Batının İslam’la Kavgası

Batının İslam’la Kavgası

John of Damascus, De Haeresibus adlı kitabında İslam’dan söz eder. (s. 13) Hıristiyanlar arasında İslam konusundaki ilk otorite olarak kabul edilmiş ve kaleme aldığı risale’de “gelecekteki bütün İslam karşıtı münakaşa eserlerin cephanesi” haline gelmiştir. (J. W. Voorhis, John of Damascus on The Muslim Heresy, The Moslem World, XXIV/391)  John Kur’an’ın, Bahira yardımı ile yazıldığını, hazreti Muhammed’in sara hastası olduğunu, cinselliğe düşkün olduğunu ileri sürmüş, Hz peygamberin Zeyd’in eşi ile evlenmesini çarpıtmış, Arapları bir Yahudi ismi olan ‘saracenler’ diye adlandırmıştır. (s. 14) Aziz Peter olarak tanınan Fransız rahip olan Pierre Maurice de Montboissier, Robert of Ketton’ı önce Kur’an’ı tercüme ile görevlendirir. Sonra temel İslami vesikalardan oluşan bir koleksiyon meydana getirir ve çarpıtılmış bilgilerden oluşan bu koleksiyon ile İslam’a XIV. yüzyıla dek saldırılır.(s. 16) Bağdatlı Dominikan misyoneri olan Ricoldo of Montrrcroce, Confutatio al Corani isimli bir eser kaleme alır. Kuran’ın çelişkiler barındırdığını, şiddete göz yumduğunu ileri sürer. (s. 17) Haçlı seferleri ile beraber Moğol istilaları İslam toplumuna büyük zararlar verir ama Hıristiyanların istediklerinin tam aksi olur ve, Sultan Gazan Han İslam’ı kabul eder. Artık İslam’la savaşmanın tek yolu kalmıştır: Arapça kürsüsü (Viyana, 1312) açarak İslam dini ile ilgili bilgileri toplayıp, bunun üzerinden İslam’a savaş açmak.(s. 18)

Önce Ortodokslar, daha sonra Katolikler İslam’a saldırırken en son Protestan mezhebinin kurucusu Luther’de bu gruba dahil olur. (s. 21) Luther Müslümanları putperestlikle suçluyor, Müslümanların peygambere bir put olarak taptıklarına inanıyordu. (s. 24) “Hz Muhammed’in hayatı bütün yönleri ile alaya alındı, olaylar az veya çok abartıldı, neredeyse tanımayacak derecede çarpıtıldı, sağlam ve güvenilir bilgi planlı bir şekilde çürüğe çıkarıldı. İslam’ı “bazen sırf eğlence için, daha çok da kilisenin yüksek gayeleri için” yalan yanlış anlattılar.” (N. Daniel, Islam and the West, s. 244)  Oryantalistler ne kadar bilgili olursa olsun, objektif olamadı. (s. 28) 17. yüzyılın sonuna kadar yalan ifadeleri tercih etmeye yönelik genel bir eğilim sürüp gitti. (s. 29)

Haçlılar, Kudüs’te ölen Müslümanların kanının ayak bileği hizasına çıktığını söylüyordu. (G.E.Perry, The Middle East, s. 78) Batılı tarihçi Rudolp of Caen şöyle yazıyordu: Askerlerimiz Ma’arra adlı şehirde putperest ( Müslüman) yetişkinleri yemek kazanlarında kaynar su ile haşladılar, çocukları şişleri geçirip öldürdüler ve ızgarada pişirip yediler. (Amin Maalouf , the Crusades Through Arab Eyes, s.39) Papaların Müslümanlara karşı nefreti o kadar büyüktü ki, monoteist Müslümanlar yerine putperest Moğollarla işbirliği yapmak daha iyi bir şey olarak telakki ediliyordu. (s. 33) Müslümanlara karşı olan tarihsel ön yargılar asla unutulmadı. Haçlı seferleri Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki nefret ve güvensizliği pekiştirdi ve kurumsal açıdan batıda kiliseler bu çatışmayı insanların evlerine kadar soktu. (s. 36) 

18. ve 19. yüzyıllar boyunca birçok gezgin İslam topraklarının uzak köşelerine yolculuk etti. Müslüman isimleri alıp Müslümanlar gibi giyinerek yapılan bu geziler yıkıcı amaçlara sahipti. Bu kişiler İslam’ı seviyor olsalardı, zaten Müslüman olurlardı fakat kitaplarına bakıldığında, İslam’a olan düşmanlıkları açık bir şekilde görülmektedir. (s. 37) O halde. bunlar halkından ve dininden nefret ettikleri ülkeleri seyahat etmek için niçin bu kadar zahmete katlanmışlardı, bunun iki amacı vardı: Ticari sömürü ve politik istihbarat. (s. 38) 1817’de Kahire’de ölen John Lewis Burkhardt, şeyh İbrahim ibni Abdullah ismi ile dolaşıyordu. Edward William Lane ise, Mansur efendi ismini almıştı. (s. 40) Edward Henry Palmer ise, şeyh Abdullah ismi niye kullanıyordu. (s. 41) Richard Burton ise, mirza Abdullah ismi alarak bir İranlı kılığında Pakistan’da seyahat ediyordu. (s. 42) Charles Doughty ise, Halil ismi ile Arabistan çöllerinde yolculuk yapıyordu. (s. 44) Gifford Palgrave ise, Salim Ebu Mahmut el-Eys ismi ile Suriye’de casusluk yapıyordu. (s. 45) Tüm bu gezginler aslında, kendi ülkeleri adına istihbaratlar toplayıp, Müslümanlar halk arasında huzursuzluk ortaya çıkarıp isyanları teşvik etmek için çalışmışlardı. İslam ülkelerinin sömürgeleştirilmesi için çalışıyorlar, kendilerini batılı olmayan uluslardan üstün görüyor ve yaptıkları işin uygarlaştırıcı bir görev olduğuna inanıyorlardı. (s. 47) Onlar bazen Müslüman veya bazen de Hıristiyan Arap kılığına büründü ve kendilerine misafirperverlik gösteren ve güven duyan insanları kullandılar. Doğu halklarını tembel, cinsellik ve şiddet düşkünü olarak gösterdiler. Kendilerini yönetmekten aciz idiler, dolayısıyla emperyalistler müdahale etme ve yönetime el koyma konusunda kendilerini mazur görebilirlerdi. Günümüzde yeni gezgin nesil ise, Ortadoğu konusunda uzmanlaşmış olan askeri istihbarat subaylarından oluşuyordu. (s. 49) Günümüzde bu tür gezginlerin yerini batılı istihbarat örgütleri almış bulunmaktadır. Bu elemanlar gazeteci veya iş adamı, yardımsever görüntüsü altında Müslüman ülkelere sızmaktadırlar. Topladıkları istihbarat kendi ülkelerinin çıkarlarını doğrultusunda kullanılmaya devam etmektedir. (s. 50)

Fransız Katolik enstitüsü üyesi olan Baron Carra de Vaux, İslam dünyasında milliyetçilik duygusunu canlandırmak ve dini cemaat düşüncesini zayıflatmak için farklılıkları vurgulayarak İslam dünyasını parçalamayı tavsiye etmekte idi. Sömürgeci güçleri rahatsız eden İslam bir tehlike oluşturuyordu. Zira İslam, ulusal sınırları aşmaktaydı. Sömürgecileri İslam’ı ciddi bir şekilde araştırmaya yönelten şey, işte bu endişeydi. İslam yeniden yorumlanmalıydı. Cezayirli Muhammed Ben Rahal konuyu şöyle özetliyordu: “Eğer bir Müslüman vatanını, dinini savunursa bir vatanperver değil vahşi bir kimse olarak görülür. Kahramanlık gösterirse fanatik olarak adlandırılır. Yenilgi esnasında tevekkül gösterecek olursa kaderci olarak isimlendirilir. (s. 52) Oryantalistler İslam’ı dize getirme mücadelesine koyuldular. Napolyon Mısır’ı alırken beraberinde Doğu uzmanlarını da götürmüştü. Bu alimler, bölgeyi barbarlıktan kurtarıp eski klasik büyüklüğüne kavuşturmak, ona biçim, kimlik ve tanım vermek üzere 23 ciltli kitap kaleme almışlardı. (s. 53)

Oryantalizm zamanla bağımsız bir disiplin olarak tanımaya başlandı. Bunun nedeni geniş alanlara yayılmakta olan işgaller ve sömürgecilerin çıkarları idi. Batılı olmayan halkları denetim altına almak için kültürleri ve dinleri hakkında daha çok bilgiye acilen ihtiyaç duyuluyordu. Hıristiyan ve Yahudi Bilginler İslam’a karşı yeni bir cephe açtı. Edward Sait oryantalizmi, ‘doğuyu denetim altına almak, kullanmak, işbirliği yapmayı öğrenmek amaçlı’ olduğunu söyler. (s. 54) Oryantalist çalışmalar, sömürgecilerin amaçlarının gerçekleşmesi için bir vasıta olarak sömürgeleştirilen memleketlerin pasifizasyonu konusunda bir kılavuz haline gelmiştir.(s. 55) Sömürgeciler dini siyasetten ayırma yollarını araştıran sekülerist doktrinler ithal ettiler. Sekülerist fikirler sadece Arap, Türk ve İranlı entelektüeller arasında değil fakat, onların batılılaşmış siyasi liderleri arasında da pek çok yeni taraftarlar buluyordu. Oryantalizm İslam’ın tahribine yönelik önemli bir araç haline geldi. Oryantalizmin ana görevi sömürgeleşmeye engel olacak İslam’ın pençelerini sökmekti. Oryantalizm İslam’a batılılaştırılmış bir yorum getirdi ve cihat, ümmet, tevhid gibi İslami kavramların gerçek anlamlarını çarpıttı. (s. 55) Batı üniversitelerindeki Müslüman doktora öğrencileri sınavı geçmek için oryantalist teorilerin bilmek değil, aynı zamanda bunların temelden doğru olduğunu kabul etmek zorundaydılar. (s. 56) Oryantalistler hazreti Muhammed’in hayatı ile ilgili kitaplar kaleme aldılar. Bu çalışmalar Hz Muhammed’e yönelik bir karakter suikastını hedefliyordu. (s. 58) Oryantalistler objektif gibi görünüyorlardı. Bir insan fizik bilimiyle uğraşırken objektif olabilir fakat din, kültür ile ilişkin alanlarda bu mümkün değildir. (s. 58) Oryantalistler Müslümanların aşağılığını ve batının üstünlüğünü yazıp çizdiler. Böylece sömürgecilik bu halkları uygarlaştırma için atılmış bir adım olarak mazur gösteriliyordu. Oryantalistler İslam hukukunun batılı hukukla yer değiştirmesi konusunda özel bir gayret sarf ediyorlardı. Kur’an, hadis konusundaki taraflı yorumlarına İslam hukuku konusunu da eklemişlerdi. (s. 61)

Goldziher, Muhammadanishe Studien (İslam’ı araştırmalar) isimli kitap yazar.  Margoliouth, Goldziher gibi peygamberin sünnet veya hadis diye bir şey bırakmadığını ileri sürer. Oryantalistlerin gerçekleştirmeye çalıştıkları tek şey, Müslümanların İslam hukukuna sarılmamaları için İslami kaynakların otantikliği konusunda şüpheler uyandırmaktı. (s. 62) Oryantalist H. Gibb, “Asya ve Afrika halklarının yorumlanmasında sosyal bilimler  zorunlu hale gelmiştir. Ekonomi bilimi iktisatçılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir, doğu oryantalistlere bırakılamayacak kadar mühim bir bölgedir.” demektedir. (s. 63) Modern zamanların oryantalistleri, ‘İslam’ı itibar etmeye değmez bir putperestliğini olarak gören’ misyonerlerin açık düşmanlıklarını sergilemiştir. Çoğu oryantalist, İslam’ı aslında az gelişmiş bir din olarak görüyordu, oryantalistlerin ideolojisi değişmedi ve hala aynı şekilde sürüp gitmekte, aynı tavır değişik etiketler altında faal olmaya devam etmektedir. (s. 64) Oryantalistlerin de dogmaları vardır: “Batı gelişmiş, insancıl ve üstündür. Doğu ise aşağı derecedendir. Doğu batılı bakış açısıyla tanımlanmalıdır.” H. Corbin gibi kimi oryantalistler, mezhepçilik ve fırkacılık ateşini körüklemeye gayret etmiştir. İran’ın İslam öncesi tarihi ile ilgilenip İran’da 2500 yıllık bir monarşi görüşünü öne süren Pehlevi’ye yazdıklarıyla katkıda bulunmuştur. (s. 67) Oryantalistlerin çizdiği İslam ile Müslümanlarca inanç, tecrübe ve pratik yoluyla tanınan İslam arasındaki büyük fark bulunmaktadır. Oryantalizm İslam’ın yorumlanmasına yönelik yeni bir disiplin yaratmak için tasarlanmış bir sömürgeci strateji idi. Sömürgeciler ve oryantalistler İslam ülkelerinde birbirlerinin çalışmalarını tamamladılar. (s. 68)

Sömürgecilik devri ile beraber misyonerler Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için İslam beldelerine üşüşmeye başladılar. 1453’te İstanbul’un Türklere kaptırılmasını Batı asla unutmadı. (s. 69) Misyonerler aynı zamanda sömürgeciliğin de ajanlarıydılar. (s. 71) Onlar sömürgeciliğin ajanları olarak milliyetçilik ideallerini yaydılar. (s. 72) Misyonerler Hıristiyanlığa ikna edilebilsinler diye, Müslümanların zihinlerinde İslam’ı lekelemeye yönelik hiçbir çabadan geri durmadılar. (s. 74) Bunlardan biri olan Samuel W. Zwemer, İslam’ı Hıristiyanlık için Bir tehlike ve onun baş belası olarak görüyordu. Biz ya galip gelmeliyiz ya da mağlup. Kökeni, tarihi ve şu anki yaklaşımı ile İslam anti Hristiyandır. diyordu. (s. 75) Ona göre İslam, savaşlar çıkaran bir din, Hıristiyanlık ise, insanlığın en mükemmeli ve kötülüklerden ve ahlaksızlıklardan en uzak olan din idi. (s. 76) Ona göre peygamber, Medine Yahudilerinden fikirler ve hikayeler toplamış, bunları tanrıdan gelen yeni bir vahiy diye insanlara yutturmuştu. Hıristiyan polemistler tarafından takip edilen tek strateji, daima peygamber hakkında olumsuz tenkitlerde bulunmak oldu. Hıristiyanların üçlü Tanrı inancını reddettiği için, ‘Müslümanların tanrısı’ tabirini kitaplarında devamlı olarak kullanmıştır. Aynı zamanda sömürge yöneticilerine İslam’ı yok etmelerini de öğütlüyordu. (s. 77) Duncan B. MacDonald, misyonerlik hedeflerine ulaşılması için en etkili yol, İslam’a doğrudan saldırmak değil fakat, yeni fikirlerin onun temellerini kemirmesini sağlamaktı” görüşündeydi. İslam’ın dini ilkelere aykırı bir Hıristiyan mezhebi olduğunu ileri sürüyordu. (s. 78) Hz Muhammed’i bir sahtekar olarak değil fakat patolojik bir vakıa olarak görüyordu. McDonald tıpkı John of Damascus gibi, İslam’ın Yunan kilisesinin etkisi ile oluştuğunu ileri sürüyordu. Ona göre İslam, Musevi ve Hıristiyan inancına aykırı bir mezhep, bir dalalet idi, dolayısıyla da Müslümanlar ıslaha ihtiyaç duyuyorlardı. Bunu da yapacak olanlar misyonerlerdi.(s. 80) Misyonerlerin iki amacı olmuştur: Birincisi Müslümanları Hıristiyanlaştırmak ki bunda başarı sağlayamamışlardır. İkinci amaç Müslümanlar Hıristiyanlaştırılamıyorsa, o zaman sekülerleştirilmeliydi. Bu sayede Müslümanlar sömürgesel yayılmaya ve sömürüye yönelik bir tehlike olmayacaklardı. Misyonerler muhataplarına göre yöntem uygulamakta idiler, Afrikalılara İslam Hıristiyanlık arasındaki bir buluşma noktası olarak kitabı mukaddes’i gösteriyorlardı. Araplar için batılılaşmanın ortaya çıkardığı ihtiyaçlar odak noktasını oluştururken, İngiltere’deki Müslüman öğrencilere sevgi, dostluk ve konukseverlik gösterilerek yalnızlıkları istismar ediliyordu. İslam’dan dönenleri de şüphe ile yaklaşmışlardır. (s. 82)

Bir ülkenin okullarında çocuklara, başka bir ülkenin halkına karşı önyargılı ve ırk düşüncesi aşılandığı zaman iki ülkenin halkları arasında anlayış sınırlandırılmış olur. (s. 83) Sömürgeciliğin düşünüş ve görüşü batının kurumlarında çok güçlü bir şekilde yerleşmiştir. Sömürgeci düşünüş ve görüşlerini devam ettirmek amacıyla ders kitapları ve çocukların hikaye kitapları gençlerin zihinlerini İslam aleyhine düşüncelerle doldurmak için kullanılmaktadır. (s. 95)

Edward Said, “Ortaçağ’dan bu yana Avrupa veya Amerika tarihinde İslam’ın nefret, ön yargı ve politik çıkarların oluşturduğu bir çerçeve dışında yaygın bir şekilde tartışıldığı ya da düşünüldüğü bir döneme rastlayamadım.” demektedir. (s. 112) “İslam, sağ kesim için barbarlığı, sol için ortaçağ teokrasisini, ılımlı grup içinse tatsız bir egzotizmi temsil etmektedir. Bununla beraber İslam dünyasının hakkında yeterince bir şey bilinmezse dahi, beğenilmesini gerektirecek fazla bir şey olmadığı hususunda bütün kamplar arasında bir ittifak vardır.”  Hindistan ve Çin dahil doğunun öteki bütün medeniyetleri yenilgiye uğratılmıştır. Batıya bir türlü tamamen boyun eğdirilememiş görünen sadece İslam’dır. Batı kendi dini olan Hıristiyanlık dahil her şeye galebe çaldı, kendine güvenini arttırdı ama İslam karşısında bunu gerçekleştiremedi. İslam’a olan düşmanlığı arttı. Düşmanlık, anlayış değil de antipati yarattığı için son derece kurnazca düşünülmüş bir metottur. (s. 113)  İsrail’in Filistinlilere veya Lübnan’a yönelik saldırıları ‘misilleme’ olarak görülürken, Filistinlilerin İsrail’e gerçekleştirdiği bir hücum ‘terörist saldırı’ olarak nitelendirildi. (s. 115) İslam konusunda olumsuz olan her şey haber olarak görülmektedir. (s. 116) Bir gazete (The Chicago Tribune) Arapları suçlayarak, “Arapların İsrail’e ortadan kaldırmaya yönelik bir silah olarak Filistin problemini yarattıklarını” yazıyordu. Amerikan deniz bombardımanında sivil halk hedef alınır. Ama bunun fazla bir haber değeri yoktur. Ama eğer böyle bir bombardıman İsraillilere karşı Müslümanlar tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı, kuşkusuz geniş bir şekilde haber yapılırdı. (s. 118) Washington Post’un bir muhabiri, “İsrail’in tek amacı Lübnan’ı terörizm tehlikesinden kurtarmaktı” diye yazmaktadır. İsrail’in misket bombalarının biri hastaneye isabet etmesi bir savaş kazası olurken bunu İsraillilerin yaptığını gösteren hiçbir delilin bulunmadığı da ifade ediliyordu. (s. 120) Bu ve benzeri birçok delil olayın dini boyutunu, batının anti İslami geleneğini gözler önüne sermektedir. Gazeteci, batı toplumunun bir ürünüdür ve ister seküler olsun ister dini, bu toplumun bütün geleneklerini aynı oranda özümsemeye müsaittir. Verilmek istenen mesaj Müslümanlar ne kadar seküler hale getirilirse herhangi bir ülkedeki batı çıkarlarını o kadar az tehdit ederler. (s. 123) Kitle iletişim araçları batılı haber ajanslarının denetimi altındadır, medya kamuoyunu etkilemek için güçlü bir araç olarak kullanılmaktadır ve politik, ekonomik ve stratejik çıkarlara hizmet etmektedir.  Medya, dünyadaki batı yanlısı devletlerin yanında yer almaktadır, medya batı’nın propaganda silahı haline gelmiş ve İslam ise onun en zavallı kurbanıdır. (s. 127) İslam dünyasına seküler batıdan gelen tehdit ciddidir, bunun sebebi ise batı dünyasının ekonomik ve politik çıkarlarının İslam dünyasında oldukça sağlam bir şekilde yerleşmiş olmasıdır. (s. 130) Günümüzün Ortadoğu uzmanları kendi seküler yönetimlerinin politik, stratejik, askeri ve ekonomik çıkarlarını gözetmektedirler. Bu uzmanlar batı medeniyetinin ürünleridirler ve anti İslami geleneği özümsemiş bulunmaktadırlar. Irk üstünlüğüne dayanan yaklaşımları benimsemiştirler. Bu kimseler için objektif olmak imkansız hale gelmiştir. (s. 131) Batı kendisine şöyle ciddi bir soru sormalıdır: Her fırsatta İslam’a leke sürmeye ve çarpıtmaya çalışıyorken, İslam ülkeleriyle samimi bir ilişkiye sahip olma veya işbirliği umma imkanı var mıdır? (s. 132)

Asaf Hüseyin, Batının İslam’la Kavgası

Batının İslam’la Kavgası Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık