Batı düşüncesinde dönüm noktası

7 ay önce
Batı düşüncesinde dönüm noktası

Bunalım, modası geçmiş bir dünya görüşünün (Descartesçı, Newtoncu bilimin mekanistik dünya görüşünün) kavramlarını, artık bu kavramların terimleri ile anlaşılamayan bir gerçekliğe uygulamaya çalışmamızdan doğmaktadır. (s. 10)

İlk defa bizler bu gezegen üzerindeki insan ırkının ve her türlü hayatın imhasına yönelik gerçek bir tehditle karşı karşıyayız. Kasım 1978’de Amerika ve Sovyetler arasındaki silahların sınırlandırılması anlaşması tamamlanır tamamlanmaz, pentagon son 20 yıl içindeki en hızlı nükleer silah üretim programını başlattı. 5 yıllık savunma bütçesi 1 trilyon dolar idi. (s. 15) 1978’de dünyadaki askeri harcamalar aşağı yukarı 425 milyar dolardı. Her gün için 1 milyar dolar! Gelişmekte olan ülkelerin silahlanmaya harcadıkları para, sağlık hizmetlerine harcadıklarında 3 kat fazladır. (s. 16) Nükleer silahlar güvenliğinizi değil yalnızca topyekûn imha olasılığını artırmaktadır. (s. 17) Teknolojimizin ekolojik sistemleri yok edebileceği artık gözle görülür hale gelmiştir. (s.18) Sanayileşmiş ülkelerde başlıca  ölüm nedenleri, uygarlık hastalıkları denilen kalp hastalığı, kanser, kronik hastalıkdır. Ayrıca  şiddetli depresyon, intiharlardaki artış, artan alkolizm, davranış bozuklukları, kitlesel işsizlik, servetin kötü bölüştürülmesi, çoğu milli ekonomilerin yapısal tezahürleri de cabasıdır. Bir çok sorunların ortaya çıkmasına neden olan doğal çevremizin bozulmasıdır. (s. 19) Canlılıklarının en yüksek noktasına ulaşan uygarlıklar, kültürel enerjilerini yitirmeyle çökmeye başlarlar. Çöküşte ki en esaslı neden esnekliğin yitirilmesidir. (s. 24) Marx’ın gözündeki kendi benlik imgesi, kendisinin de söylediği gibi ‘Sosyolojinin Darwin’i’ olmaktı. (s. 31)

Fizik, 20. yüzyılda mekanistik dünya görüşünün sınırlılıklarını açıkça gözler önüne seren çok sayıda kavramsal devrimler geçirdi. Bu yeni evren, bir makine şeklinde değil, ahenkli bölünmeyen bir bütün halindeki bir evren modelini sunmakta idi. Dinamik bir ilişkiler ağı şeklinde ortaya çıkmaktadır yeni evren.(s. 47)

Bilimsel teoriler bize hiçbir zaman gerçekliğin tam ve nihai bir tasvirini sağlayamaz. Onlar daima, nesnelerin hakiki özelliklerine yönelik tahminler olarak kalmak zorundadır. Bilim adamları gerçekliği yalnızca sınırlı ve yaklaşık tanımları ile uğraşırlar. (s. 47)

16 ve 17. yüzyıllarda dünyayı makine gibi algılamak modern çağların baskın metaforu haline gelmişti. (s. 54) Bacon’dan beri bilimin amacı, bilgiyi doğaya hükmetmek ve onu denetim altına almak amacıyla kullanmak olmuştur. Ona göre doğa, köle yapılması gereken bir şeydir. (s. 56) Bilimsel bilginin kesinliğine olan inanç, kartezyen  felsefenin temelini oluşturmaktadır ve başlangıçtan itibaren tek tek de Destartes’i yanıltan da bu nokta olmuştur. 20. yüzyıl fiziği bize, bilimde hiçbir mutlak doğru olmadığını ve bütün kavram ve teorilerimizin sınırlı ve tahmini olduğunu çok kesin bir şekilde göstermiştir. Descartes evrenin anahtarlarının matematiksel özelliklere sahip olduğuna inanıyordu ve şunları yazmıştı: “Doğadaki tüm fenomenler matematiksel yöntemle açıklanabilir. (s. 58) Descartes yönteminin esası radikal şüphedir. O, her şeyden şeyden kuşkulanır. (s. 59) Descartes için maddi dünya bir makine idi. Doğa, mekanik yasalara göre işliyordu. (s. 61)  Kartezyen evren anlayışı doğanın sömürülmesi için bilimsel bir onay zemini hazırladı. Descartes ve Bacon bilimsel bilginin bizi doğanın efendileri ve malikleri yapmak amacıyla kullanılabileceğini iddia ediyordu. (s. 62)  Descartes hayvanları, çarklar ve yaylardan oluşan bir saate benzetti ve buna insan bedenini de dahil etti. Kartezyen yaklaşım bilimsel araştırmanın yönünü de sınırlanmıştır. (s. 63)  Kartezyen devrimini tamamlayan insan Newton olmuştur. (s. 64)  Newtoncu evren, kesin matematiksel yasalara uygun olarak işleyen koca bir mekanik sistem olarak algılar. (s. 65)  Newton, çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul eder. (s. 67)  Bu anlayışa göre tanrı başlangıçta maddi parçacıkları çekimleri ve temel hareket yasalarını yarattı. Böylece bütün evrede hareket etmeye başladı ve o gün bugündür değişmez yasalarca yönetilen bir makine gibi işlemeye devam etmektedir. Doğa anlayışı dev kozmik makine anlayışıyla katı bir şekilde sıkı sıkıya bağlanmış oldu. Sistemdeki bir parçanın geleceği mutlak kesinlikle önceden tahmin edilebilir denmiştir. (s. 68)

Lamarck evrim teorisini öne süren ilk kişiydi. Darwin tesadüfi oluşum (şimdi tesadüfi mutasyon olarak bilinir) ve doğal ayıklanma kavramlarına dayanarak bir açıklama ileri sürer. Kartezyen anlayışın yerine evren, en basit forumlardan karmaşık yapılara doğru gelişmiş, sürekli değişen bir sistem şeklinde tasvir edilir. (s. 74) Termodinamiğin ikinci yasası, yararlı enerji miktarının gittikçe azaldığını belirtir. Düzenden düzensizliğe doğru geçiş, ikinci yasanın en genel formülasyonudur. (s. 75) 19. yüzyıl sonlarında Newton, mekanik doğa olaylarının ana teorisi rolünü yitirmişti. Görecelik ve kuantum teorileri ile en yüksek noktasına erişen fizikteki iki gelişme Newton mekaniğinin bütün temel teorilerini yerle bir etti.  (s. 77) Artan sayıda bilim adamı, mistik düşüncenin çağdaş bilimin teorileri ile tutarlı-uygun bir felsefi arka plan sağlayabileceği bilincindedirler. Eski teorinin bölünmez ve katı parçacıkları olan atomlar, içinde son derece küçük parçacıkların, elektronların, çekirdeğin çevresinde döndüğü şeylere dönüşmüştür. Elektron kimi şartlarda parçacığımsı, başka şartlardaysa dalgamsı bir davranış gösterebilir. (s. 83) Biz, bir atom olayını kesinlikle önceden tahmin edemeyiz. Yalnızca onun meydana gelme olasılığını tahmin edebiliriz. Olasılığın keşfi, klasik katı nesneler fikrini yıktı. (s. 85) Evren birbirinden bağımsız parçalara bölünebilen birleşik bir bütündür. Gregory Bateson, ‘bir şeyin bizzat ne olduğu ile değil, başka şeyler ile ilişkileri aracılığı ile tanımlanması’ gerektiğine inanıyordu. (s. 86) Her olay evrenin bütünlüğünden etkilenir. Mikroskobik dünyaya indiğimizde, lokal olmayan bağlantıların etkisi artar. Fizik yasaları burada yalnızca olasılık terimleriyle formülleştirilebilir ve bu düzeyde evrenin herhangi bir parçasını, ait olduğu bütünden kopartmak gittikçe daha güç hale gelir. (s. 87) Kuantum teorisinde tek tek olayların her zaman çok belirgin bir nedeni yoktur. Örneğin bir atom altı parçacığının parçalanması, ona neden olan herhangi bir tekil olay olmadan da kendiliğinden meydana gelebilir. Biz bir fenomenin ne zaman ve nasıl davranacağını hiçbir zaman önceden kestirmeyiz. Yalnızca onun meydana gelme olasılığını tahmin edebiliriz. (s. 91) Atom altı parçacıklarının özellikleri hareket, etkileşim ve dönüşüme dayanılarak anlaşılabilir. (s. 938)  Atom altı dünyasında maddi parçacıkların hareket etmek için doğal bir eğilime sahip oldukları görülür, madde daima hareketli bir yapıda olup asla uyuşuk değildir. Ölü bir taş ya da metal parçasını büyüteç altında büyütürseniz görürüz ki, o bütünüyle faaliyet halindedir. Elektronlar atomun çekirdeklerinde tutsak alınmışlardır, onlar çekirdeğin çevresinde son derece hızlı bir şekilde dönmek suretiyle bu tutsaklığa tepki gösterirler. (s. 94)

 İzafiyet Teorisi bizi mutlak zaman düşüncelerini terk etmeye zorlar, uzay ve zaman birbirine bitişik ve kopmaz biçimde bağlıdır. (s. 95) Modern fizikte kütle artık maddi bir cevher ile bağlantılı değildir, enerji paketleri olarak görülmüşlerdir. (s. 97)

Atom altı parçacıklar; Proton, elektron, nötron, fotonlardan… oluşur. Kütle, atom ve enerjinin birleşiminden meydana gelir.

Atomlar parçacıklardan meydana gelir ve bu parçacıkların kendisinden yapıldığı madde-cisim söz konusu değildir. Gözlemlediğimiz şey sürekli olarak birbirine dönüşen dinamik kalıplar yani enerjinin kesintisiz dansıdır.

Atom altı düzeyde hareket vardır ama hareket edenler nesneler değildir; faaliyet vardır ama failler yoktur. (s. 99) Biyologlar soluk alıp vermemiz, beden ısısının ayarlanması, sindirim sistemi ya da dikkatlerimizi nasıl topladığımız gibi konularda hala cahildirler. Onlar bazı sinirsel devreleri bilirler fakat bütünleyici eylemlerin çoğu anlaşılmadan kalır. Hastayı bütün olarak tedavi etmeyi savsaklayan batı tıbbı, modern biyolojinin indirgemeci yaklaşımını benimsediğinden doktorlar şimdi günümüzün en büyük hastalıklarından çoğunu iyileştirmek bir yana, anlamayı bile başaramamaktadırlar. (s. 112) Bir hücrenin organizasyonu sık sık bir fabrikanınkine benzetilmiştir. Hücrenin donanım ve mekanizmalarının sabit olmayıp daima parçalanıp yeniden kurulduğu unutulmamalıdır. (s. 118) Darwin erkeğin özelliklerini ‘güçlü, cesur ve akıllı’ olarak görüyor, kadının özelliklerini ise ‘edilgen ve beden bakımından güçsüz ve beyinleri eksik olmak’ şeklinde ifade ediyordu. Erkek diye yazıyordu, ‘o kadından daha yürekli, daha mücadeleci, daha enerjiktir. Üstelik daha fazla yaratıcı dehaya sahiptir.’ (s. 122) Jacques Monod, ‘her türlü yaratılışın kaynağı yalnızca rastlantıdır, rastlantı özgürdür ama kördür.’ der. (s. 124) 19. yüzyılda canlı organizmaların temel yapı taşları olarak hücreler görülürken günümüzde dikkatler hücrelerden moleküllere kaymıştır. (s. 126) Biyologlar, evrensel hayat dilinin alfabesinin keşfetmişlerdir. (s. 130) Bireysel psikoloji Okulu’nun kurucusu Alfred Adler idi. O, Freud’un teorisindeki cinselliğin baskın rolünü reddetmiştir (s. 206) Freud’un gözde öğrencilerden biri ve psikanalizin veliahtı olarak düşünülen Carl Gustav Jung, hocasını terk edip gitti. (s. 208)

“Marx, İsa ya da Muhammed düzeyinde ‘dini bir önder’ olarak düşünülmelidir.” (R. Heilbroner, Inescaoable Marx, s. 134)

Oscar Wilde, ‘her şeyin fiyatını bilmek mümkündür fakat değerini asla’ der. (s. 232) Karmaşık fenomenleri temel yapı taşlarına indirgeme yöntemi çoğunlukla, bilimsel yöntemin kendisi ile özelleştirilmiştir. (s. 265) İnsan teknolojisi ekolojik süreçlerin şiddetle dengesini bozup çökertmektedir. (s. 266) Birleşik Devletler her yıl 1000 tane yeni kimyasal birleşik üretmektedir. (s. 267) Binlerce yıldır gelişimini sürdüren hayatın bütün dokuları hızla yok olmaktadır. (s. 269) Enerji bunalımının üstesinden gelmek için ihtiyacımız olan şey daha fazla değil daha az enerjidir, sürekli biçimde artmakta olan enerji ihtiyaçlarımız ekonomik ve teknolojik sistemlerimizin geneldeki genişlemesinin sonucudur. (s. 270) Muhtaç olduğumuz şey daha fazla enerji değil tam tersine değer tutum ve Hayat tarzımız da yapacağımız derin bir değişikliktir. (s. 271) Jung’un yaklaşımı daha fazla doğru yollar üzerindedir. Freud’un ruh teorisi, Newton mekaniğinin ilkelerini rehber almıştı. (s. 410) Jung’un yaşadığı pek çok kişisel dini tecrübe onu hayattaki manevi boyutun gerekliliğine inandırdı. Gerçek maneviyatı, insan ruhunu bütünleyici bir parçası olarak gördü. (s. 412)

Sadece kartezyen anlayışla hareket eden bir kişi ruhsal açıdan sağlıklı kabul edilemez. Bu tür kişiler tipik bir biçimde ‘Ben’ merkezli, rekabetçi ve amaca yönlendirilmiş bir hayat sürerler. Bu kişiler, gündelik hayattaki sıradan faaliyetlerden çok az mutlu olabilirler. Hayat standartlarını maddi servet ile  ölçerler. Oysa böyle yapmakla farkında olmadan iç dünyalarına daha da yabancılaşmış hale gelirler. Bu insanlara hiçbir servet, güç ya da şöhret düzeyi gerçek mutluluğu getiremez. Bu kültürel çılgınlığın belirtilerin en psikotik tezahürü muhtemelen nükleer silahlanma yarışıdır. (s. 432)

Mistiklerin yaşadığı deneyimler şizofreniklerin yaşadıklarına çarpıcı bir biçimde benzemektedir. Üstelik mistikler deli de değildirler. Laing, “mistikler ve  şizofrenikler kendilerini aynı okyanusta bulurlar. Aralarındaki fark, mistikler yüzer, şizofrenikler batar.” der. (s. 433) Tedavi süreci artık bir rahatsızlığın tedavisi şeklinde değil kendi kendini keşfetme macerası olarak görülmelidir. Terapist egemen bir role sahip değildir, o hastanın baş aktör olduğu ve tüm sorumluluğu taşıdığı bir sürecin hazırlayıcısıdır. Terapist kendi kendini keşfetmeye uygun bir çevre yaratır, bir rehber gibi davranır. (s. 439) Var olan tüm ekonomik sorunlarımız artık kartezyen bilim yardımıyla anlaşılamayacak olan sistemsel sorunlardır. (s. 443) Kimi iktisatçılarsa hala Adam Smith’in serbest piyasalar ve tam rekabetin var olduğu görüşünü tekrarlayıp dururlar. (s. 444)

Doğaya zarar veren tek canlı insandır.

Doğal çevremiz su, toprak ve havadaki aynı molekülleri yeni baştan üretip kullanarak milyonlarca yıl boyunca sayısız organizmaların içinde yer aldığı ekosistemler oluşturmuştur. Bugünün en önemli sorunları, topyekün gezegenimizin sorunlarıdır. (s. 4457) Erkeklerin yapabilecekleri katkılardan birisi, doğumdan itibaren çocuklarımızın yetiştirilmesine daha bir itina göstermek olacaktır. Öyle ki, onlar kadın ve erkekleri doğuştan fıtratlarında bulunan insanî potansiyelin tüm tecrübesiyle büyütülebilsinler. (s. 475) 

Bacon: 1561-1626
Descartes: 1596-1650
Newton: 1643-1727.

.


Fritjof Capra, Batı düşüncesinde dönüm noktası

Batı düşüncesinde dönüm noktası Konusuna Ait Etiketler

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık