Deizm 2

6 ay önce
Resim bulunamadı

Konuya ek olarak, “Dawkins’e cevap, Deizm eleştirisi, Din, Bilim, Ateizm: Bilim ne değildir?, Deizm 1, Kader, Evrim, Ateizm yanılgısı 2, Dinsiz ahlak olur mu?, İslam barış dinidir, Bilim yanılmaz mı?, İslam’ın Rönesansa ektisi, İslamî emirler ve hümanizm ” adlı yazılarımıza bakmanızı tavsiye ederiz.  

.

Zaten dindar olmayan bir kişinin deizme yöneldiğinden bahsetmek son derece yanıltıcıdır. Tanrının varlığına inandığı halde, günlük hayatı sırasında dinin gereklerine uygun hareket etmeyen kişiler aslında üzeri örtük bir deizm içinde sayılırlar. Bu durumda olan kişilerin bir kısmı, deizm gibi bir tanımla karşılaşınca durumun kendilerine uyduğunu görmüş ve deist oldukları sonucuna varmış olabilirler. ( s. 8) Deizmin arkasında tepki kaynaklı bir dinden kaçış hareketi ve tanrı ile bağlantının kesilmesi sebebiyle doğal bil bir dünyevileşme iyiliğimi olduğu açıktır. ( s. 9) İnsanların aklına, kalbine ve sağduyusuna hitap etmeyen hiçbir düşüncenin kalıcı anlamda kabul görmesi beklenemez. Yaygınlık kazanan şey deizm ya da ateizm değil, dünyevileşme eğilimi ve ayak uydurmakta güçlük çekilen hızlı kültürel değişimlerdir. Allah-din-kitap söylemlerini hep ön planda tutanların uygulamadaki çirkinlikleri ile, baskı ve dini yükleme operasyonları dinden uzaklaşma eğilimini hızlandırmaktadır. ( s. 10) Her sistemli düşüncenin arkasında mutlaka inançlar yerleşik olarak bulunmaktadır Marksizm, deizm içinde bu geçerlidir. Belirli varsayımlar ve kabuller yapmadan ileri gitmenin imkanı yoktur. (s. 14) Hayat ile inançlar arasındaki gerek pratik gerekse zihinsel çelişkiler artık taşınamaz hale geldiğinde insanlar ya deizme ya da ateizme yönelmektedir. (s. 15) Dinin “kötü temsil edilmesi” insanlarda deizm görüntüsü altında bir tür nihilizme yol açmaktadır. Sorun vahyin algılanış şeklindedir. ( s. 16) Dinin asıl maksadı insanlığa adaleti, merhameti, vicdanı, paylaşımı, kardeşliği getirmek ve hayatı anlamlı kılmaktır. (s. 17) Deizm, aklı temel alan bilgiyi vahye dayalı bilginin yerine koyarak felsefi görüşü dinileştirmiştir. (s. 19) 16. Yüzyılda tanrıtanımazlığın karşıtı olarak ortaya çıkan deizm, tanrının belirli kurallara göre işleyecek şekilde evreni yarattığını ileri süren ve sonra her şeyden elini çektiğini kabul eden, akla ve bilime ileri derecede güven duyan felsefi bir harekettir. (s. 20) İnançlarını, özellikle Newton tarafından ortaya konulan mekanik evren modelini temel alarak savunmaya çalışır. En temel iddiası, aklın gerçeği ve hakikati keşfetme yeteneğine sahip olduğudur. Onlara göre kuralları Tanrı değil, insan koyar. (s. 21)  17. Yüzyılda İngiltere’de deizm yaymaya başladı. İlk başlarda Tanrıya ve ahiret hayatına inanmakta idiler. ( s. 23) Aklın ahlak kurallarını koyabileceği iddia ederler. İlk kez, İngiliz düşünür Edward Herbert, sonra Voltaire, Rousseau, T. Paine gibi isimler ile temsil edilir. Doğal din anlayışını savunurlar. (s. 24)

Kant, tanrının varlığının teorik akıl ile ispatlanamayacağını savunur. ( s. 25) Protestanlığın temel argümanı, ‘herkes İncili kendisi okuyup anlayabilir’ şeklinde özetlenebilir. Liberal düşünce ile deizm arasında bir bağlantı söz konusudur. ( s. 27) Kilisenin Aristoteles kozmolojisini, Batlamyus astronomisini Kitab-ı Mukaddes’in yorumları olarak takdim etmesi sonucunda, dönemin bilimsel verileri ile kilisenin arasında gerginlik meydana gelir. Fideizm, inanca dair hakikatlerin aklın ötesinde olduğu ve hatta bazı durumlarda akılla imanın çatışabileceğini iddia eder. ‘İnanca yol açmak için bilgiyi inkar etmek zorunda kaldım’ diyen Kant, ‘Saf aklın eleştirisi’ ( s. 31) adlı eserinde, inançla aklın çatışabileceğini ileri sürer. ( s. 29) Galileo’nin, dünyanın döndüğünü ileri sürmesi Vatikan’ın son derece rahatsız etmiştir. Bir makine veya eser ne kadar mükemmel ise, onun yaratıcısı da o kadar mükemmel olduğu sonucuna varmak gerekir. ‘Tanrı akıl ile bulunabileceğinden dolayı, bilime engel olan kilise kurumuna gerek yoktur’ düşüncesi yaygınlaşır. Newton, Galileo, Kepler, Leibniz dindar insanlardı. ( s. 30) Kant, aklın sınırları içindeki bir tabii din anlayışına savunur.O, doğal ya da rasyonel bir dine inanır. Evrenin açıklanabileceği düşüncesi ve kendi kendine yeterli tabiat anlayışının yerleşmesi aydınlanma düşünürlerinin çoğunlukla deist olmasına yol açmıştır. ( s. 31) Descartes, din ile bilimin birbirinden bağımsız iki ayrı alan olduğu prensibini ortaya koymuştur. Pozitivist bilim anlayışı, metafiziğin tamamen devre dışı bırakılmasına yol açmıştır. Pozitivizmin kurucusu olan Comte, dini, insan düşüncesinin evrimi sürecinde ilkel, olgunlaşmamış bir aşama olarak tanımlar. ( s. 32)

Bazı kişilerin günlük hayatlarında zaten tanrıyı göz ardı etmelerinden kaynaklanan bir tür adı konulmamış deizm söz konusudur. Gerçekte ise söz konusu olan şey, doğrudan sekülerizmdir. İnsanların kendi bildikleri şekilde hayatlarını devam ettirmeleri, zaten deizmin işaretidir. Dolayısıyla burada sorun, geleneksel bir toplumda sekülerleşme sonucunda ortaya çıkan şaşkınlık halidir. ( s. 35) Dine eğilimin tüm dünyada pozitif bir ivme halinde olduğu bilinmektedir Bireyselleşme neticesinde yalnız kalan ve gittikçe kendisine yabancılaştığını hisseden insan bir şekilde Tanrıya sığınma zorunda kalmaktadır. Deizmin asıl nedenleri, bireyselciliğin yükselmesi, tüketim hastalığının hayatı sarması, hızlı zihinsel savrulmalar ve bilimciliğin sahte bir dine dönüşmesi sayılabilir. ( s. 36) İşler yolunda giderken kapı dışında bekletilen fakat sıkıntılı hallerde panik butonuna basılarak çağrılan bir tanrı algısı, bireyselleşmiş ve bencil insan tipolojisi için idealdir. ( s. 37)

 Deizm konusunu sosyolojik ve teolojik olmak üzere iki açıdan ele almak en uygun yaklaşım olacaktır.

Sosyolojik etkenler

Medya etkisi: Aklı başında hiç kimse, bir yakınını ameliyat etmek için internet bilgilerine başvurarak operasyona kalkışmaz. Ekonomi, siyaset, spor gibi alanlarda medyada görülen bilgi kirliliği özel olarak inanç sahasına kaydığında, tam bir körleşmeye yol açmaktadır. ( s. 38) Hızla yayılan bilgi, bir şekilde doğruluğun ölçüsü olarak algılanmaktadır. Emek ürünü değerli bilgiler kolayca harcanabilmektedir. (s. 39)

Ailenin fonksiyon kaybına uğraması: Teknolojinin hayat tarzlarını belirleyen bir faktör haline geldiği ortadadır. Gençler doğru veya yanlış son derece farklı fikirlerin bombardımana uğramaktadır. ( s. 40) Günümüzde çocuğa, gerçek bir temele dayanmayan özgüven telkini yapılmaktadır. Danışmaya değer herhangi bir otorite tanımadıkları için, uçlara kaymalar söz konusu olmaktadır. (s. 41)

Açıklama kolaylığı: Deist bir kişi, ateist düşüncenin felsefi ve bilimsel açmazlarından, kutsal kitabı kabul etmeyerek ise dini tartışmalardan kolayca sıyırmış olmaktadır.

Gençlik sendromu:  Deizme kaymanın diğer bir sebebi de gençlik döneminin, reaksiyon gösterme eğiliminin fazla olduğu bir dönem olmasıdır. Deizm, düşünce üretmekten ziyade var olana karşı koyma özelliği taşır ve içerikten mahrumdur. Sosyal ve manevi baskıdan kurtulup özgürleşmenin bir aracı olarak algılanır. Kayıtsızlık ve ilgisizliğin diğer adıdır deizm. (s. 42)

Şehirleşme: Çocuklar bir saat içinde, son derece farklı hayat anlayışına sahip bir semte ulaşabilmektedir. Artık kapalı toplumdan kozmopolit bir ortama çocuklar geçiş yapmaktadır. (s. 43)

Kapitalizm: Gençler, reklam, sinema, müzik ve sanat yolu ile gençler belirli tüketim modlarına şartlandırmaktadır. Modern hayatında dayattığı zorunluluklar zaman içinde dini hassasiyetleri eritmektedir. (s. 44)

Dini etkenler

Dinin gerçek amacından uzaklaştırılması, teslis inancı, aslı günah kavramı, gerçek dışı İsa peygamber algısına yönelik gerçek dışı yaklaşımlar.

Gerçek bir örnek göstermeme: Kendini dindar olarak tanımlayan bazı kesimin, söylemleri ile pratik arasındaki uyumsuzluk dine uzak durmanın en önemli sebeplerinden birisi olarak görülmektedir.  (s. 45)

Kızgın Tanrı algısı: Tehdit içeren ifadeler ile bazı kişi ve gruplar cezalandırıcı bir tanrı tanımı yaparak insanları korkutmaya hedeflemektedir. Halbuki tehdit ifadeleri küçük hata yapan inananlara değil, adaletsizlik yapan ve tanrı’yı dışlayan kişilere yöneliktir. Doğruluktan ayrılmayan insanların tanrının şiddetini değil merhametine muhatap olacağı beklenmelidir.  (s. 46) Tanrının zararlı kişilere karşı herhangi bir yaptırımda bulunmaması, tanrılık özelliğine aykırı bir durum olurdu.  (s. 47)

Din bilim karşıtlığı sorunu: Din alanında Martin Luther ile başlayan Reform hareketi, bilim alanında Newton ile özdeşleşen Doğan’ın kanunlarının keşfedilmesi ve felsefede de Descartes’in yarattığı aklın nihai kaynak olma iddiası bu kırılmaların en belirleyici olanlarıdır.  (s. 48)

Yabancılaşma: Kişinin  gerçek beniyle olan içsel temasını kaybetmesi, kendinden kopma halini ifade eder. Freud’a göre insan sadece dürtüleri ile hareket eden bir varlık (hayvan) iken birtakım sosyal değerler ile sınırlandırılmakta ve böylelikle kendi özünden  (serbest hayvan olmaktan) uzaklaşmakta yani yabancılaşmaktadır.   (s. 52) İnsan “özü itibariyle anlam arayışında olan bir varlık” olarak değerlendirilirse yabancılaşma “insanın kendini bulma çabasında vazgeçmesi” şeklinde tarif edilebilir.  (s. 53) Kuşaklar arası çatışma, bir anlamda gençliğin toplumla bütünleşememesi, yabancılaşması ve uzaklaşmasıdır.  (s. 54) yabancılaşma sürecinde kişi artık kendini hiçbir kuruma ve değer sistemine ait hissetmez, topluma karşı sorumluluk düşüncesi kalmaz.  (s. 55)

Diğer genel sebepler

Küresel ölçekte emperyalist güçlerin kontrol altına girmiş bazı militan örgütlerin güya İslam adına bir takım terör faaliyetlerine girişmesi insanları dinden uzaklaştıran ciddi bir faktördür.  (s. 56) Para, aşk, arkadaşlık, dostluk, özgürlük, demokrasi gibi şeyler her zaman suiistimal edilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı ancak, buradan hareketle kimse bunların terk edilmesi gerektiği sonucuna varmamaktadır. Dini anlatma konusunda kendini görevli sayan bazı kesimler, kullandıkları ifadelerle sanki bu çağda değil de asırlar öncesinde yaşıyormuş izlenimi doğurmakta ve bu durum son derece itici olmaktadır. Pek çok kişinin algı alanına girmeyen konular üzerinde durulması, dinin artık zamanı geçmiş bir şey olarak algılanması gibi bir bazı sorunlar doğurmaktadır.  (s. 57) Özgürlük alanını kısıtlayacak otoriter bir dil kullanımı sorunların sağlıklı bir şekilde aşılmasına engel olmakta, insanların dinden uzaklaşmasına neden olmaktadır.  (s. 57)

Deistlerin eleştirileri daha ziyade kişisel ve geleneksel anlayışlara dayanan ve evrensel içerik taşımayan konulara yönelik olduğu görülür.  (s. 50) Deistlerin genel itirazlar ve eleştirileri: Dinler savaşa neden olmaktadır, dinler hakim olduğu yerlerde sorgulama ve gelişme olmamakta, salt inanca dayalı insan tipleri üretilmektedir. Tevrat’a göre Peygamberler büyük günah işleyen, zina, cinayet işleyen kimselerdir.  (s. 61) Deistlere göre insanlara yol gösterecek şey bilimsel bilgidir. Peygamberlerin getirdiği dinler tanrı kökenli değildir.  (s. 62)

Deizme yönelik eleştiriler

A. Comte tarafından üç hal kanunu ileri sürülmüştür. İnsanlık tarihini üçe ayırır: Teolojik, metafizik ve pozitivist dönem. Son dönemde dinler ortadan kalkacaktır. Lakin aradan geçen 200 yıla rağmen kehanet gerçekleşmemiştir. (s. 63) Durumun böyle olması tanrı inancının insan da doğal bir özellik olduğunu göstermektedir. Din gibi akıl da, tanrının insana verdiği büyük bir nimettir ve her ikisinin de kaynağı aynıdır. Tanrı inancını eleştirenler, kendi ideolojik fikirlerini bilim namına söyletme hatasına düşmektedirler. Deizm, dinlerin yerine aklı koyarak sadece akıl ve doğadan hareketle her şeyin kavranabileceğini  iddiasındadırlar. Lakin akıl bir referans noktasına sahip olmadığı zaman, kişi sayısı kadar farklı düşüncenin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Öyle olduğunda ise, herkes doğruyu belirleme hakkını kendinde bulur.  ( s. 64) Akıl, insanları herkesin kabul edeceği ortak fikirler etrafında toplama özelliğine sahip değildir. Felsefe tarihine bakıldığında, filozoflar sürekli olarak birbirlerinin yanlışlamaya çalışmışlardır. Herkes kendi aklını beğenir. Mahkemelerde hem davalı hem de davacı kendisini kesin olarak haklı görür. Sorunu ise kişilerin adlı değil, kanun ve hakim çözer. Akıl, bir tanrı varsa peygamber ve kitapların var olmasını makul hatta zorunlu görür. ( s. 65) İnsan, salt rasyonel bir varlık değildir. ( s. 66) Deistler açısından en büyük sorun, temel sorulara varlığını kabul ettikleri tanrıya referansta bulunarak cevap üretme imkânlarının olmayışıdır.

Sadece yaratıp bırakan ve zihni zorlu sorunlarla boğuşan insanlara bir açıklamada bulunmayan bir tanrı anlayışının sorunlu olduğu açıktır. Varlığıyla yokluğu arasında bir fark olmayan bir tanrının fonksiyonel olması beklenemez. Ölüm sonrası hayat var mıdır, yaratılış amacımız nedir, yeryüzünde inanılmaz kötülüklere imza atanların yaptıkları yanlarına kar mı kalacaktır? ( s.  67) Deistin tanrı inancının temeli ve anlamı yoktur. Deistin inandığı tanrının var ya da yok olmasının kendi hayatında ne gibi fark oluşturduğunu izah etmesi gerekir. Tanrı, neden insanlarla ilişki kurma özelliğinden mahrum görünüyor? Dürüstlük, fedakarlık yapan insanlara ödüllendirmesi gerekmez mi? ( s. 68) Haklıya hakkını teslim etmeyen bir tanrı kendi tanımı ile çelişiktir. Eğer Tanrı insanları hiçbir sebep gözetmeksizin yarattığı ise, böyle bir tanrı anlamsız işler yapıyor demektir. Böyle bir tanrı algısının arkasında, hayatı dilediği gibi yaşama arzusundan kaynaklanan bir ego olduğu açıktır. Deizm, üzerinde tüm deistlerin ortak bir düşüncede birleştikleri bir tutarlılığa ve iç bütünlüğe sahip değildir. (s. 69)

Akıl yoluyla tanrının tek olması gerektiği neticesine ulaşılması mümkündür fakat, bu tek tanrının ne olduğu konusunda bir adım bile yol almak mümkün değildir. (s. 72) Peygambersiz bir tanrı inancı içerik açısından tamamen boştur. Hiçbir Baba, “aklı başına geldiğinde doğru ve yanlışı kendisi ayırt edebilir, aklını kullansın!” diyerek çocuğunu kendi haline bırakmaz.  Tanrının insanları yeryüzünden yalnız bırakması ve bir şekilde yol göstermemesi düşünülemez.  (s. 73) Kant, ahiret inancını ahlakın gerçekleşmesi adına postulat olarak koymuştur. Deistlerin, bu dünya bir imtihan alanı değilse, tanrının neden insanların kötülük yapmasına müsaade ettiği ile ilgili tatmin edici açıklamalar yapmaları mümkün olmayacaktır. Deizm dinlerin insanlar üzerine yüklediği bazı sorumluluklardan kurtulmak bağlamında bir kolaylık sağlamakta, hayatlarını diledikleri şekilde yaşamak konforuna ulaşmış olmaktadırlar. (s. 75)  Deistin, belirli bir süre sonra ya belirli bir dine dönüş yapmaya da ateizme geçme ihtimali yüksektir. (s. 76) İslam dininde kişinin sorumlu tutulma ve muhatap alınma şartı akıldır. İslam’da aklın kullanımında temel vurgu, aklın arzuları gerçekleştirme aracına dönüştürülmesinin yanlışlığına işaret etmektir. İslam alimlerinin tamamına yakını aklı, dini hakikatleri tespiti ve anlaşılması hususunda birincil prensip olarak kullanmışlardır. Diğer taraftan akıl ile kutsal metinler arasında herhangi bir çatışma söz konusu olduğunda, yorumlama yoluna gidilmiş yani, akıl ön plana alınmıştır. (s. 79)

Kuran’da övülen ve üstün bir vasıf olarak gösterilen akletme fiili ile akılcılık birbirine zıt iki yaklaşımdır. Rasyonalizm ciddi problemler taşımaktadır. ( s. 83) Akla, akıl üstü bir pozisyon tayin etmek akıldan faydalanmaktan ziyade onu kötüye kullanmaya dönüştürmektir. Kişisel akıl, genel bir akla bağlanmadıkça sosyal düzenin sağlanmasından bahsetmek anlamsız olacaktır. Herkesin kendi aklını hayatın merkezine koyduğu bir yerde, nihilizmden anarşizme kadar uzanan sayısız düşünce boy gösterecektir. Freud, Marx ve Nietzsche, sosyal düzenin arkasındaki temel motive edici gücü açıklarken, Libido, iktisat ve iktidar iradesi kavramlarına dayanmaktadırlar.  (s. 85) Akılcılığa yönelen en küçük eleştiri bile, bilim ve felsefe dünyasında dışlanma riskini doğurmaktadır. Her şeyi akla indirgeme çabası, gerçek inancın altını yavaş yavaş oyarak gizli bir pozitivizme yol açmaktadır. Burada sorun, tekelleşen güçlerin kendi anlayışlarını evrensel değerler olarak tanıtmalarıdır. Böyle bir aklın yapacağı şey, hakikati belirlemek değil, amaca götüren araçlara meşruiyet sağlamak ve yanlış-batıl düşünceleri aklamaktır. (s. 87) Semavi dinler aklın, vahyin ışığı altında işletilmesi gerektiğini söyler. Tabiatı algılarken ve incelerken tüm olup bitenin arkasındaki ilahi gücün farkında olmak esastır. Modern akıl ise, eşyayı kaba bir maddeciliğe yani fiziksel sebeplere indirgenmiştir. Modern akıl ise, kendini son sözü söyleme makamına oturtmuştur.  Akla tahsis edilen bu yüce konum, tüm insanî çabaları yalnızca maddi ihtiyaçların tatmin edilmesine doğru yönlendirmektedir. Modern akıl, kendisine tabi olanları bilgi alanında derinleştirmeyi, mutluluğu ve özgürlüğü vaat etmektedir. (s.  88)

Aklı yanılabilir mi? Bir ya da 200 yıl sonra, şu anda elde bulunan bilgi ve algılama tarzımızın geçersizliğinin ortaya çıkmayacağının hiçbir teminatı yoktur ve bu durum ‘ilerleme’ inancının bir paradoksudur. İlerleme, ‘geçici hakikatler ile’ günü kurtarmaktan başka bir şey değildir. (s.  90) Matematik ve mantık, aklı; tabiat bilimleri, gözlem ve deneyi (tecrübeyi); tarih, haberi (nakli) kullanır. Din ise, akıl, nakil ve tecrübeyi, her birinin sınırlarını belirlemek şartıyla, hepsinden faydalanır. (s.  92) İnsan aklı belirli bir kaynaktan yanılmaz birtakım bilgilerle beslenmediği müddetçe hakikati bulamayacaktır. Akıl ancak mevcut bilgiler çerçevesinde değerlendirmek yapabilir. (s.  93) Bilimsel bilginin aklı kısmen tatmin edecek bir yapısından söz edilebilir, fakat insanın varoluşla ilgili sorunlarına, ölüm ve anlam arayışı gibi sorularına aydınlatıcı ve tatmin edici cevaplar sunma imkanı yoktur. David Hume, ‘evrendeki gaye ve düzen bizi ilk yaratıcının varlığını kabule götürmektedir’ demektedir. Deliler ve bilimsel ispatlar teistin tanrıya olan inancının destekçisidir fakat kaynağı ve sebebi değildir, olamaz. ( s.  95) Ateist yaklaşım, kendi tavrının doğruluğunu ispatlamak yerine teizmin iddiaları üzerinden hareket ederek, bu teistik delillerin eksik veya yanlış olduğunu ileri sürme yolunu tercih etmekte ve kendini haklılaştırmaya çalışmaktadır.  (s.  97) ‘Gözüm var, o halde her şeyi görebilirim’ demek yanlıştır. Görebilmek için yeterli ışığa ihtiyaç olduğu gibi, neye bakmamız gerektiği konusunda bir ön bilgiye ihtiyaç vardır. (s.  98) Bilim adamlarının bilimin bir kısmında derinleşmeleri, onları resmin tümünü görmekten alıp koymaktadır. (s.  99) Varlığın, salt fiziğe indirgenemeyeceği gerçeği fark edilmeye başlanmıştır. (s.  100) Din daha ziyade ‘niçin’ sorusu üzerinde dururken, bilimsel düşünce ‘nasıl’ sorusunu ağırlık verir. (s.  101) Mühendisten ameliyat yapması beklenemez. Yorum yapılmaya başlandığı zaman, artık bilimin sahasından çıkıldığının ve felsefe alanına girildiğinin unutulmaması gerekir. (s.  101) Bilim adamı sadece kendi uzmanlık alanında bilgi sahibidir ve kendisi farkında olsun yada olmasın bütün bir hakikatin küçük bir parçasını yakalamış durumdadır. Dolayısıyla, noktasal bir bilgiye dayanarak bilimin anlamı veya amacı hakkında genelleyici neticeler çıkarması bağlayıcı değildir, özneldir. (s.  104) Dinin amacı, varlık aleminin arkasındaki birliği fark ettirmektir. Bilimin varlık dünyasına anlam kazandırmayı sağlayacak bir yönteme sahip değildir. (s.  105) Bilim, hiçbir şekilde ahlaki bir öğreti ortaya koyamaz ve doğada ‘ahlaki değerler’ diye bir nesne yoktur. Saf maddeden zorunlu bir ahlaki değerler bütününün çıkarılması söz konusu değildir. Bilgi tabiatta olması gerekeni değil olmakta olan anlatır. (s.  106) Doğada neden matematiğe ve fiziğe uygunluk var? Neden aklın işleyiş tarzı ile tabiat kuralları anlaşılır ve makul hale getirilebiliyor? Demek ki varlık aleminde bir rasyonellik ve akla uygunluk söz konusudur. Fakat rasyonellik doğanın kendinden kaynaklanan bir özellik değildir. Evrenin arkasında söz konusu akla uygunluğu sağlayacak bir etkenin olması gerekir. ( s. 109) İnsan-tabiat bütünlüğünün arkasında, bu tutarlılığı sağlayan bir tanrının bulunması akla en uygun açıklamadır.   ( s. 110) 

Kutsal kitaplarda modern fizik teorilerine açıkça yer verilseydi, insanlar bu tür ayetleri akıllarına sığdıramayacakları için haklı sebeplerle inkar yoluna gidebilirlerdi. ( s. 111) Nasıl ki bilim adamlarının tarih boyunca ileri sürdükleri bazı teorilerin yanlışlığından hareketle bilimsel düşünceyi terk etmek gibi bir sonuca varılmıyorsa, aynı şekilde din alanında benzer sebeplerle yapılan hatalar bahane edilerek dinin gereksizliği gibi bir sonuca ulaşılamaz. Sağlıklı bir görme olayının gerçekleşebilmesi, iki gözün birlikte var olmasına bağlıdır. İki tane gözün var olması, ortada bir ikiliğin olduğunu göstermez,  Bunlar aynı hakikatin farklı açılar altında görülmesinden başka bir şey değildir. ( s. 112)

Başlangıç, tek tanrı esasına göre bina edilmiş olup zaman içindeki bozulma ve sapmalarla çok tanrılı dinler ortaya çıkmıştır. Peygamberler, varlık aleminin bir tasarıma dayandığının altını çizmeye çalışırlar. ( s. 114) Tabiat olayları ismi verilen sistematik düzenlilik, tanrının kanunlarından başka bir şey değildir. İnsanlara Tanrı tarafından evrendeki düzenlediği kavrayabilecek bir donanım ve üstün özellikler verilmiştir. ( s. 116) İnsan bilgisinin tamamı, bilimsel bilgiden ibaret değildir. Bilimsel bilgi dışında tarih, edebiyat, sanat ve tecrübeye dayalı pek çok bilgi türü de mevcuttur. Bir şiir, bir sanat eseri bilimsel kriterlere göre eleştirilemez, çünkü alanlar farklıdır. Söz konusu eserler bilimsel bilginin ilgi alanı dışında kaldığı için önemsiz ve değersiz de sayılmazlar.  Pozitivistler, bilimcilik olarak nitelendirilen bir ideoloji-dünya görüşü üretmişlerdir. ( s. 117) ‘Bilimci’, elinde tuttuğu küçük bir parça boyalı kağıda dayanarak büyük bir tablonun tamamını ümitsizce anlatma çabası içindedir. Esas sorun, bilimin ‘nasıl’ sorusuna bir şekilde cevap verdikten sonra durup “hepsi bu kadar” dediğinde, din ‘niçin’ diye sormaya ve kendi cevabını vermeye devam etmesindedir. ( s. 118) Bilim adamının din  hususlarda söyleyeceği olumlu ya da olumsuz her şey onun bilimsel kimliğinden bağımsız olup vicdanı kanaatidir. ( s. 119)

Bilim ve din, herikisi de tanrının kanunlarını temsil eder. Tabiat kanunları, ‘ tanrının kudretinin’, kutsal kitaplar ise, ‘Tanrı’nın kelamının’ görünür hale gelmesidir. Her ikisi de aynı kalemin eseridir. Dolayısıyla aralarında herhangi bir çelişki olması mümkün değildir. Bu alemin kanunları, bizim isteklerimizden bağımsız olarak işlemektedir. ( s. 123)

Darwin biyolojide, A. Comte sosyolojide, Freud psikolojide ve  Marx ekonomide her şeyin evrimsel sürece bağlı olarak cereyan ettiğini ileri sürer. ( s. 128) Burada en önemli husus, inancın aslında sadece bir gelişim süreci olduğu varsayımının kabul edilmiş olmasıdır. Çok tanrı inancı aslında her şeye gücü yeten bir tanrı anlayışını kavrayamayan zihinlerin tanrının gücünü bazı alt tanrılara dağıtmasından ibarettir.  ( s. 129) Tarihsel bulgular, dinlerin evrimi denilebilecek bir sürecin değil, dinlerin dejenerasyonu denilecek bir sürecin gerçekte var olduğunu ortaya koymuşlardır. ‘Gerçek din’, zamanla dejenere edilmiş, bozulmuş ve çok ilahlı putperest dinlere dönüşmüştür. ( s. 130) Din, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi ve ona uygun şekilde davranmasıdır. Dolayısıyla din, insan için vardır. Aristo felsefesinde, madde veya evren tanrı gibi hep vardır. Tanrı maddeye şekil vermiştir ve varlığı harekete geçirmiştir. ( s. 133) İslam düşüncesinde deizme en iyi karşılık olarak müşriklik ifadesi gösterilebilir. Müşriklerin temelde kabul etmek istemedikleri şey, tanrının kendi hayatlarına müdahale etmesi idi. ( s. 134) Hayatına dini değerlerin ve tanrının karışmasına müsaade etmemek, dünyevileşmek teizm içinde gizli bir deizmdir. ( s. 135) Protestanlık, zaman içinde bireysellik, sekülerleşme ve nihayet deizme uzanan tarihi bir süreç izlemiştir. ( s. 136) Bilimsel bilgi, varlığın fotoğrafını çeker fakat, yorumu yapan insan veya bilim adamıdır. Aynı bilgilere dayanarak çok farklı anlamlar üretmek mümkündür. O halde bilimsel bilgi ile yorumları birbirine karıştırmamak gerekir. ( s. 142) Deist açısından bakılırsa, Tanrı insanı ebedi bir yokluğa mahkum etmek için yaratmış olamaz. Böyle anlamsız şeyler yapmak tanrıya yakışmayacağına göre, var oluşun mutlaka bir gayesi olmalıdır. İnsanları cansızlardan, hayvanlardan ayıran en önemli özellik düşünebilmesidir. Bu sebeple, varoluş sebebini merak etmesi, araştırması gayet doğaldır. ( s. 143)

Kalp, ‘neden sevgi ve merhamet hissi duyuyorum.’ diye soracaktır. Tabiatta ihtiyaç olan her şey, insan için hazırlanmış gibi! Vicdanımız haksızlıklar karşısında acı çekiyor ve adalet talep ediyor. Halbuki İnsanın hayatta kalabilmesi için merhamet, adalet veya vicdan gibi duygulara hiç ihtiyaç yoktur. O halde insanlarda neden bu özellikler vardır? İnsanın anlam arayışı sadece tanrının varlığı ile temellendirilebilir. ( s. 144)  Ahlakın temeli Allah inancıdır. Her varlık, kendi özünde var olanı açığa çıkarmak için yaratılmıştır. ( s. 146) İnsan tercihini dilediği yönde kullanabilir. Yapacağı tercihler ona hayvandan aşağı veya hakiki insan arasındaki bir konuma yerleştirecektir. İnsan, iman ve ahlak gibi değerleri kasıtlı reddederse, insan olmak fırsatını ebedi olarak elinden kaçırmış olacaktır. İnsan, tercihleri ile kendisini inşa eder. ( s. 147)

İnsanın yaratılış amacı, kendisine sunulan insan olma imkanı doğru kullanma serüvenidir. ( s. 148) Kendini tamamlayamama ya da gerçekleştirememe durumu kişiye şu da bu derecede ‘bunalım, stres, kaygı, psikolojik bozukluk’ olarak döner. ( s. 149) ‘Niçin yokluk değil de varlık durumunun söz konusu olduğu’ sorusuna ancak tanrının varlığı üzerinden bir cevap geliştirilebileceğinin altını çizmek gerekir. ( s. 153) Sahip olunan güzel bir özelliği ortaya çıkarmayı dinlemek ve ‘güzellikten anlayanların algısına sunmak’ bir eksiklik olarak değerlendirilemez. ( s. 155) Güneşin aydınlatması, müzisyenin beste yapması nasıl beklenen bir şey ise, tanrının yaratması da yaratıcı olmasının bir neticesidir. ( s. 156) Isı ve ışığa ihtiyaç duyan güneş değil, etrafındaki karanlık ve soğuk cisimlerdir. Yaratıcı olduğu halde yaratmasaydı, o zaman neden yaratmadığı sorulabilirdi. İnsan inanılmaz bir öğrenme ve bilgi üretme kapasitesine sahiptir. Mademki insana bu kapasite verilmiştir, o halde gelişme ve öğrenme sürekli olmalıdır. ( s. 157) Sınava tabi tutulmak başarılı olmanın ve ilerleme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Dünya, bir imtihan salonudur. Sınav süresi bize verilen ömür kadardır. ( s. 158) Her İnsan kendisine verilenlere göre sınav edilecektir. Yani zengin kişi, servetini nasıl kullandığı konusunda zorlu bir sorgulamaya tabi tutulacaktır. ( s. 159) İnsana ne verilmişse, onun hesabı sorulacaktır. Sınav, ilerlemenin zorunlu bir şartıdır. Örneğin, dürüst olduğunu söyleyen birinin gerçekten dürüst olup olmadığının anlaşılabilmesi için test edilmesi gerekir. Sınav olmazsa, okul olmasa demek gibidir. ( s. 160) Okul olmazsa sınıfta kalma ya da ders çalışma sorunu olmazdı fakat, o zaman da herkes cahil kalırdı. Toplumun ihtiyacı olan doktor, mühendis, mimar nasıl yetişecek? Her insan var olmanın sevincini iç dünyasında yaşar. Var olma ve hayatta kalma arzusu sadece insana mahsus değildir. İnsan yokluğun ne olduğunu idrak edemediği için varlığın değerini de kavrayamıyor. Hayat, bir ikramdır. Nankörlük etmemek gerekir. Tanrı insanı ‘var olma güzelliğinin’ açığa çıkması için yaratmıştır. ( s. 161)

Tanrının insanların ibadet etmesini istemesinin sebebi nedir?
Bir beklentinin içinde olmaksızın yapılan her güzel şey, ibadet olarak görülebilir. İbadetin faydası birinci derecede kendisine, ikinci derecede ise diğer insanlara ve tüm varlıklara yöneliktir. Doktor reçeteyi kendi faydası için değil, hastanın yararı için yazmıştır. ( s. 164) Bu konuda sitemizdeki “islami emirler ve hümanizm” adlı yazıya bakılabilir. Aklı başında insanlar, ihtiyaç duydukları konu ne ise o konuda bir uzmana başvurur ve onun tavsiyelerine kulak verir. ( s. 165) Tanrı bize yokluktan çıkarıp insan olma fırsatını ikram etmiştir. O halde tanrıya şükran hislerimizi ifade etmemiz gerekir. İbadetlerin tanrıya değil, insana faydası vardır. İç tatmin salt akıl vasıtasıyla başarılamaz. Öyle olsaydı, bilgili ve akıllı kişilerin tam bir huzur ve mutluluk içinde yaşamaları gerekirdi. ( s. 166) İbadetler kişiyi zinde tutmaya yarar. Bir tür formda kalmak için sürekli antrenman yapmak gibidir ibadet. İbadet amaç değil, araçtır. Hedefe taşımayan ibadetler hareket etmeyen araç gibidir. ( s. 167) Tanrının, insanlardan ibadet etmelerini istemesi onları kötü bir gelecekten ve düşük seviyeli bir varlık anlayışından uzaklaştırmak içindir. ( s. 169) İbadet, aslında insanın kendisine ulaşma çabasıdır. İbadet hayatın karmaşası, stres ve zorluklarından uzaklaşma ve nefes alma imkanı sağlar. ( s. 170) Her ferdin kendisine sunulan imkanlar ölçüsünde sorgulamaya tabi tutulacağı gözden kaçırılmamalıdır. ( s. 172) İnsanın sınavı kaybetmesi ancak fıtratını yani insan olma özelliğini kaybetmesi ile mümkündür. ( s. 173) Evrensel ahlaki değerlerden herkes sorumludur. ( s. 174) Sınırsız merhamet sahibi ve affedici bir tanrının gazabına uğramanın yolu, tanrının mesajını kasıtlı olarak inkar etmektir. ( s. 177)

Tanrı beni yaratırken bana sormadı ki, kendi isteğimle gelmedim ki?
Sorunu sahibi ezelden beri var olmadığına göre, ‘ben’ diyebilmesi için, kendisine bu soru sorulmadan önce yaratılmış olması gerekir. Var edilmeden önce kişiye var olmak isteyip istemediği sorulamaz. Kişinin var oluşuna itiraz edebilmesi için bile öncelikle var olması gerekir. Hiç kimse var olmayı hak edecek bir marifette bulunmamıştır.  Var olmak, karşılıksız verilmiş sonsuz bir hazine gibidir. Eğer kişiyi ebedi bir hayatın beklediği gerçeği kavranırsa, insana sonsuz bir ikramda bulunulduğu kolayca anlaşılır. ( s. 180) Soru sahibi, kendini her şeyin merkezine koymaktadır. Esas meselenin, kişinin kendisine Allah’tan bağımsız bir varlık biçme çabası ve iddiası olduğu görülecektir. Diğer taraftan, insanın uygun hareket ederse ebedi bir mükafat ve ikrama mazhar olacağı seçeneği neden göz ardı edilmektedir? Kazanma ihtimali yüzde bir olan kumar oyunlarında bile bir beklenti olurken, gerekenler yapıldığında yüzde yüz kazanılacağı binilen ve sonsuz mutluluk getirecek bir seçenek niçin göz ardı edilmektedir? ( s. 181) Problemi yokuşa sürmenin sebebi aslında yeteri kadar açıktır: Tanrıyı kendi hayatından çıkarmayı azmetmiş olmak. ( s. 182) Söz konusu argüman, varoluşun sorumluluklarından kaçırmak için yapılmaktadır. Aslında kişi, imkan olsa yüzlerce yıl yaşamak ister. Asıl problem, hesap verilmesi gereken bir tanrının var olması ve bu tanrının kişinin hayatına bazı müdahaleler de bulunmasıdır. ( s. 183) Seni sana verene, sana verdiği şeyle (kendinle) itirazda bulunulmasının nankörlüğün en ileri aşaması olacağına dikkat edilmelidir. Kişi eğer inanmıyorsa var olmadığını kabul ettiği bir tanrının kendisine “yaratılmak istiyor musun” diye sormasını beklemesi anlamsız olacaktır. ( s. 184)

İyilikler cenneti kazanmak için mi yoksa, cehennemden korkudan mı?
Cennet için yapılan ibadette, devreye menfaat girmiş olacaktır. Cezalandırmadan korkma nedeni ile ibadet yapılırsa dürüstlük söz konusu olmayacaktır. ( s. 185) Menfaat temeline dayalı bir yaklaşımı tanrının onaylaması zaten düşünülemez. İkiyüzlü bir davranışın tanrıdan gizlenmesi mümkün olamayacağı da açıktır. Davranışın arka planında yatan niyetinde, geçerli ve güzel olması gerekir. Dolayısıyla tanrıyı göz ardı ederek yapılacak fiiller zaten, onun tarafından kabul görmeyecektir. İbadet tanrı ile doğru bir ilişki kurmaktır. ( s. 186) Tanrıya inanan bir kişinin bütün davranışlarının temelinde, tanınır rızasını kazanmak olmalıdır. Hepimiz anne, baba, arkadaş ve sevdiklerinin isteklerini, elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışır. ( s. 187) Kutsal kitaplarda yer alan cezalandırmaya yönelik ifadeler, tanrıyı sevenler için değil, ona meydan okuyan ve savaş açanlara yöneliktir. İnsan, güzel olanı doğal bir şekilde sever. Bütün güzelliklerin kaynağı ve yaratıcısı tanrı olduğundan, insanın sevgisini tanrıya yöneltmesi kendisinden beklenen doğal bir şeydir. ( s. 189) Tanrıya güvenerek yaşayan, emin ve mutlu olur. ( s. 190)

Tanrı ne yapacağımızı zaten biliyor, yaptıklarımızdan niçin sorumlu tutuyoruz?
Çelişki, insan aklı ile kendi tanımladığı tanrı arasında gündeme gelmektedir. Eğer tanrıyı tanımlama işlemi, tanrının kendisine bırakılırsa herhangi bir sorun çıkmayacaktır. ( s. 227) Bilmemek, yani cehalet ciddi bir eksikliktir ve Tanrıya böyle bir isnatta bulunmak O’nu yanlış tanımak anlamına gelecektir. Tanrı, bir insanın hırsız olmasını dileseydi işte o zaman o kişinin tanrıya ‘bütün bu sınavlar neden?’ türünden sorular ve itirazlar yönetmesi haklı olurdu. ( s. 228) Tanrı insanların özgür iradelerine hiç müdahale etmeksizin onların ne yapacağını bilir. Tanrı açısından zaman bağlayıcı bir faktör olmadığından kendisi için ‘önce ve sonra’ kavramları geçerli değildir. ( s. 229) Tanrı’nın mekanla sınırlı olamayacağı az veya çok anlaşılmaktadır. Mekanı yaratanın Tanrı olduğu düşünüldüğünde, tanrının kendisini bu mekanla sınırlamasının anlamsız olacağını fark etmek mümkündür. ( s. 230) Tanrının yarattığı bir şey ile kendini bağlaması veya sınırlandırması düşünülemez. ( s. 231) ‘İmtihana ne gerek var?’ sorusunda önemli olan, tanrının her şeyi bilmesi değil, insanın kendi sonunu bilmiyor olmasıdır. Önemli olan insanın kendisine tanınan ‘var olma’ imkanı ve şansını bu tür itirazlarla heba etmesi pek akla uygun bir yaklaşım değildir. ( s. 233) Hiç kimse bilerek yaptıkları yanlışlıkları, ‘ne yapalım tanrı kaderime böyle yazmış!’ diyerek kendini aklayamaz. Çünkü bu tür insanlar, elde ettikleri başarıları kendi üzerlerine almasını gayet iyi bilmektedirler. Tanrı insanları anlamsız bir şekilde cezalandırmak istemiş olsaydı, yeryüzüne sayısız elçi ve kitap göndermez, onlara doğru yolu göstermezdi. ( s. 236)

Tanrı inancı olmadığı halde insanlığa önemli katkıları olmuş insanların durumu ne olacaktır?
Eğer kişinin maksadı para kazanmak, makam mevki sahibi olmak, şöhret veya siyasi bir menfaat elde etmek ise, tanrı açısından bu iyilikleri hiçbir anlamı yoktur. Kişiler, menfaati elde edecekleri için yaptıkları şeylerin karşılığını zaten peşinden almış olacaklardır. Bu durum, ahlaka uygun bir davranış olmadığından bir ödülü de hak etmiş olmazlar. Tanrıya inanmadığını ısrarla belirten bir kişinin, faydalı davranışlardan dolayı Tanrıdan beklenti içine girmesi son derece çelişkili bir tavırdır. Yapılan faydalı fiiller hangi amaca ve kaynağı yönelik ise, beklentinin de o kaynağı yönelik olması gerekir. Kısaca tanrıyı devre dışı bırakarak yapılan hiçbir fiilin karşılığı Tanrıdan talep edilemez. ( s. 239)

Tanrı şeytanı neden yaratmıştır?
Şeytanın insanları kötüleyen zorlama gibi bir gücü yoktur. Şeytan kötülüğü teklif eder fakat o yanlış fiili gerçekleştirme ya da karşı koyma kararı insanın iradesine bağlıdır. Yani, karar veren dolayısıyla sorumluluk altına giren insanın kendisidir. ( s. 245) Şeytan, ‘iyi ve kötü insanı ayırt edici’ özelliği olan fakat zorlama yetkisi bulunmayan bir görevli gibi düşünülebilir. Hiç kimse test edilmediği bir konuda kendisinin başarılı olduğunu iddia edemez. ( s. 246) “Tanrı bizi sevmiyor. Eğer sevseydi bizi sınava sokmadı” şeklindeki ifadeler insan gelişimini engelleyen ve yaratılışın anlamını kavramış olmaktan kaynaklanan itirazlardır. İnsanı üstün kılan şey, bilinçli ve iradeli olarak ‘yanlıştan kaçınmayı’ seçmeyi isteyebilmesidirBir insan şeytana karşı gösterdiği direnç ve mücadele sayesinde yükselir, Kendisini keşfeder. Bu durum aslında çocuklar zorlanmasın diye okulları kapatmayı teklif etmek gibi bir şeydir ve sonucu cehalettir. ( s. 247) Tanrı insanlardan yaptıkları kötü fiillerin yanlış olduğunu kabul etmelerini ve bu yanlışlıktan dolayı pişman olduklarını ifade etmelerinin ister. Yanlışlara düşmemek için gayret gösteren bir kişi artık eskisine göre daha ileri bir seviyeye yükselmiş demektir. Hayvanlar ve melekler için makamlarında herhangi bir ilerleme veya gerileme söz konusu değildir. Test yapılmadığı zaman kömür ile elmas arasındaki fark anlaşılmayacaktır. ( s. 248) Kişinin cezaya maruz kalmasının tek sebebi, yine kendisidir. Kişi kendini sorgulamalıdır. Tanrı insanları cezalandırmak için değil, kendisine verilen potansiyeli özgürce kullanıp ilerlemesi için yaratmıştır. ( s. 249)

Tanrıyı inkâr edenler niçin sonsuz süreli bir ceza ile cezalandırılmaktadır? Bu adalete uygun mudur?
Önemli olan suçun ne kadar zamanda işlendiği değil, yapılan fiilin ne derece korkunç olduğudur.  ( s. 252) Tanrıya karşı savaşmanın faturası elbette ağır olacaktır. Müdür olmak için rakibini devirmeye çalışmak ile devlet başkanını devirmeye teşebbüs etmenin cezası aynı değildir. Aslında böylesine büyük bir cezayı almanın sebebi, gerçeği bilerek inkar etmektir. Bu inkarın arkasında ise, kendini beğenmişlik vardır.  ( s. 253) Ateist, aklını kasıtlı olarak ifsat ve iptal etmiştir. Ayrıca bir ateistin, var olmadığını iddia ettiği bir Tanrıdan kendisini affetmesini beklemesi tamamen tutarsız ve çelişik bir davranıştır.  ( s. 254)

Peygamberlere ve kutsal kitaplarda ne ihtiyaç var?
Hiçbir peygamberde fakirleri ezme, lüks hayat sürme, zenginlik sevdası, yalancılık gibi olumsuz davranışlara rastlanmamıştır. ( s. 260) Büyük başarılar kazanmış kral, komutan gibi kişilerin bugün itibarıyla herhangi bir etkisinin olmadığını görüyoruz. ( s. 261) Hz Muhammed’in en büyük düşmanları bile onu hırsızlık, ahlaksızlık veya yalancılık gibi yüz kızartıcı şeylerle suçlamamışlardır. Böyle bir kişinin, tüm insanları kandıran büyük bir yalancı olduğunu iddia etmenin mantıksal açıdan hiçbir dayanağı yoktur. ( s. 262) Hiçbir anne ve baba çocuğuna, ‘Aklım var, doğruyu yanlışı kendin bul’ diyerek başıboş bırakmaz. Defalarca uyarır, tavsiye eder, yol gösterir. ( s. 264) Referans noktası olmayan salt akıl yolu ile, son derece çirkin ve yanlış davranışlar bile rasyonalize edilip deist inancın içine dahil edilebilir. Evreni neden yarattığını ve insanlardan ne istediğini bildirmeyen amaçsız bir tanrının varlığıyla yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. ( s. 265) Deizt açısından var olduğunu ileri sürdüğü Tanrıyı ‘inkar etmenin’ ne gibi bir mahsuru vardır acaba?  Doğal dinin insanlığın orijinal dini olduğunu kabul edilse bile, insanların doğal dinden uzaklaşmalarında Tanrı tarafından uyarılarak gerçeğe çağrılmamaları için ne gibi makul bir neden olabileceğinin açıklanması gerekir.  ( s. 266)

Tüm dinlerin inanışları birbirinden kopya ediliyor
Bütün peygamberler tüm toplumlara aynı mesajı ilettikleri için, dünyanın çok farklı yerlerinde bile benzer mesajlara ve anlatılara rastlanması son derece normaldir. ( s. 271) Çok tanrılı dinlerdeki Tanrıların her biri aslında, birer meleğe karşılık gelmektedir. ( s. 272)

Değerlendirme

Dini değerlerin doğru bir şekilde temsil edilmemesi, güzel örneklerin yerine sadece söylemlerin alması dinin inandırıcılığını aşındırmaktadır. ( s. 276) Deizmin temelinde aklı merkeze koyma ve her şeyin bilimsel bilginin açıklayabileceği şeklinde inanca dönüşmüş bazı varsayımlar yatmaktadır. Deizm ruhsuz post modern kültürden beslendiği ortadadır. Film ve müzik endüstrileri ile medya sektörü, dünyaya nihilist ve deist bir kültürü aşılamak için gereken her şeyi yapmaktadır. Özgürlük adı altında sorumluluğu yok eden bir bireyselciliğe yönlendirme, medya yoluyla haz kültürünün yayılması, toplumda yerleşmiş değerleri tanımamayı entellektüellik gibi gösterme türünden faaliyetler, doğru ile yanlışın karıştığı bir ortamın doğmasına yol açmaktadır. ( s. 277) Tanrının tabiat kanunlarının yaratıp uygulamaya koyması fakat ölüm, hayat, sosyal ve ahlaki değerler hakkında herhangi bir şey söylememesi akla uygun değildir. ( s. 278) Bu insanları tek tanrının var olduğuna nasıl ikna edeceklerdir? Tanrının insanları yarattığını ve sonra hiçbir şey söylemeden onları yokluğa gönderdiğini ileri sürmek, tanrının absürt işler yaptığına işaret eder ve bu kabul edilebilir bir argüman değildir. Ölümden sonra bir hayat yoksa iyiliklerin bir anlam olmadığı gibi bütün kötülükler ve haksızlıklar da yapanın yanına kar kalacak demektir. ( s. 281) Deizmde, aklın sınırlarını dışına taşıyamayan ve doğa kanunları ile uyumlu hareket etmek zorunda olan bir tanrıdan söz edilmektedir. ( s. 284) 

Selçuk Kütük, Deizm

Deizm 2 Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

  1. Furkan dedi ki:

    Hocam yanlışınız yok mu? Evet kendi neslinden Muhammed isimli birisi yoktu. Ama M. Asım Köksal cahiliye devrin de bu ismi taşıyan 3-4 kişinin olduğunu söylüyor.

    CAHİLİYE DÖNEMİ İSLAM, PEYGAMBERLİK ÖNCESİ DÖNEM. YANİ EFENDİMİZİN DOĞUMUNDAN 40 YAŞINA DEK ARADAKİ O DÖNEMDE 20’YE YAKIN BU İSİM VERİLMİŞ.
    Not: peygamberimizden sonra derken, doğumundan sonrayı kastediyorum.

    hocam cahiliye de tek muhammed ismi neden peygamberimiz de vardır? bir de hicretten 35 sene önce dogan muhammed b mesleme var ama o da hz muhammed den sonra doguyor. abdullah ismi o zamanlarda kullanılıyordu peki muhammed ismi neden dogdugun da tek hz peygamberde vardı? bir oryantalıst abdullah ısmının olmadıgını ıddıa ettı ama vardı ben arastırdıgım da muhammed ısımlı yok? varsa soyler mısınız? yoksa sebebi nedir?

    CEVABEN
    Tarihi vesikalar, bu adı veren dedesine de aynı sorunun sorulduğunu göstermektedir, cevabı: “Gökte Allah’ın, yerde de halkın O’nu övmesini istedim!” ( M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayınları: 1/30)
    Annesi Âmine, hamile iken gördüğü bir rüyada çocuğuna “Ahmed” veya “Muhammed” adının verilmesinin söylendiği de, rivayetlerde geçer. ( İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, I, 21) Belki de dedesi bu nedenle bu adı vermiştir.
    Az da olsa cahiliye döneminde Muhammed ismi, peygamberimizden sonra yaygınlaşmaya da başlamıştır. (Muhammed bin Sâlih ed-Dimaşî, Peygamber Külliyâtı, Ocak Yayıncılık. I. Cilt. 446)
    selamlar

    Hocam demek istediğim Hz Muhammed (sav) doğmadan önce bu ismi kullanan var mıydı?

    Dedesine sorulan, “Niçin, aile halkının, atalarının isimlerinden birini takmaya özen göstermedin” (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayınları: 1/30) sorusu bize bu soruya hayır cevabı verdiriyor.

    Hocam site çok boğuk ya. Yazılar çok küçük. Site biraz daha profesyonel olmalı. Olmadı bir bloga geçin bence. Yani okuma isteği gelmiyor. Benim kısa bir sorum olacaktı ama şu site gibi bir tarz olsa güzel olur; https://isinasliniogreniyoruz.wordpress.com/2020/03/16/hz-muhammedsavin-peygamber-oldugunun-delilleri-bolum-1-teklifler/

    Sorum; Her oryantalist İslam düşmanı mıdır? Ve Müslüman oryantalist var mıdır?

    CEVABEN
    Ben de şablon arıyorum ama önceliğim içerik;yazı… dua et Furkan kardeşim!
    O kadar az düşman olmayanı var ki, istisna kaideyi bozmaz; sorunuzun cevabı bence, evet!
    Çok az istisnalara örnek;
    Ya İslam’ı, ortak düşmana karşı kullanmak isteyenler, mesela M. G. Watt, M. Rodinson veya R. A. Gabriel
    Ya iyi niyetli olsa da bilgisi sömürgecilerce kullanılanlar, mesela, General von Niedermayer veya Louis Massignon
    Ya da Müslüman olan Muhammed Esed ( Devamı, Müslüman olanlar adlı yazıda) Bir de arada kalan Thomas Carlyle, Goethe gibi kişiler…
    Ama altını çizelim; yüzler, binler yanında bu kişiler azınlıkta hem de çok azınlıktalar! Dünya imtihan alanı wesselam…

    Hocam yardımınıza ıhtıyacım var. birisi mihve ve hasaviyye donemınde emevı ve abbası devletının cıkar ıcın hadıs uydurdugunu soyluyor. ne cevap vermeliyiz

    CEVABEN
    Mihne: İslam tarihinde akılcı olan möutezilenin görüşlerini zorla halka kabul ettirme sürecine verilen isim.
    Doğrudur, uydurma hadisler emevi ve mihne dönemlerinde arttı. ama hadis alimleri de bunları tek tek ayıkladı!
    İslami kitaplarda hadisle alakalı olanları (Hadis alanında sekiz eser: K. Sitte, Sünneti Anlama, Hadis- Sünnet- Buhari Müdafaaları, Mevzu Hadisler) indirip incelersen daha fazla bilgi sahibi olursun.
    rahat ol atalarımız sağolsun bize araştırma değil OKuma görevini sadece bıraktılar.
    selamlar

    Hocam basligi bulamadim ya ?

    CEVABEN
    ?
    http://islamicevaplar.com/hadis-sunnet-mudafaasi.html
    Bu yazıyı mutlaka oku, derin konunun özeti bu sayfada

    ilgili bölüm
    Hz. Peygamber’in Sünnet’in yazılmasını yasaklamış olması: Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber (sav) kendisinden Kuran dışında bir şey yazılmasını yasaklamıştı. (Buhari, Enbiya 50; Müslim, Zühd 72; Tirmizi, Fiten 70, İlim, 8, 13; Ebu Davud, Ilim 3; İbn Hanbel, Müsned, III, 39, 46, 47, 83; V, 182; el Hatib, Takyid 33) Bu vakıadan hareketle Sünnet’in hüccet oluşunu inkar edenler, “Sünnet hüccet olsaydı, hem Hz. Peygamber (sav) O’nun yazılmasını emreder, hem de sahabe ve tabiin O’nun cem’ ve tedvini için gerekli girişimlerde bulunurdu” (Abdulhalık, Hücciyyetil ‘s-Sünne, s. 189) demektedirler. Sünnet’in yazılmasının yasaklanmış olması, bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in “Allah’ın Kitab’ını her şeyden tecrid edin, ona bir şey karıştırmayın” (Buhari, Enbiya 50; Müslim, Zühd 72; Tirmizi, Fiten 70; İbn Hanbel, Müsned, 111, 39, 46, 47, 83) sözüyle gerekçelendirilmiştir.

    Daha sonraki dönemlerde Kuran’ın yazılımında gerekli titizliğin gösterilmesi, Kur’an hafızlarının çoğalması, Müslümanların Kur’an üslubunun kavranması, kısaca hadis ile ayetlerin karışma ihtimali ortadan kalkınca, hadis yazılımına izin verilmiştir. (Tirmizî, İlim, 12; Dârimî, Mukaddime, 43; İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi’l-hadîs, A. Şâkir neşri, Mısır, 1951, s. 132;Müsned, II, 403) Yine, Abdullah b. Amr b. As gibi okuma yazma bilen genç ve dikkatli sahabelere (Müsned, II, 403; İbn Kuteybe, s. 365-366) ; hafızasının zayıflığından şikayet edenlere (Tirmizi, İlim, 12) ve bir konuşmasının yazılıp kendisine verilmesini isteyen Yemenli Ebu Şah gibi kimselerin isteklerini de izin verilmiştir. (Buhari, Lukata, 7, Diyar, 8) – Bu konu L. Caetani’ye cevap bölümünde de ele alınmıştır !- Sonuç itibari ile hadisler boş birer malzeme olsunlar diye rivayet edilmeyeceklerdir. Zira Kuran’da hem lüzumsuz yere soru sorulmasını, (Maide, 101) ve “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme; zira kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur” ( İsra, 36) ( Prof. Dr Ali Bakkal, Harran Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: V, Ocak-Haziran 2003, s. l-27 )
    Dua et, selamlar

    hocam birisi söyle diyor sen hic yuhanna ed dımaskı yanı muaviyenın has adamı şamlı yahya yı duydun mu muslumanların ıcın yahudılık nasıl karısmıs bır arastır ıstersen dıyor hocam muavıye r.a ne alaka acıklar mısınız ya cok kafama takıldı

    CEVABEN
    Sİtemizde en çok adı geçenlerdendir yuhanna ed-dımeşki. emevi halifesi işine son verince bir manastıra kapanmış ve islam aleyhine kitaplar yazmıştır.
    muaviyenin hataları var ama islama bilerek bi şi eklediği iddia ediliyorsa bu iftiradır.
    israiliyat yani islama karıştırılan yahudi kökenli bilgiler konusu ayrıdır ve bu konuda dini kitaplar bölümündeki Tefsirde İsrailiyat adlı kitabı tavsiye ederim.
    Not, başladı yine vesveseler hayırdır. Olmuyor … ?

    Hocam ? valla onceden kuran ve ilim ile ilgili vesvese geliyodu simdi ondan kurtuldum hamd olsun simdide hamd olsun ehli sunnet oldugum icin iddialar daha fazla kafama takiliyo fikhi konularda. Hocam sizden son 2 istegim olucakti hocam nolur izah getirin ya 1) iddiaya cevabi biraz daha acarak cevap verir misiniz 2) konu hakkin da yazi onerir misiniz

    CEVABEN
    Öyle bir konuya daldık ki… detaylarına indikçe detaylanıyor ve pratikte bir işe yaramıyor!
    Eskiden mutezile denen aklı önceleyen müslümanlar vardı, şimdinin “Kuran müslümanı” denen kesim bir bakıma!
    Onlara göre Kuran yeter hadisler uydurma, işin ilginci oryantalistler de aynı diyor!
    Emevi döneminde hadis uyduruldu mu çook, ama sonraki ehli sünnet alimleri bunları tespit etti. onlar aslında muaviye derken kasıtları başka yani…
    Peki kendileri ne kadar haklı? Bu konuda sitemizdeki modernistler adlı yazıya bakıver. ehli sünnet ve hadis müdafaası yazılarını okumuşsundur herhalde… Bu kadar bilgi yeter. Çünkü detaya indikçe konular derinleşiyor, gerek yok!
    Ümmet kendi yolunu tarihi tecrübe ile seçti, ehli sünnet. şimdi bu konuşanlara tarihte cevap verildi, ama haberimiz yok, bu konular önceden de tartışıldı ve toplum e.sünneti haklı buldu kısaca…
    Konu hakkında yazı önermem çünkü detaylarda boğulmanın müslümanlığına faydası yok. sadece genel bir mezhepler tarihi kitabı okumanı tavsiye ederim, diyanetten bakıver, istersen…
    not: Bi ateizm bi mutezile… Bunlar sadece zaman kaybı! Ben bi ara mealci, modernist idim 3-5 senem öyle gitti, sonra başka bi ekol… ama baktım hiçbirinden bi cacık olmaz- fazla bilimsel bi terim değil ama aynen öyle – ehli sünnet var olsun dedim…
    Benim gibi yıllarını kaybetme, ehli sünnet boşuna ümmetin etrafında toplandığı ve yüzyıllardır muzezileden şiaya; vehhabilerden oryantalizme ateizme… saldırıya rağmen ayakta duran bir ekol değil. hurafe temizlenip ictihat kapısı açılınca, eski parlak günlerine de dönecektir, bi iznillah!
    bak konu nasıl dağolıyor çünkü 1400 senelik ilmi derin konular. ben hepsini (detaya girmiyom…) denedim nerdeyse, yaşasın ehli sünnet!
    özel not, dua ediyon mu bana ?

Yorum Yaz


Yukarı Çık