an, &#8216;Fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha kötü&#8217; (Bakara, 191) bir suç olduğunu belirtmektedir. Alimlerimiz, tekfiri kişi üzerinden değil, ilke temelleri üzerinden yapmayı tercih etmişlerdir. Ebu Hanife de, &#8220;Ehli kıble için son hükmün Allah&#8217;a havale edilmesi gerektiğini&#8221; bildirmiş, &#8216;Ehli kıblenin tekfir edilemeyeceğini&#8217; (Ebû Hanîfe¸ “el-Fıkhu&#8217;l-Ebsat”¸ s. 44; Ebu&#8217;l-İz¸ Ali b. Muhammed¸ Şerhu&#8217;l- Akîdeti&#8217;t-Tahâviyye, s. 240) beyan etmiştir. Ehli sünnet alimleri, &#8216;ehli kıbleden birinin tekfir edilemeyeceğini&#8217; ilke olarak benimsemiştir. (Ali bin Muhammed Ebu&#8217;l-İzz, Şerhu&#8217;l Akidetu&#8217;t-Tahaviyye, s. 240) Aliyyül-Kari, Şia&#8217;nın tekfirinin doğru olmadığını delilleriyle ortaya koymuştur. (Şemmu&#8217;l-avârid fi zemmi r-Revâfid)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik kötü bir bidattır! Tekfircilerin arka planında, cehalet, taassup, mezhepçilik, öfke, menfaat beklentisi yer almaktadır! Tekfir, İslam düşmanlarının arzu ettiği bir şeydir! Tekfir, safları bölüp güçleri zayıflatır, fitneyi artırarak değişime engel olur. Tekfircilik, doğası gereği Müslümanları ötekileştirir. Müslümanların ana bünyesini parçalar, yıkar.<strong> </strong>Selefici gruplar, Sünni dünyanın çok az bir kısmını oluşturmaktadır!<strong> </strong>Maide 44. ayet (Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.) için İbn-i Abbas, &#8220;buradaki küfrün insanı dinden çıkarmayan küfür (küfrün dune küfür) olduğunu,  söyler. &#8220;Kim bizim kıldığımız namazı kılarsa, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimiz yerse o kimse Müslüman&#8217;dır.&#8221; (Buhârî, Kitabu’s-Salât, 28. Hadis no: 391) hadisinin anlamı da gayet açık olmasına rağmen, &#8220;zahirine&#8221; bakmadan anlamı terk edilmekte ve bu hadis de tekfircilerce tevil edilmektedirler. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Evliyadan yardım istemek gibi küfür ameli işleyen, cehaleti sebebiyle tekfir edilemez. Zira ilim azalmış, cehalet artmıştır.” (Muhammed b. Abdulvehhab, Ed Durerus Seniyye, 2/301); “Kişi, bilmeden yaptığı amelden ötürü kafir olup, dinden çıkmaz. Putların ve tağutların adına yemin ederek küfür ameli işleyen adam &#8220;Ya Rasullulah bilmiyordum &#8221; deyince rahmet Peygamberi adamı yine Müslüman kabul edip serbest bırakmıştır.” (Hanbel, Müsned, K. tevhid, hadis 73)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilerde ana unsur tekfir eğilimi olduğu için, usül olarak da bu eğilimi ispat gayreti içinde olan bu kesim, nasları yeniden yorumlamaya girişmişler, ayet ve hadislerin bazen zahir, bazen mecaz anlamlarını ön plana çıkarmışlardır. Tekfir ideolojisini desteklemediğinde, ayet ve hadislerin açıklamaları, &#8216;tercih edilen&#8217; ulema görüşleri ile daraltılmakta veya genişletilmektedir! Selefilikte alimlerin sözleri bağlamından kopartılmakta, bir sözü diğer sözü ile geçersiz veya etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Kısaca tekfir gibi önemli bir konu, &#8220;yoruma dayanmakta&#8221;, İslam, tekfirci bir çerçeve içine oturtulmaya çalışılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ayetler başta, diğer bütün dini metin ve örnekler kendi fikri sabitliklerini onaylatmak için kullanılmaktadır. Tekfircilerde sadece lafızcı değil aynı zamanda parçacı ve seçici bir yaklaşım da göze çarpmaktadır. Müslümanların tarih, kültür ve medeniyet kurma serüvenleri içinde oluşturduğu bilgi, tecrübe ve geleneği dikkate almadan doğrudan bugüne aktarmalar yapılmakta, katı ve irfan yoksunu bir yüzeysellik içinde karmaşık meseleler sabit bir düşünsel zemine oturtmaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sanaldan birkaç alıntı yapalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tekfirci olmadan önce kendisinin müşrik olduğunu söyleyen ve kendisine tekfirciliği öğreten Hanzala’yı tekfir eden ve daha sonra Hanzala’yı tekfir etmediği için yine kendisi de tekfirci olan Ebu Haris’i tekfir eden” veya “Zehebi, Teymiyye, İbni Kayyim, İbni Hacer, Suyuti, Nevevi, Beyhaki benim imamlarım değil ve hepsi kafir” ve “Teymiyye kafirdi, onun küfrünü bilip ‘ona kafir denmez’ diyen de kafirdir.” veya &#8220;herkesi tekfir eden Gezenler&#8217;i, Aslan Hoca adlı biri de tekfir eder&#8221; gibi bakış açısına sahip tekfircilerin, bu ümmete ve dine ne faydası olabilir ki?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tawheed adlı sanal grupta, “Ehli kitabın kestiği yenir” derken, “Cehmilerin (Eşari ve Maturidilerin) kestikleri haramdır ve arkalarında namaz kılınmaz” diye ahkam kesilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfirci Seyyid Muhammed Kılıç: &#8220;Her kim ikrah olmadan beşeri sistemlere muhakeme olursa biz bu kimseleri tekfir ediyoruz. Aynı zamanda bunların küfründen şüphe edenleri de tekfir ediyoruz. Aynı zamanda bunların küfründen şüphe edenleri de tekfir ediyoruz. İsimlerin ne önemi var?&#8221; (https://twitter.com/talebe4242/status/1690289326402269184) derken diğer bir tekfirci Halis Bayuncuk: &#8220;Bir Müslüman zulme uğradığında, tağutun mahkemesine başvurursa, bu onu küfre götürecek bir amel değildir., Darul küfürde şeri mahkeme yoksa, beşeri mahkemeye müracaat edenler kafir olmaz.&#8221; diyerek (https://www.youtube.com/watch?v=yua1wwT8Ujo, Veciz 48 dersler, dk. 17 ve dk 41) mahkemeye başvurmuştur ama Murat Gezenler ve Ebu Haris de Halis Bayuncuk&#8217;u tekfir etmemişlerdir! Halbuki daha önce Halis Bayancuk, kelime-i tevhid&#8217;in ilk şartının tağutu inkar olduğunu belirtmekte, bir kere bir sistem İslam ilkeleri üzerine kurulmadığında, silsile halinde; mahkemelere başvuranlar, seçimde oy kullananlar, askerlik yapanlar, memurlar sırayla herkesi şirke düşmüş ilan etmekte idi. Artık seleficilerin bir karar vermeleri gerekmektedir; Bizler kafir (!) miyiz değil miyiz? Ortada zan var ise, bir mümin nasıl tekfir edilebilir? Aslında Türkiye&#8217;deki tekfirci kesim, dürüst değildirler. Tekfir usulünü birbirlerine diledikleri gibi uygulamaktadırlar! Dolayısı ile usulde hatalı, pratikte de ‘ameli’ nifak içindedirler! Kısaca bu zihniyetle ne ümmet kurulur ne de kurulsa bile devam edebilir! Tekfirci Murat Gezenler veya Ebu Haris’in videolarının başlıkları bile ruh hallerini anlamamıza yeterli olmaktadır: “Tekfir dinin aslından mıdır? Akide beyanı”; “Tekfir dinin aslından mıdır, Ders 3” Bu zihniyetin varacağı son noktaya bir örnek verelim: Ebu Huzeyfe adlı tekfirci, tekfirci Hanzala’yı mahkemeye başvurduğu için tekfir eder ve tekfirci Murat Gezenler’i de, Hanzala’yı tekfir etmediği için tekfir eder!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;IŞİD, Sünni toplumları Müslüman kabul ederken, biz müşrik kabul ediyoruz. Türkler IŞİD için Müslümandır. Ama bizim için değildir.&#8221; diyen (Murat Gezenler, “Türkler Müslüman değildir, müşriktir” &#8211; İsmail Saymaz, Sözcü, 29 Eylül 2020) tekfirci Murat Gezenler bir videosunda da, &#8220;Diyelim ki Türkiye&#8217;de Zeyd diye birisi var, hiçbir şirk amelini görmedik, namaz da kılıyor. Biz buna müşrik deriz. Hatta müşrik demeyeni de tekfir ederiz.&#8221; demektedir. Peki, aynı Gezenler &#8220;Namazı İslam alameti gören ehli sünneti tekfir ediyor ama namazı İslam alameti gören IŞİD’i tekfir etmiyor! Neden? Çünkü cemaatinin çoğu İŞİD zihniyetine sahip kişilerden oluşmaktadır! Halbuki &#8216;kendi usulüne&#8217; göre, müşriğe müşrik demeyen bir kişi olarak kendisi  &#8216;müşrik&#8217; olmakta ve Müslümana kafir dediği için de aynı zamanda wehhabilere göre &#8216;zındık&#8217; olmaktadır! Halbuki efendimiz ezan sesi duyulduğunda küfür diyarında bulunan bir kavme baskın yapmaktan vazgeçmişti. (Müslim, Sahîh, Salât 6) Ahmed el Hazimi, Süleyman el Ulvan, Ebu Selman Es-Somali gibi selefiler de &#8220;namazı İslam alameti görmekte&#8221; ve aksini iddia edenlere &#8220;zındık&#8221; demektedir! Ehli sünnete göre zaten, &#8220;ehli kıble tekfir edilemez!&#8221; (Nisa, 94; Buhârî, Salât, 28 [391]; İbn Asâkir, Tebyînü keẕibi’l-müfterî, s. 408-409; Ali el-Kārî, Mineḥu’r-ravżi’l-ezher fî şerḥi’l-Fıḳhi’l-ekber, s. 162; Keşmîrî, İkfârü’l-mülḥidîn fî żarûriyyâti’d-dîn, s. 16-17; İbn Mâce, Cenâiz, 31; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hafâ, II/32); &#8220;Müslümana sövmek fısktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür.&#8221; (Müslim, I/325); &#8220;Herhangi bir kimse, din kardeşine &#8216;Ey kâfir!&#8217; derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.&#8221; (Müslim, I/319)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aslında Murat Gezenler ve Halis Bayancuk usülen selefi değil, kendi görüşlerini merkeze koyan mealcidirler. Selefin önderlerinden ne Teymiyye’nin ne de İ. Hanbel’in görüşleri onları bağlamamaktadır: “Dört İmam ve Müslümanların diğer imamlarının ittifakı ile, durumu kapalı olan her Müslümanın arkasında namaz kılınır. Kim, “Ben sadece batıni akidesini tanıdığım kimsenin arkasında Cuma yahut Cemaat namazı kılarım” derse; sahabeye, onlara iyilikle uyanlara, Müslümanların dört imamına ve diğerlerine muhalefet etmiş bir bid’atçıdır. Allah en iyisini bilir.&#8221; (İbni Teymiyye, Mecmuul Fetava, Darul Vefa, 2005, 3. Baskı, 4/331 (4/542) İmam Ahmed&#8217;in oğlu Salih diyor ki: Babama bilmediğimiz birinin arkasında kıldığımız namazı sordum: İmam Ahmed dedi ki: Namazını kıl, şayet sana bidat sahibi olduğu beyan olursa namazını iade et. (Mesail-ul İmam Ahmed bir-Rivayetu İbnuhu Salih No: 562) Meşhur selefi Makdisi de, &#8220;Dünyalık elde etmek ve maaş için tağutların kurumlarına ve batıl velayetlerine bağlı kalarak onlara yalakalık yapanlar. Bu kimsenin arkasında kılınan namazı batıl olarak görmeyiz. Onların Arkasında namaz kılmanın hükmü, fasığın ya da küfre düşürmeyen bidat ehlinin arkasında namaz kılmanın hükmü gibidir.&#8221; (Makdisi, Akidemiz kitabı, Namaz babı, s. 50 &#8211; 51) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zalimlerin, kafirlerin sultasında Müslüman birinin görev alıp alamayacağı ile ilgili bir soruya selefi alim İbni Teymiyye’nin verdiği cevap şudur: “Bu şartlarda görev alan kişi, eğer gücü yettiği kadar adaleti ikame edip, zulmü Müslümanlardan hafifletiyorsa ve onun o görevde bulunması diğerlerine göre daha faydalı ise, onun o görevde kalması caizdir. Gücün yettiği kadar adaletin ikamesi ve zulmün giderilmesi Müslümanlar üzerine farzı kifaye olduğu için bu işi ondan başka yapacak birisi yok ise, bu görev onun için ‘vacip’ olur. Elinden geldiği kadar zulmü gidermekle sorumludur. Her şey elinden gelemeyebilir. Onun mevcudiyetine rağmen Müslümanların başına sıkıntılar geliyorsa, o gideremediği müddetçe sorumlu değildir.”  (Teymiyye, Mecmuu’l Fetâvâ, XX/55)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1800&#8217;lü yıllarlada Vehhabilik, haricilik ile özdeş bir yola girer. Vehhabi Alim Hamed Atik, o sırada Osmanlı&#8217;nın elindeki Mekke-i Mükerreme&#8217;yi, bir şirk beldesi olarak tanımlamıştı. Ebu Hanife&#8217;nin de zamanında mürcie (Büyük günah işleyenlerin akıbetlerini Allah’a bırakan görüş)  olduğu iddia edilmişti. Günümüz Seleficileri de, Hanefi, Maturidi ve Eş&#8217;ari&#8217;yi ‘mürcie’ olarak tanımlamaktadırlar. Daeş ise demokrasiyi,  demokrasi ile yönetilen bir ülkede çalışanları, seçimleri, küfre neden olan ameller olarak görür. Kendilerinin tekfir ettiklerini tekfir etmeyenleri de, silsile yoluyla kafir ilan eder ve cehaleti de özür kabul etmezler. Kafkasyalı aşırı bir tekfirci grup, tekfirci Makdisi&#8217;yi, Hamas&#8217;ı tekfir etmediği için, tekfirci Ebu Katade&#8217;yi de, selefi Elbani&#8217;ye ‘mürcie’ demediği için tekfir etmektedir. Aynı aşırı grup, El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri&#8217;yi de, Şii toplumunu genel olarak tekfir etmediği için tekfir etmekte idi. Ve yine aynı grup, Suriye ve Irak halkından zekat topladığı için, Daeş&#8217;ide tekfir etmektedir. Tartusi ve Ebu Katade, &#8220;cehaleti özür kabul edip&#8221; tekfir nedeni kabul etmezken ve  yine Makdisi, Tartusi ve Ebu Katade &#8220;oy kullananları&#8221; tekfir etmezken, Murat Gezenler &#8220;cehaleti de, oy kullanmayı da&#8221; tekfir sebebi saymaktadır. Kim, kime göre kafirdir belli değildir ve kesinlik arz etmeyen bu durumda, neden Müslümanlar birbirini tekfir etmektedir?<strong> </strong>Görüldüğü gibi tekfircilikte bir son, sınır bulunmamaktadır. Her bir tekfirci grup, görüşünü paylaşmadığı üstündeki kademeyi mürcie, altındakini de haricilikle suçlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihte selefilik yükseldikçe Şiilik de yükselmiştir! Her iki grupta, aşırılığı besleyen unsurlar içermektedir. Farslılar, şiilik üzerinden kimlik mücadelesine girerek, Araplara başkaldırmıştır. Günümüzde İran&#8217;da, devletin kontrolü tamamen ulemanın eline geçmiştir. Bu da, İran İslam devletinin kendisini tüketmektedir. Vehhabilerin politikası, Şiilerin iktidarını güçlendirmekte, Şiilerin yayılmacı politikası da, Arap ülkelerindeki monarşiye güç katmaktadır! Halbuki Müslüman çoğunluklu devletlerin sahip olduğu topraklar arasında coğrafi yönden süreklilik vardır. Batıda modernleşme, yenilik ve gelişme anlamına gelirken Mısır ve İran&#8217;da, bağımlılık ve taklit olarak anlaşılmıştır. Bu durum, çağdaşlaşmanın yanlış araçlarla doğruyu arama olarak görülmesine sebep olmuş, bu oranda da tepki almıştır. İlahi otorite denilen şey, beşer elinde gerçekleşmektedir!  İslam dininde, Allah adına yargılayan veya Allah adına ahkam kesen ne bir kutsal kilise ve ne de bir kutsal kişi vardır. (Ahmet Emin Dağ, İç tehdit ve riskler ışığında İslam dünyasının geleceği)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sıffın savaşı zemininde siyasi bir tavır olarak ortaya çıkan tekfir, haricilerin iman-amel ve büyük günah anlayışlarının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüştür. Her türlü ameli, imanın aslına dâhil ederek, bunları terk eden herkesi büyük günah işlemiş gibi kabul edip tekfir etmişlerdir. (Prof  Dr Temel Yeşilyurt, Çağdaş inanç problemleri, s. 76); Radikal anlayış, insani tecrübe ve birikimi elinin tersiyle itmekle kalmamış, Müslüman toplumun birlik ve ahengini de tarihsiz bir biçimde tarumar etmiştir. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 78)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüzde tekfir hareketleri siyasi olup, bir reaksiyon durumunu yansıtmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman&#8217;a tekfir etme yarışına giren seleficiler, Allah’ın, &#8216;ben Rabbim&#8217; diyen firavuna Hz. Musa&#8217;nın &#8216;yumuşak söz&#8217;  (Taha, 44) söylemesini; Okçular tepesine terk edenlere Hz Muhammed&#8217;in &#8216;kaba söz&#8217; (Ali İmran, 159) söylememesini istemesinden hiçbir ders çıkarmamaktadırlar! Ey tekfirci harici zihniyetliler! Tekfir ettiğiniz ehli sünnet, tarikatçı veya cemaatler, firavun&#8217;dan daha müşrik; uhud savaşını kaybetmemize neden olan Müslümanlardan daha mı günahkarlar? Bu mu sizin Kur&#8217;an ve hadis Müslümanlığınız, selef akideniz?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kafa karışıklığı ve kavram kargaşası üzerine: İman, görmeden, bilgi alanına girmeyen konularda mutmain bir kalp ile inanmayı ifade eder. Karşılığı da o nedenle cennettir! Zaten İslam&#8217;ın alternatiflerine bakınca veya sahip olduğumuz sınırlı akılla sınırsızlığın boyutlarını zorlamaya kalkınca, akıl bu yükü bir yerden sonra çekmemektedir. Gazali o nedenle muhteşemdir, çoğu kişinin içine dalıp bocaladığı felsefe dünyasını hazmedip dipsiz karanlık bir kuyu olduğunu fark edip hayata, insana, ruha, aşkın olana dönüş yapmıştır. Marjinal solun ‘Das Kapital&#8217;e; evrimcilerin ‘Türlerin Kökeni&#8217;ne; ateistin ‘Tanrı Yanılgısı’na imanları kadar bizim Kur&#8217;an&#8217;a imanımız yoksa, zaten biz baştan kaybetmişiz demektir. Ayrıca, İslami camianın içinde olup İslam&#8217;a salt ideolojik yaklaşıp, İslami bir devlet idealini önceleyen ama İslam&#8217;ın &#8220;iman, ibadet, ahlak&#8221; boyutunu arka plana atıp &#8220;muamelat ve ukubat&#8221; bölümüne odaklanan kimi Müslümanlar, “İslam&#8217;ın zafer dini değil sefer dini olduğunu” ve Allah&#8217;ın bizi tebliğ ile (Şura, 48, Rad, 40; Yasin, 17; Nahl, 44, 82, 125; Ali İmran, 120 vd.)  vazifelendirip, yaşarken tebliğ edip bu yolda sabredenlerin (Asr, 3) kazandığı bir imtihan dünyasında olduğumuzu unutmaları onları korkunç bezginlik ve hatta hayal kırıklığına sevketmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, vahiy merkezli, akıl ölçekli, ruh dünyasına göz ardı etmeden madde ve manayı birleştirmektir. İslam; Tevhid, adalet, şura, ehliyet, emanet ve ahlaktır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çözüm, ehli sünnet çizgisinden ayrılmadan güncel sorulara çağa uygun cevaplar üretebilmek ve marjinal olan veya sübjektif yaklaşımlardan uzak kalabilmektedir. Unutmamalıdır ki, imtihan dünyasındayız ve imtihan olunmayan kişi veya zaman hiçbir zaman yoktur! </span><br /><span style="color: #000000;">&#8220;Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.&#8221; (Ali İmran, 8)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Camide cemaatle namaz kılmak niçin 27 derece daha fazla (Buhari, Ezan, 30) sevaptır? Efendimiz Hz Muhammed müminleri bir binanın tuğlaları gibi (Buhari, Salat 88; Müslim, Birr 65) birbirine kenetlenmesini istemiştir. Zaten ümmet kavramı da bunu ifade etmektedir. Cuma namazı müminlerin haftalık buluşmasını, selamlaşma, komşu hakkı, kul hakkı gibi kavramlardan evrensel tanışma vesilesi olan hac-umre gibi ibadetlere dek hep müminlerin birbiriyle kenetlenmesini, tanışmasını, danışmasını amaçlar İslam.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-11445 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tekfircimallar-2021.jpg" alt="" width="682" height="294" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-10831 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tekfir-illeti-2020.jpg" alt="" width="418" height="211" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-11862 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/465476587648.png" alt="" width="472" height="355" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-11866 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/203272431_481887716377451_5261801434982866514_n.jpg" alt="" width="433" height="392" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tekfircilik ve Deaş</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Afganistan ve Irak&#8217;ın işgali, Filistin sorununun çözümsüzlüğe mahkum edilmesi, işgal altındaki Müslüman ülkelerde ümitsizlik ve çaresizliğin yayılmasına neden olmuştur. Ezilen, baskı altında yaşamaya mecbur bırakılan insanların öfke ve intikam duyguları istismara açık hale gelmiştir. Halkı ırklar ve mezhepler üzerinden bölen uygulamalar radikal eğilimli örgütlere istedikleri fırsatı vermiştir. (Deaş, dehşete dayalı bir din istismarı, DİB, 2018, s. 11) Bu tür örgütlerin insan kaynaklarını çoğunlukla gençler oluşturmaktadır. Bu genç kitleyi 4 grupta ele almak mümkündür: Bunlardan birincisi yıllardır savaş bölgelerinde şiddetin ve vahşetin gölgesinde büyümüş kişilerdir. İkinci kitle göçmenlerin çocuklarıdır, toplum tarafından dışlanma yaşamış, aşağılamış kişilerdir. Üçüncü kitle henüz yeni Müslüman olmuş gençlerdir. Dördüncü grup ise cihad, şehadet gibi yüce gayelerini bu örgütün söylem ve eylemleri üzerinden gerçekleştireceğine inandırılan gençlerdir. Bu 4 grubun ortak özelliği ehli sünnetin dengeli ve kuşatıcı yaklaşımıyla tanışamamış olmalarıdır. (s. 13-17) Deaş&#8217;ın beslendiği damar vehhabilik hareketidir. Vehhabilik parçacı ve yıkıcı bir harekettir. (s. 22) Deaş&#8217;a göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amellerin ifasından ibarettir. Bu üçünden birinin eksik olması kişiyi dinden çıkarır. Halbuki ehli sünnete göre ameller imanın gereği ve tamamlayıcısıdır. Deaş siyasi açıdan düşman olduğu herkesi tekfir etmektedir. Bu da ümmetin birliğine zarar vermektedir. Amaçları, şiddet ve terörü meşrulaştırmaktır. (s. 26, 27) Deaş&#8217;ın kültürel mirası ve sanat eserlerinin tahrip etmesi, Müslüman toplumlara yönetilen ve batılı kaynaklarda yer verilen barbarlık iftirasının genç zihinlere aşılanmasına neden olmaktadır. (s. 31) Deaş&#8217;ın canına kıydığı, zulmettiği insanlar Müslümanlardır. (s. 34) Deaş, cihadı işkence ve zulüm ile özdeşleştirmiştir. (s. 38) Masum insanları öldürmek cihad değil, cinayettir. Deaş ile mücadele etmek için ayetlerin geliş nedenine, hadislerin söyleniş hikmetlerine, dini metinlerin bütünlüğüne dikkat etmeli, 1400 yılı aşan İslam ilim geleneği içinde oluşmuş olan yorumlama usulleri göz ardı edilmemeli, tekfir edici dil kullanmaktan uzak durmalıdır. Dini bir anlayışı benimseyip sonra da onu hakikatin yegane temsilcisi olarak görmek taassuptur. ‘Tek doğruyu bulan tek kurtuluşa eren veya tek isabet eden bizim görüşümüzdür’ mantığı kişileri de grupları da felakete sürükler. (s. 43, 44-47)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Şiddeti, ideolojik hedefleri için bir vasıta kabul eden gruplar yaptıkları eylemlerle, İslam&#8217;ı ve Müslümanları karalamayı bir kazanç sektörüne dönüştüren uluslararası güç odaklarının değirmenine su taşımaktadırlar.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 120) “Mevcut radikal selefilik, tarihteki selefiliğin genleriyle oynanmış, başkalaşıma uğramış halidir. Ufku dardır, gelecek vizyonu yoktur, derinlikten yoksundur. Selefilik, dini hayatta bir daralmayı, katılığı ve statikliği ifade eder. Neoselefilik şiddet ve hiddetiyle nefret ve düşmanlık tohumları ekmektedir.” (Modern çağın inanç sorunları, Diyanet Yayınları, Heyet, s. 124-125) </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Liberalizmin ağında İslam&#8217;ı yaşamak</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din yorgunu olmak veya dini yormak. Günümüzde “İnsan eliyle şekillendirilen belli başlı dinî olgu ve temsillerle din arasındaki eşleştirmeler, esas sınıra hiçbir şekilde riayet edilmeksizin genel geçer bir tazyik edebiyatıyla birlikte ilerlemektedir. Din de dindar da aynı çerçevede ele alınıyor; her ikisi de birbiriyle ortak argümanlar eşliğinde muaheze ediliyor.” (Necdet Subaşı, Teklif, Sayı:11) &#8220;Çevremde “yoğrulması gerekirken yorulmuş” genç var. Biz bu dinin yaşanabilir veya yaşanılacak halini genç kardeşlerimize hayatın her döneminde olabilecek şekilde sunmuyoruz, sunamıyoruz. İnsanlar yalnızlaştı, bireyselleşti. Aileden bile kopuyor insanlar. İlişkiler sanallaştı. Derdini anlatacağı, hikayesini paylaşacağı dost bulmakta zorlanıyor insanlar. Böyle bir zeminde, tam da kritik noktada cemaatlerin, vakıfların, tekkelerin, dergahların rol oynayacağı bir zamanda biz işi daha zor bir sürece götürüyoruz. Ey anne baba, sen ne verdin, ne kadar emek verdin? Onun okulunu, evini, yurdunu, üniversitesini, dershanesini düşündüğün kadar namazını düşündün mü, dertlendin mi? Veli toplantısına gitme heyecanıyla camiye götürdün mü onu mesela? Hediye aldın mı; gönlüne, kalbine dokundun mu? Bunları yapmayıp da toplamda sürecin sonuna bakıyorsak, asıl konuşulacak şey anne ve babalar oluyor… Türkiye’deki gençler hiç olmadığı kadar örgütlü ama özgün bir yapıya muhtaçlar. Bizler öncelikle etiketsiz çalışmaları öne çıkarmalıyız. Bizim yeteneğimiz oranındaki değil; bizzat gencin yeteneği oranındaki katılım sürecini inşa etmemiz gerekiyor. Gençlere yönelik iş yapacaksak kınamamalıyız. Her birimiz yeteneğimiz oranında kalitemizi artırırsak hep beraber kaliteli hâle geleceğiz.&#8221; (Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman, Genç Dergisi, 134.Sayı &#8211; Kasım 2017) &#8220;Sürekli dinin ödevlerini telkin edenlerin, dinin ödevlerinden uzaklaştığını gördüğünüzde film bir noktadan sonra kopuyor. Alım gücü olmayan birinin lüks tüketimden men edecek ifadeler kullanırken, kendi yaşam standartı yükseldiğinde kendisinin de tüketici bir hale gelmesi, coca cola içenleri kınayan birinin coca cola satması, başörtüsü meselesini ağzından düşürmeyenlerin, sırf vitrin amacıyla başı açık kadınları, başı örtülü kadınlardan daha çok istihdam etmesi de bizlerdeki çözülmeyi göstermektedir. (Cemile Bayraktar, Yeni şafak, 5/10/2017) “Formül gayet masumane başladı. “Faizsiz banka, alkolsüz bira” İslami diye yapılan oteller, tatil anlayışları, iftarlar içerikleri ve tarzları açısından İslamilikten daha İslam’a zıt protest bir hal içermektedir. Bu durum muhataplarını yani eyleyicilerini yoran bir durumdur. Oluşanın ‘din yorgunluğu zannedilmesi’ söz konusudur. Kariyer, unvan, para, konformist, itibar vs. kavramları içeren bir hayat tarzı yaşama isteği ve güdüsü yanında inanmış oldukları dinin beklentileri paradoksa ve yorgunluğa yol açmıştır. İyi okulda okuma, iyi puan alma, iyi üniversiteye girme, iş-kariyer sahibi olma, para-itibar sahip olmayı ebeveynleri tarafından güdülenmiş neslin dini yaşayıp yorulmasını bırakın dini hayatı yaşamayı bile düşünmesi onlar açısından yorgunluk olarak algılanmaktadır. Dinin yorgunluk oluşturacağı iması ya da bir tahammül gerektirdiği yaklaşımı dinden yorulan veya bıkan bir gençliğin meşrulaştırılmasıdır ki bu gençler dinden yorulacak gerçek bir dini tecrübe süreci de yaşamamışlardır. Çünkü kentleşen aileler din yorgunluğu değil dünya yorgunluğu yaşamışlar ve yaşamaktadır. Eğer kentleşen ve son yıllarda iktidarın nimetlerinden istifa eden kesim ailelerinde ebeveyn, ahlaka, dürüstlüğe, ibadete, kısaca rızayı ilahi odaklı bir din anlayışı ortaya koymuş olsalardı ne yorulan ebeveynlerden ne de Tanrıyı umursamaz gibi yaşayan “deist” gençlerden bahsetmezdik.” (Ahmet Dağ, Umran, Kasım 2017, s. 74-77) Aslında “Dinin yorgunluğu değil, dindarlığın veya dini kurumların yorgunluğundan bahsedebiliriz.” Prof. Dr. Ergün Yıldırım. “Nerede ise gençlerin, dinin saf haliyle buluşma imkanına kavuşamadığı söylenebilir.” Ahmet Taşgetiren. “Büyüklerin aceleci tavrı, farkında olmadan, bilgiyi kargo kültürüne dönüştürerek bir an önce çocuğa aktarmayı yeğliyor. Oysa her insan aileden de farklı, bir mizaç sahibidir. Yaş durumuna uygun olarak bilginin ve vecibenin öneminden yola çıkarak çocuğu / genci keşfe çıkarmak, kendi emeğiyle kazanımlarını oluşturmasını sağlamak çok daha sağlıklı olacaktır. Yapılan hataların başında, çocuğu tam inanmış kabul edip ona sorumluluk yüklemek geliyor. Ebeveynler bu yolculukta yardımcı roller üstlenebilirler. İmanın yerleşmesini sağlamadan ibadet baskısı yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Halbuki İslam, göz aydınlığı ve kalp sevincidir. İslam yegane güven iklimidir. İnsanı öldükten sonra sonsuza taşıyan bir başka söylem mevcut değil. Çocuklarımız kendi keşifleriyle anlam dünyasında doğumlarını gerçekleştirdiklerinde İslam’ın yük değil yegane imkan ve kanat olduğunu anlayacaklardır.” Ahmet Mercan. “Biz de -bizden daha fazla- genç nesil de bugün birer “iletişim yorgunu” kimseleriz. Zira haddinden fazla muhatap olduğumuz iletişim ürünleri bizi adeta biz olmaktan mahrum bırakarak kendine benzetmiş; bize kendi formatını atmış durumdadır. Keşke böyle olacağına bizi din yorsaydı… Dinin yorgunları olsaydık diyesi geliyor insanın. Ama öyle değiliz maalesef. Sünnet-i Seniyye’ye uymak kişiyi her türlü yorgunluktan da koruyacaktır.” Prof. Dr. Mehmet Emin Ay. “Dinin temel ilke ve yöntemlerine uymayan yöntemlerle verilen ya da verilmek istenen din öğretiminden, eğitiminden “yorgun düşürülen” gençlerden bahsedebiliriz. Çok fazla olmadığını düşündüğüm bu durumu da “din yorgunluğu” olarak değil din eğitiminde yapılan hatalar kabilinden görmek gerekir. Gençlere sade, kolay ve anlaşılır bir dil ile din anlatılması ya da öğretilmesi yerine herkes kendi bagajındakileri, kendi zihin dünyasındaki kavramlarla yüklemenin çabası içerisinde.” Nazif Yılmaz. (Genç Dergisi, Sayı: 134, Kasım 2017)<br />Özetle; Aile ‘küçük yaşta ve sıkmadan’ İslami eğitimi vermelidir. Bizler, &#8220;küçüktür, hevesini alsın&#8221; diye her türlü özgürlüğü çocuklara veriyoruz. İsyan çağları olan ergenliğe girince de, &#8220;Hadi, şu ibadet, şartları yerine getir.&#8221; diye dayatıyoruz. Sonuç tabii ki isyan ve kaçış olmaktadır! Şahsen ben, 1997 yılında Protestanların İstanbul’daki (misyoner) merkezine gitmiştim, saf arayışta görünerek. Orada 20-22 yaşında ama en az 35-40 gösteren ve babası Kadiri tarikatının bir şehirdeki ileri gelenlerinden olan bir delikanlı ile karşılaştım. Saç baş dağınık, yüz yorgun, başı öne eğik idi… Doğru olanı doğru metotla anlatamazsak sorumluluk bizde olur. Vebali de büyük!<br />“Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185) “Muhakkak ki din kolaylıktır. Hiç kimse dini zorlaştırmaya kalkmasın, mağlup olur.” (Nesai, İman, 28) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhari, İlim, 11, 69; Müslim, Cihad, 8,1734) &#8220;Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla olan mücadeleyi en güzel neyse onunla yap.&#8221; (Nahl, 125) Devamı mahiyetinde, “Vetevâsav bi&#8217;l-hakkı ve tevâsav bi&#8217;s-sabri” adlı yazımızı tavsiye ederiz. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarikatların şirk sohbetlerine başladığı; Şiilerinde Ehli Sünnet&#8217;e karşı takiyyeyi bırakıp sahabelere hakaretten vaz geçtikleri an, ümmet coğrafyasında pek çok soru kendiliğinden düzelecektir bi-iznillah! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html/typography_islam_means_peace_1" rel="attachment wp-att-3148"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3148" title="typography_islam_means_peace_1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/typography_islam_means_peace_1.jpg" alt="" width="450" height="300" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Yolların ayrılış noktasında İslam</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">-Kitap özeti-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Müslüman olduktan sonra da dini cepheden Hristiyan dünyanın din, toplum, kültür, medeniyet, aile, iktisat gibi anlayışlarını çok sert eleştirmeye başlamıştır. 1950&#8217;lerde ABD ve daha sonra Avrupa&#8217;da kalmasından sonra tutumunda biraz yumuşama olmuştur. Keskin muhalefet batılı kamuoyuna İslam&#8217;ı anlatma hedefine ulaşmaya engel olabilirdi. (s. 19) İslam, bir medeniyet için yeterli dinamikleri kendi içinde taşımaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ı ve Hz Muhammed&#8217;in ortaya koyduğu anlayış İslam medeniyetinin yeniden ve güçlü bir şekilde ihyasına yeterlidir.  “Bir işin sonu da ancak başındaki usul ve çare ile iyileşebilir. (s. 24) İslam öyle bir hayat düsturudur ki, tarihin doğuşundan bugüne insanı ıslaha yeltenen dini, sosyal ve ahlaki kurallar içinde onun gibisini bulamazsınız. Her millete ve her medeni duruma elverişli tek dindir İslam. (s. 25) İslam hayatım bütününe karışan ve katışan bir dindir: Siyaset, ilim, felsefe, ahlak, ticaret, evlilik, devlet, aile… Bütün bunlar İslam’ın içinde yer alırlar. (s. 26) Dr. Mustafa el Hâlidî</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önsöz</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Biz yalnız bizden evvelkilerin ihtiyaç duymadıkları çözümlere muhtaç problemlerle karşı karşıya bulunmakta kalmıyoruz, aynı zamanda problemler bugüne kadar alıştıklarımızdan tamamen farklı yönlerde ortaya çıkıyor. İnsan toplulukları her yerde mecburen esaslı ve köklü bir değişim geçiriyor, bazı eski adetler ikinci defa ortaya çıkıyor. (s. 27) Bütün vaktimi Müslüman doğuda geçirdim, zaman daha sakin yahut isterseniz daha insani diyelim. Bugünkü İslami hayat tatbikatta İslam dini esaslarının sunduğu ideal imkânlardan çok uzak görünüyor, Bugün Müslümanlar arasında egoizm ve kolay hayat düşkünlüğü oluşmuştur.  (s. 28) Geçmiş ve günümüz arasındaki bu açık uzaklaşma beni şaşırtıyor. Müslümanlar arasındaki çöküşün bir sebebi vardır; Müslümanların yavaş yavaş İslami esasların ruh ve manasına uymayı terk etme yolunu tutmuş olmaları. İslam toplumu baştan itibaren dini temeller üzerine kurulmuştur. Bir gayrimüslim olduğum halde İslam&#8217;a acıyarak, bizzat Müslümanlara İslam’ı terk ettikleri ve bu yüzden gerilediklerini söylemeye başladım. (s. 29) Beni çeken İslam&#8217;ın bütünlüğü, yüksek ahlaki emirlerinin sımsıkı ve düzenli yapısıdır. (s. 30) Bu inceleme ve mukayeseler ben de şu sarsılmaz inancı var etti: İslam hala insanlığın tanıdığı en büyük uyarıcı ve diriltici kuvvet olarak devam etmektedir. Bu kitap, resulullah&#8217;ın ashabının gönüllerinde yanan ateşten bir kıvılcım hala gönüllerinde yaşamakta olanlar için yazılmıştır. (s. 31)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bugün hiçbir millet ve topluluk dünyadan ayrı yalnız başına hayat süremez. Ekonomik faaliyet siyasi sınırları ve coğrafi hudutları tanımaz olmuştur. (s. 33) Kendimizi Hz Muhammed&#8217;in izinde gören bizlere göre İslam başlı başına bir kültür alemi ve sınırları belli olan bir sosyal nizamdır. (s. 34) İslam insana, Allah&#8217;ın birliğinden doğduğu için hayatında bir bütün olduğunu anlatmakla kalmayıp bize, her dünyevi hayat içinde pratik yolu da göstermektedir. (s. 36) Namaz insanın faaliyet hayatının tümünü içine almaktadır, bütün işlerimizin birer ibadet olarak yapılması gereklidir. Bu, her işimizi şuur içinde, Allah&#8217;ın eşsiz olarak ortaya koyduğu evrensel programın bir parçası olarak yapmamız demektir. İslam fert ile onun sosyal çevresi arasındaki münasebetlere de el atmıştır. (s. 38) İnsan dünya hayatında Kemale ulaşabilir. (s. 39) Kötülük Allah&#8217;ın bütün insanlara verdiği fıtri ve müspet sıfatları kötü kullanmaktan ileri gelmektedir. Yalnız İslam, insana ruhi yaşayışını bir an zayi etmeden dünya hayatından azami derecede faydalanma imkan ve fırsatını veriyor. (s. 41) Her Müslüman kendisine etrafında cereyan eden olaylardan bizzat mesul bilmelidir. Her vakit ve her yerde Hakkı ayakta tutmak ve batılı ortadan kaldırmak için cihat ve mücadeleyi kendine vazife telakki etmelidir. (s. 44) İslam ilahi devlet şekillerinin en mükemmelidir. Batıda hakim olan gaye, ‘maddi fayda’ ve aktif genişlemedir. (s. 45) İnsanın manevi ilerleme yollarından kendi başına gösterdiği çaba, İslam&#8217;ın sosyal yardımlaşma anlayışıyla güç ve denge kazanır. En az güçlük ve en çok teşvikle karşılaşma imkanı olur. Modern batının gerçek mabudu, maddi ferah&#8217;tan ibarettir, gücünü kuvvete rağbetten almaktadır. Bu ikisi de eski Roma medeniyetinden ona miras kalmıştır. (s. 47) Batı ile İslam medeniyetleri birbirine benzer ve yakın değildir. Birbirinden farklı kuvvetlere tabi olmuşlardır. İslam imparatorluğu doğdu ve olgunluğuna 80 yıl gibi kısa bir zaman içinde ulaştı. (s. 48) İslam imparatorluğu&#8217;nda imtiyazlı bir millet yoktur. (s. 49) Meşhur Roma adaleti yalnız romalılara ait bir adaletti. Nasıl eski Roma&#8217;da hakim olan fikri ve sosyal hava, sırf faydaya bağlı idiyse, modern batıda da durum tamamen aynıdır. (s. 50) Batıda hakim olan fikir bütün gücümüzü maddi imkanlarımıza tahsis etmek ve ahlakın kendimizi bağlamasına imkan vermemek şeklindedir. Batı medeniyeti Hıristiyan kilisesinin görüşüyle mücadelesinden doğmuştur. (s. 51) İlim, batıdaki Müslüman İspanya üniversiteleri vasıtasıyla ve ticari münasebetler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Araplar, Yunan ilimlerini diriltmiş ve orijinal bir ilim dünyası yaratmış, yeni araştırma yolları bulup geliştirmişlerdir. (s. 53) Fransız ihtilali kilisenin hakimiyetini tamamen yok etmiştir. (s. 54) Madde ve servet batıda, kendisine tapılan Allah&#8217;tan başka bir mabut haline gelmiştir. (s. 55) Hıristiyanlığın dünyayı hakir görmesi ve normal arzuları öldürmesine karşı insanlar isyan etmiştir. Sıradan Avrupalının müspet bir tek dini vardır o da maddi ilerleme ve refaha tapınaktır. Hayatın gayesinin tabiatın zulmünden kurtulmak olduğuna inanmışlardır. Bu dinin mabet ve tapınakları büyük fabrikalar, sinemalar, kimya laboratuarları, dans salonları, elektrik santralleridir. (s. 56) Bu dinin kahinleri ise bankerler, altın babaları, mühendisler, sinema yıldızları, sanat öncüleri ve uzay kahramanlarıdır. Ahlak felsefesi yalnız pratik payı da temeline oturtulmuştur. (s. 57) Nefse hakim olmak ve cinsi alakaları kontrol etmek süratle önemini kaybetmiştir. (s. 58) Kapitalizminde komünizmde temel meyil şudur; insanı ahlaki faziletlerden uzaklaştırmak. İslam&#8217;ın hedef ve gayelerinin ilk ve en önemlisi, manevi yükseliştir. (s. 59)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunan ve Romalılar yalnız ve ancak kendilerini medeni görürlerdi. Avrupalıların İslam&#8217;a karşı duydukları nefret, şiddetli bir taassubun kurduğu temeller üzerinde durmaktadır. (s. 61) Avrupalı oryantalistlerin en ileri gelenleri bile, İslam konusunda tarafgirliğe kapılmaktan kurtulamamışlardır. İslam daima hakimlerin önünde duran bir sanıktır, batılı oryantalistler suçu ispat için uğraşan savcı rolünü oynamaktadırlar, avukat rolünü oynayanlar da müvekkilinin suçlu olduğuna bizzat inanmaktadırlar ve bu yüzden hafifletici sebeplerin göz önüne alınmasını istemektedirler. Meseleye, daha önceden varılmış bir netice ve hüküm açısından bakmaktadırlar. Oryantalistler şahitlerini, daha baştan ulaşmayı tasarladıkları sonuca göre seçmektedirler. (s. 62)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haçlı savaşları, Avrupalı milletlerin ruhunda son derece derin ve devamlı bir iz bırakmıştır, bu savaşların meydana getirdiği taassup ve tarafgirlik, Avrupanın daha önce karşılaşıp denediği hiçbir şeyle ölçülemez, sonra da böylesini görmemiştir. Avrupa Haçlı savaşlarının ruhundan doğmuştur.  (s. 64) Muhammed&#8217;e Mahound lakabı takmışlardır, ‘köpeğim’ anlamına gelir. Haçlıların cahilce taassupları Avrupa&#8217;nın her tarafına dal budak salmış, aynı taassup memleketlerini putperestlerin (!) boyunduruğundan kurtarmak için Endülüs Hıristiyanlarını harbe teşvik etmiştir. (s. 66)  Rönesans doğu ile batı arasındaki maddi temasa bağlanır, bu temastan İslam&#8217;dan fazla Avrupa istifade etmiştir. Avrupa&#8217;da reform devresi gelmiş, buna rağmen İslam düşmanlığı yine eşit olarak hepsinde devam etmiştir. Sonra da Avrupa&#8217;da dini duyguların zayıfladığı devreye girilmiş fakat İslam&#8217;a düşmanlık yine devam etmiştir. İslam&#8217;ı küçük görme hastalığı, Avrupa düşüncesinin esaslarından biri olmuştur. (s. 67) İlk müsteşrikler Hıristiyan misyonerlerdi. Oryantalistlerin İslam&#8217;a hücumları onlara miras kalmış bir alışkanlıktır. Haçlı seferlerinin getirdiği etkilere dayanır. Haçlı savaşlarının ruhu Avrupa&#8217;ya hakim ola gelmiştir. Misyonerler ve papazlar Müslümanlara çok kere putperest adını takarlar. (s. 68) Müslümanların Batı dünyasına kendilerini saydırabilmeleri için gerekli en iyi yol ve metot kuvvetli olmalarıdır. (s. 69)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gerçek odur ki, Avrupa hiçbir devirde bugünkü kadar İslam&#8217;dan uzak olmamıştır. (Eser 1964 yılında yazılmıştır.)  Batı tesiri İslam toplumunu her yerde sarsıp çökertirken biz uykudayız. (s. 71) Gözümüzün önündeki İslam gençliği davamızı terk ediyor ve ideallerimizden kaçıyor. (s. 72) Müslümanlar, batı medeniyetine, İslam medeniyetini diriltecek tek kuvvet nazarı ile bakmaya devam ettikleri müddetçe, batının, ‘İslam boşuna bir gayrettir’ iddiasını dolaylı olarak teyit etmiş olurlar. Batı prensiplerine göre yetişmiş aydınlar arasında dini inancın süratle çökmeye yüz tuttuğu hususunda şüphe yoktur. (s. 73) Batı medeniyetin de düşünce çevresi şiddetle dinin karşısında bulunmaktadır. (s. 74) Müslüman gençleri batı usulüne göre yetiştirme halinde bunların, dinlerine düşmanca bir tutum alacakları daha kuvvetle ihtimaldir. (s. 75) Tarih ispatlıyor ki, hiçbir din İslam kadar ilimde ilerlemeyi teşvik etmemiştir. Avrupa, kültürünü o meşhur Rönesans sebebiyle İslam&#8217;a borçlu bulunmaktadır. Bu acı halimiz içinde, şerefli mazimiz de övünmek hakkımız değildir. İlimle ne doğuludur ne de batılı, evrenseldir. (s. 76)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Batı, materyalist kabiliyet sahibidir ve bu yüzden belli başlı nazariye ve anlayışlarında dine karşıdır. Genel olarak Batı eğitim sistemi de böyledir. Zararlı olan Batı medeniyetinin ruhudur ve Müslüman’ın ilimlere o ruhla yaklaşmasıdır. Müslüman gençleri yetiştirirken -hiçbir devrelerinde- Batı felsefelerine tenezzül etmeyeceğiz. (s. 77) Sanki bütün dünya Avrupa için, onun medeniyeti için var edilmiş, sanki diğer milletçiler birer hizmetçidirler. Böyle bir tarih kültürünün Avrupa dışında kalan millet gençlerinin zihin ve ruhlarında bıraktığı tek tesir, aşağılık duygusudur. İslami görüş noktasından bir dünya tarihi yazabilmek farzdır, aksi halde yeni yetişen neslimiz kendini İslam’ı küçük görmeye sevk eden o gizli cereyanların tesiri altında kalmaya devam edecektir. (s. 80) İslam ırkçılık ve soy taassubunu iptal etmiş, insani kardeşlik ve eşitliğin yolunu açmıştır. fakat Avrupa medeniyeti hala ırk ve cins taassubunun dar ufkundan öteye öteyi görebilmekten acizdir. İslam diğer bütün kültürlerden üstündür. Batı medeniyetini taklit edemeyiz, zaten buna ihtiyacımız da yoktur.  (s. 81) Batı hayat tarzını taklit, İslam medeniyetine yönelen en büyük tehlikeyi teşkil eder. Bu hastalık Müslümanların düştüğü ümitsizliğe bağlanır. (s. 83) Sözde Aydınlar İslam’daki asıl kaynaklara yönelecek yerde zamanımızdaki donmuş fıkıhla şeriatı dolaylı olarak aynı şey gibi değerlendirirler. (s. 84) Batı İslam esasları ile tenkit kabul etmez bir zıtlık içindedir. (s. 85) Bir Müslüman hayat tarzında Avrupa&#8217;yı taklit ederse, Avrupa medeniyetini tercih ettiği ortaya çıkmış olur. Taklit aşağılık duygusunun neticesidir. Müslüman’ın İslam’ı yaşatabilmesi için dik başlı olarak yaşaması gereklidir. (s. 86) Hiçbir medeniyet maziye bağlılığını kaybettikten sonra varlığını korumaya muktedir olamaz. (s. 87) Resulullah&#8217;ın sünnetini uygulamak İslam&#8217;ın varlığını korumak demektir. Sünnet İslam binasını tutan çelik iskelettir.  (s. 89) Resulü Ekrem’in hayatı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur&#8217;an&#8217;ın hakkını ödemiş olamayız. İslam bir insan hayatının ruhi ve maddi tarafları arasında tam bir ahenk kurar. Kuran-ı Kerim ayetlerinden bazılarının 20. asırda yaşayan bizler için değil vahyin indiği Asya&#8217;da yaşayan Araplar için gelmiş olduğu şeklindeki anlayış, İslam&#8217;a aykırıdır. (s. 90) Arap dilinde 70 rakamını kullanmak daha ziyade çokluk ifade etmek içindir. (s. 91) Asrımızda hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. İlk muhaddisler, özellikle Buharı ve Müslim, her hadisin sıhhatini süzgeçten geçirme hususunda insan kudretinin erişebileceği en ince titizliği göstermişlerdir, öyle ki bu inceleme Avrupa tarihçilerinin eski tarihin kaynaklarını incelerken başvura geldikleri inceleme tarzından çok daha güçlüdür. (s. 94) Hiçbir yalan hadis muhaddislere gizli kalmamıştır. (s. 97) Aynı zamanda hem sünnete uymamız hem de batının hayat tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir. Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikri temellere açıktan açığa karşıdır. (s. 98) İslam&#8217;a göre durumumuzu sünnete göre durumumuz belirleyecektir. (s. 100) Felsefe yalnız kendi dar çerçevesi içine bütün sırları ile alemi sığdırma iddiasında bulunarak akıl sınırlarını aşar. (s. 101) Sünneti ayakta tutmayı ve hayatı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır. İslam&#8217;daki ibadet anlayışı bütün hayatımızı içine almaktadır. (s. 104) Sünnet davranışlarımızı bir düzene sokar. (s. 105) İslam fertleri adet ve mizaçların benzer olması yoluna sevk etmeyi esaslı noktalardan biri olarak görür. (s. 107) Sünnetle devamlı olarak Resulullah&#8217;ın işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. (s. 108) Biz İslam&#8217;ı diğer medeni düzenlerden üstün kabul ediyoruz. İslam hayatı bütünüyle içine alıyor. Dünya ve ahrete, ruh ve cesede, fert ve topluma aynı önemi veriyor. (s. 109) İslam kültür hayatının kalıntıları, Batı adet ve görüşlerinin tesiriyle her yerde çökmektedir, bunun manası ölümdür. (s. 111) İslam kültürü ‘zaman aşımına tabidir’ diyemeyiz. İnsanlık, İslam’ınkinden daha güzel bir ahlak düzenini ortaya koyamamıştır. (s. 112) İnsan gayret ve zekasının bütün ürünleri İslam’ı teyit etmiştir. İslam insanlar bulmadan önce iyi ve kötü olanları bizlere bildirmiştir. (s. 113) Kültür ve medeniyetimizi yeniden diriltmek mümkündür. Biz İslam&#8217;ın bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Kendi kusur ve kötülüklerimizi ıslaha muhtacız; yoksa İslam&#8217;ın sanılan ve aslı olmayan kusurlarını değil. (s. 113) Biz terk edilmiş o eski prensiplere dönmeye ve onları yeniden tatbik etmeye muhtacız. Bizden evvelkiler bütün dünyaya müsamaha ve iyilikle gönüllerini açtıkları halde Biz benciliz, gönül fukarasıyız.  Onların kalbi imanla dolu iken bizimki bomboş. (s. 114) Biz bu utanç veren çöküşten bir yolla kurtulabiliriz ki o da, bu utancın sebeplerin yok etmeye tam manasıyla azmedinceye kadar acısını tatmaktır. Dirilmek iki şeye bağlıdır; bahane bulma, mazeret arama psikolojisini terk etmek ve tam bir azim ve ve şuurla Resulullah&#8217;ın sünneti ile amel etmek. (s. 115) Yeni eflatunculuk felsefesinin modası çoktan geçmiştir. Bir Müslüman eski şahsi anlayışları, İslam&#8217;ın asıl hedef ve esaslarını temsil ediyormuş gibi kabul edemez. Kur’an ve sünnet ışığında İslami görüşleri gözden geçirmemizin sonucunda çağdaş hayatımızın ihtiyaçlarına da cevap veren bir fıkıh aydınlığa çıkacaktır. Eski fıkıh Aristo felsefesinin hakim olduğu hayatın çağrısına cevap vermiştir. (s. 116) Kaybetmiş bulunduğumuz kendimize güven duygusunu yenileyebilirsek o zaman yolumuzda ilerleme ve yükselmeyi umabiliriz. (s. 117) İslam insanların kendi aralarındaki ilişkileri de idare etmeyi hedef edinmiştir. (s. 121) İslam&#8217;ın ileri sürdüğü düzen gibi bir düzen yalnız ahlaki nasihatlerle yaşayamaz. (s. 125) İçtihatlar zamanla kendilerine mahsus yarı mukaddes birer itibar kazandılar. (s. 127) Şâri’ (Allah) umumi hududu tespit etmiş ve sonraki nesillere uygun kararlar alma hürriyetini bahşetmiştir. (s. 128) Aşiretçilik (asabiyet) yapan bizden değildir. (s. 133) Siyasi nüfus ve otoritenin, dini rütbe sahiplerinin eline düşme tehlikesi İslam&#8217;da söz konusu değildir. (s. 135)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13718" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Yollarinayrilis-noktasinda-islam.jpeg" alt="" width="141" height="219" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhammed Esed (Leopold Weıss), Yolların ayrılış noktasında İslam</span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html">Müslümanların iç sorunları</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/muslumanlarin-ic-sorunlari.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalistlerin Kur&#8217;an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jul 2012 11:30:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalist iddialarına cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalistler]]></category>
		<category><![CDATA[oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sorular]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=2245</guid>

					<description><![CDATA[<p>  “Ehli kitaptan bir çoğu Müslümanları tekrar kafirliğe çevirmek” (Bakara, 109) ve “onları doğru yoldan sapıttırmak” (Ali İmran, 69) istemekte ve bu yönde yüzlerce yıldır misyoner ve oryantalist merkezli çalışmalar yapmaktadırlar. İslam’la ilgili eleştirilerinde belli bir kural, metot kullanmayan oryantalistler İslami kaynaklar içerisinde işlerine gelenleri cımbızla seçmekte, ortamında kopardıkları metinleri önceden belirdikleri amaçlarına ulaşmak için [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html">Oryantalistlerin Kur’an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><b> </b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ehli kitaptan bir çoğu Müslümanları tekrar kafirliğe çevirmek” (Bakara, 109) ve “onları doğru yoldan sapıttırmak” (Ali İmran, 69) istemekte ve bu yönde yüzlerce yıldır misyoner ve oryantalist merkezli çalışmalar yapmaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’la ilgili eleştirilerinde belli bir kural, metot kullanmayan oryantalistler İslami kaynaklar içerisinde işlerine gelenleri cımbızla seçmekte, ortamında kopardıkları metinleri önceden belirdikleri amaçlarına ulaşmak için kullanmaktadırlar. En aşırı Şii kaynağı delil getirir; Kur’an’a saldırır, Kur’an’da bir ayette geçen kelime ile hadislerde geçen aynı anlamdaki bir ‘başka bir kelimeyi’ birleştirir, aralarında irtibat bulunmayan konuları birbirlerine ekler; ayet ve hadisleri istedikleri gibi yorumlar, kelimeleri istedikleri gibi anlamlandırabileceklerini zanneder; hadislerin ve İslam tarihinin sonradan uydurulduğunu ileri sürer ama sonra ‘uydurma’ kabul ettikleri bu kaynakları kullanarak da İslam’a saldırırlar. İncil ile ilgili birçok gerçeği gizler, bilmiyormuş gözükür ve bu konuda muhataplarına karşı da “saldırı en iyi savunmadır” metodunu kullanırlar. Yalan ve iftiradan asla sakınmaz ve gerçeği bile bile gizlerler. Kaynak gösterdikleri eserlere hemen hemen hiçbir okuyucusunun başvurmayacağını bildiklerinden kaynaklar arasında dolaşıp istedikleri hedefe ulaşmak için, işlerine gelenleri seçip itham ve iftiralarında kullanırlar! Hakbuki &#8220;ilerideki yüzyıllarda insan cinsinin düşünceleri ve inançları üzerinde barışçı bir etki yapmak üzere Haktan gönderilen en kuvvetli vasıtayı (Kur’an’ı), en inatçı taassup ve en cahil saldırılarla karşılamak kadar yanlış ve hem de gülünç bir hareket olamaz.&#8221; (Lord John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, s. 55) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam ile terörü özdeşleştirmeye çalışan Batı dünyası önce kendi tarihleri ile yüzleşmelidirler! &#8220;Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla anasının, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları, kendi av halkı olacaktır.&#8221;  (Matta:10-34-36)  Sadece son yüzyılda Hristiyan Batı, dünyaya iki dünya savaşı, iki atom bombası, 4 kıtaya da (Afrika, Asya, Avustralya ve Amerika) işkence, katliam, sömürü ve asimilasyon sığdırdı! Onlar  &#8220;Barış, müjde&#8221; ile geldik derken geride bıraktıkları sadece zulüm, kan, gözyaşı  olmuştur. Kenya Devlet Başkanı Kenu Kenyattu: “Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.” (Bayram Küçükoğlu, Türk dünyasında misyonerlik, s, 11; Ahmet Şerif İzgören, Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı, s. 96; Mustafa Balbay, Avrupa&#8217;nın Terör sorunu, Cumhuriyet, 18.2.1999; Melih Aşık, Milliyet, 15.02.2008) &#8220;Peru fatihi&#8221; Francisco Pisarro, bu ülkenin kıyılarına ulaşıp İnkalar&#8217;ı kitleler halinde  katletmeye başladığında, yüreğinde hâlâ azıcık vicdan duygusu bulunanlar duruma isyan etmiş ve ünlü komutana bu kadar çok kan dökmemesi yolunda uyarıda bulunmuşlardı. Pisarro homurdanmalar gitgide artınca bir kaç kardinalden insanlık tarihine geçecek  şöyle bir fetva almıştır:  &#8220;Fethedilen bu topraklarda yaşayan canlılar (İnka İmparatorluğu&#8217;nda yaşayan insanlar) her ne kadar insana benzer bir görünüme sahip olup iki ayakları üzerinde yürümekteyseler de, sonuç itibarıyla Engizisyon Mahkemesi bunların farklı bir hayvan türü oldukları kanaatine varmıştır. Bu vesileyle, düşünme ve iman etme yetisinden yoksun olan bu &#8216;hayvanların&#8217; katli vacip görülmüştür.&#8221; (Ali Murat Güven, Yeni Şafak, 26.01.2003) Bu ‘Hayvanların’ teknoloji, mühendislik, astronomide ne kadar ilerledikleri ve kendilerini katledenleri katbekat aştıkları ise daha sonra anlaşılacaktı! Amerika’nın keşfinin ilk 50 yılında Katolik İspanyollar bir  milyon yerlinin katliam, kölelik ve enfeksiyonal hastalıklardan dolayı ölümüne sebep  olmuştur. Ve daha sonra 150 yıl içinde 100 milyon insan yani yerli halkın 90%  haritadan silinmiştir. Amerika’nın keşfinden 19. yüzyıla kadar 13 milyon Afrikalı  köleleştirilip Amerika’ya götürülmüştür. Kendi mezhepleri arasında yüzyıl savaşları yapan, iki cihan savaşına neden olup yeryüzünü cehenneme çeviren, gizli örgütlerle dünyayı yönlendirip yönetmeye çalışanlar acaba hiç iç muhasebe yapabilecek midir? “Onlara: &#8216;Yeryüzünde fesat çıkarmayın&#8217; denildiğinde: &#8216;Biz sadece ıslah edicileriz&#8217; derler. İyi bilin ki, onlar fesat çıkaranların ta kendileridir, fakat anlamazlar.” (Bakara, 11-12)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesih’in çarmıhta kendini kurban vermesi (1. pet.2:24) kendi kanını bizim günahlarımız için dökmesi, Tanrı’nın gazabını (Yuhanna 2: 2; Yuhanna 1: 12) bizden uzaklaştırmasına neden oldu. Kişiyi Tanrı’nın gazabından kurtaracak tek şey, Mesih’in o kişinin yerine çarmıhta kurban olarak ölmesidir. (1. pet. 2: 24) Cehennem,  Tanrı’nın huzurunun bulunmadığı, ateşle işkence edilen bir yerdir.  (Matta 25: 46)  “Hristiyan olmayanlar cehenneme ‘sonsuza dek’ atılacaklar.” (Matta 25: 46) E hani  tanrınız &#8220;sevgi&#8221; idi? Kutsal kitap, ‘tanrı sevgidir.’ (Yuhanna 4:16) ‘ve o herkesi’ sever. (Matta 5:43-48; Yuhanna 3:16) diyordunuz? Bizim ilahımız zalimlere kızınca “Tanrı hiç kızar mı?” diye sorarsınız ama sizinki acı çekip, oğlunu (!) çarmıha gerdirip gazabını  ancak bu şekilde söndürünce iyi oluyor öyle mi? Ya peki bizim ‘Melek’ tabir ettiğimiz bebekler için, günahkar doğum (asli günah) iddianıza ne demeli? “Orijinal günah, günahlı doğum Adem’den kaynaklandı ve aileden çocuklarına geçmeye başladı. Bizler doğal olarak Tanrı’nın gazabının çocuklarıyız.” (Efes, 2:3) Bebekler günahkar doğar ve onlar tanrının gazabının eseridir. Bu tanrı bir de “sevgi” tanrısı olmasa ne olurdu acaba?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Teslis; Baba, oğul ve kutsal ruh hakkındaki kendi açıklamaları şöyledir: Tanrı tek bir varlık olduğu halde üç kişide kendini gösterir. Üçlü birlik; üç tanrıdan oluşan tek tanrı veya tek kişinin üç şekilde görünmesi değildir. Üçlü birlikçilik, tek tanrıcıdır (monoteisttir). Var olmuş tek tanrı dışında hiçbir tanrı yoktur ve her şeyin hakimidir.” Çok ikna edici değil mi? ‘Başta bir hata yaptık şimdi zorlama ile anca bu kadar kıvırabiliyoruz’ demeyen bu kesim, İslam’daki tevhit, yaratıcının tek olmasını ise içselleştirememektedir! Peki, ‘Baba ve oğul’u geçtik, sadece kutsal ruh için yapılan şu tanrı tanımı, bu monoteist tanrı teorilerini çürütmüyor mu: “Kutsal ruh; Üçlü birliğin üçüncü kişisidir. Kutsal ruh ‘tamamen’<strong> </strong>Tanrı’dır.” Ya oğul İsa? “Üçlü birliğin ikinci kişisidir. ‘Beden almış söz’dür. (Yuhanna 1:1, 14) Hem tanrı hem ‘insan’dır. (kol. 2:9)  ‘Tanrının oğlu’ terimi İsa’nın fiziksel anlamdaki Tanrı’nın oğlu değil, ruhsal anlamda İsa’nın tanrısallığını anlatmak için kullanılır. (Yuhanna 5:18) Bakalım gerçekte öyle mi? Yuhanna 18: “Bundan dolayı Yahudiler onu öldürmeye daha ziyade çalışıyorlardı, çünkü yalnız cumartesi gününü bozmakla kalmadı, fakat ‘Tanrı’nın  kendi babası   olduğunu  söyleyerek’ kendisini tanrı ile ‘bir’ kıldı&#8221; Nerede “Ruhsal anlamda” oğul ifadesi? Aksine tanrı ile ‘Bir’ olma ifadesi açıkça İncil’de geçmektedir. Zaten çarmıha gerilme olayı çürütmüyor mu bu iddiayı? İsa, bizim için, ‘insanlık için kendini feda eden tanrı’ değil mi idi? İsa Hristiyanlara göre tanrının sözüdür, sözün et kemiğe bürünmüş halidir: Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’yla ‘birlikteydi’ ve ‘söz Tanrı’ydı.’ Ve söz ‘insan olup’ aramızda yaşadı.&#8221; (Yuhanna 1:1, 14)  Söz tanrı ile birlikte idi, aramıza insan olarak geldi, tanrının oğlu idi, bir de kutsal ruh var tabii, yani böl parçala yönet taktiğini tanrıya da uygulayan kilise! Ya peki insan? “insan, Tanrı’nın benzerliğinde yaratıldı.” (Yar. 1:26) İnsan olan İsa tanrı olunca, diğer insanlar da tanrı benzeri oluyor doğal olarak! “Cennet, Tanrı’nın bulunduğu yerdir.” Tanrıyı üçe çıkarma yetmedi, bir de O’na yer isnat etmektedirler. Tabii “yorulan, sarhoş gibi uyanan, güreşte yenilen vd.” tanrı inancı yanında, O’na yer izafe etmek ne kadar günah olabilir ayrı konu? (Detay, ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımızda) Kurtuluş, “Mesih’e ve ‘O’nun çarmıhtaki kurban oluşuna güvenen’ herkese Tanrı’nın karşılıksız bir armağanıdır. (Efes. 2:8-9) O bizim aracımızdır. (1. tim. 2:5) Kurtuluşu kazanmak için ‘iyi işlerimiz yetersizdir’<strong> </strong>ve Tanrı’nın huzurunda ‘kabul edilmez.’ (Yeşaya 64:6) Tüm bu alıntılar, “answering-islam” ve “hristiyanturk” adlı kendi web sitelerden aktarılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/engisizyon-2" rel="attachment wp-att-2247"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2247" title="engisizyon-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/engisizyon-2.jpg" alt="" width="153" height="641" /></a> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/engisizyon-1" rel="attachment wp-att-2248"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2248 aligncenter" title="engisizyon-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/engisizyon-1.jpg" alt="" width="700" height="175" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/engisizyon-3" rel="attachment wp-att-2249"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2249" title="engisizyon-3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/engisizyon-3.jpg" alt="" width="743" height="138" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kendi kutsal kitapları insan yazması olunca, Kur’an’ın ilahiliği tabii ki oryantalistlerin canını sıkmaktadır: “Kur’an’ı Muhammed kendisi yapmıştır. Esinlenmemiştir veya kutsal yazı değildir. Orijinallerinden bugüne doğru geldiği kanıtlayacak deliller yoktur.” Çekememezlik, kıskançlık böyle bir şey işte!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevabı bir oryantalist (John Bertin) versin: &#8220;Bütün olumsuzluklarına rağmen, Müslümanların hadisleri vesikalandırma şansı, bizim Kutsal Kitabımızı vesikalandırma şansımızdan  daha fazladır.” (Münih’teki Ocak 1998 tarihli konuşmasından.) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Misyoner ve oryantalistlerin soruları ve cevaplarımız</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Tanrı neden İsa’dan yaklaşık 600 yıl sonra, başlangıçtan beri var olan eşsiz planını değiştirip yeni bir mantıkla ortaya yeni bir din çıkartmıştır? Özellikle şeriat yani yasa, Mesih öncesine aittir. Tevrat’ta bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Mesih’in gelişi şeriata yeni bir boyut</strong><strong> getirmiştir. Durum bu olunca Tanrı önce şeriatı verip sonra kaldırıp tamamlayıp sonra neden yeniden İslam inancı ile yenilemiştir?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eşsiz planın değiştirilmesi iddiası, olaylara  Hristiyan inanç merkezli  bakış açısının sonucudur. Oryantalistler kendi dinlerini merkeze koyup böyle bir yorum yapabilirler ama aynı yorumu bizim kabul etmemiz veya bu çerçeve üzerinden değerlendirme yapmamızı istemeleri mantıklı değildir. Allah&#8217;ımızın eşsiz planı aksaksız devam etmektedir ve bu planda da bir değişiklik olmaz! (Fetih, 23) Yahudi şeriatı bozuldu bu doğru! Bu yanlışı İsa&#8217;nın şeriatı -kuralları-  düzeltti ve eksiklik giderildi! Bu da doğru. Eksik olan, İsa şeriatının da tıpkı Musa şeriatının olduğu gibi zamanla bozulmuş olmasıdır. Tevrat&#8217;ın bozulduğunu ve İsa (as) ile vahyin yeni bir boyut kazandığını kabul eden zihniyet, aynı şeyin kendi kitabının başına gelince onu düzelten, ona yeni boyutlar kazandıran İslam&#8217;a itiraz etmesi hayli düşündürücüdür. Bu konuda, “İslam tüm dinlerin özüdür” isimli yazımızı özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Kutsal Kitap mantığı ile baktığımızda bizler Mesih’i kurtarıcı ve Rab olarak, ayrıca görünmeyen Allah’ın görüntüsü ve kelamı olarak kabul ediyoruz. Bunun dışında da biyolojik bir anlam katmadan oğlu diyoruz. Biyolojik anlam katmadan diyorum çünkü Tanrı’nın bir insanla biyolojik bir ilişkiye girmesi inancımız gereği Tanrı’ya hakaret ve küfürdür. Ancak Kur’an bizleri ve inancımızı aşağıdaki ayetlerde belirttiği gibi niteliyor. Sizce bizim inancımızda böyle bir bakış olmadığı halde her şeye gücü yeten Allah, geçmiş tarihi ve insanların ibadetlerini bilmediği için yeni gönderdiğinde böyle bir açıklama yapma gereğini mi hissediyor? Kur’an şöyle diyor; Dediler ki: &#8220;Allah çocuk edindi!&#8221; Hâşâ! O, münezzehtir! O, müstağnidir! Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur! Yunus/68; “Bir de: &#8220;Allah çocuk edindi.&#8221; diyenleri uyarmak için.”; Keyf/4 &#8220;Rahman çocuk edindi. dediler.” Meryem/88; Böyle iken dediler ki: &#8220;Rahman çocuk edindi.&#8221; Allah bundan münezzehtir. Doğrusu (o çocuk dedikleri) sadece şerefli bir takım kullardır; Enbiya/26.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle bu ayetler müşrikleri kasteder. Ama bir realite var ki, zaten Hristiyanlar da bunu hissetmekte ve üzerlerine almaktadırlar ki ve haklılar da! Aslında Hristiyanlık literatüründe &#8220;oğul&#8221; ifadesi zaten vardır ve bunu Kur’an uydurmıştır! Yetmedi bir de Anne var (Detay aşağıda verilmiştir.) Baba ise zaten var, asıl tanrı O! İsa&#8217;yı biyolojik oğul ilan eden zaten İncil&#8217;in bizzat kendisidir: İsa yiyor, uyuyor, acı duyuyor, ölüyor. O Tanrı&#8217;nın gönderdiği melek olsa kimse ona zaten zarar veremezdi. Onu insan/oğul/kelam karışımı hilkat garibesi yarı tanrı yarı kral ilan eden bizzat Hristiyanların kendisi değil midir? Eğer İsa biyolojik bir figür değilse, İsa&#8217;nın fizyolojisi, onu oluşturan elementlerin yapısı ne idi?  2000 yıllık İsa figürünü, ‘İslam tevhit inancına muhatap olmasa idiniz,’ böyle farklı açıklamaya ihtiyaç duyar mıydınız acaba? İsa&#8217;yı biyolojik tanrı ilan eden Kur’an değil bizzat İncil kaynaklı Hristiyan bakış açısıdır! İsa için; &#8220;üçlü birliğin ikinci kişisi, ‘Beden almış’ söz (Yuhanna1:1), Hem tanrı hem ‘insan’ (Kol.2:9), başlangıçta söz vardı, söz tanrıyla birlikteydi ve ‘söz insan olup’ aramızda yaşadı. (Yuhanna 1: 14) ifadeleri bizzat sizin kitaplarınızda bulunmakta değil midir? Ayrıca bırakın oğlu, Baba (!) insanı yaratırken kendine benzer yarattı (Yar.1:26) diyen sizin kutsal kitabınız değil midir? Bunlar Kur’an’dan mı alıntılardır?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Tarih boyunca bilinir ki İncil’i İsa değil esinleme yolu ile O’nun yaptıklarını görenler ve O’nun kurtarış müjdesini alanlar esinleme yoluyla yazmıştır. Ancak Kur’an bize bunun aksini iddia ediyor yine soruyorum. Her şeye gücü yeten Allah geçmişte kime ne verip vermediğini bilmemekte midir? Ayetlere bakalım; “Allah o günde şöyle buyuracak: &#8220;Ey Meryem oğlu İsa, sana ve anana olan nimetimi düşün; hani seni Cebrail ile destekledim, insanlarla hem beşikte hem de yetişkin iken konuşuyordun; sana yazı yazmayı, hikmeti, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğrettim.” Maide/110; “Sonra onların izleri üzerinde ardarda peygamberlerimizle izledik; arkasından Meryem oğlu İsa&#8217;yı gönderdik, ona İncil&#8217;i verdik ve ona uyanların kalplerinde bir şefkat ve merhamet yarattık. Bir de rahipliği ki, onu onlar uydurdular, Biz onu üzerlerine yazmamıştık; ancak Allah&#8217;ın rızasını aramak için yaptılar, sonra da ona hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, çokları ise yoldan çıkmış fasıklardır.” Hadid/27.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bir kere altını özellikle çizelim ki esinlenme ile vahit çok farklı kavramlardır! Esinlenme, vahiy ile kıyas bile edilemez ama bu ayrı ve uzun bir konudur…‘Esinleme yani ilham/içlerine doğan ile İncil’in nasıl yazıldığını daha sonra açıklayacağız! Konumuza gelirsek; İslami bakış açısının ana kaynağı Kur’an’dır. Biz Müslümanlar İncil&#8217;i Kur’an gibi, Hz. İsa&#8217;ya indirilmiş kutsal bir kitap olarak kabul ederiz. Kur’an&#8217;da bu anlamda birçok ayet de vardır! (Al-i İmran, 3-4; Meryem, 30; Maide, 46; Hadid, 27) Ama sizler Kur’an&#8217;ın olayları bizzat sizin bakış açınıza göre, sizin inancınıza göre kabul etmesini ve yorumlamasını bekliyorsunuz. Sizler, Allah&#8217;ı sizin yaptığınız delalete şahit tutmak istiyorsunuz. Bir de bu olmayınca, Hâşâ, kınıyor, O&#8217;na iftirada bulunuyorsunuz! Ey Ehli Kitap! Tarafsız olmaya çalışın ve hangi iddianın daha tutarlı olduğuna siz karar verin: Peygamberler silsilesinde aniden bir insanın Tanrı’nın oğlu olup politeizme kayan bir inanç sistemi ile ortaya çıkması mı, yoksa Yüce Yaratıcının ilk insandan itibaren ‘sadece insan olan peygamberlerden elçiler seçip’ hep aynı mesajı insanlara bildirmesi mi?! Ki, İslam tüm peygamberleri hak kabul eden tek dindir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Üçlü birlikle ilgili, bizler üçlü birliği Baba Oğul ve Kutsal Ruh olarak algılarken (ki bunun açılımı kesinlikle biyolojik kavramlarla ilgili değildir) Kur’an nasıl olup ta bizlerin Baba oğul ve Anne üçlemesine inandığımızdan bahseder. Ve Allah şöyle buyurduğu zaman: &#8220;Ey Meryem oğlu İsa, sen misin o insanlara &#8220;Beni ve o anamı Allah yanında iki tanrı edinin.&#8221; diyen? Maide/116.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1300’lü yıllarda papaz Ricoldo de Monte Croce, Hristiyanların hızla Müslüman olduğundan yakınırken, “Ben kepaze oldum. Tanrı’nın sözü kepaze oldu. Tanrı İsa ve Meryem, Muhammed’e karşı Hristiyanları desteklemiyor mu?” (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi II, s. 44) demektedir. ‘Tanrı İsa’ yanında neden Meryem’den de papaz ‘destek’ beklemektedir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Öyle bir takım Hristiyan mezhepleri türemişti ki, Allah’a ait değer ve sıfatları Yusuf Neccar’ın karısına/Meryem’e (İnciller&#8217;e göre Yusuf en-Neccar, Meryem&#8217;in İsa&#8217;yı dünyaya getirmesinden sonra onunla evlenmiş, bu evlilikten erkek ve kız çocukları doğmuştur: Matta, 13/55; Markos, 6/3; Galatyalılar&#8217;a Mektup, 1/18-19; DİA; Yusuf en-Neccar/marangoz Yusuf maddesi) verecek kadar utanılır hareketlerde bulunmuşlardır. Meryemliler denilen mezhep sahipleri, kutsal ruh yerine Meryem Betul’u (Betul: Hz. Meryem ve Hz. Fatıma için kullanılan “iffetli ve namuslu kadın” anlamında bir sıfat) koyan yeni bir üçlemeye inanırlardı. İsa, tek tanrıya ibadete çağırdığı halde tapınmaya layık görülen şeyler oyma ve boyalı resimler olmuştu.” (Lord John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur’an-ı Kerim; Hazreti Muhammed (sav)&#8217;den Özür Diliyorum, s. 3) Zamanla da &#8220;Rum Kilisesinde, halkın dininin yoğun coşkusu,  Meryem&#8217;e, azizlere, tasvirlere ve kutsal emanetlere ‘tapınmakla’ kendine bir çıkış yolu bulmuştur.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 216) Zaten, “Ey kutsal olan bakire Meryem. Bizi kutsa ve koru”  türü dualar da aynı inancın tezahüründen başka bir şey değildir. Özellikle Katolik ve Or­todoks mezheplerinde Hz. Meryem, ‘Tanrının annesi’ olarak ön plana çıkmaktadır. “Meryem Kültü 5. ve 6. asırda doğuda başlamış ve batıya da yerleşmiştir. Meryem&#8217;e tapınma iddiaları Katoliklerle Protestanlar arasındaki en büyük ayrışma konularından biridir.” (Mevcut kaynaklara göre Hristiyanlık, s. 223, 313) İslam geldikten çok sonra ortaya çıkan Protestan mezhebinde bu yaklaşım daha az görülmektedir. Meşhur Efes Konsili Meryem&#8217;in Theotokos/Tanrı&#8217;yı doğuran/Tanrı&#8217;nın anası olduğunu tasdik ve ilan etmiştir. (DB, IV/1, s. 793; J. de Baciocchi, Immaculée conception, Catholicisme, VIII. 570; XIV. 1128; DİA, Meryem maddesi) “431&#8217;de yapılan Efes konsilinde hazreti Meryem’e ‘Tanrı doğuran’ sıfatı verildi. 787&#8217;de yapılan ikinci İznik konsilinde ikonlara tapmanın günah olmadığı kararı verildi.” (Osman Nuri Topbaş, Aklın cinneti Deizm, s. 62) Luka İncili (1/28, 30, 35, 42, 45) Hz. Meryem&#8217;in sahip olduğu üstün nitelikleri ve onun kutsallığını nakletmektedir. 1 Kasım 1950&#8217;de Papa XII. Pie, Hz. Meryem&#8217;in öldükten sonra bedeniyle birlikte semaya kaldırıldığı dogmasını ilan etmişti. İsa, Meryem’in karnında iken, ilah taşıyan normal bir insan olamazdı zaten! Görüldüğü gibi, bir yanlış devamında birçok yanlışı getirmiştir. Ayrıca kiliseleri/evleri süsleyen Meryem ana resim/heykelleri ne anlama geliyor? Onlar önünde ibadet maksadı ile yapılan ritüeller neyi ifade ediyor? Tarihte  var olan  &#8220;Berberaniyye&#8221; adlı  tarikat Hz. Meryem&#8217;i tanrı ilan etmedi mi? (İbn-i Hazm, Fisal; Elmalılı, maide 116. Ayet tefsiri) “Meryem’i ilahlaştıran tarihte Collyridiens gibi akımlar bulunmuştur.” (D. Masson, Le Coran et la revelastion Jude – o – Chetienne, I/93) İbni Teymiyye de, Said bin el-Batrik&#8217;in &#8216;Hristiyanların haberleri&#8217; adlı eserinde, ‘el-Merisiyye adlı bir mezhebin Hz. Meryem’i ilah gördüğünü’ bizlere haber vermektedir. Günümüzde de bu artık açıkça belgelenmiştir. Alman asıllı bilim adamı Nureddin Steinhorst: &#8220;Hristiyanlıkta İsa&#8217;nın annesi, Allah’ın annesi ilan edilmiştir. Papalıkça ortaya konulan son kurala göre Meryem, Allah&#8217;ın annesi sıfatı ile bedeni olarak miraca çıkmıştır.” (Yeni Sabah gazetesi, 23.04.1958) “Günümüzde Hristiyanlar Hz. Meryem&#8217;i bir ilah mertebesinde kabul eder, adına dua eder ve ibadet yaparlar.” (Salih Akdemir, Rahip G. Basetti-Sani, A.Ü.İ.F.D., XXVII, s. 197) Papalık 1854&#8217;te ‘immaculee conception’ (Hz. Meryem&#8217;in asli günahtan uzak olarak yaratıldığını) ve 1950&#8217;de ‘Assomption’ (Hz. Meryem mucizevi şekilde meleklerce göğe yükseltildiği) inancı kabul etmiştir. &#8220;Scutari şehrinde bakire Meryem&#8217;in güzel bir heykeli vardı. Ülkenin her yerinden binlerce insan hediyelerini &#8216;takdim&#8217; ederdi.&#8221; (L. M. J. Garnett,The Woman of Turkey and their Folklore, s. 268) Aynısını Mekke’li müşrikler de putlara yapardı! &#8220;Bosna&#8217;lı Bogomillere karşı ‘Papalık, birkaç kez haçlı seferi’ yapmak istemişti. ‘Bogomiller, bakire Meryem&#8217;e tapınmayı hiçbir şekilde kabul etmiyorlar’ ve dini tasvirlerin önünde eğilmenin şirk olduğunu düşünüyorlardı.&#8221; (A. J. Evans, Through Bosnia and the Herzegovina, s. 30-31) Evet ‘Papa, Meryem’e ‘tapmayanlara’ haçlı seferi düşünmüştü, hem de defalarca! Demek ki Meryem’e tapmamak, Papa’lığa göre İslam kadar tehlikeli bir inanç şekli idi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/meryem-ana-1" rel="attachment wp-att-2250"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2250" title="meryem-ana-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-1.jpg" alt="" width="599" height="825" /></a></span><br />
<span style="color: #000000;">            </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/meryemana-2" rel="attachment wp-att-3942"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3942" title="meryemana-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryemana-2.jpg" alt="" width="500" height="344" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2252" title="meryem-ana-3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-3.jpg" alt="" width="420" height="233" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ey Hristiyan arkadaş! Meryem Ana&#8217;yı kutsal kabul etmiyorsanız bu resim/heykeller neden? İsa heykelleri O&#8217;nu kutsal kabul ettiğinizin göstergesi değil midir? &#8220;İsa gibi ışık saçan, İsa gibi cehennemden kurtaran, nur alan, başına İsa gibi taç konan, etrafını İsa gibi havarilerin sardığı, çocuklara gözüküp ilham veren, İsa ile beraber olan&#8221; bir kadının kilisede ne işi var? </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Meryem Ana Dualarından bazılar: “Ey Meryem&#8217;in lekesiz kalbi, sana bugünkü dualarımı, eylemlerimi ve fedakarlıklarımı ‘sunuyorum.’ Amin”; “Ey Meryem, ‘ayaklarına kapanıyorum.’ Tüm benliğimi, varlığımı ellerine ve kalbine ‘teslim ediyorum.’ Bu yeni günde, merhametli şefkatinle bende Oğlun Mesih İsa&#8217;nın hayatını ‘yarat’. Ey ‘göklerin Kraliçesi’, Amin.”; “Lekesiz Bakire, benim annem, Meryem, Ey Kraliçem ve ‘Kilise&#8217;nin Annesi’, Mesih İsa&#8217;nın egemenliğinin dünyaya gelmesi için senin kutsal görevine sadakatle iştirak etmeme izin vermeni rica ediyorum.”; “Ey Lekesiz Bakire, Adalet aynası, ‘tanrısal yardımın sevgisini bizde koru.’ Amin.”; “Her zaman bakire anne, biz günahkarlara merhamet et.”; “Ey ‘Allah&#8217;ın Aziz Annesi’, denenmede olan bizlerin yakarışlarını hor görme ve bizi her tehlikeden ‘kurtar.’ Amin.”; “Aziz Bakire Meryem, daima birlik içinde kalmaları için ‘ailelerimizi koru’ ve çocuklarımı­zın eğitimini ‘kutsa.’ Amin.”; “Ey şefkatli bakire Meryem, ‘sana sığınan, yardımını dileyen ve aracılığını isteyen’ hiç bir kimse­nin, senin ‘yardımını görmeden geri çevrilmediğini’ hatırla. Bundan cesaret alarak sana koşuyorum. Ey Mesih İsa&#8217;nın annesi ve benim şefkatli Annem, sana geliyorum ve günahlarım yüzünden çektiğim acılarla ‘ayaklarına kapanıyorum.’ Ey kurtarıcımız Mesih&#8217;in annesi, ‘dualarımı reddetme, onları dinle ve kabul et.’ Amin.”; “Sağ ol Kraliçe, merhametli annemiz, ‘hayatımız, aşkımız ve ümidimiz sensin.’ Bizler cennetten kovulmuş olan Havva&#8217;nın evlatları, ‘sana yalvarıyoruz.’ Bu dünyada gözyaşı dökerek ve sızlanarak seni hasretle özlüyoruz. Bizim için ‘şefaatte bulunan’ annemiz, merhametli gözlerini bize çevir.” Amin; “Tanrım, bizleri, annemiz Meryem Ana ‘aracılığıyla, bu dünyada günahtan ve ebedi ölümden kurtar.’ Amin.”; “Tanrı Doğuran Bakire Kraliçe Meryem Anamız&#8217;a Dua: ‘Kutsalların Kutsalı Tanrı-doğuran’ bizi ‘kurtar.’ Ey ‘iyiliklerin sebebi’, ‘imanlıların dayanağı’, tüm ilahilere layık olan Bakire Tanrı-doğuran, sensin benim ‘hayatımın yardımcısı ve koruyucusu’, beni kendi limanına ulaştır. Ey ilahilerle övülen Tanrı-doğuran, vücudumun ağrılarına şefkatle dokun ve acılarıma ‘şifa ver.’ Bizler seni samimi ‘aracı’, yıkılmaz sağlam bir kale, ‘merhamet pınarı’ ve ‘herkesin sığınağı’ bilerek, sürekli iman ile yalvarıyoruz: ‘sürekli bizi koruyabilen sen her zaman bizlerin yardımına’ yetiş ve bizleri ‘her türlü tehlikeden kurtar.’ Ey bakire kız, sensin benim ömrümün yardımcısı ve ‘koruyucusu’ çünkü ayartılmaları bozup dağıtarak ‘şeytanların eziyetlerinden kurtarırsın’ beni. Sana daima yalvarıyorum, bozukluk getiren tutkularımdan beni kurtar. Ey bakire kız, ‘sen bizim sığınağımız, canlarımızın kurtarıcısı, sıkıntılarımız esnasında bizlere kutsal ışığınla esenlik ve huzur verensin.’ Ey Kutsal Hanımefendi, şimdi de ‘hastalıklardan ve her türlü kötülükten’ bizi kurtar.” (Hristiyan dininin Özü, s. 79-80; http://www.hristiyanforum.com/forum/showthread.php?t=350544) “Katoliklerin en çok söylenilen ve en üstün duaları olan Aziz merdiven duasından: Selam sana ey lütuf ile dolu Meryem, Allah senin iledir. Aziz Meryem, &#8216;Allah annesi&#8217; bize dua et.” (Ali Ömer, Hristiyanlığı terk ederek İslamiyet’i kabul edişimin sebepleri, s. 28)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam’a göre, “Kendisinden yardım isenen, koruyan, şifa veren, yaratan, kurtaran, şifa veren, yardıma yetişen, tehlikelerden koruyan, huzur veren, sığınak olan ve kendisine yalvarılan” sadece Allah’tır. Yoksa tüm bu dualar şirk doludur ve şirk de İslam’ın dünyadan silmek istediği ilk ve en büyük günahtır! Evet, yukarıdaki dualarda, ‘tırnak içinde’ verilen terim, kavramların hepsi İslam’a göre Allah’a ait özelliklerdir ve bu özelliklerin başkalarına izafe edilmesi şirktir! Kur’an&#8217;ın ilk suresi olan Fatiha suresindeki Allah&#8217;a ait tüm özellikleri Meryem Ana&#8217;ya atfeden ve ayrıca Allah&#8217;ın sıfatlarından olan,&#8221; Birr, Rahman, Mecid, Vekil, Veli, Rahim, Müheymin, Hafız, Mukit, Mani, Hamid, Şafi, Afüv, Rauf, Mümin, Fettah, Macid, Selam&#8221; gibi birçok sıfatları da üzerinde toplayan bir insan tanrı ilan edilmiş olmuyor mu? Ki, duaların çoğunu buraya almadık bile…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Katoliklere göre, &#8220;Meryem Ana’nın ‘analığı bitmemiştir’ ve ‘ebedi/sonsuz’ esenlikler sağlayan armağanları ‘garanti altına almaya devam’ etmektedir.” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, paragraf: 969); “Coredemptrice (Tanrının, insanların günahına kefaret olarak kendisini feda etmesine ortak olan), Mére de Dieu (Tanrının annesi) inanışları, diğer taraftan fiili marianisme (Meryemperestlik) ki, İslam nazarında ‘Allah&#8217;a mahsus olan tazimin ihlalini’ teşkil eder. Nihayet İslam, Arap müşriklerine çok yakın olan ve bazı şark mezheplerinde görülen ‘Meryem&#8217;e tapmaya (Mariolatrie) karşı’ vaziyet almalıydı.” (Alman asıllı İsviçreli bir metafizikçi Frithjof Schuon, De l&#8217;Unite&#8217; transcendante des Religions, s. 38.) Günümüz Katolik inancının Meryem&#8217;e verdiği &#8220;Tanrının Annesi&#8221; (Inroduction à la Foi Catholique, s. 113)  sıfatı, duaları ona yöneltme, onu ruh ve bedeniyle diri sayma, dünyada hazır ve icraat yapan bir sıfatlar verme, İslam nazarında şirktir. İlah/Tanrı, ‘ibadetin kendisine yöneltildiği varlık’ demektir. Bu şartlar altında, Hristiyanların Meryem&#8217;i bir anlamda tanrılaştırdıkları görülmektedir. Onun heykelinin bile karşısına geçip, takdimlerde bulunmak, huşu ile eğilerek ona dua etmek ve ondan ancak Allah&#8217;ın yapabileceği şeyleri istemek, onu tanrılaştırmak, ilah seviyesine çıkarmak demektir. Kur&#8217;an nazarında tevhid, her türlü şaibeden uzak, halis ve arınmış olmalıdır. Dolayısı ile İslam tevhid akidesine göre Meryem&#8217;de Hristiyanlarca ilah kabul edilmiştir ve hâlâ edilmektedir ki, defalarca gittiğim birçok kilisede Meryem ana heykeli önünde diz çöküp dua eden Hristiyanlara defalarca rastladım! Ama günümüzde putlara taptıklarının bile farkında olmayan Hristiyanların bu tevhid inancını anlamalarını beklemek de itopik olur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Boşuna H. Rousseau, “Kabul etmek gerekir ki, halk dindarlığı putperest bir eğilime sahiptir.” (Reşit Rıza, Tefsiru’l-Menar, VII/262) dememektedir. Şimdiki Katolikler de Hz İsa gibi Meryem’inde “Dünyada hazır ve faaliyette bulunduğuna” inanıp göğe yükseldiğini kabul eder. 431’deki Efes Konsilinden itibaren onu” Tanrının anası” tanırlar. (İntroduction a la foi catholique, s. 113599) &#8220;Katolik inancına göre, ‘Meryem&#8217;in, İsa ve Tanrı ile aynı özden’ geldiğine, ‘şefkati ve merhametliliğiyle de’ Tanrıya uzanan bu yolda ‘ilk sırayı’ aldığına, hiç kuşku duyulmamaktadır.&#8221; (Boyer M.F. The Cult of Virgin: Offerings, Ornaments and Festivals London, s.  76) &#8220;Aynı özden gelmenin ve Tanrı anası olmanın bir ‘iman temeli olarak benimsendiği andan’ itibaren; ‘Meryem, Tanrıya tapınmada ilk sırayı almış’, cennet kraliçesi unvanına hak kazanmış bulunuyordu.&#8221; (Milburn R.L.P., Early Christian Interpretations of History London, s.  93) &#8220;İsa&#8217;nın Tanrı olarak kabulü, öz birliği ilkesi nedeniyle, Tanrıyı doğuranın da Tanrılığının benimsenmesi’ sonucunda, Tanrı Anası (Theotokos) kavramı  ortaya çıkmıştır.&#8221; (Caroll M.P., The Cult of Virgin Mary : Psychological Origins Princeton,  s. 62) Collyridiens diye adlandırılan, dördüncü asırda Arabistan&#8217;da doğup sonra kaybolan bir Hristiyan cemaati, tekerlekli bir taht üzerinde Meryem&#8217;i tazim ediyor, ona pastalar takdim ediyorlardı. Tamamen kadınlara mahsus, Meryem&#8217;e ait geniş bir ibadet merasimi vardı. (Duchesne, Historie ancienne de Eglise, II. 622&#8217;den Masson, Le Coran et la revelation Judeochreteenne 193-194) Wellhausen&#8217;e göre Uzza (Venüs yıldızı), Suriyeli Hristiyanlara göre göğün kraliçesi idi. Müşrik iken Uzza&#8217;ya tapmış olanlar, Hristiyan olduktan sonra onu, tanrıça Meryem şekline soktular ve Meryem&#8217;e çörek sunarak &#8216;Uzza ibadetini Meryem ibadeti şekline dönüştürmüşlerdir. (Wellhausen, Reste Arabischen Heldentums, Leipzig, 1927&#8217;den İbn el-Kalbî, Kitab al-Asnam, Putlar Kitabı, s. 70, n. 131&#8217;de mütercimin notu.) Daha 2. asırda St. İrenée, ‘Bidatlara Reddiye’ kitabında Ophites&#8217;lerin Ruhu &#8220;İlk Kadın&#8221; yahut &#8220;Yaşayanların Anası&#8221; ile karıştırarak, bunun Mesih&#8217;i doğurduğunu iddia ettiklerine dikkati çeker. Birkaç sene sonra Origene (&#8220;Yuhanna İncilinin Şerhi&#8221; adlı eserinde), özellikle ebionites muhitlerde bilinen ve İsa&#8217;nın annesini &#8220;Ruhu&#8217;l-Kudüs&#8221; ile aynı sayan bir &#8220;İbraniler İncili&#8217;ni zikreder. Aphraates nezdinde, birkaç anlama gelebilecek, şöyle tuhaf bir formül vardır: O der ki: &#8220;(Dindar) İnsan, babası, olan Allah&#8217;ı ve anası olan Ruhu&#8217;l-kudüs&#8217;ü sever ve ibadet eder.&#8221;  (Duchesne, Historie ancienne de Eglise, I, 94&#8217;den Masson, Le Coran et la revelation Judeochreteenne 193-94) İmparator Justinien kanunlarından birinde Meryem&#8217;in, imparatorluk hamiyesi olduğu kabul edilmiştir. (H. Atay, Kur’an&#8217;a Göre İman Esasları, s. 40 n. 132; Encycl. Americana, Vol, XVIII, p. 347, New York. 1957; Encyc. Britannica. Vol, XIV, p. 1000) Blachere&#8217;e göre, Kur’an&#8217;ın Meryem&#8217;in tanrılaştırılmasından bahsetmesinin sebebi, şark Hristiyanlığı tarafından Meryem&#8217;e tanınan büyük yerde aranmalıdır. (Blachere, Le Coran (Traductlon selon un essai de reclassement des Sourates), III/1133-1134, n. 77) Katolik Hristiyanlık &#8220;Meryem&#8217;e yöneltilen duaları Tanrının kabul edeceğini&#8221; ikrar eder. &#8220;Kilise, bütünüyle Meryem&#8217;i takdise inanır ve açıkça kabul eder ki Meryem, ruh ve beden olarak dirilmiştir. Halbuki öbür ölüler hakkında, sadece dirileceklerini söyleriz.&#8221; Keza ‘Hz. İsa gibi, Meryem&#8217;in de dünyada hazır ve icraatta bulunan olduğu’ ifade olunur ve onun göğe çıktığı akidesi (assomption) üzerinde durulur. (Introduction ala Foi Catholique, s. 599-600) Nitekim bugün bir bayram halinde kutlanır. “Meryem Ana tapınmasının dayandığı temel anlayış ‘Tanrısal Analıktır.’ Meryem&#8217;i en çok ‘kutsal’ kılan, Tanrıya annelik etmiş olması, merhametiyle insana şefaat hissini üstlenmiş olmasıdır. Meryem Ana ilahiyatı da, sadece, bu ‘Tanrısal Annelik’ sıfatı üzerine kurulmuştur. Katolik kiliselerinde Meryem Ana tapınması, ‘Tanrı gibi’ (İsa&#8217;yı da daha yüce fakat daha geride kılmış, inanan ile Tanrı arasına İsa&#8217;dan önce Meryem Ana da girmiştir.” (Pelikan J.J. The Byzantine Apologia for Icons Princeton-1990 s. 20; Dr. Kürsat Haldun Akalın, Orta çağın Hristiyanlık öğretisinde meryem ana yüceltmesi, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 27, 2007)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Meryem Ana tapınması, en tipik Hristiyan niteliklerini etkileyici sembollerle öne çıkartılarak bir taraftan iyilikseverlik ve merhametlilik, şefkat ve acıma hislerini galeyana getirmekte, diğer taraftan da Meryem yoluyla İsa&#8217;ya, İsa sayesinde de Tanrıya ulaşılabileceği fikri telkin edilmektedir.&#8221; (Boyer M.F. The Cult of Virgin: Offerings, s. 62-63) “Meryem&#8217;in Tanrıyla aynı özden geldiği inancı yerleşmeye başlamış, Bakire doğumu nedeniyle ve Tanrının Oğlunun annesi nitelemesiyle, Meryem&#8217;in de Tanrı seviyesinde ve özünde olduğu inancına ulaşılmıştır. Artık Meryem Ana, şefkatliliği ve şefaatçılığıyla Tanrıya uzanan yolda ilk sırayı almış, İsa&#8217;ya tapınmanın da önceliğini oluşturmuştur.” (Kürsat Haldun Akalın, s. 305)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" title="meryem-ana-2" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-2.jpg" alt="" width="504" height="436" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">                                          <strong>Bunlarda bir  Hristiyan&#8217;ların kendi itirafları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/meryem-ana-5-2" rel="attachment wp-att-2256"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2256" title="meryem-ana-5" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryem-ana-51.jpg" alt="" width="672" height="744" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8688 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/teslis-meryem-tanri-3.jpg" alt="" width="758" height="355" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Katolikler ve Ortodokslar (Ermeni Apostolik Kilisesi, Süryani Kadim kilisesi vs…) Meryem anayı adeta bir tanrıçaya dönüştürmüşlerdir. Ayinleri ve öğretilerinin merkezi neredeyse Mesih değil ama Meryem anadır. O‘nun onuruna yapılan kiliseler, hac yerleri ve bayramların sayısı İsa Mesih‘inkinden daha fazladır. Kutsal Kitap ışığında Katolik ve Ortodoks‘ların Meryem ana konusunda düşmüş oldukları beş temel yanılgı kısa olarak şunlardır…” (hristiyanturk.com, Meryem Ana’nın Kimliği ve Rolü Konusundaki Farklılık? 29. Nisan 2010)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Katolik kilisesi 1950 yılındaki bir konsülde, Meryem&#8217;le ilgili olarak bütün Katoliklerce kabul edilmesi gereken yeni bir dogma ortaya attı. Bu dogma Meryem ananın ‘yeryüzündeki yaşamı sona erince, bedeni ve canıyla&#8217; aynı Mesih gibi göğe kaldırılıp, hükmetmek amacıyla ‘Rab tarafından evrenin kraliçesi olarak yüceltilmesi&#8217; öğretisiydi (hristiyanturk.com, Meryem Ana yalnızca bir insan; CEC. s. 254) O tarihten bu yana her sene, 15 Ağustosta tüm Katolik ve Ortodokslar Meryem&#8217;in göğe alınışını kutlarlar. ‘Hristiyan Dininin Özü’ adlı kitap ‘Aziz Meryem&#8217;in göğe alınışı bir iman maddesi midir? diye sorar ve hemen ardından da yanıtlar: ‘Aziz Meryem&#8217;in göğe alınışı bir ‘iman maddesidir’, çünkü o ‘Kilise&#8217;nin yanılmaz yetkisiyle’ belirlenmiştir. Katolik ve Ortodokslar (Ermeni Apostolik, Süryani Kadim vd.) kiliseleri Meryem&#8217;e bağlılıklarında daha da ileri gidip, ‘ona özel bir ibadet, tapınış ve dua sunarak’ yanılgılarının doruğuna varırlar. Meryem&#8217;e sunmuş oldukları birçok dua da ‘ondan merhamet, yardım, günahlardan bağış dileyip, yaşamlarını onu eline teslim ettiklerini’ dile getirirler. Katoliklerce hazırlanan bir kitapçıkta Meryem&#8217;e şu dua yükseltilir: &#8220;Ey şefkatli Bakire Meryem, himayene sığınan, yardımını dileyen ve aracılığını isteyen hiç kimsenin, senin yardımını görmeden geri çevrildiğini hatırla. Bundan cesaret alarak sana koşuyorum. Ey Mesih İsa&#8217;nın Annesi ve benim şefkatli Annem, sana geliyorum ve günahlarım yüzünden çektiğin acılarla ayaklarına kapanıyorum. Ey Kurtarıcımız Mesih&#8217;in Annesi, dualarımı reddetme, onları dinle ve kabul et. Amin &#8221; (Hristiyan dininin Özü, s. 32, 79-80)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="color: #000000;"> </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13622" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/meryam-ana-kutsal35346.png" alt="" width="864" height="570" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Özetle, Katolik-Ortodoks olan Hristiyanlarda -ki Hristiyanların büyük çoğunluğunu teşkil eder- hala ruhbanlık sınıfı devam etmektedir. Protestanlar arasında ise zaten fikir birliği yoktur ve onlar zaten param parça olmuş, birçok kliğe ayrılmışlardır. Bize bu itirazda bulunanlar küçük bir klik -akım olabilirler- belki hatta ruhbanlık sınıfına karşı da olabilirsiniz. O ruhban sınıfı ki, Hak olan İncil’i değiştirip şirk kaynağı haline getirmişlerdir. Aynı şeyi Yahudi hahamları da yapmıştır! Eğer bu şekilde düşünüyor iseniz, bu konuda Kur’an&#8217;a yaklaşmışsınız demektir ki o zaman ne mutlu sizlere! O halde buyurun gelin, Kur’an ile beraber Hristiyanlığın çoğunluğu oluşturan  ruhbanlık inancına karşı  beraber  mücadele edelim. Kur’an&#8217;da öyle demiyor mu zaten: “De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” (Ali İmran, 64) Ama lütfen, Hristiyanlık dünyasının ekseri çoğunluğunca kabul edilen &#8220;ruhbanlık sınıfı yoktur.&#8221; iddiasında bulunmayın, bu aklımızla alay etmek olur! Sizlere son bir teklif: Buyurun, bizim Hz. İsa (as) &#8216;a gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı sizde, hatta vazgeçtim yarısını da bizim peygamberimize sizler gösteriniz. “Biz İsa’yı ret etsek İslam’dan çıkarız!” Sizlerde Hz. Muhammed’e hakaret edenleri, dikkat  sevmeyenleri değil, dinden de çıkarmayın, azarlayın yeter…! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/hiristiyanlikta-kadin-1-2-1" rel="attachment wp-att-2257"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2257" title="hiristiyanlikta-kadin-1-2-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hiristiyanlikta-kadin-1-2-1.jpg" alt="" width="542" height="545" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> İslam dinindeki bayan vaizeler ve bayanlara özel imamları düşünüp kıyaslayalım! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/islam-hiristiyanliktancanli-3" rel="attachment wp-att-3602"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3602" title="islam-hiristiyanliktancanli-3" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islam-hiristiyanliktancanli-3.jpg" alt="" width="400" height="471" /></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/hiristiyanlaragunaydin-1" rel="attachment wp-att-2282"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2282" title="hiristiyanlaragunaydin-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hiristiyanlaragunaydin-1.jpg" alt="" width="504" height="1253" /></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bilimsel ayetleri kabul etmeyen Hristiyan sitesine reddiye</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış&#8221; </strong><strong>(Zariyat Suresi, 7)</strong><strong> Ayete bakalım. Zariyat 7- “Yollara sahip göğe andolsun ki, (elmalılı)”Görüldüğü gibi Kur’an’daki bu ayet bilimsel verilere yaklaştırmak/uydurmak uğruna “yollar” ya da benzeri anlamdaki kelime, “yörünge” diye çevrilmiştir!!! Bir de şu ayetler: “Geceyi, gündüzü, Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı yaratan O&#8217;dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor” </strong><strong>(Enbiya Suresi, 33)</strong><strong> “14:33- Sürekli olarak yörüngelerinde hareket eden ay ve güneşi, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verdi” İlk önce çok çok önemli olan bir şey dikkatimizi çekiyor bu ifade sayesinde Kur’an’ın ne demeğe çalıştığına dair önemli bir ipucunu yakalıyoruz. Güneş-ay bunlar “yörüngelerinde yüzüyor” peki ya neden dünyadan bahsedilmiyor?!?  Eğer Kur’an dünyadan bahsetseydi gerçekten bu ayet bir mucize olurdu! Ama tabi ki Kur’an’ın hiçbir yerinde “dünya yörüngesinde hareket ediyor” diye bir bilgi yoktur.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gündüz gece  (Enbiya, 33) nerede gerçekleşir? Dünyamızda değil mi? İşte aradığın dünya! Yoksa gündüz gece ile ay ve günesin ne bağlantısı var ki, aynı  fiile (yüzmek) bağlanmış  olsunlar? Gece gündüzün  yörüngesi  olmaz; Gece gündüzün meydana geldiği dünyanın ve ay ile güneşin yörüngesi vardır. Ayrıca, 1400 sene önce güneş ve ayın yörüngesinin olduğunu haber veren Kur’an’ın bu ayeti, dünyanın yörüngesinin olduğunu haber vermese bile neden mucize olmasın? Ki, haber de veriyor zaten o da ayrı bir konu! Ayrıca aslında bu bir itiraf değil midir? Bilimsellik  illa ki Hristiyanların  istedikleri olunca mı mucize olarak kabul edilecektir? Onlara bu yetkiyi kim verdi ve bu ne kibir? Peki, yörünge nedir? Evrimci ve İslam karşıtı bir site olan ‘evrim ağacı’ adlı sitenin 25 Ağustos 2020 tarihli yazısından yörüngenin tanımını alalım: “Yörünge, uzayda bir cismin başka bir cisim etrafında düzenli olarak izlediği ‘yola’ denir.” Yani, gökcisimlerinin ‘yoluna yörünge’ denir. Artık meselenin detaylarını Hristiyanlar ile ateistler kendi aralarında halletsinler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yasin suresi 38-40. ayetlerle ilgili diğer iddiaları ise, ‘Kur’an&#8217;da bilime aykırı olduğu  iddia  edilen ayetler’ adlı yazımızda ele alıp cevapladık! Oryantalistler daha sonra Kur’an’daki tıpla ilgili ayetlerden hareketle peygamberimizin bunları eski ‘Yunan, Hint, İngiliz ve Süryani’ kaynaklardan  elde ettiğini ileri sürerler. Ümmi olan, okuma yazma bilmeyen (Bu konuyu ‘Ümmi peygamber’ adlı yazımızda ele aldık) Efendimizi Hipokrat ile tıp ilminde yarıştırmada bir beis görmeyen oryantalistler, Kur’an’daki bilimsel olarak reddedilemeyecek olan ve o zamanın şartlarında bilinmesine imkan olmayan şeylerin Kur’an’da olmasına itiraz edemeyince, Efendimizin bu bilgileri yukarıda saydığımız kaynaklardan ulaşabileceğini ileri sürerler ve  buna delil olarak da yine bir oryantalist kaynakları gösterip, Efendimizi Kur’an’ı yazan kişi olduğu iddiasını yinelerler. Önce Efendimize iftira dolu eserler yazdırtıp, sonra bunları delil gösterip Efendimizin Kur’an’ı yazdığı iftirası ile O’nu karalama çalışan oryantalistlerin, kendi kutsal kitaplarının insan  yazması olduğu için ilahi olan tek hak kitaba karşı bu düşmanlık, çekememezlik ve kıskançlıkları anlaşılabilir olsa da, hem polis, hem hakim, hem yargıç olma hakkını onlara kimin verdiği sorusu üzerinde epey düşünülmelidir ki bu kibirli yaklaşım tarzlarını ‘oryantalizm’ ve ‘oksidentalizm’ adlı bölümlerde ele alıp değerlendirdik! Yine, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızda da Kur’an’ın yazarı iddiasına cevap verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hristiyanforum sitesinin bir iddiası da, Kur&#8217;an-ı Kerim’in Tevrat, Zebur ve İncil’in değişmediğine tanıklık ettiği yönündedir.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yıllardır bu iddiaları gerek kitaplarında<strong> </strong>(John Gilchrist, Kur’an ile kutsal kitap arasında karşılaştırmalı bir inceleme, s. 53; Tanrı’ya gerçekten teslim olmanın vakti, Yalova’nın şahitlerinin yayını, s.18, 19, 30) gerek Internet sitelerinden (İsamesih, müjde, Hristiyanforum vb.) tekrarlayıp duran Hristiyanlar madem Kur’an’ı kaynak kabul ediyorlar, o zaman Müslüman olsunlar. Hayır, kabul etmiyorlarsa ondan delil getirmeleri mantıkla bağdaşmaz! Peki gerçek nedir? Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur’un ‘bozulmamış’ asıllarına inanmamızı ve onları asla reddetmememizi bizden ister. Ama şu anki kitaplar tahrif edilmiş, bozulmuştur! ‘Allah&#8217;ın sözü değişmez’ ayetini kendilerine delil olarak kullanmak ister misyonerler ki, bu konu ‘Kur’an’da çelişki yoktur.’ adlı yazımızda ‘Nesh konusu’ başlığı altında ele alınıp işlenmiştir ve ayetin kastettiği ile onların anlattığı asla aynı değildir! Diğer iddialar ve cevaplar için, ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza bakılabilir. Ayrıca misyoner/oryantalistlerin verdikleri ayetlerden Tevrat ve İncil’in bozulmadığı anlamı çıkmaz, çünkü iddialarının aksine bozulduklarına dair Kur’an’da birçok ayet vardır. (Bakara, 75, 88-89, 100, 116, 120; Nisa, 46, 171, 155;  Ali İmran, 70-71, 78; Nisa, 156, 171; Maide, 15, 18, 51, 64, 72,-73, 75 82; Beyyine, 6; Tevbe, 30-31, 34; Kehf, 4-5) Kur’an’da, bu ayetleri neden görmezden geliyorlar ki aslında onların verdikleri ayetlerin yarısının da iddia  ettikleri konu ile hiç alakalı yoktur. (Mesela 16:43, 21:7, 5:44, 5:66, 5:72, 9:31)  Maide 43. ayet: “İçinde Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında olduğu halde, seni nasıl hakem kılıyorlar ve sonra bunun peşinden yüz çeviriyorlar? İşte onlar, inanmış değildir.” Ayet neden inmiştir? Yahudiler zina edenlerle ilgili peygamberimize gelip, ‘aramızda hükmet’ derler. Peygamberimizde Tevrat’ta olan recm hükmünü onlara açıklayınca, işlerine gelmeyen bu hükmü reddedip geri dönerler. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, V/2342-2343; Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, II/277) Bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Evet, gerçek Tevrat yanlarındaysa, Efendimizi neden hakem kılıyorlar? Ellerindeki Tevrat’a gerçekse niye güvenmiyorlar? İnandıkları ve ellerinde bulunan Tevrat’a göre onlar hakkında hüküm vermesi de işlerine gelmiyor ve sonunda Yahudiler çekip gidiyorlar. &#8220;Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir ve o, ahirette de kaybedenlerden olacaktır.&#8221; (Ali İmran, 85) &#8220;Ehl-i kitaba bir şey sormayınız. Çünkü onlar, sapıtmış oldukları için sizi hidayete eriştiremezler. Eğer siz böyle yaparsanız, ya batıl sözü doğrular, ya da doğru bir sözü yalanlamış olursunuz. Allah’a yemin olsun ki, eğer Musa bile hayatta olsaydı, o&#8217;nun bile bana uymaktan başka yapacağı bir şey yoktur.&#8221; (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/338; İbni Kesir Tefsirin Kur’an-il Azim, I/386; Suyuti, Dürrü’l-Mensur, II/85; Alusi, Ruhu’l Meani III/210) Kur’an ile İncil’in farkları: Hristiyanlıkta teslis akidesi olduğu halde İslam’da tevhid akidesi vardır. İslam bütün semavi dinleri ve peygamberleri içine alır; Hristiyanlık ise, yalnız Kitab-ı Mukaddes&#8217;i hak bilir ve Kur&#8217;an-ı Kerim’i vahye dayalı bir kitap olarak kabul etmez. Hristiyanlık, insanın doğuştan günahkar olduğunu ve bu sebeple temizlenmesi için vaftiz edilmesi gerektiğini savunur; İslam ise, bütün insanların günahsız doğduğunu ve hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenmeyeceğinin altını çizer. Hristiyanlıkta papaz ve rahiplerin günah çıkarmak ve affetmek yetkisi vardır; İslamiyet’te ise, günahlar yalnız Allah tarafından bağışlanır. Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın sözleri Allah kelâmı olarak telakki edilir; İslamiyet’te ise, ilahi emirler vahiy yoluyla, Cebrail vasıtasıyla bildirilir. Efendimizin sözlerine ise ‘hadis’ denir ve Kur’an’dan ayrıdır! Bu konuda ‘Hadis müdafaası’ adlı yazımıza bakılabilir. Hristiyanlara göre İsa (a.s) çarmıha gerilmiştir. İslam’a göre ise, Allah onu kendi katına yükseltmiştir. (Ahmet güç, Şamil İslam ansiklopedisi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“İncil&#8217;de Hz Muhammed&#8217;in geleceğinden bahsediliyor mu? </strong><strong>Eğer tanrı böyle bir peygamberin geleceğini bildirmek isteseydi, tek bir ya da iki yerde zor anlaşılan ipuçları vermekle kalmazdı.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">E bozmasa idiniz çok ipuçları zaten gözükürdü, olanı da (Parakletos) siz kabul etmiyorsunuz! Ayrıca söylemlerinde ilginç bir iddia da yer alıyor, diyorlar ki: “İncil’in ve önceki peygamberlerin bildirdiği gibi, tanrı İsa Mesih aracılığıyla bütün insanlar için tam bir kurtuluş sağladı.” Bu  cümlelerine ispat olarak ise yine kendi elleri ile yazdıkları kitaptan (İbraniler 1:1-8, vahiy 22:18 ) delil getiriyorlar. Tabii ki böyle bir ilmi  bir metot olmaz. İncil diyor ki; Tanrı İsa’dır, delil  ne peki? İncil! Ayrıca, Kitab-ı Mukaddes’te İbraniler 1. ayet (Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez çeşitli yollardan atalarımıza seslendi.)  iddialarına delil teşkil etmez çünkü orada Yaratıcının birçok peygamber gönderdiğinden bahsedilmektedir. Bu ayet, İsa’nın oğul olduğunun eski peygamberlerce bildirildiğinden bahsetmez. Hatta 2. ayet (bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi oğlu&#8217;yla bize seslenmiştir.) ise, önceden peygamber gönderen tanrıdan bahsederken birden &#8220;peygamber&#8221; yerine oğul gönderdiğinden bahseder ki, aslında yukarıda ‘tanrının sözünde değişme olmaz’ ayetini kabul ediyorlarsa bu misyonerler, bu ‘çizgiden sapma’ tam bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Tanrı yarattığı kullarına peygamber gönderiyor, sonra yine peygamber sonra yine &#8230; Ve yine sonra bir anda &#8220;oğul!&#8221; gönderiyor. Ama İslam ne diyor, Allah hep peygamber gönderdi, Hz. Adem de, İsa’da, Muhammed’de &#8220;peygamber’dir! Vahiy 18. ayet ise tamamen saptırmacadan ibarettir: &#8220;Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Her kim bu sözlere bir şey katarsa, tanrı da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır.&#8221; Bir, bu ayette eski peygamberlerden ve onların İsa’nın oğul olduğundan bahsetmez. İki, &#8220;Her kim bu sözlere bir şey katarsa&#8221; diye başlayan bu ayet ve devamını, kitabı elleri ile değiştirenlerin dikkatlice tekrar tekrar okumalarını tavsiye ediyoruz! Gelelim paraklit (parakletos) kelimesinin ‘Kutsal Ruh/Cebrail’ anlamına geldiğini iddia eden misyoner sitesinin iddiasının cevabına: Eskiden Yahudi iken Müslüman olan Maurice Bucaille, &#8220;Burada öne sürülen insanlara bildirme işi hiçbir surette Kutsal Ruh&#8217;un (Cebrail’in) işlerinden olan bir ilhamdan ibaret değildir. Aksine kendisini belirleyen yunanca ke­li­medeki ‘yayma’ kavramı sebebiyle, onun açıkça maddi bir niteliği vardır. Şu halde, yunanca &#8216;Akouo&#8217; ve &#8216;Laleo&#8217; fiilleri bir takım maddi işleri ifade ederler ve bu fiiller ancak işitme ve konuşma organlarına sahip bir varlıkla ilgili olabilir. Dolayısıyla bu fiilleri Kutsal Ruh&#8217;a (Cebrail’e) uygulamak mümkün değildir. Öyleyse Yuhanna&#8217;nın ‘paraklit&#8217;inde Hz. İsa gibi işitme ve konuşma melekesi olan bir insan gör­mek, mantığın götürdüğü bir sonuç sayılmalıdır. Yunanca metin bu melekeleri kesin olarak gerektirmektedir. Demek ki; Hz. İsa, ken­disinden sonra Allah’ın yeryüzüne bir başka insan göndereceğini ve onun rolünün, tek bir cümleyle söylemek gerekirse “Allah’ın kelamını işiten ve onun mesajını insanlara tebliğ eden bir peygamberlik” olacağını haber vermektedir. Şimdi elimizde mevcut me­tinde bulunan Kutsal Ruh kelimeleri tamamen kasıtlı olarak sonradan yazılmış bir ilaveden ileri gelmektedir. İlavenin gayesi Hz. İsa’dan sonra bir peygamberin geleceğini haber veren bir parçanın ilk anlamını değiştirmektir. Çünkü buna inanmak, Hz. İsa’nın son peygamber olmasını isteyen gelişme halindeki Hristiyan cemaatleriyle çelişkiler ortaya çıkarıyordu.&#8221; (M. Bucaille, la Bible le Coran et la Science, s. 108-109) Prof. Abdulahad Davud, paraklit kelimesinin anlamını etimolojik olarak şöyle açıklamaktadır:  &#8220;Paraklit kelimesi &#8216;periqlytos&#8217; kelimesinin bozulmuş şeklidir. &#8216;Periqlytos&#8217; gerek etimolojik, gerekse lügat anlamı itibariyle &#8216;şanı yüce, övülmeye layık olan &#8216; demektir. Bu hususla ilgili şahidim Alexandre&#8217;nin &#8216;Dictionnaire Grec Français&#8217; isimli eseri olup kelimeyi şöyle açıklar: &#8216;Bu birleşik isim &#8216;peri&#8217; ön eki ile &#8216;övmek &#8216; kökünden türeyen &#8216; kleotis&#8217; kelimesinden mürekkeptir. Bu kelime Arapça’da en meşhur, en çok öven, şanı en yüce olan &#8216;Ahmet&#8217; kelimesinin tam karşılığıdır. Burada halledilmesi gereken tek mesele, Hz. İsa tarafından kullanılan bu ismin Arami dilindeki aslını bulmaktır.&#8221; (Abdülahad Davud, Muhammad in the Bible, s. 198-223, 287-288)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Kur’an Maide suresi 110. Ayette, Allah’ın Hz. İsa’ya Tevrat’ı öğrettiği yazar. Hz. İsa’ya öğretilen bu Tevrat, o dönemdeki Yahudilerin elinde bulunan Tevrat’tan farklı mıydı? Eğer Hz. İsa’nın öğrendiği Tevrat ve Yahudilerin elindeki Tevrat farklı olsaydı bu durum bir tarihsel belgeye yansımaz mıydı veya Hristiyanlar ve Yahudiler arasında bu farklılıktan kaynaklanan bir ihtilaf meydana gelmez miydi? Oysa Hristiyanlar Yahudiler ile aynı Tevrat’ı kullandıklarını ısrarla belirtiyorlar</strong><strong>.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tevrat  farklı olmasa yani bozulmuş olmasa neden Allah yeniden ilahi kitap (İncil) indirsin? Tarihsel belge isteyenler, her ikisi de değiştirildiği halde,  hangisi  bunu kabul etmektedir? Ayrıca  aynı Tevrat inandıklarını söyleseler de, aslında İncil’in -Ahdi Cedid&#8217;in-  Tevrat’ı -Ahdi Atik&#8217;i- kaldırdığını  da söylerler. Yani aralarında farklılık günümüzde dahi var ve bu farklılığı ‘Tevrat’ın hükmünü İncil kaldırmıştır’ diyerek ortadan kaldırmaya çalışırlar. Gerçekte İsa’ya öğretilen Tevrat ise, ‘bozulmayan asıl Tevrat’ hükümleridir. Zaten İncil, bozulan Tevrat’ın eksiğini tamamlamak için gönderilmiştir. Aslını öğrenen İsa (as) gerçek Tevrat (İman, ibadet, toplumsal kurallar hakkında ayetleri içerirdi) ile İncil’i  (Ahlak ile ilgili ayetleri içerirdi) birleştirip insanlara anlatmakla görevli idi. Zaten Maide 110. ayet, İsa peygambere Tevrat ve İncil’le beraber ‘Hikmetin’ de öğretildiğini ifade etmektedir. Aynı hikmet Davud’a (Bakara, 251; Sad, 20); İbrahim&#8217;e (Nisa, 54); Muhammed&#8217;e (Cuma, 2; Bakara, 151; Ali İmran, 164)… Tüm peygamberlere (Ali İmran, 81) de öğretilmişti! İsa Peygamber tam anlamı ile bir manevi eğitimden geçmiş bir peygamberdir. O, hikmeti de kapsayan ve Tevrat ve İncil’i de içine alan geniş bir eğitimden geçmiştir. “Rabbimiz İsa (a.s)’a verdiği İncil ile daha önce gönderdiği ve İsrail oğullarının bozup tahrif ettikleri Tevrat’ın aslını da ortaya koyu­yordu. Çünkü kitaplar ve peygamberler birbirlerini ‘tasdik ederek’ geli­yorlardı.” (Ali Küçük, Besairu’l-Kur’an, Maide 110. ayet tefsiri) Detay, ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımızdadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hz Musa kendi kavminden olanla diğerinin kavgasına mülaki oluyor ve adamı bir tokatta istemeden de olsa öldürüyor. Sonra esas edepsizin kendi adamı olduğunu öğreniyor ve af diliyor. Bu olay sonrasında müritleri ona haber gönderiyor ve hemen kaçmasını, arandığını söylüyorlar. Ve Musa şöyle diyor Allah’ım bana yardım et, bu zalimler beni bulamasın. Aslında olayın aslına bakarsak kim zalim! İstemeden de olsa bir ölü var ortada. Bu durumda onu yakalamak isteyenler mi zalim?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İddiada doğru olan nerede ise bir tane gerçek bilgi yok! Öncelikle, olay esnasında Hz. Musa’nın  peygamber olmadığını hatırlatalım. (Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, Mefatihu’l-Gayb, XVII/490-492; DV, Kur&#8217;an Yolu Tefsiri, IV/219) O’na haber veren de müridi veya ona inanan biri değil kendi soyundan olan bir İsrailoğlu idi. Bahsedilen ayetin meali ise şöyledir: “Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla!” (Kasas, 16) Yani iddia edildiği gibi Hz. Musa karşı tarafı değil, bizzat kendi nefsini kötülemekte, hata yaptığını kabul etmektedir. Gelelim olaya: Yahudilere birçok zülüm yapan firavunun emrindeki bir  memuru olan bu adam, Beni İsrail’den birisiyle kavga ediyor. Onun canına kıymak niyetindeydi. Musa mazlum görünümündeki o kişiye sahip çıkmak niyeti ile  kavgaya karışır.  Ayette  &#8220;feveqzehû&#8221;  kelimesi geçmektedir. &#8220;vekz&#8221;, parmak uçları ile itmek demektir. Bu itmenin bütün avuçla olduğu da söylenmiştir. İbn Mes&#8217;ud bunu şeklinde okumuştur. Bazıları &#8220;vekz&#8221;in, önden, döşten itmek, &#8220;lekz&#8221;in de sırttan itmek olduğunu söylemişlerdir. Yani Hz. Musa, kaza ile bu şekilde o adamın ölümüne neden olmuştur.  (Fahruddin er-Râzi, XVII/490) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Firavun Ahenaton Hz İbrahim mi?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yahudi kökenli iki Fransız bilim adamı Roger ve Messod Sabbah sadece Yahudi kaynaklarından hareketle İslami kaynaklara bakmadan ileri sürdükleri bu görüş sadece kendilerini bağlar. Çalışmalarında ulaştıkları sonuçlarla firavun Ahenaton&#8217;un hayatı hakkında farklı kaynaklardaki bilgiler arasında tutarsızlıklar bulunmaktadır. Mesela, firavunun yaşı, çocuklarının  sayısı, bedensel özürlü olup olmaması, eşi Nefertiti’nin  kız/erkek çocuk sayısı veya çocuğu olup olmaması gibi birçok çelişki örnek olarak verilebilir. İslami kaynaklarla taban tabana zıt olan ve tek taraflı yapılan çalışmalar, yanlı ve sübjektif  ilan edilmeye  mahkumdur. İslami kaynaklar Hz. İbrahim’in yaşlılığında çocuk sahibi olduğunu bildirir. Fransız bilim adamlarına göre ise, 17 yıl krallıktan sonra firavun ölür. Yaşlı iken Kâbe’yi yapan İbrahim rivayetlerine zıt olan bu iddiada, İbrahim olduğu ileri sürülen firavun Ahenaton genç yaşta ölmüş/öldürülmüştür!  Ayrıca, ‘Yahudiler yukarı Nil nehrine de göz koydukları için, kendi ülke sınırlarını genişletmek amacı ile bu çalışmaları ortaya atmışlardır’ şeklinde yorumlarda bulunmaktadır ki, tarihi geçmişten hareketle bugün Filistin’de hak iddia eden İsrail’in böyle planlarının olması ve amacın siyasi hedefleri gözettiği gerçeği göz ardı edilmemelidir! Zaten Hz. İbrahim’in Urfa’da ikamet ettiği de ispatlanmıştır! “Hz. İbrahim Harran’a Ur kentinden gelmiştir. Buna dair yer alan bilgilerde Doğu ve Batı kaynakları adeta ittifak içindedir.” (Ahmet Gündüz, İbrahim (as) ve Ailesinin Urfa ile Olan Bağlantısı, 2022, 6 (1): s. 265-293)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“En’am/6: 104: &#8220;(doğrusu) size rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.&#8221;  bu ifadede de, “rab” ve “bekçi” olarak iki özne bulunmaktadır. “ben bekçiniz değilim” diyen herhalde Muhammed’dir, Allah değil.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Ve ben tutup da sizin elinizden yok buraya gideceksiniz diye zorlayıcı değilim diyor Allah (cc) &#8221; (Mahmut Toptaş, Kur’an-ı kerim Şifa tefsiri, III/111) &#8220;Müşrikler Allah&#8217;ın koruma ve himaye için verdiği ve gösterdiği basiretlere körlük etmiş, Allah&#8217;ın muhafaza ve korumasına tenezzül etmemiş ve çekinmişlerdir. Bu hususta sorumluluk kendilerine aittir. Basiret körlüğü eden kimselere kendi &#8220;ene&#8221;si, yani benliği/egosu, bizzat muhafız olmadığı gibi, yüce yaratıcı da onlara Hafîz (koruyucu) şerefli ismiyle muamele etmez. İşte bizim anladığımıza göre Allah’u Teâlâ&#8217;nın gönderdiği basiretlere körlük ve hakkına nankörlük eden kafirlere, müşriklere karşı &#8220;kim körlük ederse ben size bekçi değilim.&#8221; buyurması bu mana iledir. Ayette &#8220;sizin Rabbiniz&#8221; (Üçüncü şahıstan) mütekellimine (birinci şahsa) iltifat (dönüş) vardır.&#8221; (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur’an dili) ‘İltifat sanatı’ için, ‘<strong>Kur’an&#8217;da hitap tarzları, &#8220;Ben- Biz, Sen, O&#8221; ifadeleri’ adlı yazımıza ve ‘Ateistlere cevaplar’ adlı yazımızdaki ‘Hud, 2. ayet’ hakkındaki soruya verilen cevaba bakılabilir. </strong>Türkçeye bekçi olarak aktarılan “hafîz” kelimesinin  aslı  “h-f-z” kökünden türemiştir. Hfz, “korumak” anlamına gelir. Yani ‘Hafîz’ kelimesinin asıl anlamı “koruyan” demektir. Zaten Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen, Ali Bulaç gibi alimler de meallerinde bu kelimeyi  “gözetleyici ve muhafız “ olarak çevirmişlerdir. Allah (cc) bu ayette, “Size kitap gönderdim, açıklayıcı ve yol gösterici peygamber gönderdim, iyiyi kötüden ayıran akıl ve vicdan verdim, cennetteki nimetleri açıkladım, cehennem azabı ile uyardım, bundan sonra sizi iyilik yaparken alıkoymadığım gibi kötülük yaparken de engellemeyeceğim, iyi olup cennete, kötü olup cehenneme gidecek olan sizsiniz” buyurmaktadır.  Zaten 3 ayet sonra, 107. ayette de bizzat Hz. Muhammed’e  ben onların muhafızı olmadığım gibi ey Muhammed sende ”onlara hafız-koruyucu ve vekil değilsin” buyurulmaktadır.  Yani -haşa-  Muhammed  Kur’an’ı yazdı  iftirasını atmak isteyenlere cevap 3 ayet sonra gelir ve Allah bizzat Muhammed’e “Sen de muhafız değilsin “ buyurur. Hidayet gönül işidir. İsteyen, talep eden ve o yola kendi arzusu ile girene verilen bir lütuftur. Bu konuyu tamamlayan konular için ‘Kaza kader’ ve ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ başlıklı yazılara bakılabilir. Bu soru ile aslında verilmek istenen, ‘Kur’an’ı Muhammed yazdı’ iddiasının cevabına, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hz. İsa Allah katına yükseldikten ve vazettiği din bozulduktan tam 600 sene sonra Kur’an indirildiyse, Allah (haşa) insanların 600 sene boyunca kendisinden uzak ve karanlıkta kalmasına izin vermiş olmaz mı?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Vahiy ulaşıp da unutulduğu yerlerde yaşayanlar, ‘tek ve bir olan yaratıcıya ve ahirete inanmak ve ahlak üzere yaşamakla’ (Bakara, 62) sorumludurlar. (Bu konuda, ‘Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap’ adlı yazımızdaki ‘Hristiyanlar cennete girebilecek mi?’ başlıklı soruya verdiğimiz cevaba da bakılabilir.) “Son­ra da sa­na, ‘Tevhid önderi olan ve putperestler arasında yer almamış bulunan İbrahim’in dinine uy’ diye vahyettik.” (Nahl, 123) Bu se­bep­le haniflik, İslam di­ni hak­kın­da da kul­la­nıl­mış ve samimi, ihlaslı her Müs­lü­ma­n’a ‘ha­nif’ vas­fı ve­ril­miş­tir. Ni­te­kim Pey­gam­ber Efen­di­miz, “Ben, müsamahakar ha­nif di­ni ile gön­de­ril­dim.” bu­yur­muş­tur. (Ah­med, V/266) Özelde Arabistan yarımadası için örnek verecek olursak; Hak dinin özü, Hz. Muhammed dönemine dek devam etmiştir. Efendimiz dönemde İbrahim din üzere yaşayan insanlar hâlâ vardı ve onlara ‘hanif’ deniyordu. Cahiliye dö­ne­min­de, her tür­lü sa­pık­lık­tan ve put­pe­rest­lik­ten yüz çe­vi­rip Hakk’a yö­ne­len, Hz. İbrahim’in di­ni­ne bağ­lı ka­la­rak yal­nız bir olan Allah’a ina­nan bu kişiler ahlak üzere yaşarlardı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Haniflik nedir? İb­rahim’in dinine “ha­nif­lik” de­nilmektedir. Ha­nif ke­li­me­si lü­gat­te, ‘eğ­ri­li­ği bı­ra­kıp doğ­ru­ya gi­den, is­ti­ka­met üze­re bu­lu­nan, baş­ka din­ler­den, ba­tıl inanç­lar­dan ka­çıp yal­nız bir olan Allah’a iman eden’, ‘mu­vah­hid’ de­mek­tir. Ce­nab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöy­le bu­yur­mak­ta­dır: Onlar, “Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. Sen de şöyle de: “Hayır! Biz, Hanif olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” (Ba­ka­ra, 135) “İbrahim ne bir Yahudi ne de bir Hristiyandı. Fa­kat o, Allah’ı bir ta­nı­yan dos­doğ­ru (ha­nif) bir Müslüman idi ve müş­rik­ler­den de de­ğil­di.” (Al-i İm­ran, 67)  Görüldüğü gibi Efendimiz de bu öz üzerinden, Hz. Adem’den gelen İslam dinini (‘İslam tüm dinlerin özüdür’ adlı yazımıza bakılabilir) insanlığa tebliğ etmiştir. Va­ra­ka bin Nev­fel, Ab­dul­lah bin Cahş, Os­man bin Hu­vey­ris, Zeyd bin Amr, Kuss bin Sa­ide gi­bi zat­lar, ha­nif­ler­den bazı­la­rı­dır. Hanifler; can­sız, dil­siz, hiç­bir şe­ye gü­cü yet­me­yen put­la­rın önün­de eğil­me­yi, on­la­ra yal­var­ma­yı çir­kin sa­yar­lar­dı: “Peygam­ber Efen­di­miz nü­büv­vet­ten ön­ce, Bel­dah’ın aşa­ğı kıs­mın­da bu­lun­du­ğu bir sı­ra­da, ora­da­ki­ler ta­ra­fın­dan bir sof­ra­ya davet edil­di. Sof­ra­da Zeyd bin Amr bin Nü­feyl’de bu­lu­nu­yor­du. Alem­le­rin Efen­di­si’ne et ik­ram edil­di. Fahr-i kainat efen­di­miz bu ye­mek­ten ye­me­di­ği gi­bi Zeyd de ye­mek­ten kaçındı. Zeyd, et­ten ye­me­me­si­nin se­be­bi­ni şöy­le izah et­ti: Ben si­zin put­la­rı­nız adı­na kes­ti­ği­niz et­ten ye­mem. Ben sa­de­ce Allah’ın is­mi zik­re­di­le­rek ke­si­len­den yerim. Zeyd, Ku­reyş ka­bi­le­si­nin, hay­van­la­rı­nı put­lar adı­na kes­me­le­ri­ni ayıp­lar ve şöy­le der­di: “Ko­yu­nu Allah ya­rat­tı. Onun için gök­ten yağ­mur in­dir­di, yer­den de ne­bat bi­tir­di. Ama siz onu Allah’ın is­mi­ni zik­ret­me­den ke­si­yor­su­nuz!” (Buhari, Me­na­kı­bu’l-En­sar, 24; Ze­ba­ih, 16) “Zeyd bin Amr, Va­ra­ka bin Nev­fel’i de ya­nı­na ala­rak, hakiki dini so­rup ona uymak üze­re Şam’a git­ti. Ora­da bir Yahudi ali­me rast­la­dı. Onda aradığını bulamadı. Zeyd onun ya­nın­dan çı­kın­ca Hristiyan alim­le­rin­den bi­riy­le kar­şı­laş­tı, onunla da anlaşamadı. Dı­şa­rı çı­kın­ca el­le­ri­ni kal­dı­rıp: Allah’ım, seni şa­hit kı­lı­yo­rum, ben İbrahim’in di­ni üze­re­yim! de­di.” (Buhari, Me­na­kı­bu’l-En­sar, 24) Es­ma bint-i ebi Be­kir der ki: “Zeyd bin Amr’ın ayak­ta di­ki­lip sır­tı­nı Kâbe’ye da­ya­ya­rak şöy­le de­di­ği­ni işit­tim: Ey Ku­reyş ce­ma­ati! Vallahi ben ha­riç hiç­bi­ri­niz İbrahim’in dini üze­re de­ğil­si­niz! Zeyd, di­ri di­ri top­ra­ğa gö­mü­le­cek kız­la­rı (kur­ta­rıp) hayatını ba­ğış­lar­dı. Kı­zı­nı öl­dür­mek is­te­yen ada­ma: ‘Onu öl­dür­me, onun kül­fe­ti­ni ben üze­ri­me alıyorum’ der ve kı­zı alır­dı. Kız bü­yü­yüp ser­pi­lin­ce ba­ba­sı­na: ‘Di­ler­sen onu sa­na tes­lim ede­yim, di­ler­sen ih­ti­yaç­la­rı­nı gör­me­ye de­vam ede­yim.’ der­di.” (Buhari, Me­na­kı­bu’l-En­sar, 24) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“İsa neden babasız yaratıldı, İbrahim değil, Musa değil, Davut değil ya da inandığınız Hz. Muhammed değil de neden İsa. Allah insanları yanıltıp, milyonlarca insanın cehenneme gitmesi için mi, onu babasız yaratıp, zavallıların kafasını karıştırdı. Sorunun cevabını bil derken mantıklı bir açıklama yapmanı bekliyorum sadece.”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce şunu belirtelim, eğer İbrahim olsa idi neden İbrahim, Musa olsa neden Musa diyeceğiniz için Rabbimiz en doğrusunu bilir, İsa ‘peygamberimizi’ babasız yaratmıştır. Gelelim sorunuza. Her peygamberin  mucizesi vardır. O mucizeler onların peygamber olduklarının delilidir. Yoksa mucizelere bakıp peygambere  ilahi vasıflar yüklersek, kuşu gösteren parmağı görünce kuşa değil parmağa takılmak gibi mantıksız sonuçlara ulaşabiliriz. Araçları amaç edinmek sadece hedeften saptırır. İşte örnek Hristiyanlık! Aynı mantığı Hz.  Adem için kullanırsak, O sadece babasız değil hem anne hem babasız yaratılmıştır ve sizler de buna iman edersiniz! Onu ne yapacaksınız? Babasıza ‘tanrının oğlu’ diyen sizler, anne babasız yaratılanı direkt ilah ilan etmez misiniz veya hâlâ neden etmediniz? Sahi Hz. Adem’in suçu ne idi?  O neden ilahi vasıfla nitelendirilmedi de bir de aksine, ilk günah gibi Hristiyanlıktaki  vaftizsiz  silinmez suçun ilk temsilcisi  ilan edildi? Başa dönersek, mucizenin amacı vasıtanın ilahi mesaj ile geldiğini ispat etmektir, yoksa bizzat mucizeyi gösterenin ilah olduğunu işaret etmek değildir. &#8220;Bu olayı insanlara gücümüzü kanıtlayan bir mucize olarak sunmak istiyoruz.&#8221; (Meryem, 21) ayetinin mesajı açık değil midir? Allah bu mucize ile kendisine ulaşılmasını istiyor, siz ise vasıtaya takılıp kalıyor hatta onu ilah seviyesine çıkarıyorsunuz! Şunu da unutmayalım ki, 325 yılındaki İznik konsülüne dek İsa’yı tanrının oğlu kabul etmeyen mezhep ve İnciller de vardı ve hâlâ günümüzde de bulunmaktadır. Başta Üniteryen kilisesi, Amerika&#8217;daki &#8220;Üçleme karşıtları&#8221; adlı birlik ve The worldwide Church of God. Bu kilisenin kurucusu Herbert W. Armstrong, üçleme inancının putperest kültürlerin etkisiyle ortaya çıkan bir batıl inanç olduğunu savunmaktadır! Ayrıca Kuzey Amerika&#8217;da 19. yüzyılda doğan ve Hz. İsa’nın dönüşünün çok yakın oluşuna dikkat çeken “Seventh Day Adventist” hareketi de üçlemeyi reddeder! Gelelim Kitabı Mukaddes&#8217;ten delillere: Bizzat İncil’de, İsa’nın tanrıya dua örnekleri bulunmaktadır: “Biraz ileriye giderek yüzüstü yere kapandı, duaya koyuldu.” (Matta, 26/39) “Halka çimenlerin üzerine oturmalarını buyurduktan sonra, beş ekmekle iki balığı aldı, gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı.” (Matta, 14/19) “Halkı salıverdikten sonra dua etmek için tek başına dağa çıktı. Akşam olurken orada yalnızdı.” (Matta, 14/23) “Sabah çok erkenden, ortalık henüz ağarmadan İsa kalktı, evden çıkıp ıssız bir yere gitti, orada dua etmeye başladı.” (Markos, 1/35) “Onları uğurladıktan sonra, dua etmek için dağa çıktı.” (Markos, 6/46) “İsa öğrencilerine, &#8220;ben dua ederken siz burada oturun&#8221; dedi.” (Markos, 14/32) “O günlerde İsa, dua etmek için dağa çıktı ve bütün geceyi Allah’a dua ederek geçirdi.” (Luka, 6/12) “İsa bir yerde dua ediyordu. Duasını bitirince öğrencilerinden biri ona, &#8220;öğretmen&#8221; dedi, &#8220;Yahya’nın kendi öğrencilerine öğrettiği gibi sen de bize dua etmesini öğret.&#8221; (Luka, 11/1) “Ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir.” (Luka, 22/32) Ayrıca Kitab-ı Mukaddes’te tek tanrıya işaret eden ayetler de hâlâ vardır: Tesniye (4-39): &#8220;Yukarıda göklerde ve aşağıda yerde rab, o Allah’tır, başka yoktur.&#8221; Tesniye (6-4): &#8220;Dinle ey İsrail: Allah’ınız rab, bir olan rabdir.&#8221; Tesniye (32-39): &#8220;Şimdi görün ki, ben O&#8217;yum, katımda ilah yoktur&#8221; I. Samuel (2-2): &#8221; Senden başka ilah yoktur.&#8221; I. Krallar (8-60): &#8220;Rab, Allah olan odur, Ondan başka yoktur.&#8221; İsafa (45-5,6): &#8220;Rab benim ve başkası yoktur, benden başka Allah yoktur.&#8221; Markos: (29-30): “En önemlisi şudur: &#8216;Dinle, ey İsrail! Allah’ımız olan Rab tek Rab&#8217;dır. Allah’ın olan rab&#8217;bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle sev.&#8221; Markos (17-18): &#8220;İyi olan tek biri var, o da Allah’tır.&#8221; Markos (9-32): “İsa ona dedi. &#8220;Allah’ımız bir olan rab&#8217;dir.&#8221; Yazıcı ona dedi: &#8220;Çok iyi öğretmen, hakikat üzere dedin ki, o birdir; o&#8217;ndan başkası yoktur.&#8221; Galatyalılara mektup ( 3/20): “Allah birdir.” Korintoslulara 1. mektup (8/6): “Bizim için tek Allah vardır: Her şeyin kendisinden oluştuğu Allah. Bizler de O&#8217;nun için yaşamaktayız.” Timoteos&#8217;a 1. mektup (1/17): “Sonsuz çağların hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Tanrı&#8217;ya çağlar çağı onur ve yücelik olsun.” Timoteos&#8217;a 1. mektup (2/5): “Tek bir Allah vardır.” Yakup&#8217;un mektubu (2/19): “Sen Allah’ın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun.” Yahuda&#8217;nın mektubu (24): “Kurtarıcımız tek Allah’a yücelik olsun.” İsa (as) Yine Kitab-ı Mukaddes’te Hz. İsa Allah’ın kulu ve resulü olarak da geçer: Matta (12-18): &#8220;İşte benim seçtiğim kulum.&#8221; Luka (24-19): &#8220;Kudretli bir peygamber olan Nasıra’lı İsa.&#8221; Hz. İsa’nın tebliğ ettiği İncil, günümüzde, elimizde bulunan İncil değildir. Bunun en büyük delili yine İncil’de bulunmaktadır. Markos: 1/14: &#8220;İsa tanrının İncil’ini tebliğ ederek Galile&#8217;ye gelir.&#8221; Daha Matta, Markos, Luka, Yuhanna  yazmamıştı ki İncil’lerini, Hz. İsa hangi İncil’i tebliğ etmişti? Tabii ki hak, bozulmamış asıl İncil’i! Baba, oğul mecazi anlamda kullanılmış olabilir mi? Bu mecaz, zamanla asıl anlam gibi algılanmış olabilir mi? Matta (5-9): &#8220;Ne mutlu sulh edicilere, çünkü onlar Allah oğulları çağrılacaklar.&#8221; Matta (6-14): &#8220;İnsanların suçlarını bağışlarsanız, semavi babanız da size bağışlar.&#8221; Bu konuda detay için, ‘Müjde ve sevgi dini olarak lanse edilen Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza bakılabilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Meryem’in  babasının adı İmran, ama Musa’nın babasının adı da İmran. Musa’nın babasının adı İmran olanın kızı var Meryem adı, birileri &#8220;Ey Harun’un kız kardeşi&#8221; ayetini hatalı olduğunu çünkü karıştırılmış diyorlar, yukarıdaki isimlerin aynı olmasından ötürü Hz. Muhammed kişileri karıştırmış ve zamanı da. Hakikaten Harun’un babası İmran mıdır? Ve kızının ismi Meryem?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Önce temel kuralı hatırlatalım: Kur’an’ı Hz. Muhammed yazmamıştır! O, vahiy ürünüdür. Bu konu detaylı olarak ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ adlı yazımızda ele alınmıştır. Sorunuza gelirsek: Bir dilde kullanılan cümleler, kendi dil ailesi içindeki kurallar ile değerlendirilmelidir. Türkçe’yi bilse bile bir yabancının, Yozgat yöresinin &#8220;Eğle&#8221; diye kullandığı fiilin, ‘Dur’ anlamında kullanıldığını bilmesine imkan yoktur! Yabancı biri o kelimeyi duyunca, ‘Eğilmek, eğlenmek’ten hareketle kökenini arar durur! Türkçe ’de bir işe girmek için &#8220;Dayın var mı?&#8221; diye bir deyim kullanılır. Ama hiçbir Türk bunu, annenin kardeşi olarak anlamaz! “İbn”  Arapça’da ‘oğul’ anlamına gelir ama  Türkçe’de hakaret olarak kabul edilir. ‘İhtiyar’ Arapça asıllı bir kelimedir, ‘seçilmiş’ anlamına gelir ama Türkçe’de ‘yaşlı’ anlamında kullanılır. Kısaca Arap dilinin kendine özel kuralları, özellikleri vardır. Onları anlamak için özelde o kelimenin kullanıldığı dönemin Arapçasına veya genelde ise Arapça’nın edebi sanatına hakim olmak gereklidir. Gelelim sorunun cevabına: Sahabeden Müğire b. Şube anlatıyor: Hz. peygamber beni, Necran halkına gönderdi. Onlar bana; gerçekten siz Kur’an’da “Ey Harun’un kız kardeşi!” diye bir ayet okuyorsunuz değil mi?” diye sordular. Ben de “Evet” dedim. Onlar, “Herhalde, Hz. İsa ile Hz. Musa arasında ne kadar zaman geçtiğini de biliyorsunuz.” dediler. Ben Resulullah’ın yanına döndüğümde bunu kendisine anlattım. Efendimiz: ‘Deseydin, onlar daha önceki peygamberlerin ve salih kimselerin ismini kullanıyorlardı.’ diye buyurdu. (Taberi, İbn aşur, Meryem, 27-28. ayetlerin tefsiri) Arapça’da eb (baba), eh (kardeş) ve uht (kız kardeş) kelimeleri birçok durumda geniş manada kullanılır. Gerçek bir kardeşlik değil, akrabalık ve mensubiyet de bildirir. Hz. Meryem validemiz Beni İsrail’den olup Yahudi idi. Hz. Peygambere bu bir soru  olarak sorulmuş, O da: “Meryem zamanındaki insanlar, kendilerinden önce geçen peygamberlerinin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına isim yaparlardı, yani onlara nispet edilirlerdi.” buyurmuştur. Nitekim: Hz. Safiyye, bazı kadınların kendisine “Yahudi kızı Yahudi!” dediklerini şikayet edince Hz. peygamber şöyle buyurmuştu: “Sen niçin onlara: “Oh ya! Harun babam, Musa amcam, Muhammed eşim oluyor, daha ne isterim!” deseydin ya!” (Tirmizi, Menakıb 63; Hakim, el-Müstedrek, IV/31) buyurmuştur. Ayrıca  Kureyş&#8217;te Haşimoğulları kolu vardı. Bu kabileden birisi yanlış bir şey yaptığında &#8220;Ey Haşimoğlu bu yanlışı sen nasıl yaparsın&#8221; gibi bir söz söylenir, bu, o kişinin gerçek anlamda Haşim ismindeki soy büyüğünün oğlu olduğunu göstermeyip, o soyun bir ferdi olduğuna kinaye olarak söylenirdi. (Razi, Meryem, 27-28. ayetlerin tefsiri) Bu tür isimler soyu hatırlatan ve soyun büyüklerine hürmeten koyulan isimlerdir. Nitekim günümüzde de bazı yörelerde büyüklere hürmeten bazı isimler, son derece fazla sayıda isim olarak kullanılmaktadır. Efendimizin açıklamasından da anlaşıldığı gibi, Meryem’in babası olan İmran ile Musa ve Harun’un babası olan İmran birbirinden tamamen farklı ayrı kişilerdir. İsim benzerliğinden başka,  zaman ve mekan bakımından bir yakınlıkları söz konusu değildir. Tıpkı, kendi toplumunda Hz. Meryem’e &#8220;ey Harun’un kız kardeşi!&#8221; diye hitap edilmesi ve bu kelimenin &#8220;Onun din kardeşi ve onun soyundan gelen&#8221; anlamını kullanılması gibi. Genellikle Hristiyan çevrelerden gelen bu eleştirilerin objektif olmadığı, Hristiyanların kendi kutsal kitaplarında da aynı şekilde kullanım tarzlarına rastlanmasından anlaşılmaktadır. Nitekim Luka İncil’inde Hz. Zekeriyya&#8217;nın eşi Elizabeth için &#8220;Harun kızlarındandı&#8221; (Luka, 1/5) denmektedir. (Ömer Faruk Harman, Hz. İsa, İfav, IV/424)  Zaten günümüze dek hiç bir İslam alimi, bu ayetten Hz. Meryem’in gerçekten Hz. Harun’un kız kardeşi olduğunu anlamamış ve böyle bir şeyi düşünmemiş ve eserlerinde böyle bir şeyi dile getirmemişlerdir. Dolayısı ile Arap dili ve Kur’an mantığı çerçevesinde ayetler arasında bir sorun yoktur. Hud suresi 50. ayet: “Ad halkına da kardeşleri Hud’u gönderdik” buyrulmuştur. Buradaki eh (kardeş) kelimesi kullanılmıştır. Ama ayetteki kardeş kelimesi, “kabile üyelerinden biri, onlardan biri” anlamında kullanılmıştır. Hz. Ali, N. Belağa adlı eserde Hevazin kabilesinden olan ibn-i Simmah’ı kastederek, “Kema kale ehu hevazin” yani ‘Hevazinin kardeşinin dediği gibi’ tabirini kullanmıştır. Sakif kabilesinden olan Haccac için ‘Ehu sakif’ denilmektedir. Tüm bu örnekler “Ya uhte Harun” ayetinin “ey Harun’un soyundan gelen” anlamında kullanıldığını göstermektedir. Zaten Medine’de Yahudi ve Hristiyanlarından hiç kimse de bu söze hiçbir zaman itiraz etmemişlerdir. D. Herbelot, ‘Bibliothéque Orientale’ adlı eserinde, bu ayetin manasını “Ey Harun’un kutsal sülalesinden gelen” diye açıklamıştır. Hz. Harun’un görevini İmran döneminde devam ettirenlerden olan Hanne, oğlu olması halinde onu tapınağa hizmete adayacağını vaad eder. Meryem erkek ismidir, erkek beklenirken bir kızları olur, ismini ve adağını değiştirmez bu aile ve görevlerine devam ederler. İşte bu tapınak görevinde olanlar, Hz. Harun’un erkek ise ‘oğlu/soyu’ olarak isimlendirilirler. Ayette de soya atıfta bulunulmaktadır. Bu kutsal görevi Meryem’in soyu devam ettirecektir, bu nedenle, “Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28) denilmiştir. Kısaca üstlenilen göreve atıfla, Hz. Harun’un ismi zikredilmiştir. (H. Kemal Gürger, Ateizmin ve deizmin sorularına karşı İddialar ve izahlar, s. 139) Zaten Hz. Muhammed de, Hz. İbrahim’in ‘milletindir’ (Bakara, 135; Ali İmran, 95)  Halbuki arada, kimi rivayetlere göre üç bin yıl vardır. İşte bu evrensel İslam kardeşliğini anlayamayanlar, aradaki zaman veya mekanların birer sınır olduğunu zannederek insan ve mesajlar arasında set koymaya çalışmakta veya başka zihinlerde sorular oluşturmak istemektedirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Hz İsa için Kur’an’da Mesih sözcüğü kullanılıyor, Mesih ne demektir, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta kullanılan Mesih kavramıyla aynı anlamda mı kullanılır?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesih, kelime olarak ‘bir şey üzerinde el yürütmek, bir şeydeki eseri gidermek, el ile temas etmek’ manalarında olan &#8220;Mesh&#8221; kökünden gelen bir kelimedir. &#8220;Mesih&#8221; kelimesi hem Hz. İsa’ya, hem de Deccala unvan olmuştur. Hz. İsa’ya bu unvanın verilmesinin sebebi ve hikmeti şöyledir: Kur’an-ı kerimin 11 ayetinde geçtiği üzere, &#8220;Mesih&#8221; unvanı İsa aleyhisselama Allah tarafından verilmiştir. Ali İmran süresinin 45. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: &#8220;Hani melekler Meryem’e şöyle demişlerdi: &#8216;Ey Meryem! Allah seni, bir ol emriyle yaratacağı bir oğul ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu Mesih İsa’dır.&#8221; Bu ayetin tefsirinde Kurtubi şu izahı vermektedir: “Hz. İsa’ya mesih denmesi ve nedenleri: İbni Abbas&#8217;a göre Hz. İsa (as), değişik hastalara el sürüp, onları Allah&#8217;ın izniyle sağlıklarına kavuşturduğu için bu lakabı almıştır. Ali İmran 49. ve Maide 110. ayetlerde de bu özelliği belirtilir. Bazı dilcilere göre, bu kelime İbranicede &#8220;meşiha&#8221; olup, ‘güzel bir yaratılışı ve mübarek bir sima ve bir kişiliği’ ifade etmektedir.” (Kurtubi, IV/89) Bazı alimler ise, ‘mesih kelimesinin, ‘tertemiz’ anlamında olup Hz. İsa&#8217;nın günahlardan arındırılmış bir insan olduğunu ifade ettiğini’ söylemişlerdir. (Taberi, IV/35) Diyanetin Ali İmran 45. ayet tefsirinde, “Kelimenin Aramice aslı olan meşiha ve İbranice aslı olan maşiah, “sıvazlanmış” anlamına gelmekte olup, İsrailoğullarında hükümdarlık görevine başlarken kahin (üst düzey din adamı) tarafından kutsal yağ sürülmesi geleneğine bağlı olarak krala mesih unvanı verilir olmuştur.” (Zemahşeri, I/189; Reşid Rıza, III/305; Ömer Faruk Harman, Hz. İsa, İFAV Ans., II/423; Mesih, III/224) denmektedir. Muhammed Abduh ayetin tefsirini, “Hükümdar, adaleti gerçekleştirmesi ve halkın uğradığı haksızlıkları gidermesi için başa geçirilir. İsa Mesih de bunu yapmıştır. Mesih, onların dinin gerçek amaçlarına dönmelerini ve haksızlıkları ortadan kaldıran kardeşliğe yönelmelerini sağlamıştır.” şeklinde yorum yapmaktadır. Burada üzerinde asıl durulması gereken konu, bizzat misyonerlerce de dile getirilen, &#8220;İsa&#8217;nın mesih olduğunun Kur’an&#8217;da da dile getirilmesi&#8221; iddiasıdır ki, Kur’an&#8217;daki İsa aleyhisselam ile ilgili ayetlerin tümüne bakıldığında, bu iddianın tamamen Hristiyan misyonerlerin amaçlarının dışında bir kullanımı ifade ettiği açıkça görülmektedir. İsa peygamberin bizzat bir kul olduğu; Meryem&#8217;in oğlu olduğu (Ali İmran, 45) ve tıpkı Adem peygamber gibi yaratıldığı (Ali İmran, 59; Meryem, 19; Nisa, 157-160, 171) şeklindeki ayetler, misyonerlerin iddialarına Kur’an&#8217;dan kaynak bulma çabalarını tamamen geçersiz kılmaktadır. Bu konuda ‘Hristiyanlık, Papa ve İncil’ adlı yazımıza da bakılabilir. İsa peygambere;  babasız doğumu, doğduğunda bebekken konuşma, kendisine öğretilen “kitap, hikmet, Tevrat, İncil&#8221;, ölüleri diriltme (Maide, 110) gibi mucizeler verilmiş ve bu özelliklerin vurgulanması için de, tefsirlerde farklı özellikleri ayrı ayrı ifade edilen ‘Mesih’ terimi kendisi için kullanılmıştır. Ama sonuçta O (as) “Meryem ‘oğlu’ Mesih” yani sadece bir peygamberdir: Maide 75: “Meryem oğlu Mesih (İsa) bir peygamberden başka (bir şey) değildir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Anası çok sadık bir kadındı. İkisi de (birer kul ve beşer olarak) yemek yerlerdi. Bak, biz ayetleri onlara nasıl apaçık bildiriyoruz. Sonra da bak onlar nasıl hakikatten çevriliyorlar.” Bakara, 136: “Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yakup oğullarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” Biz Müslümanlara göre tüm peygamberler gibi İsa peygamberde bir kul ve resuldur ve diğerlerinden bize göre bir farkı yoktur. Her birinin ayrı mucizeleri olsa da hepsi Allah’ın kulu ve peygamberidir! Hepsi bizim peygamberimizdir! &#8220;Andolsun, “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) “Ey israiloğulları, benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Çünkü o, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur.&#8221; (Maide, 72) İsevilikteki  Mesih, direk rab olan İsa’dır ve asla İslam&#8217;la ‘içerik olarak’ bir benzerliğe sahip değildir! Yine Kur’an&#8217;da Hz. İsa için geçen &#8220;kelimetullah&#8221; sıfatı da asla başka anlamlara çekilmemelidir. Kur&#8217;an&#8217;da üç yerde Hz. İsa&#8217;nın &#8220;Allah&#8217;tan bir  kelime&#8221; olduğu ifade edilir. (Al-i İmran, 39, 45; Nisa,171) Nasıl ki, Hz. Musa&#8217;ya ‘Kelimullah’, Hz. İbrahim&#8217;e ‘Halilullah’ isimleri verilmişse, Hz. İsa&#8217;ya da bu sıfat Allah tarafından verilmiştir. Hz. İsa&#8217;yı Cenab-ı Allah, babasız olarak &#8220;ol&#8221; emriyle yani ‘kelimesiyle’ yarattığı için, ‘Allah&#8217;ın kelimesi’ sıfatını kendisine vermiştir. (Rağıb el-İslahani, el-Mufredât fî Garibi&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 439-440) Ama Hristiyanlar İsa’yı, Allah’ın kelam/konuşma sıfatının et-kemiğe bürünmüş hali olarak kabul etmektedir! Tıpkı, ‘oğul’ kelimesini farklı anladıkları gibi! Nitekim Allah’u Teâlâ, Adem&#8217;i de anasız babasız topraktan yaratmıştır. &#8220;Allah nezdinde İsa&#8217;nın durumu, Adem&#8217;in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona &#8220;Ol&#8221; dedi o da oluverdi&#8221; (Ali İmran, 59) Bu konudaki uyarı ayetleri ile konumuzu bitirelim: Meryem, 30, 36, 88-92; Maide, 73, Nisa, 171: “Cevabı çocuk verdi: “Ben Allah’ın kuluyum; O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. İsa şunu da söyledi: “Muhakkak ki Allah, benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. O halde O’na kulluk edin, doğru yol budur.” Rahman çocuk edindi” dediler.  Hakikaten çok çirkin bir iddia ortaya attınız. Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahman’a çocuk yakıştırıyorlar. Halbuki çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz. Şüphesiz &#8220;Allah üçün üçüncüsüdür&#8221; diyenler kafir olmuşlardır. Oysa bir tek ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse onlardan inkar edenlere acıklı bir azap dokunacaktır. Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur. Şu halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin, “(Tanrı) üçtür” demeyin, bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“Kur’an da adı gecen peygamberlerin hepsi orta doğuya gelmiş peygamberler. Oysa Kur’an’da 250 bin peygamber gönderildiği söyleniyor, dolayısıyla neden sadece orta doğudaki peygamberlerin ismi zikrediliyor?”; “Allah neden hep Yahudilere peygamber göndermiştir?”</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an’da 250 bin peygamberden bahsedilmez, böyle bir ayet yoktur! Kur’an&#8217;da Yahudiler bir prototip olarak, onların düştüğü yanlışlığa düşülmemesi, tarihten ders alınması, ibret alınmaları için özellikle üzerlerinde durulan bir topluluktur. Günümüzde Yahudi sermayesinin ve siyonizmin dünyayı ne hale getirdiğini canlı olarak da yaşamaktayız! Günümüzde ‘Yahudileşme Temayülü’ şeklinde tarif edilebilecek olan, İlahi vahyi dünyevi menfaatler için değiştirmeye, kullanma ve dünyevileşmeye karşı İslam toplumunu uyarmak için Kur’an, bir numune/örnek olarak Yahudilerden bahsetmektedir. Yoksa sadece peygamber Yahudilere gönderilmiş değildir. Konu, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ başlıklı yazımızın “Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?” adlı soruya cevapta ele alınıp cevaplanmıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/musa-kizildeniz-1" rel="attachment wp-att-2371"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2371" title="musa-kizildeniz-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musa-kizildeniz-1.jpg" alt="" width="400" height="284" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;" align="center"><span style="color: #000000;"><strong>     </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Bilim Musa mucizesini de aydınlattı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Binlerce yıllık Hz. Musa peygamber esrarı çözülmüş olabilir mi? Musa Peygamber’in Mısır’da firavundan kaçan İsrailoğullarını kutsal topraklara ulaştırmasını sağlayan ‘denizin yarılması’ mucizesinin arkasında fizik kanunları olduğunu öne süren bir araştırmanın iddiası bu şekilde. ABD’li araştırmacıların bilgisayar simülasyonlarına dayanan çalışmasına göre, kutsal kitaplarda tarif edilen ‘mucizenin’ gerçekleştiği gece esen sert rüzgarlar ve deniz yatağının coğrafi yapısı, suyun geriye doğru çekilmesine neden oldu.  Rüzgarların suyu nasıl etkilediği üzerine Colorado Üniversitesi’ndeki ulusal atmosfer araştırmaları merkezi’nde yürütülen daha geniş bir çalışmanın parçası olan bilgisayar simülasyonlarında, nehrin bir lagüne ya da göle döküldüğü durumlarda, rüzgarın suyu geriye itebildiği görüldü. Araştırmayı yürüten ekipten Carl Drew, simülasyonların kutsal kitaplarda anlatılan göçteki durumla uyuştuğunu söylüyor. Buna göre, “suyun ikiye yarılması, akışkanlar dinamiğiyle anlaşılabilir. Rüzgar, suyu fizik kanunlarına uyumlu bir şekilde hareket ettiriyor ve iki tarafından su geçen, güvenli bir pasaj açıyor. Daha sonra da su tekrar yerini alıyor.” simülasyon eski haritalar, uydu verileri ve bölgenin arkeolojik yapısı incelenerek uygulanmış. Sonucunda da doğudan saatte100 km. hızla ve 12 saat süreyle esen rüzgarların, suların iki yana açılmasını sağladığı görülmüş. Bu da yaklaşık 3 km. uzunluğunda, 5 km. genişliğinde kara geçişi yaratıyor. (Reuters, 23/09/2010) Mucizenin aynen böyle olduğunu iddia etmemiz mümkün değildir! Bu sadece, ateist itirazlara cevap vermede bir aşama olabilir. Yoksa zaten mucize, normal dışı ilahi kaynaklı olaylardır! (DİA, mucize maddesi)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">   </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/musamucizesi-1" rel="attachment wp-att-2372"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2372" title="musamucizesi-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/musamucizesi-1.jpg" alt="" width="650" height="481" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/guncel-yunus-as-1" rel="attachment wp-att-2374"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2374" title="guncel-yunus-as-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/guncel-yunus-as-1.jpg" alt="" width="650" height="436" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">          </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/allah-rab-1" rel="attachment wp-att-2258"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2258" title="Allah-rab-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/Allah-rab-1.jpg" alt="" width="232" height="156" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html">Oryantalistlerin Kur’an, İslam ile ilgili eleştirilerine cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/oryantalistlerin-kuran-islam-ile-ilgili-elestirilerine-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğan Aydın&#8217;a cevaplar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 15:23:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Aydın'a cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[gerici]]></category>
		<category><![CDATA[ilerici]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1154</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar IV Erdoğan Aydın&#8217;a cevaplar Kendilerini entelektüel, okumuş, aydın, rasyonalist gören ateistlerden biri olan Erdoğan Aydın, eserinde her seferinde Allah (cc) adını yazınca &#8220;Allah&#8217;ın -varsa eğer- ve onun peygamberi olduğunu iddia eden muhammed&#8217;in.&#8221; diye yazındığını görünce, Turan Dursun ve İlhan Arsel’in eserlerini okurken fark edilen ‘hınç ve öfkeyi’ aynen hissedilmektedir. Bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html">Erdoğan Aydın’a cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Ateist yazarlar ve eserlerindeki iddialara cevaplar IV</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>Erdoğan Aydın&#8217;a cevaplar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kendilerini entelektüel, okumuş, aydın, rasyonalist gören ateistlerden biri olan Erdoğan Aydın, eserinde her seferinde Allah (cc) adını yazınca &#8220;<em>Allah&#8217;ın -varsa eğer- ve onun peygamberi olduğunu iddia eden muhammed&#8217;in.&#8221; </em>diye yazındığını görünce, Turan Dursun ve İlhan Arsel’in eserlerini okurken fark edilen ‘hınç ve öfkeyi’ aynen hissedilmektedir. Bu kadar önyargı ve düşmanca yazılan kitaplarda da yalan, iftira, okuyucuyu yönlendirme bolca görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Peki ya bu cümlenin, mantık ve saygıdan vazgeçtik, seviyeli bir tarafı var mıdır? &#8220;<em>muhammed&#8217;in okur-yazar olması ‘ihtimali’ de var.  muhammed, okur-yazar ‘olmasa bile’ kör ya da sağır da değildi</em>.&#8221; Okuryazar mı değil mi, “Ben her iki ihtimalle de saldırmalıyım” mantığı ile yazılan bir kitap, seviyeli, objektif ve bilimsel bir çalışma olabilir mi? Biz tüm ateistlerin baş harfini büyük yazarken, gerek ‘Allah’ gerekse ‘Hz muhammed’ adının ‘özellikle’ küçük yazıldığına birçok ateist eserde şahit olduk!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yine oryantalistlerin her defasında bıkmadan ortaya attığı, ‘Kur’an’ı Muhammed Tevrat ve İncil’den alıntılayarak yazdı.’ iddiasını oryantalistlerden iktibaseden ateist yazarlar asıl intihalci olmuş olmuyorlar mı?! İddianın devamı olan ve peygamberimizin &#8220;kölelerden&#8221;  öğrendikleri ile Kur’an&#8217;ı yazdığı iddiası ne kadar mantıklıdır? Bu iddiaya cevap için  ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’, ‘Kur’an ve bilim’ adlı yazılarımıza müracaat edilebilir. Aydın iddialarının devamında,  Kur’an&#8217;ın yazılması, Nuh tufanı ve Gılgamış destanı benzetmelerinin, Kur&#8217;an&#8217;ın Tevrat-İncil&#8217;den alıntı ile yazıldığı gibi klasik oryantalist iddialarını tekrarlamaktadır ki, aynı başlıklar altında bu iddialara cevaplar için de, ‘Dinler, Sümerler ve Gılgamış destanı?’, ‘İslam tüm dinlerin özüdür.’, ‘Kur’an’da çelişki yoktur.’ adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Temel amacı, insanların tevhit eksenli erdemli, ahlaklı, yardımsever bir hayat yaşamalarını sağlamak olan bir kitabın içeriği hakkında yazarın merak ettiği konulara da bir göz atalım: “<em>hangi tarihte, aralarında ne kadar yaş farkı , kıyafetleri nasıldı?, meyvenin adı neydi?, ne kadar yaşadılar? kaç yılında öldüler? eger siz allah-varsa eğer- olsa idiniz:&#8230;.ya&#8230; yoksa” </em>İnsanlığın hem dünya hem ahiret mutluluğunu sağlamak için gönderilen ve evrensel bir içeriğe sahip kitapta renk, tarih, elbise modeli arayan bir zihniyet ile karşı karşıyayız! Rasyonalist ve mantık sınırları içinde sayılabilecek soru ve sorunların cevabı Kur’an’da zaten var iken, hayatta hiçbir karşılığı olmayan soruların cevabını, bir bakıma İslam’ın anayasa kitabı sayılacak kutsal bir kitapta arama gayreti hangi mantıkla açıklanabilir? Renk, isim, detay hadis kitaplarında bulunur, Kur’an ise ana hatları belirler ve Hak yolun sınır çizgilerini belirler. Kısacası, yanlış sorunun cevabı da yanlış yerde aranmaktadır. Üstelik ateistlerin bu tür gereksiz sorularına Kur’an’da cevap bulamayınca, ‘Kur’an soru sormayı yasaklıyor’ diye yaygara başlatmaları da ayrı bir garabettir. Bu konuda, “İslam’da  soru sormak yasaklanmış mıdır?” adlı soruya verilen cevabımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam&#8217;a düşmanlığı  bakın bu yazarı ne şekillere sokuyor. İslam domuz etini yasakladı ya, <em>&#8220;kaldı ki, domuz besiciliği karlı bir istir. domuz, bir yılda 15-20 yavru doğurur bir senede. bir domuz, kesilme zamanına bir seneden kısa surede gelir.kesilme zamanında 150 kilo tartar&#8230;.bugun, et fiyatlarının yukseklıgı karsısında yeterince et alamayan kisiler, domuzun pazara girmesi ile, daha ucuza daha cok et alabilirler</em>.”  Şimdi dikkat lütfen şu domuzun marifetlerine &#8221; <em>abd ve avrupa&#8217;nın onde gelen gelismis ulkelerinde, domuz eti bol miktarda, salam, sucuk, sosis, lop et olarak tuketilir. ve, bu ulkelerin insanları, daha gelismis daha yapılı vucuda sahiptirler, daha uzun boyludurlar. sporun her sahasında daha basarili olurlar, cunku daha saglam bir vucuda sahiptirler. beyinleri de daha iyi calısır, bilim-teknik, ekonomi alanında daha ileridedirler. ulkeleri daha gelismis, daha temizdir. yollar, evler, arabalar, evlerindeki esyalar, hersey.. daha gelismis ve daha moderndir. (bunlar, akıllı olduklarını gosteriyor). cunku, bu insanlar, cocukluklarından beri &#8220;yeterli hayvansal protein ve et&#8221; tüketiyorlar. bu da et verimi yuksek domuz sayesinde oluyor&#8230;.&#8221;</em> Demek ki bizim kalkınamamamızın sebebi ilim, okuma, düşünme, araştırma eksikliği değilmiş. Mesela domuz eti yemediğimiz Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı dönemlerde İslam alemi gerek ekonomik gerek siyasi olarak dünyaya hakim değildi demek! Bu konuda, “İslam ülkeleri neden geri?” adlı yazımıza da bakılabilir. Peki domuz eti yediği halde ilerleyemeyen Hristiyan ülkeler hangi kategoriye sokulacak? Hadi bir genelleme yapalım, dünyada emperyalist faaliyette bulunmayıp domuz eti yediği halde ilerleyemeyen, Asya’dan Afrika; Avustralya’dan Amerika kıtasına kadar birçok ülke için ne diyecek acaba sayın Aydın?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Çok yaşamanın sırrını da çözmüştür sayın Aydın. Spor, yüksek yaşam standartları, bilgi vs değil<em>: &#8220;domuz eti yemeyen İslam ulkelerindeki insanlara gore cok daha fazla yasıyorlar. demek ki, daha saglıklılar. demek ki, yedikleri domuz etinin bir zararı yok.. bilakis, faydası bile olabiliyor..din yasaklamıs, bilimsel gecerligi olmayan kısıtlamaların esiri olmamak lazımdır&#8221;</em> Bilimsel geçerlilik bakalım nasılmış? Bilimsel açıdan domuzun sağlığa zararları: Domuz eti çok yağlı olması, domuz yağı içerisinde &#8220;sutoksin&#8221; denilen zehirli maddelerin olması, vücuda giren bu maddelerin dışarı atılması için lenf bezlerini daha çok çalıştırması ve sonuç itibari ile lenf düğümlerinin (bademcik gibi) iltihaplanması ve şişmesine neden olması, domuz etinde bulunan anormal miktarda kükürtün kıkırdak kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanmalara yol açması, kireçlenme ve bel fıtığına yol açması, domuz eti ve yağı kullanan kişinin derisinde &#8220;imidazol&#8221; denilen maddelerin kaşıntıya yol açması, egzama dermati, nörodermatit gibi iltihabi deri hastalıklarına zemin hazırlaması, domuz etiyle insanlara geçen bu hastalıkların domuzlarda ağır bir hastalık yapmamasına rağmen insanlarda öldürücü etkiye sahip olması ve bu hastalığın tek kaynağının domuzlar olması, trişinellozise neden olması vd. Ottowa Üniversitesi araştırmacıları domuz eti tüketimi ile karaciğer iltihaplanması olan siroz arasında orantılı bir artışta tespit etmişlerdir. Araştırmayı yapan Dr. Amin Nanji ve Dr. Samuel French domuz eti ile alkol tüketildiği zaman riskin daha da arttığını belirtmektedirler. İsviçre, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde kişi başı ortalama domuz eti tüketimi ile sirozdan ölenlerin oranları da doğru orantılıdır. Domuz eti ve yağı, cilt kanseri, mide kanseri, bağırsak kanseri, lenf kanseri gibi kanser çeşitlerine yakalanma riskini de arttırmaktadır. Ayrıca taşıdığı aşırı büyüme hormonu nedeniyle kanserin gelişmesine zemin hazırlamaktadır. Yapılan araştırmalarda vücudun metabolizmasının dengesizliği ile oluşan bir tür hastalık olan obeziteye yakalanma riskinin domuz eti kullanımı ile doğru orantılı olduğu belirtilmektedir. İşte bu nedenle de özellikle Hristiyan ülkelerde obezite çok yaygındır. Kısaca, domuz eti kanserojen maddeler taşımakta, pellegra hastalığına, siroza ve multiple sklerozis hastalığına yol açmakta, insanlara bulaşıcı olan hepatit virüsünü, Toksoplazma parazitini, Yersinia bakterisini barındırmaktadır. Yine 100 yıl önce, İspanyol gribi 500 milyondan fazla kişiye bulaşmaş ve 18 ay içinde 50 milyon dolayında insanın ölümüne sebep olmuş ve insanlık tarihinde bilinen en büyük salgınlardan biri olmuştu. Yıllar sonra açılan bazı toplu mezarlardan alınan örnekler sonucu ölüme neden olan H1N1 virüsün domuz gribi ile aynı virüs olduğu tespit edilmiştir. Domuz etinin haram olmadığı Hristiyanlıkta bile artık papazlar domuz etinin zararlarını anlatmaktadırlar. (Video; youtube.com/watch?v=RqZCvYGacMc)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın devam ediyor: <em>&#8220;tüm dinler bir masaldır. Günümüzdeki tek tanrılı dinler, çok tanrılı dinlerin değişimi sonucu meydana gelmişlerdir.&#8221;</em>  Bu iddiaya cevaba “İslam tüm dinlerin özüdür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın bir başka yerde de, &#8220;<em>demek ki hadislere yalan karışmış&#8221;</em> derken daha sonra o uydurma, yalan hadisleri delil gösterip İslam&#8217;a saldırmaktadır : <em>&#8220;özellikle &#8220;Türkler&#8221; için &#8220;hadis&#8221;ler vardır. Türkler için hiç de iyi şeyler söylemeyen bu hadisler</em>…” yine yazardan bir itiraf: <em>&#8220;hadis uydurmacılarıyla savaşıyor görünenler, uydurma diye nitelediklerini toplamıslardır da. bugun elimizde uydurma hadislerin toplandığı kitaplar vardır</em>. içlerinde Türklerle ilgili uydurma hadislerde geçiyor o kitapların ama Sayın Aydın onları görmemiş demek ki! Evet, İslam alimleri, Efendimiz adına uydurulan birçok hadisleri ifşa etmiş, yalan olduklarını belgelemişlerdir. Bunlar arasında ırkçılık kokan birçok hadiste bulunmaktadır. Unutmayalım ki sadece Türkler, Araplar değil, birçok ırkla ilgili yalan hadisler uydurulmuştur. Peki, bu hadisin neresinde ırkçılık vardır?<em> &#8220;şu da kıyamet alametlerinden: kıldan(keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz &#8220;</em> hazreti Resul gelecekle ilgili bir haber veriyor ve bu aynen oluyor. Araplar Müslüman olmadan önce Türklerle savaşıyor, burada ırkçılık yoktur, aksine kıyamet kopmadan olacak olaydan haber veren bir mucize söz konusudur.  Ama ateist yazar buradan hareketle Hz. Resul’ü &#8220;Türk&#8221; düşmanı ilan edebilmektedir. Bu hadisin aksine bazı ırkçılar da, Hz. Resul’ün ağzından &#8220;Türkleri öven&#8221; birçok hadis  uydurmuşlardır. İşin ilginç yönü ateist mantalite sahipleri ile faşist mantaliteye sahip olanların uydurma hadislere sarılmaları, onlardan medet ummada yarışmalarıdır! Bu konuda ‘Tefsirde israiliyyat, hadiste mevzuat”’ ve ‘Türkler hakkındaki uydurma hadisler ve Türklerin Müslüman olması.’ adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ya şu mantığa ne demeli?: <em>&#8220;biz her peygamberi, kendi toplumunun diliyle gönderdik. ille de böyle yaptık ki, o toplumdan olanlara anlatabilsin.&#8221; (ibrahim suresi, ayet: 4.) demek ki, kur&#8217;an&#8217;a göre, &#8220;tanrı&#8217;nın elçisi&#8221;nin bir &#8220;toplum&#8221;u var.</em>  Şimdi soralım, Aydın’a göre Allah (cc) Arap toplumuna Çinçe konuşan birini mi göndermeliydi? Hz Muhammed’in ilk muhatap çevresi kendi kabilesi idi ve onlarla doğru iletişim kurabilsin diye Allah Kur’an&#8217;ı Arapça olarak indirmiştir! Kur’an, Hz. Resul&#8217;e hitaben &#8220;Seni alemler -yani hem tüm insanlara hem cinlere- rahmet olarak gönderdik&#8221; (Enbiya, 107); &#8220;Biz seni tüm insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.&#8221; (Sebe, 28) ayetleri, oryantalist iddia olan Hz Muhammed’in sadece Araplara gönderildiği iddialarını tekrarlayan Aydın’ı çürütmektedir. Kur’an önce &#8220;Yakın çevrene” (Müddessir, 1-2) sonra  ‘Mekke’ ve ‘çevresi’ne (En’am,  92) uyarıcı olarak Hz. resul’ün gönderildiği bizlere haber vermektedir. Daha sonra İslam yayıldıkça tedrici olarak, kademe kademe hedef kitle genişletmiştir. Mekke&#8217;den tüm alemlere  rahmet mesajları yayılmıştır. Ama yazar bu tedrici/aşamalı  tebliğ metodunu kavrayamamakta ve bakın ne demektedir :<em>&#8220;muhammed&#8217;in &#8220;tüm insanların peygamberi&#8221;, kur&#8217;an&#8217;ın da &#8220;tüm insanlara yönelik&#8221; olduğunun anlatıldığı ayetler de var. kur&#8217;an&#8217;daki nice çelişkilerden biridir bu&#8221; </em>Aydın hem olayı anlamamakta hem de anlayışsızlığının faturasını da yine İslam’a çıkarmaya çalışmaktadır! Bu konu daha detaylı olarak &#8216;Kur’an&#8217;da çelişki yoktur&#8217; adlı yazımızda, “Kur’an sadece Araplara mı indirilmiştir?” başlığı ile ele alınıp cevaplanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;B<em>en de diyorum ki: Müslüman erkek, Müslüman olmayan kadınla evlenebiliyor ama, Müslüman kadın Müslüman olmayan erkekle evlenemiyor. bu da islamın kadın-erkek eşitliğine bakış açısını gösteren bir diger örnek!.. insan haklarından söz eden &#8220;türban&#8221;lılar.. ne dersiniz?</em> &#8220;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İslam, başka dinden olanların “zorla&#8221; İslam&#8217;a sokulmasını yasaklamıştır. ‘La ikrahe fiddin’: ‘dinde zorlama yoktur’ ayeti bunun en büyük delilidir. O nedenle Müslüman bir erkek Müslüman olmayan bir kadınla evlenebilir çünkü onu Müslüman olması için zorlama diye bir şey söz konusu olmaz, bu İslam&#8217;a aykırıdır. Ama diğer din, fikir sistemlerinde bu hoşgörü- insan hakkı yoktur. Kadın kendini zorlayan kocası karşısında zor durumda kalabileceği ihtimaline karşı  İslam -çünkü Müslüman olmayan kocayı sınırlayacak, Kur’an ayeti gibi kesin bir kısıtlayıcı hüküm yoktur başka din ve fikir akımlarında- Müslüman kadınların, Müslüman olmayanlarla evlenmesine izin vermemiştir. Zaten aradaki dini farklılığı göz ardı edip evlenen kadınların daha sonra evlendiği yabancı erkek ile evliliklerinin yürümediği ile ilgili birçok gazete haberi ve araştırması sık sık basına aktadır. Boşanmalardaki ortak yön, ‘Kültürel uyuşmazlık’ şeklinde özetlenmektedir. (Abdulmuttalip Baycar, Türk-Alman Evliliklerinde Yaşanılan Problemler ve Başaçıkma Yöntemleri (Dini-Kültürel Farklılıklar Bağlamında), Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 40, Yıl: 2019, Aralık, s. 408) Bu kadın erkek eşitsizliği değil, tam aksine kadınların geleceklerinin ve huzurlarının korunmasına yönelik bir tedbirdir. “Oyuncu ve sunucu Hande Ataizi ile Amerikalı gazeteci eşi Benjamin Harvey boşandı. Evlilik birliği süresince evliliğin ilk günlerinden itibaren taraflar arasında var olan sevgi ve saygının azaldığını anlatan Hande Ataizi’nin avukatı Şeyda Yıldırım dava dilekçesinde, “İlerleyen zamanlarda ‘farklı kültürlerden yetişmiş olmalarından kaynaklı’ olarak baş gösteren geçimsizlik daha çok artmış, fikri ve ruhi anlaşmazlık nedeniyle müşterek hayatın devamı çekilmez hale gelmiştir.” (Hürriyet, 6.6.2018) “Kiliseye çok gidiyor boşanmak istiyorum. Oyuncu Perihan G., Nijeryalı eşinin haftanın 4 günü kiliseye gittiğini ve kendisini de kilisiye gitmeye ‘zorladığını’ ileri sürerek boşanma davası açtı.” (Milliyet, 07.02.2017) “Yahudi veya Hıristiyan biriyle Müslüman kadının evliliği durumunda bu dinler, Müslüman kadının kendi dinlerine girmesini istemektedirler.” (Şemsuddin Muhammed b. Muhammed el-Hatib Şirbini, Muğni’l-Muhtac ila Ma’rifeti Maani Elfâzı’l-Minhac, III/187; Vehbe Zuhayli, Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, VII/153) “Halbuki İslâm’da “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256) anlayışı gereği Müslüman bir erkeğin, ehl-i kitap bir kadınla evlenmesi durumunda, bu kadının kendi dininde kalmasına müsamaha ile yaklaşılmaktadır.” (Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, el-Ahvalü’ş-Şahsiyye, s. 65) Bu konuda ayrıca, ‘İslam barış dinidir.’, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’, ‘Modernizm ve kadın’ ve ‘İslam’da Kadın Hakları.’ başlıklı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone  wp-image-15067" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hande-farkli-kulturfrk.png" alt="" width="280" height="234" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-7082 " src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/histerkekleevlilik-1.jpg" width="256" height="217" /> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın’ın mantık ve kıyas seviyesi hakkında ipucu veren bir örnekle devam edelim: Soru (Diyanete sormuş bir vatandaş): Mahkeme kararı ile boşanmış eşler, dini açıdan da boşanmış sayılır mı? Cevap (diyanetten): Mahkeme kararı ile boşanmış eşler, dini açıdan da boşanmış sayılır. Devam ediyor yazar <em>&#8221; tam bir çelişki daha..  muhammed zamanında medeni kanun ve mahkeme mi vardı.&#8221; </em> Peki sayın Arsel, ya medeni kanunlar İslam&#8217;ın kuralları ile örtüşmüş ise?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Devam ediyor Arsel,<em> &#8220;İslamiyet dinini benimseyenlerin arasında bu denli cogunlukta &#8220;kör cahil&#8221; insan olması neden? eger, ıslamiyet insanlara fayda saglayan bir din olsa idi, kendisini benimseyenlerin bu denli cahil kalmalarını onlerdi. &#8220;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Günümüz Müslümanlarının içler acısı hali acaba kimin suçudur? İlk emri &#8220;Oku&#8221; olan, “Düşünmüyor musunuz, aklınızı ne de az kullanıyorsunuz” şeklinde yüzlerce ayeti bünyesinde barındıran bir kitaba inandığını söyleyenler, o kitabın gereğini yerine getirmiyorlar, düşünüp, araştırmıyorlarsa suç kimindir? Bir insan doktordan reçeteyi alıp okusa ama uygulamasa ve ölse, suç kimindir? Yazara göre doktorun ve reçetenin! Binlerce yıldır sabun var ama hala pis insanlar da bulunmaktadır. Suç sabun da mı, sabuncuda mı yoksa alıp kullanmayan veya alıp sabunu duvara asan insanlarda mı? İlaca sahip olmak yetmez ilacı kullanmak da lazımdır! Yoksa ortaçağ döneminde durum böyle mi idi Müslümanların durumu?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“İslam medeniyeti, Helenizm ile modern dünya arasında bir geçiş olmaktan başka kendisi de başlı başına bir medeniyet ve kültür dünyası kurarak üçüncü ve en zengin halkayı oluşturmuştur. Nitekim Philip Hitti: “İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardım ve hediyesi ilimdir”, R.V. Bodley de: “Rönesansı İslâmiyete borçluyuz” gibi sözleriyle bu gerçeği dile getirmişlerdir. Çağdaş düşünürlerden W.M. Watt da yakın dönemlerdeki gelişmeler neticesinde Orta Çağ Hırisyan yazarlarının çizdikleri İslam tablosunun tamamen iftira olduğunu, İslamın Batı bilimsel düşüncesine yaptığı tesirin kasıtlı olarak ya küçümsendiğini ya da gözmezlikten gelindiğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.” (Prof. Dr. Adem Yerinde, Kur’an-ı Kerim’e Göre Bilimsel Düşüncenin Temelleri, Ağrı İslami İlimler Dergisi, 2018 (2), s. 26) Ama bu iftiralara inanan içimizdeki birçok ateist sanki gerçekmiş gibi bu iddiaları tekrarlamaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hem bilim hem ekonomik anlamda Müslümanların Batıya etkileri hakkında, ‘Batı medeniyeti’nin Doğu kökenleri’ adlı eserinde Prof. John M. Hobson şöyle demektedir: “900’lü yıllarda Ortadoğu ile kuzey Afrika, o dönemde medeniyetin beşiğiydi. Buralar sadece dünyanın en ileri bölgeleri olmakla kalmamış, aynı zamanda müthiş bir ekonomik büyüme de göstermişlerdi. İslam aleminde 800 yılından itibaren bilimsel düşünce hızlı bir şekilde gelişiyordu. ‘Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu yerine’, aslında Müslüman ahlakı ve kapitalizmin ruhu’nun yazılması gerekirdi. Böylece de neden sadece İslam’ın önemli iktisadi gelişmelere refakat edebilecek bir nitelik taşıdığı ve neden Avrupa’nın savaşçı durgunluğunun esiri olarak kalacağı kesin bir şekilde ispatlanmış olurdu.” Yazar, “Oryantalistlerin, ticareti desteklemeyen despot devletlerin yönettiği Doğu’nun küresel bir ticaret ağı oluşturamayacağı inancını, İslam dünyasının ticareti destekleyen görüşlerini ortaya koyarak, Kuran surelerinden ve hadislerden ve İslam tarihinden örnekler vererek çürütüyor.” (Gülmis V. Canik, Tarih Okulu Sonbahar 2009 Sayı V, s. 222) “XII. yüzyılda Müslümanların sahip olduğu bilgiyi öğrenmek amacıyla Asya’dan, Afrika’dan ve Avrupa’dan Endülüs&#8217;e insanlar akın ediyordu.” (Philip Khuri Hitti, History of The Arabs, s. 530; Ivan Van Sertima, Golden Age Of The Moors, s. 206) “Yüzlerce Arapça kitap Latince’ye çevrilmişti ki (Abdul Haq Compier, “How Europe Came to Forget About İts Arabic Heritage” Al-Islam eGazette, January 2011, s. 2; Marilyn Penn Allen, Cultural Flourishing in Tenth Century Muslim Spain Among Muslıms, Jews, and Christians, s. 62-64) bu da Rönesansı başlatmışı. ‘İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri’ adlı yazımız tek başına Aydın’a cevap için de yeterli olacaktır! Ayrıca, ‘Kur’an ve bilim’, ‘Müslüman bilim öncüleri’ adlı yazılarımızı da tavsiye ederiz. Peki, ne oldu da daha sonra İslam alemi geriledi. Cevap için de, ‘Müslümanların iç meseleleri’ ve ‘İslam ülkeleri neden geri?’ adlı yazılarımızı tavsiye ederiz. En azından Aydın, yazar Michael H. Morgan, yazar Jonathan Lyons, İngiliz mühendis ve bilim ve teknoloji tarihçisi Donald R. Hill, Cambridge Üniversitesinden Prof. Dr. Jack Goody, New York&#8217;taki Columbia Üniversitesinden Prof. Dr. George Saliba veya İslam tarihi, bilim ve teknoloji tarihi  uzmanı Prof Fuat Sezgin’in eserlerinden hiç olmazsa biri okusa idi…! Aydın’a cevap niteliğinde, bin sene önce yaşamış Arap matematikçi, astronom ve fizikçi İbn Heysem’den bir alıntı ile devam edelim: “Gerçeği arayan kişi, eskilerin yazdıklarını araştırarak ve doğal eğilimini takip ederek onlara güvenen kişi değildir. Tam aksine onlara kuşkuyla yaklaşan, onlardan topladığı bilgileri sorgulayan, türlü türlü kusur ve eksikliklerle dolu yapıya sahip insanların sözleri yerine ‘delillere ve kanıtlara boyun eğen’ kişidir.” (Caner Taslaman-Enis Doko, Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, s. 72) Hakikati arayanlar için hakikatten değerli bir şey yoktur.&#8221; (Kindî, Felsefi Risaleler, s. 4); &#8220;Bizi hakikate götürecek ilim gayrimüslimden bile olsa onu alır ve ona teşekkür ederiz.&#8221; (İbn-i Rüşt, Faslu’l-makâl, s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Aydın evrim teorisini de savunmaktadır ki, bu konuya cevap niteliğinde ‘Evrim teorisi’ adlı yazımızı tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;Biz Kur’an&#8217;da son derece orjinal bir dindarlık, derin bir adanmışlık ve şairane bir dil görüyoruz. Hz Muhammed&#8217;in basit bir hilekar olarak değerlendirilmesi imkansızdır.&#8221; (Hans Küng, Islam, s. 75)</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">    </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/erdogan-aydina-cevaplar-1-3.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4873" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/erdogan-aydina-cevaplar-1-3.jpeg" alt="erdogan-aydina-cevaplar-1-3" width="148" height="111" /></a></span></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html">Erdoğan Aydın’a cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/erdogan-aydina-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
