<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<atom:link href="https://islamicevaplar.com/tag/richard-dawkins/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<description>Ateist, Deist, Agnostik, Misyoner, Oryantalistlere Cevaplar</description>
	<lastBuildDate>Fri, 11 Jul 2025 07:26:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/cropped-Islami-Cevaplar-logo-32x32.png</url>
	<title>İslamiCevaplar.Com...etiket</title>
	<link>https://islamicevaplar.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Richard Dawkins ve Stephen Hawking&#8217;e cevaplar</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/richard-dawkins-ve-stephen-hawkinge-cevaplar.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/richard-dawkins-ve-stephen-hawkinge-cevaplar.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eren Kutlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jul 2016 16:34:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[büyük tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Kör saatçi]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Dawkins]]></category>
		<category><![CDATA[stephen hawking]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı yanılgısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=6677</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu konuya ek olarak, &#8220;Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘Deizm Yanılgısı’, ‘Ateizm Yanılgısı’, ‘Ateist akıl’ adlı yazılarımızı da öneririz. Muhataplarımızın bakış açılarını gösteren iki örnek ile konumuza başlayalım: &#8220;Eğer bir Meryem Ana heykelinin sizlere el salladığını görseniz dahi, bir mucize ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın. Belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi bir anda aynı yönde [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/richard-dawkins-ve-stephen-hawkinge-cevaplar.html">Richard Dawkins ve Stephen Hawking’e cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #999999;">Bu konuya ek olarak, &#8220;Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘Deizm Yanılgısı’, ‘Ateizm Yanılgısı’, ‘Ateist akıl’ adlı yazılarımızı da öneririz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Muhataplarımızın bakış açılarını gösteren iki örnek ile konumuza başlayalım: &#8220;Eğer bir Meryem Ana heykelinin sizlere el salladığını görseniz dahi, bir mucize ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın. Belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler.&#8221; (R. Dawkins, The Blind Watchmaker, s. 159) Bu önyargılı bakış açısını ateist Celal Şengör’de de görmekteyiz. Şengör de ‘Derdik (mucizeye kabul ederdik) der ama sonra mucize görse de inanmayacağını’ itiraf eder. (youtube.com/watch?v=kMPfhAa0hZE) Ve Kur’an mucizesini bir kez daha gösteriyor ve ‘natüralist yani doğayı ilah edinen’ bu kesim için bakın 1400 sene önce ne tespitte bulunuyor: “Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?” (En’am, 109) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img decoding="async" class="alignnone wp-image-15038" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dawkins-gen-bencildir-2023.jpeg" alt="" width="77" height="120" /> <img decoding="async" class="alignnone wp-image-6705 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kor-saatci-1.jpg" alt="kor-saatci-1" width="251" height="121" /></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Dawkins Yanılgısı. ‘Tanrı Yanılgısı’na cevap</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Öncelikle ifade edelim ki, tanrı kavramını çok karmaşık bulan Dawkins’in iddiasının aksine, Tanrı inancı evrim teorisinden çok daha basit bir şekilde hayatı açıklar. Yine bu eseri ve diğer tüm eserlerinde dindar kesimi daima küçümseyen, “rezil, enayi” gibi kavramlarla alay eden Dawkins ayrıca teistlere karşı daima düşmanca ve ayrılıkçı bir tavır takınmıştır. Yani aslında o, karşı olup muhataplarını itham ettiği tüm davranışların hepsini kendisi tek tek sergilemektedir! Bırakın dindar olmayı, ateizmden dönmek bile ona göre hakarete uğramak için yeterlidir.</span> <br /><span style="color: #000000;">-“Ateizm Yanılgısı” adlı yazımızda örnekleri görülecektir- Evet, Dawkins pek çok açıklamasında ve eserlerinde ateizmi savunurken dini değerlere her türlü hakareti yapar. Ama sıra dini rencide edici saldırıları dindarların eleştirmesine ve buna karşı çıkmalarına gelince de bunu &#8216;haksız itibar&#8217; ve ‘ayrıcalık’ olarak görür ve eleştirir. (Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 26- 33) Yine o, kendisine sadece bilimi rehber edindiğini söylese de aslında o bilimadamı değil sadece bir ‘bilimci’dir! Halbuki bilim dışında da birçok saygın alanlar bulunmaktadır: Felsefe, edebiyat, sanat, estetik, ahlak gibi. Ayrıca bunların hepsi de vardır ve yanılgı değildirler!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins ayrıca Tanrı’nın bilimsel olarak ispat edilmesini de talep etmektedir. Halbuki bilim daima değişim içindedir. Detay için “Bilim değişmez mi?” adlı yazımıza bakılabilir. Ayrıca Dawkins, sanki bilimsel olarak ispat edilmiş gibi evrim ‘teorisini’ de iddialarına temel dayanak teşkil ettirmektedir. Halbuki o hâlâ ispat edilememiş bir teoridir! Yani teistlerden bilimsellik talep ettiği halde hâlâ teori ile görüşlerini temellendirmeye çalışan da bizzat kendisidir! Bilime bu kadar atıf yapanların, teist görüşleri destekleyen kuantum fiziği ve Big Bang teorilerine mesafeli durmaları da ayrı bir ironidir! En önemlisi de, laboratuvarda deney ile ispat edilebilecek bir varlığın fiziksel özelliklerinin olması ve atomlardan oluşması gerekir ki, böyle bir Tanrı tanımını da hiçbir teist zaten kabul etmemektedir! Dolayısı ile iddia edilmeyen bir şeyi önce öyle imiş gibi sunup sonra da ispatlanamaz ilan etmek de ancak ateistlere nasip olmaktadır! Geçelim kitabına. -Ateizm, deizm, oryantalizm, misyonerlik konusunda birçok kitap özetine sitelerimizden ulaşabilirsiniz!-</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, çocukları aileleri dindar yapar der (s. 11) ama aynı durumun ateistler için de geçerli olduğunu ve bu konuda yapılan araştırmaların bunu doğruladığını görmezden gelir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, kitabının 35. sayfasında Ralph Waldo Emerson tarafından söylenen bir sözü aktarır: “Bir çağın dini, bir sonrakinin edebi eğlencesidir.” Biz de aynı şeyi ateizm için tekrarlıyoruz ve diyoruz ki, “maddenin ebedi ve ezeli olduğu iddiası, evrenin başlangıcının olmadığı” vb. teorilerin artık bilimsel olarak savunulamadığını ve bunun bir komik iddiaya dönüştüğünü görüyor ve eğleniyoruz!”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, “Tutucu dindar zihinler kanıtlara karşı bağışıklıdır.” der (s. 13)  ama aynı şey ateistler için de geçerlidir. Karşı görüşü okumadan, tek taraflı bakış açısı ile konuları değerlendirirler ve buna son 30 yıldır tartıştığım her ortamda da defalarca şahit olmuşumdur! Yani a<em>teistler aslında ‘korkuluk</em> mantık hatasına’ düşmektedirler ama bunun bile farkında değildirler! Ayrıca Dawkins’in kuantum fiziğine ve ateist Şengör’ün de hem Big Bang teorisine (youtube.com/watch?v=yT0X1SnrFvg) hem de kuantum fiziğine (Doç. A. Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 123)  “kendi dünya görüşlerine aykırı olduğu için uzak durmaları da” bu tutuculuk tanımının içine girmekte midir, iyi sorgulanması gerekir…!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, Einstein&#8217;ı ateist olarak lanse eder. (s. 20) Halbuki Einstein, Hristiyanlığın teslisçi Tanrı inancına karşıdır. Dawkins, Einstein&#8217;ı ateist göstermek için de sözlerini tevil eder ve kendi dünya görüşüne göre ‘yorumlamaya’ çalışır. (s. 20-25) Aslında ona düşen, sözlerini sadece aktarmak olmalı idi! Ama o zaman da okuyucuyu ikna edemeyecek ve yönlendiremeyecektir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, temel iddiasını şu şekilde temellendirir: Evren mükemmelliğe doğru giden bir süreç ise (yani evrim teorisini kasteder ki, aslında durum tam tersidir: Entropi ve Termodinamiğin İkinci Yasası tam tersini ispatlar!) en mükemmel (Yani Tanrı) en sonda olmalıdır ve en sonda olan ise daha önceden var olanı (evreni) tasarlayamaz. Dolayısıyla Tanrı yanılgıdır! Yani Dawkins fikirlerinin temeline önce evrimi oturtur ve sonra tüm görüşleri bu temel üzerinden yorumlar ve bizden de bu yorumlarını ve tabii ki vardığı sonuçları kabul etmemizi ister! İşte kendi cümleleri: “Herhangi bir şey tasarlamaya yeter karmaşıklıktaki bir yaratıcı zeka (yani Tanrı), yalnızca kademeli evrimin uzun bir sürecinin son ürünü olarak ortaya çıkabilir. Evrim geçirmiş yaratıcı zekalar muhakkak kâinata en geç katılanlardır ve bu sebepten ötürü evrenin tasarımından sorumlu olamazlar. Tanrı bu tanıma göre bir yanılgıdır ve sonraki bölümlerin göstereceği gibi, zararlı bir yanılgıdır.” (s. 36) İşte o çok ses getiren ve teizmi yerle bir ettiği iddia edilen müthiş eserin özeti, mantığı, bilimsellik ve objektiflik seviyesi bu kadardır! Ayrıca aşağıda Tanrı mı yoksa ateizm mi yanılgı özel başlık altında açıklanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, 42. sayfada erotik film yazarı ateist Gora Vıdal&#8217;in &#8220;Üç dinde de Tanrı her şeye gücü yeten Baba&#8217;dır.&#8221; şeklindeki sözünü aktarır. Yani teslisi reddeden İslam dinine ‘Tanrı baba’ yakıştırması yapan birinden alıntı yapan Dawkins,  x.com&#8217;da Kur&#8217;an hakkında bilgisi olmadığına itiraf ettiği (x.com/RichardDawkins/status/307369895031603200) gibi, aynı 42. sayfada, ‘En çok Hristiyanlığa aşina olduğunu&#8217; da itiraf eder ki, yaptığı bu alıntı da zaten onun İslam hakkında yüzeysel bilgi sahibi olduğunu açıkça göstermekte ve bundan sonraki İslam hakkındaki iddialarının kalitesini de ortaya koymaktadır. Kadın haklarına da saygılı olduğu izlenimi vermek isteyen Dawkins zihniyetindekilerin kadına bakışını öğrenmek için “Evrim teorisi”, “Modernizm ve Kadın” adlı yazılara ve alternatif hayat tarzı için de “İslam’da Kadın Hakları” adlı yazılarımıza bakılmasını tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist Dawkins, 44-50. sayfalar arasında laiklik vurgusu yapar ve sonra agnostisizme değinir. Agnostisizmin İslam ile ilgili boyutu için “Agnostisizm Yanılgısı” adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins 56. sayfada bir kitaptan söz eder ve o kitabı okumadığını belirtir, sonra da şunu söyler: &#8220;Kim doğru olduğunu bildiği bir hakikati okumaya ihtiyaç duyar?&#8221; Ey Dawkins! Empirizm, pozitivizm, septisizm bu mudur?! Bu mantığa göre, ateizmin yanlış olduğunu doğru olarak kabul eden bir teistin, ateist bir kitabı okumaması doğru mu olmaktadır yoksa yanlış mı…?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins 54. sayfada Tanrının varlığı konusunda 7 sınıf insan sıralar ama kendisini en son 7. sınıf yani “Koyu ateist. Tanrının olmadığını bilirim.” diyen sınıfa dahil etmez ve bir önceki 6. sınıf yani “Son derece düşük olasılık ama sıfırdan yüksek. Fiilen ateist. Kesin olarak bilemem ancak Tanrı&#8217;nın epey olanak dışı olduğunu düşünüyorum ve burada olmadığını varsayarak hayatımı sürdürüyorum.” kategorisine dâhil eder. Halbuki eserlerini okuyanlar onun kendisini 7. Kategoriye eklemesini beklerdi!! İşin ilginci Dawkins her tanrıya da karşı değildir. Mesela, “Yunan, Roma, Mısır ve Viking tanrıları” ile bir sorunu yoktur. (s. 57) Yine Dawkins, “Müdahale etmeyen bir NOMA Tanrısı, insaflı ve doğru incelendiğinde aynı zamanda bilimsel bir varsayım olmayı sürdürür.” (s. 63) der. Dolayısı ile onun asıl karşı olduğu Tanrı değil, ‘hayata müdahale eden bir Tanrı’dır! Bu bakış açısını birçok ateist/deistte görürüz! Bu konuda detay için “Deizm yanılgısı” adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins klasik üslubu ile, “İlahiyatçıların herhangi bir konuda dinlemeye değer fikirleri yoktur; gelin önlerine bir kemik atalım.” der. (s. 60) Ama aynı üslubu bir teist kendine karşı kullansa, içinde hangi kelimelerin geçtiği cümleleri kuracağını tahmin etmek zor değildir: Savaş, tutuculuk, laiklik, cahil vs.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">NOMA (Non Overlapping Magisteria) ile de arası hoş değildir aslında Dawkins’in. Teorisyeni bir evrimci olan Stephen Jay Gould özetle, “Bilimin öğretisi ile dinin öğretisi birbirine karşı saygılı ve iletişim içinde olmalıdır.” der. Ona göre problem ‘ideolojiler arasındadır.’ Yoksa din ile bilimin alanları ayrıdır! Tabii bu görüş Dawkins’in pek hoşuna gitmez, bu onu kızdırır ve içinde, ‘safsata, yaranmak’ gibi kelimeler geçen cümlelerle sertçe Gould’u eleştirir. Buna rağmen Gould’u “fiili ateist” ilan etmekten de geri kalmaz! (s. 60-61)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins 61. sayfada önce “İsa&#8217;nın babası bir insan mıydı ya da doğumu esnasında annesi bakire miydi?” diye sorar ama sonra “Meryem ananın bir heykeli bize el sallayabilirdi. Kristal yapıyı oluşturan atomların hepsi ileri geri titrerler. Çok fazla atom olduğundan ve hareket yönleri ortak olmadığından, Orta Dünya&#8217;da gördüğümüz haliyle heykelin eli kaya gibi sert ve hareketsizdir. Fakat eli oluşturan, salınan atomların hepsi, aynı anda aynı yöne hareket edebilirdi. Tekrar ve tekrar&#8230; Bu durumda el oynardı ve biz heykeli bize el sallarken görebilirdik.” (s. 339-340) diye devam da eder. Yani heykelin el sallaması olağandır ona göre ama erkek eli değmeden hamile kalınması mucizesi ise bir safsata, hurafedir! İyi de ‘Dolly’ isimli koyun bile erkek spermi olmadan doğmamış mı idi? Bilim yapabiliyor da o bilimin kurallarını ve kaşiflerini yaratana mı sıra gelince konu bir anda bilim dışı ilan edilebilmektedir?! Bu tutarsızlık ve tutuculuk değil de nedir?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, 64. sayfada ise dua etmenin hastalıklar üzerinde olumlu bir etkisinin olmadığına dair bir deneyden bahseder. Hele Darwin’in ateist olan akrabasının deneyini kitabına alması tam anlamı ile ironi kabul edilmelidir! Ateist birisinin duasının işe yaramamasını delil olarak kullanabilmiştir Dawkins! Halbuki tam zıttı sonuçlar da vardır. Detay için “İslami emir, yasaklar ve hümanizma” adlı sayfamıza bakılabilir. Yine Dawkins ‘duayı bir avutma, avuntu’ olarak da görür. (s. 320) Aslında olan, Dawkins’in, maddi birçok hastalığın kaynağının manevi çöküntü olduğunu bilmezden veya görmezden gelmesinden başka bir şey değildir. &#8220;Pek çok rahatsızlığın duygusal kökenli olduğu araştırmalarla da sabitlenmiştir.&#8221; (avicennaint.com/hastaliklarin-psikolojik-sebepleri)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar 75. sayfa ile 105. sayfa arasında Tanrı’nın varlığına dönük kanıtları ve kendi karşıt görüşlerini sıralar. “Doğadaki güzellikler, kişisel deneyimler veya kutsal kitaplardan” sunulan kanıtların ikna edicilik seviyeleri gerçekten tartışmaya açıktır. Ama Paley’in saat örneğinde olduğu gibi tasarım kanıtı, insancıl ilke ve (içindeki parçaların herhangi birinin kaldırılması durumunda işlevini yitiren sistemleri kasteden) indirgenemez karmaşıklık kanıtı ateizm karşısında sağlam delillerdir. Dawkins bu konularda bir zihin karışıklığı da yaşamaktadır: “Öyle ya da böyle, indirgenemez karmaşıklığın gerçek örneklerinin keşfedilip Darwin&#8217;in teorisinin yıkılmış olduğunu düşünsek bile, bu keşiflerin beraberinde akıllı tasarım teorisini de yıkmayacağını kim söyleyebilir?” der. (s. 119) Halbuki Evrim yıkıldıktan sonra başka kanıtlarla da Tanrı’nın varlığını ispat edebilir! Bu konudaki bizim delillerimiz için, “Allah’ın varlığının ispatı” ve “Ateizm yanılgısı” adlı yazılarımıza bakılabilir. Yukarıda da görüldüğü gibi ateist Dawkins Tanrı kavramı karşısında durmadan çelişkili ifadeler ileri sürmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bertrand Russell&#8217;ın “Üstün zekalı erkeklerin çok büyük çoğunluğu Hıristiyanlık dinine inanmaz ancak bu gerçeği toplum içinde ört bas ederler. Çünkü kazançlarını kaybetmekten korkarlar.” sözünü aktaran (s. 95) Dawkins aslında ‘üstün zekaya sahip olmayan veya erkek olmayanları’ yani kadınlar dahil geri kalan tüm insanları küçümsediğinin farkında mıdır acaba?! Bu konuda, cevabi yazımız için “Bilim adamlarının çoğu ateist mi?” adlı yazımıza da bakılabilir. Ayrıca, bilim dünyasında evrime itiraz edenlerin, sanat camiasında eşcinselliği eleştirenlerin veya seküler ticaret alanında dindar olanların nasıl dışlandığını bilmeyen yoktur ve dolayısı ile aslında kimin kazançlarını kaybetmekle karşı karşıya kaldığı çok daha net görülmektedir! Aynı hataya Dawkins 257. sayfada da düşer ve sanki Tanrı’nın erkek cinsiyetine sahip olduğunu savunan varmış gibi George Carlin&#8217;in şu sözünü aktarır: “Din, insanları günün her anı, yaptığımız her hareketi gökyüzünden izleyen görünmez ‘bir adamın’ varlığına inandırmıştır.” Evet, yukarıda da belirtiğimiz gibi Dawkins İslam hakkında hemen hemen hiçbir doğru bilgiye sahip değildir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, 107. sayfada Thomas Jefferson&#8217;dan alıntı yapar ve bilimin sanki ateizmin yanında olduğu izlenimini okuyucuda uyandırmaya çalışır. Zaten ateizmin oluşturmaya çalıştığı en büyük hayali senaryoların başında da bu iddia gelir: Güya bilim ateizmi doğrulamaktadır! Halbuki son bilimsel kanıtlar bu iddianın tam tersini ispat etmektedir. Bu konuda “Ateizm Yanılgısı” ve “Ateist akıl” adlı yazılarımızdan detaylara ulaşabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Klasik &#8216;Boşlukların Tanrısı&#8217; iddiasını tekrarlayan (s. 120) -ki biz de tam zıttını ileri sürüyor ve “Boşlukların Evrimi” antitezini savunuyoruz- Dawkins’in istisnai itiraflar zincirine bir göz atalım: ‘Yaşamın başlangıcı’, şüphe duyanlar için söylemek isterim ki araştırma konusu olarak ‘gelişmekte olan’ bir konudur. Bu araştırmanın ilgili uzmanlık alanı kimyadır ve bu ‘benim alanım değildir.’ Gelişmeleri çok büyük merakla ‘kenardan’ izlerim ve ‘önümüzdeki birkaç yıl içinde eğer kimyacılar laboratuvarlarında yeni bir yaşam başlangıcını başarılı bir şekilde yeniden gerçekleştirdiklerini bildirirlerse hiç şaşırmam.’ Ancak yine de bu henüz ‘gerçekleşmedi’ ve bu gelişmenin ‘olasılığının oldukça düşük olduğunu’ söylemek mümkündür ve ‘bu her zaman böyleydi; gerçi bu bir kez gerçekleşti!’ (s. 131. Kitap yazıldığından beri 20 yıl geçti! Benzer örneklere ‘Evrim’ adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz!) Boşlukları ‘evrim tanrısı’ ile doldurup, gaibe iman edip (gelecekte oluşacağından emin olduğu şeyler ileri sürüp) sonra &#8220;kimyacıların laboratuvarlarında&#8221; bu teknolojide bile gerçekleşemeyenin &#8220;bir kez&#8221; (-mi yoksa her an defalarca mı?) gerçekleştiğini (Evrim) ileri sürmek ancak evrime kayıtsız şartsız bir iman ile açıklanabilir! Ayrıca bilinmelidir ki, bilimin her açıklaması teistlerin Tanrıya olan inancını da artırmaktadır aksine eksiltmekte değildir! Boşluklar tanrısı iddiasına cevap için de “Ateizm Yanılgısı” adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yaşamı, &#8220;kehanette bulunarak&#8221; ve; &#8220;hükmeden süreç&#8221;, &#8220;ancak ve ancak milyonda bir kez meydana gelen bir durum&#8221;, &#8220;şanslı rastlantısallık&#8221;, &#8220;bir kere gerçekleşen&#8221;, &#8220;eşsiz bir olay&#8221; olan &#8220;yaşamsal evrim&#8221; ile açıklayan (s. 133) Dawkins, “Doğal seçilim, ilerleme yönünde tek yönlü, birikimli bir cadde olduğundan işlemekte başarılıdır. Başlamak için biraz şansa gereksinim duyar.” der. Ama aslında ‘tek yönlü ve birikim ile ilerleme ve başarma’ bir tercih meselesidir ve bunu da ‘şans ile’ açıklamak ne kadar empirizme, rasyonaliteye uygun ve pozitivist bir yaklaşımdır, o da tesadüfü reddettiğini iddia eden Dawkins’e ve kesin inançlılarına kalmıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Termodinamiğin 2. yasası aykırı bir biçimde “Evrenimiz ‘sonsuza kadar’ genişleyecektir” diyen (s. 139) Dawkins buna da bir ‘bilimsel’ açıklama getiremez!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Klasik materyalist görüş olan dinlerin çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa evrildiği iddiasını tekrar ettikten (s. 37, 161) sonra da dinin kökenini (s. 151) ‘başka bir şeyin yan ürünü’ olarak ifade eder ve aileden gelen eğitimin sonucu dinlerin kabul edildiğini söyler. (s. 161) Bu konulara cevap için, “İslam tüm dinlerin özüdür”, “İslam’ın Dünyada Yayılışı” ve “Ateizm yanılgısı”  adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins bilim adamlarınca da eleştirilen MEM iddiasını da ileri sürer. (s. 178)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dinsiz ahlak olabileceği üzerinde durur. (s. 193) Halbuki Dawkins’in kendisi de itiraf etmektedir ki, “Evrimci görüş iyilik, merhamet gibi kavramları açıklamakta yetersizdir ve hatta evrimci dünya görüşü insanların bencil olmasını zorunlu kılar.” (s. 197) Bu konudaki detaylar ve cevaplar için “Dinsiz ahlak olur mu?” ve “Evrim Teorisi” adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins dinleri savaş nedeni olarak görür. (s. 217) Bu konuda da, “Savaşların nedeni din midir?”, “Fetih ile işgal arasındaki fark”, “İslam kılıç zoru ile yayılmadı”, “İslam barış dinidir” ve “Şiddet karşısında İslam” adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hitler, Stalin ve ateizm konularını ele alır. (s. 250) “Bazı ateistler kötü eylemler sergileyebilir ancak bu kötülükleri ateizm adına yapmazlar. Stalin ve Hitler sırasıyla dogmatik ve doktriner Marksizm adına amansız kötülükler yapmışlardır ve bununla birlikte, aklıselimden uzak, bilimle bağdaşmayan bir öjenik teori, Wagnerci zırvalarıyla yayıla gelmiştir. Din savaşları gerçekten de din adına yapılmıştır ve bu tür savaşlar tarihte korkutucu derecede sıktır. Ben ateizm adına yapılmış herhangi bir savaşı aklıma getiremiyorum ki neden böyle bir savaş olsun? Savaşlar ekonomik hırslar, siyasi tutkular, etnik ya da ırksal önyargılar, keskin kindarlık, intikam ya da bir ulusun yapısındaki bir tür vatansever inançla başlar.” der. (s. 256) Halbuki ‘Sosyal Darwinizmin sebep olduğu’ iki dünya savaşı bile tek başlarına bu iddiayı çürütmektedir. Komünist ülkelerin kökenini evrime dayandırdıkları ve tarihin çöplüğüne atılmadan önce de dünyaya kan, katliam, çatışma ve sömürü dışında bir şey bırakmamaları da bu iddiayı yalanlamaktadır! Bu konuda “Ateist akıl”, “Evrim Teorisi”, “Ateizm yanılgısı” ve “İslam barış dinidir” adlı yazılara da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dinin sakıncası nedir? Neden düşman olmak gerekir?” diye sorar. (s. 258) Ama dinleri çatışma nedeni ilan ettikten sonra kendisini ‘savaşçı’ ilan eden de yine bizzat kendisidir! -Yukarıda bu sıfatı ateistlerin ne kadar çok sevdiklerinin ve sık kullandıklarının örneklerini vermiştik!- Yani dini düşman ilan edip savaş açan bizzat ateist Dawkins’in kendisidir! Ayrıca “çıktığı bir TV programında “Hristiyanlığın gücünün İslam’ı yeneceğini” de savunan (Risale Haber, 03 Şubat 2016) ve “kendisini kültürel bir Hristiyan olarak tanımlayan” (31 Mart 2024&#8217;de LBC&#8217;de yayınlanan Rachel Johnson röportajından) da yine aynı ‘ateist’ Dawkins’tir. Ama işin daha da ilginci, aslında Dawkins “ılımlı inanca da karşıdır!” (s. 277) “Gerçekte ‘ılımlı ateizmin’ tarihine baktığımızda terör, şiddet, baskı, ahlaki zafiyetten başka bir şey de görmeyiz.” diye bir cümle ile karşılaşsa Dawkins ne hissederdi acaba…?! Gerçekte ılımlı olmayan kimlerdir, kitabından bir örnek ile cevap arayalım: İngiltere Avam kamerasında milletvekili olan Jenny Tonge, İngiltere&#8217;nin kuzeydoğusunda İncil’in yaratılış öğretisini öğrencilerine aktaran bir okula ödenek verilmesine karşı çıkar. (s. 303) Dikkat edin ortada ne şiddet ne aşırılık vardır sadece bir fikrin ifadesi vardır. Peki bu mudur fikir özgürlüğü, hoşgörü, aşırısızlık?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Tutuculuk ve bilim karşıtlığı” (s. 259) arasında bağlantı kuran Dawkins aslında evrime olan tutucu inancını ve bilimi tek taraflı yorumlayan bir bilimci olduğunu kendisi hiç aklına da getirmez nedense! Ayrıca dinin (İslam’ın) tutuculuğu değil ‘orta yol’ üzere olmayı emrettiğinin de farkında değildir tabii!: “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak orta yolu izleyen bir ümmet yaptık.&#8221; (Bakara, 143) “Onlar infak ettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67) “Din kolaylıktır. Orta yolu tutunuz.” (Buhari, İman 29) “Orta yolu tutunuz.” (Buhari, Rikak 18) ) “İşlerinizde orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz.” (Müslim, Münafikin 76, 78)  &#8220;Aşırı gidenler helak olmuştur.&#8221; (Müslim, 2670) “Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri, dinde aşırılıkları helak etmiştir!” (Ahmed b. Hambel, I/215, Nesai, Hacc 217, 5, 268) &#8220;Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş, her kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide, 32) Bu konularda örnekler için “İslam barış dinidir”, “Kur’an ve bilim”, “İslam Biliminin Rönesans’a Etkileri” adlı yazılara bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Din değiştirme (s. 264); eşcinsellik (s. 265); kürtaj (s. 268); savaş ve barış konularını da ele alır (s. 282) Dawkins. Bu konularda, “İslam barış, hoşgörü dinidir”, “Turan Dursun&#8217;a cevaplar”, “Eşcinsellik, gen/hormon ve İslam”, “Teori, pratik; iddialar, gerçekler, İdealler ve tarihten pratik realiteler”, “İslam sevgi toplumu” adlı yazılara bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins bazı kurumlarda görülen cinsel taciz olaylarından hareketle dine saldırır. (s. 290) Halbuki din zaten bunları yasaklamaktadır! Ama kendi savunduğu ideoloji ve dünya görüşü olan evrim teorisini savunanların, eşcinsellikten çocuk tacizine birçok olayı “genetiktir” diyerek savunduğunu görmezden gelir! Detay için “Dinsiz ahlak olur mu?” adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, genç ateistler için mükemmel bir örnek olarak Julia Sweeney’den örnek getirir (s. 296) ve bunu “Julia Sweeney&#8217;nin sempatik ateizmi” olarak adlandırır! (richarddawkins.net/2016/11/the-sympathetic-atheism-of-julia-sweeney) Dawkins onu yönetim kurulu üyesi olarak tanıtır (richarddawkins.net/2021/11/julia-said-ha) hatta sitelerinde 13 Eylül 2019 tarihinde ‘Soruşturma Merkezi Yönetim Kurulu&#8217;na Seçildiği’ haberi geçer (centerforinquiry.org/news/actress-julia-sweeney-elected-to-center-for-inquiry-board-of-directors) ama (en son ziyaretimde, tarih: 10.7.2025) kadroda adına rastlanmaz! (centerforinquiry.org/about/staff) Neyse! Peki, nasıl ateist olmuştur bu kızımız? “Düşündüm: &#8216;Dünya nasıl duruyor bir boşlukta? Nasıl firıl fırıl dönüyoruz uzayda? Nasıl oluyor bu? Dışarı fırlayıp düşen dünyayı tutmak geçti içimden. Sonra, birden anımsadım, &#8216;tamam, buldum!&#8217; dedim, güneşin çevresinde daha uzun zaman bizi döndürüp durduracak yerçekimi ve açısal hız değil mi?” İyi de be akıllı kızım (şimdi 65 yaşında!) o kuralları kim koydu ve cansız/akılsızlara bile uygulatmaya kim devam ediyor?! Kural var ve uygulanıyorsa bir koyan ve uygulatan yok mudur?! Trafik kurallarını düşünmek bile ufuk açmak için  yeterlidir! “<em>Siz düşünmez misiniz</em>?” (Nahl, 18)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, Michael Shermer’ın “Bilim çok gizemli ve bir o kadar da kutsaldır.” (s. 315) sözünü aktarır ve dini ve kutsalı reddederken kendi kutsal tabusunu evrim ve bilim olarak ilan eder. Yine o, “Biz ‘hayvanların’, atom ve elektronların oluşturduğu mikro dünyada da hayatta kalmamızı söyleyen bir hissimiz vardır” der (s. 336) ve dolayısı ile gelişmiş bir hayvan olduğunu ilan eder. Bu konularda detay için “Bilim Değişmez mi?”, “Ateizm Yanılgısı” ve “Evrim teorisi” adlı yazılarımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Din, geçmişten bugüne insanoğlunun varlığını ve içinde bulunduğumuz evrenin yapısını açıklamaya soyunmuştur. Fakat dinin bu rolü artık tamamen bitmiş ve yerini bilime bırakmıştır” diyen (s. 316) Dawkins aslında ‘nasıl’ ve ‘kim’ sorularını birbiri ile karıştırmakta ve sadece birine yoğunlaşmaktadır! Bilimin işlediği evreni, onu keşfedecek aklı ‘kimin’ yaratmış ve o kuralları akılsız/cansızlara kimin uygulatmakta olduğu sorusunu Dawkins -işine gelmediği için- atlamakta, göz ardı etmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ama sonunda Dawkins, insanların dinlerden özgür olabileceğinden de pek emin olmadığını ifade ederek kitabını sonlandırmaktadır: “Kendimizi (dinin hâkim olduğu) Orta Dünya&#8217;dan azat edebilecek miyiz? Cevabı gerçekten bilmiyorum!” (s. 340)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitabın sonu geldiğimiz halde görüldüğü gibi, Dawkins kitabının hiçbir yerinde ‘Tanrı’nın var olmadığını’ kanıtlayamamıştır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Yaşamın kökeninin olasılıksızlığını ve imkansıza yakın bir kimyasal olayın bile yeterli gezegen yılı verildiğinde gerçekleşmesi gerektiğini” (s. 128, 133, 134, 340) ileri süren Dawkins aslında, ‘evrim, zaman ve (kendisi kabul etmek istemese de) tesadüf’den oluşan bir teslis inancı savunurken tevhid dini olan İslam’a karşı savaş ilan etmektedir. Evet, ateizm bir inanç sistemidir. Temelinde ise bilim değil psikoloji yani sübjektivizm, öznellik yatar! “Doğanın ihtişamı karşısında saygı ile eğilen ama bu ihtişamı Tanrı’ya değil evrime bağlayan” Dawkins aslında felsefi bir natüralisttir. “Darwinizm, doğadaki her şeyin bir anlamı olduğunu emreder” diyen (s. 151) Dawkins, doğal seçilim için de Tanrı’ya ait özellikleri sıralar ve “Doğal seçilim hesap yapar, cezalandırır, her an her şeyi gözetler ve korur.” der. (s. 152) Görüldüğü gibi Dawkins tam anlamı ile tutucu bir evrim fanatiğidir ve hatta evrim ‘inancına’ karşı sağlam bilimsel görüşlere kaynaklık teşkil eden mikro âlemin fiziği kuantum teorisine de bu nedenle karşıdır. Bu konulardaki detaylar için de “Ateist akıl” ve “Ateizm yanılgısı” adlı yazılara bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins’in bilgi seviyesi ve görüşleri</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist felsefeci Michael Ruse, Dawkins&#8217;in ‘Tanrı Yanılgısı’ adlı eserinin &#8216;felsefeye ve dine giriş&#8217; derslerinden bile geçemeyecek kadar yüzeysel ve hatalı olduğunu belirtir. (M. Ruse, Why I am an Accommodationist and Proud of it, Zygon, 50, 2, 2015, s. 362-363) &#8220;Gerek Michael Ruse, gerekse T. Eagleton gibi ateist yazarlar, ‘Tanrı Yanılgısı’ kitabını yüzeysel olarak nitelendirir ve eleştirirler.&#8221; (Modern Çağın İnanç Sorunları, Komisyon, DİB, Dr Alper Bilgili, s. 92) 20. yüzyılın Darwin&#8217;i olarak nitelenen evrimci biyologlardan Ernst Mayr, &#8220;Dawkins&#8217;in seçilimin hedefi olarak geni düşünmesi açıkça hatadır. Bireyin bütün genotipinin genlerden oluşmadığını biliyoruz&#8221; demekte ve Dawkins&#8217;in, seçilimin hedefi olan temel gen teorisinin bütünüyle gayri-Darwinci olduğunu söylemektedir. (Kemal Batak, Naturalizm Çıkmazı, Dennett&#8217;ten Dawkins&#8217;e yeni ateizmin felsefi temelleri ve teistik eleştirisi, s. 142) &#8220;Davkins&#8217;i, Prospect Dergisi ‘dogmatik’; akademisyen Terry Eagleton ise ‘donanımsız, yanlışlarla dolu kitapların sahibi, çarpıtmacı’ olarak nitelendirir.&#8221;  (Emine Öğük, Yeni ateistlerin yanılgıları, s. 26) Eğitimci yazar Sonnur Günaydın Asan da, ‘Tanrı Yanılgısı’ adlı kitaptaki mantık hatalarını, “Sahte ikilem, çifte standart, aşırı genelleştirme veya aşırı basitleştirme, nedensel ilişki, tertip ve taksim, kanıtı varsayma, isim seçme, etiketleme, korkuluk adam, gerçeğin yeniden tanımlanması” şeklinde sıralar. (Sonnur Günaydın Asan, Richard Dawkins’in “Tanrı Yanılgısı” Kitabındaki Mantık Yanlışları, İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı-No. 13, Haziran, 2020, s. 153-181) Biyolog ve sinirbilim uzmanı Prof Dr. Sinan Canan da, 20.10.2013 tarihli Habertürk’teki ‘Öteki Gündem’ adlı programda şunları söylemektedir: “Dawkins’in ‘Tanrı Yanılgısı’ adlı kitabını çok seviyorum, kütüphanemin başköşesinde duruyor. Ne zaman okusam, ‘Walla, ne doğru din seçmişiz’ diyorum.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Richard Dawkins&#8217;in temel argümanlarından birisi de ‘Tanrıyı kim yarattı?’ sorusudur. Halbuki böyle bir iddia kendi içinde mantıksızdır. Eğer bir varlık yaratılmış ise o zaten Tanrı olamaz. “Allah, tanımı itibarıyla yaratılmamış olandır. Allah&#8217;ın tanımı yaratılmamış olmasıdır. Çünkü her yaratılanın bir yaratıcısı vardır.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 14) Yaratan ama yaratılmayana Tanrı denilmektedir. Dolayısı ile Dawkins kitabının adını ‘Tanrı Yanılgısı’ olarak koymakla doğru bir tercih yapmış olmaktadır. Çünkü böyle bir tanrıyı hiç kimse kabul etmemektedir. Dawkins tarafından reddedilen tanrı anlayışı, zaten bir yanılgıdan ibarettir! Ayrıca, ‘Tanrı kavramını kabul etmek bilimin çökmesi demektir’ diye bir ön kabulden hareketle tanrı fikrine karşı çıkan Dawkins, ön kabul ile bilimsel bir açıklama yapılabileceğini nasıl düşünebilmektedir? Aslında, işleyiş tarzı bulunan kanunları ancak bilim adamlarınca bulunabilen kurallar zincirini koyan birisinin olması akla ve bilime neden aykırı olsun ki?! Bu konuda ‘Allah’ın varlığının ispatı’ ve ‘Ateist akıl’ adlı yazılarımıza da bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Tanrı Yanılgısı’ adlı kitap, içerik olarak bilimsel olmaktan çok demagojik, felsefik ve ideolojiktir. Yazar evrimsel bir ‘psikolojiye’ sahiptir. Yani önceden verilmiş bir karara göre bu kitabı yazmıştır. Kitap mantık dışı ve duygusal hükümlerle de doludur! Evrimci materyalizm, ön kabuller üzerine kurulu bir ideolojidir. Buyurun bir evrimcinin itirafı: &#8220;Evrim bir gerçek değil, bir felsefedir. Öncelikli olarak materyalizm gelir (a priori) ve delil, bu ‘değişmez felsefi bağlılığın ışığında’ tercüme edilir.&#8221; (Phillip E. Johnson, Defeating Darwinism By Opening Minds, s. 81)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dawkins, Tanrı Yanılgısı&#8217;nda, &#8216;yaşamın kaynağını hayati önem taşıyan koşulların ortaya çıkmasını sağlayan kimyasal olay veya olaylar dizisine bağlar.&#8217; Bu kimyasal olayların ‘nasıl ve niçin’ başladığına dair açıklama yapmaz ve  okuyucusunu zeka özürlü yerine koyar. Eğer bu tarz bir metotla düşünmeye başlarsak, tek boynuzlu atlar veya gençlik iksiri gibi şeylerin şaşırtıcı ölçüde imkansız olsa da meydana gelebileceğini kabul etmemiz gerekir.” (Selçuk Kütük, Ateizm Yanılgısı, s. 37)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateizme gerekçe olarak Dawkins’in ‘Tanrı Yanılgısı’nda öne sürdüğü bir diğer neden, ‘Tanrı’nın muazzam biçimde karmaşık ve dolayısıyla muazzam biçimde ihtimal dışı olacağı’ iddiasıdır. Halbuki O’nun varlığı o kadar açıktır ki, okuma yazma bilmeyen biri bile O’nun var olduğunu rahatlıkla bulabilir. Ama o kadar karışık ve kanıtlanamaz olan evrimi kendisi hâlâ savunmaktadır! Bu iddialara cevaplar, &#8216;Evrim teorisi’, ‘Allah&#8217;ın varlığının delilleri’, ‘Ateist akıl’ adlı yazılarımızda bulunmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins&#8217;e, inanmadığı için mi Darwincilik çok akılcı gelmektedir yoksa Darwinizmin bir sonucu olarak mı o inançsız biri olmuştur? Dawkins&#8217;in hararetli tartışmaları, onun 19. yüzyıl başlarında yaşıyor olduğu izlenimini vermektedir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 42, 43) İnsanın dünyaya nasıl geldiğini Dawkins tek cinsiyete kadar dayama temayülündedir. Cinsiyetin kadın olma olasılığı üstünde duran Dawkins kendi tezini, İsa&#8217;nın mucizevi doğumunda inkâr etmiştir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 117) Öte yandan biyolojik açıdan erkek üstünlüğünü açıkça savunan Dawkins şöyle söylemektedir: &#8220;Kadın, doğada üreme açısından silik varlıktır.&#8221; (Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 296)  Yine ona göre “Sevgi bir amaç değildir. Beynin çalışmasının bir yan ürünüdür. Belki de genlerin hayatta kalması için çok önemli bir üründür.” (Sami Amiri, Ateizm kendi paradigmasıyla yüzleşiyor, s. 162)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins&#8217;e göre, ‘İnsan hakları, insanın asaleti ve insan yaşamının kutsallığı’ gibi varsayımların gerçekte karşılığı yoktur. (Dawkins, Kör Saatçi, s. 335) &#8220;Dawkins&#8217;e göre hayatın tek amacı ‘üremektir.’ Ona göre ‘insan’lar, gen aktarımında bir ‘araç’tan ibarettir. Bu bakış açısına göre ‘hayatın amacı, fayda ve zevk’ unsurlarına indirgenmiş olmaktadır.&#8221; (Selçuk Kütük, Deizm, s. 142) Bu nedenle de Dawkins, “Kısır bir kadına ‘aşık olmamız’ evrim için ‘anlamsız’ hatta ‘saçmadır.’ Çünkü sevgi ve aşk evrimsel sürece hizmet ettikleri sürece anlamlıdır, gereklidir. Oysa kısır bir kadın üreyemediği için evrimsel açıdan bir kayıp demektir. Bize verimli nesiller verme işlevi olan aşk, eğer bize nesil veremeyecek bir kadına duyuluyorsa anlamsızdır.”  (R. Dawkins, The God Delusion) der. (Alper Bilgili, Yeni Asya, 1.6.2012) Richard Dawkins (The Selfish Gene) &#8220;Başarılı bir genden beklenen baskın özellik, acımasız bir bencilliktir&#8221; derken, Mary Clark ise (In Search of Human Natürel) tam tersine, &#8220;Başka insanlara yardım etmeye genetik olarak yatkın ve programlıyız.&#8221; demektedir. (Şiddet karşısında İslam, Komisyon, DİB, s. 125) Richard Dawkins, “İnsanların içinde bulunduğu toplumun dinine iman ettiğini” iddia eder. (Hacı Ali Şentürk, Ateizm sonuçsuz serüven, s. 111) Halbuki İslam ise tam zıttını savunur. &#8220;Allah&#8217;ın indirdiğine uyun dense, hayır biz, atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız, derler.&#8221; (Bakara, 170) &#8220;Atalarımız da gördüğümüz bize yeter, derler.&#8221; (Maide, 104) Dawkins&#8217;in iddiasının tersine “Kur’an’a göre insan, inancını sorgulayıcı bir anlayışa sahip olmalıdır.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm sonuçsuz serüven, s. 114)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu itiraflar da evrimci Dawkins’e aittir: &#8220;Darwinist prensipler üzerine kurulmuş bir toplum tam olarak benim içinde olmak ‘istemeyeceğim’  türden bir toplum. Bu ‘berbat bir toplum’ olurdu. Ben Darwinist prensiplerle kurulmuş bir toplumda ‘yaşamak istemem.’ Bu berbat bir toplum olurdu. ‘Darwinist bir dünyada yaşamak istemem.’ O halde gelin yaşamak isteyeceğimiz bir toplum inşa edelim. Ki bu kesinlikle Darwinist-evrimci ‘olmayan’ bir toplum olacaktır.&#8221; (R. Dawkins. Richard Dawkins Interviews Creationist Wendy Wright; youtube.com/watch?v=ZWB6Yhxqy5k) Görüldüğü gibi evrimi hayatının merkezine alan Dawkins bile, Darwinizmin hakim olduğu bir toplumda yaşanamayacağını açıkça itiraf etmektedir. Buradan hareketle de, içinde yaşamak istemeyeceği toplumu savunanlara Darwinist denir tanımını rahatlıkla yapabilmekteyiz!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evrimi savunan Dawkins’in kitabını okuyan “Bir tıp doktoru, Dawkins’e yazdığı mektupta şunları söylemektedir: Neden hepimiz intihar etmiyoruz?” (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 103)  Soru aslında çok önemli bir konuyu da gündeme getirmektedir: “Yaşamı tesadüf olarak görürsek, bu durum insanı bunalımların içinde bırakmak anlamına gelmektedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm sonuçsuz serüven, s. 84)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist Richard Dawkins&#8217;in &#8216;Gen Bencildir&#8217; adlı kitabındaki çelişkiler: Richard Dawkins&#8217;in &#8216;Gen Bencildir&#8217; adlı kitabından alıntıları okuyanlar, akılsız varlıklara nasıl ‘düşünme, irade, planlama, programlama, bilgi sahibi olma’ gibi özellikler yüklenmeye çalışıldığını göreceklerdir. Hele &#8216;akılsız&#8217; atom yığınlarının ‘rastgele’ olarak bir araya gelip akıllı ve iradeli canlılara dönüştüğünü anlatmaya çalışırken Dawkins&#8217;in misal verdiği ‘toto’ ve ‘Şikago gangsterleri’ örneklerin aslında amacının tam zıttını ispatladığını, biraz kıyas ve zekaya sahip herkes hemen fark edecek ve Turan Dursun’un bir kova, su ve süpürge ile yaptığı ‘deney’ sonucu ateist olması ile aradaki mantık-sızlık-sal benzerliği hemen fark edecektir! ‘Hem Ganster, hem toto ve o ortamları kim sağlamıştır?’ şeklindeki sorular zinciri her aklı başında insanı aynı sonuca ulaştıracaktır: Verilen tüm örnekler tam aksini ispat etmekte ve akıl ve irade sahibi bir gücü işaret etmektedir! Aşağıdaki alıntıdaki tırnak (‘ ’) işareti ile vurgulanan kelimelere özellikle dikkatinizi çekmek istiyoruz: “Bizi doğal seçilim ‘inşa etmiştir.’ Eski gen-seçmeli evrim, beyinleri ‘yaparak’ ilk memlerin doğacağı çorbayı ‘sağladı.’ Bir yerlerde, ‘rastlantısal’ olarak, ‘dikkate değer özellikleri’ olan bir molekül oluştu. Bunun ortalıktaki moleküllerin en büyüğü ya da en karmaşığı olması ‘gerekmiyordu’, ama kendi kopyalarını ‘yaratabilmek’ gibi ‘olağandışı’ bir özelliği vardı. Bu ‘rastlantının’ oluşma olasılığı ‘pek fazla gibi görünmeyebilir’; ‘öyleydi de!’ Eğer yüzlerce milyon sene boyunca her hafta ‘Toto kuponu’ doldurursanız, birçok kez büyük ödül kazanabilirsiniz. Evrim, bir anlamda, iyi bir şey gibi görünüyorsa da gerçekte hiçbir şey evrimleşmek ‘istemez’. Evrim ‘ister istemez’ oluşan ‘bir şeydir’, genlerin bunu ‘engellemek için harcadıkları tüm çabaya’ karşın. Başarılı Şikago gangsterleri ‘gibi’, bizim genlerimiz de, epey ‘rekabetçi’ bir dünyada milyonlarca sene boyunca, hayatta kalmayı başarabilmişlerdir. Buna dayanarak, genlerimizde ‘belirli nitelikler’ olduğunu ‘ileri sürebiliriz.’ Ben başarılı bir gende, baskın özelliğin ‘acımasız bir bencillik’ olduğunu savunacağım. Genlerde ‘uzak görüşlülük yok’ ve geleceği ‘planlamıyorlar.’ Genler ‘yalnızca varlar’, bazı genler diğerlerinden daha ‘becerikli’ ya da değil ve ‘işte hepsi bu.’ Gen düzeyinde, ‘özverili olma kötü, bencillik ise iyi olmalıdır.’ Hücre, genlerin kimya ‘endüstrileri’ için ‘uygun bir çalışma birimidir.’ Gen ‘makineleri’ olarak ‘yapılmış’ mem ‘makineleri’ ile ‘yetiştirildik.’ Genler de yaşam kalım ‘makinelerinin’ davranışlarını ‘denetlerler’; doğrudan kuklaları oynatan ipleri kullanarak değil, ‘bilgisayar programcısı gibi’ dolaylı yollarla. Genler ‘usta programcılar’ ve kendi canlarını kurtarmak için ‘programlıyorlar.’ İnsanoğlunun bir başka özelliği de -‘büyük olasılıkla’- has, çıkarsız, gerçek özverisi. Böyle olduğunu ‘umuyorum’ ama ‘bunu tartışmayacağım’ ve ‘olası’ memsel evrim üzerine ‘spekülasyonlar yapmayacağım.’ Her ne kadar aksine inanmak istesek de, ‘sevgi’ ve türün -bir bütün olarak- ‘iyiliği’ hiç de ‘evrimsel anlamı olmayan’ kavramlardır.&#8221; Görüldüğü gibi “Dawkins, yaratıcılık özelliğini zamana vermiştir. &#8216;Zaman ile her şey tesadüfen oluşabilir&#8217; görüşündedir.” (Hacı Ali Şentürk, Ateizm, Sonuçsuz Serüven, s. 90) Koca evreni boşverin, sadece bir hücrenin oluşumu bile toto çekilişi ile kıyaslanamazken -ki ayarlayanı mutlaka olması gereken- bu toto ile hayatı anlamlandırmaya çalışan akla ‘evrimci akıl’ denir diyelim ve konumuza devam edelim!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins önyargı ve sübjektif bir yaklaşıma sahiptir. Kitaplarının içinde hakaret,  alay, hınç ve acımasız eleştirilerinin sınırı yoktur. Ama bakın yazar kendini nasıl da farklı tanıtmaktadır. Sonradan Müslüman olan bir Yahudi ile youtube’da yaptığı bir konuşmada Dawkins kendisini şöyle tanıtır: </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone wp-image-6701 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dawk-1.jpg" alt="dawk-1" width="333" height="180" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kibar kişilikten bir hümanist paylaşım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6793 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ateistdawkinsobjektifligi-1.jpg" alt="ateistdawkinsobjektifligi-1" width="479" height="309" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Ben bir ateistim ve ben kibar birisiyim, insanlardan nefret etmiyorum.” (youtube.com/watch?v=zD1SXVAXxls) Bu ‘kibar ve anti-nefret’ şahsiyetin sosyal medya paylaşımına bakalım: “Kur&#8217;an&#8217;ı okumadım, bu yüzden İncil için yaptığım gibi bölüm ve ayetlerden alıntı yapamadım. Ancak günümüzde ‘kötülük için en büyük gücün İslam olduğunu’ sıklıkla söyleriz.” (x.com/RichardDawkins/status/307369895031603200)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Richard Dawkins militan ateist tavrını Darwinizm ile meşrulaştırır. Tasarımcının ya da ruhun olduğu hissini, Darwin&#8217;i okuduğunda tamamen kaybettiğini söyler.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 173) Dawkins her materyalist gibi evrimi savunmaktadır. ‘Kör Saatçi’ adlı kitabında, canlıların evrimini, Stuart Kaufmann’ın yazmış olduğu bir bilgisayar programı aracılığıyla ‘kanıtladığını’ iddia eder. Bu program, çubuk, dikdörtgen ve üçgen gibi şekillerin rastgele değişimlerle daha karmaşık hale gelmelerini sağlayan bir programdır. Program tarafından rastgele düzenlenen bu çubuklar, birçok ara formdan sonra zamanla hayvan, bitki ve insan figürlerini andırır hale gelmeye başlamaktadır. Dawkins, bu basit şekillerin bilgisayar programıyla zaman içinde insan veya hayvan figürlerine benzer hale gelmesinin, canlıların sözde evrimleşme sürecine benzediğini iddia eder. Bu örnekten yola çıkan Dawkins, canlıların da uzun bir süre boyunca meydana gelen mutasyonlarla bugünkü karmaşık hallerine dönüştüğünü savunur. Aslında Dawkins’in bu iddiası komiktir! Çünkü Stuart Kaufmann’ın kullandığı programın bizzat kodlayıcısı vardır. Bir bilgisayar ve daha da önemlisi bunları yapan bir zeka vardır! Kodlardan oluşan bir bilgisayar oyunu sadece çizgilerden mi meydana gelir? Kodlamayı azıcık bilen ‘tek bir eksik veya fazla harf-rakamın’ programı nasıl da çalışamaz hale getirdiğini bilir. Dawkins hâlâ Darwin&#8217;in eski mikroskoplarla yaptığı araştırmalar seviyesinde kalmıştır. Artık ‘DNA, şifre, kodlama’ çağındayız ve hayat da basit çizgilerle ifade edilemeyecek kadar mükemmel ve uyumlu bir sistemler bütünüdür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1880&#8217;lerde bilim adamları hayatın kökeni için bir açıklama bulmanın oldukça kolay olduğunu düşünüyorlardı. “Hayatın karbondioksit, oksijen ve nitrojen gibi basit kimyasalların bileşimiyle kolaylıkla oluşan protoplazma denilen bir maddeden meydana geldiğini zannediyorlardı.”  (William A. Dembski, James M. Kushner, Signs of Intelligence, s. 103-104; Bölüm 8: Stephen C. Meyer, Word Games: DNA, Design and Intelligence) Bilim yazarı Howard Peth: &#8220;Eskiden hücrenin bir çekirdek ve sitoplazma ‘denizi’ içindeki diğer parçalardan meydana geldiği düşünülmekteydi. Fakat hücre içinde büyük alanlar boştu. Şimdi ise, bir hücrenin gerçekten &#8216;kovan gibi olduğu&#8217; yani hücrenin ve onu barındıran bedenin hayatı için gerekli olan önemli işlevsel birimlerle dolu olduğu bilinmektedir. Evrim teorisi hayatın &#8216;basit&#8217; bir hücreden geliştiğini varsayar, fakat günümüzde bilim basit hücre diye bir şey olmadığını göstermektedir.&#8221; (Howard Peth, Blind Faith: Evolution Exposed, s. 77)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İnsanın tek bir hücresinin DNA&#8217;sında tam 1 milyon ansiklopedi sayfasını doldurabilecek miktarda bilgi bulunur. “İnsan kendi bilgisini okumaya kalkışsa buna ömrü yetmez!” Bu dev ansiklopedi yaklaşık 3 milyar farklı şifreye sahiptir. Eğer DNA&#8217;daki bilgileri kağıt üzerine yazılı hale getirebilseydik, kağıtların uzunluğu Kuzey Kutbu&#8217;ndan Ekvator&#8217;a kadar uzanacaktır! Ve bu sadece tek bir hücrenin şifresidir! 100 trilyon hücreden oluşan bir insanda ise bu, 100 trilyon kat kitap anlamına gelmektedir. Bu, günümüz bilgisayar teknolojisi ile bile mümkün olmayan bir gelişmiş sistemi ifade eder. İnsan Genomu Projesini yürüten Celera Genomics şirketinin uzmanlarından Gene Myers, &#8220;Beni asıl şaşırtan şey hayatın mimarisidir. Sistem olağanüstü derecede komplekstir. ‘Sanki tasarlanmış’ gibidir. DNA&#8217;da ‘büyük bir akıl’ yer almaktadır.&#8221; (Article by Tom Abate, San Francisco Chronicle, Şubat 19, 2001) demektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Eğer materyalistlerin iddia ettikleri gibi maddenin doğada kendi kendine canlılığı oluşturma gibi bir özelliği olsaydı, bunun, laboratuvarların kontrollü ortamında çok daha kolay gerçekleştirilebilmesi gerekirdi. Oysa bugün değil canlı hücresi, onun herhangi bir organeli bile laboratuvarlarda suni olarak üretilmemektedir. Yapılabilen ise sadece, ‘var olan’ hücreye dışarıdan yapılan müdahalelerden ibarettir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İlkel çorba denilen bir ortamda canlı bir organizmanın oluşumunun mümkün olmadığı bilim literatürüne girmiştir: “ABD&#8217;li önde gelen bir araştırmacıya göre, Dünya&#8217;daki yaşamın volkanik kaynaklardan veya hidrotermal bacalardan ortaya çıkması pek olası değil.” (BBC, 13 Şubat 2006; news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4702336.stm)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Fransız doğa bilimci Jean Baptiste Lamarck, evrimin mekanizmasını &#8220;kazanılan özelliklerin nesilden nesile aktarılması&#8221; şeklinde açıklamıştır. Canlıların yaşamları sırasında uğradıkları değişiklikler kalıcıydı ve yeni nesillere kalıtsal olarak aktarılabiliyordu. Ona göre zürafalar bir zamanlar ceylan benzeri birer hayvandılar; ama yüksek dallara erişmek için harcadıkları çaba yavaş yavaş boyunlarını uzatmıştı. Lamarck, oldukça iddialı konuşmaktan da çekinmiyordu: “Bir sülalenin sağ kollarının nesiller boyunca kesilmesi sonucunda yeni doğan bireyler tek kollu doğacaktır.” Öncelikle, günümüz keçilerinin hâlâ yüksek dallara uzanmaya çalıştıklarını ama boyunlarının uzamadığını ve ayrıca bilinenin tersine zürafaların da küçük boylu ağaçları tercih ettiklerini belirtelim:  Uppsala Üniversitesi zoologlarından Robert Simmon, American Natüralist dergisinde 1996 yılında yayınladığı bir makalesinde “Besin için rekâbetin en fazla olması gereken kurak mevsimde, zürafalar genellikle yüksek dallarda değil, fazla büyümeyen çalılarda otlanır.” diye yazmaktadır. (BBC, 30 Haziran 2016) Çin&#8217;de tahmini olarak onuncu yüzyıldaki Beş Hanedan On Krallık döneminde başlayan,  yirminci yüzyıla kadar süre gelen bir gelenek vardır. Ayak bağlama ya da ‘lotus ayak geleneği.’ Gelenek, küçük yaşta kız çocuklarının ayak kemiklerini kırarak çok ufak boyutta ayakkabılara sokmak ve ayak büyümesini engellemek amacıyla yapılan bir uygulamaya dayanmaktadır. Yüzlerce yıl sonunda bu geleneği devam ettiren insanların çocuklarının ayakları ise hâlâ &#8216;normal&#8217; doğmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Benzer bakış açısını Dawkins de ileri sürmüştür. &#8220;Başlangıçta günümüz sincabına benzer, ağaçlarda yaşayan ve herhangi bir şekilde uçmak için özel bir perdeli organı olmayan bir canlı, kısa mesafeleri sıçramaya başladı. (Eğer düşmesini yavaşlatacak birşey olsaydı daha uzağa sıçrayabilirdi.) Doğal seleksiyon, kollar veya bacak eklemlerine yakın bir bölgede daha keseli bir yapıya sahip olan bireyleri ‘seçti.’ Şimdi gittikçe daha geniş deri alanına sahip bireyler daha uzağa sıçrayabiliyorlar. Sonraki nesillerde derinin genişlemesi ‘bir kural oldu’ ve bu durum böylece devam etti&#8230; Gerçek kanat çırparak yapılan kuş uçuşunun bu basit süzülüş hareketinden evrimleşmesini hayal etmek artık çok daha kolay; böylece bu canlılar uçmaya başladılar.&#8221;  (Phillip E. Johnson Climbing Mount Improbable &amp; Darwin&#8217;s Black Box; origins.org/articles/johnson_climbingmount.html) Dawkins, uçuş, kanatların simetriği, bu olayın biyokimyasını veya genetik gelişimini anlatan bilimsel kanıt sunmak yerine aslında sadece bir masal anlatmaktadır. Çünkü olaya bilimsel değil evrimsel/ideolojik/psikolojik yaklaşmaktadır! Dawkins, kuş akciğerleri ve sürüngen akciğerleri arasındaki derin anatomik farklara da hiç değinmemektedir. Sürüngenlerin akciğerleri memelilerinki gibi, havanın içeri girip aynı yolu izleyerek geri çıktığı bir yapıya sahiptir. Kuşlarınki ise ‘jet motorlarına hava sağlayan mekanizmaya benzer şekilde dizayn edilmiştir.’ Yani hava hareketi tek yönde gerçekleşmektedir. Hava akciğere bir kanaldan girer, bir başka kanaldan çıkar. Başka hiçbir canlı grubunda rastlanmayan bu mükemmel mekanizma sayesinde, kuşun uçması için gerekli olan yüksek oksijen ihtiyacı karşılanır. Kanatlar ise özel yapıları sayesinde su ve havayı geçirmeyecek şekilde, göğüs kemikleri de uzun mesafe uçuşlarında oldukça büyük miktarda enerji ve kas gücü gerektirdiği için geniş şekilde yaratılmıştır. Zaten bu nedenle, &#8220;Aeorodinamik bir harika olan kuşla kıyaslandığı zaman en gelişmiş hava aracı bile sadece kabataslak bir kopyadan öteye geçememektedir.&#8221; (Kusursuz Uçuş Makineleri, Reader&#8217;s Digeest, çev: Ruhsar Kansu, Bilim ve Teknik, Sayı: 136, Mart 1979, s. 21) Kuşlardaki bu kusursuz tasarımların havacılığın gelişmesinde de büyük katkısı olmuştur. Nitekim uçağın mucidi olarak ‘kabul edilen’ Wright kardeşler, Kittyhawk adındaki uçaklarının kanatlarını yaparken akbaba kanatlarının tasarımını örnek almışlardır. (web.archive.org/web/20060928173807/yourplanetearth.org/terms/details.php3?term=Biomimicry) “Askeri tasarımcılar baykuş kanatlarını ‘taklit ederek’ hayalet uçakları olduklarından daha da gizli hale getirebilmeyi umuyorlar. Baykuşlardaki ‘tasarım sayesinde’ radarlar tarafından görülmeyen uçakların hiç duyulamayacak kadar sessiz olması hedefleniyor.” (fonz.org/zoogoer/zg1999/28(4)biomimetics.htm : &#8220;Designs from Life&#8221;, Robin Meadows, Zooger, July/August 1999) Airbus, uçağın kanatlarına tıpkı kuşlarınki gibi uçuş koşullarına göre şekil alabilme özelliği kazandıracak uyarlanabilen kanatlar (adaptive wings) yapmaya çalışmaktadır. Amaçları ise yakıt sarfiyatını en aza indirmek. (biltek.tubitak.gov.tr/dergi/98/ocak/yakitsiz.html) İlk çalışmalar da Amerikan avcı uçağı olan F-111 ile başlamıştır. (Biyonik, Doğayı Kopya Etmektir, Bilim ve Teknik Temmuz 1985, s. 1) Ayrıca kuş kemiklerinin içleri boştur, bu nedenle de son derece hafiftir. Modern uçakların kanatları da kuş kemiklerinden ilham alınarak içleri boş olarak tasarlanmaktadır. Kuşun karnındaki tüylerle kanatlarındaki tüyler birbirinden farklı özelliklere sahiptirler. Büyük tüylerden oluşan kuyruk tüyleri dümen ve fren görevi görürler. Kanat tüyleri ise, kanat çırpma esnasında açılarak yüzeyi genişletip kaldırma kuvvetini arttırma özelliğine sahiptir. Konuyu daha fazla uzatmadan Dawkins&#8217;in iddiasına dönelim ve şu soruları soralım: Ön ayağını kaybedip, onun yerine yarım kanata sahibi olan bir canlı, nasıl bir avantaja sahip olacaktır? Dört ayağa sahip bir sürüngen hızlı hareketi sayesinde hem düşmanlarından kaçabilecek, hem de avlanabilecektir. Yarım kanata sahip bir sürüngen ağaçtan düşüp, zarar görmesi engellenirken bir fayda sağlasa da, ön ayaklarını kaybettiği için hızlı hareket edemeyecektir. Böylece ne düşmanlarından kaçabilecek ne de avlarını eskisi gibi yakalayabilecektir. Bu onun için yarım kanatın getirdiği avantaja göre çok büyük bir dezavantajdır. Zaman içinde büyüyen kanatlar düşerken onu yavaşlatacak fakat düşmanlarından kaçarken ya da avını kovalarken engel olacaktır. Çünkü henüz uçamamaktadır! İşlevsiz olunca da körelmesi gerekirken evrimciler bunun devam ettiğini ileri sürmüşlerdir&#8230; “Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır.” (Mü’minun, 21) Ayrıca ilginçtir, örnek alınarak teknolojiler geliştirilen bu canlıların ‘tesadüfen yani akıllı bir müdahale olmadan’ ortaya çıktığı da evrimciler savunulabilmektedir! Evrimci mantığın sorun listesi bu şekilde uzayıp gitmektedir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6700 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dawin-gunumuz-mikroskop-1.jpg" alt="dawin-gunumuz-mikroskop-1" width="600" height="270" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> <img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6702 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/dna-sifre-1.jpg" alt="dna-sifre-1" width="500" height="94" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, &#8220;Hindistan’da bölünme zamanında, bir milyondan fazla kişi Hindu ve Müslümanlar arasındaki dinsel çatışmalar sırasında katledildi. Öldürülecek toplulukların etiketlenmesinde yalnızca dinsel göstergeler etkendir. Bir bakıma Hindistan halkını dinden başka bir şey bölemezdi.&#8221; demektedir. Bu da Dawkins’in son derece yanlış bir yorumudur. İlk önce kendisine şunu sorması gerekirdi:  Nasıl oldu da bu insanlar yüzlerce yıl, farklı dinden olmalarına rağmen bir arada yaşayabilmişlerdir? Neden 20. yüzyıla gelindiğinde böyle bir bölünme yaşanmıştır? Bu konuda acaba asıl neden, o bölgeyi işgal etmiş olan sömürgeci güçler olabilir mi? Acaba Dawkins, pasaportunu taşıdığı İngiliz devletinin bu bölünmedeki katkılarını hiç düşünmüş müdür?! Ve yine asıl sorulması gereken soru, dinler kadar emperyalizme hiç karşı çıkmış mıdır Dawkins? Yoksa ona verilen görev, zaten emperyalizmin önündeki tek engel olan İslam’ı karalamak mıdır? Tanrı Yanılgısı (The God Delusion)  adlı kitabın girişinde Dawkins, “Hümanist” düşüncenin “milli marşı” olarak kabul edilen İmagine (Hayal edin) isimli şarkıdan esinlenerek, bir hayal de kurmaktadır. Bu hayalini Dawkins şöyle ifade etmektedir: &#8220;Dinin olmadığı bir dünya hayal edin.&#8221; Dawkins ayrıca ateistlerin (Mesela Stalin’in) yapmış olduğu yanlışların bütün ateistlere mal edilemeyeceğini ileri sürerken (Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 256) konu inançlı insanlara gelince tamamen farklı bir tavır sergilemekte ve dindar olduğu iddia edilen kişilerce yapılan yanlışları genelleştirip tüm inanç sahiplerini ağır bir itham altında bırakmaktadır. Ateist olan Stalin&#8217;in 30 yıl süren iktidarı boyunca 20 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiştir. O, evrimci ideolojiyi savunan Nazi lideri Hitler ile de Avrupa&#8217;yı paylaşmıştır. (Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı.) Hitler daha sonra anlaşmayı bozunca ancak yollarını ayırmıştır! Ateist Mao döneminde de Çin&#8217;de milyonlarca insan ölmüştür ve günümüzde de komünist partinin yönetimindeki Çin&#8217;de tüm ‘işçiler’ az bir ücret ile sendikasız olarak  Batılı sermaye grupları için acımasızca çalıştırılmaktadır. Kızıl Kmerlerin lideri Pol Pot&#8217;un (Saloth Sar) Kamboçya&#8217;da sadece 3 yıl 8 ay içinde, 7 milyonluk ülke nüfusunun nerde ise yarısını -3 milyon kişiyi- katletmesi de hep materyalist ve ateist ideolojinin bir sonuçudur. Terörün sistemli olarak kullanılmasının gerekliliği konusunda ateist Lenin&#8217;in ifadeleri (V. İ. Lenin, Collected Works, Moscow, IX/346;  V. İ. Lenin, Collected Works, Moscow, xxxv/238;  Pravda Gazetesi, 26 Ekim 1918; V.İ. Lenin, Polnoye sobraniye soçineniy, Moskova, 1958-1966, XXXV/311; Stephane Courtois, Nicolas Werth, Jean-Louis Panne, Andrzej Paczkowski, Karel Bartosek, Jean-Louis Margolin, Komünizmin Kara Kitabı, s. 82) ile dizayn edilen ateist/komünist sistemlerin kanlı bilançosu özetle şu şekildedir: SSCB 20 milyon, Çin 65 milyon, Kuzey Kore 2 milyon, Kamboçya 3 milyon, Doğu Avrupa 1 milyon, Latin Amerika 150 bin, Afrika 1,7 milyon, Afganistan 1,5 milyon ve uluslararası komünist hareket ve iktidarda olmayan komünist partilerin eylemleri sonucu da 10.000 civarında ölüm olayı meydana gelmiştir. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 17) Ateist PKK’nın eylemleri sonucu katledilen 40.000 insanı da bu  listeye ekleyebiliriz! Tüm bu katliamların merkezinde materyalizm ve evrim teorisi bulunmaktadır. Evrimci P. J. Darlington, vahşetin, evrim teorisine inanmanın doğal bir sonucu olduğunu şöyle itiraf etmektedir: “Birinci nokta, bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır. O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür.” (P.J. Darlington, Evolution for Naturalists, s. 243-244) 1970 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Rus yazar Alexander I. Solzhenitsyn, 1983&#8217;de Londra&#8217;da yaptığı bir konuşmada Rus halkının başına gelenleri şöyle özetlemektedir: &#8220;Yarım yüzyıl önce henüz bir çocukken, yaşlıların Rusya&#8217;nın başına gelen felaketlerin nedeni için şöyle dediklerini hatırlıyorum: &#8220;İnsanlar Allah&#8217;ı unuttular, tüm bu felaketlerin nedeni bu.&#8221; O zamandan beri, 50 yıldır devrimimizin tarihi üzerinde çalıştım, yüzlerce kitap okudum, yüzlerce şahit dinledim, sekiz cilt kitap yazdım. Ama 60 miyon insanı yok eden devrimin ana sebebini formüle etmemi isterseniz şunu tekrarlamaktan başka bir şey yapamam: İnsanlar Allah&#8217;ı unuttular; tüm bu felaketlerin nedeni bu.&#8221; (Edward E. Ericson, Jr., &#8220;Solzhenitsyn &#8211; Voice from the Gulag&#8221;, Eternity, October 1985, s. 23, 24) Amerikan Ateizmi Geliştirme Birliği başkanı Charles Smith, &#8220;Evrim, ateizmdir.&#8221; (H.Epoch, Evolution or Creation, (1988), s. 148-149) derken zaten bilinen bir gerçeği ilan etmektedir. Materyalizm, ateizm ve evrim bir bütünün farklı yüzleridir! Cansız ve şuursuz atomların kendi kararlarıyla biraraya gelip, canlı ve  şuurlu insanı oluşturduğunu iddia eden ve pagan (putperest) kabilelerde olduğu gibi &#8220;doğa&#8221;yı ilahlaştıran (Natüralizm), DNA üzerindeki bozulma ve oynamaların -mutasyonların- yeni türler oluşturabileceğini iddia eden, hayatın yapıtaşı olan proteinlerin kör tesadüfler sonucunda oluştuklarına inanan, birbiri ardına gelen başıboş tesadüflerin DNA gibi kompleks bir bilgi bankasını oluşturabileceğinikabul eden, hücre gibi kompleks bir organizmanın tesadüfen oluşabildiğini ileri süren, fosiller evrim sürecini  devamlı olarak yalanlarken hâlâ evrimi savunanların görüşü olan Darwinizm&#8217;in &#8220;doğanın bir mücadele ve çatışma yeri olduğu&#8221;  iddiası toplumlara uygulandığında;  Hitler&#8217;in ‘üstün ırk’ı oluşturma saplantısı,  Marx&#8217;ın ’İnsanlık tarihi sınıf çatışmalarının tarihidir’ yanılgısı,  Mao&#8217;nun milyonlarca insana sözde bir tür hayvan gibi görüp akıl almaz vahşetler uygulaması, Mussolini&#8217;nin &#8220;Savaşın tüm insan enerjisini en yüksek noktaya taşıdığı&#8221; iddiası, Kapitalizmin &#8220;güçlülerin zayıfların üzerine basarak daha da güçlenmeleri&#8221;  fikri, Stalin&#8217;in zalim çalışma kampları, üçüncü dünya ülkelerinin emperyalist ülkeler tarafından acımasızca sömürülmeleri, PKK gibi evrimci ateist örgütlerin katliamları… Hepsi ama hepsi sözde bilimsel bir kılıf kazanmaktadır. Unutmayalım ki birinci ve ikinci dünya savaşını da dindarlar çıkarmamışlardır! Savaşların nedenini dine bağlayan ve dinler olmaz ise savaş ve yıkımların olmayacağını ileri süren Dawkins&#8217;e cevap için,  ‘Savaşların nedeni din midir?’, ‘Ateizm yanılgıs<strong>ı’,</strong> ‘İslam savaş hukuku’, ‘İslam barış dinidir’ adlı yazılarımızı tekrar hatırlatırız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins’in itiraf tadındaki şu cümlelerini hatırlayalım: &#8220;Önümüzdeki birkaç yıl içinde eğer kimyacılar laboratuvarlarında yeni bir yaşam başlangıcını başarılı bir şekilde yeniden gerçekleştirdiklerini bildirirlerse ‘hiç şaşırmam.&#8221; (Tanrı Yanılgısı, s. 132) Bilim ve Ütopya dergisinin Kasım 1998 tarihli nüshasında, &#8220;Uçtu Uçtu Dinozor Uçtu&#8221; adlı makalesinde  Ümit Sayın da, “Diyelim ki tüm fosiller fos çıktı! Bu bile evrim kuramını çökertmez. Değişimin nedenlerinin ve mekanizmalarının belirlenmesi ‘bugünkü bilgilerle’ mümkün değildir, ama ‘100 yıla kadar’ bu konuda dev adımlar ‘atılacağına kesin gözüyle’ bakılmaktadır!” diyerek, Dawkins gibi ‘gayba’ inandığını ve gözle görülemeyene iman ettiğini ilan etmektedir. Halbuki, “Doğabilimciler unutmamalıdırlar ki, evrim süreci sadece fosil kayıtları aracılığıyla açığa çıkabilir. Sadece paleontoloji (fosil bilimi) evrim konusunda delil oluşturabilir ve evrimin gelişimini ve mekanizmalarını gösterebilir.” (Pierre Grasse. Evolution of Living Organisms. New York, Academic Press, 1977, s. 82) Ve tüm bunlara rağmen ünlü İngiliz paleontolog Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bir gerçeği şöyle itiraf etmektedir: &#8220;Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.&#8221;  (Derek A. Ager, The Nature of the Fossil Record, Proceedings of the British Geological Association, cilt 87, s. 133) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6704 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/ilkelcorba-1.jpg" alt="ilkelcorba-1" width="565" height="434" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6699" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/agacdali-keci-1.jpg" alt="agacdali-keci-1" width="250" height="298" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kur’an ve İslam üzerine Dawkins’in çok sınırlı ve yüzeyler bilgilere sahip olduğu yorumlarından anlaşmaktadır. O, Kur’an hakkında şöyle bir yorum yapmıştır: &#8220;Ne yazık ki Kur’an’daki barış yanlısı pasajlar, genelde sadece ilk bölümdedir, yani Muhammed’in Mekke’de olduğu zamanlar. Daha kavgacı satırlar kitabın sonraki bölümlerindedir. Medine’ye kaçması ile başlar.&#8221; Klasik oryantalist görüşün çok kötü bir tekrarı olan (Çünkü Kur’an normal kitaplar gibi Mekke’de başlanıp Medine’de sonlandırılmış ve giriş gelişme sonuç bölümlerinden oluşan bir kitap değildir. Ayetlerin iniş sırası ile surelerdeki yerleri aynı sırayı takip etmez!) bu iddianın cevapları için, ‘İslam barış dinidir’, ‘Kur’an’ın kaynağı nedir?’ ve ‘İslam savaş hukuku’, ‘Oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkındaki ithamları ve gerçekler’ adlı yazılarımıza bakılabilir!  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, &#8221;Doğal eleme sayesinde, üstün türlerin devamı ilkesi evrenin başlangıcında tasarlanmıştır.&#8221; demektedir. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 164) Tabii burada, ‘tasarlayan kim?’ sorusunun asıl cevabını Dawkins’ten beklemek çok gerçekçi gözükmemektedir! Dawkins&#8217;e göre doğal eleme, doğanın kör saatçisidir. Görünen bir amaç yoktur. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 136) Richard Dawkins, Kör Saatçi (Blind  Watcmaker) adlı kitabında, doğal seleksiyonla işleyen evrimsel düzeni, kusursuz işleyen bir saatin dişlerine benzetir. (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 191) Halbuki bir saatçi ile saat neyse, doğa ile de tanrı odur. (Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 116) Ama materyalist bilimde insanlık, nesnelerin kör dünyasına boyun eğdirilmektedir. (Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 172) Darwin, evrenin bir tasarımcı tarafından tasarlanması fikrine şiddetle karşı çıkar. Ona göre en büyük tasarım, doğal seleksiyondur. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 236) Yani Dawkins, Tanrı’yı reddedip doğal seleksiyonu tanrı olarak görmektedir ama anlaşılan bundan haberi bile yoktur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Dawkins, insanın bir tür ruhsal boyut kazanma hamlesi olan aşk olayını da patolojik (hastalıklı) bir bağımlılık olarak görür. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 170) Dawkins, Aşk duygusunu patolojik yani hastalıklı bir bulgu olarak değerlendirken bencilce almayı normallik olarak görür. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 299, 300) Halbuki teizmde, “Tanrının bir üst değer oluşu, bencillik prangalarından özgürleşmenin de garantisidir.” (Aliye Çınar, s. 111) Dawkins, iyilik yapma dürtüsünün kaynağını, bencil gen teorisiyle açıklamaya çalışır. Ona göre gen bencildir. Halbuki gen Bir DNA zinciridir. Ancak bilinçli değildir! Bencil gen teorisi açısından bakınca insanı, kemiğini asla vermeyen ve bunun için mücadele eden bir köpekten ayırt etmek zor olacaktır. (Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 297) Dawkins, iyilik yapmanın altındaki sebepleri 4 başlıkta açıklar: Birincisi ‘karşılıklı çıkar’, ikincisi akrabalık bağları, üçüncüsü ‘şöhret kazanma’, dördüncüsü ‘toplum içinde onaylanmak.’ (Dawkins, Tanrı Yanılgısı,  s. 202-206) Aslında bunların tümü ahlak değil, ahlaksızlıktır! Dawkins, menfaatçiliği iyi işlerin nedeni olarak düşünmektedir. (Aliye Çınar, s. 305) </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins, Darwinizmin hipotezlerini ‘kanıtlanmışçasına’ savunmaktadır. (Aliye Çınar, s. 281) Yazdıkları ve söylemleri ile &#8220;Dawkins öyle bir algı oluşturmaktadır ki, evrim teorisinin etkisiyle ateistlerin konumunun net çizgilerle belirlendiği, teistlerin sustuğu ve ateist evrim görüşü karşısında çaresiz kaldıkları hissini vermeye çalışmaktadır. Ancak bu algının önündeki en temel engel, kendisiyle benzer görüşleri savunan Antony Flew’in ateizmden Tanrı inancına yolculuğudur. Flew, ateist iken doğanın mükemmel işleyişinden ve tasarımdan hareketle bir Tanrı’nın var olduğuna inandığını söylemiştir. Dawkins, evrenin nasıl meydana geldiğini açıklayamadığı gibi canlıların ilk var olma süreci hakkında da mantıksal ve doyurucu bir izahı yoktur. Onun düşünce dünyasında canlılar ‘bir şekilde’ var olur, sonra evrilirler, daha sonra mükemmel canlılar ortaya çıkar. Bu, tamamen kendiliğinden, doğal ve kısa vadeli neticelerin tekrarlanan ‘seçilimiyle’ meydana gelir ve söz konusu seçilim uzun vadede karmaşık canlıları oluşturur. ‘O, izaha ihtiyaç duyan ilk ve orta aşamaları atlatır ve değişimin ileri neticeleri ile evrimi anlatmaya çalışır.’ Doğrusu, Tanrı’nın yokluğu varsayılarak canlıların ilk başlangıcının mükemmel sürece varması hususunda boşluklar bırakılarak ortaya konulmaya çalışılan kurgu, felsefi ve ikna edici bir dayanak olmaktan öte basit bir fıkra olarak nitelendirilebilir.&#8221; (Saim Gündoğan, Richard Dawkins’in tanrı’nın varlığına yönelik eleştirisinin çıkmazları, İhya Uluslararası İslam Araştırmaları Dergisi Cilt: 8 Sayı: 2 Güz 2022, s. 843-844)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Dawkins&#8217;in iddiaları genel anlamda &#8220;Allah yok, evrim var, dinsiz ahlak olur ve dinler savaş nedenidir&#8221; şeklinde özetlenebilir ki, tüm bu iddialar benzer başlıklar altında (‘Allah’ın varlığının ispatı’, ‘Evrim teorisi’, ‘Dinsiz ahlak olur mu?’, ‘İslam barış dinidir’) cevaplar verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Dawkins’e göre canlılar tesadüfi bir şekilde var olmamış bir tasarlayıcıları vardır ancak bu tasarımcı tamamen kör, sağır, duygusuz, amaçsız ve iradesiz bir mekanizma olan doğal seçilimdir.” (Dawkins, Kör Saatçi, 25) Ona göre, doğal seçilim tamamen kendi içerisindeki matematiğe uygun olarak ‘birikimli seçilim’ adını verdiği bir yöntemi kullanır. (Kör Saatçi, 61) Yani tesadüf kavramını reddeder gözükse de aslında tasarımı irade sahibi tek tanrı yerine Natüralist bir eksende iradesiz tanrılara havale eder ve monoteizmden pagan bir politeizme kayar! Ayrıca birikimi yapan ve seçeni de görmezden gelir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Not: Dawkins&#8217;in, zürafalarda bulunan  (Vagus) Recurrent Laryngeal siniri hakkındaki iddiasının cevabı da, &#8216; Körelmiş organlar&#8217; adlı yazımızda bulunmaktadır!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">‘Büyük tasarım&#8217; adlı eserinde ise Hawking, &#8216;Felsefe öldü&#8217; (s. 11) derken, eserinin tamamı ise aslında bilim yerine felsefi içeriklerle doludur! Hawking, bilim adına felsefe yapar ve yaptığının ölü olduğunu da kendisi dolaylı yönden itiraf etmiş olur. Kitabındaki şu cümle de çok ilginçtir: “Yerçekimi kanunu olduğu için kainat ‘kendisini yoktan var’ edebilir.” Önce &#8216;yoktan&#8217; kelimesi ile neyi kastettiğini ele almak gerekir. Eğer yerçekimi varsa, ortada yok diye bir kavram kullanmamızın imkanı yoktur. Demek ki yoktan değil, var olandan kainat oluşmuştur! Yani Hawking’in aslında ‘yok’ dediği ‘var’dır ve kendisi var&#8217;ı yok etmektedir. Hawking bunu tanrı kavramında da aynen yapmaktadır! Evet Hawking yok olan bir şey hakkında bir kitap dolusu yazı yazmıştır! Ayrıca o, kendinden yaratıldığı iddia edilen ve aslında sadece yaratılma süreçlerden biri olan bir kanun -yerçekimi- ile neden bu yaratılma sürecini başlatmıştır? Hawking acaba daha öncesini neden görmek istememektedir?! O yerçekiminin yaratılmasını neden ele almamakta ve neden var olmayı yani aslında yaratılışı ara süreçten başlatmaktadır?! “Isaac Newton, &#8220;Yerçekimi gezegenlerin nasıl hareket ettiklerini açıklıyor, gezegenleri neyin yörüngeye soktuğunu değil&#8230; Her şeyi Tanrı yönetir&#8221; derken, İngiliz fizikçi Hawking<strong> </strong>ise &#8220;Yerçekimi diye bir yasa olduğu için, evren kendi kendisini hiçten yaratabilir ve yaratmaya devam edecektir.&#8221; diyerek, evrenin varlığının hiç yerine bir şey olmasının sebebinin ‘kendiliğinden yaratılış’ olduğunu savunur.” (BBC, 2 Eylül 2010) Hawking, Kasım 2016&#8217;da da, “Kütle çekimi ve kuantum teorilerinin, evreni ilahi bir güce ihtiyaç olmadan yarattığını” (DW, 08.01.2017) ileri sürerek hatalar zincirini devam ettirir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kuantum fizikçisi Hans Peter Dürr ise gerçeği görüp itiraf etmekten çekinmemiştir: &#8220;Kuantumla öğrendik ki, ekonomik gerekliliklere ve doğa kanunlarına değişmez tek boyutlu baktığımızdan -ipek böceği gibi- kendi ördüğümüz mecburiyetler kozası içinde hapsolup kalıyoruz. Maddeci anlayışın doğurduğu inançsızlık ve bencillik, bereket ve bolluğu fark etmemizi önlüyor. Tevekkülle istemeyi bilmediğimizden -hırsla hayata saldırdığımızdan- sadece istediklerimizden mahrum kalmıyoruz;  özlediğimiz mutluluk ve huzuru da elde edemiyoruz.&#8221; (Hans Peter Dürr, P.M. Magazin 05, 2007)  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yunus Emre’nin dediği gibi: “İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır. Okumaktan mana ne, Kişi Hakk’ı bilmektir. Çün okudun bilmezsin Ha ‘bir kuru emek’tir.” (Yunus Emre Divanı, s. 184)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hawking, bilim adına felsefe yaparak, yaratılan kanunu yaratıcı ilan etmekte ve buna bilim adını vermektedir. Halbuki kanun adını alan şeyin, deney ve tecrübe ile kendini kanıtlatabilecek kadar kesin olan bir düzeye gelen şeyler olduğunu herkes bilir ki, bu da belli bir kurallar zinciri ve uyumu gerektirir. Hiçbir kanun gibi bu kanunlar da ‘kendini’ veya başkalarını yaratamaz! Yaratan, uygulatan ve düzenleyen (Bedi&#8217;, Halık, Melik ve  Rab) Vahid&#8217;l-Ehad olan Allah&#8217;ı inkar etmek için birden çok yaratılanı ‘yaratıcı’ ilan edenlere Kur’an şöyle seslenmektedir: “Gökleri ve yeri hak ile yarattı: O, ortak koştukları şeylerden Yücedir.” (Nahl, 3) “Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler.” (Duhan, 39)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Stephen Hawking ve Dawkins, ikisi de okuyucuyu yönlendirme hatasına düşmekte ve onları Yaratıcı ile bilim arasında bir tercih yapmak zorunda bırakmaktadır. Hawking ve Dawkins, tabiat kurallarının yaratıcı bir güce sahip olduğunu ileri sürerler. Yani gözümüz önünde işlevsel görevi olan, kendilerine kodlanan görevleri yapan aracıları yaratıcı ilan edip, asıl yaratıcıyı reddetmemizi isterler. Bu, tıpkı otomatik pilota bağlı uçağa bakarak, &#8216;Kendi kendine gidiyor; uçak mühendisi ve pilotu zaten görünmüyor&#8217; demek kadar bilimseldir! Belki uçaktan bahsederken, o uçağı yapandan bahsetmeye gerek yoktur ama sonuçta konuşulan konu teknik/bilimsel bir konudur ve o uçağı yapan mutlaka vardır ve yaptığı uçağın kalitesi de, onu yapanın ilmi ve gücü (Alim, Kadir) hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Yaradan da bu nedenle evrene yönelmemizi, evren kitabını okumamızı ve onu inceleyip kendisine ulaşmamızı (Mülk, 4-5; Yunus, 5; Enbiya, 30; Ankebut, 44; Zümer, 5 vd.) istemektedir. Bu konuda, Prof. Dr. Adem Tatlı&#8217;nın ‘Bilimlerin Işığında Yaratılış’ adlı eserini de özellikle tavsiye ederiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Zaten günümüzde “Kâinatta elde edilen bilginin; Ateist ve Materyalist, Determinist ve Natüralist gibi felsefi inanç ve aksiyomlarla filtrelenip/işlenerek bize aktarılması” (Komisyon, Bilimin ışığında evrim görüşünün sorgulanması ve yaratılış, s. 264, 267) bize bilim diye yutturulmaktadır! Halbuki ortada tamamen ideolojik bir yaklaşım yani bilimcilik sözkonusudur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kısaca, Tanrı inancı ve bilim birbiri ile çelişmez, aksine bunlar birbirini tamamlayan kavramlardır. Bir yaratan vardır, yaratır sonra düzenler; görevleri yükler/kodlar. Bu birinci aşamadır. Sonra da işini/görevini yerine getiren ve yüklendiği kodlamaya göre hareket eden (Tabiat kuralları, gen, DNA başta) yaratılanlar vardır. Bunlar birbirine zıt ve çelişkili kavramlar değillerdir! Hawking, yaratıcı fikrinin eski bir fikir olduğunu ileri sürer. Ama şunu unutur ki, her eski fikir illâ yanlış olmak zorunda değildir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Bir balığı balık yapan maddelerin neler olduğunu bilim tespit edebilir. Ancak bilim, bu maddelerin tamamını toplayıp bir kaba koysa onlar kendiliğinden balığa dönüşmemektedir. Özellikle cansız maddelere canlılık kazandırılması mümkün görülmemektedir. (Murat Akın, ‘Bilimsel İlerlemeler Tanrı’yı Yok mu Ediyor?’ Sorusu ve Kelami Açıdan Değerlendirilmesi, Tekirdağ ilahiyat dergisi, Tasavvur, Aralık/December 2020, VI/716) Balığın ve tüm varlıkların kendi içlerinde ve diğer canlı ve cansızlarla olan uyumlu birlikteliği bizleri bir düzenleyene götürmektedir. Materyalistler bunu maddeye/evrime/zamana izafe ederken teistler ise Yaradan’a izafe etmektedirler. Hiç bir Müslüman da bilim ile din arasında bir seçim yapmak zorunda değildir. (Hasan Özalp, Bilim-Din İlişkisinde Uzlaşmacı Yaklaşımlar, s. 92)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Mesela Newton yerçekimi kanununun işlevini bulunca &#8216;Kainatı, her şeye gücü yeten bir Yaratıcının vücut verdiği bir kriptogram (şifreli yazı) olarak görmüştür.&#8217; (John Maynard Keynes, Newton, the Man, London, 1946)  &#8216;Güneş ve gezegenler, aralarında hiç bir şey yokken birbirlerini nasıl ve neye göre çekiyorlar? Nasıl oluyor da tabiatta hiçbir şey abes olmuyor ve dünyada şahit olduğumuz düzen ve güzellik vücut buluyor? Bütün bu olan bitenden, bilinen manada harici bir vücudu bulunmayan, canlı, akıl sahibi, muktedir bir Zat&#8217;ın var olduğu, sonsuzluk içinde kendine has nitelikte her şeyi çok yakinen bildiği ve idrak ettiği açık bir şekilde ortaya çıkmaz mı?&#8217; (Newton, Opticks, 2nd edition (1718), Book 3, Query 28, 343-5) diyen Newton ayrıca, &#8216;Kainattaki her şeyin son derece kolay bir şekilde, akarcasına olup bitiyor olmasını Yaratıcı&#8217;nın mükemmelliğiyle&#8217; irtibatlandırmakta ve &#8216;Yaratıcı&#8217;nın hikmetle iş yaptığını ve asla hiçbir şeyi başka bir şeye karıştırmadan işleri yürüttüğünü&#8217; söylemektedir. (Newton, Yahuda MS 1.1a, fo. 14r)  Ayrıca onun, &#8220;God is known from his works: Tanrı yaptıkları/eserleri ile bilinir.&#8221; (Isaac Newton, Cambridge University Library, MS Add. 3965, section 13, cited in J .E. McGuire, &#8216;Newton on Place, Time, and God: An Unpublished Source&#8217;, The British Journal for the History of Science, 11 (1978), 118-9; Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 27) tespitini ve teslisi reddedip, İsa&#8217;nın tanrı olmadığı fikrine sahip olduğunu da (Snobelen, D. Stephen, “The true frame of Nature”: Isaac Newton, Heresy, and the Reformation of Natural Philosophy, in Heterodoxy in Early Modern Science and Religion, Brooke and Maclean, s. 232-233) özellikle belirtelim. Kuasarları keşfeden, modern astronominin babası olarak anılan ve astronomide Nobel ödülüne eşdeğer olan Crafoord Ödülü’nü kazanan Allan Sandage ise bu konuda şunları söylemektedir: ‘Böylesine bir düzenin kaostan meydana gelmesi olanaksızdır. Bunu düzenleyen bir unsur var olmalıdır. Yaratıcı benim için bir gizemdir, ancak var oluş mucizesinin açıklaması O’dur.’ (Ediz Sözüer, Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu, s. 514)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist Hawking, evrim teorisinin yeterli olmadığını görünce yeni bir teori ortaya atmıştır: &#8216;M teorisi.&#8217; Bu teoriye göre, ‘kainatı tabiat kuralları yaratmıştır!’ Yerçekimi &#8216;kanununu&#8217; bile bir ‘teoriye’ bağlar ve buna bilim adını verir. Halbuki kanunlar, belli şartlar altında gerçekleşen şeylerin bilimsel/matematiksel açıklamalarıdır. Mesela güneşin doğudan doğması bilimsel bir kanundur ama ne güneşi ne dünyayı ne de yönleri yaratan bu kanun değildir. Kanun sadece &#8216;var olanı, yaratılanı tanımlar, açıklar!&#8217; Aslında kainatı ne bilim adamları, ne teoriler ve ne de tabiat kuralları yaratmıştır. Hawking’in kitabında, tabiat kanunları, aynen ilahi kitaplardaki mucizeler gibi anlatılır. M teorisi ‘farklı bir şeyden’, hem her yerde olan, hem görünmeyen bir ana kuvvetten, vücuda getirenden, yaratıcı bir kuvvetten bahseder. Bu kuvvet cihazlar ile algılanamaz ve anlaşılabilir matematiksel tahminlerle incelenemez, ancak tüm olasılıkları içerir. Her yerde bulunma, her şeyi yapabilme özelliğine sahiptir ve aynı zamanda da çok gizemlidir. Bu özellikler okuyucuya birini çağrıştırıyordur eminiz! Unutulmamalıdır ki yaratıcı, bilimin önündeki engel değil, bilimin var oluşunun sebebidir. O (cc) yaratmasa, kodlayıp uygulama alanına sokmasa, bilim adamları neyi keşfedebilecekti ki?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateistler insanların sadece doğanın temel parçacıklarının bir araya toplanmasından oluştuğuna inanmamızı isterler. Bu bir indirgemeciliktir. Bu ateist görüş biyolojiyi, fizik ve kimyaya indirger ve şöyle der: ‘Eğer davranışlarımız bilim kanunları tarafından belirleniyorsa, o zaman özgür iradenin nasıl kullanıldığını anlamak zordur. Demek ki bizler biyolojik makinelerden başka bir şey değiliz ve özgür irade ise sadece bir hayaldir.’ Halbuki böyle bir şey gerçek olsaydı, konuştuklarımız ve yazdıklarımız bir robotun otomatik eylemlerinden ibaret olmaz mıydı? Robotta his, duygu, tercih hakkı bulunabilir mi? Görüldüğü gibi ateist bakış açısı insanı, aslında Ehl-i Sünnetin reddettiği  ve ateistlerin de Ehl-i Sünneti suçladığı &#8216;kaderci&#8217; anlayışa götürmektedir! Bu konuda, ‘Kader’ adlı yazımıza bakılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu bilim (!) adamlarının yaratıcıyı inkar etmeleri bilimsel çalışmaları sonucu vardıkları sonuçlar değil, başta kabul ettikleri ateist dünya görüşü ve ideolojilerinin bir tezahürüdür. Buna birçok örnek verilebilir ama Paul Davis adlı ateistin şu sözü pek çok şeyi açıklar mahiyettedir: &#8221; Kâinatın ve yaşamın kökenini açıklamak için doğaüstü bir varlığa ihtiyaç yoktur. Bunlara ilahi bir varlığın müdahale ettiği fikri hiç bir zaman hoşuma gitmemiştir. Bana göre bir takım matematiksel kanunların tüm bunları var edebilecek kadar zeki olduğuna inanmak çok daha ilham vericidir.&#8221;  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Evet, ortada bilim değil, &#8216;inanmak&#8217; vardır ve ayrıca yaratıcı fikri yerine yaratılana zeka ve yaratma özellikleri yüklemenin ve bunu çok daha fazla &#8216;ilham verici&#8217; bulmanın da ateistlere özgü bir özellik olduğu görülmektedir! Ve bir de bunun bilimsel bir görüş olduğuna bizim inanmamız beklenmektedirler! Peki, bu matematiksel gerçek hiç birimizin cebindeki bir parayı iki para yapmış mıdır? Evet, kanunların bir şey yaratabileceğini düşünmek, sabahtan akşama toplama işlemi yaparak para kazanabileceğini düşünmek kadar mantıklı ve bilimseldir! Dr. John Lennox, “Büyük Tasarım” kitabında şöyle demektedir: “Yaşadığımız dünyada basit bir aritmetik kuralı olan 1+1=2, hiç bir zaman hiçbir şeyi var etmemiştir. Bu kural, şimdiye kadar ne benim ne de başkasının banka hesabına para koymamıştır. Matematik kanunlarının kendi başlarına kainatı ve yaşamı yarattığı bir katı tabiatçı dünya, tamamen bilim kurgudan ibarettir. Hawking apaçık bir şekilde ‘neden hiçbir şey değil de bir şey var’ temel sorusunu cevaplamakta başarısız olmuştur.” (Ediz Sözüer, Risale Haber, 25.8.2014; Video: youtube.com/watch?v=ZtopJldSqtU&amp;t=114s)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ateist Dawkins de, evrenin kendiliğinden oluştuğunu ispatlamak için bir bilgisayar programı kullanılmasını tavsiye eder ve der ki: &#8220;Eğer doğanın kör güçleri tarafından kurulmuş olabilecek kümülatif bir seçilim için gerekli koşullar oluşturulmuş olsaydı, tuhaf ve mükemmel sonuçlar alınabilirdi.&#8221; (Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, Norton, 1987, s.49) İyi de, &#8220;cümledeki karakterlerin varlığını, karakterlerin sayısını, geçiş orantılarını, bilgisayar programcısını, karakterleri seçen programı, işi gerçekleştiren enerjiyi, enerjinin üretimi ve dağıtımını, zaman ve mekanı, varoluşun ve yasaların sürekliliğini ve devamını ‘kim’ ayarlayacaktır? Devamı da ilginçtir: “Evrimin uzun dönemli amacı yoktur. Her ne kadar insanlar, amaçlı olan bir evrimin ürünü olduğumuz biçimindeki saçma sanı ile avunuyorlarsa da, uzun vadeli bir hedef, bir seçilim için kriter olarak hizmet edecek mükemmel bir model yoktur.” Yani, amaçsız, hedefsiz, şans eseri var olan insan dünyada bir süre yaşayacak ve sonra yok olup gidecektir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Ey ateist arkadaş! Sen iradesiz bir varlıksın ve şans eseri varsın. (Ateistler, &#8220;bizi tanrı neden sormadan yarattı?&#8221; diye bi daha sormasınlar, biz cevabımızı ‘Allah’ın varlığının ispatı’ adlı yazımızda verdik de, evrimci materyalist görüşün buna cevabı hiç yoktur!) Yaşayacağın acı-sevinç türü her şey sadece atomların tesadüfen bir araya gelmesi ile meydana gelmiştir. Zaten ölüm sonrası da yoktur! Doğal olarak “Ne yapacağım, neye göre yaşayacağım, iyilik neden yapayım, kötülük denen şey gerçekte var mıdır?” türü kafanızda bin türlü sorular cevapsız kalmaktadır! Evet, ateist olmak demek ‘karamsarlık, bunalım, idealsizlik ve intihar’ demektir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“Uzaylılar mesaj gönderirse cevap vermeyin. &#8220;Stephen Hawking&#8217;in Favori Yerleri&#8221; (Stephen Hawking&#8217;s Favorite Places) isimli yeni bir belgeselden alınan açıklamalarında dünyaca ünlü fizikçi Stephen Hawking, uzaydaki Dünya dışı yaşamla ilgili korkutan ifadeler kullanır. Hawking, uzaylıların dünyaya mesaj göndermesi durumunda buna cevap verilmemesi gerektiğini söyler. Hawking, uzayda seyahat edecek kadar gelişmiş bir uygarlığın Dünya&#8217;ya geliş amacının &#8216;barışçıl&#8217; olmayacağının da altını çizer.” (Hürriyet, 26.7.2017) Uzaylıları kabul, Yaradan’ı inkâr eden bu bilim adamına sormak gerekir: Peki o uzaylıları kim yaratmıştır?!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tabii, Hawking’in Tanrı inancına sahip olduğu da ileri sürülür (Saul Pasternak, Jerusalem, 22.12.2006, s. 28; Antony Flew, Yanılmışım Tanrı Varmış, s. 17) ve o, “Evrenin oluşumu, bilimin gerçekliğine dayanır ama ‘bu hiçbir şekilde bilim kanunlarını koyan ve onları da yaratan bir tanrı’ olmadığı anlamına gelmez.” (Metin Aydın, Ateizm Yanılgısı, s. 51; Star, 23 Ocak 2013) der.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">&#8220;ABD mahkemeleri tarafından 3 Ocak&#8217;ta basına ifşa edilen 949 sayfalık bir rapor, eski finansçı ve pedofil seks suçlusu Jeffrey Epstein&#8217;ın, &#8220;Dünyaca ünlü fizikçi Stephen Hawking&#8217;in, reşit olmayan kızlarla yaşanan bir toplu seks etkinliğine katıldığına&#8221; dair iddiaları yalanlamaları için kurbanlara para teklif ettiğini ortaya çıkardı. Resmi kayıtlara göre, dünyaca ünlü fizikçi de, Epstein&#8217;ın kötü şöhretli fuhuş adasını ziyaret eden kişiler arasında yer aldı.&#8221; (Cumhuriyet, 05.01.2024)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hem ateist ve Pedofili! Devamını ‘Dinsiz ahlak olur mu?’ adlı yazımızda okuyacaksınız! </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6847 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/sinancanan-dawkins-1.jpg" alt="sinancanan-dawkins-1" width="381" height="295" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-9228 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/hawking-uzayli-1.png" alt="" width="421" height="401" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Gelen bir s</span><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;">oru<br /></span> <span style="font-size: medium;">Hocam Richard dawkins ile ilgili yazınızın sonlarına doğru söyle bir ifade geçiyor.</span><span style="font-size: medium;"> &#8220;&#8221;Eğer davranışlarımız bilim kanunları tarafından belirleniyorsa, o zaman özgür iradenin nasıl kullanıldığını anlamak zordur.Demek ki bizler biyolojik makinelerden başka bir şey değiliz ve özgür irade ise sadece bir hayaldir.’ Hâlbuki böyle bir şey gerçek olsaydı, konuştuklarımız ve yazdıklarımız bir robotun otomatik eylemlerindenibaret olmaz mıydı? Görüldüğü gibi ateist bakış açısı insanı sonuçta ehli sünnetin reddettiği  ve ateistlerin de biz ehli sünneti suçladığı ‘ kaderci’ anlayışa götürmektedir. &#8220;<br />Ehli sünnetin red ettiği kaderci anlayış ifadesinden ne anlamaliyiz. Biz muslumanlar kadere iman ediyoruz imanin şartı diyoruz hatta peki sizin bahsettiğiniz kaderci zihniyet nedir?</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Cevaben</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> Atilla kardeşim, </span><br /><span style="color: #000000;"> Ehli sünnetin kader anlayışında insan iradesi odaklı bir bakış açısı vardır, insan yaptıklarından sorumludur, bu anlayışta. Bu konu Kader ( islamicevaplar.com/kaza-kader.html ) adlı yazımızda ele alındı.</span><br /><span style="color: #000000;"> Ehli sünnetin reddettiği kader anlayışı İslam tarihinde kadercilik/ kaderiye hatta cebriye mezhebi adları ile tanınır ve insanın iradesini, istek ve seçimlerini göz ardı eden bir kader anlayışını savunurlar. İnsan rüzgarın önündeki yaprak gibidir, anlayışı etrafında, tedbiri reddeden veya önemsemeyen bir anlayıştır bu!</span><br /><span style="color: #000000;"> İnsan melek veya doğa kanunları gibi &#8216;kodlanmış, programlanmış&#8217; kabul edilir ki bu anlayışı asla kabul edemeyiz!</span><br /><span style="color: #000000;"> Tabii ki &#8216;külli irade&#8217; yani Allah&#8217;ın iradesi vardır ve bu her şeyi kapsar, O&#8217;nun istek ve onayı olmadan hiç bir şey olmaz ( Allah kötülüğü ister mi; islamicevaplar.com/kotuluk-allah-tan-midir.htm ) adlı yazımıza da bakılabilir.</span><br /><span style="color: #000000;"> Not: Ehli sünnet akaidini savunurum ve önemine inanırım ama detay bir alt başlık olarak bir eklemeyi de burada belirtmek isterim:</span><br /><span style="color: #000000;"> &#8216;Kader&#8217;i her ne kadar ehli sünnet gibi anlasam da, &#8221;Kadere iman iman esaslarından değildir!&#8217; diyen insanları ehli sünnet dışı ama Müslüman kabul ederim:</span><br /><span style="color: #000000;"> Bakara, 177 ve 285. ayetlerde; Nisa, 136. ayetlerde iman esasları sayılır ama Kader bunlar arasında yoktur. Ehli sünnet akaidinin baş yapıtlarından olan Nesefi&#8217;nin Tabsıratü&#8217;l edille adlı eserde de imanın şartları 5 olarak belirtilir kader bunların arasında değildir! </span><br /><span style="color: #000000;"> Kuran&#8217;da kader kelimesi; &#8216;Denge, uyum, ahenk, düzen&#8217; anlamlarında kullanılır, yani Kader kelimesinin kelime anlamı bunlardır. Terim anlamı yani İslam akaidinde ise bildiğimiz özel anlamı ile &#8216;Allah&#8217;ın olacak olan şeyleri önceden bilip yazması&#8217; anlamına gelir! </span><br /><span style="color: #000000;"> Ben ehli sünnet&#8217;im ve kaderi bu anlayış çerçevesinde kabul ederim ama iman şartları içinde saymayanları asla tekfir etmem ve Müslüman görürüm! </span><br /><span style="color: #000000;"> TEKFİRCİ OLMAYAN VE YORUMLARA AÇIK EHLİ SÜNNET&#8217;İN ÖNEMİ DE BURADAN İLERİ GELİR.</span><br /><span style="color: #000000;"> Selam ile. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6678" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/stephen-hawkingRichard_dawkins-1.jpg" alt="stephen-hawkingRichard_dawkins-1" width="223" height="109" /></span></p>


<p></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/richard-dawkins-ve-stephen-hawkinge-cevaplar.html">Richard Dawkins ve Stephen Hawking’e cevaplar</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/richard-dawkins-ve-stephen-hawkinge-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turan Dursun&#8217;a cevaplar II</title>
		<link>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html</link>
					<comments>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 06:55:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[ayetlerde celiski]]></category>
		<category><![CDATA[celiskili ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Din bu]]></category>
		<category><![CDATA[Din bu 1]]></category>
		<category><![CDATA[din eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[islam eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[islam evrensel]]></category>
		<category><![CDATA[islam miras hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Evlilik Yaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kulleteyn]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki celişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki hakaretler]]></category>
		<category><![CDATA[kurandaki matematik hatası]]></category>
		<category><![CDATA[miras paylaşımında matematik hatası]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Dawkins]]></category>
		<category><![CDATA[türk ateistler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni ateistler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamicevaplar.com/?p=1002</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Bu yazı, Bahattin Sağlam ve İsmail Acarkan’ın  ‘Turan Dursun ve Din’ ile Prof. Süleyman Ateş’in ‘Gerçek Din Bu 1-2’ adlı eserleri ‘temel alınarak’ hazırlanmıştır.) &#8220;İnsanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (İlahi mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya kalkışırlar: Böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor. Böyle birine mesajlarımız [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html">Turan Dursun’a cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">(Bu yazı, Bahattin Sağlam ve İsmail Acarkan’ın  ‘Turan Dursun ve Din’ ile Prof. Süleyman Ateş’in ‘Gerçek Din Bu 1-2’ adlı eserleri ‘temel alınarak’ hazırlanmıştır.)</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İnsanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (İlahi mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya kalkışırlar: Böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor. Böyle birine mesajlarımız aktarıldığında, sanki kulaklarında bir sağırlık varmış da onları hiç duymamış gibi, küstahça yüz çevirir: İşte ona (öteki dünyada) acıklı azabı haber ver!&#8221; (Lokman, 7-8) “İnandıktan sonra kafirliğe sapıp sonra ‘inkarcılıkta daha ileri gidenlerin’ tövbeleri asla kabul edilmeyecektir.” (Ali İmran, 90)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Allah (cc) tarih boyunca hep aynı emir ve yasakları insanlara bildirmiştir. Bununla beraber dinin ‘pratikleri’ geldiği toplumun düşünsel, kültürel ve sosyal yapısına göre farklılık gösterir. Bu farklılık kainattaki diyalektiğin gereğidir. Gönderilen her dinde inanç esasları (Allah&#8217;ın varlığı ve birliği, iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağı vs) birdir. İbadet ve insanlar arasındaki ilişkiler ve bunlarla ilgili hükümler ise toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. Din, kişiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barış içinde geçirebileceği mükemmelliğe ulaştırabilecek ve toplumda barış ve adalete dayalı bir yapı oluşturabilecek mükemmel bilgidir ve Allah tarafından gönderilmiş bu bilgiler, çağlar boyu doğruluğu değişmeyecek emir ve  yasaklar bütünüdür. Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine, insanlığın ilk dini animizm veya totemizm gibi &#8220;ilkel&#8221; dinler değil, Kur’an&#8217;ın deyimiyle İslam dinidir. İslam, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taşıdığından, Allah&#8217;ın insanlar için gönderdiği dindir ve temelde (özde) hep aynı ve tek olmuştur. Hz. Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduğu, nebilerin de uyup tatbik ettiği din her zaman aynıdır. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaşan insanlar yine temelde, değişen dinler üretmişler ve bunun sonunda da “ilkel, batıl, şirk dinleri” ortaya çıkmıştır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling şöyle demiştir; “Bütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (İslam) yıldız yıldız parçalanmış.” (Ali Ünal, Din etrafında, s. 60) Din, İnsanı mutlak güzelliğe, barışa ve iyiliğe çağıran,  akıl sahiplerinin özgür iradeleri ile kabul ettikleri ilahi kurallardır. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beş bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma. Bu konularda detay için ‘İslam tüm dinlerin özüdür’, ‘İslami emirler ve hümanizm’ adlı yazılara bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din Afyon mudur?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ateist Marx’a göre, “Din, toplumların afyonudur.” (Karl Marx. Hegel&#8217;in Hukuk Felsefesi&#8217;nin Eleştirisine Katkı, s. 191) Bu sözü adeta bir hadis imişçesine bayraklaştıran materyaşist kesim 150 senedir dine ve dindarlara karşı savaş açmış ama başarılı olamamıştır! Artık bu sözün dile getirilmesi de marxizm karşıtlığı gibi algılanır olmuştur! “K. Marks’ın bu sözü Soğuk Savaş döneminde CIA psikolojik propagandalarının en etkili silahı oldu. Sosyalizme karşı kullanılan hiçbir ideolojik silahın bu ölçüde etkili olduğu görülmemiştir. Bu sözün edildiği 19’uncu yüzyılda din, yoksulların “ilacı” değil egemenlerin baskı aracı idi. 25 yaşındaki Marks şunu dedi: “Dini acı, aynı zamanda gerçek acının ifadesi ve gerçek acıya karşı bir protestodur. Din, mazlum mahlukun iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz hallerin ruhudur. Halkın afyonudur.” (Ki afyon metaforu, insanların anlık acılarını azaltan ve onlara devam etme gücü veren hoş yanılsamalardı. O dönem afyonun tıbbi nitelikleri ve bağımlılık yaratma potansiyeline hem değer veriliyor hem de kınanıyordu.) Ali Şeriati’ye göre “dinin özü afyon değil uyarıcıdır.” Tarih sahnesine devrimci kimliğiyle çıkan dinin/ Hz. Muhammet’in muhalif yönü unutturuldu. Dinin toptan mutlak kötü olduğu, salt gericilik taşıdığı düşüncesi, Marks’a ait değil, daha çok burjuva aydınlarına ve kaba materyalistlere aittir! Bizim solun da “din hakkında bildiği tek şeyin dine karşı olmaktan ibaret” hali aşılması gereken zaaftır&#8230; Egemenlerin dayayıp direttiği dini algıyı yıkmak esas hedeftir.” (Soner Yalçın, Sözcü, 09 Mayıs 2024) Kararı verecek olan bu “burjuva aydınlarına ve kaba materyalist” Dursun zihniyetine sahip olanlardır!</p>
<p style="text-align: justify;">İlk ortaya çıktığı günden itibaren mazlumları, fakirleri korumaya alan, zekat kurumunu kurarak zenginlerin mallarının bir kısmını muhtaç olanlarla paylaşmayı emreden, mazlumların haklarını ararken, mallarını müdafaa ederken ölenleri şehit kabul eden, her türlü haksızlığı, despotluğu, zalimliği şiddetle lanetleyen İslam dini mi mi afyondur? İnsanlık  tarihi boyunca insanlara yardım elini uzatan, merhamet eden, şefkat eden,“haksız yere bir tek adamı öldürmeyi bütün insanları öldürmek”kadar çirkin bir cinayet kabul eden Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve, Hz. Muhammed (Aleyhissalatü vesselam ecmain) gibi peygamberlerin yolu olan din mi; yoksa tarih boyunca, Kabil gibi katilleri, Firavun gibi zalimleri, Karun gibi <em>&#8211;</em><em>asla paylaşmayı istemeyen- </em>zenginlik sarhoşları, koltukları için yüz binlerce insanı öldüren Lenin, Stalin, Mao ve benzeri çağdaş despotları yetiştiren dinsizlik mi bir afyondur? Allah dışındaki yüzlerce güce teslim olma ve kulluk yapma çağrısında bulunan şirk dininin amacı, statükoyu savunmak ve muhafaza etmektir. Şirk dinleri olan kapitalizm de, alternatifi olarak doğan sosyalizm dini de afyondur. Hinduizm de Hristiyanlık da afyondur. İslam ise uyuşturmaz uyandırır! İslam, insanı kula kulluktan kurtarır, sadece yaratıcıya itaat etmeyi ve sadece ondan yardım istemeyi&#8221; öğütler, İslam, akletmeyi emreder, zihni uyuşturan içeceklere yaklaşmamayı emreder, israfı yasaklar ve &#8220;Bir insanı öldürmek, insanlığı öldürmektir.&#8221; diye uyarır. &#8220;Akletmez misiniz? (Bakara, 44); &#8220;Aklınızı kullanmayacak  mısınız?&#8221; (Enam, 32) diye uyarır. İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din afyon olabilir mi? İnsanları köleleştiren Mekke aristokrasisine başkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilal’e efendisine başkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen Peygamber’in getirdiği din mi afyondur? Kızını öldüren müşrik Ömer’den, adaletin zamanlar üstü örneği olan Hz. Ömer’i çıkaran din mi afyondur? Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlığını feda eden, kadınlık timsali Hz. Hatice’yi şekillendiren din mi afyondur? 15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı, Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları yetiştiren din mi afyondur? Okuma-yazma öğretmeleri karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur? Yoksa böyle bir dine savaş açan ateizm mi asıl afyondur?! Rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan (A’raf,  156), Rahman ve Rahim  (Bağışlayan) ve Vedud olan (Karşılıksız seven), ümitsizliği ve ziyana uğrama korkusunu insanın kendi kendine zulmetmesi olarak nitelendiren (Zümer 5), İnananları ayrıca seven ve onlarca da sevilen (Maide, 54; Bakara, 165; Meryem, 96) Allah (cc) aynı zamanda kendinden korkulması gereken de yüce yaratıcıdır. Bu korkunun temelini ise ‘O’nun rahmetini, şefkatini kaybetme, O’nun sevgisinden uzak kalma korkusu’ oluşturur. Düşünsenize, her şeyimizi verenin sevgisini kaybetmekten daha korkunç ne olabilir? Bizi yoktan var edip, her türlü nimeti veren, cennete gidelim diye her defasında nankörlük ve isyan eden, gönderdiği peygamberleri öldüren, kitaplarını bozan insanlara yine de acıyıp; dünyada huzurlu ve ahirette cennete gitmelerine neden olacak emir yasakları gönderen yine O Allah (cc)’nın dini asla afyon olamaz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kız çocukların diri diri gömülmesi yalan mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nahl 58-59: “Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar!” O dönemdeki Arapların bir kısmı, kız çocuğunu ileride savaşamayacağı, ailenin şeref ve namusuna leke getirebileceği düşüncesiyle, kızları olduğu zaman üzülürlerdi. Bu düşünceden dolayı Arapların ilkel bazı kabileleri, çocuklarını öldürürlerdi. (İbni Habib, el- Munammak, s. 336; el- Halebi, İnsan, I/201) İngiliz kökenli yazar Pickthall, “kız bebekler bazen canlı canlı gömülüyordu.” demektedir. (Muhammed M. Pickthall, The Cultural Side of Islam, s. 110) &#8220;Eğer baba isterse, kızını doğar doğmaz gömebilirdi. Muhammed arapların kız çocuklarını öldürme adetine son verdi.&#8221; (Will Durant, Medeniyet tarihi, I/203-204, 230) &#8220;Kız çocukların öldürülmesinin yasaklanması büyük bir ilerlemedir.&#8221; (Antoine Anwander, Les religions de l&#8217;humanite, s. 283)</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun birkaç nedeni vardı: Birinci neden; ekonomik idi. Fakirlik korkusu. İkinci; kız çocukları savaş zamanlarında işe yaramadıkları gibi korunmaları da gerekiyordu. Kız çocuklarını öldürme adeti Kinde, Temim gibi bazı ilkel Arap kabilelerinde vardı. (Süleyman Ateş, Din Bu 1, s. 80; İslam Ans. Cahiliyye mad.) Kureyş ve diğer Mekke kabilelerinde bu yanlış ve çirkin davranış yoktu. Çünkü Mekke civardaki çöl kabilelerine göre zengin sayılırdı. İşte bu nedenle Arap şiirinde bu gelenek çokça yer almamıştır. Ferezdak aşağıdaki şiiriyle dedesinin yaptığı işten (öldürülecek kız çocuklarını fidye vererek kurtarması) dolayı övünmüştür; &#8220;Dedem ki kız çocuğunu gömenleri men ederek çocukları yaşattı, o zavallılar gömülmediler&#8221; Dursun&#8217;un iddiasına göre ise, Arapların hiçbirinde bu adet yoktur! Şimdi düşünelim; Kur’an hiç yapılmayan bir şeyden bahsedebilir mi? Kur’an olmayan bir şeyi yasaklayarak muhaliflere bir koz verebilir mi? Halbuki Kur’an böyle bir adetin yapıldığını söylemiş, hiç kimse de ‘bu yapılmıyor’ diye itirazda bulunmamıştır. İşte bu adetin Kur’an&#8217;da yasaklanması çok önemli bir devrimdir. Zaten Dursun da bu konunun sonunda (s. 244) kız çocuklarını öldürmekle ilgili bir rivayeti aktarmakta: &#8220;Kız çocuğunu öldüren de ölen de ateştedir.&#8221; ve Dursun buradan da yine İslam’a saldırmaktadır! Halbuki Kur’an, “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman.&#8221; (Tekvir, 8-9) ve efendimiz, &#8220;Çocukken ölen cennetliktir, diri diri gömülen çocuk cennetliktir.&#8221; (Ebu Davud, Cihad 27, 252; İbn Kesir, IV/478) buyurduğu halde! İbn Abbas da, müşrik çocuklarının ahiretteki durumu hakkında şöyle demektedir: “Müşriklerin çocukları cennettedir. Kim onların cehennemde olduklarını iddia ederse yalan söylemiş olur.” (İbn Kesîr, IV/478) Ayrıca Dursun’un aktardığı hadisin senedi de zayıftır. Aynı nedenledir ki Hristiyanlar ‘her doğan çocuk günah doğar, ta ki vaftiz olana dek’ anlayışını İslam reddetmiş, her doğan çocuğu masum ve günahsız, hatta ‘İslam üzere doğar’ (Buhari, Cenaiz, 92) kabul edecek kadar temiz olduğunu ilan etmiştir. Turan Dursun, hiçbir anne babanın böyle bir şey yapamayacağını, bunun doğaya aykırı olduğunu da söylemektedir. Ama günümüzde, henüz dünyaya gelmemiş de olsa anne karnında gelişimini tamamlamış, dünyaya gelmek için hazırlanmış binlerce çocuğun, ‘kürtaj’ yoluyla daha doğmadan katledilmekte olduğunu, yine doğurduğu çocuğu öldürüp çöp bidonlarına atan yahut sağ olarak cami kapısına bırakanların bulunduğunu hiç düşünemiştir. Peki gerek Arap toplumunda gerek günümüzde bu olaya dair kanıtlar var mıdır? “Eski Araplarda kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler vardı.” (N. Çağatay, İslam dönemine dek Arap tarihi, s. 135) Alman Yahudisi Gustav Weil, kızların öldürülmesinin seyrek olmadığını, fakirlik ve zilletten korunmak için uygulandığını söylemektedir. (Weil, Mohammed Der Probhet, s. 20) İngiliz oryantalist David Samuel Margoliouth, Arapların şecereye &#8211; atalarının soy kütüğüne -önemde Farslardan ilerde olduğunu ve Hicaz bölgesinde ise Kureyş kabilesinin dominant durumda olduğunu ifade eder. Margoliouth ayrıca kızlardan utanç duyma ve öldürme adetinin mevcut olduğunu da kaydeder. (D. S. Margoliouth, Mohammad, s. 28-30) 1880’li yıllarda  yazılan bir kitapta da, İslam Afrika’da ilerledikçe, “Bir zamanlar bütün Afrika&#8217;yı saran yamyamlık, ‘diri diri çocukları’ gömme gibi en kötü işler süratle ve bir daha geri gelmeyecek şekilde ortadan kaybolmakta.” (R. Bosworth, Mohammedanism in Africa, s. 798-800)  olduğu kaydedilmiştir. Dinler tarihçisi Karen Armstrong da aynı olaya dikkatleri çekmiştir: “Kızlar hiç acımadan öldürülüyordu.” (Amstrong, İslam Peygamber’inin biyografisi Hz Muhammed s. 81) Lesley Hazleton, “Eğer Hz Muhammed kız olarak doğmuş olsaydı, doğar doğmaz sessizce boğdurulurdu.” (Hazleton, İlk Müslüman, s. 31) derken aynı zamanda bu cinayetlerin gerçekleştiğini de kabul etmiş olmaktadır. Dursun’un sonradan kaydığı materyalist dünya görüşüne sahip Maxime Rodinson bile, “Muhammed kız çocuklarının öldürülmesini de yasaklamıştı.” (Rodinson, Muhammed, s 267) diye yazarken acaba Dursun ve taraftarları hiç mi bu cahilce iddialarından rahatsız olmamışlardı?! ‘Yüyılların doğurduğu ölüm’ olmakla övünen Dursun ve kitaplarını basanlar bu gerçekleri ‘OKU’mamış mıdır acaba?! Günümüzde bile durum pek değişmemiş ve kürtaj illeti her yeri sarmıştır: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 2011 Gallup anketine göre, yalnızca bir çocuk sahibi olmanıza izin verilseydi katılımcıların %40&#8217;ı bir erkek çocuğu tercih edeceklerini söylerken yalnızca %28&#8217;i bir kızı tercih etmektedir. (Altay Can Meriç, Peygamberliğin ispatı, s. 315) Peki, sadece o zamanki Arabistan mı bu melanet geçerli idi? Ne yazık ki hayır!<br />
Ülkemde de çöp kutularından, batı ülkelerinde bebek bırakma kutularından (Hürriyet, 9 Mart 2000; Radikal, 14 Haziran 2012; Evrensel, 6 Haziran 2015; Cumhuriyet, 24 Ekim 2017) hiç bahsetmeden günümüzden birkaç örnek verelim:</p>
<p style="text-align: justify;">“Hindistan&#8217;da doğan her 10 dişi bebeğin 4&#8217;ü ölüme terk edilmektedir.” (Zakir Naik, Gençlerin inanç sorunları, s. 141) “Hindistanın Ladhya Pradesh eyaletindeki ormanlık alanda yeni doğmuş bir kız bebek toprağa yarı gömülü halde bulundu. Ülkede son yıllarda ailelerinin kız bebeklerin katledilişi sıkça görülüyor.” (Sabah, 25 Eylül 2013) “Hindistan&#8217;ın Uttar Pradeş eyaletinde bir mezarlıkta, ölen kızını gömmek için toprağı kazan baba, diri diri gömülmüş bir kız bebeği mezardan sağ çıkardı.” (Euronews, 14.10.2019) “Adıyaman&#8217;da kan donduran olay!” (CNN TÜRK, 26 Eylül 2021) Bebeğini diri diri toprağa gömdü Güney Afrika’da annesi tarafından battaniyelere sarılmış bir bavulun içinde toprağa gömülen bebek kurtarıldı. (Norm haber, 15.10.2021) Annesi diri diri toprağa gömdü, saatler sonra canlı çıkarıldı Uganda&#8217;da mucize yaşandı. Doğumundan hemen sonra diri diri gömülen bir bebek, saatlerce toprak altında kaldıktan sonra kurtarıldı. (Yurt Haber, 05 Nisan 2024) 7 yaşındaki kızı diri diri toprağa gömdüler. Hindistan&#8217;ın Sitapur eyaletine bağlı Semri Gaura adlı bir köyde yedi yaşındaki bir kız diri diri toprağa gömülerek ölüme terk edildi. (Hürriyet, 29.08.2014) Hindistan&#8217;da bir baba 10 yaşındaki kız çocuğunu canlı canlı toprağa gömerken yakalandı. Olay Hindistan’ın Tripura kentinde yaşandı. Baba, &#8220;çocuğunun kız olmasına daha fazla tahammül edemeyeceği&#8221; gerekçesiyle onu evinin arka bahçesine gömmeye çalıştı. (CNN Türk, 17.01.2015) Ölmeyen mucize bebek. Tayland’da henüz 7 aylık bir erkek bebek toprağa canlı canlı gömülmüş halde bulundu. Üstelik tam 14 kez bıçaklanmış halde. (Milliyet, 10.10.2016) Brezilya&#8217;da toprağa gömülen bebek 8 saat sonra kurtarıldı Brezilya&#8217;da yeni doğmuş bir bebek diri diri toprağa gömüldü. 8 saat boyunca toprağın altında kalan bebek mucizevi bir şekilde canlı olarak kurtarıldı. (NTV, 8.6.2018) Annesinin canlı canlı gömdüğü bebeği, işçiler buldu. yeni doğan bebek toprağın altından üç gün sonra sağ olarak çıkarıldı. Güney Afrika’nın Paddock kentinde akıllara zarar bir olay yaşandı. 25 yaşındaki kadın ailesinden gizlice dünyaya bir bebek getirdi. Genç kadın, yeri doğan bebeğini kum ve tahtaların altına gömdü. (GZT, 22 Nisan 2017) Hindistan&#8217;da kız bebeği canlı canlı gömmek isteyen dedeye suçüstü. Cani bir dede, yeni doğan kız torununu canlı canlı gömmek istedi. (TRT Haber, 02.11.2019) Çin’de aileler kız çocuklarını boğarak öldürüyor. (21.2.1983) Hindistan&#8217;da canlı halde gömülmüş kız bebek bulundu. Hindistan&#8217;ın kuzeyindeki Uttar Pradeş&#8217;te canlı halde gömülmüş, yeni doğmuş bir bebek bulundu. (BBC, 14 Ekim 2019) Hindistan’da 20 günlük kız bebek diri diri toprağa gömüldü. (Birgün, 22.1.2019) Hindistan&#8217;da polis 19 kız cenin buldu. (CNN Türk, 06.03.2017) Hindistan&#8217;da canlı canlı toprağa gömülen yeni doğmuş bebek çevredekilerin, tüyler ürperten olayı fark etmesiyle ölümden son anda kurtarıldı. (Sözcü, 28 Mart 2017) Hindistan&#8217;da yeni doğan bebeği diri diri toprağa gömdüler Hindistan&#8217;da şoke eden görüntü! Yeni doğan bebek, diri diri toprağa gömülmüş halde bulundu. (Yeni Şafak, 12.11.2020) Diri diri gömülen bebek mezardan canlı çıktı! Ormanlık bir alanda toprağa gömülmüş yeni doğmuş bir bebek olduğu ihbarını alan güvenlik güçleri, yanlarına sağlık görevlilerini de alarak olay yerine gitti. Belirtilen nokta kazıldığında toprağın altında gömülmüş halde bir bebek bulundu. Yeni doğmuş bebek sağ olarak mezardan çıkarıldı. (Cumhuriyet, 25.02.2014) Adıyaman&#8217;da şehit kabrini ziyaret eden lise öğrencileri, bir bebeğin hayatını kurtardı. Gençler diri diri toprağa gömülen bebeği mezardan çıkardı. (CNN Türk, 26 Eylül 2021) Orduda kan donduran olay. Altınordu ilçesi Karşıyaka Mahallesi 933 Sokak’ta meydana geldi. Edinilen bilgiye göre polis ekipleri, yaklaşık 10 gün önce doğum yapan kadının bebeğinin yanında olmadığının ihbarını aldı. Bunun üzerine kadın polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. Konuyu genişleten polis ekipleri, kadının bebeğini bir arsaya gömdüğünün bilgisine ulaştı. (Lider Gazetesi, 6 Ekim 2022) Antalya&#8217;nın Alanya ilçesinde evli ve 2 çocuk babası Hasan E.&#8217;den dünyaya gelen bebeğini bahçeye gömdüğü iddia edilen Fatma E., gözaltına alındı. (CNN Türk, 12.6.2012) “Kız çocuklarının öldürülmesi Çin, Hindistan ve Pakistan gibi birçok ülkede önemli bir endişe kaynağıdır.1978&#8217;de antropolog Laila Williamson, her kıtada bebek katliamının gerçekleştiğini ve avcı toplayıcılardan gelişmiş toplumlara kadar çeşitli gruplar tarafından gerçekleştirildiğini ve uygulamanın istisnai değil sıradan olduğunu belirtmiştir. Bu uygulama Avustralya, Kuzey Alaska ve Güney Asya&#8217;nın yerli halkları arasında iyi bir şekilde belgelenmiştir ve Barbara Miller, uygulamanın Batı&#8217;da bile &#8220;neredeyse evrensel&#8221; olduğunu savunmaktadır. 1990&#8217;da New York Review of Books&#8217;ta yazan Amartya Sen, Asya&#8217;da beklenenden 100 milyon daha az kadın olduğunu tahmin ediyordu.” (tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1z_bebek_katliam%C4%B1) Dursun ve zihniyetine göre bunların hepsi gerçek dışı!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html/islamda-kadin-kizcocuklari-ddgomme-1" rel="attachment wp-att-4508"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4508" title="islamda-kadin-kizcocuklari-ddgomme-1" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/islamda-kadin-kizcocuklari-ddgomme-1.jpg" alt="" width="402" height="220" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/2522014.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5230" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/2522014.jpg" alt="2522014" width="461" height="221" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kizcocuklari-diridiri-1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5420" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/kizcocuklari-diridiri-1.jpg" alt="kizcocuklari-diridiri-1" width="430" height="316" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/1.jpg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5856" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/1.jpg" alt="1" width="484" height="312" /></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7237 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/diridirikizcocuklarinigomme-1.jpg" alt="" width="392" height="384" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9273 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/49696223_538506646629278_3756084483879600128_n.jpg" alt="" width="484" height="261" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10106 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tdursunacevap-bebegomenler-1.jpg" alt="" width="756" height="436" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-12537 aligncenter" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/67707001_2305653543028854_8951717992492695552_n.jpg" alt="" width="472" height="449" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10174 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/246347347.jpg" alt="" width="469" height="289" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cehennem İşkence Yeri mi, Yoksa İlahi Tedavi Merkezi mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cennet ve Cehennem bizim duyu organlarımızla algılayamadığımız gerçekler oldukları için; bize ‘simgelerle<strong>’</strong> anlatılmıştır. Cennet mükemmelliğin, güzelliğin, pozitifliğin merkezleştiği ilahi sevgi ve rahmet ortamıdır. Cehennem ise eksikliğin, çirkinliğin, negatifliğin merkezleştiği yerdir! Dünyada insana en çok acı veren şey ise ateştir. Bu nedenle cehennem ateşle simgeleştirilmiştir. Kur’an&#8217;ın genel mantığı içinde Allah korkusundan kasıt, Allah’ın sevgisini yitirmekten çekinmektir. Yoksa yüksekten korkmak veya yılandan korkmak anlamındaki korkmak değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cehennem Nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilgisiz insanlar, nasıl hekim ve hastabakıcıları işkence yapanlar gibi görebilirse cehennem ehli de, çektikleri tedavi ızdırabını önceleri işkence sanırlar ama sonra gerçeği görürler. Dünyada nasıl bazı hastalıkların tedavisi için acı ilaçlar, pansumanlar, dağlamalar, yakıcı merhemler, söktürücü sıvılar, serumlar gerekiyorsa, cehennem tedavi merkezinde de zakkum simgesiyle belirtilen acı ilaçlar, değişik işlemler, serumlar vardır. Cehennem nasıl sonsuz ruhsal yükselme ortamı ise cehennem azabından amaç da işkence değil, insanı temizlemek ve onu ruhsal yükselmeye layık bir duruma getirmektir. Cehennem, bu hayatta kendilerine verilen fırsatı kaybeden insanların, ilahi adalet kanununa bağlı olarak yaptıklarının karşılığını görmelerini ve bu sayede kendi elleriyle ruhlarında meydana getirdikleri hastalıklardan kurtulmalarını ifade eder. “Sizden önce nice topluluklara elçiler gönderdik; onları varlığa ve sıkıntıya uğrattık ki doğruyu görsünler.” (En’am, 42) Buradan anlaşılıyor ki, cezadan kasıt yola gelmek, uyanmak ve daha yüksek bir hayata kavuşmaktır. Cehennem cezasının hedefi işte budur. Cehennem, bütün dehşeti ile birlikte günahkarlar için &#8220;Mevla&#8221;: Dost (Hadid 15) ve “ümm”: Anne (Karia, 9) olarak da Kur’an’da geçer. Bu mecazların reel karşılığı da vardır. Cehennem asiler ve günahkarların dostudur. Onlar cehennemin sinesinde yeniden yetişecekleri için cehennem onların anaları olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah Gökte midir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mülk suresi 16. ayette geçen, ‘Men fi’s-semai’, ‘gökte olan’ anlamına gelir ve Dursun buradan hareketle Allah’ın göklerde olduğunu iddia eder. Halbuki burada gökte olandan maksat ‘melekler’ veya ‘Allah’ın azabıdır.’ &#8220;Men&#8221; sözcüğü tekil olmakla birlikte anlam olarak çoğuldur, genelleme anlamını verir. Dursun’un iddiasının aksine, Fahrettin Razi tefsirinde ‘men’den kasıt &#8220;Allah’tır&#8221; dememekte, &#8220;Allah’tır&#8221; diyenlerin görüşünü alıp yanıt vermektedir. Çünkü Razi Eşari&#8217;dir. Eşariler, Allah&#8217;a mekan isnat etmeye şiddetle karşıdırlar. Bakara, 210&#8217;da geçen &#8220;Allah’ın gelmesi mi bekliyorlar?&#8221; deyimini ise bütün İslam düşünürlerince &#8220;Allah’ın azabının gelmesi&#8221; olarak yorumlanmışlardır. Ayetin ayetle tefsiri kuralı gereği Mülk 16. ayetin anlamı, Nahl Suresinin 33. ayeti ile çok belirgin hale gelmektedir. “Onlar kendilerine yalnız ‘meleklerin’ veya senin ‘Rabbinin buyruğunun’ gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmemişti, ama onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” (Nahl, 33) Evet, Dursun tefsir alimidir (!) ama daha tefsir metodolojisinden habersizdir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Neden Ay ve Güneş?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslam ay ve güneşi ölçü tutmuştur. Bunun birçok hikmeti vardır. İnsanların çoğu teknik bilgiye sahip değildir. Dolayısıyla vakitleri daima güneşe göre ayarlarlar. Bu asırdaki gibi saat imkanı da her zaman bulunmamıştır.  Vakitlerin esnek, kaygan olması insan ruh ve sağlığı için çok önemli bir unsurdur. İlk olarak insanı sıradanlıktan kurtardığı gibi, canlı, esnek bir düzen verir.  Dünyanın 24 saati, senenin 4 mevsimi, bu 4 mevsimdeki gün ve gecelerin kısalık ve uzunluğun değişkenliği, doğallığı ve bu değişkenlik içinde sürekli bir ibadet ortamı nerede, Sabah saat 8.00, akşam 17.00 monotonluğunun bunaltıcılığı nerede?  İnanmış insan vaktin kısalığına, uzunluğuna, sıcağına, soğuğuna bakmadan, her halükarda günlük görevlerini yerine getirir. Böyle bir durum ise, insana güçlü bir eğitim ve sağlık verir. Eğer Ramazan orucu aya göre, namaz güneşe göre ayarlanmasa idi, dünyanın bir tarafı hep sıcak günlerde oruç tutacak ve hep sıcak saatlerde namaz görevini yerine getirmek zorunda kalacaktı. Dursun’un yaptığı gibi, İsra 78. ayetini  &#8220;Güneş için namaz kıl!&#8221; şeklinde tercüme etmek ise Kur’an’ın tümüne zıt bir açıklama olmaktadır. Burada ‘Lam harfi’ illet içindir. Amaç, tahsis değildir. Yani &#8220;Güneş batıya dönünce namaz vacip olur&#8221; demektir. Yoksa &#8220;Güneş batıya dönünce güneşe ibadet edin&#8221; demekle, Kur’an’ın tek Tanrı inancı ve sıfatları hakkındaki ayetleri ve Kur’an’ın güneşe tapanları yeren kısımlarını görmemek demek olur ki bu da tam bir cahillik olur. Mesela, &#8220;Güneş doğunca uyan, batınca yat&#8221; denildiğinde acaba uyumak ve yatmak Güneş için mi olmaktadır? Hem bu verilen manayı neden bir tek islam alimi bile dile getirmemiştir? Her çeşiti ile birçok İslam düşmanı oryantalistin bile aklına bu parlak fikir (!) neden gelmemiştir acaba?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ümmet-Ulus İkileminde İslam’ın Konumu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Arap dil bilgini İbn Manzur, ‘Lisanül Arap&#8217;ta ümmet sözcüğü hakkında şunları söylemektedir: &#8220;Ümmet, insan nesli demektir. Her elçinin ümmeti, tebliğ için gönderildiği bütün insanlardır.&#8221; İslam’a göre ümmet sözcüğünün kavramsal anlamı, “aynı amaç ve kurallara bağlı olarak bir arada olan topluluk” demektir. Kur’an-ı Kerim, milletlerin çokluğunu kaynaşmaya vesile sayar. İslam’da hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Son elçinin Arapların içinde ve onlardan biri olarak gelmesi, Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmez. Ulus ise daha çok kan, dil, toprak ve kültür birliğine dayalıdır. İslam insanlık alemini aynı barış ve adalet kuralları çevresinde birleştirmek için gönderilmiştir. Evrensel olmak, tüm insanlığın acı ve ızdıraplarını ve doğal olarak sevinç ve mutluluklarını benliğinde duyabilmeye bağlıdır. Yalnızca kendi topluluğunu, ırkını, bölgesini düşünenler evrensel olamazlar. Hz. Peygamber’in Taif&#8217;teki insanları iyiye, doğruya ve güzele çağırmasına karşılık Taifliler O’nu taş yağmuruna tutup bedenini kanlar içinde bırakmışlardı. O ise ellerini açarak şöyle yakarmıştı: &#8220;Rabbim, benim şu ‘topluluğuma’ doğruyu göster, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.&#8221; (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/314) Sizi kanlar içinde bırakanlara ‘benim topluluğum’ demek, bir başka deyimle düşmanlarını bile kendi benliğinin bir parçası gibi görerek ruh enginliğine ulaşmak; Evrensellik işte budur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din ve Millet Sözcükleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da milletle din kelimesi arasında sıkı bir ilişki vardır: Kur’an’da millet Allah&#8217;a değil kişilere izafe edilir. Sözgelimi hiçbir zaman Allah’ın milleti denmez. Buna karşılık ‘İbrahim milleti’ deyimi birçok yerde geçer. Millet sözcüğü Elmalılı Hamdi Yazır&#8217;ın da belirttiği gibi, ‘dinin toplumsal yanını’ ifade eder. Yani tarih boyunca Müslümanlar İbrahim&#8217;in milleti üzere olmuşlardır. Hz. İbrahim dahil İslam’ı din kabul eden ve bu din üzerinde bir millet halinde ümmet oluşturan insanlar hep kardeştir. ‘Dinden ümmete giden yolun adıdır millet.’ Yani millet bir gidiş, bir yol tutuş demektir. İslam terminolojisinde milletin bugün Türkçede kullanıldığı sekliyle ulus, ırk, kavim ve yabancı dillerdeki ‘nation’ kelimeleriyle hiçbir ilgisi yoktur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Müslüman’dan Başkası Cennete Giremez mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Muhammed&#8217;den önce gelen peygamberlerden herhangi birine inanarak onun getirdiği ilahi mesajı yaşayan insanlar sonsuz mutluluğa erişmeye hak kazanmışlardır. Yine Hz. İsa&#8217;nın devrinden Hz. Muhammed&#8217;in zamanına kadar olan süre içinde Hristiyan olarak yaşayan insanlar sonsuz mutluluk yeri olan cennete gireceklerdir. Peygamberlerin mesajını işitmeyen insanlara gelince, bunlar hakkındaki detay, “Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap” adlı yazımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslam savaş hukuku, İslam’da cihat niçin yapılır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cihat, ‘çaba, mücadele, gayret’ anlamlarına gelen bir kavram olup sözlü ve fiili düşünsel, psikolojik ve fiziksel tüm çaba ve mücadeleleri içine alır. İslam’da savaş asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah&#8217;ın emri açıktır. &#8220;Dinde zorlama yoktur.&#8221; (Bakara, 256) İslam’da savaş, saldırıyı püskürtmek için yapılır. &#8220;Kim sizin üzerinize saldırırsa, sizde tıpkı onların saldırdıkları gibi (saldırılarına karşılık olarak) saldırın. Allah&#8217;tan sakının. Ve, Allah&#8217;ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.&#8221; (Bakara, 194) &#8220;Sizinle din konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah sizi men&#8217;etmez; çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden meneder.&#8221; (Mümtehine, 8-9) Resulullah savaşlarda kadınlarla çocukların öldürülmesinin yasaklamıştır. (Ebu Davud, Hds. No:2668, Buhari Cihad 147-148, Müslim Cihad 25-26, Tirmizi Siyer 19, İbni Mace Cihad 30, Darimi Siyer 24, Muvatta Cihad 29, Ahmed Bin Hanbel, II/23-22, 76, 91)  Yani “savaşta, savaşmayan insanlarla savaşılmaz, silahsız insanlara dokunulmaz.” (Aliyyül Kari, Mirkatül Mefatih, IV/237) Bu konuda detay için, “İslam savaş hukuku” adlı yazımıza bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Din Özgürlüğü ve Mürted Konusu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da mürtedin (İslam&#8217;ı terkedip başka bir dine girenin) öldürülmesini emreden hiç bir ayet yoktur. Tersine Kur’an bunun cezai müeyyidesinin ahirette verileceğini birçok ayette ifade eder. Ali İmran, 90: “İnandıktan sonra inkar edip, inkarda aşırı gidenler var ya, onların tövbeleri kabul edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır.”; Nisa, 137: “Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri, sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez.”; Maide  54: “ Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.” Görüldüğü üzere, bu ayetlerde iman ettikten sonra küfre sapanlara dünyevi herhangi bir ceza yoktur. İslam’da mürtedin öldürülmesi ancak ‘Müslümanlarla savaşması’ şartına bağlıdır. Yani mürtedin öldürülme nedeni İslam’dan dönmesi değil, Müslümanlarla savaşmasıdır. Hz. Ebubekir&#8217;in mürtedlerle savaşması dinden dönmelerinden dolayı değil, İslam toplumunu parçalamaya ve düzenlerini bozmaya çalışmaları nedeniyle idi. &#8220;Dinini değiştireni öldürünüz&#8221; şeklindeki hadisi de rivayeti de bu düzlemde anlaşılmalıdır! İslam dininden dönenler direkt olarak Müslümanlarla savaş haline geçiyorlardı.  Yoksa, dinden dönen bir kişiyi öldüren Müslümanları Hz Muhammed kınamış, Hz Ömer zamanında da yine bir kişi öldürülünce Hz Ömer &#8220;Allah&#8217;ım, yemin ederim bunlar bu işi yaparken ben yanlarında yoktum. Ve yine yemin ederim, duyduğum zaman da yaptıklarından hoşnut olmadım.&#8221; (Buhari, Mağazi, 58; İbn-i Hişam, Sire, IV/72; Muvatta, Akdiye, 58) diyerek üzüntüsünü belirtmiştir. Efendimiz de hadisinde, dinden dönüp savaş açan hainlerin üç şekilde cezalandırılabileceğini bizlere bildirmiştir. “İslam’dan çıkarak Allah ve Resulü ile ‘harbe tutuşan’ kişi ya öldürülür, ya asılır, ya da sürgün edilir.” (Ebu Davud, Hudud, 1; Nesai, Kasame, 14) Görüldüğü gibi, sürgün de, İslam devlet otoritesinin verebileceği cezalardan birisidir! Zaten bu cezaların uygulanması da ancak devlet eli ile gerçekleştirilebilir! Ali İmran suresinin 89. ayetinde dinden dönenlerden tövbe edenlerin tövbesini Allah&#8217;ın bağışlayacağı, 91. ayette ise kafir olarak ölenlerden bahsedildiği görülmektedir. Dinden dönenlerin direk öldürülmesi hükmü İslam’da olsa idi, tövbe etmeleri veya ölene dek kafir yaşamalarından Kur’an&#8217;ın bahsedilmemesi gerekirdi. Zaten içinden dinden dönen ama dışarıdan Müslüman yaşayanların münafık olacağı ortadadır ki, Kur’an&#8217;ın buna teşvik etmesine imkan yoktur. Yani, İslam’da dinden dönen değil, dinden döndükten sonra İslam devletine karşı ‘Siyasi, sosyal ve ekonomik’ faaliyetler içinde bulunup ‘terör eylemleri’ gerçekleştirenlere ceza uygulanır. “Riddet; toplumsal, siyasal başkaldırı ve terör anlamına özel bir kavramdır.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 157) Bu noktadan hareketle de Bernard Lewis, “Din alimlerinden kafirlik suçlaması yüzünden yargılanıp suçlanan ve hüküm giymiş yok gibi görünmektedir.” (Altay Cem Meriç, Muhtelif-1, s. 154) demekte ve yine Bernard Lewis, “Mürtedler, siyasal bir anlamlılık kazanmış olmaktadır.” (Meriç, s. 164) tespitinde bulunmaktadır. “Montogomery Watt da, “Ridde hareketlerinde dini ve siyasi faktörler birbirinden ayrılmayacak şekilde iç içe girmişlerdi. İslam&#8217;ın dini, siyasi ve sosyal, ekonomik sisteminden uzaklaşma hareketiydi ve bu yüzden de İslam karşıtı bir hareketti.” demektedir. Ureyne kabilesine yönelik uygulanan cezanın kısas olduğu ve onların çobanlara yaptıkları eziyetin aynı ile cezalandırıldıkları da görülmektedir. Bu kabiledeki kişiler hasta idiler, efendimize gelmişler, efendimiz de onların yanlarına bir deve çobanı vererek iyileşene dek onları Zü&#8217;l-Hader denen bölgede misafir etmişti. Bu kişiler iyileşince, çobana işkence ederek öldürmüş ve kaçmışlardı. Bu kişilerin eşkıyalık faaliyetinde bulundukları açıktır.” (Meriç, Muhtelif-1, s. 166, 167) O nedenle de, dinden döndükleri için değil, ‘kısas gereği’ işledikleri suçun cezası kendilerine verilmiştir. Buhari&#8217;de geçen “dinini değiştireni öldürün” (Buhari, Cihâd, 149) hadisin ise, haberi vahittir ve ravi İkrime rivayetlerinde ‘cehr edilmiş’ yani reddedilmiştir. (Meriç, Muhtelif-1, s. 172)</p>
<p style="text-align: justify;">Biz Müslümanları olarak, “Böyle bir hadis yoktur.’ veya ‘hadisler delil değildir.” diyerek kolayca işin içinden çıkabilirdik. Ama ehli sünnetin ‘edille-i şer&#8217;iyye/edille-i erbaa’ olarak kabul ettiği ‘İslam&#8217;da dini ve şer&#8217;i hükümlerin kaynakları’ndan ikincisi hadisi şeriflerdir! O nedenle bu hadise de değer verir ve ilmi kriterler içinde ele alıp değerlendiririz. Bir kere İslam tarihinde, “Hz Muhammed&#8217;in siyasi terör faaliyetine bulaşmamış bir mürtedi öldürdüğüne dair bir örnek görememekteyiz. Bu hadisinde en çok gündeme geldiği zaman, Hz Ebubekir döneminde yaşanan kitlesel irtibat savaşları dönemidir. Buradaki durumun silahlı bir isyan, siyasi bir başkaldırı olduğu ise açıktır. Hz Ebubekir, ortaya çıkan isyanı bastırma çabasıyla kılıç çekmiştir. Terör faaliyetini bırakıp tekrar eski haline döndüklerinde ise, onlar affedilmiştir.” (Meriç, s. 168- 169) Efendimiz diğer bir hadisinde de, “İslam&#8217;dan çıkarak ‘Allah ve Resulü ile harbe tutuşan’ kişi ya öldürülür ya asılır ya da sürgün edilir.” (Ebu Davud, Hudut, 1; Nesai, Kasame, 14) buyurmaktadır ki, hadisin mesajı açıktır: Dinden dönen, ‘savaş açarsa’ öldürülür! Ayrıca kadınlara mürted cezasının uygulanmaması meselesi de dikkat çekicidir! Kadınların, “savaş gücü oluşturmadıkları için” dinden dönmesinde ceza uygulanmayacağı söylenmiştir. İbn Abbas&#8217;ın irtidat eden kadının öldürülmeyeceği yönündeki ifadesini, Ömer Bin Abdülaziz&#8217;in, irtidat eden bir kadına ölüm cezası vermediği rivayeti desteklemektedir. “Piri fani (hayli yaşlı) irtidat etse de öldürülmez.” (Haskefi, ed-Dürrü&#8217;l-Muhtar, III/224) fetvası da bu görüşü destekler! (Meriç, s. 172) Özetle, mürtetle ilgili ceza bireysel bir inanç değişikliğinden ziyade kılıçla bir başkaldırı anlamı taşıyan ve modern hukukta “terör suçlarına denk gelen” suçlar için öngörülmüş bir cezadır. Bu yüzden irtidat konusu, Serahsi&#8217;nin ünlü eseri ‘Mebsut&#8217;unda, ‘devlet hukukuna’ dair ‘Kitabüs- Siyer’ bölümü içinde yer alır. Yani riddet kelimesi ile “siyasi içerikli silahlı bir terör faaliyeti” kastedildiği açıktır. (Meriç, s.174-176) Özetle, “Mürtedin öldürülmesinin sebebi olarak ileri sürülen gerekçeler, ‘mürted dinden döndüğü için öldürülür’ tarzındaki bir sebepten ziyade, toplumsal hayatı bozması, ifsad etmesi ve İslam Devletiyle savaşması gibi birtakım nedenlere dayanmaktadır.” (Maşallah Turan, İslam’da İrtidat, Kadim Akademi SBD, II/9) Bu nedenler dışında insanları zorla bir dinde tutmak zaten ‘psiko-sosyal hastalık olan takiyye-nifak’ hastalığına neden olacaktır ki, bu durum zaten İslam’ın ana ilkesi olan ‘kalp ile tastiğe’ aykırı bir haldir ve toplum için çok daha fazla zararlara neden olur!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Müslüman olmayanlar&#8221; Müslümanların Koruması Altındadır</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslam’ın temel hedeflerinden biri de, Müslüman olmayanların bile adil bir ortamda yaşamalarını sağlamayı amaçlamaktır! İslam, şirk ve zulüm ortamını temizler ve sonra toplumun dini inancını yaşamasına izin verir. Bu inanç İslam’a ters bile olsa kimseye müdahele edilmez! (Bu konuda, ‘islam barış dinidir.’ adlı yazımıza bakılabilir.)</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da, &#8220;Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanları diriltmiş gibidir” (Maide, 32);  “Sen ancak bir hatırlatıcısın, onlara zor kullanacak değilsin.” (Gaşiye, 22); “Sen mümin olmaları için insanlara zor mu kullanacaksın?” (Yunus, 22) buyrulmaktadır. Bir İslam toplumunda herkes, dilediği inanç ve görüşü seçme hakkına ve seçimine göre yaşama imkanlarına sahiptir. Bu ve başka temel hükümler, İslam’ın temel insan hakları bağlamında, insan olan herkese tanıdığı hak ve özgürlüklerdir. Elbette bir İslam toplumunda gayri müslimler de olacak ve onların da temel hak ve özgürlükleri bulunacaktır. Hz. Ali&#8217;nin formüle ettiği gibi Müslüman olmayanlar &#8220;bizim yaratılışta eşlerimizdir.&#8221; Bu genel tanım içinde Müslümanlar, farklı din ve siyasi görüş sahiplerinden sadece genel asayişe itaat ve onlara götürülecek hizmetler karşılığında, güçleri oranında vergi (cizye) ister. Siyasi görüşlerin açıklanması ve siyasal katılım kanalları açıktır. Ancak bir fikri zor ve şiddet kullanarak benimsetmek yasaktır. Meşru bir yönetime karsı silahlı eylemde bulunan (bağy) aynıyla karşılık görür. Ama devlete karşı islenmiş suçlar olmadığı için, silahlı eylemden vazgeçenler (ayetin tanımıyla tövbe edenler) kendi hallerine bırakılırlar. Bu arada adam öldürmüş, kan akıtmışsa bunun hesabını verir. Şüphesiz bunlar en ekstrem/aşırı durumlardır. Normal sistemde yürürlükte olan ise, akıllara durgunluk verecek kadar çarpıcı bir özgürlüktür. İslam, ilke olarak gayri müslim her dini veya kültürel grubu kendi hukukuyla başbaşa bırakır. Peygamberimiz, Yahudilerin anlaşmazlığında onlara; &#8220;Size hüküm vermemi ister misiniz? İnandığınız Tevrat&#8217;a göre mi, yoksa Kur’an’a göre mi?&#8221; diye sormuş ve talepleri üzerine Tevrat&#8217;a göre onlara hüküm vermiştir. Bu, tam anlamı ile dini ve adli/hukuki özerkliktir. Şimdi bu konuda gayri müslim bir tarihçi olan Lübnan Hristiyanlarından Prof. Philip K. Hitti&#8217;nin tanıklığına başvuralım; &#8220;Müsamaha/hoşgörü gören dinlere mensup olanlar, yani vahye dayanan kitaplara sahip dini camialardan meydana gelir ki, Hristiyan, Yahudi ve Sabii olan bu gibi kimselere ‘Ehlu&#8217;z-Zimme’ adı verilir. Müslümanlar, bu gibi kimselerle çeşitli şartlar taşıyan anlaşma yapmışlardı. Kitap sahibi dinlerin mevcudiyetlerinin bu şekilde tanınmış olması, Hz. Muhammed&#8217;in getirdiği ve en basta gelen yeniliklerden biridir. Bu dinlere mensup olanlar, İslam toplumunda silah taşımayacaklar ve İslam devletinin kendilerine tanıdığı &#8220;himaye&#8221; (zimmet) hakkına mukabil ona vergi (cizye) ödemeye rıza göstereceklerdi. Bu hukuki statüye karşılık zimmiler zümresi, vergi ödemelerine karşılık, geniş surette hoşgörü gördüler. Bir Müslümanın taraf olduğu hukuki ihtilaflar müstesna, bu teba zümresi, hukuk davalarında ve hatta ceza davalarında kendi dini başkanlarının adli teşkilatlarına ve usullerine bağlı kaldılar. İslam hukuku, bu çeşit gayri müslimlere tatbik edilmekten alıkonulmuştur. Bu ayrı statüye tabi tutulma (adli muhtariyet) sistemi, Osmanlı devletinde son devirlere kadar, Irak’ta ve Filistin&#8217;de kurulan İngiliz manda idaresinde yürürlükte kalmıştır. Köken itibariyle Kur’an-ı Kerim de (9/19, 26/105 ve 109, 36/69-72 vd) gösterilen Ehli Kitaba hasredilen ve ilk İslam devletlerinde yürürlükte tutulan bu hoşgörü ortamı, daha sonraları Müslümanlar tarafından Harranlı Sabiiler ve Berberiler&#8217;ede uygulanmıştır.&#8221; Hz. Ömer, yoksul ve çalışamayacak durumda olan gayri müslimlere devlet bütçesinden maaş (işsizlik sigortası) bağlamıştır. Bu dine mensup olanlar ile ateşe, yıldıza, ineğe, bir nesneye (fetişist) tapanlar arasında İslam bakış açısına göre mahiyet farkı değil, biçim farkı vardır. İlk Halifeler ve büyük müçtehidiler, Mecusi, Sabii, Yezidi, Budist, fetişist vb din mensuplarını Ehli Zimmet içinde ele aldıklarına ve onlara Zimmi Hukuku&#8217;nu uyguladıklarına göre, bizim de, modern zamanların çağdaş din müntesiplerini aynı kategoride ele almamız mümkündür. Schumpeter ve Gaarder da, sözgelimi bugünkü marxizmin gerçek anlamda bir din tanımına girebileceğini, hatta buna &#8220;Materyalist Teokrasi&#8221; denebileceğini söylemektedirler. (Kitap Dergisi, Mart 1990) Gerçek şu ki, eğer tarihte Müslümanlar bu yolu seçmeseydi, bugün Asya&#8217;da ve Afrika&#8217;da tek bir Mecusi, Budist, Brahmanist din müntesibi kalmaz, hepsini kılıçtan geçirip bir soykırıma girişmeleri gerekirdi. Ama Müslümanların böyle yapmadıklarını biliyoruz; bu dinlerin hala yaşıyor olması bunun açık bir kanıtıdır. Bugün İran&#8217;da yüzbinlerce Mecusi vardır. Dahası, yüzlerce yıldır şeytana tapan Yezidiler bile güvenlik içinde yaşamışlardır. Bugün hala Mardin-Midyat yöresinde ve Musul taraflarında Yezidiler varlıklarını sürdürmektedirler. Eğer bu bölgeye tarihte İslam değil, Hristiyanlık hakim olsaydı, Kilise hepsini ateşe atıp yakardı. Nitekim kendileri şeytana tapmadıkları halde, bilimsel düşüncelerinden dolayı nice insan ateşe atılmış, özellikle kızıl saçlı ve yeşil gözlü kadınlar &#8220;içlerinde şeytanı taşıdıkları&#8221; iddiasıyla aynı akıbete uğramışlardı. Hatta Batıda başka mezhepten olan Hristiyanlar defalarca katliamlara maruz kalmışlardı. İslam ise, şeytana tapanları bile kendi hallerine bırakmış, tapınaklarına dokunmamıştı. Kur’an &#8220;yeryüzünde fitne çıkaranlar&#8221;ın zor kullanarak bastırılması hükmünü getirmiştir. Siyasal rejime muhalefet bağlamında burada sözü edilen fitne, herhangi bir siyasi görüsü anlatma, açıklama, taraftar toplama değil, doğrudan şiddet ve baskı yöntemlerine başvurma eylemidir. Bugün en demokratik ülkelerde bile durum bundan farklı değildir ve siyasi terör örgütleri, kurulu demokratik rejimlerin silahıyla mukabele görmektedirler. (Cizye konusunda detay için, ‘İslam kılıç zoru ile yayılmadı’ ve ‘Savaş esnasında uyulması gereken kurallar’ adlı yazılarımıza bakılabilir.)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Küfür ve Kafir Kavramları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Küfür basit bir inkar değildir. Bu kavramın içinde düşünsel ve eylemsel bir olumsuzluk bulunur. İmanın iyi anlaşılması için, onun zıttı olan ve ondan önce gelen “küfr” kavramının iyi bilinmesi ve iyi tahlil edilmesi gerekir. Küfr, “kfr” fiil kökünden mastar olup, sözlükte “bir şeyi örtmek” anlamına gelir. Bu açıdan düşünüldüğünde kafir; ‘yüce değerlerin özünü, özündeki güzelliği ve mükemmelliği örten’ anlamına gelir. Bazı ibadetler ve tövbe, birtakım günahları örttüğünden bunlara da ‘keffaret’ denilir. Allah&#8217;ı, ayetlerini ya da hükümlerini örten, daha çokta Allah&#8217;ı evrenden silmeye çalışan, sebepleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri “yok” sayan, evrenin yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi birtakım hayali etkenlere bağlayan, (Detay için, ‘evrim’ ve ‘Ateizm Yanılgısı’ adlı yazılara bakılabilir.) bilmeden her zerreyi ilahlaştıran veya Allah&#8217;ın ayetlerinin birini, birkaçını ya da tamamını bu şekilde tanımamaya yönelenlerin artık, kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez (muhakemeleri sağlıksızdır), dilleri hakkı söylemez duruma gelir. (Araf 101, 179; Detay için, ‘Allah kalpleri mühürler mi?’ adlı yazımıza bakulabilir.) Görülüyor ki, küfür düşünsel ve eylemsel bir negatifliktir. Buna karşılık iman varlık ve oluş noktasında olumluluğu, pozitifliği içinde barındırır. Yani iman; pozitif kutuptaki düşünsel ve fiili bir kategoridir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zina ve Cezası</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an&#8217;da uzak durulması gereken bir eylem olarak ifade edilen zinaya ceza olarak, tarafların her birine yüzer kez vurulması emredilmiştir. (Nur, 2) Bu vuruştan maksat öldürmek değil, toplumsal bir kınama ve bu kınamanın insanda meydana getireceği yaptırımlardır. Zina denince akla gelen recm (taşlama) cezası ise Kur’an&#8217;da geçmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam’da recm var mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Nur Suresi&#8217;nin 2. ayetinde zina edenlerin cezası belirtilirken evli veya bekar olmaları arasında bir fark belirtilmemektedir. Bir rivayette Peygamberin emriyle bu cezanın uygulanması sırasında suçlunun kaçmaya çalıştığı fakat yakalanıp öldürüldüğü Peygamberimize aktarılınca; “keşke bıraksaydınız” (Ebu Davud, Hudud, 24) dediği nakledilmektedir. Oysa Nur Suresi’nin 3. ayetinde “Cezaları uygularken şefkatiniz size engel olmasın.” denilmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber, bu durumda (rivayete göre) Allah&#8217;ın hükmünü uygulamamış oluyor ki, bu Peygambere bir iftiradır ve peygamberimizin böyle bir şey söylemesi düşünülemez!  Peygamberimizin ceza konusundaki anlayışı açısından şu rivayet gerçekten dikkate değer: “Ebu&#8217;l-Yesar diye bilinen Abbad isimli, Ensarlı bir adam, başından geçen bir olayı Peygamberimize şöyle anlatmıştır:  Ey Allah&#8217;ın Elçisi, ben kentin kenar bir semtinde bir kadınla yalnız kalıp onunla seviştim. Cinsel ilişki dışında ondan yararlandım. İşte şimdi huzurundayım. Hakkımda istediğin hükmü uygula! Ömer bin Hattab:  Allah seni gizlemiş, sen de kendi hatanı gizleseydin! demiş; fakat Peygamberimiz, cevap vermemiş. Adam yürüyünce ardından birini gönderip onu çağırtmış ve ona: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.” (Hud, 114) ayetini okumuştur. Bir adam kalkıp: “Bu yalnız ona mı mahsustur?” diye sormuş. Peygamber;  Hayır, bütün insanlara mahsustur, demiştir. (Tirmizi, Tefsir 12) Bu konu ayrıca, ‘İslam’da had cezaları’ başlığı altında ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yaratılışın Altı evresi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an&#8217;da gün kelimesinin kullanımı ve 6 gün kavramı, “Kur&#8217;an&#8217;daki bilimsel hatalar, çelişkiler iddiasına cevap” başlıklı yazıda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İskenderiye Kütüphanesini Kim Yaktı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle bu iddianın ilk kaynağı olarak gösterilen ve E. F. Gregorios tarafından yazılan ‘Devletlerin Kısa Tarihi’ adlı kitabın ‘ilk baskısında’ ve Süryanice&#8217;ye tercüme edilen &#8216;İslam Fetihleri&#8217; adlı bölümde böyle bir iddia asla yoktur. Ne zaman ki, kitap İngilizceye çevrilmiştir, kitapta bir anda bu iddia yer almış ve sonra da dünyaya yayılmıştır! Kısaca bu iftiranın yer aldığı kaynağın içeriği zaten sorunludur! (Ali çankırılı, Batıda İlmi Skandallar, s. 45) Halbuki gerçekte, “Bizans, dönemin en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler açılmıştır.” (Soner Yalçın, Hürriyet, 10 Ekim 2010) Alanında sayısız eser veren Adnan Adıvar’da, “İslam ve İlim” adlı eserinde bunun bir iftira olduğunu belirtir. (A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca ilim ve Din, s. 71, 75; 98,103; Vâlâ Nureddin, Tarih Boyunca İlim ve Din, Akşam, 25 Nisan 1944) Princeton Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K. Hitti ise şöyle demektedir: “Halifenin (Hz. Ömer’in) emriyle Amr İbn As&#8217;ın altı ay boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında, İskenderiye Kütüphanesindeki kitapları yaktığına dair anlatılanlar, ‘tamamen hayali ve farazi tatlı hikayelerden ibaret’ olup, tarihi gerçeklerle alakası yoktur. Büyük Plotemy Kütüphanesi pek erken bir devirde, daha M.Ö. 48 senesinde Julius Sezar tarafından ateşe verilmiştir. Yeni İskenderiye Kütüphanesi ise, İmparator Teodoius emri üzerine, takriben M.S. 389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir. Bu duruma göre İslam fetihleri esnasında İskenderiye&#8217;de önem taşıyan herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve ayrıca o çağda yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr&#8217;a ne de Ömer&#8217;e bu konuda bir suç atfetmemiştir.” (İslam Tarihi, I/251; Ayrıca Seyyid Hüseyin Nasr, islam&#8217;da bilim ve medeniyet, s. 198; Adem Pak, İskenderiye Kütüphanesi&#8217;nin Akıbeti Üzerine Değerlendirmeler, İslami Araştırmalar Dergisi, 2003, XVI/I, 176-183; Mehmed Mansur, İskenderiye Kütüphanesini Müslümanlar mı Yaktı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları; Nuray Yıldız, Eskiçağ Kütüphaneleri, 90-94; Mustafa Fayda, Hz.Ömer Devri, DGBİT, II/100-104) İskenderiye Kütüphanesi üstüne araştırmalar yapan Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Tuncer Tuğcu, İskenderiye Kütüphanesi’nin yakıldığı günü şöyle anlatır: &#8220;414 yılının Lent bayramında, Hypatia’nın konuşmalarından etkilenen halk kütüphanenin önünde toplandı. Piskopos Cyril&#8221;in rahipleri bu kalabalıktan rahatsız oldu ve silahlı güçleri çağırdı. İlk Hypatia tutuklandı, eziyet edilerek öldürüldü. Daha sonra İskenderiye Kütüphanesi’ndeki kitaplar toplatıldı ve hamamlarda ateşe verildi. Ve kütüphane alevler arasında sonsuz bir sessizliğe gömüldü. Böylece insanlık tarihinin bu eşsiz bilim ve kültür hazinesi yok oldu, dünyanın eski çağlarına ait pek çok değerli bilgi bir daha elde edilmeyecek şekilde ortadan kalktı.&#8221; Bernard Lewis de konu hakkındaki makalesinde, kütüphanenin Müslümanlar tarafından yok edildiği hikayesini bizzat Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı ilim adamlarının reddettiğini yazmaktadır. (Mostafa El-Abbadi ve Omnia Mounir Fathallah, What Happened to The Ancient Library of Alexandria?, s. 214) Yazar Dr. Sigrid Hunke, İskenderiye Kütüphanesinin Başkumandan Amr’ın emri ile yakılması iddiasının tamamen çirkin bir iftiradan ibaret olduğunu açıkça ifade etmekte (Avrupa&#8217;nın üzerine doğan İslam güneşi, s. 255) ve Kahire Kütüphanelerinde iki milyon yüz cilt sayısına ulaşan eserlerin, eski İskenderiye kütüphanesindeki kitap mevcudunun yirmi misline ulaştığının altını çizmektedir. Lord John Davenport ise, ‘Hz Muhammed ve Kur’an’ı Kerim’ adlı eserinde bu konuda şunları söylemektedir: “Hz Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yakma yalanı sonradan uydurulmuş bir iftiradır. Çünkü Batlamyus’un Kütüphanesi, Julius Sezar’ın bir seferi sırasında yakılmıştır. Müslümanlar fen, tarih, şiir, felsefe ve başka konulara ait eserleri saklayarak bunlardan faydalandıkları meydandadır ki, değil ki yakmak! Hz Ömer’in kütüphaneyi yaktığını söyleyen Ebulfereç dahi bu uydurma olaydan altı yüz sonra yaşamıştır. Halbuki daha önce yaşayan Hristiyan ve mısırlı tarihçiler böyle bir şeyden bahsetmezler. Gibbon da, olay zamanında yaşayan Hristiyan ve Yahudilerin bu konuda Ömer’den bahsetmemelerinin altını çizer. İskenderiye Kütüphanesi üzerine uzman olan Saint Croix, bu iftiranın bir hurafe olduğunu, çünkü İskenderiye kütüphanesi dahil birçok kütüphanenin dördüncü yüzyıldan sonra yaşamadığını ifade eder. Bu iddianın aksine, Araplarca yazılan tarih, tıp, ziraat ve başka ilimlemre ait eserleri, Kur’an nüshalarıdır diye yakan kardinal Ekzimen veya Çin İmparatorunun eserlerini yok edenler nasıl oluyor da böyle bir hareketi suç olarak ileri sürebiliyorlar?” (Davenport, s. 59-60) Amerikalı tarihçi ve filozof Will Durant&#8217;ın  da görüşleri aynı yöndedir: “Bazı kaynaklar Amr&#8217;ın İskenderiye Kütüphanesini yaktırdığını yazar, ancak bu şehirdeki kitapların  büyük kısmının 392 yılında Patrik Theophile zamanında harap edildiğini kaydetmek yerinde olur.” (Will Durant, İslam medeniyeti, s. 170) Ünlü İslam düşmanı &#8220;Ernest Renan bile, Hz Ömer&#8217;in İskenderiye kütüphanesini yaktırmadığını itiraf etmektedir.&#8221; (Namık Kemal, Renan Müdafaanamesi, s. 28) Aslında gerçek olan, bu iddiaların kaynağı olan Hristiyanlarda bu işin normal sayıldığıdır! “Kitap yasaklama ve yakma olayları, bilhassa Katolik Roma kilisesi&#8217;nin tarihinin bir parçasıdır.” (Prof. Adnan Bülent Baloğlu, Son hurafe Deizm, s. 140) “Haçlılar Trablusşam&#8217;a girdiklerinde 3 milyon kitabı yakmışlardı.” (Abdurrahman Ahmet, Garbın İslam&#8217;dan öğrendikleri, s. 104) &#8220;Engizisyon mahkemesinin kararıyla Gırnata&#8217;da 1 milyon cilt kitap yakılmıştı.&#8221; (Taceddin Ural, Papa bir puttur, s. 93) &#8220;Yunan Kralı İskender Babil&#8217;de, bir kitap hariç, birçok bina ve kütüphaneleri yakmıştır.&#8221; (Prof. Dr. George Saliba, İslam Bilimi ve Avrupa Rönesans&#8217;ının Oluşumu, s. 48) Ayrıca Arslan Terzioğlu&#8217;nun Vakıflar Dergisi, 1970 tarihli “İskenderiye Kütüphanesi Müslümanlar Tarafından Yakılmamıştır” makalesinde özellikle Avrupalı oryantalistlerin eserlerinden istifade edilerek, hadisenin gerçeği yansıtmadığı göstermektedir. (acikerisim.fsm.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11352/1606/Terzio%C4%9Flu.pdf) Kısacası, “Hazreti Ömer&#8217;in İskenderiye kütüphanesini yaktığı iddiasının aksini ispat eden kesin deliller meydanda iken, bu iddiayı kimse ciddiye almaz.” (Haydar Bammat, Batı medeniyetinin kuruluşunda Müslümanların rolü, s. 45) Ama bu gerçekler hiç bir zaman, yalan olduğu defalarca ispatlandığı halde Hz Ömer&#8217;in İskenderiye kütüphanesini yaktığı iftirasının binde biri kadar dillendirilmemiştir! Ve kütüphane yakmakla meşhur olan dindaşlarını Hristiyanlar savunurken, ülkemizin ‘uzman din alimi’ olan ateistleri de onların içimizdeki borazanlığını yapmaye devam etmektedirler!</p>
<p style="text-align: justify;">Ve işin tam aksine, İslami kimliklere karşı olan zihniyetlerin asıl kitap düşmanı olduğunu da yaşayarak gördük, ne yazık ki! : “Moğol Talanından Beter Kültür Cinayeti. 28 Şubat döneminde işlenmiş bir kültür cinayeti yıllar sonra öğrenildi ve 1909’a kadar Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndaki özel kütüphanesi olan, daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne devredilen İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kitaplığı’ndaki son derece kıymetli binlerce eserin Prof. Kemal Alemdaroğlu’nun 28 Şubat zamanındaki rektörlüğü sırasında çöpe atıldığı ortaya çıktı!” (Murat Bardakçı, Haber Türk, 10 Ocak 2016) “ABD&#8217;ye kitaplarla kafa tuttu. Amerikan işgali sırasında yanan Basra kütüphanesi&#8217;ndeki 300 bin kitabı kurtaran Alya Muhammed Baker Irak&#8217;ın milli kahramanı haline geldi.” (Yeni Şafak, 27/01/2019) ‘Ömer kütüphane yaktı!’ iftirası atanlara güncel cevap! Asıl kütüphane yakanlar; bizzat ve hala kendileri; Hristiyan Batı medeniyeti!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-6376 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/iskenderiyekutuphanesinikimyakti-2.jpeg" alt="iskenderiyekutuphanesinikimyakti-2" width="674" height="192" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9409 size-full" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/65856856.jpg" alt="" width="624" height="416" /></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsrail milleti üstün mü idi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi diğer toplumlara üstün kıldığımı hatırlayın.&#8221; (Bakara 47, 122) Ayette kastedilen üstünlük, ırk üstünlüğü değil ‘bilinç ve imandaki üstünlüktür.’ Maide, 20: &#8220;Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: &#8220;Ey kavmim, Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı.&#8221; Ayet, İsrailoğullarını Firavunun baskısından kurtarıp onlara ilahi mesajı gönderdiğini hatırlatmakta, bu sayede zalim topluluk karşısında onları yücelttiğini ifade etmektedir. Kısaca, alemde hakiki iman israiloğullarına emanet edilmiş, bu iman kuvveti onları isteselerdi hem dünya hem ahirette üstün yapabilecekken, onlar azgınlaşmayı seçmiş, üstünlük vesilesi olan ilahi vahyi bozmuş, dolayısı ile üstünlük özelliklerini de kaybetmişlerdir! Zaten Bakara, 122. ayette, geçmiş zaman kibi ile üstünlükten bahsedilmektedir: “Ey İsrailoğulları! ‘Geçmişte&#8217; size verdiğim nimetimi (En’amtü)  ve sizi diğer topluluklara üstün kıldığımı hatırlayın.” Kur’an’a göre üstünlük, tüm vahye muhatap olanlara verilen bir meziyettir: Enbiya, 105: &#8220;Andolsun, biz zikirden sonra Zebur&#8217;da da: &#8220;Şüphesiz ‘yeryüzüne’ salih kullarım varisçi olacaktır&#8221; diye yazdık.&#8221;; En’am 86. ayette de yüce Allah (cc) &#8221; İsmail&#8217;i, Elyasa&#8217;yı, Yunus&#8217;u ve Lut&#8217;u da hidayete eriştirdik. Onların hepsini ‘alemlere üstün’ kıldık.&#8221; buyurmaktadır. Görüldüğü gibi vahye muhatap olup hidayete ermek, Kur’an&#8217;ın deyimi ile &#8220;üstün&#8221; olmak demektir ve bu her vahiy alan toplum için geçerlidir! “Ayette geçen ‘fzl’ kökü ile ifade edilen fazilet/erdem/üstünlük” başka birçok ayette de geçmektedir. Mesela Bakara 253. ayette yüce Yaradan bazı peygamberleri başkalarına üstün kıldığını bildirir ve yine aynı &#8220;fzl&#8221; fiilini kullanır: &#8221; İşte o Resullerden bazısını bazısından daha üst özellikli kıldık.&#8221; Bu fazilet, her bir peygambere vahiyle verilen mertebelerdir ve ortak paydaları da, vahye muhatap olmalarıdır. Ali İmran 110. ayete de baktığımızda, ‘hayırlı ümmet’ (Hayr; “Mutlak ve mukayyet anlamda iyilik ve üstünlük anlamlarını ihtiva etmektedir.” Havva Özata &#8211; Zülfikar Durmuş, Hayr Kelimesi, Tefsir Araştırmaları Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, Yıl: 2022, Nisan, s. 30) olmanın, ‘Kur’an&#8217;a uygun emir ve yasaklara uyma ve bunları tebliğ etme ile Allah&#8217;a inanma olduğu’ belirtilmektedir: &#8220;Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam&#8217;a uygun) olanı emreder, kötü olandan sakındırır ve Allah&#8217;a iman edersiniz.&#8221; Maide 12 ve 13. ayetler ise, Yahudilerin neyi yapınca üstün oldukları ve artık neden üstün olmadıklarını açıkça belirtilmektedir: “Andolsun ki Allah İsrailoğulları’ndan söz almıştı. Onlardan on iki de temsilci göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekatı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur. Ahidlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını da unuttular. İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün. Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever.” Görüldüğü gibi, İsrailoğulları’nın, Dursun’un iddia ettiği manada, bir ırk olarak üstün kılınmaları sözkonusu değildir. Allah’ın Hz. İbrahim’e olan vahyini bildiren bir ayette bu gerçeği açıkça vurgulamaktadır: Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti. O da tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim’e): “Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım” dedi. (İbrahim) “Ya soyumdan olanlar?” deyince (Allah:) “Zalimler benim ahdime erişemez” dedi. (Bakara Suresi, 124)  Görüldüğü gibi, Allah (cc) Hz. İbrahim’in soyundan olanları bir ırk olarak üstün kılmamış, aksine bu ırktan olup da zalim olanların Allah’ın (İsrailoğulları’na verdiği vahiyden kaynaklanan üstünlük) ahdine dahil olmayacağı bizlere bildirilmiştir. Allah’ın Hz. İbrahim’e ve soyuna verdiği üstünlük, ırk manasında bir üstünlük değil, her kim Hz. İbrahim’in ‘yolunu’ izler, onun ahlak ve inancını sahip çıkarsa, devralınacak ‘manevi bir üstünlüktür.’ Nitekim Allah “doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile ‘iman’ edenlerdir. Allah, mü’minlerin velisidir” buyurarak (Al-i İmran Suresi, 68) çağımızda Hz. İbrahim milletinin adının Müslümanlar olduğunu bizlere de bildirmiştir. &#8220;Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.&#8221; (Ali İmran, 139) Ayrıca Dursun gibi materyalistler, eğer ırkçılığın kaynağının ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyorlarsa, kendi dünya görüşlerinin temelini oluşturan evrim teorisine bakmalıdırlar! Çünkü yeryüzündeki ırklar arasında kalıtsal “üstünlükler” bulunduğu, bazılarının “ileri” bazılarının ise “geri” olduğu iddiasının kaynağı, Darwin’in evrim teorisinden başka bir şey değildir. Bu konuda daha fazla bilgi için, ‘İslam tüm dinlerin özüdür’ ve ‘evrim’ adlı yazıları tavsiye ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘Allah bildi, anladı’ ne demektir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, bazı ayetlerde geçen ve Türkçeye “Allah anladı, bildi “ diye tercüme edilen ayetlerden hareketle okuyucuyu yanıltmaya çalışmaktadır. Dursun, bütüncül muhakeme ve yargıdan yoksun, Arap dilinin temel özelliklerini bilmeyen, düşmanca ve çarpıtıcı bir kişiliğe sahiptir. Yukarıda verilen örneklerde de bu açıkça görülmektedir. Ayrıca, Kur’an’da Allah’ın tüm zamanları aştığını bildiren birçok ayet vardır: “Biliniz ki, Allah içinizdeki sırları bilir. Ondan sakının.&#8221; (Bakara 235); &#8220;O, göklerde ve yerde ne varsa her şeyi bilir.&#8217; (Ali İmran: 29); &#8220;Göklerde de O’na ibadet edilir, yerde de. Allah açığa vurduğunuzu ve gizlediğinizi bilir. Ne kazandığınızı da bilir.&#8221; (En&#8217;am, 3) Görüldüğü gibi Allah&#8217;ın ilmi sonsuzdur. Big Bang teorisi ile de kanıtlanığı gibi, zaman ve madde Allah&#8217;ın sonradan yaratığı şeyler olduğu için, Allah bu yarattığı zaman ve mekandan da, maddeden de münezzehtir. Peki, Dursun’un iddiası gerçek mi? Haşa, Allah sonradan anlar mı? ‘Arap dilinin edebi bir kuralı gereği tekid/Pekiştirme,  çok kere ‘geniş zaman ve geçmiş zaman’ kipleri ile ifade edilir. Bunun çok örnekleri de Kur’an’da vardır: &#8220;Biz geçmişleri de bildik (biliyoruz), gelecekleri de bildik (biliyoruz)” (Hicr, 27);  &#8220;(Ya Lut) Sen bildin; (biliyorsun) Senin kızlarında bizim bir hakkımız yok.&#8221; (Hud, 79); “Siz cahil iken Yusuf’a ne yaptığınızı bildiniz mi? (bilmiyor musunuz)”, “Biz, Yusuf hakkında iyilikten başka bir şey bilmedik (bilmiyoruz)”  (Yusuf,  51) Tıpkı bunlar gibi, Bakara Suresi 187 ve 235&#8217;te geçen &#8220;Allah bildi&#8221; ayetlerinin bizim dilimizdeki karşılığı ‘Allah biliyor’dur. Edebi ifade gereği olaylar, “Hem insanlara göre zamanı geçmiş olduğundan, hem de İlahi ilmin kesinliğini” dile getirmek için, &#8220;bildi&#8221; kelimesi ile ifade edilmiştir. “Kur&#8217;an&#8217;da istikbal/gelecek anlamında mazi/geçmiş sıgasının (kipinin) kullanılması, manayı pekiştirmek içindir.”(Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 280) “Geçmiş zaman eki” olan Arapça ‘Kane/oldu/idi’ fiilinin anlamı: &#8220;Kane, yani o hep böyle olmuştur ve böyle olacaktır. Tam tersine burada ezeliyet/ başlangıcı bulunmama kastedilmektedir.&#8221; (Sabri Demirci, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili ayetler meselesi, s. 28)  &#8216;Kane&#8217; fiili ‘devamlılık’ (Suyuti, el- İtkân, II/726-728) bildirir. (Flamur Kasami, Kur&#8217;an&#8217;da çelişkili gibi görünen ayetler, s. 42) “Kur&#8217;an&#8217;da kane fiili 5 anlamda (Öncesiz ve sonsuzluk, geçmiş zaman (Neml, 48), şu an (Ali İmran, 110), gelecek ve &#8216;Sare&#8217; fiili (Sâd, 74) anlamında) kullanılmıştır. Bunlardan biri de, ezel ve ebed (Öncesiz ve sonsuz)  bildirme anlamıdır.  Nisa Suresi, 103. ayet: “Namaz müminlere, belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” İnsan suresi, 7. ayet: “Adaklarını yerine getirirler ve şerri yaygın olacak bir günden korkarlar.” Bu ayetlerde &#8216;Kane&#8217; fiili, istikbali (Geleceği) ifade eder.” (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 183-184) Allah için kullanılan ‘Kane’ fiili, belirli bir zaman için değil, ‘ezel ve ebedi/öncesiz ve sonsuzluğu’ ifade anlamında kullanılmıştır. (Razi, Ebubekir, Enmuzec fi Esile ve Ecvibe min Geraibi Ayi&#8217;t-Tenzil, s. 96-97) Tur suresi, 20. ayet: &#8220;Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.&#8221; Henüz gerçekleşmediği halde, neden ayette geçmiş zaman ifadesi kullanılmıştır? Çünkü Arap dili ve edebiyatında ‘Gerçekleşmesi kesin’ olan bir konu için ‘geçmiş zaman’ kullanılır. (Abdülcelil Candan, Kur&#8217;an okurken zihne takılan ayetler, Müşkilü&#8217;l Kur&#8217;an, s. 425) Görüldüğü gibi konu, bir dilin edebi özellikleri ile alakalıdır. Yoksa ortada kimsenin bilmediği veya suç/hata isnat edilebilecek bir durum söz konusu değildir! Peki Dursun bunları bilmekte midir? Bilmiyorsa cahil, biliyor da gizliyorsa haindir! Bu konu ile alakalı olarak,  ‘gelecekte kesin olacak olayların geçmiş zaman kalıbında anlatılması’ sanatının ele alındığı Harun Bekiroğlu&#8217;nun &#8216;Kur’an’da Bir Anlatım Sanatı Olarak Muhakkaku’l‐ Vukû‘ Ke’l‐Vukû‘ Prensibi&#8217; adlı makalesini (Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 10 Sayı 1 Bahar 2019, s. 115-131) özellikle tavsiye ederiz. Yine benzer içerik için, ‘Kur&#8217;an ve bilim 2, İtirazlara cevaplar’ adlı yazımızdaki ‘41-fussilet 12. ayet’ ile ilgili sorulan soruya verilen cevabi yazımıza bakılabilir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah görüş değiştirir mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun’un diğer iddiası olan ‘Beda’ (görüş değiştirme) ise, Allah için imkansızdır. İslami metinlerde böyle bir görüşü destekleyecek bir bilgi de yoktur. &#8220;Allah, istediğini siler, istediğini sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i mahfuz) onun katındadır.&#8221; (Rad, 39) ayetinin ise &#8220;Beda&#8221; ile hiç ilgisi yoktur. Ayet, Allah’ın iradesinin/gücünün sonsuzluğunu ifade etmektedir, haşa, güçsüzlüğünü değil! Ayetin Anlamı: &#8220;Evrende fiziksel, biyolojik ve toplumsal birçok temel yasa vardır. Evrende her şey birbiri ile bağlantılıdır ve bir bütünlük arz eder. Ama bu yasalar var olmakla beraber, Allah (cc) onlara bağlı değildir!</p>
<p style="text-align: justify;">Allah kendilerine mesaj gönderdiği toplumun yapısına göre bazı hükümleri toplumsal değişime bağlı olarak kaldırabilir, yerine daha uygununu getirebilir. Yani bazı hükümler geçici maddelerdir, bazıları ise kalıcı. Örneğin, Müslümanlar ilk zamanlar Kudüs&#8217;e yönelerek namaz kılarlardı. Daha sonra Kabeye yönelmeleri emredilmiştir. Bundan da amaç, Hz. Muhammed&#8217;e gelen vahiyle ondan önceki (Musa ve İsa&#8217;ya gelen) vahyin birbirlerine bağlı olduğuna, ikisi arasında inanç noktasında çelişki bulunmadığına işaret etmektir. Yani her şey Allah’ın ezeli ilmi gereği belli bir plan çerçevesinden gerçekleşmektedir. Ufku ve bakış açısı dar insanların anlamak istemediği ise, bu planın süreklilik arz ettiği gerçeğidir! Levh-i mahfuz ilmi gereği değişen hiçbir şey yoktur, evrensel plan tıkır tıkır işlemektedir. Mesele, resmin tamamını kavrayamayan bakış açısındaki sığlıktır! Bu konular daha detaylı olarak, ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızdaki ‘Allah verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? -Nesh Konusu -’ adlı yazımızda ve ‘Ateistlere cevap’ başlığı altındaki ‘Kıblenin değiştirilmesi’ adlı yazımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sabiliik ve Oruç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza, ‘Tanrım’ der; Ay’ı görür, Ay’a ‘Tanrım’ der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, ‘İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür’ diye düşünür. Ne var ki, Tanrı dediklerinin tümü batınca, onların Tanrı olmadığının farkına varır. (En’am, 76-78) Dursun bunları aktardıktan sonra, aklınca Hz. İbrahim’in yıldızları ve güneşi Tanrı olarak kabul eden ‘Sabii’lerden etkilendiğini ima eder. Ancak En’am suresinin 78. ayetinin anlamını vermez ve kısa bir cümleyle geçiştirir, okuyucuya ‘dürüst olduğunu göstermek’ içinde sadece 78. ayetin numarasını verir. Ama nedense ayetin devamı ve sonucu olan “Fakat güneş de batıp gidince ey kavim demişti, benim, sizin ‘şirk koştuğunuz’ şeylerle hiçbir ilgim yok.&#8221; Dursun ayetin devamı olan 79. ayetten ise hiç bahsetmez! “Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.&#8221; Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Hz. İbrahim’in Rabbini araması, gerçek yaratıcıyı bulmasıyla son bulmuştur! Dursun devam eder: “İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar paylaşamaz. Ali İmran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. İbn Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır: “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir. Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.” İslam’ın, Yüce Allah tarafından gönderilen dinlerin bir devamı olduğu, Hz Adem’den itibaren gönderilen peygamberlerin hep birbirini desteklediğini, azıcık İslami bilgisi olan herkes bilir. Bu konu, ‘İslam tüm dinlerin özüdür.’ adlı yazıda da ele alınmıştır. Ama Dursun bunlardan habersiz gözükmekte ve ilahi tek dinin ibadetlerinin birbirinden farklı olması gerektiğini ima eder bir beklenti içine girmekte, okuyucuyu yönlendirmektedir! Dursun, bazı İslami kavramların Sabilikten alındığını da iddia etmektedir. Mesela, “melek” kelimesinin Sabilerden alındığını iddia eder. Ama ilginçtir, ‘Sabilerde Melek inancı yoktur!’</p>
<p style="text-align: justify;">Yine bir dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dildeki kavramın bir başka dilde de aynı olması yadırganacak bir durum değildir. Bu konu, ‘Ateistlere cevaplar’ başlığı altında, ‘Kur’an&#8217;da yabancı kelimeler var’ adlı yazımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle.” demektedir Dursun. “Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var, onlardan gelmiştir&#8221; demesi daha mantıklı olmaz mıydı aslında? Hem Yahudilik, Sabiilikten daha önce gelmiş ve Sabiilik, Yahudilik içinden çıkmıştır. (ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/sabiilikmandeizm) Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, ‘sizden öncekilere’ farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara, 183) buyurmaktadır. Oruç Hz. Adem’den itibaren ola gelen bir ibadettir. Yazar “el-fihrist”teki Sabiilikle ilgili bir bilgiyi alarak istediği gibi evirip çevireceğini sanmaktadır. Halbuki Sabiilik’te 9 Aralık’ta başlayan ve 9 gün devam eden bir oruç vardır ama bu İslam’da yoktur! Hz. Peygamberin tuttuğu ve tavsiye ettiği pazartesi, perşembe orucu var, her kameri ayın 13-14-15’inde tuttuğu oruç var, aşure orucu var, receb ve şaban aylarında tavsiye edilen oruçlar var ama Sabiilikteki 9 günlük, 7 günlük, 16–17 günlük oruçlar yok ne hikmetse! Yeri gelmişken Sabiilik&#8217;teki orucun nasıl bir ibadet olduğuna da bakalım: “Sabii geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. Sabiilikte oruç, diğer dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde değerlendirilir.” İnananlar günah, kötü fiil ve davranışlardan kaçınma ile oruç tutmaya çağrılır. Günümüzde Sabiiler, yılın bazı günlerinde et yememek suretiyle oruç tutar! Dursun ayrıca, “Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kabe’ye saygı gösterirler.”  demektedir. Halbuki Sabiilikte, yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan  oldukça farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua Sabiilerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Şinasi Gündüz, Sabiîler-son gnostikler-, s. 159) Ayrıca Kabe’ye sadece Sabiiler değil müşrik Araplar da saygı gösteriyordu. Hatta “Biz günah işlediğimiz elbiselerle Kabe’yi tavaf etmeyiz” diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Dursun’un, Hz. Peygamberin Kabe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylemesi daha mantıklı olmaz mıydı? “Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı. İslam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.” iddiasında da bulunur Dursun. Kabe tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmıştır? Delil ve kaynak nedir? Cevap aramayın Dursun’un yazısında, bulamazsınız! Sabiilik konusunda Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sabiilerin inanç sistemlerinin gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söylemektedir:  “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle Sabiilik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Şinasi Gündüz, Sabiiler-son gnostikler-, s. 64) &#8221; Sabiiler yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu&#8221; diyen Dursun’a cevabı bizzat Sabiilerden verelim: “İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar Abdurrezzak el-Hasani, Sabiilerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sabiilerin yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve gezegenlere tapınmanın Sabiilerin temel ibadet şekilleri arasında bulunduğunu söyler. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap komşularınca Sabii olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük huzursuzlukların yayılmasına neden olur. Zira bu itham, yani Sabiilerin yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sabiiler için dinlerinin temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun üzerine Sabii toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açar. İçlerinde bir de Ganzibra’nın (baş rahip) bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve diğerlerini alarak mahkemeye gider. Mahkemede, Sabii teolojisinde yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunulur ve yazar aleyhine tazminat davası açılır.” (Abdurrezzak el-Hasani, es-Sabi&#8217;un fî Hadirihim ve Madiîhim, Sayda (1955). s.7-8; Drower, E.S., The Mandaeans of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.XVII vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki Sâbiilerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, s. 43-81) Dursun iddialarına devam ediyor: İslam öncesinin Mekke’sinde, “puta taparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: Aişe anlatıyor: İslam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı. (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm, 1) Burada sorulması gereken şudur: ”Putlara taptıkları” bilinen müşrikler “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı? Müşrik kelimesinin, kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı (!) burada da yanılmaktadır. Dursun, Mekke’li müşriklerin Allah’ın varlığını kabul etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiştir. Araplar Allah’ı biliyordu, bunun en basit örneği, Hz. Peygamberin babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Ancak şefaat edecekler düşüncesiyle putlara taparak Allah’a şirk koşuyorlardı. İşte yanılgıya düştükleri nokta burası idi! “Namaz gibi oruç da “Güneş”e ayarlı. Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesaba katılmamış.” diyerek devam ediyor ateist Dursun. 15 asır önce gelen bir din, namaz ve oruç vakitlerini dijital saate göre mi ayarlayacaktı? İslam&#8217;da namaz, hac ve oruç vakitleri, modern toplumlardan en gelişmemiş toplumlara kadar her zaman ve mekanda geçerli olan ve her yerden görülebilen güneş ve aya göre tayin edilmiştir. “Kutuplar hesaba katılmamış” diyerek aklınca Dursun İslam’da hata bulduğunu zannediyor ki, “deccal hadisini” ve ondan çıkan hükümleri okuyan herkes, normal şartlara uymayan bölgelerde namaz ve orucun nasıl olması gerektiğini oradan öğrenir! “Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş, 632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. Tuttuğu ramazanın günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı dinine.” diye yazan Dursun, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun zorluklarını da  Müslümanların çektiğini ima etmek ve yalan yanlış bilgilerle dolu olan yazısını bu şekilde sona erdirmektedir. Halbuki Hz. Peygamber haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tutar, Receb ve şaban aylarında da çok fazla oruç tutardı. O (sav) bazı günler açlıktan, diğer sahabeler gibi karnına taş bağlardı. Hele ki, gece sabahlara kadar namaz kılması, iftar etmeden orucuna devam etmesi gibi kendine özel sünnetlerini düşünürsek, Hz Muhammed’in tabilerinden çok daha fazla ibadetleri özümseyip uyguladığını rahatlıkla görebiliriz! Efendimizin dünya hayatının nimetlerine önem vermediği ile ilgili hayatından örneklere, ‘Efendimiz neden çok hanımla evlenmiştir?’ adlı yazıdan ulaşabilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun keşke oryantalistler kadar İslam&#8217;a objektif yaklaşabilse idi! &#8220;Müslümanlık insanları azizlere, resimlere tapmaktan, manastırlarda yalnız yaşayıp nefsi kırmaktan alıkoyar. Böyle bir dinin putperestlik, Zerdüştlük ve sabiiliği yok etmesine şaşmamak gerekir.&#8221; (Lord John Davenport, Hz Muhammed ve Kur’an’ı kerim, s. 50)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kısas</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun<strong>, “</strong>Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.&#8217; Nahl Suresinin 126. ayetinde böyle emrediliyordu. Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı.” (Din Bu, s. 58) demekte  ama yine kendine yakışanı yapıp ayetin devamını vermemektedir. &#8220;Failinin işlediği fiil cinsinden ve ona denk bir ceza ile cezalandırılmasına” kısas denir. (DİA, Kısas Maddesi) Ayetin tam metnini verelim: “Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, fakat sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak daha hayırlıdır.” (Nahl, 126) Görüldüğü gibi ayet, affetmeyi, kısasa tercih etmektedir. Yapılan kötülüğü ‘cezalandırmanın gayesi’, intikam almak, kin ve öfkeyi tatmin etmek değil, ‘toplum düzenini korumaktır.’ Ayrıca ayetin amaçlarından biri de, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen bir suça, ‘hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi’ önlemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir! Bazı kimseler, ailesinden veya yakınlarından birini öldüreni öldürmekle kalmaz, onun çoluğunu, çocuğunu, yakınlarını dahi öldürerek intikam alırlar. Kur’an, bu tür aşırı davranışları yasaklamıştır. Suçun cezası, ancak dengi ile olur. Suça daha ağır ceza vermek zulümdür. Bu prensip: &#8220;<em>Biri size saldırırsa, siz de onun saldırdığı kadar ona saldırın, Allah&#8217;tan </em>(c.c)<em> korkun</em>.&#8221; (Bakara, 194) ayetinde de ifadesini bulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Arşı taşıyan sekiz keçi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, “Hakka suresinin 17. ayetinde: &#8220;Rabbinin arşını onların üzerinde taşıyanlar sekizdir.&#8221; buyruluyor. Ebu Davud, İbni Mace ve Tirmizi&#8217;nin sünenlerinde ise yukarıdaki ayeti bir  hadisle te&#8217;lif etmiş. Hadisin metni şöyle: &#8220;Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık; 71-73 yıllık. Her iki gök katı arasında da bu kadar bir uzaklık var. Sonra 7 kat sema, sonra yedincinin üstünde bir deniz. Derinliği iki gök katı arası kadar. Bunların üstünde de 8 keçi var. Her birinin çatal tırnaklarıyla omuzları arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadar. Sonra onların sırtlarında Arş varsa Sonra Allah bunun üzerindedir.” Hadisin senetinde -Hadisi rivayet eden ravi zincirinde-  ismi geçen Abdullah b. Amira ‘yalancılığıyla ve hadis uydurmasıyla’ tanınmış birisidir. Ayrıca Abdullah b. Amira&#8217;dan, Simak&#8217;dan başka hiç kimse hadis alıp rivayet etmemiştir. Sahabeden bu hadisi rivayet eden Hz. Abbas (ra) ile Abdullah b. Amira arasında da kopukluk vardır. Bu açığı kapamak için araya &#8220;Ahnef&#8221; sokulmuştur. Fakat Ahnef&#8217;le Abdullah b. Amira&#8217;nın görüşmüş olduğuna dair bir rivayet de yoktur. Hafız Münziri, Sünen-i Ebu Davud&#8217;un şerhinde; rivayetteki ravilerden el-Velid b. Ebi Sevr&#8217;in ‘güvenilir olmadığını’, onun rivayet ettiği ‘hadisin delil olamayacağını’ söylemektedir. Bu ravi hakkında İbn Kayyim’da aynı tespitlerde bulunmuştur. Bu rivayeti metin yönünden incelediğimizde ise, mesele tamamıyla açıklık kazanmaktadır. Selef alimlerinden, büyük hadisçilerden; İbn Main, Ahmed b. Hanbel, İmam Buharı, İmam Müslim, İmam Nesai, İbn Adiyy, İbnü&#8217;l-Aziz, İbnü&#8217;l-Cevzi bu rivayetin ‘sahih olmadığı konusunda ittifak’ ediyorlar. İbnü&#8217;l-Aziz, Sünen-i Tirmizi&#8217;nin şerhinde, bu rivayetin ehli kitaptan geçmiş olduğunu, sahih hadislerde ‘aslı olmadığını’ söylemektedir. Büyük ihtimal Yahudi ve Hristiyan alimler Müslüman olunca, geçmiş kitaplarda veya efsanelerde mevcut bulunan bazı rivayetleri, ayet ve hadisleri açıklarken araya sokuşturmuşlardır. (Zahid Kevseri, Makalat, s. 308) Görüldüğü gibi bu rivayetin sahih olmadığı açıktır. Zaten rivayeti kitaplarına alan imamlar da &#8220;garip&#8221; olduğunu ayrıca belirtmişlerdir. Ama Dursun tüm bunları, eğer biliyorsa, okuyucudan saklamıştır!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bedir savaşının nedenleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun ticaret kervanını yağmalamak için  Bedir savaşının yapıldığını iddia eder. Halbuki peygamberimiz 13 sene süren işkence döneminin sonunda Medine’ye hicret ettikten sonra, Mekke üzerine kuraklık ve kıtlık çökünce Mekke&#8217;ye tahıl, hurma, hayvan yemi ve nakit ihtiyacı için altın göndererek yardımda bulunmuş, kendisine işkence edilen Müslüman Sümame bin Üsal gıda sevkiyatını durdurunca da yine kendisi aracı olarak gıda sevkiyatının başlatılmasına neden olmuştu. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, XIV/304; İbn Hişam, Sire, IV/228) Tüm bunlara rağmen Mekkeli müşrikler zulmettikleri Müslümanların Medine&#8217;ye hicret etmeleri üzerine, Müslümanların Mekke&#8217;de kalan ev, eşya, mal ve toprak ürünlerine el koymuşlar ve sonra da bu malları Suriye&#8217;de satmak için ticaret kervanları oluşturmuşlardır. Hz Peygamber sadece bu kervanlara karşı harekete geçmiş ve Arap yarımadasında &#8220;Mekkeliler dışında hiçbir ticaret kervanına&#8221; müdahale etmemiştir. Peygamberimiz Mekke dışında diğer Müşrik kabilelerle de barış antlaşması bile imzalamıştır. Bedir savaşına asıl yol açan Ebu Cehil&#8217;dir. Dursun&#8217;un iddia ettiği gibi kervan savunmaya geçmemiş, ‘kervan güvenli bir yere ulaştıktan sonra bile’ bizzat savaş için müşrik ordusu yola devam etmiştir. Ebu Süfyan, Kays bin İmrü&#8217;l-Kays ismindeki adamını Kureyş&#8217;e gönderip; &#8220;Ey Kureyşliler! Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için Mekke&#8217;den yola çıkmıştınız. Biz tehlikeden kurtulduk. Artık geri dönünüz!&#8221; der. Ebu Cehil ise; &#8220;Yemin ederim ki, Bedir&#8217;e varıp üç gün üç gece şenlik yapıp, develer boğazlar, şarap içeriz. Etraftaki kabileler bizi seyrederek, halimize imrenirler ve hiç kimseden korkmadığımızı görürler. Bundan sonra, heybetimizden, kimse bize saldırmaya cesaret edemez. Ey yenilmez Kureyş ordusu! Yürüyün.&#8221; diye orduyu savaşa teşvik eder. Dursun: &#8220;İki birlik Mekke ve Medine arasındaki Bedir denilen bir bölgede savaşa tutuşmuş ve Müslümanlar galip gelmiştir. Yaklaşık 70 Mekkeli müşrik bu savaşta öldürülmüş ve Muhammed’in emriyle hepsinin cesedi bölgedeki bir kuyuya balık istifi atılmıştır.&#8221; der. 313 kişilik İslam ordusuna karşı Mekkeli putperestler 100 atlı, 700 develi, geri kalanı yaya olmak üzere 950 kişiydi ve çoğu zırhlı ve ağır silahla donatılmıştı. Savaş sonunda, Hz. Peygamber birçok mücahit yaralı olmasına rağmen Arabistan çölünün kavurucu sıcağında kafirlerin cesetlerini ortada bırakmamış, büyük bir çukur kazdırarak oraya gömülmesini emretmiştir. Yani yazara göre kendilerini öldürmeye gelen düşmanlarının cesetlerini çölün ortasında açıkta bırakması ve Medine&#8217;ye dönmesi daha iyi olabilirdi beklide, kim bilir! Tabii o zaman da Dursun öyle yaptığı için eleştirecekti, o da ayrı bir mesele! &#8220;Hz Peygamberin Bedir&#8217;e gidişinin temel sebebi, ‘müşriklerin Müslümanlara yönelik savaş kararı almaları ve bunun akabinde Şam bölgesine gönderdikleri kervandan elde edecekleri geliri, Müslümanlarla yapılacak savaşta harcamayı’ kararlaştırmış olmalarıdır.” (Adnan Demircan, Siyer Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, s. 220) “Müslümanların Mekke&#8217;de kalan mallarına el koyan Kureyş kervanı, Medine civarından geçince Resulullah da misilleme yapmak istemiştir.” (Molla Musa Celali, Ateist İtirazlara Cevaplar, s. 79) Hz Peygamber bir meydan savaşı yapmak üzere buraya gelmemesine rağmen, ortaya çıkan durum üzerine müşriklerle karşılaşmadan buradan ayrılmanın doğru olmayacağını düşünmüştür. Bu bir anlamda, Müslümanlar ile müşrikler açısından psikolojik bir eşikti. Müşrikler, sadece bazı Müslümanların canlarını değil birçok Müslüman&#8217;ın malına da zarar vermişlerdi. Ayrıca “Hz Peygamber, Abdullah b. Cahş&#8217;ın saldırısı sırasında ele geçirilen malları iade etmek istemiş, esir edilen Osman bin Abdullah b. Muğire ile Hakem bin Keysan&#8217;ı serbest bırakmak ve öldürülen Abdullah Bin el-Hadrami&#8217;nin diyetini ödemek istemiş, ancak müşrikler Allah&#8217;ın elçesinin önerilerine kabul etmemişlerdi.&#8221; (Demircan, s. 222) Savaşın nedenleri,  hem Mekke’den göç eden Müslümanların evlerinin ve mallarının Mekkeliler tarafından yağmalanması ve satışlarınden elde edilecek parayla da silah, kiralık asker ve gerekli teçhizat alarak Müslümanları imha harekatına geçme planları hem de Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret eden ama orada da Mekke&#8217;li müşriklerin rahat bırakmayıp devamlı olarak Medine’ye kadar gönderdiği çapulcu birliklerinin Müslümanlara zarar verilmesi idi. &#8220;Hz Muhammed kendilerinden yağmalanan malları geri alabilmek için Mekkelilerle Bedir&#8217;de karşılaşmıştır, onlardan mallarını istemiş, kabul edilmemiş ve böylece savaşmıştır.&#8221; (Ey misyonerler cevap verin, Adnan Şensoy, s. 109) Zulüm altında baskı görüp, işkence, hakaret, saldırılara  yıllarca göğüs gerip başka çıkış yolu kalmayınca inandığı dava uğruna doğduğu yerleri terk edip geride tüm mal varlıklarını terkedip başka yerlere hicret eden ama oralarda da rahat yüzü gösterilmeyenlerin tepki vermesinden rahatsız olanların  acaba Mekke&#8217;li müşriklerle aralarında ne amaç benzerlikleri vardır acaba? Zaten Dursun kitabının bir yerinde &#8220;Göç eden Müslümanların evini yağmalamaktan dolayı bütün Mekke halkı sorumlu tutulamaz.&#8221; derken, hem itirafta bulunmakta hem de yanında durduğu safı açıkça ilan etmektedir. Unutmayalım ki, “Mekke aristokrasisinin savaş çıkarma kararı almasında sonra”  içinde Müslümanların evlerinden yağmalanmış  mallarında olduğu ve “savaş hazırlıkları için çıkarılmış  bu kervana” karşı tepki vermemek açıkça saflık olurdu. Bedir savaşının fakirlik yüzünden çıktığını iddia eden Dursun’un, yanı başlarındaki zengin Yahudilerle savaşmayan Müslümanların, Medine&#8217;de bile çapulcu saldırıları yetmezmiş gibi kendilerine savaş kararı alan müşriklerin yağmalanan kendi malları ile bu savaşı finanse etmelerine tepki vermelerini ne kadar çarpıttığı açıkça görülmektedir!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. İbrahim&#8217;in Babası Azer mi, Tareh mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğünü” yazmaktadır. Dursun&#8217;un Tevrat’ın bu konudaki ayetinden hareket ederek efendimize Kur’an&#8217;ı yazmakla itham edecek sonuçlara varması da kendi içinde paradoks barındıran bir bakış açısıdır. Madem dini metinler delil kabul edilecek, neden Yahudilerinki delil kabul ediliyor? Cevap çok basit aslında; İslam&#8217;ı karalayacak malzeme nereden gelirse, Dursun onu kaynak olarak kabul etmektedir. Bu konuda detay, “Kur&#8217;an&#8217;da çelişki yoktur!” başlıklı yazımızdaki, ‘Hz. İbrahim’in babası Azer mi Tareh mi?’ adlı yazımıza bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah&#8217;ın şekli olur mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, mecaz anlamda kullanılan kelimeleri asıl anlamı ile alarak, “Allah&#8217;ın şekli, eli-kolu vardır.” iddiasında bulunmaktadır. &#8220;O’na benzer hiçbir şey yoktur.&#8221; (Şura, 11) gibi ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde bu ayetlerdeki el, kol kelimelerinin sembolik oldukları rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Allah&#8217;ın &#8220;eli, yüzü ve gözün&#8221;den bahseden ayetlerdeki (Bakara, 115; Raman, 27; Sad, 75; Maide, 64; Hud, 37) &#8220;El&#8221;; güç ve kuvvet demektir. Maide 64. ayette de, “Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Hayır, O’nun iki eli de açıktır.” buyrulmaktadır ki, ayetin başında belirtilen ‘eli bağlı’ ifadesinin mecaz olduğu hemen nasıl anlaşılırsa, cevaben devam eden ayetteki ‘iki el’den kastın da mecaz olduğunu, önyargıdan uzak objektif olan her okuyucu hemen anlar! Ayetten kasıt, ‘Allah&#8217;ın cömertliğine sınır olmadığı ve hiçbir şekilde O&#8217;na cimrilik izafe edilemeyeceği veya nimetlerinin sayısız ve sınırsız olduğu’dur. (Taberi, VI/301-302; Zemahşeri, I/351) ‘Yüz’den maksatta, ‘kendisi’ demektir. Allah&#8217;ın yüzü de ‘kendisi’ demektir. ‘Göz’ ve ‘Gözlerimiz’ (Taha, 39; Hud, 37) ayetlerinden maksatta, “kontrol ve müşahedemiz altında tutmak” demektir. Bu iki kelimenin geçtiği ayetin meali şöyledir; &#8220;Ey Nuh sen gemiyi, bizim gözlerimiz (kontrolumuz) ve vahyimiz ile yap&#8221; (Hud, 37) Nitekim bizim Türkçede de casuslar kastedilerek &#8220;kulak&#8221; ve &#8220;göz&#8221; kavramları kullanılır. Mecazı asıl anlamı ile alanlar tarih boyunca hep sapıtmışlar ve hakikatten uzaklaşmışlardır: Allah’a çocuk izafe etme, bazı yaratılmışlarla ulu Tanrı arasında benzerlikler kurma ve onlara ilahlık izafe etme gibi sapkın inanç ve düşünceler tarih boyunca görülmüş ve İslam nazarında reddedilmiştir. (Zemahşeri, III/399; Razi, XXVII/150-154; Elmalılı, VI/4225-4226) Bu konuda” Kur’anda mecaz” konusuna da bakılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘Rahman arş&#8217;a istiva etti’ ne demektir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Şüphesiz ki rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ edendir.” (A&#8217;raf, 54) &#8220;İsteva ale&#8217;l-Arş&#8221; (Tahtını arşa kurmak) ifadesi bir deyimdir. ‘Mülk sahibi olma, hakimiyeti altına alma, mülkü idare etme’ anlamlarına gelir. (İbn Hazm, el Fasl, ll/123); “İstiva, hakimiyeti altına alma anlamındadır.” (Eş&#8217;ari, Makalatu&#8217;l İslamiyyin, I/285; İbn Hazm, el-Fısal fi&#8217;l-Milel ve&#8217;n-Nihal, 11, 123) &#8220;Arapça&#8217;da padişah memleketindeki işleri düzene koyunca, &#8220;isteve&#8217;l melikü ala arşihi&#8221; denir. İşleri bozulunca da, &#8220;sülle arşuhu&#8221; ifadesi kullanılır. Bu, Melikin üzerine oturacağı bir kanepesi bulunmasa dahi, durumun ifadesi için böyle kullanılır.&#8221; (İbn Abbas, Camiu&#8217;l Ahkami&#8217;l- Kur&#8217;an, 11, 12, 14) Tantavi de, “Kürrelerin düzeni, şekil vermesi, idaresi, onlardaki mahlukatın sonsuz, nisbet, devr ve ilgilerinin intizam altına alınması, istiva cümlesi içindedir.” demektedir. (Süleyman Ateş, Yüce Kur&#8217;an&#8217;ın Çağdaş Tefsiri, V/422) “İstiva, hakimiyet; el güç anlamını gelir.” (Soner Duman, Allah&#8217;ım sorularım bitmedi, s. 35) Kısaca bu deyimle, ‘Allah’ın arşı ve tüm kainatı yönettiği’ ifade edilir. Nasıl ki Türkçe de, mesela “ Etekleri zil çalmak” deyiminin kelimeleri asıl anlamlarını kaybedip yeni bir anlam kazanmışsa, aynı durum Arapçada da geçerlidir. Ama Dursun ayrıca Kur’an’da geçen &#8220;Melik&#8221; kelimesine de &#8220;Kral&#8221; anlamını vererek, sonra da bu kelimeyi taht manası verdiği yukarıdaki ayetler irtibatlandırarak; &#8220;İslam&#8217;ın Tanrı&#8217;sı sarayındaki tahtına kuruldu&#8221; şeklinde, hiçbir İslam aliminin ifade etmediği bir sonuca ulaşmaya çalışmıştır. Halbuki &#8220;Melik&#8221; asıl manası itibariyle “Mülkün sahibi” demektir. Yani Melik, bütün bu kainat mülkünün sahibi olan (DİA, Melik maddesi) Allah-ü Teala&#8217;nın bir ismidir ve “görünen ve görünmeyen alemlerin sahibi” anlamında hadis rivayetleri de mevcuttur. (Müslim, “Edeb”, 20; İbn Mâce, “İḳametü’ṣ-ṣalat”, 180) Zaten “Kur’an’da teşbih, mecaz, kinaye” isimli yazımız okunursa, Dursun’un çarpıtmaları daha da iyi anlaşılacaktır. A&#8217;raf, 54 ve  Taha, 5. ayette geçen bu kelimeleri şimdi tek tek irdeleyelim: Arş kelime olarak; ‘yükseklik, yücelik, üstünlük’ ifade eder. Terim olarak ise; ‘her şeyi kuşatan bütün alemleri içine alan, en dıştaki tabaka’ olarak tarif edilir. Bu durumda &#8220;Rahman Arş&#8217;a istiva etti&#8221; denildiğinde Allah-ü Teala bir mekana izafe edilmiş olmaz çünkü &#8220;Arş&#8221; ile belirli bir mekan ifade edilmemektedir. O halde ‘Arş&#8217;ın üstünde’ demek, bütün alemin dışında, bütün mekanların, cihetlerin üstünde, aliyyü&#8217;l-a&#8217;la demektir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili. IV/54) Dolayısı ile ayet, ‘Allah-ü Teala&#8217;nın kâinatı tasarrufu altında tutması, idare etmesi ve her şeyin onun emriyle hareket etmesi’ anlamlarına gelir. Zaten istiva veya arş kelimelerinin geçtiği ayetlerin hemen devamında Allah (cc) tüm yönetimin, hakimiyetin kendi emri altında olduğuna dair ayetlerle istivadan maksadın ne olduğunu bizlere açıklamaktadır. Mesela Araf 54. ayette: &#8220;O Allah  istiva etti. O Allah, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrindedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O&#8217;nundur.&#8221; buyurarak aslında istiva&#8217;dan amacın mecazi anlamda &#8216;işleri idare eden, yürüten, yöneten&#8217; anlamında kullandığını bizlere anlatmaktadır. Rad, 2: &#8220;Allah, arşa istiva edendir, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür.&#8221;;  Yunus, 3: &#8220;Rabbiniz Allah arşa istiva etti. İşleri düzenleyen O&#8217;dur.&#8221;; Bakara, 255: &#8220;Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah&#8217;ındır. O, kulların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.&#8221;;  Bakara, 29: &#8220;Allah göğe istiva etti, yöneldi, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi.&#8221;; Taha, 6: &#8220;Rahman, Arşa istiva etmiştir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O&#8217;nundur.&#8221; Aynı kullanım Şura, 12. ayette de geçer. Arşa istiva etmek yerine bu defa &#8216;anahtar&#8217; kelimesi ayette kullanılmıştır: &#8220;Göklerin ve yerin anahtarları, O’nundur. Dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Muhakkak ki O, her şeyi en iyi bilendir.&#8221; Görüldüğü gibi anahtar kelimesi bir sonraki ayette açıklanmıştır; ‘rızkı vermek veya kısmak.’ Kur’an&#8217;ın mecaz-benzetme örnekleri ile dolu olduğunu ifade ettik. &#8220;Nerede olursanız, o sizinle beraberdir.&#8221; (Hadid, 4); &#8220;Biz insana şah damarından daha yakınız.&#8221; (Kâf, 16) ayetlerini acaba nasıl değerlendirirdi sayın Dursun? Veya bu ayeti hiç mi okuyup anlamamıştır?! &#8220;O, insanların vasıflandırdığı şeylerden uzak, büyük ve yücedir.&#8221; (En’am, 100) Netice olarak, Allah (cc) zatı itibariyle, mekandan, zamandan, şekilden münezzehtir. O yarattığı bütün şeylerden, alemlerden, arşlardan, mekanlardan ayrıdır, hepsinin dışındadır, hepsinden yücedir. Fakat O, ilmiyle, kudretiyle, hakimiyetiyle her yerdedir, her şeyi kuşatmıştır. O yücelerden yücedir, ötelerin ötesindedir. Hiçbir şey O&#8217;nu ihata ve idrak edemez ama O her şeyi ihata eder (Talak, 12)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Rüşvetle Müslüman olmak mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İslam dinini kabul edenlerde aranan özelliğin bir menfaat peşinde olmaksızın gerçekten inandığı için İslam&#8217;ı seçmesidir.&#8221; (Thomas Walker Arnold, İslam&#8217;ın tebliğ tarihi, s. 122) İman kalp işidir. Hucurat 14. ayette dil değil gönül işi olan imanın önemini vurgular: “Bedeviler, “İman ettik” dediler. Şunu söyle: “Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” Zaten, “Güçlünün zayıfa verdiği güvence, iyilik rüşvet değil ikramdır.” (Süleyman Ateş, Gerçek Din Bu 1, s. 123) Rüşvet güçlü kişiye iş yaptırmak için verilir. Peygamberimiz de, uzun süre İslam&#8217;a saldıran, Müslümanlara kötülük yapan ama sonunda yenilenleri cezalandırmamış, onlara hediyeler vermiştir. Zaten kötülüğe iyilikle karşılık vermek Kur’an’ın emridir. (Fussilat, 34) Buna rağmen Dursun, Taberi’de geçen rivayetten hareketle, rüşvetle insanların Müslüman yapıldığını ileri sürmüştür. Taberi&#8217;nin kullandığı &#8220;Reşa&#8221; sözcüğü bütün sözlüklerde &#8220;İp&#8221; manasına gelir. Yoksa Dursun’un dediği gibi rüşvet manasına gelmez. Taberi&#8217;nin ifadesinin tam tercümesi &#8220;Ebubekir iktidara gelince, (Müellefe-i kulubu İslama bağlayan) ip koptu” şeklinde iken, Dursun bu kelimeyi rüşvet olarak tercüme etmiştir. Dursun, savaş sırasında elde edilen mal, gümüş ve altın, insanlara dağıtılınca bunu rüşvet olarak kabul ediyor. Dağıtılmayınca; savaşların ganimet elde etmek için yapıldığını ileri sürüyor. Peygamberimiz elde edilen mal ve parayı yakıp yok mu etseydi? Ki o zaman Dursun “İslam yok edicidir, her şeyi yakıp yok ediyor.” demeyecek miydi? İslam düşmanlarından Safvan, &#8220;Peygamber kalbinden başka hiçbir kimsenin kalbi bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz.&#8221; (İbni Esir, III/24) dedirten de Efendimizin bu cömertliğidir. Safvan bir süre sonra da Müslüman olmuştur. O daha sonra şöyle diyecektir: &#8220;Allah elçisi bana bu bağışta bulununcaya kadar insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim başka bir kimse yoktu. Ama bu bağıştan sonra insanların bana en sevgilisi haline geldi. (Sad, V/449) Kısaca  Müellefe-i kulüp denilen, insanlara ganimet ve zekattan pay verilmesinden maksat o insanlara İslam’ın sosyal adaletini, evrensel sevgisini, merhameti göstermektir. Ayrıca: Savaşta elde edilen ganimetlerin Müslüman olmayan insanlara dağıtılması, T. Dursun’un  başka yerlerde iddia ettiğinin (Din Bu, 101-108) aksine savaşın ganimet elde etmek amacıyla yapılmadığının en açık ve net bir delilidir. Ayrıca eklemek gerekir ki, kendi menfaatleri için bazı insanlar Müslüman oluyor iddiası da temelsiz bir görüştür çünkü cizye (İslam ülkesinde gayrimüslimlerden  alınan vergi) ile Müslümanlardan alınan vergi (Zekat) arasında pek bir fark yoktur ki, bunu ünlü oryantalistler Ignaz Goldziher ve Asin Palasios&#8217;ta kabul etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cinler görülebilir mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“A&#8217;raf suresinin 27. ayetinde, şeytandan söz edilirken: &#8220;Sizin onları görmeyeceğiniz yerlerden, o ve topluluğundan olanlar sizi görürler.&#8221; denilmektedir. Bundan şu çıkıyor açıkça: Şeytan ve topluluğundan olanlar, insanları görürler. İnsanlarsa ne şeytanı, ne de onun topluluğundan olanları görebilirler. &#8220;Şeytan ve topluluğu (huve ve kabiluhu)&#8221; anlatımının kapsamı içinde, Kur&#8217;an yorumcuları, &#8220;cin&#8221;leri de görürler. Müfessir Razi bu düşüncededir. Gelin görün ki, Muhammed, &#8220;Şeytanı”, &#8220;Cini&#8221;, hem de somut bir biçimde gördüğünü söyler: &#8220;Şeytanı yere yatırdım, boğuyordum.&#8221; Nesei&#8217;nin Aişe&#8217;den aktardığı bir hadise göre Muhammed şöyle der: &#8220;Namaz kılarken şeytan geldi. Hemen yakaladım, yere yatırdım, boğuyordum onu. O denli ki, onun dilinin soğukluğunu elimin üzerinde duydum.&#8221; Şeytanın &#8220;yatırılması&#8221;, &#8220;boğulması&#8221; ve &#8220;dilindeki soğukluk, bu soğukluğun elde duyulması&#8221;, &#8220;beş duyu&#8221; içine giren, somut durumlardır. Muhammed&#8217;in &#8220;şeytanı boğarken onun salyasının eline bulaştığını, elinde bunu duyduğunu (hissettiğini)&#8221;anlattığı da aktarılır.” (Dursun, 2000&#8217;e Doğru Dergisi, 8 Nisan 1990, Yıl 4, Sayı 15) &#8220;Ey Ademoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık.&#8221; (A’raf,  27) Dursun, ‘gelin görün ki’ şeklinde başlayıp, “Muhammed şeytanı cini gördüğünü söyler.’’ maksatlı çarpıtmasıyla, sanki Peygamber aleyhisselam, müfessirlerin görüşlerine uymak zorundaymış gibi, kendince çelişki olduğu izlenimini okuyucunun zihninde oluşturmaya çalışmaktadır. Dursun müfessir Razi ile ‘çelişik’ göstererek, Peygamber Muhammed aleyhisselamın Razi’nin yorumlarına uyması gerektiği imasında bulunmaktadır. Dursun, Peygamberin hayatıyla sabit olan olayları ve Kur’an’daki cinlerin görülebileceğine dair ayetleri acaba neden göz ardı etmektedir? Örneğin, Neml, 39; Sebe, 12-13! Dursun’un bahsettiği ayette zaten cinlerin ‘mutlak’ manada ve ’hiçbir zaman’ görülemeyeceği değil, onların gözetleme işi ve &#8220;gizlenmeleri&#8221;  ve bunu yaparken ‘görülemeyecekleri’ anlatılmaktadır. Konuyla ilgili hadislere baktığımızda da bu açıkça görülmektedir: Buhari, Vekalet 10; Tirmizi, Sevabu&#8217;l-Kur&#8217;an 3; Müsned, 5/423;6/52, Müslim, Selam, 139; Muvatta, İ&#8217;tisam, 33; Ebu Davud, Edeb, 174; Tirmizi, Ahkam, 2. Dursun, cinler hakkında Kur’an’a genel bir açıdan bakmayıp sadece ‘işine geldiği’ yerlerini almış, gerisini bırakmıştır. Müfessirler hakkında da, işine gelen bir konuda işine gelen tefsirciyi ki burada Razi’yi almış, diğerlerini, hatta büyük çoğunluğun görüşünü almayı bırakın, görmemiştir bile! Ayrıca Dursun, başka yerlerdeki iddialarına cevaplar veren bu müfessirin o cevaplarını da okuyucularından gizlemektedir. Kaldı ki, biz bahsi geçen müfessirlerin hepsine hürmet göstermekteyiz ama sonuçta bir müfessir her zaman ‘isabet’ edecek diye bir kural olmadığı gibi, kalkıpta Peygamberin ümmetinden olan bir müfessirin tefsirini sanki ‘’Peygamber bu tefsire uymak zorunda’’ gibi dayatılmasınında ne ilmi ve ne de akli bir yönü bulunmadığı ortadadır. Sonuç itibari ile çelişki asıl Dursun’un kendisindedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnsanın Çamurdan Yaratılması</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Kutsal kitaplarda sözedilen &#8220;insanın çamurdan yaratıldığı&#8221; fikri, kutsal kitapların ortaya atılmasından çok daha önceki çağlarda yaşayan insanların eserlerinde ve efsanelerinde görülmüştür. Bu durum, kutsal kitapların içine bu eser ve efsanelerden alıntı yapıldığının göstergesidir. Bu efsane ve kutsal kitapların ifadeleri şu şekildedir: Gılgamış Destanı, Sümer, Çin Efsaneleri, Mısır&#8217;da Luxor Tapınağı&#8217;nda bulunan kabartma bir resim, Hesiodos Destanı, Yunan Efsaneleri, Tevrat ve Kur&#8217;an.” Dursun, her medeniyet yaratılışın topraktan olduğunu kabul etmiştir, o halde hepsi birbirinden iktibas ederek inançlarını şekillendirmişlerdir tezini ileri sürmektedir. Allah azze ve Celle Kur’an’da, “Andolsun biz her kavme, Allaha itaat edin ve tağuta kulluktan sakının diye bir peygamber göndermişizdir.” (Nahl, 38) buyurmaktadır. Yani her topluma Allah hep İslam’ın emir ve yasaklarını bildirmiştir. Detay için, ‘İslam tüm dinlerin özüdür.’ adlı yazımıza bakılabilir. Dolayısı ile medeniyetlerin birbirinden iktibası bir gerçektir. Bu iktibas açıkça Allah’ın elçilerinden yapılmış bir iktibastır. Çünkü Allah farklı zamanlarda farklı kavim ve gruplara mutlaka elçilerini göndermiştir. Nasıl Hz. Muhammed bize Nuh Tufanını, Musa’nın Kıssasını, Yusuf, Yakub, İbrahim, Adem, Hud, Salih ve Şuayb peygamberlerden ve de yaratılıştan bahsetti ise, kendi dönemlerinde dekendi toplumuna müjdeci olarak gelen nebiler de bu kıssaları kendi insanlara anlatmışlardır. Evet, gerçek şudur ki, Allah insanlara hatırlatıcı olarak elçilerini göndermiş ve onların bilinç altlarında yatan inanç küllerini közlendirmiş ve alevlendirmiştir. Ayrıca tüm toplumlar eğer aynı şekilde bir konuyu açıklamışlarsa bu tevatür olur. Çünkü, “bu kadar farklı kültürü temsil eden insanların tek bir meselede bu kadar ortak beyanda bulunmaları, yalan üzere ittifak etmeleri” mantıken mümkün olamaz. Bu konular ayrıca, “Ahiret, beden-ruh ilişkisi” ve “ Kur’an’ın kaynağı Sümerler mi?” başlıklı yazılarımızda ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peygamberimiz ve Tıp İlmi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, peygamberimizi” tükürüklü ve tükürüksüz” biçimleriyle tedavi ettiğini yazmış ve bununla alay etmiştir. (Din Bu, s. 263) “İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklardan aldığını” söylediği bazı hadislerin sağlamlıktan öte sahih bile olmadıklarının altını çizmeliyiz. Hele peygamberimizin iyileştirdiği insanlardan ücret aldığıyla ilgili bırakın sahihi zayıf rivayet bile bulamaz Dursun ve bu konuda bilinen tek bir örnek dahi yoktur. Sadece iyileşen hastaların gönüllü olarak getirdikleri hediyeler vardır ki, bunlarında önemli bir kısmını efendimiz iade etmiştir. (Darimi Sünen, I/10, Hanbel, Müsned, IV/170) “Biz sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Bizim ecrimiz âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir” (Şuara,127, 145, 164, 180) ayetleri ortadadır! Ayrıca Dursun Peygamberimiz zamanında tedavisi yapılan hastalıkların “Biyolojik ve fizyolojik” olduklarını vurgulamakta ve “Bunların psikolojik tedavi ile ne ilgisi var?” diye sormaktadır. Halbuki günümüzde stres ve sıkıntının başta ülser, gastrit, migren, şeker, kanser gibi hastalıklara neden olduğu bilinmektedir.  (Haber Türk, 09.02.2017; https://www.deryauluduz.com/stres-temelli-hastaliklar-nelerdir; https://www.beyinder.org/stres-ve-beyin-sagligi; https://www.medikalakademi.com.tr/stres-nedir-stresin-neden-oldugu-hastaliklar-stresle-bas-etme; https://www.e-psikiyatri.com/stres-nasil-hastalik-yapiyor) Psikolojik olarak huzurlu olan insanların hastalıklardan daha kolay iyileştiği günümüzde tıbbi bir gerçekliktir. Ayrıca ruhsal bir takım rahatsızlıkların da tıp ilminin meşgul olduğu sahaya girdiği bir gerçektir. Dursun’un Efendimizin maddi hastalıkları üfürük yoluyla tedavi ediyor iddiası çok hatalı bir görüştür. “Ey Allahın kulları tedavi olunuz.” (Ebu Davut, Tıb,1/11, Tırmizi, Tıb,2, İbn-i Mace Tıb,1, Hanbel, Müsned, 3/156, 4/278) diyen peygamberimiz, insanın maddi ve manevi iki yönü olduğunu bildiği için tedavilerinde de psikolojik ve biyolojik her iki metodu da kullanmış, birine yönelirken diğerini gözardı etmemiştir. Zamanın ‘şartlarına göre’ ilaç, pansuman, dağlama vs. gibi bir takım tıbbi yöntemlere başvurarak hastalıkları tedavi ederken aynı zamanda hastanın ruhsal yapısını güçlendirici, iç dünyasını teskin edici mahiyette dua maksatlı okuma-üfleme metotlarını da kullanmıştır ki, artık günümüzde bırakın insanları, bitkilerin bile kendilerine söylenen sözlerden etkilendiği bilinmektedir. Dursun, özellikle belli rivayetleri ele almış, ‘bütünlüğünden kopardığı parça rivayetlerle’ her zaman olduğu gibi İslam’a saldırmaya çalışmıştır. Bu metodun aynen oryantalistler tarafından da kullanılması hayli, ilginçtir! Yine Dursun, Peygamberimizin göz değmesi, zehirli hayvan sokması ve nemle denilen yaraları üfürükle tedavi ettiğini ileri sürmüştür. Bu konuda kaynak olarak ileri sürdüğü hadis şudur “Şifa binti Abdillah: “Ben, Hafza’nın yanında bulunduğum bir sırada Hz. Peygamber yanıma geldi ve bana, ‘Hafsa’ya yazı yazmayı öğrettiğin gibi nemle hastalığının rukyesini de öğretmez misin?’ diye sormuştur.&#8221; (Ebu davud, Tıb,18/3887, Hanbel, Müsned, 6/286) Eğer nemle hastalığının tedavisi için uygulanan rukye, okuma-üflemeden ibaret olsaydı bunu Peygamberimizden daha iyi yapacak kim vardı? Bunu da Hz. Hafza’ya bizzat kendisi öğretebilirdi. Peki (egzama türü bir hastalık olan) nemle hastalığını Şifa binti Abdillah nasıl tedavi etmekteydi? “Şifa, za’feran ağacına alır, buna yedi defa rukye yapar, sonra temiz bir taşa koyup ufalar, üzüm sirkesiyle karıştırdıktan sonra nemle yaralarının üzerine sürerdi” (İbni Esir, Üsdü’l Gabe, VII/163, İbni Hacer, el İsabe, VIII/121) Yani Şifa binti Abdillah, bitkisel bir kürü dua eşliğinde uygulamakta idi. Aslında aynı konudaki tüm rivayetler bir araya toplanıp öyle değerlendirme yapılsa ortada bir sorun kalmayacaktır ama Dursun okuyucuyu bilgilendirmek değil, yönlendirmeyi hatta yanıltmayı amaçlamaktadır. Dursun, Hayber savaşında yaralanan Ekva oğlu Seleme’nin Peygamberimizce üç kere okuyup üflenmesi ve Seleme’nin “Artık şikayetinin kalmadığını” anlatırken, “yaralanmış, gelmiş, nefes etmiş, kalmamış” gibi -mış’lı kelimelerle hafife anlattığı bu olay kaynaklarda (Buhari,Meğazi,38, Ebu Davud, Tıb, 19/3894) bakın nasıl geçmektedir: Seleme’nin “yarasının sarılıp akan kanının durdurulup” bundan sonra psikolojik destek amaçlı efendimiz tarafından kendisine dua edilerek üflenmiştir! Hendek savaşında yaralanan Sad bin Muaz’ın yarasını da bizzat Hz. Peygamber, “kanını durdurmak için dağlamış” ve aynı savaşta kolundan yaralanan Ubey bin Ka’b’ı da “dağlayarak” tedavi etmiştir. (Müslim, Selam,74) Peygamberimiz kılıç yarasını okumakla tedavi etseydi, Sad ve Ubey’i niçin sadece okuyup üfleyerek tedavi etmemiştir? Peygamberimiz biyolojik yaraları önce maddi yöntemlerle tedavi etmiş, manevi olarak da hastanın ruhen rahatlaması için okuyup üflemiştir. Sadece maddi tedavi veya sadece manevi tedavi İslam’da yoktur, İslam her ikisinin birlikteliğini savunur. (Duanın faydaları, okumanın bilimsel faydaları için sitemizdeki “İslami emirler ve hümanizm” başlıklı yazımıza bakılabilir.)</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, Efendimizin Hz. Ali’nin göz ağrısını tükürüğü ile tedavi etmesini de diline dolamıştır. Dursun’un “İlginçtir ki” diyerek başlayan cümlesinin aslında hiçte ilginç olmadığını ispat edelim. Önce bu olayın savaş başlamadan hemen önce, anormal şartların hakim olduğu bir anda, hızlı tedavinin gerektiği bir ortamda geçtiğini hatırlatalım. (Buhari, Cihat,102; Müslim, F. Sahabe, xxxıv/2406) Dursun, aşağıdaki haberi, hem de ağrıya iyi geldiği detayı ile okusa ne hissederdi acaba? “Tükürüğün bilinmeyen faydaları! Yapılan araştırmada, insan ve fare tükürüğünde doğal olarak bulunan, morfin kadar etkili ‘ağrı kesici’ özelliğe sahip ‘opiorfin’ adlı molekülün depresyona karşı da etkili olabileceği ortaya kondu. Opiorfin molekülünü 2006’da keşfeden Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nden Catherine Rougeot ve ekibi, genetiği insana yüzde 99 benzeyen fareler üzerinde deney yaparken buldukları molekülün bazı ‘antidepresanlar kadar’ etkili olduğunu belirledi. Molekül üzerinde sürdürülen araştırmalarda, &#8220;Opiorfin&#8221;in depresyona karşı etkili olabileceği de tespit edildi. &#8220;Journal of Physiology and Pharmacology&#8221; adlı dergide iki makale yayımlayan bilim adamları, ayrıca bu molekülün &#8220;İmipramin&#8221; adlı antidepresan kadar etkili olduğuna ve yan etkisinin bulunmadığına dikkati çekti.” (Milliyet, 3.09.2010)</p>
<p style="text-align: justify;">Tükürük içindeki enzimlere baktığımız (Meydan Larousse, 12-33) zaman tükürükteki Pityalin adlı enzimle, dezenfektan etkisi gösteren, dolayısıyla ağzı enfeksiyonlardan koruyan Lizozim adlı kimyasal maddenin hafif bir antiseptik etki gösterdiği görülmektedir. (Doktorumuz, Tıp Ansiklopedisi, 7-2350) Parapsikolojide bazı insanların özel yeteneklerle doğduğu anlatılmakta ve bu konu ilmi olarak da ispat edilmektedir. Peygamberimizin de böyle özel kişilerden olduğu sabittir. Ayrıca Peygamberimizde tükürük ile tedaviyi hiçbir zaman emretmemiştir. İslam tarihinde de böyle bir metoda hiç rastlanmamaktadır. Tükürük, salgı bezini terk ettiğinde doğal olarak sterildir; mikropsuzdur. Tükürük salgısı içerdiği kimyasal ve biyolojik ajanlar sayesinde anti mikrobik (mikrop yok edici) etki yaparak ağız-diş sağlığında koruyucu rol oynar. Son bulgular, tükürüğün çok sayıdaki zararlı organizmaya karşı bizi savunan karmaşık bir madde olduğunu ortaya koyuyor. (Milliyet, 11 Ekim 2011; CNN Türk, 11 Mart 2022; Posta, 24 Şubat 2022) &#8220;Tükürüğün antiseptik özelliği, yani mikropları öldürücü etkisi de vardır.&#8221; (Rahmi Turan, Sözcü, 27.08.2015) Tükürüğün sağlığa 4 faydası. (CNN Türk, 11.03.2022) Farkında olmadığımız mucize: Tükürük. (Fikriyat, 6.4.2020) Tabii bir de “yüzüne bile tükürülmeyecek” insanlar vardır ama o ayrı bir konu!<b> </b></p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2569" title="tukuruk-agri-kesici-antidepresyonal" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/tukuruk-agri-kesici-antidepresyonal.jpg" alt="" width="618" height="448" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hz Hasan, evlilikleri ve Hz Muhammed</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuyu ‘Turan Dursun’un Metodunun eleştirisi’ adlı yazımızda cevaplamıştık. Ayrıca aynı konuyu ateist yazar İlhan Arsel’de dile getirmiştir. Arsel’e verilen cevaplarda konuyu kısaca yeniden ele alacağız! Dursun, efendimizi gençliğinde bile yapmadığı anormal davranışları onun 50 küsur yaşından sonra yaptığını iddia edebilmiştir, hem de rivayetleri çarpıtarak! Yine Dursun, Hz. Enes’ten gelen bir rivayeti tahrif ederek, “Peygamber 9 ya da 11 karısı varken, gecenin veya gündüzün belli saatlerinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu.” (Din Bu, s. 45) demektedir. Halbuki Dursun’un delil gösterdiği Tecridi sarih Tercümesi Hadis No: 192’de, “Hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu.” ifadesi geçmemektedir. Efendimiz aile reisi, imam, vaiz, ordu komutanı, peygamber, devlet yöneticisi olan oldukça yoğun çalışan biri idi. Ev ihtiyaçları dahil her türlü gereksinimi için hanımlarını ziyaret etmesi gayet normaldir. Zaten Dursun’da başka rivayetlerde “40 erkek gücünde olduğu bildirilir, bunda bir abartma olduğu açık”  (Din Bu, s. 6-47) demektedir. Mademki bunlar doğru değil; abartma. O halde neden doğru imiş gibi bunlara dayanarak efendimiz hakkında menfi bir izlenim bırakmaya çalışmaktadır? Dilinden düşürmediği “Bilim ve aydınlanma” bu mudur?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ateist oryantalist ittifakı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Oryantalistler de ateistler de kaynak olarak gösterdikleri eserlere bilimsel ahlaktan uzak ekleme çıkarma yaparlar. Onları bilimsellik veya gerçeğe ulaşma duygusu değil, ideoloji ve önyargı yönlendirir. Efendimizin Hz Zeynep ile evlenmesi ile ilgili örnek verelim: “Gençliğinin bütün taraveti içinde utanç ve şaşkınlıktan kıpkırmızı kesilen bu dağınık kıyafetli güzel kadın.” (Emile Dermenghem, Muhammed’in hayatı, s. 367- 370) Bu da Türk ateistlerden Dursun’a ait: 2000’e Doğru dergisinden “Yorgunluktan ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir.” Halbuki her iki ekleme de hiçbir rivayette geçmez ama oryantalist ve ateistlerin kafa yapısını ve okuyucuyu yönlendirmeye çalışmalarını göstermesi açısından ilginç bir örnektir. Din Bu 1, sayfa 41&#8217;de oryantalist  Leoni Caetani&#8217;den alıntı yapan Dursun,  42. sayfada ise  &#8220;Ne ölçüde doğru, kesin bir şey söylenemez kuşkusuz&#8221; diyerek alıntıların gerçekliğinden kendisinin de emin olmadığını itiraf eder. Ama İslam düşmanlığı bu dayanışmayı zorunlu kılmaktadır. Gerek deist gerekse ateist olduğunu iddia eden iki sitenin ekran görüntüsünü aşağıda veriyoruz. Her iki site de misyonerlik propagandası yapmaktadır! ‘Amacımız’ı açıkladığımız bölümde de benzer örneklere ulaşabilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Deizm adlı site açan dinsiz arkadaş bir misyonerin görüşlerini önce ‘doğru’ kabul ediyor, sonra  ‘videosunu indirip youtube’a yüklüyor’ ama ‘reklam da yapmıyor!’ ve Mısır’dan dindaşlarınca kovulan bu misyonere bir de ‘hocam’ diye hitap ediyor! İyi ki dinsiz imiş! Ateit bir sitede ise, ‘world’ adlı kullanıcı, 24.07.2015 tarihinde ‘Neden Butros Hocam Gibi Bir Hocamız Yok?’ diye forumda başlık açıyor ve ‘çatır çatır İslamı yerin dibine gömen ve kanalı olan elini kolunu sallaya sallaya gerçeği söyleyen muhterem hocam gibi bir ateist hocamız neden yok? Zekeriya Butros hocam ve ekibini kutluyorum bir ateist olarak canım hocam&#8230;Türkiye&#8217;de görevini biz ateistler yapıyoruz ama senin kadar güçlü ve cesur değiliz&#8230; Zekeriya hocamsa müthiş bir adam İslam&#8217;ı o kadar iyi biliyor ki.’ diye  yazıyordu!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><a href="http://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html/guya-dinsiz-ama-papaza-hocader" rel="attachment wp-att-2590"><span style="color: #000000;"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2590" title="guya-dinsiz-ama-papaza-hocader" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/guya-dinsiz-ama-papaza-hocader.jpg" alt="" width="685" height="431" /></span></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gelen sorular ve cevaplarımız:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Soru: size bir soru sorucam www.td&#8211;.com/forumlar/showthread.php?t=208 bu linkteki iddialar doğrumudur? (Hz Ömer hakkındaki iddialar ve cevapları)</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap: Resmin tamamına bakınca!</p>
<p style="text-align: justify;">İslam tarihindeki bazı olayları ve zayıf rivayetleri alt alta sıralayıp, İslam&#8217;ın Şii yorumunu haklı çıkarma gayreti içinde imiş gibi gösterip aslında ateizm propagandası yapan, önyargı ve tek taraflı bakış açısı ile kaleme alınmış bir yazı örneğidir uzantıdaki yazı. Kaynak olarak devamlı tek kişinin kitabından alıntı yapma gayreti içinde olup, 1000 küsur senedir sahabeyi kötüleyip güya ehli beyti yüceltme izlenimini vermeye çalışan ve bunu ateist bir sitede yapan bu zihniyetin değerlendirmesini birazdan ele alacağız. &#8220;Ehlibeyt Hz. Muhammed’in cenaze işleri ile meşgulken, öbür taraf biat işini organize ediyordu&#8221; şeklindeki bir mesaj vermek isteyen bu tür bir yazılarla ilk kez karşılaşanların tereddüt geçirmeleri mümkündür. Ama resmin tamamını görenler, ehli beyt taraftarlığı görüntüsü altında sahabenin büyük kısmına ağza alınmayacak iftiralarda bulunan bir kesimin asıl amacının İslam&#8217;a saldırmak olduğunu rahatlıkla görecektir. Zaten ateist bir sitede mezhebi bir konuyu tarafgir olarak ele almanın amacının masum olduğunu ileri sürmek safdillik olur! Bu zat bunlarla yetinmemiş ve daha sonra sanal bir sözlükten &#8220;Kur’an&#8217;ın gerçek yazarı olduğu düşünülen kişi&#8221; diye Hz Ömer&#8217;den bahsedildiğini aktarıp, bu yorumu yapanı da övmektedir. Daha sonra yine bu şahıs bununla da yetinmeyip bir de şu iddiada bulunmaktadır: &#8220;İslamiyet&#8217;in gerçek kurucusu bana göre Ömer&#8217;dir.&#8221; Bu konudaki iddialara cevabı, “Ateist ve oryantalistlerin ‘Kur’an&#8217;ın kaynağı’ ile ilgili iddiaları’na verdiğimiz cevapta bulabilirsiniz.<strong> </strong>Ama işin ilginci, mezhepçi gözüken bu şahsın gerçek yüzünü kendisinin itiraf etmesidir! Arap soyundan olup Akad kralının adı olan ‘Sargon’ müstear ismini kullanan bu kişi, &#8220;Yukardaki film gibi birçok öyküde despotluk sembolü &#8220;kılıç&#8221; ile adalet nasılsa birleştirilmiş&#8221; diye yorum yaparken acaba adaletin temsil edildiği heykelin elinde ne olduğunu bilmemekte midir? &#8220;Hind’te, Araplarda kadınların yönetici konumlara kadar çıkabildiğini gösteren bir örnek aynı zamanda&#8221; diyerek, savaşta şarkı söyleyip insanları savaşa kışkırtmak ve efendimizin amcasının ciğerlerini elleri ile kesip çiğnemek dışında tarihe bir not düşülmeyen, ama yinede efendimizce daha sonra af edilen bu kadını bu şahıs nasıl oluyor da &#8220;yönetici&#8221; olarak nitelendirebiliyor acaba?! Savaşmadığı için miras hakkı olmayan, diri diri toprağa gömülen, çadırlarda bedeni satılan kadınları, sadece İslam&#8217;a saldırabilmek için kadın haklarına sahipmiş gibi gösteren bu kişi ne kadar bilimsel, tarafsız biri olabilir? Bu zatın verdiği kaynakları sıra ile incelemeye başladığımızda hiç birinin uzantısının açılmadığı görülmektedir. Sadece 4. sıradaki kaynak verdiği siteden, eleştiri konusu yaptığı rivayete ulaşabiliyoruz. Bu zat aynen şunları yazıyor: “Komedi burda da bitmiyor.” Aslında bu arkadaş herkesle dalga geçmektedir. Hz Ömer&#8217;in adını da Ömer bin Abdülaziz diye yazmaktadır, halbuki adı Ömer bin Hattab&#8217;dır. Bu şahıs güya Ömer b. Hattab hakkında kendi deyim ile &#8220;masal uyduruldu&#8221; diye aktardığı ve aslında Hz Ömer&#8217;in torununun oğlu olan Ömer b. Abdülaziz hakkındaki örnek ahlaki özelliklerin Ömer b. Hattab için uydurulduğunu ileri sürmekte ve böylece ahlam kesmeye çalıştığı konulardaki cehaletini de ortaya koymaktadır! Uzantı sitede sadece Hz. Ömer&#8217;in devlet malı olan mumu şahsı için kullanmaması olayı da torun Ömer için aktarılmaktadır, geri kalan tüm rivayetler zaten torun Ömer için tarihi kitaplarda da aktarılan bilgilerdir! Bu şahıs ise tüm rivayetleri Ömer b. Hattab&#8217;a isnat etmekte, sonra kendi çarpık ve yanlış mantığını doğru kabul edip sübjektif ve komik iddialar ileri sürmektedir! Yani bu yazı ile Şiilik kılıfı altında ateizm propagandası yapılmaktadır. İşin ilginci efendimizin vasiyet yazmak istemesi ile ilgili &#8220;İslami kaynakları delil gösteren&#8221; bu mezhepçi ateist, iş Hz Ömer&#8217;i takdir eden rivayetlere gelince bunları masal diye nitelemekte, torunu hakkındaki rivayetler ile Hz. Ömer karıştırılmakta ve öznel yorumlar yapılmaktadır. Kısaca insan ateistse açıkça ateistliğini ilan etmeli, ne diyecekse kimliğini açıkça ortaya koyup öyle söylemelidir. Bu kişi İslam&#8217;a saldırmaya çalışırken ki, amatörce ve oryantalist bir zihniyetle bunu yapmaya çalışmakta ve her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmaktadır. ‘Murted’ müstear ismini kullanan site yöneticisi de &#8220;Şiilerin tutumu yani bir tarafı lanetleyip diğerine taraf olmaları çok daha tutarlı.&#8221; demektedir. Zaten daha sonra yazılanlar sadece Hz. Ömer’i değil efendimize de kapsayan hakaretler içermektedir ki, bu çalışmamızda tümüne cevap verdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Soru: Maalesef mürted yazısı beni tatmin etmedi. Burada mürted ile ilgili şunu yazayım o halde. Mürted olan bir insan iyi ve ahlaklı biri olamaz mı? Dinsiz birisi ahlaklı olamaz mı? Ben dinsiz olup ahlaklı olan bir sürü insan tanıyorum. Zaten tarikat ve cemaatleri anlatmaya gerek yok. İslam ülkeleri belli. Ali İmran ve Nisa Surelerini örnek vermişsiniz. Bu ayetlere göre, Mevlana’nın “Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” cümlesi çelişmiyor mu? Bu insanlar inansa, tövbe etse bile yandı bitti kül oldu yani?</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap: Mürted yazısının amacı dinden dönenlerin öldürülüp öldürülmeyeceği meselesine cevap vermektedir. Ama anladığım sizin bu konuya farklı bir açıdan yaklaştığınız; kafir birisinin ahlaklı olup olamayacağı konusu. Öncelikle “Dinsiz ahlak olur mu?” adlı yazıyı okumanızı tavsiye edeceğim. İyilik nedir? Ahlak ama kime göre ahlak? İslam ülkelerinin hali İslam nedeni ile değil İslam’sızlıktan bu haldedir!  “İslam ülkeleri neden geri?” adlı yazıyı tavsiye ederim bu konuda. Cemaat ve tarikat konuları uzun konular. Celalettin Rumi’nin sözünü de iyi anlamalıyız. İnsan hata yapar, bu onu ümitsizliğe sevk etmemelidir, tövbe et sonra gel ama; Gel: Come/tea’l değil; geri dön: Return/İrci’ demektedir. Merhum üstadımız. Günahlarından tövbe edip eski hallerini terk edenleri tabii ki -eğer isterse- Allah azze ve celle af eder. Bu konuda birçok ayet vardır. “Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler ve gizledikleri gerçekleri açıklayanlar başka; ben onların tövbesini kabul ederim. Çünkü ben, tövbeleri çokça kabul eden ve merhameti bol olanımdır.” (Bakara, 160);”Allah, kullarının tövbesini kabul eder, günahları affeder ve yaptıklarınızı bilir.” (Şura, 25); “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin ki üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Sakın siz, günah işlemekte ısrar ederek davetimden yüz çevirmeyin!” (Hud, 52); “Ancak bundan sonra tövbe edip hallerini düzeltenler müstesnadır.” (Ali İmran, 89); “Allah’ın kabul edeceği tövbe, ancak cahillikleri sebebiyle günah işleyip de, o günahtan çarçabuk vazgeçenlerin tövbesidir. İşte Allah, böylelerinin tövbesini kabul buyurur. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.” (Nisa, 17); “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olarak bulur.” (Nisa, 110); “Kim işlediği bu haksızlıktan sonra tövbe eder ve halini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Maide, 39); “Ümidinizi kesmeyin, fakat tepenize o azap inmeden önce de tövbe edip Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Aksi halde kimseden yardım göremezsiniz.” (Zümer, 54); “Ancak günahlarından vazgeçip Allah’a yönelen, iman eden ve salih amel işleyenler, işte bunlar, cennete girecek ve hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır.” (Meryem, 60); “Şu da muhakkak ki ben, günahlarından tövbe ile vazgeçen, iman edip salih ameller işleyen, bundan böyle de doğru yol üzere hareket eden kimseyi elbette bağışlarım.” (Taha, 82) Ayrıca, Kasas, 67; Ali İmran, 128; Nisa, 146; Maide, 34; A’raf, 153; Tevbe, 11; Hud, 90; Nur, 5… vd. Hadislerde de birçok örnek bulunmaktadır. Mesela; “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11); “Bütün âdemoğulları günahkardır, günahkarların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mace, Zühd, 30); “Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibidir.” (İbn Mace, Zühd 30) vd.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetle; “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.” (Zümer, 53) Rabbimiz Rahman, Rahim’dir! Ama Turan Dursun “inadi küfür” denilen, bilerek; kin ve önyargı ile hareket ederek gerçekleri örten kafir (Küfr kelimesinin kelime anlamı, ‘örten, gizleyen, nankörlük eden’ demektir.)  birisidir! Metot ve eserleri yazımızda ele alınmıştır. Ayrıca bizim ‘imanometre’miz yoktur! Bu yazıyı yazan -Allah muhafaza- imansız ölebilir, en kafiri iman edip cennete gidebilir. “Dünyada Müslüman olanlar” adlı yazımıza bir bakarsanız birçok örnek göreceksiniz! Ama söz konusu kişi “kendi tercihi ile” imansız ölmüştür. Sonuçta herkes kendi tercihlerinin “sonuçlarına” katlanacaktır! “Son an gelmeden yapılan tövbeleri” bi-iznillah rabbimiz kabul edebilir. Allah bizim için kötülük istemez: “Allah insanlara hiç zulmetmez.” (Yunus, 44); “Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez, fakat insanlar kendilerine kötülük ediyorlar.” (Yunus, 44) Ama Rabbimiz adil olandır, iyilerle ile kötüleri ve hele kötülükte çığır açanları asla bir tutmaz: “Yoksa kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini iman edip salih ameller yapanlarla bir tutacağımızı mı sanıyorlar? Hayatları, ölümleri ve ölümden sonraki durumları aynı olacak, öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye, 21) Hadiste de belirtildiği gibi; Efendimiz şöyle buyurur: “Hiç kimse kendi ameliyle cennete girmez.” Sahabi; “Sen de mi ya Resulallah!” dediklerinde de “Evet ben de, meğer ki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun.” (Buhari, Rikak, 18; Müslim, Münafikin, 71-73) Rabbim iyi yolda yürüyen, iyilik yapan ve iyilerle beraber olup ahirette de bizi iyiler zümresinden eylesin inşallah: “Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.” (Ali İmran, 193) AMİN…</p>
<p style="text-align: justify;">Soru: bir dünya yazı yazmışsınız. İyi güzel peki adam hayattayken neden karşısına çıkıp iki kelam eden olmadı defalarça tartışacak adam arıyorum dediğinde kimse meydana çıkamadı bunun sebebi nedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap:  Sitemizdeki ‘Kur’an’da çelişki yoktur’ adlı yazımızda bir küçük paragraf geçer, dikkatinizden kaçmış olabilir: “Dursun yazdığı yazılarda “Müslümanların Pehlivanı yok diyerek” uzun süre havasını attı. Ama Molla Sadreddin Yüksel’in yazdığı “Makaleler” adlı kitap, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin ortaya çıkıp tarafsız bir zeminde tartışmayı kabul etmesini görmezden gelir. Diyanet’in ” Muhatap alıp reklam yapmama” kuralını ise istismar eder. Ahmet Kekeç’in karşılıklı sohbetini tahrif ederek dergide yayınlar!” Dursun gibi birçok ateist ve asıl ağa babaları oryantalistler devamlı İslam’a saldırmışlardır. Ama onların adları tarihin tozlu sayfalar arasında unutulurlarken, İslam hala güncelliğini korumakta ve aydınlık ışığını insanlığa yaymaya devam etmektedir. Dursun öldürüldükten sonra eserleri ile karşılaştığım ve ömrümün 30 küsür yılını o ve avanesine cevapla geçirdiğim, bu nedenle sol ve misyonerlik ile oryantalizmi de araştırdığım göz önünde bulundurulursa, en azından bu eleştiriyi kişisel olarak üzerime almadığımı da ifade etmek isterim.</p>
<p><span style="color: #000000;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;" align="justify"><a href="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/turan_dursuna_cevaplar-2-1.jpeg"><img loading="lazy" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4877" src="http://islamicevaplar.com/wp-content/uploads/turan_dursuna_cevaplar-2-1.jpeg" alt="turan_dursuna_cevaplar-2-1" width="94" height="94" /></a></p><p>The post <a href="https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html">Turan Dursun’a cevaplar II</a> first appeared on <a href="https://islamicevaplar.com">Ateist, Deistlere Cevaplar</a>.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://islamicevaplar.com/turan-dursuna-cevaplar-2.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
