Modernleşme, Oryantalizm ve İslam

2 yıl önce
Resim bulunamadı

Batı, bilim devrimini yaptıktan sonra iki temel felsefe akımı ortaya çıkarmıştır. (s. 42) Fransız rasyonalizmi ve empirizm. Aydınlanma 18. yüzyılda bu iki geleneğin bir sentezidir! Bizim için batının tarihsel anlamı aydınlanma dönemi ile başlar. 1774-1820 yılları arası batılıları Ordu’nun donanımı anlamında askeri alanda taklit edilmiş, tazminatla beraber, 1826 yılından itibarende, zihniyet düzenlenmesine gidilmeye başlanmıştır. Batılılaşmak demek, Avrupalılaşmak demek, aydınlanmacı olmak demektir. Osmanlı ve cumhuriyet aydınlarının farkına varamadığı şudur: Avrupa’nın zihin tarihi, 18. Yüzyılla sınırlı olan bir aydınlanma düşüncesine indirgenemez. Avrupa’nın zihin tarihi ‘kendi karşıtını üreten süreçlerin’ tarihidir. (s. 43)
Aydınlanmanın rasyonalitesi kendi dışında kalan bütün öteki rasyonaliteleri olumsuzlar. Geleneksel zihin yapımızın rasyonalitesinin aydınlanma rasyonalitesi ile bağdaşması söz konusu değildir.
200 yıllık Avrupalılaşma serüveninin bizi getirip bıraktığı yer oryantalizmdir. Oryantalizm, yani Kendimizi Avrupalının gözüyle görmek! Ne Hazin (s. 44)
Avrupa’nın zihin tarihinin ürettiği birey, ‘özel birey’dir. Bencil, kendi benliğini her şeyin üstünde tutan bir birey.
Edgar Morin, Avrupa’yı düşünmek adlı eserinde, ‘Özel birey’i Avrupa’nın entelektüel bağlamına şöyle yerleştiriyor: “İbrahim Peygamber’in Tanrısı’nın, evrenin Tanrısı olduğu ve Hıristiyanlık mesajının bütün insanlara yönetildiği doğrudur ama Yüzyıllar boyunca İsa’nın merhametinden yalnızca onun ‘Sadık kullarının’ yararlandıkları da bir gerçektir! Eski Yunan demokrasisinin Yurttaş-insanın onuruna saygı gösterdiği doğrudur ama aynı demokrasinin Köle ile Barbarı dışladığı da bir gerçektir. Almanlarla Fransızların Özgür insanlar olduklarını doğrudur ama, özgürlük kavramını ‘yalnız ve yalnız kendileri için’ geliştirmiş oldukları da aynı ölçüde doğrudur.” (s. 45 )
Avrupa Bireyi, her şeyi kendisi için isteyen, maddeye Ancak ona sahip olmak ya da Egemen olmak için yaklaşan bir bencilliğe sahiptir. “Insan herşeyin ölçüsüdür” sözcüğünün anlamı bir Avrupalı bireyin bilincinde,’ Ben her şeyin ölçütüyüm” demektir Türkiye’de de gençlik bencilleşiyor sanırım Avrupa bizi arasına almak için bencilleşme sürecini öne çıkmasını bekliyor.
(s. 46)
Edgar Morin, Avrupa’yı düşünmek adlı kitabında, ‘dialojik’ olarak bir kavramdan bahseder, yani ‘kendi karşıtını üretmek ve onunla çatışmasını sürdürerek verimli bir ilişkiye girebilmek.’ Morin, Avrupa kültürünün ayırt edici özelliğini anlayabilmek için bu kelimeyi kavramanın zorunlu olduğunu belirtiyor. (s. 47) Avrupa’nın özgürlüğü, yalnız Yunan, Roma, Yahudi-Hıristiyan miraslarının etkin bir biçimde birbirlerine tamamlamalarında değil, bunun yanı sıra aralarındaki sürekli çatışmada aranmalıdır. Avrupa kendi içindeki kadar kendi dışında da karşıtlarını üretmiştir. Dışındaki karşıt; Batı medeniyetinin temsil ettiği ne varsa, ona karşı da olan her şeyi temsil eden, ‘Doğu’dur. Ne ilginçtir ki, Batı kendi karşıtı olarak konumlandırdığı Doğu ile verimli ve bereketli bir dialojik ilişkiye girmek yerine, onu daima karşısına almayı tercih etmiş, ona ‘dogmatik akıl’la yaklaşmıştır. Dogmatik akıl, yani peşin hüküm ve kapalı zihinlilik. Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor: Avrupa’nın kendi medeniyet dairesinin dışında kalan bütün medeniyetleri bir düşman olarak karşısına alış tarzı, aslında engizisyonun Galileo’yu karşısına alış tarzından farklı değildir. Ne var ki Batı Galileo’ya karşı bakış tarzını değiştirirken, doğuya olan bakış tarzını hiç değiştirmemiştir. Avrupa düşüncesi, kendi medeniyet dairesi içinde kritik aklı, kendi medeniyet dairesi dışında ise dogmatik aklı kullanmıştır ve kullanmaya devam ediyor. (s. 48) Avrupa’nın dialojiği şudur: Karşıtını üret ama onu Karşına alma. (s. 49)

“Batı’yı ayakta tutan, ikili bir sistem var: Sermaye düzeni ve yargı sistemi. Batı’da Tanrı yok; hiç bir zaman da olmadı. O yüzden hep sahte tanrılar, sahte kutsallar icat ederek varlığını sürdürme savaşı veriyor Batı uygarlığı…Sahte kutsalların başında güç geliyor.Tarihlerinin başlangıcından itibaren gücü, dolayısıyla güç üreten araçları kutsadılar Batılılar.İyi de, Batı uygarlığının gücü, dolayısıyla güç üreten araçları kutlamasının nedeni ne, peki? Bunun temel nedeni, Batı uygarlığının umutlara değil korkulara dayanıyor olması ve varlığını hep ötekiler, düşmanlar, canavarlar icat ederek sürdürüyor olmasıdır. Batı’da insan da yok; hiç bir zaman da olmadı. İnsan, önce tanrılaştırıldı; sonra aşağılandı.”  (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 07 Ocak 2018) 

“Meğer Nureddin Mahmut Zengi CIA ajanıymış. Ben demiyorum bunu. Cumhuriyet Gazetesi’nin mümtaz şahsiyetlerinden Aydın Engin beyefendinin iddiası bu yönde. 100 yaşındaki edebiyat dergimiz Varlık, “İbn Taymiyya” diye İslam âliminden söz ediyor mesela. Zira “aydınımsı” dediğimiz adam İbn Teymiye’yi hayatı boyunca hiç “Türkçe yazılışından” okuyacak kadar tanımamıştır. Ancak bir oryantalistin yahut bir batılı araştırmacının metninde tesadüf etmiştir ismine. Özdemir İnce’nin Paulo Coelho’nun romanının çevirisinde yer verdiği “birden kulelerden şarkılar yükselmeye başladı” cümlesindeki kulenin minare, şarkının ezan olduğunu söylememize bilmem gerek var mı? Türk aydınımsısı diye halka, toprağa, tarihe, dine karşı cehalet geliştirmeyi neredeyse vazife edinmiş adama derler.”  (İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak, 03 Şubat 2018)

Batılılar, 1945’ten bu yana her şeyi ‘dikte etme’yi yani sözün kısası, buyruk vermeyi bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Aslında biz demokrasiye de batılıların dikte etmesiyle geçmedik mi? Ekonomik politikamızı IMF dikte etmemekte midir. (s. 50) Biz Avrupalı olmadık, kendimizi Avrupalı gözlüğüyle görmeye başladık. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmemesi için dikte edilen hususlar, birer gerekçe değil, bahanedir. Avrupa Birliği’nin temelinde ‘çifte standart ‘ uygulaması bulunmaktadır.(s. 51) William Hale, Türkiye’nin ekonomik ve politik gelişmesi adlı çalışmasında şu tespiti yapar: ‘Eğer planlandığı gibi giderse, 90’ların sonunda Türkiye Ortak Pazara tam üye olur, topluluğun tarım ihtiyacının önemli bir bölümü pekala Türkiye’den karşılanabilir.’ Bunun anlamı açıktır: Türkiye ekonomik gelişimini, Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda tarıma ağırlık vererek sürdürmelidir. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışında iki belirleyici düzlemden söz edilebilir, birincisi ekonomik,  ikincisi din. (s. 52) Avrupa parlamentosu Hıristiyan Demokrat grup başkanı Wilfried Martens, :”Türkiye Avrupa Birliği için tam üyeliğe aday bir ülke değil; çünkü bizim önümüzde şu an bir Avrupa medeniyeti projesi duruyor.” (s. 53) Gerekçe ‘medeniyet farkı!’ Huntington, ‘Medeniyetler birbirlerinden tarih, dil, kültür, gelenek ve en önemlisi de din yoluyla farklılaşır ‘demiştir. ‘Globalleşen dünyada mücadelenin asıl kaynağı ideolojik veya ekonomik değil kültürel’dir, diyende aynı yazardır. (s. 54 ) İslam’a karşı koyuşun ‘bir medeniyet çatışması’ olarak meşrulaştırılmasının tarihi bir hayli eskidir. Huntington aslında yeni bir şey söylemiyor, oryantalist söylemeyi tekrarlıyor. Batı kendini her şeyi aşmış bir medeniyet olarak görürken, İslam’ı hala bir din, geri kalmış ilkellik olarak görür. Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi içlerine almamasının aslında gerçek nedeni, Türkleri Avrupa medeniyetinin bir parçası olarak kabul etmemelidir. Jos Krassen, “İdeolojik tehdit ( Rusya ) var iken, Türklerin Başka dinden veya başka medeniyetten olmalarına hiç önemsenmezdi. Sovyet tehdidi ne zamanki son buldu, Türklerin artık Avrupa savunmasında bir rolü kalmadı, işte o zaman Avrupa gerçek yüzünü Türklere gösterdi, böylece aldatmaca son buldu.” demektedir. Kendimize aldatmayalım ve bu aldatmaca artık bir son bulsun: Avrupa’nın yüzü oryantalizmin ve Hıristiyanların gerçek yüzüdür.  (s. 55)

 Avrupa’nın bir kimlik inşa edebilmesi için ötekine ihtiyacı olduğu öteden beri biliniyor. Bu öteki Doğu olarak işaretlenir ama batıdan farklı, ondan aşağı, barbar, ilkel bir doğu imgesi kurgulanır. Ne zaman başlamıştır doğunun öteki olarak işaretlenmesi? David Marley, Kevin Robins gibi yazarlar, 1492 tarihini verir. Yani İspanya’daki Emevi İslam devletinin yıkılma tarihi! Bu tarihte, içlerindeki ötekiler kurumuş, dışarıdaki ötekiler yani Amerika kıtasındaki yerli halklar keşfedilmiştir. (s. 56) 1492 yılı, Avrupa kültürünün Hıristiyan bir kültür olarak tasavvur edilmesini mümkün kılan bir merkezileştirme işleminin başladığı tarihtir. Avrupalı öznenin kimliğinin inşasında, öteki diye işaretlemeler düpedüz Hıristiyan olmayanlardır. (s. 58) Oryantalizmin tarihi, işte tastamam bu noktada, ötekinin Hıristiyan olmayanla özdeşleştirilmesinin tarihi olur. Oryantalizm gücünü ‘yoktan bir şeyi var etmesinden değil, olan bir şeyi olmayana indirilmesinden’ alır. (s. 58)
Marx, 19 yüzyılda İngiltere İmparatorluğu’nun Hindistan’daki mevcudiyetini meşrulaştırmıştır. (s. 61) Ayrıca, Bryan S. Turner, Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, s. 22) Oryantalist Louis Massignon’a göre, Hıristiyanlıkta zaman, bir çizgi ve ilerleme, Müslümanlıkta ise bir geri dönüştür. Massignon’un bu düşünceleri, İslam’ın gelişme ve ilerlemeyi reddeden statik ve değişmez bir cemaati belirlediği ön yargısını meşrulaştırma gayesini güder. Bu oryantalizmin ta kendisidir; yani İslam’da ilerleme yoktur, düşüncesi. (s.  63)

“Bugün İslam alemi, Avrupa’nın durumuna göre rota değiştirme kompleksi içindedir. Bizler, her konuda Avrupa’yı rakipsiz bir otorite olarak kabul etmemizden dolayı, tarihimizi bile Avrupalılardan alıp öğrenmeyi adet haline getirdik.” ( Prof. Ebu’l Hasen Ali En-Nedvi, Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti, s. 10, 24) 

“Oryantalizmin etkisiyle, ‘Doğulular ve Müslümanlar, batı gözlükleri takarak’ kendilerine bakmak zorunda kalmışlardır. Batılaşanlar kendini ilerici olarak görmüşler, dinden uzaklaşmak sınıf atlamak için gerekli görülmüştü.” ( Aliye Çınar, Deizm ve ateizm üzerine, s. 11, 17)

“Entelektüel anlamda Batının dünyanın geri kalandan daha baskın olması mazeret olarak kabul edilemez. Bu denli büyük sömürgeci bir gücün fiziksel kısıtlamalarından kurtulmanın zorluklarını anlayabiliyorum (Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan üzerindeki baskısı yahut İsrail’in Gazze üzerindeki baskısı ); ama zihinsel ve entelektüel köleliği anlayamıyorum. Avrupalılar ve Amerikalılar Müslümanların, Afrikalıların ve diğerlerinin zihinlerini köleleştirmek için sarf ettiği ve etmeye devam ettiği çaba bu insanların köle haline gelmelerini haklı çıkaramaz.” ( Wael Hallaq, Cins Dergisi, 9 Ocak 2019) 

.

Atilla İlhan, ‘ Hangi Batı’ adlı eserindeki, Yanlış hesap Paris’ten döner, başlıklı yazısında bir olay anlatır: Bir genç ozan hatırlıyorum, Beyoğlu’nun artık bütün bir edebiyat kuşağınca bilinen malum Pastanesi’nde, yumruğunu göğsüne vura vura: “Ben”, demişti, “Türk olmak istemiyorum, çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor, sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve batılı bir ortama aidim ben.”

Taha Hüseyin, Mısır’da üniversitelerden önce lisede Latince ve Yunanca dillerinin öğretilmesi gerektiğini savunur. “Batı ile eş olmamız, iyiliği ve kötülüğü ile, acısı ve tatlısıyla, sevilen ve sevilmeyen yönleri ile, kısaca her şeyi ile uygarlıkta onlara ortak olmamız için Avrupalıların yolundan gidilmesi gerektiğini” der. “Dini siyasetten ayırıp, İslam toplumunda düşünce reformu” yapılması gerektiğini savunur. (Mustakbelu’s-Sakafe fi Mısr, II/289-292) Ona göre, ‘Mısır’ın mantalitesi, Avrupalılara çok yakındır. Bu medeniyet Yunan medeniyetine yakın, şark mantalitesine ise uzaktır.’ Firavunlar devrinden beri gelen medeniyeti savunan yazar, Pers, Roma, Arap veya İslam’dan hiç etkilenmemiş bir kültürü savunur. (I/9-11) Yazar, “Mısır halkının Avrupalılar ile özde bir olduğunu” söyleyerek, “Avrupalılar içinde erimek gibi bir korkuya” gerek olmadığını, ‘zaten aynı olduklarını’ (I/63) iddia eder. “İslami araştırmalarda oryantalistlerin büyük çabalarının olduğunu” da ifade etmekten geri kalmaz. (II/372) 

“Taklit ve aşağılık kompleksi ile bazı genç yazarlar eskiye karşı savaş açma konusunda cesaretlendirilmiştir. O günden beri, eskinin adı gericilik ve ilkellik olurken, yeninin adı da ilericilik ve uygarlık olmuştur. Müslüman şarkta reform, batı düşüncesini kötü bir şekilde taklit etmekten ibarettir.” (Muhammed el-Behiy, İslami düşüncede oryantalist etki, s. 32, 54, 205) 

 “Oryantalistlere bağlanıp onlara hizmetçi olan, kendisini batılı değerlere teslim edenler, kültürel, ruhi ve psikolojik şahsiyetini de çifte dönüştürür, zamanla da kendini tam bir yabancı gibi hisseder.  Batılılaşmış Müslüman gençlik, oryantalistlerin güç sahibi olduklarına inanan ve kuvvetin sadece Allah’a ait olduğunu bilmeyen kimselerdir.” (    Pr. Adnan Muhammed Vezzan,Oryantalizm ve oryantalistler,  s. 66) 

 “Vietnam Savaşı’nda ülke halkı sosyalizm ve milliyetçilik doğrultusunda eski efendilerini taklit etme ayrıcalığını kazanmak için savaştılar.” ( Gai Eaton, İslam Ve İnsanlığın Kaderi, s. 45) “Bir insan Müslüman ,Budist, Hindu ya da Eskimo şamanı olabilir. Hepsi için zorunlu tek şart vardır: ‘Geri kalmışlık’la ayıplanmak pahasına, ‘ Medeni değerler’e uymak.”  ( s. 46)   

 Beer, “Türküleri güncel hale getirmek ya da batılılar sevsin diye modernleştirmek onu bir kafese koymak gibi” diyor. “Türklerin bazıları sınıfsal farklardan dolayı türkülere köylü zihniyeti olarak bakıyordu. Doğuyla ilgili karakterini reddeden insanlar vardı. Bana kalırsa nereden geldiğini bilmek ve unutmamak gerekiyor. Türkiye’de alaturka alafranga tartışmaları var. Neden birini seçmek lazım olsun ki! İkisi de yan yana olabilir.” ( Amerikalı Bob Beer, Yeni Şafak,  19 Ağustos 2018)

Ankara Üniversitesi Hukuk Mensupları Fikir Kulübü 20 Kasım 1953 yılında yıllık faaliyetlerini sıralar. Bir tanesi de radyoda “batı müzik saatlerinin artırılmasını” sağlamalarıdır. ( Turhan Feyizoğlu, KFK, Fikir Kulüpleri Federasyonu, s. 82 )  Ülkemin sol aydınlarının memleketimi çağdaşlaştırma gayretlerine, kullandıkları metot ve bakış açılarına ilginç bire örnek.

Sosyal medyadan!

 “Son iki asırdır, Müslümanları sarmış olan yerinden yurdundan edilmişlik ve yabancılaşma duygusu, modern dünyaya karşı hayal kırıklığı hissini sürüklemeye devam ediyor.” (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 228) “Beyaz efendilerine teslim olmuş sömürge Aydın’ı, kendini batı kültürünün bir parçası olarak görür. Bu kültür alanının dışına çıktığında kimliksiz, kişiliksiz, önemsiz bir varlık olduğunu düşünür.” (İbrahim Kalın, Akıl ve Erdem, s. 279)

“Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkiye’de yaşanan Batılılaşma tecrübesini “kültürel inkâr” olarak tarif etmişti. Ülkemizin en parlak sosyal teorisyenlerinden Şerif Mardin ise, Tanzimat’la başlayan Cumhuriyet’le sürdürülen modernleşme projesini, “Türklerin İslâm kültüründen uzaklaştırılması” olarak tanımlamıştı.” ( Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 09 Ağustos 2019) 

“Fuat Köprülü, Osmanlı’nın her kurumu Bizans’lılardan aldığını iddia eden hem oryantalist hem de Osmanlı kültürünü reddeden , onu küçük gören seküler Türkçülerle mücadele etmiştir.” ( Doğan Gülpınar, Ottoman, s. 94)

“Bizim ilk aydınlanmacılarımız pozitivizmi, neredeyse yeni bir din olarak algıladılar. Şinasi’ye göre, Bilim, kul köle olunması gereken yeni bir değer, yeni bir kutsaldır. Tanzimat aydını olan Tevfik Fikret, ” kul köleyiz bilime” der. (  Emin Arık, Deizm ve ateizm çıkmazı, s. 295) 

“Oryantalistler, birçok Müslüman’ın düşüncelerini etkilenmişler ve birçok oryantalistik görüş Müslümanlar tarafından kaleme alınan eserler de yerini almıştır.”  ( Naif Yaşar, Oryantalistlere göre Kuran’ın kaynağı ve metinleşmesi, s. 7)

Fanon Frantz, Les Dammes de la Terre (s. 17) adlı eserinde şöyle der: “Doğu’dan yerliler getirip onları eğittik. Zira Batı eliti, yerli elit üretmek istiyordu. Kısa bir süre sonra ful doktoralı olarak memleketlerine geri gönderildiler. Artık bu yürüyen yalanların kendi kardeşlerine söyleyebilecekleri hiçbir şeyleri yoktu.”

“Biz kendimizi sevmiyoruz. Dede’yi Wagner olmadığı için; Baki’yi Goethe yapamadığımız için beğenmiyoruz. Dünyanın en iyi giymiş milleti olduğumuz halde, çırılçıplak yaşıyoruz. Biz misyonlarımızın farkında değiliz. (Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, s.270)

“Bir toplum medeniyet bilincini yitirdiğinde, geriye bölünmüş zihinler ve fakirleşmiş gönüller kalır. Bir yanı ile Müslüman, bir yanıyla batılı fakat kendini ne İslam medeniyetine ne de batıya ait hisseden insanlar bu ikircikli ruh halinin ağır baskısı altında sürekli krizlere maruz kalırlar. Çareyi dışarıda, başka yerlerde arar hale gelirler. (İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 174) “Batılılaşma hastalığına duçar olmuş Cumhuriyet aydınlarının Türkçü medeniyeti söylemi, İslam ve Osmanlı kimliklerinden arındırılmış bir toplum düzeni inşa etmeyi hedefliyordu.” (s. 40) İngiliz tarihçi, siyasetçi ve Şair Thomas Macaulay, ‘Hint eğitimi üzerine notlar’ isimli eserinde, ‘yapmamız gereken şey, hükmettiğiniz milyonlarla bizim aramızda tercüman görevini üstlenecek bir sınıf yetiştirmektir. Bu sınıfın kanı ve rengi Hintli fakat zevkleri, kanaatleri, ahlakı ve aklı İngiliz olacaktır.’ der. (s. 113)

Said Halim, “Aydın sınıf, batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş ve aşırı derecede batı hayranlığına müptela olmuştur.” demektedir. (Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, s. 61) 

İngiliz Gezgin A. Slade, 1829’da Blonde gemisinde verilen bir baloya katılan Türklerin ‘Medeni tutumu’ hakkında şu gözlemlerde bulunur: “Ayrılmadan önce, birkaç saat içerisinde medeniyet yolunda üç büyük adım attılar. Kadınlarla dans ettiler, herkesin ortasında içki içtiler ve kumar oynadılar.” (Osmanlılarda medeniyet kavramı, T. Baykara, s. 24)

 Cem Yılmaz açık büfe komedi videosundan: “Biz Türkler açık büfede ”acayip’mişiz!… Ama ‘bir İngiliz’de böyle bir şey görmezmişiz, bir zeytin, bir avakado alıp gidiyormuş’… Sayın Yılmaz keşke İngilizlerin, dünyanın öbür ucundaki insanların yemeklerini önlerinden aldıklarını, yer altı ve yer üstü zenginliklerini de sömürdükleri… komedisine ilave edebilseydi!

“İslam ülkelerinde sömürgecilerin uzun müddet hüküm sürebilmesi için, Müslümanların dinlerinden uzaklaştırılmaları lazımdı. İngilizler, Mısır’da okullarda iktisadi ve toplumsal adaleti içeren bir devlet nizamı, öğretim ve eğitim için bir sistem, başlı başına bir hayat ve hayatı içine alan bir düzen olan İslam’ın emirlerinden hiç birisini öğrencilere okutmadılar. Mısırlılardan, Avrupa’ya köle olma şuurunu taşıyan ve bu şuura dibine kadar dalan bir nesil yetiştirdiler.” (Profesör Muhammed Kutup, İslam’ın etrafındaki şüpheler, s. 14-15) 

Vulgarlaisizm, bu ülkenin en barbar ideolojisi. Çünkü kendisini hakikat görüyor, egemenlik kibriyle bakıyor ve modern olmanın havasıyla üstün sanıyor. Toplumuna, tarihine ve coğrafyasına yabancılaşan bir self-bilinci temsil ediyor. Bu topluma, kötü bir modernlik kopyacılığıyla bakıyor. O nedenle bilgili ama cahil, bilimsel sanıyor kendisini ama dogmatik. Her şeyi kopya ettiği kaba modernliği, vulgarlaisizmin (kaba laikçilik) üzerinden okuyor. Din karşıtı, toplum karşıtı ve tarih karşıtı bir zihin haline geliyor. (Ergün Yıldırım, Yeni Şafak, 6 Eylül 2020)

 Bu bir ‘sömürge entelektüeli’ tavrıdır! Edward Said, sömürge entellektüeli kavramını şöyle Açıklar: Kendini Avrupa kültürü ile tanımlayarak, sömürgeci ülkeyi anavatan sayarak, her zaman Avrupai hakimiyetin kültürel perspektifi ile yazarlar. Aijaz Ahmet, onları şöyle tarif eder: Eserlerinde Batı kültürel geleneğinin dışında duran adam anlayışı yoktur. (s. 66) Sömürgesi entelektüelli, kendini, kendi halkı karşısında yenik düşmeye yazgılı konumda göstermenin dışında, bir meşrulaştırma olanağına sahip değildir. (s. 67 ) Avrupa bizi hiçbir zaman batılılaşmış saymadı, sayacağı da yok. Arnold Toynbee, uygarlık sınavı adlı eserinde:” Hiçbir ülke, Türkiye gibi batılılaşmaya çalışmamıştır. Avrupa hiçbir zaman, Türkiye’nin batılılaşma çabalarını ciddiye almamıştır. Bu çabaları küçük görmüştür.” der ve devam eder, “Türkiye’yi küçük görmekte haklıyız. Çünkü bizi taklit edene niçin saygı duyalım. Ben ancak medeniyetime katkıda bulunabilecek olana saygı duyarım.” (s. 68)

 Julnal isimli eserinde Cemil Meriç şöyle söyler: Türkiye’yi yaşanmaz bulanlar Türkiye’ye yaşanmazlaştıranlardır. (s. 69) Aydınımızın zihin yapısını sinsi bir hastalık gibi kemiren oryantalizm illetinin, Türkiye’nin entelektüel gündeminin bir numaralı mesele olduğunu söyleyebiliriz. Edward Said oryantalizmin bir bilgi problemi olduğu kadar bir hakimiyet ve iktidar problemi olduğunu da belirtir. (s. 70) Oksidentalizm, doğunun gözlükleri ile batı toplumlarına bakmak anlamına geliyor. Cemil Meriç, oksidentalist için müstağrip karşılığını kullanmıştır. (s. 71) Christian Delacampagne, Autrui (öteki) adlı çalışmasında, İspanyolların ilk kez Amerika kıtasını ayak bastıklarında karşılarına çıkan yerli halkın bir ruhları olup olmadığı üzerinde çok düşündüklerinden söz eder. Ruhları olup olmadığı ya da insan olup olmadıklarından! İspanyolların ilk yanıtları olumsuz oldu, yani insan değildir onlar! ‘İşin garip yanı’ der yazar, yerlilerinde savaşta ölen İspanyolların cesetlerini çürüyüp çürümediğini, cesetlerinin su üzerinde kalıp kalmadığını gözlemledikleridir. Yerliler, beyaz yabancıların Tanrı olup olmadığını belirlemeye çalışmışlardır. İspanyol yerliyi insandan aşağı görürken, yerli İspanyolu insanlar yukarı görüyordu. Ne İspanyol yerliyi, ne de yerli İspanyolu insan sayıyordu. ( s. 73 )

Türkiye’de, kendisini modernleşmiş, Avrupalılaşmış, batılılaşmış sayan bir kısım insanımız, geleneksel kimliğini ön plana çıkaran bir başka kısım insanımızı öteki saymakta, bu ötekileri de geri kafalı, ilkel,  pislik olarak kabul etmektedir. Onlara ancak aşağılayıcı, horlayıcı bir söylemle atıfta bulunmaktadırlar. Kendi yerli, halkını öteki olarak işaretlemektedirler. Madalyonun bir de öteki yüzü var: Kendilerini batılılaşmış olarak gören bu insanların, Batı karşısındaki tavrı… Bir batılı karşısında kendisini kızılderiliye dönüştürür bu insanlar. Onun için gerçek bir batılı, insandan daha üstündür. Onlar medenidir, ileridir. Biz onların eline su dökemeyiz. Batılılaşmanın bizi getirip bıraktığı yer burasıdır: Kendi yerli halkını, insandan daha aşağı, batılıyı ise insandan daha yukarı neredeyse bir tanrı gibi görmek. Modern’in kendi halkına ve batıya bakışı hemen hemen hiç sorgulanmadı. Neden acaba? (s. 74)

“Halk cahil, halkı yönetenler de nihayetinde halkın içinden gelen kimseler… Ben bir yabancı gibiyim Türkiye’de. Türkiye’ye gelip akıl veren bilim adamlarından bir tek farkım İstanbul’da oturuyor olmamdır.”  ( Haber 7, 1.1.2018: Prof. Dr. Celal Şengör’ün kendisini YÖK üyeliğine uygun gören Üniversiteler Arası Kurul’un 219 üyesine birden gönderdiği mektuptan, yıl, 2008 ) 

Der Spiegel, bir kapak yapar: Kapakta elinde Türk bayrağı tutan genç bir kız, arkada Kuran kursuna giden Müslüman kızlar ve ellerinde Uzakdoğu sporu yapanların kullandığı çeşitli aletler bulunan Türk gençleri bulunmaktadır. Derginin yaptığı tastamam şudur: Tehlikeli yabancı iddialarını yeniden gündeme getirmek ve üstü kapalı bir biçimde Türklere karşı olan tepkileri de meşrulaştırmak. Amaç, Türk azınlığı her türlü eşitsizliğe ve zor şartlara boyun eğdirerek, teslim olmaya zorlamaktır. ( s. 77) Dikkate değer olan neo-nazi dazlak çetelerinin, Türklere karşı giriştikleri kıyımları, Alman halkının dilini, dinini, kimliğini korumaya çalışması bağlamında, bir çeşit meşru müdafaa gibi gösterilmeye çalışılması tehlikesidir. Justin Mccarthy, Death ABD Exile ( ölüm Sürgün) ve Müslims and Minorities ( Müslümanlar ve azınlıklar ) adlı eserlerinde, Birinci Dünya Savaşı’nda ölen Müslüman Türk ve Kürtler’in sayısına 2,5 milyon, 1821-1922 yılları arasında zorla göçe zorlanan Müslümanların sayısı 5 milyon, Bu yıllar arasında ölen Müslüman sayısını beş buçuk milyon olarak belirtir. (s. 78 ) Doktor Andrew Mango, ‘etnik temizliğin kurbanı Müslümanlar olunca, nedense kimse bu konuya eğilme geriye duymamaktadır.’ demektedir. ( s. 79) 

Knut Hamsun, 1899 yılında İstanbul’a bir seyahat gerçekleştirir ve bunu ‘İstanbul’da iki İskandinav Seyyah’ adıyla bir arkadaşı ile beraber kitaplaştırır. Kitabında Hamsun şunları yazar, “Türkler adam yemekten vazgeçeli beri, bir arada bulunmanın bir tehlikesi kalmamış artık. Vahşi Türkler ile anlaşmak mümkünmüş, diye düşünüyorum.” 20. yüzyılın başında Avrupalının zihnindeki Türk imajı budur: Türklerin sultanı Hıristiyan etini yemekten vazgeçmiş midir acaba? Aslında insan eti yemek pratiği, 17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da görülmüştür, Avrupalının zannettiği gibi Osmanlı’da değil!  (s. 84 ) Avrupalı Katolikler Fransa’da ve İrlanda’da; Protestanlar ise Hollanda’da, insan eti yediklerine dair belgeler vardır: Herbert H. Roven, John De Witt, Grand Pensionary of Holland; Giles Deleuze, Spinoza, Philosophie Pratique, s. 22.
E. J. W. Gibb, ‘Osmanlı şiiri tarihi’ isimli kitabında, Osmanlı şiirini ‘bıktırıcı tekrarlar ve basmakalıp tedailerden ( Detay, ayrıntılardan ) öte bir şey olmadığını’ iddia eder. Bu bakış açısı Cumhuriyet döneminde Divan şiirine karşı öne çıkarılan resmi ideolojik söyleminde başat, baskın temalarından biri olur. ( s. 86) Türk entelijansının (aydınlar topluluğunun) zihni, oryantalist bir yapılaşmadan öte bir şey değildir. Prof. Walter G. Andrews, ‘şiirin sesi , toplumun şarkısı’ adlı kitabında, Gibb’in Divan edebiyatı ile ilgili iddialarına yanıt verir. Ona göre, ‘ Osmanlı şiiri, gerçek hayatta hiç ilgili olmamak şöyle dursun, büyük ihtimal, kültürel hayatla ve onu üreten toplumla çok ilgili bir şiirdir.’ (s. 88) Walter, Gibb’in Osmanlı şiirini , ‘görünmez kılınmasını rasyonalize edecek bir biçimde ele aldığını belirtir.’ ve ‘ bir düşman olarak Osmanlı’yı daima zorba bir savaşçı saymanın ve asla duyarlı bir şair olamayacağını düşünmenin belirli yararları vardır.’ diye devam eder.’ Dahası, evrensel edebi tarih, Osmanlı’nın, Avrupa ne ise onun tam tersi olduğunun düşünüldüğü bir dönemde ortaya çıkıp gelişmiştir’ diyerek, batının Osmanlı’ya ve edebiyatına bakışına da ayna tutar.’  ( s. 90) Walter, ‘şiirin, Osmanlı’nın hayatının merkezinde oldukça önemli bir yeri olduğunu belirtir. Toplumun bütün kesimleri, şairler ve şair adaylarıyla doludur’, der. ‘Aşk, maneviyat, iş gibi her konu, şiir ile ifade edilmiştir. Osmanlı’da padişahtan köylüye, din bilgininden, sarhoş ve serseriye varıncaya kadar hemen hemen herkes, şair olmak istemiştir’, diye devam eder. ( s. 91)

Prof. Victoria Holbrook, Unreadable Shores of Love adı çalışmasında, Osmanlı’dan kopan ulus devletler, kendilerini, Yüzyıllar boyunca bir parçası oldukları Osmanlı İmparatorluğu’nun karşılığıyla belirlemişlerdir ve tümünün (1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti de dahil olmak üzere) kendi tarihlerinde, Osmanlı kültürel geçmişini marjinal kılma konusunda gerekçeleri vardır, demektedir.

Türk entelijansiyası, laikliği yanlış anladı. Modernite projesinin devlet ile sınırlı tuttuğu laikliği, bireysel alana taşıdı. ( s. 115) Aslında Voltaire de, Rousseau da ateist değildir. ( Lucien Goldman, aydınlanma felsefesi) İlk Türk aydınları da asla ateist değildi. Hatta, Abdullah Cevdet bile. (Mehmet Akgün, Materyalizmin Türkiye’ye girişi ve ilk etkileri)

Max Weber’in İslam’a bakışı tek yanlıdır. Bu tek yanlılık, diğer birçok batılı tarihçi ve araştırmacı ile ortak paydasıdır. Ona göre, her şey; bir tarafta Batı, diğer tarafta Doğu olarak ikiye ayrılır. Rasyonel Hayat, rasyonel bilim, rasyonel müzik, disiplin, iş ve meslek ahlakı … Hepsi yalnızca batıdadır ve bu kavramlar diğerlerine yabancıdır. Oryantalizm, Bir Hayali İslam tasarısıdır! 14. Yüzyıldan itibaren Batı kendisini İslam’ın tam karşısındaki zihinsel mekanda konumlandırmış, arayı olabildiğince açmış ve peşin hükümlü tavırla, var olabilecek en aşırı noktaya ulaşmıştır: Oryantalizm. (s. 124)

Oryantalizmin kurumsallaştırdığı zihinsel kopma, doğunun Batı ile değil fakat, batının Doğu ile olan diyalogsuzluğunun asıl nedenidir. Gerçeklikteki İslam ile değil; hayali İslam ile ilişkilerini kurmaya çalışmıştır. Bu tipik bir donkişot’luktur. Oryantalizm, bir monologdur. 14. yüzyılın başlarında bilinen dünyanın büyük bölümündeki hüküm süren İslam hakimiyetinin Avrupa’ya etkisi , uzun süren bir travma yaratmak olmuştur. İki medeniyet arasındaki zihinsel kopma, işte bu travmanın ta kendisidir. Muhammed Şerefeddin, İslam ve romantik oryantalizm adlı eserinde, ‘haçlı seferlerinden sonra Avrupa’da hayali İslam’ın yürürlüğe girdiğini, İslam’ın Avrupalı için terör, yıkım ve Barbarlık olarak algılandığını.’ söyler. ( s. 125) 

 

(Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam)

 

Modernleşme, Oryantalizm ve İslam Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık